24th Nisan 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Uzaydan Gelen Matematiksel Mesaj

“Hayır, görmüyor musun? Bu farklı olacak. Fizik ve kimyayı belirleyen duyarlı bazı matematiksel yasalarla evreni oluşturmak değil bu. Bu bir mesaj. Evreni yapan her kim ise, on beş milyar yıl sonra oluşan zeka sahibi canlılar tarafından okunsun diye transendental sayılarda mesajlar gizliyor. İlk karşılaşmamızda bunu anlamadığınız için seni ve Rankin’i eleştirmiştim. ‘Tanrı, kendisinin var olduğunu bilmemizi isteseydi, bize apaçık ve anlaşılır bir mesaj göndermez miydi?’ diye sormuştum. Anımsıyor musun?”

“Çok iyi anımsıyorum. Sen Tanrı’yı bir matematikçi sanıyorsun.”

“Öyle bir şey. Eğer bize anlatılanlar doğruysa. Eğer bu beyhude bir arayış değilse. Eğer pi sayısında bir mesaj gizliyse ve o başka transendental sayıların sonsuzluğunda değilse. Bir sürü ‘eğer’lere bağlı bu.”

“Sen matematikte bir vahiy arıyorsun. Ben daha iyi bir yol biliyorum.”

“Palmer, bu biricik yoldur. Bu, bir skeptiği ikna edebilecek biricik şeydir. Bir şey bulduğumuzu varsay. Alabildiğine karmaşık olması gerekmez. Pi sayısına bir miktar rakamı rastlantı sonucu doldurabilmekten biraz daha düzenli bir şey… İşte tüm aradığımız bu. Sonra, aynı modeli veya mesajı veya o her neyi kanıtlayacaksa, dünyanın tüm matematikçileri birbirinden bağımsız olarak aynen bulabilmeli. O zaman mezhep ve din ayrılığı kalmaz, herkes aynı Kutsal Kitabı okumaya başlardı. Hiç kimse artık dinlerin temel mucizelerinin bazı sihirbazların entrikaları olduğunu ileri süremezdi. Artık hiç kimse, daha sonra gelen tarihçilerin kayıtları tahrif ettiğini, yahut din inancının yalnızca bir histeri veya bir kuruntu veya büyüdüğümüzde bir ana-baba vekili olduğunu tartışamazdı. Herkes imana gelirdi.”

Yukarıdaki diyalog Amerikalı ünlü astronom ve yazar Dr. Carl Sagan’ın “Contact” adlı romanının 418-419 sayfalarında bir alıntıdır. İlk baskısı Simon And Schuster yayınevi tarafından 1985 yılında yapılan bu roman uzaydan alınan matematiksel bir kodun deşifresi temasını işliyor.

Yukarıya alıntıladığım bölümü bir daha dikkatle okumanızı öneririm. Sagan’ın romanında özlemle sözünü ettiği matematiksel mesaj bir bilim kurgu romanının fantezisi değil artık. İşin garip yanı, dünya halkı, Tanrı’nın gönderdiği matematiksel mesajı “Contact” romanından 11 yıl önce almaya başlamıştı. İki farkla. Mesaj pi sayısında değil, bir asal sayıda gizliydi; ve henüz herkes imana gelmedi!

Not: Carl Sagan ile Kuran’ın Matematiksel Mucizesi üzerinde yapmış olduğum kısa bir tartışmayı “The Prime Argument” (Asal Tartışma) adlı bir kitapta yayımladık. ICS’in Tucson’daki adresinden temin edebilirsiniz.

 

 

Matematik ve Bilgisayar

Görülüyor ki evren, matematiğe göre belirlenip düzenlenmiştir. (Nicomachus, M.S. 100)

Tanrı, başlangıçta dünyayı yokluktan yarattı ve her şeyi sayılarla kurdu. (Hrovista Gandersheim, M.S. 980)

Tüm entelektüel konular matematik yoluyla birleştirilebilir ve birleştirilmelidir.” (Rene Descartes, M.S. 1596-1650)

Matematik, Tanrı’nın evreni yazdığı dildir. (Galileo, M.S. 1564-1642)

Aşağıda, “Dekart’ın Rüyası: Matematiğe Göre Dünya” adlı kitabın 10-12 sayfalarından bir alıntıyı sunuyorum.

Dekart’ın gördüğü rüyanın üzerinden on iki kuşak geçti. Dünyanın matematizasyonu konusundaki hayali ne derece gerçekleşti? Fizik, astrofizik ve kimya gibi doğal bilimlerin teorik bölümleri tamamen matematikseldir. Bir bilimsel teorinin matematik diliyle ifade edilebilirliği neredeyse vazgeçilmez bir koşul haline gelmiş bulunuyor. Hatta mevcut matematiğin açıklamakta yetersiz düştüğü bazı gözlemler için uygun matematiksel formüllerin geliştirilebileceğine neredeyse iman edilmiştir.

Biyoloji ve tıp gibi hayat bilimleri gün geçtikçe matematikleşiyor. Fizyolojik işlemler, genetik, morfoloji, nüfus dinamikleri, epidemioloji (hastalıkların yayılması), ve ekoloji gibi bilim dallarının mekanik kontrolleri matematiksel temellere dayanmaktadır.

Sosyoloji ve psikoloji bilimlerindeki kayıtlar da öyle. Psikososyal istatistiklerin birikimi ve yorumu büyük bir iştir. İstatiksel örnekleme ve kamuoyu yoklaması ticari ve siyasi politikalarımızı değiştirebilecek boyuttadır.

Ekonomik teoriler, doğru dürüst bir matematik öğrenimine sahip olmadan artık anlaşılamıyor. Rekabet, iş devresi ve dengelerine ait teoriler yüksek matematiği gerektiriyor. Ticari ve askeri politikalar için, karar teorisi ve optimizasyon stratejileri gibi matematiksel alanlar kullanılıyor.

Dilbilim artık matematiksel metotlarla öğretiliyor. Müzik kompozisyonları, koreografi ve sanat da matematikten yararlanıyor.

Tüm kompüterizasyon işlemleri bir matematiksel temele sahiptir. Dijital bilgisayar, tipik bir matematiksel araçtır. Tüm programlar matematikseldir.

Bach’ın Bminor Kilise Müziğinin en son dijital kaydı, akustik dalga formlarının Hızlı Fourier Dönüştürmesi ve süzülmesi yoluyla üretildi. Bir farenin labirentte yolunu bulmayı nasıl öğrendiğini anlamak mı istiyorsunuz? Bir Markoff matrisi bunu size anlatır. Fare, davranışının o formülle fazla basitleştirildiğinden şikayetçi olsa da…

New York kentine ait çöp arabalarının Manhattan sokaklarındaki çöp toplama işlemini optimal bir yolla nasıl dizeceğini bilmek mi istiyorsunuz? O zaman, A.Tucker’ın mükemmel grafikler üzerindeki akademik araştırması sizi aydınlatır.

Hayatın matematiksel olarak tanımlanması konusunda Karmaşıklık Teorisi adı altında bazı girişimler oldu. Tevrat’ta anlatılan Tanrı ile insan arasındaki gerilimi Av Teorisi örnekleriyle değerlendiren çalışmalar oldu. Kötülük Problemini (Tanrı varsa neden kötülük var? sorusuyla özetlenebilecek felsefi tartışmayı) Matematiksel Dönüşüm (Bypass) teorisiyle açıklama girişimleri oldu.

Dekart’ın ruhu yeryüzüne dönseydi, 21. yüzyılın arifesinde, tüm bunları ve hatta daha fazlasını bulacaktı. Görülüyor ki, matematiğin girmediği veya giremeyeceği bir alan hemen hemen yok. Nasıl ki nerede bulunurlarsa bulunsunlar tüm maddi cisimler çekim yasasına bağımlıdırlar, aynı şekilde matematik de, kantite, uzay, biçim, yapı, düzen ve mantıksal ilişkiler gibi birçok gerçeği açıklayabilme yeteneğiyle, Dekart’ın hayal ettiği gibi rasyonel bir dünyanın birleştirici tutkalı olmuştur (Descartes’ Dream: The World According to Mathematics, Philip J. Davis & Reuben Hersh, Houghton Mifflin Company, Boston, 1986, p.10)

 

 

Matematiğin Somutlaşmış Perileri

Yirminci yüzyıl, rüyaların gerçekleştiği yüzyıl oldu. Uzaya insan yolladık, genetik yapıyı deşifre ettik, iletişim devrimiyle devletlerin sınırlarını nerdeyse ortadan kaldırdık. Tüm bu başarıların ardında matematiğin somutlaşmış bir ifriti var: Bilgisayar. O halde, 20. yüzyılın ortasında başlayan ve 21. yüzyıla uzanan dönemi “bilgisayar çağı” diye adlandırmak bir abartma olmasa gerek. Hayatımızın her alanında bilgisayarın dijital göz kırpmalarının yardımını görüyoruz. Bu yaratığın bir an için çekildiğini varsaysak, kentlerimizdeki tüm hayat felce uğrar.

Ortalama bir bilgisayar yarım saniye içinde:

1. Yüz hastanın elektrokardiogramlarını inceler,
2. Üç bin sınavın 150,000 cevabını puanlar,
3. Bin memurun maaş bordrosunu hazırlar,
4. Üç bin ayrı banka hesabına 200 çek kaydeder,
5. Ve artakalan zamanda başka işler yapar.

Yukarıdaki işlemler, bu kitabı okuduğunuzda, daha ufak bilgisayarlar tarafından daha kısa sürede yapılacaktır.

Bilgisayarlar milyonlarca öğrencinin sınav kartlarını bir çırpıda değerlendirmekle, trafik ışıklarını saniye şaşırmadan düzenlemekle, eski siyah-beyaz filmleri renklendirmekle, satranç ustalarına ders vermekle veya milyonlarca telefon bağlantısını uzaydan ayarlamakla kalmıyor, binlerce yıldır çözülemeyen bazı felsefi tartışmaları bile hızlı hesap yapma yeteneğiyle çözebiliyor.

 

Fiziksel güzelliğin kriteri nedir?

Filozoflar çağlar boyunca güzellik kavramı üzerinde tartıştılar. Estetik üzerine yapılan felsefi tartışmalar yüzlerce cildi bulan kitaplarla bir sonuca bağlanamadı. Bir kadın için “güzeldir” diyoruz. Ama “güzelliğin” tanımı nedir? Güzelliğin evrensel bir kriteri var mı? Neden bu güzel, şu çirkin, o harika? Grafikerlerin ve mimarların kullandığı “altın oran” gibi bir formülü var mı güzelliğin?

Texas Üniversitesinden Judith H. Langlois ve Arkansas Üniversitesinden Lori A. Roggman adlarındaki psikologlar bu kronikleşmiş estetik problemi bilgisayar yoluyla çözmeye karar verdiler. Aldıkları cevap çarpıcı: En çekici kişiler, başkalarının rüyalarında düşlediği ender fiziksel özelliklere sahip değil. Aksine, çarpıcı bir yüz, belirli bir toplumdaki tüm yüzlerin matematiksel ortalamasının niteliklerine sahiptir. Bir başka değişle, Türkiye’nin en güzel yüzü Türkiye’deki yüzlerin bir prototipidir. Dünyanın en güzel yüzü de dünyadaki yüzlerin bir prototipidir. Yani güzellerin güzelliği ortalama bir güzellikten ibaret. Aynı kural erkek güzelliği için de söz konusudur.

Araştırmacılar, üniversite öğrencilerinden rast gele 96 erkeğin ve 96 kızın fotoğrafını toplayıp bunları bir video aletiyle bilgisayara geçirdiler. Fotoğraflar bilgisayar tarafından sayısal değerlere sahip dijital birimlerin bir matrisi haline dönüştürüldü. Bilgisayara verilen bu fotoğrafların ortalamaları alınıp basıldı ve gerçek fotoğrafların arasına katılarak erkeklerden ve kadınlardan oluşan üniversiteli öğrencilere gösterilerek soruldu: “Bunlardan hangisi daha güzel?” Sonuçta, en çok puanı toplayan fotoğraf, bilgisayarın oluşturduğu “ortalama fotoğraf” oldu.

Araştırmayı sürdüren psikologlar, milyonlarca yıl süren insan evriminin insanlara bir “güzellik detektörü” mekanizması bağışladığına inanıyorlar. Bu mekanizma yoluyla yüze ait niteliklerin ortalamasını alıyoruz.

Güzelliği veya yakışıklılığı ile övünenlere bir ders vermek isterseniz bilgisayarın öğüdünü verebilirsiniz: “Övünüp durma, sadece ortalama bir güzelliğe sahipsin.” Çirkin olduğuna inanarak hayıflananlara ise aynı öğüdü şöyle tekrarlayabilirsiniz: “Üzülme, eşsiz bir güzelliğe sahipsin.”

Güzellik ve çirkinlik kavramlarına ampirik bir açıklama getiren söz konusu araştırmayı detayıyla merak edenler için ilgili haberin Science News’in 137. cildinde yer alan bölümünü sunuyorum.

Ne var ki bilgisayarın gerçek misyonu 1974 yılında gerçekleşti. Kuran’ın yüzyıllardır gizli olan kodunu deşifre eden bilgisayar, tarihin en önemli sorularının cevabına kapı açtı: Tanrı var mıdır? Hayatın amacı ne? Tanrı bizimle haberleşir mi? Tanrı sözü olduğu ileri sürülen kitapların gerçekten Tanrı sözü olduğunu nasıl bilebiliriz? O kitapların tahrifatlardan korunmuş olduğunu nasıl bilebiliriz? Ölümden sonra dirilecek miyiz? Dünyada neden bu kadar çok din var?

 

 

Numeroloji Safsatası

Kuran’ın matematiksel sistemini ilk olarak duyan bilim adamlarının hemen nümerolojiyi hatırlamaları normal olmasına rağmen büyük bir talihsizliktir. Matematiksel mucizenin ne amaç ne de sonuç bakımından nümeroloji ile hiçbir akrabalığı olamamasına rağmen birbiriyle sık sık karıştırılabilmektedir.

Mektup yoluyla konuyu tartıştığımız bilim adamlarından ünlü astronomici Dr. Carl Sagan?da uyarımıza rağmen aynı hataya düştü. Kendisine yazdığımız cevapta aradaki farkı maddeler halinde belirtmek zorunda kalmış ve şöyle bir soru yöneltmiştik: Astroloji ile uğraşan şarlatanların cirit attığı bir ülkede ve zamanda bir astronomici olarak yaşadığınızı varsayınız. Yıldızlar, gezegenler ve burçlar hakkındaki gözlem ve düşüncelerinizi o ülkenin ciddi bilim adamlarına aktarmak istediğinizi, ancak ağzınıza o kelimeleri alır almaz, “Astroloji safsatasını dinlemek istemiyoruz” diye reddedildiğinizi düşününüz?

Kuran’ın matematiksel mucizesiyle nümeroloji arasındaki benzerlik, astronomiyle astroloji arasındaki benzerlik gibidir. Bu kitabın okuyucusu aradaki benzerliği ve farkı net olarak görebilsin diye nümeroloji hakkında biraz bilgi vermeyi uygun görüyoruz.

 

 

Nümeroloji

Milattan 5 yüzyıl önce yaşayan ünlü Yunanlı matematikçi Pisagor ve kendisini izleyen Plato doğanın sırlarının sayılarda gizli olduğuna inanıyorlardı. Çeşitli dinlerde ve kültürlerde karşımıza çıkan bu sayı mistisizmi genel olarak nümeroloji olarak bilinir. Harvard Üniversitesi Hindu-Müslüman Kültürü Bölümü Profesörü Anne Marie Schimmel The Mystery of Numbers (Sayıların Gizemi) adlı kitabında nümerolojinin temel prensiplerini şu üç maddede özetler:

  1. Sayılar, düzen verdikleri varlıkların karakterini belirler veya etkiler.
  2. Sayılar, böylece Tanrı ile yaratılmışlar arasında bir aracı haline dönüşür.
  3. Nitekim sayılarla yapılacak belirli işlemlerle varlıklar dünyası etkilenebilir.

Bu yolla, her sayı kendisine özgü metafiziksel bir anlam ve karakter kazanır. Plotinus ve İskenderiyeli Philo tarafından geliştirilen bu anlayış, ortaçağda Kabala adı verilen Yahudi mistik felsefesiyle zirveye ulaşır.

Nümeroloji, İslam dünyasında onuncu yüzyılda İhvanı Safa adlı İran kaynaklı yeraltı örgütüyle gündeme gelir. Sonraları İsmailiye (Yediciler) mezhebine dönüşecek olan İhvanı Safa, 7 ve 12 sayısının önemine ve İmamlar zincirindeki etkin rollerine inanarak o günün mezhepleri arasında temel anlaşmazlık konusu olan İmamet (Liderlik) tartışmasına kan akıtmanın yanında sayısal bir renk katar. Siyasal isyanlar, böylece sayısal spekülasyonlarla desteklenir.

1863 yılında,Tanrı’nın bedenlenmiş bir tecellisi olduğunu ilan eden İranlı Bahaullah’ı izleyen Bahailer ise 9 ve 19 sayısını kutsar ve hatta güneş yılını her biri 19 güne sahip 19 aya bölerek kendilerine özgü bir takvim oluşturur. Artakalan dört günü ise “çalıntı günler” olarak adlandırırlar.

Tarih boyunca, müslümanlar, 7, 40, 99 gibi bazı sayılara özel önem vermişlerdir. Örneğin, ortaçağda 40 hadisten oluşan özel koleksiyonlar oluşturmak müslüman ruhbanları arasında bir modadır. Nitekim, ünlü mutasavvıf el-Gazzali, parmak tırnaklarının hangi sırayla kesilmesinin daha sevap olduğu konusundaki özgün felsefesinden evliliğin fayda ve zararlarına kadar birçok ilginç konuyu işlediği İhyai Ulumiddin adlı kitabını 40 bölümde düzenleyerek bu sayının hem şöhretinden ve hem sırrından yararlanmaya çalışır. Hıristiyan papazlarının kullandığı tespihin müslümanlaştırılması da tespihlerdeki boncuk sayısının 99′a çıkarılmasıyla kolaylaşır.

Hıristiyan dünyasında ise 3 ve 7 sayısı kutsallaşırken 13 ve 666 sayısı da şeytanlaşmıştır. Hala birçok Hıristiyan, İsa’ya ihanet eden 13′üncü havariden dolayı 13 sayısını ve Saint Pavlos’un yazdığı Vahiyler 13:18′de Hıristiyan Deccali’nin sayısı olduğu bildirilen 666 sayısını uğursuz sayar.

Sayısal mistisizmin dayandığı temellerden biri de “gematria” sanatıdır (Kelime “geometri”den türer). Gematria, Latin, Yunan ve İbrani dillerinin klasik alfabelerindeki her bir harfin sayısal karşılıklara sahip olması gerçeğine dayanır. Gematria, kelimeleri alfabe sırasına göre karşılayan sayılarla özdeşleştirir ve yorumlar getirir.

İşte size Fredrik II döneminden bir örnek. “Innocentius Papa” (Papa Innocent IV) nın ismi 666 sayısına denk gelen bir sayısal değere sahipti. Bu sayı, Vahiyler 13:18′deki “Canavarın Sayısı” olduğundan Innocent ismi Anti İsa’ya (Deccal) eşit görüldü. (Fredrik müthiş bir papa düşmanı idi.) (The Mathematical Experience, Philip J. Davis & Reuben Hersh, Houghton Mifflin Company, Boston, 1983, sa:98-99)

Nümerolojinin tarihsel birikiminden ve şöhretinden yararlanan şarlatanlar sayıların matematiksel özelliklerini ve ilişkilerini de emelleri doğrultusunda çarpıtarak fal, büyü ve muska gibi entrikalarla saf halkı sömürmüşlerdir.

 

 

Sihirli kareler ve muskacılık

Nitekim, Muhammed Peygamber döneminde Araplar tarafından sayı sistemi olarak kullanılan Ebced alfabe düzeni onuncu yüzyılda yerini Hint rakamlarına bırakınca şarlatanların gözdesi oldu. Ebced sisteminin popülaritesinden yararlanan “hocalar” basit birer matematiksel denklem olan “vefkler” (Sihirli kareler) yoluyla halkı ekonomik ve zihinsel olarak soymayı iş edindiler. Soldan sağa, yukardan aşağıya ve köşeden köşeye toplamları hep aynı sayıyı veren kareler içindeki rakamlar (Veya o rakamları karşılayan harfler) topluluğunu kutsal bir reçete olarak satanlar her dönemde revaç buldu. (Daha geniş bilgi isteyenler, İlginç Sorular-2 adlı kitabımızda “Sihir, büyü, falcılık, kehanet, hacet duaları, şifa reçeteleri, havas ve esrar, muskalar” başlığı altında yer alan incelememize başvurabilir.)

Aşağıda üçlü bir “vefk” örneğini görüyorsunuz:

Sayılar arasındaki harmoni her devirde insanların ilgisini çekmiştir. Örneğin 9 sayısının şu marifetine bakınız:

1 x 9 + 2 = 11
12 x 9 + 3 = 111
123 x 9 + 4 = 1111
1234 x 9 + 5 = 11111
12345 x 9 + 6 = 111111
123456 x 9 + 7 = 1111111
1234567 x 9 + 8 = 11111111
12345678 x 9 + 9 = 111111111
123456789 x 9 + 10 = 1111111111

Şarlatanlar ve sahtekarlar sadece sayıları kötüye kullanmazlar. Edebiyatı da kullanırlar. Kelimeler ve cümlelerden oluşan hitabet, şiir, öykü gibi sanatların büyüsüne kapılan kitlelerin komünizm veya faşizm idealiyle nasıl felaketlere sürüklendiğine yakın tarihimizde tanık olduk. Demokrasi ve özgürlük gibi kurum ve kavramların da bunun istisnası olmadığını biliyoruz. İnsanoğlu her kavramı ve kurumu amacı dışında, kötü emelleri doğrultusunda kullanabiliyor.

 

Sayısal Harmoni

1967-8 yıllarında, Mısırlı Abdurrahman Nevfel Kuran kelimelerinin tekrarlanma sayılarında ilginç bir harmoni keşfetti. Bu matematiksel harmoni bazen kelimelerin anlamlarıyla yakından ilişkiliyken bazen da eş veya zıt anlamlı kelimelerin tekrar sayılarında simetrik bir ilişki göstermekte. Dr. Reşad Halife’nin de katkıda bulunduğu bu buluş, 1974 yılında keşfedilecek 19 koduna zihinsel bir hazırlık niteliği taşıyordu.

Kelimelerin tekrarlanma sayılarındaki bu harmoniyle ilgili aşağıda sunacağımız birkaç örnek Kuran’ın diğer kitaplardan çok farklı bir yapıt olduğunu ve matematik ile edebiyatı kaynaştırdığını göstermeye yeter. Matematiksel harmoni için sunacağım bir kaç örnek, ileriki sayfalarda ayrıntılarıyla tartışacağımız Kuran’ın 19 kodu üzerine kurulu matematiksel sistemi için zihinsel bir ısınma olarak kabul edebilirsiniz.

 

 

“Ay” (şehr) kelimesi

Bir yılda kaç ay var? Elbette on iki. Yani, Dünya, Güneşin etrafında bir turu tamamladığı süre içinde Ay da Dünyanın etrafında 12 turu tamamlamış olur. Oruç ve hac gibi ibadetlerin zamanı Ay Takvimi ile belirlenir. Nitekim Kuran, bir yıldaki ayların sayısını da açıkça belirtir: “Allah katında ayların sayısı on ikidir…” (9:36).

Kuran’ı baştan sona taradığımızda ay (şehr) sözcüğünün tekil olarak tam 12 kez geçtiğine tanık oluyoruz. Arapça bilmeyenlere şunu hatırlatalım: Arapça’da zaman birimi olan ay ile dünyanın uydusu olan Ay aynı sözcüklerle ifade edilmiyor. Dünyanın uydusu olan Ay’ın Arapça karşılığı Kamer’dir. Kameri Takvim deyimi de buradan gelir

Zaman birimi olan “ay” kelimesinin geçtiği sure ve ayetlerin listesi aşağıda sunulmuştur (2:185 ifadesi, 2′nci surenin 185′inci ayeti demektir).

2:185 2:185 2:194 2:194
2:217 5:2 5:97 9:36
34:12 34:12 46:15 97:3

 

 

“Gün” (yevm) kelimesi

Bir yılda kaç gün var? Astronomi kitaplarına ve takvimlere bakarsanız “365 tam gün” cevabını alacaksınız. Bu basit gerçeği sokaktaki vatandaş da bilir. Fakat, üniversite öğrenimi görmüş mollalarımız hariç. Onlar evrenlerin yaratıcısının en büyük matematikçi olduğunu yobaz kafalarına bir türlü sığdıramıyorlar.

Bu konuda başımdan geçen ilginç bir olayı aktarmadan geçemeyeceğim. Kuran’ın büyük matematiksel sistemini göremeyen veya görmek istemeyen beş hoca efendinin imzasını taşıyan 19 Efsanesi adlı kitabın yazarlarından biriyle Cağaloğlu’ndaki Beyan Yayınevi’nde açık bir tartışmaya girişmiştik. Yarım saat kadar süren tartışmanın sonuna doğru kendisine şunları söyledim: “Açıkça anlaşılıyor ki Kuran’ın 19 sistemine karşı bir alerjiniz var; bu yüzden Kuran’ın matematiksel sistemini inkar etmek için elinizden gelen gayreti gösteriyorsunuz. Size bir başka matematiksel olayı soracağım. Elinizdeki Kuran Kelimeleri Fihristini (Fuad Abdülbaki tarafından hazırlanan El-Mucem-ül Müfehres Lielfazil Kuranil Kerim‘i kastediyorum) açıp “Yevm” (Gün) kelimesine bakınız. Kaç kez geçiyor? Gördüğünüz gibi “gün” kelimesi tekil olarak Kuran boyunca tam tamına 365 kez tekrarlanır. Dikkat edin, 360 değil, 370 değil, tam 365 kez. Yani bir yıldaki günlerin sayısına eşit olarak… Anlam ve sayı arasındaki bu ilişki, rastlantının ötesinde, Kuran’da kasıtlı olarak düzenlenmiş bir matematiksel yapının varolabileceğini göstermez mi?”

Bizim mühendislik öğrenimi görmüş hoca efendi bu soruma beklenmedik bir karşılık verdi: “Bir senede 365 gün değil, 365 gün ve 6 saat var. Hani 6 saat nerede?” Kendisine mantıklı bir cevap vermenin bir anlamı yoktu. Gün ve saatin ayrı birer zaman birimi olduğunu kendisine anlatmadım. Ayrıca, bir günü 24 saate ayırmanın, yılı 365 güne ayırmaktan çok farklı olduğunu, birinin bizlerin keyfi bir kabulü, diğerinin ise astronomik doğal bir realite olduğunu açıklamadım. Zira, onun, en az benim kadar bu farkı bildiğinden emindim. Ona anlayacağı dilden bir cevap vererek tartışmayı noktaladım: “şimdi anlıyorum ki, Tanrı bir yıldaki 6 saatlik artık zamanı ikiyüzlülerin yaşaması için bırakmış.”

Evet, bu sözleri, yedi-sekiz kişinin önünde aynen söylediydik. Gerçekleri bile bile gizleyip halkı aldatanların ikiyüzlülüğünü yeri gelince ilan etmeyi bir saygısızlık değil, aksine hakka ve halka karşı bir görev sayıyoruz. (Edip Yüksel, Üzerinde 19 Var)

http://19.org/index.php?id=70,241,0,0,1,0

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

24th Nisan 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

19 Kodu

 

 

mükemmel,

nesnel ve evrensel,

inkarcılar için bir fitne,

erdemlilerin inancını çelikleştiren,

hristiyan ve yahudilerin kuşkusunu kaldıran,

ikiyüzlülere görülmeyen,

insanlığa bir uyarı,

ve geride kalanlarla ilerliyenleri ayırdeden

büyük mucizelerden biri (74:28-37)

“Ve de ki: Allah’a hamd olsun. O size ayetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin, yaptıklarınızdan gafil değil ” (27:93).

“Biz, onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki onun gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (41:53)

27:93 ayeti, Kuran’ın vahyinden sonra, Allah’ın belirleyeceği bir zamanda önemli işaretlerin zuhur edeceğini, 41:53 ayeti ise, gerek ufuklarda ve gerekse insanlık alemi içinde “Zikrin” hak olduğunu kanıtlayacak işaretlerin açığa çıkacağını bildirir. 10:20 ayetinde ise Kuran’ın mucizesinin ileride ortaya çıkacağı anlatılır.

 

 

Sayısal Harmoni

1969 yılında, Kuran’da bir matematiksel sistemin varolduğuna dair ilk işaretleri aldık:

  • “Ay” (Şehr) kelimesi Kuran boyunca 12 kez geçer.
  • “Gün” (Yevm) kelimesi 365 kez geçer.
  • “Günler” (Eyyam ve Yevmeyn) 30 kez geçer.
  • “Şeytan” ve “Melek” kelimeleri eşit sayıda 88′er kez geçer.
  • “Dünya” ve “Ahiret” kelimeleri eşit sayıda 115′er kez geçer.
  • “İman” ve “Küfr” kelimeleri eşit sayıda 25′er kez geçer.
  • “Adalet” (Qıst) ve “Zulüm” kelimeleri 15′er kez geçer.
  • “Güneş” (Şems) ve “Işık” (Nur) kelimeleri 33′er kez geçer.
  • Allah’ın “De” (Qul) hitabı ile, melekler, insanlar ve cinler için kullanılan “Dediler” (Qalu) kelimesi eşit sayıda 332′şer kere geçer. (21:112 ayetinin ilk kelimesi “Qale” değil, “Qul” dür. Bazı Kuran nüshalarında yanlışlıkla “Qale” (dedi) biçiminde yazılmıştır.)

Bu matematiksel gerçekleri, Fuad Abdülbakinin ünlü Kuran fihristi olan “El Mucemül Müfehres Li Elfazil Quranil Kerim” ile kontrol edebilirsiniz.

 

 

Gizlenen Mucize

19 sayısı, Kuran’ın 74. suresinde sözü edilmesine rağmen Kuran’ın inişinden tam 1406 (19×74) kameri sene boyunca Kuran’ın matematiksel yapısının bir kodu olarak gizli kaldı. 1974 yılında biyokimya doktoru Reşad Halife tarafından kompüter analizleri sonucunda sonucu keşfedildi. 19 kodunun “Gizlenmiş Sır” adlı 74. surede sözü edildiğini düşündüğümüzde keşif zamanının bu iki sayının yanyana konması veya birbiriyle çarpılması sonucu elde edilen yıllara denk gelmesi ilgi çekicidir. Buna benzer daha nice ilginç işaretler, bu önemli olayın tamamen Allah’ın takdiriyle şu zamanımızda ortaya çıkarıldığını gösteriyor.

Dünya tarihinin en büyük buluşu olan ve peşinden bir çok gelişmeyi ve tartışmayı da getiren bu ilahi mesajın kısa bir özetini sunacağım. Bu mucizenin ifşası ile birlikte Tanrı, hurafe ve hikayelerle dejenere edilen ve uydurma hadislerle ilkel bir Arap dini haline sokulan İslam dininin yeniden orijinal haline döndürüleceği, son peygamber Muhammed’in tebliğ ettiği gerçeklerin tekrar aynı tazelikte dünya halklarına iletileceği bir rönesans hareketini başlatmış bulunuyor. Kuran’ın “büyüklerden biri” olarak tanımladığı mucizenin kısa bir özetini sunalım:

 

 

Rahman ve Rahim ALLAH’ın ismiyle.

74:1

Ey gizlenen,

74:2

Kalk ve uyar.

74:3

Rabbini yücelt.

74:4

Örtülerini temizle

74:5

Kötülükten uzaklaş.

74:6

İhtiraslı olma.

74:7

Rabbin için sabret.

74:8

Duyuru yapıldığı zaman,

74:9

İşte, zorlu gün o gündür.

74:10

İnkarcılar için kolay değil.

74:11

Bir birey olarak yarattığım kişiyi bana bırak.

74:12

Ona hem zenginlik verdim,

74:13

Hem de gözü önünde çocuklar…

74:14

Ona nimetler yağdırdım.

74:15

Buna rağmen, daha fazlasını istiyor.

74:16

Asla, çünkü o, ayetlerimize karşı bir inatçı kesildi.

74:17

Onu sarp bir yokuşa sardıracağım.

74:18

Nitekim o düşündü; ölçtü biçti.

74:19

Kahrolası, ne biçim ölçüp biçti.

74:20

Kahrolası, gene ne biçim ölçüp biçti.

74:21

Baktı.

74:22

Sonra surat astı, kaşlarını çattı.

74:23

Ve arkasını döndü; büyüklük tasladı:

74:24

“Bu,” dedi, “etkileyici bir büyüden başka bir şey değil.”

74:25

“Bu sadece bir insan sözüdür.”

74:26

Onu Sakar’a atacağım.

74:27

Sakar nedir bilir misin?

74:28

Ne bırakır, ne de yüklenir (tam ve mükemmel),

74:29

Halklar için (evrensel) bir göstergedir/ekrandır.

Matematiksel Mucizenin Kodu

74:30

Üzerinde on dokuz vardır.

74:31

Biz ateşe bekçi olarak sadece melekleri atadık. Onların sayısını (on dokuz’u) da, (1) inkarcılar için bir fitne (sınav/huzursuzluk kaynağı) yaptık, (2) kitap verilmiş olanları ikna etsin, (3) inananların inancını güçlendirsin, (4) kitap verilmiş olanlarla inananların kuşkularını ortadan kaldırsın, ve (5) kalplerinde hastalık olanlarla inkarcılar da, “ALLAH bu örnekle ne demek istiyor?” desinler. Böylece ALLAH dilediğini/dileyeni saptırır ve dilediğini/dileyeni de doğruya iletir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu (sayı) halklara bir mesajdır.

74:32

Hayır, and olsun Ay’a

74:33

Geçtiği vakit geceye,

74:34

Ağardığı vakit sabaha,

74:35

Bu büyüklerden birisidir.

74:36

Halklara bir uyarıdır.

74:37

İlerlemek yahut geride kalmak dileyenleriniz için.

 

 

19 Kodlu Matematiksel Sistemin Bazı Örnekleri

  • Kuran’ın ilk ayeti Besmele 19 harftir.
  • Kuran 114 (19×6) sureden oluşur.
  • Kuran’da, numarasız Besmeleler dahil 6346(19×334) ayet vardır. Bu sayının rakamları 6+3+4+6= 19 ‘dur.
  • İlk vahyedilen 96. sure sondan 19. suredir.
  • Besmele, 9. surenin başında bulunmaz; fakat bu kayıp Besmele 19 sure sonra, iki Besmele’ye sahip 27. surenin 30. ayetinde tamamlanır. Böylece Kuran’daki Besmele tekrarları 114 (19×6) olmaktadır.
  • Kayıp Besmele’yi tamamlayan Besmele’nin sure ve ayet numaralarının toplamı 19′un katıdır. 27+30=57
  • Besmele’deki her kelimenin Kuran boyunca tekrarlanma sayıları hep 19′un katlarıdır:

İsim

19

19 x 1

Allah

2698

19 x 142

Rahman

57

19 x 3

Rahim

114

19 x 6

Dikkat ederseniz çarpım faktörlerinin toplamı olan 152 sayısı da 19×8 dir.

  • Kuran’da, Allah’ın yaklaşık 400 adet isim ve sıfatı bulunur. Bunlardan sadece 4 tanesinin sayısal (ebced) değeri 19′un tam katıdır ve bunların hepsi Besmele’deki kelimelerin tekrar sayılarına denk gelmektedir:

 

Vahid (Tek)

19

Zulfadlil Azim (Büyük Lütuf Sahibi)

2698

Mecid (Yüce)

57

Cami (Toplayan ve yayan)

114

  • “Allah” kelimesinin geçtiği tüm ayetlerin numarasını tekrarsız olarak toplarsanız, toplam: 118123 (19×6217).
  • Son kelimesi “Allah” olan biricik sure 82. sure olup “Allah” kelimesi 19. ayettedir. Ve bu, sondan 19. “Allah” kelimesidir. (Bu sure 19 ayete sahip ilk suredir.)
  • Başlangıç harfli ilk surenin 2:1 ayetiyle başlangıç harfli son sure, 68:1 arasında 5263 (19×277) ayet vardır.
  • Bu iki sure arasında yer alan grupta 38 adet başlangıç harfsiz sure mevcuttur.
  • Yine bu grupta başlangıç harfli ve başlangıç harfsiz surelerin 19 değişen grubu vardır.
  • Bu grupta, “Allah” sözcüğü 2641 (19×139) kez geçer.
  • Bu grubun dışında kalan surelerdeki 57 “Allah” kelimesinin ayet ve sure numaraları tekrarsız olarak toplandığında 2432 (19×128) elde edilir.
  • Başlangıç harf kombinezonlarının 19 tanesi bağımsız birer ayettir.
  • Allah için kullanılan “Wahdehu” kelimesinin ayet ve sure numaralarını (7:70; 39:45; 40:12,84; 60:4) tekrarsız olarak toplarsanız sonuç 361 (19×19) dir.
  • Kuran’da geçen tüm tam sayıları tekrarsız olarak toplayınız. 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 19, 20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 99, 100, 200, 300, 1000, 2000, 3000, 5000, 50000, 100000. Bu 30 tam sayının toplamı 162146 (19×8534) dir.
  • Kuran, bu 30 tam sayıya ek olarak 8 kesirli sayı içerir: 1/10, 1/8, 1/6, 1/5, 1/4, 1/3, 1/2, 2/3. Demek ki, 30 tanesi tam sayı ve 8 tanesi kesirli sayı olmak üzere Kuran’da 38 (19×2) adet sayı bulunur.
  • Her suredeki ayetlerin toplam sayısından sonra o suredeki ayetlerin numaralarını tek tek yanyana yazarak Kuran boyunca bunu sürdürürsek elde edeceğimiz 12692 rakamlı uzun sayı 19′un tam katıdır. Rakamların sayısı olan 12692 sayısı da 19′un tam katıdır.
  • Kuran’ın ilk suresi Anahtar’ın yapısındaki matematiksel sisteme bir kaç örnek verelim. Sure numarası olan 1 rakamından sonra ayetlerinin numarasını sırasıyla yanyana koyarak elde edeceğiniz 11234567 sayısı 19′ un tam katıdır. Ayet numaraları yerine bu ayetlerdeki harflerin sayısını yanyana koyduğunuzda oluşan 119171211191843 sayısı da 19′un tam katıdır. Ayetlerin harf sayısından sonra ebced değerlerini yerleştirirseniz elde edeceğiniz 38 rakamlı 11978617581126181124119836181072436009 sayısı da 19′un katıdır. Bu sayıya her ayetin numarasını da yerleştirirsek 111978621758131261841124151983661810727436009 sayısını elde ederiz ve bu da 19′un tam katıdır. Anahtar suresinin numarasından sonra toplam ayet sayısını, toplam harf sayısını ve toplam ebced değerini yanyana yazdığınızda elde edeceğiniz 1713910143 sayısı da 19′un tam katıdır….
  • 29 surenin başında 14 harften oluşan 14 değişik harf kombinezonu bulunur. 29+14+14 = 57 (19×3)
  • Q harfi ile başlayan iki sureÕde Q harflerini sayalım. 50. surede 57 ve 42. surede de 57 olmak üzere toplam 114 (19×6) Q harfi vardır. 50. surenin 45 ayeti vardır. Bunları toplarsanız sonuç 95 (19×5) tir. 42. surenin 53 ayeti vardır. Bunları da toplarsanız sonuç 95 (19×5) tir. 50. surenin ilk ayetinde Kuran için kullanılan “Mecid” isminin ebced değeri o sure içindeki Q’ların sayısına eşit olup 57′dir. Q suresindeki Q’ların geçtiği ayetlerin numarasını topladığınızda toplam 798 (19×42) dir. 42 sayısı ise Q harfi ile başlayan diğer surenin numarasıdır. Kuran’da numarası 19 olan tüm ayetlerdeki Q harflerinin toplam sayısı 76 (19×4)’tür. Kuran boyunca Lut peygamberin halkının “Qavm-i Lut” diye adlandırılması ve sadece bu surede bunun yerine, içinde “Q” harfi bulunmayan “İhvani Lut” şeklinde adlandırılması dikkat çekicidir (50:13).
  • N (Nun) harfi sadece 68. surenin başında bulunur. Bu suredeki N’lerin sayısı 133 (19×7) dir. N (Nun) harfine sahip Yunus peygamberin ismi, sadece bu surede “N” harfine sahip olmayan “Sahibil Hut” yani “Balık adamı” ifadesiyle geçer (68:48). Nitekim 21:87 ayeti Yunus peygamberi “Zan-Nun” yani “N harfine sahip kişi” diye tanımlayarak, Nun suresindeki farklı isimlendirilmesine dikkatimizi çekmektedir.
  • ® SS (Sad) harfi üç surenin başında bulunur. 7., 19. ve 38. surelerde SS harfi toplam 152 (19×3) kez tekrarlanır. Bu matematiksel sistemle 7:69 ayetindeki “Bastatan” kelimesinin “SS” (Sad) harfiyle değil “S” (Sin) harfiyle yazılması gerektiği ortaya çıktı. Bir çok Kuran nüshasında yanlış olarak yazılan bu kelimenin en eski kufi nüshalardan olan Taşkent nüshasında, “Sin” harfiyle yazılmış olması, 19 kodlu matematiksel sistemi doğrular ve Kuran’ın insanlar tarafından değil, matematiksel sistemle harfi harfine Allah tarafından korunduğunu kesin şekilde kanıtlar (15:9).
  • 36. sure Y ve S harfleriyle başlar ve bu iki harfin bu suredeki toplam tekrar sayısı 285′tir, yani 19×15.
  • ‘A.S.Q. harflerinin toplam sayısı 209′dur, yani 19×11
  • 19. sure beş harf ile başlar, yani K, H, Y, A’ ve SS . Bu beş harfin bu suredeki toplamı 798′dir, yani 19×42.
  • HH. M. harfleriyle başlayan 7 surede bu iki harfin toplam tekrar sayısı 2417 olup 19×113Õtür.
  • H, T.H, T.S ve T.S.M. başlangıçları, bir iç içe kilitlenme sistemiyle beş sureyi birbirine bağlamaktadır. Bu sureler 19, 20, 26, 27 ve 28 noludur. Bu harflerin beş suredeki toplam tekrarlanma sayısı 1767′dir, yani 19×93.
  • “Bunlar, Kuran’ın mucizeleridir” ifadesi sekiz surenin başında geçer ve hepsinde istisnasız başlangıç harflerinden sonra gelir.
  • Kuran’ın temel mesajı Allah’ın birliğidir. Nitekim Allah’ın VAHİD (BİR) isminin ebced değeri 19′dur.

 

 

Anlaşılması Kolay, Taklit Edilmesi İmkansız

Son Mesaj olan Kuran’ın insanüstü matematiksel yapısını kanıtlamak için yukarıda sunduğumuz örnekler yeterlidir. Her geçen gün yeni buluşlar ve yeni tezahürlerle daha da büyüyen bu “anlaşılması kolay, taklidi olanaksız” mucize, bilgisayar çağının insanına Alemlerin Rabbinin büyük bir lütfu ve aynı zamanda önemli bir uyarısıdır. 74:31 ayeti 19 sayısının amacını şöyle belirler:

  1. İnkarcılar için bir ceza ve fitne
  2. Daha önce Kitap alan topluluklara (Yahudiler, Hristiyanlar v.s.) Kuran’ın Allah kelamı olduğunu kanıtlamak.
  3. Müminlerin imanını güçlendirmek.
  4. Kuran’ın korunmuşluğu konusundaki tüm kuşkuları gidermek.
  5. Kafirleri ve ikiyüzlüleri (munafıkları) ortaya çıkarmak.

Olağanüstü delillere rağmen onlar bu mucizeyi inkar edecek ve “Allah bununla ne demek istiyor?” diye anlayışsızlıklarını dile getirip onu hafife alacaklardır. 74:32-37 ayetleri de bu mucizenin büyük bir ilahi yardım olduğunu, yepyeni bir çağı başlatacağını, geri kafalıları safdışı edeceğini bildirmektedir.

 

 

Mucizeyi Göremiyorlar

Hadis ve sünnet izleyicileri, en büyük hipnozcu olan şeytanın etkisi altına girdikleri için Kuran’da apaçık bir gerçek olan 19 kodlu mucizeyi kabul etmemektedirler. Yukarıda değindiğimiz 74:31-37 ayetlerinde belirtildiği gibi tüm insanlığa apaçık olan bu büyük mucizeyi ancak dürüst ve gerçek müminler takdir edecektir. Nitekim 7:146 ayeti, mucizeleri görmekten mahrum edilen kişileri tanımlar:

Haksız yere yeryüzünde büyüklük taslayanları ayetlerimden çevireceğim. Her çeşit ayeti görseler de inanmazlar. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler; ancak azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler. Çünkü onlar ayetlerimizi yalanladılar ve onları umursamaz oldular (7:146).

 

 

Tevratta da Aynı Kod Mevcut

41:53 ayetinde haber verilen ufuklardaki işaretlerden birisini de son zamanlarda farkettik. 19 sisteminin bir benzerine 11. yüzyılda yaşayan bir Yahudi hahamı, Tevrat’ın dualarından birisinde şahit olmuş ve bununla enteresan tesbitlerde bulunmuştur.

Judah adlı bir rabinin (baş hahamın) çalışmaları, 1978 yılında Californiya Üniversitesi yayınları arasında yayınlanan Studies in Jewish Mysticism adlı bir kitapta incelenir.

Kuran’ın matematiksel sistemini destekleyen Rabi Juda’nın bu buluşu yüzyıllar öncesinden haber verilir. Gaybi bir haber olabileceğini kestiremiyen geçmiş Kuran yorumcularının açıklamakta zorluk çektikleri 46:10 ayetinin çevirisi şöyledir:

“De ki: Düşündünüz mü ya o Allah katından ise ve siz de ona karşı çıkmışsanız ve İsrailoğullarından bir şahit te bunun benzerini görüp inandığı halde, siz kibirlenip yüz çevirmişseniz?! Şüphesiz Allah, zalim bir topluluğu doğru yola iletmez.” (46:10).

Aşağıdaki ayetler de konumuz açısından dikkat çekicidir:

“Dediler ki: ‘Rabbinden bize bir ayet (mucize) getirmeli değil miydi? Kendilerine, önceki kitaplarda bulunan beyyine (delil) gelmedi mi? Şayet onları o beyyineden önce bir azap ile helak etseydik: ‘Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de böyle zelil ve rezil olmadan önce ayetlerine uysaydık’ derlerdi. De ki: Herkes gözetlemektedir. Siz de gözetleyin. İleride düzgün yolun sahipleri kimlerdir, hidayete erişenler kimlerdir bileceksiniz.” (20:133-135)?

Not: 133′üncü ayette geçen “beyyine” kelimesi tüm Kuran’da 19 kez geçerek anlamsal ilişkiyi destekler.

 

 

Kuran Mucizesine “19 Efsanesi” Diyenler

İnkilap Yayınları tarafından yayımlanan “19 efsanesi” isimli kitaba değinmek istiyorum. Mahmut Toptaş, Hikmet Zeyveli, Orhan Kuntman ve Sadrettin Yüksel imzalarıyla yayımlanan bu kitap cehalet, yalan ve iftiralarla doludur. 19 mucizesinin amacını tasvir eden 74:31-56 ayetleri, İnkılab yayınevi başta olmak üzere bu büyük mucizeye karşı savaş açan ekibin durumunu ve bu tartışmanın sonunda nelerin gerçekleşeceğini bildiriyor.

Fanatik inkarcıların ve kalpleri marazlı ikiyüzlülerin anlamayarak karşı çıktığı Kuran’ın bu büyük matematiksel mucizesine “efsane” kelimesini yakıştırmaları bir rastlantı değildir. 19 mucizesini karalamak için kullanabilecekleri onlarca kelime yerine “efsane” kelimesini kullanmaları tümüyle ilahi bir tecellidir. Dört yazar ve yayınevi patronu, “efsane” yakıştırmasıyla farkında olmadan kendilerini Kuran’ın teşhirine mahkum etmişlerdir. Kuran’ın bu mucizevi tecellisini öğrenmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki iki ayeti ibretle okuyunuz.

“Onlardan bir grup var ki seni dinlerler. Fakat, kalpleri üzerine (Kuran’ı) anlamalarına engel olacak örtüler, kulaklarına da ağırlık koyarız. Her bir mucizeyi görseler de ona inanmazlar. Bundan ötürü sana geldiklerinde seninle tartışırlar ve inkarcılar, “Bu ancak bir EFSANEdir” derler.”‘

“Kendilerini ondan uzaklaştıkları gibi başkasını da ondan uzaklaştırırlar. Böylece farkında olmadan kendilerini mahfederler.” (6:25,26). Ayrıca 27:82-84

Tarihin, genelde bir tekerrür olduğunu ve Kuran ayetlerinin geçmişe, hazıra ve geleceğe bakan yönlerinin bulunduğunu bilenlere, 40. surenin 38. ayetinden 44. ayetine kadar okumalarını öneriyorum.

“Benim size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a bırakıyorum. Şüphesiz Allah kulları görür.” (40:44).

KuranÕın “en büyüklerden” biri olarak tanımladığı 19 sayısının işaretini kavrayaman ve Müddessir suresinde cehennemden başka bir şey göremiyen ve 19 sayısından zebralar gibi kaçan din adamlarının eleştirilerine verdiğimiz cevapları “Üzerinde Ondokuz Var” kitabımızın son bölümünde bulabilirsiniz.

 

 

 

19 Kodu üzerine sorular:

a) Tüm bu matematiksel gerçekler bir rastlantı mıdır?

b) Kuran’ın ilk ayeti olan Besmele’de kaç harf mevcuttur? Geç miş alimleriniz (Fahreddin er Razi, Qurtubi, Said Nursi vs.) Besmele’nin harflerini neden 19 olarak saydılar? Matematiksel mucizenin keşfedilmesinden sonra sırf bu mucizeyi inkar etmek için neden Besmele’nin 19 harften oluşmadığını iddia ettiniz? Toz kondurmadığınız alimleriniz bu çok basit sayım işini beceremediler mi ?

c) 786 sayısının Besmele’nin ebced değeri olduğu malum. Nitekim yüzyıllardır Pakistan, Hindistan müslümanları Besmele yerine mektuplarının üzerine bu sayıyı yazmaktadırlar. 786 sayısı kaç harfin ebced değeridir?

d) 28 Arap harfini tanıyan ilk okul çocuklarının bile rahatlıkla sayabileceği Besmele’nin harflerini neden doğru sayamıyorsunuz? Besmele’nin harflerinin 18 veya 21 veya 22 veya 23 adet olduğunda ihtilaf ettiğiniz halde; 19 harf olamıyacağı konusunda ittifak etmeniz garip değil mi?

e) 74:31 ayeti, 19 sayısının amacını açık biçimde zikretmiştir. Nitekim bu mucizenin ortaya çıkmasıyla birlikte o ayette haber verilenler aynen gerçekleşmektedir. Sizin 19′ unuz ise bunlardan hiçbirisini gerçekleştirmemektedir. 19 sayısı, müminlerin inancını nasıl güçlendiriyor? 19 sayısı Yahudi ve Hristiyanların Kuran hakkındaki kuşkularını nasıl ortadan kaldırıyor? Kalpleri bozuk ikiyüzlüler bu sayıyı ne şekilde anlayamıyorlar?

f) Kuran’ın büyük mucizesini kabul etmeyişinizin nedeni 74:31, 7:146 ve 6:25 ayetlerinde açıklanmaktadır. Bu mucizeyi inkar etmek için neden bu derece gayret gösteriyorsunuz?

g) Allah’ın kelamına inanmıyan münafıklar, “Mucizelere ihtiyacımız yoktur” diyerek Allah’ın rahmetini engellemek isterler. İbrahim peygamberin imanının güçlenmesi için Allah’tan mucize istemesini nasıl açıklarsınız? (2:260).

h) Kuran’ın edebi yönden mucize bir kitap olduğunu iddia ediyorsunuz? Edebi mucizenizin objektif bir kriteri var mıdır? Birisi çıkıp, Nazım Hikmet’in veya Mehmed Akif’in şiirleri edebi mucizedir bir benzerini getiremezsiniz derse nasıl karşılık verirsiniz? Sizin en kutsal hadis kitaplarınıza göre, Ebubekir döneminde Kuran’ı derlemek isteyen heyet, iki tanıkla gelmeyen ayetleri kabul etmiyordu. Örneğin, “taşlama ayetini” tek başına getiren Ömer’in tanıklığı reddedilmiş, Tevbe suresinin “son iki ayetini” tek başına getiren Huzeyme b. Sabit el Ensari reddedilmiş fakat sonradan onun tanıklığının “çok özel” olduğu kabul edilerek Kuran’a sokulmuş! İddia ettiğiniz gibi Kuran, edebi yönden bir mucize idiyse ve tüm insan ürünü kitaplardan edebi yönden farklı idiyse peygamberin en yakın arkadaşları ve Arap edebiyatını en iyi bilen insanlar neden Kuran ayetlerini ayırdetmek için tanıklara ihtiyaç duydular? Neden Kuran ayetlerini tanıyamadılar?

i) Namazlarda okuduğunuz Kunut duasının edebi yönden mucize olmadığını nasıl ispatlarsınız? Aynı şekilde Fatiha(Anahtar) suresinin edebi yönden mucize olduğunu nasıl ispatlarsınız?

j) 10:20; 27:93; 41:53 ayetlerinde verilen söz nasıl gerçekleşti?

k) 19 kodunun 11. yüzyılda Judah adındaki bir Başhaham tarafından Tevrat’ın orijinal bir bölümünde keşfetmiş olmasını ve bunu haber veren 46:10 ayetini nasıl açıklarsınız?

l) Bazı surelerin başında yer alan A.L.M., HH.M., Y.S., Q. harfleri ne anlama gelmektedir? Alimleriniz bu konuda kaç çeşit görüş ve yorum ileri sürdüler? “Bunlar bu kitabın ayetleridir (mucizeleridir)” ifadesinin sürekli olarak bu başlangıç harflerinden sonra gelmesi dikkat çekici değil midir? (10:1; 12:1; 13:1; 15:1; 26:1,2; 27:1; 28:1,2; 32:1,2).

m) 72:28 ayeti, Allah’ın herşeyi sayı olarak saymış olduğunu bildirir. En büyük matematikçi olan (3:19; 19:84; 72:28; 78:27-29) ve kainat kitabının ayetlerini matematikle yazan Evrenlerinin Rabbinin kitabında matematiksel bir sistemin mevcudiyetini neden uzak görüyorsunuz?

n) 83:9,20 ayetlerinde sözü edilen “Kitabün Markum”(Rakamlanmış Kitap) ne demektir? Kuran’a göre kimler o Rakamlı Kitaba tanık olacaklar, kimler “efsane” diyerek reddeceklerdir? (88:9-13; 88:20,21; 6:25).Edip Yüksel) http://www.19.org/index.php?id=66,97,0,0,1,0

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

17th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

VAHİY KURAN’DIR

Kur’an, Allah’ın Resulü vasıtasıyla kullarına gönderdiği vahiyden meydana gelen kitabın adıdır. Peygambere gönderilen vahyin hiçbiri bu kitabın dışında kalmış değildir. Yani vahiy klasik tabiriyle tilavet olunan vahiydir. Ve bu vahyin tümü de Kur’an’ın içindedir. Kur’an’a girmemiş, dışında kalmış (tilavet edilmemiş) vahiy yoktur. Her ne kadar sonrakiler tilavet olunmamış vahiyden bahsetmiş ve geleneksel kültürümüzün içinde bu «vahy-i gayri metluv = tilavet olunmamış vahiy» bulunmakta ise de Kur’an’a bakıldığında böylesi bir vahyin mevcudiyetini gündeme getirecek herhangi bir işarete, bir gönderiye rastlamak mümkün değildir.

Zaten vahiy, dini oluşturan şey ise -ki öyledir-vahyin tümü Kur’an’da toplanmıştır. Kur’an dışında herhangi bir vahiy kalmamıştır. Daha sonrakiler metni baki, manası kaldırılmış veya manası baki, metni kaldırılmış olarak adlandırdıkları türden vahiy mevcudiyeti ile ilgili elimizde herhangi bir ciddi delile rastlamak da mümkün değildir. Bütün bu ve benzeri şeyler sonrakilerin ortaya attıkları ve müslümanların giderek Kur’an İslamı’ndan uzaklaşmalarında büyük rolü bulunmuş şeyler olarak günümüzde dahi ciddi şekilde meselenin üzerine gitmeyenlerce etkinliğini sürdüren ve Kur’an’a dayalı bulunmayan şeylerdir.

Kur’an, Allah’ın kullarına elçisi vasıtasıyla gönderdiği mesajların-toplandığı kitabın adı olduğuna ve bu adı da ona Allah verdiğine göre Allah dinini bu kitapta toplamış, bu kitapla anlatmıştır. Kendisine yine o kitapta ‘iman nedir, kitap nedir bilmezdin’ (Şura 42/52) buyuran Allah, elçisinin de Allah’ın dinini bu kitaptan öğrendiğini görüyoruz, biliyoruz. 23 Kameri yılda yaşanan bir hayatın içinde zaman zaman indirilen ayetlerin gösterdiği istikamette Allah’ın dinini kişiliği ile teşekkül ettirmede baş rolü oynadığını bildiğimiz Peygamber bu kitabı ahlak edinmiş; akide ve amellerine bu kitapta bulunan mesajları esas alarak ümmetinin de aynı şeyi yapmasını onlara Allah’ın emirleri istikametinde göstermiş, öğütlemiştir.

Kur’an ahlak edinilsin için gönderilmiş bir kitaptır. Kur’an önce Peygamberin, onu takiben de ona inananların dünya görüşlerini (akidelerini) ve buna bağlı olarak da amellerini düzene koymalarını âmir bir kitaptır. Peygamber de ona tabi olanlar da bu kitabı ahlak edinmeye özen göstermişler, bu kitabı düşünce ve davranışlarının düsturu (esas temeli) kabul etmiş ve etmeye çalışmışlardır.

Diğer bir deyimle Kur’an sünnet edinilsin diye gönderilmiş bir kitaptır.
Sünnet deyimi üzerinde kısaca durursak şunları söyleyebiliriz: Sünnet kişinin yapmayı adet haline getirerek kendisinden sapmayı düşünmediği düşünce ve yaşam biçimidir. Bu genel tanımın -özellik kazandıracak olursak Sünnetullah- Allah’ın yapmayı adet haline getirdiği ve kendisinden şaşmadığı esaslar bütünü anlamında iken ve bunu Kitab’ında vurgulayarak belirtmiş iken, kullarına gönderdiği vahyin toplamı olan Kur’an’ın da başta Resulü olmak üzere ona tabi olanlardan da bu Kitabta bulunan esasları düşünce ve yaşam tarzı haline getirmelerini, bir diğer tabirle sünnetleştirmeleri gerektiğini belirttiğini biliyoruz.

Bu manada sünnet fıkıhta kullanılan ve bir ayrı manası da nafile anlamını taşıyan sünnetten kesin olarak farklıdır ki nafile manasında kullanılan sünnetin istenilip yapılan, istenilip vazgeçilen ve yapılıp yapılmaması insanın ihtiyarına ve isteğine bağlı bulunan davranışlar manasına geldiğini biliyoruz. Bizim konumuz olan sünnetin ise nafile manasındaki sünnetle alakası bulunmamakta olduğu bilinmelidir. Bizim burada üzerinde durduğumuz ve açıklamaya çalıştığımız sünnetin farz anlamına, yani yapılıp yapılmamasında insanın muhayyer bırakılmadığı ve zorunluluk taşıyan keyfiyet manasında bulunduğunu belirtmeliyiz.

Sünnet bağlamında bizi burada ilgilendiren ‘Sünnet-i Resulullah’tır.

Resulullah’ın sünneti denildiğinde ise anlaşılması gereken şey; Resulullah’ın Allah’ın Kitabı Kur’an’dan anlayıp uyguladıklarıdır. Bu tarifin kapsamında kalan ve bulunan sünnetin ise bütün müslümanları ilzam ettiği (bağlayıcı bulunduğu) bilinmelidir. Zira Resulullah, Allah’ın elçisidir. O’nun dininin ilk kabul edeni ve ilk uygulayanıdır. Gerek vahyin kendisine ilk geldiği kimse olması, gerekse bu vahyin içerdiğini düşünce ve ameller haline getirmede ilk uygulayıcı olması bakımından peygamber biz müslümanları bağlar. Bu bağlama, esas itibariyle Kur’an’ın bağlamasıdır. Zira peygamberi de bağlayan Kur’an’dır.

Bizim Resulullah’a bağlanmamız da Onun Kur’an’a bağlanmasına bağlanmamız manasındadır, ki O kendiliğinden bir din koymayan, kendiliğinden bir söz uydurup da Allah’a isnat etmeyendir. Resulullah din adına ne demiş ve ne yapmış ise Allah’ın kendisine vahiy yoluyla bildirdiği ve bilahare Kur’an’da toplanan vahiy ile demiş ve yapmıştır. Kur’an dışında vahiy bulunmadığına göre Onun söyledikleri ve yaptıkları esas itibariyle vahye dayalıdır. Kendisine gelen vahyi din edinmiştir Resulullah. Zira din vahiyden oluşmakta ve vahiyde bulunmaktadır. Bütün vahiy de Kur’an’da bulunmaktadır.

Kur’an’ın dışında vahiy aramanın hiçbir anlamı yoktur. Zira Vahiy dini oluşturduğuna göre, bu vahiylerin bir kısmının Kur’an’a alınması ve Kur’an olarak Allah’ın korumasında bulunması, diğer bir kısmının (vahy-i gayr-ı metluv denilegelmiş kısmının) da Kur’an’a alınmayıp, Allah’ın korumasına da alınmamış bulunması izah edilemez bir husustur. Böyle olsa idi bu takdirde dinin bir kısmı korunmuş, diğer kısmı ise korunmaya alınmamış ve bu yüzden de şunun bunun rivayetine bırakılmış, insanların aralarında ihtilafa sebep olacak şekilde bırakılmış olması anlamına gelirdi ki işte bunu açıklayabilmek ve savunabilmek gerçekten mümkün değildir.

Bunu savunanların esası bulunmayan ve esastan yanlış bir şeyi savunduklarını burada açıkça belirtmekte zaruret görüyoruz. Eğer din vahiyden oluşuyorsa ve vahiy de korunmaya alınmışsa -ki öyledir- bu takdirde korunmaya alınmamış vahiyden söz etmek mümkün bulunmamaktadır.

Vahiy denildiğinde anlaşılması gereken Allah’ın gereğinin yerine getirilmesi için yarattığına verdiği talimat olmalıdır. Bu cümleden olarak Kur’an’da bahsi geçen vahiylerle ilgili bazı değiniler yapalım.

Allah hem eşyayı yaratmış, hem de bu eşyanın her birine kendine has özellikler vermiş ve bu özellikleri eşyanın tabiatı yapmıştır. Örneğin ateşin yaratılması Allah’tan olduğu gibi, yakması da Allah’tandır ve bu yakma özelliğini de ateşe Allah vahyetmiş (vermiş)tir. Güneşi yoktan yaradan Allah olduğu gibi, güneşe ısı ve ışık saçması ve belli bir mekanda yerini değiştirmeden durması talimatını veren (vahyeden)’de Allah’tır.

Yine üzerinde yaşadığımız dünyayı üzerinde yaşayanlarla birlikte yoktan vareden Allah olduğu gibi, dünyaya 23 derece eğiklik vererek hem kendi ekseni etrafında 24 saatte bir devir tamamlamayı, hem de bir yörünge üzerinde güneşin etrafında dönerek 365 günde bu devrini tamamlamayı emreden (vahyeden) yine Allah’tır.

Kısaca bu demektir ki Allah hem eşyayı (bütün şeyleri) yoktan varetmiş ve hem de bu yarattıklarının herbirine özellikler (görevler, nitelikler) vererek bu nitelikleri üzerlerinde taşıma görevlerini vermiştir. İşte bu görevleri eşyaya veren (vahyeden, uyulması zorunlu emirler olarak veren)de Allah’tır. Kur’an bizlere bu anlamda vahiyden söz etmektedir. “Arı’ya vahyettik” ifadesi de bunu açık olarak anlatan vahiy türü ile ilgili Allah’ın açıklamasıdır. Bu anlamdaki vahiy, uyulması zorunlu bulunan vahiydir ki bu vahye uymanın sorumlulukla, sevab veya ceza ile ilgisi bulunmamaktadır.

