-
22nd Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Yenilebilir hayvanlar: Peygamberin Kur’an dışında sakıncalı bulması dinsel değil, kamu sağlığı ve kamu menfaatiyle ilgilidir

3935-“Cahiliye halkı, bir çok şeyi (helal addedip) yiyor, birçoğunu da pis addederek yemiyordu. Allah Teâlâ, Resûlünü gönderdi, kitabını indirdi, helalini helal, haramını da haram kıldı. Helal kıldığı helaldir, haram kıldığı da haramdır, sükut buyurduğu da aff(edilmiş)tir.”İbnu Abbâs, sonra şu âyet-i kerimeyi okudu: “(Ey Muhammed!) De ki: “Bana vahyolunanda, leş, akıtılmış kan, domuz eti, -ki pistir- ve günah işlenerek Allah’tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum. Fakat darda kalan, -başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere- bunlardan da yiyebilir. Doğrusu Rabbin bağışlar ve merhamet eder” (En’âm 145). [Ebû Dâvud, Et’ime 31, (3800).] AÇIKLAMA: …Âyet, bu sayılanlar dışında kalanların haram olmadığını ifade etmekte ve “Siz Allah’ın haram etmediği şeyi neye dayanarak haram kılıyorsunuz?” ma’nâsında muâheze yoluyla onları reddetmektedir.Ancak âyet hususunda ülemâ üç ayrı görüş ileri sürerek ihtilaf etmiştir.1) Âyet sünnetle mensuhtur(BÖYLESİ AÇIKLAMA BÜTÜNÜYLE SAĞLIKLI DAYANAKTAN YOKSUNDUR. KUR’AN’DAKİ ALLAH’IN SÖZÜNÜ, PEYGAMBERE YAKIŞTIRILAN BİR SÖZÜN VEYA PEYGAMBERİN GEÇERSİZ KILMASI ASLA OLANAKLI DEĞİLDİR. İŞTE BU ANLAYIŞ, HAKKI BULANDIRMAYA KALKIŞMAKTIR.) Zira, Resûlullah ehlî eşek etini, pençeli vahşi kuşların etini, kesici dişi olan vahşilerin etini haram kılmıştır.2) Bu âyet muhkemdir, âyette zikredilenler dışında haram yoktur. Hz. Âişe böyle söylemiştir.

Vahşi hayvanların etleri, kamu sağlığını tehdit eder: 3934-“Resûlullah vahşî hayvanlardan kesici diş (köpek dişi) taşıyanların hepsini yasakladı.”Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, İbnu Abbâs’tan gelen bir rivayette şu ziyadeyi kaydederler: “Her bir pençe sahibi kuşu da…” [Buhârî, Zebâih, 29; Müslim, Sayd 12-16; Tirmizî, Et’ime 1; Ebû Dâvud, Et’ime 33]

3937-“Resûlullah buyurdular ki: “Vahşilerden, kesici dişi olan her bir hayvanın yenmesi haramdır(SAKINCALIDIR).” [Müslim, Sayd 15; Muvatta, Sayd 14]

3938-“..vahşilerden kesici dişi olan her bir hayvanın, ve pençesi olan her bir kuşun yenmesini yasakladı.” [Ebû Dâvud, Et’ime 33; Buhârî, Sayd 29; Müslim, Sayd 12]

Binek hayvanların kesilmesi kamu menfaatine aykırıdır: 3915-“Biz, Resûlullah zamanında bir at kestik. O zaman Medine’de idik. Hepimiz onu yedik.” [Buhârî, Sayd 24, 27; Müslim, Sayd 36, (1942); Nesâî, Dahâyâ 33] /3887

3916-İbnu Ömer anlatıyor: “Haber(in fethi) zamanında at ve vahşi eşek eti yedik. Resûlullah ehli eşek (etin)i yasakladı ve ata müsaade etti.” [Ebû Dâvud, Et’ime 26; Nesâî, Sayd 32; Tirmizî, Et’ime 5, (1794).] AÇIKLAMA:1- Bu iki rivayetin her ikisi de at etinin yenmesini mübah ilan etmektedir. Ancak başka rivayetler muvacehesinde tezekkür edince ülemâ ihtilaf etmiştir. Bahsi, Nevevî şöyle özetler: “Âlimler, at etinin mübah olması hususunda ihtilaf etmiştir:* Şâfiî ve Cumhurun mezhebine göre bu mübahtır ve hiçbir kerâhet yoktur. Ahmed İbnu Hanbel, İshâk, Ebû Yusuf, İmam Muhammed, muhaddislerden bazı cumhurlar da bu görüştedir.* İbnu Abbâs, İmam Mâlik, Ebû Hanîfe gibi bazı âlimler ise, “Sizin için atları, katırları ve merkebleri binek ve süs hayvanları olarak yarattık…” (Nahl 8) meâlindeki ayet-i kerimeyi esas alarak atın yenmesini mekruh addetmişlerdir. Onlara göre bu âyette yemekten bahsedilmiyor, halbuki daha önceki âyette hayvanların yenilmesinden bahsedilmektedir. … At etini mekruh addedenlerin bir diğer delilleri, atın cihad vasıtası olmasıdır.

Haşerat, gerektiğinde yenilebilir: 3920-“Resûlullah’la arkadaşlık yaptım, yeryüzündeki haşerelerden herhangi birini haram ettiğini hiç işitmedim.” [Ebû Dâvud, Et’ime 30, (3798).]

3913-“Resûlullah’a çekirgeden sorulmuştu.””Onlar, Allah’ın en kalabalık ordularıdır. Onu ne yerim ne de haram kılarım” buyurdular.” [Ebû Dâvud, Et’ime 35; İbnu Mâce, Sayd 9]

3912-İbnu Ebi Evfa anlatıyor: “Resûlullah ile beraber [altı veya yedi sefer] gazveye çıkmıştık. Gazve esnasında Resûlullahla birlikte çekirge yedik.” [Buhârî, Sayd 13; Müslim, Sayd 52, (1952); Tirmizî, Et’ime 22; Ebû Dâvud, Et’ime 35]

Gerektiğinde vahşi hayvanların etleri, otçul ve etçilliklerine öncelik verilerek yenilebilir: 3907-“Hz. Câbir’e: “Sırtlan av mıdır?” diye sordum.. “Evet!” dedi. Ben tekrar: “Etini yiyeyim mi?”dedim. “Evet!” dedi.”Bu cevap Resûlullah’dan mıdır?” dedim. “Evet!” dedi.” Sünenler

3908-“Resûlullah’a sırtlandan sordum. Bana:”O, av (hayvanı)’dır, ihramlı avlayacak olursa koç da aynı hükme dâhil edilir.” [Tirmizî, Et’ime 4; Ebû Dâvud, Et’ime 32]

3909-“Resûlullah’a sırtlan hakkında (eti helal mi?]” diye sordum.”Sırtlanı yiyen biri de var mı?” dedi. Bunun üzerine kurdun etinin yenmesini sordum.”Kendisinde hayır olup da kurdu yiyen biri var mı?” diye cevap verdi.” [Tirmizî, Et’ime 4, (1739).]

Sürüngenlerin tiksinti hissetmemize yol açması, onların haram olmasını gerektirmez: 3903-“Resûlulah’a takdim ettiğiniz şeyden haber verin, ne olduğunu söyleyin! dedi. Bunun üzerine:”O kelerdir!” dediler. Bunun üzerine Resûlullah (uzatmış olduğu) elini derhal geri çekti. Hâlid :”Bu haram mıdır, ey Allah’ın Resûlü?” dedi. Resûlullah:”Hayır, ancak o benim kavmimin diyarında bulunmuyor. Bu sebeple (Onu yemeye alışkın değilim), içimde tiksinme hissediyorum!” buyurdular. Hâlid der ki: “Ben keleri (önüme) çekip yedim. Resûlullah bakıyor fakat beni yasaklamıyordu.” [Buharî, Et’ime 10; Müslim, Sayd 43]

Pislik yiyen bir hayvanın etinin sakıncalı bulunması, bütünüyle kamu sağlığıyla ilgilidir ya da bazen kişiseldir: 3917-“Resûlullah pislik yiyen (cellâle) deveye binmekten ve sütünü içmekten men etti.” [Ebû Dâvud, Et’ime 25; Tirmizî]

3918-“Resûlullah öldürülmek için hedef ittihaz edilmiş (ve mücesseme denilen) hayvanın yenilmesini, pislik yiyen (ve cellâle denen) hayvanın yenilmesini, sütünün içilmesini ve su tuluğunun ağzından su içilmesini yasakladı.” [Ebû Dâvud, Et’ime 25; Tirmizî, Et’ime 24]

3919-“Ebû Musa’a bir tavuk getirilmişti. Cemaatten birisi ayrıldı. (Ebû Musa): “Neyin var?” diye sordu. Adam:” Ben onu pis bir şeyler yerken gördüm ve tiksindim ve yememeye yemin ettim” cevabını verdi. Bunun üzerine Ebû Musa:”Yanaş ve ye! Zira ben, Resûlullah’ı (cellâle’yi) yerken gördüm” dedi ve adama, yemini için kefarette bulunmasını emretti.” [Buhârî, Zebâih 26; Müslim Eymân 9]

Haram olmayan bir yiyeceği dinsel açıdan kişisel sorun yapmak, ruhbanca bir yaşamı seçmektir: 3936-“Resûlullah’a bir adamın şöyle sorduğunu işittim: “Bazı yiyecekler var, onları yemekte zorluk çekiyor, (günah mıdır diye korkuyorum)?”Resûlullah da cevaben: “İçinde hiç bir şey sıkıntı olmasın, aksi halde hristiyanlara benzersin.” [Ebu Dâvud, Et’ime 24, (3784); Tirmizî, Siyer 16.]

Zorunlu durumlarda LEŞ et yemek; zarûret, ölümcül açlık değildir: 3921-“Bir adam beraberinde ailesi ve çocukları olduğu halde Harra’ya indi. Bir adam: “Bir devem kayboldu, onu bulacak olursan yakalayıver” dedi. Adam onu buldu ama sahibini bulamadı. Deve hastalandı. Adamın karısı: “Onu kes (de mundar ölmesin) dedi. Ama erkek kabul etmedi. Deve öldü. Kadın bu sefer: “Derisini soy da etini, yağını kadid yapalım (güneşte kurutalım) ve yiyelim” dedi. Adam: “Hele, Resûlullah’a bir soralım (da söylediklerini sonra yapalım!)”dedi. Ona gelip sordu.:” Seni ondan müstağnî kılacak bir zenginliğin var mı?”diye sordu. Adam: “Hayır! yok” dedi. Resûlullah da:”Öyleyse onu yiyin” buyurdu. Ravi der ki: “Sonra devenin sâhibi geldi. Durum kendisine anlatıldı.”Deveyi kesmedin mi?” dedi. Adam: “Senden utandım!” cevabında bulundu.” [Ebû Dâvud, Et’ime 37, (3816).] AÇIKLAMA: Resûlullah, bu maddi sıkıntı içinde olan aileye kendiliğinden (tezkiyesiz = kesilmemiş) ölen hayvanı yemelerine izin vermiştir. Bazı âlimler: “Muzdar kalan kimsenin meyteyi yiyebileceğine bu hadiste delil var” demiştir.

3922-“Ey Allah’ın Resûlü dedim, meyteden(kendiliğinden ölmüş) bize helal olan (miktar) nedir?””Yiyeceğiniz ne (miktarda)dır” diye sordu. Biz: “Akşam ve sabah yiyoruz” diye cevap verdik.”Ebû Nuaym Mevlâ Ukbe der ki: “Ukbe bana bu ifadeyi açıkladı: “Bir bardak sabahleyin, bir bardak da akşam vakti demektir.” Dedi ki: “Durum bu, babamın hayatına yemin olsun bu yetmez!” Bunun üzerine mezkur durumda meyteyi yemelerine ruhsat tanıdı.”[Ebû Dâvud, Et’ime 37, (3817).]

Çok et zararlı: 3924-Hz. Ömer anlatıyor: “Etten sakının. Çünkü onun hamr (içki) gibi tiryâkiliği var. Ayrıca Allah, eti çok yiyen aile halkına buğzeder.” [Muvatta, Sıfatu’n-Nebiyy 36, (2, 935).]

Peygamber ne yedi, ne de yenilmesini yasakladı: 3905-“Bir adam bir tavşan avladı ve Abdullah İbnu Ömer’e gelip: “Ne dersiniz (bunun eti yenir mi?)” diye sordu. Abdullah: “Tavşan Resûlullah’a da (böyle avlanıp) getirilmişti. Ben de o sırada yanında oturuyordum. Ondan ne yedi ne de onun yenmesini yasakladı, tavşanın hayız gördüğüne inanıyordu” dedi.” [Ebû Dâvud, Et’ime 27, (3792).] AÇIKLAMA: Nevevî: “Tavşan eti, İmam Mâlik, Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ahmed İbnu Hanbel ve diğer pekçok ulemâ nezdinde helâldir” der.

Deniz avı helal: 1249-Ebu Hüreyre anlatıyor: “Biz, hacc veya umre için Hz. Peygamber’le birlikte yola çıkmıştık. Yol esnasında bir çekirge sürüsüne rastladık. Kamçı ve yaylarımızla vurmaya başladık. Resûlullah: “Bunu yeyin, zîra o deniz avından (sayılır)” dedi.” Ebu Dâvud, Menâsik 42; Tirmizî, Hacc 27.

3479-“Denizin dışarı attığı veya yarısından çekildiği balığı yiyin. Denizin içinde ölmüş ve suyun üstüne çıkmış (tâfi) balığı yemeyin.” [Ebû Dâvud, Et’ime 36, (3815).]

3493-“Bir adam Resûlullah’a gelip:”Ey Allah’ın Resûlü! Biz gemiye binip, beraberimizde az bir su alabiliyoruz. Abdestlerimizi bu su ile alsak susuz kalacağız. Deniz suyu ile abdest alabilirmiyiz?” diye sordu. Resûlullah :”Evet, denizin suyu temizdir, meytesi de helâldir” cevabını verdi.” [Muvatta, Tahâret 12; Ebû Dâvud, Tahâret 41; Tirmizî, Tahâret 52.

posted in HARAMLAR | 0 Comments

22nd Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Vitir namazı diye bir namaz var mı?

2982- Ben Resûlullah’ı dinledim şöyle demişti:” Allah’ın kullar üzerine yazıp farz kıldığı beş namaz mevcuttur. Kim onları eda eder, istihfafla herhangi bir eksikliğe meydan vermeden tam yaparsa Allah indinde ona verilmiş bir söz vardır: Onu cennete koyacaktır. Onları kılmayana ise Allah’ın bir vaadi yoktur. Dilerse azab eder dilerse cennete koyar” der. [Muvatta, Salâtu’l-Leyl 14, (1, 123); Ebû Dâvud,Salât 9, (425); 337, (1420); Nesâî, Salât 6, (1, 230).]

posted in NAMAZ | 0 Comments

22nd Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZDA SESİN TONU

2571-“Resûlullah bir gece (evinden) çıkmıştı. Hz. Ebü Bekr’e uğradı. Alçak sesle namaz kılıyordu. Hz. Ömer’e uğradı, o da yüksek sesle namaz kılıyordu.” Râvi der ki: “Resûlullah’ın yanında toplanınca buyurdular ki: “Ey Ebü Bekr sana uğradım sen sessizce namaz kılıyordun.” Ebu Bekr: “Ben konuştuğum Zât-ı Zülcelâl’e sesimi işittirdim ey Allah’ın Resülü!” cevabını verdi. Hz. Ömer’e de: “Sana da uğradım. Sen yüksek sesle namaz kılıyordun!” dedi. O da şu cevabı verdi: “Ey Allah’ın Resülü! Uyuklayanı uyandırıyor, şeytanı da uzaklaştırıyordum.” Ebü Dâvud, Salât 315, (1329); Tirmizî, Salât 330, (447); Hadisin metni Ebü Davud’a ait. Hasan Basrî rivâyetinde der ki: “Resûlullah Hz. Ebü Bekr’e: “Ey Ebu Bekr sen sesini biraz yükselt!” dedi. Hz. Ömer’e de: “Sesini sen de biraz alçalt!” buyurdu.”

posted in Genel | 0 Comments

22nd Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

MEZHEPLER, ÇOĞU KONUDA RİVAYETLERİ İZLEMİŞLERDİR

“Mezhepler din değil, içtihat(dini yorum) okullarıdır. Uzmanlar, kapalı olan dini meseleleri kendi çabalan sonucunda bir çözüme kavuşturmak üzere içtihat etmişler, böylece çeşitli mezhepler oluşmuştur. İmam Şafiî, İmam Ebû Hanîfe’nin vefatından sonra doğmuş ve din konusunda uzmanlaşmıştır.

Araştırmaları sonucunda bazı tali meselelerde rastladığı rivayetlere dayanarak, Ebu Hanîfe görüşüne aykırı görüşler benimsemiştir. Ebu Hanîfe, Kur’ân ve akıl yolunu üstün tutarken İmam Şafii, Kur’ân yanında hadis rivayetlerini de esas almış, hadis rivayetlerine Ebu Hanîfe’den çok ağırlık tanımıştır. Ebu Hanîfe içtihatları daha çok akılcıyken Safî, Malikî ve Hanbelî içtihatları (son zat, müçtehitten çok rivayetçidir) rivayet ağırlıklıdır.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -21/05/2004)

posted in MEZHEPLER-ANLAYIŞLAR | 0 Comments

22nd Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

PARMAK GEZDİREREK KUR’AN OKUMAK

Soru: “Kur’ân’ı okurken anlamanın gerekli olduğunu söyle­diniz. Fakat hiç bilmeyenler, parmağıyla, gözleriyle takîbetseler, Kur’ân okumuş sayılırlar mı?”

Cevap: Hiç bilmeyenlerin, parmaklarını ve gözlerini satırlar üzerinde gezdirip Kur’ân okuduklarını sanmalarını, bâtıl bir hayaldir. Bu, Mushaf’ın kendisini putlaştırmaktan başka bir şey değildir. Kutsal olan mürekkep, satır, kâğıt değil, İlâhî mânâları taşıyan sözlerdir. Bunları okumaktan maksat da Tanrı’dan gelen mesajı öğrenip, onun prensipleri uyarınca hareket etmek, maddeten ve manen yücelmek, yüksek karakter sahibi olmaktır. Kur’ân okumak isteyenler, ya asıl metnini veya mealini okurlar. Hiç bilm­eyenler, okuyanları dinlerler. Ama parmaklan satırlar üzerinde gezdirmek diye bir şey yoktur. Bu, bid’attir. Bu tür bid’atlerden kaçınmak gerekir. (Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Sualler ve Cevaplar)

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

22nd Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KADINLARI AŞAĞILAYICI SÖZLER KUR’AN KAYNAKLI DEĞİLDİR

Kadını aşağılayıcı nitelikteki sözler, Kur’ân’ın ayetleri değil, hadis rivayetleridir. Bizim temel kaynağımız Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân’a tabi olan Hz. Muhammed’e, Kur’ân’a aykırı bir söz söyleme veya hüküm koyma yetkisi verilmemiştir: “De ki: Onu kendi tarafımdan değiştiremem. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. Şayet ben Rabbim’e karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım” (Yunus: 15). “De ki: Ben türedi bir elçi değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum” (Ahkaf: 9).

TOPLUM DÜŞÜNCELERİ: Kur’ân, gerçekten kadına, o zaman için hayal edilemeyecek haklar tanımış, onu erkeğin elinde oyuncak olmaktan kurtarmıştır. Ama zamanla Kur’ân-ı Kerim’in aydınlık düşüncesi, hadis haline getirilen geleneksel toplum düşünceleriyle daraltılmış ve kadın aleyhinde bazı telakkiler hadis kitaplarına girmiştir. Kur’ân’a tamamen ters sözlerin, Peygamber sözü olması mümkün değildir.

KADINA OY HAKKI: Zaten İslâm’a saldıranlar, bu rivayetleri hücumlarına destek yapmaktadırlar. Bu sözlerin, Kur’ân’a nasıl ters ve Peygamber’in asıl düşüncesine nasıl aykırı olduğunu, “Gerçek Din Bu” adlı eserimizin 1. ve 2. ciltlerinde ayrıntıyla izah etmiştik.

Hz. Peygamber, Kur’ân’ın buyruğu uyarınca erkeklerden bey’at aldığı gibi kadınlardan da bey’at almıştır. Bu, 15 asır önce İslâm’ın kadınlara oy hakkı tanımasını ifade eder. Oysa en medeni Avrupa ülkesi İsviçre’de bile kadınlara ancak 1971’de oy hakkı verilmiştir.(Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -10.3.2003)

posted in RİVAYETLER(Hadis) | 0 Comments

22nd Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KADININ İMAMLIĞINA TARAF OLANLAR

“Geçmişten bu yana, kadınların ibadetleri yönetmesi konusunda yürütülen tartışmaların tümünü bilmemiz mümkün değil. Biz, bu alanda yapılan tartışmaların yazılı biçimde belgelendiği durumlardan yola çıkıyoruz. Söz konusu belgelere bakıldığında da gerçekten kadınların, kadınlı erkeklerin de bulunduğu bir cemaate namaz kıldırmasına, imamlık yapmasına karşı olmayan, Ebu Sevr el Kelbi (Ölümü: 876), Ebu İsmail El Muzeni (Ölümü: 879) ve İbn Teymiyye (Ölümü: 1328) gibi din adamları olduğunu da görüyoruz. (Ebû-İbrâhîm İsmâil b. Yahyâ el-Müzenî (v. 264/877); Şâfi’î bu talebesi için “mezhebimin dayanağı, yardımcısı” demiştir. Şâm, Irak ve Horasan’ın birçok ulemâsı onun talebesidir. Şâfi’î’ye muhâlif ictihadları vardır. Kitabının adı: El-Câmiu’l-Kebîr ve Muhtasar)

O din adamlarının, nasıl olup da kadının ibadeti yönetmesine karşı olmadığını, razı geldiğini, fikirlerini neye dayandırdığını ayrıntıları ile bilmiyoruz, ama yine aynı din adamlarının yaşadıkları dönemde gösterdikleri bu liberal tutumun şiddetli protestolara neden olduğu ya da diğer meslektaşları tarafından kınandığı yönünde de hiçbir haber ya da belge de yok.

Bunda belki de o dönemde kadınların imamlık yaptığı durumların istisna olması etkili olmuş olabilir ya da Kuranıkerim’i ayrıntılı olarak tanıyan, ezbere bilen, ibadet edilecek ortamda imamlık görevini üstlenecek yetenekte ve bilgide erkeklerin bulunmaması ve bir kadının din konusunda eşi, çocukları ya da kölelerinden daha yetkin olması belirleyici olmuştur. Böylece kadın, örneğin Teravih Namazı’nı (Ramazan ayında beş vaktin dışında gönüllü olarak kılınan namaz) kıldırmış olabilir.

Teravih Namazı’nın mecburi olmaması ve topluluk içinde değil de daha çok aile üyeleri arasında kılınması, tepki gösterilmemesini sağlamış olabilir. Kimileri de belki istisnalara göz yumulduğu ve istisnaların kaideyi bozmayacağı gerekçesini ileri sürmüş ve bu durumu savunmuş olabilir. Diğer taraftan bu istisnalar, kadının imamlık yapması kararında dini kurallardan ya da temel prensiplerden çok, toplumsal durumların önem arzettiği ve belirleyici olduğu teorisini doğrulayabilir.


Ümmü Varak olayının örnek oluşturması

Günümüzde kadınların namaz kıldırmasıyla ilgili tartışmalarda sık sık “Ümmü Varak” olayı örnek veriliyor. Farklı kaynaklardan aktarılan hikayenin parçaları birleştirilince “Ümmü Varak” adlı kadının Kuranıkerim’i çok etraflı biçimde tanıyan ve ezbere bilen biri olduğu ve Hz. Muhammed’in onu kendi ev ahalisine namaz kıldırmakla görevlendirdiğini biliyoruz.

 

İslam toplumu içinde kadının yeniden değer kazanması

Kadınların imamlık yapmasıyla ilgili tartışmalar çok sağlıksız. Bizim asıl ihtiyacımız olan, Müslüman toplumunun (ümmeti), içinde bulunduğu durumu eleştirel biçimde değerlendirmesini sağlamaktır. (Halima Krausen- http://tr.qantara.de/webcom/show_article.php/_c-679/_nr-4/_p-1/i.html )

                          

 

KADINLARIN ÖNDERLİĞİ (İMAMLIĞI)- SÜLEYMAN ATEŞ

“Hanım sahâbîlerden Ümmü Varaka adında bir ensâr kadını vardı. Kur’ân’ı cem’etmiş (ezberlemiş) olan bu hanıma, Peygamber, kendi ev halkına namaz kıldırmasını emretmiştir (Ebû Dâvûd, Salât: b. 62, h. 592). İmam Ahmed ibn Hanbel, bu olaya dayanarak Kur’ân okuyan kadının, okumayan erkeklere imam olup teravih namazını kıldırabileceğine karar vermiştir.” (Buhari, Cihâd: h. 1071)… (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -16.3.2003)

886- Hz. Peygamber kendi döneminde Kur’ân’ı baştan sona yazan/top­layan bir kadına kendi ailesine imamlık yapması için izin vermişti. Bu kadın sahabinin adı Ümmü Varaka bt. Abdullah b. Haris olup Rasûlullah kendisine Şehide derdi. Hz. Ömer döneminde kölesi ve cariyesi tarafından şehit edildi. (el-MUSNED – İmam Ahmed b. Hanbel -el-Fethu’r-Rabbânî Tertibi)  (Ayrıca Ebu Davud’un Sünen’ in de, İbn Huzeyme’ nin Sahih’ inde, Beyhaki’nin Sünen-i Kebir’ inde, Hakim’ in Müstedrek’ine bakılabilir.) (Ümmî Varaka’ nın ev halkı ise, ölümünden sonra azad olmaları kaydıyla hür kıldığı biri erkek diğeri hanım iki köleden ibaretti. Bu rivayete dayanarak İmam Ahmed, Ebu Sevr, Müzeni, Taberi, Ibn Teymiyye gibi alimler, kadının zaruret halinde erkeklere de imamlık yapabileceğini söylemişlerdir.)

posted in NAMAZ | 0 Comments

22nd Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’DA KADER

“Biz her şeyi bir kaderle :(bir ölçü, düzen ve planla) yaratmışızdır. (54/49) Bu âyette Allah’ın, her şeyi belli bir kader (ölçü, miktar ve düzen) ile yarattığı vurgulanmaktadır. Müfessirler, buradaki kader (yi) kelimesini, Allah’ın ezelde insanların yapacakları işleri ve kâinattaki her şeyi planlayıp takdir ettiği şeklinde açıklayan rivayetler aktarırlar. Bu rivayetlere göre bu âyet inince bazı sahâbîler, Hz. Peygamber(s.a.v.)e gelip: “Öyle ise çalışmak niçin? Kadere güvenip çalışmayı bıraksak olmaz mı? Yaptığımız iş, bizim yeni yaptığımız bir şey midir?” demişler. Peygamber (s.a.v.): “Siz amel ediniz, herkese yaratıldığı iş kolaylaştırılır”[1] demiş. Yine rivayete göre müşrikler gelip peygamberler hakkında tartışmışlar, bu iki âyet inmiş[2].

