24th Nisan 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Uzaydan Gelen Matematiksel Mesaj

“Hayır, görmüyor musun? Bu farklı olacak. Fizik ve kimyayı belirleyen duyarlı bazı matematiksel yasalarla evreni oluşturmak değil bu. Bu bir mesaj. Evreni yapan her kim ise, on beş milyar yıl sonra oluşan zeka sahibi canlılar tarafından okunsun diye transendental sayılarda mesajlar gizliyor. İlk karşılaşmamızda bunu anlamadığınız için seni ve Rankin’i eleştirmiştim. ‘Tanrı, kendisinin var olduğunu bilmemizi isteseydi, bize apaçık ve anlaşılır bir mesaj göndermez miydi?’ diye sormuştum. Anımsıyor musun?”

“Çok iyi anımsıyorum. Sen Tanrı’yı bir matematikçi sanıyorsun.”

“Öyle bir şey. Eğer bize anlatılanlar doğruysa. Eğer bu beyhude bir arayış değilse. Eğer pi sayısında bir mesaj gizliyse ve o başka transendental sayıların sonsuzluğunda değilse. Bir sürü ‘eğer’lere bağlı bu.”

“Sen matematikte bir vahiy arıyorsun. Ben daha iyi bir yol biliyorum.”

“Palmer, bu biricik yoldur. Bu, bir skeptiği ikna edebilecek biricik şeydir. Bir şey bulduğumuzu varsay. Alabildiğine karmaşık olması gerekmez. Pi sayısına bir miktar rakamı rastlantı sonucu doldurabilmekten biraz daha düzenli bir şey… İşte tüm aradığımız bu. Sonra, aynı modeli veya mesajı veya o her neyi kanıtlayacaksa, dünyanın tüm matematikçileri birbirinden bağımsız olarak aynen bulabilmeli. O zaman mezhep ve din ayrılığı kalmaz, herkes aynı Kutsal Kitabı okumaya başlardı. Hiç kimse artık dinlerin temel mucizelerinin bazı sihirbazların entrikaları olduğunu ileri süremezdi. Artık hiç kimse, daha sonra gelen tarihçilerin kayıtları tahrif ettiğini, yahut din inancının yalnızca bir histeri veya bir kuruntu veya büyüdüğümüzde bir ana-baba vekili olduğunu tartışamazdı. Herkes imana gelirdi.”

Yukarıdaki diyalog Amerikalı ünlü astronom ve yazar Dr. Carl Sagan’ın “Contact” adlı romanının 418-419 sayfalarında bir alıntıdır. İlk baskısı Simon And Schuster yayınevi tarafından 1985 yılında yapılan bu roman uzaydan alınan matematiksel bir kodun deşifresi temasını işliyor.

Yukarıya alıntıladığım bölümü bir daha dikkatle okumanızı öneririm. Sagan’ın romanında özlemle sözünü ettiği matematiksel mesaj bir bilim kurgu romanının fantezisi değil artık. İşin garip yanı, dünya halkı, Tanrı’nın gönderdiği matematiksel mesajı “Contact” romanından 11 yıl önce almaya başlamıştı. İki farkla. Mesaj pi sayısında değil, bir asal sayıda gizliydi; ve henüz herkes imana gelmedi!

Not: Carl Sagan ile Kuran’ın Matematiksel Mucizesi üzerinde yapmış olduğum kısa bir tartışmayı “The Prime Argument” (Asal Tartışma) adlı bir kitapta yayımladık. ICS’in Tucson’daki adresinden temin edebilirsiniz.

 

 

Matematik ve Bilgisayar

Görülüyor ki evren, matematiğe göre belirlenip düzenlenmiştir. (Nicomachus, M.S. 100)

Tanrı, başlangıçta dünyayı yokluktan yarattı ve her şeyi sayılarla kurdu. (Hrovista Gandersheim, M.S. 980)

Tüm entelektüel konular matematik yoluyla birleştirilebilir ve birleştirilmelidir.” (Rene Descartes, M.S. 1596-1650)

Matematik, Tanrı’nın evreni yazdığı dildir. (Galileo, M.S. 1564-1642)

Aşağıda, “Dekart’ın Rüyası: Matematiğe Göre Dünya” adlı kitabın 10-12 sayfalarından bir alıntıyı sunuyorum.

Dekart’ın gördüğü rüyanın üzerinden on iki kuşak geçti. Dünyanın matematizasyonu konusundaki hayali ne derece gerçekleşti? Fizik, astrofizik ve kimya gibi doğal bilimlerin teorik bölümleri tamamen matematikseldir. Bir bilimsel teorinin matematik diliyle ifade edilebilirliği neredeyse vazgeçilmez bir koşul haline gelmiş bulunuyor. Hatta mevcut matematiğin açıklamakta yetersiz düştüğü bazı gözlemler için uygun matematiksel formüllerin geliştirilebileceğine neredeyse iman edilmiştir.

Biyoloji ve tıp gibi hayat bilimleri gün geçtikçe matematikleşiyor. Fizyolojik işlemler, genetik, morfoloji, nüfus dinamikleri, epidemioloji (hastalıkların yayılması), ve ekoloji gibi bilim dallarının mekanik kontrolleri matematiksel temellere dayanmaktadır.

Sosyoloji ve psikoloji bilimlerindeki kayıtlar da öyle. Psikososyal istatistiklerin birikimi ve yorumu büyük bir iştir. İstatiksel örnekleme ve kamuoyu yoklaması ticari ve siyasi politikalarımızı değiştirebilecek boyuttadır.

Ekonomik teoriler, doğru dürüst bir matematik öğrenimine sahip olmadan artık anlaşılamıyor. Rekabet, iş devresi ve dengelerine ait teoriler yüksek matematiği gerektiriyor. Ticari ve askeri politikalar için, karar teorisi ve optimizasyon stratejileri gibi matematiksel alanlar kullanılıyor.

Dilbilim artık matematiksel metotlarla öğretiliyor. Müzik kompozisyonları, koreografi ve sanat da matematikten yararlanıyor.

Tüm kompüterizasyon işlemleri bir matematiksel temele sahiptir. Dijital bilgisayar, tipik bir matematiksel araçtır. Tüm programlar matematikseldir.

Bach’ın Bminor Kilise Müziğinin en son dijital kaydı, akustik dalga formlarının Hızlı Fourier Dönüştürmesi ve süzülmesi yoluyla üretildi. Bir farenin labirentte yolunu bulmayı nasıl öğrendiğini anlamak mı istiyorsunuz? Bir Markoff matrisi bunu size anlatır. Fare, davranışının o formülle fazla basitleştirildiğinden şikayetçi olsa da…

New York kentine ait çöp arabalarının Manhattan sokaklarındaki çöp toplama işlemini optimal bir yolla nasıl dizeceğini bilmek mi istiyorsunuz? O zaman, A.Tucker’ın mükemmel grafikler üzerindeki akademik araştırması sizi aydınlatır.

Hayatın matematiksel olarak tanımlanması konusunda Karmaşıklık Teorisi adı altında bazı girişimler oldu. Tevrat’ta anlatılan Tanrı ile insan arasındaki gerilimi Av Teorisi örnekleriyle değerlendiren çalışmalar oldu. Kötülük Problemini (Tanrı varsa neden kötülük var? sorusuyla özetlenebilecek felsefi tartışmayı) Matematiksel Dönüşüm (Bypass) teorisiyle açıklama girişimleri oldu.

Dekart’ın ruhu yeryüzüne dönseydi, 21. yüzyılın arifesinde, tüm bunları ve hatta daha fazlasını bulacaktı. Görülüyor ki, matematiğin girmediği veya giremeyeceği bir alan hemen hemen yok. Nasıl ki nerede bulunurlarsa bulunsunlar tüm maddi cisimler çekim yasasına bağımlıdırlar, aynı şekilde matematik de, kantite, uzay, biçim, yapı, düzen ve mantıksal ilişkiler gibi birçok gerçeği açıklayabilme yeteneğiyle, Dekart’ın hayal ettiği gibi rasyonel bir dünyanın birleştirici tutkalı olmuştur (Descartes’ Dream: The World According to Mathematics, Philip J. Davis & Reuben Hersh, Houghton Mifflin Company, Boston, 1986, p.10)

 

 

Matematiğin Somutlaşmış Perileri

Yirminci yüzyıl, rüyaların gerçekleştiği yüzyıl oldu. Uzaya insan yolladık, genetik yapıyı deşifre ettik, iletişim devrimiyle devletlerin sınırlarını nerdeyse ortadan kaldırdık. Tüm bu başarıların ardında matematiğin somutlaşmış bir ifriti var: Bilgisayar. O halde, 20. yüzyılın ortasında başlayan ve 21. yüzyıla uzanan dönemi “bilgisayar çağı” diye adlandırmak bir abartma olmasa gerek. Hayatımızın her alanında bilgisayarın dijital göz kırpmalarının yardımını görüyoruz. Bu yaratığın bir an için çekildiğini varsaysak, kentlerimizdeki tüm hayat felce uğrar.

Ortalama bir bilgisayar yarım saniye içinde:

1. Yüz hastanın elektrokardiogramlarını inceler,
2. Üç bin sınavın 150,000 cevabını puanlar,
3. Bin memurun maaş bordrosunu hazırlar,
4. Üç bin ayrı banka hesabına 200 çek kaydeder,
5. Ve artakalan zamanda başka işler yapar.

Yukarıdaki işlemler, bu kitabı okuduğunuzda, daha ufak bilgisayarlar tarafından daha kısa sürede yapılacaktır.

Bilgisayarlar milyonlarca öğrencinin sınav kartlarını bir çırpıda değerlendirmekle, trafik ışıklarını saniye şaşırmadan düzenlemekle, eski siyah-beyaz filmleri renklendirmekle, satranç ustalarına ders vermekle veya milyonlarca telefon bağlantısını uzaydan ayarlamakla kalmıyor, binlerce yıldır çözülemeyen bazı felsefi tartışmaları bile hızlı hesap yapma yeteneğiyle çözebiliyor.

 

Fiziksel güzelliğin kriteri nedir?

Filozoflar çağlar boyunca güzellik kavramı üzerinde tartıştılar. Estetik üzerine yapılan felsefi tartışmalar yüzlerce cildi bulan kitaplarla bir sonuca bağlanamadı. Bir kadın için “güzeldir” diyoruz. Ama “güzelliğin” tanımı nedir? Güzelliğin evrensel bir kriteri var mı? Neden bu güzel, şu çirkin, o harika? Grafikerlerin ve mimarların kullandığı “altın oran” gibi bir formülü var mı güzelliğin?

Texas Üniversitesinden Judith H. Langlois ve Arkansas Üniversitesinden Lori A. Roggman adlarındaki psikologlar bu kronikleşmiş estetik problemi bilgisayar yoluyla çözmeye karar verdiler. Aldıkları cevap çarpıcı: En çekici kişiler, başkalarının rüyalarında düşlediği ender fiziksel özelliklere sahip değil. Aksine, çarpıcı bir yüz, belirli bir toplumdaki tüm yüzlerin matematiksel ortalamasının niteliklerine sahiptir. Bir başka değişle, Türkiye’nin en güzel yüzü Türkiye’deki yüzlerin bir prototipidir. Dünyanın en güzel yüzü de dünyadaki yüzlerin bir prototipidir. Yani güzellerin güzelliği ortalama bir güzellikten ibaret. Aynı kural erkek güzelliği için de söz konusudur.

Araştırmacılar, üniversite öğrencilerinden rast gele 96 erkeğin ve 96 kızın fotoğrafını toplayıp bunları bir video aletiyle bilgisayara geçirdiler. Fotoğraflar bilgisayar tarafından sayısal değerlere sahip dijital birimlerin bir matrisi haline dönüştürüldü. Bilgisayara verilen bu fotoğrafların ortalamaları alınıp basıldı ve gerçek fotoğrafların arasına katılarak erkeklerden ve kadınlardan oluşan üniversiteli öğrencilere gösterilerek soruldu: “Bunlardan hangisi daha güzel?” Sonuçta, en çok puanı toplayan fotoğraf, bilgisayarın oluşturduğu “ortalama fotoğraf” oldu.

Araştırmayı sürdüren psikologlar, milyonlarca yıl süren insan evriminin insanlara bir “güzellik detektörü” mekanizması bağışladığına inanıyorlar. Bu mekanizma yoluyla yüze ait niteliklerin ortalamasını alıyoruz.

Güzelliği veya yakışıklılığı ile övünenlere bir ders vermek isterseniz bilgisayarın öğüdünü verebilirsiniz: “Övünüp durma, sadece ortalama bir güzelliğe sahipsin.” Çirkin olduğuna inanarak hayıflananlara ise aynı öğüdü şöyle tekrarlayabilirsiniz: “Üzülme, eşsiz bir güzelliğe sahipsin.”

Güzellik ve çirkinlik kavramlarına ampirik bir açıklama getiren söz konusu araştırmayı detayıyla merak edenler için ilgili haberin Science News’in 137. cildinde yer alan bölümünü sunuyorum.

Ne var ki bilgisayarın gerçek misyonu 1974 yılında gerçekleşti. Kuran’ın yüzyıllardır gizli olan kodunu deşifre eden bilgisayar, tarihin en önemli sorularının cevabına kapı açtı: Tanrı var mıdır? Hayatın amacı ne? Tanrı bizimle haberleşir mi? Tanrı sözü olduğu ileri sürülen kitapların gerçekten Tanrı sözü olduğunu nasıl bilebiliriz? O kitapların tahrifatlardan korunmuş olduğunu nasıl bilebiliriz? Ölümden sonra dirilecek miyiz? Dünyada neden bu kadar çok din var?

