Kaderci Kafanın Dayanakları
KADERCİ ANLAYIŞIN DAYANAKLARI
Ortadoğu coğrafyasının yaşadığı sorunların, geri kalmışlığının, tembelliğinin, boş vermişliğinin arka planında bilinçli veya bilinçsiz olarak beyinlere kazınan kaderci bakış açısı olduğu yadsınamaz bir gerçektir.
Toplumu kaderci anlayışa sürükleyen yalnızca insanların boş vermişliği ya da kendine bahane araması değildir. Esasında bu gerçeğin toplumun belleklere kazınmış güçlü dayanakları vardır. Emevilerden bu yana halk, kader konusunda İslam’ın onay vermeyeceği bir anlayışa sürüklenmiş ve bu anlayış halkta önemli ölçüde yer etmiş, bunu savunan çevrelerin görüşlerinde de kayda değer bir değişiklik olmamıştır. Bu anlayışın, yaşanan bazı olumsuzlukları meşrulaştırmak isteyen kişilerce kader konusunda kurgulanmış bazı rivayetleri kaynak olarak kullandığı ortaya çıkmaktadır.
Aşağıdaki sözde hadise (Peygamber sözüne(!)) göre, Allah Elçisi Hz. Muhammed’e güya Kur’an-ı Kerim’in dışında kitap verildiğinden söz edilmiştir. Bunlar Kur’an’dan çok daha fazla hacimlidirler. Bu söze (hadise) inananlar, özel meraklarının yanı sıra ilahi kitaplar hakkında da yerli-yersiz kanaatlere sahip olacaklardır. Bu hadislerle Allah Elçisi ve onun seçkin dostları (sahabe) kullanılarak Allah hakkında yalan ve yanlış bilgiler sunulmuştur.
Bu hadislere göre, Hz Muhammed’e Kur’an dışında iki kitap daha verilmiştir, orada Cennetliklerin ve Cehennemliklerin adları tek tek yazılıdır, kişi ne iş yaparsa yapsın her şey önceden belirlendiği için sonucu değiştirmesi olası değildir.
4831- İbnu Amr İbni’l-As anlatıyor: “Resulullah, elinde iki kitap olduğu halde yanımıza geldi ve: “Bu iki kitap nedir biliyor musunuz?” buyurdular. Cevaben: “Hayır, ey Allah’ın Resulü! bilmiyoruz. Ancak bildirmenizi istiyoruz!” dedik. Bunun üzerine sağ elindekini göstererek:
“Bu alemlerinden rabbinden (gelmiş) bir kitaptır. İçerisinde cennet ehlinin isimleri mevcuttur. Hatta onların babalarının ve kabilelerinin isimleri de mevcuttur. Bu isimler en sonuncuya varıncaya kadar belirlenmiştir, sayıları ne artar ne eksilir. Hiç değişmeden ebedî olarak sabit kalır” buyurdular. Sonra sol elindekini göstererek:
“Bu da alemlerinden rabbinden (gelmiş) bir kitaptır. Bunun içinde de ateş ehlinin isimleri, onların atalarının isimleri ve kabilelerinin isimleri vardır. Bu isimler en sonuncuya varıncaya kadar belirlenmiştir, sayıları ne artar ne eksilir!” buyurdular. Ashabı sordu: “Öyleyse ey Allah’ın Resulü, niye amel ediliyor(uz)? Mademki her şey önceden olmuş bitmiş, yazılmış ve artık yazma işinden artık kesin hükmü verilmiş, iş bitirilmiştir (bir daha yapma gayreti de niye)?”
Resulullah şu cevabı verdi: “Siz amelinizle doğruyu ve istikameti arayın! İtidali koruyun. Zîra, cennetlik olan kimsenin ameli, cennet ehlinin ameliyle sonlanır; (daha önce) ne çeşit amel yapmış olursa olsun. Keza cehennemlik olanın ameli de cehennem ehlinin ameliyle sonlanır, hangi çeşit amel ile amel etmiş olursa olsun!”
Resulullah, sonra elindeki kitapları bırakıp, elleriyle işaret ederek dedi ki: “Rabbiniz kullardan artık kesin hükmü verip işi bitirmiştir, bir kısmı cennetlik, bir kısmı da cehennemliktir.” [Tirmizî, Kader 8, (2142). (İbn Mâce, Mukaddime: 10-Hasen garip hadis) İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/544-546
Hz. Muhammed’e kadar gelip geçmiş tüm insanların kütüklerini tutacak bir kapasitedeki kitabın o günlerdeki hacminin büyüklüğü bir tarafa, ne ilginçtir ki bu kitapları rivayet sahiplerinden başka gören olmamıştır! Kabul etmeliyiz ki o günkü yazım imkânları en fazla Kur’an’ın yazımına harcanmış olmalıdır. O gün yazılı Kur’an metinlerinin ne denli büyük bir hacme sahip oldukları bilindiğine göre insan kayıt kütüklerinin bir elde taşınıp taşınamayacağı ayrıca tartışma konusu olmalıdır.