Bir rivayete göre Hz. Peygamber, bu âyetin, âhir zamanda gelecek ve Allah’ın kaderini yalanlayacak bir cemâat hakkında indiğini söylemiş[3].

Abdullah ibn Ömer yoluyla da Peygamber’in: “Her ümmetin mecû-sîleri vardır, benim ümmetimin mecûsîleri de’kader yoktur’ diyenlerdir. Hasta olurlarsa onları sormayınız, ölürlerse cenazelerine gitmeyiniz!” dediği rivayet edilmiştir[4]. Ebû Hüreyre’ye bağlanan bir rivayete göre: “Peygamber (s.a.v.) geldi, biz kader hakkında tartışıyorduk. O kadar kızdı ki yüzü kızardı, yanaklarında birer nar dânesi belirir gibi oldu. Sonra şöyle buyurdu:

– Size böyle mi emredildi? Ben size bunun için mi gönderildim? Sizden öncekiler bu hususta tartışmaya girince helak oldular. Ben size tartışmamanızı kesinlikle emrettim, emrettim!.”[5]

İşte tefsirle uğraşanlar bu rivayetlere dayanarak kader sorununa girmişlerdir. Kader, Allah’ın ezelî ilmi, planıdır ve Allah, zamansız olduğu için O’nun ilmini, bizim ölçülerimizle değerlendirip o bilginin mâhiyeti hakkında bir hüküm vermemiz yanlış olur. Ancak kader hakkında gelen bu rivayetlerin içeriği Kur’ân’a aykırıdır. Çünkü Kur’ân’ın, gaybı Allah’tan başka hiç kimsenin bilmeyeceği (Nemi: 48/65) prensibine aykırıdır. Bunların, çeşitli düşünce sahipleri (mezhep mensupları) arasında, bu konuda çıkan tartışmalar sonucunda üretildiğinde şüphe yoktur.

Bir kere bu iki âyetin, kaderi inkâr edenler hakkında indiğini söyleyen rivayet uydurmadır. Çünkü Hz. Peygamber zamanında müslumanlar ara­sında kader tartışmaları yoktu ki onlar hakkında âyet insin? Kaderi inkâr edenlerin, bu ümmetin mecûsîleri olduklarını, onların cenazelerine dahi gidilmemesini söyleyen hadîsin, uydurma olduğu, su götürmez bir gerçektir. Çünkü bu, Kaderiyye’ye karşı uydurulmuş bir sözdür. Bunda mezhep tartışmalarının parmağı açıkça görülmektedir. Zaten İbn Kesîr de bu şekliyle bu hadîsi, altı kitaptan hiçbirinin rivayet etmediğini, kaderi yalanlayanların meshedileceğini (hayvan kılığına sokulacağını) bildiren bir hadîs için de Tirmizî’nin garîb dediğini kaydediyor[6].

Bu âyetlerin, gelip Peygamber’le kader hakkında tartışan müşrikler hakkında indiği rivayeti[7] de doğru olamaz. Çünkü Peygamber’le müşrikler arasındaki temel tartışma konusu kader değil, Allah’ın birliği, yalnız O’na tapılacağı ve âhiret sorumluluğu mes’elesi idi. Yoksa müşrikler, aslında kaderci idiler ve onlar kadere dehr adını veriyor, kendilerini helak edenin dehr (felek) olduğunu söylüyorlardı[8]. Peygamber’in, müşriklerle, sonradan çıkan kelâm üslûblarıyla tartıştığı görülmemiştir. Kur’ân-i Kerîm’de de bu tür tartışmalar yoktur. Onun üslûbu herkesin anlayacağı açıklık ve netliktedir.

Kaldı ki bu âyetler Mekke’de inmişti. Ebû Hüreyre ise Medîne döneminin sonlarında gelip müslüman olmuş ve Peygamber’in sohpetine katılmıştır. Onun, Mekke döneminin ilk yıllarında inmiş olan âyetlerin iniş sebebini bilmesi çok uzak bir olasılıktır. Çünkü kendisi olaya tanık olmamıştır. Olaya tanık olanlardan da böyle bir rivayet gelmemiştir.

Ayrıca bu iki âyetin, böyle ferdî bir vak’a üzerine indiği varsayılırsa öteki âyetlerden ayrı inmiş olması gerekir. Oysa âyetler öncesine ve sonrasına bağlıdır ve âyetlerin sözgeliminde kader konusu yoktur. Burada ve biraz sonra göreceğimiz üzere hemen bütün âyetlerde her şeyin bir hesab ve ölçü ile ve bir zamana bağlı olarak yaratıldığı, başı boş, ölçüsüz, hesapsız, plansız, gelişigüzel olmadığı anlatılmaktadır. Âyetler, kaza ve kader tartışmalarını içermez, O’nun katında her şey bir mikdâr iledir”[9] âyeti gibi, Biz her şeyi bir kaderle (bir ölçü, düzen ve planla) yaratmışızdır.”[10] âyeti de her şeyin bir miktar ve ölçü ile yaratıldığını, bir zamanı bulunduğunu, zamansız, hesap­sız, ölçüsüz ve plansız bir şey olmadığını belirtmektedir.

Âyetler, insanların kendi yaptıkları işler hakkında değil, Allah’ın yaptığı işler hakkındadır. Yani Allah her şeyi bir ölçü ve zaman ile yarat­mıştır. Eski milletler nasıl helak olup Allah’ın azabına uğramışlarsa, bu müşrikler de bir gün o azaba uğrayacaklar, ateşin içine yüzükoyun sürük­lenip atılacaklardır. Bunların azaba çarpılacakları zaman da gelecektir. Bunların yaptıkları kendi yanlarına kalmayacaktır. Zîrâ her yaptıkları tesbit ediliyor. İşte bu âyetlerin ardından gelen

51– Andolsun biz sizin benzerlerinizi hep helak ettik. Öğüt alan yok mudur? 52– işledikleri her şey, kitaplarda mevcuttur. 53- Küçük, büyük hepsi satır satır yazıl­mıştır.”[11] âyetleri, suçluların yaptıkları her şeyin, kitaplara yazılıp tesbit edildiğini, bu yaptıklarından hesaba çekileceklerini belirtmektedir.

Bu âyetler aynen: “Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melek, onun sözlerini ve işlerini) kaydetmektedir. (İnsan,) Hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden (bir melek) hazır bulun­masın.”[12], “Her insanın (amel) kuşunu boynuna doladık, Kıyamet günü onun için, açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız:’Kitabını oku, bugün nefsin sana hesapçı olarak yeter!’ (deriz).”[13], “Kitâb (ortaya) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden korkarak:’Vah bize, bu kitaba da ne oluyor, ne küçük ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her şeyi sayıp döküyor!’ dediklerini görürsün. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Rabb’in kimseye zulmetmez.”[14], “Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.”[15],”O gün her nefis, yaptığı her hayrı hazır bulacaktır; işlediği her kötülüğü de. O kötülükle kendisi arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah sizi kendisin(inin emir­lerine karşı gelmek)den sakındırıyor. Allah, kulllarına şefkatlidir.”[16] âyetleri gibi insanların yaptıkları işlerin yazıldığını ve bu işlerin karşılığını mutlaka göreceklerini ifade etmektedir. Bunların bilinen anlamdaki kaderle bir ilgisi yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın, kendi işlerini planlayıp ölçü ve miktar ile yarattığı vurgulanmakta, fakat insanların işlerini Allah’ın takdir ettiği söylenmemektedir.

Hz. Peygamber döneminden hayli zaman sonra ortaya çıkan Kaderiyye, Cebriyye gibi fırkalar, Kelâm ekolleri, âyetlerde kendi düşüncelerini okumuşlar ve âyetleri, istedikleri gibi yorûmlayabilmek için her fırka, kendinden olmayanı sapık gösterecek hadîsler üretmişlerdir. Bu konuda hadîs çok değildir. Daha ziyade bu rivayetler, sahâbîlere götürülmüştür. İbn Kesîr’in tefsîrine bakılırsa konu üzerindeki tartışmaların şiddeti an­laşılır.

Bu sözlerimizle bizim kaderi inkâr ettiğimiz anlaşılmasın. Elbette kader vardır. Fakat kader, Allah’ın ezelî bilgisi ve her şeyi bir hesaba, ölçüye ve plana göre yaratmış olması, olmuş ve olacak her şeyi bilmesi demektir. O’nun bilgisine sonradan bir şey eklenmez. O, olmuş ve olacak her şeyi bilir. Esasen zaman üstü olan Allah’ın zâtı için öncelik ve sonralık da yoktur. İşte Allah’ın bilgisi, bir anlamda O’nun planı, kaderidir. Fakat biz O’nun bilgisinin mâhiyetini bilemeyiz. Çünkü O zamansız bilgidir. Biz zamanla sınırlıyız. Zaman içinde olanları biliriz. Zamansızı zamanlı ile karşılaştırıp, zamanlı hakkında bildiklerimizi zamansıza uygulamak ve böylece zamansız bilgi hakkında yargıya varmak doğru olmaz. Biz, âyet­lerin, Kelâm ekollerinin ortaya çıkardığı kader tartışmalarını içermediği kanısındayız.

Râğıb el-Isfahânî, bu konuda özetle şu bilgiyi vermektedir:

“Kadr ve takdir, bir şeyin kemmiyyetini ve miktarını açıklamak, bir şeye güç vermektir. Allah’ın eşyayı takdîri iki türlüdür: Biri eşyaya kudret vermesi, diğeri hikmeti uyarınca belli bir ölçü, biçim ve miktarda yarat­masıdır…

Hurma çekirdeğine hurma ağacı, insan tohumuna insan olmasını, diğer hayvan tohumlarından da kendilerine benzer hayvanlar olmasını takdİr etmesi gibi.

Allah’ın takdiri de iki türlüdür: Biri bir şeyin zorunlu veya mümkün olarak şöyle veya böyle olacağına veya olmayacağına hükmetmesi(karar vermesi)dir. Allah her şey için bir ölçü (bir sınır) koymuştur.”[17] âyeti bu takdiri belirtmektedir. Diğeri ona kudret vermesidir. Biz onu kadretîik, ne güzel kadr edeniz!”[18] âyeti de

Allah’ın, yarattığı şeye ya kudret, yahut ölçü, biçim verdiğini, ya da şöyle veya böyle olmasına karar verdiğini anlatmaktadır.

Yaratıklar arasında ölümü takdir etmesi de, her şeyin ölümlü olmasına karar vermesidir. Vâki’a: 46/6’ncı âyette Allah’ın, insanları ölümlü yarattığı anlatılmaktadır.

Müzzemmil: 3/20’de gecenin gündüz üzerine, gündüzün de gece üzerine dolanmasını Allah’ın takdir ettiği, zamanın gece ve gündüz dilim­lerine ayrılmasını Allah’ın takdir ettiği, yani böyle olmasına karar verdiği anlatılmaktadır.

Abese: 24/19’da Allah’ın, potansiyel yaratmasının, insanda yavaş yavaş ortaya çıktığına işaret edilmektedir…

Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri, bizim yanımızda olmasın, ama biz onu bilinen bir kader (ölçü, miktar) ile indiririz.”[20] âyetlerinde ezelî kararın, yavaş yavaş ortaya çıkması, kaderin zuhuru anlatılmaktadır.

Eli geniş olan, kaderince (genişliğine göre) nafaka versin. Rızkı kısılmış bulunan da Allah’ın kendisine ver­diğinden versin.”[21] âyetinde herkesin haline uygun olanı yapması gerektiği anlatılmaktadır…

1) Belli Biçim Verme, Kararlaştırma, Düzenleme, Takdir Etme: O ki takdir edip yol gösterdi. (A’lâ: 8/3) (Allah insanı) Nutfeden yarattı, onu takdir etti (ölçüp biçti, biçimlendirdi). (Abese: 24/19) âyetlerinde Allah’ın her şeyi ölçüp biçtiği, yaratıp biçimlendirdiği, insanı nutfeden yaratıp ona biçim verdiği, geceyi ve gündüzü düzenleyip takdir ettiği belirtilmektedir.

Yeri kaynaklar halinde fışkırttık, (göğün ve yerin) su (lan) takdir edilmiş (planlanmış) bir işin olması için birleşti. (Kamer: 37/12) âyetinde de kadr edilmiş emir; planlanmış, karar­laştırılmış iş demektir.

Aya da konaklar takdir ettik (düzenledik, belirledik). Nihayet o, eski urcûn haline döndü. (Yâsîn: 41/39)

Göklerin ve yerin mülkü (ve yönetimi) O’nundur, O, bir çocuk edinmemiştir, mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir. (Furtan: 42/2)

Aranızda ölümü biz takdir ettik (belirledik), bizim önümüze geçilemez (plan ve kararımıza engel olunamaz). (Vâkı’a: 46/60)

Güneşi ziya, ay’ı nur yapan yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabı(nı) bilmeniz için aya (dolaşma) konaklar(ı) düzenleyen O’dur. Allah, bunları (boş yere değil), gerçek ile (hikmeti uyarınca) yaratmıştır. Bilen bir kavim için âyetleri açıklamaktadır. (Yûnus: 51/5) âyetlerinde kader, belirleme, düzenleme, kararlaştırma anla­mındadır. [26]

2) Bir Ölçü Ve Mikdâr İle Yapma: Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri bizim yanımızda olmasın, ama biz onu bilinen bir kader (ölçü, miktar) ile indiririz. (Hicr: 54/21)

Geniş zırhlar yap, dokumasını ölçülü yap ve (hepiniz) iyi işler yapın. Çünkü ben yaptıklarınızı görmekteyim.” diye (vahyettik). (Sebe: 58/11) âyetinde Dâvûd Aleyhisselâm’a ölçülü biçimde zırh yapması emredilmektedir ki burada da kader, ölçü anlamındadır.

Onlarla, içinde bereketler yarattığımız kentler arasında, açıkça görünen kentler var ettik ve bunlar arasında yürümeyi takdir ettik: “Oralarda geceleri ve gündüzleri güven içinde yürüyün” (dedik). (Sebe: 58/18) âyetinde de kentler arasında belli uzunlukta mesafelerin bulunduğu anlatılmaktadır.

O ki gökten suyu bir kader (ölçü, miktar) ile indirdi de, biz onu ölü bir beldeye yaydık, İşte siz de (yağmur ile yeşeren bitki gibi hayat bulup topraktan) çıkarılacaksınız. (Zuhruf: 63/11)

Gökten bir su indirdi de dereler kendi kaderince (ölçüsüne göre o su ile) çağlayıp aktı. (Ra’d: 87/17)

Gümüşten kadehler ki onları istedikleri ölçüde takdir etmişlerdir (istedikleri kadar içki alırlar). (İnsan: 90/16) âyetinde cennet garsonlarının, cennet halkına, gümüş kadehlerle diledikleri ölçüde şarap sundukları anlatılmaktadır.

Allah her şey için bir ölçü (bir sınır) koymuştur. (Talak: 100/3) âyetinde kadr kelimesi, ölçüp biçme, planlama, dü­zenleme, karar verme mânâsında kullanılmıştır.

Allah’ın emri, kadredilmiş bir kadr (Ahzâb:97/38)âyetinde, Allah’ın işinin kadredildiği, ölçülüp biçildiği, planlanıp takdîr edildiği belirtilmektedir. Ama ölüçülüp biçilen, planlanıp takdir edilen, kulların eylemi değil, Allah’ın işidir.

18-Zira o düşündü, ölçtü biçti. 19- Kahrolası nasıl da ölçtü, biçti. 20- Yine kahrolası nasıl ölçtü, biçti. (Müddessir: 4/18-20) âyetlerinde takdir, düşünüp taşın­mak, ölçüp biçmek anlamındadır. [27]

3) Ölçülü, Azar Azar Vermek, Kısıtlamak: Allah, kullarından dilediğine rızkı açar (dilediğine) ölçü ile (kısıtlı) verir. (Kasas: 49/82, İsrâ: 50/30, Sebe’: 58/36, Zümer: 59/52, Şûra: 62/12, Rûm: 84/37, Ankebût: 85/62, Ra’d: 87/26) kullarına rızkı açsa(bol bol verse)ydi, yeryüzünde taşkınlık yaparlardı. Onun için dilediği bir ölçü ile indirir. (Şûra: 62/37)

4) Belli Bir Zaman: 21-Onu sağlam bir karar yerine koyduk. 22- Belli bir süreye kadar. 23-Biçimlendirdik. Ne güzel biçim vereniz Biz- (Mürselât: 33/21-23) Medyen halkı arasında yıllarca kaldın. Sonra (senin için) bir kader üzerine (planladığımız bir vakitle)bize geldin ey Mûsâ! (Tâhâ: 45/40) âyetlerinde kader Allah’ın düzenlediği bir zaman süresidir. [29]

5) Kudret, Yapabilme Gücü: Kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? (Beled: 35/5) 75-Allah hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan köle ile; kendisine güzel rızık verdiğimiz, o rızıktan gizli ve açık harcayan kimseyi misal olarak anlattı. Hiç bunlar bir olurlar mı? Hamd Allah’a mahsustur, fakat çokları bilmezler. 76- Ve Allah şu iki adamı da misal olarak anlattı: Birisi dilsizdir, hiçbir şey yapamaz, efendisinin üzerine bir yüktür. (Efendisi) Onu nereye gönderse bir hayır getirmez (bir iş beceremez)- Şimdi bu (adam), doğru yolda giderek adaleti emreden kimse gibi olur mu? (Nahl: 70/75-76)

6) Lâyıkıyla bilmek, değerlendirmek, anlamak: 1– Biz o(Kur’â)nı Kadir gecesinde indirdik. 2- Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? 3- Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. (Kadr: 25/1-3) âyetlerinde kadr, değer, şan vcşeref anlamına gelir. Allah’ı şanına yaraşır biçimde tanıyamadılar, zîrâ “Allah, insana bir şey indirmedi.” dediler.

Kader Konusunda İhticâc Edilen Diğer Âyetler: Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine ölüm sizi bulur. Onlara bir iyilik erişirse: “Bu, Allah tarafındandır” derler. Onlara bir kötülük erişirse: “Bu, senin yüzündendir” derler. De ki: “Hepsi Allah tarafındandır.” Bu topluma ne oluyor ki hemen hiç söz anlamıyorlar? (Nisa: 98/78)

İnsan bir şeyi yapmak isterse onun için bir enerji gerekir. Bu enerji de yine beden içindeki ve dışındaki Tanrısal yasaların çalışmasıyla meydana gelir. Çünkü enerji besinlerle oluşur. Besinlerin sindirimi, beden organ­larının çalışmasıyla olur. Besinleri Allah yarattığı gibi, bedendeki diş, dil, tükrük bezleri, boğaz, mîde, oniki parmak barsağı ve bütün sindirim sistemini de hep Allah yaratmıştır ve bunlar Allah’ın koyduğu yasalarla çalışmaktadır. İşte dış ve iç etkenler birleşince eylem meydana gelir. İnsanın eylemlerini yaratan etkenler Allah’ın yaratması ile var olduğuna göre insanın eylemleri de dolayısıyla Allah’ın yarattığı şeylerdir. Demek ki “Allah herşeyin yaratıcısıdır” genel hükmü, her şeyi olduğu gibi, insanın eylemlerini de kapsar….

İnsanın gücü, aldığı besinlerin kana karışıp enerjiye dönüşmesiyle oluşur. Bu besinleri Allah yarattığı gibi bunları insan bedeninde enerjiye dönüştüren de Allah’ın yasalarıdır. Şimdi fi’li yapan güç ve âletler hep Allah tarafından yaratıldığına göre o fi’li yaratan da temelde Allah’tır… (Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kader Maddesi)

posted in KADER | 2 Comments

22nd Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

“İÇKİ İÇİNCE NAMAZDAN 40 GÜN UZAK DURMAK” HURAFEDİR.

“Soru: Mâide 6. âyette “Sarhoş iken namaza yaklaşmayınız!” buyurulduğunu söylediniz. İçki içenin 40 gün namazının kabul edilm­eyeceğini söylüyorlar. Sarhoş olmayacak derecede içki içen namaz kılabilir mi veya içki içtikten itibaren 40 gün dolmadan namaz kılabilir mi?

Bu, çok acâip bir soru. Demek halk arasında ne fetvalar, ne saçmalıklar geliştirilmiş de bizim haberimiz yok. İçki içmek ayrı bir şey, namaz kılmak ayrı bir şeydir. Namaz en yüce ibâdettir. Kişinin, ibâdetini bilinçli olarak yapması gerekir. Sarhoş olan kimse, abuk sabuk söyler, ne dediğini bilmez, ağzından çıkanı kulağı duymaz. İşte öyle bir kimsenin namaza durmasının anlamı da yoktur zaten. Çünkü o, namazda ne söylediğini bilmez. Duâ edeceği yerde küfredebilir. Hz. Peygamber, uykusu bastırmış olan kimsenin dahi öyle uykulu uykulu namaz kılmamasını, uyuyup uykusunu aldıktan sonra kalkıp açık bilinç ile namazını kılmasını emret­miştir.

Aklı başında olmayan kimse, ne söylediğini bilemeyeceği için onun o halde namaz kılması yasaklanmıştır. İçki içmek bir yasak, sarhoş iken namaz kılmak ise ayrı bir yasaktır. İçki içmek suçtur ama içtiği halde bilinci yerinde olan kimsenin namaz kılmasına bir engel yoktur. (Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Sualler ve Cevaplar)

posted in NAMAZ | 0 Comments

22nd Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

HİKMET-KUR’AN ANSİKLOPEDİSİ

Bunlar üstün hikmettir! Ama uyarılar fayda vermiyor. (Kamer: 37/5)

Bu âyette insanlara, kendilerini kötülükten önleyici haberler, çok değerli bir hikmet geldiği, fakat uyarıların bir yarar sağlamadığı belirtil­mektedir. ” Davud’a hikmet ve güzel konuşma vermiştik.” (Sâd: 38/20),”Allah ona mülk ve hikmet verdi.” (Bakara: 92/251) âyetlerinde Davud’a hikmet, güzel konuşma yeteneği ve hükümdarlık verildiği belirtilmektedir.

Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmet(ler)dendir. Allah ile beraber başka tanrı edinme, sonra kınanmış, (Allah’ın rahmetinden) uzak­laştırılmış olarak cehenneme atılırsın. (İsrâ: 50/39) âyetinde Hz. Muhammed’e Hikmet’ten buyruklar vahyedildiği bildirilmektedir ki buradaki hikmet, İlâhî Kitabın içerdiği hükümlerdir.

Andolsun, biz Lokman’a hikmet vermiştik. (Lokman: 57/12) âyetinde Lokman’a hikmet verildiği belirtilmekte ve “Allah’a şükret” buyruğunun da Lokman’a öğretilen hikmetlerden olduğu anlaşılmaktadır.

İsa açık delillerde gelince dedi ki: “Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştünüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için (geldim), Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” (Zuhruf: 63/63) âyetinde de Hz. İsa’nın insanlara hikmet getirdiği anlatılamktadır.

(Ey Muhammed,) Sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin işte yolundan sapanları en iyi bilen O’dur ve O, yola gelenleri de en iyi bilendir. (Nahl: 70/125) âyetinde Hz. Muhammed’e Allah’ın yoluna hikmetle ve güzel öğütle da’vet etmesi emredilmektedir.Nitekim kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi yücelten, size Kitâb ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Elçi gönderdik. (Bakara: 92/151) âyetinde de Hz. Muhammed’in, insanlara Allah’ın âyetlerini okuyan, onları yücelten, onlara Kitabı, hikmeti ve bilmedikleri şeyleri öğreten bir elçi olarak gönderildiği bildirilmektedir.

Allah’ın size olan nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği Kitâbh ve hikmeti düşünün, Allah’tan korkun ve bilin ki, Allah her şeyi bilir. (Bakara: 92/231) âyetinde de inananlara, Allah’ın ni’metlerini ve kendilerine indirdiği Kitabı ve Hikmeti anımsayıp Allah’tan korkmaları; Allah’ın her şeyi bildiğini bilmeleri emredilmektedir.

Allah, peygamberlerden şöyle söz almıştı: “Bakın, size Kitâb ve hikmet verdim, imdi yanınızda bulunan(Kitâb)ı doğru-layıcı bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz.’ Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” demişti. “Kabul ettik!” dediler. “O halde şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım.” dedi. (Âl-i İmrân: 94/81) âyetinde Allah’ın, her peygamberden, kendi yanlarında bulunan Kitabı ve hikmeti doğrulayan, gelecek her elçiyi kabul edecekleri hakkında söz aldığı belirtilmektedir.

Ona Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek. (Âl-i İmrân: 94/48), “Sana Kitâbh, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim. (Mâide: 110/110 âyetlerinde yüce Allah’ın, İsâya Kitabı, Hikmeti,Tevratı ve İncil’i öğrettiği anlatılmaktadır.)

Andolsun ki, Allah, mü’minlere büyük lütufta bulundu: Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerini yücelten ve kendi­lerine Kitâb ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi. (Âl-i İmrân: 94/164)

O’dur ki, daha önce sapıklık içinde bulunan ümmîlere, kendi içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları yücelten, onlara Kitâb ve Hikmeti öğreten bir elçi gönderdi. (Cum’a: 96/2) âyetlerinde de Hz. Muhammed’in, insanlara Kitabı ve hikmeti öğret­mek üzere gönderildiği bildirilmektedir.

Evlerinizde okunan Allah âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah latiftir, haber alandır. (Ahzâb: 97/34) âyetinde peygamberin hanımlarına, evlerinde oku-nan âyetleri ve hikmeti düşünüp bunun değerini bilmeleri buyurulmaktadır.

Gerçekten biz İbrahim soyuna da Kitâb ‘ı ve Hikmeti vermiş ve onlara büyük bir mülk vermiştik. (Nisa: 98/54) âyetinde Allah’ın, İbrâhîm soyuna Kitâb ve Hikmet verdiği; Allah, sana Kitâb’ı ve Hikmeti indirdi ve sana bilmediğin şeyleri öğretti. Allah’ın sana lütfü, cidden büyüktür. (Nisa: 98/113) âyetinde Allah’ın, Hz. Muhammed’e Kitabı, hikmeti indirdiği ve ona bilmediği şeyleri öğret­tiği; büyük lütuflarda bulunduğu anlatılmaktadır.

Hikmeti dilediğine verir. Hikmet verilen kimseye çok hayır veril­miştir. Bunu ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar. (Bakara: 92/269) âyetinde de Allah’ın, hikmeti dilediğine vereceği, kendisine hikmet verilene çok hayır verilmiş olduğu, bunu ancak sağduyu sahiplerinin anlayacağı belirtilmektedir.