 

 

Numeroloji Safsatası

Kuran’ın matematiksel sistemini ilk olarak duyan bilim adamlarının hemen nümerolojiyi hatırlamaları normal olmasına rağmen büyük bir talihsizliktir. Matematiksel mucizenin ne amaç ne de sonuç bakımından nümeroloji ile hiçbir akrabalığı olamamasına rağmen birbiriyle sık sık karıştırılabilmektedir.

Mektup yoluyla konuyu tartıştığımız bilim adamlarından ünlü astronomici Dr. Carl Sagan?da uyarımıza rağmen aynı hataya düştü. Kendisine yazdığımız cevapta aradaki farkı maddeler halinde belirtmek zorunda kalmış ve şöyle bir soru yöneltmiştik: Astroloji ile uğraşan şarlatanların cirit attığı bir ülkede ve zamanda bir astronomici olarak yaşadığınızı varsayınız. Yıldızlar, gezegenler ve burçlar hakkındaki gözlem ve düşüncelerinizi o ülkenin ciddi bilim adamlarına aktarmak istediğinizi, ancak ağzınıza o kelimeleri alır almaz, “Astroloji safsatasını dinlemek istemiyoruz” diye reddedildiğinizi düşününüz?

Kuran’ın matematiksel mucizesiyle nümeroloji arasındaki benzerlik, astronomiyle astroloji arasındaki benzerlik gibidir. Bu kitabın okuyucusu aradaki benzerliği ve farkı net olarak görebilsin diye nümeroloji hakkında biraz bilgi vermeyi uygun görüyoruz.

 

 

Nümeroloji

Milattan 5 yüzyıl önce yaşayan ünlü Yunanlı matematikçi Pisagor ve kendisini izleyen Plato doğanın sırlarının sayılarda gizli olduğuna inanıyorlardı. Çeşitli dinlerde ve kültürlerde karşımıza çıkan bu sayı mistisizmi genel olarak nümeroloji olarak bilinir. Harvard Üniversitesi Hindu-Müslüman Kültürü Bölümü Profesörü Anne Marie Schimmel The Mystery of Numbers (Sayıların Gizemi) adlı kitabında nümerolojinin temel prensiplerini şu üç maddede özetler:

  1. Sayılar, düzen verdikleri varlıkların karakterini belirler veya etkiler.
  2. Sayılar, böylece Tanrı ile yaratılmışlar arasında bir aracı haline dönüşür.
  3. Nitekim sayılarla yapılacak belirli işlemlerle varlıklar dünyası etkilenebilir.

Bu yolla, her sayı kendisine özgü metafiziksel bir anlam ve karakter kazanır. Plotinus ve İskenderiyeli Philo tarafından geliştirilen bu anlayış, ortaçağda Kabala adı verilen Yahudi mistik felsefesiyle zirveye ulaşır.

Nümeroloji, İslam dünyasında onuncu yüzyılda İhvanı Safa adlı İran kaynaklı yeraltı örgütüyle gündeme gelir. Sonraları İsmailiye (Yediciler) mezhebine dönüşecek olan İhvanı Safa, 7 ve 12 sayısının önemine ve İmamlar zincirindeki etkin rollerine inanarak o günün mezhepleri arasında temel anlaşmazlık konusu olan İmamet (Liderlik) tartışmasına kan akıtmanın yanında sayısal bir renk katar. Siyasal isyanlar, böylece sayısal spekülasyonlarla desteklenir.

1863 yılında,Tanrı’nın bedenlenmiş bir tecellisi olduğunu ilan eden İranlı Bahaullah’ı izleyen Bahailer ise 9 ve 19 sayısını kutsar ve hatta güneş yılını her biri 19 güne sahip 19 aya bölerek kendilerine özgü bir takvim oluşturur. Artakalan dört günü ise “çalıntı günler” olarak adlandırırlar.

Tarih boyunca, müslümanlar, 7, 40, 99 gibi bazı sayılara özel önem vermişlerdir. Örneğin, ortaçağda 40 hadisten oluşan özel koleksiyonlar oluşturmak müslüman ruhbanları arasında bir modadır. Nitekim, ünlü mutasavvıf el-Gazzali, parmak tırnaklarının hangi sırayla kesilmesinin daha sevap olduğu konusundaki özgün felsefesinden evliliğin fayda ve zararlarına kadar birçok ilginç konuyu işlediği İhyai Ulumiddin adlı kitabını 40 bölümde düzenleyerek bu sayının hem şöhretinden ve hem sırrından yararlanmaya çalışır. Hıristiyan papazlarının kullandığı tespihin müslümanlaştırılması da tespihlerdeki boncuk sayısının 99′a çıkarılmasıyla kolaylaşır.

Hıristiyan dünyasında ise 3 ve 7 sayısı kutsallaşırken 13 ve 666 sayısı da şeytanlaşmıştır. Hala birçok Hıristiyan, İsa’ya ihanet eden 13′üncü havariden dolayı 13 sayısını ve Saint Pavlos’un yazdığı Vahiyler 13:18′de Hıristiyan Deccali’nin sayısı olduğu bildirilen 666 sayısını uğursuz sayar.

Sayısal mistisizmin dayandığı temellerden biri de “gematria” sanatıdır (Kelime “geometri”den türer). Gematria, Latin, Yunan ve İbrani dillerinin klasik alfabelerindeki her bir harfin sayısal karşılıklara sahip olması gerçeğine dayanır. Gematria, kelimeleri alfabe sırasına göre karşılayan sayılarla özdeşleştirir ve yorumlar getirir.

İşte size Fredrik II döneminden bir örnek. “Innocentius Papa” (Papa Innocent IV) nın ismi 666 sayısına denk gelen bir sayısal değere sahipti. Bu sayı, Vahiyler 13:18′deki “Canavarın Sayısı” olduğundan Innocent ismi Anti İsa’ya (Deccal) eşit görüldü. (Fredrik müthiş bir papa düşmanı idi.) (The Mathematical Experience, Philip J. Davis & Reuben Hersh, Houghton Mifflin Company, Boston, 1983, sa:98-99)

Nümerolojinin tarihsel birikiminden ve şöhretinden yararlanan şarlatanlar sayıların matematiksel özelliklerini ve ilişkilerini de emelleri doğrultusunda çarpıtarak fal, büyü ve muska gibi entrikalarla saf halkı sömürmüşlerdir.

 

 

Sihirli kareler ve muskacılık

Nitekim, Muhammed Peygamber döneminde Araplar tarafından sayı sistemi olarak kullanılan Ebced alfabe düzeni onuncu yüzyılda yerini Hint rakamlarına bırakınca şarlatanların gözdesi oldu. Ebced sisteminin popülaritesinden yararlanan “hocalar” basit birer matematiksel denklem olan “vefkler” (Sihirli kareler) yoluyla halkı ekonomik ve zihinsel olarak soymayı iş edindiler. Soldan sağa, yukardan aşağıya ve köşeden köşeye toplamları hep aynı sayıyı veren kareler içindeki rakamlar (Veya o rakamları karşılayan harfler) topluluğunu kutsal bir reçete olarak satanlar her dönemde revaç buldu. (Daha geniş bilgi isteyenler, İlginç Sorular-2 adlı kitabımızda “Sihir, büyü, falcılık, kehanet, hacet duaları, şifa reçeteleri, havas ve esrar, muskalar” başlığı altında yer alan incelememize başvurabilir.)

Aşağıda üçlü bir “vefk” örneğini görüyorsunuz:

Sayılar arasındaki harmoni her devirde insanların ilgisini çekmiştir. Örneğin 9 sayısının şu marifetine bakınız:

1 x 9 + 2 = 11
12 x 9 + 3 = 111
123 x 9 + 4 = 1111
1234 x 9 + 5 = 11111
12345 x 9 + 6 = 111111
123456 x 9 + 7 = 1111111
1234567 x 9 + 8 = 11111111
12345678 x 9 + 9 = 111111111
123456789 x 9 + 10 = 1111111111

Şarlatanlar ve sahtekarlar sadece sayıları kötüye kullanmazlar. Edebiyatı da kullanırlar. Kelimeler ve cümlelerden oluşan hitabet, şiir, öykü gibi sanatların büyüsüne kapılan kitlelerin komünizm veya faşizm idealiyle nasıl felaketlere sürüklendiğine yakın tarihimizde tanık olduk. Demokrasi ve özgürlük gibi kurum ve kavramların da bunun istisnası olmadığını biliyoruz. İnsanoğlu her kavramı ve kurumu amacı dışında, kötü emelleri doğrultusunda kullanabiliyor.

 

Sayısal Harmoni

1967-8 yıllarında, Mısırlı Abdurrahman Nevfel Kuran kelimelerinin tekrarlanma sayılarında ilginç bir harmoni keşfetti. Bu matematiksel harmoni bazen kelimelerin anlamlarıyla yakından ilişkiliyken bazen da eş veya zıt anlamlı kelimelerin tekrar sayılarında simetrik bir ilişki göstermekte. Dr. Reşad Halife’nin de katkıda bulunduğu bu buluş, 1974 yılında keşfedilecek 19 koduna zihinsel bir hazırlık niteliği taşıyordu.

Kelimelerin tekrarlanma sayılarındaki bu harmoniyle ilgili aşağıda sunacağımız birkaç örnek Kuran’ın diğer kitaplardan çok farklı bir yapıt olduğunu ve matematik ile edebiyatı kaynaştırdığını göstermeye yeter. Matematiksel harmoni için sunacağım bir kaç örnek, ileriki sayfalarda ayrıntılarıyla tartışacağımız Kuran’ın 19 kodu üzerine kurulu matematiksel sistemi için zihinsel bir ısınma olarak kabul edebilirsiniz.

 

 

“Ay” (şehr) kelimesi

Bir yılda kaç ay var? Elbette on iki. Yani, Dünya, Güneşin etrafında bir turu tamamladığı süre içinde Ay da Dünyanın etrafında 12 turu tamamlamış olur. Oruç ve hac gibi ibadetlerin zamanı Ay Takvimi ile belirlenir. Nitekim Kuran, bir yıldaki ayların sayısını da açıkça belirtir: “Allah katında ayların sayısı on ikidir…” (9:36).

Kuran’ı baştan sona taradığımızda ay (şehr) sözcüğünün tekil olarak tam 12 kez geçtiğine tanık oluyoruz. Arapça bilmeyenlere şunu hatırlatalım: Arapça’da zaman birimi olan ay ile dünyanın uydusu olan Ay aynı sözcüklerle ifade edilmiyor. Dünyanın uydusu olan Ay’ın Arapça karşılığı Kamer’dir. Kameri Takvim deyimi de buradan gelir

Zaman birimi olan “ay” kelimesinin geçtiği sure ve ayetlerin listesi aşağıda sunulmuştur (2:185 ifadesi, 2′nci surenin 185′inci ayeti demektir).

2:185 2:185 2:194 2:194
2:217 5:2 5:97 9:36
34:12 34:12 46:15 97:3

 

 

“Gün” (yevm) kelimesi

Bir yılda kaç gün var? Astronomi kitaplarına ve takvimlere bakarsanız “365 tam gün” cevabını alacaksınız. Bu basit gerçeği sokaktaki vatandaş da bilir. Fakat, üniversite öğrenimi görmüş mollalarımız hariç. Onlar evrenlerin yaratıcısının en büyük matematikçi olduğunu yobaz kafalarına bir türlü sığdıramıyorlar.

Bu konuda başımdan geçen ilginç bir olayı aktarmadan geçemeyeceğim. Kuran’ın büyük matematiksel sistemini göremeyen veya görmek istemeyen beş hoca efendinin imzasını taşıyan 19 Efsanesi adlı kitabın yazarlarından biriyle Cağaloğlu’ndaki Beyan Yayınevi’nde açık bir tartışmaya girişmiştik. Yarım saat kadar süren tartışmanın sonuna doğru kendisine şunları söyledim: “Açıkça anlaşılıyor ki Kuran’ın 19 sistemine karşı bir alerjiniz var; bu yüzden Kuran’ın matematiksel sistemini inkar etmek için elinizden gelen gayreti gösteriyorsunuz. Size bir başka matematiksel olayı soracağım. Elinizdeki Kuran Kelimeleri Fihristini (Fuad Abdülbaki tarafından hazırlanan El-Mucem-ül Müfehres Lielfazil Kuranil Kerim‘i kastediyorum) açıp “Yevm” (Gün) kelimesine bakınız. Kaç kez geçiyor? Gördüğünüz gibi “gün” kelimesi tekil olarak Kuran boyunca tam tamına 365 kez tekrarlanır. Dikkat edin, 360 değil, 370 değil, tam 365 kez. Yani bir yıldaki günlerin sayısına eşit olarak… Anlam ve sayı arasındaki bu ilişki, rastlantının ötesinde, Kuran’da kasıtlı olarak düzenlenmiş bir matematiksel yapının varolabileceğini göstermez mi?”

Bizim mühendislik öğrenimi görmüş hoca efendi bu soruma beklenmedik bir karşılık verdi: “Bir senede 365 gün değil, 365 gün ve 6 saat var. Hani 6 saat nerede?” Kendisine mantıklı bir cevap vermenin bir anlamı yoktu. Gün ve saatin ayrı birer zaman birimi olduğunu kendisine anlatmadım. Ayrıca, bir günü 24 saate ayırmanın, yılı 365 güne ayırmaktan çok farklı olduğunu, birinin bizlerin keyfi bir kabulü, diğerinin ise astronomik doğal bir realite olduğunu açıklamadım. Zira, onun, en az benim kadar bu farkı bildiğinden emindim. Ona anlayacağı dilden bir cevap vererek tartışmayı noktaladım: “şimdi anlıyorum ki, Tanrı bir yıldaki 6 saatlik artık zamanı ikiyüzlülerin yaşaması için bırakmış.”