İkinci olarak yine Kur’an peygamberlere vahyden bahsetmektedir. Allah kendisi ile kulları arasında elçilik görevi için seçtiği (meb’us) kişilere kullarına iletilmesi gereken mesajını bildirmektedir. Bu tür vahiy, ilk vahiy gibi insanların seçimine bırakılmamış vahiy değildir, yani zorunlu olarak ve irade dışı uyulacak vahiy olmayıp, insanın gerek kendisine gönderilen elçi, gerekse elçinin tebliğ ettiklerinin ihtiyarı ile uyup uymamakta zorlanmadığı vahiydir.

Adem’den bu yana, seçilmiş hiçbir elçinin kendisine vahyedilmesini reddetmediğini bildiğimiz bu vahiy, kendisine bildirilenin isteği ile kabul etmesi esasına dayalı vahiydir. Kendisine vahyedilen Yunus’un, vahyin kendisine yüklediği görevden bir bakıma bıkkınlık göstermesi ve görevini ihmal eder tavrı sonuç olarak bize göstermektedir ki insanların bu tür vahiy söz konusu olduğunda ihtiyarı ön plandadır. Görevi ile ilgili tavrı yüzünden Yunus (a.s.)’ın hesabı ahirete bırakılmayıp bu dünyada yakasına yapışılmıştır. Yani görevi kabul ettikten sonra onu ihmal etmesine müsaade edilmemiştir.

Peygamberlerle gönderilen vahiy, insanlara açıklanmakta ve insanların bu vahye tabi olması istenilmektedir. Fakat insanların bu vahye uyması zorunlu bulunmamaktadır. Allah, insanlara doğruyu ve eğriyi bildirmekte ve doğruyu seçmelerini öğütlemekte, tavsiye etmektedir. Doğruyu kabul etmeleri halinde kendileri için iyi olanı seçmiş olacaklarını belirtmektedir. Ama yine de insanları bu seçimlerinde zorlamamaktadır. Ve kendisi insanları zorlamadığı gibi, insanların da diğer bir insanı bu konuda zorlamaması gerektiğini belirterek “Dinde zorlama yoktur” (2/256) buyurmaktadır.

Kısaca özetlersek bu tür vahiy insanların seçimlerinden sonra, bu seçimlerine bağlı olarak uymayı kendilerine sorumlu kıldıkları türden vahiy olur. Allah’ın kullarını birinci türdeki vahiyde olduğu gibi zorlamadığı vahiydir.

Bir diğer vahiy ise insanların tümünü ilgilendirmeyen, insanlara tebliği gerektirmeyen, kişiye özel diyebileceğimiz vahiy türüdür. Bu tür vahyin en belirgin örnekleri ise Musa ve İsa’nın annelerine gönderilen vahiydir. Kur’an bu konuda açıklama yapmaktadır. İsa’nın annesi Meryem temiz ve iffetli bir bakire olarak ibadet için mescide çekilmiş ve insanlarla ilişkide bulunmamaktadır. Derken günün birinde karnının şiştiği ve giderek büyüdüğünü görerek üzüntüye kapılır ve ‘Ben namuslu bir bakire olduğum, evli bulunmadığım ve hiçbir erkekle de ilişkide bulunmadığım halde benim bu halim nedir? Bunu insanlara nasıl açıklarım ne derim insanlara bu halimle ilgili olarak diye üzülür ve bu halden kurtulmak için belki de çocuğu düşürmeyi düşünür.

İşte bu durumda Allah Ona vahyederek kendisinin korktuğu gibi olmadığını, bu çocuğu Allah’ın gönderdiği elçinin ilka ettiğini, üzülmemesi ve teskin olmasını isteyerek ona teminat verir ki Meryem bu çocuğa birşey yapmayı düşünmesin ve çocuğu doğursun. Ki Allah bu çocuğu (İsa) elçi olarak seçecektir. Nitekim Allah’ın murad ettiği olmuş ve Meryem teskin olarak çocuğu düşürmeyi aklından çıkarmış ve üzüntüsü son bulmuştur.

Zira Allah kendisine gönderdiği vahiyle bu konuda onu teskin etmiş, sakinleştirmiştir. Neticede bildiğimiz gibi çocuk doğar ve annesinin kucağında iken de topluma karşı annesine edilen vahiy istikametinde konuşarak toplumun bu konuda Meryem’i kınamasına meydan verilmemiş olur. İşte Meryem’e vahyedilmesi bu sebebledir ve bu vahiy Meryem ve İsa ile ilgili olarak işlevini görmüştür. Fakat insanlara tebliği ve onların bu tebliğe uyması (Peygamberlere gönderilen vahiyde olduğu gibi) değildir bu olaydaki görülen vahiy.

Yine Musa’nın annesine de yakın sebeblerle, yani çocuğunun elçi olarak görevlendirileceği sebebi ile çocuğun korunması ve annesi tarafıdan çocuğa zarar verilmemesine yönelik olan bu vahiyde de Allah, çocuğu korumak için Musa’nın annesine yapması gereken şeyi vahyetmiştir.

Bilindiği gibi Musa’nın doğduğu günlerde Mısır’daki Fir’avn rüyasında topraklarında yaşayan Benî İsrail’den birinin doğacak veya doğmuş bir erkek çocuğunun kendi başına iş açacağını görmüştür. Bu (Fir’avn’a göre) beladan kurtulmanın tek yolu ise doğmuş ve doğacak bütün Benî İsrail çocuklarının öldürülmesi olarak kafasında yer eder ve bunu kanunlaştırarak emri verir ve bütün çocuklar kapı kapı dolaşılarak, evler aranarak öldürmek için alınır ve öldürülür.

Bu durumda Musa’nın annesi Fir’avn’ın askerleri tarafından hunharca öldürülmesine tahammül edemeyerek ne olsa öldürülecek olan çocuğuna kendi eliyle belki de daha güzel bir ölümle onu öldürmeyi düşünebilir. Zira anne şefkati çocuğunun ölmesine razı olmadığı gibi, öldürülmesine hiç razı olmayacak boyutlardadır. İşte burada Allah Musa’nın annesine vahyederek çocuğu ile ilgili talimat verir ve onu bir sepete koyarak Nil’e bırakmasını bildirir. Nil, Mısır’da çok durgun akar, adeta bir göl suyu gibi görüntüsü vardır ve aktığı sezilmez. Ama Akdeniz’e doğru da akmaktadır. Nil’e bırakılan Musa’nın içinde bebek olarak bulunduğu sepet akıntı ile, daha sonra büyüyeceği ve emin olarak büyütüleceği Fir’avnın Nil kıyısındaki sarayının yakınlarına kadar yüzer ve bu sepeti adamlarına getirterek onun sarayında Musa (a.s.) öldürülmekten emin olarak büyür, büyütülür ve sonunda Allah bu çocuğa elçilik görevi verir, ki bu çocuk Musa (a.s.)’dır.

İşte Musa’nın annesine de çocuğu ile ilgili olarak ‘kişiye özel bir vahiy’ göndermiş ve bu kişi de bu vahye uymuştur.

Bu iki örnek vahiyden sonra herhangi bir kimseye ve herhangi bir nedenle vahiy gönderildiğine dair elimizde bir delil bulunmamaktadır. Allah, Kitabı Kur’an’da yukarıda bahsettiğimiz vahiy türlerine değinmekte bu konuda biz kullarını bilgilendirmektedir. Bizim bilgimiz de O’nun bildirmesinden ibaret bulunmaktadır. Bu bilgilere ekleyecek herhangi bir bilgimiz bulunmamaktadır vahiy konusunda.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi ‘Vahy-i gayr-ı metluv’ diye bir şeyin söz konusu olmadığı, böylesi bir vahiy türünü peygamberden sonra gelenlerin zorlama sonucu gündeme getirip, gündemde tuttuklarını ve üzerinden geçen asırlarla da söylemlerine sanki kesinlik kazandırdıklarını görüyoruz. Hiçbir yanlış, üzerinden asırlar geçtiği için doğrulaşmaz. Putlara tapılması, onların Allah’a eş koşulması da üzerinden asırların geçtiği bir vakıa olduğu halde asla gerçek değildir ve bir sapıklık kıdemlendikçe gerçek haline dönüşemez, dönüştürülemez. İnsanlar bunu bilmelidirler.

Günümüzdeki kavram kargaşasında vahy-i gayr-ı metluv söyleminin en temeldeki sebeb olduğunu görüyor ve biliyoruz. Müslümanlar böylesi esassız Kur’an dışı söylemlerden vazgeçmedikçe, her konuda olduğu gibi bu konuda da Kur’an’a dönmedikçe kavram kargaşasından asla kurtulamayacaklardır. Aralarındaki ihtilafların en temeldeki sebebi ise Kur’an İslam’ından uzaklıklarıdır.

Bu uzaklığı yakınlığa dönüştürmedikçe, Kur’an’a yaklaşarak Kur’an ile kendi aralarındaki mesafeyi yok etmedikçe bu tür ve benzeri ihtilaflardan kurtulamazlar. Kurtulmanın tek yolu ise bu mesafeyi kaldırmaktır. Asırlardan beri böyle söylenegelmesi, böyle bilinegelmesi gibi hiçbir değer bulunmayan şeyleri yeniden gözden geçirmeliler ve Kur’an’ın tuttuğu ışığın aydınlatması ile gerçekleri görmelidirler.

Kendisine bakılan Kur’an, hiçbir ayetinde vahy-i gayr-ı metluv’dan bahsetmemektedir. Biz kimi vahyi yazdırır ve koruruz, kimini de yazdırmaz ve insanların hafızalarına teslim ederiz denilmemektedir. Allah, elbette dinini koruyandır. Dininin yazılı bulunduğu Kitab’ı indiren ve korumasına alandır. Allah gerçekten Külli şeyin kadirdir’. Şayet hadisler de vahiy olsa idiler, bu takdirde Allah’ın gücü onları da korumasına alacak güçte olduğundan onları da korur ve insanların üzerinde ihtilaf edip durdukları kiminin reddettiği, kiminin kabul gösterdiği şeyler olmaktan çıkarırdı. Ki böyle olmadığını, yani hadislerin Allah’ın korumasına alınmadığını Kur’an açıkça bize göstermektedir.

Zaten hadis, peygamberin sözü değil, Onun sözleri denilen sözlerdir. Ki bu yüzden daha peygamberin sağlığından beri hadis diye işitilen sözler hep eleştiri konusu olmuş, duyulan şahıstan işitildiğinde hemen kabul görmemiştir. Muhaddislerin de aynı eleştiriyi yaptıkları kitaplarında yazmaktadır ki bunlar yüz binlerce hadisi attıklarını, kitaplarına almayı uygun görmediklerini söyleyegelmişlerdir.

Müslümanlar, kavramlarını Kur’an ışığında gözden geçirmek ve farklılıklarını gidermek zorundadırlar. Bunu yapmamaları halinde ne bu dünyada Tevhid üzerinde bir vahdet oluşturabilirler, ne de ahirette hesabı kolay verebilirler. Bu açık olarak bilinmelidir.

Kur’an’ın baz aldığı din İslam’dır. Ki Resulullah da Kur’an’ı baz alarak İslam olmuş, risâletini yürütmüş ve Rabbi Allah’ı razı etmiş, edebilmiştir. Zannına ve hevasına uyarak Allah razı edilemez. (İnanmak ve Yaşamak III, Ercümend Özkan) http://www.islamiyazilar.com/kuran_ve_sunnet.htm

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

7th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kur’an kıssaları: Mucize mi masal mı?

Malum, Kur’an’da geçmiş çağlardan bahseden “kıssalar” var.

Bunlar Kur’an’ın neredeyse 3/2’sini oluşturuyor. Mesela Enbiya, Kasas, Yusuf vb. sureler tümüyle, diğerleri de kısmen bunlardan oluşuyor.

Peki, bu kıssalarda ne anlatılıyor?

***

Şu ana kadar bu konuda iki yol izlendi.

1- Bunların her biri birer mucizedir. Bir defalığına ve o peygambere mahsus olmak üzere olmuş bitmiştir. Tabiatın işleyişine bir anlık bir ilahî müdahele ve işleyişi tersine çevirmedir.

3- Bunların her biri birer masaldır. Yani Arap halk hikayeleridir. Kur’an bunları mesaj vermek için kullanmış, gerçekte öyle olup olmadıklarıyla ilgilenmemiştir.

Kanaatimce, her iki halde de Kur’an’ın evrensel söylemi, belirli bir zamana ve mekana gömülmüş oluyor. Yani akıp geldiği tarihten, hayattan ve tabiattan koparılmış oluyor. Çünkü artık bugün öyle mucizeler olmamakta ve de başka milletler birbirine o masalları anlatmamaktadır.

Böyle söylediğimizde iki kesim birden tepki gösteriyor ve diyor ki:

1- Mucizeleri aklîleştiriyorsun. Oysa her şey akla uygun olmak zorunda değil. Elimizde inanacak bir şey kalmadı. Halbuki din olağanüstülük, kutsallık, sır ve gizemdir, binaenaleyh din elden gidiyor!

2- Masalları gerçek sanıyorsun. Bunlar yaşanmış olaylar değil; Arap halk hikayeleri… Bunları gerçekten yaşanmış tarihi olaylar sanıp nasıl olduğunu açıklamaya çalışmak beyhude bir uğraştır. Aslolan bu kıssalardan çıkarılacak hisselerdir. Din kıssa değil; hissedir. Binaenaleyh kıssayı bırak hisseye bak!

Bende diyorum ki: Kur’an kıssaları mucize veya masal değildir. Ne mucize ne de masal Kur’an kavramı değil. Kur’an, tarihi bu iki kavram üzerinden ele almıyor. Bunlar adı üzerinde birer “kıssa”dır…

Peki nedir kıssa?

Mucizeden ve masaldan farkı ne?

Kıssa: Geçmişteki bir olayı “dengi” ile anlatmak demek. Çünkü kıssa “denk olan şey” anlamındadır; kısas, takas, makas gibi…

Mucize: Geçmişteki bir olayı olağanüstülük katarak, menkibeleştirerek, kahramanlık destanına dönüştürerek, denkliğini bozarak anlatmak demek. Kayadan deve çıkarma mucizesi, asayı yılana çevirme mucizesi, balığın karnına girme mucizesi, ateşte yanmama mucizesi gibi…

Masal: Geçmişte yaşanmadığı halde, sırf masal, öyle olduğunu farzetme, kurgu, hayal mahsulü olan demek. Alaaddin’in sihirli lambası, uçan halı, yedi başlı ejderha masalları gibi…

***

Şimdi…

“Kur’an mucize veya masal değil; kıssa anlatıyor.” dediğimizde ne demek istediğimizi uygulamalı dört örnek üzerinden anlatalım. Örneğin bunlar İbrahim, Musa, Süleyman ve İsa kıssaları olsun. (Kur’an’da geçen 14’ü peygamber, 10’u da tarihsel kişi ve olay olmak üzere 24 kıssayı burada tek tek ele almam mümkün değil.)

Zira bu yazıda amacım Kur’an kıssalarını baştan aşağı anlatmak değil; mucize, masal ve kıssa arasıdaki farkın ne olduğunu gösterebilmektir. Bu bize diğer tüm kıssaları anlamada temel ölçü ve yöntemin ne olması gerektiğini verecektir.

***

Örnek 1: Hz. İbrahim’in ateşten kurtulması.

Mucize: (der ki) İbrahim ateşe atıldı fakat ateş onu yakmadı. Allah’ın mucizesi tam zamanında yetişerek ateşe “İbrahim’e karşı serin ve selamette ol” dedi ve İbrahim böylece ateşten kurtuldu.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde İbrahim’i yakmayan bir ateş varmış. Yedi kat odun yığmışlar, yedi yerden ateşe vermişler ve yedi saat durmadan yakmışlar. Karıncalar İbrahim’e yedi yerden su taşımış; “Söndüremesem bile o yolda ölürüm” demiş. Derken yedi gün yedi gece yağmur yağmış ve ateş gül bahçesine dönmüş. Ya, işte böyle evlat, İbrahim ermiş muradına biz çıkalım kerevetine….

Kıssa: (der ki) İbrahim’i ateşte yakmak istediler. “Yakın şunu” (21/69) demekten başka bir şey yapamadılar. İbrahim ise “Size selam eder, Rabbimin uğrunda sizi bırakır giderim ” (37/100, 19/47-49) diyerek Babil İmparatorluğu’nun beşkenti Ur şehrini terk etti. Böylece, Salih’in, Hud’un ve çok sonları da Muhammed’in (yatağına Ali’yi bırakarak) şehri terketmesi gibi, İbrahim de şehri terk ederek ateşten (yakılarak idam!) kurtuldu. Yaktıkları ateş de orada öylece söndü gitti; “Ateşe serin ol dedik, selam olsun İbrahim’e!” (21/69).

***

Örnek 2: Musa’nın asayı yılana çevirmesi

Mucize: (der ki) Musa Firavun’un karşısına çıktı. Sihirbazlar değneklerini yere attılar ve hepsi birer yılan oldu. Musa ne yapacağını şaşırınca Allah “Sende at, korkma” dedi. Musa asasını atınca birden daha büyük yılan oldu ve sihirbazlarınkini yuttu. Allah’ın mucizesi tam zamanında yetişerek Musa’ya yardım etti. Sihirbazların hepsi imana geldi ve toptan Allah’a secde etti.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde asaları yılana çeviren Musa adında bir peygamber varmış. Çok ulu bir zatmış. Günlerden bir gün sihirbazların karşısına çıkmış. Sihirbazlar değneklerini yere atıp yılana çevirince, o da asasını atmış. Tek başına yedi yılanı yedi saniye içinde yutuvermiş. Sihirbazlar yedi defa secdeye kapanmış, Firavun yedi gün yedi gece sarayından çıkamamış. Ya, işte böyle evlat, Musa ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Kıssa: (der ki) Firavunlar, Mısır’da sihirbazlık tekniğini kullanarak sır, gizem ve büyüye dayalı akıl dışı (gayr-ı reşid) bir yönetim kurmuşlardı. Sihirbazlar, dönemin yüksek teknokratları ve kimyagerleri olarak Firavun’a bu yolla hizmet ediyor ve halkı yaptıkları büyülerle korkutuyorlardı. “Firavun’a itaat etmezseniz, sizi de bu şekilde böcek yaparız” diye asayı yılana çevirme gösterileri yapıyorlardı. Kurutulmuş bağırsağın içine civa dolduruyorlar, yılan şeklinde boyuyorlar, sıcak yere atınca birden hareket ediyor ve yılan gibi görünüyordu. Halk da cehaletinden bunların tanrı tarafından onlara verilmiş çok özel bilgeler olduğunu sanıyordu. Bu korkuyla sihirbazları kutsuyor, Firavun’a da tanrı diyerek tapınıyorlardı… Musa işte bu düzeni deşifre etti. Bunun özel tanrı bilgisi olmadığını, sıradan bir sihirbazlık numarası olduğunu, fakat halkın bunu bilmediğini, bunu öğrenmesi için herkesin toplandığı bir yerde bunun böyle olduğunu göstereceğini söyleyerek meydan okudu. Ve gerçekten de öyle olduğunu gösterdi. Çünkü kendisi bunu daha önce “İnsanoğluna eşyaya isim verme” (öğrenme) yeteneği sayesinde öğrenmişti. Allah’ın Musa’ya apaçık ayetlerini vermesi bu demekti… Sihirbazlar kendi yaptıklarını Musa’nın da yaptığını görünce hayretler içinde kaldılar ve bütün karizmaları yerle bir oldu. Halkın gözünden düştüler, sahtekarlıkları ortaya çıktı, umutları boşa gitti. O gün rezil oldular ve Musa’nın o atışı bütün umutlarını, beklentilerini, hayallerini yedi yuttu.

***

Örnek 3: Süleymanın cinleri, kuşları, karıncaları

Mucize: (der ki) Hz. Süleyman Allah’ın izni ile kuşlarla, karıncalarla konuşurdu. Cinlerden askerleri vardı, onları mabet yapımında çalıştırmıştı. Cinlerden bir ifrite Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar (ışınlama!) yoluyla bir kaç saniyede getirtmişti. Allah, Süleyman’a herkesi hayretlerde bırakan daha nice mucizeler vermişti. O muhteşem mülke böyle böyle sahip olmuştu.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş, zamanın behrinde bir Süleyman peygamber varmış. Mülkü öyle büyük öyle büyükmüş ki emrine cinler, periler, kuşlar, karıncalar girmiş. Rüzgarlı gemileri denizde yürütürmüş. Atlarla hasbihal edermiş. Sarayı yedi kat göğe değer hale gelmiş. Altı yüz cariyesi varmış. Günlerden bir gün, bir cin dayandığı bastonuna dokununca düşmüş ve öldüğü öyle anlaşılmış… Ya, işte böyle evlat, neyse, ben kalkayım artık, gerisini sonra anlatırım. Süleyman ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Kıssa: (der ki) Süleyman merkezi Kudüs olan bir devlet kurmuştu. Böylece bölgeyi bir adalet ve barış yurdu (Daru’s-Selam) haline getirmiş ve bunun için Kudüs’e bu anlamda Jerusalem denmişti. Güneyde Sebeliler (karıncalar), kuzeyde Hititler (kuşlar), doğuda Babilliler (cinler/periler) ve batıda Fenikeliler (yelkenli gemi ve rüzgarlar) emrine girmişti. Çünkü bu devletler o dönemde böyle anılır ve bilinirlerdi. Onlarla çeşitli zamanlarda temaslarda bulunmuş ve konuşmalar yapmıştı. Sebe Kraliçesini ülkesine davet etti. Göz açıp kapayıncaya kadar (çok kısa bir sürede) onun tahtının bir benzerini yaptırttı. Tahtın, krallığın, debdebenin değil; asıl daha başka şeylerin insan hayatındaki önemini ona göstermek istedi. Kraliçeyi Allah’ın dinine davet etti ve Müslüman olmasına vesile oldu. Böylece dünyanın başına dünyada gözü olmayan kanaatkar ruhlu insanların geçmesi gerektiğinin dersini verdi.

***

Örnek 4: İsa’nın göğe çekilmesi

Mucize: (der ki) Yahudiler Hz. İsa’yı çarmıha germek istediler. Fakat onu değil onun bir benzerini çarmıha gerdiler. Çünkü Allah onları şaşırtmış, onun yerine başkasını İsa sandırtmış ve asıl İsa’yı göğe çekmişti. Allah’ın mucizesi bu ya, İsa’ya da son anda yetişerek onu ölümden böyle kurtardı. Şu an Allah’ın yanında sağ olarak bekliyor ve kıyamete yakın dünyaya tekrar geri dönecektir.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Zamanın birinde ölüleri dirilten, körleri iyileştiren, çamurdan kuş yapan, evinde kimin ne sakladığını bilen bir İsa peygamber varmış. Günlerden bir gün onu çarmıha germek istemişler. Havarileri ile otururken askerler onları yakalamış. Allah orda hemen yeni bir İsa yaratıvermiş. Onun yerine bunu yakalayıp asmışlar. Gerçek İsa’yı da Allah evin bacasından göğe çekmiş. Şu anda Tanrı’nın sağ yanında oturuyormuş. Kıyamete yakın dünyaya bulutların arasından süzülerek gelecek ve Şam’daki beyaz minareli camiye inecekmiş. Haç’ı kıracak, Deccal’i öldürecek ve zulümle dolmuş dünyayı adaletle dolduracakmış. Cenab-ı Hak bizleri o güne eriştirsin… Ya, işte böyle evlat, İsa ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Kıssa: (der ki) İsa, Allah’ın evine ticarethaneye, gerçek hayat dinini tapınak dinine çeviren bezirgan din adamlarına ve onların efendisi Bizans tiranlarına başkaldıran yiğit bir peygamberdi. Daima mesel ile konuşurdu. “Ey Tavus kuşu (Kudüs) senin civcivlerini (halkını) toplamak istedim ama beni sevmediler” derdi. Zulüm altında yaşamayı kaderleri bilen halkına “Uyanın! Size yepyeni bir gelecek çizeceğim (çamurdan bir kuş yapacağım) ve Allah’ın vahyine yüreklerinize üfleyeceğim ve onunla yepyeni bir hayata başlayacaksınız. Üzerinize serpilmişi ölü toprağını kaldıracak, Allah’ın ayetlerini körelmiş gözlere gösterecek, sağırlaşmış kulaklara dinleteceğim. Artık hiçbir şey gizli kalmayacak, bütün gerçekleri ortaya dökeceğim (evinizde biriktirdiklerinizi haber vereceğim). Ben şu engerek soyunun (tapınak taciri din adamlarının) sırtınıza yüklediği ağır yükleri kaldırmaya, vurulduğunuz zincirlerden sizleri kurtamaya geldim. Benden öncekilerin yolunu sürdürmeye, benden sonrakilerin müjdesini (bu davanın ilelebet süreceğini, bitmeyeceğini) haber vermeye geldim.” derdi. Fakat “engerek soyu” Bizansla işbirliği yaparak onu yok etmek istedi. Mahkeme kurup yargıladılar ve Babil’in asilere verdiği ceza olan ateşte yakarak idam gibi, İsa’yı da Bizans’ın asilere verdiği ceza olan çarmıha germe ile cezalandırdılar. Acılar içinde ellerine ayaklarına çiviler çakılmış halde çarmıhta son nefesini verdi. Fakat şunu bilmiyorlar ki onu gerçekte öldürmediler, asmadılar, öyle olduğunu sandılar. Allah ona çok yüce, çok yüksek bir paye verdi çünkü şehitler ölmez! Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Gerçekte onlar yaşıyor, fakat siz bunun farkında değilsiniz (2/154). Bütün şehitler Allah’ın katına yükselir ve Allah onları kendi katından rızıklarla yaşatır…

***

Bu dört örnek mucize, masal ve kıssa arasında ne gibi fark olduğunu göstermeye sanırım yeter.

Demek ki mucize olmuş olaya olmamışlık katma (menkibeştirme), masal hiç olmamışlık (esatirleştirme), kıssa da olmuş olayın dengi ile anlatımı demek oluyor.

Bu denkliği, abartıp menkibeleştirerek veya kurgulayıp esatirleştirerek değil; tarihten, hayattan ve tabiattan dengini yani karşılığını, delilini, verisini göstererek yapıyorsunuz.

Çünkü mucize ve masal anlatıları bu kıssaları tarihten, hayattan ve tabiattan koparmış durumda. Bu halleriyle günümüz tarihinin oluşumunda, toplumsal hayatında ve canlı tabiatında bir karşılıkları yoktur. Bu nedenle de yaşayan örnek olmaları mümkün değildir. Sadece mucize veya masal oluyorlar, o kadar.

Fakat birde “kıssa” olarak okuyalım bakalım. Kur’an’ın çağları delip elen evrensel mesajını asıl o zaman anlayacağız.

Yukarıda “Mucize (der ki)” veya “Masal (der ki)” formunda verdiğimiz yerleri bugüne getirin, hiçbir karşılığını bulamazsanız.

Fakat “Kıssa (der ki)” diye anlattığımız yerleri bugüne getirin, olayın zamanı, mekanı ve aktörleri değişmek suretiyle devam ettiğini göreceksiniz.

Öyle ya put heykellerine tapınan, bunları karşı çıkanı ateşlerde yakmak, darağaçlarında sallandırmak isteyen Nemrud düzenleri hala yok mu? Bunlardan kurtulmak için nice muvahhidler ülkelerinden hala hicret etmiyor mu? Firavun saraylarının destekçisi tekrokratlar, kimyagerler, fizikçiler, atom mühendisleri yok mu? Onlar bilimin gücünü kullanarak halkları korkutup ülkelere bomba atmıyor mu? Karşı gelen olursa 15 saniye içinde 250 bin kişiyi, asayı yılana çevirir gibi, savrulmuş böceğe hala çevirmiyor mu? Bugünde Süleymanın yaşadığı bölge (Ortadoğu) adalet ve barış yurduna hala muhtaç değil mi? Aslanlar, kaplanlar, sırtlanlar, kartallar, ayılar bölgeye hala üşüşmüyor mu? Bugün de tacir din adamları Roma’nın torunlarıyla işbirliği yapmıyor mu? Allah’ın evini ticarethaneye, Allah’ın yolunu tapınak dinine çevirmiyorlar mı? Kendilerine karşı geleni hala aforoz etmiyorlar mı? Allah yolunda öldürenler bugünde “Şehitler ölmez!” nidaları arasında hala defnedilmiyor mu? Bütün şehitler hala Allah’a yükselmiyor mu?

İşte bu “Yaşayan Kur’an”dır. Diğerleri ise ölü Kur’an…

Bu noktada yapmaya çalıştığım iş, Kur’an kıssalarını mucize ve masal formundan çıkarıp, akıp gelen tarih, hayat ve tabiat ortamına çekmek ve orada denkleştirmek yani anlaşır hale gelmelerini sağlamaktan ibarettir ki ilk indikleri dönemde de böyleydi. İlk indikleri dönemde de mucize ve masal olarak aşiret evlerinde, yaşlı Arap şeyhleri tarafından anlatılıp duruyordu. Arap muhayyilesi bu kıssaları birer mucize ve masala dönüştürmüştü. Fakat Kur’an onları “kıssa” olarak yeniden anlattı. Onlar kafalarındaki mucizeleşmiş veya masallaşmış şeklin onaylandığını sandılar. Hala da öyle…

Dahası Araplardan Müslümanlığı seçen diğer milletlere de geçti. Onlar da eski dinlerinden bir çok şey kattı. Bir tür Cahiliye-İslam, Mecusi-İslam, Şaman-İslam sentezi oluştu. Kıssalar, bu eski dinlerin mucize ve masal formları arasında tanınmaz hale geldi.

Bugün Müslüman zihin Kur’an’ın kıssa olarak anlattığının değil; eski dinlerin mucize veya masal olarak algıladıklarının etkisi altında. Hala “kıssa” olarak algılanmış değil…

Ama bir gün kıssa, mucize veya masalı yenecek, Kur’an’ın evrensel mesajı gömülüp kaldığı Arap/Fars/Türk toprağından, tüm insanlığa açılacak, onun bir Arap/Fars/Türk dini değil insanlık dini olduğu herkesçe görülecektir.

Bugün Meksika’da, Çin’de, Mançurya’da, Rusya’da, Arjantin’de, Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da karşılığı olmayan bir din, evrensel bir din olamaz, hele insanlık dini hiç olamaz.

Dininizi doğduğu topraklara, doğduğu zamana ve doğduğu mekana gömülüp gitmekten kurtarın. Mucizelerle ve masallarla avunmayı bırakın.

En esaslı gaybî dinamik olan “Allah’a ve ahirete iman” çökünce böyle mucizelere tutunursunuz. Halbuki bu Yahudi imanı değil miydi? En esaslı gelecek haberi olan “inzar” dan (ölüm, afet ve kıyameti haber verme) bihaber olunca böyle kehanetlere (İsa gelecek, mehdi çıkacak, hurûfîlik, cifr, şifre, 19’culuk vs.) sarılırsınız. Halbuki bu Hristıyan imanı değil miydi?

Allah’a sanki görmüşçesine (ihsan), ahirete de sanki gidip gelmişcesine (yakîn) imanı beceremeyince böyle mucizeden, masaldan, sırdan, tılsımdan, cifrden, şifreden, gizemden medet umar hale gelirsiniz…

Hani nerede Müslüman imanı?

Hani nerede gerçek hayat kıssaları?

(İhsan Eliaçık) http://www.haber10.com/makale/10595

—————————————o——————————————

Yol kenarında bir dikilitaş

İstanbul Sultanahmet Meydanı’ndaki “dikilitaşı” hiç gördünüz mü?

“Ee, ne olmuş?” diyeceksiniz.

Bu yazıda ona “bir başka açıdan” bakmayı deneyeceğiz.

Kur’an’ın tarih, hayat ve tabiat ile tefsiri dediğimiz yöntem açısından…

Özellikle verili tarih, bilhassa da eski çağlar tarihi açısından…

Verili tarih derken, eski çağlardan bugüne kalan kanıt ve kalıntıları kastediyoruz.

“Bunun Kur’an tefsiri ile ne alakası var?” diyeceksiniz.

Var, hem de nasıl…

Size, bunu, Kur’an’daki kimi kıssaların Kitab-ı Mukaddes’deki haham düzmecelerine muhtaç olmadan da tefsir edilebileceğinin bir örneği olarak göstermeye çalışacağım.

***

Malumunuz, Kur’an çok eski çağlardan ve o dönemlerde yaşayan peygamberler ve mücadelelerinden bahsediyor.

Hz. Süleyman’ın karıncalarla, kuşlarla konuştuğundan, cinlerin ve rüzgarlı gemilerin onun emrine verildiğinden, Hüdhüd’ten,Yunus’un balık tarafından yutulduğundan vs. bahsediyor.

Şu ana kadar bu tür kıssaların iki tür yöntemle açıklandığını görüyoruz:

1- Bu tür kıssalar birer mucizedir. Onlara iman etmek dışında yapabileceğimiz bir şey yoktur.

2- Bu tür kıssalar birer Arap halk efsanesiydi. Kur’an bunları gerçek olup olmadığına bakmaksızın veri olarak kullandı. Onlar üzerinden mesajlar verdi.

Görüldüğü gibi her iki halde de “tefsir” namına bir şey yapılmış olmuyor.

İlkinde iş mucize olduğu için araştırmaya, ne olduğunu anlamaya gerek kalmıyor.

İkincisinde de iş zaten olmadığı, gerçek olmayan birer halk efsanesi olduğu için araştırma gereği bulunmuyor.

Şahsen ben her iki görüşe de katılmayarak başka bir yol tuttum.

Kur’an’ın tarih, hayat ve tabiat ile tefsiri bağlamında, eski çağların arkeolojik kalıntılarına, o dönemlerden kalma bulgulara, anıtlara vs. ulaşılarak Kur’an tefsirine yeni bir açılım getirilebileceğini düşündüm.

Çünkü Kur’an’ın bizzat kendisi “Yeryüzünü gezin, eski uygarlıkların kalıntıları hala yol kenarlarında duruyor, onlara bakın” demiyor mu? (ör.15/76,16/36, 47/10).

Bu tür ayetler, aynı zamanda eski çağlara ait kıssaların ve olayların ne ile ve nasıl tefsir edilebileceğinin de göstergesi oluyor.

Bana bu tür ayetler yol gösterdi.

Buradan girdiğimiz zaman önümüze muazzam bir tefsir malzemesi çıkıyor.

Önceki müfessirlerin çoğunun bu yola pek başvurmayıp, Tevrat’ta ne buldularsa yazmaları tefsir namına bir değer ifade etmiyor kanaatimce…

***

Şimdi, bunun bir örneği olarak, hepimizin gözünün önünde duran ve gidip ziyaret edebileceğimiz, üzerinde inceleme ve araştırma yapabileceğimiz “yol kenarında” duran bir eski çağ kalıntısına bakalım.

Sultanahmet Meydanı’ndaki Dikilitaş…

Önce kısa bir ansiklopedik bilgi:

“Aslı bir Mısır eseri olan Dikilitaş, Firavun Tutmosis adına Karnak’da dikilmiştir. Pembe granitten yekpare olarak yapılan Dikilitaş 390 yılında İstanbul’a getirilmiş ve Hipodrom’a dikilmiştir. Mermer bir kaide üzerinde, 4 bronz ayak tarafından taşınan anıtın kaide kısmının 4 yüzü de mermer kabartmalarla kaplıdır. Bu kabartmalarda, I. Theodosius, oğulları, karısı ve yardımcıları ile Hipodrom sahneleri ve anıtın dikilişini gösteren tasvirler görülür.

Anıtın kaidesinde, biri Latince, biri Grekçe olmak üzere 2 kitabe vardır. Latincede Anıt kendi ağzından konuşur, dikiliş sebebini ve kaç günde dikildiğini anlatır: “Önceleri direnmiştim, fakat yüce efendimizin buyruğuna itaat ederek, ezilen tiranlar üzerinde zafer çelengini taşımam için gerekli her şey Theodosius ve onun kesintisiz devam eden sülalesine boyun eğdi. Bana da galebe çalındı ve Proklos’un idaresinde 30 günde dikilmeye mecbur edildim. “

Bu kitabeden Theodosius’un birtakım Tiranlara karşı başarılı olduğunu anlıyoruz. Kitabede, Proklos’un adının yeri biraz oyuktur, çünkü Proklos, siyasi sebeplerden lanetlenmiş, bunun sonucunda ismi silinmiş, ancak sonra tekrar şerefinin iadesi ile yeniden yazılmıştır..

Grekçe kitabede ifade daha sadedir; burada taş konuşmaz: “Devamlı yerde yatan 4 taşı dikmek cesaretini ancak İmparator Theodosius gösterebilirdi. Yardıma Proklos’u çağırdı ve böylece 32 günde taş dikilebildi.” şeklinde bir ifade görülür. Obelisklerin dikilme gayeleri tamamen psikolojik bir nedene, Roma imparatorlarının bunları, ne kadar zorluk ve fedakarlıklarla getirtip diktirdiklerini göstermek istemelerine dayanmaktadır. Bu şekilde, halk üzerinde imparatorun ihtişam ve kudretinin artması sağlanmıştır…”

***

Dinler tarihçisi uzman bir arkadaşım eşliğinde yaptığım inceleme ve araştırmaya göre

İstanbul’daki en eski tarihî eser; Sultanahmet’teki ‘Dikilitaş’…

Dikilitaş’ın yaşı 3735, yani 2700 yıllık İstanbul’dan bile daha eski bir yapı. MÖ 1736 yılında Mısır firavunlarından Tutmois tarafından yapılan Dikilitaş’ı, Mısır’ı fetheden Roma imparatoru Büyük Teodosyus, gemilere yükleyerek İstanbul’a, bugünkü yerine getirmiş. Bu hesaba göre Mısır Firavunluğu’nun en parlak dönemi olan orta imparatorluk (MÖ.2050-1700) döneminin sonlarında inşa edilmiş…

Anıtın üzerinde bir çok hayvan figürü var: boğa, kartal, kuş, balık, kelebek, karınca, cin ve peri, ok, yay, yelken, asa, gemi direği vs.

Bunların ne olduğunu araştırdığımızda, Mısır hiyeroglif yazısında eski çağ krallıklarının dini-siyasi armaları yani kimi Tanrı-devlet sembolleri olduğunu görüyoruz.

Mısır Firavun’u kendi çağında “süper gücün” kendisi olduğunu, “iki nehir arasındaki Asya topraklarında zaptettiği ülkeleri ve onların tanrılarını” ifade için, hakimiyeti altına aldığı diğer devlet ve imparatorlukların tanrı-devlet sembollerini anıtta zikretmekte ve böylece bütün bunların hakiminin kendisi olduğunu göstermek istemektedir. En üste de kendi tanrısı Amon’u yerleştirerek en büyüğün kendi tanrısı olduğunu göstermek istemektedir. Bunlar anlatılırken hiyeroglif yazı gereği ülke isimleri resim ve figürler ile ifade edilmektedir.

Burada bizi ilgilendiren, bu yazı türünde kullanılan hayvan figürlerinin o günkü çağda kimi ülkelerin sembolleri olmasıdır. O günün dünyasında uluslararası dil bu resim ve figürler üzerinden işlemektedir. Gerçekten de ilgili ülkelerin tarihini incelediğimizde bu resim ve figürleri paralarından krallık mühürlerine kadar her yerde kullandıklarını görüyoruz…

Dikilitaş’ın, daha sonra dünya hakimiyetinin Mısır’dan Roma’ya geçtiğini göstermek için Mısır’dan getirilip İstanbul’un en büyük “siyasi meydanına” dikildiği anlaşılıyor.

Anıtın üzerindeki hayvan figürleri, bugünkü Birleşmiş Milletler (BM) binası önündeki ülke bayraklarını çağrıştırıyor. Çünkü çoğu hayvan figürü zaptedilen ilgili ülkeyi veya tanrı- krallığı ifade etmekteydi.

***

Örneğin, eski çağlarda “Kurt” ile “Pars”ın savaşı demek, “Turan” ile “İran”ın savaşı demekti. Türklere göre Bozkurt, İranlılara göre Pars dini-milli-siyasi semboldü.

Bugün bile hala bu kültür devam ediyor. İran bayrağında şah zamanında eli kılıçlı arslan (pars) vardı. Araplarda “p” olmadığı için Plotan’a Eflatun demeleri gibi Pars’a da Fars demelerinden Farslar/Farisiler olarak kaldı. Nitekim İran’ın uluslararası literatürdeki ismi “Persian” dır. Yani arslanların ülkesi, arslanı sembol olarak kabul edenlerin ülkesi…

Böylesi hayvan figürlerini dikilitaşlarda görebilirsiniz. Zira dünyada bugün böyle onlarca dikilitaş bulunuyor. Fakat en eskileri İstanbul’daki…

Şimdi…

Aynı şekilde, önceki peygamberlerin yaşadığı çağlarda ve özelikle onların mücadele içine girdikleri devletlerin de böylesi hayvan figürlü arma ve sembolleri olduğunu görüyoruz. Anlaşılan o günkü dünya kamuoyunda onlarla anılmaktaydılar.

Babillilerin cin ve peri, Hititlerin kuş/kartal, Mısırlıların boğa, Sebelilerin karınca, Fenikelilerin rüzgarlı gemi, Asurluların balık figürleri ile tanındıklarını ve tüm bayrak, sancak ve flamalarını bunlarla süslediklerini öğreniyoruz. Kralların taçlarında, sarayların arslanlı yollarında bu figürler, resimler ve heykeller bulunmaktaydı. Hepsinin dini siyasi anlamları bulunuyordu ve Tanrı-devlet sembolü olarak görülüyorlardı.

Bu resim ve figürlerin hemen hepsini dikilitaşta görebilirsiniz.

Bu nedenle eski Mısır’da ve Roma’da dikilitaşın neden siyasi bir anlamı olduğu anlaşılabilir…

Şu halde eski çağlarda yaşayan kimi peygamberler ile ilgili Kur’an’da geçen “kuşların, karıncaların, cinlerin ve rüzgarlı gemilerin emrine verilmesinin, balığın yutmasının” vs. ne demek olduğu anlaşılabilir.

Bu okumaya göre örneğin Süleyman kıssasında anlatılan şu olur: Hz. Süleyman merkezi Kudüs olan bir devlet kurmuştu. Doğuda Babil (cin ve peri), kuzeyde Hitit (kuş, kartal), güneyde Sebe Krallığı (karınca) ve Akdeniz’de Fenikeliler (rüzgarlı gemi) onun hakimiyeti altına girmişti. Böylece bütün bölgeyi bir evrensel adalet ve barış yurdu haline getirmişti. Demek ki “Dünyanın başına dünyada gözü olmayan adamlar geçmelidir…”

Süleyman kıssasının ana teması ve mesajı kanaatimce budur.

Keza bu okumaya göre örneğin Hüdhüd, Hitit’den gelip Süleyman’ın ordusuna katılan bir subayın lakabıydı. Çünkü Hititler ordu birliklerine ve kimi askerlerine sembolleri olduğu için kuş lakapları takmaktaydılar: kartal, şahin, atmaca vs…

Hüdhüd de onlardan biriydi.

Hüdhüd (Hititli subay) taht yapımında ustaydı. Göz açıp kapayıncaya kadar (bir çırpıda, hemen, hızlı bir şekilde) Belkis’ın tahtını yapabileceğini (getirebileceğini) söylemiş ve çok kısa bir sürede de yapmıştı.

Hüdhüd adında (lakabında) şaşılacak bir şey yok. Çünkü bugün bile hala canavar, leopar, kaplan, çakal, asena, çekirge vs. lakaplarını duymuyor musunuz?

Bindiğiniz arabalara bakın çoğu hala hayvan ismi: kartal, şahin, serçe…

Tuttuğunuz takımlara bakın çoğu hala kuş ismi: kara kartallar, sarı kanaryalar…

İşte bu kültür oradan geliyor. İnsanlıkta hala yaşıyor. Ama o dönmelerde daha dini-siyasi anlam ve önemleri vardı. Bir devlet, bir ülke hatta bir millet tümden kendini bir hayvan sembolüyle ifade ediyordu…

***

Bundan üç bin yıl önceki böylesi bir durumu bizlerin anlamakta güçlük çekmesi, bundan üç bin yıl sonra farzımuhal Türkçe inen bir vahiyde şöyle denmesi gibidir: “Kara kartalların sarı kanaryaları yendiği gün…”

Böylesi bir durumda bunun ne olduğunu bilmeyen ve din adamı uydurmaları ile dolu kitaplara müracaat etmek dışında “yol kenarlarında” duran kalıntılara bakmak gibi bir “lükse” de tenezzül etmeyen birisi ortada bir mucize olduğunu sanacaktır. Ya da kimileri de aslı astarı olmayan bir Türk halk efsanesi olduğunu zannedecektir. Halbuki ortada ne kara kara kartallar, ne de sarı sarı kanaryalar uçuşuyor değildir. Bunlar bu kuşları kendine sembol olarak kabul etmiş, “futbol kulübü” adı verilen bir takım insanlardan başka bir şey değildir.

İşte özellikle Hz. Süleyman ve Hz. Yunus dönemleri anlatırken kuşlarla konuşması, karıncaların üzerine yürümesi, yelkenli gemileri emrine alması, cinleri mabet yapımında çalıştırması, balık tarafından kapıların ardına kapatılması (yutulması) olaylarının da böyle olduğu anlaşılıyor.

Yani bunların çoğu söz konusu hayvanları kendine sembol alarak kabul eden civardaki devlet ve krallıklardan ve onların askerlerinden/insanlarından başka bir şey değildi…

Örneğin “balık” da, Asurluların sembolüydü. Su tanrısı Enki’nin simgesi olarak görülüyordu. Asur kralının tacında, mühründe, asasında, bastırdığı paralarda hep balık figürleri var. Ülkenin her yanı Mısır’daki boğa (bakara) heykelleri gibi balık figür ve heykelleri ile doluydu. Bugün bile Süryani (Asurî) rahipler boynuna balık resim ve armaları asıyor. Asur’un başkenti Ninova’nın cezaevi kapısında da büyükçe bir balık figürü vardı. Hz. Yunus oraya girmişti. Irmaktaki balığın karnına değil…

***

Demek ki bu bilgiler ışığında Kur’an’da anlatılan kıssaların yeniden tefsir edilmesi gerekmektedir. Bu, Kur’an tefsirinin verili tarihe, yaşayan hayata ve canlı tabiata dayandırılmasından başka bir şey olmayacak, Kur’an kıssalarını cinler ve periler dünyası, uçan halı, Alaeddin’in sihirli lambası türü klasik doğu halk hikayelerden arındıracak, akıp gelen teo-jeopolitik (tanrı-devletler) tarihinde bir yere oturtacaktır. Kur’an’ın asıl ve esas mesajı ruhlar, masallar, rüyalar, büyüler, tılsımlar, periler aleminden gerçek hayatın tarihine, “yeryüzüne” inmiş olacaktır.

İşte o zaman ihlas suresi ölülerin arasından okunup üfürülmekten kurtulacak, bu akıp gelen tarih içinde son derece gerçekçi bir anlama sahip olduğu ve muazzam mesajlar verdiği ortaya çıkacaktır.

Düşünün…

Bu tanrı-devlet krallarının hepsi tanrının oğlu, hatta bedenlenmiş tanrı olduklarını iddia etmekteydiler. Japonya kralı daha 1946 yılında “Tanrı’nın oğlu” iddiasından resmen vazgeçmiştir.

İhlas suresi de ne diyor; “Allah birdir, bölünmez bir bütündür. Doğurmaz ve doğurulmaz…” Yani Allah baba, anne veya oğul değildir. Bütün bu tanrı-devlet iddiaları geçersizdir, uydurma ve hurafedir…

Demek ki Hristıyanların İsa’ya Tanrı’nın oğlu demeleri aslında tavşanın suyunun suyunun suyu kabilindendir. Yani çok sonraki bir iştir. Ondan önceki bütün bir eski çağların Mezopotamya, Hind, Çin, İran, Türk, Mısır ve Roma kralları bu iddiadaydılar. İhlas suresi işte bütün bunların defterini dürüyor ve eski dünya dinleri çağını kesin bir şekilde kapatarak yeni bir çağ başlatıyor.

Bu nedenledir ki Kur’an’ın en siyasi içerikli suresi ihlas/tevhid suresi olmak icabeder…

***

Demek ki kafamızı Tevrat’taki haham hikayelerinden kaldıralım, etrafımıza bakalım, “yol kenarlarında duran” nice kalıntı ve tanığın Kur’an’ı tefsir ettiğini göreceğiz.

Sultanahmet’te yol kenarında duran bir dikilitaş…

İşte size eski çağ uygarlıklarından kalma ve hala yol kenarlarında duran bir kalıntı…

Dinler tarihçisi bir uzman ile gidip ziyaret edin. Konu hakkında daha geniş araştırmalar yapın. Şahsen ben Asur, Babil, Mısır, Roma ve özellikle eski Mezopotamya din ve devletleri hakkında en az 5 cilt kitap okudum…

Özellikle Süleyman, Davut ve Yunus kıssalarını bu bilgiler ışında yeniden okuyun. Her şeyin nasıl da yerli yerine oturduğunu hayretle göreceksiniz… (İhsan Eliaçık) http://www.haber10.com/makale/8564/

—————————————o——————————————

Mucize nedir?

Daha önce defalarca okumuş olmama rağmen, en son meal-tefsir çalışmam sırasında Kuran’ı “tertil” ile yani düşüne düşüne tekrar baştan sona okuma fırsatı buldum.

Bir taraftantan da kendimce tespit ettiğim bazı konuların “özel olarak” izini sürdüm. Bunlardan birisi de “mucize” konusudur.

Önce sürdüğüm izden edindiğim izlenimi birkaç madde (öncül) olarak aktarayım, sonra bunlar ışığında konuyu açmaya çalışacağım.

* Kuran’ın hiçbir yerinde “mucize” kelimesi geçmiyor. Bunun yerine ısrarla “ayet” kelimesi kullanılıyor.

* Kafamızı kaldırınca gördümüz her şeye, evet her şeye “ayet” diyor. “Olmakta olan, oluş halinde olan” (kevn) her şeye de “yaratma, yaratılış” (halq) diyor.

* Bütün peygamberlerin toplumlarına getirdiği şeyin ısrarla “söze, açıklama yapmaya, beyan etmeye dayalı apaçık deliller” (ayâtun beyyinât) olduğunu söylüyor.

* Peygamberlerin toplumlarına yaptığı “uyanış çağrısı/uyarı”yı (inzâr) ısrarla üç şey etrafında topluyor; ölüm (mevt), afet (azap) ve yeniden diriltilip ayağa kalkış (kıyamet)…

***

Şimdi, bu öncüller ışığında konuyu açalım.

Öncelikle mucizenin bir Kuran “kavramı” olmadığını görüyoruz. Bunun yerine ısrarla “ayet” kavramı kullanılıyor. Öyle ki inkarcıların bildiğimiz anlamda mucize talepleri ifade edilirken bile “ayet” kelimesi tercih edilliyor;

Fakat bu Kur’an, kendilerine bilgi verilenlerin içlerine işleyen, söze dayalı apaçık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi ancak zalimler inkâr eder. Buna rağmen hala “Ona Rabbinden güce dayalı olağanüstü mucizeler (ayât) indirilmeli değil miydi” diyorlar. Söyle onlara: “O güce dayalı olağanüstü mucizeler (ayât) Allah’ın kudretindedir. Ben sadece açıkça uyanışa çağırıyorum. (29/49-50)

Yani: Benim işim size 1- Mevt (ölüm) 2- Afet 3- Kıyamet gerçeğini haber vermekten, bunlardan birisi gelip çatmadan önce aklınızı başınıza toplamaya çağırmaktan ibarettir. Aksi halde tövbe etmeye bile vaktiniz kalmayabilir. Çünkü bunlar geldi mi ansızın gelir. Bunun için size “söze dayalı apaçık deliller” (ayâtun beyyinât) ile uyarılarda bulunuyorum. Benden, boyumu aşan şeyler istemeyin ve beklemeyin…

Kuran’da ayet, insanoğlunun bizzat kendisinde ve kafasını kaldırdığında çevresinde gördüğü “her şey” olarak kullanılmaktadır. Buna “enfusî ve afâki deliller” diyoruz; el, göz, kulak, kalp, doğum, ölüm, yemek, içmek, su, et, süt, ekmek, zeytin, hurma, ağaç, elma, armut, yer, gök, güneş, yıldızlar, bulutlar, şimşek, gökgürültüsü, yağmur, ekin, bitki, sinek, böcek, toprak, dağlar, taşlar vs. vs…

Bunların hepsi birer “ayet”tir; yani olmakta olandır, oluştur (kevn, halq). Allah, tarihin tüm yelpazesinde, tabiatın her yerinde, zamanın her anında, mekanın her zerresindedir. Her şey “O’nun ile” olmaktadır. İşte bütün bu oluşlar birer “mucize”dir. Çünkü hepsi de normalmiş gibi görünmesine rağmen insanı acz içinde bırakmaktadır. İnsanoğluna bu oluş ve akışa katılma ve kısmi çapta etkileme iradesi verilmiştir. Öyle ya, haydi güneşi durduralım, gündüzü kısaltalım, geceyi uzatalım, bir böcek yaratalım bakalım?

Demek ki mucize arada bir görülen “olağandışılık” değil, her daim “olmakta olan” ve olmakta olmasıyla da insanı aciz bırakan şey demek oluyor.

***

Kuran’da adı “Maide” (Sofra) olan bir sure var. Sureye isim olan bu kelime ile aslında bunların mesajı veriliyor. Yani insanların “olağandışılıklar” talebine, “olmakta olanın” yani gözümüzün önünde olup bitenin bizzat kendisinin zaten olağanüstülük demek olduğu ile cevap…

Havarîler “Ey Meryem oğlu İsa, Rabbinden bize gökten bir sofra indirmesini isteyebilir misin?” diye sormuşlardı da ” Eğer inanmış iseniz Allah’ın öfkesini çekmekten sakının” diye cevaplamıştı. Onlar “Biz istiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz tatmin olsun da senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona tanıklık yapanlardan olalım” demişlerdi. Bunun üzerine Meryem oğlu İsa “Allahım! Ey bizim yegane Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir. Bizim için, bütün zamanlar boyunca bir ziyafet ve kudretinden bir işaret olsun. Bizleri rızıklandır. Sen rızık verenlerin en hayırlısısın” demişti. Allah da “BEN ONU SİZE İNDİRİP DURMAKTAYIM. Artık bundan sonra içinizden kim kâfirlik ederse ona dünyada hiç kimseye vermeyeceğim bir azap ile karşılık veririm.” demişti.” (5/112-115).

MAİDE: Sözlükte “Sallanmak, sağa sola doğru eğilmek, başı dönmek” demektir. Sofra, üzerinde yemek yenen masa (mâide), kayma (meyd), meydan, saha, alan (meydân), atış alanı (meydanu’r-rimâye), hodri meydan (meydânu’t-tahaddî), iş alanı, çalışma sahası (meydanu’l-amel) kelimeleri bu köktendir…

Görüldüğü gibi yemeği ortaya çıkardığı, orta yere koyduğu için de sofraya “maide” denmektedir.

Ayette geçen “Gökten gelen sofra” deyimi “olağandışı mucizeler” anlayışına hayli yatkın dini muhayyilemizde gökten özel olarak tepsi içinde inen bir sofra olarak algılanmıştır. Halbuki Allah’tan böyle bir istekte bulunması talebine karşılık cevap ortadadır. Yukarıdaki pasajda böylesi bir talebe Hz. İsa “Eğer inanmışsanız O’nun öfkesini çekecek işler yapmaktan sakının (takvalı olun)” demekte (5/112), bundan ne anlamamız gerektiğinin dersini verircesine de “Bizim için, bütün zamanlar boyunca bir ziyafet ve kudretinden bir işaret” (5/114) istemektedir. Allah da “Ben onu indirip durmaktayım; hiç kuşkusuz” diye cevap vermektedir. (5/115).

Bizim için “bütün zamanlar boyunca” (evvelinâ ve âhirinâ) bir ziyafet ve “kudretinden bir işaret” olan şey nedir acaba?

Ayette geçen münezziluhâ (onu indiriyorum/ indirip durmaktayım) ifadesinin fiili -tef’il babı olduğu için- bir taraftan bir şeyi çokça yapıp durmada diğer yandan da fiilin kök manasını mef’ule isnat etmekte kullanılır. Bu durumda mana: “Siz gökten sofra indirilmesini istiyorsunuz. Oysa Allah zaten sürekli olarak o sofrayı indirip durmakta… Yeryüzünden biten bitkiler, akan sular, ağaçlar, meyveler, tarlalardan çıkardığınız ürünler, değirmenlerde öğüttünüz unlar hepsi ne ile oluyor sanıyorsunuz? Gökten inen su olmasa, ekip biçtiğiniz toprak, ısındığınız ateş, soluduğunuz hava olmasa, bunlarla ürünler yetişmese ne ile doyacaksınız? Bütün bu rızıklar, Allah’ın tabiat sofrasında zaten sizin için üretilip duruluyor. Tabiatı sizin için sofra kılan, sizi onunla besleyip yaşatan zaten Allah değil midir? İşte bu bütün zamanlar boyunca Allah’tan size inen bir ziyafettir, kudretinin nişanesidir. Şimdi bunu görmeyip hangi mantıkla gökten tepsi içinde sofra indirilmesini bekliyorsunuz?” şeklinde olur.

Burada “fiilin kök manasını mefule isnat etmek” denilen şey “gökten sofra indirmek” deyiminin “yerden ürün bitirmek” deyimine döndürülmüş olması durumudur. Zira Kuran’ın “iş ve oluş” (emr, kevn) tasavvuruna göre yerden biten her ürün demek gökten inen her rızık demektir. Örneğin siz tarlada buğday hasat ederseniz Allah “Size buğday verdik” der. Siz çocuk yaparsınız Allah “Size çocuk bağışladık” der…

Şu halde maide demek, ortada, meydanda, açık tabiatta olan nimetlerin insanoğluna ziyafet olarak (rızık) sunulup durulması ve bunun Allah’ın sofrası manasına gelmesi demektir. Öyle görünüyor ki ayette kastedilen sofra budur. “Bütün zamanlar boyunca indirilip durulan kudretinden bir işaret” bundan başkası olabilir mi?


***

İnsanlar söze dayalı apaçak delilleri (ayâtun beyyinat) yetersiz bularak neden ısrarla olağandışı mucizeler istemekte ve olmayınca da peygamberleri reddetmektedirler? Acaba Kuran bu tür taleplere ne cavap vermektedir?

Kendilerine doğru yolu gösteren rehber geldiğinde insanların imana yanaşmamasının nedeni “Allah bir insanı mı peygamber gönderdi?” demelerinden başka bir şey değildir. Söyle onlara: “Eğer yeryüzünde yürüyen melekler iskân etmiş olsaydı, elbette onlara peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik.” (17/94-95).
Dikkat edilirse ayet tüm insanlar hakkında genel bir ilke koyuyor; İnsanların imana yanaşmamalarının nedeni ‘Bizim gibi bir beşerden peygamber mi olurmuş’ demeleridir… Bu ilke geçmişe dönük bütün zamanlar ve mekanlar için geçerlidir. Çünkü genelleme yapılıyor.

Demek ki insanlar kendileri gibi yiyip içen, çarşılarda dolaşan bir insanı/beşeri peygamberliğe layık görmemekte ve ondan “olağandışılıklar” beklemektedirler; “Peygamber dediğin okuyup üfürür, bir el çırpmasıyla dağları oynatır, Uhut dağını altın yapar, yerden hazineler fışkırtır, gökten sofra indirir. Bizim gibi birisi bu, böyle peygamber mi olur?” anlayışı, insanların zihninde eski dünya dinlerinden kalma bir alışkanlıktır.

Çünkü o dinlerin din adamları, kahinleri, mecnunları (cinlerle konuşan medyumları) bunu yapmaktaydılar. Yani bir takım sihir, büyü, tılsım oyunlarıyla gizemli bir havaya bürünmekte ve bunun kendilerine Tanrı tarafından verildiğini iddia etmekteydiler. Karşılarında “ümmi” yani bu din bezirganı sınıfından olmayan, halkın/umumun içinden gelen birinin peygamberlik iddiasını duyunca bunu “meslek dışı!” bularak dışladılar. “Alelade birisi bu, hani nerede mucize, kehanet, sır, tılsım, büyü?” dediler…

Hala da öyledir…

Geçmişte yaşamış insanlar böyle yaptığı gibi, bugünde ve gelecekte de böyle yapmaya devam edeceklerdir. Çünkü mucize, kehanet, sır, tılsım, büyü dini olan “tapınak dinleri” ile, söz, akıl ve vicdan dini olan “gerçek hayat dini” tarih boyunca hep birbirine karıştırılmıştır. Hatta birinciler ikincisini hep bastırmış, istila etmiştir.

Hala da öyledir…

Oysa Kuran bu tür bir din anlayışını reddetmekte ve mücize ve kehanet talebinin geçmişte de, ümmi peygamber zamanında da reddedildiğini, Allah’ın yönteminin bu olmadığını söylemektedir;

Bizi mucizelerle peygamber göndermekten alıkoyan şey, onu yorumlayanların yalanlamasıdır. Semud kavmine o dişi deveyi verdik. Ama onlar bunu hiç kâle almadılar. Biz ayetleri ancak uyarıp korkutmak için göndeririz.” (17/59).

Yani: Bizi mucize göndermekten alıkoyan şey, mucize gelse bile onu tevil edenlerin/yorumlayanların (evvelun) yine de onu yalanlayacak, inkar edecek olmalarıdır. Böylesi kişilere mucize bile fayda vermeyecektir. Kaldı ki kalplerinde kendi istekleri ile iman olmadıkça imanmak zorunda kalacakları bir mücize karşısında mecburen inanıyor görünmelerinin de bir faydası yoktur. Bu nedenle onların güce dayalı delil (sultanun mubin) taleplerine karşılık söze dayalı delil (ayâtun beyyinât) ile karşılık veriyoruz. Ki “söze” kim inanıyor kim inanmıyor ortaya çıksın. Kaldı ki onların istediği mucize türünden güce dayalı delilleri izhar edecek gücümüzde var. Fakat kendi özgür iradesi ile “inanan” ile “inanmayan” ortaya çıksın istiyoruz. Bu da ancak “söz” ile olacağından insanlığı eşit şartlarda imtihan ediyoruz. İmtihanın sorularını herkese eşit şekilde soruyoruz. Kimseye kopya vermiyoruz, iltimas geçmiyoruz. İmtihanın gereği neyse onu yapıyoruz. Böylece her ümmete (topluluğa, halka, çağa, uygarlığa) peygamber göndermişizdir (16/36), keza her peygambere de söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) vermişizdir (14/9)…

Kimi müfessirler bu ayetin açıklamasında, Hz. Muhammed’e (s.a.v) mucize olarak sadece Kuran’ın, önceki peygamberlere ise bir takım olağandışı mucizelerin verildiği kanaatindedirler. Bu görüş tutarsız ve çelişkili görünüyor. Çünkü bütün peygamberlere verilen aynıydı. Hiç birisine de (insanları imana getirmek için) söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinat) dışında bir şey verilmemişti. Öncekilere verilmişti ama sonrakine verilmedi diye peygamberler arasında ayrım yapılamaz. (la nuferruqu beyne ahadin min rusulih). Öyle görünüyor ki bu görüş Kuran’ın “genel ilke” olarak ortaya koyduğu naklî delillere ve “insanlığın eşit şekilde imtihan edilmesi, soruların herkese aynı sorulması” şeklindeki aklî delile ters düşmektedir. Sözkonusu genel ilkeyi şu tür ayetlerden çıkarıyoruz:

Sizden önce kimler geldi kimler geçti haberiniz var mı? Nuh, Ad ve Semud halkları ve onlardan sonrakiler… Bunların durumunu ancak Allah bilir. Onlara peygamberleri söze dayalı apaçık delillerle (beyyinât) gelmişti. Kuşku ve tereddüt içinde “Bunlara inanamayız, yo hayır, olacak şey değil” demişlerdi. Peygamberleri demişti ki: “Hiç gökleri ve yeri yaratan Allah’tan şüphe edilir mi? O sizi günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor ve belirli bir süreye kadar mühlet veriyor.” Ama onlar “Siz de bizim gibi bir insansınız, bizi babalarımızın taptıklarından döndürmek istiyorsunuz. Madem öyle bize apaçık mucize getirin!” demişlerdi. Peygamberleri onlara “Doğru, biz de ancak sizin gibi bir beşeriz, fakat Allah kullarının yönelişine göre karşılığını verir. Allah’ta bir karşılığı olmadıkça size mucize getirmek bizim haddimiz değildir. Müminler Allah’a dayanıp güvenmelidir” demişlerdi. (Ve devamla) “Allah’a niçin güvenip dayanmayalım ki? O bizlere yürüyeceğimiz yolları gösterdi. Yaptığınız eziyetlere göğüs gereceğiz; dayananlar sadece Allah’a güvenip dayanmalıdır…” (14/9-12).