Aşağıdaki hadise göre ise kişinin rızkı, yapacağı işler, iyi veya kötü insan mı olacağı daha anne karnında iken kendisine can verilmeden yazılır. Hatta tam Cennet’e gidecek bir konumda iken, alınyazısı nedeniyle Cehennem’e uygun bir iş yaptırılarak Cehennem’e gönderileceği bildirilir. Yine tam Cehennem’e gidecek bir konumda iken alınyazısı nedeniyle Cennet’e uygun bir iş yaptırılarak Cennet’e gönderileceği bildirilir:
4834- İbnu Mes’ud anlatıyor: “Sadık ve Masduk olan Resulullah buyurdular ki:
“Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddette “alaka” olur. Sonra bu kadar müddette “mudga” olur. Sonra Allah bir meleği dört kelimeyle gönderir: (Bu melek) rızkını, ecelini, amelini, şaki(mutsuz kötü) veya said(mutlu iyi) olacağını yazar, sonra ona ruh üflenir. Kendinden başka ilah olmayan Zat’a yemin olsun, sizden biri, (hayatı boyunca) cennet ehlinin ameliyle amel eder. Öyle ki, kendisiyle cennet arasında bir zira’lık(parmak ucundan dirseğe kadar olan mesafe. Yaklaşık 75 veya 90 cm) mesafe kaldığı zaman ona yazısı galebe çalar ve cehennem ehlinin ameliyle amel ederek cehenneme girer. Aynı şekilde sizden biri (hayatı boyunca) cehennem ehlinin amelini işler. Kendisiyle cehennem arasında bir zira’lık mesafe kalınca yazısı ona galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işleyerek cennete girer.” [Buharî, Kader 1, Bed'ü'l-Halk 6, Enbiya 1, Tevhid 28; Müslim, Kader 1, (2643); Ebu Davud, Sünnet 17, (4708); Tirmizî, Kader 4, (2138).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/550.
4838- Ebu Hureyre anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki: “Kişi vardır, uzun müddet cennet ehlinin amelini işler, sonra da ameli cehennem ehlinin ameliyle hitam(son) bulur. Yine kişi vardır, uzun müddet cehennem ehlinin ameliyle amel eder de sonunda cennet ehlinin ameliyle hitam(son) bulur.” [Müslim, Kader 11, (2651).]
Ayrıca konuyla ilgili daha fazla hadis için bkz. Hadis No: 613, 4832, 4833, 4835, 4836, 4842, 4843. Bu hadislere göre, “Cennetlikler ve Cehennemlikler” önceden belirlenmiştir. [613-Muvatta, Kader: 2, (2, 898, 899); Tirmizî(hasen hadis), Tefsir, A'raf: (3077); Ebu Dâvud, Sünnet: 17, (4703).] [4832-Buharî, Tefsir, Leyl, Cenaiz 83, Edeb 120, Kader 4, Tevhid 54; Müslim, Kader 6, (2647); Ebu Davud, Sünnet 17, (4694); Tirmizî, Kader 3, (2137) Tefsir, Leyl, ( 3341)] [Müslim, Kader 78, (2648).] [Müslim, Kader 3, (2645).] [4842-Müslim, Kader 30, (2662); Nesaî, Cenaiz 58, (4, 57); Ebu Davud, Sünnet 18, (4713).] [4843-Buhârî, Kader 3, Cenaiz 93; Müslim, Kader 28, (2660); Ebu Davud, Sünnet 18, (4711); Nesâî, Cenaiz 60, (4, 59).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/546-547.
Zamanla yozlaşmış kader anlayışına (yaşanan haksızlıklara ve olumsuzluklara) rıza Allah’ın hükümlerine rıza olarak ifade edilmiş, yapılacak her türlü işin doğru(hayırlı) olup olmadığının rüyalar (istihare) yoluyla test edilmesi istenmiştir:
4840-Sa’d İbnu Ebi Vakkas anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki: “Ademoğlunun saadet (sebepleri)nden biri de Allah’ın hükmettiğine rıza göstermesidir. Şekavet (kötülük) (sebepleri)nden biri de Allah Teala’ya istihareyi (bir işin hayırlı olup olmayacağını rüya yoluyla öğrenmek) terk etmesidir.” [Tirmizî, Kader 15, (2152).]