Evet, bu sözleri, yedi-sekiz kişinin önünde aynen söylediydik. Gerçekleri bile bile gizleyip halkı aldatanların ikiyüzlülüğünü yeri gelince ilan etmeyi bir saygısızlık değil, aksine hakka ve halka karşı bir görev sayıyoruz. (Edip Yüksel, Üzerinde 19 Var)

http://19.org/index.php?id=70,241,0,0,1,0

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

24th Nisan 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

19 Kodu

 

 

mükemmel,

nesnel ve evrensel,

inkarcılar için bir fitne,

erdemlilerin inancını çelikleştiren,

hristiyan ve yahudilerin kuşkusunu kaldıran,

ikiyüzlülere görülmeyen,

insanlığa bir uyarı,

ve geride kalanlarla ilerliyenleri ayırdeden

büyük mucizelerden biri (74:28-37)

“Ve de ki: Allah’a hamd olsun. O size ayetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin, yaptıklarınızdan gafil değil ” (27:93).

“Biz, onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki onun gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (41:53)

27:93 ayeti, Kuran’ın vahyinden sonra, Allah’ın belirleyeceği bir zamanda önemli işaretlerin zuhur edeceğini, 41:53 ayeti ise, gerek ufuklarda ve gerekse insanlık alemi içinde “Zikrin” hak olduğunu kanıtlayacak işaretlerin açığa çıkacağını bildirir. 10:20 ayetinde ise Kuran’ın mucizesinin ileride ortaya çıkacağı anlatılır.

 

 

Sayısal Harmoni

1969 yılında, Kuran’da bir matematiksel sistemin varolduğuna dair ilk işaretleri aldık:

  • “Ay” (Şehr) kelimesi Kuran boyunca 12 kez geçer.
  • “Gün” (Yevm) kelimesi 365 kez geçer.
  • “Günler” (Eyyam ve Yevmeyn) 30 kez geçer.
  • “Şeytan” ve “Melek” kelimeleri eşit sayıda 88′er kez geçer.
  • “Dünya” ve “Ahiret” kelimeleri eşit sayıda 115′er kez geçer.
  • “İman” ve “Küfr” kelimeleri eşit sayıda 25′er kez geçer.
  • “Adalet” (Qıst) ve “Zulüm” kelimeleri 15′er kez geçer.
  • “Güneş” (Şems) ve “Işık” (Nur) kelimeleri 33′er kez geçer.
  • Allah’ın “De” (Qul) hitabı ile, melekler, insanlar ve cinler için kullanılan “Dediler” (Qalu) kelimesi eşit sayıda 332′şer kere geçer. (21:112 ayetinin ilk kelimesi “Qale” değil, “Qul” dür. Bazı Kuran nüshalarında yanlışlıkla “Qale” (dedi) biçiminde yazılmıştır.)

Bu matematiksel gerçekleri, Fuad Abdülbakinin ünlü Kuran fihristi olan “El Mucemül Müfehres Li Elfazil Quranil Kerim” ile kontrol edebilirsiniz.

 

 

Gizlenen Mucize

19 sayısı, Kuran’ın 74. suresinde sözü edilmesine rağmen Kuran’ın inişinden tam 1406 (19×74) kameri sene boyunca Kuran’ın matematiksel yapısının bir kodu olarak gizli kaldı. 1974 yılında biyokimya doktoru Reşad Halife tarafından kompüter analizleri sonucunda sonucu keşfedildi. 19 kodunun “Gizlenmiş Sır” adlı 74. surede sözü edildiğini düşündüğümüzde keşif zamanının bu iki sayının yanyana konması veya birbiriyle çarpılması sonucu elde edilen yıllara denk gelmesi ilgi çekicidir. Buna benzer daha nice ilginç işaretler, bu önemli olayın tamamen Allah’ın takdiriyle şu zamanımızda ortaya çıkarıldığını gösteriyor.

Dünya tarihinin en büyük buluşu olan ve peşinden bir çok gelişmeyi ve tartışmayı da getiren bu ilahi mesajın kısa bir özetini sunacağım. Bu mucizenin ifşası ile birlikte Tanrı, hurafe ve hikayelerle dejenere edilen ve uydurma hadislerle ilkel bir Arap dini haline sokulan İslam dininin yeniden orijinal haline döndürüleceği, son peygamber Muhammed’in tebliğ ettiği gerçeklerin tekrar aynı tazelikte dünya halklarına iletileceği bir rönesans hareketini başlatmış bulunuyor. Kuran’ın “büyüklerden biri” olarak tanımladığı mucizenin kısa bir özetini sunalım:

 

 

Rahman ve Rahim ALLAH’ın ismiyle.

74:1

Ey gizlenen,

74:2

Kalk ve uyar.

74:3

Rabbini yücelt.

74:4

Örtülerini temizle

74:5

Kötülükten uzaklaş.

74:6

İhtiraslı olma.

74:7

Rabbin için sabret.

74:8

Duyuru yapıldığı zaman,

74:9

İşte, zorlu gün o gündür.

74:10

İnkarcılar için kolay değil.

74:11

Bir birey olarak yarattığım kişiyi bana bırak.

74:12

Ona hem zenginlik verdim,

74:13

Hem de gözü önünde çocuklar…

74:14

Ona nimetler yağdırdım.

74:15

Buna rağmen, daha fazlasını istiyor.

74:16

Asla, çünkü o, ayetlerimize karşı bir inatçı kesildi.

74:17

Onu sarp bir yokuşa sardıracağım.

74:18

Nitekim o düşündü; ölçtü biçti.

74:19

Kahrolası, ne biçim ölçüp biçti.

74:20

Kahrolası, gene ne biçim ölçüp biçti.

74:21

Baktı.

74:22

Sonra surat astı, kaşlarını çattı.

74:23

Ve arkasını döndü; büyüklük tasladı:

74:24

“Bu,” dedi, “etkileyici bir büyüden başka bir şey değil.”

74:25

“Bu sadece bir insan sözüdür.”

74:26

Onu Sakar’a atacağım.

74:27

Sakar nedir bilir misin?

74:28

Ne bırakır, ne de yüklenir (tam ve mükemmel),

74:29

Halklar için (evrensel) bir göstergedir/ekrandır.

Matematiksel Mucizenin Kodu

74:30

Üzerinde on dokuz vardır.

74:31

Biz ateşe bekçi olarak sadece melekleri atadık. Onların sayısını (on dokuz’u) da, (1) inkarcılar için bir fitne (sınav/huzursuzluk kaynağı) yaptık, (2) kitap verilmiş olanları ikna etsin, (3) inananların inancını güçlendirsin, (4) kitap verilmiş olanlarla inananların kuşkularını ortadan kaldırsın, ve (5) kalplerinde hastalık olanlarla inkarcılar da, “ALLAH bu örnekle ne demek istiyor?” desinler. Böylece ALLAH dilediğini/dileyeni saptırır ve dilediğini/dileyeni de doğruya iletir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu (sayı) halklara bir mesajdır.

74:32

Hayır, and olsun Ay’a

74:33

Geçtiği vakit geceye,

74:34

Ağardığı vakit sabaha,

74:35

Bu büyüklerden birisidir.

74:36

Halklara bir uyarıdır.

74:37

İlerlemek yahut geride kalmak dileyenleriniz için.

 

 

19 Kodlu Matematiksel Sistemin Bazı Örnekleri

  • Kuran’ın ilk ayeti Besmele 19 harftir.
  • Kuran 114 (19×6) sureden oluşur.
  • Kuran’da, numarasız Besmeleler dahil 6346(19×334) ayet vardır. Bu sayının rakamları 6+3+4+6= 19 ‘dur.
  • İlk vahyedilen 96. sure sondan 19. suredir.
  • Besmele, 9. surenin başında bulunmaz; fakat bu kayıp Besmele 19 sure sonra, iki Besmele’ye sahip 27. surenin 30. ayetinde tamamlanır. Böylece Kuran’daki Besmele tekrarları 114 (19×6) olmaktadır.
  • Kayıp Besmele’yi tamamlayan Besmele’nin sure ve ayet numaralarının toplamı 19′un katıdır. 27+30=57
  • Besmele’deki her kelimenin Kuran boyunca tekrarlanma sayıları hep 19′un katlarıdır:

İsim

19

19 x 1

Allah

2698

19 x 142

Rahman

57

19 x 3

Rahim

114

19 x 6

Dikkat ederseniz çarpım faktörlerinin toplamı olan 152 sayısı da 19×8 dir.

  • Kuran’da, Allah’ın yaklaşık 400 adet isim ve sıfatı bulunur. Bunlardan sadece 4 tanesinin sayısal (ebced) değeri 19′un tam katıdır ve bunların hepsi Besmele’deki kelimelerin tekrar sayılarına denk gelmektedir:

 

Vahid (Tek)

19

Zulfadlil Azim (Büyük Lütuf Sahibi)

2698

Mecid (Yüce)

57

Cami (Toplayan ve yayan)

114

  • “Allah” kelimesinin geçtiği tüm ayetlerin numarasını tekrarsız olarak toplarsanız, toplam: 118123 (19×6217).
  • Son kelimesi “Allah” olan biricik sure 82. sure olup “Allah” kelimesi 19. ayettedir. Ve bu, sondan 19. “Allah” kelimesidir. (Bu sure 19 ayete sahip ilk suredir.)
  • Başlangıç harfli ilk surenin 2:1 ayetiyle başlangıç harfli son sure, 68:1 arasında 5263 (19×277) ayet vardır.
  • Bu iki sure arasında yer alan grupta 38 adet başlangıç harfsiz sure mevcuttur.
  • Yine bu grupta başlangıç harfli ve başlangıç harfsiz surelerin 19 değişen grubu vardır.
  • Bu grupta, “Allah” sözcüğü 2641 (19×139) kez geçer.
  • Bu grubun dışında kalan surelerdeki 57 “Allah” kelimesinin ayet ve sure numaraları tekrarsız olarak toplandığında 2432 (19×128) elde edilir.
  • Başlangıç harf kombinezonlarının 19 tanesi bağımsız birer ayettir.
  • Allah için kullanılan “Wahdehu” kelimesinin ayet ve sure numaralarını (7:70; 39:45; 40:12,84; 60:4) tekrarsız olarak toplarsanız sonuç 361 (19×19) dir.
  • Kuran’da geçen tüm tam sayıları tekrarsız olarak toplayınız. 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 19, 20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 99, 100, 200, 300, 1000, 2000, 3000, 5000, 50000, 100000. Bu 30 tam sayının toplamı 162146 (19×8534) dir.
  • Kuran, bu 30 tam sayıya ek olarak 8 kesirli sayı içerir: 1/10, 1/8, 1/6, 1/5, 1/4, 1/3, 1/2, 2/3. Demek ki, 30 tanesi tam sayı ve 8 tanesi kesirli sayı olmak üzere Kuran’da 38 (19×2) adet sayı bulunur.
  • Her suredeki ayetlerin toplam sayısından sonra o suredeki ayetlerin numaralarını tek tek yanyana yazarak Kuran boyunca bunu sürdürürsek elde edeceğimiz 12692 rakamlı uzun sayı 19′un tam katıdır. Rakamların sayısı olan 12692 sayısı da 19′un tam katıdır.
  • Kuran’ın ilk suresi Anahtar’ın yapısındaki matematiksel sisteme bir kaç örnek verelim. Sure numarası olan 1 rakamından sonra ayetlerinin numarasını sırasıyla yanyana koyarak elde edeceğiniz 11234567 sayısı 19′ un tam katıdır. Ayet numaraları yerine bu ayetlerdeki harflerin sayısını yanyana koyduğunuzda oluşan 119171211191843 sayısı da 19′un tam katıdır. Ayetlerin harf sayısından sonra ebced değerlerini yerleştirirseniz elde edeceğiniz 38 rakamlı 11978617581126181124119836181072436009 sayısı da 19′un katıdır. Bu sayıya her ayetin numarasını da yerleştirirsek 111978621758131261841124151983661810727436009 sayısını elde ederiz ve bu da 19′un tam katıdır. Anahtar suresinin numarasından sonra toplam ayet sayısını, toplam harf sayısını ve toplam ebced değerini yanyana yazdığınızda elde edeceğiniz 1713910143 sayısı da 19′un tam katıdır….
  • 29 surenin başında 14 harften oluşan 14 değişik harf kombinezonu bulunur. 29+14+14 = 57 (19×3)
  • Q harfi ile başlayan iki sureÕde Q harflerini sayalım. 50. surede 57 ve 42. surede de 57 olmak üzere toplam 114 (19×6) Q harfi vardır. 50. surenin 45 ayeti vardır. Bunları toplarsanız sonuç 95 (19×5) tir. 42. surenin 53 ayeti vardır. Bunları da toplarsanız sonuç 95 (19×5) tir. 50. surenin ilk ayetinde Kuran için kullanılan “Mecid” isminin ebced değeri o sure içindeki Q’ların sayısına eşit olup 57′dir. Q suresindeki Q’ların geçtiği ayetlerin numarasını topladığınızda toplam 798 (19×42) dir. 42 sayısı ise Q harfi ile başlayan diğer surenin numarasıdır. Kuran’da numarası 19 olan tüm ayetlerdeki Q harflerinin toplam sayısı 76 (19×4)’tür. Kuran boyunca Lut peygamberin halkının “Qavm-i Lut” diye adlandırılması ve sadece bu surede bunun yerine, içinde “Q” harfi bulunmayan “İhvani Lut” şeklinde adlandırılması dikkat çekicidir (50:13).
  • N (Nun) harfi sadece 68. surenin başında bulunur. Bu suredeki N’lerin sayısı 133 (19×7) dir. N (Nun) harfine sahip Yunus peygamberin ismi, sadece bu surede “N” harfine sahip olmayan “Sahibil Hut” yani “Balık adamı” ifadesiyle geçer (68:48). Nitekim 21:87 ayeti Yunus peygamberi “Zan-Nun” yani “N harfine sahip kişi” diye tanımlayarak, Nun suresindeki farklı isimlendirilmesine dikkatimizi çekmektedir.
  • ® SS (Sad) harfi üç surenin başında bulunur. 7., 19. ve 38. surelerde SS harfi toplam 152 (19×3) kez tekrarlanır. Bu matematiksel sistemle 7:69 ayetindeki “Bastatan” kelimesinin “SS” (Sad) harfiyle değil “S” (Sin) harfiyle yazılması gerektiği ortaya çıktı. Bir çok Kuran nüshasında yanlış olarak yazılan bu kelimenin en eski kufi nüshalardan olan Taşkent nüshasında, “Sin” harfiyle yazılmış olması, 19 kodlu matematiksel sistemi doğrular ve Kuran’ın insanlar tarafından değil, matematiksel sistemle harfi harfine Allah tarafından korunduğunu kesin şekilde kanıtlar (15:9).
  • 36. sure Y ve S harfleriyle başlar ve bu iki harfin bu suredeki toplam tekrar sayısı 285′tir, yani 19×15.
  • ‘A.S.Q. harflerinin toplam sayısı 209′dur, yani 19×11
  • 19. sure beş harf ile başlar, yani K, H, Y, A’ ve SS . Bu beş harfin bu suredeki toplamı 798′dir, yani 19×42.
  • HH. M. harfleriyle başlayan 7 surede bu iki harfin toplam tekrar sayısı 2417 olup 19×113Õtür.
  • H, T.H, T.S ve T.S.M. başlangıçları, bir iç içe kilitlenme sistemiyle beş sureyi birbirine bağlamaktadır. Bu sureler 19, 20, 26, 27 ve 28 noludur. Bu harflerin beş suredeki toplam tekrarlanma sayısı 1767′dir, yani 19×93.
  • “Bunlar, Kuran’ın mucizeleridir” ifadesi sekiz surenin başında geçer ve hepsinde istisnasız başlangıç harflerinden sonra gelir.
  • Kuran’ın temel mesajı Allah’ın birliğidir. Nitekim Allah’ın VAHİD (BİR) isminin ebced değeri 19′dur.