Hikmet hükm kökünden gelen hikmet, ilim ve akıl ile ulaşılan gerçek bilgidir. Allah hakkında hikmet, eşyayı bilip tam yerinde ve amaca göre yaratmaktır. İnsan hakkında hikmet, varlıkları bilmek, iyi ve güzel şeyler yapmaktır. Hakim: çok hikmetli, hükümran, her şeyi doğru bilen ve güzel yapan, doğru ve kesin karar verendir. Hakim sıfatı Allah hakkında da diğer varlıklar hakkında da kullanılır. Ancak arada fark vardır. Allah hakkında kullanılınca hakim: eşyayı bilen, yerli yerince ve bir amaca göre yaratandır. İnsan hakkında hakim: hikmetli bilgi sahibi demektir. İçerdiği hüküm ve sağlam bilgiden dolayı İlâhî Kitâblara da hakim denilir: “Şunlar o hikmetli Kitabın âyetleridir.” (Yûnus: 51/1, Lokman: 57/2)

Bir şey hakkında karar vermek anlamındaki hükm de hikmeti içerir. Fakat hüküm, hikmetten geneldir. Her hikmet hükümdür ama her hüküm hikmet değildir. peygamber(s.a.v.)in “ Susmak hüküm (hikmet)tir ama yapanı azdır” (Beyhakî, Şu’ab’da Enes’ten zayıf senedle tahrîcetmiştir. Ancak bu, Lokman Hekîm’in sözüdür (Keşfu’1-hafâ: 2/41).) dediği rivayet edilir.

Hikmet, hüküm, hükümet ve ihkâm mânâlarıyla ilgili olarak masdar ve isim olabilir. Her iki halde de hikmette bir işi sağlam, yapmak, iyiliği, düzeni getirmek anlamı vardır ki hüküm ve hükümet bu kökten gelmiştir. Bozukluğun kaldırılıp iyiliğin sağlandığı, düzenin korunduğu her şeyde bir hikmet vardır. Bundan dolayı hikmet denince mutlaka bir sebep ve sonuç hatıra gelir. Yani hikmet, sonucun sebebe bağlanması, iki şey arasında bir ilginin kurulması, sebep ile sonuç arasındaki ilişkinin bilinmesi demek­tir. Bir işi başka bir işe bağlamağa, yani bir yargıya varmaya hüküm dendiği gibi, doğru olan herhangi bir yargıya da hikmet denilir. Demek ki bilgiye dayanan amel, yararlı bir sonuç veren bilgi hikmettir. İslâm bilginleri, hikmeti çeşitli biçimlerde tanımlamışlardır:

1) Hikmet, sözde ve işte isabettir, 2) Hikmet ilim ve eylemdir, 3) Hikmet, ilim ve kavramadır, 4) Hikmet, eşyanın mânâlarını bilmek, anlamaktır, 5) Hikmet icâdetmektir. Eşya arasında hükümran olan sebep ve sonuç zincirlerini bilip eşyayı sebeplerle birbirine bağlayarak sonuçlar, sonuçları da sebep yapıp başka sonuçlar meydana getirmek, yani kâinatı düzen içinde yaratmak demektir ki bu anlamda hikmet Allah’ın bilgisi ve işidir. 6) Hikmet, eşyayı tam gerektiği yere koymak, her şeyi yerli yerince yapmaktır. 7) Hikmet peygamberlik bilgisidir. 8) Hikmet Kur’ân’ı bilmek, anlamaktır. Ve nihayet Fahri Râzî’ye göre hikmet, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak demektir.

Abdu’r-Ra’ûf el-Munâvî, “Hikmet, insanın gücü ölçüsünde, varlık­ların bütün hallerini olduğu gibi bilmektir” (Feydu’l-Kadîr: 3/574) şeklinde tanımlıyor. Râzî’ye göre “Hikmet, yapılan işin, bilginin gereğine uymasıdır.” (Mefâtîhu’1-ğayb: 25/145) Kişi bildiği ile amel etmedikçe ona “hekîm” denmez. Hikmet, Allah’ın kalbe ilham ettiği doğru bilgi, şeklinde de tanımlanır.

İnsanın teorik bilgileri öğrenip gücü oranında üstün işler yapma yeteneğini kazanması hikmettir. Yani hikmet, teorik bilgileri öğrendikten sonra onların gereğine uygun davranıp teori ile pratiği birleştirmek ve böylece üstün gayeye ulaşmaktır.

Bütün bu tanımlardan ve hikmet hakkındaki hadîslerin içeriğinden anlıyoruz ki hikmet, derin ve yararlı bilgidir. Bu bilgi, ancak düşüncenin ürünü olacağından yüce Allah: “Ancak sağduyu sahipleri düşünüp ibret alır” buyrmuştur. Kur’ân’ın kasdettiği hikmet, bir yığın felsefe teorileri değildir. Asırlarca insanları boş yere uğraştırıp durmuş olan bu tür naza­riyattan kaçınmayı Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bize tavsiye etmiş­lerdir: “Yararlı bilgi isteyin, yararsız bilgiden Allah’a sığının.” (İbn Mâce, Beyhakî, Şu’abu’1-İmân; Feydu’l-Kadîr: 4/108)

İslâm bilginleri hikmeti tanımlarken mutlaka “Eylemle birlikte bulu­nan ilim” yani eyleme dönüşecek bilgi düşüncesinde ısrar etmişlerdir. Kâinatın birtakım yasalarını keşfetmek ve bunları insanlığın yararına kullanmak, Abdu’r-Ra’ûf un tanımladığı hikmettendir.

Kur’ân-ı Kerîm’de ilim ve hikmete çok değer verilmiştir. İlimden söz eden âyet sayısı 750’ye varır. Kur’ân, âlimi görür, câhili kör kabul eder. (Fâtır: 43/19-21 ‘nci âyetlere bakınız.) “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak sağduyu sahipleri düşü­nüp ibret alır.” (Zumer 59/9) “Ancak bilgin kulları, Allah’a gereğince saygılı olur.” (Fâtır: 43/28)

Fakat Kur’ân’ın övdüğü ilim, boş nazariyat değil, insanın iç dünyâsını aydınlatan din ilmi ve dış dünyâsını aydınlatan pozitif ilimdir. Yüce Allah: “Biz onlara âyetlerimizi âfâkta (dış dünyâda) ve kendi canlarında göstereceğiz”(Fussilet: 61/53) buyuruyor. Âfâkta (yani ufuklarda, dış dünyâda) gösterilen âyetler, doğa olayları, varlıkları ve bunları yöneten yasalar; enfiiste gösterilen âyetler de insan ruhunun derin aşamaları ve bunlarda bulunan İlâhî nurlardır. İşte her iki dünyâda Allah’ın yasalarını anlamak, bilgi ve hikmete bağlıdır. Kur’ân, doğa yasalarına “sünnetullah: Allah’ın âdeti” adını verir ve dikkatimizi hep bu olaylara çeker:

“Üstlerinde kanatlarını açıp yumarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahmân’dan başka kimse tutmuyor.” (Mülk: 77/19) “Develere bakmıyorlar mı nasıl yaratıldı? Göğe bakmıyorlar mı nasıl yükseltildi? Dağlara bakmı­yorlar mı nasıl dikildi? Yere bakmıyorlar mı nasıl yayılıp döşendi?” (Ğâşiye: 68/17-20)

Kur’ân, enfüsü ve âfâkı yani iç tecrübeyi ve doğa varlıklarını incele­meyi bilginin iki temel kaynağı saymıştır. Güneşi, Ayı, gölgenin uzamasını, gecenin ve gündüzün değişmesini, insan renklerinin ve dillerinin çeşitlen­mesini, hasılı insan duyusuna çarpan bütün doğa olaylarını Allah’ın varlığının ve kudretinin âyetleri (belirtileri) görür. Müslümanların görevi, bu âyetleri derince düşünüp incelemek, bunların yanından körü körüne geçmemektir: “Göklerde ve yerde nice âyetler var ki onların yanından (hiç düşünmeden) yüz çevirip geçerler (onlardaki inceliğe, yasalara dikkat etmezler).” (Yûsuf: 53/105)

Niçin Kur’ân insanın gözünü doğa olaylarına çeviriyor? Çünkü Allah’ın yasaları, her ân bu olaylarda görünmektedir. Bu yasaları keşfe­denler, Allah’ın kudretini daha iyi anlayıp O’na gereğince saygı göstere­cekleri gibi doğaya da egemen olurlar. Doğanın büyük, hattâ yıkıcı güçlerini kendilerine boyun eğdirir, hizmetlerinde kullanırlar. Çünkü Allah, deniz­leri, dağlan, güneşi, ayı, hayvanları, her şeyi, bütün doğayı insanın emrine vermiş, melek güçleri insana boyun eğdirmiştir. Ancak insanın aklını çalıştırması, doğanın esrarını bilmesi lâzımdır ki doğaya egemen olabilsin. Zira doğaya hâkim olmak bilgi işidir. Bilgili olan güçlü olur. İşte insanlığın yararına dönüşecek, eyleme çıkacak pozitif ilim, imanla beraber olursa Kur’ân dilinde hikmet adını alır. Kur’ân’ın hikmet dediği pozitif ilim, ruhsuz, ma’neviyatsız bilgi değil, Yaratanını görerek yaratıklarını incele­meğe iten ve inceledikçe insanın Yaratana karşı sevgi ve saygısını kamçı­layan bilgidir. Bu bilgi, insanı maddeye kulluğa değil, maddenin yaratıcısı

Allah’a saygıya; imansızlığa değil, imâna; nankörlüğe değil, Allah’a şükretmeğe götürür. Bundan dolayı Allah’ın Elçisi: “Hikmetin başı Allah korkusudur”(Hakîm-i Tirmizî ve İbn Lâl, İbn Mes’ûd’dan çıkarmışlardır, sahihtir. Feydu’l-Kadîr:3/574) buyurmuştur.

Yüce Mevlâ, Lokman Sûresinde hikmeti şükürle beraber anmıştır. Çünkü bilgi, Allah’ın, insana en büyük lütfudur. Onu kendisine lütfeden Allah’a şükretmek gerekir. İnsanın, öğrendiği bilgi, yaptığı icadlarla gurura düşerse şeytânın yoluna girmiş olur. O bilgi de hikmet olmaktan çıkar.

Hikmetin yeri o kadar yücedir ki “İlim öğrenmek her müslümana farz kılınmıştır. İlim öğrenen kişiye her şey, hattâ denizdeki balıklar bile istiğfar eder.” (İbn Abdi’1-Berr, Enes’ten çıkarmıştır. Feydu’l-Kadîr: 4/268)

İnsan, yeryüzünde Allah’ın halîfesidir. O halde Allah’ın hakîm ve ‘alîm sıfatlarından yararlanmaya, bilgi ve hikmet sahibi olmaya çalışma­lıdır. İşte Fahrde’d-dîn Râzî’nin hikmeti tanımında bu noktaya işaret vardır. Kur’ân istiyor ki insan bilgi sahibi olsun, doğayı incelesin, ondaki ince mehareti, sanatı, yasaları görsün de Yaratana daha içten bağlansın, O’na daha gönülden kulluk etsin.

Eğer müslümanlar birtakım kuru nazariyata dalmayıp Kur’ân’in yönelttiği doğrultuda gitmeğe devam etselerdi, hiç şüphesiz Avrupa’nın bugünkü düzeyine, onlardan önce varabilirlerdi. Çünkü başlangıçtaki geliş­me böyle idi. Bununla beraber, İslâmın ilk feyzinden ilham alan müs­lümanlar, ilk beş altı asır ilme büyük hizmetler etmişler, bugünkü Avrupa medeniyetinin temelinin atılmasına katkı sağlamışlardır. Bu, herkesçe kabul edilen bir gerçektir.

Lokman Sûresinde Lokman’a verilen hikmet övülmektedir. Müfessir-lerin anlatımından çıkan sonuca göre Lokman, Yunan filozofu Aisopos (Esop)tur. Eğer Kur’ân’ın anlattığı Lokman gerçekten, görüşlerini fabllerle (hayvanları konuşturarak) anlatan filozof Esop ise bundan, gerçekleri yansıtan felsefenin de hikmet olduğu anlaşılır. Zaten İslâm literatüründe felsefenin adı hikmettir. O halde insanları iyiye, doğruya yönelten felsefe, Kur’ân’da övülmektedir. Felsefeye düşman olmak Kur’ân’a ters düşer.

İslâm peygamberi, kesin olarak kıskanmayı yasaklamışken ilimde ‘ve hayırda imrenme anlamında kıskanmayı hoş görmüştür: “Yalnız iki kişiye hased (gıpta) edilebilir: Allah’ın verdiği hikmet gereğince hareket eden ve onu başkalarına da öğreten adam ile; Allah’ın verdiği malı Hak yolunda harcamaya koyulan adam.” (Müslim, Salâtu’l-müsâfirîn: 47, h. 267)

Ayrıca insanları iyiye yöneltmek, onlara etkili öğütler vermek için hayvanları konuşturan hikâyeler yazmakta bir sakınca yoktur. Esop’un yaptığı da bu idi. O, hikmetlerini hayvanların dilinden anlatıyordu. Çünkü öyle hikâyeleşen öğütler, daha etkili olmaktadır. Nitektim Mevlânâ ve Şeyh Attâr da bu yolu tercih etmişlerdir. (Prof. Dr. Süleyman Ateş Kur’an Ansiklopedisi Kuba Yayınları : 8/364-371)

 

 

Hikmetle Davet:

De ki: “İşte benim yolum budur: Allah’a basiretle da’vet ederim. Ben ve bana uyanlar… Allah’ın sânı yücedir, ben ortak koşanlardan değilim!” (Yûsuf: 53/108)

Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel biçimde mücâdele et. Kuşkusuz Rabbin, işte yolundan sapanları en iyi bilen O’a’ur ve O, yola gelenleri de en iyi bilendir. (Nahl: 70/125)

Yûsuf 53/108. âyette Allah Elçisinin ve ona inananların, körü körüne hareket etmedikleri, Allah’ın yoluna hikmetle ve kanıtla da’vet ettikleri vurgulanıyor.

Nahl: 70/125. âyette peygamber’e, Rabbinin yoluna hikmetle da’vet etmesi ve muhalifleriyle en güzel bir biçimde tartışması emrediliyor. Allah yoluna hikmet ve güzel öğütle çağırmayı ve en güzel biçimde mücâdele etmeyi emreden bu âyet, İslâm davet prensibini ortaya koymaktadır. Konu itibariyle, insanların, kendiliklerinden helâl ve haram hükümler koymala­rını kınayan âyetlere bağlıdır. Bu tür yasaklar koyan müşrikleri, Allah yoluna, yani yalnız O’nun koyduğu helâl ve haram hükümlere uymaya çağırırken hikmet ve güzel sözle çağırmayı emretmektedir. Çünkü bilgisiz, hikmetsiz, kaba da’vetle, taassupla hareket etmenin bir yararı olmaz. Ancak hikmet, tatlı dil gönülleri etkiler, insanları yumuşatır, yoldan çıkmışları yola getirir.

Burada dikkat edilecek husus şudur: Allah yoluna sadece hikmetle, güzel öğütle da’vet edilmesi emredilmiştir. Çünkü mücâdele, da’vet metodu değildir. Mücâdelenin amacı, karşıdakini susturmaktır. Hasım cevap ver­meyip susabilir ama gönlü kabul etmez. Onun için âyette mücâdele, yani cedel, da’vet metodu yapılmamış, Allah yoluna sadece hikmetle ve güzel öğütle çağırılması ve en güzel biçimde mücâdele edilmesi buyurulmuştur. (Mefâtîhu’1-ğayb: 20/139-140)

Bazı müfessirler, bu âyetin, savaşı emreden âyetlerle neshedildiğini söyledikleri gibi, bazı doğubilimciler ve onların etkisinde bulunan bazı sözde aydınlar da peygamber’in zayıf durumunda gelen bu âyetin, Peygamber’in durumu kuvvetlendikten sonra uygulanmadığını, bu emrin dışına çıkıldığını ileri sürmüşlerdir. Bu iki görüş de yanlıştır.

Birincilerin görüşü yanlıştır, çünkü âyetin neshedilecek tarafı yoktur. Hiçbir zaman Allah, hikmeti, tatlı dili bırakıp kaba kuvvetle İslama çağır­mayı emretmemiştir. Çünkü dinde zorlama yoktur. Savaş hakkındaki âyet­ler, müslümanların mallarına, canlarına, namus ve şereflerine saldıran-larla savaşmayı emreder. Yoksa insanları zorla dine sokmak için savaşmayı emretmez. “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tâğût’u inkâr edip Allah’a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, işitendir, bilendir.!” (Bakara: 92/256) “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kâfinin: 18/6) Hak elçisi, hikmet ve basiretle Hak yoluna da’vet edecek, bu konuda bilimsel kanıtlar sunacaktır ki “Helak olan kanıtla helak olsun, yaşayan da kanıtla yaşasın.” (Enfâl: 93/42) âyetleri, İslâmın davet yolunun hikmet, basiret ve güzel öğüt olduğunu, İslâmda zorlamanın yeri bulunmadığını, İslâm insanlara tam anlamıyla inanç ve vicdan özgürlüğü tanı-dığını göstermektedir.

İkincilerin görüşü de yanlıştır. Çünkü peygamber (s.a.v.), âyetlerin ruhuna daima sadık kalmış, kimseyi din değiştirmeğe zorlamamış, sözlerine bağlı kalanlara, tarafsızlara saldırmamış, onlarla yaptığı andlaşmaları sür­dürmüştür. Ancak saldırganlara karşı savaş emredilmiştir. Saldırganlara karşı İslâmın şerefini savunmak başka, İslama da’vet etmek başkadır. İslama davetin ana metodu, hikmet ve güzel öğüttür. Da’veti etkili ve sürekli kılacak olan da ancak bu metoddur. İslâm kılıçla değil, hikmetle ve güzel öğütle yayılmıştır. (Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Hikmet Maddesi)

posted in HİKMET | 0 Comments

22nd Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’DA HİKMET

54Kamer suresi/3-5. ayetler:

“Her emir kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli bir hikmet olduğu hâlde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vazgeçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar fayda vermiyor.”

Bu ayet grubunda ilk olarak Müslümanlar arasında yanlış anlamda kullanılan “حكمة hıkmet” sözcüğü üzerinde durmak gerekmektedir. Kur`an`da ilk kez bu surede geçen ve bizim de “zulm ve fesadı (kargaşayı) önleyen ilke” olarak çevirdiğimiz “hıkmet” sözcüğü, ayette “بالغة baliğa” sıfatıyla birlikte yer almıştır. Buna göre ayetteki “حكمة بالغة hikmet-i baliğa” tamlaması; “en üstün seviyede, yeterli olacak şekilde, zulüm ve fesadı engelleyen ilke” anlamına gelir.

Bize göre Kur`an`ın bir bölümünü oluşturan muhkem ayetlerin genel adı olan “hıkmet” sözcüğü hakkında yaptığımız özel bir çalışma, surenin sonunda yer almaktadır.

“Hikmet” sözcüğünün bu anlamına göre ayette; kararlaştırılmış, üst seviyede zulüm ve fesadı engelleyen ilkeler ve vazgeçirecek haberler gelmiş olmasına rağmen inançsızların, tutkularına, keyiflerine, heveslerine uyarak ömürlerini, tıpkı Kıyamet suresinde de söylendiği gibi fısk-ı fücurla geçirmeyi tercih ettikleri bildirilmektedir:

Kıyamet; 5: Aslında o insan, önünü fücurla geçirmek istiyor.

Enba (onlara gelen önemli haberler)

أنباء Enba”; “önemli, mühim haberler” demektir. Nitekim Neml; 22, Hucurat; 6 ve Âl-i Imran; 44. ayetlerde detaylı olarak görülebileceği gibi “نبأ nebe`” ve “انباء enba`” sözcükleri Kur`an`da; ancak bir ağırlığı, bir önemi olan şeyler için kullanılmıştır. Buradaki önemli haberden kasıt ise; Kur`an`daki geçmiş toplumlara ait kıssalardır. Bu konuyla ilgili açıklama da surenin sonunda sunduğumuz “Hikmet” yazısının içeriğinde mevcuttur.

Bu açıklamalara göre 3-5. ayetlerin takdirini şu şekilde yapmak mümkündür:

“Kendilerinden önce yaşamış ve ilâhî mesajı yalanlamış toplumların yok edilişlerinin ve yine Kur`an`da tasvir edilen ahiret serüvenlerinin haberleri onlara geldi. Bütün bu haberler, yanlış yolda olanların tutumlarını değiştirmelerini sağlayacak nitelikte uyarıcılardı. Yine bu emirler, onları zulüm ve fesattan en üst düzeyde engelleyecek yasalar ve ilkelerdi. Ama buna rağmen uyarılar onlara fayda vermiyor.”…

 

 

KUR`AN`DAKİ HİKMET SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI

Evrendeki her şey gibi konuşulan diller de bir dinamizm içindedir ve bu doğal yasa gereği zaman içinde dillerin değişime uğramaları kaçınılmazdır. Meselâ bizim dilimiz Türkçe, elimize ulaşan yazıtlardaki hâlinden günümüze kadar, Türkçe konuşan insanların coğrafî dağılımları itibariyle de farklılıklar gösteren değişimlere uğramıştır. Hatta ülkemizdeki değişimler, Türk Dil Kurumu tarafından sık sık yapılan sözlük güncellemeleri ve yazım kuralları değişiklikleri ile, deyim yerinde ise gözle görünür şekilde izlenebilmektedir. Ne var ki, Türkçe gibi diğer dillerde de meydana gelen ve değişik faktörlerin etkisinde olan bu değişimler, her zaman faydalı yönde, yani “gelişme” niteliğinde olmamakta, zararlı yönde de sonuçlar doğurabilmektedir.

Kötü sonuç doğuran değişimlerin Müslümanlarca en önemli örneği, Arap dilindeki değişimlerdir. Çünkü bu değişimler, dikkate alınmadıkları takdirde, pek çok konuda Kur`an`ın yanlış anlaşılmasına yol açmaktadırlar. Şöyle ki; Kur`an`da geçen yüzlerce sözcük bugün, Kur`an`ın indiği dönemdeki anlamlarından farklı anlamlarda kullanılmakta ve Kur`an`ı, sözcüklerin bugünkü lügatlardaki anlamlarını dikkate alarak anlamaya çalışanlar, bu değişimler yüzünden büyük yanlışlara düşmektedirler.

Yaptığımız tespitler gayet açık ve net göstermektedir ki, Kur`an`ın doğru anlaşılmasının önündeki en büyük engel, Kadim Arapçanın (Kur`an`ın indiği dönem Arap dilinin) bilinmemesi ve sözcüklerin sonradan kazandığı anlamlarına itibar edilmesidir.

Bize göre Kur`an`ı doğru anlamak için; sözcüklerin vazı` anlamlarını (ilk anlamlarını), Kur`an`ın indiği dönemdeki anlamlarını ve o günden bugüne kadar olan değişimlerini iyi bilmek gerekmektedir. Fakat eldeki lügat ve deyimler sözlükleri, Kur`an`ın indiği döneme göre “geç dönem” derlemelerdir. Meselâ Ragıb`ın (Ö: h. 503, m. 1109) el Müfredat ve İbn-i Menzur`un (ö: h. 711, m. 1311) Lisan ül Arab adlı eserlerinde, sözcüklerin eserlerin sahiplerinin kendi yaşadıkları dönemdeki anlamları ön plânda tutulmuş, daha önceki dönemlerdeki anlamları ise “lütfen” verilmiştir. Bu durumda, Kur`an`daki sözcüklerin anlamlarını bu eserlerde öne çıkarılan anlamlar olarak kabul etmek bile, sözcüklerin Kur`an`ın inişinden 5 ilâ 7 asır sonraki anlamlarını kabul etmek demektir. Oysa Kur`an`daki kavramlar, sözcüklerin Kur`an`ın inişinden 5-10 asır sonraki anlamları ile açıklanamazlar. Zira Kur`an, indiği çağın insanlarının kullandığı dil ve sözcüklerle inmiştir ve bu çerçevede anlaşılması gerekir.

İşte bu yazımızın konusu, anlamlarının yanlış bilinmesinden dolayı Kur`an`ın doğru anlaşılmasına engel durumdaki yüzlerce sözcükten birisi olan HİKMET sözcüğüdür.

Sözcüğün aslı “حكمة hıkmet” olup, “ı” harfi ile yazılması gerekirken, ilk yanlış sözcüğün yazılışında yapılmış ve sözcük, “alay etme, kınama, başa kakma, zorbalık” demek olan ve “i” harfi ile yazılan “هكمة hikmet” ile karıştırılmıştır. Bizim de yazımızda galat-ı meşhura uyarak “hikmet” şeklini kullanacağımız sözcük hakkındaki yanlışlıklar sadece yazılışta kalmamıştır.

Sözcüğün anlamında yapılan yanlışlıklar, dinimize bir sürü saçmalıkların girmesine, ciddî hataların oluşmasına sebep olmuştur. Bu yanlış anlaşılmaların yol açtığı en vahim sonuç ise; yazımızın ilerleyen bölümlerinde görüleceği gibi, peygamberlere din üzerinde teşri (yasama, kanun koyma) yetkisi verilmek suretiyle işlenen şirktir.

İslâm Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi gibi çağdaş eserler ve Süleyman Ateş, Yaşar Nuri Öztürk, Yusuf Kerimoğlu, gibi çağdaş yazarlar da, “hikmet” sözcüğünün anlamı olarak sözcüğün orijinal anlamına yönelmemişler, maalesef geçmiş zamanlarda birileri tarafından yazılmış kanaatleri “hikmet” diye ortaya koymuşlardır.

Zaman içerisinde, gerçek anlamıyla hiç alâkası olmayan bir çok anlam verilen “hikmet” sözcüğü için, sözlüklerde çokça gösterilen karşılıklar şunlardır:

“Adalet, ilim, hilm, nübüvvet, Kur`an, İncil, Allah`a itaat, dinde ince kavrayış, gereği ile amel, haşyet, anlayış, vera, ilim ve amelde isabet, akıl, sebep, illet, doğru söz, kâmil akıl, yüce bilgi, gizli sır, ne olduğu anlaşılmayan sebep, hakikat ve ancak Allah`ın bilebileceği şey”

“Hikmet” sözcüğü, İslâm düşünürleri tarafından “felsefe” sözcüğünün karşılığı olarak da kullanılmıştır:

“… İslâm kaynaklarına göre felsefenin tanımı, hikmetin tanımından çok farklı değildir. … İslâm dünyasında “hakim” nitelemesine en çok değer görülenler bilgiye ve gerçeğe, düşünme yoluyla ulaşmaya çalışan felsefeciler ile benliğin arındırılması yoluyla ulaşmaya çalışan mutasavvıflardır…” (Ana Britannica, cilt: 15 s: 273, “hikmet” maddesi).