Yetmemiş kader konusunu konuşmak ve kaderin vahiyle bildirilen anlamını öğrenmek yine Allah Elçisi’nin ve seçkin dostlarının adı kullanılmak suretiyle rivayetlerde ya kınanmış veya dindışı olarak görülmüştür. Böylece kader konusunu irdelemenin, doğru anlamanın önü tıkanmıştır:
1160- Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: “Biz kader hususunda münakaşa ederken Resûlullah çıkageldi. Öylesine kızdı ki, öfkenin hâsıl ettiği kızıllıktan, yüzünde sanki nar taneleri ortaya çıkmıştı. Bize şöyle çıkıştı:
“Bununla mı emredildiniz, yoksa ben size bunun için mi gönderildim. Bilin ki, sizden öncekileri, dinî meselelerdeki münakaşalarının çokluğu ve peygamberleri hakkında düştükleri ihtilâfları helâk etmiştir.” Bir rivayette şu ziyade mevcuttur: “Kader hususunda münakaşa etmemeniz için yemin verdim.” [Tirmizî, Kader 1, (2134); İbnu Mâce, Mukaddime 10, (85).]
85-6003- “Bir gün Resulullah, bir grup ashabının yanına aniden çıkageldi. Onlar kader üzerine tartışıyorlardı. Münakaşanın mahiyetini öğrenince öylesine öfkelendi ki sanki yüzünde bir nar tanesi patlamıştı, kıpkırmızı oldu. Şunları söyledi:”(Kader üzerine bu çeşit) münakaşa yapmakla mı emrolundunuz -veya bunun için mi yaratıldınız?- Kur’an’ın bir kısım ayetlerini diğer bir kısım ayetleriyle karşılaştırıp duruyorsunuz! İşte sizden önceki ümmetler bu çeşit davranışları sebebiyle helak oldular.”
84-6002- Ebu Müleyke’den oğlu Abdullah’ın rivayet ettiğine göre, “O, Hz. Aişe’nin yanına girip, ona kaderle ilgili bir şeyler söylemiş o da kendisine şöyle cevapta bulunmuştur: “Kim kader konusunda herhangi bir meseleyi konuşacak olsa, ahiret günü kaderden hesaba çekilir. Kim de bu mevzuda bir şey konuşmazsa, ahirette kaderden hesaba çekilmez.”
Yaşadığımız sorunları ve olumsuzlukları “kader”e, bir başka ifadeyle Allah’a yüklemenin İslam’daki “kader” anlayışına uygun olamayacağını sorgulamak, “kader”in gerçek anlamını dile getirmek “kader”i red olarak tanıtılmıştır. Vahiyle bildirilen hakikati ortaya çıkaranlar daha adı sanı belli olmayan mezhep adları(!) bile verilerek “deccal(en büyük İslam düşmanı)” olarak takdim edilmişlerdir:
4846- Huzeyfe anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki: “Her ümmetin Mecusileri vardır. Bu ümmetin Mecusileri “kader yoktur!” diyenlerdir. Bunlardan kim ölürse cenazelerinde hazır bulunmayın. Onlardan kim hastalanırsa ona ziyarette bulunmayın. Onlar Deccal bölüğüdür. Onları Deccal’e ilhak etmek Allah üzerine bir haktır.” [Ebu Davud, Sünnet 17, (4692).]
4847- “Kaderiye fırkası, bu ümmetin Mecusileridir. Eğer hastalanırlarsa ziyaret etmeyin, ölürlerse cenazelerine katılmayın.” [Ebu Davud, Sünnet 17, (4691).]
4849- İbnu Abbas anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki: “Ümmetimde iki sınıf vardır ki, onların İslam’dan nasipleri yoktur: Mürcie ve Kaderiye.” [Tirmizî, Kader 13, (2150).]
Ayrıca bu konuda daha fazla bilgi için bkz. [4850-Ebu Davud, Sünnet 7, (4613); Tirmizî, Kader 7, (2153, 2154).] [4936-Buhârî, Cihad 182, Megâzî 38, Kader 5; Müslim, İman 173, (111).]
Bu rivayetler söz konusu mezhep yaftalamalarının ortaya çıkmasından sonra kurgulanmış olmalıdır. İşin ilginçtir tarafı her şeyi kadere bağlayarak kaderciliği savunan anlayışın “kaderiyye (kaderciler)” olması gerekirken bu anlayışa karşı çıkanlar “kaderiyye (kaderciler)” olarak yaftalanmışlardır.