Görüldüğü gibi bu ayetler “bütün” peygamberler için geçerli “genel ilke” koymaktadır. Ayette çoğul kipiyle ve genelleyerek “Nuh, Ad, Semud ve onlardan sonrakilere peygamberleri (rusul) söze dayalı apaçık deliller (beyyinât) ile gelmişlerdi…Onlar da madem öyle bize mucize getirin demişlerdi” denmektedir. Bu bütün peygamberlerin halklarının karşısına aynı Hz. Muhammed (s.a.v) gibi “söz ile açıklama yapmaya dayalı delil” (beyyinat) ile çıktıklarını ve mucize talepleri karşısında aynı Hz. Muhammed (s.a.v) gibi cevap verdiklerini gösterir.

Peygamberlerin ve halkların zaman zaman karşılaştıkları bir takım alışılmadık, insanların olağandışı, doğaüstü dedikleri olaylara gelince şu hadis belki bir fikir verebilir;

Güneş ve ay Allah’ın ayetlerinden iki ayettir. Bunlar ne bir kimsenin ölümü ne de yaşaması için tutulurlar. Ancak Allah Azze ve Celle bunlar ile kullarını uyarır. Güneş ve ayın tutulduğunu görürseniz, Allah’ın zikrine, dua ve istiğfara koşun. Sonra şöyle buyurdu; Allah’a yemin ederim ki sizin hiç biriniz kölesi ve cariyesinin zina etmesinden Allah’tan daha kıskanç değildir. Ey Ümmeti Muhammed! Vallahi siz, benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız” (İbn Kesir).

Hz. Peygamber’in bu sözü çocuğunun ölümünün bir güneş tutulması gününe denk gelmesi üzerine yayılan söylentiler üzerine söylediği unutulmamalıdır.

***

Yine görüyoruz ki Musa’ya verilen “dokuz ayetin” hepsi de söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) olan bir takım “kelime ve sözler”dir. Şu hadis de bunu apaçık tefsir ediyor;

Bir Yahudi arkadaşına Bizi şu peygambere götür de “apaçık dokuz ayet” hakkında soralım dedi. Bunun üzerine biz hep beraber Hz. Peygamber (s.a.v) ‘in yanına gittik. O ikisi soruyu sordular. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Bu dokuz ayet; 1- Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamanız 2- Hırsızlık etmemeniz 3- Zina yapmamanız 4- Adam öldürmemeniz 5- Sihir yapmamanız 6- Faiz yememeniz 7- Evli kadına zina iftirasında bulunmamanız 8- Savaşta kaçmamanız 9-Cumartesi yasağına riayet etmenizdir”. dedi. Bunun üzerine o iki Yahudi ayağa kalktı ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in ellerini ayaklarını öperek şöyle dediler; “Şahadet ederiz ki sen peygambersin. Eğer kavmimiz tarafından öldürülmekten korkmasıydık, hiç şüphesiz sana tabi olurduk.” (Razi, Kurtubi, İbn Kesir).

Öte yandan Musa’nın asayı yılana çevirmesi, elini bembeyaz olmuş halde göğsünden çıkarması, denizin yarılması, kayadan su fışkırması, Hz. Salih’in dişi devesi, Hz. İsa’nının ölüleri diriltmesi, körleri iyi etmesi, Hz. Yunus’un balığın karnına girmesi, Yusuf’un gömleğinin babası Yakup’un kör olan gözlerini iyi etmesi, Ashab-ı Kehf’in üç yüz yıl uyuması, Hz. İbrahim’in ateşten kurtarılması vb. Kuran’da anlatılan olayların hemen tamamı İsrailiyat etkisinde yorumlanmaktadır. Müslüman aklın bu noktada özgün yorumlar üretemediğini, işin kolayına kaçarak zaten haham düzmeceleriyle dolu Tevrat’a bakıp tefsir yaptığını görüyoruz. Kuran tefsirini düzmece Tevrat/Talmud tasallutundan kurtarmak gerekmektedir.

Bu tür kıssalarda anlatılan olaylara haham muhayyilesinde resmedildiği anlamda “mucize” denemez. Kuran’a göre bunların hepsi “ayet”tir. Kimisinde yanlış anlama, kimisinde İsrailiyat etkisi, kimisinde Kuran’ın “varlığın diliyle konuşan” edebi hitabet dilini anlayamama, kimisinde dönemin tanrı, din ve devlet telakkilerinden bihaber olma söz konusudur

Demek ki Kuran kıssalarını bir mücize dini olan Yahudiliğin ve bir kehanet dini olan Hrıstıyanlığın etkisinden kurtararak, bir “söz, akıl ve vicdan” dini olan İslam’ın berrak ve apaçık mesajı doğrultusunda yeniden ele almak gerekmektedir. Bunun için kapsamlı çalışmalar yapılmasına şiddetle ihtiyaç vardır.

Görebildiğim kadarıyla şu ana kadar bu konuda iki tefsir metodu izlendi; klasik müfessirlerin “Bu mucizedir, Allah’ın kudretinden şüphen mi var?” anlayışı ve “Bu bir efsane ve mitolojidir, Kuran bunu mesaj vermek için kullanmıştır” anlayışı…

Ya mucize ya da aslında olmamıştır mantığı…

Kanaatimce her ikisi de yanlıştır.

Benim izlediğim metodun bu ikisi de olmadığını görmek için ne söylediğime iyi bakılmalıdır. Örneğin Hz. Yunus’un balığın karnına girmesi olayı ne mücizedir ne de efsane/mitolojidir.

Bunu anlamak için Kuran tefsirine getirdiğimiz bir yenilik olan ve şu ana kadar hiç yapılmamış bambaşka bir ufuktan haberdar olmak gerekmektedir. Dönemin kendi etkin tarihi, tanrı, devlet, imparatorluk ve din telakkisi, teolojisi, jeopolitiği, simgeleri, armaları, arkeolojik kazıları, kil tapletleri, yazma nüshaları vs. üzerine araştırma yapmadan hemen açıp Tevrat’tan nakiller yapmak tefsir değildir.

O zaman, örneğin Musa’nın asayı yılana çevirmesinin, Ashab-ı Kehf’in üç yüz yıl uyumasının, Yunus’un balığın karnına girmesinin, Süleyman’ın kuşlarla, karıncalarla veya hüdhüdle konuşmasının tam da yerine oturtuğu görülecektir. (Bu tür Kuran kıssalarına dair yorumları “Yaşayan Kur’an: Türkçe Meal-Tefsir” adlı çalışmamızda ayrıntılı bir şekilde bulacaksanız).

***

Şu halde mucize olağandışılık demek değildir. Bilakis mucize “Aciz bırakan” demek olup olağan olduğu halde görkem veya ihtişamı karşısında aciz kalışı ifade eder. Meselâ güneşin doğuşu ve batışı olağandır; her gün aynı yerden son derece dakik bir şekilde doğar ve aynı yerden dakik bir şekilde batar ve fakat bu insanı aciz bırakan bir şeydir. Yani ayet olağan/sıradan şeyler, mucize de olağanüstü/sıra dışı şeyler demek değildir. Tabiatta bir normal olan bir de mucize olan diye bir ayrım yapılamaz. Normal olan tabiatın işi mucize olan Allah’ın işi diye görülemez. Bilakis her ikisi de Allah’ın davranışı ve karakteridir. Allah’ın davranışı ve karakterinde ise çelişki yoktur.

Eğer tabiatta künhüne vakıf olamadığımız, aklımızın almadığı işler oluyorsa bu, aslında normal olan bir şeye güç yetiremediğimiz, bizim aklımızın ermediği, karşısında aciz kaldığımız anlamına gelir. Çünkü Allah ile tabiat, deniz ile balıkların iç içe geçmiş olması gibi her an her yerde birliktedir (bir değil). Balıklar, denizin içinde alışılmadık bir olağanüstülük görünce buna mucize deyip şaşabilirler. Fakat deniz tabiatının gereğini yapıyordur ve onun için olay gayet normaldir.

Şu halde Allah her an bir iş ve oluştadır. Söz konusu bu iş ve oluşlar (şe’n, emr, kevn, halq) noktası konulmuş, bitmiş de değildir. Demek ki mucize diye bilinen “ayet”, noktası çoktan konmuş mekanik bir işleyişin kanunlarına dışarıdan müdahale edip işleyişi tersine çevirmek değil, bilakis noktası konulmamış, sürmekte, olmakta, oluşmakta olan bir yaratma sürecinin yeniden yaratılış pozisyonlarıdır.

Öyle ki bu yaratmalar her defasında birbirinin içinden yarılıp çıkarak (felaq) boyuna inkişaf eder. Tıpkı her defasında güneşin karanlıkları yararak, tohumun toprağı yararak, civcivin yumurtayı yararak, bebeğin rahmi yararak oluşa (kevn) katılması gibi. Allah bunun için “Yarılarak ortaya çıkanın Rabbi” (Rabbu’l-felaq) dır. Böylece yokluk karanlıklarının denizinden her defasında “ol” (kun) emriyle yeni bir iş ve oluş (şe’n, emr, kevn, halq) çıkarak varlığa bürünür.

Aslında bu Allah’tan gelen, Allah ile birlikte süren ve Allah’a giden kozmik bir yolculuktur. İşte “ayet” bu yolculukta gördüklerimiz veya görmediklerimiz, alışık olduklarımız veya olmadıklarımız, karşısında aciz kaldığımız veya normal bulduğumuz, son derece sıradan gelen veya bizi şaşkına çeviren ve fakat hepsi de “tek bir bütün” olan ilâhî davranış ve karakter ile ilişki kurmamızı sağlayan bir tür “dil, işaret, gösterge” olmaktadır…

***

Unutulmamalı ki Hz. Peygamber’in çocuğunun öldüğü gün meydana gelen güneş tutulması bugünkü güneş tutulmasının aynısıdır. O günkü ay bugünkü ayın aynısıdır. O günkü yıldızlar bugünkü yıldızların aynısıdır.

Mucize güneşin tutulması değil, güneşin bizzat kendisidir.

Mucize ayın yarılması değil, ayın bizzat kendisidir.

Mucize yıldızlardan fal bakmak değil, yıldızların bizzat kendisidir.

Neden başımızı kaldırıp her gün doğan güneşe, her gece görünen mehtaba, her mahtablı geceyi süsleyen yıldızlara bakmıyoruz?

Mucize gösterilip duruluyor, görmüyor muyuz?

“Ne var ki bunlarda, hiçbir şey göremiyoruz, her şey gayet normal. Olağandışılık yok mu olağandışılık?” mı diyorsunuz?

Eğer derinden bakabilsek, sadece bakmayıp görebilsek, Hz. Peygamber’in dediği gibi vallahi az güler çok ağlardık.

Mucize, kehanet, sır, gizem, tütsü, tılsım mı arıyorsunuz?

Karşılarında okunup duran, sevgi ve merhamet kaynağı kitabı sana indirmemiz yetmedi mi?” (29/51)

Sevgi ve merhamet kitabı yetmedi mi?

Söz, akıl ve vicdan dini yetmedi mi?

İman, aşk ve cihad çok mu zor geldi?

(İhsan Eliaçık) http://www.haber10.com/makale/5156

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

7th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN IŞIĞINDA KADIN MESELESİ

1) KADININ ERKEK KARŞISINDAKİ DEĞERİ NEDİR?

Kur’an kadını “cinsiyet” değil “insiyet” (insanlık) merkezli bir dille “nisa” (insan türünün temeli), “mer’e” (Kişi) ve “Zevc” (kadın ve erkek için kullanılan; eş) olarak anar. Karşılıklı hak ve sorumlulukları hatırlatır: “Erkeğin kadın üzerinde hakları olduğu gibi, kadının da erkek üzerinde hakları vardır” der. İyi davranışlara verilecek ödüllerin zikredildiği bir ayette “Kadın olsun erkek olsun, fark etmez, siz birbirinizdensiniz (Ba’dukum min ba’d) denilir. “Ba’dukum min ba’d şeklindeki bu kalıp ifade, “ancak bir araya gelince bir bütün oluşturan iki yarımın, birinin diğerine kategorik üstünlüğünü reddeden” bir ifadedir.

Kur’an’da; bir kadının, kendisine haksızlık yaptığına inandığı eşine karşı hakkını savunmak için devlet başkanı olan Rasulullah’a gitmesini konu edinen “Hakkını Arayan Kadın”/“Hakkını almak için mücadele eden kadın” (Mücadele/Mücadile) adında bir sure olması da kadının hakları konusunda bizlere önemli bir mesajdır.

 

SONUÇ: Erkekle kadın bir çift ayakkabıya benzer; eştir, eşittir, ama asla “aynı” değildir.

 

2) KADININ MİRASTAKİ DURUMU NEDİR?

Muhammedi davet öncesinde (cahiliye döneminde) kadın mirastan hiç pay alamazdı, babanın malı büyük oğla kalır, o yoksa amcalar arasında paylaştırılırdı. Kur’an vahyi ilk defa kadına mirastan pay ayırdı. Bu, erkeğe ayrılan payın yarısı idi:

Allah, çocuklarınız hakkında, bir erkeğe iki kadının payı kadar tavsiye eder. …Bunlar, Allah tarafından (belirlenmiş) birer farzdır. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmetle yapandır.(Nisa11)
Tüm gelir kaynaklarının “savaş – ticaret – miras” gibi üç alana münhasır olduğu, bu üç alana da erkeklerin hâkim olduğu,
Kuran’a göre erkek hem mehirle hem de karısının ve çocuklarının masraflarını karşılamakla sorumlu tutulduğu bir ortamda Allah, erkek çocuğa, kız çocuğunun iki katı miras önerir ki bu anlaşılabilir bir durumdur. Fakat “vahyin teşri yönü” açık yani Kur’an hiç almayan kadına erkekten kestiği yarıyı vererek süreci başlatmış oldu.

Kur’an’ın erkek ve kadın için koyduğu ½ oranı haddi mutlak mıdır, haddi mukayyet midir? Bu sualin cevabı, eğer bu hüküm illete mebni değilse, oran “haddi mutlak”tır, hiçbir hal ve şartta değişmez. Eğer illete mebni hükümse, genel kural gereği illeti değişince malul/hüküm de değişir.
Bizce bu oran illete mebnidir. Zira miras hukukunda maksat “hakkın tahakkuku” ve “adaletin ifası”dır. Zira hükmün illeti,
…Erkeklere de kazandıklarından bir pay var, kadınlara da kazandıklarından bir pay var…” (Nisa32) deki iktisab” (kazanç)tır. Burada erkeğin de kadının da kazandıklarından kendilerine pay olduğu vurgulanmıştır.

 

SONUÇ: Kur’an’da geçen kadının erkeğe nisbetle ½ olan hakkı “haddi mutlak” değil, “haddi edna”dır (en aşağı had) fakat “haddi a’la” (en yüksek had) değildir. Allah, en doğrusunu bilir.

 

 

3) ŞAHİTLİK KONUSUNDA KADIN ERKEK AYIRIMI VAR MI?

“ …Erkeklerinizden iki kişiyi şahit tutun. İki erkek yoksa kabul edeceğiniz şahitlerden bir erkek ile iki kadın da olabilir. Biri yanılırsa, diğeri hatırlatır. Şahitler çağrıldıklarında gelmezlik etmesinler. Borç, ister büyük, ister küçük olsun, vadesi ile birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böylesi Allah katında daha doğru, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha uygun olur…” (Bakara 282)

 

a) BORÇLARA ŞAHİTLİKLE ilgili bu ayete yamuk bakan biri, kadın erkek ayırımı yapıldığı kanaatine varabilir. Hâlbuki “…Böylesi, şahitlik için daha sağlamdır…” ifadesi, borcu yazıyla tespit açısından da şahitlik nisabı açısından da değerlendirilebilir. “Daha sağlam” sözü “sağlam”ın karşıtıdır. Sağlam olan iki şey karşılaştırılınca birine daha sağlam denebilir. “Bir erkek ile iki kadının şahitliğine” daha sağlam deniyorsa, bu şarta uyulmadan yapılan şahitliği de sağlam denilir.

 

b) VASİYETE ŞAHİTLİKLE ilgili âyetler (Mâide 106-108) konuya açıklık getirmekte:

“Müminler! Sizden biriniz ölüm döşeğinde vasiyet edeceği zaman içinizden güvenilir iki şahit tutsun. Eğer bir yerde yolcu iken ölüm gelip çatarsa sizden olmayan iki kişi de olabilir. (Şahitliği yerine getirdikleri zaman) şüphelenirseniz onları namazdan sonra alıkoyarsınız. Şöyle yemin ederler: ‘Vallahi, isterse en yakınımız olsun, buna karşılık hiçbir şey almayız. Allah için yapılan şahitliği gizlemeyiz. Öyle olsa biz, elbette günaha gireriz. Eğer günaha girdiklerinin farkına varılırsa, ölenin hak sahibi iki yakını onların yerine geçer, şöyle yemin ederler: Vallahi, bizim şahitliğimiz onlarınkinden daha doğrudur, biz haksızlık yapmayız. Öyle olsa elbette zalimlerden oluruz. Böylesi, şahitliği gereği gibi yapmalarının en alt seviyesidir…” (Mâide 5/106-108)

Bu ayetlerde kadın erkek ayrımı olmaksızın güvenilir iki Müslüman şahit öngörülmektedir. Yolculukta vasiyet yapılacaksa, Müslüman olmayan iki kişinin şahit olması yeterli görülmüştür. Yolculuğun özel şartları sebebiyle şahitlerin tamamı kadın, tamamı erkek veya biri kadın biri erkek olabilir.

Şahitlerin, yanlış ifade verip günaha girdikleri fark edilince; ölenin, hak sahibi iki yakını öncekilerin şahitliğini hükümsüz kılacak şahitlikte bulunur. Ölenin yakınları kadın olabilir.

Mâide 108’deki “Böylesi, şahitliği gereği gibi yapmalarının en alt seviyesidir…” cümlesini Bakara 282’deki “… “Böylesi, şahitlik için daha sağlamdır…” cümlesi ile karşılaştırınca, şahitlerin iki erkek veya bir erkek ile iki kadın olmasının kural olmadığı, önemli olanın şahitlerin adil ve konuya vakıf olması gerektiği ortaya çıkar.

 

c) ZİNAYA ŞAHİTLİKLE ilgili olarak Kur’ân, bu konuda kadın erkek ayrımı yapmaz:

“Kadınlarınızdan zina edenlere karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse onları ölünceye veya Allah onlar için bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin.” (Nisa 4/15)

Lanetleşme ayetleri zina şahitliği konusuna açıklık getirir:

“Karılarına zina suçu atan ve kendileri dışında şahitleri olmayanlardan birinin şahitliği,

“Allah şahit kesinkes doğru söylüyorum” diye dört defa şahitlik etmesidir. Beşincisinde, eğer yalan söylüyorsa Allah’ın lanetine uğramayı diler.

Kadından o azabı giderecek olan şu şekilde dört defa şahitlik etmesidir: “Allah şahit, kocam kesinkes yalan söylüyor.” Beşincisinde, eğer doğru söylüyorsa Allah’ın gazabına uğramayı diler.” (Nur 24/6-9)

Bu ayetlerde kocanın şahitliği kadının şahitliğine denk tutulmuştur. Karı-kocadan her biri aynı sözleri söylemişlerdir. Tek fark; erkeğin sözlerinin olumlu, kadınınkinin olumsuz olmasıdır.

 

d) TALAKA ŞAHİTLİKLE ilgili olarak; “Kadınlar bekleme sürelerinin sonuna vardıklarında onları ya Mâruf ile tutun veya Mâruf ile ayırın. Sizden iki güvenilir şahit getirin, şahitliği Allah için yapın.” (Talak 65/2) buyurulmuş ve burada da kadın erkek ayırımı yapılmamıştır.
Kur’an ve Sünnetteki uygulamanın aksine mezhepler, kadınların zina davalarında şahitliğini kabul etmez, süt akrabalığının sabit olması için kadınların şahitliğini yeterli görmezler.

 

SONUÇ: Kur’an ışığında bakıldığında, şahitlerin iki erkek veya bir erkek ile iki kadın olmasının kural olmadığı, önemli olanın şahitlerin adil ve konuya vakıf olması gerektiği apaçık ortadadır.

 

 

4) KUR’AN KADININ DÖVÜLMESİNİ EMRETMİŞ MİDİR?

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُ وَالّٰتٖى تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِى الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَبٖيلًا اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيًّا كَبٖيرًا
Erkekler kadınları gözetmekle yükümlüdür. Zira Allah, her birine farklı yetenekler ve özellikler vermiştir. Nitekim erkekler evin geçiminden sorumludur. Erdemli kadınlar (Allah’ın yasasına) boyun eğer ve Allah’ın korumasını emrettiği (onur ve iffetlerini) tek başlarına bile olsa korurlar. Onur ve namusları konusunda endişe duyduğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarınızı ayırın, nihayet onları (evden) çıkarın. Ancak sizi dinleyip vazgeçerlerse onlara karşı bir yol aramayın. Allah yücedir, büyüktür. ( Nisa 34)

Bu ayette geçen “daraba” kelimesi Arapça’da en zengin anlama sahip kelimedir. “Darb” kelimesinin 30’a yakın anlamından en önemlileri “vurmak, dövmek, huruc(çıkmak), zehab(gitmek) ve dolaşmaktır”. (Bakın İbn Mansur, Lisanul Arab, Darb Maddesi) Nitekim Kuzey Afrika’da “idrib” kelimesi “çık dışarı” anlamında kullanılır. Durum bu olunca ayetteki “vedribuhunne” emrini bu anlamların muhtemel olan her biriyle değerlendirmek gerekmektedir.

Buna göre emrin ifade ettiği manalar şunlar olabilir: “Onları evden çıkarın” , “Onları bulundukları yerin dışına gitmek zorunda bırakın”, “Onları dövün”.

Kuran böylece içinde bulunulan duruma ve karşılaşılan şartlara göre bu üç seçenekten birinin kullanılmasını istemektedir. Ve dikkat edilirse ilk iki mana sonuç almak bakımından; Kur’an’ın emrettiği evliliğin amacı olan sevgi ve merhamete dayalı huzura, insan psikolojisine hem de hukuk mantığına daha uygundur.

Yine bu ayetteki “nuşuz” kelimesi flörtten başlayarak gayri meşru cinsel ilişkiye kadar uzanan sadakatsizlik ve iffetsizlik anlamını da içerir. Nitekim bu ayeti dikkatle incelediğimizde bu ikinci anlamın sözün gelişine daha uygun olduğunu görüyoruz.

 

SONUÇ: Nisa 34. ayeti sadakatsiz ve iffetsiz davranan eşine kocasının nasıl davranacağını öğretiyor. Bu uygunsuz tavrın başlangıcında koca öğüt vermeli. Eğer kadın başkasıyla flörte devam ederse kocası yatakları ayırmalı. Eğer bu da yarar sağlamaz ve kadın işi zinaya kadar götürürse, o zaman kocası onu evden çıkarmalı. Erkeğini kandırarak evlilik anlaşmasına ihanet eden bir kadını dövmek nihai bir çözüm olamaz. Ancak ondan ayrılmak ameliyat gibi sıkıntılı da olsa bir çözümdür.”

 

 

4) KADININ, KOCASINI BOŞAMA HAKKI VAR MIDIR?

“… Onlara verdiklerinizden bir şey almanız size helal olmaz. Eşler, Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacaklarından korkarlarsa, o başka. Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacaklarından siz de korkarsanız, kadının fidye verip kendini kurtarmasında her ikisi için de bir günah yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, işte onlar zalimlerdir.” (Bakara 229)
Erkekler kadınlarını nasıl ki şahitler huzurunda boşamak zorunda iseler; evliliğin yürümeyeceği endişesine kapılan kadın da durumu yetkililere, mahkeme veya hakeme bildirir. Onlar da aynı endişeyi duyarlarsa kadına iftidâ (boşama)yetkisi verirler. Kadın, ayrılmaya karar verirse, kocasından aldığını geri verir. Bu ayette geçen, “Onlara verdiklerinizden…” ifadesi, kadının kocasından aldığı mihrin tamamı olarak anlaşılabileceği gibi, bir kısmı olarak da anlaşılabilir. Bunlardan ne kadarının geri verileceğine yetkililer karar verirler. Kocanın suçu yoksa tamamını geri vermek gerekir. Şu ayet, iftidâ (kadının boşaması) konusuna açıklık getirmektedir:
“Müminler! Mümin kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları imtihandan geçirin. Onların imanlarını en iyi Allah bilir. Eğer mümin olduklarını öğrenirseniz, onları kâfirlere geri çevirmeyin. Bunlar onlara helal olmazlar. Onlar da bunlara helal olmazlar. Onların bunlara harcadıklarını geri verin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenize engel yoktur. Kâfir kadınların ismetlerine yapışmayın; onlara harcadığınızı isteyin. Onlar da harcadıklarını istesinler. Bu, Allah’ın size hükmüdür; aranızda o hükmeder. Allah bilir, doğru karar verir.” (Mümtahine 10)
Ayet, evli olduğu halde, inançları sebebiyle kaçıp Müslümanlara sığınan kadınları konu etmektedir. Onların bu tavırları, kocalarından ayrılmaya karar verdiklerini, kocalarını boşama haklarını kullandıklarını gösterir. Zira bu kararı vermediği için Mekke’de kalan müslüman hanımlar da vardı. (Bkz. Fetih 25) Kâfir kadının müslüman koca ile yaşamak istememesi bir iftidâ (kadının boşama) talebidir. Bu talebin sonuçlanması, kadının kocasından; kocanın kadından aldığını iade etmelerine bağlıdır.

 

SONUÇ: Kur’an, erkeğe boşama hakkı (Talak) verdiği gibi kadına da evliliği sona erdirme (İftida) hakkı tanımıştır.

 

5) KADININ EVLENMESİNDE VELİNİN İZNİ GEREKİR Mİ?

“Kadınlar koca(aday)larıyla Marufa uygun olarak anlaştıkları zaman evlenmelerine engel olmayın.” (Bakara 232)

“(Kocası ölen kadınlar) Bekleme süresinin sonuna vardıklarında kendileri için Marufa uygun olarak ne yaparlarsa yapsınlar, onun size bir günahı yoktur.” (Bakara 234)

“Bir bakire kız Aişe’nin yanına geldi ve “Babam beni kardeşinin oğluyla evlendirdi ki, benimle kendi konumunu yükseltsin. Ama ben bundan hoşlanmıyorum.” dedi. Aişe, “Allah’ın Elçisi gelinceye kadar otur.” dedi. Allah’ın Elçisi geldi. Kız durumu ona anlattı. O, hemen babasına bir adam gönderip çağırttı. O konuda yetkiyi kıza verdi. Kız dedi ki: “Ey Allah’ın Elçisi! Aslında ben babamın yaptığına izin vermiştim ama istedim ki, bu konuda kadınların bir hakkı var mı, onu öğreneyim.” (Nesai, İbn Mace, Ebu Davud)
Nikâh için kadın ile erkeğin anlaşmaları yeterli görülmez. Bu konuda her toplum, kendi inancına, gelenek ve göreneklerine göre kurallar koymuştur. Ayetler, kadının Marufa uygun kararına engel olmayı yasaklamaktadır. Maruf; bilinen ve malum olan şey demektir. Bu bilgi, ya gelenek ve göreneklerden ya da Kitap ve Sünnetten elde edilir. Gelenek ve görenekten elde edilmişse Kitap ve Sünnete aykırı olmaması gerekir. Allah’ın Elçisi, Marufa uygunluğu velinin denetleyeceğini “Veli(yetkili kişi)siz nikâh olmaz” sözüyle açıklamıştır.

 

SONUÇ: Yukarıdaki ayetler ve hadislere göre nikâhı, Marufa/örfe uygunluk açısından denetlemek gerekir. Denetimi kızın velisi yapar. Bir anlaşmazlık olursa yetkili makam devreye girer. Çiftlerin evlenmesinde sakınca görülmediği takdirde onlar, şahitler huzurunda evlenme kararlarını açıklar ve nikâhlanarak yeni bir aile kurarlar.

 

 

6) ÂDETLİ KADININ ORUÇ TUTMASI HARAM MIDIR?

Sana kadınların âdet halini soruyorlar. De ki, o bir eziyettir. Âdet günleri onları rahat bırakın; temizleninceye kadar da yaklaşmayın. Tertemiz oldular mı, onlara Allah’ın size buyurduğu yerden yaklaşın. Allah tevbe edenleri sever, tertemiz olanları da sever.” (Bakara 222)
“Bir kadın Aişe validemize: “Temizlendiğimiz zaman namazımızı kaza edelim mi?” diye sormuş, o da: “Sen Harûriyye misin?” demişti. Kadın; “Hayır, Harûriyye değilim ama soru soruyorum” deyince şöyle demişti: “Bizim başımıza bu olay gelince orucu kaza etmemiz emredilirdi ama namazı kaza etmemiz emredilmezdi.”

Orucun kazasının emredilmesi gösterir ki, oruç namaz gibi değildir; âdet kanı oruca engel olmaz. Bakara 187’de orucu bozan şeyler; yeme, içme ve cinsel ilişki olarak sıralanmıştır. Âdet kanı bunlardan hiç birine girmez.

Yukarıdaki ayet, kadınların âdet halini eziyet saymıştır. Bu yönüyle âdet hali hastalık gibidir. Allah hasta ve yolculara oruç tutmama ruhsatı verdikten sonra şöyle demiştir: “Allah sizin için kolay olanı ister, zor olanı istemez.” (Bakara 185)

Ramazanda hastaların oruç tutmaması, Allah’ın onlara verdiği ruhsattır. Bu ruhsatı kullanan hasta, tutamadığı oruçları daha sonra kaza eder. Âdetli kadın da öyledir. Oruç tutmama, onun için de ruhsattır. Bu yüzden Peygamberimiz, âdetli kadınların tutamadıkları orucu kaza etmelerini emretmiştir. Eğer âdet hali oruca engel olsaydı peygamberimiz, âdetten dolayı tutulmayan oruçların kazasını emretmezdi.

Fakihler, âdetli kadının Ramazan’da oruç tutmasını yasaklar sonra tutturmadıkları orucu kaza ettirirler. Edasını yasakladıkları bir ibadetin kaza edilmesini isterken hangi delile dayandıklarını ise söylemezler. Âdeti oruca engel görmek Allah’ın Kur’an’da açıkladığı (Bakara 187) sınırlarını aşmak olur. Buna kimsenin hakkı yoktur.

 

SONUÇ: Yukarıdaki ayet ve hadislere göre âdetli kadının oruç tutması haram değildir. Bu konuda kadınlara izin verilmiştir. Orucu ister tutarlar isterse de tutmazlar ve sonra tutmadığı kadar kaza ederler.





7) CUMA NAMAZI KADINLARA FARZ MIDIR?

Ey İnananlar! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında hemen Allah’ı anmaya yönelin ve alım satımı bırakın. Bilseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz bitince hemen yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lutfundan isteyin. Allah’ın adını çokça anın ki umduğunuza kavuşanız.” (Cuma 9–10)

Abdullah b. Ömer Allah’ın Elçisi’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Cuma namazı, müezzini işiten herkese farzdır.” (Ebu Davud)
İslam dini fıtrat dinidir ve evrenseldir. Her milleti, her ırkı, her cinsi ve her ülkeyi aynen kapsar. Kulluk ve görev yükleme vs. yönünden kadını erkekten ayırmaz. Kur’ân’da kadının cumaya/toplantıya katılmamasını açıkça veya işaret yoluyla isteyen, kadınlara farz olmadığını açıklayan hiçbir ayet yoktur.
Hadislere ve İslam Tarihi’ne baktığımızda ise Peygamberimizin kadınların mescitlere gitmelerini ve eşlerinin bu duruma engel olmamalarını istediğini ve müslüman kadınların Emeviler dönemine kadar Cumalara katıldıklarını görürüz. Emeviler haksız iktidarlarını sürdürebilmek, toplumdaki direnci kırmak için toplumun yarısını oluşturan kadınları olmadık yalan ve bahanelerle (fitneye sebep olmak, cinsel tahrik olmak vb.) Cumadan uzaklaştırıp evlerine kapattılar. O gün bu gün de böyle devam edip gidiyor.
Çok yanlış bir fetva olarak fıkıh ve ilmihal kitaplarında cuma namazı kadınlara farz değildir diye yazar. Delil olarak ta şu rivayete dayanırlar:
Tarık b. Şihab, Allah’ın Elçisi’den yaptığı bir rivayette “Cuma namazı, bir topluluktaki her müslümana farzdır, dördü hariç; köle, kadın, çocuk ve hasta.”

Ancak bu sözü rivayet eden Ebû Davûd, Tarık b. Şihab’ın Rasulullah’ı gördüğünü ama ondan bir şey işitmediğini not etmiştir. Yani bu, Peygamberden kimin duyduğu belli olmayan mürsel bir rivayettir ve böyle bir rivayetle kadınları Cuma’dan alıkoymak Kitaba, Sünnete, akla ve ilme aykırıdır.

 

SONUÇ: Kitap ve Sünnete göre Cuma Namazına katılmak kadın ve erkek, bedenen ve aklen sağlıklı, yolcu olmayan her erişkin Müslüman’a farzdır, zorunlu bir görevdir.

NOT: Bu yazı M.İslamoğlu, A.Aziz Bayındır, Hakkı Yılmaz, Edip Yüksel ve Y.Nuri Öztürk’ün çeşitli yazılarından alıntılarla Hilmi POLAT tarafından derlenmiştir. (Hilmi POLAT) http://www.kuranrehber.com/articles.php?article_id=11

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

18th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kur’an’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller

Bir şey hakkında cahil kalmak kişide o şeye karşı saygı ve korku uyandırır. Hakkında bilgi edinildikten sonra saygı, ölçülü ve bilinçli bir şekil alır.

Konu başlığı olumsuz bir anlam taşımaktadır. Bunun yanısıra içeriğe ilişkin bazı bilgileri çağrıştırmaktadır. İki bölümden oluşan konunun ilki insan ve insanın kendisi ile ilgili belli-başlı olumsuzluklar (engeller]’den örneklemeleri, öteki kısmı ise tarihsel süreç içerisinde oluşan, müslümanların kültürel, siyasal, toplumsal… engellemelerini irdelemektedir. Burada birbirini sürekli etkileyen müslümanın zihniyeti, meseleleri, Kur’an’ın emri ve güncel durumu olgusunu da tartışmalıyız.

***

Kur’an «apaçık» (27/1) bir kitaptır. Bireyin hidayeti için ayrıntılarıyla anlatılmış (fussilet) (11/1; 91/3), öğüt için kolaylaştırarak (54/17), iyi bir şekilde tefsir edilmiş (25/33), çelişkisiz ve birbirini tutmazlıktan uzak (4/82)’tır. Kur’an’ın ayetleri, akıl sahiplerinin, düşünüp öğüt almaları (38/29, 47/24), Allah’ın bir ve tek ilah olarak tanınması için insanlara yapılmış bir duyuru (tebliğ )dur.

(İnsanlara) en doğru yolu gösteren (17/9), müminlere şifa ve rahmet (17/82), kıyamet günü, peygamber ve ümmetinin (kavmike) Kur’an’da belirtilen hususlardan (25/30) sorumlu tutulacağını (43/43-44) vurgularken, bir bütün olarak (15/90-91) uyulması, uygulanması için (4/105, 5/49, 7/3, 11/1-2) indirilmiştir.

Tevhidî gerçeklik; onu kabulleniş ve süreklilik ile şirk; şirkin batıllığı ve sonuçları da anlatılmıştır. Şirk, itikad ve davranışta; hem bireysel, hem de toplumsal yaşantıda yasaklanmıştır (10/105). Şirk, soyut olarak heva, heves (25/43) ve beşer merkezli düşünceler ile somut öğeler olan put (10/1 8), kişi (25/27-29) ve kurumlarda (9/31) belirginleşmiştir. Bunda şefaat (10/18-19, 81), korku, ümid (36/74)… gibi sosyal ve psikolojik olaylar etkendir.

Allah, kendisine şirk koşulmadan (12/106), gereği gibi (6/91, 22/74, 39/67) takdir edilmeyi istemektedir. Şimdi (size) ve önce(kilere) (22/78) islam (3/19) olarak adlandırıp-seçtiği (5/3) yolu (6/153) ve ondan başka din (3/83) yol; yaşama biçimi arayanın yönelişini makbul saymayacağını (3/85) bildiren Allah, insana yol (76/3)u göstermiştir.

Şâkir ya da ketûr (76/3) olma sorumluluk ve seçeneği (91/7-9) insanın kişiliğine yerleştirilen; iyiliği ve kötülüğü kavrama yeteneği (91/7-8) ile ortaya çıkacaktır.

Kur’an’ı en iyi biçimde yine Kur’an tanıtacaktır. «Kur’an nedir?» sorusuna cevabı yine Kur’an’ın kendisinin vermesi kaçınılmazdır. Hem bu, Kur’an’ın kendisini tanıtmasına izin verilmesidir.

Kur’an’ın indiği çağda «Kur’an’ın anlaşılması sorunu» yoktu. «Bugün, Kur’an anlaşılır mı, anlaşılabilir mi» sorularının yanı sıra, «Biz Kur’an’ı anlayamayız» yargısında tanımı yapılamamış, mahiyeti bilinmeyen bir Kur’an imajı gizlidir. Gerçekten biz Kur’an’ı okumamış, tanımamış, onu tamamlayamamış; belirli bir tarihe kavuşturamamış isek nasıl müslüman olmuşuz peki!…

Öyleyse, «Biz Kur’an’ı anlayamayız» sözü, onu okumayan, tanımayan, tamamlayamayan için geçerlidir.

Kur’an’ı gerçek aydınlığında görmek istersek, asırlardır, Kur’an’ın ruhuna yabancı etkilerin kuvveti altında uzanmış bulunan tüm perdeleri kaldırmamız ve onun hakkındaki hakikati kendi sayfalarında aramamız gerekmektedir.

Kur’an bize okunuşunun ve anlaşılmasının yollarını sunmaktadır. Bu yöntem, anlam ve içeriğin uygulanmasıyla da ilgilidir.

Şimdi, Kur’an’ın anlaşılmasında engel teşkil edan olumsuzluklardan seçilmiş örneklemelere geçebiliriz.

a) İnsanın kendisi: Kur’an okumak, hakkında konuşmak ve yazmak çok farklı şeylerdir. Kur’an’ı anlayıp, hayata uygulama azmindeki samimi ve gayretli insanların, ondan yararlanabilmeleri için, Kur’an’da belirtilen insana Özgü bazı olumsuzluklardan uzak olması gerekmektedir. Bu olumsuzlukların terkedilmesi; çalışmanın ve yararlanmanın, istenilen amaca ulaşması açısından önemlidir: İnsana özgü olumsuzluklardan bazıları şunlardır: Cedelcidir (18/54), cahildir (33/72), acelecidir, bir şeyin doğruluğunu bilmeden hareket eder (49/6). Bilgisi olmadığı şeyleri konuşur (3/66, 17/36). Anlamadan bir şeyi yalanlar (27/84). Anlatılanı, doğru delile dayandırmama özelliklerine sahiptir,

b) Toplumsal Değer Yargılarının yönlendiriciliği, Etkileme Gücü. Yaygın Kanaat veya Çoğunlukçu Düşünce: Bir fikri takip edenlerin çokluğunun onun doğruluğuna delalet etmediği gibi azlığının da geçerliğini ortadan kaldırmadığı açıktır. Kur’an, çoğunluğa karşı olumsuz bir bakışa sahiptir. Çoğunluğu nadiren meşrulaştırıcı bir faktör olarak aldığı; zanna ve hevese uyanlar (6/116), bilgi ve anlayıştan yoksun olanlar (7/187, 49/41,5/103), müşrikler (12/106), nankörler (17/17, 12/38) ve birbirinin hakkına tecavüz edenler (38/24) olarak niteler.

c) Mevcud Din ve Gidişatı Koruma, Atalar Dini:

Mevcudun korunmasında ısrar eden anlayış, «Allah’ın indirdiğine uyun» (2/170, 5/104) çağrısına karşılık, «atalar dininin izleyicileri» (2/170) olduklarını Öne sürmektedirler. Bu anlayışın geçmişteki temsilcileri «bunu bize Ali (ra) emretti»’ (7/28) diyerek Allah’a karşı, bilmedikleri şeyleri söylemekteydiler.

Büyük şahsiyetlere / yetkililere uyma:

Francais Bacon (1561-1626) yıkılması gereken idol (put)lardan söz ederken gelenek, adet, toplum putu, eski otoritelere ve büyük fikirlere körü körüne bağlılığı da saymakladır.

Benzer yaklaşımlar A. Şeriati (Öl. 1977) de «insanın Dört Zindanı»nı doğa, tarih, toplum ve kendi biçiminde ortaya koymaktadır.

Ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduran (34/35) egemenler [küberâena] (33/67) ile ateşe çağıran (28/41) müstekbir (34/32) önderler [sâdetenâ] (33/67)’in engellemeleri kendilerini mustazaf sayanlar (34/32) için bir Özür olarak kabul edilecek midir?

Önde gelen (mele’)ler uyarıcı (35/24) elçileri (10/47) mecnun (37/36), şair (21/5), büyülenmiş adam (17/47)… mesajı da öncekilerin efsanesi» (6/25) olarak karalarken «tanrılarına (âline) bağlılıkta direnerek» (38/6-8) mevcud dini koruma gayretini sürdürmeye (40/26) çalışmaktaydılar.

d) Çarpıtanlar, Eğip-Bükenler; Gizleyenler. Allah’tan başkasına kulluk edenler, kendilerine kulluğa çağıranlar, insanların önüne kurtarıcı veya yol gösterici biçiminde çıkıp onları Allah’ın yolundan çeviren öncü konumundaki nüfuzlu kimseler, kavim, kabile büyükleri yahut din adamları (37/22. 74) bu işlevi yerine getirmektedirler.

Kendi zamanımızın söylemine daha uygun bir karşılık olarak bilgin(ilahiyatçı)leri ve ruhbanları (meslekten din adamları)’nı rab yerine koyma (9/31) olgusu da dikkate değer bir durumdur.

***

İlk dönem İslam toplumu Kur’an’ın öğretileri ve Rasul (s)’in örnekliğini yaptığı uygulamalarla belirginleşmişti. Toplumun Kur’anî değişim sürecini yaşayarak kendisini değiştirmesi (13/11) ile ortaya çıkan olgu, peygamberin ölümünü izleyen zaman diliminde »olumsuz olarak değişim» sürecine yöneldi. Bu devrede islam’la öteki düşünce sistemlerinin uzlaştırılması, bölgesel olaylar, fıkıh ekolleri, kelam ilmindeki münakaşalar, Şark dinleri ile Hind Tasavvufu ve Yunan Felsefesi’nin etkisiyle hızlandırıldı. İnançta akaid esasları, fıkıhla hukuk ekolleri, felsefe ekolleri, Kur’an’ı tefsir ekolleri ortaya çıktı. Ekollerin oluşumu esnasında da Şia-Sünni arasındaki anlaşmazlık ve açılım iyice belirginleşirken ümmet içerisindeki aklî tartışmaların düşmanlıklara dönüştürüldüğü olumsuzluklar yaşandı. Mızraklara takılan (3) Kur’an, yaratılıp-yaratılmadığı biçimindeki tartışmanın da odağını oluşturdu.

Sömürgeciler ve sömürgeci düşüncesine hizmet eden yerli işbirlikçilerin çalışmalarıyla, bireylerden ümmetin kalkınmasını düşünmekten uzak, zevk ve eğlenceye düşkün bir kuşak doğurup, Turancılık, Farsçılık, Firavunculuk… gibi ırkî çekişmelerin baş göstermesi için gerekli ortam hazırlandı.

Tüm bu olanlar, müslümanların tarihi akışında kritik bir değişimin nedeni oldu. İlk sapmalar, din ile siyasetin aşamalı olarak birbirinden ayrılması ile zamanla, hilafetin adından başka bir iz kalmadı,

1789 Fransız ihtilali ile gelişen ulusçu-laik düşüncelerin asker-sivil-yönetici elit kesimde kabul görmesi müslüman halklar şahsında saltanat yönetiminin sonuçlarının İslam’a ve müslümanlara yüklenilmesi, ulusçu-laik düşüncenin halk nazarında kabul görmesini sağladı.

Bu etkiler ne suretle olursa olsun az değildir. Bunları bilmemiz kabul veya reddedebilmek için zorunludur. Vakıa olarak ortada bulunan olumsuzluklar Kur’an’ın içeriğinin ihmal edilişi ile düşünce ve hayat alanından uzaklaştırması (47/24, 25/30, 5/43-50) gibi bir durumu doğurdu.

Roma kültürü; Yunan Felsefesi’nin etkisiyle Kur’an ayetleri farklı yorumlandı.4 Hind tasavvufu,5 islam’a yeni girenlerin inançları, aktardıkları hikaye ve menkıbeler (40. gece, 52. gecede, Yahudi (6) ve Hıristiyan kaynaklı bilgiler müslüman çevrelerde gündeme geldi.

Nesh teorileri ile Kur’an’da olan, olmayan ayet tartışmaları yapıldı.7

Farklı fıkıh okullarının gayretli mensupları Kur’an’ın ayetlerini, kendi görüş ayrılıklarını desteklemede kullandılar. Zamanla kavramlara yüklenilen anlamlarda değişme ve anlam kaymaları meydana geldi.8

Zorluklardan birisi de hadisçilerin yaptığı zorlamalardı. Rivayetlerde doğruluk/uygunluk öğeleri aranmadan aktarmalar yapıldı, örneğin inşirah Suresi’ndeki göğsün açılması Kur’an’da (6/125, 20/25…) kullanılan anlamlardan uzak ele alındı.

Günümüzde de sık sık başvurulan “Bilimsel Yaklaşımlar”la Kur’an’ın bilimsel alandaki her yeni gelişmeyi destekleyip-onayladığı fikri yaygınlık kazandı.9

***

Bu kısa çalışma dar ve sınıfı bir çerçevede sunulmuştur. Fakat bunlar, Kur’an’a ulaşabilmek için aşılması gereken engellerin veya onun açık bir görüntüsünü elde etmek için hangi kalın perdelerin kaldırılması gerektiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Kur’an’ın kendi sadeliği içinde kendisini tanıtmasına izin verilmedi. Azad’ın deyişi ile “Razi Kur’an’ın tam anlamıyla ifade ettiğini sunmaya çalışsaydı, en azından yazdıklarının üçte ikisi yazılmamış olacaktı.10

Kur’an’ı gerçek aydınlığında görmek istersek asırlardır Kur’an’ın ruhuna yabancı etkilerin kuvveti altında uzanmış bulunan tüm perdeleri kaldırmamız ve onun hakkındaki hakikati kendi sayfalarında görmemiz gerekmektedir.

«…Rasul: Ya Rabbi! Kavmim bu Kur’an’ı terketti.» (25/30)

Notlar:
1 Azad, Fatiha Tetsiri. s. 19.
2 H. ibrahim Hasan, islam Tarihi, c. 2, s. 45.
3 A. g. e.,s.372.
4 Bkz.: Ruh kavramı (7m5, 16/2, «10/15, 2/87. 26/193, 78/38, 84/4).
5 Vesile kavramı vb…. (ilk Mutasavvıflar, F. Köprülü].
6 Tekvin, 2/21-22. Havva’nın yaratılışı.
7 Tecrıd. 13/408. Recm ayetleri konusu
8 Krş.: Mekruh kavramı 17/38 ile S.Eroğlu. Mekruh, AÜlFD.
9 M. Aydın, Din Felselesi 10 Azad, Fatiha Jetsin, s. 21

(Orhan Kanan Haksöz Dergisi – Sayı: 4/5 – Tem/Ağus 91)

http://www.haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=51

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

13th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Klasik Arapça öğrenim metodunun problemi ne?

“…Ben uzun zamandır (15 seneden fazla) Arapçayla uğraşan biriyim. Şöyle desem, sözümü abartmış olmam galiba: Arapça için verdiğim emek ve zamanla bu zamanın iki üç fakültesini bitirirdim rahatlıkla. Hemen belirteyim ki bitireceğim hiçbir fakülteyi Arapçaya değişmem ama sormadan edemiyorum: Bu kadar uzun ve çetrefilli yollardan geçmeden öğrenilmez miydi? Elbette bu, cevabını bulmaya çalıştığım bir soru değil. Zira Arapça öğrenmek için uğraşırken diğer tarafta da Arapça öğrenimi neden ülkemizde bu kadar sıkıntılı sorusunun cevabını da öğrenmeye çalıştım. Örneğin medreselerde okutulan Emsile, Bina, Maksud, Avamil, İzhar gibi kitaplar hakkındaki her türlü değerlendirmeye kulak kabarttım ki bu konuda sizin düşüncenizi öğrenmek isterdim. (…)”

Şimdi ilim öğretme makamında olan bir ilim yolcusunun sorusunu, nicedir verdiğim bir sözü yerine getirmek için vesile addettim. O söz, Osmanlı medreselerinde yüzyıllardır uygulanan Klasik Arapça öğrenim metodunun arîz(kapsamlı-geniş) ve amîk(derin) bir eleştirisiydi… Hemen ifade edeyim ki, ilim talibinin sorusu çok uzundu. Ben yerden tasarruf etmek için sadece baş kısmını aldım.

Soru şu: Klasik Arapça öğrenim metodunun problemi ne?

Bu çok baba bir soru. Bu soruya öyle birkaç cümleyle cevap vermeye kalkmak, topu taca atmaktır. Meselenin tarihi seyrini, illet ve esbabını bilmeden sonucu öğrenmeye kalkmak, yaramaz sokak çocuklarının dalları sokağa sarkan meyve ağaçlarından zıplayarak meyve aşırmalarına benzer bir hafifliktir. Dibini görmeyenin ürününü dermeye kalkması emeğe saygısızlıktır.

Önce sevgili ilim talibinin tesbitini doğru bulduğumuzu ifade edelim. Evet, “Sarf-Nahiv (Fiil çekimleri-Gramer)” ilmine dair Emsile, Bina, Maksut, Avamil, İzzi, Merah vb. diye devam edip giden klasik Arapça eğitim metodu sorunludur. Sorun sadece usul ile sınırlı değildir. Esas’ta da problem vardır. Zaten yöntem ve muhtevadaki sorun da esastaki bu sorundan kaynaklanmaktadır. Bu sorun sadece yukarıda sayılanları kapsamaz, Katru’n-Neda, en-Nahvu’l-Vâdıh ve hatta İbn ‘Akîl gibi bu baba dahil edilebilecek klasik metotla üretilmiş Arap dili öğrenimine dair eserleri de kapsar. Bunu hem klasik medrese usulünde hem de modern usulde Arapça tahsil etmiş biri olarak söyleyebilirim sanıyorum.

Şimdi, isbat etmek şartıyla, şu tesbiti yapabiliriz: Klasik Arapça öğrenim metodunun en temel problemi, “eksen kayması”dır. Tıpkı, bir insanı ayakta tutan omurgadaki disk kaymasına benzer. Eğer disk kayarsa, bir daha belinizi zor doğrultursunuz. Arapça’nın omurgasında yaşanan disk kayması da, Arapça’nın belini iki büklüm etti. Durum gitgide kötüleşti ve en sonunda 5 yıl, 7 yıl, 9 yıl ve hatta daha fazla klasik Arapça dil talimi verip de yine de Arapça’ya vakıf kılamayan bir garip “model” çıktı.

Bu “eksen kayması” nerede yaşandı peki?

Arapça’da eksen kayması, bir dilin olmazsa olmaz üç unsurunda yaşandı: “lafız-mana-maksat”. Önce lafız-mana çiftinde ortaya çıktı bu “eksen kayması”. Zira bu ikilide eksen “mana” olmalıydı, ama Arapça dil öğreniminin tarihi sürecinde yaşanan kırılma sonucunda eksen “lafız” oldu. Yani, belagat ile nahiv ilminin arasındaki köprü atıldı.

Kur’an, kendi ifadesiyle “mubin bir Arapça” ile gelmiştir. Hatta, mubîn kelimesinin “Arapça” ile kullanılmadığı yerlerde dahi zımnen onun “mübin bir Arapça ile geldiğine” dair bir atıf var gibidir. Mesela “Kitabun Mubîn”, “Kitabun Arabiyyun Mubîn” şeklinde anlaşılabilir.

Mubîn, “ebâne” fiilinden türetilmiştir. Hem geçişli hem geçişsiz manayı içinde barındırır. Yani hem “özünde açık” (lazım), hem de “hakikati açıklayıcı” (müteaddi) anlamına.

Kur’an’ın “özünde açık ve hakikati açıklayıcı” olması, Arapça’dan mı kaynaklanıyor, vahiyden mi? Bu suale behemehal ikincisini gösterirdim ama önümde “bi-lisanin Arabiyyin mubîn” (apaçık ve açıklayıcı Arapça bir lisanla) ibaresi olmasaydı. Demek ki, mubin olmanın Arapça’dan kaynaklanan bir boyutu var.

“Fasih Arapça” (el-Arabiyyetu’l-Fusha), Mübin Arapça’nın karşılığıdır. “Anlamın ortaya çıkması” manasına gelen fesahat(sözün kelime, anlam, ahenk ve sıralama yönünden akıcılığı) lafızda değil manadadır. Lafız mananın kabı ve hizmetçisidir. Mana da maksadın hizmetçisidir. Bu yüzden, Arap diline dair ilk metinler bu üçlüyü göstererek kaleme alındı. Mesela Arap gramerinin kurucu dil dâhisi Sîbeveyh’in el-Kitab’ı değil sadece sarf-nahiv kitabı değildi. Belagat ve fesahat kitabıydı da.

Yukarıda dile getirdiğimiz boyut, Allahu alem (Allah daha iyi bilir), Arapça’nın dünyada hemen hiçbir dile nasip olmayan “bakirliği”dir. Binyıllardır çölün içindeki vahalarda kapalı havza toplumu olarak yaşayan bir kavmin dili olan Arapça, adeta bir konserve gibi “dondurulmuş” ve korunmuştur.

Tam bu noktada Oryantalistlerin faraziyelerine dayanan önyargılı “Sami dil ailesi” tezlerine kuşkuyla yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Onlar içinden önyargılı garezkarlar, utanmasalar Arapça’nın İbranice’nin bozulmuşu olduğunu söyleyecekler. Sürgünler, soykırımlar, düşmanını taklitler arasında birkaç kere tüm kültürüyle birlikte yok olma tehlikesi atlatan ve icad edilmiş bir kimlik olarak Babil sürgünü sonrası ortaya çıkan Yahudi kimliği ve bu sümmetedarik kimliğin dili mi Arapça’nın anası olacak? Hele ki tarih var.

Peki, sarf ve nahiv, ikiz kardeşleri olan fesahat ve belagatten nasıl ayrıldı?

Soru şuydu: Peki, sarf ve nahiv, ikiz kardeşleri olan fesahat ve belagatten nasıl ayrıldı?

Bittabi önce bir ve beraber idi. Buna, Arap gramerinin babası ve dil dâhisi Sibeveyh’in el-Kitab’ını misal vermiştik. Bu ayrımın başımıza ne çoraplar ördüğünü bilmeyen bazı çağdaş nahivciler hâlâ Sibeveyh’i “nahivci”, el-Kitab’ı “nahiv kitabı” gibi takdim ederler. Oysaki o, eserinde “lafızlar ve manaları”, “sözün güzeli ve çirkini” ve “mecaz” bahislerine derinlemesine dalmış bir dil allamesi.

Sibeveyh, Basra okuluna mensuptu. Ünlü kitabı Basralı hocası ve ilk Arap lugatı sahibi büyük dil arkeologu Halil b. Ahmed’in ders notlarından oluşur. Bu okulun çeşmesinden sulanan Ahfeş, Ebu Ubeyde Ma’ber b. El-Müsenna, Müberred, Sa’leb, Zeccac gibi altın isimlerin hepsi de nahiv-belagat/lafız-mana birliğini korudular.

Basra okulunun karşısında Kûfe okulu yer aldı. Bu okulun babası Kisâî ve onun öğrencisi Ferra da Kufe okulunun en ünlü isimlerinden idi. Onlar da lafızla(sözcükle) manayı(anlamı), nahivle(gramerle) belağati(söz sanatlarını) ayırmadı.

Bağdat kurulduktan sonra Basra ve Kufe okullarının ilim çayları, Bağdat’a doğru aktı ve orada ırmak oldu. Bu ırmağa “Basra okulu” demek yerine “Ebu Ali Farisi Okulu” dense yeridir. Zeccac’ın talebesi olan Farisi, İbn Cinni’nin de hocası idi. Zemahşeri’nin de bir halkasını oluşturduğu ilim zinciri Ebu Ali Farisi’ye kadar uzanır. Bu yüzden Keşşaf’ın kaynağında bazıları Zeccac’ın tefsirini görürler.

Bu iki okulun biri dilin uydaşım eseri, diğeri sabit olduğunu savunuyordu. İki okulu birleştiren Ebu Ali Farisi, dili yepyeni bir kurallar dizgesi üzerine oturttu. Bu kuralların tümünün temelinde şu ilke yatıyordu: Nahv ile belagatin ayrılmazlığı.

İşte semasında tek yıldız diyebileceğimiz Delailu’l-İ’câz ve Esraru’l-Belağa gibi iki muhalled eserin yazarı Cürcani, bu ölümsüz eserleri bu çizginin bir mümessili olarak verdi. Bu eserlerde Cürcani’nin amacı “Nahivle belagati etle tırnak gibi kaynatmak” idi.

Dr. Abdülaziz Atîk, Tarihi’l-Belâğati’l-Arabiyye adlı eserinde şöyle diyor: “Zemahşeri Keşşaf’ını Abdülkahir Cürcani’nin belağata ilişkin görüşleri çerçevesinde oluşturdu”. Keşşaf’ın kendinden sonraki hemen tüm tefsirleri ve özellikle de Beydavi ve Ebussuud tefsirini etkilediğini hatırlamanın tam sırası.

Cürcani, belagatte tutturduğu başarıya, kanaatimce, nahvin sadeliği ilkesinden yola çıkarak ulaşmıştı. Ona göre Arap dilinde kelam sadece şu üç şey üzerine kurulur: Failiyye-mef’uliyye-idafiyye. Dolayısıyla: fail merfu, mef’ul mansub, muzafun ilayh mecrurdur. Gerisi bu üçüne hamledilir, asıl değildir. Merfuda da aslolan isim cümlesidir, gerisi ferdir.” (el-Cumel).

Nahiv-belagat birliği süreci Sekkaki ile zirvesine çıkmıştı ki, birden bir kopuş oldu. Nahivle belagatin birbirinden kopuş tarihinde dikkatimizi ilk çeken isim et-Telhis ve onun şerhi mesabesindeki el-Îdâh adlı eseri Osmanlı Medreseleri’nin olmazsa olmazı olan Hatib Kazvini (ö. 739/1338). Meani (anlam) ilmi için alternatif bir tanım getiren Kazvini, belagatı “kodifiye” ederek bir kurallar manzumesine dönüştürdü. Sonuçta etle tırnağın, teori ile pratiğin arası ayrıldı.

Daha sonra bu kopuş gittikçe derinleşti. Bunun doğal sonucu, pratikten kopuk ve teoriye odaklanmış bir dil bilgisi öğretimi oldu. Bunun en tehlikeli sonucu dilin canlı bir organizma olduğunu unutup sanki ölüymüş/ nesneymiş muamelesi yapmak oldu.

Medreseler, talebenin Arapça’yı “edinmesini” temin etmek yerine “öğrenmesini” öncelediler. Lafız o kadar büyüdü ki, mana lafzın büyüyen cüssesi altında soluk alamaz oldu. İyi derecede Arapça bilen bir Arab’ın dahi ömür boyu kullanmadığı “ik’ansese, ikşa’arra, iclevveze” gibi fiil kalıpları talebeye çektirildi.

Sonuçta şu oldu:

1. Lafız ve mana etle tırnaktı, etle tırnak birbirinden ayrıldı. Maksat ise “gramer” değil “anlamak” idi. İkili birbirinden ayrılınca, elde manasız bir gramer yığını kaldı. Yıllarını veren talib-i ilim(öğrenci), “alet ilmi” (araç) olan dili elde edip bir türlü “maksat ilme” (amaca) gelemedi. Dilin gramerini bir Arap’tan çok daha iyi biliyor, ama kurallarını bildiği dili bir türlü öğrenemiyordu. Bu, insanı tarif etmek için önce etini ve kemiğini ayırıp, tarife ondan sonra başlamaya benziyordu.

2. Bu eksen kayması sürecinde gramer kuralları bir kartopu gibi büyüdü, mana kar tanesi gibi küçüldü. Denge mana aleyhine bozuldu. İlim öğrenme maksadı dil öğrenmeye, dil öğrenme de gramer öğrenmeye indirgendi. Oysaki ilim bile kendi başına bir maksat değil, haşyete ulaşmanın bir aracıydı.

3. Dil öğreniminin en iyi metodu bir çocuğun ana dilini edinişine en yakın yöntemle bir dili “edinmek” idi. Fakat dil gramer kuralları yığını olarak kodlanınca, bu kodları öğrenip çözmek bir ömre mal olacak bir uğraş haline geldi.

Klasik sarf-nahiv yöntemiyle dil öğrenecek sabra sahip olmayan zamane talipleri, bir başka yanlışa yöneldi: Batılıların dil öğrenim yöntemine…

O yöntemin taklidiyle yazılan dil öğrenim setleri bıtırak gibi piyasayı kapladı. Kendi kadim yöntemimizi ıslah etmeyi düşünen ya olmadı, ya da oldu benim haberim olmadı. Bunlara bir de ticaret maksadıyla çıkarılan görsel setler eklenince, Arapça öğretmekle Mahmutpaşa’ya “turist rehberi” yetiştirmek aynı şey zannedildi.

Not: Soru sahibi ilim talibi, müteradifleri soruyor. Bizce mutlak müteradif diye bir şey yoktur. Kelime farklıysa, anlam da farklıdır. Bu konuda en güzel eserlerden biri Osmanlı ulemasından Ebu’l-Beka’nın yazdığı el-Külliyyat’tır. (Arif Çevikel)

http://www.mustafaislamoglu.com/makaleler.php?Kat_id=7&Makale_id=1500

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

2nd Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’DA ÖRNEKLER(MESEL)

 

Kalplerinde hastalık olanlar

“Onların hali, ateş yakan öyle kimselerin haline benzer ki, o (ateş), çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah, görmesinler diye ışıklarını alıp onları zifiri karanlığa gömer; Onlar, sağır, dilsiz, kördürler; ve (artık) geriye dönüşleri de yoktur. Ya da (onların durumu) gökten zifiri karanlıklar içinde gök gürültüsü ve şimşekle gelen şiddetli bir sağanağ(a benzer): Ölümün dehşeti içinde yıldırımlardan korunmak için parmakları ile kulaklarını tıkarlar, ama Allah hakikati inkar edenleri (kudreti ile) kuşatır. Çakan şimşekler neredeyse gözlerini alıverir; ışık verince hareket ederler, karanlık çökünce oldukları yerde çakılıp kalırlar. Şayet Allah dileseydi, onları işitme ve görme (yetenek)lerinden yoksun bırakabilirdi: Çünkü Allah her şeye kadirdir.” 2Bakara/17-20

 

Hak karşıtı olanların örneği

“Böylece, hakikati inkara şartlanmış olanların durumu, çobanın haykırışını işiten ama onu yalnız bir ses ve çağrı şeklinde algılayan sürünün durumuna benzer. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; zira akıllarını kullanmazlar.” 2Bakara/171

 

Ölüler nasıl dirilir?