 

“Hikmet” sözcüğüne, bu felsefeciler, tasavvufçular ve tefsirciler marifetiyle verilen anlamlar ise 50`den fazladır:

1-Sözde ve yapılan işte isabet, ilim ve fıkıhtır.

2-İlim ve ameldir.

3-Eşyanın manalarını bilmek ve anlamaktır.

4-Allah`ın işini ve emrini akletmektir.

5-Anlamaktır.

6-Anlama kuvveti. İcat ve ilim demek olup, eşyanın hakikatlerini varlıkta bulundukları durumda beşeri güç ölçüsünde araştırmaktır.

7-Eşyayı yeri ve mertebesine koymaktır.

8-Doğru ve güzel fiillere sabır ve sebatla devam etmektir.

9-Siyasette insanın gücünün yettiği kadar Allah`a uymaktır.

10-Allah`ın ahlâkıyla ahlâklanmaktır.

11-Allah`ın emrini düşünüp tefekkür etmek ve O`na tâbi olmaktır.

12-İlletsiz işarettir. Yani üzerinde illet düşünülmeyen Hakk Tealâ`dan kayıtsız şartsız gelip, şek ve şüphe, zaaf ve fesat ihtimali bulunmayan, niçin ve neden diye araştırmaya ihtiyaç bırakmayan işarettir.

13-Bütün durumlara hakkı şahit tutmaktır.

14-Din ve dünyanın düzgünlüğüdür.

15-İlâhî bilgi ve sırlar ilmidir.

16-İlham gelmesi için sırrı soyutlamaktır.

17-Nübüvvettir (peygamberliktir).

18-Kur`an`ı, nasih ve mensuhunu, muhkem ve müteşabihini, başlangıç sonlarını, helal ve haramını ve örneklerini bilmektir.

19-Kur`an`dır.

20-Bütün ilâhî kitapların içerdiği ve sunduğu bilgidir.

21-Allah korkusudur.

22-Kur`an`ı anlamaktır

23-Allah`ın dini konusunda Allah`tan korkmak, takva sahibi olmaktır.

24-Akıldır.

25-Dinde fakih olmak ve Allah`ın rahmet ve fazlından kalplere koymuş olduğu bir şeydir.

26-Korkudur.

27-Kitap ve sünnet bilgisi ile onların gereğince amel etmek ve her şeyi yerli yerine koymaktır.

28-İnsandaki sağduyu yahut doğru ile eğriyi birbirinden ayırma yeteneğidir.

29-İsabet, ilim, akıl ve fıkıhtır.

30-İlimle ilgili akıl gücünün tüm hâli olup, ifrat ve tefrit arasındaki dengeli, bilimsel aklî bir güçtür.

31-Mevzuun sebeplerini, hakikatini, beşer kudretinin erişebildiği kadar, haddi zatında oldukları gibi aramak olan ilimdir.

32-Kendisinde bilgi olan kişinin bu bilgiyi, adaleti tezahür ettiren bir tarzda tatbik etmesini sağlayan tanrı vergisi bir bilgidir.

33-Mantıklı düşünmek gerçekleri araştırmak ve gerçek bilgidir.

34-Vahy nasıl peygamberlere verilen bir armağan ise hikmet de evliyaya verilen bir armağandır.

35-Sünnettir.

36-Zıddı hata olan kavramdır.

37-Fark ediş güçlerinin ortak adıdır.

38-Kesin delildir.

39-Güzel ahlâklar, güzel işler ve Kur`an`da yer alan hakikatlerdir.

40-Şuhûd ve imandır.

41-Kur`an`ın derinlik boyutudur.

42-Öyle bir anlayıştır ki yazılmaz. Ancak ehli tarafından hissedilir.

43-Teorik bilgisi ve faziletli davranış kalıplarıyla, insanın güç yetirebildiği ölçüde nefsini olgunlaştırdığı, nebi vasıtasıyla veya ilhamla aldığı emirlerin tümüdür.

44-Kitabın dış yüzü ile çelişmeyen iç yüzünün beyanıdır. Olaylara Allah`ın iradesini bize izhar ettiği yönde uyum sağlamaktır.

45-Evrenin sırlarını çözmek, ibadetlerin sırlarını kavramak, eşyanın hakikatini anlamak, baktığı yerde Allah`ın ayetlerini, tecellilerini, isimlerin cilvelerini görmek, bütün bu cilvelerden geçip ayetleri aşıp Allah`a ulaşmak, bunun yolunu keşfetmek, bu yolda dosdoğru yürümek, kâinat kitabıyla Kur`an kitabının ve bunların özü olan insan kitabının aynı olduğunu kavrayıp, yürüyen kitap olmaktır.

46-Kendisiyle amel edilen dinî kuralların ve şeriatın maksadını, maslahatını, faydasını ve esrarını bilmektir. Bu da, Rasülüllah`ın davranışları, sireti, evinde, ashabı ile beraber, savaşta ve barışta, seferde ve ikamette, darlıkta ve bollukta; kapalı ve açık gelen Kur`an ayetlerinin hükümlerini, esrarını ve faydalarını ortaya çıkarıp, pratik davranış haline getiren sünnettir.

47-Kendisinden faydalanılan şer`î hükümlerdir ki, bu da geçmiş toplumların sonunu düşünerek ibret almak, dinin maslahatını ve şeriatın esrarını kavramak demektir.

48-Kur`an`ın nasihatlarıdır.

49-Anlama ve ilimdir.

50-Hükümlerin kaynağı, ilim, amel ve sözde yakinî bilgi ve kesinliktir

51-Sefehi engelleyen şeydir. Sefeh ise her kötü çirkin şeydir.

52-İnsanı uyaran, harekete geçiren, soylu davranışa çağıran ve kötü olan her şeyden alıkoyan şeydir.

53-Sebep-sonuç ilişkisinin doğru bir biçimde kurulması ve bunun tezahürleridir.

(Kaynaklar: Taberî, İbn-i Kesir, Ebu Su`d, Kurtub`i, Elmalılı, Said Havva, Mehmet Vehbi, Alusî, Cürcânî, Razî, Kınalızade, Kasimî, Koçyiğit, Cerrahoğlu, Mevdudî, Zeccac, Muhammed Esed, Maturidî, İbn Aşur, Merağî, İslâm Ansiklopedisi MEB, İslâm Ansiklopedisi TDV, İktibas, Sayı:201, Bilal Tan; Kur`an`da Hikmet Kavramı, Pınar Yayınları vs.)

 

 

“HİKMET” SÖZCÜĞÜNÜN GERÇEK ANLAMI:

حكمة Hikmet” sözcüğü, hemen tüm kitaplarda her nedense sözcük anlamı dışında oluşturulmuş kişisel yorumlarla anlaşılmaya gayret edilmiş olduğundan, doğru anlaşılamamış, üstelik de yozlaştırılmıştır. Aslında “hikmet”in ne olduğunu anlamak için sözcük anlamını bilmek yeterlidir.

“Hikmet” sözcüğü, “حكم hukm” sözcüğünün bir türevi olup, “Bina-i Nev`i; İsm -ün Nev`i” kalıbındadır. Bu kalıp kullanıldığı fiilin bütün anlamlarını temsil eden bir isim niteliğindedir. Bu kalıptaki bir çok sözcük Arapçadaki anlamlarıyla Türkçeye geçmiş ve yaygın olarak kullanılmaktadır. Örnek olarak; “Bid`at, cinnet, fikret, fitne, firkat, gıybet, hizmet, hicret, illet, iffet, kıymet, kısmet, kisve, minnet, mihnet, ni`met, rif`at, ric`at, sirkat, şirket, şiddet, zînet” sözcükleri bu kalıpta olan sözcüklerdir. “Hikmet”in türetildiği “hukm” sözcüğünden türetilmiş olan; “hâkim, hakem, hâkimiyet, hükümet, muhkem, tahkim, muhakeme, mahkeme, ihkam ve tahakküm” gibi bir çok sözcük de Türkçeye geçmiş ve Türkçeleşmiş olarak kullanılmaktadır.

“Hukm” sözcüğüne, sözcük ve terim anlamı olarak bugün elimizdeki Arapça sözlüklerde verilen karşılıklar şunlardır:

– Hükmetmek, yargılamak.

– İşi sağlama almak, sağlamlaştırmak.

– Yüzün ön kısmı, alın.

– Şan, şeref.

– Çağırmak, mahkemeleşmek.

– Hakemlik etmek, tecrübeli uzman.

– Hikmet sahibi olmak, hakim olmak.

Allame İbn-i Menzur`un Lisan ül Arab adlı eserinde (2. cilt, s: 539-543, “Hukm” maddesi), “حكم hakeme” sözcüğünün esas anlamının “منع menea (engel oldu)” demek olduğu yazmaktadır. Bu durumda “hakeme” sözcüğünün mastarı olan “hukm” sözcüğü; “engel olmak” anlamına gelmektedir. Araplar bu sözcüğü “insan veya hayvana mani olmak, onu kontrol altına almak” anlamında kullanmışlardır ve İslâm öncesi Arap şiirinde bunun yüzlerce örneği vardır. Ayrıca hayvanların kontrolünü sağlayan “gem” denilen alete de Araplarca “حكمة hakeme” denmiştir.

Kur`an döneminde ise bu sözcüğün anlamı biraz özelleşmiş ve sözcük; “zulüme ve fesada engel olmak” anlamında kullanılmıştır. “Hakeme” sözcüğünden türetilen sözcükler de o dönemde özelleşmiş anlama uygun olarak, meselâ;

– hâkim; zulüme ve fesada engel olan kişi,

– mahkeme; zulüme ve fesada engel olunan yer,

– ihkam; zulüme ve fesada engel oldurma,

– muhkem; zulüme ve fesada engel edilmiş şey, anlamında kullanılmıştır.

 

Sözcüğün Kur`an`ın indiği dönemde, özelleşmiş bu anlamda kullanıldığına dair, peygamberimizin ağzından nakledilmiş (!) meşhur bir hadis bile bulunmaktadır: “حكّم اليتيم كما تحكّم ولدك Hakkimül yetime kema tühakkimü veledeke (Kendi çocuğunu engellediğin gibi yetimi de engelle! Yani kendi çocuğunun zulümüne, fesadına, kötü yetişmesine mani olduğun gibi yetime de mani ol ki, o da iyi yetişsin, kötü birisi olmasın.)”

حكم Hukm” mastarının tüm türevleri bu anlam ile uyumludur ve Sarf ilmi kurallarına göre yüzlerce hatta binlerce sözcük türetilebilir. Nitekim, “hukm” mastarının farklı türevleri Kur`an`da 210 yerde geçmektedir ve dikkatle incelendiği takdirde hepsinin de “zulüme ve fesada mani olma, engelleme” anlamında kullanıldığı açıkça görülmektedir.

“Hukm” mastarından türemiş olan “حكمة hikmet” sözcüğü ise, yukarıda bahsettiğimiz gibi “Bina-i Nev`i; İsm-ün Nev`i” kalıbında olduğu için fiilin, yani “zulüme ve fesada engel olma”nın adı olmak durumundadır. Öyleyse “hikmet”; “zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş olan; kanun, düstur ve ilke…” demektir.

“Hikmet” sözcüğü, hepsi de gerçek, sözcük anlamıyla kullanılmış olarak Kur`an`da 19 ayette 20 kez geçmektedir. Sözcük Kur`an`da ilk defa, 37. sırada Mekke`de inen Kamer suresinde yer almış ve bu ayetten sonraki ayetlerde geçen “hikmet” sözcüklerinin iyi anlaşılması için Rabbimiz bu ayette “hikmet”in ne olduğunu en güzel şekilde açıklamıştır.

 

“Hikmet” sözcüğünün geçtiği Kamer suresinin 5. ayeti şöyledir:

Kamer; 5: En üstün seviyede ve yeterli bir hikmet. Fakat uyarılar fayda vermiyor.”

Ayetteki altı çizili bölüm, görüldüğü gibi bir cümle olmayıp, bir cümlenin parçasıdır. Bu durumda, sözcüğün ne anlama geldiğini anlayabilmek için, sözcüğün yer aldığı altı çizili bölümün, hangi cümlenin parçası olduğunu ve dolayısıyla sözcüğün öge olarak cümle içindeki konumunu tespit etmek gerekir.

Bilindiği gibi Kur`an`ın her ayeti mutlaka bir cümle değildir. Kur`an`da beş-altı ayetten oluşmuş cümleler vardır. Meselâ beş ayetten oluşan Felâk ve altı ayetten oluşan Nass sureleri, birer cümleden ibaret sureler olarak, bu duruma en güzel ve herkesin bildiği bir örneği teşkil etmektedirler.

İşte burada da birden fazla ayetten oluşmuş cümlenin tespit edilmesi gerekmektedir. Bu amaçla Kamer suresinin 5. ayetinin, 3. ve 4. ayetlerle birlikte değerlendirilmesi, aranan cümleyi ortaya çıkarmaktadır:

Kamer suresi;

54/3:Ve yalanladılar, hevalarına (nefislerinin arzularına, tutkularına) uydular. Halbuki her emir kararlaştırılmıştır.

54/4:Ant olsun ki, onlara kendisinde alıkoyuculuk özelliği olan nice önemli haberler gelmiştir.

54/5:En üstün seviyede ve yeterli bir hikmet. Fakat uyarılar fayda vermiyor.

Burada dikkat edilmesi lâzım gelen bir husus da, 3. ayetteki “امر emr” sözcüğünün, pek çok mealdeki gibi sözcüğün tali (ikincil) anlamı olan “iş” olarak değil, esas (birincil) anlamı olan “emir, buyruk” olarak çevrilmesi gerektiğidir.

5. ayetteki altı çizili ifadenin, hangi başka ifade ile birleşerek bir cümle oluşturduğu konusu, bir çok kişinin üzerinde durduğu bir konudur. Örnek olarak, klâsik kaynakların anası durumundaki İmam Razi`nin açıklamaları şöyledir:

 

Ayetteki, “gayesine ermiş bir hikmet” ifadesi hakkında şu izahlar yapılabilir:

1) Önceki ayette gecen, “nice mukim haberler” ifadesiyle Kur`ân`ın kastedildiğini söyleyenler, bu “hikmet-i baliğa” ifadesinin ondan bedel olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, “Andolsun onlara, herbiri gayesine ermiş bir hikmet gelmiştir” demiş olur.

2) Bu ifade, önceki ayetteki mâ edatından bedeldir.

3) Bu, mahzûf bir mübtedanın haberi olup, takdiri, “Bu, bir hikmet-i baliğadır” şeklindedir. Mananın böyle olması halinde.mahzûf olan “bu” zamiri hakkında da şu izahlar yapılabilir:

a) Peygamberler gönderme, ilgili delilleri ortaya koyma ve gelip-geçmiş, milletlerin başına gelenlerin haberi ile mevcut insanları uyarmadaki sıralama; bir hikmet-i baliğadır.

b) Önemli haberlerin yer aldığı şeyi inzal etmek, bir hikmet-i baliğadır.

c) Yaklaşmakta olan kıyamet ve ona delalet eden deliller, bir hlkmet-i baliğadır.

d) Bu ifade mansub olarak şeklinde de okunmuştur. Bu durumda, “hal” olur. Bunun zi`l-hâli ise, geçen ayetteki mâ edatıdır. “Bu size bir hikmet-i baliğa olarak geldi” demektir.

Buna göre şayet, “Eğer bu mâ ism-i mevsûl kabul edilirse, marife olur. Bu durumda da onun ” zi`l-hâl” olması yerli yerinde olur. Fakat ifade, “Onlara, kendisinde caydırıcılık özelliği bulunan önemli haberler gelmiştir” manasında olursa, bu mâ, nekire olur. Halbuki “zi`l-hâl`in nekire olması (nahiv bakımından) uygun değildir” denilirse, biz deriz ki bu durumda mâ`nın, ayette, ifadesiyle tavsif edilmiş olması, bunun “zi`l-hâl” olmasını sağlamış olur.”

Bize göre ise “حكمة بالغة hikmetün baliğatün (en üstün seviyede ve yeterli bir hikmet)” ifadesi, üçüncü ayetin son bölümü olan “ve küllü emrin müstekırrun (halbuki her emir kararlaştırılmıştır” ifadesinin devamıdır. Yani “ve küllü emrin” mübtedasının ikinci haberidir (ikinci yüklemidir). Bu durumda iki ifadenin oluşturduğu cümlenin takdiri şöyledir: “Ve küllü emrin müstekırrun hikmetün baliğatün”. Yani; “Halbuki her emir kararlaştırılmıştır, (kararlaştırılmış olan her emir) en üstün seviyedeki yeterli bir hikmettir.” Burada “hikmet” yerine, bu sözcüğün Kur`an`ın indiği dönemdeki özelleşmiş anlamı konacak olursa, ortaya; karalaştırılan her emrin, zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş bir kanun, bir düstur, bir ilke olduğu anlamı çıkmaktadır.

Bu tarz ifadelerin Kur`an`da yüzlerce örneği mevcut olup, bizim yukarıdaki şekilde birleştirdiğimiz ifadelerin de içinde yer aldığı 3-5. ayetlerin birleşik anlamı ise şöyle olmaktadır:

“Her emir kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli bir hikmet olduğu halde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vazgeçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar fayda vermiyor.”

Görüldüğü gibi “hikmet” sözcüğü, Kur`an`daki ilk geçişinde; Rabbimizin kullarına verdiği, her biri zulüm ve fesadı engelleyen bir yasa olan “emir” olarak açıklanmıştır. Zulüm ve fesadı engelleyen bu yasaların, yani “hikmet”lerin bir kısmı, İsra suresinde somut olarak örneklenmiştir:

İsra suresi;

17/23: Rabbin kesin olarak şunları karar altına aldı: Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara “öf” deme, onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle.

17/24: Merhametinden dolayı onlara alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Ey Rabbim! Onlar beni küçükten nasıl terbiye ettilerse, Sen de onlara öyle rahmet et.”

17/25: Rabbiniz içinizdekileri çok iyi bilir. Eğer iyi kimseler olursanız elbette O, tam anlamıyla dönenleri bağışlayıcıdır.

17/26: Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Ve saçıp savurma.

17/27: Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.

17/28: Eğer Rabbinden umduğun bir rahmeti arayarak, onlardan (akraba, yoksul ve yolda kalmıştan) yüz çevirirsen, o vakit de onlara yumuşak ve tatlı (onların ağırına gitmeyecek) bir söz söyle.

17/29: Elini boynuna bağlanmış kılma (cimri olma), onu büsbütün de saçma (israf etme). Aksi halde kınanmış ve yaptığına pişman olur kalırsın.

17/30: Gerçekten senin Rabbin, kullarından dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından gerçekten haberdardır, hakkıyla görendir.

17/31: Bir de fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de Biz rızıklandırırız. Şüphesiz ki onları öldürmek, çok büyük bir günahtır (suçtur).

17/32: Zinaya da yaklaşmayın. Şüphesiz ki o iğrençliktir ve kötü bir yoldur.

17/33: Ve hakk ile olmadıkça, Allah`ın haram kıldığı canı öldürmeyin. Kim zulümedilerek öldürülürse, Biz onun velisine bir güç (yetki) vermişizdir. O da öldürmede aşırı gitmesin. Şüphesiz o (dinin kendisine verdiği yetki ile) yardım olunmuştur.

17/34: Ergenlik çağına erinceye kadar yetimin malına da yaklaşmayın. En güzel bir şekilde olması müstesna. Ahdi de yerine getirin. Şüphesiz ahitte (verilen sözde) sorumluluk vardır.

17/35: Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve dosdoğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlıdır ve uygulama olarak daha güzeldir.

17/36: Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Şüphesiz kulak, göz, gönül, bunların her biri ondan sorumludurlar.

17/37: Ve yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Şüphesiz ki sen asla yeri yaramazsın ve boyca dağlara erişemezsin.

17/38: Kötü olan bütün bunlar, Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir.

17/39: İşte bunlar (yukarıda belirlenen ilkeler, emirler), Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerden (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden) bazılarıdır. Allah`la beraber başka bir ilâh edinme. Aksi halde kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme bırakılırsın.

Rabbimiz tarafından zulüm ve fesadı engellemeye yönelik olarak konulmuş olan kanun, düstur ve ilkelerden bazıları yukarıda 23. ayetten itibaren sıralanmış ve 39. ayette, bunların “hikmet”ten bir bölüm olduğu açıklanmıştır. O halde “hikmet” sözcüğü, Rabbimizin açıklamaları doğrultusunda anlaşılmalı ve başka arayışlara girilmemelidir.

“Hikmet” sözcüğü Kur`an`da Kamer suresinin 5. ve İsra suresinin 39. ayetleri dışında, aşağıda çevirisini verdiğimiz 17 ayette daha geçmektedir ve bu ayetlerde de “zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler” anlamında kullanılmıştır:

Sad; 20: Biz onun mülkünü de pekiştirdik. Ve ona hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) ve hakkı batıldan ayıran sözü söyleme imkânını verdik.

Lokman; 12: Ant olsun ki biz, Lokman`a “Allah`a şükret!” diye hikmet (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler) verdik. Kim şükrederse kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse, şüphesiz ki Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övgüye en lâyık olandır.

Zühruf; 63: İsa apaçık delillerle geldiği zaman dedi ki: “Ben size hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldim. O halde Allah`a karşı takvalı olun, ve bana itaat edin.

Nahl; 125: Rabbinin yoluna hikmetle (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle) ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir.

Bakara; 129: Ey bizim Rabbimiz, bir de onlara içlerinden bir peygamber gönder ki, onlara senin ayetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğretsin, onları arındırsın. Hiç şüphesiz Aziz Sensin, hikmet sahibi (zulüm ve fesada engel olacak yasaları koyan) Sensin.

Bakara; 151: Nitekim içinizden size bir elçi gönderdik ki size ayetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size kitabı ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğretiyor. Ve size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.

Bakara; 231: Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini bitirdiklerinde, artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın. Yoksa haklarına tecavüz için zararlarına olarak onları tutmayın. Her kim bunu yaparsa kendi nefsine zulmetmiş olur. Sakın Allah`ın ayetlerini oyuncak edinmeyin, Allah`ın üzerinizdeki nimetini, size kendisiyle öğüt vermek üzere indirdiği kitap ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) hatırlayıp, düşünün. Hem Allah`a takvalı davranın ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilir.

Bakara; 251: Derken, Allah`ın izniyle onları bozdular. Davud, da Calut`u öldürdü ve Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) verdi. Ona dilediği şeylerden de öğretti. Eğer Allah`ın, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı (bozulur giderdi). Fakat Allah, âlemler üzerinde büyük bir lütuf sahibidir.

Bakara; 269: Dilediğine hikmet (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler) verir. Ve kime hikmet verilirse gerçekten ona pek çok hayır verilmiştir. Özlü akıl sahiplerinden başkası da iyice düşünmez.

Âl-i Imran; 48: Ve (Allah) ona kitabı, hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) ve Tevrat ile İncil`i öğretir (öğretecek).

Âl-i Imran; 81: Hani Allah peygamberlerden söz almıştı: “Ant olsun ki size kitaptan ve hikmetten (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden) verdim, sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” demişti. Onlar da: “İkrar ettik” demişlerdi. (Allah da): “Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” buyurmuştu.

Âl-i Imran; 164: Ant olsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

Ahzab; 34: Ve evlerinizde okunan Allah`ın ayetlerini ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) anın. Şüphe yok ki Allah her şeyin inceliklerini bilir ve her şeyden haberdardır.

Nisa; 54: Yoksa onlar insanları, Allah lütuf ve kereminden verdi diye mi kıskanıyorlar? Şüphesiz Biz, İbrahim soyuna da kitap ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) vermiştik. Hem de onlara büyük bir mülk (hükümranlık) verdik.

Nisa; 113: Eğer senin üzerinde Allah`ın lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya çalışırdı. Halbuki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitabı ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah`ın senin üzerindeki lütfu büyüktür.

Cumua; 2: O (Allah), ümmîler (anakentliler; Mekkeliler) içinde, onlar, daha önceden apaçık bir sapıklık içinde iken kendilerinden olan ve onlara Allah`ın ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitap ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğreten bir elçi gönderendir.

Maide; 110: O zaman Allah şöyle diyecektir: “Ey Meryem oğlu İsa! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni Ruh-ul Kudüs ile desteklemiştim. Beşikteyken ve yetişkinken insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri), Tevrat`ı ve İncil`i öğretmiştim. Hani Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun ve üflüyordun, o da Benim iznimle kuş oluveriyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. Ve hani İsrailoğullarına apaçık mucizelerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin: “Bu ancak apaçık bir sihirdir” dedikleri zaman seni, onlardan korumuştum.

“Hikmet”, Kur`an`dan ayrı bir şey değildir:

Kur`an`ı iyi tanımayanlar ve art niyetli kesimler, yukarıda sunduğumuz ayetlerdeki “الكتاب والحكمة kitabı ve hikmeti …” ifadesinden, “hikmet, Kur`an`dan ayrı bir şeydir” sonucunu çıkarmışlar ve bu sonuca uygun olarak “hikmet”in; “sünnet, hadis, hadis-i kutsi, … (yukarıda 50`den fazla madde halinde sıraladığımız şeyler)” olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Oysa “hikmet” sözcüğü, sözcüğün bu bilgisiz veya art niyetli kişilerin öne sürdükleri anlama gelmediğini açıkça gösteren yukarıdaki ayetler dışında, Âl-i Imran suresinin 79. ve En`âm suresinin 89. ayetlerinde de mastar hâlinde “الكتاب والحكم والنّبوّة el-kitabe ve-l- hukme ve-n-nübüvvete (…Kitab`ı, hükmü ve nübüvveti…)” şeklinde kullanılmış ve “hükm/ hikmet”, “nübüvvet (peygamberlikten)”ten ayrı bir şey olarak nitelendirilmiştir. Ancak bu husus araştırmacıların gözünden kaçmış ve böylece, peygamberimizden asırlar sonra uydurulmuş ve peygamberimizin adı ile topluma zerk edilmiş hezeyanlar, Kur`an`dan başka bir din kaynağı hâline gelmiş ve peygamberimiz din oluşturmada Allah`a ortak edilmiştir. Kur`an`ı iyi tanımayan veya art niyetli kimselerin bu yöndeki çabaları, sadece kendilerinin şirk batağına düşmeleri sonucunu vermekle kalmamış, ne yazık ki Kur`an`ın arı duru saf dini ile, peygamber dili ile uydurulmuş on binlerce yalanın karıştırılmasından oluşmuş kalp bir dinin ortaya çıkmasına da yol açmıştır.