 

 

Anlaşılması Kolay, Taklit Edilmesi İmkansız

Son Mesaj olan Kuran’ın insanüstü matematiksel yapısını kanıtlamak için yukarıda sunduğumuz örnekler yeterlidir. Her geçen gün yeni buluşlar ve yeni tezahürlerle daha da büyüyen bu “anlaşılması kolay, taklidi olanaksız” mucize, bilgisayar çağının insanına Alemlerin Rabbinin büyük bir lütfu ve aynı zamanda önemli bir uyarısıdır. 74:31 ayeti 19 sayısının amacını şöyle belirler:

  1. İnkarcılar için bir ceza ve fitne
  2. Daha önce Kitap alan topluluklara (Yahudiler, Hristiyanlar v.s.) Kuran’ın Allah kelamı olduğunu kanıtlamak.
  3. Müminlerin imanını güçlendirmek.
  4. Kuran’ın korunmuşluğu konusundaki tüm kuşkuları gidermek.
  5. Kafirleri ve ikiyüzlüleri (munafıkları) ortaya çıkarmak.

Olağanüstü delillere rağmen onlar bu mucizeyi inkar edecek ve “Allah bununla ne demek istiyor?” diye anlayışsızlıklarını dile getirip onu hafife alacaklardır. 74:32-37 ayetleri de bu mucizenin büyük bir ilahi yardım olduğunu, yepyeni bir çağı başlatacağını, geri kafalıları safdışı edeceğini bildirmektedir.

 

 

Mucizeyi Göremiyorlar

Hadis ve sünnet izleyicileri, en büyük hipnozcu olan şeytanın etkisi altına girdikleri için Kuran’da apaçık bir gerçek olan 19 kodlu mucizeyi kabul etmemektedirler. Yukarıda değindiğimiz 74:31-37 ayetlerinde belirtildiği gibi tüm insanlığa apaçık olan bu büyük mucizeyi ancak dürüst ve gerçek müminler takdir edecektir. Nitekim 7:146 ayeti, mucizeleri görmekten mahrum edilen kişileri tanımlar:

Haksız yere yeryüzünde büyüklük taslayanları ayetlerimden çevireceğim. Her çeşit ayeti görseler de inanmazlar. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler; ancak azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler. Çünkü onlar ayetlerimizi yalanladılar ve onları umursamaz oldular (7:146).

 

 

Tevratta da Aynı Kod Mevcut

41:53 ayetinde haber verilen ufuklardaki işaretlerden birisini de son zamanlarda farkettik. 19 sisteminin bir benzerine 11. yüzyılda yaşayan bir Yahudi hahamı, Tevrat’ın dualarından birisinde şahit olmuş ve bununla enteresan tesbitlerde bulunmuştur.

Judah adlı bir rabinin (baş hahamın) çalışmaları, 1978 yılında Californiya Üniversitesi yayınları arasında yayınlanan Studies in Jewish Mysticism adlı bir kitapta incelenir.

Kuran’ın matematiksel sistemini destekleyen Rabi Juda’nın bu buluşu yüzyıllar öncesinden haber verilir. Gaybi bir haber olabileceğini kestiremiyen geçmiş Kuran yorumcularının açıklamakta zorluk çektikleri 46:10 ayetinin çevirisi şöyledir:

“De ki: Düşündünüz mü ya o Allah katından ise ve siz de ona karşı çıkmışsanız ve İsrailoğullarından bir şahit te bunun benzerini görüp inandığı halde, siz kibirlenip yüz çevirmişseniz?! Şüphesiz Allah, zalim bir topluluğu doğru yola iletmez.” (46:10).

Aşağıdaki ayetler de konumuz açısından dikkat çekicidir:

“Dediler ki: ‘Rabbinden bize bir ayet (mucize) getirmeli değil miydi? Kendilerine, önceki kitaplarda bulunan beyyine (delil) gelmedi mi? Şayet onları o beyyineden önce bir azap ile helak etseydik: ‘Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de böyle zelil ve rezil olmadan önce ayetlerine uysaydık’ derlerdi. De ki: Herkes gözetlemektedir. Siz de gözetleyin. İleride düzgün yolun sahipleri kimlerdir, hidayete erişenler kimlerdir bileceksiniz.” (20:133-135)?

Not: 133′üncü ayette geçen “beyyine” kelimesi tüm Kuran’da 19 kez geçerek anlamsal ilişkiyi destekler.

 

 

Kuran Mucizesine “19 Efsanesi” Diyenler

İnkilap Yayınları tarafından yayımlanan “19 efsanesi” isimli kitaba değinmek istiyorum. Mahmut Toptaş, Hikmet Zeyveli, Orhan Kuntman ve Sadrettin Yüksel imzalarıyla yayımlanan bu kitap cehalet, yalan ve iftiralarla doludur. 19 mucizesinin amacını tasvir eden 74:31-56 ayetleri, İnkılab yayınevi başta olmak üzere bu büyük mucizeye karşı savaş açan ekibin durumunu ve bu tartışmanın sonunda nelerin gerçekleşeceğini bildiriyor.

Fanatik inkarcıların ve kalpleri marazlı ikiyüzlülerin anlamayarak karşı çıktığı Kuran’ın bu büyük matematiksel mucizesine “efsane” kelimesini yakıştırmaları bir rastlantı değildir. 19 mucizesini karalamak için kullanabilecekleri onlarca kelime yerine “efsane” kelimesini kullanmaları tümüyle ilahi bir tecellidir. Dört yazar ve yayınevi patronu, “efsane” yakıştırmasıyla farkında olmadan kendilerini Kuran’ın teşhirine mahkum etmişlerdir. Kuran’ın bu mucizevi tecellisini öğrenmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki iki ayeti ibretle okuyunuz.

“Onlardan bir grup var ki seni dinlerler. Fakat, kalpleri üzerine (Kuran’ı) anlamalarına engel olacak örtüler, kulaklarına da ağırlık koyarız. Her bir mucizeyi görseler de ona inanmazlar. Bundan ötürü sana geldiklerinde seninle tartışırlar ve inkarcılar, “Bu ancak bir EFSANEdir” derler.”‘

“Kendilerini ondan uzaklaştıkları gibi başkasını da ondan uzaklaştırırlar. Böylece farkında olmadan kendilerini mahfederler.” (6:25,26). Ayrıca 27:82-84

Tarihin, genelde bir tekerrür olduğunu ve Kuran ayetlerinin geçmişe, hazıra ve geleceğe bakan yönlerinin bulunduğunu bilenlere, 40. surenin 38. ayetinden 44. ayetine kadar okumalarını öneriyorum.

“Benim size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a bırakıyorum. Şüphesiz Allah kulları görür.” (40:44).

KuranÕın “en büyüklerden” biri olarak tanımladığı 19 sayısının işaretini kavrayaman ve Müddessir suresinde cehennemden başka bir şey göremiyen ve 19 sayısından zebralar gibi kaçan din adamlarının eleştirilerine verdiğimiz cevapları “Üzerinde Ondokuz Var” kitabımızın son bölümünde bulabilirsiniz.

 

 

 

19 Kodu üzerine sorular:

a) Tüm bu matematiksel gerçekler bir rastlantı mıdır?

b) Kuran’ın ilk ayeti olan Besmele’de kaç harf mevcuttur? Geç miş alimleriniz (Fahreddin er Razi, Qurtubi, Said Nursi vs.) Besmele’nin harflerini neden 19 olarak saydılar? Matematiksel mucizenin keşfedilmesinden sonra sırf bu mucizeyi inkar etmek için neden Besmele’nin 19 harften oluşmadığını iddia ettiniz? Toz kondurmadığınız alimleriniz bu çok basit sayım işini beceremediler mi ?

c) 786 sayısının Besmele’nin ebced değeri olduğu malum. Nitekim yüzyıllardır Pakistan, Hindistan müslümanları Besmele yerine mektuplarının üzerine bu sayıyı yazmaktadırlar. 786 sayısı kaç harfin ebced değeridir?

d) 28 Arap harfini tanıyan ilk okul çocuklarının bile rahatlıkla sayabileceği Besmele’nin harflerini neden doğru sayamıyorsunuz? Besmele’nin harflerinin 18 veya 21 veya 22 veya 23 adet olduğunda ihtilaf ettiğiniz halde; 19 harf olamıyacağı konusunda ittifak etmeniz garip değil mi?

e) 74:31 ayeti, 19 sayısının amacını açık biçimde zikretmiştir. Nitekim bu mucizenin ortaya çıkmasıyla birlikte o ayette haber verilenler aynen gerçekleşmektedir. Sizin 19′ unuz ise bunlardan hiçbirisini gerçekleştirmemektedir. 19 sayısı, müminlerin inancını nasıl güçlendiriyor? 19 sayısı Yahudi ve Hristiyanların Kuran hakkındaki kuşkularını nasıl ortadan kaldırıyor? Kalpleri bozuk ikiyüzlüler bu sayıyı ne şekilde anlayamıyorlar?

f) Kuran’ın büyük mucizesini kabul etmeyişinizin nedeni 74:31, 7:146 ve 6:25 ayetlerinde açıklanmaktadır. Bu mucizeyi inkar etmek için neden bu derece gayret gösteriyorsunuz?

g) Allah’ın kelamına inanmıyan münafıklar, “Mucizelere ihtiyacımız yoktur” diyerek Allah’ın rahmetini engellemek isterler. İbrahim peygamberin imanının güçlenmesi için Allah’tan mucize istemesini nasıl açıklarsınız? (2:260).

h) Kuran’ın edebi yönden mucize bir kitap olduğunu iddia ediyorsunuz? Edebi mucizenizin objektif bir kriteri var mıdır? Birisi çıkıp, Nazım Hikmet’in veya Mehmed Akif’in şiirleri edebi mucizedir bir benzerini getiremezsiniz derse nasıl karşılık verirsiniz? Sizin en kutsal hadis kitaplarınıza göre, Ebubekir döneminde Kuran’ı derlemek isteyen heyet, iki tanıkla gelmeyen ayetleri kabul etmiyordu. Örneğin, “taşlama ayetini” tek başına getiren Ömer’in tanıklığı reddedilmiş, Tevbe suresinin “son iki ayetini” tek başına getiren Huzeyme b. Sabit el Ensari reddedilmiş fakat sonradan onun tanıklığının “çok özel” olduğu kabul edilerek Kuran’a sokulmuş! İddia ettiğiniz gibi Kuran, edebi yönden bir mucize idiyse ve tüm insan ürünü kitaplardan edebi yönden farklı idiyse peygamberin en yakın arkadaşları ve Arap edebiyatını en iyi bilen insanlar neden Kuran ayetlerini ayırdetmek için tanıklara ihtiyaç duydular? Neden Kuran ayetlerini tanıyamadılar?