“Hani İbrahim, “Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!” demişti. O da, “Yoksa inancın yok mu?” diye sormuştu. (İbrahim) cevap vermişti: “Hayır, ama (görmeme izin ver) ki kalbim tamamen mutmain olsun.” “Öyleyse” demişti Allah, “Dört kuş al ve onlara sana itaat etmeyi öğret; sonra onları (etrafındaki) her tepeye ayrı ayrı sal; sonra da çağır: uçarak sana gelecekler. Bil ki Allah her şeye kadirdir, hikmet sahibidir.” 2Bakara/260

 

İnfak etmek

“Allah yolunda mallarını harcayanların durumu, kendisinden yedi başak çıkan ve her başakta yüz tane bulunan bir buğday tohumuna benzer: Allah dilediğine kat kat verir; ve Allah her şeyi kuşatan, her şeyi bilendir.” 2Bakara/261

“Servetlerini Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak harcayanların durumu (ise), verimli topraklar üzerindeki bahçe gibidir: Bir sağanak vurur, bu sayede ürün iki misli artar; sağanak olmadığı zaman da hafif yağmur (düşer oraya). Ve Allah yaptığınız her şeyi görür.” 2Bakara/265

 

Gösteriş yapmak(RİYAKARLIK)

“Siz ey imana ermiş olanlar! Servetini gösteriş ve övgü için harcayan, Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanmayan kişinin yaptığı gibi, iyiliğinizi başa kakarak ve (muhtaç kimsenin duygularını) inciterek yardımlarınızı değersiz hale sokmayın: Onun hali, üzerinde (biraz) toprak bulunan yumuşak bir kayanın hali gibidir, bir sağanak vurunca onu sert ve çıplak bırakıverir. Bu gibilerin, yaptıkları (hayırlı) işlerinden hiçbir kazançları olmaz: zira Allah, hakikati reddeden bir toplumu hidayete erdirmez.” 2Bakara/264

 

Tefecilik yapmak

“Faiz yiyenler, şeytanın çarptığı kimseler gibi davranırlar; çünkü onlar “Alışveriş de bir tür faizdir!” derler. Halbuki Allah alışverişi helal ve faizi haram kılmıştır. Bu nedenle, kim Rabbinin öğüdünü dinler ve hemen (faizden) vazgeçerse, evvelki kazançlarını koruyabilir ve onun hakkında karar vermek artık Allah’a kalır; ona, (faize) geri dönenlere gelince; içinde yaşayıp kalacakları ateşe mahkum olanlar işte böyleleridir.” 2Bakara/275

 

İsa’yı ilahlaştırmamak

“Allah katında İsa’nın durumu Adem’in durumu gibidir, ki Allah onu topraktan yarattı ve sonra “Ol!” dedi; işte (insanoğlu böylece) oluverir.” 3Al-i İmran/59

“Şimdi, ne zaman Meryem’in oğlu(nun tabiatı) örnek olarak ortaya getirilse, (ey Muhammed,) senin kavmin bu yüzden yaygarayı basar;”

“ve “Hangisi daha iyi, bizim ilahlarımız mı yoksa o mu?” derler. (Ama) onlar bu mukayeseyi, yalnızca, sırf muhalefet olsun diye senin önüne getirirler. Evet, onlar kavgacı/tartışmacı bir toplumdur!”

“(İsa’ya gelince,) o sadece (bir insandır) kendisini (peygamberlikle) onurlandırdığımız ve İsrailoğulları için örnek kıldığımız bir kul(umuz).” 43Zuhruf/57-59

 

 

Günübirlik (dünya) zevkler için infak etmek

“Onların bu dünya hayatı için harcadıkları, kendi kendilerine zulmeden bir halkın ekinlerine musallat olan ve onu mahveden dondurucu bir rüzgara benzer: Onlara haksızlık yapan Allah değildir, fakat onlar kendi kendilerine haksızlık yapıyorlar.” 3Al-i İmran/117

 

Haksız yere cinayet işleyenin kafası karga kadar bile çalışmaz

“Bunun üzerine Allah, kardeşinin cesedinin çıplaklığını nasıl gizleyebileceğini ona göstersin diye toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. (Bunu gören Kabil,) “Eyvah” diye haykırdı, “Yazıklar olsun bana! Ben, bu karganın yaptığını yapmayacak kadar ve kardeşimin cesedinin çıplaklığını gizleyemeyecek kadar aciz miyim?” Ve bunun üzerine vicdan azabı ile çarpıldı.” 5Maide/31

 

Bilinçli olmak ve karanlıklarda kalmak

“(Ruhen) ölü iken hayata kavuşturduğumuz ve insanlar arasında yolunu bulması için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, hiç içinden çıkamayacağı derin karanlığın içine (gömülüp kalmış) biri gibi olur mu? (Ama) böyle: hakikati inkar edenlere yaptıkları güzel görünür:” 6En’am/122

 

Hakkı öğrendikten sonra basit zevkler uğruna onu terk etmek

“Şimdi, Biz eğer dileseydik, onu ayetlerimizle yüceltir, üstün kılardık: fakat o hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin peşinden gitti. Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da. Bizim ayetlerimizi yalanmaya kalkan kimselerin hali işte böyledir. Öyleyse, bu kıssayı anlat, ki belki derin derin düşünürler.”

“Ayetlerimizi yalanlamaya kalkan toplumun hali ne kötüdür: çünkü işledikleri haksızlıklar (sadece) kendilerini yıkıma götürür.” 7A’raf/176-177

 

Günübirlik(dünya) yaşam

“Bu dünyadaki hayatın örnekçesi gökten indirdiğimiz yağmurunki gibidir ki onu, insanların ve hayvanların beslendiği yeryüzü bitkileri emer, ta ki yeryüzü gözalıcı görkemine kavuşup süslenip bezendiği ve sakinleri onun üzerinde bütünüyle egemen olduklarına inandıkları zaman, bir gece vakti yahut güpegündüz (kıskıvrak yakalayan) hükmümüz iner ona; ve böylece onu kökünden biçilmişe çeviririz, sanki dün de yokmuş gibi! Düşünen insanlar için işte Biz böyle açık açık ve ayrıntılı olarak dile getiriyoruz ayetlerimizi!” 10Yunus/24

“Dünya hayatının gökten indirdiğimiz suya benzediğini onlara anlat: Öyle ki, yerin bitkileri onu emerek zengin bir çeşitlilik içinde boy verip birbirine karışırlar; ama bütün bu canlılık, çeşitlilik sonunda rüzgarın savurup götürdüğü çer çöpe döner. İşte (bunun gibi,) her şeye karar veren (yalnız) Allah’tır.” 18Kehf/45

“Bilin ki (ey insanlar!) Bu dünya hayatı, sadece bir oyundan, geçici bir eğlence ve güzel bir gösteriden, birbirinizle büyüklük yarışı(na girişmenizden) ve daha çok servet ve çocuk sahibi olma hırsın(ız)dan ibarettir. Bu (dünya)nın durumu, (hayat getiren) yağmurun hikayesine benzer: Yağmurun yeşerttiği bitki, toprağı ekenlere sevinç verir; ama sonra kurur ve sen onun sarardığını görürsün; sonunda toprak haline gelir. Ama öteki dünyada (insanın durumu ile ilgili ebedi hakikat açıkça ortaya çıkacaktır). (Ya) şiddetli azap, yahut Allah’ın bağışlayıcılığı ve hoşnutluğu, çünkü bu dünya hayatı, kendini kandırmanın zevkin(i tatmak)tan başka bir şey değildir.” 57Hadid/20

 

 

Başa gelecekler öncekilerden farklı olmaz

“(Ey Peygamber, hakkı inkara şartlanmış olmakla bunlar, demek ki) iyilik (ummak) yerine, kötülüğün ivedi olarak kendilerini gelip bulması yönünde sana (küstahça) meydan okuyorlar; hem de, (o alay edip durdukları türden) nice ibret verici felaketin kendilerinden önce(ki toplumların) başına geldiğini (bildikleri) halde. Bununla birlikte, muhakkak ki senin Rabbin, işledikleri zulümlere rağmen insanlara karşı (esasta hep) bağışlayıcıdır; ama, unutma ki, (aynı zamanda) cezasında da gerçekten çok şiddetlidir.” 13Ra’d/6

“Ve gerçek şu ki, Biz size gerçeği bütün açıklığıyla gösteren mesajlar, sizden önce geçip gitmiş toplumlar(ın başına gelenler)den bir (nice) ders ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimseler için bir (nice) öğüt indirdik.” 24Nur/34

“Onlara, elçilerimizi gönderdiğimiz o şehir halkı(nın hikayesin)i örnek olarak anlat.” 36Yasin/13

“Bunun üzerine, imana ermiş olan adam: “Ey kavmim!” diye haykırdı, “(İlahi hakikate karşı) birleşmiş olan şu diğerlerinin başına vaktiyle gelmiş olan durumun sizin başınıza da gelmesinden korkuyorum.”

“Nuh kavminin, ‘Ad ve Semud (kavimlerinin) ve onlardan sonrakilerin başına gelmiş olana benzer (bir durumun!) Ve unutmayın Allah, kulları için hiçbir haksızlık istemez.” 40Mümin/30-31

“(Bütün bu kozmik gerçeklere rağmen) onlar yine de yüz çevirirlerse de ki: “Sizi, ‘Ad ve Semud (kabilelerinin başına düşen) yıldırımlara benzer bir yıldırıma karşı uyarıyorum!” 41Fussilet/13

“Onları geçmişten kalan bir hatıra ve sonrakiler için bir ibret örneği kıldık.” 43Zuhruf/56

 

 

Cennet benzetmesi

Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimselere söz verilen cennet, içinde ırmakların çağıldadığı (bahçeler) gibidir; (fakat dünyadaki bahçelerden fazla olarak) onun ürünleri ebedidir; gölgelikleri de (öyle). Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimselerin varacağı yer işte böyle olacaktır; hakkı inkar edenlerin varacağı yerse ateş olacak.” 13Ra’d/35

“Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyanlara vaad edilmiş olan cennet örneği -(bir cennet ki) içinde zamanın bozamadığı sudan ırmaklar, tadı hiç değişmeyen sütten ırmaklar, içene lezzet veren şaraptan ırmaklar ve saf süzme baldan ırmaklar var ve içinde (yaptıkları güzel işlerin) bütün meyvelerini ve Rablerinin mağfiretini tadabilme (imkanı) var- işte bu (cennet), ateşi mesken edinenlerin ve bağırsaklarını parçalaması için yakıcı ümitsizlik sularını içmeye mahkum edilenlerin (hak ettikleri karşılık) ile bir olur mu?” 47Muhammed/15

 

 

Hak karşıtlarının amelleri

Rablerini inkara şartlanmış olanların yapıp ettikleri, fırtınalı bir günde rüzgarın hışımla saçıp savurduğu küle benzemektedir; böyleleri kazandıkları (iyi) şeylerden (de ahirette) hiçbir yarar sağlayamazlar: çünkü (Allah’a karşı sergiledikleri) bu (inkarcı tutum) sapıklıkların en kötüsüdür.” 14İbrahim/18

 

 

Hak söz örneği ve çirkin söz örneği

“Allah’ın, güzel, doğru bir söz için nasıl bir misal verdiğini görmüyor musun(uz)? Kökü sapasağlam, dalları göğe doğru uzanan güzel, diri bir ağaç gibi(dir o);”

“ki, Rabbinin izniyle her mevsim meyvesini verip durur. Allah insanlara (işte böyle) misaller veriyor ki, (değişmeyen gerçeği) düşünüp kendilerine ders çıkarsınlar.”

“Ve çirkin bir sözün durumu ise, kökü toprağın üstüne çıkarılmış, bütünüyle kararsız, dayanıksız çürük bir ağacın durumuna benzer.” 14İbrahim/24-26

 

 

Sorumlu-sorumsuz insan örneği

“Ve yine Allah (size başka) iki insan örneği veriyor: Onlardan biri, hiçbir iş elinden gelmeyen bir dilsiz ki, efendisinin sırtında gerçek bir yük; öyle ki, beriki onu hangi işe koşsa olumlu bir sonuç alamıyor. Peki, işte böyle biri, doğru ve hakça olanın yapılmasını emreden ve kendisi de dosdoğru bir yolda yürüyen (bilge bir) kimseyle hiç bir tutulabilir mi?” 16Nahl/76

 

Sonradan bozulan kent örneği

İşte, Allah (size) bir örnek veriyor: güvenlik ve refah içinde bir şehir (düşünün ki) oraya (ahalisinin) rızkı her yandan bolca akıp duruyordu; ama ahalisi tutup Allah’ın nimetine karşı yakışmaz bir biçimde nankörlük etti ve bunun üzerine Allah da onlara, inatla yapageldikleri (kötülüklerden) ötürü kuşatıcı bir açlık ve korku felaketi tattırdı.” 16Nahl/112

 

Kur’an’da her türlü örnek verildi

Çünkü, gerçekten de Biz bu Kuran’da her konuyu insanlığın (yararı için) değişik açılardan örneklerle açıklamış bulunuyoruz! Hal böyleyken, yine de insanların çoğu inkarcı bir tavırdan başkasını benimsemekten inatla kaçınmaktadır.” 17İsra/89

İşte bunun gibi, Biz bu Kuran’da insanlar(ın yararlanması) için çeşitli açılardan türlü türlü dersler ortaya koyduk. Bununla birlikte, insan her şeyden çok tartışmaya düşkündür:” 18Kehf/54

Bunun içindir ki, hangi soruyla karşına çıkarlarsa çıksınlar, Biz sana mutlaka asıl doğru olan neyse onu ve en güzel açıklamayı getirmekteyiz.” 25Furkan/33

Biz bu Kuran’da insanların önüne her türlü örnek olayı koyduk. Ama onlara (böyle) bir mesajla yaklaşırsan, hakikati inkara şartlanmış olanlar, mutlaka, “Siz düzmece iddialarda bulunmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz!” derler.” 30Rum/58

İşte Biz, bu Kuran’da üzerinde düşünsünler diye insanların önüne her türlü örnek olayı koyduk;” 39Zümer/27

 

 

Zengin-yoksul örneği

“Onlara şu iki adam örneğini ver, ki onlardan birine iki üzüm bağı bahşetmiş, onların çevresini hurmalıklarla çevirmiş ve aralarına da ekili bir alan yerleştirmiştik.”

“Bu her iki bahçe de beklenen ürünü veriyor, verimlerinde herhangi bir eksilme göstermiyorlardı; çünkü Biz her birinin içinden bir dere akıtmıştık.”

“Böylece (bu bahçenin sahibi) bolluk içinde ürün kaldırıyordu. Ama (bir gün) bu adam komşusuyla tartışırken söz arasında ona: “Benim malım mülküm senden çok; nüfusça da senden daha güçlü, daha ilerdeyim!” dedi.”

“(İşte) kendi kendine (böylece) yazık eden bu adam: “Bu bahçenin bir gün yok olacağını asla düşünemiyorum!” diyerek bahçesine girdi;”

“ve “Son Saat’in (bir gün) gelip çatacağını da düşünemiyorum” (diye ekledi,) “hem, (o saat gelse ve) ben Rabbimin huzuruna çıkarılacak olsam bile, sonuç olarak, her halde bundan daha iyisini karşımda bulacağım!””

“Kendisiyle tartışmaya girdiği komşusu ona: “Seni tozdan topraktan, sonra bir damla döl suyundan yaratıp da (eksiksiz) bir insan şekline sokan Allah’a karşı nankörlük mü yapıyorsun?” dedi.”

“”Bana gelince, (biliyorum ki) benim Rabbim Allah’tır ve ben tanrısal nitelikleri O’ndan başka kimseye yakıştıramam.”

“Ve (devamla,) “Yazık, keşke bahçene girerken ‘Allah’ın dilediği (olur, çünkü) yaratıcı güç ancak Allah’ın elindedir deseydin! Mal ve evlatça, gördüğün gibi, senden daha güçsüz isem de.”

“Rabbim bana senin bağından bahçenden pekala daha hayırlısını verebileceği gibi, (senin) bu (bahçe)ne gökten bir afet gönderir de (bahçen o zaman) yerle bir olabilir;”

“yahut bir daha asla bulup çıkaramayacağın biçimde onun suyu çekilebilir!”

“Ve (gerçekten de böyle oldu:) ürünlerle dolup taşan bahçeleri çepeçevre tarümar edildi; ve o (bahçenin) tarümar olmuş çitleri, çardakları karşısında, boşa giden emeğine yanarak ellerini oğuştura oğuştura: “Ah, n’olurdu, Rabbimden başkasına tanrısal nitelikler yakıştırmamış olsaydım!” demekten başka söyleyecek bir şey bulamadı.”

“Çünkü şimdi artık onun ne Allah yerine kendisine yardım ulaştıracak kimsesi vardı, ne de kendi başının çaresine bakabilecek durumdaydı.”

“İşte bunun içindir ki, koruyucu, kayırıcı güç bütünüyle, tek ve gerçek Tanrı olan Allah’a aittir. Hak edilen karşılığı vermekte de, sonucun ne olacağını belirlemekte de en iyi olan O’dur.” 18Kehf/32-45

 

 

Güçlü-zayıf (sinek) örneği

Ey İnsanlar! (İşte) size bir misal veriliyor; onu dinleyin şimdi: sizin Allah’tan başka yalvarıp yakardığınız bütün o (düzmece) varlıklar, hepsi bir araya gelseler dahi, bir sinek bile yaratamazlar (değil mi?); hatta bir sinek onlardan bir şey kapacak olsa, onu bile geri alamazlar! Başvurup isteyen de, başvurulan ve istenen de ne kadar güçsüz!…” 22Hacc/73

 

Allah’ın aydınlığının(nur) örneği

Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru içinde kandil bulunan bir oyuk(tan yayılan ışığa) benzer. O kandil ki sırça fanus içindedir; o fanus ki, inci (gibi parıldayan) bir yıldızdır sanki! Ve o kandilin yakıtı, ne doğuda ne de batıda eşine rastlanmayan mübarek bir zeytin ağacından alınmaktadır. Ve o ağacın yağı (öyle arı duru, öyle parlak ki) neredeyse ateş değmeden de ışık verecek: Nur üstüne nur! Allah, (erişmek isteyeni) nuruna eriştirir; işte (bunun içindir ki) Allah insanlara örnekler vermektedir; çünkü her şeyi bütün boyutlarıyla (yalnızca) Allah bilir.” 24Nur/35

 

Allah’tan başka evliya edinenlere örümcek örneği

“Allah’tan başka (varlıkları ve güçleri) sığınak(evliya) kabul edenlerin durumu, kendisine ağ ören örümceğin durumuna benzer: çünkü barınakların en zayıfı örümcek ağıdır. Keşke bunu anlasalardı!” 29Ankebut/41

 

Hizmetçi-efendi örneği

O size kendi hayatınızdan örnek getirir: Sağ elinizin sahip olduğu kimseleri size verdiğimiz rızık üzerinde (tam yetki sahibi) ortaklarınız olarak görmeye ve böylece (onlarla) bu hakkı eşit olarak paylaşmaya razı olur musunuz? Ve (daha güçlü olan) emsallerinizden korktuğunuz gibi onlar(a danışmadan o hakkı kullanmak)tan korkar mısınız? İşte akıllarını kullanan insanlara mesajlarımızı böylece açıklarız.” 30Rum/28

 

Çok ortaklı-tek sahipli bir işyerinde çalışan örneği

(Bu amaçla,) Allah size bir örnek olay anlatmaktadır: Tümü birbiriyle ihtilaflı birçok ortağı olan kimsenin emrindeki adam ile tamamen bir kişiye bağlı bulunan adam(ın hikayesi); içinde bulundukları şartlar açısından bu iki adam eşit olabilir mi? (Hayır,) bütün övgüler (yalnız) Allah’a mahsustur; fakat çoğu bunu anlamaz.” 39Zümer 29

 

Müminlerle hak karşıtları arasındaki ilişkiler örneği, Tevrat’ta da var

Muhammed Allah’ın Elçisi’dir ve (sadakatle) o’nun yanında olanlar, bütün hakikat inkarcılarına karşı kararlı ve tavizsiz, (ama) birbirlerine karşı merhamet doludurlar. Onların (namazda) eğilerek (ve) yere kapanarak Allah’ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Onların işaretleri, yüzlerindeki secde izleridir. Şu, onların hem Tevrat’taki ve hem de İncil’deki temsilleridir: (Onlar) filiz veren bir tohum gibi(dirler), sonra Allah o (filizi) güçlendirir ki sağlam şekilde büyüsün ve (sonunda) kökü üzerinde dimdik dursun ve üreticileri sevindirsin… (Allah böylece müminleri sağlam ve dayanıklı/dirençli kılar) ki onlar aracılığıyla hakikat inkarcılarını şaşırtsın. (Ama) onlardan inanıp doğru ve yararlı işler yapanlara Allah mağfiret ve büyük bir mükafat vaad etmiştir.” 48Muhammed/29

 

Ahlaki değerler ve gıybet örneği

Siz ey imana ermiş olanlar! Hiçbir insan (başka) insanları alaya alıp küçümsemesin! Belki o (alay edip küçümsedik)leri kendilerinden daha hayırlı olabilirler ve hiçbir kadın (başka) kadınları (küçümseyip alaya almasın)! Onlar kendilerinden daha hayırlı olabilirler. Ve hiçbiriniz başka birini karalamasın, birbirinizi (yaralayıcı, incitici) lakaplar ile aşağılamayın! (Kişi) iman ettikten sonra ona hiçbir şekilde günah isnad etmeyin ve (bu suçu işleyen, ama sonra) pişmanlık duymayanlar işte gerçek zalimler onlardır!”

“Siz ey imana ermiş olanlar! (Birbiriniz hakkında) yersiz zanda bulunmaktan kaçının; çünkü (bu şekildeki) zannın bir kısmı (da) günahtır; birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın ve arkanızdan birbirinizi çekiştirmeye kalkışmayın. Aranızdan, hiç ölmüş kardeşinin etini yemek isteyen kimse çıkar mı? Hayır, siz ondan iğrenirsiniz. Ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, rahmet kaynağıdır.” 49Hucurat/11-12

 

İkiyüzlülerin(Münafıkların) örneği

“O Gün ikiyüzlü erkekler ve kadınlar imana ermiş olanlara: “Bizi bekleyin!” diyecekler, “Sizin nurunuzdan bir (parça) ışık alalım!” (Ama) onlara: “Geriye dönüp gidin ve (kendinize ait) bir ışık arayın!” denilecek. Bunun üzerine onlar(la müminler) arasına kapısı olan bir duvar çekilecek; içinde rahmet ve şefkat bulunacak, dışında ise azap.

“O(nun dışında kala)nlar, şu (içindeki)lere, “Sizinle değil miydik?” diye seslenecekler. Berikiler, “Evet öyleydi!” diye cevap verecekler, “Ama siz kendi kendinizi ayarttınız, (inancınızda) tereddüt gösterdiniz; (yeniden dirilme konusunda) şüpheye kapıldınız ve Allah’ın buyruğu ulaşıncaya kadar kuruntunuz sizi yoldan çıkardı çünkü, Allah hakkındaki ayartıcı düşünceler(iniz) sizi yanılgıya sürükledi!” 57Hadid/13-14

(Ey müminler, düşmanlarınızın her ikisinin akibeti de) onlardan kısa bir süre önce, kendi yaptıklarından doğan felaketi tatmış olanlar(ınki) gibi (olacak)tır ve onları (öteki dünyada daha şiddetli) bir azap beklemektedir;” 59Haşr/15

 

 

Şeytanın örneği

“Tıpkı Şeytanın insana: “Hakikati inkar et!” deyip (insan da) inkar edince, “Bak, ben senden, (senin yaptıklarından) sorumlu değilim, ben bütün alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım!” dediği zaman(ki) gibi.” 59Haşr/16

 

Bilip de uymayanların örneği

Tevrat’ın yükü ile onurlandırılmış iken bu yükü taşıyamamış olanların durumu, sırtına kitaplar yüklenmiş (ama onlardan habersiz bulunan) merkebin durumuna benzer. Allah’ın mesajlarını yalanlamaya şartlanmış olanların durumu ne acıdır, çünkü Allah rehberliğini böyle zalim bir halka ihsan etmez!” 62Cumua/5

 

Hak karşıtlarına verilen örnek

Hakikati inkara şartlanmış olanlara gelince, Allah, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını(n kıssalarını) örnek getirmektedir. Onlar iki dürüst ve erdemli kulumuzun nikahı altında idiler ama kocalarına ihanet etmişlerdi; ve bu iki kadına (Hesap Günü): “Haydi bütün öteki (günahkar)lar ile birlikte ateşe girin!” denildiğinde iki (kocanın) da onlara bir faydası dokunmayacaktır!” 66Tahrim/10

 

Müminlere verilen örnek

İmana ermiş olanlara da Allah, Firavun’un karısını(n kıssasını) örnek getirmiştir, ki o: “Ey Rabbim!” diye yalvarmıştı, “Senin katında (olan) cennette benim için bir köşk inşa et, beni Firavun’dan ve yaptıklarından koru ve beni şu zalim halkın elinden kurtar!” 66Tahrim/11

 

Örneklere takılmayın

Bakın, Allah, bir sivrisineği (hatta) ondan daha küçük bir şeyi örnek getirmekten kaçınmaz. İmana ermiş olanlara gelince, onun Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. Hakikati inkara şartlanmış olanlar ise, “Bu örnek ile Allah ne demek istiyor acaba?” derler. Bu yolla Allah, bir çoğunu saptırırken bir çoğunu da doğruya yöneltir, fakat fasıklardan başkasını saptırmaz.” 2Bakara/26

Çünkü yalnızca meleki güçleri (cehennem) ateşinin gözcüleri kıldık; ve onların sayısını hakikati inkara şartlanmış olanlar için bir sınama (aracı) yaptık ki böylece daha önce vahye muhatab olanlar (bu ilahi kelamın doğruluğuna) kani olsunlar ve (ona) iman etmiş olanların imanları daha da güçlensin; ve geçmiş vahiylere muhatab olanlar ile (bu vahye) iman edenler bütün şüphelerden kurtulsunlar. Ve kalplerinde hastalık olanlar ile hakikati tamamen reddedenler: “(Sizin) Allah(ınız) bu temsil ile ne demek istiyor?” diye sorsunlar. Böylece Allah, (yoldan çıkmak) isteyeni saptırır, (doğruya ulaşmak) isteyeni ise doğru yola ulaştırır. Ve Rabbinin güçlerini Kendisinden başka kimse bilemez. Bütün bunlar ölümlü insan için yalnızca bir uyarıdır.” 74Müddessir/31

 

Kıssalar da bir bakıma örnek(mesel) niteliğindedir

Ayetlerimizi yalanlamaya kalkan toplumun hali ne kötüdür: çünkü işledikleri haksızlıklar (sadece) kendilerini yıkıma götürür.” 7A’raf/177

(Ey Peygamber, hakkı inkara şartlanmış olmakla bunlar, demek ki) iyilik (ummak) yerine, kötülüğün ivedi olarak kendilerini gelip bulması yönünde sana (küstahça) meydan okuyorlar; hem de, (o alay edip durdukları türden) nice ibret verici felaketin kendilerinden önce(ki toplumların) başına geldiğini (bildikleri) halde. Bununla birlikte, muhakkak ki senin Rabbin, işledikleri zulümlere rağmen insanlara karşı (esasta hep) bağışlayıcıdır; ama, unutma ki, (aynı zamanda) cezasında da gerçekten çok şiddetlidir.” 13Ra’d/6

“Onlara şu iki adam örneğini ver, ki onlardan birine iki üzüm bağı bahşetmiş, onların çevresini hurmalıklarla çevirmiş ve aralarına da ekili bir alan yerleştirmiştik.” 18Kehf/32

Ve gerçek şu ki, Biz size gerçeği bütün açıklığıyla gösteren mesajlar, sizden önce geçip gitmiş toplumlar(ın başına gelenler)den bir (nice) ders ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimseler için bir (nice) öğüt indirdik.” 24Nur/34

“Onlara, elçilerimizi gönderdiğimiz o şehir halkı(nın hikayesin)i örnek olarak anlat.” 36Yasin/13

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | Yorumlar kapalı

21st Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ZİKİR ÇEKMEK, ZİKRETMEK / ZİKRULLAH (ALLAH’IN ZİKRİ)

Din Adına Toplumdaki Yanlışlar” adlı kitabımızda da yer almış olan bu konu maalesef toplumda sürekli yanlış algılanıp yanlış olarak uygulanmaktadır. Bu nedenle konuyu tekrar gündeme getirmekte yarar görüyoruz.

Bu incelememiz kendi kişisel yorumumuza veya herhangi bir mezhebin, meşrebin, hizip ya da cemaatin görüş ve ön kabulüne değil, tamamen Kur’an’a dayanan tahlillerden oluşmaktadır. İncelememizin amacı, konunun Kur’an ile sağlamasının yapılarak bu alandaki yanlış bakış açılarının düzeltilmesine katkı sağlamaya yöneliktir. Çünkü dine ait bir sözcüğü veya kavramı en iyi ve en doğru şekilde öğrenmenin yolu Kur’an’a bakmaktır. Zira Yüce Allah, vermiş olduğu görevleri kullarının nasıl yapacağını sadece Kur’an’da açıklamıştır. Bunları anlamak ve uygulamak için ne kimsenin himmetine ne de izahına gerek vardır. Her inanan, dine ait konuları öncelikle Kur’an’dan bizzat kendisi okur, anlar ve uygular; yöntem budur.

Yüce Allah, dinle ilgili olup da Kur’an’ın indiği dönemde Arap toplumunda var olmayan veya var olmasına rağmen orijinalliğini yitirmiş her sözcük ve kavramı, herhangi bir şekilde tahrifata uğramaması için Kur’an’da herkesin anlayacağı tarzda açıklamıştır. Buna karşılık, yozlaşmamış, bozulmamış sözcük ve kavramlar ise “Ma’lumu ilam (bilineni tekrar bildirme)” olmasın diye Kur’an’da izahat verilmeksizin yer almıştır. Zira aksi durum Kur’an’ın vecizliği ile bağdaşmaz. Meselâ Kur’an “namaz”ı tarif etmemiştir. Çünkü “es-salat [namaz]” sözcüğü Araplar arasında bilinen ve “sürekli niyaz etmek” ve “sosyal destek” anlamında kullanılan bir sözcüktü. Gerçekten de “ salat”, İbrahim peygamberden itibaren bütün peygamberlere görev olarak verilmiş ve toplumlarda varlığını devam ettirmiştir. (Enfal/35, Tövbe/54, Enbiya/73, Bakara/43, Âl-i Imran/43, Hud/87, Meryem/31, 55, Ta Ha/14) Kur’an’da “namaz” tarif edilmemiştir ama “abdest” adı verilen namaz öncesi temizlik, eski toplumlarda olmadığından Maide suresinde açıklanmıştır:

5Maide/6: Ey iman sahipleri! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, topuklara kadar ayaklarınızı da (meshedin/yıkayın). Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin. …

Bu konudaki bir başka örnek de “yevmü’d-din” terimidir. Bu kavram da peygamberimiz ve Arap toplumu tarafından önceden bilinmeyen ve ilk defa Fatiha suresinde geçen bir kavramdır. Bu kavramın ne olduğu ise İnfitar suresinde açıklanmıştır:

82İnfitar/15–19: Din günü girerler oraya. Onlar ondan görülmeyecek şekilde uzaklaşmış değillerdir. Ve Din gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? Sonra, Din gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? Bir gündür ki o, hiçbir kimse başka bir kimse için hiçbir şeye güç yetiremez. Ve o gün buyruk yalnız Allah’ındır.

Keza “leyletü-l kadr [kadir gecesi]” tabiri de insanlara ilk olarak Kur’an ile duyurulmuş ve ne olduğu yine Kur’an’da açıklanmıştır. Diğer taraftan, eski toplumlara da farz kılınmış bir ibadet olan “oruç” kavramı, zaman içerisinde orijinalliğini kaybettiğinden, Kur’an’da detaylı olarak açıklanmıştır. Orucun ne zaman tutulacağı, orucun süresi, orucu kimlerin tutup kimlerin tutmayacağı, oruçlunun yapabileceği ve yapmaması gereken davranışlar, Bakara suresinin 183–187. ayetlerinde herkesin anlayabileceği bir şekilde açıklanmıştır. Böyle olmasına rağmen, oruç ibadetini hâlâ başkalarından öğrenmeye çalışanlara tavsiyemiz, birazcık zahmete katlanarak konuyu Kur’an’dan okumaları ve bu vesileyle Kur’an ile tanışmalarıdır.

Dinlerini Kur’an’dan öğrenen inananlar öncelikle şunu bilmelidirler ki, Kur’an Allah’ın koruması altındadır ve hiç kimsenin onu bozması ve içine yalan yanlış şeyler sokması mümkün değildir:

15Hicr/9: Hiç kuşkusuz Biz, o “Zikr”i Biz indirdik, Biz… Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız.

Ayrıca dinlerini Kur’an’dan öğrenenler akıllarından hiç çıkarmamalıdırlar ki, Kur’an anlaşılmaz, çözümü zor denklemler yumağı değildir. Kur’an “mübin”dir, “mufassal”dır. Açıklanması gereken her şey onda açıklanmıştır. Yüce Allah’ın mesajını öğrenebileceğimiz tek yetkili kaynak Kur’an’dır. Bu mesaj orada açık açık anlatılmış ve izah edilmiştir. Örnek olarak İsra ve Fussılet surelerinde Kur’an’ın “şifa” olduğu bildirilmiştir:

17İsra/82: Ve Biz Kur’an’dan, inananlar için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Ve (bu,) zalimlerin yıkımını artırmaktan başka katkı sağlamıyor.

41Fussılet/44: Ve eğer Biz onu yabancı dilde bir Kur’an yapsaydık, elbette “Ayetleri detaylandırılmalı değil miydi? İster yabancı dilde ister Arapça!” diyeceklerdi. De ki: “O, iman edenler için bir kılavuz ve bir şifadır.” İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve Kur’an onlar üzerine bir körlüktür. Onlara çok uzak bir mekândan seslenilmektedir.

Kur’an’ın neye “şifa” olduğu ise Yunus suresinde açıklanmıştır:

10Yunus/57: Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerdekine şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet geldi.

Görüldüğü gibi, Kur’an’ın neye şifa olduğu sorusu Yüce Allah tarafından yine Kur’an’da cevaplandırılmıştır. Allah’ın açıklamalarına göre Kur’an nezleye, gribe, ülsere, kansere, baş ağrısına, diş ağrısına değil, göğüslerdekine yani düşüncenin, aklın ürünü olan hastalıklara şifadır. Diğer bir ifadeyle, Kur’an küfür, şirk, her türlü ahlâksızlık ve her türlü rezilliği de içine alan gönül yaralarına, gönül dertlerine şifadır. Ayette bu “şifa”nın “öğüt” de olduğu bildirildiğine göre, demek oluyor ki düşüncenin, aklın ürünü olan hastalıklardan mustarip olanlar, ancak bir şifa olan bu öğüdü [Kur’an’ı] okuyup anladıklarında bu dertlerinden kurtulacaklardır. (Amenna/ şüphesiz inandık ve tasdik ettik.) Muskacılara gidip içinde ne olduğunu bilmediği kâğıt parçalarını alarak üstlerinde taşıyanların, Kur’an’ı süslü kılıflar içinde saygıyla evin en yüksek yerinde asılı tutarak ondan medet umanların, ne anlattığını bilmeden onu hatmedip duranların ne olacağı ise uzun uzun tefekkür edilmesi gereken bir durumdur.

Dine ait konuların sadece Kur’an’dan öğrenilmesi gerektiğine dair bu açıklamalardan sonra asıl konuya dönelim:

“ZİKR” sözcüğünün sözlük anlamı “anmak, hatırlamak, hatırdan çıkarmamak, öğüt almak, unutmamak, ibret almak” demektir. (el Müfredat; zkr mad.) Sözcük, gerek “zikr” mastarı ve gerekse diğer tüm türevleri olarak Kur’an’da hep bu sözlük anlamıyla kullanılmıştır.

Ancak sözcük “ez-Zikr” olarak [harf-i tarif ile belirtili bir sözcük yapılarak] mecaz-ı mürsel sanatıyla “öğüt verme” anlamı ekseninde Semavî Kitaplar [Vahiy, İlâhî Kitap, Kur’an, İncil, Tevrat, Zebur] içinde kullanılmıştır (Âl-i Imran/58, A’râf/63, 69, Hicr/6, Enbiya/7, 42, 50, 105, Furkan/29, Şuara/5, Ya Sin/69, Sad/1, 8, 49, 87, Zümer/23, Fussılet/41, Şuara/5, Zühruf/36, 44, Kamer/25, Kalem/51, Tekvir/27, Ta Ha/14, 99, 113, Saffat/3, 168, Talâk/10, Mürselât/5, Müminun/71, En’âm/90).

“Zikr” sözcüğü “zikrullah” olarak ifade edildiğinde anlamı “Allah’ı anmak” demek olur ki, üzerinde duracağımız ana konu da budur. Nitekim Kur’an ayetlerinde “zekera” fiili “Allah” lafzını tümleç alarak “… Allah’ı anarlar”, “… Allah’ı çokça anın!” tarzında kullanılmıştır. Bir kelimeyi kendine mef’ul [tümleç] alan bir fiil, mastar halindeyken o kelimeye “muzaf” da olabilir. “Allah’ı çokça anın!” ile “… Allah’ı anmaya koşunuz”, “… Kalpler Allah’ı anmak ile huzur bulur” ifadeleri buna örnektir. “Allah” lafzı birinci cümlede “üzkürû” fiilinin mef’ulü [tümleci], ikinci ve üçüncü cümlelerde ise “zikr” mastarının “muzaf”ı olmuştur. Bu Arapça kaidesiyle anlatılmak istenen temel nokta şudur: Bir fiil ile ona tümleç olan sözcük beraberce ne anlama geliyorsa, aynı sözcük isim tamlamasında o fiilin mastarına muzaf olduğunda da beraberce aynı anlama gelir. “Allah’ı anar” ile Allah’ı anmak” ifadeleri buna örnektir.

Kur’an’da yüzlerce ayette geçen ”zikr” mastarı ve bu sözcükle yapılmış “zikrullah” tamlaması “salât”, “zekât”, “savm [oruç]” gibi bir terim olmayıp “yemek”, “içmek” gibi eylem ifade eden sözcüklerdir. Bilindiği gibi, “namaz”, “belirli zamanlarda, belirli beden hareketleriyle, belirli dua ve ayetlerin okunmasıyla yapılan kulluk” anlamında bir terimdir. Aynı şekilde “oruç” da bir terim olup “belirli bir zaman diliminde ve özel bir amaçla yemeyi, içmeyi ve cinsel ilişkiyi terk etmek” demektir. Zikr ve zikrullah ise birer terim değildir.

İşin aslı böyle olmasına rağmen, Arapçadan Türkçeye yapılan tüm çevirilerde “zikr” sözcüğü Türkçeleştirilmeden Arapça olarak bırakılmış ve böylece sözcük, sanki bir dinî terim gibi kullanılagelmiştir. Bu bilgisizlik, her zamanki gibi, açıkgözler ve art niyetliler tarafından çokça istismar edilmiştir. Bu istismara uygun olarak cahil halk arasında zikir halkaları, zikir şekilleri ve zikir aletleri icat edilmiştir. Bu sözcüğün yanlış algılandığının farkında olan İslâm düşmanları ise, binlerce senedir sürdürdükleri faaliyetlerine bu konuyu da dâhil ederek Müslümanların daha fazla uyuşturulmalarını, daha çok perişan edilmelerini, daha derin bir sapkınlığa düşürülmelerini sağlamaya çalışmışlardır. Bilerek ya da bilmeyerek bu istismara alet olanlar, bu sapkınlığın faziletlerini anlatan kitaplar yazarak bunları Müslümanlara satmışlardır.

Kur’an’ın birçok ayetinde “zikrullah [Allah’ın anılması] olgusundan bahsedilerek bunun önemine ve gereğine değinilmektedir:

3Âl-i Imran/191: O [Aklını kullanan] kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler: “Ey Rabbimiz! Sen bunu boşu boşuna yaratmadın! Senin şanın yücedir. Bizi ateşin azabından koruyuver!”

4Nisa/103: Sonra da namazı tamamlayınca, artık Allah’ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Sonra sükûnet bulduğunuzda da, namazı tam bir biçimde yerine getirin. Namaz, müminler üzerine vakitlenmiş bir farz olmuştur.

2Bakara/114: Ve Allah’ın mescitlerini, içlerinde Allah’ın adı anılmasın diye engelleyen ve onların yıkımı için uğraşan kişiden daha zalim kim olabilir! Böylelerinin, o mescitlere girmeleri ancak korka korka olacaktır. Onlar için dünyada bir rezillik vardır. Bunlar için ahirette de büyük bir azap vardır.

Ankebut 45: Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Şüphesiz ki namaz, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar. Elbette ki Allah’ı anmak daha büyüktür. Allah yaptığınız şeyleri bilir.

Hadid 16: İnananlar için hâlâ vakti gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ı anmak ve Hakk’tan gelen için ürpersin de daha önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmiş de kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu da yoldan çıkmıştır.

Zümer 22: Peki Allah kimin göğsünü İslâm’a açarsa, o zaman o, Rabbinden bir ışık üzerinde olmaz mı? Öyleyse Allah’ı anmaya karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun. İşte onlardır, açık seçik sapıklık içindekiler.

Ta Ha 42: Sen ve kardeşin ayetlerimi götürün ve Beni anmakta ikiniz de gevşeklik etmeyin.

Ta Ha 124–126: Kim Benim anılmamdan [beni anmaktan] yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: “Rabbim, ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” (Allah) Der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldiğinde sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun.”

A’râf 205: Ve sabah akşam [her zaman] kendi içinden, korkarak ve yalvararak, yüksek olmayan bir sesle Rabbini an ve umursamazlardan olma!

Cinn 17: Onları, onun içinde imtihan edelim. Kim Rabbinin anılmasından yüz çevirirse Rabbi onu, gittikçe yükselen bir azaba sokar.

Nur 37: Öyle erkekler vardır ki, ne bir ticaret ne bir alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyamaz. Onlar kalplerle gözlerin ters döneceği günden korkarlar.

Münafikun 9: Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Böyle bir şeyi kim yaparsa işte onlar, hüsrana uğramışların ta kendileridir.

Cuma 9: Ey inananlar! Toplantı günü namaz için çağrı yapıldığı zaman Allah’ı anmaya koşun, alış verişi de bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

Bakara 152: Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Ve Bana şükredin, Bana nankörlük etmeyin.

Ra’d 28: O kişiler inanan ve kalpleri Allah’ı anmakla yatışan kişilerdir. Gözünüzü açın! Kalpler yalnız ve yalnız Allah’ı anmakla yatışır / tatmin olur.

Kur’an’da bu kadar önem verilen “zikrullah”ın ne demek olduğu, nasıl yapılacağı ancak yine Kur’an’dan öğrenilebilir. Ne var ki, cehalet, gaflet veya dalalet gibi nedenlerle konu Kur’an’dan değil, İslâm düşmanlarından öğrenilmeye kalkışılmış, sonuçta ortaya “zikr çekmek” diye tuhaf ve anlaşılmaz uygulamalar çıkmıştır. Bu uygulamalar daha çok geri kalmış, yoksul ve eğitimsiz Müslüman ülkelerdeki cemaat ve tarikatlar eliyle yaygınlaşmış, haftanın belirli gün ve saatlerinde ellerine doksan dokuzluk, binlik, on binlik tespihler alan insanlar, halkalar halinde güya zikir yaptıklarını zannederek “Allah, Allah”, “La ilahe illallah, La ilahe illallah” veya “Hu, Hu” diye bağırıp durmuşlardır. İşin en acıklı yanı, bu yaptıklarıyla da kolayca cennete gideceklerine inanmışlardır.

Kesinlikle bilinmelidir ki, ne bu zikir anlayışı ne de ona bağlı olarak gelişen bu garantici cennet inancı doğrudur. Bu tür yoz ve yozlaştırıcı anlayışların hiç kimseye yararı yoktur. Parayı çok seven veya paraya ihtiyacı olan bir kimsenin herhangi bir para kazanma uğraşısına girmeden, eline bir tespih alıp günde binlerce kez “para, para, para, …” diye sayıklamak suretiyle para kazanması nasıl mümkün değilse, ahirette cennetle ödüllendirilmek isteyen bir kimsenin de, yukarıda açıkladığımız yoz ve saçma davranışlarla Allah’ın rızasını kazanması mümkün değildir. Çünkü Yüce Allah, cennetin bedelini Kur’an’da bildirmiştir:

Tövbe 111: Kesinlikle Allah, Müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır. …

Cennetin bedelinin canlarımız ve mallarımız olduğunu söyleyen yukarıdaki ayet Kur’an’da duruyor iken, bir Müslüman’ın belli sayılarda tespih çekerek Allah’ın rızasını kazanacağını ve cennete gireceğini umması, anlaşılır bir davranış değildir. İslâm düşmanları tarafından uydurulan bu tür yalanlar, Müslümanları gayretten, faaliyetten, rekabetten uzaklaştırıp tembelliğe, miskinliğe ve uyuşukluğa sevk etmektedir. Bu durum, bu yalanlara uyarak dünya hayatını Allah’ın razı olmayacağı şekle sokanların ahiret hayatlarını da karartmaktadır.

Oysa Allah’ın bizden beklediği doğru davranışların hepsi Kur’an’da mevcuttur. Bir Müslüman olarak bize düşen, Allah’ın bizden istediklerini Kur’an’daki şekliyle öğrenip uygulamaktır. Konumuz hakkında da Yüce Allah, kendisini anmamızı emretmiştir. Dinini Kur’an’dan öğrenen bir Müslüman’ın bunun nasıl yapılacağını öğrenmek için yapacağı tek şey Kur’an’a başvurmaktır. Çünkü, “Madem ki Yüce Allah kendisini anmamızı istemiştir, bunun nasıl yapılacağını da mutlaka bize bildirmiştir.” mantığı ile başvurulacak ve Allah’ın mesajını taşıyan yegâne kaynak Kur’an’dır. Nitekim Yüce Allah, “zikrullah” eyleminin, kendisinin gösterdiği şekilde yapılmasını istemiştir:

Bakara 198: Rabbinizden bir lütuf istemenizde hiçbir sakınca yoktur. Sonra Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş’ari-Haram’da Allah’ı anın. Ve O’nu O’nun size gösterdiği gibi anın. Ve siz bundan önce gerçekten sapkınlardan idiniz.

Yüce Allah’ın bize kendisini anmamız için gösterdiği, öğrettiği şekil ise iki ayet sonrasında bildirilmiştir:

Bakara 200: Sonra da ibadetlerinizi bitirdiğinizde yine Allah’ı anın, tıpkı babalarınızı andığınız gibi. Hatta daha kuvvetli bir anışla anın. İnsanlardan bazısı, “Ey Rabbimiz bize dünyada ver!” diyen kimselerdir. Onun için de ahirette bir nasip yoktur.

Ayetlerden açık ve net olarak anlaşıldığı gibi, Yüce Allah kendisini babalarımızı andığımız gibi, hatta daha kuvvetle/şiddetle anmamızı emretmektedir. Bu durumda öncelikle babalarımızı nasıl andığımızı düşünmemiz gerekmektedir. Bir insanın herhangi bir sayaçla gece gündüz “Baba, Baba …” diye diliyle babasını anması söz konusu olamayacağına göre, burada düğümü çözecek olan ipucu, babamızı anmamızın, onu düşünmemizin nasıl olması gerektiğindedir.

Evlatlarına “Oğlum/kızım, beni unutma!” diye tembih eden babaların bu sözle evlatlarının kendilerini sayıklamalarını kastetmedikleri kesindir. O hâlde babalarımızı anmamız, onları düşünmemiz, onları aklımızdan çıkarmamamız, üzerimizdeki haklarını düşünüp onlara olan maddî ve manevî sorumluluklarımızı hatırlamamız, sevgide ve saygıda kendilerine kusur etmememiz demektir.

“Zikrullah”ı belirli sayıdaki ifade kalıplarıyla yapmayı doğru bulan zihniyetin, Allah’ın Bakara/152’de verdiği “Beni anın ki, ben de sizi anayım” mesajı hakkında ayrıca kafa yormaları ve Allah’ı “Allah, Allah …” diye anan kimselerin, Allah’tan da kendilerini “kulum, kulum …” diye anmasını bekleyip beklemediklerini düşünmeleri gerekir.

Bu dini en iyi anlayan ve en iyi uygulayanların, peygamberimiz ile onun çağdaşı olan ve dini eğitimlerini ondan alan sahabe olduğu şüphesizdir. O güzide Müslümanlar bu ayetleri bugünkü tarikat, tekke ve tasavvuf anlayışıyla anlayıp uygulamamışlardır. Onların belirli sayılarla “Allah, Allah …” diye zikrettiklerini kimse duymamış, hiçbir kitap yazmamıştır. Onlar, kişinin aynasının “iş” olduğunun, lâfına bakılmayacağının bilincindeydiler. Bu nedenle de ömürlerini hep öğrenerek, öğreterek, Allah için mücadele [cihad] ederek geçirmişlerdir.

Zikrullah / Allah’ın anılması, halk arasında uygulandığı şekliyle elde tespih, dil ile “Allah, Allah …” demek değildir. Zikrullah / Allah’ın anılması, Allah’ın biz kulları üzerindeki haklarını ve bize sunduğu nimetleri düşünmek, O’na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizi ikide bir kontrol etmek, verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek ve daima bu bilinç içerisinde olmaktır. Allah’ın bizden istediği de budur. (Hakkı YILMAZ) http://www.istekuran.com/index.php?page=8c3bb2e15d9fc663f0e0522ef168dc9a&id=66

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

20th Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ALLAH ERKEKLERİ KAYIRIYOR MU?

Allahü Teala’nın kadın ve erkek tüm insanları (fiziksel olmasa bile) emir ve yasaklara uyma, cezalandırma ve mükafatlandırma açısından eşit yarattığına iman ediyoruz. Fakat Kur’ân’ı gücümüz nisbetinde incelediğimizde görüyoruz ki mükafatlandırma yani cennet nimetiyle nimetlendirmede, Kur’ân, hep erkeğe yönelik nimetlerden bahsetmektedir. Mesela, Rahman 56, 70, 72 Vakıa 22,23, 35-37, Nebe suresinin 31-34 âyetler buna birkaç örnektir. Cezalandırmada eşit olan kadınlar mükâfatlandırmada eşit değil midir? Bu konuda bizleri aydınlatırsanız seviniriz.

…..****…

Kadın ve erkekler fiziksel ve psikolojik özellikler itibariyle fıtraten birbirlerinden farklıdırlar. Ama kesin olarak biri diğerinden fıtraten üstün değildir. Üstünlük hem cinsler arasında hem fertler arasında hem hemcinsler arasında “takva” ölçüsündedir. Takvaya yönelik hasletler ruha yönelik hasletlerdir. Ruhun erkeği-dişisi, beyazı-zencisi olmaz. Biz bu konuyu “D.A.T. Yanlışlar” adlı kitabımızın, Kadına Bakış bölümündeki Nisa suresinin 34. âyetinin tefsirini yaparken genişçe işledik. Kitaptan sizlerde de olduğunu tahmin ediyorum. Lütfen oradan bakınız. Sayfa 327,328. Bazı ahmaklar, sapıklar Bakara suresinin 228. âyetinin son bölümündeki “…… Ama erkeklerin onlar üzerinde bir derecesi vardır. …” ifadesini çarpıtıp, erkeklerin kadınlar dan üstün olduğunu ileri, sürüyorlar. Bu büyük bir sapıklık ve büyük bir cinâyettir. Söz konusu ifade boşanma hükümlerini belirleyen uzun bir pasajın, yine boşanma hükümlerini açıklayan âyetin bir parçasıdır. Kesinlikle bağımsız olarak ele alınamaz. Pasajdan koparılamaz. Boşanma hükümleri konusunda erkek, kadından ayrıcalıklıdır. Kadına konan kısıtlama (iddet bekleme) hükmü erkeğe konmamıştır. Âyetteki açıklanan işte budur.

Sizinde ifade ettiğiniz gibi emir ve yasaklara uyma, cezalandırma ve mükafatlandırma açısından kadın ve erkek eşittir.

Al-i Imran suresi âyet 195:

“Rableri onlara cevap verdi: “Ben sizden, erkek-kadın hiçbir çalışanın ürettiğini boşa çıkarmayacağım.Hep birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda işkenceye uğratılanlar, çarpışıp da öldürülenler var ya, onların kötülüklerini yemin olsun örteceğim. Ve yemin olsun ki onları, Allah katından bir karşılık olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.” Allah katındadır karşılıkların en güzeli.”

Nisa suresi âyet 124:

Erkek ve kadın, inanmış olarak ameli salih (barışa yönelik iş, İslâm’a ters olan her şeyin düzeltilmesine gayret) işleyenler cennete gireceklerdir. Ve zerre kadar zulme uğratılmayacaklardır.”

Nahl suresi âyet 97:

Erkek yahut kadın, her kim inanmış olarak ameli salih işlerse, onu tertemiz bir hayatla yaşatırız. Ve böylelerinin ücretlerini, işleyip ürettiklerinin en güzelleriyle karşılarız.”

Ahzap suresi âyet 35:

“Allah şu kişiler için bir affediş ve büyük bir ödül hazırlamıştır: Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler, itaat eden kadınlar, özü-sözü doğru erkekler, özü-sözü doğru kadınlar, sabreden erkekler, sabreden kadınlar, Allah korkusuyla ürperen erkekler, Allah korkusuyla ürperen kadınlar, sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırz ve iffetlerini koruyan erkekler, ırz ve iffetlerini koruyan kadınlar, Allah’ı çok anan erkekler, Allah’ı çok anan kadınlar.”

”Diyorsunuz ki, “Fakat Kur’ân’ı gücümüz nisbetinde incelediğimizde görüyoruz ki mükafatlandırma yani cennet nimetiyle nimetlendirmede, Kur’ân hep erkeğe yönelik nimetlerden bahsetmektedir. Mesela, Rahman 56, 70, 72 Vakıa 22, 23, 35-37, Nebe suresinin 31-34 âyetler buna birkaç örnektir. Cezalandırmada eşit olan kadınlar mükafatlandırmada eşit değil midir?”

Kur’ân’da böyle bir ayırım, iltimas söz konusu değildir. O ifadenizi iyi gözden geçirin. O tip anlamlar Kurân’da yok. Allah’ımızın da öyle bir hükmü söz konusu değildir. Öyle İslâm’a aykırı görüşler, Kurân meal ve tefsirlerinde var maalesef. O tefsir ve mealler ise kesinlikle Kur’ân sayılmazlar. Verdiğiniz örnek âyetlerin mealleri hep çarpıtılmıştır. Kim bilir belki de tefsir ve meal yazan hocaların hep erkek oluşundan da kaynaklanmış olabilir.(!)

Şunu kesin olarak bilelim: Ahirette ister cennet kısmı ister cehennem kısmı olsun orada, zaman, zemin ve yaşam buradakinden farklıdır.Bizlere cennet nimetleri ile ilgili verilen açıklamalar da semboliktir, örnektir. (Ra’d suresi âyet 35 Ve Muhammed suresi âyet 15.) Onların hakikatlerini ise bu dünyadaki maddeye bağlı akıl ve iz’ânımızla kavrayabilmemiz mümkün değildir. Bu husus ile ilgili Said Nursî’nin kitaplarında çok güzel açıklamalar vardır. Ahirette yaşam ve yaşam koşulları değişecektir. (Hıcr suresi âyet 48). Bu günkü yapımız mevcut arz ve semalara göre düzenlenmiştir, dizayn edilmiştir. Buradaki şartlara uyumlu yaşamamız mümkün olsun diye iç ve dış organlarımızın tümü bu dünya için yaratılmışlardır. Dünyanın ışığı için göz, gıdaları için mide, karaciğer ve bağırsaklar, havanın teneffüsü için akciğer. Ve bu ortamda üremek için de cinsellik ve üreme organları. Cenneti tasvir eden âyet ve pasajların tümünü dikkatle incelerseniz cennette yeni bir inşanın söz konusu olduğunu ve orada göreceksiniz. Orada açlık, susuzluk yok. Onca nimetleri yiyip içmek ihtiyaçtan değil zevkten, sefadan. Orada Rabbimiz herşeyi, ama istediğimiz herşeyi lütfedecek. (Zuhruf suresi âyet 75). Orada yasak yok, kısıtlama yok, ölüm yok, hastalık yok, yorgunluk yok. Oraya giren Mü’minler ne isterlerse onlara verilecek; Tabii cinsel haz ve zevk isteyene de istedikleri verilecek. Yasak ve kısıtlama kesinlikle yok.

Nisa suresi 57. âyette bahsedilen eşler, Tur suresi 20. âyet ve Vâkıa suresi 56. âyetteki bahsedilen oraya özgü, orada yaratılacak eşlerdir. Dünyadaki eşler değildir. Dünyada eşlerin birbirinden farklı inanç ve amelleri vardır. Müslümanlar, cenneti hak etmiş eş, evlat, ana babalarıyla beraber cennete gireceklerdir (Ra’d suresi âyet 23.).Tabii bu herkesi mutlu eder. Ama, birbirine eş, ana, baba ve evlat olarak değil. Ahbap olarak, arkadaş olarak. Bu ayrıntıları cennet kompozisyonu çizen pasajlardan tetkik ediniz.

Gelelim teknik ayrıntıya:

Dünya üzerindeki insanlar çağlar boyu yaşadığı sosyal şartlar gereği konuşma dillerini oluşturmuş ve geliştirmişlerdir. Bu diller birbirinden sesler itibariyle farklı oldukları gibi, dilbilgisi kuralları itibariyle de birbirinden farklıdırlar. Gayem size dilbilgisi vermek suretiyle ukalalık yapmak değildir. Küçük iki ayrıntı verip meseleleri kendinizin genişçe analiz yapabilmenizi sağlamaktır.

Dünya üzerindeki dillerin bir çoğunda eril/müzekker, dişil/müennes ifadeler yoktur. Ama bir kısmında da eril/müzekker ve dişil/müennes ifadeler vardır. Mesela kendimiz bilmesek bile şimdi küçük çocuklarımız bilirler ki, İngilizce’de eril ve dişil ifadeler vardır, Türkçe’mizde yoktur. Şöyle ki: Türkçe’mizde bir erkeği işaret etmek istesek de bir bayanı işaret etmek istesek de maksadımızı bir tek “o” sözcüğüyle ifade ederiz. Ama İngilizce’de bir erkeği “he” sözcüğüyle, bir bayanı “she” sözcüğüyle ifade ederiz. (Tabii daha geniş açıklamaları var.) Arapça da böyle müzekker/eril ve müennes/dişil sözcük ayırımı olan bir dildir. Arapça’da erkek için(gaib zamiri/üçüncü tekil şahıs) “hüve”, kadın için “hiye” sözcükleri kullanılır. Arapça’da tüm sözcüklerin; isim, fiil ve edatların yapısında müzekkerlik ve müenneslik alameti vardır.

Ayrıca Arapça’da bir genel ilke vardır: “Küllü cem’in müennesün= tüm çoğul sözcükler müennes/dişil yapıyla ifade edilirler.”

Arapça ile ilgili bu kuralları kesinlikle aklınızdan çıkarmayınız!

Bir ayrıntı da şudur:

Eril ve dişil sözcükler kullanılan lisanlarda yazılan, resmi, toplumsal yazılar; kanun, tüzük yönetmenlik vs. hepsi eril/müzekker ifadeler ile yazılırlar.

İşte, Kur’ân’ımızda bu hüküm kapsamındadırlar. Yani Kur’ân’da da genel hükümler hep, müzekker/eril ifadeler ile yazılmıştır. Ve yine Kur’ân’ımızda da tüm çoğul sözcükler, müennes/dişil yapılarla ifade edilmişlerdir. (Müennes/dişil olan sözcüklerdir, anlamları değil)

Şimdi şu örneklere bakınız:

Kur’ân’ın başından başlayalım.

Bakara suresi âyet 2-6:

“ …. bir kılavuzdur o, korunup sakınanlar (korunup sakınan erkekler) için. (Müttekîn sözcüğü, cem’i müzekker/çoğul eril bir ifadedir.) Ki onlar, gayba inanan (erkekler) lar ve namaz kılan (erkeklerdir)lardır….

Velhasıl hep erkek/müzekker kalıplar, yapılar.

Bir örnek daha:

Mü’minün suresi âyet 1- 11 :

“Kesinlikle (erkek)Mü’minler kurtulmuşlardır;

Onlar (erkek mü’minler) namazlarında huşû içinde olanlardır;

Onlar (erkek mü’minler) boş şeylerden yüz çevirenlerdir;

Onlar (erkek mü’minler) zekâta ilişkin görevlerini işleyenlerdir;

Ve onlar(erkek mü’minler) ırzlarını koruyanlardır;

Ancak eşleri yada sahip oldukları cariyeler hariç; bu konuda onlar kınanmış değillerdir.

Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.

Onlar, (erkek mü’minler) emanetlerine ve ahitlerine riâyet edenlerdir.

Onlar (erkek mü’minler) namazlarını da koruyanlardır.

İşte yer yüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine varis olacak onlar (erkek mü’minler) dır.

Ki onlar (erkek mü’minler) Firdevs cennetlerine varis olacaklardır; içinde de ebedi olarak kalıcıdırlar.”

Not: Bu âyette geçen “Mü’minler” ifadesi müzekker, çoğul bir yapıya olup lafız manası “erkek mü’minler” demektir. Alt tarafındaki açıklanan tüm nitelikler de yine müzekker/eril ifadelerle verilmiştir. Görünürde açıklananların kadınlarla hiç alakası yoktur. (!)

Bunların dışında, namaz oruç, infak, sadaka, cihad, tevbe vs. tüm emir ve nehyler müzekker kalıplarla ifade edilmektedirler. Kadınlar, bu mantıktan hareketle, “biz Allah’ın muhatabı değiliz, biz mükellef yapılmamışız” deseler, haksız sayılmazlar. Bu mantığa göre kimse onlara aksini söyleyemez. Halbuki, onlar da Allah’ın emir ve nehyleriyle muhataptırlar ve mükelleftirler.

Hatta hatta, bu mantığa göre birileri çıkıp da “Allah da erkektir” dese, diyebilir. Zira Yüce Rabbizi ifade eden sözcükler de müzekker/eril sözcüklerle ifade edilmiştir. Âyet-el Kürsi, İhlas ve tüm Cenab-ı Hakk’ı ifade eden sözcüklerin hepsi müzekker/eril yapıyladır. Bunun, tüm örneklerini saymaya kalkarsak kitaplara sığmaz. Siz meseleyi öğrendiniz artık. Gerisini arayıp, tarayıp bulabilirsiniz.

Örnek verdiğiniz âyetlerin manaları, yukarıda ki izah ettiğim” Küllü cem’in Müennesün = her çoğul sözcük müennes/dişil yapıyla ifade edilir” kuralının saptırılmasından kaynaklanmıştır. Belki biraz da art niyet söz konusudur. Yani bu kuraldan yola çıkarak tüm müennes sözcüklerin genel anlamlarını “müennesleştirmişlerdir yani kadınlaştırmışlardır. O sözcüklerin, sözcük yapıları dışında müenneslikle alakaları yoktur.

Şimdi bu teknik özellikler itibara alınarak olması lazım gelen mânâlara ulaşabiliriz:

Nebe suresi âyet :

“Kesinlikle Müttekîler (kadın erkek Allah’a saygılı hayat yaşayanlar )için, Rabbinden bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/kurtuluş mekanları; sulak bağlar- bahçeler, üzümler; hepsi bir seviye tomurcuklar(çiçek bahçeleri); dolu dolu su kapları vardır. Orada boş söz ve yalan duymazlar.”

Vakıa suresi âyet 22, 23:

“İri parlak gözlü (eş)ler ,

Korunmuş inciler misali.”

Vakıa suresi âyet 35-37:

“Ve biz onları özenli bir işleyişle işledik.

Sonra onlar hiç dokunulmamış yaptık.

Eşlerine düşkün ve hepsi bir yaşta.”

Rahman suresi âyet 56:

“Oralarda, daha önce ne bir insan ne de bir cin tarafından dokunulmamış/elle, gözle değinilmemiş, bakışlarını eşine dikmiş eşler vardır.”

Rahman suresi âyet 70-72:

“70-Oralarda iyilikler, güzellikler vardır.

72-çadırlara kapanmış parlak gözlü(eş)ler.

74- Onlardan önce onlara ins ve cin dokunmamıştır.”

Buradaki anlatılan eşler, cinsel manadaki eşler değildir. Aşağıdaki âyetlere bakarsak Cenab-ı Hakk, ahirette, her Müslümanı yeni yaratılmış, daha önce insanın eliyle, gözüyle, aklıyla dokunamadığı, aklını erdiremediği nitelikte, parlak iri gözlü, sağlıklı, emre hazır eşler ile eşleştirecektir. Bu eşlerin cinsiyetle ve seksle alakası yoktur.Âyetteki çarpıtılmış, din kültürüne yanlış geçmiş olan “hûri” sözcüğünü iyi anlayabilmemiz için işin biraz köküne inebiliriz. Önce şu âyetleri dikkate alalım.

Duhan suresi 54. âyet:

“İşte böyle: Onları parlak iri gözlülerle de eşleştirdik.”

Siz bu âyeti 51-55. âyetleri, pasaj bütünlüğü olarak okuyunuz. Ki daha iyi anlayasınız.

Tur suresi âyet 20:

“Ardarda dizilmiş koltuklar üzerine yaslanmış olarak. Ve biz onları parlak iri gözlülerle eşleştirdik.”

Siz 17-28. âyetleri bir bütün halinde okuyunuz.

Saffat suresi 48, 49. âyet :

Yanlarında gözlerini onlara dikmiş, iri gözlüler vardır.

Korunmuş yumurtalar gibidir onlar.” (Bu âyette “hûr” parlak sözcüğü yoktur.)

Siz bu kısmı, 40-49. âyetler olarak, pasajın tamamını değerlendiriniz.