İşin aslında ise “hikmet”in Kur`an`dan ayrı bir şey olması söz konusu olmadığı gibi, “hikmet” de “kitap” da Kur`an`ın bölümleridir. “Hikmet”in Kur`an`ın içinde olduğunu yukarıda İsra suresinin 39. ayetinde görmüştük. Burada bilmemiz gereken nokta; “kitap” denildiğinde Kur`an`ın bütününün anlaşılmaması gerektiğidir. Çünkü Kur`an`da belirli ayet gruplarına da “kitap” denmektedir:

Hud; 1: Elif-Lâm-Râ. (Bu), Ayetleri hikmet içertilmiş sonra da Hakim (hikmetler koyan), Habîr (her şeyden haberdar olan Allah) tarafından detaylandırılmış bir kitaptır.

Zümer; 23: Allah, sözün en güzelini müteşabih, ikişerli bir kitap hâlinde indirdirmiştir. Ondan Rablerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri de, kalpleri de Allah`ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Allah`ın rehberidir. Allah, onunla dilediğini doğru yola çıkarır. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek yoktur.

Mekke`de 52. sırada inen Hud suresinin 1. ayetinden kitabın tümünün muhkem olduğu yönünde, Mekke`de 59. sırada inen Zümer suresinin 23. ayetinden ise kitabın tümünün müteşabih olduğu yönünde bir anlam çıkmaktadır. Halbuki Âl-i Imran suresinin 7. ayeti, kitabın bir bölümünün müteşabih bir bölümünün de muhkem ayetlerden oluştuğunu bildirmektedir. Öyleyse “kitap” ne demektir?

Aslında Kur`an iyi incelendiğinde, Rabbimizin Kur`an`ı ÜÇ ANA BÖLÜMde tanıttığı görülmektedir. Kur`an`da bu üç ana bölümden bazen biri, bazen ikisi ve bazen de üçü bir arada söz konusu edilmektedir. Bu üç ana bölüm bir arada olarak Kur`an`da; Nisa suresinin 113. ayetinde peygamberimize verilenlerin tasnifi şeklinde, Bakara suresinin 151. ayetinde de peygamberimizin topluma verdiklerinin tasnifi şeklinde açıkça belirtilmiştir:

Nisa; 113: Eğer senin üzerinde Allah`ın lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya çalışırdı. Halbuki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana KİTABI ve HİKMETİ (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) indirmiş ve SANA BİLMEDİĞİN ŞEYLERİ ÖĞRETMİŞTİR. Allah`ın senin üzerindeki lütfu büyüktür.

Bakara; 151: Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik ki size ayetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size KİTABI ve HİKMETİ (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğretiyor. Ve SİZE BİLMEDİĞİNİZ ŞEYLERİ ÖĞRETİYOR.

 

Ayetlerde vurgulanan ÜÇ ANA BÖLÜM şunlardır:

– Kitap

– Hikmet

– Peygamberimizin ve toplumun bilmedikleri hakkında bilgi

Nisa suresinin 113. ve Bakara suresinin 151. ayetlerinde, üçüncü sırada zikredilmiş olan “peygamberimizin ve toplumun bilmedikleri hakkında bilgi”, birinci ve ikinci sırada zikredilmiş olan “kitap” ve “hikmetin” açılımı değildir. Çünkü söz konusu edilen “bilgi” ayetlerde bedel veya atf-u beyan şeklinde değil, “vav” bağlacıyla, “kitap” ve “hikmet”e ek üçüncü bir madde olarak ifade edilmiştir.

Rabbimizin Kur`an`ı üç ana bölümde tanıttığı bizzat Kur`an ile anlaşıldıktan sonra ilk anlaşılması gereken, bu bölümlerin neleri ifade ettiğidir. Bunun için ise bu bölümlerin ayrı ayrı ele alınmasında yarar vardır:

 

a) Kitap

“Kitap” sözcüğü; “yazılan-okunan” anlamına geldiği için, bir defa buradan hemen anlıyoruz ki, Kur`an ayetleri ilk vahyden itibaren yazıya geçirilmiştir. İkinci olarak; Kur`an`ın henüz tamamlanmadığı dönemlerde, eldeki mevcut olan bölümler de Kur`an`da “kitap” olarak tanımlandığı için anlıyoruz ki, “kitap” sözcüğü Kur`an`ın tamamını temsil etmemektedir. Nitekim yukarıda sunduğumuz ayetlerin bazılarındaki “kitap ve hikmet” kalıbına karşılık, Ahzab suresinin 34. ayetinde; “…Allah`ın ayetlerini ve hikmeti anın” şeklinde “ayetler” sözcüğü kullanılarak bir kalıp oluşturulmuştur. Yani “kitap” ve “ayetler” sözcükleri, Kur`an`ın bölümleri için kullanılmıştır.

Bizim görüşümüze göre “kitap ve hikmet” kalıbıyla verilen ayetlerdeki “kitap”; Zümer suresinin 23. ayetinde bahsedilen “müteşabih kitap”tır. Yani mucize nitelikli, anlamları gayet açık olmasına rağmen birbiriyle benzeşen bir çok anlamı ifade edebilen eşsiz sanat mucizeleri konumundaki müteşabih ayetlerin oluşturduğu Kur`an bölümüdür.

 

b) Hikmet

“Hikmet”in ne olduğunu, Kur`an`da hangi anlamda kullanıldığını (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler), yukarıda Kur`an kaynaklı olarak ayrıntılarıyla sunmuş idik. Ayrıca bilmekteyiz ki, Kur`an`da Hud suresinin 1. ayetinde olduğu gibi başka ayetlerde de, Kur`an için “hakim /hikmetler sahibi” ifadeleri kullanılmıştır. Bu bilgiler ışığı altında bize göre “hikmet”; Kur`an`ın ikinci ana bölümünü oluşturan MUHKEM (hikmet içeren) AYETLERdir.

 

c) Peygamberimizin ve toplumun bilmedikleri hakkında bilgi

Bu gruptaki ayetler, muhkem ve müteşabih olmayan, bizleri bilgilendiren ve ibret almamızı sağlayan, haber ve kıssa ayetleridir. Bu ayetleri bize yine Kur`an tanıtmaktadır:

Hud; 49: İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onları bundan önce ne sen bilirdin, ne de kavmin/ toplumun. O halde sabret, akıbet kesinlikle takva sahiplerinindir.

Yusuf; 3: Sana bu Kur`an`ı vahyetmekle Biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Halbuki sen bundan önce kesinlikle haberi (bilgisi) olmayanlardandın.

Yusuf; 102: İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip mekir (kötü plân) yaparlarken sen yanlarında değildin.

Kasas; 44: Musa`ya o emri vahyettiğimiz sırada sen batı yönünde değildin. Şahitlerden (hazır bulunanlardan, görenlerden) de değildin.

Kasas; 45: Ama Biz nice nesiller var ettik de, onların ömürleri uzadıkça uzadı. Sen onlara ayetlerimizi okuyarak, Medyen halkı arasında bulunanlardan da değildin; Fakat Biz (elçi) gönderenleriz..

Kasas; 46: (Musa`ya) seslendiğimiz zamanda, Tur`un yanında değildin. Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı (peygamber) gelmeyen bir kavmi uyarman için Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik). Umulur ki öğüt alırlar.

Âl-i Imran; 44: İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. (Yoksa) “Meryem`i kim himayesine alıp koruyacak?” diye kalemlerini (kur`a için) atarlarken sen yanlarında değildin. Tartışırlarken de sen yanlarında bulunmadın.

Şûra; 52: İşte biz böylece emrimizden olan ruhu vahyettik. Yoksa sen “kitap nedir? İman nedir?” bilmiyordun. Fakat Biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletiyoruz. Şüphesiz ki sen de doğru bir yola götürüyorsun.

Sadece Kur`an`a dayanarak yaptığımız bu tahlil sonucuna göre; kitap, hikmet ve bilgi ayetleri, Kur`an harici bir şey olmayıp, Kur`an`ın parçalarıdır. Kur`an`ı doğru anlamak isteyenler “hikmet” sözcüğünü “sözcük anlamıyla” ele almalı, sonradan üretilen anlamlar ve kavramlar için ise başka adlar bulmalıdırlar. (Hakkı Yılmaz)

http://www.istekuran.com/index.php?page=176dc03baec48a336496710a029fcef2&id=42

posted in HİKMET | 2 Comments

22nd Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

FITIR SADAKASININ BAĞLAYICILIĞI

Fıtr sadakasının tarihi ve her olumlu kişisel gelişime davranışına sahip çıkma:

3152-“Biz Aşura günü oruç tutuyor ve sadaka-ı fıtri ödüyorduk. Ramazan orucunun farziyyeti ve zekat emri inince artık onunla emredilmedik, ondan yâsaklanmadık da, biz onu yapıyorduk.” [Nesâî, Zekât 35]

2049-“Resûlullah, zekât emri gelmezden önce, bize sadaka-i fıtr’ı emretmişti. Zekât farz kılınınca, fıtır sadakasını ne emretti ne de nehyetti. Biz onu yerine getirmeye devam ettik…” [Nesâî, Zekât 35; İbnu Mâce, Zekât 21]

posted in ZEKAT | 0 Comments

22nd Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Ezan bir gereksinimden doğmuştur:

2451-İbnu Ömer anlatıyor: “Müslümanlar Medîne’ye geldikleri vakit toplanıyorlar ve namaz vakitlerini birbirlerine soruyorlardı. Namaz için kimse nidâ etmiyordu. Bir gün bu hususta konuştular. Bazıları:”Hristiyanların çanı gibi bir çan edinin” dedi. Bazıları da:”Yahudilerin boynuzu gibi bir boynuz edinerek (onu öttürün!)” dedi. Hz. Ömer :”Bir adam çıkarsanız da namazı ilan etse!” dedi. Resûlullah : “Ey Bilâl! Kalk! namazı ilan et!” dedi.” [Buhârî, Ezân 1; Müslim, Salât 1, (377); Tirmizî, Salât 139, (190); Nesâî, Ezân 1, (2, 2-3).]

2453-“Ensardan bir adam gelerek:”Ey Allah’ın Resûlü! Ben sizin üzüntünüzü görüp ayrıldığım vakit (rüyamdan) bir adam gördüm. Üzerinde yeşil renkli iki giysi vardı. Kalkıp mescidin üzerinde ezan okudu. Sonra bir miktar oturdu. Tekrar kalkıp aynı söylediklerini bir kere daha tekrarladı. Ancak bu sefer bir de kad kâmeti’ssalât (namaz başlamıştır) cümlesini ilave etti. Eğer halkın (bana yalancı diyeceğinden korkum) olmasaydı ben “uykuda değildim, uyanıktım” diyecektim” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber :”Allah sana hayır göstermiş. Bilâl’e söyle (bu kelimeleri söyleyerek) ezan okusun!” dedi. Hz. Ömer de atılarak:”Onun gördüğünü aynen ben de gördüm, ancak o, anlatma işinde benden önce davranınca, ben utandım (anlatamadım)” dedi.”Adam anlattıkları arasında şunları da söyledi: “(Mescidin üzerine çıkan adam) kıbleye yöneldi ve dedi ki: “Allahu ekber Allahu akber Allahu ekber Allahu ekber, eşhedu en lâ ilâhe illallah, eşhedu en lâ ilâhe illallah. Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah eşhedü enne Muhammeden Resûlullah, hayye ala’ssalât -iki defa-, hayye ala’lfelâh -iki defa- Allahu ekber Allahu ekber, lâilâhe illallah.”Sonra bir miktar durduruldu. Sonra adam tekrar kalktı, aynı şeyleri yeniden söyledi. Ancak bu sefer Hayye ala’lfelâh’tan sonra kad kâmeti’ssalât kad kâmeti’ssalât dedi. Râvi ilave etti: “Resûlullah :”Bunu Bilâl’e öğret!” buyurdu. (Adam emri yerine getirdi) Bilâl de onları söyleyerek ezan okudu.” [Ebû Dâvud, Salât 28, (505-507).]

Ezan birer kez veya iki kere tekrarlamak süretiyle okunabilir: Bkz. Hadis No: 2454

2458-İbnu Ömer anlatıyor: “Ezan Resûlullah devrinde ikişer ikişer idi. İkâmet de birer birer. Ancak (müezzin), ayrıca ikişer sefer olmak üzere kad kâmeti’-salât, kad kâmeti’ssalât da derdi.”İbnu Ömer devam eder: “Biz, ikâmeti işittik mi abdest alır, namaza giderdik.” [Ebû Dâvud, Salât 29, (510); Nesâî, Ezân 2, (2, 3).]

2459-İmam Mâlik’e ulaştığına göre: “Müezzin, sabah namazını haber vermek için Hz. Ömer’in yanına gider. Onu uyuyor bulunca:”Essalâtu hayrun mine’nnevm (namaz uykudan hayırlıdır)” der. Bunun üzerine Hz. Ömer, o ibareyi sabah ezanına ilave etmesini emreder.” [Muvatta, Salât 8, (1, 72).]

posted in NAMAZ | 0 Comments

21st Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

TEVHİD DİNİ

Tevhid “birlemek, bir şeyin bir ve tek olduğunu kabul etmek, onu böylece bilmek”tir. İslam dinine “tevhid dini” de denildiği biliyoruz. Bunun manası şudur: İslam dininin insanlığa sunduğu uluhiyet kavramında “bir”lik her yönüyle açıklanmış, bu konuda hiçbir tereddüde yer bırakılmamıştır. Dinler tarihi kaynaklarından öğrendiğimize göre İslamiyet’in ortaya çıktığı asırlarda yeryüzündeki insanlar, inanç sistemleri bakımından doğru yoldan sapmış, kainatı yaratan ve idare eden Allah’ın zatı ve sıfatları konusunda çeşitli görüşlere ayrılmıştı. Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi ilahi dinlerin dışında kalan kitler çeşitli putlara, tabiat varlıklarına ve kuvvetlerine, hatta insanlara tapıyor, bunlarda tanrılık özelliklerinin bulunduğunu zannediyordu. Bununla birlikte putların fevkinde yüce kudret sahibi bir tanrı’nın mevcudiyetini de kabul ediyor, putların o tanrı’ya aracı olacağına inanıyorlardı.[1]

Yahudi ve Hıristiyan gelince Yahudiler, Allah’a beşeri sıfatlar yakıştırıyor, onun “yorulduğunu, bahçede gezdiğini, önceden yaptığına sonradan pişman olup yüreğinde acı duyduğunu”[2] kabul ediyordu. Hıristiyanlar ise üçlü bir ulûhiyet sistemine (baba, oğul, Ruhu’l- kudüs) inanıyordu. İşte İslam dini bütün bu sapmaları, yanlış anlamaları, yersiz yorumları bertaraf etmiş, Allah’ın birliğini şüpheye mahal bırakmayacak bir açıklıkla izah ve ilan etmiştir.

Son peygamber Muhammed aleyhisselam, tevhid inancının tebliğine, izahına, öğretilmesine ve gönüllere yerleştirilmesine son derece önem vermiştir. Çünkü o devirlerde tevhid anlayışı yeryüzünden kalkmış gibiydi. Üstelik Hz. Peygamber’in ilk muhatapları asırlardan beri puta tapan, bunu ikinci karakter haline getiren bir neslin çocuklarıydı. İslam’ın ilk günlerin de Abese oğlu Amr ile Peygamber efendimiz arasında geçen şu konuşma bu gerçeğin açık ifadesidir. Amr, gece vakti Harem-i şerif’te karşılaştığı Resül-i Ekrem’e sormuş:

“ Necisin sen?”

“ Allah’ın habercisiyim”

“ Allah’ın habercisi ne demektir.”

“ Allah’ın elçisi demektir.”

“ Peki, seni Allah mı göndermiş, görevlendirmiştir? “

“ Evet”

“ O halde hangi görevde göndermiştir?”

“ Allah’ın birlenmesi, hiçbir şeyin O’na ortak koşulmaması, putların kırılması, hısım akrabanın gözetilmesiyle.”

Bunun üzerine Amr Müslüman olmuştu. O, kendisinin dördüncü Müslüman olduğunu söylerdi.[3]

Asr-ı saadet tarihi ve sonraki İslami kaynaklar şunu ispat etmiştir ki son peygamberin getirdiği tevhid inancı ona inanlar arasında tam manasıyla yerleşmiş, kökleşmiş ve dünya durdukça varlığını sürdürebilecek bir güce erişmiştir. Bugün dünya nüfusunun dörtte birini teşkil eden Müslümanlar, yeryüzünün iskan edilmiş hemen her bölgesinde az veya çok sayıda bulunmaktadır. Namaz vakitleri güneşin hareketine (başka bir deyişle yer küresinin güneşe karşı hareketine) bağlı olarak kuzey ve güney yarımkürenin çeşitli yerlerinde farklı zamanlarda oluşur. Bu sebeple yer küresi her an ezan sesleri dinlenmektedir. Ezan “ilan” demektir. Ezan-ı Muammedi, büyük şairimiz Mehmet Akif’in:

“Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli”

Mısrasında belirtildiği üzere, dinimizin temelini cihana duyurmaktadır. Bu temel Allah’ın birliği, Muhammed aleyhisselamın elçiliğidir.

Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlar için “bütün insanların faydalanması maksadıyla yaratılmış bir ümmet”[4] aşırılığın iki türünden de sakınan “mütedil ümmet”[5] denilmektedir. Bu özelliklerin en önemli neticesi tevhid inancının yaşatılmasında göze çarpar.

On dört asırlık İslam tarihi içinde zaman zaman tevhid inancından sapmalar olmuş, bazı gruplar bu inancı zedelemeye yeltenmiştir. Aşağıda anlatacağımız üzere tevhid, yani Allah’ın birlenmesi, onun zatında, sıfatlarında, fiillerinde ve kendisine ibadet edilmesinde olmak üzere dört yerde aranmalıdır. Şimdi bu noktaların her birinde meydana gelen sapmalara kısaca göz atalım.

1- Tarihsel süreç içinde kısa veya uzun ömürlü birçok itikadi mezhep, farklı inanç grupları ortaya çıkmıştır. Bunların arasında “Allah’ın zatında tevhid’i bozanların, yani Allah’tan başkasına tanrılık nisbet edenlerin sayısı pek azdır, birkaç kişiden ibarettir. Evet, tarih kitapları incelendiğinde sayıları pek sınırlı bazı insanların, kendilerinin tanrı oluğunu, tanrılığın kendilerine hulul ettiğini(geldiğini, girdiğini) iddia ettikleri görülecektir. Fakat aynı kaynaklardan bu maceraperestlerin çok az taraftar bulduğu, tesirlerinin kısa zaman içinde sönüp gittiği de hemen görülecektir. Yine İslam dünyasında görülen bazı gruplar, Hz Ali sevgisini maske edinerek ona veya kendilerine lider(imam) kabul edilen bazı kişilere tanrılık nisbet etmişlerdir. Ne var ki bunların Ali taraftarlığını(Şiiliğini) bizzat Şii gruplar bile samimi görmemiştir. Hareket noktaları siyaset, hedefleri de anarşiden ibaret bulunan bu grupları gerek sünnet, gerek bid’at bütün İslam mezhepleri mensupları “İslam dışı” kabul etmiştir.

2-Allah’ın sıfatlarında tevhidi zedeleyenlere Müşebbihe(benzetenler) denilmiştir. Bunlar Allah’a ait bazı sıfatları kulların sıfatlarına benzetmişler. Bu çeşit görüşleri benimseyenlerin sayısı az olmakla beraber çoğu samimidir. Bu konudaki fikir farklılıkları daha ziyade ilmi güçlüklerden ve metot ayrılıklarından doğmaktadır.

3- Cenab-ı Hakk’ın fiillerinde tevhide gelince, bundan maksat şudur: Kâinatı yaratan ve zerresinden küresine kadar onu idare eden Allah Teala’dır. Bu konuda İslam filozoflarıyla Mu’tezile’nin farklı bazı görüşleri varsa da bu görüş sahiplerini “tevhidi bozan gruplar” diye vasıflandırmak doğru değildir.

4-Tevhidin dördüncü nevini ibadette tevhid teşkil ediyordu. Buradaki hedef ibadetin sadece Allah’a tahsis edilmesi, onun rızası için yapılmasıdır. Bu tevhidin bozulması gösterişi(riya) doğurur. Bu konu daha ziyade psikolojiktir. Riya hiçbir zaman açık bir şirk(tevhid bozma) manasına gelmez. Bin dört yüz küsür yıllık İslam tarihi boyunca Allah’tan başkasına “kulluk”(ibadet) eden Müslümanlar varsa sayıları gerçekten istisna teşkil edecek kadar azdır.

 

 

b) TEVHİD ÇEŞİTLERİ

 

1- İmanda Tevhid

Kur’an-ı Kerim’de dünya ve ahiret saadeti iki şarta bağlanmıştır: iman ve amel. İslam dininin nazari ve ameli (teorik ve pratik) yönünü teşkil eden bu iki esası kendisinde birleştiren insan, gerçek manada dindardır. Tevhid dini olan İslamiyet’te iman “Allah’ın birliği” temeli üzerine oturduğu gibi bütün çeşitleriyle amel ve ibadetler de sadece “Allah rızası” için yapılır. Bunlardan birincisi imanda tevhidi, ikincisi de amelde tevhidi teşkil eder.

İmanda tevhid, Allah Teâlâ’yı zatında, sıfatlarında, fiillerinde bir ve tek kabul etmek, bu noktalarda O’na ortak koşmamaktır.

 

 

A) Allah’ın Zatında Tevhid

Allah’ın zatı, kendisi demektir. Onun zatında tevhid, kendisinin birliğini, tek, yegane ve biricik olduğunu kabul etmekten ibarettir. Allah’ın varlığı konusunun çeşitli yerlerinde belirttiğimiz üzere insan, kendisine ve yaşadığı tabiata hakim bir kuvvete, bir yüce yaratıcıya yaratılışı itibariyle inanmak ihtiyacındadır. Bu beşeri ve ruhi ihtiyaç tarih boyunca kendini hissettirmiş, çeşitli insan toplulukları doğru veya yanlış bir tanrı inancına bağlana gelmiştir. Denebilir ki inanç tarihinde dikkati çeken, inkâr değil şirktir. İnsanlar, dün de bugün de, büyük bir çoğunlukla(bir yoruma göre ittifakla) tanrının mevcudiyetinde yanılmamış, fakat Allah’ın birliğinde ve onun kemal sıfatları konusunda doğru çizgiden ayrılmışlardır. Dün, daha çok bilgisizlikten, bugün ise iradesizlikten… Bunun için bütün peygamberler ümmetlerine tevhidi telkin etmeye çalışmıştır.

“Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona şunu vahyetmemiş olmayalım: benden başka tanrı yoktur. Yalnız bana ibadet edin.”[6]

Aslında Allah’ın varlığı, aklı yerinde olan ve onu kullanmak isteyen kimseler için nasıl ki tabii bir şey ise O’nun birliği de aynen böylece, tabii ve kaçınılmaz bir gerçektir, bir realitedir. Bu gerçeği sezmekte insanın karşısına çıkan iki engel var: Akıl nimetinden mahrum olmak veya akla sahip olduğu halde onu kullanmamak. Birinci hastalığa müptela olanların sayısı hem azdır, hem de beşeri planda ve Allah katında sorumlulukları yoktur. İkinci hastalığa yakalananlara gelince, işte problem olan bunlardır. Bunlar aklı olup da düşünmek istemeyenler, gözleri olup da gerçeği görmezden gelenler, kulakları olup da doğru haberi dinlemeyenlerdir. Peygamberler bunları uyarmak için gönderilmiş, hakimler bunlara öğüt vermek istemiş, bilginler bunlara ışık tutmaya çalışmış, gönül adamları bunların kalbini yumuşatmayı ummuş, terbiyeciler bunların iradesini kuvvetlendirmeyi hedef edinmiştir. İşte ilahi ikazın birkaç örneği:

“De ki: hamd olsun Allah’a, selam olsun onun seçip ayırdığı kullarına. (şimdi düşünün) Allah mı daha hayırlıdır, yoksa onların ortak koştukları nesneler mi?”

“ Evet, onların mı, yoksa gökleri ve yeri yaratan, sizin için gökten su indiren mi? Doğrusu biz, o su ile bir ağacını bile yetiştiremeyeceğiniz nice güzel bahçeler bitirdik. Allah ile birlikte başka bir tanrı mı? Hayır, onlar Allah’a ortak koşmayı adet edinen kimselerdir.”

“ Yoksa yer küresini karargah yapan, orasından burasından ırmaklar akıtan, ona has sabit dağlar yükselten, iki denizin arasına(tuz miktarları karışmasın diye) engel koyan mı? Allah ile birlikte başka bir tanrı mı? Besbelli ki onların çoğu bilmiyorlar.”

“Yoksa çaresiz kalanın yalvarışlarına cevap veren, sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün varisleri ve hükümdarları kılan mı? Allah ile başka bir tanrı mı? Siz ne kadar az düşünüyorsunuz?”

“Yoksa kara ve denizlerin karanlıkları içinde size yol bulduran, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah ile başka bir tanrı mı? Doğrusu Allah, onların kattıkları ortaklardan yücedir. Münezzehtir. ”

“Yoksa yaratmayı başlatan, sonra onu devam ettiren, size gökten ve yerden rızık veren mi? Allah ile birlikte başka bir tanrı mı? De ki: Eğer haklı ve samimi kimselerseniz getirin delilinizi”[7]

Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın birliğini ifade eden birçok ayet vardır. Müslümanların, hayatlarında en çok tekrar ettikleri söz kelime-i tevhiddir:

“ La ilahe illallah”

“ Allah’tan başka tanrı yoktur.”

La ilahe illallah: Müslümanların bayrağıdır.

La ilahe illallah: Cennetin anahtarıdır.

La ilahe illallah: Allah’ı anmanın en üstün derecesidir.

La ilahe illallah: İnsanın hürriyeti, can ve mal güvenliğidir.

Akıl nimetinden yoksun olmayan, kültür derecesi ne olursa olsun kendi seviyesinde aklını kullanma iradesine sahip bulunan herkes tabiattaki birlik, beraberlik, ahenk ve düzeni sezer. Milyarlarca insan, hayvan, bitki ve cansızlar alemi… milyarlarca yıldızlar, gezegenler… Gözle görülen ve görülmeyen varlıklar… Bunca çokluk ve çeşitlilik karşısında her bir alemi kendi içindeki tezatlara rağmen ahenk içinde devam ettiren, bütün bu alemleri düzenleyip kainatın birliğini sağlayan, ilmin ve sanatın en büyük harikalarını göstererek idare eden sonsuz kudret sahibi yüce Allah, zatında bir, sıfatlarında tek, fiillerinde yegane olmaz mı? Müslümanlar günün beş vaktinde kıldıkları kırk rek’at namazda kırk defa “el-hamdü lillahi rabbi’l-alemin” cümlesini tekrar ederek bu evrensel gerçeğin şuurunu muhafaza ederler: “Bütün övgü ve senalar, alemlerin yaratıp geliştiren, idare eden biricik Allah’a layıktır!”