Baskıcı-despot rejimler yolsuzlukları, haksızlıkları, yoksulluğu, sefaleti ve zulmü “kader”in bir sonucu olarak gösterip halkı dinle kandırma yoluna gitmişlerdir. Konuyu vahiyle sorgulayarak özgür iradeyi savunan bilginlerden Ma’bed el-Cühenî (Ma’bed b. Abdillâh b. Ukeym el-Cühenî-ö. 83/702), Mervan’ın oğlu Abdulmelik yönetiminin isteğiyle idamla, Gaylân ed-Dımaşkî ise (Gaylân b. Müslim ed-Dımaşkî en-Nabatî el-Kıbtî-ö.120/738) Abdulmelik’in oğlu Hişam yönetiminin isteğiyle önce dili, sonra başı kesilip işkencelerle öldürülerek hakkı savunmanın bedelini hayatlarıyla ödemişlerdir. Kader konusu öylesine önemli bir konu olmalı ki bir devlet bunu halkına dayatmış, karşı çıkanları en şiddetli biçimde cezalandırmıştır. Üstelik Ma’bed ve Gaylan, o dönemin yönetimince önemli görevlere getirilmiş tanınmış simalarıdır. Ma’bed, sahabi Ebu Zer ve tabiinden Hasan Basri’den, Gaylan ise Ma’bed’den etkilenmiştir.
Hadislerin yeniden gözden geçirilmesi çalışmaları, vahye uygun olanla vahiyle bağdaşmayanların ayıklanması sağlıklı din algısı açısından önemli olmalıdır. Aksi takdirde bu sözde hadislere göre, ta ilk insandan kıyamete kadar tüm cennetlik ve cehennemlik insanların, onların babalarının ve kabilelerinin adlarının yazıldığı olduğu kitap peygambere verilmiş, o da eliyle o günkü Müslümanlara göstermiştir. Allah; sahip olduğu nitelikleriyle dürüst, güvenilir, ahlaklı ve adaletlidir. İnsanların ne olacağını, neye inanacağını ve neler yapacağını önceden belirleyip bunun zorunlu sonuçlarına göre onlara yaptırım uygulayacağını iddia etmek, Allah’ı doğru tanımamaktan kaynaklanıyor olmalıdır. Biliriz ki ahlaklı ve adaletli olan biri, hayatı boyunca dürüstçe yaşayan birinin son dakikada yapacağı hataya bağlı olarak onu en kötü cezaya çarptırmaz. Ve yine biliriz ki ahlaklı ve adaletli olan biri, hayatı boyunca kötülük yapmış ve zarar vermiş birinin son dakikada yaptığı bir iyiliğe bağlı olarak ona, en büyük ödülü vermez. Tam dürüst, tam ahlaklı ve tam adaletli olan Allah ise bunu asla ve katiyetle yapmaz. Allah’ın, kişinin tüm hayatı boyunca egemen olan tutumuna göre değil de son dakikadaki bir davranış değişikliğine göre hareket edeceğini iddia etmek, O’na büyük bir haksızlık olmalıdır. Böyle bir tutum, aynı zamanda değerleri değersizleştirir. Dürüst olmanın, çalışmanın, emeğin, hak ve hukukun bir anlamı kalmaz.
Yalnızca 2008 yılında Dünya nüfusunun 6,5 milyardan fazla olduğu tahmin edilmektedir. İlk insandan Kıyamete kadar tüm insanların nüfusu katrilyonu geçebilir. Bu nasıl olur da 610-632 yıllarındaki koşullarla Peygamber’in elinde tutabilecek bir kitaba sığar?
Kader adı altında “tüm yapıp ettiklerinin” önceden belirlenmişliğine inanan biri; çalışmanın, üretmenin ve paylaşmanın gereğine derinlemesine (yürekten) inanmaz. Yürekten inanılmayan bir işin mücadelesi verilmez. Mücadelesi verilmeyen bir iş başarıya ulaşmaz.
Kader adı altında “tüm yapıp ettiklerinin” önceden belirlenmişliğine inanan biri; hastalığı, başarısızlığı, yenilgiyi, onursuzluğu, ezilmişliği, sefaleti, yoksulluğu, felaketleri, çocuk ölümlerini, haksızlıkları, yolsuzlukları, sömürüyü, istismarı bir kader olarak görür. Yaşadığı sorunların sorumluluğunu üstlenmez. Sorumluluğu; fal, büyü, kader, nazar, şans, uğur gibi bu olumsuzlukları yeterince karşılamayacak birtakım dış etkenlere yükler. Bu tutumuyla ya Allah’ı suçlar veya karanlığa, bilinmeze, boşluğa taş atar. Yaşadığı sorunların sorumluluğunu almayan bir kişi ne denli rüştünü ispat etmiştir? Rüştünü ispat etmeyen kişinin özgürlük algısı ne olabilir? Özgür olmayan kişinin özgüveni olabilir mi? Özgüveni olmayan birine ne kendisi ne de başkaları güvenir. Kişiliksiz ve onursuz yaşar. Başkalarına öykünür, onları taklit eder.
Din adına peygambere iftira atan, Allah’ı suçlayan, sorumluluğu Allah’a yükleyen edilgen kafa, Allah konusunda bilinçli olamaz. (Turgut ÇİFTÇİ)
http://www.hakveadalet.com/kaderci-anlayisin-dayanaklari