Not: (Bu göz tipleri Arapların çok beğendiği göz tipleri olup, kadın ve erkeğin güzelliğini ifadede kullanırlar.)

Şimdi âyetlerde geçen “Hûr”ve “Iyn” sözcüklerinin gerçek anlamlarını sunalım. Siz de bu gerçek anlamları bu sözcüklerin geçtiği tüm âyet ve hadislere uygulayınız.

Hûr” sözcüğü, yapı olarak cem’/çoğul bir sözcüktür. Bu sözcük hem müzekker/eril “haver” sözcüğünün çoğulu, hem de müennes/dişil “havrâ” sözcüğünün çoğuludur.

Yani hem erkekleri hem de kadınları ifade eder.

Anlamı ise; parlak siyah göz demektir. Sığır gözü, ceylan gözü gibi. Ayrıca gözün akının çok ak, karasının da çok kara olması(parlak, ferli) anlamındadır da.

Iyn” sözcüğü, büyük gözlüler anlamındadır. Bu sözcük de yapı olarak hem müzekker “a’yün” kelimesinin, hem de müennes “aynâ’” kelimesinin çoğuludur. Her iki cins manayı da tezammün etmektedir. Araplar iri gözlü kadınlara “imreetün aynâün”, iri gözlü erkeklere de “racülün a’yünün” derler.

Bu iki sözcük beraber “Hûrun ıynün” gibi kullanıldığında anlam, “iri parlak gözlüler anlamında olur ki, orada verilen eşleri nitelediğinden “iri parlak gözlü eşler” anlamı kazanır. Tefsir ve meallerde “iri parlak gözlü hûriler” ifadeleri yanlıştır. Böyle anlam verildiğinde sıfatlar kişileştirilmiş olur. “İri parlak gözlüler” denince “hûr” sözcüğünü lafızdan yok etmek gerekir.Bu günkü yanlış inancın kaynağı da budur. Bu yanlış anlayış, yani Hûr ve ıyn sözcüklerinin dişi olarak algılanması eski tefsircilerin hatalarıdır. Eldeki bilgi ve belgelere göre de ilk hata Hasan Basrî ile başlamıştır. Arkadan da yüzlerce yalan ve tutarsız rivayet ile bu fikir desteklenmiştir.

Bu bilgiler doğrultusunda, âyetlerin yer aldığı pasajların tümünü iyi okuyup değerlendirirseniz hem konuyu iyi anlamış olursunuz, hem de diğer bay-bayan Müslüman kardeşlerimize yararlı olursunuz.

Gördüğünüz gibi, dinimizde, Kur’ân’ımızda mükafatlandırmada erkek, kadın ayırımı yoktur. Rabbimiz taraf tutmamıştır. Kimseye iltimas geçmemiştir. Hele hele, ahirette, kadınları erkeklere zevk ve eğlence objesi olarak kesinlikle vermemiştir. Kur’ân’da vadedilen nimetler cennete girenleredir. Cennete girenler dünyaya göre farklı yapıdadır. (Hakkı Yılmaz) http://www.istekuran.net/?p=119

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

27th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Benim Halkım Kur’an’ı Terk Etti

Kur’an, peygamberin kıyamet günü Allah’a şöyle şikayette bulunacağını söyler:

“Peygamber diyecek ki: “Ey Rabbim! Benim halkım bu Kur’an’ı terketti.” (Furkan; 25/30)

Ayette geçen “Kur’an-ı mehcur tabiri terk edilmiş, bir kenara atılmış, bırakılmış, uzaklaşılmış Kur’an demek…

Peygamber rabbine hangi halkı şikayet edecek dersiniz?

Kim bu Kur’an’ı bir kenara atan halk?

***

Elinize aldığınız herhangi bir mushafın üzerinde “Kur’an-ı azim” veya “Kur’an-ı Kerim” yazar.

Büyük, şanlı, asil Kur’an; içinde insanlığın şerefi ve itibarı olan, kemikleşmiş değer ve ilkeleri bulunan, onları ısrarla vurgulayan, insanlığa sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerinin (hablun min’ennâs) savunucusu, vicdanının sesi (basâiru li’nnâs) olan Kur’an demek…

Ne asil bir isim…

Demek artık şöyle okuyacağız: Kur’an-ı mehcur…

“Geçip giden varsa İslam’ın şu çiğnenmiş diyarından”, viran olmuş yurtların, metruk binaların, ot basmış evlerin örümcek bağlamış duvarlarında asılı duran, artık bir manası kalmamış, bunun için de dönüp bakmaya gerek olmayan, terkedilmiş, bir kenara atılmış, kendi haline bırakılmış Kur’an demek…

Ne hazin bir isim…

***

“Kur’an Mekke’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” diye meşhur bir söz var…

Kur’an’ın tarihteki serancamını adeta özetliyor: Nazil oldu… Okundu… Yazıldı…

Peki nerede anlaşıldı? Nerede yaşandı? O niye yok?

Manidar değil mi?

***

Kendinizi bir yoklayın.

En son ne zaman Kur’an’ı okudunuz demiyorum, ne zaman dediğini anlamaya çalıştınız?

Yani Kur’an’ı en son ne zaman terk ettiniz?

Biliyorum bir çoğumuz için trajik bir soru.

Kur’an’ı terk etmek…

Ondan umudunu kesmek…

Gerek duymamak…

Heyecan duymamak…

Okuduğu halde terk etmek…

Yazdığı halde terk etmek…

Konuştuğu halde terk etmek…

Saygı duyduğu halde terk etmek…

***

Bu kitap bir çoğumuz için artık Kur’an-ı azim değil Kur’an-ı mehcur…

Yani büyük, şanlı, asil kitabımız; içinde şerefimiz ve itibarımız olan, kemikleşmiş değer ve ilkelerimizi ısrarla vurgulayan, bize sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerimizin (hablun min’ennâs) ve vicdanımızın sesi (basâiru li’nnâs) olan kitap değil; ya çocukluk yıllarımızı, ya mahalle camilerini, ya kandil gecelerini, ya da pişmanlık ve nostaljiyle karışık cemaat ortamlarındaki tefsir derslerini hatırlatan, artık terk ettiğimiz bir kitap…

Peki, Kur’an nasıl terk edilir?

Kimimiz Kur’an’ı “okuyarak” terk ederiz.

Gece gündüz hatim indiririz. Bir ölünün toprağına okuyup geçeriz. Şifa niyetine okur, fal bakar, sağa sola üfürür, şifre arar, güllü yasin hatmeder, teberrüken tilavet ederiz. Hafızlık yarışmalarında birincilikler alırız. Davudi seslerimizle salonları inletiriz. Ne dendiğine hiç bakmayız çünkü önemli değildir. Önemli olan lahuti bir sesin içimizi huzurla doldurmasıdır.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin

Ne mezarlarda okunmak, ne fal bakmak için

***

Kimimiz “saygı göstererek” terk ederiz.

İşlemeli kılıflara koyup duvarlara asarız. Belden aşağıya indirmeyiz. Ayağımızı ona uzatarak yatmayız. “Abdestim yok, aybaşıyım” vs. diyerek zinhar el sürmeyiz. Saygımızdan peygamberin ismini bile anmayız. Anınca da kırk çeşit salavat getiririz. Öyle saygılıyızdır ki Kur’an’a, saygımızdan ne dediğini anlamayı bile saygısızlık sayarız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne duvarlara asılmak, ne el sürülmemek için

***

Kimimiz “yazarak” terk ederiz.

Kufi’den rıka’ya, sülüs’ten cülus’a hat sanatının nadide örnekleriyle bezenmiş türkuaz ve altın sarısı yazmalara işleriz. Hat ve tezhip sanatının mükemmel örneklerini sergileriz. İnceden inceye yazar, bir noktası için kırk divid harcarız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tezhip, ne sülüs, ne hat yazmak için

***

Kimimiz “konuşarak” terk ederiz.

Kur’an üzerine bol bol konuşuruz. Nutuklar atar, hutbeler irad ederiz. Konuşmalarımızı en güzel ayetlerle süsleriz. Besmele, hamdele ve salvele ile başlar, “hur-i iyn” dualarıyla bitiririz. Tefsir dersleri yapar, tapınaklarda vaaz verir, kürsülerde gerdan kıvırmaya bayılırız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tapınak, ne nutuk, ne vaaz dini için

***

Kimimiz “kenarında dolanıp durarak” terk ederiz.

Emsile, bina, maksut, avamil, beleğat, usul, hadis, fıkıh, kelam vadilerinde dolanır dururuz. 72 ilmi öğrenmek için bina okur döner döner bir daha okuruz. Ömür biter 72 ilim bitmez. Meslek kaygılarından, kariyer hesaplarından ilahi mesajın özünü unutur gideriz. Peygamberin ağzından “Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı öldürüldü” ayetini duyar duymaz kılıcını çekip “Bundan böyle kılıcım bu sözün arkasındadır!” diyen sokaktaki adamın sadeliğini, heyecanını, doğrudan muhataplığını hissetmeye kasınıp durmaktan bir türlü sıra gelmez. Halbuki iş bu kadar sade ve basittir.

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne meslek kaygıları ne kariyer hesapları için

***

Kimimiz de “açık arayarak” terk ederiz.

Kur’an’da habire açık ararız. Dörde kadar evlenmeyi emrediyormuş, köleliği onaylıyormuş, erkeğe iki kadına bir hak veriyormuş, kadını aşağılıyormuş, zina edeni taşlayın diyormuş, Muhammed çocuk yaşta kızla evlenmiş, hurafeyle doluymuş vs. diyerek terk ederiz. Kur’an’ı sönmüş bir yıldız gibi görürüz. Eski çağların kitabı muamelesi yaparız. Çağa ayak uyduramadığını söyleriz. Çöl kitabı veya Arap dini olarak görürüz. Bütün bunları gösterebilmek için açık üstüne açık ararız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne erkeği yüceltmek, ne kadını aşağılamak için
Ne Araba paye vermek, ne Acemi hor görmek için

***

Oysa bu kitap esas itibarîyle “yaşayan hayatın” içinde “okunur”. Yaşayan hayattan koptuğu an terkedilmiş (mehcur) olur. Çünkü onun oluş ve doğuş tabiatında dosdoğru “yaşayan hayatın” içinden gelen (kitabun qayyime) özelliği vardır. Keza hakkında bilgi sahibi olurken bile “metafizik bir gerilim” içinde ve “korku ve titreme” (huşu) halinde olmak icap eder. Aksi halde size kendini açmaz.

Zira bu kitap tapınaklarda değil, varoluş sancısı çeken bir öksüzün mağaradan şehre inmesiyle şehrin sokaklarında, evlerinde, çarşılarında, pazarlarında ve de giderek savaş alanlarında doğmuştur. Bu nedenle onu okurken, içinden, “dışarıda gürül gürül akan hayatın” sesini; diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının yalvarışlarını, kölelerin zincir seslerini, at kişnemelerini, kılıç şakırtılarını, şehit feryatlarını, gazi çığlıklarını duymuyorsanız onu asla okumuş olamazsınız.

“Metinde geçmeyeni duyabilmek” işte bu bunun için vardır.

Çünkü Kuran sadece bir “metin” değildir. Onun meali de metinde görünenin yan tarafına yazılması değildir. Bilakis meal, metinde geçmeyeni duyabilme çabasının adıdır. Zira üzerinde çalıştığınız metin, metinlerden bir metin değildir. Bu metin öyle kolayına ortaya çıkmamıştır. Arkasında yirmi üç yıl boyunca esen bir ruh, dalgalanan bir heyecan ve coşkun bir hareket vardır. Bunlardan nasibiniz yoksa Kuran okumak ha bir kuru emektir…

Peki, nedir Kuran?

Kuran, bilgiden ziyade esasında bir bilinç kaynağıdır. Epistemolojiden ziyade ontolojiye dâhildir. Yani bilgi kaynağı olmaktan ziyade, bilgiye ulaşacak olan insanoğluna hitaptır. İnsanı çevresine tepki vermeye çağırır. Onda “Allah şuuru” (takva) uyandırarak hayat yolculuğunda “birlikte yürümeye” davet eder. Bu şuur uyandıktan sonra bilgiye insan kendisi ulaşacaktır.

Bilgi ise bütün varlığa saçılmıştır; tarih, tabiat ve hayat… Bilgi bütünüyle tek bir kişiye veya bölgeye inhisar edilmemiştir. İnsana düşen bunları aramak, esaslı bir hakikat arayışına girmek, tarihin, tabiatın ve hayatın neresinde ise bulup ortaya çıkarmak, Çin’de de olsa gidip almaktır.

Kuran sınırlı sayıda bilgi verdiği yerde bile esas itibarîyle şuur oluşturmak istemektedir. Kuran’ın yazılı bir metin olarak, tekrarlı, kesintili, vurgulu ve dalgalı akışında bunu görmek mümkündür. Esasında Kuran, deruni dile ve cânu gönüle yönelmiş bir hitabettir.

Kuran, insanlığa hiç duyulmamış yepyeni şeyleri getirmez. Bilakis bilindiği halde uygulanmayan, o çok bilenen fakat oralı olunmayan, çeşitli sebeplerle savsaklanan, her insanda fıtraten var olan insanlık vicdanını (basâirun li’n-nâs) uyandırmak ister (45/20). Uyanan vicdanın hayata yansımasını bekler; iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, sevgi, saygı, söz, namus, adalet, erdem, vefa, dostluk, kardeşlik, cömertlik, yiğitlik, mertlik gibi temel insanlık değerleri (hablu’n-nâs) üzerinde ısrarla durur (3/112) ve sürekli olarak bunları talep eder. Bunları aynı zamanda Allah’ın ipi/yolu/değerleri (hablullah) olarak vazeder (3/112).

Kuran bize hakikat arayışında yoldaş olmak ister. Yardım eder, aptalca bir yanlışlığa düşmememiz için bizi uyarır. “Allah” kavramının peşine düşürerek, her şeyden bağımsızlaşmamızı sağlar. Böylece bizi her tür batıl bağımlılıktan kurtararak özgürleştirir. Bu anlamda Kuran işaret parmağı gibidir. Bilfiil, bizzat ve “hemen şimdi” işaret ettiği yöne gitmemizi ister, işaret parmağının kendisi ile uğraşıp durmamızı değil… (Yaşayan Kur’an; Türkçe Meal-Tefsir, Önsöz’den, İnşa yayınları, İst. 2007).

***

Bu Kitab’tır: her insana için dışın öğreten
Gökte, yerde, tende, canda bir Yaratan sezdirten

Bu Kitab’tır: Her kişiye benlik veren, yol açan.
İnsanlığın sergisine armağanlar astırtan
Bu çerağdır: Obalara, konaklara nur saçan
Bir köylünün işlerini tarihlere basdırtan

Bu Kitab’tır: Yürekleri iyilikle besleyen
“El bağına girme” diyen, dost yarasın bağlatan.
Bu anadır: Her öksüze “Yavrum” diye sesleyen
Nice canları kardaş eden birbirüçün ağlatan

Bu Kitaptır; akıllara her bir şeyi sordurtan
“Düşün sonra inan” diyen, doğru yollar gösteren
Bu bilgidir: Ululuğun yapıların kurdurtan
Çıplak dağlar yeşilleten, viran köyler şenleten

Ey kardaşlar! Şu küçücük armağanım atmayın;
Bir goncadır; Muhammed’in gül yaprağından derildi
Sakın, bunu yapma çiçek demetine katmayın
Bu şey size özünüzü açmak için verildi.

(M. Emin Yurdakul, Kur’an-ı Kerim)

İşte bu da Kur’an-ı azim’dir…

Onu terk eden kendini terkemiştir. (İhsan Eliaçık- http://www.haber10.com/makale/7273/)

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

16th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kur’an akademisyenlerin kitabı değildir-Hikmet Zeyveli

Türkiye’de özellikle son 10-15 yıldır gözle görülür bir hal alan Kur’an ve sahih sünnete yönelme vakıası var. Bütün olumsuzluklara ve tepkilere rağmen bu yöneliş her geçen gün etkisini artırıyor. Hissettiğimiz vakıaya İlişkin olarak neler söylemek istersiniz?

Bizde İslam adına işlenen en büyük cinayet, tefekküre ve akletmeye yer vermeyen bir zihniyetin “İslam” diye takdim edilmesidir. Oysa İslam’ın yol gösterici kitabı Kur’an; sadece düşünen, akleden, tefekkür eden insanları muhatap almaktadır.

Kişilikleri yok eden uzun taklîd dönemlerinin getirmiş olduğu bir psikozla ne Kur’an’ı anlamak, ne de ona riayet etmek mümkün olabilir. Sadece Kur’an’ın maddesini veya telaffuzunu fetiş hale getiren; onun anlamına ulaşmaktan, yarasaların ışıktan korktukları gibi rahatsız olan kesimler her dönemde var olagelmiştir.

Şu ifadeler, günümüzün yüksek tirajlı ve din-pazarlayıcısı bir gazetesinde bir bilen(!)in kaleminden fışkırmaktadır:

Tefsir konusu bu kadar ciddi iken (anlamadan Kur’an okunmaz) diyerek herkesin Kur’an-ı Kerim’i anlamasını tavsiye etmek, büyük sapıklıktır.”

Maalesef, bu kabil şer-kuvvetleri büyük maddi imkanlarla donatılmış olduklarından, çevresinden ve gerçek dünyadan tecrit edebildikleri bazı kesimler üzerinde etkilerini koruyabilmektedirler.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, insan tefekkürünü büsbütün zincire vurmak, din adına bile olsa kolay olmamaktadır. “Hatır için” değil, “tahkik” üzere iman etmek isteyen insanlar, aklını ve tefekkürünü başkalarına teslim etmeden, sorumluluklarının bilinciyle hareket etme kişiliğini elde etmeye başlamışlardır. Güneş balçıkla sıvanamaz. İslam’ın sunduğu hidayet yolunun tahrifçileri ve tekelcileri ne kadar direnseler de bu tefekküre zincir vurmak mümkün değil.

Kur’an’ın insanlıca sunduğu ve onun şerefli elçisinin hayatıyla pratize ederek bizlere “güzel bir örneğini” bıraktığı fıtrat dini İslam’ı öğrenmenin ve onu yaşamanın, kimsenin tekelinde olmayıp herkesin hakkı olduğu gerçeği artık kabul edilmek zorundadır.

 

 

Yapılan Kur’an çalışmalarının niceliğinin yanı sıra niteliklerine ilişkin olarak neler düşünüyorsunuz?

Ben bu soruyu, Türkiye’de ve Türkçe olarak yapılmakta olan Kur’an çalışmaları şeklinde anlayarak cevaplamak istiyorum:

Türkiye’deki Kur’an çalışmaları nicelik olarak, diğer İslam ülkelerinde yapılanlara oranla çok cüz’i kalmaktadır. Ancak son yıllarda bu çalışmalar biraz daha artmış bulunmaktadır.

Niteliğine gelince, maalesef, bir kaç özgün sayılacak çalışmayı istisna edersek gerçekten ilmi ve bağımsız çalışmalar bulmak zor görünüyor. Bu­nun temel sebeplerinden birisi, bence, Kur’an üzerinde çalışan kimselerin şartlanmalardan, daha doğrusu taklitten kurtulamamalarıdır. Bunun sonucu olarak da, ya geleneksel nakillerden öteye geçilememekte ya da “körlerin fili” kavradıkları kadar Kur’an kavranabilmektedir.

 

 

Görebildiğimiz kadarıyla yakın zamana kadar yapılan vb hala da yapılmakta olan Kur’an çalışmalarının temel özelliklerini Kur’an usulü olarak nitelendirebileceğimiz konular oluşturuyor. Bu elzem ve öncelikli konuların yanı sıra; Kur’an’ın günlük yaşantıya, sosyal hayata, dünya ve sorunlarına ilişkin çalışmalar çok çok yetersiz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şüphesiz Kur’an akademisyenlerin kitabı değildir. Kur’an yaşayan, olaylar içerisinde rol alan, sorumluluk üstlenen, sosyal bir varlık olan tüm insanların kitabıdır.

Kur’an, âkil-bâliğ her insana İki önemli mükellefiyet yüklemektedir. 1. iman, 2. Salih amel. imanın temelinde Allah’a inanıp O’nun murakebesinin bilincinde olmak ve adil bir hesap gününe inanarak davranmak var ki bu temel (takva) kelimesiyle karşılanabilir.

Salih amelin ise başında salat (namaz) ve İnfak gelir. Salat, takvayı muhafaza etmenin lezimesidir. İnfak ise insanın, hemcinsine karşı sorumluluğunu ifaya vesile olan en şerefli bir ameldir, iman ve takvasının pratiğidir.

İnfakın en genel anlamı: “Sahip olduğu her imkandan, başkasının da faydalanmasını sağlamak” şeklinde verilebilir. (Mimma razaknâhum yunfiqûn.) Bunun gerçek pratiği öncelikle, insanın maddeye olan kölelik derecesindeki düşkünlüğünü kırar veya en azından azaltır, insanların bencillik duygularını ıslah eder, başkasını da düşünmesine yardımcı olur. Bu salih amel, iman yani takva ile birleşirse gerçekten kendine ve çevresine faydalı olmanın en samimi yolu elde edilmiş olur.

Denebilir ki İslam’ın temel hedefi, insanı ‘ebedî yurd” hazırlarken bireysel ve toplumsal planda onu yüceltmek, erdemli kılmaktır. (Ve leqad kerremnâ benî âdeme.)

 

 

Bugün toplumu ve bireyi amansız bir seklide saran Batıcı, laik, şirk kültürüne ve bu kültürün doğurduğu sonuçlara karşı en etkili çözüm olarak duran Kur’an mesajının söz konusu insanlara ulaştırılamadığı bir gerçektir. Bu eksikliği nasıl giderebiliriz?

Kur’an mesajını insanlara iletirken karşılaşılan problemlerden en önemlisi muhatap modern insanın kafasında Kur’an hakkında peşin yanlış kanaatlerin varlığıdır. Ayrıca görünüşte Kur’an’a sahip çıkan ve fakat Kur’an’ın ne muhtevasından haberdar, ne de onu öğrenmeye arzulu olmayan kesimlerin varlığı da işi daha da zorlaştırmaktadır.

Bu durumda iki yol gözükmektedir:

Birinci yol: Kur’an’a sahip çıkan ve fakat onu anlamaktan istifa eden kesimden teberri ederek ve Kur’ani anlamaya yetenekli muhatabına da bu şekilde kendini tanıtarak yola çıkmak.

İkinci yol: Kur’ani evrensel gerçekleri ihata ettikten sonra, önce Kur’an’ın adını anmadan, bazı dini sloganlara başvurmadan, bu gerçekleri muhataba iletmeye çalışmak ve muhatabın Kur’an hakkındaki yanlış peşin fikirleri bertaraf edildikten sonra, ona daha özel dini (insani) sorumlulukları hatırlatmak.

Şunu da hatırlatalım: Kur’an, insanlara hitap ederken hiç bir zaman sloganlara başvurma ihtiyacını duymamıştır, “İslam” ve “Kur’an” kelimeleri de, tanım ve kavramları muhataplarca iyice sindirildikten sonra ve yine de sloganlaştırmadan kullanıma başlanmıştır.

 

 

Allah’ın Kitab’ı bize sürekli cemaat olmayı öğütlerken bugün bunu layıkıyla gerçekleştirebilmiş değiliz. Sizce bu durumun sebepleri nelerdir?

İnsan, doğuştan sosyal bir varlıktır. Bireycilik ya da ihtilafta yaşamak arızidir ve bireyin dejenerasyonunun göstergesidir.

Materyalist (ateist) ideolojilerin insanı bencilleştirmesi, sosyal bir varlık olma vasıflarını yok etmesi kaçınılmaz ve zorunludur.

Allah’a inanan bireylerin ihtilafta kalmalarının sebeplerini ise şöyle sıralayabiliriz:

1. Cehalet: Allah’ı layıkıyla idrakte cehalet; Allah’ın rehberiyetine olan ihtiyaçlarından cehalet.

2. ihtilafta yaşamayı dinin bir tezahürü sanmak (”Ümmetimin ihtilafı rahmettir” uydurmasına inanmak).

3. ihtilafı caiz görmemekle beraber, bundan kurtulmak için yeterli cehdi göstermemek.

Aslında ihtilafın sebebini teke indirerek “cehalet” şeklinde teşhis edebiliriz. Nitekim merhum Akif’de aynı teşhisi koymuş ve “cehaleti en büyük düşman olarak ilan etmiştir:

Ey hasmı hakiki, seni öldürmeli evvel,

Sensin bize düşmanları üstün çıkaran eli

 

 

Kur’an’ı tatbik etmede sünnetin önemli bir yeri bulunduğunu biliyoruz. Kur’an ve Sünnet ilişkisine sünnet ve hadis tanımı ile birlikte nasıl bakabiliriz?

Öteden beri “galat-ı meşhure, fasih-i mehcurden yeğdir* demişler ve çoğu zaman yanlış kullanımlar, doğru ifadeleri unutturmuştur.

Sorunuzda da bu yanlış, yani şöh­ret bulmuş, adeta tevatür derecesine çıkarılmış bir hata var: Kur’an-Sünnet ikilemi.

Kur’an’da ve en eski edebi metinlerde, Kur’an ve Sünnet kelimeleri, karşı karşıya veya yan yana ünümüzdeki vurgusu ve yaygınlığıyla kullanılmamıştır.

Kur’an-ı Kerim’de vurgulanan, dikkat çekilen bir “Allah’ın sünneti” vardır: Allah’ın yaratılmışların fıtratına koyduğu kanunlar; bireysel ve sosyal kanunlar. Bu kanunların doğru teşhisi insanın hidayetini kolaylaştıracaktır. Allah’ın hidayet mesajını insanlara tebliğle görevlendirilen o şerefli Peygamberin, Allah’ın sünnetini herkesten daha iyi anladığına ve bu kavrayışla Kur’an-ı Kerim’in düstûrlarını ilk muhatap toplum da en güzel bir örnek olacak şekilde uyguladığına inanıyoruz.

İşte bu ilk peygamberi uygulamayı, Kur’an’ın yanında ikincil bir kaynak gibi görerek “sünne” ismiyle terimleştirmek, bence yanlıştır.

Bunu böyle söylemekle “İlk peygamberi uygulama”yı küçümsemiş olmayız. Bilakis onun önemini vurgulamış oluruz. Ancak şöyle izah etmeliyiz: Kur’an’ın şifahi hidayetini amelen yaşatan peygamberi uygulamadır. Bu tıpkı okuduğumuz bir tiyatro eserinin, bir de sahnelenmiş halini seyretmemize benzer. Okunan ve sahnelenen eser aslında aynı şeyleri vermeyi hedeflemiştir. Ve birbirine aykırı imajlar veremezler.

Bu kadar izahtan sonra “Kur’an ve sünnet”, diyeceğimize şöyle desek meşhur bir galatı düzeltmiş oluruz herhalde: “Kur’anî (ilahî) sünnetin peygamberi uygulaması”. Kavramları böyle düzelttikten sonra. Peygamberi uygulamaya olan ihtiyacımızın tartışılmazlığı da açıkça ortaya çıkar.

“Hadis” kelimesi de Kur’an’da ve ilk dönem eserlerinde “söz”, “konu” gibi manalar ifade etmekte olduğuna göre, yalın halde değil, “peygamberin hadisi” şeklinde kullanılırsa, kasdettiğimizi doğru ifade etmiş oluruz.

Bizce Hz. Peygamber’e ait her fiil, her söz önemlidir. Yeter ki doğru tespit edilsin ve doğru yorumlansın.

“Sünnet” veya “hadis’in manalarını doğru anlamak ve Kur’an mesajına nazaran konumunu doğru takdir etmek, Kur’an’ın anlaşılmasında ve ona yönelmede en önemli konulardan biridir.

Düzeltilmiş tarifleriyle dikkate alırsak, hadis ve sünnetin farklı kavramlar olduğunu ve birbirinin yerine kullanılamayacağı anlaşılacaktır. Her “hadis”, bize bir sünneti nakletmez, fakat bazı sünnetler, hadislerle, daha doğrusu şifahî rivayetlerle gelmektedir.

Aslında İslam’ı tercih etmiş akıl sahibi hiç bir kimse, o dinin peygamberinin rolünü, fonksiyonunu inkar edemez. Onun peygamberi örnekliğinden müstağni olamaz. Ancak bu gerçeği teslim etmek ve kabullenmek, hadis veya sünnet adıyla bize intikal eden her rivayeti kritiksiz, körü körüne taklid etmeyi hiç mi hiç mazur gösteremez ve hele hiç mi hiç zorunlu kılamaz. Çünkü, her büyük ideal ve şahsiyetlerin etrafından görülegeldiği gibi Hz. Peygamberin de şahsının çevresinde çok geniş bir uydurmacılık furyası yaşanmıştır. Bu uydurmacılık, ilk dönemlerden günümüze doğru geldikçe yoğunluğunu ve cüretini arttırmıştır, öyle ki artık bir sözün “hadis” diye rivayet edilme­sinden sonra, onun Kur’an’a, sağduyuya, akla aykırılığa hiç önemli görülmeden onu hemen kabullenmek “takva”, onu reddetmek ise dinin temellerinden birine yöneltilmiş bir darbe sayılmıştır.

Ve bu psikozla her çeşit akıl-dışı, fıtrata aykırı ve sonuç olarak Kur’an’a aykırı inanç ve ameller İslam’ın malı olarak pazara çıkarılmış; İslam’ın gerçek çehresi tanınmaz hale getirilmiştir.

Bunlara uzun uzadıya örnekler ver­mek için uygun yer burası olmadığından şöyle diyerek sözümüzü bağlayalım:

Allah’ın hakkını Allah’a, beşerin hakkını -velev peygamber olsun- beşere has kılarak, yani gerçek tevhide yönelerek yol alabilirsek, İslam Kur’an ve peygamber hakkında daha doğru ve sağlıklı bilgilere ulaşabiliriz.

 

 

Müslümanlar, sizi daha ziyade “Kelime” dergisindeki yazılarınızdan tanıyorlar. Dergide gerçekten müslümanlar yararına olarak çok önemli konulara değinmiştiniz. Yakın geçmişte yaşadığınız dergi tecrübesiyle birlikte Türkiye’de müslümanların çıkardığı dergilere ve bu arada bizim çıkartmaya çalıştığımız dergiye ilişkin olarak neler söylemek istersiniz?

Dergicilik hakkında fazla tecrübem olmamakla beraber şu kadarını söyleyebilirim:

Bizde birçok dergi, gazetelerin yaptığı görevi yapmaya çalışıyor. Nitekim bazı gazeteler de dergilerin konusu olabilecek şeyleri malzeme olarak kullanmaktalar.

Bence bir dergi, eğer magazin ve aktüalite konularını doğrudan hedeflememişse, biraz daha kalıcı ve aktüalitesini yitirmeyen konuları işlemelidir. Mamafih bir dergi fazlaca tek düze de olmamalıdır. Okuyucusuna biraz çeşni tattırmak için, Sayın Mengüşoğlu’nun deyimiyle fazlaca “asık suratlı” olmamak için gayret göstermelidir.

En önemlisi, sadece yazmak için ya da bir yerlerden okuyucuya bir şeyler aktarmak için dergiciliğe heveslenmemelidir. Kitle ve cemaat dergileri için söyleyecek bir sözümüz yok. Çünkü onlar mutlaka okunmak için çıkarılmazlar. Bağımsız, iyi niyetli ve amatör gayretlerle çıkarılacak dergilerin yazar kadrosunun arkalarında birazcık fikri birikimleri olmalıdır. Bu birikimin getirdiği özümsenmiş fikrî konular veya özgün edebi yazılar okuyucuya sunulmalı, böylece okuyucu atlama taşı veya deneme tahtası yerine konulmamalıdır.

Hele fikrî konular, araştırma yazıları, çok ciddiyetle ve gerçekten sorumluluk duyularak kaleme alınmalıdır. Hiç olmazsa, acemiliklerin çıkarılması, araştırma yazılarıyla değil, deneme türünden daha az sorumluluk getirici yazılarla denenmelidir.

Her şeye rağmen, bir kitleye sırtını dayamayan, samimi gayretlerin, hem Allah, hem de insanlar nezdinde ma’kes bulacağına inanıyorum.

Bu vesile ile, HAK SÖZ’ün özlü ve özgün olmasını temenni ediyor, başarılar diliyorum.

Röportaj: Ahmet Demirel-M. Mehmet Durak

Haksöz Dergisi – Sayı: 10 – Ocak 92Röportajlar

http://www.haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=113

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

6th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

MUHKEM MÜTEŞÂBİH

Kitâb’ı sana O indirdi. Onun bazı ayetleri muhkemdir (ki) onlar Kitâb’ın anasıdır. Diğerleri de müteşâbih(birbirine benzeyen, sonucu tam bilinmeyen)dir. Kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak, uyardığı sonuca uğra(yıp belâlarını bulmak için onun müteşâbih ayetlerinin ardına düşerler. Oysa onun te’vil(uyardığı sonucun ne zaman gerçekleşeceğimi Allah’tan başka kimse bilmez- İlimde ileri gidenler: “Ona inandık, hepsi Rabbimiz kalındandır” derler. Sağduyu sahihlerinden başkası düşünüp öğüt almaz. (Âl-i İmrân: 94/7)

Bu ayette Kitabı Allah’ın indirdiğini, onun temel ayetlerinin muhkem olduğunu; bir kısım ayetlerinin de müteşâbih olduğunu; kalblerinde eğirilik olanların, fitne (baskı) yapmak ve onun bildirdiği sonuca (belâya) uğramak için müteşâbih olanların ardına düştüklerini; oysa onun te’vîlini (bildirdiği azabın ne zaman geleceğini) Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini; ilimde râsih olanların ise “ona inadık, hepsi Rabbimiz kalındandır” diye­ceklerini bildirmekte ve sadece sağduyu sahiplerinin öğüt alacağım vurgu­lamaktadır.

Muhkem, manası açık, herkesçe anlaşılabilen ayetlerdir. Müteşâbih ise kök itibarıyla benzer demek ise de burada benzerliğinden dolayı mânâsı tam anlaşılamayan, başka anlamlar çağrıştıran ayetlerdir.

Önce bu konuda Râğıb’ın açıklamasını verelim:

Allah, sözün en güzelini, (Kur’ân’ın ayetlerini güzellikte) birbirine benzer, ikişerli bir Kitâb halinde indirdi. Railerinden korkanların, ondan derileri ürperir, sonra derileri ve kalbleri Allah’ın zikrine yumuşar. İşte bu (Kitâb) Allah’ın rehberidir. Dilediğini bununla doğru yola iletir. Ama

Allah kimi sapıklığında bırakırsa artık ona yol gösteren olmaz.(Zümer:59/23)

59/23. ayette, Allah’ın, Kur’ân ‘ı, müteşâbih, mesânî bir kitâb olarak indirdiği; Allah’a saygılı olanların onu okurken tüylerinin ürperdiği, Al­lah’ın zikri karşısında derilerinin ve kalblerinin yumuşadığı; işte bunun, dilediği kulunu doğru yola ileteceği bir rehber olduğu; Allah’ın şaşırttığını kimsenin doğru yola iletemeyeceği vurgulanmaktadır.

Müteşâbih, şebeh kökünden gelir. Şibh, şebeh ve şebîh renk,tad, adalet ve zulüm gibi nicelik, nasıllık bakımından benzer demektir. Aynı kökten gelen şüphe de iki şey’in, ya fizik veya anlam bakımından, birbirinden ayırt edilemeyecek derecede birbirine benzemesi demektir. Burada Kur’ân ayetlerinin, güzellikte, belâğette hep birbirine benzer, biri diğerinden ayırd edilemeyecek derecede güzel, birbiriyle uyumlu demektir.

Râğıb’a göre Kur’ân ayetleri bir bakımdan tamamen muhkem, bir bakımdan tamamen müteşâbihtir. Allah tarafından açıklanıp, izah edilmesi ve sağlam kılınması bakımından Kur’ân’in bütün ayetleri muhkemdir. Güzellikte birbirine benzemesi açısından da Kur’ân’in tamamı müteşâbih­tir.

Müteşâbih de üç kısma ayrılır Yalnız lafız bakımından, yalnız anlam bakımından, hem lafız hem anlam bakımından müteşâbih. Lafzan mütşabih de ikiye ayrılır:

1) Müfred kelimeler: Bunlarda ya garîbliğinden dolayı müteşâbihtir gibi. Yahut Lafızda müşareket dolayısıyla (aynı lafızda olan farklı kelimeler) müteşâbih olurlar.

2) Cümleler. Bunların müteşâbihliği üç yönden olabilir.

2-1) Sözün kısalığmdan :Şayet öksüz(kızlarla evlendiğiniz takdirde on)lar hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkardanız, size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. [1]ayetinde teşâbüh (benzerlik) sözün kısalığından gelmektedir.

2-2) Sözün uzunluğundan: O’nun benzeri gibi bir şey yoktur”[2] Râğıb’a göre burada kâf fazladır. Şayet denseydi söz, dinleyici için daha açık olurdu.

2-3) Yahut kelâmın nazmından (düzeninden, vezninden) ileri gelir:”Kuluna Kitâb ‘ı indirdi ve onu eğri büğrü yapmadı (pürüzsüz) değerli bir kitâb yaptı.” [3]

Bunlar lafzan müteşabih olanlardır. Anlam bakımından müteşâbih olanlar ise Allah’ın sıfatları ve Kıyamet hakkındaki ayetlerdir. Bu mânâları kavramamız mümkün değildir. Çünkü biz algılayamadığımız şeyleri kavrayamayız.

Hem lafız ham mânâ bakımından müteşâbih olanlar da beş kısımdır:

1) Genel, özel gibi nicelik bakımından müteşâbih olanlar .gibi.

2) Vücûb ve nedb gibi nitelik bakımından müteşâbih olanlar: gibi.

3) Nâsih mensuh gibi zaman bakımından müteşâbih olanlar: gibi.

4) Ayetlerin indiği yer, zaman ve olay bakımından müteşâbih Evlere arkalarından girmek iyilik değildir.

iyilik, Allah ‘tan korkanın iyiliğidir. [4] Ertelemek, küfürde daha ileri gitmektir”[5]gibi. Çünkü câhiliyye döneminin âdetlerini bilmeyenin, bu ayetlerin mânâsını anlaması mümkün değildir.

5) Bir eylemin sahîh, ya da fâsid olmasının şartları bakımından müteşâbih olanlar: Namazın ve nikâhın şartlarını bilmek gibi.

İşte müfessiilerin müteşâbih hakkında söyledikleri, hep bu tasnîfin içindedir[6].

Ya tesniye’den veya senâ’dan gelen mesânî de mesnâ’ın çoğuludur. Allah, sözlerin en güzeli olan Kur’ân ‘ı, bütün ayetleri güzellikte, belâğette, düzende, kapsamda birbirine benzer, övgüye lâyık bir Kitâb olarak indirdi. Yahut ikişerli, tekrarlı olarak, herşeyi çiftiyle, karşıtıyla açıklayan ve anlatımları birbirinden güzel olarak indirdi. Kur’ân’da herşey ikili, karşıtlı olarak anlatılır. Gök, yer; cennet, cehennem; melek, şeytân; emir, nehy; va’d ve va’îd gibi. Bunlar birbiri ardından anlatılır. Mü’minlerin hali anlatıldıktan sonra kâfirlerin hali; Allah’ın gökteki kudret işaretlerinin ardından yerdeki kudret işaretleri; zamandaki kanıtların ardından mekân­daki kanıtları anlatılır. Ve herşey karşıtıyla anlatılınca daha iyi kavranır.

Kur’ân’daki bu karşıtlık üslûbu, ruhta derin etki yapar. Allah’tan korkanlar, Kur’ân’ı dinleyince o kadar etkilenirler ki derileri ürperir; Allah’ı anmakla gönülleri yumuşar, ruhları duygulanır. İşte o Kitâb, Allah’ın dilediği kulunu doğru yola ileteceği böyle bir yol gösteren Kitâbdır, Al­lah’ın, sapıklığına terk ettiği kimse doğru yolu bulamaz. Çünkü Allah’ın çağrısına gelmeyen, başka nereye gitse sapıklıktadır. O’nun çağırdığı yol­dan başka doğru yol yoktur. O çağrıya uymayan, sürekli sapıklık içinde kalır.

Muhkem ve müteşâbih ayetler hakkında seleften birçok söz rivayet edilmiştir. Alî ibn Ebî Talha, İbn Abbâs’ın şöyle dediğini aktarmıştır: “Muhkem ayetler, Kur’ân-ı Kerîm’in nâsihi, helâli, haramı, hudûd ve ah­kâmı, emredilip yapılan hükümleridir.” Başka rivayetler de muhkemin, Kitabın esası olan bütün emir ve yasaklan olduğunu anlatmaktadır. Müte­şâbih hakkındaki görüşler de şöyledir:

1) Mensûh ayetlerdir, 2) Kıyametin kopması vs. gibi bilginlerin bilemeyeceği ayetlerdir, 3) Elif tâm mîm gibi hurûf-i mukatta’adır, 4) Mânâsı birbirine benzer ayetlerdir, 5) Sözleri yinelenen lafızlardır, 6) Birkaç mânâya gelebilen ayetlerdir, 7) Kıssalardan ve darb-ı mesellerden söz eden ayetlerdir. [7]

Fakat müteşâbih hakkında en doğru görüş, İbn Kesîr’in dediği: mânâsı kapalı olan ayetlerdir. Samimî inananlar, Kitabın bütün ayetlerinin Allah tarafından gönderildiğine inanırlar. Yüreklerinde hastalık bulunanlar ise mânâsı kapalı olan, herkes tarafından kolayca anlaşılamayan, mutlaka tefsîr ve beyana ihtiyaç duyulan ayetlerin ardına düşer, onları istedikleri biçimde yorumlamak suretiyle halk üzerinde baskı yapmak, böylece onun te’vîline (uyardığı azaba) çarpılmak isterler. Onun te’vîlini, bildirdiği azabın ne zaman geleceğini yalnız Allah bilir.

Bilginlerin çoğu, cümlesinde lafza-i celâl üzerinde durmanın gereğine hükmetmişler, böylece müteşâbihin te’vîlini Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği kanâatine varmışlardır. Bu görüşe göre lafza-i celâlden son­raki vâv, iptidâiyyedir. O zaman mânâ şöyle olur: “Onun te’vîlini Allah’tan başka kimse bilmez; ilimde râsih olanlar, ‘ona inandık, hepsi Rabbimiz kalındandır’ derler.”

Bazı bilginlere göre de lafza-i celâlden sonraki vâv, ‘âtıfadır. O zaman mânâ şöyle olur: “Onun te’vîlini, ancak Allah ve ilimde râsih olanlar bilir.” Abdullah ibn Abbâs’ın, *’Ben onun te’vîlini bilenlerdenim” dediği rivayet edilir.

Râğıb Müfredat’ında müteşâbihi üç kısma ayırmıştır: “Bir kısmının mânâsını Allah’tan başka kimse bilmez. Kıyametin kopması, Dâbbenin çıkması ve benzen şeyler böyledir. Bir kısmını insan bilebilir. Garîb lafızlar, kapalı hükümler gibi. Bir kısmı da bu ikisi arasında bulunmaktadır. Bunları, derin bilgi sahiplerinin ancak bir kesimi bilir, hepsi bilemez. İşte Pey-amber(s.a.v.)in, ‘Alî (r.a.) ve Abdullah ibn Abbâs İçin: “Allanım, onu dinde bitgiliyap, ona te’vîli öğret!” sözüyle işaret edilen te’vîl, müteşâbihin bu kısmının te’vîlidir.”

Şüphesiz Râğıb’m bu fikri daha isabetlidir. Allah’ın zâtı ve sıfatlarının mâhiyeti bilinmez. Bundan dolayı Allah’ın Elçisi (s.a.v.): “(Rabbim,)Sen kendini övdüğün gibisin, ben seni övecek kelime bulamam” demiştir. [8]

Müteşâbih ayetler konusunda İslâm bilginleri, başlıca iki yol tutmuş­lardır. Birincisi selefin yoludur. Selefe göre müteşâbihlere inanmalı, fakat onların gerçek bilgisini Allah’a havale etmelidir. İmâm-ı Mâlik: “Rahman ‘Arşa istiva etti”[9] ayetinde Rahman ‘in Arşa istivasından soran bir adama, “İstiva bilinmektedir, fakat nasıllığı bilinemez. Bundan sormak bid’attir. Seni kötü bir adam sanıyorum; bunu benim yanımdan çıkarın! [10] demiştir. Daha sonra gelen bilginlere göre açık anlamına yormak mümkün olmayan kelimeyi, Allah’ın zâtına yakışır bir mânâ ile açıklamak lâzımdır. Bu görüş, İmâmu’l-Haremeyn ile sonra gelen bilginlerden bir gurupa nisbet edilir.

Bizim kanâatimize göre “Onun te’vîli” kelimesindeki zamîr, müteşâbih kelimesine değil, Kitâb’a gitmektedir. Yani fitne yapmak iste­yenler, müteşâbih ayetlerin te’vîlini değil Kitâb’m te’vîlini istemektedirler.

Kitâb’ın te’vîli de onu istenilen biçimde yorumlamak değil, onun uyarısının hakikati, yani bildirdiği azabın, va’d ve va’îd’in gerçekleşmesini istemektir. Ayette Kitabın müteşâbihinin ardına düşenlerin, Kitâb’ın te’vî­lini istedikleri, yani Kitâb’ın tehdîd ve uyarılarının, başlarına gelmesini istedikleri anlatılmaktadır. Kimse başına azâb gelmesini istemez ama Ki­tâb’ın anlamını istediği biçimde yorumlayıp halk üzerinde baskı, hege­monya kuranlar, bu davranışlarıyla sanki başlarına azâb gelmesini istemiş olurlar. Te’vîlin, İlâhî uyarıların gerçekleşmesi anlamında olduğu, Kur’-ân’ın kesin ifadesiyle sabittir:

İlle onun te ‘vîlini mi gözetiyorlar? Onun te’vilİ geldiği (haber verdiği şeyler ortaya çıktığı) gün, Önceden onu unutmuş olanlar derler ki: “Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefâ’atçileritniz, var mı ki bize şefâ’at etsinler, yahut tekrar gen döndürül(üp dünyâya gönderilmemiz mümkün mit ki, (orada eski) yaptık­larımızdan başkasını yapalım?” Onlar, kendilerini ziyana soktular ve uydurduktan şeyler, kendilerinden saptı (kaybolup gitti).” (A’râf: 39/53)

Hayır, bilgisini kavrayamadıkları, sonucu henüz başlarına gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Bak, o zâlimlerin sonu nice oldu? (Yûnus: 51/39)

36- Onunla beraber iki genç daha zindana girdi. Onlardan biri dedi ki: “Ben düşümde şarap sıktığımı görüyorum,” Öteki de: “Ben de, görüyorum ki başımın üstünde ekmek taşıyorum, kuşlar ondan yiyor. Bunun yorumunu bize haber ver, zira biz seni güze t davranan^ iyi rüya yoran)lardan görüyoruz.1′ dedi. 37- (Yusuf) Şöyle dedi: “Size rıztk olarak verilen yemek, henüz size gelmezden önce bunun yorumunu size haber vermiş olurum. Bu (yorum) Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir (bu bilgileri Rabbim bana lütfetti). Ben, Allah’a inanmayan, âhireti de inkâr eden bir kavmin dînini terk ettim:” (Yûsuf: 53/36-37)

Görüldüğü üzere bu ayetlerde te’vîl, ihtimâli bir mânâ değil, kelime­nin gerçek anlamı, bildirilen şeyin gerçekleşmesi anlamındadır. Tefsirine çalıştığımız Âi-i tmrân 7. ayette de te’vîl, müteşâbihin yorumlanması demek değil, Kitabın uyarılarının gerçekleşmesi demektir. Yani ayette, müteşâbih ayetlerin ardına düşüp insanları kuşkuya düşüren ve ayrıntılara girerek halk üzerinde baskı ve hegemonya kuran din uzmanlarının, Kitabın te’vîline uğrayacakları, Kitabın bildirdiği azaba çarpılacakları belirtilmektedir. Mânâ bu olduğuna göre, Âl-i İmrân: 94/7. ayette müteşâbihlerinin ardına düşülüp te’vîline uğranılacak Kitâb acaba Kur’ân mıdır? Eğer bu ayette kastedilen Kitâb Kur’ân değilse, asırlardan beri bu Kitabı Kur’ân sanıp buna göre verilen mânalar, yapılan yorumlar hep askıda kalır.

Şimdi Kur’ân-ı Kerîm’de çok sık geçen, özellikle “el”, ta’rîf harfiyle birlikte kullanılan el-Kitâb ile hangi Kitabın kastedildiğini gözden geçirelim. Konuyu iyi anlayabilmek için bazı sûre başlarında bulunan ve kendi başına bir anlam taşımayan bağımsız haıfler(hurûf-i mukatta’a'n)ın bulunduğu muhtevayı, Kur’ân’m iniş târîhine göre gözden geçirince görürürüz ki bazı sûre başlarında bulunan bu bağımsız harfleri, Kur’ân’dan önceki İlâhî Kitâb’a işaret edilmiştir. Bu harflerle verilen mesaj şudur: Dilleri, bu harflerden oluşan sizin anlamadığınız O İlâhî Kitâb, sizin anladığınız açık bir Arapça ile Hz. Muhammed’e vahyedilmiş, yani Tanrısal Mesaj, sizin anlayacağınız bir düzeye indirilmiştir.

Abdullah ibn Abbâs’ın şöyle dediği rivayet edilir: “Allah ta’âlâ her kitabı Arapça indirmiştir. Ancak Cebrâîl o Kitabı, her peygamberin diline çevirirdi ki peygamber onu, toplumuna açıklasın[11]

Kurtubî: “Sonra Kitabı, kullarımızdan seçtiğimiz kimselere mtrâs verdik.” [12]ayetinin tefsîrinde şöyle diyor: “Buradaki Kitâb ile, Kitâb’ın an­lamlan, ilmi, hükümleri, inançları kastedilmektedir. Yüce Allah, Muham-med (s.a.v.) ümmetine daha önce indirilmiş bulunan Kitâbların anlamlarını içeren Kur’ân’ı vermekle Muhammed(s,a.v.) ümmetini daha önceki Kitâb’a vâris kılmış gibidir.” [13]

Gerçi biz, o ayette Kitâb’a vâris kılındıkları bildirilen kimselerin, Muhammed ümmeti değil, İsrâîloğıılları olduğuna çünkü bu husus, A’râf: 39/169′ncu ayette açıkça belirtilmiştir- ve Kitâb ile kastedilenin de Tevrat olduğuna kaniiz ama Kurtubînin yorumu da nisbeten görüşümüze yakındır.

Özetle: Bu harflerin başında bulunduğu sûrelerde, önce bu harflerle, Araplarca mânâsı anlaşılmayan daha önceki İlâhî Kitâblara işaret edilmiş, daha sonra da onların İçeriği, Arapça olarak Hz. Muhammed’e vahyedil-miştir.

Kur’ân’ın ifadesine göre Kitâb, Hz. Musa’ya verilmiş, Hz. Muham-med’e indirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de Kitâb kelimesinin geçtiği yerleri inceledik ve gördük ki Kitabın verilmesi ile Kitabın indirilmesi ayrı mânâya gelmektedir. Kitabın verilmesi, doğrudan doğruya yazılı olarak peygambere verilmesidir. Kitabın indirilmesi ise Kitabın içerdiği gerçeklerin, peygam-ber’in anlayacağı bir dille kendisine vahyedilmesidir. İlâhî Kitâb Hz. Musa’ya yazılı olarak verildiği İçin Kitabın Musa’ya verildiği ifade edilir:

Mâsâ ‘ya Kitâb ‘ı verdik. (İsrâ: 50/2),

Andolsun, Musa’ya Kitabı verdik. (Kasas: 49/43,Hûd: 52/110, Fussilet: 61/45, Mü’minûn: 74/49, Secde: 75/53, Bakara: 92/53,87),

Sonra Mûsâ ‘ya Kitabı verdik.(En’âm: 55/154),

Onlara (Musa’ya ve Hârûn ‘a) açık ifadeli Kitâb’ı verdik. (Sâffât: 56/117)

Andolsun biz, Musa’ya ve Harun’a hak ve bâtılı ayırdeden ve korunanlar için bir ışık ve öğüt olan Kiîâb’ı verdik. (Enbiyâ 73/48)

Kendilerine Kitâb’ı verdiklerimiz. (Kasas: 49/52, En’am: 55/20,89, 114; Bakara: 92/121, 146),

Andolsun biz, İsrâtloğullarma Kiîâb, hüküm (hikmet, hükümranlık) ve peygamberlik verdik. (Câsiye: 65/16) Kendilerine Kitâb verilenler (Miiddessir: 4/31, Âl-i İmrân:94/19,20, 186, 187; Nisa: 98/47, 131; Beyyine: 101/4; Mâide: 110/5,7; Hadîd: 112/16; Tevbe: 113/29),

İbrahim ailesine Kitabı ve Hikmeti vermiştik.(Nisa: 98/54)

İbrahim ailesi de İsrâîloğuilarıdır. Hz. Muhammed(s.a.v.)den önce Araplara Kitâb verilmemişti. İlâhî Kitâbdan yoksun olduklarından ümmî lakabını taşıyan Araplar, kendilerine de dilini anlayacakları İlâhî bir Kitâb verilmesinin özlemi içinde İdiler. Kur’ân-ı Kerîm, çeşitli ayetlerinde onlarm bu özlemine işaret etmektedir:

Halbuki biz onlara okuyacakları bir Kitâb vermemiştik ve senden önce onlara bir uyarıcı göndermemiştik. (Sebe: 58/44)

Yoksa sizin bir Kitabınız var da anda mı (bu hükümleri) okuyuorsunuz?(Kalem: 2/37)

Yoksa bundan önce onlara bir Kitâb vermişiz de ona mı sarılıyorlar? (Zuhruf: 63/21) ve çok esirgeyen Allah’ın indirdiği (Kıtr’ânyolu) üzerindesin. 6- Babaları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için (seni gönderdik). (Y âsîn: 41 /5-6)

“Andolsun eğer kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelirse, her milletten daha çok doğru yolda olacaklar” diye, yeminlerinin bütün gücüyle Allah’a yemin ettiler. Fakat kendilerine uyarıcı gelince, onlara (Hak’tan) uzaklaşmaktan başka bir katkı sağlamadı. (Fâtır: 43/42)

156- (Onu size indirdik ki) “Kitâb, yalnız, bizden önceki iki topluluğa (Yahudilere, Hıristiyanlar a) indirildi, biz ise onların okumasından habersizdik (o Kitapları okuyamıyor, dillerini anlayamıyorduk)” demeyesiniz. 157- Yahut: “Eğer bize Kitâb indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk.” demeyesiniz. İste size de Rabbinizden açık delil, hidayet ve rahmet geldi. Allah’ın ayetlerini yalan­layıp onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü, azabın en kötüsüyle cezalan­dıracağız. (En’âm: 55/156-157)

167-O(rtakkoşa)nlar söyle diyorlardı: 68- “Eğer yanımızda öncekilerle gelen KitâbHar)dan bir uyarı olsaydı.” 169- “Elbette biz, Allah’ın hâlis kulları olurduk!” (Sâffât: 56/167-169)

“Yahut altundan bir evin olmalı, ya da göğe çıkmaksın. Maamafih, sen bizim üzerimize, okuyacağımız, bir Kitâb indirmedikçe senin sadece göğe çıkmana da inanmayız!” De ki: “Rabbîmin .sânı yücedir (böyle şeyleri yapmak benim işim değildir). Ben, sadece elçi olfarak gönderil)en bir insan değil miyim? ” (İsrâ: 50/93)

Yalnız belirtmek gerekir ki Musa’ya verilen Kitâb’a el-Kitâp –dendiği gibi, temel Kitâb’ın içeriği olarak Hz. Mııhammed’e indirilene de el-Kitâb denilmiştir:

Ey inananlar, Allah’a, Elçisi’ne. Elçisi’ne indirdiği Kitâb’a ve daha önce indirmiş bulunduğu Kitâb’a inanın. Kim Allah’ı, meleklerini, Kitâb kırını, elçilerini ve âhir et gününü inkâr ederse o, uzak bir sapıklığa düşmüştür. (Nisa: 98/136) ayetinde inü’minler, hem Allah’ın, Elçisi’ne indirdiği Kitaba, hem de daha önce indirmiş bulunduğu Kitaba inanmağa da’vet edilmekktedir.

Esasen temel İlâhî Kitâb birdir. Ancak o Kitâb, her peygamber’e kendi diliyle indirilmiştir. “Ana Kitâb Kendi kalındadır”[14]ayetinde ifade edildiği üzere Allah katında olan o Ana Kitâb, önce Musa’ya yazılı levhalar halinde verilmiş (A’râf: 39/145), sonra Hz. Muhammed’e kendi diliyle indirilmiş(vahyedilmiş)tir. Onun için Kur’ân’ın Mûsâ Kitabını doğruladığı, kendinden önceki Kitâb’a uyduğu vurgulanmaktadır.

Biz Kitabı, İnsanlar için, sana hak ile indirdik. Artık kim doğru yola gelirse kendi yararınadır, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Sen onların üzerinde vekîl değilsin. (Zümer: 59/41)

Hâ mîm. (Bu), Rahman, Rahîm’den indirilmiştir. Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış, Arapça okunan bir Kitâb’dtr. (Fussilet: 61/1-3)

Eğer biz onu, yabancı (dilde) bir Kur’ân yapsaydık derlerdi ki: “Ayetleri (anlayacağımız) bir dille açıklanmalı değil miydi? Araba yabancı söz mü (geliyor)?” De ki: “O, inananlar için bir yol gösterici ve (gönüllere) şifâdır. İnanmayanlara gelince, onların kulak­larında bir ağırlık vardır ve o, onlara bir körlüktür. (Kur’ân ‘in gerçeklerine karşı onların basiretleri kapanmıştır, bu yüzden hakkı görmezler. Sanki) Onlar, uzak bir yerden çağır ılıyorlar (da duymuyorlar). Andolsun biz Musa’ya Kitâb ‘ı vermiştik, onda da ayrılığa düşülmüştü. Eğer Rabb’inden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında derhal hüküm verîlirfişleri bitirilir)di. Onlar ondan işkilli bir kuşku içindedirler. (Fussilet: 61/44-45)

Andalsun biz. Musa’ya hidayet verdik ve tsrâîloğullanna o Kitabı mîrâs kıldık. (O.) Sağduyu sahihlerine bir yol gösterici ve öğüttür. (Mii’min: 60/53-54)

Allah’ı sânına yaraşır biçimde tanıyamadılar, zira “Allah, insana bir şey indirmedi” dediler. De ki: “Öyleyse Mûsâ insanlara nur ve yol gösterici olarak getirdiği, -ki siz onu parça parça kâğıtlar haline getirip gösteriyorsunuz, çoğunu da gizli­yorsunuz- ve ne sizin, ne de babalarınızın bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitabı kim indirdi?” “Allah” de, sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oy nayadurşunlar. Bu da Anakenti Mekke’y)i ve çevresindeki(ka$aba)ları uyarman için sana indirdiğimiz feyz kaynağı ve kendinden önceki (Tanrı Kitâbıjnı doğrulayıcı bir Kitâbdır. Âhirete inananlar, buna inanırlar ve onlar, namazlarına devam ederler. (En’ârn: 55/91-92)

De ki: “Hiç düşündünüz mü: Eğer bu (Kur’ân) Allah katından olduğu halde siz onu tammamtşsamz; İsrâUoğullarından bir şâhid de bunun benzerini (Tevrat’ta) görüp inandığı halde siz (inanmağa) tenezzül etmemişseniz. (durumunuz nice olur)?! Allah, zâlim bir toplumu doğru yola iletmez. Ondan önce de önder ve rahmet olarak Musa’nın Kitâb’ı vardır. Bu da (şirk ile) kendilerine yazık edenleri uyarmak, güzel davranan­ları müjdelemek için Arap diliyle indirilmiş (kendinden Önceki Kitâb ‘ı) doğrulayan Kitâb’dır. (Ahkaf: 66/12)

Bu ayetlerin hepsi, İlâhî Kitapların, özellikle Mûsâ Kitabıyla Hz. V1uhaınmed(s.a.v.)e indirilen Kitabın muhteva birliğini anlatmaktadır.

Hz. Muhammed(s.a.v.)’e gelen vahyin içeriği, özüyle önceki İlâhî Kitâbların içeriğidir, ancak onlarda bulunmayan birçok yeni hikmet ve yasalar da Kur’ân’da vardır: Bu, ilk sahîfelerde, İbrahim’in ve Musa’nın sahifelerinde de vardır. “(A^â: 8/18-19), Yoksa kendisine haber mi verilmedi, Mûsâ ‘mn sahîfelerinde bulunan ve çok vefakâr İbrahim’in (sahîfeierinde bulunan gerçekler)?” (Necm: 23/36-37)

13- (O öğüt) Sahîfeler içindedir: değer verilen, 14- Saygı ile yükseltilen, tertemiz (sayfalar) ı5- Yazıcıların ellerinde: 16- Değerli, iyi (yazıcıların). (Abese: 24/13-16)

Hayır, (Kur’ân, onların dedikleri gibi bir söz değil), o şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Korunan bir tevhada(yazılı)dır. (Biirûc: 27/21-22)

O, elbette değerli bir Kur’ân’dır, 78- Saklı bir Kitaptadır.79- Ki ona temizlerden başkası dokunmaz . 80- (O), Âlemlerin Rabb’inden indirilmiştir. (Vâkı’a: 46/77-80)

İsrâiloğulları bilginlerinin onu bilmesi de onlar için (Kur’ân’ın Güvenilir Ruh tarafından vahyedildiğine) yeterli bir delil değil mi? (Şu’arâ: 47/197)

36- Kendilerine Kitâb verdiğimiz kimseler, sana indirilene sevinirler. Fakat kabilelerden onun bir kısmını inkâr edenler vardır. De ki: “Bana, yalnız Allah’a kulluk etmem ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamam emredildi. Ben (insanları) O’na da’vet ederim, dönüşüm de O’nadır.” 37-Ve işte biz onu, Arapça bir hüküm (hikmet gereğince hükmeden bir Kiîâb) olarak indirdik. Eğer sana gelen bu ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, artık seni Allah’tan kurtaracak ne bir velî, ne de koruyucu olmaz… 43- İnkâr edenler: “Sen gönderilmiş bir elçi değilsin!” diyorlar. De ki: “Benimle sizin aranızda Allah’ın ve yanında Kitâh bilgisi bulunanların şâhid olması yeter. (Ra’d: 87/36-37,43)

45- Kitâp’dan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz kötü ve iğrenç şeylerden men’eder. Elbette Allah’ı anmak, en büyük(ibâdet)tİr. Allah, ne yaptığınızı bilir. 46-Kitâp ehliyle,haksızlık edenleri dışında- en güzel tarzda tartısın ve deyin ki: “Bize indirilene de size indirilene de inandık. Tanrımız ve tanrınız birdir, biz de O’na teslim olanlarız. 47- İste böylece Kitâb’ı sana da indirdik. Kendilerine Kitabı verdiklerimiz, ona inanırlar. Şunlardan (şu Araplardan) da ona inananlar vardır. Ayetlerimizi, kâfirlerden başkası inkâr etmez. 48- (Ey Muhammed) Sen bundan önce bir Kitâb okumuyordun, elinle de onu yazmıyorsun. Öyle olsaydı o zaman (Allah’ın sözlerini boşa çıkarmaya çalışan) İptalciler, kuşkulanırlardı. 49- Hayır, o (sana vahye-dilenler) kendilerine bilgi verilmiş olanların göğüslerinde bulunan açık açık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi, zâlimlerden başkası inkâr etmez. (An-kebût: 85/45-49)

Şu’arâ: 47/197, Ahkaf: 66/10′da İsrâîtoğulları bilginlerinin inen Kur­an’ ı tanıyıp bildikleri; Ankebût; 85/45, Ra’d: 87/37nci ayetlerinde daha önce Musa’ya vahyedilmiş olan Kitabın, Hz. Muhammed’e de Arapça olarak vahyedildiği; ondan kendisine vahyedilenleri okuması; bu vahye-düeıılerin, kendilerine bilgi (yani Kitâb ilmi) verilmiş olanların göğüsle­rinde (belleklerinde) bulunan açık açık ayetler olduğu; Ra’d: 87/43′de kendilerine ilim verilmiş olanların Kur’ân’ın vahiy olduğuna tanıklık ettikleri; Bakara: 92/146′da Kitâb ehlinin, Kur’ân’ı, oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıkları bildirilmektedir. Bunların Kur’ân’ı tanımaları, doğruluğuna tanıklık etmeleri, Kur’âıı’da anlatılanların, kendi Kitablanndakilere uy­duğunu bilip buna tanıklık etmeleridir. Çünkü A’lâ: 8/18-19 ve Necm: 23/36-37′ııci ayetlerinde vahyedilen bu gerçeklerin, İlk Sahîfelerde,yani İbrahim’in ve Musa’nın sahîfelerinde mevcudoldjğu; Fâtır: 43/31, En’âm: 55/92, Ahkaf: 66/12, 30, ve 46, Bakara: 92/41,89,91,97,101, Âl-i İmrân: 94/3, Nisa: 98/47, Mâide: 110/48 nci ayetlerde Kıır’ân ‘in, kendinden önceki Kitabı doğrulayıcı ve ona uygun olarak indirildiği bildirilmektedir.