Kur’an-ı Kerim insanın bu şuuruna, bu anlayışına hitap etmekte, ibret nazarıyla kâinata bakmasını ve onu incelemesini istemektedir. Bu suretle insan Allah’ın hem varlığını hem birliğini idrak edecek, çokluktan kurtulup “bir”liğe ulaşacaktır.

“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı, şüphe yok ki, kainatın düzeni bozulurdu.”[8]

Yahudilerle Hıristiyanlar, ilahi dinlere bağlı oldukları halde, Allah’a evlat nispet etmişler, birinciler Üzeyir’i, ikinciler de Hz İsa’yı Allah’ın oğlu zannetmişlerdir.[9] Şüphe yok ki bu inanç da, Cenab-ı Hakk’ın zevcesi olduğunu söylemek de tevhidi bozan batıl akidelerdir.

“Allah, asla evlat edinmemiştir. O’nunla birlikte başka bir tanrı da yoktur. Öyle olsaydı her bir tanrı kendi yarattığına sahip çıkar, tanrıların bir kısmı diğerini yenip üstün gelirdi(kâinatın düzeni bozulurdu). Allah, müşriklerin yakıştırdıkları vasıflardan yücedir.”[10]

Gökleri ve yeri var eden odur.

Nasıl olur da çocuğu olabilir ki O’nun hiçbir zaman eşi olmamıştır. Her şeyi yaratan O’dur. Her şeyi hakkıyla bilen de O’dur.”[11]

Müslümanlar yine günde kırk defa, namaz içinde okudukları Fatiha süresinin sonunda Allah’a nisbet edilen batıl inançları reddetmekte ve bunlardan O’na sığınmaktadır:

“ Bizi dosdoğru yola, nimetine erdirdiğin kimselerin yoluna ilet, Allah’ım! İlahi gazaba çarpılmış (Yahudilerin) ve haktan sapmış(Hıristiyan)ların yoluna değil!”[12]

 

 

B)Allah’ın Sıfatlarında Tevhid

Cenab-ı Hak zatında her bakımdan bir ve tek olduğu gibi sıfatlarında da birdir. Allah Teâlâ’yı anlayabilmemiz için kendisinin bize bildirdiği vasıflara, özelliklere O’nun sıfatları denilmiştir: Varlığının başlangıcı olmamak, sonu olmamak, bilir, işitir ve görür olmak gibi. Kur’an ‘da ve hadiste Cenab-ı Hakk’a nisbet edilen sıfatların bir kısmı sadece kendine hastır. O’ndan başka hiçbir varlık için söz konusu edilemez. Bir kısmı da kelime ve kavram olarak yaratıklar –mesela insanlar için- de kullanılır. Bilmek, işitmek, görmek gibi. Bununla beraber onun bütün vasıfları mahiyeti, iç yüzü, aslı, özellikleri bakımından kendine hastır, hiçbir yaratığın sıfatına benzemez. Örnek verelim:

1. Hayat (diri olmak).

İnsan için düşünüldüğünde:

Sonradan edinilen,

Varlığı başkasında olan,

Devamı için belli şartlara ihtiyaç hissetiren,

Sonu olan bir sıfattır.

Allah için düşünüldüğünde:

– Varlığının başlangıcı olmayan,

– Varlığı başkasından olmayan,

– Devamı için hiçbir şarta muhtaç olmayan,

– Sonu olmayan bir sıfattır.

2- İlim, (bilici olmak)

İnsan için düşünüldüğünde:

Sonradan kazanılan,

-Elde edilmesi öğrenim gibi sebeplere bağlı bulunan,

Sınırlı olan,

İnsanın ölümüyle son bulan bir sıfattır.

Allah Teâlâ için düşünüldüğünde:

Varlığının başlangıcı olmayan,

Varlığı kendinden olup başka sebeplere bağlı bulunmayan,

Sınırlı olmayan,

Hiçbir şekilde son bulup yok bir sıfattır.

İslam alimleri Kur’an-ı Kerim’in şu ayetini tevhid konusunda ana prensip olarak kabul etmişlerdir.

“Hiçbir şey O’nun benzeri değildir.”[13]

Yaratanla yaratılmış arasında hiçbir noktada ve hiçbir şekilde benzerlik yoktur, herhangi bir ortak nokta mevcut değildir. Bazı İslam düşünür ve bilginleri bu konuda o konuda o kadar titizlik göstermiştir ki halikla mahluk arasında benzerliğe meydan vermeyeceğiz diye- nerede ise Allah’ın kısım sıfatlarını inkar etme durumuna düşmüşlerdir.

Yaratılmışla yaratılmışlar arasında benzerlik kurmamanın, başka bir deyişle Allah Teala’yı sıfatlarında “bir”lemenin hayatımıza yansıyan iki önemli neticesi vardır:

a) Yüce Allah hakkında, O’nun şanına yakışacak şekilde saygılı ve ölçülü ifadeler kullanmak

b) Kendi değer hükümlerimize göre sevgi ve saygıya ne kadar layık olursa olsun hiçbir insan için beşer üstü bir özellik tanımamak, beşer üstü bir özellik tanımamak, beşer üstü kavram ve ifadele kullanmamak, hiçbir nesnede ilahi bir kutsiyet kabul etmemek.

 

 

C)Allah’ın Fiillerinde Tevhid

Fiil “iş” demektir. Allah’ın fiilleri, O’nun yaptığı işler manasına gelir. Bu “işler”, oluşturmak ve yaratmak kavramlarıyla özetlenebilir.

“Allah her şeyi yaratandır. O, her şeyi gözetleyen ve idare edendir.” [14]Kainatı ilkin var eden, geliştiren, değiştiren, yaratma, geliştirme ve değiştirme her an için yürüten yalnız O’dur. O’ndan başka her şey, her varlık, her olay yaratılmıştır, O’nun idaresi ve yasarrufu altındadır. O, yaratıcı olarak da tektir, O’ndan başka yaratıcı yoktur.

Hiçbir Müslüman Allah’tan başkasına yaratıcı, yoktan var edici kabul edemez. Böyle bir telakki İslam’ın tevhid inancına layıktır. Alimlerimiz gerçek manada olmasa bile (yani mecazi de olsa) “yaratmak” mefhumunun Allah’tan başkası için kullanılmasını İslam adabına ve konunun nezaketine uygun görmemişlerdir.

 

 

2-İbadette Tevhid

Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız “imanda tevhid” prensibi, imanın fikir ve bilgi ile ilgili(nazari, teorik) yönünü teşkil ediyordu. Bu, zihni ameliyeye dayanır. Yani İslam’ın getirip sunduğu imani tevhid, ona inanan insanların, zihinlerini işletmek ve bilgi edinme kabiliyetlerini harekete geçirmek suretiyle anlayacakları, kabul edecekleri gerçeklerden ibarettir, Allah’ı zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir ve tek bilmek gibi. Buna tevhid-i ilmi diyebiliriz. Bir de ameli tevhid vardır. Bu, zihniyle Allah’ın birliğini kavrayan insanın kalbiyle O’nu sevmesi, davranışlarıyla bu sevgisini isbat etmesidir. Bu davranışlar da ibadetlerdir. İmanda tevhid insanın kafasını(zihnini), ibadette tevhid ise onun kalbini(duygusunu) aydınlatır. İmanda tevhid insanın fikir hürriyetini, ibadette tevhid ise duygu hürriyetini sağlar.

Düşünce tarihinde her sistem, kenine göre, bir yaratılış felsefesi(kozmogoni) yapmaya çalışmıştır. Kimine göre kainat ezelden beri vardır, maddenin bir yaratıcısı yoktur. O, kendi kendine oluşup varlığını sürdürmektedir(materyalist felsefe). Düşünürlerin ve dolayısıyla insanların çoğunluğuna göre ise; kainatın yaratan ve idare eden, madde ötesi bir varlık, yani Allah vardır. Şüphe yok ki peygamberler de Allah’ın varlığını ve birliğini tebliğ etmişleridir.

Nice insan vardır ki kainatı yaratan ve idare edenin Allah Teala olduğunu, hatta Allah’ın, zatında ve sıfatlarında bir olduğunu kabul eder. Onların zihinleri, yaratılış felsefeleri içinde Tanrı’nın mevcudiyetini savunan düşünce tarzını tercih eder. Ancak biz böylelerine “mümin” diyememekteyiz. Çünkü bunlar Allah’ı bilmişler, fakat onu sevmemişlerdir. Başka bir deyişle ilmi ve zihni tevhidi gerçekleştirler; fakat ameli ve kalbi tevhide ulaşamamışlardır. “ Bilmek başka şey, inanmak başka şeydir”. Bilmek zihnin fonksiyonudur. İnanmak zihni fonksiyona iradenin de katılmasıdır. iman bilgi ile sevginin bir araya gelmesinden doğar.

Allah sevgisi ibadetle kendini gösterir. İadet boyun eğmek, itaat etmek manasına gelir ki Türkçe’de “kulluk” ve “tapmak” kavramlarıyla karşılanabilir. Müslümanların en çok tekrar ettikleri kelime-i tevhiddeki “ilah” kelimesi “mabud”(tapacak) manasına gelir.

“Yoktur tapacak, Çalap’tır ancak”.

İbadette tevhid, tapılmaya, boyun eğilmeye, ençok sevilmeye, son noktasına kadar tazim edilmeye layık olanın sadece Allah Teala olduğuna inanmak, bu gerçeğe gönülden bağlanmaktır. İbadette tevhidin ruhu ihlastır. İhlas, sadece Allah rızasını gaye edinmek, dini davranışlarında sevgi ve samimiyetten başka bir hedef gözetmemektir. Beş vakit namazda kırk defa okuduğumuz Fatiha suresinde bu samimiyet prensibini günde kırk defa tekrar etmekteyiz:

“ Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz”.

Kişiler sevgi, saygı ve şükran bağlarıyla birbirine bağlı olabilirler. Bu, tabii de değerli bir şeydir. Bir Müslüman elbette anasına, babasına, hocasına, mürşidine, büyük bildiği kimselere karşı hürmet ve tazim duyguları besler. Ancak bu hürmet ve tazim, hiçbir zaman, konu edindiği kimseyi “insan üstü” bir seviyeye çıkaramaz. Müslüman, şahsiyetli insandır. Allah’tan başkasına kul-köle olmaz, peygambere bile, çünkü o da bir insandır. Kaynakların kaydettiğine göre Resül-i Ekrem, kendisine secde etmek isteyen bir sahabiyi men etmiş ve bunun islam’da caiz olmadığını ifade buyurmuştur.[15]

İslam dininde imani tevhide çok önem verildiği gibi ameli tevhide de son derece özen gösterilmiş, ibadette tevhidi zedelemeye vesile olabilecek her şey yasaklanmıştır. Resulullah kabirlerin üzerinde namaz kılınmasını men etmiş[16] ve “ Şunu biliniz kiinsanların en kötüsü peygamberlerin kabirlerini namazgah edinen kimselerdir.”[17] “Peygambelerinin kabirlerini namazgah edinen kimseleri Allah kahretsin”[18] buyurmuştur. Müslümanların en çok kullandıkları cümlelerden biri şudur: Allahüekber . “ Allah en büyüktür” veya “ Allah yegane büyüktür”(sadece O büyüktür, O’dan başka büyük yoktur) tarzında manalandırabileceğimiz bu cümle hem zihni, hem de kalbi tevhidi çok güzel bir örneğidir.

O Allah ki varlığında en büyüktür: Varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Varlığında başkasına muhtaç değildir. O’dan başka her şey sonradandır, yaratılmamış, fanidir, O’na muhtaçtır.

O Allah ki sıfatlarında en büyüktür: Sıfatlarının da varlığı başlangıçsız ve sonsuzdur. En üstün dereceye sahiptir. Kimseye benzemez, kimse O’na benzemez.

O Allah ki fiillerinde en büyüktür: Yegane yaratıcıdır, O’dan başka yaratıcı yoktur.

O Allah ki ibadet edilmeye layık olan sadece O’dur. O’ndan başka mabud yoktur. Huzurunda eğilmeye, secde edilmeye hak kazanan sadece O’dur.

Allahüekber, fert ve cemiyet olarak Müslümanların hayatına girmiş çok kısa, fakat çok manalı bir cümledir. Dini hayatın devam ettiği Müslüman bir toplum düşünelim. Bu toplum içindeki Müslüman, günde beş defa ezan dinler, müezzinle birlikte otuz defa Allahüekber cümlesini tekrar eder. Beş defa kamet getirir, yine otuz defa Allahüekber der. Her gün kıldığı kırk rek’at namaz içinde 221 defa Allahüekber okur. Şayet namazların sonunda tesbih çekerse 1665 defa Allahüekber der. Böylece bir Müslüman, hem zihni, hem de kalbi tevhidin sembolü olan tekbiri yirmi dört saat içinde 446 defa okumuş veya dinlemiş olur. Tekbirin ayrıca hac vazifesinin yerine getirilmesi sırasında, ramazan bayramında, kurban bayramı günlerinde, kurban kesme sırasında, cenazede, yolculuktan önce, yolculuk sırasında ve dönüşte, savaşlarda, hatta uykudan önce emir veya tavsiye edildiği de hatırlanınca tevhid inancının Müslüman hayatında ne kadar büyük bir önem kazandığı, bu akidenin korunmasına, bu şuurun devam ettirilmesine ne derece özen gösterildiği kolaylıkla anlaşılmış olur.

Zihni tevhid faydalı bilgiyi yani imanı, kalbi tevhid makbul ameli(amel-i salih) doğurur. Bu ikisi de saadeti sağlar, dünya ve ahret saadetini. Şu ayet-i kerime bu mutlu sonucu kutlamaktadır:

“İman edip de iyi işler(amel-i salih) yapanlara ne mutlu! Dönüp gidecek güzel yurt da onların!”[19]

 

 

B)Şirkin Çeşitleri

Şirk, sözlükte “ ortak olmak, ortak koşmak” manasına gelir. Şerik de “ortak” demektir. İslam dininde, Allah teala’ya zatında, sıfatlarında, fiillerinde veya kendisine ibadet edilmesinde ortak tanımak, bu noktalarda onun benzeri, dengi, ortağı olduğunu söylemek şirktir. Şirk en büyük günahtır. Cenab-ı Hak şirki affetmeyeceğini beyan buyurmuş ve bu günahı işleyenin cennet yüzü görmeyeceğini haber vermiştir:

“ Şüphe yok ki Allah kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bundan başka dilediği kimselerin günahını bağışlar.”[20]

“ Hakikat şu: Allah’a ortak koşarsa, şüphesiz ki Allah ona cenneti haram kılar. Onun varacağı yer ateştir.”[21]

Şirk insanlığın bir şaşkınlığıdır; cehaletin, aczin ve tembelliğin eseridir. Yüce Allah, kâinatın üstün varlığı olarak yarattığı insanı akıl gücü ile donatmış, ona rehberlik etsin diye peygamberler göndermiş, onlar vasıtasıyla insanların düşüncelerini aydınlatacak kitaplar göndermiştir. İnsan türünün hayatı, Hz Adem’le birlikte, tevhid inancı ile başlamıştır. Bu gerçeği ilahi kitaplar haber vermekte, dinler tarihi ve sosyoloji alanındaki yeni araştırmalar da ispat etmektedir. Ne var ki insanlar, zamanla düşünce tembelliğine müptela olmuş, maddenin ve bedeni arzuların cazibesine kapılmış, uzak ve gerçek sebebi unutmuş, görünmeyen gücü, biricik yaratıcıyı ikinci planda tutarak görünene tapmış, hazır ve peşin olana gönül bağlamıştır. Şirk, dün de bugün de, insanlığın bayağılaşması, fikirsizliğe ve iradesizliğe yenilmesi, boşluğa düşmesidir. Eğer o, taassuptan kurtulup zekasını kullanabilse, iradesini bağlayan şehvet zincirini kırabilse fikren ve ruhen yükselecek, ahenk arz eden, birlik fısıldayan kainat içinde la ilahe illallah gerçeğini kavrayacak, şirk boşluğundan kurtulacaktır.

Şirke düşen insanın psikolojisini tasvir eden ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “ Kim Allah’a ortak koşarsa, yükseklerden düşüp parçalanmış, kuşlar tarafından kapılmış, yahut rüzgar tarafından uzak bir yere sürüklenip atılmış gibi olur.”[22]

Evet, şirk, putatapıcılık, Allah’tan başkasına boyun eğicilik, bir şahsiyetsizlik, bir dünya menfaatçiliğidir. Yalan üzerine oturulmuş bir dostluk, sahte bir antlaşma, iğreti bir dayanışmadır. Bu şenliğin dünya çapındaki ömrü pek kısadır. Yalancının mumu yatsıya kadar yanacakdır.ahirete, o ölümsüz hayata gelince, putçuluğun oradaki durumunu putperestlerle kıyasıya mücadeleye girişen peygamberin dilinden ve Kur’an-ı Kerim’in ifadesinden dinleyelim: “İbrahim şöyle dedi: Siz, dünya hayatında aranızda dostluk vesilesi olsun diye, Allah’ı bırakıp da birtakım putları mabud edindiniz. Kıyamet günü birbirinize küfredecek, birbirinize lanet okuyacaksınız. Barınacağınız yer ateş olacak, hiçbir yardımcınız da bulunmayacaktır.”[23]

 

 

1-Büyük Şirk

Allah Teâlâ’ya karşı işlenebilecek en büyük günah O’na eş ortak koşmak, O’na benzer ve denk olacak, O’na yardımcı, muhalif veya rakip olacak bir varlığın bulunduğunu kabul etmektir. Şirk denen bu günahın affedilmeyeceğini yukarıda söylemiştik. Şüphe yok ki tövbe kapısı daima açıktır. Şirkten dönmek, o inancı bırakıp tevhide bağlanmak, başka bir deyişle Müslüman olmak demektir.

Denilir ki kâinatın yaratıcısı Allah Teâlâ’ya her yönüyle denk olacak ikinci bir tanrı tasavvuru insan yaratılışına, onun zihni kuruluşuna uymayan bir düşüncedir. Bu bakımdan dış görünüşüyle birden fala tanrıya tapanlar, aslında, o tanrıların üstünde hakim ve yüce bir Tanrı’nın temsilcileri, şefaatçileri durumundadır. Fakat İslam dinine ve ondan önceki bütün ilahi orijinal tebligata göre Allah Teâlâ’nın zatında olduğu gibi sıfatlarında, fiillerinde denk veya benzer bir kuvvet, bir varlık kabul etmek yine şirktir, tevhidi bozucu, imanı yok edici bir inanıştır. Nitekim Hz. İsa israiloğulları’na ısrarla tevhidi telkin ettiği, Allah’a ortak koşanların cennet yüzü göremeyeceğini anlattığı halde[24] Hıristiyanlar, Cenab-ı Hakk’ı bir ve tek bilmekle beraber O’nun bazı sıfatlarının başka varlıklarda da tecelli ettiğine inanmışlar, böylece hem bir, hem üç(1=3) çelişkisine düşmüşlerdir. Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i kitabın bu tarz inançlarını da şirk kabul etmiştir: “De ki: Ey kitaplılar! Geliniz, bizim için de, sizin için de doğru olan bir söz üzerinde birleşelim: Allah’tan başkasına tapmayalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rab edinmesin.”[25]

Çeşitli kaynakların kaydettiğine göre Peygamber efendimizin Hıristiyan devlet adamlarına gönderdiği islam’a davet mektublarında mealini sunduğumuz ayet-i kerimenin metni de yer almıştır.[26]

Resul-i Ekrem müslümanların, doğrudan puta tapmayacaklarına işaret ederek şöyle buyurmuştur:

“ şeytan, namaz kılanların kendisine tapacaklarından ümidini kesmiştir artık.”[27]

On dört asırlık İslam tarihi içinde islan dininin sınırları dahilinde kalan gruplardan puta tapan, apaçık şirke düşen kişiler hiç yoktur. Veya yok denecek kadar azdır. Ancak dolaylı olarak şirk sayılan, tevhid inancını zedeleyen telakkiler vardır. Bunları şöyle özetlemek mümkündür.

 

 

2-Yaratıklara Aşırı Hürmet

 

a-Şahıslara Hürmet

İslamiyet sevgi üzerine kurulu bir dindir. Son peygamber Muhammed aleyhisselamın dini yayma çalışmalarında bağlı kaldığı hareket noktasını belirten ayet-i kerime Müslümanlar arasında levha haline gelmiştir.

“ Ey Muhammed! De ki: Ben tebliğ görevime karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum, sadece yakınlık ve dostluk bağları içinde sevgi bekliyorum.”[28]

Her insanın sevdiği, hürmet gösterdiği kişiler vardır. İnsan, hem cinsinden başka tabiatı, tabiat nesnelerini de sever. Ancak müslümanın, Allah’tan başka varlıklara karşı duyacağı sevgi ve saygı beşeriyet ve yaratılmışlık sınırlarının ötesine geçemez. Din dost gibi bunların içbiri müminin kalbinde Allah sevgisine ortak olamaz, Allah’a gösterilecek tazime konu teşkil edemez; nazargah-ı ilahi olan müminin kalbi fanilere esir olamaz.

Bu temel prensibe dayalı olarak içbir insan Allah’ın haram kıldığını helal yapamayacağı gibi O’nun helal kıldığını da haram diye ilan edemez. Kimse dinde olmayan bir şeyi ona ilave edemez, dinde olanı da ondan çıkaramaz. Yahudi Hıristiyanların, din adamlarını rab edindiklerini beyan eden ayet-i kerimeyi peygamber efendimiz şöyle tefsir etmiştir: “ Gerçi Yahudilerle Hıristiyanlar din adamlarına tapmamışlardır. Fakat Yahudi bilginleriyle Hıristiyan rahipleri dindaşlarına helali haram, haramı helal kılıyor, onlar da bunu kabul ediyordu.”[29]

Müslüman düşüncelerinde, duygularında ve davranışlarında hem şuurlu, hem de samimi olmalıdır. Şimdi soralım:

– Müslüman neden Allah’tan başkasını yüceltir, ona hürmet gösterir?

– Onu yüceltilmeye, hürmet gösterilmeye layık gördüğü için.

– Peki, kâinatın efendisi, peygamberlerin sonuncusu, insanlığın kurtarıcısı Muhammed aleyhisselamdan da mı üstün?

– Hayır! Hiçbir Müslüman böyle bir düşünceye sahip olamaz.

Kur’an ayetleri, Muhammed aleyhisselamın bizim gibi bir insan olduğunu, ilahi talimata(vahiy) mazhar olmaktan başka bir ayrıcalığının ısrarla haber veriyor:

“ De ki: Ben sadece sizin gibi bir beşerim. Şu kadar var ki Tanrnızın bir tek Tanrı olduğu gerçeği bana vahyedilmektedir.”[30]

Siyer ve İslam tarihi kitapları, hatta yabancı kaynaklar son peygamberin hayatını ince noktalarına kadar tesbit etmiştir. Bütün kaynaklar onun tevazuunda ittifak etmekte, kendisine aşırı hürmet gösterilmesine müsaade etmediğini yazmaktadır. O, kendisine secde edilmesine izin vermemiş, huzurunda konuşan bir sahabinin, söz sırasında Allah ve Resulü ‘nü andıktan sonra “…o ikisi…” manasına ikili(tesniye) zamir kullanmasını tasvip etmemiş, bir topluluğun yanına gittiğinde kendisi için ayağı kalkılmasını yasaklamış, yanına giren bir zatın, heybetinden titremesi karşısında, “müsterih ol, ben kral değilim, sadece et kurusu yiyen bir kureyş kadının oğluyum” demiştir. Hatta ona aşırı bir tazim edası içinde “Efendimiz! Efendimizin oğlu!” tarzında hitap edilince, “Ey insanlar! Takvadan ayrılmayın, şeytana aldanmayın! Ben sadece Abdullah oğlu Muhammed’im, Allah’ın kulu ve elçisiyim. Yemin ederim ki, beni Cenab-ı Hakk’ın oturttuğu mertebenin üstüne çıkarmanızı asla istemem” şeklinde karşılık vermiştir. Bir başka rivayette Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Efendi (seyyid), hepimizin efendisi olan Allah’tır.”

İki cihan Peygamber’i gerek hayatında, gerek ölümünden sonra şahsı etrafında herhangi bir aşırılığın oluşmasına fırsat vermemiş, bu konuda da ümmeti için örnek olmuştur. Aslında “efendi”(seyyid) kelimesi Arap dilinde yerleşmiş ve hürmet gösterilen, büyük tanınan kimseler için normal olarak kullanılagelmiştir. Ancak özellikle İslamiyet’in ilk devirlerinde ve söyleyenin özel durumuna göre aşırılıkla sebeble olacak, sonraki nesillere de intikal edebilecek her ihtimalli ifade menedilmiş, bu konuda titizlik gösterilmiştir. Son Peygamber’in, son nefeslerini yaşadığı sırada tekrar ettiği şu söz de aynı inceliği taşımaktadır: “ Peygamberlerinin kabirlerini tapınak edinen kimselere Allah lanet etsin!”

Hıristiyanlar Hz. İsa’yı tanrılaştırmıştır. Kur’an-ı Kerim ise İsa’nın da, annesi Meryem’in de insan olduklarını, insanlar gibi yemek yediklerini ifade etmiştir. Aynı hataya Asr-ı saadet müşrikleri de düşmüş ve “ Bu nasıl peygamber ki (tıpkı bizim gibi) yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor” demiştir. Kur’an ise bütün peygamberlerin bu tür beşeri vasıfları taşıdığını haber vermiştir. Resul-i Ekrem de şöyle buyurmuştur: “Ben bir kulum. Her insan gibi yer, her insan gibi otururum.” Yine o şöyle buyurmuştur:

“Hıristiyanların Meryem oğlu isa’yı aşırı bir şekilde övdüğü gibi siz de beni övmeyin. Ben sadece Allah’ın kuluyum. Bu sebeble Allah’In kulu ve resulü, deyin.”

Müslümanın nazarında, hiçbir insan peygamber derecesine çıkamayacağına, peygamberlere bile insan üstü bir özellik nisbet edilemeyeceğine göre hiçbir kimsede insan üstü bir kuvvet düşünülemeyecek, ancak Allah’a sunulabilecek tazim ve hürmet O’dan başka kimseye gösterilemeyecektir. Her Müslüman , düşünce ve duygu hayatında daima bu şuuru muhafaza etmek, sözlerinde ve hareketlernde tedbirli olmak mecburiyetindedir. Nezaket kurallarını yerine getireceğim diye taparcasına davranmak, türbe ve kabirlere karşı aşırı hürmet göstermek bunların üzerinde namaz kılmak, yatrlardan medet ummak saf tevhid inancına ve İslam şahsiyetine yakışmayan hareketlerdir. Bundan başka “yaratmak, diriltmek” gibi Allah’a mahsus fiil ve sıfatları O’ndan başkasına nisbet etmek –dış görünüşü itibariyle de olsa tevhid prensibini zedeleyen şeylerdir.