i) Namazlarda okuduğunuz Kunut duasının edebi yönden mucize olmadığını nasıl ispatlarsınız? Aynı şekilde Fatiha(Anahtar) suresinin edebi yönden mucize olduğunu nasıl ispatlarsınız?

j) 10:20; 27:93; 41:53 ayetlerinde verilen söz nasıl gerçekleşti?

k) 19 kodunun 11. yüzyılda Judah adındaki bir Başhaham tarafından Tevrat’ın orijinal bir bölümünde keşfetmiş olmasını ve bunu haber veren 46:10 ayetini nasıl açıklarsınız?

l) Bazı surelerin başında yer alan A.L.M., HH.M., Y.S., Q. harfleri ne anlama gelmektedir? Alimleriniz bu konuda kaç çeşit görüş ve yorum ileri sürdüler? “Bunlar bu kitabın ayetleridir (mucizeleridir)” ifadesinin sürekli olarak bu başlangıç harflerinden sonra gelmesi dikkat çekici değil midir? (10:1; 12:1; 13:1; 15:1; 26:1,2; 27:1; 28:1,2; 32:1,2).

m) 72:28 ayeti, Allah’ın herşeyi sayı olarak saymış olduğunu bildirir. En büyük matematikçi olan (3:19; 19:84; 72:28; 78:27-29) ve kainat kitabının ayetlerini matematikle yazan Evrenlerinin Rabbinin kitabında matematiksel bir sistemin mevcudiyetini neden uzak görüyorsunuz?

n) 83:9,20 ayetlerinde sözü edilen “Kitabün Markum”(Rakamlanmış Kitap) ne demektir? Kuran’a göre kimler o Rakamlı Kitaba tanık olacaklar, kimler “efsane” diyerek reddeceklerdir? (88:9-13; 88:20,21; 6:25).Edip Yüksel) http://www.19.org/index.php?id=66,97,0,0,1,0

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

18th Nisan 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ALEVİLİK

Ahmed b. Hanbel Hz. Ali radiyellahü anh’tan şunu rivayet etmiştir: Beni Resulüllah sallallahü aleyhi ve sellem çağırdı ve buyurdu ki, ” Sende İsâ’ya benzer bir yön vardır. Yahudiler onu öylesine horlamışlardır ki, anasına iftira bile etmişlerdir. Hırıstiyanlar da öylesine sevmişlerdir ki, onu kendisine layık olmayan bir yere indirmişlerdir.” Hz. Ali şöyle devam etti: Dikkat edin, iki grup, benim hakkımda kendilerini gerçekten mahvedeceklerdir. Birisi sevenlerdir ki, beni bende olmayan şeylerle öveceklerdir. Diğeri de horlayanlardır ki, bana olan kinleri onları bana iftiraya zorlayacaktır. Bakın, ben peygamber değilim. Bana vahiy gelmez. Ama ben gücümün yettiği kadar Allah’ın kitabına ve Resulüllahın sünnetine uygun iş yaparım. Size Allah’a boyun eğmeyi emrettiğim sürece hoşunuza gitse de gitmese de bana boyun eğemek görevinizdir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/160)

Hz. Ali hakkında aşırılık edenler iki gruptur. Biri ona aşırı sevgi besleyenler diğeri de onu aşırı derecede horlayanlardır. Hz. Ali ‘nin ifadesi ile bunların her ikisi de kendilerini mahvetmişlerdir.

 

I- HZ. ALİ’Yİ AŞIRI SEVENLER

Bunlar Hz. Ali ve evladı ile ilgili çeşitli iddialarda bulunmuşlardır.

A- Halifeliğin Yalnız Hz. Ali ve Evladının Hakkı Olması

Bilindiği gibi İslam öncesi Arap yarımadasında halk kabileler halinde yönetiliyordu. Her kabilenin bir reisi vardı. Kabile reisliği babadan oğlu geçerdi. Müslümanların komşuları olan İran, Bizans ve Habeşistan da krallıkla yönetilmekteydi. Krallığın da babadan oğula geçen bir sistem olduğunu biliyoruz. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hem bir peygamber hem de devlet başkanı idi. Hz. Peygamberin hanedanı içinde başkanlığa en yakın kişi şüphesiz Hz. Ali idi. Çünkü o hem amcasının oğlu, hem damadı, hem de bütün hayatını Hz. Peygamber ile birlikte geçirmiş bir şahsiyetti. Kur’an ve Sünneti de çok iyi biliyordu. Bu sebeple insanlardan bir kısmının Hz. Peygamberden sonra onu halife görmek istemeleri normaldi. Hz. Ali’nin halife seçimindeki hoşnutsuzluğunu da böyle bir görüş ve ictihada bağlamak gerekir.

Bugün de insanlar, bunca yaygın propagandaya rağmen hanedanlık düşüncesinden uzaklaştırılamamaktadırlar. Osmanlılar neredeyse bir asra yakındır tarih sahnesinden silinmiş ve saltanata mensup kimseler sürgün edilmiş olmasına rağmen bu gün o hanedandan olan kişilerin söz ve davranışlarını halk ilgi ile izlemektedir. Eğer onlardan birisi siyasete soyunacak olsa eminim ki, kolaylıkla seçimi kazanacaktır. Erdal İNÖNÜ’nün SHP’nin genel başkanı olmasının İNÖNÜ soyadıyla olan ilgisi inkar olunamaz. Aynı şey Menderes ailesi için de söylenebilir. Amerika’da Kennedy ailesinin hala önemli olması silinemeyen bu hanedanlık düşüncesiyle yakından ilgilidir.

Fakat ne Kur’an’da ne de hadis-i şeriflerde devletin şekliyle ilgili emredici bir hüküm vardır. Kur’an egemenliğin Allah’a ait olduğunu ilan eder. Bununla ilgili çok sayıda ayet ve bir de Mülk suresi vardır. Bu surenin ilk ayeti şöyledir :

“Ne yücedir O ki, mülk onun elindedir ve onun her şeye gücü yeter.” (Mülk 67/1)

Mülk kelimesi egemenlik, saltanat ve sahiplik anlamına gelir.[1]

Allah egemenliğine kimseyi ortak etmez. “O Allah ki, göklerin ve yerin egemenligi yalnız onundur. Kendisi için bir çocuk edinmemiştir. Egemenlikte bir ortağı da yoktur. Her şeyi o yaratmış, her birine bir ölçü ve düzen vermiştir.” ( Furkân, 25/2)

İnsanlara egemenliği veren Allah’tır.

“De ki ey egemenliğin sahibi olan Allah’ım ! Sen kime dilersen egemenliği ona verirsin, kimden dilersen egemenliği ondan alırsın. Sen kimi dilersen onu yükseltirsin, kimi dilersen onu da alçaltırsın. İyilik etmek yalnız senin elindedir. Çünkü senin gücün her şeye yeter.” ( Al-i İmrân, 3/26)

Allah Teâlâ insanları değerli yarattığını ve bir çok şeyi onların emrine verdiğini beyan etmektedir. “Adem oğullarına gerçekten çok değer verdik. Onları karada ve denizde taşıdık ve güzel şeylerle rızıklandırdık. Yarattıklarımızın bir çoğundan da üstün kıldık.” (İsra, 17/70)

İnsanların en değerli olanının kim olduğunu da Allah Teâlâ açıklamıştır :

“Ey insanlar, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Bir birinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız takvâsı en iyi olanınızdır.” (Hucurât, 49/13)

Bir çokları da bu ayetlere bakarak hanedanlığın önemli olmadığı kanaatine varabilir.

Hz. Ali’yi halifelik makamına daha layık görmenin yadırganacak bir tarafı yoktur. Ama bunu normal bir görüş farklılığı görmeyip Hz. Ali’nin de bizzat biat ettiği halifeleri zalim ve gasıp saymak bir aşırılıktır. Halbuki, Hz. Ali’nin bu zatlarla ilgili güzel sözleri vardır.

Buhârî’nin rivayetine göre Muhammed b. el-Hanefiyye diyor ki, babama (Hz. Ali kerremellahü veche’ye) sordum : Resulüllah sallallahü aleyhi ve sellemden sonra insanlarin en üstünü kimdir ? Dedi ki, ” Ebubekr’dir. Ondan sonra kimdir, dedim. Dedi ki, Ömer’dir. Bundan sonrakinin Osman olduğunu söylemesinden korkarak dedim ki, “Sonra da sensin.” Dedi ki, “Ben başka değil, sadece müslümanlardan biriyim.” (Buhârî, Fedâil’üs-Sahabe, 5)

Bilindiği gibi bugün Şia, Hz. Ali’nin halifeliğini bir iman meselesi saymaktadır. Onlara göre imanın şartlarından biri de Hz. Ali’nin ve soyundan gelenlerin Hz. Peygamberden sonra halife olduklarına inanmaktır.[2] Ezan okurken “Eşhedü enne Aliyye veliyyullah” demeleri bu inanç esasını ilan etmekten başka bir şey değildir.

 

 

B- İmamın Masum Olması

Yalnızca Hz. Ali ve soyundan gelenlerin halife olabilmesi ve onun dışındakilerin böyle bir yetkiye sahip olamamaları inancı insanları bir başka aşırılığa sürüklemiştir. Bu aşırılık Hz. Ali ve soyundan gelen imamların masum olmaları inancıdır. Çünkü halifeliğin bunların hakkı olması için başkalarından farklılandırılmalarına ihtiyaç duyulmaktadır. Aşağıdaki ifadeler bugün İran’da yaygın olan Şia’nın inancıdır:

İmamın da peygamber gibi içte, dışta, görünürde, gizlilikte, bütün kötü ve pis şeylerden, doğumundan vefatına dek masum (HATASIZ-GÜNAHSIZ) olduğuna inanıyoruz. İmam, imametten önce, sonra, soy-boy şerefi bakımından en yüce ve temiz kişi olup her türlü kötülükten, suçtan, yanılmadan, yanlış iş görmeden, unutmadan ve her türlü aşağılık şeylerden masumdur.” [3]

İmamlar için gösterilen bu özellikler Hz. Peygamberde yoktur. Çünkü onun yanılıp hata ettiğine dair Kur’an-ı Kerim’in açık ifadeleri vardır.

Peygamberimiz vahiy gelmeyince Ashab ile istişarelerde bulunurdu. Bu istişarelerde yanlış kararlara vardığı da olurdu.

Hz. Ömer radiyellahu anh anlatıyor : Bedir savaşında esirler alınınca Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Ebû Bekr ve Ömer’e “Bu esirlerle ilgili görüşünüz nedir?” diye sordu. Hz. Ebû Bekr dedi ki “Ey Allah’ın nebisi, bunlar amcaoğullarımız ve soydaşlarımızdır. Onlardan fidye almanı uygun görüyorum; böylece kafirlere karşı güçlenmiş oluruz. Belki Allah ilerisinde onlara müslüman olmayı nasibeder.”

Hz. Peygamber (s.a.v.) “Senin görüşün nedir Hattaboğlu?” diye sordu. Dedim ki, “Hayır, vallahi ya Resulallah, ben Ebû Bekr’in görüşüne katılmıyorum; benim görüşüm şudur: İzin ver onların boyunlarını vuralım. Akîl’i (kardeşi) Ali’ye bırak boynunu vursun, şu akrabamı da bana bırak boynunu vurayım. Çünkü bunlar küfrün liderleri ve ileri gelenleridir.”

Hz.Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ebû Bekr’in görüşünü benimsedi, benim görüşümü benimsemedi. Ertesi gün geldim birde gördüm ki Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ile Ebû Bekr oturmuş ağlıyorlar. Dedim ki, “Ya Resulallah, söylesene, sen ve arkadaşın niçin ağlıyorsunuz? Eğer ağlamaya değer görürsem ben de ağlarım, ağlamaya değer görmezsem sizinle ağlar gibi gözükürüm.” Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Arkadaşlarının esirlerden fidye alınması yolunda bana sundukları görüşe ağlıyorum. Çünkü onlara azabın şu ağaçtan daha yakın bir şekilde geldiği bana gösterildi. Allahü Teâlâ şu ayeti indirdi: “Yeryüzünde düşmanını ezmedikçe hiçbir Peygamber’in esirler alması doğru olmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki, Allah öbür dünyayı diliyor. Allah güçlüdür, hakîmdir. Eğer daha önceden Allah tarafından verilmiş bir hüküm olmasaydı aldıklarınızdan ötürü size büyük azab dokunurdu.” (Enfal 8/67,68)[4]

Demek ki, olayların arkasındaki gerçeği Hz. Peygamber de Hz. Ebubekr de görememiştir. Çünkü bunların her ikisi de insandır ve faziletli olmaları yanılmalarına mani olmaz. Ancak şu var ki, Cenab-ı hak Hz. Peygamberin yanıldığı hususları ona yaptığı vahiyle düzeltir ve ondan bize düzeltilmiş olarak intikal eder.

Ne kadar üstün bilgiye ve fazilete sahip olursa olsun herkesin yanılabileceği düşüncesi Kitap ve Sünnette açıkca belirtilenler dışındaki her görüşün tenkide tabi tutulmasına yol açmış ve İslam’da ihtilaflı her meselenin daima kitap ve sünnet ışığında çözülmesine sebep olmuştur.