Bütün bu delîller karşısında. Abese: 24/13-14. ayetlerinde anılan Suhuf-i Mükerreme’nın, Burûc: 27/22′de anılan Levh-i Mahfûz’un ve Vâkı’a: 46/178′de anılan Kitâb ı Meknûn’un, Musa’ya verilen Tevrat levhaları olduğu kanâatindeyiz. İşte bilim adamlarının ellerinde özenle saklanan o levhalarda (sahîfelerde) bulunan temel bilgiler, Hz. Muhammed’e, Arapça Kur’ân olarak vahyedi!mistir.

Tabii bizim kastımız, sonradan katmalara, tahriflere uğramış Tevrat değil, tahrife uğramamış asıl Tevrat’tır. Zaten Kur’ân ‘da İnsanlar tarafından o Kitâblara katılmış şeyler anlatılmaz. Kur’ân, o Kitabın hikmetlerini, ayetlerini katmalardan ayıklayarak anlatır. O Kitâb’da anlatılan, Peyam-berlere yakışmayacak haller, fiiller Kur’ân’da anlatılmaz. Demek ki bu ayetlerdeki suhuf, Kur’ândan önceki Kitabın yani Tevrat ve eklerinin sayfalan, bölümleri, sefere de onu yazıp koruyan veya taşıyan din adam­larıdır. Belki de sefere ile, kitâb anlamına gelen taşıyıp uygulayan sâlih Kitâb ehli, Özlükle temiz yürekli din adamları kastedilmiştir. Çünkü: “De ki: ‘Öyleyse Musa’nın, insanlara nur ve yol gösterici olarak getirdiği, -ki siz onu parça parça kâğıtlar haline getirip gösteriyorsunuz, çoğunu da gizliyorsunuz- ve ne sizin, ne de babalarınızın bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitabı kim indirdi?’[15]ayetinde belirtildiği Üzere Yahudiler Tevrat’ı özel yerlerde saklıyorlardı. İşte bunun için o Kitâb,Levh-i Mahfuz (saklanan levha), Kitâb-ı Meknûn (saklı Kitâb) olarak nitelendirilmiştir.

Bakara Sûresi’nin 248. ayetinde ise Mûsâ ve Hânin ailesinden kalan Ahid Sandığfnın, melekler tarafından taşındığı bildirilmektedir. Bunlar, Yahûdîlerin, Kitâblarına gösterdikleri özeni anlatmaktadır.

Cum’a: 96/5′de sifr’ın çoğulu olarak esfâr, Kitablar (yani Tevrat ve ekleri) anlamındadır.

Bu ayetlerde Hz. Mııhamed’e vahyedilen Kur’ân’ın, saklı, özenle korunan Kitâbda, tertemiz sayafalar içinde bulunan, değerli yazıcıların, din bilginlerinin ellerinde saygı ile taşınıp korunan Kitâb’da bulunan bir tezkire (Zikir, öğüt) olduğu belirtilmektedir.

O halde kendi başına bir anlamı bulunmayan bu harfler, Arapçadan başka dille indirilmiş olduğu için Araplarca anlaşılamayan Kitâblara işa­rettir. İşte anlaşılmayan bu bağımsız harflerle, Arapların anlamadıkları yabancı dillerle indirilmiş olan eski İlâhî Kitâblara işaret edildikten sonra, bu Kur’ân aracılığı ile o Kitâblann özü, Arapça olarak insanlara açıklan­maktadır ki insanlar, aslında tek olan, uluslara göre ayrı dillerle indirilmiş bulunan İlâhî Kitabın Tanrısal prensiplerini, güzel öğüt ve kıssalarını anlasınlar. Nitekim bu husus, şu ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır:

Elif lam râ. Onlar, o apaçık Kitâb’m ayetleridir. Biz onu Arapça bir Kur’ân (okuma) olarak indindir ki anlayasınız.” (Yûsuf: 5/1-2) İkinci ayeteki (o) zamiri, “el-Kitâb u’l-mubm” e gitmektedir. Abdullah ibn Abbâs’ın talebesi Mü-câhid’in ve Katâde’nin de belirttiği gibi “el-Kitâb”, Kur’ân’dan önceki İlâhî Kitâb olan Tevrat ve İncîl’dir.

Onların ardından, yerlerine geçip Kitâb ‘a varis olan birtakım insanlar geldi ki, onlar, şu aiçak(dünyan)ın menfaatini alıyorlar; “Biz nasıl oha bağışlanacağız!” diyorlar. Kendilerine, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki “Allah hakkında, gerçekten başkasını, söylememeleri hususunda ken­dilerinden Kitab mîsâkı (kesin söz) alınmamış mıydı?Ve onun içindekini okuyup öğrenmediler mi? Âhiret yurdu korunanlar için daha hayırlıdır. Düşünmüyor musunuz? (A’râf: 39/169) ayetinde geçen (el-Kitâb) da müfessirlerin ittifakıyla Tevrat ve İncil’dir. İşte yüce Allah, onların özünü, Arapça olarak Hz. Muhammed(s.a.v.)e vahyetmiştir.

Geleneksel bir dinleri, ibâdet sistemleri olmakla beraber yazılı bir İlâhî Kitâbdan yoksun olan Araplar, Yahûdî ve Hıristiyanların olduğu gibi, kendilerinin de İlâhî bir Kitâbları olmasını çok istiyorlardı:

Sonra iyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak, her şeyi açıklamak ve yola iletici ve rahmet olmak üzere Musa’ya Kitab’t verdik ki, Rah’lerinin huzuruna varacaklarına inansınlar. ]55- İşte bu (Kur’ân) da mübarek Kitâb’dır. O^nu biz. İndirdik, O’na uyun ve (Allah’tan) korkun ki size rahmet edilsin.’ 156- (Onu. size indirdik kî) “Kitâh, yalnız bizden önceki iki topluluğa (Yahudilere, Hıristiyan lora) indirildi, biz ise onların okumasından habersizdik (o kitap lan okuyamıyor, dillerini anlayamıyorduk)7′ demeyesiniz. Yahut: “Eğer bize Kitab indlrilsey-di, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk.” demeyesiniz. İşte size de Rabb’inizden açık delil, hidayet ve rahmet geldi. Allah’ın ayetlerini yalan­layıp onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri yüzünden azabın en kötüsüyle cezalan­dıracağız.” {Eti &m: 55/154-157)

Araplar, Tevrat’ın Hz. Musa’ya levha halinde verilmiş olduğunu duydukları için Hz. Mubammed’e de-eğer gerçekten peygamber ise-gökten bir kitâb inmesi gerektiğini söylüyorlardı: “…Sen bizim üzerimize, okuyacağımız bir Kitâb indirmedikçe göğe çıksan da sanin göğe çıkmana inanmayız. [16] 17/93 6/7

Kur’ân-ı Kerîm’de “kendilerine Kitâb verilenler Kendilerine bilgi verilenler”, “‘ilimde râsih olanlar (derin bilgi sahipleri)” deyimleri hep Kitâb ehli bilginleri hakkında kulanılır.

Nisa Sûresi’nin 153-161. ayetlerinde Kitâb ehlinin, özellikle Yahudilerin çeşitli olumsuz davranışları anlatıldıktan sonra 162. ayette:

Fakat içlerinde ilimde derinleşmiş olanlar ve mü’minler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. O namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah’a ve âhiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük mükâfat vereceğiz!” buyuru!maktadır. Buradaki “onlardan” zamiri, önceki ayetlerde davranışları anlatılan Kitâb ehline gitmektedir. “İnananlar” ta’biriyle kastedilenler de miislüman olan Araplardır. Demek ki “İlimde râsih olanlar” Kitâb ehlinin bilginleridir. Gerek müslüman olmuş, gerek henüz İslâm’a girmemiş Araplar hakkında ümmî ta’bîri kul­lanılır. Atalarından kendilerine İlâhî bir kitâb intikal etmemiş olanlara Kur’ân ümmî diyor. Hz. Muhammed(s,a.v.)in kendisi ümmî olarak tanım­landığı gibi Allah’a ve O’nun Ümmî Elçisi’ne inanınız” [17]gönderildiği Arap toplumu da ümmîdir. “O dur ki ümmiler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah’ın ayetlerini okuyan, onları yücelten, onlara Kitabı ve hikmeti Öğreten bir elçi gönderdi. Oysa onlar, önceden, açık bir sapıklık içinde idiler. [18]

Peygamber (s.a.v.), Ramazan ayının süresini anlatırken: “Biz ümmî bir milletiz, yazı ve hesap bilmeyiz, ay şöyle> şöyledir[19] diyerek Arap toplumunu ümmî sıfatıyla nitelendirmiştir.

Şimdi konumuzun esasını teşkil eden Âl-i İmrân: 94/7.. ayetinde anılan muhkem ve müteşâbih tab’bîrine dönelim. Bilindiği gibi, Âli İmrân Sûresi’nin başından itibaren 80 küsur ayet, Necrân Hıristiyan hey’etinin, Medine’ye gelip uzun süre Hz. Peygamber’le sohbet etmeleri ve zaman zaman Peygamber’le tartışmaları üzerine inmiştir. Sûre dikkatle okunursa bu tartışmaların konu edildiği ve Kitap ehlinin yanlış inanç ve tutumlarının sergilendiği görülür. Verilen kanıtlara rağmen gerçeği kabul etmeyen, önyargılı insanlarla Peygamber’in mübâhele yapmasını emreden:Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa, de ki: “Gelin oğullarımızı ve oğullarının, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden la’nette du’â edelim de, Allah’ın la’netini yalancıların üstüne atalım!” 61. ayet, sûrenin ilk kısmını oluşturan ayetlerin, bu tartışma üzerine indiğini gösterir.

Kitap ehliyle tartışma üzerine inen ayetlerde, Kitap ehlinin yanlış tutum ve davranışları, bâtıl inançları kınanmakta olduğuna göre, bu bağlam içindeki 7′nci ayette de baskı kurmak ve Kitabın, kötü niyetlileri uyardığı te’vîle (azaba) çarpılmak için Kitabın müteşâbihlerinin ardına düşenler, Hz. Muhammed’in sahâbîleri değil, kötü niyetli, çıkarcı Kitâb ehli dîn uzmanlarıdır.

Bakara: 92/246-251. ayetlerde: Bir Tevrat kıssası olan Yûşa’ ibn Nûn, Tâlüt-Câtût hikâyesi anlatıldıktan sonra: ”

Bunlar, Allah’ın ayetleridir; bunları sana gerçek ile okuyoruz (bunlarla sana gerçekleri açıklıyoruz). Elbette sen gönderilen elçilerdensin. [20] buyurulmaktadır. Yani bu anlatılanlar, Kur’ân’dan önceki Kitâb’da bulunan İlâhî ayetlerdir, onları sana okuyoruz, demektir.

Meryem Sûresi’nde: “Kİtâb’daki Meryem’i de an. Bir zaman o ailesinden ayrılıp doğu yönünde bir yere çekilmişti. [21] Kitâb ‘daki İbrahim’i de an; gerçekten o, çok doğru bir peygamberdi., [22] Kitâb’daki Musa’yı da an, çünkü o, içi teiniz (bir insan)dı ve elçi bir peygamberdi. Kİtâb’daki İsmail’il’i de an:Çünkü o sözünde duran, elçi bir peygamberdi. [23]Kİtâb’daki İdrîs’i de an: Çünkü o, çok doğru bir peygamberdi. [24]

Bu ayetlerde el-Kitâb ile hep Kur’ân öncesi İlâhî Kitabı kastedilmektedir. Yani “Kitâbda anlatılan Meryem’i, İbrâhîm’i, Musa’yı, İsmâ’îl’i, İdrîs’i an” demektir. Bu anılan peygamberlerin hepsi, Kitâb-ı Mukaddes’te anlatılan peygamberlerdir.

Mücâhid ve Katâde gibi tâbi’î müfessirler de, hurûf-i mukatta’a ile başlayan Bakara, Yûsuf, Ra’d, Hicr gibi sûrelerin başında anılan “Kitâb” ile Tevrat ve İncil’in kastedildiğini söylemişlerdir:Elif lam mim râ, şunlar Kitâb’ın ayetleridir ayetinde Katâde: “Kitâb, Kur’ân’-dan önceki KMblardır” Mücâhid: “Tevrat ve İncîl ‘dir” demişlerdir

Çünkü (zâlike, tilke), uzağa işarettir. Her ne kadar bazı müfessirler, aslında uzakta, görünmeyen şeye işaret için konulmuş olan bu işaret zamirlerinin, buralarda yakın için olan anlamında olduğunu söylemişlerse de, bu görüş tutarlı değildir. Bu kelimelerin, dildeki asıl anlamında kullanıldığını söyleyenler, buralardaki Kitâb ile, Kur’ân’ın değil, Tevrat ve İncîl’in kastedilmiş olduğunu ifade etmişlerdir.

Kurtubî’nitı yorumu şöyledir:

Denildi ki: “Zâlİke” Tevrat ve İncîl’in içeriğine işârttir. “Elif lâm mîm” de Kur’ân’in adıdır. Takdirî mânâ şöyledir: Bu Kur’ân, Tevrat ve İncil’de açıklanmış olan o Kitâb’dır. Yani Tevrat ve İncil, Kur’ân’ın doğruluğuna tanıklık eder. Kur’ân, onlarda bulunanları içerdiği gibi, onlarda olmayan şeyleri de içerir. Şöyle de denildi: “Zâlike’l-Kitâb: O Kitâb” Tevrat ve İncil’in her ikisine de işâttir. Mânâ şöyledir: Elif lâm mîm (yani Kur’ân), o iki Kitâbdır; ya da o iki Kitabın mislidir. Yani bu Kur’ân, o iki Kitabın içerdiği konulan içerir. “Zâlike” ile her iki Kitaba da işaret edilmiştir. [25] Zâlike ile iki şeye birden işaret etmenin, Kur’ân’da başka örneği de vardır. Yüce Allah: “O, ne yaşlı, ne de körpe, bu arada bir inektir” [26]ayetinde zâlike iki şeye: yaşlı ve körpeye işaret etmektedir. Yani o inek yaşlı ve körpe değil, bu ikisinin ortası bir inektir, anlamını vermektedir[27]

Şimdi, Medîne döneminde, Hıristiyan hey’etiyle Hz. Peygamber arasında geçen tartışmalar üzerine indiği rivayet edilen ve zaten bu husus, ayetlerinin sözgeliminden de anlaşılan Âl-i İmrân Sûresi’nin 2′nci ve 7′nci ayetlerinde anılan”el-Kiîâh ” ile Kur’ân’ın değil, Kur’ân’ın kaynağı olan ana Kitabın, yani Tevrat ve İncil’in de esasının kastedildiği açıktır. İşte Hıristiyanlarla veya daha genel deyimiyle Kitâb ehliyle tartışma üzerine inen bu ayetlerde, Hıristiyanların Kutsal Kitabına işaret ediliyor; o Kitabın muhkem ayetleri yanında müteşâbih (çeşitli anlamlara çekilebilecek dere­cede birbirine benzer) ayetlerinin de bulunduğu, yüreklerinde eğrilik bu­lunan (çıkarcı) kimselerin, dinin temel hükümlerini belirten açık anlamlı ayetleri bırakıp, başka anlamları çağrıştıracak müteşâbih ayetlerini iste­dikleri biçimde yorumlamaya kalkarak halk üzerinde fitne (baskı, otorite) kurmağa çalıştıkları; Kitâb’in te’vîlini istedikleri, oysa Kitabın te’vîlini yalnız Allah’ın bildiği; derin bilgi sahiplerinin ise hepsinin Allah katından olduğunu söyleyip Kitabın tamamına teslîm oldukları anlatılmaktadır.

Burada müteşâbih ayetlerin ardına düşenlerin iki şey istedikleri anla­tılmaktadır: Biri fitne, diğeri Kitabın te’vîlidir. Fitne, baskı, zulüm demektir. Bunlar, mânâsı açık olan ayetleri istedikleri gibi yorumlayamayacakları için müteşâbih ayetlerin ardına düşer, onları istedikleri biçimde yorumlar, çekip uzatır ve böylece bu işi sadece kendilerinin bildiğini, halkın din konusunda kendilerine muhtacolduğunu ileri sürerek veya bu imajı vererek halk üzerinde baskı kurarlar. Dini kendi tekellerine almak isterler. İste­dikleri ikinci şey de Kitabın te’vîiidir. Te’vîl, yorum demek değil, Kitabın gerçekleşeceğini söylediği uyarıların gerçekleşmesidir. Şimdi burada iki ihtimal vardır:

Bunlar, miiteşâbihlerin ardına düşüp baskı kurmak, çıkar sağlamak isterler. Birde Kitabın bildirdiği uyarıların, inanmayanların uğrayacakları azabın, Kıyametin zamanını belirlemek isterler. “Falan zamanda belâ gelecek, filân zamanda Kıyamet kopacak” derler. Oysa Kitabın bildirdiği azabın veya Kıyametin ne zaman gerçekleşeceğini Allah’tan başka kimse bilmez. Demek ki miiteşâbihlerin ardına düşmek başka, Kitabın te’vîli de başka şeydir. Müteşâbihlerin gerçek mânâsını da Kitabın te’vîlini (uya­rılarının, inkarcıların çarpılacakları azabın veya Kıyamet saatinin ger­çekleşeceği zamanı) yalnız Allah bilir.

İkinci ihtimal de şudur: Kitabın te’vîlini istemek, birinci davranışın, yani baskı kurmak için müteşâbihlerin ardına düşme eyleminin sonucudur. Yani bunlar müteşâbihlerin ardına düşüyorlar ki Kitabın te’vîline uğrasınlar, belâlarını bulsunlar. Çünkü benzer, anlamı şüpheli ayetlerinin ardına düşüp tahminlere göre mânâlar vermek, böylece Kitabın kastetmediği mânâlan ayetlere yükleyip dini ayrıntılara boğmak, Kitabın uyardığı belâlara çarpıl maya neden olur. Böyle yapanların sonucu başarısızlık, onmazlıktir, Al­lah’ın koymadığı haram ve helâl hükümleri koyanlar onmazlar. [28]

Böyle birtakım hesaplar, çıkarlar için müteşâbihlerin ardına düşenler, yüreklerinde eğirlik bulunan, kötü niyetli din uzmanlarıdır. Fakat asıl ilimde derinleşmiş olan râsih âlimler, hepsinin, Allah tarafından olduğuna inanarak müteşâbihlerin (şüpheli şeylerin) ardına düşmedikleri gibi, azabın ne zaman geleceği, Kıyamet in ne zaman kopacağı gibi şeylerin ardına da düşmezler. İşte Kitâb’dan öğüt alıp yararlanan gerçek rnü’minler onlardır.

Şimdi Kitabın müteşâbihlerinin ardına düşen din uzmanları, Kitâb ehli uzmanları olduğu gibi, râsih âlimler de yine Kitâb ehli olan iyi niyetli bilginlerdir. Hz. Peygamber’in sahâbîleri, Kur’ân’ı bütün teslîmiyyetleriyle ve itirazsız kabul ediyor, onu okudukça derileri ürperiyor, gönülleri onun ayetleriyle Allah’ı anmağa yöneliyor, duygulanıyor, yumuşuyordu: ” Mü’-minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yüreklen ürperir, O’nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanlarım artırır ve Rablerine tevekkül ederler. Namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rıztktan (Allah için) harcarlar.” [29]

Biraz önce belirttiğimiz üzere Kur’ân-ı Kerîm’de “ûtû’l-Üm, ehlu’z-Zikr, er-râsihûne fî’î-ilm: kendilerine bilgi verilenler, Zikir ehli, ilimde râsih olanlar” ta’birleri, hep Kitâb ehli bilginleri hakkında kullanılmıştır. 94/7. ayette ilimde râsih olanlar ta*bîri de Kitâb ehlinin, derin bilgi sahibi iyi niyetli insanlarını kastetmektedir. Kitâblannda çeşitli anlama gelebile­cek bazı ayetleri bilerek veya bilmeyerek yanlış yorumlayıp dine teslis (üçleme) inancını sokanlar, Hz. İsa’nın, Allah’a kâinatın koruyucusu, sahibi, rabbi anlamında “Baba” demesini asıl amacından saptırarak ger­çekten Allah’ın, İsa’nın babası olduğunu ileri sürenler ve yaptıkları yanlış yorumları Kitabın hükmü gösterip, dinde kuşkuların, bölünmelerin doğ­masına neden olanlar, özü bırakıp sözle uğraşanlar ve dini kendi tekellerinde görüp, Allah ile kul arasına girip halk üzerinde baskı kuranlar Hıristiyan din uzmanlarıdır. Hz. Peyamber devrinde müslümanlar arasında Peygam-ber’in dışında ne böyle din uzmanları gurubu, ne de “râsih âlimler” deni­lebilecek ulemâ gurubu vardı.

Bundan dolayı Âl-i İmrân: 94/7. ayette sözü edilen müteşâbih ayetler, Kur’ân’ın değil, Kur’ân ‘dan önceki Kitâb’ın ayetleridir. O ayetlerin ardına düşenler ve Kitâb’ın te’vîliyle uğraşanlar da Peygamber’e gönül vermiş sahâbîler olmadığı gibi, râsih âlimler de sahâbîlerin âlimleri değildir. Bu ayet, tamamen Hıristiyan din uzmanlarının, Kİtâb-ı Mukaddes karşısındaki tutumlarını anlatmaktadır. Yoksa Kur’ân’ın ayetleri hakkında “müşetşâ-bih” sıfatı; anlamı kapalı, çeşitli anlamlara gelebilen mânâsında değil; güzellikte, sağlamlıkta birbirine benzer, hepsi birbirinden güzel mânâsin-dadır. Bu bakımdan Kur’ân’ın tamamı müteşâbihtir: “Allah, sözün en güzelini, (Kur’ân’ın ayetlerini güzellikte) birbirine benzer, ikişerli bir Kitâb halinde indirdi. Rab’lerinden korkanların, ondan derileri ürperir, sonra derileri ve kalbleri Allah’ın zikrine yumuşar[30] İşte bu (Kitâb) Allah’ın rehberidir. Dilediğini bununla doğru yola iletir. Ama Allah kimi sapık­lığında bırakırsa, artık ona yol gösteren olmaz.”‘ Kur’ân, anlamı açık, net, herşeyi güzel açıklayan, muhkem (sağlam) mufassal (açjk, vazıh) ve kolay anlaşılır bir vahiy Kitabıdır. Bu bakımdan da Kur’ân’in tamamı muhkem ve mufassaldır: “Elif lâm râ. (Bu,) Bir Kitâb’dır ki. hikmet sahibi, her şeyden haberi olan (Allah) tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış ve güzelce açıklanmıştır.” [31]

Kur’ân’ın hepsi birbirini tamamlar, açıklar: “Kur’ân ‘ı düşünmüyor­lar mt? Eğer Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, onda birb’trini tutmaz çok şey bulurlardı”[32]

Tabii bu sözümüzle biz, Kur’ân ‘da mânâsı zor olan hiçbir ayet bu­lunmadığını değil, 94/7. ayetteki muhkem ve müteşâbih ile Kur’ân’dan önceki Kutsal Kitabın ayetlerinin kastedildiğini anlatmak istiyoruz. Elbette Kur’ân’ın da hurûf-i mukatta’a gibi; Allah’ın insanlara benzer sıfatlarla anlatılması gibi, herkesçe hemen kavranamayacak noktaları vardır. Fakat hurûf-i mukatta’a, birtakım harflerden ibarettir. Harfler ayet değildir. Öyle ise onları müteşâbih ayetler kategorisine sokmak yanlıştır. Allah’ın, insan­lara benzer sıfatlarla anılması ise gayet doğaldır. Felsefî düşünenler, bunları yoruma tabi tutarlar. Ama kamu için bu ayetlerin anlamı kapalı değil, açıktır. Önemli olan da bu ayetlerin, Arapçada ifade ettiği mânâlardır. Yaratan, ancak yaratılanların düzeyindeki sözlerle anlatılabilir. Başka türlü, yaratanla yaratılan arasında iletişim mümkün olmaz.

Bu ayetler, Kur’ân’ın amacını gayet iyi bilen Peygamber’in sahâbîleri arasında bir tartışma doğurmamış; sahâbîler, Ku’ân ayetlerini, Arapçada ifade ettiği anlamları dışına çıkaracak yorumlara girmemişlerdir. Müslü­manların görevi, selefin yaptığı gibi Kitâb’i olduğu gibi kabul etmek, Kitabın temeli olan hüküm ayetlerini uygulamak, Allah’ın zâtı ve sıfatları hakkındaki ayetleri de Arap dilinin gösterdiği anlamlarıyla kabul edip bunların mâhiyetini Allah’a havale etmektir. Çünkü Allah, yaratıklara benzemez. “O’nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur”[33]

Şimdi Araplar ümmî olduklarına ve râsih âlimler ta’bîri ile de Kitâb ehlinin insaflı bilginleri kastedildiğine göre; Âli îmrân: 94/7. ayette kastedilen Kitâb, Kur’ân öncesi İlâhî Kitâb,yani Tevrât-İncîl ‘dir ve müte­şâbih ayetler de Kur’ân’in ayetleri değil, o Kitabın ayetleridir. Müteşâ-bihlerin ardına düşenler de müslümanlar değil, Kitâblannın ayetlerini kas-den yanlış anlamlara çeken, istedikleri biçimde tefsîr edip ayrıntılara, ayrılıklara, bölünmelere sebebolan da Kitâb ehlidir. Özellikle ayrıntılara girerek dinlerini parça parça eden, tevhidi bozup, peygamberlerini tanrılaş-tıran, üçleme inancına sapan Hıristiyanlardır. Nitekim Taberî “Kalblerinde eğrilik olanlar”cümlesiyle, Necrân Hıristiyanlarının kastedildiği görüşünü, diğer görüşlerden önce anmaktadır ki bu, kendisinin, bu görüşü daha güçlü bulduğu anlamına gelir. Ayrıca bunların, münafıklar, hattâ Haricîler olduğu hakkında zayıf görüşler de bulunduğunu kaydeder. [34] Fakat bu görüşlerin bilimsel bir değeri yoktur. Çünkü Peygamber(s.a.v.)in sahâbîleri, onun zamanında bu tür yorumlardan uzak idiler. Onlar sâf îmân düzeyinde yaşıyorlardı. Henüz mezheb ayrılıklarına neden olacak kelâmı tartışma düzeyine varmamışlardı. Bu, ancak İslâm, ilim olarak işlenmeğe başladıktan sonra, yani sahâbî asrından sonra belirmeğe başla­mıştır. Bu tür te’vîllere sapanların, Peygamber döneminden hayli sonra ortaya çıkmış olan Haricîler olamaz. Çünkü ayet, ileride vukubulacak bir olaydan değil; vukubulmuş, süregelen olaydan söz etmektedir.

“Andolsun ki size, açıklayıcı ayetler ve sizden önce gelip geçenlerden bir temsil ve korunanlar için bir öğüt indirdik… Andolsun biz, (gerçekleri) açıklayan ayetler indirdik. Allah dilediğini, doğru yola iletir. [35]“Allah o(insa)nlara şiddetli bir azâb da hazırlamıştır. Ey inanmış olan sağduyu sahihleri, Allah’tan korkun, Allah size bir uyarı indirdi. Yani size Allah’ın açık açık ayetlerini okuyan bir elçi (gönderdi) ki, inanıp yararlı işler yapanları, karanlıklardan aydınlığa çıkarsın. Kim Allah’a inanır ve yararlı iş yaparsa (Allah) onu, altından ırmaklar akan, içinde ebedî, kalacakları cennetlere sokar. Allah ona gerçekten güzel rızık vermiştir.” [36]” Onu, er-Rûhu’l-Emîn (güvenilir ruh, Cebrail) indirdi: Senin kalbine; uyarıcılardan olman için, Apaçık Arapça bir dille.” [37]“Biz onların, ‘Ona bir insan öğretiyor!’ dediklerini biliyoruz. Hak ‘tan saparak kendisine yöneldikleri adamın dili a’cemî (yabancıdır, açık değildir), bu ise apaçık Arapça bir dildir. [38] ayetleri, Kur’ân’ın açık, anlaşılır bir Arapça ile, anlamı açık ayetler olarak indirildiğini; “(Bu,) Bir Kitâbdır ki, hikmet sahibi, herşeyden haberi olan (Allah) tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış ve güzelce açıklanmıştır. [39] “Muhkem bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalblerinde hastalık bulunanların sana ölümden bayılıp düşen kimsenin bakışı gibi baktıklarım görürsün. [40] ayetleri de Kur’ân’ın ayetlerinin muhkem (sağlam, açık) olarak indirildiğini belirtir. Zümer Sûresi’nin 23. ayetinde sözlerin en güzelinin nıüteşâbih olarak indirildiği bildirilir ama orada müteşâbih, anlaşılması güç, anlamı kapalı mânâsında değil; güzel­likte, açıklıkta birbirine benzer, hepsi birbirinden güzel ayetler demektir ki sözün devamında “Rabterlnden korkanların, onu dinlerken derilerinin ürpereceği, derilerinin ve kalblerinin Allah’ın zikrine yumuşacağt” vurgulanıyor.

Bu ma’nevî heyecan ve zevk, anlaşılması güç sözlerde olmaz. Açık anlamı gönülleri etkileyen İlâhî sözler, insanda bu yüksek rûhânî zevk ve heyecanı uyandırır. Söz konusu ayette, ayetleri müteşâbih olan Kitâb, kesin kanâatimize göre Kur’ân değil, Kitâb-ı Mukaddes’tir. Yüce Allah, müteşâbihleri içeren O Kitabı tam anlaşılır hale getirerek, yani muhkem olarak Hz. Muhammed’e vahyetmiştir. Kur’ân ‘in tamamı muhkemdir, açık anlamlı olarak indirilmiştir. “Andolsun biz, Kur’ân’t öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur? [41]

Böylece Âl-i îmrân: 94/7. ayette anılan “Muhkem ve müteşâbih” deyimlerinin, Kur’ân ile ilgili olmadığı ortaya çıkmıştır. Öyle ise çağlar boyunca Tefsîrde, Kur’ân ilimlerinde bina edilen “Muhkem ve müteşâbih” tezleri, bunlar üzerinde yapılan tartışmalar, gerçekte Kur’ân ‘in amacı dışına çıkmak, terimleri asıl anlamından kaydırıp başka anlamlara götürmekten başka bir şey değildir.

Kur’ân’ın içeriğiyle karşılaştırılınca daha birçok kavramın, zemî-ııinden başka noktalara kaydırıldığı ve bunlardan Kur’ânsın kastetmediği anlamlar çıkarıldığı anlaşılır. O halde asırların düşünce vadilerinden akıp bize gelen din kültürü mirasımızı, bilimsel bir yöntemle Kur’ân süzgecinden geçirmek zorunluğu vardır. İşte bu önemli görev, yeni Kur’ân araştırıcı­larının omuzlarındadir. [42] (Süleyman Ateş-Kur’an Ansiklopedisi, Muhkem-Müteşabih maddesi)



[1] Nisa: 98/3

[2] Şûra 62/11

[3] Kehf: 69/1-2

[4] Bakara; 92/189

[5] Tevbe: 113/37

[6] Rağıb, Müfredat: 82-83

[7] İbnu’I-Cevzi, Zadu: 1/351

[8] Müslim, Salât: 222; Ebû Dâvûd, Salât: 148, Vitr: 5; Nesâ’î, KıyâmuM-leyl: 51; Tirmizî, Da’vât: 75 -.

[9] Tâhâ: 45/5

[10] İtkan: 2/6

[11] Mefatihu’I ğayb: 25/26-27

[12] Fâlır: 43/32

[13] el-Cami’ li Ahkamı’ I-Kur’an: 14/347

[14] Rn’d: 87/391

[15] En’am: 55/91

[16] İsra: 50/154-157

[17] A1 râf: 39/157

[18] Cuma’ a : 96/2

[19] Buhari, Savm: 13

[20] Bakara: 92/252

[21] Meryem: 44/16

[22] Meryem: 44/41

[23] Meryem: 44/51

[24] Meryem: 44/54

[25] Kurtubî, “zâlike” ile iki şeye birden işaret edildiğini söylüyor ve buna kanıt veriyor. Verdiği kanıt doğrudur. Ancak burada işaret edilen iki şey değil, Kİtâb’dır. Bu Kitâb da sıradan bir Kitâb değil, Kitâb-ı Mukaddes’tir. Kitâb-ı Mukaddes, yalnız Tevrat değil, Tevrat, ekleri; İncîl ve eklerinden oluşan bir Kİtâbdır. Buna göre Kur’ân zâlike işaret ismiyle Tevrat ve İncil’den oluşan Kitâh’a işaret ettiği için dil kuralı bakımından doğrudur. İşaret ettiği tek Kitâbdır, ancak bu tek Kitâb, Kur’ân öncesi İlâhî Kitâbları İçeren, ontolojik Kitâbdır.

[26] Bakara: 92/68

[27] Kurtubi, el- cami’ li ahkami’I Kur’an: 1/158

[28] Nahl:70/ll6

[29] Enfal: 93/2-3

[30] Zümer: 59/23

[31] Hûd: 52/1

[32] Nisa: 98/82

[33] Sura: 62/1

[34] Câmi’u'l-beyân: 3/177-178

[35] Nûr: 102/34,46

[36] Talak; 100/10-11

[37] Şu’ ara: 47/193-195

[38] Nahl: 70/103

[39] Hûd: 52/1

[40] Muhammet): 99/20

[41] Kamer: 37/17

[42] Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları : 15/13-39

 

 

 

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

6th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

HEM MUHKEM HEM MÜTEŞABİH KiTAP

BİLİMLE TEFSİR

 

İkinci Hayat Konusunda Benzeşenler

İnsanın bilgi edinmesi için iki alan vardır. Birincisi ‘Şehâdet’ alanıdır. Biz burayı müşahede eder, işitir, görür dokunur ve kavrayabiliriz. Böylece muhkem bilgiler elde ederiz. Bu bilgilerden, evrensel yasalara dayanan Fiziksel bilimler doğar. Bilgi edinilebilecek ikinci alan ise, metafizik olan ‘Gayb’dır. Fakat duyu organlarımız bu alanı kavramakta yetersiz kalır. Her iki terim de şu ayette kullanılmıştır;

“O, görülen (şehâdet)i de görülmeyen (gayb)ı da bilen, kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır.”[1]

Burada önemli bir noktanın altını çizmemiz gerekmektedir. Gayb; sadece “Görülmeyen” demek değildir. Aynı zamanda ‘Şu anda hazırda bulunmayan’ demektir. Bu nedenle, o anda hazırda bulunmayan kimsenin onu üzecek biçimde anılmasına ‘Gıybet’ denmektedir. Kelime bazen, bilinenin mukabili olarak da kullanılır. Kur’ân’da daha çok insanın kavrayış alanının ötesinde bulunan hakikati nitelemek için kullanılmıştır.

Oysa sadece görülmeyen niteliğindeki bir şey, şehâdet alanında bulunan, fakat duyularımızdan uzak kalan yahut zihnimizde gelecek biçiminde algılanan eşya, haber ve hadiseler olabilir. Bunlar bilinebilirlik açısından gayba benzer. Fakat mutlak bilinmez değildir. Meselâ çocuk, annesine misafir geldiğini duymuştur. O bir misafirin geldiğini muhkem olarak bilmektedir. Ancak tanımadığı için misafirin kimliği ve ne zaman döneceği ona gayb gibidir. Fakat bunları her an bilme imkânı olduğundan tam bir gayb da değildir. İşte şehâdet alanında bulunup da, gayba benzeyen bu tür haber ve olayları gayb dışında bir isimle adlandırmamız gerekmektedir. Hiç bilinemeyecek olana Kur’ân’da‘el-Gayb’ denmektedir. Biz bundan hareketle; zamanla bilinebilir olana aynı kökten bir kelimeyle ‘Gâib’ diyebiliriz. Böylece mutlak gayb ile, şu anda bize gayb gelen şeyi birbirinden ayırmış oluruz.

Meselâ Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek bizim için mutlak anlamda bir gaybdır. Çünkü onun zamanını sadece Allah bilir;

“Saat’in bilgisi ancak Allah’a mahsustur.”[2]

“Ben size, Allah’ın hazîneleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem.”[3]

“Size söylenen şey yakın mıdır, yoksa Rabbım onun için uzun bir süre mi koyacaktır, bilmem. Gaybı bilen O’dur.”[4]

Fakat yağmurun ne zaman, nereye ve ne kadar yağacağını takdir eden bilgi mutlak gayb olsa da, onun yağacağı yer, zaman ve mikdarı bilmek gayb değil gâibdir. Çünkü, bulutların cinsi, yoğunluğu ve rüzgarın seyri gibi emareler, onun zamanını ve yerini bize haber vermektedir. Nitekim yukarıdaki ayet, kıyâmetin zamanını bilmeyi Allah’a tahsis ettikten sonra şöyle devam eder;

“Yağmuru indirir, rahimlerde bulunanı bilir, kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır.”

Allah, sadece bunları değil, her şeyi bilir. Ama, hiç kimsenin bilemeyeceği, sâdece Allah’ın bileceği başka şeyler de vardır. Bu ayette vurgulanan şudur. Yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemeyen kimse, kıyâmetin saatini nasıl bilsin? Fakat, yağmurun ne zaman yağacağı, ana rahminde ne olduğu, ne zaman şiddetli bir depremin olacağı mutlak gayb ile sınırlanmamıştır. Bunlar sadece bilemeyene gâibdir. İlk ikisinin şu anda bilim adamları için gâib olmaktan çıktığını da biliyoruz.

İkinci hayata gelince. O mutlak anlamda bir gaybdır. Doğal olarak oradaki nimet ve azabın mahiyet de insan için gayb kalacaktır. Fakat din koyucusu, kulların iman ve inkarına karşılık onlara vereceği nimet ve azabın niteliklerini anlatacaktır. Bu anlatış da elbette muhataplarının diline yani onların nimet ve azap kültürlerine uygun düşmesi gerekir. Aksi taktirde, sözün ruhlara bir etkisi olamaz.

Kur’ân’ın ilk seslenişi, döneminin büyük bir kentinde, köleleri ve hizmetçileri bulunan zengin bir halka olmuştur. Bu halkın yoksulları genelde ona uymuşlar, zenginleri karşı koymuşlardır. Bu nedenle, Kur’ân vaat ettiği nimetleri doğal olarak o yoksulların hoşlanacağı, kendisiyle tehdit ettiği azabı da o şımarık zenginlerin kaygılanıp korkacağı niteliklerle anlatmıştır.

Onların nankör zenginlerinin en nefret ettiği şey şüphesiz sıcaklıktır. Kur’ân da, onların yaptıkları kötülüklere karşılık onların hiç istemediği bir şeyden, ateşten söz eder. Fukaranın hasret kaldığı şey de yeşillikler arasında ferah bir ortamdır. Kur’ân da, o yoksulların iyiliklerinin karşılığını, onların özlemini duyduğu bahçelerle tasvir eder.

Şimdi eğer biz, günlerinin çoğunu kar ve buz üzerinde geçiren zalimleri ateşle tehdit etsek, yahut hayatı zaten bağ ve bahçelerde geçen iyilere bahçeler vaat etsek, Kur’ân’ın aldığı neticeyi almayabiliriz.

Yani, üzerinde durulan coğrafya Arabistan, uyarılan toplum Arap, aralarından seçilen elçi Arap, onlara cehennemi ve cenneti tanıtan da Arapça bir Kur’ân’dır. Buradan şu noktaya ulaşmamamız zor olmasa gerektir. Kur’ânın kendi dilini Arapça ile sınırlaması, aynı zamanda o günkü Arap kültürüyle de sınırlandırması anlamına gelir. Yani Arapça Kur’ân, aynı zamanda gününün Arap kültürüyle konuşan Kur’ân demektir.

Bu durumda, yukarıdaki üç paragraftan şunlar anlaşılırsa yanlış olmayacaktır. Mutlak gayb alanını anlamak için iki benzetmeye ihtiyaç olacaktır. Birincisi gaybdan haber vermedeki zorluktandır. Bu zorluk, haber verilen yerle o haberi alanın saha ayrılığından kaynaklanır. Bu nedenle Kur’ân ikinci hayattaki meyveleri bu hayattaki meyvelere benzetir.

“İnananlar ve yararlı işler yapanlara, içlerinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Onlara bir ürün rızk olarak verildiğinde, “Bu daha önce de bahşedilenin aynısıymış” derler. Bunlar, müteşâbih olarak sunulmuştur.”[5]

Benzetme gereğinin ikincisi, verilen haberin, zihinlerde algılanış biçimindendir. Bu haberi veren toplumla, alan toplumun kültür farkı bu gereği artırır. Ayetlerde cennet; huzur verici gölgeler, tarifsiz güzellikte eşler, üzüm, nar, hurma, kuş eti, girift ağaçlar, zencebîl, kâfûr, misk, ipekler, atlaslar, kanepeler, divanlar, yastıklar, dolaşıp hizmet eden sürekli aynı yaşta, güzel kız ve oğlanların bulunduğu, içinden ırmaklar akan bahçeler şeklinde tasvir edilir.

İnananlara; ağzı mühürlü bir testiden, gümüşten sırça kadehlerde, içine kâfur ve zencefil karıştırılmış tertemiz, güzel kokulu bir şarap sunulur. Zencefil, güzel kokusuyla içkiye lezzet katan bir baharattır. Kâfûr soğukluk, zencefîl ısı verir. İçildikten sonra ağızda misk kokusu bırakır. İçenleri sarhoş edip salyalarını akıtmaz. Öyle bir iki kadeh içmekle tükenecek gibi de değildir. Çünkü Tesnim ve Selsebîl denen bir pınardan beslenir. Tesnim, Allah’a yaklaştırılanların içki pınarıdır. Selsebîl ise içimi gayet lezzetli, tatlı, boğazdan çok rahat geçen bir içkidir.

Altın ve gümüş kaplara konulmuş leziz yemekleri ve temiz içkileri dolaştıranlar, ihtiyarlamazlar, tazelikleri bozulmaz. Ölümsüz gençlerdir onlar. Etrafa saçılmış inci tâneleri gibidirler. İnci tâneleri düz yerde dağınık olursa ışığı birbirine vurduğu için güzel bir görünüm verir. O kadar güzeldirler. Onlar süreklidirler.[6]

Nankörlüğe karşılık olarak verilecek cehennem için de tasvirler yapar Kur’ân. Özellikle ateş bunların başında gelir. Düşünün ki şımarık bir zengin; kavurucu bir sıcakta çölde kalmış. Açlık gidermeyen dikenli otlardan başka bir yiyeceği yok. Şiddetli bir susuzluk içinde, fakat kaynamış ve kirlenmiş içeceklerden başka içeceği de yok. Yaşamanın ve ölmenin bulunmadığı bir çaresizlik ortamında.

“Cehennem bir gözetleme yeri olmuştur. Azgınlar için bir barınak. Devirlerce kalacaklardır içinde. Ne bir serinlik tadacaklar ne de bir içecek. Sadece; kaynar ve atık bir su”[7]

Şimdi cennet ve cehennemle ilgili şu tasvirler bize bir şeyler hatırlatıyor. Çünkü bu kavramlara yabancı değiliz. İşte inananlara verilen cennet nimetleri, bu hayatta tanıdığımız nimetlere böyle benzer. Nankörlere verilecek karşılık da bu ilk hayattaki mahrumiyetlere benzer. Fakat aynen böyle midir? Buna rahatlıkla hayır diyebiliriz. Gerçekte bunlardan çok farklı olmalıdır zira iki hayatın oluşu birbirinden farklıdır. Orada zaman algısı bildiğimizden farklıdır;

“Göklerle yer genişliğindeki cennet”[8]

“Sakınanlara vaat olunan cennetin meseli şöyledir: Orada bozulmayan sudan ırmaklar, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet sunan bir şaraptan nehirler, süzme bir baldan oluşan nehirler var.”[9]

Bu hayatta; tadı bozulmayan su ve lezzeti bozulmayan süt bulunur mu? Süzme baldan bir nehir nasıl olur? Ayrıca, herkes sütü ve balı sevmeyebilir de. Şarap, hiç tatmamış kimseye de lezzetli gelir mi? Bu nedenle cennette bunların da ne işi var diyen çıkabilir.

Bu son ayetlerden anlıyoruz ki cennet ve cehennem tasvirleri muhkem değildir. Çünkü cennet ve cehennem sadece vaad ve vaidden ibaret değildir. Zaten ayette bunların bir ‘Mesel’ olduğu söylenmektedir. Nitekim bu sayılanları ödül ve ceza olarak algılayışlar da farklıdır. Bunlar kalplerinde hastalık olanların hastalığını artırabilir.

Allah’ın Zâtı Konusunda Benzeşenler

Kur’ân’da, Allah’ın antlarda bulunduğu görülür. Oysa Kur’ân’ın tanımladığı Tanrı aşkındır. Ant etmek de insan biçimci bir iştir. Arapların sosyal hayatta yaygın biçimde ant etmeleri, Tanrı beyanında da bulunabilmesi için yeterli bir izah tarzı sayılabilir mi? Acaba Allah, kitabında daha fazla aklî ve mantıkî deliller sunmak yerine, neden ant etmek yolunu seçmiştir? Kur’ân’daki antların maksadı sadece hitabet gücüyle insanları iknâ etmek midir? Söylevsel etkisi dışında, bir değeri yok mudur? Onlar ayetlerde birer süs müdür? Ayrıca ant, delil getirmede çaresiz kalan, belki de sinirlenip kızan kimselerin başvurduğu yollardan biridir. Her şeye gücü yeten Allah’ı kim sıkıştırıp delil getirmeye zorlayabilir ve kızdırabilir ki, ant etmeğe sığınmaktadır?

Bu konuda akla gelebilecek bir başka soru da şudur. Allah, ant etmese de bir mümin zâten O’na inanırdı. Fakat defalarca ant etmiş olsa bile kâfir yine O’na inanmayacaktı. Öyleyse ilâhî kelâmda ant edilmiş olmasının pratikte ne gibi faydaları olabilir? Ayrıca Hadis-i şeriflerde Allah’tan başkasının ismiyle ant edilmesi yasaklanmaktadır. Oysa Allah ‘Güneş, Ay ve Yıldızlar’ gibi kendinden başka, hem de yarattığı varlıklarla ant etmektedir. Bir şeye ant edilmiş olması onu yüceltiyorsa, Araplar zaten gök cisimlerini yüceltip onlara ibâdet ederlerken, Kur’ân’ın tutup da yine de onlarla ant etmesinin anlamı ne olabilir?[10]

Sonra problem sadece ant değildir. Kur’ân-ı Kerîm, Yaratıcıyı, bu hayattakilere benzeyen isim ve fiillerle tanıtmaktadır. Bu isim ve fiillere göre Yaratıcı, intikam alan, lânet eden, tuzak kuran, öfkelenen, gökte sekiz köşeli tahtta oturan bir sultandır; O intikam alandır.” [11]

“Allah, en iyi tuzak kurandır.[12]

“Allah, onlara gazap etmiş, onları lanetlemiştir..!”[13]

O gün Rabbının tahtını, üstlerinde sekiz taşır.[14]

“Güneşe ve onun aydın sabahına ant olsun.”[15]

“Din gününün Sultanı…”[16]

Bunların beşerî nitelikler olduğu tartışılmaz. İnsan da ‘İntikam alır, tuzak kurar, öfkelenir ve yemin eder. Yüce Allah’ın isim ve fiillerinin, böyle beşer terminolojisiyle ifade edilmesi, insan zihninde problemler oluşturabilir. Eğer; belli bir yerde oturan, ant eden, hoşlanan, sevmeyen, öfkelenen, tuzak kuran, hesaba çeken, cezalandıran ifâdeleri Allah için muhkem görülürse, tekrar bir İsâ-Tanrı modeline dönülmüş olur. Kalplerinde eğrilik olanlar da bunu izler ki, bu putperestlikten başka bir şey değildir.

Eğer biz, yukarıdaki ayetlere, bu varlık alanında algılanan biçimiyle uyarsak, farkına varmadan, Kur’ân’ın diğer bazı hükümleri ile çelişkiye düşmüş oluruz.[17] Çünkü Kur’ân’a göre Allah, kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı sondur. Var olduğu aşikar, fakat varlığının mâhiyeti gizlidir. Evvel, fakat aynı zamanda âhir, zâhir fakat aynı zamanda bâtındır. Her yerde bizimledir;

“O öncedir; sondur; aşikardır; gizlidir. O her şeyi bilir.”[18]

‘Nerede olursanız O sizinledir’[19]

Kur’ân dilinde; öz, mâhiyet ve cevherde benzerlik için ‘ndd’,[20] nicelik, kemmiyet ve seviyede benzerlik için ‘svy’,[21] ölçü, miktar ve hacimde benzerlik için ‘şkl’[22] kökleri kullanılır. ‘Şbh’ kökü ise; nitelik, keyfiyet, oluş ve sıfatta benzerlik için kullanılmaktadır.[23] Örnek, benzer ve …gibi olma’yı anlamlandıran en kapsamlı kelime ise ‘msl’ kökündendir. Bir şeyin tam benzeri olması amacıyla yapılan timsal (heykel) bu kökten yapılır.[24]

‘Msl’ kökünün kullanıldığı bir söz dizisinde, eğer anlam bir kayıtla sınırlanmışsa, tam benzerlik sadece o kayıtlanan yönde düşünülebilir. Meselâ şu ayette iki şeyin bir birine benzemesi, ancak benzetme noktasında tamdır;

“Allah’tan başka velîler edinenler, bir ev edinen örümceğe benzerler (msl). Evlerin en gevşeği örümcek evidir”[25]

Allah’tan başka koruyucu edinen kimse, örümceğe benzetilir. Benzeme noktası ise, örümcek sığınağının basitliği ve gevşekliği ile koruyucu edinilen kimsenin basitliğidir. Allah’tan başkasını dost edinenin dostu, örümcek evi gibi dayanıksızdır.

Fakat eğer benzetmede, sözü sınırlayan bir kayıt yoksa. Ayrıca benzerlik de olumsuz gösteriliyorsa, o zaman, ‘msl’ kökü yukarıdaki dört benzeme yönünü de kapsar. Bir ayette şöyle denir;

“O’na benzer (msl) şey yoktur. O işitendir, görendir.”[26]

Yani, öz, nitelik, nicelik ve hacim yönüyle Allah’ın misli düşünülemez. Bu durumda; Allah’ın meseli en üstün olmalıdır.[27] Öyleyse O’na mesel getirilmemelidir.[28] Ama O, mesel getirir.[29] Çünkü her mesel, bir açıklama ve tavzih için getirilir. Bu nedenle onu ancak bilen verir.

“Allah’a meseller vermeğe kalkmayın! Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz!”[30]

Allah’ın insanlar düşünsünler diye[31] verdiği bu meselleri de ancak âlimler düşünürler.

“Biz bu misalleri insanlara anlatıyoruz ama onları, âlimlerden başkası düşünüp anlamaz.”[32]

Zaten müteşâbihleri de ancak alimlerin kavrayabileceğine yukarıda temas edilmişti. Bu sebeple deriz ki; O’nu, gökte arşı üzerine yerleşmiş, gören, işiten, bilen, öfkelenen, elleri bulunan ve yemin eden sultan olarak tanımlayan ifadeler, beşer tecrübe ve idrakinin üstünde kalan bir kudreti, beşerin, seviyesine indiren kavramlardır. Bu ifadelerle, Allah’ın yüceliği, her şeye gücü yettiği, bütün varlıkların mutlak hâkimi olduğu anlatılmıştır.

Sonuç

Çoğu kimse, Kur’an’ın ‘müteşâbih’ diye nitelediği ayetlerin sadece sembolik anlatım içerikli ayetler olduğunu düşünür. Oysa, müteşabih sözcüğü lügatte ve Kur’an’daki kullanımlarında benzeşmeyi ifade eder. Bu benzeşme de elbette ayetler arasında aranmalıdır. Yani bir söz, sembolik anlam taşısa da taşımasa da, müteşâbih diye nitelenebilir. Bu, bir ayetin nihai bir hüküm bildirmediği, o sözün muhkem olmadığı anlamındadır. Bu sözün, bir anlamsal ve bir de varlıksal tevili yapılabilir. Anlamsal tevilini ulema yaparak muhkeme ulaşır. Varlıksal tevili ise anlamın vukuuna ilişkin olduğundan onu, elbette, sadece Allah bilir.

O hâlde, müteşâbihlik anlatım problematiğinden ziyade, sözdeki maksadın sınırıyla ilgili bir adlandırmadır. Oysa, dolaylı anlatım, kıssa, mecaz ve sembollerle yapılır. Bu da sözün maksadı değil, mâhiyetiyle ilgilidir. Burada, benzeşme yoktur, çünkü söylenen lafız başka, anlaşılması gereken başkadır. Ayrıca, Kur’an’ın söz söyleme biçimi eğer anlamla ilgili bir sorun oluşturuyorsa, bu asla tevili gerekli kılmaz. Çünkü sözün muhatabı ulemâ değil, nüzul atmosferini teneffüs eden herkestir. Yani bu sorun, olsa olsa lisânî ve kültüreldir. Bu da ulemanın değil, ona muhatap olan herkesin sorunudur. Bu nedenle diyebiliriz ki, mecaz ifade eden her sembolik söz, bir anlamda müteşabihtir. Ama müteşabih her söz, sembolik anlam taşımayabilir.



HEM MUHKEM HEM MÜTEŞABİH KiTAP

Yorumlar Üzerine

Klâsik dönem müfessirlerinin ‘müteşâbih’ üzerine yaptıkları yorumlar; ilk bakışta, delilsiz, tutarsız ve çelişkili görülebilir. Oysa, verilen örneklere bakıldığında, biz bu yorumların hemen tamamının bir noktada birleştiğini düşünüyoruz. Bu durum, konuyu dikkatle inceleyen kimseye asla uzak kalmayacaktır.

Ancak, konunun daha iyi anlaşılması için, iki hususu hatırlamamız gerekecektir. İlk husus, Âl-i İmran suresinin yedinci ayetinde geçen, kitap ve ayet kavramlarının en geniş delâletiyle düşünülmesidir. O zaman; hem indirilen, hem de korunan kitapların ayetlerinde muhkem ve müteşâbih kategorisinden söz edebiliriz. Hatırlatmak istediğimiz ikinci husus da şudur. Sadece gerçekliği bilinemez olan değil, aynı zamanda, nihâî maksadı bilinmez olan her ayet de müteşâbih sayılmalıdır. Bu yaklaşım, ifade tarzı tamamıyla teşbihî olan[33] ayetler ile tedrîcî bir öğretim yapan ayetleri de müteşâbih kapsamına alacaktır. Bu bakış asla yanlış olmayacaktır. Çünkü, aşama aşama anlatma yolunda ve mecaz ifadelerinde, nihâî hüküm açısından elbette bir çeşit belirsizlik söz konusudur.

O zaman, müteşâbih konusu, mutlak gayb içerikli ayetlerle sınırlandırılmamış olacaktır. Zaten bir şeyi, başka bir şeye benzer kılma gereği, sadece beşer dilinin, ilâhiyat konuları için kullanılmasından doğmaz. Aynı zamanda sözün muhataplarının, farklı zaman, idrak, kültür, sezgi, ilgi ve bilgi seviyelerinden de kaynaklanabilir.

Son iki paragraftan anlaşılması gereken şudur. Nihâî amacı, -bir anlamda tevili- ilk plânda, beş duyudan birisiyle veya akılla anlaşılan her ayet muhkemdir. Bunlar, ana ayetlerdir. Nihâî amacı belirsiz olan diğer ayetler bu analara benzer bilinmelidir. Nihâî amacı belirsiz olanlar, hem birbirleriyle, hem de o konudaki analarla benzeşirler. Bu ayetler ancak açıklayıcı bir söz, yol gösterici bir bilgi, tanıtıcı bir kültür veya kuvvetli bir sezgi ile kavranabilirler.

Ayetler arasındaki benzeşmeyi ifade eden, ‘Şbh’ kökü; nitelik, oluş ve sıfatta benzerlik için kullanılmaktadır.[34] Bundan hareketle şunu söyleyebiliriz. Yalnız başına nihâî bir hüküm belirlemeyen, yahut elde edilen anlamda bir istikrarsızlık bulunan ayetler, hâricî bir bilgi, derin bir düşünme veya kuvvetli bir sezgi yoluyla, o konudaki ana ayetlere benzetilerek; nitelik, oluş ve sıfattaki bilgi netlik kazanacaktır.

Yorum Noktaları

Bir ayet aklın muhkem verisine, başka bir ayet, Tarihin muhkem bilgisine, bir başka ayet de doğal bir olaydan çıkarılan evrensel bilgiye benzer kılınabilir. Bu da ancak ‘Sağ duyulu ve bilmede derinlik sahibi’ kimselerin yapabileceği bir iştir.

Şimdi bu farklı durumları, bir kaç örnekle açıklayalım;

“Bakmıyorlar mı deveye, nasıl yaratıldı!”[35]

Şimdi, gökdelenlerde çalışan, akaryakıtlı araçlardan başka bir ulaşım ve nakil aracı göremeyen çağımızdaki insanlar için bu ‘deve’ örneği ne ifade eder? Hatta, vahyin indiği coğrafyada bugün yaşayan bazı kimseler için bile ‘deve’ uygun bir örnek midir acaba?

Oysa, deve vahyin ilk muhataplarının hayatını dolduran bir hayvandı. Onlar için çok itaatkâr bir arkadaştı. Kocaman cüssesine rağmen bir çocuğa bile diz çökebilirdi. Kanaatkâr, tasarruflu ve sabırlı bir yardımcıydı. Çölde bulduğu bakır bir teli bile yiyebilir, on beş gün su içmeden durabilir, rutubet kaybetmemek için dilini çıkarmadan dudaklarıyla yayılabilirdi.

Gözünü dünyaya açan her Mekkeli, nakil vasıtası olarak deveyi görmüş, sonra da hayatını ondan kazanmıştı. Çölde onu kılavuz edinmiş, yolculukta eşyasını onun üzerinde taşımış, sırtına binmiş, sütünü içmiş, etini yemiş, derisini giyinmiş, kemiklerini kullanmıştı. Cinayetlerde, diyeti onun üzerinden hesaplamıştı. Onun için şiirler yazmış, şarkılar bestelemiş, darb-ı meseller söylemişti. Kur’ân, bu nedenle ilk muhatabının dikkatini ona çekiyordu. Bu nedenle, yukarıdaki ayet, deveyle birlikte yaşayan kimse için, elbette muhkemdi.

Bir başka örnek de sivrisinekle ilgili ayettir. Kur’ân’da şöyle buyrulur:

“Allah, bir sivrisineği ve onun da üstündekini örnek göstermekten çekinmez.”[36]

Ayetin kelime kelime anlamı; ‘Sivrisineği ve onun da üstündekini’ biçimindedir. Bazıları, bu anlamı kısmen yorumlayarak, ‘Cüsse itibariyle onun üstündekini’ biçiminde Türkçeleştirirler. O zaman, fil ve manda gibi iri hayvanların kastedilmiş olacağını düşünürüz. Bazı yorumcular da, ‘Küçüklükte onun üstündeki’ biçiminde anlam verirler. O zaman vurgulanan küçüklük vasfının üst derecesi olur. Birisinin, “Filan şahıs, insanların en alçağıdır, hatta ondan da fazla” demesi gibi. Bu kez kastedilen hayvanlar farklılaşır. Sivrisinekten daha küçük böcekler gelir akla. Ayet şöyle devam eder: “İnananlar, bilirler ki o, Rablerinden bir gerçektir.”

Bu örneğin anlaşılamayacak bir tarafı yoktur. Ancak doğal ayetler üzerinde kafa yormayan, şartlanmış kimselere bu ifade basit gelebilir. Hatta Kur’ân’ın muhatapları, bu sözde ilk planda bir derinlik de bulamamış olabilirlerdi. Bu nedenle ayette; kimilerinin “Allah, bir böcekle uğraşıyor” diye, akıllarınca temsili alaya alarak sapkınlıklarını artırdıklarından söz eder;

“İnkâra sapmışlar ise “Allah bu örnekle ne muradetti?” derler. Allah birçoğunu onunla saptırır.”

Çünkü ayet üzerinde düşünmüyorlar. Sivrisinek örneğini basit buluyorlar. Anlamı bir muhkeme irca etmiyorlar. Hatırlanacağı üzere, müteşâbihler kalplerinde eğrilik bulunanların fitne kapılarıydı. Sivrisinekle ilgili ayet şöyle sona erer;

“Birçoğunu da onunla doğruya kılavuzlar.”

Bilgi çağı günümüzde, ilgili ayeti, laboratuar tahlilleriyle okuyan kimsenin algısı daha hızlı olabilir. Bu nedenle, “sivrisinek” örneği müteşâbih bilinmesi gerekirken, bu bilgilere ulaşan kimse için muhkem olabilir.

Kitabın Tamamı Muhkemdir

Kitabın tamamı, indirene göre muhkemdir. Ayetler, nihâi ve gerçek maksadını anlayana göre de muhkemdir. Kitaplar, elçinin kalbine indirilirken şeytanın tahrifine karşı da muhkemdir. Ona, temiz meleklerden başkası müdahale edemez, bâtıl karışamaz. Bu sebeple Kur’ân kendisini ‘hakîm’ yani korunmuş olarak nitelemiştir; “Allah, şeytânın attığını siler, sonra kendi ayetlerini muhkemleştirir.”[37]

Kitaplar peygamberlerden sonra, bugüne kadar da korunmuşluğu ile muhkemdirler. Çünkü onlar birbirini zikir olarak korumuşlardır.[38]

Kitap, çelişkisizliği ve anlam bütünlüğü ile de hakîm yani sağlam ve muhkemdir; “Hakîm Kur’ân’a ant olsun…”[39]

Kitabın Tamamı Müteşâbihtir

Kendisini muhkem olarak niteleyen Kur’ân, aynı zamanda tamamını müteşâbih olarak da niteler; “Allah, sözün en güzelini, müteşâbih, ikişerli bir Kitap halinde indirdi.”[40]

Çünkü çelişkisizdir. Yani, bütün ayetler o konudaki ana ayetlere benzeşirler. Anlam itibariyle olduğu gibi lafzen de birbiri ile benzeşir. Bunlar lafzî benzerlik taşıyan (müştebih) ayetlerdir. Söz ya aynen, ya aynı lafızların yer değiştirmesi ile, ya da kıssalarda olduğu gibi kısmî lafız değişimleriyle tekrar edilir.[41] Benzetimli, ikiz bölümlerden oluşur.

Ayrıca, Fâthâ Suresini ümmü’l-Kitâb olarak görürsek, geriye kalan yüz on üç sureyi de ona benzer bilmek yanlış olmayacaktır.

Kitabın tamamı hiç anlamayan için de müteşâbih bilinmelidir. Nitekim bir çocuk okuduğu her şeyi anlayamaz. Bu nedenle rüşt çağına kadar, Kur’ân onu ahkâmından sorumlu tutmaz. Çünkü rüştünden önce, okuduklarının pek azını anlayacaktır. Kur’ân’ın hepsini müteşâbih bilmesi gerekli olacaktır. Fakat idrâki geliştikçe, onun için muhkemleşenler artacaktır. Ayetler muhkem hâle geldikçe de zaten ahkâmla ilgili sorumluluğu artacaktır.

Kitabın tamamı kendi dilinden okumayan kimse için de müteşâbih bilinmelidir. Bu durumda benzeteceği muhkemler, fıtratındaki muhkem bilgilerdir. Okuduğu şeyin adaleti isteyeceğini, zulmü kınayacağını bilmelidir.

Kitabın bazı bölümleri kimi dinleyenlere muhkem gelmeyebilir. Bu durumun akla gelen ilk sebebi, okuyucunun kendisinde, diğeri de sözde olmasıdır. Okuyanın anlama düzeyi ve kültür farklılığı, sözün de tedrîcî, mücmel, temsîlî, tarihî, gaybî vs. olması hüküm çıkarmayı zorlaştırır. Toplumlar da böyledir. Onların çocukluk ve adamlık dönemleri olur. Elçiler, özellikle son elçi, müteşâbihlerle sapan bir toplumu uyarmıştır. Netice itibariyle şunu söyleyebiliriz. Makulat alemindeki, başka bir ifadeyle levh-i mahfuzdaki, muhkem ayetler, mahsusat alemine inince, zaman ve mekan probleminden dolayı müteşabih olarak ayrışır. Bunlar birbirine benzediği hâlde, pek anlamayanlara nâsih mensuh görünür. Makulat alemindeki tevilini bilenler, hepsini de muhkem görürler.