 

c) Tabiatı Yüceltme

Tabiat Allah’ın sanat eseridir. Karıncasından galaksisine kadar birkoç güzelliğe, harika denecek özeliklere, eşsiz ahenk ve inceliklere sahiptir. Ama hepsi büyük yaratıcının mahlukudur, onun emrindedir. İnsan da O’nun mahlukudur. İnsan kainatın efendisidir,ondan üstün, ondan değerlidir. İnsan tabiat için değil, tabiat insan için yaratılmıştır. Yer, gök, ay, güneş, yıldızlar bütün tabiat insanın emrine, insanın hizmetine verilmiştir.”

Allah’tan başka hiçbir şey kutsiyet taşımaz. Bizim bazı şeylere kutsiyet nisbet etmemiz sadece mecazi ve itibarimahiyet arz eder. İnsanadan başka her şey yaratana kılavuzluk, yaratılmışa hizmet ettiği ölçüde değer ifade eder, insan da rabbini tanıdığı nisbette.

Kabe, Hacerülesved, Mescid-i nebi, Mescid-i Aksa, Müslümanların hayatında gördüğü vazifeler ve taşıdığı hatıralar açısından kıymet taşır, kendi yapıları, maddeleri ve hacimleri bakımından değil. Hz. Peygamber’in hırkası ve sakalı da böyledir. O halde bunlara ve diğer herhangi bir şeye yaratılmışlık ötesi bir özellik, bir yücelik, bir kutsiyet verilemez.

Bu türden olmak üzere Allah’tan başka herhangi bir şey üzerine yemin edilemez, milyarların kıblesi olan Kabe üzerine de, Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“ Yemin etmek isteyen Allah’a yemin etsin, aksi takdirde sussun.”

Hz. Ömer’in hacerülesved için söylediği şu söz de konuya ışık tutmaktadır: “ Senin, zararı ve faydası dokunmayan bir taş olduğunu biliyorum. Resullallah’ın seni öptüğünü görmeseydim ben de öpmezdim.”

İnsanlar içinde yıldızlara tapanlar, kainatı yıldızların idare ettiğine inanalar olmuştur. Tabii, bu da batıl bir inanç ve isabetsiz bir düşüncedir. O halde fal açtırmak, yıldızlardan ve burçlardan hüküm çıkarmak, dış görünüşüyle şirk kokusu taşıyan mantıksız şeylerdir. Peygamber efendimizin oğlu ibrahim’in öldüğü gün güneş tutulmuş, bazı Müslümanlar bunun İbrahim’in ölümü sebebiyle meydana geldiğini zannetmişti. Durumdan haberdar olan Resullah şöyle buyurmuştur: “ Güneş ve ay kimsenin ne ölmesi, ne de yaşaması sebebiyle tutulmaz. Onlar Allah’ın (varlık ve birlik) ayetlerinden iki ayettir. Tutulduklarını gördüğünüzde namaz kılınız, dua ediniz.”

Cenab-ı hak, insanlığa son peygamber Muhammed aleyhisselama, davet ve tebliğinin dayandığı esası şöyle ilan etmesini emretmiştir:

“ de ki: işte benim yolum! Ben insanaların körükörüne değil basiret üzere Allah’a çağırıyorum; ben de bana uyanlar da böyleyiz. Allah’ı tenzih ederim. Ben müşriklerden değilim.”

İslamiyet basiret dinidir. Müslüman basireti açık insandır. Dini, dindarlığı fevkalade hadiselerde, sihirli ve mucizeli görünümlerde aramaz. Vahyin aydınlatığı akıl yoluyla açıklanamayan konuları dinden saymaz: bu tür dedikoduları iman sahasına yaklaştırmaz. Bu türden olmak üzere bazı günleri uğursuz saymak, göz ve kaş seğirmesinden, köpeğin filan yerden geçmesinden sonuç çıkarmak, özellikle kötüye yormak islam’ın ve tevhid inancının kabul etmeyeceği hususlardır.

 

 

3-Gaybın bilinmesi

Duyularımızın ötesinde ve bilgimizin dışında kalan hususlarda gayb denilir. Bir şeyi gözümüzle görmüyor, kulağımızla işitemiyor, diğer duyu organlarımızla idrak edemiyor ve bir de aklımızı kullanmak suretiyle o konuda açık bilgi edinemiyorsak o, bizim için gaybdır, gizlidir, bilinemezdir. Artık o mevzuda bilgi edinmemiz sadece onu bilenin haber vermesiyle mümkündür.

Mesela, Allah’ın zatı duyularımızın ötesindedir. Fakat onun varlığını, eserlerine bakmak ve aklımızı kullanmak suretiyle idrak edebiliyoruz. O halde Allah bu manda gayb konularından değildir. O’nun sıfatlarına gelince, onları da duyularımızla idrak edemiyoruz. Aklımız da bu konuda tam ve kesin bir bilgi sunamıyor bize. Bunun gibi, ahret ve halleri, cennet, cehennem ve özellikleri de bizim için gaybdır. İşte bu hususları peygamberin bildirmesiyle(haber) öğreniyoruz.

Geçmişte meydana gelen olaylara kendimiz şahit olmuşsak, unutmadığımız sürece onları biliriz. Kendimiz şahit olmamışsak bizzat görenlerin sözlerinden ve yazılı beyanlarından öğrenebiliriz. Şu anda olan bitenler, şayet duyularımızın içinde ise, onları biliriz, dışında ise bilemeyiz, görenlerden öğrenebiliriz. Gelecekte vuku bulacak hadiselere gelince, bunların sadece Allah bilir. Gerçi gelecek için bazı tahminler, kıyaslar, yorumlar yapılabilir. Fakat bütün bunlar bize kesin sonuç (bilgi,ilim) sağlamaz, ancak ihtimaller(zan) gösterir.

İslam dini gaybın bilinmesini(ilmü’ı-gayb)sadece Allah Teala’ya tahsis etmiştir. Kur’an-ı kerim’de bununla ilgili birçok ayet vardır. Bunlardan biri şudur:

“ De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilemez.”

Cahiliye devrinin putperestlik anlayışına göre kahin ve benzeri kişiler gaybı bilir. O devrin insanları böylelerine başvurur, bilinemeyecek hususların bilgisini onlardan öğrendiklerine inanırlardı. Bu da bir putperestlikti. Kahin, bir bakıma tanrılık, bir bakıma peygamberlik taşıyan bir şahsiyetti. Bu husus islam’ın benimsenmesine, tevhid inancının yerleşmesine engel teşkil ediyordu. Bu sebeble Resul-i Ekrem(sallallahu aleyhi ve sellem) kahine gitmeyi, ona danışmayı, ona ücret vermeyi, söylediklerini tesdik etmeyi şiddetle yasaklamıştır. Bu yasak sadece o devreye mahsus değildir. Tevhid inancının yerleşmesi ve korunması için her çağa ve her şahsa yaygındır. Onun bu konudaki hadislerin biri şöyledir:

“Kim bir kahine gider de onun söylediğini tasdik ederse Muhammed’e indirilenden (İslam) sıyrılmış olur.

Bugünkü toplumlarda kahinlerin yerini kitap açanlar, fala bakanlar, cin derleyenler, periler almıştır.

Gaybı Allah’tan başka kimse bilemez. Bu genel kaidenin bir istisnası var: peygamberler. Kaide olarak peygamber gaybı bilmez. Önceki peygamberler gaybı bilmediklerini beyan ettikleri gibi bizim peygamberimizde beyan etmiştir: “De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem.” Ancak Allah Teala elçilerinden dilediği kimseleri seçmiş ve onlara gayb haberlerinden bazılarını bildirmiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“ Gaybı bilen o’dur. Beğenip seçtiği peygamber müstesna, kimseyi gaybına vakıf kılmamıştır.”

O halde her peygamber gaybı bilmez, içlerinden bilenler de her şeyi bilmez. Sadece mucize olarak Cenab-ı Hakk’ın öğrettiklerini bilir. Peygamber efendimizin hayatını incelediğimiz takdirde onun bazı gaybları bildiğini, haber verdiğini görürüz. Bunun yanında bilmedikleri de vardır. Peygamberin gösterdiği fevkalade(tabiat üstü) hadise demek olan mucize, her istediği zaman kullanılabilen bir vasıta değildir. Yani peygamber her istediği zaman mucize gösteremez. Mucize Allah’ın elinededir. O, lutfederse, yaratırsa vuku bulur.

“ Allah’ın sevgili kulu ve dostu” demek olan veliye gelince, Ehl-, sünnet inancına göre velinin elinde fevkalade hadiselerin meydana gelmesi mümkündür. Buna keramet diyoruz. Veli iman ve takva sahibi kimse demektir. Onun elinde zuhur edecek fevkalade hadise onun için keramet, bağlı bulunduğu peygamber için de mucize sayılır. Ancak mucize hakkında söylediğimiz keramet hakkında da söylemeliyiz: keramet her istediği zaman meydana gelen bir olay değildir. Allah verirse olur. Burada şu önemli noktaya da temas edelim: peygamber olduğunu ve Allah’ın izniyle bir mucize gösterdiği sırada mucize göstermekte olduğunu bilir, mucizesinin gerektirdiği neticeden de emin olur. Veli ise veli olduğunu bilmez, elinde zuhur edecek kerameti önceden kestiremez. Keramet bir doğuştur, bir tecellidir. Kişinin iradesi ve bilgisi olmadan doğar. Bu açıdan “keramet göstermek” sözü dedoğru değildir. Mucize peygamber tarafından – Allah’ın izniyle- gösterirlir, keramet ise zahir olur, Allah’ın izniyle kendiliğinden meydana gelir. O halde keramet bilgi, iş ve tesir vasıtası olarak arzu edildiği zaman meydana getirilemez, kullanılamaz. Bu sebeble “ Filan zat gaybı bilir, filan mürşid insanların iç yüzüne vakıftır, şeyhmüridlerinin bütün hareket ve davranışlarından haberdarolup onları manevi kontrol altında tutar” gibi söz ve kanaatler İslam akaidine, Kur’an ve Sünnet’in tesbit ettiği tevhid inancına uymaz.

“ Göklerin ve yerin gaybını bilen Allah’tır. Göğüslerde ve gönüllerde olanı bilen de O’dur.”

“ Allah açıkladığınızı da, gizlediğinizi de bilir.”

Ehl-i sünnet inancına, yani İslam tarihi boyunca ve bugün Müslüman çoğunluğunun itikadına göre peygamber efendimizin dışında, kimsenin hiçbir müslümanın özel bir bilgi kaynağı yoktur. İslami gerçekler herkese açıktır, hatta inanmayanlara bile. Okuyan, inceleyen, soruşturan onları öğrenir. Gaybın bilgisi Allah nezdindedir. Onu bu dünyada ilan etmiyor, kimseye bildirmiyor. Ahiret ise bazı bilinmezlerin esrar perdesinin kaldıracağı bir alemdir.

 

 

4-Günahsızlık Şefaat

“ Her insan yanılır,yanıların en iyisi hatasından dönendir.” Resul-i Ekrem’in bu sözleri hiçbir insanın günahtan korunmuş(masum) olmadığını ifade ediyor. Sanıyorum ki yaratana ve yaratılmışlara karşı vazifelerini bilen, beşeri özelliklerini de tanıyan her insan bu gerçeği hemen kabul etmek durumundadır.

Bu genel kaidenin bir tek istisnası vardır: Peygamberler. Onlar, cenab-ı Hakk’ın insanlara gönderdiği elçiler, tebliğcilerdir. Ta ki insanaların Allah’a karşı ileri sürecekleri bahaneleri kalmasın. Bu sebeble gerek sözlerinde gerek davranışlarında daima örnek durumunda olan peygamberler özel olarak günahtan korunmuştur. Son peygamber Muhammed aleyhisselam olduğuna göre ondan sonra hiçbir insan, kim olursa olsun, günahtan korunmuş değildir. Alim, sufi, filozof, mezhep imamı, tarikat kurucusu, şeyh, lider gibi kimselere günahsız(masum), hatasız gözüyle bakılmaz, yüzde yüz kurtulmuş, cenneti hak etmiş telakki edilemez.

Gerçi Şia grupları Hz. Peygamber’den sonra belli bazı kişileri de (on iki imam gibi) masum kabul etmiştir. Onlara yönelttiğimiz ilmi itirazlarımız bir yana, şunu söyleyelim ki, o şahıslar da gelmiş geçmiş ve tarihteki devrelerini çoktan kapamıştır. Uzun asırlardan beri olduğu gibi bugün de günahsız olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir insan yoktur.

Hiçbir Müslüman hakkında “ mutlaka cennetliktir” veya “mutlaka cehennemliktir” diye kesin bir hüküm veremeyiz. Ancak ilahi vahye mazhar olan Resul-i Ekrem’in, kendi devrindeki belli kişiler(aşere-i mübeşşere gibi) hakkında söyledikleri müstesna. Biz, kendimiz de dahil kimsenin Allah nezdindeki derecesini ve akıbetini bilemeyiz. Sadece iyiler hakkında ümitli, kötü davranışlarını gördüklerimiz hakkında da endişeli oluruz. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)şöyle buyurmuştur: “içinizden biri Müslüman kardeşini ille de övmek istiyorsa kesin konuşmayıp şöyle desin: Filan şöyle şöyle zannediyorum fakat Allah’a karşı kimseyi temize çıkarmıyorum.”

Bazı insanlar vardır ki bilgisizlikleri ve iradesizlikleri yüzünden belli kişiler hakkında aşırı derecede övgü duygusuna ve tezkiye düşüncesine sahiptirler. Onların nazarında bu kişiler büyük insanlardır, ermiştir, evliyaullahtır. Kıyamet gününde şefaatlerine nail olanlar kurtulur, eteklerine yapışanlar cennete girer.

Biraz önce söylediklerimizi tekrar etmeden şunu belirtelim ki evliyaullaha inanırız, Kur’an ve Sünnet’te de belirtildiği üzere Allah’ın veli kullarının ve dostlarının mevcut olduğunu kabul ederiz. Fakat bunların belli şahıslar olarak kimler olabileceğini kestiremeyiz. Ancak dine ve insanlığa hizmet edenler hakkında hüsnüzanda bulunuruz. Veli Allah’ın dostu demektir. “ Allah takva sahiplerinin dostudur.” Hadi diyelim ki biz filan zatı Allah dostu olarak görüyoruz, O zat da kendisini samimiyetle Allah dostluğuna adamıştır. Peki ,yüce Allah’ın, o zatı dost olarak kabul ettiğini, yani onun kulluğunun nezd-i ilahide kabule şayan görüldüğünü nereden bileceğiz? Bunu kim garanti edebilir?

Biz şefaate de inanırız. Kıyamet gününde peygamberlerin ve salih kulların, Cenab-ı Hakkı’ın izin vereceği kimselere şefaat edeceğini kabul ederiz. Ancak, belirttiğimiz üzere, Allah nezdinde kimin Salih kul olduğunubilemediğimiz için şu dünya hayatında kimse ile bu konuda bir anlaşma yapamayız. Sonra, şefaat edilmeye layık olduğumuzu da bilemeyiz. Çünkü şefaate nail olabilmek için belli bir kulluk merhalesine ulaşmak gerekmektedir. “nasıl olsa bir şefaat eden bulunur” diyerek kulluk vazifelerimizi ihmal edemeyiz. İki cihan peygamber’inin, son nefeslerini yaşadığı bir sırada, kızı fatıma ve halası safiiyye’ye söylediği sözler ne kadar manalıdır! “Kızım Fatıma, halam Safiyye! Yarın Allh’ın huzuruna çıkmak için iyi işler yapmaya bakın! Şunu bilin ki ben sizi Allah’ın azabından hiçbir şekilde kurtaramam!”

Netice olarak peygamberlerden başka herhangi bir zatı günahsız kabul etmek, belli kişileri veli, ermiş telakki etmek, onların şefaat edeceğine kesinlikle inanıp buna bel bağlamak doğrudan bir şirk değilse de nezih tevhid akidesine leke getiren ve onu zedeleyen bir inançtır.

 

 

5-Riya ve Menfaat

Riya “gösteriş” demektir. Dinde “Ahiret ameliyel dünya menfaati gözetmek” diye tarif edilir. “ Ahiret ameli”nden maksat ibadettir, sözle, bendenle ve servet yolula yapılan bütün ibadetler. İbadet yalnız Allah’a yapılır. O’nun rızası için yerine getirilir. Biz Müslümanlar günde kırk defa bu gerçeği tekrar ederiz: “ Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz” diye.

Bir Müslüman, mesela namaz kılarken, zekat verirken, Kur’an okurken, kendisi için “Ne güzel namaz kılıyor, ne çok zekat veriyor, ne güzel kur’an okuyor!” denilmesini aklından geçiriyor, bunu hareket noktalarından biri olarak kabul ediyorsa riyaya düşmüş olur. Resul-i Ekrem riyayı “küçük şirk”(şirk*i asgar) kabul etmiş ve ümmeti hakkına en çok korktuğu şeylerden biri olduğunu söylemiştir.

İbadet “tapmak, boyun eğmek, itaat etmek”, başka bir deyişle “zihnini ve gönlünü teslim etmek” demektir. Bu, insan için düşünülebilecek en büyük cömertlik, en büyük fedakarlıktır. Böylesi ancak en büyük varlık olan Allah’a yapılabilir. Kulluk sadece Allah rızası için ifa edilir; sadece O’na sunulursa sahibini, ulaşabileceği en yüksek noktaya yükseltir; dünya menfaatiyle karışırsa sahibini aşağılara düşürür.

Bir gün bir sahabi Resulullah’ın huzurunda gelerek “Ey Allah’ın elçisi, demiş, ben Allah rızası için savaşlara katılıyorum, fakat insanalar tarafından takdir edilmemi de arzu ediyorum. Buna ne dersin? “ Hz. Peygamber cevap vermeden şu ayeti kerime geldi: “ Kim rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa doğru dürüst işler işlesin. Rabbine ibadet ederken hiçbir kimseyi O’na ortak tutmasın.”

Riya veya gösteriş “ibadet” gibi yüksek bir duygu ve yüce bir vaziyeyi samimiyetten(ihlas) yoksun kılar, menfaate alet eder, servet veya şöhret diye isimlendirebileceğimiz menfaat şu üç günlük dünya hayatının cazibesine kapılanlar, ya servetten ibaret olan maddi menfaate veya şöhret ve nüfuzdan ibaret bulunan manevi menfaate kurban olurlar. “Her ümmetin bir fitnesi (imtihan vesilesi) vardır, benim ümmetimin fitnesi de servettir” buyuran Resul-i Kibriya servet düşkünlerine şöyle beddua etmiştir.

“Kahrolsun altına, gümüşe ve lükse tapan kimse! Verilirse hoşlanır, verilmezse kızar o. Kahrolsun, boynu altında kalsın! Bir yerine diken battığında çıkaranı olmasın!”

Allah’tan başka tanrı edinmek suretiyle büyük şirke düşenler de, çoğu zaman, tevhid inancına menfaatleri yüzünden karşı çıkmışlardı. Peygamber efendimizin devrindeki müşriklerinin İslam’a karşı direnişi nedendi? Putla dolu bulunan kabe’nin, Mekke’yi bir dini turizm şehri haline getirmesi, bunun sağladığı servet ve şöhret. Kureyş eşrafı Müslüman olmak suretiyle bu avantajlarını yitirmek istemiyorlardı. Bugün de durum aynıdır. Tevhid inancından ayrılanlar, Allah’tan başkasına insan üstü saygı gösterenler, onlarıitira edilmez hatasız kişiler olarak ilan edenler cehaletin ve bir de şuurlu veya şuursuz bir şekilde servet ve şöhret menfaatlerinin itişleriyle hareket ederler. Böyleleri için Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Onlar kendileri için şeref ve güç kaynağı olsun diye Allah’tan başka bir tanrılar edindiler. Hayır hayır, o tanrılar ibadetlerini tanımayacaklar ve onlara düşman kesileceklerdir.”

Şirkin küçüğü de büyüğü de çirkindir. Fert hayatı için de toplum hayatı için de felakettir. Müslümana, onun değerli şahsiyetine, yüce davasına yakışmayan bir şeydir.

“Allahım! Bilerek sana bir şeyi ortak koşmamdan sana sığınırım. Bilmediğim hatalarımın bağışlanmasını da senden dilerim. Bütün gizlilikleri bilen sensin, yalnız sen!” (Prof. Bekir Topaloğlu, Prof. Yusuf Şevki Yavuz, Prof. İlyas Çelebi, İslam’da İnanç Esasları, Çamlıca Yayınları, s.75-110)


[1]Ez-Zümer 39/3

[2] Eski Ahid, tekvin, 2/1-3, 3/8, 6/6

[3] Ahmed b. Hanbel, El-müsned, 4, 112; bk. İbnü’l-Esir, Üsdü’l-gade,4, 251-252

[4] Al-i İmran 3/110

[5] El-Bakara 2/143

[6] El- Enbiya 21/25

[7] Neml suresi 27/59-64

[8] Enbiya suresi 21/22

[9] Tevbe suresi 9/30

[10] Muminun suresi 23/91

[11] Enam suresi 6/101

[12] Fatiha suresi 1/5-7; bk. İbn Kesir, tefsir, I, 53-54

[13] Şura suresi 42/11

[14] Zümer suresi 39/62

[15] Ebu Davud, “Nikah”, 40; Tirmizi, “Rada”,10

[16] Bu konudaki hadisler için bk. Wnsinck, Miftahu künüzi’s-sünne, “el- Kubur” maddesi

[17] Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, I, 195

[18] Buhari,”Salat”,48, “Enbiya”, 96; Müslim, “Mesacid”,19,23

[19] Rad suresi 13/29

[20] Nisa suresi 4/48

[21] Maide suresi 5/72

[22] Hac suresi 22/23

[23] Ankebut 29/25

[24] Maide 5/72,116

[25] Al-i İmran 3/64

[26] M. Hamidullah, mecmuatü’l-vesaikü’s-siyasiyye,s 26,29,50

[27] Müslim, “Sıfatü’l-münafikin”,16; Tirmizi, “Bir”, 25

[28] Şura 42/23

[29] Tevbe 9/31; İbn kesir tefsiri; Tirmizi, “tefsir”,10

[30] Kehf suresi, 110. ayet

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 0 Comments

13th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Haram belirleme yetkisi-Diyanet Tefsiri

“9/31. Burada yahudi ve hıristiyanların Allah’ı bırakıp da insanları rab edinme­leri eleştirilmektedir. Yahudiler bakımından bu kimseler onların din bilginleridir. Hıristiyanlar bakımından ise bu kimseler onların rahipleri ve özellik­le Hz. İsâ’dır. Âl-i İmrân ve Yûsuf (12/39) sûrelerinin ilgili âyetlerinde olduğu gibi burada da hem “ulûhiyyet birliği” hem de “rubûbiyyet birliği”, yani Tanrı ve rab olarak tek bir varlığa inanıp bağlanmanın kaçınılmazlığı üzerinde du­rulmaktadır. Bir başka anlatımla, “Rab edinme” ifadesini içeren bu âyetlerde yahudilerin ve hıristiyanların din âlimlerini ve din adamlarını Tarı edindikleri yani onlara taptıkları değil Tanrı benzeri bir otorite tanıdıkları ifade edilmiş olmaktadır. Nitekim Adî b. Hatim ile Hz. Peygamber arasında bu âyet hakkında şöyle bir konuşma geçtiği rivayet olunmuştur: – “Yâ Resûlellah! Biz onlara kulluk etmiyorduk ki. “Peki, onlar size istediklerini helâl istediklerini haram kılıyorlar ve siz de onlara uyuyor değil miydiniz?” “Evet.” “İşte burada söylenen de odur”

Kur’an’da hıristiyan din adamlarından bazı erdemleri ve özellikle tevazulan sebebiyle olumlu biçimde söz edildiği görülürse de ruhbanlık anla­yışı ve bu kavramın peygamber olmayan kişilerin ilâhî yetkilerle donatılmış gibi gösterilmesine alet edilmesi tasvip edilmez.” (Diyanet Tefsiri-9/31 açıklaması.)

“Halbuki ilke olarak Allah’ın verdiği rızıkların hepsi helâldir (Zemahşerî, II, 194); haram hükmünü koyma yetkisi Allah’a aittir. Eğer Allah haram sayılmasına izin vermediyse onun haram olduğunu söyle­mek 59. âyette “Allah adına hüküm uydurmak” şeklinde değerlendirilmiş; 60. âyette de bunu yapanların kıyamet gününde başlarına gelecekleri İyi düşünmeleri uyarısında bulunulmuştur.” (Diyanet Tefsiri, 10/59-60 açıklaması.)

66/1: “Peygamberliğin mahiyeti: Resûl-i Ekrem’den önceki peygamberlerin so­nuncusu olan Hz. İsâ’nm mesajının doğru algılanmayıp peygambere tanrılık yakıştırılması, gerek onun müntesipleri gerekse başka bazı dinlerde kendilerini top­lumdan soyutlayan ruhanîler sınıfı oluşup bunların Tanrı adına otorite kullanır ha­le gelmeleri Kur’an’nın eleştirdiği bir olgu idi ve Hz. Peygamber de ümmetinin benzer duruma düşmemesi için uyarılar yapıyordu. Resûlullah’ın omuzlarındaki ulvî görevin tamamlanmasına artık uzun bir sürenin kalmadığı bir sırada, bu âyet­lerde onun beşerîlik yönünün ve vahyin kontrolü dışında kalabilecek dinî nitelik­te bir tasarrufunun olamayacağının özet olarak vurgulanması bu açıdan ayrı bir önem taşımaktaydı. İlk âyette “Ey Peygamber” diye hitap edilerek onun vahiy al­ma özelliği, Kur’an’ı tebliğ ve açıklama görevi açık biçimde belirtildiği gibi, “Al­lah’ın sana helâl kıldığını niçin kendine haram kılıyorsun?” mealindeki ifade ile de bir yandan onun bu özelliği sebebiyle dinî içerik taşıyan davranışlarının, çev­resinde nasıl algılanacağına, diğer yandan ise esasen onun da bir beşer olduğuna dikkat çekilmektedir. Bir başka anlatımla, ayetteki fiil dinî bir terim olan “haram kılma”yı ifade etmemek­te, hele Hz. Peygamber’in Allah’ın helâl kıldığını değiştirme teşebbüsünde bulu­nup da vahyin bunu düzelttiği gibi bir anlam bulunmamaktadır. Sözün akışı, bağ­lamı ve nüzul sebebi olarak zikredilen olaylar Resûlullah’ın bir beşer olarak ken­disi için koyduğu geçici bir yasağın söz konusu olduğunu ama âyetin bunun yan­lış anlaşılmasına karşı bir önlem olarak geldiğini göstermektedir. Burada “eşlerini hoşnut etmek arzusuyla” şeklinde bir kayda özel olarak yer verilmesi de bu anla­mı daha belirgin hale getirmektedir. 2. âyette gerekli durumlarda yeminin bozul­masına ilişkin hükmün Allah’a izafe edilmesi de Peygamber’in kendiliğinden bir hüküm koymasının söz konusu olamayacağının ve asıl teşrî iradesinin Yüce Al­lah’a ait olduğunun ayrı bir ifadesidir.” (Diyanet Tefsiri, 66/1 açıklaması.)