 

 

C- İmamın Sıfatları ve Bilgisi

İmam hayali bir şahsiyet haline getirildikten sonra onun için çok şeyler söylenmeye başlamıştır. İşte İrandaki şiilerin imamla ilgili inançlarından bir bölüm daha:

İmamın ilahi hükümlere, ilahî marifete, bütün bilgilere sahip olması peygamber yahut kendisinden önceki imam vasıtasıyladır. Yepyeni şey hakkında da imam, Allah Teâlânın ona ihsan ettiği kudsi kuvvetle, ilham yoluyla gereği gibi hükmeder, o şeyi künhüyle anlar, bilir. Bir şeye yönelirse, onu bilmek dilerse o şey hakkında ancak gerçeği bilir, yanılmaz, şüpheye düşmez; bu hususta akli delillere, yahut belletenlerin belletmesine ihtiyaç yoktur; bilgisi iktiza edince daha da derinleşir, daha da ziyadeleşir ve bu yüzdendir ki Resul-i Ekrem’e, ” Rabbim bilgimi ziyade et.” demesi emir buyurulmuştur.” “

“…. İmam herhangi bir şeyi bilmek dilerse o işin bütün gerçeği tozdan pasdan arınmış, yapımı güzel bir aynaya, karşısındaki şeyler, nasıl akseder, olduğu gibi görünürse İmamın gönlüne de böyle akseder, görünür. “

“….. Hiç biri bir muallime gitmemiş, bir mürebbiden bir şey öğrenmemiştir; hatta okumayı, yazmayı bile talim yoluyla elde ettiklerine dair bir rivayet mevcut değildir. Hiç biri, bir hocadan ders görmemiş, hiç biri bir mektebe, bir medreseye gitmemiştir. Böyle olduğu halde kendilerine bir şey sorulunca ona derhal ve en doğru cevabı vermedeler, dillerine, bilmiyorum sözü gelmediği gibi cevap vermek için düşünmeleri, yahut cevabı bir müddet sonraya tehirleri de vaki değildir…”[5]

Bu özellikler de Hz. Peygamberde bulunmayan özelliklerdir. Çünkü bunlar onu beşer olmaktan çıkarır. İnsanların bir kısmı Hz. Peygamberde bir insan üstülük görmek istemişler, sıradan bir insanın peygamber olamayacağını zannetmişlerdi. Kur’an-ı Kerim bu durumu şöyle bildirmektedir.

” Dediler ki, yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça sana inanacak değiliz. veya senin hurma bahçen ve üzüm bağın olur, arasından gürül gürül ırmaklar akıtırsın. Yahut kuruntusunu ettiğin gibi gökyüzünü üstümüze parça parça düşürür veya Allah ile melekleri karşımıza getirirsin. Yahut ta senin altından bir evin olur veya göğe çıkarsın. Bize okuyacağımız bir kitap getirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz ya. Deki, Rabbımı tenzih ederim. Ben Allah’ın elçi olarak gönderdiği bir beşerden başka neyim ki ? Zaten karşılarına doğru yol çıkınca insanları ona inanmaktan alıkoyan sadece onların şu sözleridir : Allah elçi olarak bir beşeri mi gönderir?” (İsrâ 17/90-94)

Hırıstiyanlar, Hz. İsa’ya olan aşırı bağlılıklarnıdan dolayı onu Allah’ın oğlu kabul etmişler, Tanrının Hz. İsa’nın şahsında insan kılığına büründüğünü söylemişlerdir.

Hz. Peygamberin beşer olma özelliğini ilk müminler çok iyi kavradıkları için vahiy gelmeyen konularda ona itiraz ediyor ve karşı görüşlerini belirtiyorlardı. Meselâ bunlardan biri Bedir savaşında olmuştur. Hz. Peygamber ordusunu akşam üzeri, Bedir sularından Medine’ye en yakın olanının başına kondurmuştu. Burada el-Habbâb b. el-Münzir bir askeri uzman olarak kalktı ve dedi ki, ” Ya Resulellah ! Bu karargaha baksana, buraya seni Allah mı kondurdu. Buradan ileri veya geri gitmeye hakkımız yok mudur ? Yoksa bu bir görüş, bir strateji, bir harp hilesi midir ? Hz. Peygamber buyurdu ki, ” Bu bir görüş, bir strateji ve harp hilesidir.” Dedi ki, Ya Resulellah burası uygun bir yer değildir. Orduyu kaldır, Kureyş’e en yakın kuyunun başına gidip konaklayalım. Gerideki kuyuların içini tahrip edelim. Sonra bir havuz yapıp içini su dolduralım. Sonra onlarla savaşalım. Biz su içeriz, onlar içemezler. ” Peygamberimiz buyurdu ki, ” Doğru bir görüş belirttin.”[6]

 

 

D- İmamlara İtaat

İmamlara kayıtsız şartsız itaat edilmesi ön görülmektedir. Bu konuda da İran şiilerinin inançlarından nakilde bulunalım :

Onların buyrukları Allah Teâlâ’nın buyruklarıdır. Nehiyleri onun nehyidir. Onlara itaat, Allah’a itaattır. Onlara isyan Allah’a isyandır. Onları seven Allah’ı sever. Onlara düşman olan Allah’a da düşman olur… “[7]

Hırıstiyanlar Hz. İsa’daki uluhiyet ruhunun papaya, papaza, kardinale ve rahibe geçtiğine inanmaktadırlar. Bunların Allah’tan ilham aldıkları ve asla yanılmayacakları kabul edilmekte ve onlara kayıtsız şartsız itaat edilmesi istenmektedir. Bu bir aşırılıktır.

Hz. Ali ve evladına karşı da aşırı davranıldığı görülmektedir. Halifeler yani imamlar, yeryüzünde Allah’ın bir memurudurlar. Uyacakları talimatı da Hz. Peygamber getirmiştir. Bu da Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberin söz ve uygulamalarıdır.

Allah Teâlâ hazretleri şöyle buyuruyor : “Ey inananlar ! Allah’a boyun eğin, onun Elçisine ve sizden olan yetkililere boyun eğin. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bir konu üzerinde anlaşamayınca onu hemen Allah’a ve Elçisine bırakırsınız. Bu hem hayırlı, hem de sonucu daha güzel bir tutumdur.” ( Nisa 4/59)

Ayeti Arapçadaki dizilişine göre tercüme edecek olursak şöyle dememiz gerekir : ” Ey inananlar! Allah’a boyun eğin, onun Elçisine boyun eğin, sizden olan yetkililere de…” Burada, yetkililere boyun eğme emri, Allah’ın elçisine boyun eğme emrine bağlantılı olarak verilmiştir.

Peygamberlere kayıtsız şartsız boyun eğilir. Ama bundan, yetkililerimize de kayıtsız şartsız boyun eğmemiz gerektiği anlaşılamaz. Çünkü peygamberlerin hiç bir konuda Allah’a isyan etmeyeceğini biliyoruz. Ama yetkililerimiz bir peygamber gibi günahsız olamazlar. Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor : “Yaratıcıya ısyan olan yerde yaratılmışa boyun eğilmez.” (Müslim, imaret 39; Ebû Davud,cihad 87) Bir diğer hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor : ” Boyun eğme sadece marufta olur.” (Buharî, ahkâm 4, Müslim, imaret 39-40) Maruf, Kur’an’a, sünnete ve geleneğe uygun şey demektir. Bu sebeple yetkilinin islam yasalarına aykırı emri kişiyi sorumluluktan kurtaramaz.

Ali b. Ebî Talib radiyellahü anh şöyle demiştir : “İmamın görevi Allah’ın indirdiği ile hükmetmek ve emaneti yerine getirmektir. Böyle yaparsa vatandaşların onu dinlemesi ve ona boyun eğmesi gerekir. “[8]

Halifeye kayıtsız şartsız boyun eğmenin bir inanç haline gelmesi bu konuda denetim görevinin tamamen ortadan kalkması demek olur.

 

 

E- Ric’at İnancı

İmamların ölümlerini kabul etmek istemedikleri için bazı aleviler ric’ata veya ruh göçüne inanmışlardır.

İran şiilerinin ric’ata inanır. Bunu şöyle açıklarlar :

İmamiyenin, Ehl-i beytten gelen rivayetlere göre, Allah Teâlâ’nın ölenlerin bir bölümünü öldükleri surette dünyaya getireceğine, böylece de bir bölüğün yüceltileceğine, bir bölüğünün alçaltılacağına, gerçeklerin haklı olduklarının, zalimlerin haksız bulunduklarının meydana çıkacağına inançları vardır.”

“Dünyaya döndürülecek kişiler imanda en üstün olanlarla fesadda en aşağı derecede blunanlardır..” [9]

 

F- Takiyye İnancı

Bu inanç şöyle açıklanmaktadır :

Takiyye, bir toplumdan yahut birinden çeşitli suretlerde korunmak, mensub olduğu zümreyi o zümrenin malını canını, inancını zarardan emin etmektir. Bu, kendilerinden ve kendilerine uyanlardan zararı uzaklaştırmak, canlarını korumak, müslümanların düzeninini ve birliklerini sağlamak için Ehl-i beytin şiarıdır. [10]

Takiyyenin sebep olduğu aşırılıklar :

Hz. Ali’nin 30 sene takiyye yaptığı, düşman olduğu halde dost göründüğü iddia ediliyor. Bu onun haşa, hilekar, iki yüzlü ve münafık tipli olduğu kanaatini vermez mi ?

Diğer taraftan Hz. Ali’nin ve ehl-i beytin dışında olanlar, onlara düşman oldukları halde iki yüzlülükle onlara dost görünmüş olmazlar mı? Sonuçta Resulüllah’ın bütün ashabı münafık ve iki yüzlü içi başka, dışı başka kişiler durumuna düşmezç mi? O zaman Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kendi ashabını iki yüzlü bir şekilde yetiştirmiş demektir. Halbu ki, Allahü Teâlâ hazretleri bu konuda şöyle buyuruyor :

” Muhammed Allah’ın elçisidir. Kendisiyle birlikte olanlar kafirlere karşı sert, birbirlerine karşı ince kalplidirler. Onları rükuda ve secdede görürüsün. Allah’ın bir lutfunu ve bir rızasını ararlar. Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır. Bu, onların Tevrattaki özelliğidir. İncil’deki özellikleri de şöyledir : Onlar filizini çıkarmış, onu güçlendirmiş, kalınlaştırmış ve sapı üzerine dimdik duran bir ekine benzerler. Bu, ekincileri sevindirir. Bütün bunlar, onlar karşısında kafirler öfklensin diyedir. Allah, o kafirlerin içinden inanıp ve iyi işler yapanlara da hem bağış, hem de büyük bir ödül vadetmiştir. ” (Fetih 48/29)

 

 

II- HZ. ALİ’Yİ AŞIRI HORLAYANLAR

Hz. Ali’yi aşırı horlayanların başında Haricîler gelir. Bunlar başlangıçta Hz. Ali taraftarı iken Hz. Ali ile Muaviye arasında çıkan Sıffîn savaşında Muaviye, kaçmaya yeltendiği bir sırada bu zor durumdan kurtulmak için hakem tayini düşüncesini ortaya attı. Muaviye’nin ordusu, Kur’an-ı Kerim’i havaya kaldırdılar. Fakat Hz. Ali savaşa devamda kararlıydı. Daha sonra haricî adını alan bir grup önce Hz. Ali’yi hakem tayinine ve bilirli bir hakemi kabul etmeye zorladıkları halde daha sonra hakeme baş vurmayı büyük bir günah saydılar. Hz. Ali’nin, işlemiş olduğu bu günahtan dolayı tevbe etmesini istediler. Çünkü onlara göre Hz. Ali hakeme başvurmakla küfre girmişti. Nitekim kendileri de bu sebeple kafir olduklarını ve tevbe ederek yeniden islama girdiklerini sanıyorlardı. Haricilerden bir kısmı Hz. Ali’ye tabi olanları da müşriklikle suçluyorlardı. [11]

 

 

SONUÇ

İnsanlar Allah’ın kulu, Allah da insanların Rabbidir.

Kul kelimesinin arapçası abd’dır. Kul ve köle anlamına gelir. Rab kelimesinin türkçesi de sahip demektir. Günümüz Arapçasında rabb kelimesi Bu anlamda kullanılmaktadır. Mesela kapital sahibine rabb’ül-mâl denir. İslam hukuku ile ilgili kitaplarda bu terim vardır. Köle efendisine “Rabbim” diye hitabeder. Hz. Yusuf’un, kardeşleri tarafından kuyuya atılmasından sonra Mısır hükümdarına köle olarak satıldığını biliyoruz. Hükümdarın karısı Hz. Yusuf ile ilişkiye girmek istediği zaman o Allah’a sığınmış ve kadının kocası için şöyle demişti : “O benim Rabbimdir, beni çok iyi barındırmıştır.” (Yusuf 12/23)

Abd ve Rab kelimeleri kişi ile Allah arasındaki ilişkileri belirleme hususunda gözümüzün önüne bir örnek getirmektedir. Efendi ve köleyi düşünelim. Efendi kölesi üzerinde tam bir egemenliğe sahiptir. Köle, efendisine kayıtsız şartsız boyun eğemek zorundadır. Onun malı üzerinde de şahsı üzerinde de bir yetkisi yoktur. O ancak efendisinin verdiği yetkiyi kullanabilir. Baba oğul ilişkisi ise farklıdır. Oğul babasının varisi, mülkünde az çok söz sahibi ve kendiliğinden bazı şeyleri yapmaya yetkilidir. İşte Allah ile kul arasındaki ilişki bir baba oğul ilişkisi değil, köle ve efendi ilişkisi gibidir. Allah’ın yetki vermediği bir konuda hiç kimse kendini yetkili sayamaz. Tek yetki kaynağı Allah Teâlâdır. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de onun kuludur. Kelime-i şehadet getirirken Hz. Peygamberin Allah’ın kulu olduğunu öncelikle vurgular sonra onun elçisi olduğuna inandığımızı söyleriz.