Kitap Hem Muhkem Mem Müteşâbihtir

Bütün bunlar bize gösterir ki, bugün bilinemediği için, müteşâbih görülmesi gereken bir söz, yarın bilinirse muhkem olabilir. Artık Kur’ân’da birbirine benzeştiğinden dolayı hükmü belirsiz gelen ayetleri saymak anlamsız olur. Çünkü onlar bugün çok, yarın az olabilir.

Kalplerinde Hak’tan sapma eğilimi bulunanlar, rölatif gördükleri ayetlerin muhkemlere benzerliğini kopararak onlara uyarlar. Müteşabihi muhkemden, kendi içlerindeki belgelerde koparanlar, psikolojik dengelerini bozarak huzurlarını yitirirler. Evrendeki eşyâ ve oluş üzerindeki müteşabihi muhkemden koparanlar, dünya hâkimiyetlerini kaybederler. Mukaddes kitaplardaki müteşabihi muhkemden koparanlar ise öteki hayatlarını kazanamazlar.

Bu bakış açısıyla, akaid, din ve şeriat konularında dahi fayda elde etmemiz mümkündür. Allah, hiçbir şeye benzemez diyerek Onu herşeyden tenzih ederiz. Ama ardından, O işitir diyerek, işiten canlılara teşbih ederiz. İşitir hükmü müteşabih, ama benzemez hükmü muhkemdir. Bütün ilâhî isimler müteşâbih, Ama Allah’ın zatı muhkemdir. İsimleri tek tek zatın kendisi sanmak onları muhkem bilmek demektir ki bu şirk olur. Tevhid, işte bu teşbih ve tenzih arasında bulunmaktadır. O hâlde Allah’ın isimleri, muhkem zatına müteşabih bilinmelidir.

Bireysel değişimler, bir birinin açılımı olan hükümler silsilesi üzerine oturduğunu, yeni bir şey öğretebilmenin temel şartının, adım adım ilerleme, kerteleme (tedrîc, ta’lim) yolunu izlemek olduğunu söylemiştik. Şimdi, insan prototipi olan Ademe isimlerin (el-Esmâ) talim (alleme) ile öğretilmesini[42] daha net anlayabiliriz. Buradan hareketle de, müteşabihin gerekçesinin öğrenme, ama muhkemin gerekçesinin de iman ve bağlanma olduğunu söyleyebiliriz.

Bu nedenle, şeriatler müteşabihlere, ama din muhkeme dayanır. Önceki toplumlarda iyi ve kötü için farklı hükümler konmuş olsa da, netice itibariyle bütün peygamberlerin tebliğ ettiği şeriatler aynı dine müteşabihtir.

Sonuç

Bu bölümü bir hatıra ile noktalıyalım. Azerbaycan’ın Zagatala kentinde, saatlerce votka içilen bir kır yemeği sonrası, iki kişi namaz kılacaktı. Birisi imamlık yapacağı için diğerinden yarım adım öne geçti. Yer çimenlik ve temizdi. Ayakkabılarını çıkarmadan, kıbleyi tayin edip yöneldiler. İçkili bir diş doktoru ‘Bekleyin’ dedi. ‘Ben de kılacağım.’ Yalpalı yürüyüşle onlara yaklaşarak kıbleye döndü. Bunun üzerine bir tartışma başladı. İmamlık yapacak olan, ‘İçkilisin, abdest de almadın. Böyle namaz kılınmaz’ diyordu. Doktor ise ona; ‘Benim abdestim var. Sen kendine bak. Bir kere ayakkabılarını çıkar, böyle namaz kılınmaz’ diyordu. Bu tartışmada hakem seçilmiştim. Namazdan sonra konuşmalarını istedim. Sonunda namaz ayakkabılarla kılındı. Doktor da cemaate iştirak etmişti.

Tartışma yeniden başladı. Doktor ısrarla; ‘Allah, içkiyi yasaklamıyor. Bilakis içkide fayda var diyor, bu bir. Bir de hiç içmeyin demiyor. Sadece sarhoşken namaz kılmayın diyor. Sarhoş olmak çok kötü ve çok ayıp. Ben zaten sarhoş değilim. Hem içerim hem de kılarım.’ mealinde konuşuyordu. İmam ise; ‘Namaz Allah’ın huzuruna varıştır. O Allah ki, içkinin şeytan işi bir pislik olduğunu bildiriyor. Şimdi sen O’nun yasakladığı şeyle huzuruna nasıl varırsın?’ mealinde sözler söylüyordu.

Hakemliğim bitmemişti. Ama ne söylenebilirdi ki? Bir tarafta, su yerine içki içen, fakat namazdan da vazgeçmek istemeyen Doktor. Zaten içki etkisini alabildiğince hissettirmişti onda. Ayrıca samimi mi idi bunu da bilemezdik. Diğer tarafta da bu konudaki nihâî hükmü tebliğden vazgeçmeyen bir uyarıcı. Uyarıcı acaba zamanlamada isabetli miydi? Bu tartışılabilirdi. Fakat iki taraf da, aynı kıbleye yönelerek namaz kılmışlardı. Üstelik ikisi de Kur’ân’dan delil getiriyorlardı. Onları izleyen on kadar insan da vardı. Onların bu konuşmalardan istifade etmesi gerekiyordu. Oysa tartışma hoş değildi. Biteceğe de benzemiyordu. Çünkü zahirde iki taraf da haklı gibi görünüyordu.

İşte o zaman, hemen her sohbetinde, mutlaka bir vesîle bulup konuşmasının bir yerine; ‘Lâ takrabu’s-Salâte’ ayetini[43] sıkıştırarak, dudaklarını yaya yaya; ‘Namaza yaklaşmayın’ ama devamı var; ‘Sarhoşken’ diyen politikacıyı hatırlamıştım. Demek ki o da zımnen aynı mesajı vermeye çalışıyordu. Hem içer hem de kılarım!

Bu konuda bir birbirine benzer tedrîcî hükümler vardı. Bunu biliyordum. Fakat durmadan muhkem ayeti hatırlatan bir molla var, bir de doğru dine susamış insanlar vardı. Acaba kalplerde inat ve maraz yok muydu? Bu nedenlerle o tartışmada konuşmak zor olmuştu. Ama politikacıya verilecek cevabın Âl-i İmrân Suresinin yedinci ayeti olduğunda kuşkum yoktu;

“Sana Kitabı indiren O’dur. Ondandır muhkem ayetler -ki onlar kitabın anasıdır- ve diğerleri benzeşenlerdir. Şu var ki, kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne aramak ve tevilini aramak için ondan benzeşenleri izlerler. Ve bilemez tevilini Allah’tan başkası ve ilimde derinleşenler derler ki; ‘Ona inandık, hepsi Rabbımızın katındandır.’ Ancak akıl sahipleri düşünebilirler.”

Sözlerin ve işlerin bütün yönleriyle tevilini bilen Allah’tır.



BİLİMLE TEFSİR

Tefsir Gerekli mi?

Zaman, sürekli farklı olaylarla akıp gitmektedir. Hayat, her an yeni hadiselere tanık olmakta ve her gün yeni bir meseleyle karşılaşılmaktadır. Kabul etmek gerekir ki, olayların sürekli farklılaştığı bir hayatta sorunlar ve onların çözümleri de farklı olacaktır. Yeni olaylar, yeni sorunlar ve yeni çözümler de yeni bir dili gerekli kılacaktır. Çünkü farklılıklar, ancak farklı kelimelerle izah edilebilir.

Bu nedenle daha önce benzeri bulunmayan yeni bir olayı anlatmak için, yeni kelimeler gerekecektir. Unutulan varlıkların isimleri onlarla birlikte kaybolacak, unutulmayanların da çoğu zaman isimlerinin söylenişi değişecektir. Hatta bazen söyleniş farkından dolayı kelimenin anlamı bile farklılaşacaktır. Yani dil de hayattaki değişime uyacak, hayatla birlikte dil de değişecektir.

Kimi zaman, aynı coğrafyada yaşayan ve aynı dili konuşan insanlar birbirlerini anlayamıyorlar. Dedenin dilini torunun anlamadığı oluyor. Hayat değişiyor, sorunlar değişiyor, çözümler değişiyor, dil değişiyor. Fakat Kitap değişmiyor. Çünk Kitap, belli bir zaman diliminde ve belli bir coğrafyada yaşayan az sayıdaki olayı konu edinmiştir. Pek az sosyal sorunun çözümüne ışık tutmuş bir metindir. Şimdi değişmeyen bu metni, sürekli değişen bir dille nasıl anlayabiliriz? Bunun tartışmasız tek yolu, metni güncelleştirmektir. Bu sebeple inananlar bin dört yüz seneden bu yana, Kur’ân’ın anlamını, tefsirlerle hep yaşadıkları çağa taşımışlardır.

Aslında, Kur’ân-ı Kerîmi tefsir etme ve yorumlama faaliyetleri, daha Hz. Peygamber hayatta iken başlamıştır. Peygamberin vefatından sonra da hızla artmıştır. Bu artışın önemli bir nedeni, herhalde İslâm coğrafyasının genişlemesidir. İslâmla tanışmak isteyen farklı din ve dilden ırklar Kur’ân’ı anlamak istemişlerdir. Ancak onun indirildiği atmosferden uzak bulunmaları, anlama işini oldukça güçleştirmiştir. Bunun için de tefsire ihtiyaç duyulmuştur. Yorumlama faaliyetleri ise tefsir çalışmalarının doğal bir sonucudur.

Tefsir ve yorumlama çabalarının elbette üzerinde anlaşma sağlanan bir yöntemi olagelmiştir. Nitekim ilk plânda anlaşılamayan bazı ayetler, öncelikle diğer ayetlerle açıklanmıştır. Bu yeterli olmadığında Hz. Peygamberin söz ve davranışları devreye girmiştir. Bu tefsir yönteminde, Arap Dili ve Edebiyatı da önemli bir rol oynamıştır. Tarihi verilere, Kitab-ı Mukaddes’e ve Ehl-i Kitabın dinî diğer metinlerine de küçümsenmeyecek ölçüde müracaatlar yapılmıştır. İşte bütün bunlar, Kur’ân’ı aktüelleştirme çalışmalarında evrensel diyebileceğimiz bir yöntemin ana esasları olagelmiştir.

Bilim Allah’ı Aciz mi Bırakıyor?

Kur’ân tefsirinde evrensel diyebileceğimiz klasik yöntemde, bilimsel veriler tefsir malzemesi olarak kullanılmaz. Ama zamanla eklenmiştir. Bu kanaat her halde, ilk bakışta çok masum gibi görünen, Kur’ân’ın bilimi teşvik ettiği anlayışından doğmuştur. Önce mukaddes kitabın bilimsel çalışmaları övdüğü yadsınamaz bir gerçekmiş gibi anlatılmış, sonra da bilim onu tefsir etmede bir materyal olarak kullanılmıştır. Bu hususu, bizzat Kur’ân’ın kendisinin de önerdiği iddia edilmiştir. Dile getirilen delillerin en geneli, her halde bilimin gücüne işaret ettiği öne sürülen Rahmân Suresindeki şu ayettir;

“Göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama bir sultan olmaksızın geçemezsiniz!”[44]

Bilimsel tefsir yanlılarına göre; yukarıdaki ayet bizi dünyanın dışındaki nimetleri aramaya davet etmektedir.[45] Ayette geçen sultan, hakimiyet, ışık ve kuvvet demektir. Bu kuvvet, kâinatın sırlarını keşfeden Fizik Bilimleriyle elde edilmektedir. Yer ve göğün çevresini geçmeye ancak ona ulaşanın gücü yetmektedir. Nitekim, çağdaş insan, bilimin bu kuvveti sayesinde, yerin çekiminden kurtularak uzay yolculuğuna çıkabilmiştir. [46]

Bilimsel yorum yanlıları, bu noktadan hareket edildiğinde şöyle bir sonuca varılabileceği ihtimalini düşünmemiş görünmektedirler. Kur’ân, miladın yedinci asrında yaşayan çağdaşlarına meydan okumuştu. Ancak onlar bilim ve teknolojide geri oldukları için, bu meydan okumaya cevap veremediler! Ama, insanlar zamanla yardımlaştılar, teknolojilerini birleştirerek geliştirdiler. Böylece Allah’a cevap verebilecek bir kudrete ulaştılar! Sonunda, uzay yolculuklarıyla yerin ve göğün sınırlarını geçmeyi başarabildiler!

Oysa; yukarıdaki ayet, öncesi ve sonrasıyla okunursa delâletinin hiç de böyle olmadığı görülecektir. Kaldı ki, bu hitap henüz gerçekleşmemiştir. Hem, bilimsel çalışmaların yürütülebildiği şimdiki hayatta değil, aksine hesap verilecek olan ikinci hayatta yapılacaktır.

Kur’ân’ın yukarıdaki ayetle resmettiği sahne şudur. İns-cin, ikinci hayatta, hesap verme yerinde toplanmışlardır. Suçlular, akibetlerini gördükleri için huzurdan kaçmak istemektedirler. İşte o anda onlara seslenilmiş ve şöyle denmiştir; “Ey ins ve cin toplulukları! Eğer yer ve göklerin sınırlarından çıkıp, Allah’ın cezalandırmasından kaçmaya gücünüz yeterse, hadi bunu yapın, kaçabilirseniz kaçın. Ama buna gücünüz yetmez, çünkü Allah sizi kuşatmıştır. Onun emri olmadıkça da, kaçamayacaksınız.[47]

Şimdi bu ayeti bir de sayfadaki yerinde öncesi ve sonrasıyla görelim. Bakalım bilimsel keşiflerden, uzay gemilerinden, yerin sınırlarının geçilip aya ulaşılacağından bahis var mı?

“Ey insan ve cin toplulukları! Sizin de hesabınızı ele alacağız. Öyleyken Rabbınızın nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama bir sultan olmaksızın geçemezsiniz! Öyleyken Rabbınızın nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Ey insanlar ve cinler! Üzerinize dumansız bir alev ve ateşsiz bir duman gönderilir de kurtulamazsınız.”

Görülüyor ki, ayetin geçen ve gelecek kısmından da anlaşılan aynıdır. İkinci hayatta, ins ve cinin hesabı ele alınacak. Onlar, âkıbetin korkunç olduğunu gördüklerinde cezadan kaçmak isteyecekler. Fakat, yardım görecekleri bir sultan olmadığı için kurtulamayacakları kendilerine bildirilecek. Öyle bir kudretin geleceğini bekleyedursunlar, onlar bu durumda iken, üzerlerine dumansız bir alev ve ateşsiz bir duman gönderilecek. Yani ins-cin, kendilerine teklif edilen şeyi başaramayacaklar.

Kaptan Kusto ve Peygamber

Bilimsel tefsir yanlılarının başka bir iddiası da şudur. Kur’ân’da öyle ayetler vardır ki, onlar bugüne kadar anlaşılmamıştır. Bunun sebebi, onları yorumlamada önceki devirlerdeki fiziksel bilimlerin yetersizliğidir. Böyle anlamı kapalı ayetlerin tefsirleri, ancak tabii bilimlerde yeterli ilerleme sağlandıktan sonra yapılabilmiştir. Bu husustaki örneklerinden birisi, iki denizle ilgili ayetlerin yorumlanmasıdır;

“Sen, inkarcılara uyma, onlara karşı olanca gücünle savaş. Birinin suyu tatlı ve kolay içimli, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da, karışmalarına engel bir sınır koyan Allah’tır.” [48]

Yukarıdaki ayet, -bilimsel tefsir yanlılarının hepsinin yaklaşımını içine alacak Kur’âni bir terimle söylenecek olursa- müteşâbihlerdendir. Bu nedenle ilk muhatapları, ondan bir şey anlamamışlardır! Fakat bilimsel ve teknolojik gelişmeler, bugün ayetin anlaşılmasını sağlamaktadır. Ünlü araştırmacı Kusto, sıcak ve soğuk su akıntılarının okyanusta kavuştuğunu, fakat aralarında bir perde varmışcasına birbirine karışmadığını keşfetmiştir. İşte bu, iki denizle ilgili ayetlerin tefsiridir! Böylece, on dört asır boyunca anlaşılamayan bu ayetin sırrı çözülmüş olmaktadır!

İki denizle ilgili ayetler için bu yorumu yapanlar, dolaysıyla şunu da söylemiş olurlar; “Bizden öncekiler, Kur’ân’ın bazı ayetlerinden hiç bir şey anlamamış olabilirler. Nitekim, bizim de anlayamadıklarımız vardır. Bu ayetler bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle anlaşılabilecektir.” Acaba bu yaklaşım doğru mudur? Bu durumda, Peygamber ve arkadaşlarının da bir şey anlayamadıkları ayetlerin olması gerekmez mi! Farz edelim öyledir. O halde, ancak bugün anlaşılabilecek ayetlerin, o topluma indirilişinin anlamı nedir?

Bizce, iki denizden muradın ne olduğu peygamber, arkadaşları ve onlardan sonraki ilk nesillerce doğru olarak anlaşılmştır. Ancak sonraki zamanlarda çeşitli yorumlarla karıştırılmıştır. Bu konuda bizim tercihimiz şudur. Kur’ân dilinde iki deniz temsiliyle anlatılanlar; yer ve göklerdir. Yer ve gökler cismânî ve rûhânî âlemi temsil eder. Cismânî varlık, ilk hayat olarak yer yüzünde salıverilmiştir. Rûhanî varlıklar da, ikinci hayat olarak, gökle kinâye edilen bir âleme salıverilmiştir. Burası fizik, orası ise metafizik âlemdir. Tenler, maddî mülkü oluşturan bu şahâdet denizine, canlar ise metafizik olan gayb alanına aittir. [49]

İki denizin Kur’ân’daki özeti şudur. Yer ve gök, önceleri su olmada müşterektiler. Allah’ın arşı önce ‘Su’ üstünde idi. Yani hükmü ve saltanatı su üzerinde idi. Sonra aralarını ayırmak suretiyle, ulvî ve süflî nitelikli iki âlem açığa çıkardı. Sonra süflî âlem dediğimiz yer yüzünde canlıları yarattı. Bu canlılar da yine evrenin aslı olan ‘Su’ dan oluşmuştur. Kur’ân ‘İlk hayatı’ da gökten indirilen suya benzetmektedir. Yerin bitkisi, bu su ile karışır. Derken o bitki, rüzgarların savurduğu çer çöp kırıntısı haline geliverir. Varoluş sudan başlıyor. Sonra canlılık su ile oluşuyor. Yaşadığımız bu hayat da, yine bir mesel olarak, gökten indirilen suya benzetiliyor… İster acı ister tatlı olsun, çok olan her suya deniz denir. Yani varlığın kökenindeki su da bir denizdir. Ulvî ve süflî olarak ikiye ayrılmakla da bir deniz iki olmuştur. Yani Allah, iki deniz salıvermiştir;

“Sen, inkarcılara uyma, onlara karşı olanca gücünle savaş. Birinin suyu tatlı ve kolay içimli, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da, karışmalarına engel olan bir sınır koyan Allah’tır. İnsanı sudan yaratarak, ona soy sop veren O’dur. Rabbin her şeye Kadir’dir.”[50]

“O, iki doğunun Rabbidir, iki batının Rabbidir. Öyleyken Rabbınızın nimetlerinden hangisini yalanlarsınız. Acı ve tatlı sulu iki denizi birbirine kavuşmamak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır; birbirinin sınırını aşamazlar. Öyleyken Rabbınızın nimetlerinden hangisini yalanlarsınız. Bu iki denizden de inci ve mercan çıkar. Öyleyken Rabbınızın nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Denizde yürüyen dağlar gibi gemiler O’nundur. Öyleyken Rabbınızın nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?”[51]

Bu denizlerin suyu, birbirine eşit değildir. Biri tatlı ve içimi hoş, diğeri acı ve tuzludur. Yani farklı hayat kanunlarına tabidirler. Aralarındaki bir engelden dolayı da birbirlerine asla karışmamaktadırlar. Onlarda pek çok nimetler vardır. İnsanların yemeleri için et ve meyveler, akan sular, süslenmeleri için inciler vardır. Ancak dünya denizindekiler geçici ve az, âhiret denizindekiler ise daha kalıcı ve hayırlıdır.

Kur’ân, ilk hayatı bir denize, ikinci hayatı başka bir denize benzettiği gibi, ikisi arasındaki dirilme gününü de gemilerin demir attığı iskeleye benzetir. İskele, ilk denizdeki bu hayatın son durağıdır. Tabi her toplum, bu denizde ayrı gemilerde bulunur. Peygamberlerin oluşturdukları toplumlar ise, ‘Allah’ın adı’ ile yürüyen başka bir gemidedir. Hz. Nuh, gemisini ilâhî vahyin kontrolünde yapmıştı. İnkarcı ileri gelenler bu gemiyle alay ederlerdi. O da: “Bizimle alay ediyorsunuz ama, biz de sizinle alay edeceğiz; rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz” demişti. Sonra inananlar bu gemiye binmişlerdi. İnanmayanlar ise boğulmuşlardı. Allah Nuh’a şöyle vahyetmişti;

“Onun yürümesi ve iskeleye varışı Allah’ın ismiyledir.”[52]

Kur’ân’a Onaylatılan Bilim ve Keşiflere Örnekler:

1-Tıp

Herkes Tıp biliminin konu edindiği araştırmaların, insanlığın yararına olduğunu bilir. Ve her mümin de, Allah’ın tabipler tabibi olduğuna inanır. Öyleyse, “Allah insanların yararı için indirdiği kitabında, Tıptan niçin bahsetmesin! Neden ona yön vermesin, esaslarına işaret etmesin!” diye düşünebilir misiniz? Kimilerine göre, Kur’ân-ı Kerim en az elli ayetinde bizzat Tıp biliminden söz etmektedir! Gerçi tıp kelimesi Kur’ân’da hiç kullanılmamaktadır. Ama olsun. Söylenişte ona yakın olan, Tâbe ve Tûbâ gibi kelimeler var. İşte bu kelimelerle, Tıp kelimesinin kökü olan T-B-B arasında ilişki kurulabilir! Tabi bu kadar geniş düşünürseniz; “Bu elli ayetin meal ve açıklamaları size müstakil bir Tıp kitabı yazdıracak kadar geniş bir alanı kapsayabilir”! [53]

Kur’ân, “Yiyin, için, fakat israf etmeyin”[54] yahut, “Balda insanlara şifa vardır”[55] gibi bazı genel sağlık yasalarından söz etmektedir. Bunlar Tıp biliminin omurga prensipleri görülebilir. Fakat Kur’ân’daki bu bahisler, okuyucuyu asla kitabın gündeminden uzaklaştıracak yoğunlukta değildir. Bu bahisler, belirleyen sözlere geçiş sağlayan uyaran sözlerdir. Kaldı ki bu ifadeler Tıp biliminin keşfedeceği şeyler alanına da girmez. İlk muhataplarının ve her seviyedeki insanın anladığı sadeliktedir. Fakat gariptir ki kimi çağdaş yorumcuları rahatsız eden de işte bu kolaylıktır. Onlara göre mucize bir kitap bu kadar kolay olmamalıdır. Günün gerisinde kalmamalı, onu geçmelidir. Modern çağda mucizeler yaratan Tıp bilimini de diğer bilimleri ve keşiflerini de kapsamalıdır.

2-Taşkömürü

Bilimsel tefsir yanlısı yorumcunun amacı Kur’ân’ın bir mucize kitap olduğunu söyleyebilmektir. Bu nedenle bilimsel her hangi bir sonuç arar. Taş kömürünü bulur. Taşkömürü, ağaç, bitki ve fosillerden oluşmuş inorganik bir yakıttır. Yorumcu bu bilgiyi yükleyebileceği bir ayet arar. Amacı taş kömürünün oluşumunun, insanların keşfetmesinden şu kadar yıl önceden Kur’ân’da haber verildiğini söylemektir. Ama, Kur’ân metninde, taşkömüründen bahsedilmez. Onu oluşturan, ağaç ve bitkiden de. Fakat, modern yorumcunun bulması zor olmaz. Arar ve şu ayeti bulur;

“Ve O ki otlağı çıkardı ve sonra onu kupkuru siyah bir çöpe çevirdi.”[56]

Yorumcu, ağaç ve bitkiyi otlak kelimesine, kömürü de siyah kelimesine katar. Böylece ağaçlardan taş kömürü yapar. Oysa bu uyaran bir sözdür. Ayet, Kur’ân’ın ilkbahar ve sonbaharı tasvir ettiği bir bölümden alınmıştır. Konu, öldürme ve diriltmedir. İlâhi kudretin büyüklüğü anlatılmaktadır.

3- Kâinatın Genişlemesi

Kâinatın her yöne doğru genişlediğini ve bu genişlemenin halen sürdüğünü Edwin Huble 1920 lerde keşfetmiştir. Bilimsel tefsir yanlıları, bu kozmolojik keşfin, Dr. Huble’den on dört asır önce Kur’ân’da mucizevi bir biçimde belirtilmiş olduğunu ifade ederler. İlgi kurulan ayet şudur,

“Göğü, sağlam bir şekilde biz kurduk. Evet, vâsiûn da biziz.”[57]

Onlara göre ayette geçen vâsiûn kelimesi genişletme anlamındadır. Bu durumda yukarıdaki ayetin anlamı; “Göğü, sağlam bir şekilde biz kurduk, genişleten de biziz” biçiminde olur. Oysa vasi’ kelimesi Kur’ân’daki kullanımlarında; kuşatmayı, güç ve kudreti yetmeyi ifade eder;

“Hükümranlığı gökleri ve yeri kuşatmıştır (vesia)”[58]

“Allah bir kişiyi ancak gücünün yettiği (vüsa) ile yükümlü tutar.” [59]

Gökten bahseden ayette anlatılan da, Yaratıcının kudretindeki vüsattır. Yani ayette;“Göğü, sağlam bir şekilde biz kurduk. Evet, gücü yeten de biziz” denmektedir.

Keşiflere Öncü Gösterilen Ayetler

Bilimle tefsir yapılabileceği iddialarının hepsi bu kadar da değil. Henüz keşfi tamamlanmamış bazı konulara bile vahyin, öncülük ettiği iddiaları vardır. Ancak vahyin bunu direkt değil bazı işaretlerle yaptığı söylenir. Bu bilimsel işaretler daha çok peygamberlere verilen mucizelerin anlatımından çıkarılır.

Mesela, bilim henüz, maddenin ışınlama yoluyla bir yerden başka bir yere nakledilmesini başaramadı. Oysa, bilimci yorumcular, Kur’ân’da anlatılan Süleyman peygamberle ilgili kıssada, madde nakline ilişkin işaret bulurlar. Yemen tarafında kraliçe olan Belkıs’ın tahtı, göz kırpma süresinden daha kısa bir anda, Kudüs yöresinde bulunan Süleyman peygambere getirilmiştir.[60] Bilimsel tefsir eşiliminde olan yorumcular bunu Kur’ân’da ışınlamaya bir işâret olarak görürler.

Yine, çok konuda başarılı adımlar atan Bilim, henüz koku naklini gerçekleştirememiştir. Oysa, bilimsellik taraftarı yorumcular, Kur’ândaki bir kıssada koku nakline işaret bulmuşlardır. Bu kıssaya göre, Yakup aleyhisselam, oğlu Yusuf’un gömleğinin kokusunu çok uzaklardan alabilmiştir;

“Kervan, memleketlerine dönmek üzere ayrıldığında, babaları: “Doğrusu ben Yusuf’un kokusunu duyuyorum; ne olur bana bunak demeyin” dedi.” [61]

Yakup peygamber Kenan diyarında, Yusuf peygamber ise o anda Mısır’dadır. Bu kıssanın Kur’ân’da anlatılması bilimsellik taraftarlarına göre, koku nakline işaret görürler. Eğer ilim ve teknikte çalışıp ilerlesek ses ve görüntü gibi, belki kokuyu da uzak mesafelere anında nakledebiliriz” derler.[62]

Bir başka iddiaya göre de; Kur’ân’da henüz anlaşılamayan bazı ayetler vardır. Bu anlaşılamayan ayetler daha ileride, bilimin bize bahşedeceği yeni teknolojik imkanlarla anlaşılabilecektir. Nitekim, bir yorumcuya göre, biz Mülk Suresindeki şeytanların yıldızlarla taşlanmasını anlatan ayetin ne demek istediğini şimdilik bilemiyoruz. Yorumcu anlayabilmemiz için, bilim ve teknolojinin gelişeceği gelecek zamanı beklememizi önermektedir.[63]

Oysa şeytanların yıldızlarla taşlanmasının Kur’ân’daki hikâyesi şöyledir. Yakın gökten bahseden bazı bölümlerde, şeytanların burayı dinlediklerine atıfta bulunulur. Ancak burası, lambalarla ve gezegenlerle donatılmış, böylece şeytanlardan korunmuştur;

“Ant olsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onlarla şeytanların taşlanmasını sağladık.”[64]

“Şüphesiz Biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik.”[65]

“Onları, racîm her şeytandan koruduk”[66]

“Biz o yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsleyip donattık. Ve her türlü âsi şeytandan koruduk.”[67]

Bu şeytanlar racîm’ dir. Racîm hem atan ve hem de atılan anlamına gelir. Kelime, istiâre yoluyla zan ve vehimle atmak anlamında da kullanılabilir. Bilinmeyen konularda gelişi güzel konuşmaya racmen bilgayb denir. “Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi.” diyecekler. şunu da diyecekler: “Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.” bilinmeyen şey hakkında atıp tutarak (racmen bilgayb)”[68]

Gaybı bilmediği halde, işkembeden atan kimse de racîmdir. O zaman racîm, hevâ ve hevesine uyarak saçma sapan söz eden, zan ile konuşan, konuşmasında sebep sonuç ilişkisi bulunmayan, indî hükümler veren demek olur. Artık onlar, meleklerden oluşan yüce topluluğu dinleyemezler. Her taraftan atılarak orayı dinlemekten uzaklaştırılırlar;

“Onu, inatçı her türlü şeytandan koruduk. Onlar yüce alemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır.”[69]

“Doğrusu onlar vahyi dinlemekten uzak tutulmuşlardır.”[70]

Bu nedenle yakın gök, artık gayb, onlar için hakkında haber uydurma, atma yerleri olmuştur. “Ant olsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabı hazırladık.” Böylece şeytanların yakın gökte yüce topluluğun konuşmalarını dinlemeleri, gayba muttalî olmaya, İlâhî takdîr ve plânı almaya çalışmalarından kinâye olduğu anlaşılmaktadır.

Bilimsel Yöntemin Mantığı

Acaba, tefsir usulünü zorlayan, Kur’ânı modern bilimlerle bu denli yoran bilimsel tefsir arayışının mantığı nedir? Eşyanın nesnelliğini konu edinen bilim, neden helal ve haramı konu edinen vahye katılmak istenir? Kur’ân’ın geleneksel tefsir tarzındaki bu usul kırılmasının, daha doğrusu bu usulsüzlüğün bazı sebepleri bizce şunlardır.

1- Bilim hayranlığı: Bazı modern yorumcular; halkın keşiflere olan tepkisini azaltmak, yahut inançlı kesimin bilime karşı olan şüphelerini gidermek çabasıyla bilimselliğe kaymış olabilirler.

2- Uyum arayışı: Bazı bilimsellik yanlıları, bilimsel yorumlarıyla, Allah’ın ayetleri olan sözü ile, yine O’nun ayetleri olan tabiat arasındaki münâsebeti arıyor olabilirler.

3- Kur’ân’ın içeriği: Kur’ân, hiçbir şeyi eksik bırakmayan, yaş-kuru her şeyi içine alan, her şeyi açıklayan[71] kitap(lar)dan söz eder. Oysa, eksik bırakmayan, yaş-kuru her şeyi içine alan kitap, Kur’ân değil levh-i Mahfûz’dur.[72] Peygambere indirilen kitabın açıkladığı da bilim ve teknoloji değil, elbette hikmete dâir olan her şeydir. Çünkü ayette açıklama anlamında kullanılan kelime tibyândır. Bu da kapalı bir biçimde anlatmak değil, aksine kapalılığını gidermek demektir.[73] Ama, kimi yorumcular, bu kitabın Kur’ân olduğunu düşünerek bilimsel yorum işini kendilerine bizzat Kur’ân’ın bir görev olarak yüklediğini düşünmüşlerdir.

4- Savunma psikolojisi: Son iki yüzyıldır, teknolojideki baş döndürücü hız, bütün dünyada dine talebi azaltmıştır. Teknolojik imkânların sunduğu şatafat, artık insanlığa dinin modasının geçeceği kaygısı vermektedir. Bazı yorumcular, mukaddes kitaplarının çağ dışı kalacağı endişesi ile böyle bir tarzı tercih etmiş olabilirler.

5- Taklit hastalığı: Batıda din, keşifler karşısında zor durumda kalmıştır. Dini kurumlar, devleşen Bilim karşısında gittikçe kan kaybeden inancı, savunamaz haldedir. Bu ikilinin bir yerde barışmaları ya da ateşkes ilan etmeleri gerekiyordu. İkincisi oldu. Batı için doğru olan da buydu. Çünkü onlarda din, bilimin sahasına tecavüz ederek ağır cezalık suç işlemişti. Bilimle barış isteyecek yüzü kalmamıştı. İslâm dünyasında dini yapılanma Batıdan çok farklı olsa da iletişim bu farkı gittikçe azaltmıştı. Batıda olup biten her şey İslâm coğrafyasına sorgusuz ithal edilmişti. Bu talep kimi kesimlerde tutku derecesine de ulaşmıştı. İşte bunlar, geçmişte kendilerinde de din-bilim kavgaları olmuş gibi, taraflara ateşkes teklif etmek istediler. Fakat tutmadı. Çünkü devletleşerek kurumlaşan bilim, kendisine muhatap kurum bulamadı. Batıdaki gibi İslâm dünyasında dini kurumlar yoktu. Bu sefer taraflar arasında barış gündeme geldi. İşte İslâm coğrafyasında varsayılan bilim-din savaşına son verecek sanal barışı bazı bilimsel tefsir yanlıları üstlendi. Kutsalın köklerine inerek Kur’ân’a gittiler. İnsanların saygı duymaları için; onu bilimle barıştırmak, yahut keşifler karşısında yüceltmek, müthiş göstermek gerekiyordu. Öyle de yaptılar.

6- İcaz arayışı: Kur’ân’ın inanç dünyasındaki başarısı nereden kaynaklanıyordu? Acaba onun gizemli üslubu mu insanlar üzerinde etkili olmuştu? Zâhir ve bâtın anlatımlarında mı mucizydi? Yoksa insanlığa rehberlik ettiği yolun haklılığı mı kendisini kabul ettirmişti? Yahut gelecekten haberler vermesi mi? Kur’an, ruhi tekamül de mi mucizedr, yoksa teknolojik tekamülde mi?

Klâsik dönemde, Kur’ân’ın kalpleri fethetmedeki başarısı onun mucize oluşunda, mucizeliği de genelde üslubunda aranmış ve bu yönde çok da eser kaleme alınmıştı. İşte çağdaş bazı yorumcular da, bu başarıyı yine onun mucize oluşunda gördüler. Ancak bu mucizeliği eski yorumcular gibi üslubunda değil, daha çok gelecekten haber verme özelliğinde aradılar. Sonra da onu gelecekten haber veren bilimle yarıştırdılar.

Bizce modern mantığın altında yatan gerçek sebep, bu sonuncusudur. Kur’ân’ın mucizeliğini bilimsellikte arama çabasıdır. Bilimsel tefsir taraftarlarının hemen hepsinin hareket noktası şudur: ‘Kur’ân, son peygamberin kıyamete kadar yaşayacak bir mucizesidir. Mucizelerin konusu da, gösterildiği çağda en çok rağbet gören şey cinsinden olurdu. Bu çağda en rağbet gören şey de tartışmasız bilimdir. Bu durumda, Mucize Kur’ân da, bilim çağında da bilimi aciz bırakabilmelidir. İndirildiği çağda her sınıftan insanların bildiklerini geçtiği gibi, bugün de bilim adamlarının bildiklerini geçmelidir.’

İşte bu düşüncelerle hareket eden, modern mantık, bilimi övme sadedinde şunlar söyleyecektir: ‘Kur’ân, okuma demektir. İlk ayet okumaktan söz eder. İlk emri de okudur. İlk surede kaleme dikkat çekilir. Yani pek çok ayet bilimi teşvik hatta ona öncülük eder.’

Daha sonra da, müteşâbih olarak görülen ayetlerden örnekler sergileyecekler, aradıkları anlam bir ayette yoksa bile, gerekli anlam yüklenecek ve şöyle denecektir; “Hakikat şudur ki Kur’ân-ı Kerîmde birçok ilmî gerçeklere, birçok tabiat kanunlarına işâret edilmiştir. Ancak Kur’ân, bunlara sadece bir mucize olarak işaret yapmış ve hiçbir zaman ilimle çatışmadığını göstermiştir. Ondaki kevnî hakîkatler ana prensipler halindedir. Öyle ki hiçbir buluş onu nakzedemez. Yalnız Kur’ân’ın işaret ettiği hakikatleri anlayabilmek için müsbet ilimlere iyice vakıf olmak ve Kur’ân’ı iyice düşünerek tetkik etmek gerekir.”[74] “Kur’ân-ı Kerim, beşeri gelişmenin çok ileri derecesini gösteren fenni keşiflere işaret etmiş, böylece onları keşfedilmezden çok önce bildirmekle, gaybdan haber vermiştir. Ancak bu işaretler o keşiflerin tekniğini öğretmesi anlamında değil, kuvvetli sezgi ve kavrayış gücü olan kimselere şimşekvari işaret vermesi anlamındadır.”[75]

K. Kerim, bu fenni keşifleri neden doğrudan bildirmez de işaretle yetinir? Açıkça değil de; batınî, işârî ya da müteşâbih (!) olarak bildirir? Onları apaçık bildirseydi de inananlar tez elden geliştirip, insanlığın hizmetine sunsalardı ya? İşte bu sorulara verilen cevap aşağı yukarı şöyledir. K. Kerim on dört asır önce gönderilmiş bir kitaptır. Bugün istifade ettiğimiz radyo, elektrik, uçak gibi fenni keşifler ise, son birkaç yüzyılın mahsulüdür. ‘Dünya dönüyor’ dediğinden dolayı Galile’nin kilise tarafından engizisyon mahkemesine verildiğini hatırlayacak olursak, Kur’ân’ın bu tür fenni keşifleri neden doğrudan bildirmeyip işaretle yetindiğini anlarız.[76] Demek ki Kur’ân-ı Kerim, fenni keşifleri işaretle değil de açıkça belirtseydi kim bilir Galile’nin başına gelenler onun da başına gelebilirdi…

Şimdi Kur’ân’ın bütün bilimleri ihtiva ettiğini, yahut bazı ayetlerin ancak çeşitli keşiflerden sonra anlaşabileceğini ileri sürenlere şunları soralım;

1- Kur’ân’ı, doğal ortamdan bilimin tartışma ve deney ortamına çekmekle, onun hidayete olan rehberliğini unutturma yanlışına düşmüş olmuyor musunuz?

2- Bilimsel araştırmaların yanılan, değişen ve yenilenen karakterinden dolayı, zamanla yalan söyleyen bir Kur’ân’la baş başa kalmış olmaz mısınız? Nitekim bir zamanlar bilim yerkürenin dönmediğini söylüyordu. Bilimsel yorumcu bu fikri Kur’ân’a onaylattırmıştı. Şimdi de döndüğü yolundaki kanaati onaylatılıyor.

3- Siz Kur’ân’da fen ve teknolojiye işâretler gösterirseniz, başkalarının da bilimle çatışan bazı ayetler arama hakkı doğmaz mı? Böylece daha önce Batının yaşadığı din-bilim kavgalarına davetiye çıkartmış olmaz mısınız?

4- Sizce, Bilim ve teknoloji, bu biçimiyle tek doğru ve hak mıdır? Bilim, Allah sözünün kendisini hedef göstermesine layık mıdır? O kadar masum mudur teknoloji? Modern kirlilik, Mukaddes bir Kitabın istediği sonuç mudur?

5- Bilimsel tefsirler neden hep keşiflerden sonra yapılıyor? Başlama noktası sadece Kur’ân olan bilimsel bir tefsir sonunda keşfedilen hangi buluş var? Kur’ân bütün bilim ve keşifleri ihtiva ediyorsa, siz bilimsel yorum yanlıları neden Kur’ân’dan sadece bazılarını çıkarmakla yetiniyorsunuz?

6- Neden ayetleri seçerek sadece bazıları üzerinde bilimsel izahlarda bulunuyorsunuz? Kur’ân’ın tamamını bilimle tefsir edebilir misiniz?

7- Edebî dili, laboratuara sokabilir misiniz? Kur’ân-ı Kerîm, yedi gök ve ölü yer der. Laboratuar bu deyimleri nasıl karşılar? Onlardan ne anlar? K. Kerim, bulutların rüzgârlarla sürüklenerek, ‘Ölü’ bir yere gelip orayı dirilttiğine temas eder. Der ki; “Onu ölü bir beldeye sevk ettik…”[77] “Onu ölü bir beldeye yollarız.”[78] Kur’ân’ın diline, bilimsel anlam yüklemeyi sevenlerin, bu anlatımlarda bir sorunla karşılaşacakları tabiidir. Çünkü burada, yağmurun topraktaki ölü şeyleri canlandırdığı ifade edilmektedir. Oysa, o canlanan şeylerin, daha önceden ölü olduğunu, laboratuar tasdik etmeyecektir. Gözle görülemeyecek kadar küçük olan canlı zerrelere, ölü diyemeyenler, bu durumda laboratuarda incelemeye aldıkları vahyi yanlışa mahkum etmek zorunda kalacaklardır.

Oysa yukarıdaki ayetlerin anlatmak istediği şey, her seviyedeki insan için gayet açıktır. Gözümüzle cansız gördüğümüz bir toprakta, bin bir çeşit bitki tohumu yağmurlarla nasıl hayat buluyorsa,[79] toprağa gömülmüş insanlar da, gelecek hayat için, öyle hayat bulacaklardır. Nitekim yukarıdaki iki ayet şöyle son bulur:

“Ölümden sonra dirilme de işte böyledir.”

“İşte ölüleri de böyle çıkaracağız.”

Edebî Dil, Laboratuar Dili

İnsanlar farkında olmadan iki ayrı dil ile konuşurlar. Bu her ulus için böyledir. Biz bir işe geç kalındığını anlatmak için, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” deriz. Yorgunluğunu ve bitkinliğini ifade etmek isteyen birisi, “öldüm” diyebilir. Çok dertli olduğunu belirtmek isteyen kimse, “Derdimi söylersem, Gün durur bulut ağlar” diyebilir. Bu sözlerdeki ikinci tip söyleyişlerde laboratuar mantığı aranmamalıdır. Yani, gerçekte “Üsküdar’ı geçen bir atlı” bulunmamaktadır. Yorgun kimsenin “öldüm” sözündeki kastı da elbette biyolojik bir ölüm değildir. Dertli kimse için, “Günün durması ve bulutun ağlaması” da elbette ancak bir mecaz olarak düşünülebilir.

Oysa pek çok bilimsel tefsir yanlıları, yukarıdaki gibi mecazları, gerçek anlamda ele alırlar. Bunlar belirleyen sözlermiş gibi, hükümler çıkarırlar. Bunun ilginç bir örneği Tevrat’taki bir ayetin, yorumuyla ilgilidir. Tevrat’ta, bir gün İsrâiloğulları için Rabb’in de cenk ettiği anlatılır. İşte o cenk günü Yeşû Peygamber şöyle der;

Dur, ey Güneş, Gibeon üzerinde;

Ve Ay, sen Ayyalon deresinde.

Eski Ahit, peygamberin bu yakarışı üzerine, millet düşmanlarından öç alınıncaya kadar, Güneşin durduğunu ve Ay’ın yerinde kaldığını yazar.[80] Yani, her zaman gün boyunca hızla dönen Güneş, bu savaş gününde gerçek anlamda dönmez mi olmuştur? Böyle bir durum için, mecazı bilmemek ve sözün akışındaki şiirselliği göz ardı etmek gerekir. İlginçtir ki, Luther, Copernic’in evrenin sistemi teorisini saçma bulurken kutsal metindeki bu delile dayanmaktadır. Bu ayete dayanarak, dönen şeyin aslında Yerküre değil, Güneş olduğunu iddia etmiştir.

Yine dini geleneğe göre; Havva, eşi Adem’in eğe kemiğinden yaratılmıştır. Batılılar, Mukaddes kitaptaki konuyla ilgili bir bölümü, nesnel anlamda aldıklarından, zamanla kadının bedensel olarak, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına inanmışlardır. Bu inanç, sonraları laboratuar bilgisine karıştırılarak, erkeğin bir kaburgasının noksan olduğu bilgisine (!) de varmıştır. Tıp ilminin otopsiyi keşfetmesiyle, bu bilginin doğru olmadığı görülünce, bilimin, dini yendiğine inanılmıştır.

Bilimsel tefsir yanlısı çağdaş yorumcular da, on dört asır önceki insanların bilip bilemeyeceklerine bakmadan, Kur’ân’daki alak kelimesini laboratuardan alınan embriyo ile tercüme etmişlerdir. Oysa ilk müfessirlere göre insanın yaratılışının ikinci aşamasına[81] işaret eden bu kelime, etimolojik olarak; “Bir yere tutunmak” anlamındaki A-L-K kökünden gelmektedir. Bu maddenin sülüğümsü bir görüntüsü olduğu için böyle denmiş, Türkçe’ye de kan pıhtısı olarak tercüme edilmiştir.

Bu duruma bir başka örnek de inşakka kelimesidir. Kur’ân, elli dördüncü Surenin ilk ayetinde; ‘İnşakka’l-Kamer’ der. Bu formun harfi harfine anlamı, ay yarıldı demektir. Bazı yorumculara göre burada anlatılan, gök ayının Peygamberin bir parmak işaretiyle mucize olarak iki parçaya bölünmesidir. Bu ayetten ayın gelecekte yarılacağını anlayanlar da vardır.[82] Kimine göre anlam daha farklıdır. Çünkü bu ayetin Kur’ân tertibindeki ve nüzul sırasındaki yeri incelendiğinde, aslında peygamberden mucize isteyenlerin kınandığı görülür. Ayrıca, varsayılan yarılma olayının bir gece vaktinde ve tanıklarının da az olduğu rivayet edilmektedir. Oysa mucizeler, önceki peygamberlere tanıklarının çok olabileceği gündüz vakitlerinde ve de tekrarlanarak verilirdi. Kaldı ki, Kurânın üslubunda ayın yarılması değil bizzat kendisi bir mucize olarak sunulmaktadır. Bu nedenlerle, ‘İnşakka’l-Kamer’ formundaki yarılma gerçek değil, mecazidir. Bu, iş açığa çıktı, olay vuzuha kavuştu anlamında bir deyimdir.[83] Burada, vuzuha kavuştuğu belirtilen şey ise, son uyarıcının gelmesiyle yaklaştığı kesinleşen kıyamet saatidir. Nitekim ayette şöyle buyrulur;

“Saat yaklaştı Ay yarıldı.”

Kamer Suresinin nüzul sırasındaki yerini, ayetin söz akışındaki anlam örgüsünü, varsayılan yarılma olayı ile ilgili haberlerin zayıflığını, Kur’ân’ın Hz. Muhammed’e mucize verilmesi bahsindeki olumsuz tutumunu ve doğal olay ve varlıkların zaten birer mucize sayılması gerektiğini, göz önüne alırsak son tefsiri tercih etmemiz gerekmektedir. Ay yarıldı. Yani son uyarıcı geldi. İş açığa çıktı, kıyamet saati yaklaştı.

Şimdi Kur’ân’daki bu ifadenin, yirminci asır insanının Ay’dan toprak getirmesiyle ne alakası olabilir demeyin. Modern tefsir yöntemi ruhlara öyle bir sinmiştir ki kimde ve ne zaman patlak vereceği belli olmaz. Bakınız yorumcu ne diyor;

“Sözü tefsir içi bir tartışmaya sokmadan söyleyelim: Biz bu “hikmet” omurgalı Kur’ân ayetini insanlığın aya inişini ifadeye koyduğunu düşünüyoruz. Ayetin esprisine, tarihsel ve bilimsel gerçeklere uygun olan da budur. Ay’ın yarılması, insanlığın Ay’a inişinin ve oradan bazı kaya parçalarını alarak dünyaya dönüşünün sembolik bir anlatımıdır. Yani bu “mucize”, insanlığın Ay’a indiği 1969 yılında tecelli etmiş ve Kıyametin iyice yaklaştığını gösteren bir belge olarak önümüze konmuştur.”[84]

Aslında Kur’ân-ı Kerîm, doğal varlık ve olaylarla tefsîr edilebilir. Çünkü onlar da birer ayettir. Bu durum kitabı anlamayı kolaylaştırıp hızlandırabilir de. Dahası, bu işi yapmamızı bizzat Kur’ân’ın kendisi de istemektedir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken hassas bir nokta vardır. Öncelikle bilinmesi gereken bu nokta şudur: Dil, laboratuara sokulamaz. Çünkü, dilde teşbih ve temsiller vardır. Deyimler vardır. Akıl yanlış sözlük yabancı bulsa, hatta bilim yanlış görse de dil yaygın olan bir kullanımı tercih edebilir. Bazen dildeki bu yaygın yanlış, en değerli sözlüğe bile tercih edilebilir. Dahası dilde bir çok sanatlar vardır. Laboratuar, bütün bunlara yabancıdır. Dil disiplinini oluşturan mantık, matematiksel mantığa sıkıştırılamaz. Şayet vahiy, Fiziksel Bilimlerin dili sayılan laboratuarla tefsir edilirse, dil laboratuarda bilimle yarıştırılmış olur. Bu durumda, yarışma din adına yapılsa da bilime yenilen ya da onu yenen din değil, dil sayılmalıdır.

Sonuç

Din rehberi olan bir kitapta peygamberliğe hiç de gerekli olmayan bilimsel ve teknolojik anlamlar aranmamalıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim bu tür bir arayışı kınamaktadır. Arapların ayın değişen astronomik şekilleri üzerine bir sorusuna Kur’an şu cevabı verir;

”Sana yeni ayları soruyorlar. -De ki: “Onlar, insanlar ve hac için, zaman ölçmeye yarar. Evlerinize arka taraflarından girmeniz iyilik değildir. Fakat iyilik, dindar davranmaktır. Öyleyse, evlere kapılarından girin.”[85]

Kapılar giriş yerleridir. Doğru olan, bir yere kapısından girmektir. İşte buradan hareketle bir mecaz yapılarak; ‘Bir şeye nüfuz etmenin doğru yolu, onun kapısıdır’ denilir. O zaman, ‘eve kapısından girmek’, meseleye doğru yaklaşmak demek olur. Bu nedenle, birisini doğru yola yönlendirmek isteyen kimse, bir mesel söyler gibi, ‘İşi kapısından girerek yapmalısın’ der. Yukarıdaki ayette de işte bu deyim kullanılmıştır. Evlere arkalarından girmeyin demek, kinaye ile, yanlış yol ve üslubu terk edin demektir.[86] Yanlış yol elbette Astronomiye ait bir konuyu Peygamebere sormaktır.[87]

Kaldı ki, bilimle yorumlama anlayışının, peygamberliğin ilk üç asrına indirilebilecek bir delili de yoktur. Kur’ân’nın muhtevasını herkesten iyi bilen sahabe ve ondan sonra gelen iki nesil, dünya ve âhiret ahkâmı dışında, Kur’ân’ın bütün ilimleri içerdiğine dair bize bir görüş nakletmemişlerdir.[88]

Tanımlamaları devamlı değişebilen astronomi, tıp, biyoloji, matematik, fizik ve kimya gibi bilimleri, hikmetleri asla değişmez bir kitaba yüklemek onu gündeminden uzaklaştırır.

Kur’ân’ın bilimle tefsiri, geleneksel tefsir kurallarını iptal ettiği gibi ayrıca evrensel yorumlama yöntemlerine de asla sığmamaktadır. Bu durum, mukaddes metnin kelimelerini istenildiği gibi eğip bükmeye sebep olmakta, dil ve filoloji açılarından Kur’ân’ı zorlamakta ve yormaktadır.

Bilimsel tefsir yaklaşımları halka hoş gelebilir. Bu anlayışa sıcak bakan ve hatta yer yer bu yöndeki yorumlara katkıda bulunan, iyi niyetli, bilim adamları da bulunabilir. Onlar, Kur’ân’ı yakından tanımadıkları için bu konuda mazur da görülmelidirler. Fakat Kur’ân’ın dil ve üslûbunu bilenlerin bilimsel yaklaşımları birer talihsizlik sayılmalıdır.

Sözün burasında, şu gerçeği de ifade emek gerekir. Batı dünyası, İslâm alemine karşı mağlupken tenzîlî ayetlerde bilim ve teknoloji arıyordu. Sonra uyandı ve bilim ve keşifleri tekvini ayetlerde aramaya başladı. Şimdi muzafferdir. Fakat bu sefer tenzîlî ayetlerde bilim arama yanlışına İslâm dünyası düşmüş görünüyor. Böyle oldukça da Batı karşısında sosyal hüsran ve mağlûbiyeti sürecektir.




[1] Haşr, 59/22.

[2] Lokman, 31/34.

[3] Enâm, 6/50.

[4] Cin, 72/25-26.

[5] Bakara, 2/25.

[6] Kur’ân’ın sürekli anlamında kullandığı kelime ‘Huld’dur. Uzun zaman kalıcı olmaya da ‘Hulûd’ denilir. Kelime, hem uzun zaman için, hem de sonsuzluk için kullanılır. Yaşlandığı halde saçları ağarmayan, dişleri dökülmeyen kimseye de ‘Muhlid’ denir.

[7] Nebe’, 78/21-25.

[8] Âl-i İmrân, 3/133.

[9] Muhammed, 47/15.

[10] Kur’ân’da, üç ayrı terim ile ‘Ant’ yapıldığı görülür. Bunlardan birisi ‘Yemin’ diğerleri ise, ‘Hulf’ ve ‘Kasem’ terimleridir. Bazen de bu kelimeler gizlenir. Ama onlara işâret eden ‘Vav’, ‘Be’, ‘Te’ ve ‘Lâm’ harflerinden biri getirilerek ant edilir. Kur’ân’ın yaptığı ant, yemin ve hulf değil, kasemdir. Kur’ân, kendisinin yaptığı antlarda, yemin ve hulf terimlerini değil, ‘Kasem’ terimini kullanmaktadır. İnsanların güç gösterisinde bulunmak için ‘Yemin’ etmeleri gibi ant etmez. Toplumsal birlikteliklerini sergilemek için yaptıkları antlaşmalar gibi ‘Hulf’ de etmez. Fakat ‘Kasem’ eder. Yani sözünü kesin olarak tayin edip, muhatap tarafından iyi bilinen bir tanıkla açığa çıkarır. Kur’ânın yaptığı kasemin, bir yemin ve hulf anlamında değil de, bir kesinlik ve tahkik anlamında olduğu ‘Ve le kad’ gibi tahkik harflerinden de anlaşılmaktadır. Eğer İlâhın kendi zâtına ant etmesi bir sorun görülüyorsa, bu ifâdelerdeki cemi zamirlerinin kast ettiği delâlete dikkat edilmelidir. Bu ayetlerde ant eden şahıs zamiri tekil, ant cevabındaki zamir ise çoğuldur. Yani ant eden Allah’ın Zâtı, Tanık Gösterilen ise O’nun kudretidir. Bu nedenle İlâha isnat edilen antlarda, ant eden özne tekil, fakat andın cevabındaki özne çoğuldur. Putperestlerin tapındıkları bazı şeylerle ant yapılmış olması da bir sorun görülebilir. Oysa putperestler, pislik böceği ve kaplumbağadan Ay ve Güneşe kadar, her cins eşyadan put seçmişlerdir. Gelecekte de seçeceklerdir. Yani üzerinde ittifak ettikleri muayyen bir varlık yoktur. Bu nedenle onların inançları hiç kâle alınmadan; yaratılışında muhkem ve sağlam olması cihetiyle insanların belleğinde ilâhi kudrete daha güçlü bir ayet teşkil eden, faydaları cihetiyle de bütün insanlar arasında maruf ve meşhur olan şeylerle yemin edilmiş olabilir. Doğrusunu bilen Allah’tır.

[11] Âl-i İmrân, 3/4.

[12] Âl-i İmrân, 3/54.

[13] Fetih, 48/6.

[14] Hakka, 68/17.

[15] Şems, 91/1.

[16] Fâtiha, 1/4.

[17] Nitekim müşebbihe fırkası bu çelişkiye düşmüştür.

[18] Hadîd, 57/3.

[19] Hadid, 57/4.

[20] Bakara, 2/22.

[21] Mâide, 5/100.

[22] Sâd, 38/58.

[23] Nisâ, 4/157.

[24] “Ona dilediği gibi kaleler, heykeller (timsal’in çoğulu) havuzlar kadar leğenler, sabit kazanlar yaparlardı.” Sebe, 34/13.

[25] Ankebût, 29/41.

[26] Şûrâ, 42/11.

[27] Nahl, 16/60.

[28] Nahl, 16/74.

[29] Bakara, 2/24.

[30] Nahl, 16/74.

[31] Haşr, 59/21.

[32] Ankebut, 29/4

[33] Metafizik konularla ilgili olmadıkları halde kastı ve ifade tarzı tamamıyla teşbihi (allegorical) olan bir çok Kur’ân pasajını da dikkate almak gerekir. Bu şekildeki müteşâbihatın (allegory) mahiyeti ve fonksi­yonuna gerekli dikkat gösterilmeden müteşâbih konusunun doğru şekilde anlaşılması mümkün olamaz. Gerçek bir müteşâbihat, -doğrudan terimlerle aynı kolaylıkla anlatılabilecek olan bir şeyin bambaşka renkli ifadelerle tasvirinden farklı olarak – karmaşıklığından dolayı doğrudan terimler yahut önermelerle yeterli biçimde ifade edilemeyen ve bu karmaşıklık sebebiyle, detaylı bir “ifadeler” serisi olarak değil de genel bir zihinsel imaj olarak ancak sezgi yoluyla kavranabilen şeyleri mecazi bir şekilde ifade etmeyi kapsar. “Allah’tan başka kimse müteşâbihin nihâî anlamını bilemez” ibaresinin anlamı da budur. Bkz. Muhammed Esed Kur’ân Mesajı, Âl-i İmrân 3/7. ayetin dipnotu.

[34] Râğıb el-Isfehânî, Müfredat, ‘M-S-L’ maddesi, Örnek olarak bkz; Nisâ, 4/157.

[35] Gâşiye, 88/17 Muhammed Esed şöyle diyor; “Ayette ‘Develer” anlamına gelen kelime ‘İbil’dir. Ama bu ismin aynı zamanda “Yağmur taşıyan bulutlar”ı anlattığı da unutulmamalıdır. Eğer bu terim ayette “Develer” anlamında kullanılmış olsaydı, ona yapılan atıf, öncelikle devenin, dikkat çekici dayanıklılığı, binme, yük taşıma, süt, et ve yün elde etme gibi çok çeşitli işlerde kullanılabilmesi ve çöl ortasında yaşayan insanlar için taşıdığı vazgeçilmezlik gibi sebeplerden dolay› kendileri için daima hayranlık duyulan bir nesne olarak Peygamber’in çağdaşı Araplara hitap etmiş olurdu. Ama “Develer”e yapılan atıf, anlamını, belirli bir çevrenin ve belirli bir zamanın insanları ile sınırlamış olacağından, burada hiç dikkate alınmamalıdır. Çünkü Kur’ânda, Allah’ın yarattığı evrenin olağanüstülüklerini gözlemlemek için yapılan çağrı, bütün zamanların ve bütün toplumların insanlarına yöneliktir. Bu nedenle, ibil teriminin burada “Develer” için değil, ama “Su ile yüklü bulutlar” için kullanıldığını varsaymak için bir çok neden vardır: Ayrıca, burada suyun buharlaşması, buhar›n göğe yükselmesi, yoğunlaşması ve sonunda yere düşmesi şeklindeki olağanüstü devrevi sürece işaret edilmiş olması, ne kadar hayranlık verici ve faydalı olsalar da “Develer”e yapılan atıftan çok, daha sonraki ayetlerde gökyüzü, dağlar ve yeryüzünün anılması ile daha fazla uyumludur. Bkz. Kur’ân Mesajı, Gâşiye Suresi, ilgili ayetin dipnotu.

[36] Bakara, 2/26.

[37] Hacc, 22/52.

[38] Hicr, 15/9.

[39] Yâsin, 36/1-2.

[40] Zümer, 39/23.

[41] Bkz; Rahmân, 55/10-77, Bakara, 2/58, A’râf, 7/161.

[42] Bakara 2/30.

[43] Nisâ, 4/43.

[44] Rahmân, 55/33.

[45] Bkz. Fethullah Han, Kur’ân ve Kainat Ayetleri, İstanbul ,1998, S. 65.

[46] ed-Doktor Abdulaziz el-Hayyât, el-İ’câzu’l-Kur’ânî, (el-Cumhûriyyetu’l-Irâkiyye Vuzâratu’l-Evkâf ve’ş-Şu’ûnu’d-Dîniyye) Bağdâd 1990. Zikri geçen ayetteki sultan kelimesine verilen; hakimiyet ve ışık anlamları için bkz; Saffet Senih, Kur’ân ve İlimler, İzmir, 1995, S.7.

[47] Fahruddin er-Râzî, Tefsîr, ilgili ayet. Cârullah ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Lübnan, tarihsiz, ilgili ayet M. b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, Lübnan, 1966, ilgili ayet. A. Mustafa el-Merâğî, Tefsîr, Mısır, 1973, ilgili ayet. İsmâil İbnu Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Lübnan, 1969, ilgili ayet.

[48] Furkan, 25/52-54.

[49] Geniş bilgi için bkz; ‘İki Deniz Arasında Vahiy’ adlı eserimiz, İstanbul, 1999.

[50] Furkan, 25/52-54.

[51] Rahman, 55/17-25.

[52] Hud, 11/38-41.

[53] Bkz. Osman Öztürk, Kur’ân’da Tıp ve Tıp’ta Yemin, İstanbul, 1999, S. 14.

[54] A’râf, 7/31.

[55] Nahl 16/69.

[56] E’lâ 87/4-5.

[57] Zâriyât 47.

[58] Bakara, 2/255.

[59] Bakara, 2/286.

[60] İlgi kurulan ayetler şunlardır. “Süleyman: “Ey cemaat! Bana teslim olmalarından önce, hanginiz o kraliçenin tahtını yanıma getirebilir?” dedi. Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce sana onu getiririm, buna karşı güvenilir bir güce sahibim” dedi. Kitabın bilgisine sahip olan biri: “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi. Süleyman, tahtı yanına yerleşivermiş görünce: “Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabbimin lütfundandır… dedi.” Neml, 27/38-40.

[61] Yusuf, 12/94.

[62] Halûk Akten, Bilim Adamlarına Baş Eğdiren Kitap, Konya, 1998, S.144.

[63] Bkz; Cemâleddin el-Kâsımî, adı geçen eser, S.286.

[64] Mülk, 67/5.

[65] Sâffât, 37/6.

[66] Hicr, 15/17.

[67] Sâffât, 37/6.

[68] Kehf, 18/22.

[69] Sâffât, 37/7-9.

[70] Şuarâ, 26/212.

[71] “Sana her şeyi açıklayan ve müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, rahmet ve müjde olarak Kitabı indirdik.” Nahl 16/89.

[72] “Kitapta Biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık; onlar sonra Rablerine toplanacaklardır.” En’âm, 6/38. “Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu -ki apaçık Kitaptadır- ancak O bilir.” En’âm, 6/59.

[73] Bkz. Zemahşerî, Keşşâf , ilgili ayet.

[74] Bkz. Prof. Dr. Süleyman Ateş, İslâm’a İtirazlar ve K. Kerîm’den Cevaplar, Ankara, Tarihsiz, S. 212.

[75] Bkz. Suat Yıldırım, Kur’ân-ı Kerim ve Fenni Keşifleri Ankara, 1990, S. 5-6.

[76] Bkz;.Yrd. Doç. Dr. Şadi Eren, Kur’ân’da Gayb Bilgisi, İzmir 1995, S.237. “Bu yüzden de esas maksat geri kalmış olurdu. Hem de sırf birkaç asrın insanını memnun etmek için, öteki devirlerin insanlarını mahrum etmek uygun olmazdı.” Safvet Senih, Kur’ân ve Bilim, İzmir, 1995, S.35.

[77] Fâtır, 35/9.

[78] A’râf 7/57.