Haram belirleme yetkisi-Elmalılı tefsiri

9Tevbe/31-Allah’dan başka bir de hahamlarını (yahudiler) ve rahiplerini (hıristiyanlar) kendilerine rab edindiler”.

AÇIKLAMA: “Allah’ın emrine, hakkın hükmüne değil, onların hükümlerine, onların iradelerine tabi oldular. Onlara Allah’a tapar gibi taptılar, hatta Allah’ı bırakıp onlara taptılar, Allah’ın emirlerini bırakıp, açıkça Allah’ın emirlerine ters düşen keyfî arzularına itaat eylediler. Allah’ın haram kıldığı şeyleri onların emriyle helâl gördüler. Allah’ın “yapmayın” dediği şeyleri yaptılar, “yapın” dediklerini de yapmadılar. Allah’ın emir ve yasaklarını değil de onların emir ve yasaklarını dinlediler. Onlara, Allah’ın emirlerini uygulayan, O’nun dininin hükümlerini anlayıp anlatan kimseler gözüyle değil de, dinde sanki Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar koymaya yetkili imişler gibi baktılar. Doğrudan doğruya kendi yanlarından şeriat vaz’etmeye, dini hükümler koymaya hakları varmış, sanki birer müdebbir rabmış gibi baktılar. Onların iradelerine heva ve heveslerine uydular. Nitekim bu âyetin mânâsı hakkında meşhur Hatim-i Tâî’nin oğlu Adiy demiştir ki: “Resulullah’a geldim, boynumda altından bir haç vardı, ki Adiy o zaman henüz müslüman olmamıştı ve hıristiyandı, Resulullah Berâetün Sûresi’ni okuyordu, bana “ya Adiy şu boynundaki veseni at” buyurdu. Ben de çıkardım attım. “Allah’tan başka hahamlarını ve rahiplerini de rab edindiler.” anlamına olan âyetine geldi, ben, ya Resulallah, onlara ibadet etmezlerdi, dedim. Resulullah buyurdu ki: “Allah’ın helal kıldığına haram derler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah’ın haram kıldığına helâl derler, sizde helâl saymaz mıydınız?” Ben de “evet” dedim. “İşte bu onlara ibadettir.” buyurdu. Rebi’ demiştir ki, “Bu rablık İsrailoğulları’nda nasıl idi?” diye Abdul’âli-ye’ye sordum. O da “Genellikle Allah’ın kitabında hahamların sözlerine aykırı olan âyetler bulurlar, bununla beraber kitabın hükmünü bırakırlar da hahamların sözlerini tutarlardı.” dedi.

Bu rivayetler şunu gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona “rab” adını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farzetmek, ona uyduğu zaman Allah’ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir.” (Elmalı Tefsiri, 9/31 açıklaması.)

Haram belirleme yetkisi-Bayraktar Tefsiri

3/23: “Biz bununla, Tevrat’ı veya İncil’i bilen âlimlerin kasdedildiğini; fakat aye­tin indiği dönemle sınırlı tutulmayıp daha geniş perspektiften ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. Zira, Kur’an’dan bazı bilgilere sahip din âlimlerinin de aynı davranışı sergileyebileceklerini ve aynı hatalara düşebilecekleri­ni gözardı edemeyiz. Günümüzde âlim geçinen, fakat Kur’an’ı bilmeyen, Kur’an’nın hakemliğini kabul etmeyen, Kur’an dışında din adına hüküm ara­yan insanlar yok mudur? Kur’an’nın ne dediğine bakmayan, keyiflerince din adına görüş beyan eden yok mu? Kur’an’m hakem olması teklif edildiğinde, buna yanaşmayanlar yok mu? Yahudi, hristiyan ve müslüman din adamları Allah’ın kitabını hakem edinselerdi, aralarında din adına tartışma çıkmaya­cak, insanlar bölünüp parçalanmayacaktı.

Kitaptan kendilerine bir pay verilenler ifadesinin kapsamına, günümüz­deki din adamlarını ve inananları da sokmak gerekir.

Allah’ın kitabına çağırılıyorlar ifadesindeki kitap’tan kasıt, Kur’an mı, Tevrat mı, İncil mi? Razi’nin İbn Abbas ve Hasan el-Basri’ye dayandırdığı bir rivayete göre kitap’tan kasıt, Kur’an’dır. Nüzul sebebiyle ilgili diğer rivayete göre kitap’tan kasıt, Tevrat veya İncildir. Ama biz “Allah’ın kitabı” ifadesiy­le, Kur’an’nın kastedildiği görüşünü tercih ediyoruz. Çünkü bazı ayetlerini tahrif ettikleri için, Tevrat ve İncil’i -kısmen de olsa- “Allah’ın kitabı” ol­maktan çıkarmışlardır…

Allah’ın kitabının hakemliğine razı olmadıklarını, yüz çevirerek göster­mektedirler. Bu olgu, devam eden bir süreçtir. Ayetin evrenselliği de buradan kaynaklanmaktadır. Mezhepler, tarikatler, cemaatler ve dinler arasındaki ay­rılıkları ortadan kaldırmak için vahyin hakemliğine başvurma teklif edilse, insanlar yüz çevirirler. Vahyin hakemliğini kabullenmemek, kurtuluşu engel­lemektedir. Vahyin keyfî bir şekilde yorumlanması, şahsî görüşe vasıta kılın­ması, dini ve erdemi katletmektedir. Kendilerine kitaptan bir pay verilenle­rin, Allah’ın kitabının hakemliğinden yüz çevirmelerinin sebebi şudur:

Onların bu tavırları, “Bize ateş, sadece sayılı günlerde dokunacaktır” demele­rinin bir sonucudur. [Âl-i İmran/24]

İsrailoğullan da, aynı ifadeyi kullanmışlardı [Bakara/80]. Cehenneme inanmalarına rağmen, cehennem ateşinin kendilerine sayılı günlerde dokuna­cağı kuruntusuna kapıldıkları anlaşılmaktadır. Buradan, cezanın caydırıcılı­ğının, sürekliliği ile alakalı olduğu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Kitabı elleriyle yazıp, sonra onun Allah katından olduğunu söylemeleri [Bakara/79]; aralarında hakemlik yapması için Allah’ın kitabına davet edildik­lerinde yüz çevirmeleri [Âl-i İmran/23]; ateşin kendilerine sadece sayılı gün­lerde dokunacağı inancına dayanmaktadır. Bu inanç onları, dinleri hakkında da yanıltmıştır. Dinleri hakkında onları yanıltan diğer bir inanç da kendileri­nin, Allah’ın oğulları ve sevgilileri olduklarını [Maide/8] düşünmeleridir.

Vaktiyle uydurdukları şeyler ifadesindeki, (uydurdukları) kelimesi, dinde olmayan, ama dindenmiş gibi verilen fetvalar, beyanlar ve düşüncelerdir. Az bir bahaya satmak için elleriyle yazdıklarına Allah katındandır [Bakara/79] demeleri de bir uydurma ve iftiradır. Onlar ahiretteki ce­zanın devamlılığına inansalardı bunları yapmazlardı

Buna göre, artık kendi yalanınızı (adeta) Allah’a isnad ederek, öyle dilinize geldiği gi’oi yalan-yanlış; “bu helaldir, şu haramdır” demeyin; çünkü, haberi­niz olsun, Allah’a yalan isnad edenler asla kurtuluşa erişemezler. [Nahl/116]

Bu ayette, Allah adına gelişi-güzel fetva vermenin bir iftira olduğu ve bu iftiranın toplumun kurtuluşunu engellediği bildirilmektedir. Bu, din âlimleri için ciddiye alınması, uyulması ve asla terkedilmemesi gereken bir kanundur.” (Bayraktar Bayraklı Tefsiri, 3/23 açıklaması)

16/116: “Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak, bu he­lâldir, şu da haramdır demeyin, çünkü Allah’a karşı ya­lan uydurmuş olursunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.

Dinde haram ve helâl konusunda tesadüfi, gelişigüzel, dile gel­diği veya akla geldiği şekilde konuşma yapılamaz, fetva verilemez, gö­rüş beyan edilemez. Bu konuda Kur’ân ne diyorsa ona dayanılarak ko­nuşulabilir. En’âm 145′te Hz. Peygamber’e gıda konusundaki haram şeylerin neler olduğunu Kur’ân’da araması söylenmektedir.

Din alanı Felsefe alanı gibi değildir. Dini koyan Allah, felsefeyi üreten ise insandır. Allah’ın hükmü bilinmedikçe din hakkında hüküm verilemez ve verilmemelidir.

Daha önce “bahîra”, “sâibe”, “vesîle” ve “hâm” gibi hayvanları ha­ram kılan kâfirlerin bu görüşünü Yüce Allah Kendisine iftira olarak de­ğerlendirmiştir (Mâide 5/103).

Helâl ve haram kavramları dini alanı ilgilendirmektedir ve bunla­rın belirleyicisi de Yüce Allah’tır. O’nun bildirmesi olmadan Hz. Peygamber de bu konuda beyanda bulunmaz. “Dillerinizin uydurduğu yalan” ifadesinden anlıyoruz ki haram ve helâl konusunda görüş beyan ederken gerçeği bilmek gerekiyor. Câhil insanların bu konuda fetva vermeleri doğru değildir. Bilgiye dayanmadan, özellikle ilâhî vahy bilgisini bilmeden fetva verilemez.

Günümüzün din alimi ve görevlileri, dine saygılarını, bilmeden fetva vermeme şeklinde ifade etmelidirler. Birilerinin menfaatine, dost­luğuna ve beğenisine kapılarak dinde fetva vermeleri çok ciddi boyutta günah olur.

2. “Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz.”

Allah’a yalan uydurmaktan, iftira etmekten daha büyük günah olur mu? Yüce Allah bunu zulmün en büyüğü olarak vasıflandırmaktadır. Bu konudaki pek çok âyetten sadece birkaçını zikretmekle yetinmek istiyoruz:

a) “Elleriyle bir kitap yazıp sonra az bir bedel karşılığında satmak için’bu Allah katındandır’ diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından dolayı vay haline onların! ve kazındıklarından ötürü vay haline onların” (Bakara 2/79).

Bunu İslam’dan önce Yahudiler yapıyorlardı. Kitaplarına Allah’ın demediğini, emretmediğini, hükmetmediğini yazıyor ve onun Allah ka­tından olduğunu söyleyerek yalan uydurup Allah’a iftira ediyorlardı. Ondan dolayı da Allah onları şiddetle kınamaktadır.

İşte Nahl 116. âyetle Yüce Allah, Müslümanların, Yahudilerin du­rumuna düşmesini istememektedir.

b)”Kitap ehlinden bir grup okuduklarını kitaptan sanasınız diye, kitabı okurken dillerini eğip büker­ler. Halbuki okudukları, kitaptan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde’bu, Allah katındandır’ derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar” (Âl-i İmrân 3/78).

Bu âyetten anlıyoruz ki, kitap ehli Müslümanları kandırmak için, Kitaptan olmayanın kitaptan, Allah’tan olmayanın Allah’tan olduğunu söylüyorlardı. Günümüzde gruplara ayrılan Müslümanlar da, birbirlerini kandırmaları için, dinde olmayan fetvaları Allah vermiş gibi göstermiyorlar mı? Her grup kendine yandaş bulmak, yandaşlarını artır­mak için aldatma yoluna gitmiyor mu ve bu uğurda dinde fetva uydurmuyor mu? Böylece Yüce Allah’ın neden Âl-i İmrân 78. âyete Kur’ân’da yer verdiği ortaya çıkmaktadır ki bu da Müslümanların, kitap ehlinin durumuna düşmemesini sağlamaktır…

c) De ki: Eğer doğru sözlü iseniz, o zaman Tevrat’ı getirip onu okuyun. Artık bundan sonra her kim Allah’a karşı yalan uydurursa, işte bunlar zâlimlerin tâ kendisidirler” (Âl-i İmrân 3/93-94).

Yüce Allah Hz. Peygamber’den İsrâiloğullanna neyin haram, ne­yin helâl kılındığını Tevrat’tan okumalarını teklif etmesini istemekte, kitaba rağmen, yine de Allah’a iftira edip fetva verenleri zâlim olarak ilan etmektedir.

Demek ki, din âlimi ve görevlileri dini konularda fetva verirlerken Kur’ân’ı getirip onu okumalı ve fetvalarını onunla ispat etmelidirler. Din ve ahlâkî alanda neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü, neyin hak neyin bâtıl; neyin faydalı neyin zararlı olduğu konusunda keyfî, sübjektif hükümler vermek kimsenin harcı değildir. Bu konularda keyfi fetva verenler şeytanın etkisi altında kalmış, onun çağrısına uymuşlardır.

“(Şeytan,) hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyleri Allah’a isnad etmeye çağırır” (Bakara 2/169). Bu çağrıyı şeytanın yaptığını bir önceki âyet söylemektedir. Demek ki, bilmediği halde Al­lah’ın dini hakkında konuşan kişi, şeytanın etkisi altındadır, onun oyun­cağı durumundadır, ona uymuştur.

Âl-i îmrân 93′e göre Allah’ın emri, ilâhî vahyin bulunduğu Kitabı getirip ondan okumaktır. Peygamberimiz o emri yerine getirdiğine göre de sünneti (KİTABI GETİRMEK) o olmaktadır.

d) “Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zâlim kim vardır?” (En’âm 6/93). Âyetin tamamına bakılırsa Allah’a yalan iftirası, yalancı peygamber olmak ve Kur’ân gibi bir kitap yazabi­leceğini iddia eden kâfirle beraber zikredilmekte ve onlara eşit olmakta­dır. Burada Allah’a karşı kimlerin yalan uydurduğunu birinci elden En’âm 91. âyet belirlemektedir.

e) Allah’a iftira edenlerin, yalan uydurup fetva verenlerin amacı ne olabilir? Bu sorunun cevabını En’âm 144 vermektedir:

“Yoksa Allah’ın size böyle vasiyet ettiğine şahit mi oldunuz? Bilgisizce insanları saptırmak için Allah’a karşı yalan uydurandan kim daha zâlim­dir? Şüphesiz Allah o zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.” Demek ki, bu insanların amacı insanları yoldan çıkarmaktır ve kendi görüşlerini, fetvalarını Allah’ın emri, vahyi, hükmü gibi gösterip Allah’ın adını kul­lanarak insanları kandırıp onları yoldan çıkarmaktır.

f) “De ki: Rabb’im ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sının aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmedi­ğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır” (A’râf 7/33).

Bu âyette Yüce Allah neleri haram kıldığını sıra ile açıklamakta ve bunların arasına “bilmediği bir şeyi Allah hakkında söyleme”yi de koy­maktadır.

Allah hakkında bilerek konuşmak gerekiyor. Allah hakkında bil­mek, O’nun vahyini bilmek anlamına gelmektedir. Din hakkında ko­nuşmak için, vahyin bilinmesi temel ilkelerden biridir. Din eğitiminin etkinliği, kalitesi ve başarısı buna bağlıdır.

g) “Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabb’ime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım” (Yûnus 10/15). Yüce Allah Hz. Peygamber’e bunu söyletmektedir. Hz. Peygamber vahye uymak zorun­da olduğuna göre, din âlimi ve görevlileri de ona uymak zorunda değiller mi? “Vahye tâbi olmak”, onu insanlara tebliğ etmek, öğretmek, dini bil­giyi ondan almak ve onu hayata geçirmek demektir.

h) “De ki: Allah’ın size indirdiği nzıktan bir kısmını helâl, bir kısmını da haram kılmanıza ne dersiniz? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz” (Yûnus 10/59).

Allah’ın indirdiği helâl rızkı harama çevirmek ve bu konuda yapı­lan yanlış işlerin neler olduğu meselesini Yunus 59. âyetinde genişçe açıkladık. Dileyen o açıklamalara bakabilir. Aynı şeyleri burada tekrar etmeyi gereksiz buluyoruz.

Bu tip uygulamaların iki kaynağı vardır: Ya Allah izin vermiş ola­cak ya da Allah’a iftira ediyorlar. Yüce Allah bu âyette, Allah’a iftira edenlerin âhiret inancında bir probleminin olduğuna dikkat çekmekte ve şu soruyu sormaktadır: “Allah’a karşı yalan uyduranların kıyamet günü hakkındaki kanaatleri nedir?” (Yûnus 10/60).

3. Bütün bu âyetleri yorumunu yapmakta olduğumuz Nahl 116 ile bir araya getirdiğimizde din eğitiminin temel ilkesi ortaya çıkmaktadır. Din âlimi ve görevlileri gelişi güzel fetva verip bu helâldir, şu haramdır diyemezler. Çünkü bu âyetlerden aldıkları bilinç, bunun Allah’a ait ol­duğunu onlara öğretecektir. Onlar, böyle yaptıkları takdirde hata yaparak Allah’a iftira etmiş olacaklarını bilmelidirler. Yüce Allah Kendisine ifti­ra edenlere felah vermeyeceğini esasa bağlamaktadır. Tersine iş yapanlar “kurtuluş, zafer, mutluluk” anlamına gelen felahı elde edemeyecek, ona kavuşamayacaklardır.

Demek ki, din adına verilen yanlış fetvalar toplumların, hatta İslam aleminin mutluluğunu, başarısını, bereketini, erdemini alıp götürmekte­dir.

4. “(Kazandıkları) pek az bir menfaattir. Halbuki onlar için elem verici bir azap vardır.”

Bu âyeti 116. âyet ile beraber düşündüğümüzde, fetvaların bir menfaat karşılığı verildiği ortaya çıkacaktır. Helâle haram, harama helâl diyerek Allah’a iftira edecek kadar ileri gitmenin altında ekonomik geti-ri, statü, yaranmak gibi menfaatler yatmaktadır. Onun için Yüce Allah onların bu fetvalarla kazandıklarının az bir menfaat olduğunu söylemek­tedir.

Bunun en güzel örneğini Hz. Peygamber yaşamıştır: “Ey peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah affedici ve çok merhamet sahibidir” (Tahrîm 66/1).

Demek ki, bir insanın veya grubun menfaatini gözeterek fetva verilemez, Allah’ın haram ve helâli ile oynanamaz. Ayrıca ekonomik menfaat veya sosyal statü elde edeceğim diye dinin öğretileri ile ters düşen fetvalar verilemez. Bu duruma düşenler 116. âyete göre felahı kaybediyor, 117. âyete göre de âhirette acıklı azaba çarptırılıyor. İşte bu cezalar, din âlimi ve görevlilerini yanlış fetva vermekten caydırmak için konmuş gerçeklerdir.

Geçmişteki kendi grubu ve cemaati, mezhebi, tarikatı doğrultusun­da dinde fetva verenler olduğu gibi, günümüzde de bunların olduğunu görüyoruz, gelecekte de olacaktır. Yüce Allah’ın vahyine saygı duyan ve onu insanlara öğretmeyi, ulaştırmayı amaç edinen âlimler bu uyarıları yapmak zorundalar. Dine, Allah’ın vahyine mezhep, tarikat, cemaat, grup gözlüğü ile değil de onlara Allah’ın vahyi gözlüğü ile bakılmalıdır. Bunu gerçekleştirdiğimiz an, İslam âleminde birlik-beraberlik gerçekle­şecek ve tevhid inancı hayata geçirilmiş olacaktır. Allah adına, Allah için fetva vermeyi ahlâk haline getirenler öne geçtiği, itibar gördüğü gün, İslam’ın nuru etrafı aydınlatacaktır.

Çünkü yanlış fetvalar Allah’ın nurunun etrafında bir duvar örmek­te ve onun, etrafı, uzakları aydınlatmasını engellemektedirler. O nuru kimse söndüremez ama, bizim din adına verdiğimiz yanlış fetvalar bir karabulut gibi, o ilâhî nurun kaynağı olan güneşin önüne geçmekte, ışı­ğının insanlara ulaşmasını engellemektedir. (Bayraktar Bayraklı Tefsiri, 16/116 açıklaması.)

10/59-60: “De ki: Ne oldu size de Allah’ın size rızık olarak in­dirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helâl? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı edi­yorsunuz? 60. Yalanı Allah’a yakıştıranlar, kıyamet günü hakkın­da ne düşünüyorlar? Allah, insanlara karşı elbette lütuf sahibidir, fakat onların çoğu şükretmiyor.

“Bir kısmını helâl, bir kısmını da haram kılmanıza ( ne dersiniz?)” Madem ki rızkı Allah gönderiyor, öyle ise onun helâl ve haram oluşu meselesini belirleme hakkı da ona aittir. Han­gi nimetin haram veya haram olmadığı konusundaki yetki Allah’a aittir. Meşru bir yaşam tarzı içinde insanın Allah’ın nimetlerinden istifade et­me imkanı vardır. Peki, insanlar helâl olan bir gıdayı nasıl haram hale getirebilirler?…

Bütün bu ayetlerden anlıyoruz ki insanlar bazan Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını haram yapmışlardır. Bunların, sebeplerine bakarsak alışkanlık, şirk ve bilgisizlik onları Allah’a iftira ettirerek helâli haram, haramı helâl yaptırmıştır…” (Bayraktar Bayraklı Tefsiri, 10/59-60 açıklaması.)

Haram belirleme yetkisi-Razi tefsiri

“Haramların Bu Dört Şeye Mahsus Olup Olmadığı: Cenâb-ı Hak, bir şeyi haram veya helâl kılmanın, ancak vahiy yoluyla tesbit edileceğini beyan etmek üzere: “Bana vahyolunanlar arasında, yiyen bir kimsenin yiyeceği içinde, haram edilmiş bir şey görmüyorum (…)” buyurmuştur. Yani, “Onu yiyene…” demektir. Allah bu, “onu yiyeni…” tabirini, bundan maksadın helâl ve haram olanların, yenilen şeyler cümlesinden olduğunu beyan etmek için zikretmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, şu dört şeyi zikretmiştir: a) Meyte, b) Akan kan, c) Domuz eti; çünkü bu, bir pisliktir; d) Fısk.. Bu da, Allah’tan başkası adına kesilen şeyi ifade etmektedir.. O hal­de, ayetteki, “De ki: “Bana uahyolunaniar arasında, yiyen bir kimsenin yiyeceği içinde, sayılmış olan şu dört şey müstesna, haram edilmiş bir şey görmüyorum (…)” ifadesi, sadece bu dört şeyin haram kılınmış olduğunu beyan etme hususunu tam ve mükemmel bir biçimde anlatmaktır.

Bu böyledir, zira, haram ve helal olan şeyleri öğrenmenin yolunun, ancak va­hiy olduğu; Allah katından olan vahyin de, sadece Hz. Muhammed’e geldiği ve Al­lah Teâlâ’nın da O’na, “Şu dört şey müstesna, bana vahyedilenler arasında ha­ram kılınmış olan hiçbir şey, göremiyorum “demesini emrettiği sabit olunca, bu sadece şu dört şeyin haram kılındığını beyan etme hususunda tam ve mükemmel bir açıklama olmuş olur.

Bil ki bu sûre Mekkîdir; böylece Cenâb-ı Hak, bu Mekkî surede, haram kılınanların bu dört şey olduğunu beyan etmiş, sonra da bunu Nahl suresinde, “O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini, bir de Allah’tan başkası için kesilmiş olanı haram kıldı. (Kim) muzdar kalırsa, (kimseye) saldırmamak ve haddi geçmemek şartıyla (yiyebilir). Çünkü Allah gafur ve rahimdir”‘(Nahi, 105) ayetiyle tekid etmiştir.

Bu ayetteki innemâ “ancak” demek olup, edat-ı hasr’dır. O halde bizim için, haram kılınanların bu dört şeye hasredildiğine delâlet eden iki Mekki âyet bulunmak­tadır. Cenâb-ı Hak, Bakara sûresinde de, -ki bu sûre Medenîdir,- haram kılınan şey­lerin sadece bu dört şey olduğunu beyan ederek, “O, size ölüyü, kanı, domuz eti­ni, bir de Allah’tan başkası için kesileni kat’î olarak haram kıldı” (Bakara, 173) bu­yurmuştur.” (Razi Tefsiri, 6/145 açıklaması)

Allah’ın helal kıldığı şeyi haram kılmak, helal tarafını; haram kılmak da haram tarafını tercih etmek demektir. Halbuki, bu iki tercihi birden yapmak ise imkânsızdır. Peki o halde daha nasıl, “Allah’ın sana helal kıldığı şeyi, niçin (kendine) haram ediyorsun?” denilmiştir. Biz deriz ki, bu haram kılmadan maksat, Hz. Peygamber (s.a.s)’in, eşleri ile karı-koca hayatı yaşamaktan imtina etmesi ve uzak durmasıdır. Yoksa, Allah’ın onu helal kılmasını müteakiben onun haram olduğuna inanmak değildir. O halde, bu demektir ki, Hz. Peygamber (s.a.s) bunun helal olduğuna inanarak, böylesi bir istifadeden vaz geçmiştir. Her kim, bu ayette bahsedilen haram kılmanın, Allah’ın helal kıldığı şeyi bizzat haram kılma olduğuna inanırsa, kafir olur. Öyleyse, nasıl Olur da böyle bir şey, Hz. Peygamber (s.a.s)’e nisbet edilebilir?” (Razi Tefsiri-66/1 açıklaması.)

“Eğer bu haramlık, herkes için sözkonusu olsaydı, o zaman âyetteki. “Biz, yahudilere şunu şunu… haram kıldık” ifadesinin bir manası kalmazdı. Dolayısıyla yırtıcı hayvanlar ile pençeli kuşların haramlığının, sadece yahudiler için olduğu kesinleşir. Bu sebeple, bunların Müslümanlara haram kılınmamış olması gerekir. Böylece bu âyet, o hayvanların müslümanlara helâl olduğuna delâlet eder. İşte bu noktada biz deriz ki: Hz. Peygamber (s.a.s)’in her azıdişli yırtıcı hayvan ile her pençeli kuşu haram kıldığına dair rivayet zayıftır. Çünkü bu, Kur’ân-ı Kerim’in hilafına olan bir haber-i vahiddir. Binaenaleyh bunun sahih olmaması gerekir. Bu takdire göre bu meselede İmam Malik’in görüşü kuvvet kazanır.” (Razi Tefsiri, 6/146 açıklaması)

İBN KESİR: “Haram ve Helâl Kılma Yetkisi: Mâriye hakkında indirildiği söylenir. Çünkü Rasûlullah onu kendisine haram saymıştı.” (İbn Kesir bu ayeti’Haram ve Helal Kılma Yetkisi’ adı altında işlemiştir. (İbn Kesir Tefsiri), 66/1 açıklaması)

posted in ALLAH | 0 Comments