İnsanlar hep bu noktada yanılırlar. Allah’ın hiç kimseye vermediği yetkiyi kendi kuruntularına göre bazılarına tanır, onları Allah’ın egemenliğine ortak ederler. Hırıstiyanlar, Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu demiş ve onu tanrılaştırmışlardır. Yahudiler, kendileri için Allah’ın oğulları ve sevgilileri diyerek[12] zaman zaman Tevratı değiştirmekte, Allah’a ait olan yetkileri her defasında daraltmaktadırlar. Kimileri melekleri Allah’ın kızları sanmış, kimileri ise bir kısım velilere tasarruf yetkisi tanıyarak insanları onlar arasında paylaştırmışlardır. Bazıları da kendilerini Allah’ın bir temsilcisi sayar, kendilerine gösterilen saygının aslında Allah’a gösterilmiş olacağını söyler ve insanları Allah’a ait olan egemenlik konusunda yanıltırlar. Bu iddiaların hepsi de delilsiz olduğu için birer sapıklıktan başka bir şey olmaz. Bazıları da Allah’ın bazı kişilerin kılığına girdiğini ileri sürmüşler ve bu yolla sevdikleri bir kısım kişilere kutsallık vermeye çalışmışlardır. Bugün bir kısım aleviler arasında telaffuz edilen Ali sırrı bu anlamı çağrıştırmaktadır. Bunlardan hiç birinin bir belgesi yoktur. Allah’ın egemenliğini daraltma çabaları Kur’an-ı kerimde şirk olarak tanımlanmış ve bu, bağışlanmaz bir suç sayılmıştır. ” Allah kendisine ortak koşulmasını hiçbir şekilde bağışlamaz. Bunun dışındakini, dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa gerçekten pek büyük bir günah uydurmuş olur.” (Nisa 4/48)

İnsanların Kur’an-ı Kerim karşısındaki tutumları farklıdır. Bazıları içtenlikle Kur’an’a uymak ister, bu yolda elinden geleni esirgemez; malını, canını ve her şeyini feda etmekten zevk duyar. Bazıları da Kur’an’ı kendine uydurmak ister. Müteşabih ayetlere bel bağlayarak arzusuna uygun yorumlar çıkarmaya çalışır.

“Sana vahyettiğimiz Kitap gerçeğin ta kendisidir. Kendinden öncekileri de doğrulamaktadır. Allah kullarından, kesinkes haberdardır ve onları görmektedir.

Sonra bu Kitab’ı kullarımız içinden seçtiklerimize bıraktık. Onlardan kimi kendini yanlışa sürükler, kimi orta yolu tutturur., kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte faziletin büyüğü budur.” (Fatır35/31-32)

” Sana Kitab’ı indiren odur. Onun bir kısım ayetleri (muhkem) açık anlamlıdır. Bunlar Kitab’ın temelidir. Diğerleri de , bir çok anlama çekilebilen ayetlerdir. İşte yüreklerinde yamukluk olan kimseler, fitne çıkarmak ve ayetleri kendilerine göre yorumlayabilmek için bir çok anlama çekilebilen (müteşabih) ayetlere bel bağlarlar. Oysaki o ayetlerin yorumlanmasını Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar ise şöyle derler : «Biz bu Kitab’a inandık, hepsi de Rabbımızın katından gelmedir.”» Bunu ancak sağduyu sahipleri anlayabilir.” (Al-i İmrân 3/7)

Hz. Ali ile ilgili tartışmaların çoğu Hz. Ali’nin kabul edebileceği tartışmalar değildir. Madem onu Hz. Peygamber Hz.İsa’ya benzetmiş konuyu Hz. İsa ile ilgili bir ayetle bitirelim :

“Allah şöyle demişti : « Ey Meryem oğlu İsa, insanlara Allah’ı bırakın da beni ve anamı iki tanrı edinin diyen sen misin ?» Demişti ki, «Haşa, sen yücesin, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer onu söylemişsem elbette bilirsin. Sen bende olanı bilirsin ama ben sende olanı bilmem. Çünkü gizlileri bilen yalnız sensin.»

“Sen bana ne emrettiysen ben onlara yalnız onu söyledim. Benim de rabbım, sizin de rabbınız olan Allah’a kuluk edin dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onları gözetiyordum. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine denetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin.” (Mâide 5/116-ll7)

[1]- İbn Manzûr, Lisan’ül-Arab, Beyrut c. l0 s. 492.

[2]- Muhammed Rıza’l-Muzaffer, Akâid’ül-İmâmiyye (Abdülbakî GÖLLPINARLI tarafından Şia İnançları adıyla tercüme ve neşredilmiştir. )İst. l978, s.50.

[3]- Muhammed Rıza el-Muzaffer, a.g.e. s. 51.

[4]- Müslim, Cihad, 58.

[5]- Muhammed Rıza el-Muzaffer, a.g.e. s. 52-53.

[6]-

[7]- Muhammed Rıza el-Muzaffer, a.g.e. s. 54.

[8]- Fahrüddin er- Râzî, ete-Tefsîr’ül-Kebîr, Dar’üt-tıbaat’il-âmire, c. III, s. 357.

[9]- Muhammed Rıza el-Muzaffer, a.g.e. s. 63-66.

[10]- Muhammed Rıza el-Muzaffer, a.g.e. s. 67.

[11]- Muhammed Ebû Zehra, İslamda Siyasî ve İtikâdî Mezhepler Tarihi ( Tercüme Hasan Karakaya ve Kerim Aytekin.)İstanbul, s. 71 vd.

[12]- Maide Suresi 5/l8 (Prof.Abdülaziz Bayındır)

http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/tutorials/index.php?op=viewtutorial&tid=32

posted in MEZHEPLER | 0 Comments

3rd Nisan 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Yeni sınıfın ideolojisi: Kariyerizm ve Konformizm

 

 

Eskiden emperyalizm, komünizm, siyonizm, faşizm vs. vardı.

Artık bunlardan bahsetmek “ideolojik takılmak” oluyor.

Şimdi yükselen trend veya yeni sınıfın ideolojisi: Kariyerizm ve Konformizm!

Sağcı, solcu, İslamcı, liberal, Kürtçü, Türkçü, Atatürkçü fark etmiyor. Bu yeni “izm” değil dört eğilimi; bütün eğilimleri, grupları, fraksiyonları tek bir bayrak altında birleştiriyor.

Sloganı şu: Dünyanın bütün ‘bir yere gelmek’ isteyenleri! Birleşin!

Felsefesi de şöyle: İhale kap, köşeyi dön, malı götür. Bir baş ol; istersen soğan başı!

Tarihsel diyalektiği de şöyle kuruluyor: 20’sinde radikal, 30’unda realist, 40’ında hümanist, 50’sinde hortumcu olunur. Hayatın diyalektik akışı hortumculuğa doğru zorunlu bir süreç takip eder.

Ortak özellikleri de şunlar: Paraya taparlar, kariyeri yüceltirler, konfora bayılırlar. Komünizm, sosyalizm, İslam, liberalizm, Türklük, Kürtlük, Atatürkçülük vs. “bir yere gelmek” için sadece bir araçtır. Önemli olan bir yere gelmek, soğan başı da olsan bir baş olmak, odun da olsan aday olabilmektir. Bir yere gelince, bir baş olunca her şey biter.

Solcuysan “emperyalizm, proletarya, sermaye” vs., sağcıysan “Türk-İslam davası, İ’lay-i Kelimetulah” vs., İslamcıysan “Allah, kitap, peygamber” söylemlerini terk edersin. Yeni pozisyonda artık bunlar gayet “ideolojik” kaçan şeylerdir. Yeni sınıfın argümanlarını benimsersin. “Küreselleşen dünyada…” diye cümleler kurarsın. Dünyaya ayak uydurmaktan, değişmekten, gömlek çıkarmaktan filan bahsedersin. Mücahit/müşahit/müteahhit “zorunlu” süreçlerinden geçerek en sonunda her şeye müsait hale gelirsin. “İdeolojik” konuşmaz, boyuna “hizmet”ten bahseder, sessizce “ihale” götürürsün.

“Yenilenmek” gibi alemin ruhu olan asil bir çabayı, kartalın yaşamını uzatmak için tırnaklarını sökmesi gibi “zorlayıcı bir içkinle” değil; kariyer ve konfor gibi gayet bencil ve aşağılık bir amaç için kullanırsın. Tırnakların hala yerinde durduğu için aslında bu yenilenme filan da değildir…

Kariyeri ve konforu bir tür “nirvana” olarak görürsün. Buna kitlenmiş bir zihin için “satış” gayet kolaydır. Anında tornistan hiç de zor almaz. Fena fi’l-kariyer ve fena fi’l-konfor en büyük manevi hazzın olur. Ona ulaştın mı artık varlık nihayete erer; bütün söylemlerin, ihtirasların, kavgaların sükuna erer. İyice yumuşar, yavşar, mayışır ve alemi seyre dalarsın…

Peki, nice koç yiğidi yavşatan, öleni öldürüp kalan sağları kendine meftun eden bu “aşufte” (kariyerizm/konformizm) ne menem bir şeydir? Gücünü nereden almaktadır? Dahası bunun bir panzehiri olmalı, ama ne?

***

“Kariyer” Latince carrus (yük arabası) sözcüğünden geliyor. İtalyanlar carriara (araba yolu), carro (araba) diyorlar. Fransızca’da ise carriere (güzergah, tutulan yol, meslek) anlamında kullanılıyor. Türkçe’deki kargo da bu kökten… Demek ki kariyer, “bir yere gelebilmek” için yapılan yolculuk oluyor. Kariyerist de bu yolda giden kişi. “Kariyeri yok” dediğinizde “bir yere gelmek için yola çıkmamış” demiş oluyorsunuz. “Kariyer hesapları” da bir yere gelebilmek için dolap çevirmek, ölçüp biçmek demek oluyor…

“Konfor” ise Latince fors (güç, kuvvet) kökünden geliyor. Fransızca’da conforter (teselli, rahatlama, rahatlık) olarak kullanılıyor. Bu durumda conformisme genel kurala uyma eğilimi, se conformare de aynı biçimi alma demek oluyor. Türkçe’de kullandığımız fors, form, format, de-form, re-form kelimeleri de bu kökten… Demek ki konformizm iddialarından vazgeçerek genel forma uyma, girdiği kabın biçimini alma ve bunun için “fors’a” ulaşma ve rahatlama demek oluyor.

Şu halde kariyerizmin ve konformizmin nihai hedefi işte bu “fors’a” ulaşabilmek için yol katetmek, ulaşınca da girdiği kabın (fors/form) biçimini almak ve bu fors/form ile rahatlamak, bolluk, refah ve konfor içinde bir hayat sürmek demektir…

Öyle ki hiçbir şey bunun önüne geçemez. Hiçbir şey bundan daha değerli olamaz. Hayat kariyer ve konfordan ibarettir. Hayatta en hakiki mürşit bir yere gelmek (kariyerizm) ve girdiği kabın biçimini almak (konformizm) şeklinde ifade edilen “yüce değerler”dir. Bu nedenledir ki, bütün o eski “izm”ler buna ulaşabilmek için birer araç olmaktan öte bir anlam ifade etmezler.

İşte buna yeni sınıfın ideolojisi: Kariyerizm ve Konformizm diyoruz…

***

Kanımca, bu, değil Müslümanlığın, insanlığın baş belası bir hastalıktır. Yeni bir dünyanın kurulması için ortayı çıkan bütün dinler ve devrimler, acılar ve ızdıraplar içinde doğmalarına rağmen işte bu kariyerizme ve konformizme yenilmişler ve bu devran hep böyle sürüp gitmiştir.

Ben bu zehirin daha çok “dinin afyon yüzünden” gelse de, paradoksal biçimde panzehirinin de yine aynı yerden ve fakat “dinin vicdan yüzünden” geleceğini düşünmekteyim.

Bu nedenle “gerçek hayat kitabına” bu açıdan bakmakta fayda var.

***

Kur’an’da kariyerizm ve konformizme tekabül edebilecek kavramın ne olduğuna baktığımızda bunun “mele’” ve “mütref” olduğunu görüyoruz.

Sözcüklerin dilsel analizine dikkat edin aradaki benzerliğe hayret edeceksiniz.

Mele’” Arapça’da kök olarak 1- Bir şeyi doldurmak 2- Yola girmek, yolda yürümek demek. Dolmak (imtila’), dolmuş, dolu, tombul, etine dolgun (mumteli’) birinci, koşmak, hızla yürümek (melv), genleşmek, genişlemek (muluv) ikinci anlamdan gelir… Bu durumda mele’, kendini dolu hale getirmek için yola giren, yolda yürüyen, bunun için bir makam ve mevkiye gelmeyi ve orada olmayı amaç edinen demek olur. Yukarıdaki “kariyer” ile aynı manayı çağrıştırır. Bir toplumun kariyer sahipleri, makam ve mevkileri dolduranları, bir yere gelmişleri, önde gelen yönetici takımı (cebini doldurmuşları, doymuşları, şişmişleri) demektir; “Sihirbazlar Firavun’a geldi ve ‘Eğer yenersek büyük bir ödül var değil mi’ dediler. Firavun ‘Gayet tabi en iyi mevkilere geleceksiniz’ dedi.” (A’raf; 113-114)…

“Mütref” de Arapça’da “Bolluk içinde olan, şımarmış” demek. Bitkinin taze ve sulu olması, bolluk ve nimet içinde olmak, şımarmak (teref), bolluğa kavuşturmak, şımartmak, nazlatmak (itrâf), şımartmak, nazlatmak (tetrîf), konfor içinde olmak, nimetler içinde yüzmek (teterrûf), konfor, rahatlık, lüks, şımarıklık (teref) kelimeleri de bu kökten… Demek ki mütref bir toplumun rahatlık ve konfordan şımarmış, “fors” sahipleri demektir… Bu durumda Kur’an’da sık sık geçen mele-i mütref bir toplumun kariyerist ve konformist ileri gelen takımı demek oluyor. Bunlar Firavun’un sihirbazları gibi hep “Bize ne var” ona bakarlar. En büyük amaçları “en iyi mevkilere gelmek” tir. Bunun için yapamayacakları şey, atamayacakları takla yoktur. Öyle ki asayı yılana çevirir, olanı başka türlü gösterebilirler. “Bir yere gelmek” için biçimini alamayacakları kap, bürünemeyecekleri renk yoktur; yeter ki fiyatta anlaşılsın. Yani makamlar şahane gerisi bahanedir…

Demek ki kariyerist (mele’) ve konformist (mütref) her toplumda görülen kadim bir tipolojidir. Her tür ideolojik guruptan devşirilmeleri mümkündür. Zamanla “dünyayı değiştirmek” ve “yeni bir dünya kurmak” iddialarından vazgeçen ve “girdiği kabın biçimini alan” her tufeyliyi (başkasından geçineni, paraziti, asalağı) ifade eder.

***

Peki, bunun panzehiri var mıdır?

Vardır.

Şimdilerde dönüp bakanı olmasa da, İslam kültüründen gelenler için söylüyorum, unutulmuş/terkedilmiş (mehcur bırakılmış) bir kavramın bunun panzehiri olduğunu görüyoruz: Zühd!

Şu halde nedir zühd?

“Zühd” Arapça’da yüz çevirmek, önem vermemek demek. Vazgeçirmek (tezhîd), sofu, zahit (zâhid) kelimeleri bu kökten… Neye önem vermemek? Ne olursa olsun bir yere gelme hırsına (kariyerizme), rahatlık ve lüks uğruna girdiği her kabın biçimini alma fırdöndülüğüne (konformizme) önem vermemek, bunlardan yüz çevirmek…

“Sofu” aslında bu demek… Yarım saatte abdest alan, bir saatte namaz kılan, kırk kez hacca giden değil. Dünyadan el etek çeken, sefalet içinde yaşayan hiç değil.

Ali Şeriati’nin “devrimci zahidlik” dediği şeyden bahsediyorum.

Devrimci zahitlik şunu der; “dünyanın başına dünyada gözü olmayanlar geçmelidir!”

Mistik zahitlikten bahsetmiyoruz.

Kur’an’da dünyanın yerilmesi ile ilgili ayetler, dünyayı kötülemek için değil; yeryüzünün/ülkelerin önderleri yapılması istenen ezilenlerin (mustazafların) gözünün ve gönlünün mal mülk hırsına kaymaması içindir. Böylece dünyanın/ülkelerin başına dünyada (malda, mülkte, zenginlikte) gözü olmayanlar geçmiş olacaktır. Aksi halde ciğer kediye teslim edilmiş olacaktır ki bu yeryüzünün/ülkelerin başına gelebilecek en büyük felakettir…

***

“Devrimci zahitlik”, Kur’an’da çok yerde ele alınır ama en çapıcı olanı Hadid suresindekidir.

Bakın nasıl.

“Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme, güç ve zenginlik yarışından ibarettir. Yağmuru düşünün… Bitirdiği ot çiftçileri imrendirip heyecanlandırır. Bir de görürsün ki sararıp solmuş sonra da çerçöp olmuş! Ahirette ise ya şiddetli bir azap, ya da bir bağışlama ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı gelip geçici bir zevkten başka bir şey değildir… Bu nedenle siz Rabbinizin affına nail olmaya bakın. Allah’a ve Peygamberine iman edenler için hazırlanmış olan yerler ve gökler kadar geniş cennet için yarışın. İşte bu Allah’ın lütfudur ki onu lâyık gördüğüne verir. Allah çok büyük lütuf sahibidir… Yeryüzünde ve insan hayatında size isabet eden hiç bir şey Bizim irademiz olmadıkça meydana gelmez. Bu Allah’a göre kolaydır; bundan hiç şüpheniz olmasın… Bu şundan dolayıdır; elinizden gidene üzülmeyesiniz ve elinize geçenle de şımarmayasınız. Çünkü Allah kendini beğenmiş şımarıkları sevmez… Bunlar hem cimrilik ederler hem de insanlara cimriliği emrederler. Her kim vermekten kaçınırsa bilsin ki Allah zengindir, övgüye layık olan O’dur.” (Hadid; 57/20-24).

Demek ki bir oyun, eğlence, süs, aramızda böbürlenme (tefahur beynekum), güç ve zenginlik yarışı (tekasür amvalüküm ve evladukum) olan, çer çöpe dönen bahçeye benzeyen, gelip geçici bir zevklenmeden ibaret “dünya malı” elimize geçtiğinde şımarmamalı, geçmediğinde kederlenmemeliyiz. Bilakis “dünyada adalet” istemeli ve buna talip olmalıyız. Hemen sonraki ayetlerde buna geçilir;

“Biz peygamberlerimizi söze dayalı apaçık delillerle gönderdik. Onlarla birlikte insanlıkta adalet daim yaşasın diye kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisinde hem çetin bir sertlik, hem de insanlar için birçok faydalar olan demiri indirdik. Bütün bunlar Allah’ın kendisine ve peygamberlerine içtenlikle/gıyabında yardım edenlerin kimler olduğu bilinsin içindir. Allah çok güçlüdür, üstündür; bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Hadid; 57/25).

Demek ki dünyadan el etek çekmek bir yana, bilakis içine içine dalıp bir taraftan “hak ve adalet” istemeli, bunun için “kitabı” rehber almalı, insanlar arasında hassas teraziler (mizan) kurmalı; sadece adaletten yana taraf olmalı, ayırımcılık, kayırımcılık yapmamalı, adaletin “demir” yumruğunu sadece ve yalnızca zulme indirmeli, diğer taraftan da bunları yaparken oyuna, eğlenceye, süse, gösterişe, böbürlenmeye, güç ve zenginlik yarışına kendimizi kaptırmamalıyız. Güç (demir) elimize geçince şımarmamalı, geçmeyince de karalar bağlamamalıyız. Emvâl (mal, mülk) ve evlâd (adam, güç, çevre, şan, şöhret) hırsından arınmalı ve fakat adalet coşkusu ile dopdolu olmalıyız…

Hemen sonraki ayette de devrimci zahidliğin, miskin zahitliğe (ruhbanlık) dönüşmemesi için dikkat çekeliyor ve uyarılarda bulunuluyor;

Sonra onların ardından öteki peygamberlerimizi gönderdik. Keza Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona İncil’i verdik ve ona uyanların kalplerinde bir şefkat, sevgi ve merhamet meydana getirdik. Rahipliğe gelince, onu onlar uydurdular. Biz onlara böyle bir şey emretmedik. Allah’ın rızasını aramak amacıyla böyle yaptılar, fakat gereğini de yerine getirmediler. Biz de içlerinden iman etmiş olanlara mükâfatlarını verdik, ama çoğu yoldan çıkmıştı.” (Hadid; 57/27).

Demek ki zühd ruhbanlık demek değil.

Zühd, ne olursa olsun bir yere gelmeyi (kariyerizm) ve içine girdiği (makam, mevki, mal, mülk) kabının biçimini almayı reddetmek demek. “Eline geçince şımarma, geçmeyince üzülme” denmesinin anlamı bu…

Bunun için Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali birer “devrimci zahid” idiler. Mal ve mülk önlerinde seriliydi, isteseler Karun gibi zenginleşmeleri içten bile değildi. Bilinçli bir ideolojik duruş ve asil bir tavırla bambaşka bir yol tuttular ve ne olursa olsun bir yere gelmeyi ve içine girdikleri kabın biçimini almayı (kariyerizmi ve konformizmi) reddettiler. Bunu anlamayanlar bu dinden hiçbir şey anlayamazlar ve “1400 yıl öncesine mi döneceğiz” der dururlar…

***

Lütfen okuyun;

Ebuzer’in bir sorusu üzerine Hz. Peygamber yukarıdaki Hadid suresindeki ayetler hakkında şöyle demiştir; “Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmendir. Zira şöyle buyurulmuştur: “Bu, kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmamanız içindir.” (Tirmizi, Zühd 29, (2341); İbnu Mâce, Zühd 1, (4100).

Hz. Âişe şöyle demiştir: “Resûlullah vefatından son­raya (miras olarak) ne para, ne pul, ne koyun ve ne de deve bırak­mıştır. Hiçbir vasiyette de bulunmamıştır.” (Buhârî, Fethu’l-Bârî, 5/356, 8/148)

Hz. Âişe Resûlullah’ı kastederek diyor ki: “Ah! Ba­bam ona feda olsun, bir defa dahi karnını buğday ekmeği ile doyur­madan bu dünyadan çekti gitti.” (Fethu’l-bârî, 9/549.)

el-Hakem b. Hazn’in hadisinde Hz. Âişe’den şöyle de­diği rivayet edilmiştir: “Allah’a yemin olsun ki, babam geriye ne bir dînâr ve ne de bir dirhem bırakmıştır…” (İbn Hanbel; Kitabu’z-Zühd)

Misver b. Mahreme’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir. “Hz. Ömer bir mal getirmiş ve onu mescide koymuştu. (Bir gün) çıktı ve malı kontrol etmeye, ona bakmaya başladı. Bu arada gözle­ri doldu ve bunun üzerine Abdurrahman b. Avf: ‘Ey mü’minlerin emîri! Sizi ağlatan nedir? Allah’a yemin olsun ki, bu şükür beldelerinden(fethedilen memleketlerden) gelmiştir’ dedi. Hz. Ömer: ‘Bu var ya (bu), Allah’a yemin olsun ki, verildiği her toplumun arasına düşmanlık ve buğz girmiştir’ dedi.” (İbn Hanbel; Kitabu’z-Zühd).

Amr b. Habeşî’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ali b. Ebû Tâlib’in öldürülmesinden sonra, Hasan b. Ali bize bir hut­be irad etti ve ‘Öncekilerin kendisini ilmen geçtiği, sonrakilerin ise ona yetişemediği emin bir insan sizden ayrılmıştır. Şayet Allah’ın Resulü onu gönderir, kendisine sancağı verirse, gönderdiği yeri fethedinceye kadar geri çekilmeyen bir insandı. O geriye ne altın ve ne de gümüş bıraktı… Ehline hiz­met edecek hiç kimse de yoktu.’ dedi.” (İbn Hanbel; Kitabu’z-Zühd).

***

“Canım o zaman öyleydi, imkanlar azdı, fakru zaruret içindeydiler, ama şimdi öyle değil…” diyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Tam tersi; fırsat ellerine geçtiği halde bile isteye böyle yaşadılar. Çünkü eşya ile ilişkileri, varoluşsal duruşları farklıydı. Dünyanın tam içindeydiler evet, hatta üzerine üzerine yürüdüler ama ona bambaşka bir yerden bakıyorlardı. Dahası tam bir mü’min yüreğine ve imanına sahiptiler. Allah’a güvenleri muazzam, ahirete imanları derin, ölümle yüzleşmeleri korkusuzdu. Malla, mülkle kendilerini güvene ve garantiye alma derdine düşecek kadar “düşmüş” değildiler. Şu kapitalist çağın insanları ve hatta Müslümanları olarak onları anlamakta ne kadar da zorlanıyoruz, değil mi?

Demek ki zühd tespih çekmekle, zikir yapmakla, abdestsiz gezmemekle, sarıkla, cüppeyle, türbanla, kandil geceleriyle, gül yağıyla, hacılara su dağıtmakla, Kabe’nin örtüsünü değiştirmekle, kırk kez hacca gitmekle ilgili bir şey değil.

Eşya ile, mal ile kurduğun ontolojik ilişkiyle ilgili….

Eşyaya bağlanan, güveni malda gören özgür olabilir mi, bununla ilgili…

Ne olursa olsun bir yere gelme (kariyerizm) ve geldiği yerde içine girdiği kabın biçimini alma (konformizm) ile ilgili…

Kur’an’ı okuyun hangi sayfada olursa olsun boyuna bizi bundan kurtarmaya çalıştığını görürsünüz.

Müslümanların düştüğü yer burasıdır.

Kalkış da buradan olacaktır. (İhsan Eliaçık)

http://www.haber10.com/makale/14759/

 

KONUYLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI İNCELEYİNİZ…

1) İlahi Kültürde Eleştiri Kültürü
2) İletişim Çatışmaları ve İletişimi Geliştirmenin Yolları
3) Niyet ve Bahane Kandırmacaları
4) Sorumsuzluk, İhmal, Bencillik ve Soyutlanma_Ka’b bin Malik
5) Bahaneler ve Mazeretler
6) Eleştirmek ve Eleştirilmek
7) Eleştirinin Önemi
8) Münafık, İkiyüzlü, Kararsız, İlkesiz ve Duyarsız Kimdir?
9) Münafıkların Özellikleri
10) Ahlak Odaklı Din, Allahlı Dindir
11) Dürüstlük Dinin Özüdür
12) Adanmış ve Aday İnsan
13) Kur’an’da İlahi Adalet İlkeleri
14) Soru Sormanın Yöntemi ve Adabı
15) Ahlak, Adalet, Emek ve Sermaye
16) Kendimizi Kime Beğendirelim?

posted in GÜNCEL | 0 Comments

  • Takvim

  • Nisan 2009
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Mar   May »
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    27282930  

Din