[79] “Allah’ın gökten suyu indirip onunla, ölümden sonra toprağı dirilterek üzerine tüm canlılardan yaymasında, rüzgarların bir düzen içinde yönden yöne çevrilmesinde, gök ve yer arasında bir hizmete memur edilen bulutlarda, aklını işleten bir topluluk için sayısız izler-işaretler vardır.” Bakara, 2/164.

[80] Eski Ahit, Yeşû 10/13.

[81] İlk indirilen surede, insanın alaktan yaratıldığı buyrulmaktadır. Yaratılışın ilk maddesi nutfe ikincisi de alaktır. Alak kelimesi için ayrıca bkz; Hac, 22/5.

[82] Müfessirler, bu görüşü, Osman b. Ata’ya isnat ederler.

[83] İbnu’l-Esir, en-Nihâye, Ş-K-K kökü. Râgıp el-Isfehânî, Abdu’l-Celil İsâ, el-Mushafu’l-Müyesser ilgili ayet.

[84] Yaşar Nuri Öztürk, Depremin Gösterdikleri, İstanbul 1999, S. 84.

[85] Bakara 2/189.

[86] F. Râzî, Tefsir, ilgili ayet.

[87] Hilallerle ilgili bu soruyu soranlar, büyük bir ihtimalle Astroloji ile uğraşan Yahudiler’dir.Nitekim bir nakle göre bu soruyu Yahudiler sormuşlardır. Muaz rivayeti böyledir.

[88] Şâtıbî, el-Muvâfakât.

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

6th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

 

MUHKEM AYETLER VE MÜTEŞABİHLER

Üçüncü Surenin Yedinci Ayeti

Bilimsel tefsir yanlılarının, görüşlerini dayandırabilecekleri Kur’ânî tek kavram müteşâbihtir. Birinci bölümde buna temas etmiştik. Bu bölümde, işte bu kavramın anlamı ve kapsamı üzerinde durmak istiyoruz. Acaba bilimsellikle ilişkisi nedir?

Bilimsellik yanlılarının iddialarına mesnet yapabilecekleri bu tek kelime, -kast ettikleri anlamla- tek ayette kullanılmaktadır. O da üçüncü surededir. Üçüncü surenin yedinci ayetinde şöyle buyrulur:

“Sana kitabı indiren O’dur. Ondandır muhkem ayetler -ki onlar kitabın anasıdır- ve diğerleri müteşâbihlerdir. Şu var ki, kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne aramak ve tevilini aramak için ondan müteşâbih olanları izlerler. Ve bilemez tevilini Allah’tan başkası ve ilimde derinleşenler derler ki; “Ona inandık, hepsi Rabbımızın katındandır.” Ancak akıl sahipleri düşünebilirler.”

Şimdi bu ayet üzerinde biraz düşünelim. Burada kast edilen kitap Kur’ân mıdır? Eğer Kur’ân ise, Peygambere inişinden önceki, Allah katında korunan durumu mu, yoksa Mushaf haline gelişinden sonraki hali mi kast edilmiştir? İkinci durumda; sadece Kur’ân kast edilmiş olur. Birinci durumda ise levh-i mahfuz[1] kast edilmiş olur ki bu anlam Kur’ân’la birlikte Tevrat ve İncil gibi diğer mukaddes kitapları da kapsamış olur. Ayrıca kitap terimi bu ayette iki defa geçmektedir. Bunlar, iki ayrı kitap mıdır, yoksa tek kitap mıdır?

Bir başka soru da şudur. Kur’ân birçok ayetten bahseder. Varlıkların olağan ve olağandışı seyirlerine ayet der. Bu durumda yer ve gökte ne varsa hepsi birer ayettir. Bir de Peygamberlere indirilen sözlere ayet der. Kur’ân, üçüncü tür ayetden daha söz eder. Bunun mahiyetini ancak Allah ve peygamberler bilir. Hz. Peygambere, semâvî bir yerdeki el-Mescidu’l-Aksâ’da gösterilen ayetler böyledir.[2] Acaba muhkem ve müteşâbihlik bu ayetlerin hangisindedir?

Tabi cevaplandırılması gereken en önemli soru da, Müteşâbih’in ne olduğudur? Muhkem ve müteşâbih zıt anlamlı mıdırlar? Yoksa bu ikisi, birbirini kısmen kapsayan kelimeler midir? Yani muhkem bir ayet aynı zamanda müteşâbih de olabilir mi? Yoksa muhkem olmayan her ayet ya da bazı ayetler mi müteşâbihtir? Kitabın ne kadarı müteşâbihtir? Kitabın bir kısmı mı yoksa tamamı mı muhkem ve müteşâbih biçiminde iki kategori oluşturuyor? Başka bir ifade ile, kitapta bu ayırıma sokulamayacak ayetler var mıdır? Her iki durumda da Kur’ân’ın ne kadarı muhkem, ne kadarı müteşâbihtir?

Muhkem ve müteşâbihe bağlı olan bir başka soru daha cevap beklemektedir. Kur’ân-ı Kerîm kendisini ‘Hakîm’ bir kitap olarak tanıtır. Bu kelime muhkemle aynı köktendir. Yani Kurân, sadece ayetlerinin bir kısmına değil, bir anlamda tamamına muhkem demektedir. Kaldı ki Hûd suresinde de ayetlerinin tamamı muhkem bir kitaptan bahis açılmaktadır.

“İşte bu sana okuduğumuz, o ayetlerden ve o hakîm Zikirdendir.”[3]

“Elif-lâm-râ, ayetleri muhkem kılınmış bir kitaptır.”[4]

Bununla birlikte Zümer Suresinde Peygambere indirilen kitabın tümünün müteşâbih olduğu söylenmektedir;

“Allah, sözün en güzelini müteşâbih ikişerli bir kitap halinde indirmiştir.”[5]

Şimdi, tamamı muhkem olan kitap hangisidir? Eğer Kur’ân ise, tamamı müteşâbih olan kitap hangisidir? Kur’ân’ın tamamı muhkem midir, müteşâbih midir? Yoksa hem muhkem, hem de müteşâbih midir? Eğer tamamı muhkem ise müteşâbihten, şayet tamamı müteşâbih ise muhkemden söz edilebilir mi?

Yukarıdaki ayette cevap isteyen bir soru da şudur. Alimler müteşâbihlerin tevilini bilir mi? Müteşâbihlerin tevilini Allah bilir. Fakat acaba ilimde derinleşenler de bilirler mi? Bu açık değildir. Eğer bilirlerse, bu ayetlerin anlam ve sayıları üzerinde ittifak edebiliyorlar mı? Böyle bir ittifak yoksa, o bilmenin sıhhati nasıl anlaşılacak? Doğruluğundan nasıl emin olacağız? Ayrıca, üzerinde derinleşme yapılan ilimdir. Kast edilen dini bilimler mi, yoksa Fizîkî Bilimler midir? Peygamberin yaşadığı asırda sözü edilen ilim ne olabilir? Buradaki ilimden maksat, vahye dayalı bilimler midir? Yoksa fizîkî bilimler midir? Yahut her ikisi de kast edilmiş olabilir mi?

Ayette, dikkat edilmesi gereken bir husus da; kalplerinde eğrilik bulunanların kimler olduğudur. Gerçekten inanmayanlar, münâfıklar veya kitap ehli midir bunlar? İlgili ayette, onların Hz. Muhammed’i izlemeyen kimselerden olduğu açık değildir. O zaman sahabeden midir? Peygamber henüz hayatta iken onu izleyen kimseler arasında eğri kalpliler var mıdır? Ya da onlar ileride ashabın arasından yolundan ayrılacak kimselerden midirler? Yoksa bu sözün muhatabı bütün insanlar mıdır?

Ayetle ilgili olarak, akla gelebilecek muhtemel bir soru da şudur. Eğer müteşâbih ayetleri de Allah indirdi ise, onları izlemek neden fitne aramakla eşitlensin ki? Bu ayetler birkaç manaya ihtimalli yahut kapalı ve anlamak zor ise, kötülük aramayan kimseler de farkına varmadan fitneye düşmezler mi? Bu durum; insana gücünün yetmediği şeyin yüklenmiş olması anlamına gelmez mi? Şimdi, bu soruların cevaplarını ilgili ayete yakından bakarak arayalım.

 

 

Kitabın Anası

“Sana kitabı indiren O’dur.”

Kur’ân, mahiyetleri itibariyle iki tür kitaptan söz eder. Bunlardan biri indirilen kitaplar, diğeri korunan kitaptır. İndirilen kitaplar, her peygambere kendi diliyle indirilen kitaplardır;

“Ondan önce önder ve rahmet olarak Mûsâ’nın kitabı vardır.”[6]

“Bu da Arap diliyle indirilmiş doğrulayan kitaptır.”[7]

Korunan kitap ise, peygamberlere indirilen bütün kitapların anasıdır. Kur’ân da onda saklanmaktadır. O bir anlamda Allah’ın bilgisi ve takdiridir. Ona, ancak arındırılanlar dokunabilir, korunmaktadır, gizlidir ve ana bir kitaptır;

“O, katımızdaki ana Kitaptadır.”[8]

“Levh-i Mahfuzdadır.”[9]

“Titizlikle saklanan bir kitaptadır.”[10]

“…ondan daha küçüğü de daha büyüğü de Rabbından gizli kalmaz; tümü apaçık bir kitaptadır.”[11]

Şimdi yedinci ayette anılan kitap bunların hangisidir? İndirilen midir korunan mıdır? Ayrıca, ayette iki kitaptan söz edilmektedir. Bunlar aynı mıdır, birbirinden farklı mıdır?

Kur’ân yorumcularının hemen hepsine göre yedinci ayette anılan kitapların her ikisi de aynıdır. Bu da elbette Kur’ân-ı Kerîmdir. Dolayısıyla muhkem de müteşâbih de onda aranmalıdır.

Bir başka görüşe göre de; her ikisi ile kast edilen aynı kitaptır. Fakat o Kur’ân değil, onunla aynı kaynaktan olan Tevrat ve İncil’in asıllarıdır. Fitne aramak için söz konusu müteşâbihlerin ardına düşenler de Peygamberin arkadaşları değil, Kitap ehlinden eğri kalpli kimselerdir. Dolayısıyla yanlış yorumdan kaçınanlar da yine onların âlimleridir.[12]

Kimi yorumculara göre ise; ayette ilk geçen kitap Kur’ân’dır. Fakat ikincisi, korunan kitaptır. Olay ve varlıkların meydana gelmesini sağlayan özel kararnamelerin bulunduğu ana yerdir.[13]

Eğer Kur’ân’ın parça parça indirildiği, Hz. Peygamber hayatta iken bir Mushaf olarak değil de aksine ilâhî vahiy biçiminde algılandığı, ancak Peygamberin vefatından yıllar sonra iki kapak arasında bir ciltte toplandığı düşünülürse; ayetteki her iki kitap kelimesinin de ‘Vahiy’ biçiminde anlaşılması da yanlış olmayacaktır.[14]

Aslına bakılırsa Kur’ân-ı Kerim, bütün bu kitapların aralarında bir fark görmez. Bu nedenle de çoğu zaman onları bir birinden ayırmadan kitap der. Bu durumda yedinci ayette kast edilen sadece Kur’ân değil, Tevrat, İncil ve Kur’ân gibi, indirilmiş bütün kitaplar olur.

 

 

Onda Muhkem Ayetler Vardır

Ayet kelimesi doğduğu dilde; alâmet, işâret, nişan, ipucu, emâre, elçilik, topluluk, yüksek bina, delil ve ibret anlamlarında kullanılmıştır.[15] Sözcüğün Türkçe’mizde yaygın kullanılan anlamı ise mukaddes kitaplardaki, özellikle de Kur’ân’daki cümlelerdir. Kur’ân’a baktığımızda kelimenin şu anlamlarda kullanıldığını görürüz: Evrende süregelen olağan ve olağan dışı vaka ve varlıklar. İnsanın kendisinde bulunan; aklî deliller. Korunan kitaptaki ayetler. Mukaddes kitaplarda, okunduğunda anlam ifâde eden her bir bölüm.

Muhkem ise H-K-M kök harflerindendir. Binici, atın muhalefet etmesini engellemek için ona gem vurması bu kök ile anlamlandırılır. Hâkim ve mahkeme de bu kökten gelir. Hâkim, zulme gem vuran kimse, mahkeme ise zulme gem vurulan yerdir. Adâlete uygun olmayanı engelleyen ahkâm ve bu işin felsefesi olan hikmet de aynı köktendir. Eğer muhkem şey bir bina ise o dayanıklı demektir. Şayet bir söz ise; farklı bir hüküm çıkarmayı engelleyen nihâî bir hüküm bildiriyor demektir. Nitekim bu sebeple muhkem ayetler ana ayetler olarak nitelenmiştir;

“Ki onlar kitabın anasıdır.”

Ana kelimesinin Kur’ân dilindeki karşılığı ümmdür. Ümm bir şeyin merkezidir. Ümmü’l-Kurâ,[16] kentlerin bağlı olduğu anakent demektir. Bir şeyin büyük çoğunluğuna da ümm denir. Ümmü’t-Tarîk, yolun büyük bir kısmı demektir. Bir şeye kendisiyle başlanılana da ümm denir. Nitekim Kur’ân’a Fatiha suresiyle başlanır. Ayrıca yirmi beş kelime ile Kur’ân’ın tamamını özetler. Bu nedenle Fâtiha Suresine Kur’ân’ın anası denmiştir.[17] Bu isimlendirme; ‘el-Hamdü lillah’, Kur’ân’ın ve Kitabın anasıdır”, “Allah, İncil ve Tevrat ve Zebur’da Kur’ân’ın anası (Fatiha kast ediliyor) gibi bir şey indirmedi…” gibi bazı hadislerle de teyit edilmektedir.[18]

Şimdi bu detaydan sonra şunu anlamamız her halde yanlış olmayacaktır. Muhkem ayetler, ana diye nitelendirildiğine göre; bunlar Kur’ân’da gayet az bulunur. Çok özlü ifadelidirler. Kitaptaki diğer ayetlerin anlam merkezi durumundadırlar. Bir hüküm için başlama noktası oluştururlar. Bir anlamda ilk örnektirler.

 

 

Diğerleri Müteşâbihlerdir

Klasik dönemin en çok tartışılan konularından birisi müteşâbihtir. Tefsir kitaplarında, bu terim için yapılan şu tanımlarla karşılaşıyoruz.

1- Muhkemler; Yahudilerin uymakla yükümlü oldukları ve “On emir” diye bilinen hususlara işaret edilen Kur’ân’daki üç ayettir.[19] Müteşâbihler ise, Yahûdîlerin tevil yaptığı bazı sure başlarındaki mukattaa harfleridir.[20] Bu durumda Kur’ân’ın büyük bir bölümü muhkem-müteşâbih kategorilerinin dışında kalmaktadır.

2-Muhkemler nâsih, müteşâbihler ise, mensuh ayetlerdir.[21] Bu tanım esas itibariyle ihtilaflı olan başka bir konu üzerine oturmaktadır. Klasik anlamda nâsihler hüküm kaldıran, mensuhlar ise hükmü kaldırılan ayetlerdir. İşte kimi yorumcular, hüküm kaldıran ayetlere muhkem, hükmü kaldırılan ayetlere de müteşâbih demişlerdir. Bu durumda her ayet muhkem-müteşâbih katagorisine girmemektedir.

3-Muhkemler, açık olsun kapalı olsun, herhangi bir delile dayanılarak bilinebilecek hususlardır. Müteşâbihler ise, bilinmesi aslâ mümkün olmayacak, bilgisini Allah’ın kendisine sakladığı hususlardır. Bu görüş, Kur’ânın bir kısmının anlaşılamaz olduğunu kabul etme esasına dayanır. Kıyâmetin zamanı gibi, yalnız Allah’ın bileceği şeyler ise müteşâbih olarak gösterilemez. Çünkü zaten Kur’ân’ın kendisi bu gibi şeylerin bilinemeyeceğini tembih etmektedir.

4-Muhkemler, üzerinde tek bir yorum yapılabilen, müteşâbihler ise, birden çok yoruma müsait ayetlerdir. Bu yoruma göre, muhkemler tahrife uğratılamazlar. Fakat müteşâbihlerin anlamında ihtilaf olacağı için tahrif edilebilir. Böyle olması da İlâhî bir imtihan vesîlesi sayılır. Zamanın tümü kullanılmadan yapılan bu yorum da bizce tutarlı değildir. Çünkü bugüne kadar tek bir yorum üzerinde birlik sağlanan bir ayetin, bundan sonra birkaç yorumu daha yapılmayacağını kimse söyleyemez.

5- Muhkemler, detaylı olarak anlatılan kıssalar, müteşâbihler ise, tekrar edilen kıssaların lafızlarındaki muğlaklıktır. Yahut, anlamları bir lafızları farklı, veya anlamları farklı lafızları bir biçimde tekrar edilen kıssalar müteşâbih, diğer ayetler ise muhkemdir. Kur’ân kıssalarının müteşâbih sayılmasının birçok sebebi vardır. Kıssaların gaybî konularda olması, tarih ve mekan seyri gözetilmeden anlatılmış olması ve bu kıssalara farklı surelerde farklı kelimelerle temas edilmiş olması bunlardan bazılarıdır. Ancak yukarıdaki tanım da kıssalar dışındaki ayetleri kategori dışında bıraktığından yeterli görülmemektedir.

6-Muhkemler, delâleti açık olan, üzerinde düşünmeden, herhangi bir itiraza mahal bırakmadan, kolay anlaşılabilen ayetlerdir. Geçmiş toplumların kıssalarını nakleden ayetlerle Allah’ın yaratma kudretini ve birliğini dile getiren ayetler böyledir. Müteşâbihler ise, öldükten sonra dirilme, kıyamet ve azap gibi, anlaşılması için derin düşünmeye ve tefekküre gerek duyulan, mahiyetlerinde kapalılık bulunan konulardan haber veren ayetlerdir.[22] Bu tanım, ahkâm ayetlerini iki kategorinin de dışında bıraktığı gerekçesiyle eksik görülmektedir.

7-Hakîkata delâlet edenler muhkem, araştırmayı gerektirenler müteşâbihtir. Bu tanım bir öncekine çok benzemektedir.

8- Müteşâbihler, figü­ratif tarzda ifade edilen ve doğrudan bir çok kelime ile anlatılma yerine mecâzî olarak işaret edilen bir anlam taşıyan Kur’ân pasajları, muhkemler ise “İlâhî kelamın özü” dür. Çünkü bunlar, mesajın temelini teşkil eden ana prensipleri ve özel­likle ahlakî ve sosyal öğretileri kapsar. [23]

9- Muhkemler bir eylemi konu edinen ayetler, müteşâbihler ise imanla ilgili ayetlerdir.

10-Müteşâbihler Allah’ın sıfatlarıyla ilgili ayetler, diğerleri de Muhkemlerdir.

11-Muhkemler herkesin bilebilecekleri, müteşâbihler ise ancak ilimde derinleşenlerin bilebilecekleridir.

12-Muhkemler, tevilinde ittifak edilenler; müteşâbihler ise, tevilinde ihtilaf edilenlerdir.

13-Muhkemler, Fâtiha suresindeki ayetlerdir. Diğer surelerdeki ayetler müteşâbihtir.

14-Muhkem, İhlas suresidir. Çünkü onda sadece tevhid vardır. Bu durumda diğer surelerdeki ayetler müteşâbihtir.

Bu yorumların bir kısmı, muhkem ve müteşabih kavramlarının tarifinden çok, bu iki grupta mütalaa edilebilecek ayetlerin özelliklerini yansıtmaktadır. Yorumların bir kısmı ise, Âl-i İmrân suresindekindeki teşâbehe formunu, diğerlerinden, ayrı tutmuştur. Hepsine benzeşme anlamı verildiği hâlde, Âl-i İmrân suresindekine bu anlam verilmemiştir. Belki de benzeşmeden hareketle, kapalı ya da bilinemez anlamına ulaşılmıştır.

 

 

Farklı Bir Tanım

Müteşâbih kelimesi, benzeme anlamı veren ‘Ş-B-H’ kök harflerindendir. Benzetmek, yerine koymak anlamındaki teşbîh ve benzeşmek anlamındaki müşâbehet de bu köktendir. Eğer iki şey, biri diğerinden ayrılamayacak kadar birbirine benziyorsa onları tanımada bir kuşku oluşur. Bu kuşku, şübhe kelimesi ile ifade edilir. Nitekim Hz. İsâ’nın mâhiyeti kuşkulu olan ölümü ile ilgili bir ayette bu kökten bir kelime kullanılmıştır. Yahûdîler onu öldürdüklerini kesin biçimde bilemedikleri halde; ‘Îsâ Mesîh’i biz öldürdük!’ derler. Hıristiyanlar da İsâ’nın ölümü hususunda tam bir kuşku içindedirler. “Oysa onu öldürmediler ve asmadılar; fakat kendilerine, benzer gösterildi (şbh).”[24]

Kelimenin müteşâbih formu, ortaklık ifade etmektedir. Yani, birden fazla şeyler arasındaki birbirine benzeşmeyi anlamlandırır. Bunun için de benzeyen ve kendisine benzetilen en az iki şey gereklidir. Nitekim kelimenin bu formu, Kur’ân’da iki ve daha fazla şeyin birbirine benzeşmesi anlamında kullanılmıştır.

1- İnançsızların kalpleri, cehâlet ve taşkınlık açısından, kendilerinden önceki inançsızların kalpleri ile benzeşir; “Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi (teşâbehe).” [25]

2- Bu hayatta, birbirine benzer ve benzemez meyveler bulunmaktadır. İnananlara, ikinci hayatta verilecekler de buradakilerle benzeşir; “…zeytin ve narı birbirine benzer ve benzemez (teşâbehe) şekilde yaratan O’dur.”[26] “Birbirine benzeyen ve benzemeyen (teşâbehe) yığın yığın taneler…”[27] “Onlara benzer (teşâbehe) verilmiştir.”[28]

3-İnekler birbirleriyle benzeşirler; ” Çünkü inekler birbirine benzer (teşâbehe).” [29]

4- Kitabın bazı bölümleri, diğer bölümleri ile benzeşir. “Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer (teşâbehe), ikişerli bir kitap halinde indirdi.”[30]

Kalpler kalplere meyveler meyvelere inekler ineklere benzer. Kitabın bölümleri de diğer bölümlerine benzer. Bunlar tamam. Peki, Üçüncü surenin yedinci ayetinde geçen müteşâbih kelimesinin yukarıdakilerle bir anlam ilişkisi var mı? Orada müteşâbih ayetlerden söz ediliyor. Acaba, kitabın bölümleri birbirine benzer demek, ayetlerin bir kısmı diğer kısmına benzer anlamına gelir mi? Yoksa üçüncü surenin yedinci ayetindeki müteşâbih kelimesi, daha farklı bir ayet grubuna mı işaret etmektedir?

Klasik döneme ait bir görüş, Âl-i İmrân suresinin yedinci ayetindeki teşâbehe formuna verilen anlamı, bu formun kullanıldğı diğer ayetlerden ayırmaz. Bu görüş aynen şöyledir:

“Helâl ve harama dair olanlar muhkem, bazısı bazısını tasdik eden diğer ayetler de müteşâbihlerdir.”[31]

Bu yorum, hicretin yüz ikinci yılında vefat eden tabiin neslinden Mücahid b. Cübyr el-Mahzûmi’ye aittir. Bu görüş, gerçekten usul alimlerinin yukarıda naklettiğimiz izahlarının bir özeti gibidir.[32] Bizce isabetli olan yorum budur. Buna göre; bir şeyin haramlığını belirleyen ayet muhkemdir. Fakat o şeyin haramlığını belirlemediği halde, kötülemede onu teyit ve tasdik eden başka ayetler vardır. Ki bunlar muhkemlerle ve kendi aralarında bir birleriyle benzeşirler. İşte Kur’ân bunlara da müteşâbihler demektedir. Kısaca, müteşâbihler, bazısı bazısını tasdik eden, bu yönüyle birbiriyle benzeşen ayetlerdir.

Mesela içki konusundaki beyanlara bakalım. İçkiye temas eden ilk vahiy pasajında açık bir hüküm belirlenmez. Sadece, onun güzel bir içecek olmadığına işaret edilir. Daha sonra indirilen bir ayet helal ve haramlık hususunda açık bir hüküm yine belirtmez. Ama içkinin zararlarının çokluğundan bahseder. İçkinin kötü olduğunu belirtmede yukarıdaki ile benzeşir. Daha sonra indirilen bir ayet ise, ne söylediğini bilemeyecek kadar içkili olan kimsenin namaza yaklaşmaması tembih eder. Belli ki bu ayet de yasaklık hususunda nihâî bir hüküm belirtilmemektedir;

“Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden içki ve güzel rızk elde edersiniz.”[33]

“Sana içki ve kumarı sorarlar, de ki; “İkisinde hem büyük günah ve hem insanlara bazı faydalar vardır. Günahları faydasından daha büyüktür.” [34]

“Ey İnananlar! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünüpken, yolcu olan müstesna gusledene kadar namaza yaklaşmayın.”[35]

Bu ayetler içkiyi kötülemede birbirleriyle benzeşirler. İçki konusunda Kur’ân’ın son uyarısı, onun şeytan işi pislik olduğu, inananların ondan uzak durması gerektiği biçimindedir.

“Ey İnananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir…”[36]

İşte nihâî hüküm budur. Buradan Kur’ân açısından içkinin yasal olmadığını öğreniyoruz. İşte bu son ayet muhkemdir. Başka bir açıdan da, önceki ayetler içkiyi kötülemede birbirleriyle ve bu son ayetle benzeşmektedirler. O halde bu konudaki bütün ayetler müteşab sayılırlar.

Bu tanıma göre, müteşabihlik, anlamda müteşabih olan kelimelerin kullanıldığı ayetleri içine almaz. Mesela, “Doğruların doğruluğunu sormak için…”[37] ayeti ile “çünkü Allah, doğruları, doğrulukları yüzünden mükafatlandıracak…”[38] gibi ayetlerde müteşabihlik kelimeler arasındadır. Oysa müteşabih ayette, kelimeler birbirine benzemesede ayetlerin hükmü birbirine benzer.[39]

Şimdi bir de, Hz. Mûsâ ile toplumu arasında geçen şu konuşmaya dikkat edelim;

Hz. Mûsâ: – Allah bir inek kesmenizi emrediyor.

Toplumu: – Bizimle alay mı ediyorsun?

Hz. Mûsâ: – Câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım.

Toplumu: – Duâ et Rabbına o ineğin ne olduğunu bize açıklasın.

Hz. Mûsâ: – Allah diyor ki; o ne yaşlı ne genç, ikisi ortası dinç bir inektir.

Toplumu: – Rabbına duâ et, rengi nasıl olacak bize açıklasın.

Hz Mûsâ: – Diyor ki; seyredenlere ferahlık verecek, sarı bir inektir.

Toplumu: – Rabbına duâ et, nedir o bize açıklasın. Çünkü inekler birbirine benzer.

Hz. Mûsâ: – Rabbım buyuruyor ki; o çifte koşulup tarla sürmemiş, ekin sulamamış, alacası olmayan, salma bir inektir.

Toplumu: – İşte şimdi gerçeği getirdin.[40]

Yahudiler, inek kesme emrinde bir gayrı muayyenlik olduğunu düşünüyorlar. Bu durum ilâhî buyruktan kaytarmalarına kapı açıyor. Bu nedenle Hz. Mûsâ’ya dört kere itiraz ediyorlar. Fakat toplumun her itirazına, gittikçe nihâî maksada yaklaştıran bir açıklama ile cevap veriliyor. Bu tafsilatlı sözler insanları İlâhî emre yöneltmede birbirine benzeşiyor. Sonunda itiraza mahal bırakmayacak, nihâî maksadı belirleyen muhkem söz gelince de itirazları bitiyor. Eğri kalpliler artık kaytaramıyorlar. İşte o zaman ineği boğazlıyorlar. Son açıklama olmasa, az kalsın yapmayacaklardır.

Yukarıdaki Kur’ân pasajında açıkça görüyoruz ki; kalbinde eğrilik olanların, işaret ettiği hükümden kaytarabildikleri bir söz, anlayamadıkları bir söz değildir. Onlar, sözün açıklamasını değil de, son hükmün ne olduğunun açıklanma (beyan) sını istiyorlar. Zaten onlar yakarışlarında, bizzat açıklama kelimesini kullanmaktadırlar. Şöyle diyorlar; ‘Nedir o bize açıklasın?’

Üçüncü surenin yedinci ayetine göre, bir ayet okuyucuya ya muhkem görünür, ya da müteşâbih. Öyle ise, müteşâbihin ne olduğunu, muhkemin ne olduğuna bakarak da anlayabiliriz. Muhkem müteşâbihle karşılaştırmalı olarak Kur’ân’da başka bir yerde kullanılmaktadır. Ancak, muhkemin mukabili olarak müteşâbihin anlamı hissettirilmektedir. Hz. Peygamberin arkadaşları, savaş konusunda ilâhî muradı kesin olarak belirleyen, bir sure inmesini isterler. Bu durumdan bahseden ayet şöyle devam eder;

“Derken muhkem bir sure indirilip…”[41]

İnen sure, savaşmanın nihâî hükmünü üstü kapalı bir biçimde değil de, doğrudan belirleyen bir suredir. Bu, içinde savaş hükmünün bulunduğu, Muhammed, Enfal ve Berae surelerinden birisi olmalıdır. Ayette geçen muhkem sure formunun; ‘Nihâî hükmü belirleyen sure’ anlamında olduğunu görüyoruz. Yukarıdaki ayet, bir başka açıdan da dikkat çekmektedir. Ayetin devamında münâfıkların tepkilerinden söz ediliyor.

“Muhkem bir sure indirilip onda kıtal zikredilince, kalplerinde hastalık bulunanları görüyorsun, sana öyle bir bakış bakıyorlar ki, tıpkı ölümden baygınlık gelmiş kimsenin bakışı…”

Kalplerinde hastalık bulunanlar savaş emrini belirleyen sureden hoşlanmıyorlar. Demek ki onlar bu konuda hüküm belirlemeyen bir sure bekliyorlardı. Yani sadece savaş iyidir ve yararlıdır gibi şeyler söyleyen ama kesin hükmü belirlemeyen müteşâbih bir sure istiyorlardı. Ki onu tevil edip istedikleri gibi bir anlamın peşine düşebilsinler. Savaştan kaytarabilsinler.

Bunlardan üçüncü surenin yedinci ayetine geçersek şunu söyleyebiliriz. Muhkem ayet kuşkuyu ortadan kaldıran, nihâî hükmü açıklayan ayettir. Bu nedenle böyle bir ayet kalbinde hastalık olanların hoşuna gitmez. Onlar, kesin hüküm belirlemeyen, hüküm konusunda kuşkuya sebep olan ayetlerin ardına düşmek isterler. İşte onların ardına düştüğü böyle ayetler de müteşâbih ayetlerdir.

 

 

Müteşâbihler Niçin Kuşkuya Sebep Olur?

Helal ve haram açıktır. Arada kalanlar, ya helale ya da harama benzer. Yani bu ikisinden birine müteşâbihtir. Halkın çoğu da bunları bilemez.[42] İşte müteşâbih ayetler de tıpkı böyledir. Onların maksadını tayin ve tespit etmede bir tereddüt oluşabilir. Çünkü nihâî hükümleri muayyen değildir. Yerel kültüre ve muayyen bir zamana çözüm sunar. İşte kalbinde eğrilik bulunan kimseler, bu beyanların arasındaki benzeşmeyi önemsemezler. Aksine her birini ayrı birer muhkemmiş gibi ele alırlar. Bundan sonra da artık istediklerine uyarak keyfi bir yol izlerler.

Mesela içki konusunda benzeşen ayetlerden birisi, ‘Sarhoş iken namaza yaklaşmayın’ diyordu. Eğriliği arayan kimse, bu ayetin beyanına göre, sarhoş etmeyecek miktarda içip, namazlarına da devam etmeyi düşünebilir. Bir türlü, ‘Şeytan işi bir pislik’ olduğu hükmüne gelemez. Böylece de o konudaki gerçek hüküm kendisine örtülür. Oysa Kur’ân her konuda olduğu gibi, bu konuda da ayetlerinin benzeştiğini, böyle durumlarda kitabın anası olarak gösterilen, nihâî hükmün belirlendiği muhkem ayetin izlenmesi gerektiğini söyler.

Bu durumda Kur’ân’ın bütünlüğü açısından şu netice hasıl olmaktadır. İçki ile ilgili dört ayet çelişkisizdir. Aralarında, -klasik anlamda- bir nâsihi mensuh olma durumu da yoktur. Aksine içkinin kötülüğünü beyan etmede birbirini tasdik etmekte, yani benzeşmektedirler. Nitekim ilk üç ayette, içkiyi kötüleme derecesi gittikçe artmakta, bu durum dördüncü ayette son noktaya varmaktadır.

Aslında bu dört beyanda da derin anlayışlı kimseler (er-Râsihûn) için yasak hükmü belirlidir. Bu durumda ayetlerin bu vurgusunu anlayan kimselere, dördü de muhkem olmuştur.

O zaman şunu söyleyebiliriz. Kur’ânın bütün ayetleri, konularındaki nihâî hükmü daha açık görülen diğerlerine benzer bilinmelidir. Yani nihâî hüküm bildirmeyen ayetler, helal ve haramdan kaytarmak maksadıyla yalnız başlarına ele alınmamalı, o konudaki ‘Ana’ya bakarak yorumlanmalıdır.

 

 

Çocuklar Anaya Benzer

Akla şöyle bir soru gelebilir. Eğer müteşâbih ayetler, muhkem ayetlere benziyorsa, müteşâbihler de izlenebilir. Onlara uymak neden kınanıyor? Muhkem olana uymak iyi bir şey ise, ona benzeyene uymak da iyi sayılmalıdır? Oysa aynaya bakan kimse kendisni görür. Gördüğü kendisine tam benzer. Fakat fakat, işitmede, görmede, konuşmada kendisi değildir. Kaldı ki, kahkaha sarayındaki ışıkları farklı kıran aynalara bakan kimse, onlarca farklı suretle karşılaşır. Ama onların kimi şişman, kimi kısa, kimi ip gibi incedir. Bunlar resmedilse, sahibine benziyor diye kimliklere yapıştrılabilir mi?

Yukarıdaki sorunun cevabı, ana kelimesinde saklıdır. Kur’ân’ın ayetlerini gruplaması, aslında muhkem-müteşâbih değil, ana ve müteşâbih biçimindedir. Çünkü, ilgili ayette, muhkemlere ana dendikten sonra, diğerleri müteşâbihlerdir deniyor. Ana ise, kendisinden öncekini değil, daima kendisinden sonrakini çağrıştırır. Bir yerde anadan söz edilmişse, ardından ondan sonra gelenlar, yani çocukları akla gelir. Çocuklar ise, ondan neşet ettiği için, ona benzeyenlerdir. Bu sebeple, kitabın bir kısım ayetleri ana ise, diğerlerinin onlara benzeyenler olması kaçınılmaz olur. Çocuklar anaya benzerse, doğal olarak analar da çocuklara benzeyeceklerdir. Fakat, analar çocuklara benzer denemez. Çünkü temel olan analardır.

Emir ve yasaklarda, birey tarafından son hükmün kabullenilmesi dâima zordur. Bunları toplum bazında uygulamak ise daha da zorlaşır. Bu nedenle nihâî hükmü belirleyen ana sözlerin, diğer bazı sözlerle açıklanması gerekir. Yani muhkem bir söz, tafsîlat ister. Bu durumda benzeyen sözler, ana sözlerin tafsilatı sayılır. Bu ikili adlandırma şu ayette açıkça belirtilmiştir:

“Bir kitaptır ki, hikmet sâhibi, her şeyden haberi olan tarafından ayetleri muhkem kılınmış (hkm) ve ayrıca açıklanmıştır (fsl).”[43]

Ana ayetlerden sonra ayrıca neden açıklama yapılıyor? Kur’ân-ı Kerim, bu açıklamaların gerekçesini de belirtmektedir. Anaya benzer olarak getirilen bu ayetler; düşünmeye, aklı kullanmaya ve bilmeye mesnet olması içindir;

“İşte biz, düşünen bir toplum için ayetleri böyle geniş geniş açıklarız.”[44]

“İşte biz, aklını kullanan bir toplum için ayetleri böyle açıklıyoruz.”[45]

“İşte biz, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.” [46]

Ancak bilinmelidir ki, bu açıklamalar, muhkem bir sözün maksada götüren parçalarıdır. Bu nedenle onlar tek tek ele alındığında anlamsız görülebilir. Üzerinde düşünülmezse yanlışa iletebilirler.

Başka bir açıdan bakıldığında, şöyle bir tanım da yanlış olmayacaktır. Muhkem ayetler, ana kitapta bulunanlardır. Oradakiler ilk ve son tecellilerdir. İlk örneklerdir. Müteşâbihler ise bunlardan nüsha[47] edilen, yani çoğaltılan ayetlerdir.

Bu anlamda mukaddes kitapların tamamı, ana kitaba (ümmü’l-Kitab/ilk örneğe) benzediği için müteşâbih sayılırlar. Allah ilk örneği devamlı (yüsbitu) kılar, onlara benzeyenleri ise yok (yemhu) edebilir.

Nitekim Kur’ânı Kerim, birbirinden nakledilen, yahut inişi diğerlerinden sonraya bırakılan, öncekilerin benzeri veya daha iyisi olan ayetlerden söz eder.

“Biz bir ayeti nakleder yahut ertelersek, ondan daha iyisini, ya da benzerini getiririz.”[48]

Peki bir ayetin benzeri ya da daha iyisi, başka bir deyişle güzeli ve daha güzeli var mıdır? Kur’ândan anladığımıza göre sözün güzeli ve en güzeli vardır. Bunu da ancak ‘Ulu’l-elbâb’ olan kimseler anlar.

 

 

Mücmel ve Mufassal ya da Güzel ve En Güzel

Kur’ân’ın muhkem ayetleri, ana ilke oldukları için tafsilatsız olup kısa ve özlüdür, başka bir ifade ile mücmeldir. Bu kısa ve özlü ilkelerin açıklanması gerekir. Açıklama ise; sözü uzatmayı, benzer ifadelerle çoğaltmayı gereklı kılar. Kur’an, muhkem sözlerini beyan ve tafsil eden bu çok ayetlerine mufassal der;

“Ayetleri muhkem, sonra da mufassal kılınmış bir kitaptır.”[49]

Mufassal, bölünmüş, belli ve farklı bölümlere ayrılmış demektir. Beyan edilmiş ve açıklamış anlamına da gelir. Bundan dolayı, tafsil, özet söylenen bir sözü çoğaltarak açıklamak anlamına kullanılmıştır.

Üzerinde durduğumuz üçüncü surenin yedinci ayeti, ‘Ulu’l-elbâb’ tamlaması ile son buluyor. Bu terkip, sağduyu sâhibi, aklı ve gönlü işleyen kimseler anlamındadır. Ayetin bu biçimde son buluşu, elbette muhtevasına uygundur. Çünkü ayette ilimden ve bilmekten söz edilmektedir. Bu da ancak sağduyulu, aklı ve gönlü işleyen kimselerin yapabileceği bir iştir. Ulu’l-elbâb terkibi, Kur’ân-ı Kerimde altı yerde daha özne olarak geçmektedir. Bunlar yedinci ayetin anlaşılmasına ışık tutacak niteliktedir. Onların üçünde açıkça Kitabı anlamaya vurgu yapılmaktadır.

“Rabbından sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, kör gibi olur mu? Ancak ulu’l-elbâb öğüt alır.”[50]

“Bu, insanlara bir tebliğdir. Bununla uyarılsınlar; O’nun tek tanrı olduğunu bilsinler ve ulu’l-elbâb öğüt alsınlar diye.”[51]

“Sana mübarek kitabı indirdik ki ayetlerini düşünsünler ve ulu’l-elbâb öğüt alsınlar.”[52]

Ulu’l-elbâb, birinci ayette Kitaba karşı kör olanlara mukabil anılıyor. Sonraki ayetlerde ise onların öğüt alma ve düşünme özellikleri vurgulanıyor. Aşağıdaki ayetler bizi deyimin vurgusuna daha da yaklaştırmaktadır;

Hikmeti dilediğine verir. Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir. Bunu ancak ulu’l-elbâb düşünüp anlar.[53]

“Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak ulu’l-elbâb öğüt alır.”[54]

Ulu’l-elbâb, ilk ayette hikmet verilenlerle birlikte anılıyor. Hikmet kelimesinin muhkemle aynı kökten olduğunu hatırlayalım. Deyim ikinci ayette ise bilenlerle birlikte anılıyor. Üzerinde durduğumuz yedinci ayette ise ilimde derinleşenlerle anılmıştı. İşte bütün bunlar bir anlamda ulu’l-elbâb’ın tanımıdır. Ayrıca, müteşâbih sözler karşısındaki fonksiyonlarının da özetidir. Demek ki, onlar hikmeti kavrarlar ve bilirler.

Ulu’l-elbâb’ la tamamlanan şu ayet, durumu müteşâbihlere doğru daha da özelleştirmektedir;

“Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar ulu’l-elbâbdır.”[55]

Bir önceki ayette Tağuttan bahsedilmektedir. Tağutun sözünün kötü, Allah’ın sözünün güzel olduğundan söz edildiği sanılabilir. Fakat bu ayette anlatılan elbette kötü sözü bırakıp güzel sözü almak değildir. Çünkü söz konusu olan; kötü ve en güzel değil, sadece güzel ve daha güzeldir. Yani bu seçimin, Tağut’un sözleri ile Allah’ın sözleri arasında değil, Kur’ân’ın ayetleri arasında yapılması istenmektedir. Bu durum şu iki ayette daha da açık değil midir?

“…kavmine de emret, bunların en güzelini tutsunlar.”[56]

“Rabbınızdan size indirilenin en güzeline uyun.”[57]

Bellidir ki, bununla da akıl yürütme ve muhakeme önerilmektedir. Zira sözün güzeli ile daha güzelinin hangisi olduğuna ancak muhakeme ile ulaşılır.

Peki, sözün en güzeli nasıl bilinir? Maksadını iyi anlatan bir yazıyı beğeniriz. Yazı bütünüyle güzeldir. Fakat özellikle bir bölümünü alıntı yapacak değerde görürüz. Çünkü o bölümü, maksadı anlatması açısından daha güzeldir. Bir kitabı okurken, bir konuşmayı dinlerken de farkında olmadan bunu hep yaparız. Sözün maksada götürenini ararız.

Kur’ân’ın güzel ve en güzel sözüne gelince. O bir hidayet kitabıdır. Maksadı da kulluk bilinci öğütlemektir. Bunu yaparken, elbette iyi olan şeyin yasalını da gerekli olanını da belirtir. Kötünün, çirkinini de yasadışı olanını da belirtir. Eğer bir konuda; ruhsat ve azimete götüren iki farklı yol öğütlemişse, sağduyulu kimse için ilki güzel, ama ikincisi daha güzeldir. Akıl sâhipleri ikincisine uyarlar. Sözlerin birisi menduba diğeri vacibe götürüyorsa, ilki güzel ama ikincisi en güzeldir. Akıl sahipleri vâcibe uyarlar. Sözlerin birisi suçlunun cezalandırılmasını, diğeri bağışlanmasını istiyorsa, ilki güzel ama ikincisi en güzeldir. Akıl sahipleri bağışlamayı öneren söze uyarlar.

Nitekim Kur’ân-ı Kerim, cinayet probleminin çözümü için, öldürülenin yakınlarına üç teklifte bulunur. Bunlar; ya kâtile kısas uygulanması ya diyet ödettirilmesi ya da suçunun bağışlanmasıdır. Fakat Kur’ân, kâtili bağışlamanın daha iyi olacağını da gösterir.[58] İşte bu sözlerin ilk ikisi güzeldir. İlâhî bir tekliftir. Üçüncüsü ise daha güzeldir. Çünkü diğerleri arasından seçilerek tavsiye edilmiştir.

Hatırlayalım daha önce, üzerinde durduğumuz üçüncü surenin yedinci ayetinden şunu anlamıştık. Kalbinde eğrilik bulunanlar, hükmü belirleyen muhkem söz kendilerine geldikten sonra bile dönüp nihâî bir hüküm belirlemeyen müteşâbihlere uyarlar. Şu son ayetlerden ise şunu anlıyoruz. Ulu’l-elbâb olanlar, sözün en güzeline uyarlar. Bu durumda sözün güzeli müteşâbihler, en güzeli ise muhkemler olmaktadır.

 

 

Sözün İki Tevili

Tevil kelimesi, asla dönmek anlamındaki ‘E-V-L’ kökündendir. Kitabın maksadını anlamak için yapılan bir çeviriye bu kökten meal diyoruz. Te’vil ise, döndürmek, çevirmek, tabir etmek, kaynağa vardırmak anlamındadır. Kur’ân’da ise bir işin veya sözün varacağı son nokta anlamında kullanılmaktadır. Bu durumda kelime, ‘Beyan’la eşitlenmiş olur(BENCE YANLIŞ). Bu da kendisiyle kast edilen amacın ve son durumun açığa çıkması anlamındadır.

“Bu daha iyidir, tevilen de daha güzeldir.”[59]

“Onun tevilini mi gözetiyorlar, onun tevili geldiği gün…”[60]

“Rabbın, sana rüyaların tevilini öğretecek.”[61]

Bu ayetlerin söz olarak beyanları açıktır. Bu açıdan tevile ihtiyaç yoktur. Fakat haberi verilen olaylar yönünden açık değildir. Tevil edilmesi gerekmektedir. Birinci ayette iyi denen şey, ölçüyü tam yapmanın ve doğru terazi ile tartmanın sonucudur. Bu sonuç öteki hayatta açığa çıkacaktır. İkinci ayetin konusu da kıyâmettir. Kıyâmetin varacağı son nokta ise kopmasıdır. Kıyametin kopmasını gözetmek, onun tevilini gözetmektir. Üçüncü ayette ise rüyadan söz ediliyor. Görülen bir rüyâ hatırlanabilir. Ama hatırlananlar ancak bir takım sembollerdir. Gerçek sonucu bilinemez. Allah’ın Hz. Yusuf’a öğrettiği de işte o sembollerin nasıl açığa çıkacağı ve gerçek olacağıdır.

Üçüncü surenin yedinci ayetinde durum bunlardan daha farklıdır. Orada, indirilen kitabın ayetlerine, yani sözlerin teviline dikkat çekilmektedir. Bu durumda şunu söyleyebiliriz. Bir sözün iki tevili olabilir. Birincisi, anlamı murat olunan son noktaya vardırmak, beyan etmektir.[62] Bu anlam da o sözü muhkem bir bilgiye benzeterek elde edilebilir. Yani müteşabih bir ayet tevil eden indinde muhkem olur. İlimde derinleşenlerin bileceği tevil işte budur. İkinci tevil ise, anlamın vaki oluşudur. Bu da ancak haber verilen şeyin meydana gelmesiyle bilinecektir. Ancak Allah’ın bildiği tevil de budur.

“Ve bilemez tevilini Allah’tan başkası ve ilimde derinleşenler…”

Türkçe’ye ‘Derinleşenler’ diye çevrilen kelimenin Kur’ân’daki karşılığı ‘Râsihûn’dur. Bu kelime, bir şeyin belli bir yerde istikrara kavuşmasını anlamlandırır. İlimde rasih olanlar, bir şeyi kesin delillerle bilen, bilmede istikrara kavuşmuş, tutarlı kimseler demektir. Onlar, bildiği şeylerle bilemediklerine ulaşabilen gerçek âlimlerdir. Yani, çok malumat sahibi olduğu halde, bildikleri çelişkili olan kimseler râsihûndan sayılmazlar.

Üçüncü surenin yedinci ayetinin bu kısmında yapılacak bir noktalama önemlidir. Eğer ‘Allah bilir’ dedikten sonra, bir nokta konursa, sözün sonrası yeni bir cümle olarak başlar. Bu durumda, ilimde derinleşenlerin müteşâbihlerin tevilini bilemeyecekleri anlaşılır. Fakat, oraya nokta konmaz da ‘ve’ bağlacıyla devam edilirse; o zaman müteşâbihin anlamını Allah ve ilimde derinleşenler bilir biçiminde anlaşılır.

Göğün yarılacağını, yerin dümdüz edileceğini,[63] yıldızların dağılacağını, denizlerin kaynatılacağını,[64] Güneş’in söneceğini, dağların yürütülerek[65] atılmış pamuk gibi olacaklarını ve insanların pervâne gibi döneceklerini bildiren ayetlerin anlamlarını ilimde derinleşenler bilirler. Fakat bütün bunların zamanını[66] kim bilebilir. Alışageldiğimiz âdetlerin dışında seyredecek bu olayları kim deneyebilir? Kim laboratuara sokup inceleyebilir? Nitekim onları Peygamber de bilemiyordu:

“Sana Saat’ten soruyorlar: Demir atması ne zaman diye. Sen nerede, onu söylemek nerede?!”[67]

Kıyametin kopma zamanı, kesin bir bilinmeyendir. Böyle bir gaybı âlimler de bilemezler. Onlar ancak haberin anlamını tevil etmeyi bilirler. Yoksa o haberin sonucunu tevil etmeyi değil. Nitekim yukarıdaki ayetin anlamı, kıyametin kopacağı saatin kesinlikle bilinemez olduğudur. Bunu da ilimde derinleşenler bilir ve ona inanırlar. Fakat kıyametin vaki oluş zamanını bilemezler.

Mesele kısaca şudur. Müteşabih sözün, bir anlamsal ve bir de varlıksal tevili yapılabilir. Anlamsal tevilini ulema yaparak muhkeme ulaşır. Varlıksal tevili ise o anlamın vukuuna ilişkin olduğundan onu elbette sadece Allah bilir.

Eğer üzerinde durduğumuz yedinci ayette, benzeşen sözler karşısında dikkat çekilen şey sadece inanmak olsaydı, meselâ müminler ya da muhsinler denebilirdi. Oysa burada, bilme özelliği ön plana çıkarılıyor. İlimde derinleşenler anılıyor. Onların özelliği de şüphesiz düşünme ve bilmeleridir.[68] Bu bilmede de sadece naklî değil, aynı zamanda aklî bir tarz söz konusu olmalıdır. Yani açıkça benzeşenler üzerinde düşünülmesi istenmektedir. Zaten Kur’ân-ı Kerim’in kınadığı da üzerinde düşünmeden ve o konudaki diğer benzeşenlerle irtibatını araştırmadan keyfince bir anlama uymaktır.

Benzeşenler, inceden inceye düşünülmedikçe, ilk planda muhkem ayetlerle uyumsuz görülebilirler. Zâten eğrilik arayanlar, bu gerekçeyle keyiflerine göre bir anlama uyarlar. Benzeşenlerin anlamını istikrara kavuşturmak için düşünmekle, fitne çıkarmak için onlara keyfince uymak ise elbette farklı şeylerdir. Ayetin olumsuz gördüğü kuşkusuz ikinci durumdur. Yoksa anlamak için araştırmak ve üzerinde tefekkür etmek kınanmıyor. Kaldı ki ayetin son kısmı, benzeşenler üzerinde inceden inceye bir düşünme yapılması gerektiğini tembih etmektedir:

“Ancak akıl sahipleri düşünebilirler.”

Ayrıca, Kur’ân’ın ilk muhatapları arasında, müteşâbihleri diğerlerinden ayıran ve ‘Bu ayet müteşâbih olduğu için anlamayız, bunu geçelim’ biçiminde bir söz nakleden rivayet de mevcut değildir.[69]

İlimde derinleşenler ve kitabın anası deyimlerinin birbirine yakınlığı da bize şunları hatırlatmaktadır. Demek ki müteşâbihlerden, ana kaynak muhkemlere doğru bir seyir izlenecektir. Bunu da ancak bu işin ehli yani ilimde derinleşenler yapabilirler. Ne var ki, alimlerin bildikleri ve bilecekleri tevil sadece anlam üzerindedir. Bir ya da birkaç yöndendir. Bunlar Allah’ın bilmesi yanında dâima az kalacaktır. Çünkü Allah, sadece anlamın değil hâdisenin de tevilini bilir. Bu nedenle alimler son sınıra vardıklarında hemen imana sarılacaklardır. Ayetin devamında şöyle demeleri istenmektedir:

“Ona inandık, hepsi Rabbımızın katındandır.”

 

 

Sonuç

Adem ve Havva, ilk örnektir. Bütün insanlara göre muhkemdirler. Bütün insanlar da onlara nispetle müteşabihtirler. Çünkü onlar birbirine ve ilk örneklerine benzeyen nesillerdir.

‘Allah’a şükür’ muhkem bir hükümdür. Anneye babaya şükür ise müteşabihtir. Allah şöyle buyurur;

“Bana ve ebeveynine şükret![70]

Muhkem, her konuda ilk ve tek örnektir, asıldır. Bu, kitap yani cem makamıdır. Bu nedenle onlara ümmül kitap dendi. Tekil bir kalıpla nitelendi. Oysa müteşabihler, onlara benzerler. Bu fark makamıdır. Bu nedenle, onlar tafsilat veren çoğul kalıbıyla nitelendi. Zaten, benzeşme ancak tafsilatta ve çoklukta olur.

Her şeyde bir amaç, bir de o amaca ulaştıracak araçlar olur. Amaç ve araç konular olduğu gibi, amaç ve araç sözler de vardır. Amaç sözler anadır, araç sözler ise onlara benzerler.

Araç sözler, zihni bir maksat için uyarır. Amaç sözler ise, yönlendirilen o maksadı belirler. Araç sözler güzel, amaç sözler ise daha güzeldir. Araç sözler mufassal, fakat amaç sözler muhkemdir. Araç sözün maksadını ancak ustaları bilir. Fakat amaç sözlerin maksadını herkes bilebilir.

Kısaca, amaç sözler, yasal ve yasadışı olanı tayin eder. Ama araç sözler, onlara hazırlar. Amaç sözlerin çevresinde dolanır. Amaç ve araç sözlerin hedefi aynıdır. Birbiriyle benzeşirler. Ama araç söz kesinlik taşımaz. Bu nedenle, kalbinde eğrilik olanlar, bu iki tür sözün arasını ayırabilirler. Bazı kişisel yorumlarla, amacı göz ardı ederek araç sözleri izleyebilirler.


 

 

BENZEŞENLER Tarihî Arka Plan

Ebced sistemini tarihte ilk kullananların Yahudiler olduğunu biliyoruz. Bu sistemle yapılan şey, bazı harflerin sayısal karşılıklarının toplanmasından ibarettir.

Kur’ân’ın inişi henüz tamamlanmamıştır. Yahudiler, bazı surelerin başındaki mukattaa harflerinin sayısal değerlerini ebced sistemi üzere toplarlar. Buldukları rakamdan da, İslâm ümmetinin çok kısa bir süre yaşayacağı sonucuna varırlar. Daha sonra da Hz. Peygamber’e gelerek bu konuyu tartışırlar. İşte bu olay üzerine, Âl-i İmran Suresinin ilk bölümü indirildiği söylenir. Ancak bu rivayet otoritelerce zayıf görülmektedir. Bu konuda sağlam görülen bir rivayet vardır. O da Hıristiyanlarla alakalıdır. Kuzey Yemen’in verimli topraklarında büyük bir medeniyet yükselmiştir. Burası Hıristiyan Necran’dır. Bütün Yemen bölgesine Hıristiyanlığı yayanlar işte bu Necranlı ticaret adamlarıdır.

4545Necran’da, nüfusun çoğunluğunu Hıristiyanlar oluşturmaktadır. Altmış kadar binitli bir heyet; eşraf, yönetici, piskopos ve âlimleri ile birlikte Medîne’ye gelirler. Bunlar inançlarına o kadar bağlıdırlar ki alimlerinden birinin adı Abdu’l-Mesîh’tir. Yani, İsâ’nın Kulu. Bu heyette Hıristiyanlığın üç farklı görüşü temsil edilmektedir. Bu görüşlerin temsilcileri[71] Hz. Peygamberle tartışmak isterler. Konuları, kendi Tanrı anlayışlarının, sonuçta Kur’ân-ı Kerîm tarafından da onaylandığı yolundaki iddialarıdır.

Necranlılar derler ki; Hz. İsâ, yeryüzündeki kimselerden her hangi birisi gibi değildi. Çünkü onun bilinen bir babası yoktu. Ayrıca daha beşikte bir bebek iken de konuşmuştu. Bütün bunları, Kur’ân’da da görüyoruz.[72] Bu nedenle, onun Allah’ın oğlu olduğunu kabul etmeniz gerekir.[73]

Necranlı heyetin bir başka iddiaları da şudur. Kur’ân, Tanrının eylemlerini bazen; ‘Yaptık, yarattık, indirdik…”[74] gibi çoğul fillerle anlatmaktadır.[75] Eğer Tanrı tek olsaydı, böyle çoğul değil, ‘Yaptım, yarattım, indirdim…” gibi tekil ifadeler kullanılırdı.[76] Demek ki Hz. İsâ’nın üçün üçüncüsü yani Baba, Oğul ve Ruhu’l-Kudüs gibi üç uknumdan birisi olduğunu Kur’ân da onaylamış bulunuyor.[77]

Necranlılar, bundan daha da ileri giderek şunu söylerler; “Kur’ân’da, Hz. İsâ’nın Allah’ın kelimesi[78] ve ondan bir rûh olarak nitelendiğini[79], körleri ve alaca hastalarını iyileştirdiğini, ölüleri dirilttiğini, çamurdan kuş yaparak ona can verdiğini ve gaybı bildiğini[80] görüyoruz. Böyle bir kimse de Allah’tan başka birisi olamaz.”

Hz. Peygamber Necran heyetini dinler ve onları cevaplandırır. Tartışmada karşılıklı konuşmalar olmuştur. Bu diyoloğun son bölümü şöyledir;

Sözcü: Sen İsâ’nın, Allah’ın kelimesi olduğunu bilmiyor musun?

Hz. Peygamber: – Evet öyle biliyorum.

Sözcü: - Allah’tan bir ruh olduğunu zannetmiyor musun?

Hz. Peygamber: – Evet öyle biliyorum.

Sözcü: – Eh bu da bize yeter.

İşte bu olay ve bu konuşmalar üzerine, üçüncü surenin yedinci ayeti Peygambere nâzil olur.[81]

Görülüyor ki Hıristiyanlar, İncil’deki Hz. İsâ ile ilgili pasajlarla benzeşen Kur’ân ayetlerini ele alarak sadece onlara inanıyorlar. Bu bize yeter diyerek çekip gidiyorlar. İncil’deki bazı sözlerle benzeşen Kur’ân ayetleri şunlardır;

“Mesih, Allah’ın elçisi, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur.”[82]

“Ey Meryem! Allah sana, Kendinden bir kelimeyi müjdeler…”[83]

Fakat Hıristiyanlar, bu konudaki şu muhkem ayete bakmıyorlar;

“Îsâ’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir: Onu, topraktan yarattı, sonra ona “Ol!” dedi, artık olur…”[84]

Bizim muhkem gördüğümüz bu ayet, yedinci ayetle birlikte, aynı surede ve aynı bölümde nazil olmuştur. Bunun anlamı şudur. İsâ peygamberin yaratılışı ile ilgili bu muhkem hükme bakmadan, fitne için sadece İncil’deki sözlerle benzeşenlere uyanlar kalplerinde eğrilik bulunanlardır. Bilinmelidir ki, bütün oluş Allah’ın ‘Ol’ kelimesine bağlıdır. Yani her oluş bir kelime iledir. Hz. İsâ da Allah’ın diğer kelimelerinden biridir.

Ayrıca şu da bilinmelidir ki bütün insanların yaratılışında Allah’ın ruhu bulunmaktadır. Yani sadece İsâ’da değil, her insanda Allah’ın rûhu vardır. Şu ayetler bu hususu açıklamaktadır;

“Rabbımın kelimeleri tükenmeden önce deniz tükenir.”[85]

“Ona (insana) kendi ruhundan üfledi.”[86]

 

 

Mukaddes Kitaplar Benzeşirler

Üçüncü surenin yedinci ayetinde, kınanan kimselerden, kalplerinde eğrilik bulunanlar biçiminde söz ediliyordu. Eğrilik kelimesinin Kur’ân dilindeki karşılığı zeyğdir. Bu kelime, bir kimsenin önce istikamet üzere iken, daha sonra ondan ayrılma ve sapma durumunu anlamlandırır.[87] Nitekim aynı kök, yedinci ayetten hemen sonra, bu anlamı belirleyen bir söz dizisinde yer almaktadır;

“Rabbımız, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme (zeyğ).”

Demek ki, yedinci ayette kınanan kimseler, kendilerini Hak yola nispet ettiği halde, gerçekte sapmaya meyilli olan, Kitapla ilişkisini kesmemiş olan kimselerdir. Zâten, “Müteşâbihlere uyarlar” ifadesinden de bu durum anlaşılmaktadır. Bu niteleme, Kitabın bir kısmına inanırlar”[88] demek gibidir.

Bireysel değişimler, bir birinin açılımı olan hükümler silsilesi üzerine oturur. Eğitilecek olan eğer toplum ise, bu durum daha da bir önem arz eder. Kemikleşmiş inanç ve alışkanlıkların yerine, yeni bir şey öğretebilmenin temel şartı, adım adım ilerleme (tedrîc) yolunu izlemektir. Bu ise ancak derece derece öğretme (kerteleme) ile başarılabilir. Bunun için de nassı sabit, ama anlamı son söylenecek söze doğru hareketli olan, daha doğrusu onunla benzeşen söz gereklidir.

İsâ peygamberin; Tanrının oğlu ve hatta Tanrı olduğuna inanan bireylerden oluşmuş toplumu düşünelim. Onlar bu inançlarını Kutsal Kitap İncil’e dayandırıyorlar. Bu durumda, Kur’ân-ı Kerim, Tevrat ve İncil’e asla yanlış isnat etmiyor. Önceki kitapların söylediklerini -Kitap ehlinin yanlış anlama ve tahriflerine işaret ederek- kesin bir dille teyit ve tasdik ediyor. İşte bu beyana, üçüncü surenin yedinci ayetinin hemen öncesinde rastlanmaktadır:

“Sana kitabı gerçek ile ve kendisinden öncekini doğrulayıcı olarak indirdi.”

Kur’ân-ı Kerim’in, Kitab-ı Mukaddesi teyit ve tasdik etmesi, ayetlerinin onun ayetleriyle benzeşmesi anlamına gelir.[89] Bu nedenle Kur’ân, Kitap ehlini bilgilendirmeye onların, Tevrat ve İncil’den anladıklarına benzeşen ayetlerle başlıyor. Anne Meryem’in seçilmişliğini ve temizliğini onaylıyor. Oğul İsa’nın doğumundaki olağandışılığı tasdik ediyor. Onu “Allah’ın ruhu” olarak niteliyor. Peygamber İsâ’nın çamurdan kuş yapıp onu canlandırmasına değiniyor. Fakat bütün bunların arkasından da tanrının bir olduğunu, oğul ve kızları olmadığını belirtiyor. Hz. İsâ’nın ikinci hayatta yargıçlık yapacağı inancına karşı da, orada tek yargıcın Allah olduğunu, asla adam kayırma ve torpil yapılamayacağını, adaletin mutlaka tecellî edeceğini söylüyor.

İşte görülüyor ki bu eğitim ve öğretim seyridir. Kur’ân önceki kitapları onaylar. Onların öğrettiklerinin üzerine, yeni şeyler bina eder. Arkasından da yanlış anlamalara temas ederek doğruları açıklar. Ama kalbinde sapma meyli olan kimseler, kendilerine doğrular geldikten sonra bile, geriye dönmek isterler. Bunun için en uygun yöntem, aşama aşama öğreten ayetlerden bir kapı aralamaktır.

 

 

Şefaat Konusunda Benzeşenler

Hıristiyanlıktaki ruhbanlık kurumunu ayakta tutan şey şefaat (aracılık) inancıdır. Katolik Hıristiyanlığın âmentüsü sayılan inanç esaslarına göre; İsâ’nın göklere çıkıp Kâdir olan Baba Tanrının sağına oturduğuna, oradan gelip ölüleri ve dirileri hesaba çekeceğine, Azizlerin cemaatine, günahların affedileceğine inanılması gerekmektedir. Günah çıkarma merasiminde kullanılan resmî üslup da şudur:

“… Hata ile çok günah işledim (üç kere). Bunun içindir ki, hâlâ bâkire olan mesut Meryem’e, Mîkâil’e, Saint Jean-Babtiste’e, havârîlerden Saint Pierre ve Saint Paul’a, bütün Azizlere ve siz Pederime benim için Tanrıma dua etmeniz için yalvarıyorum.’[90]

Hıristiyanlar, Hz. İsâ’nın çarmıha gerilmeyi kabul etmesiyle, bütün insanlara şefaatçı olmayı üstlendiğine inanırlar. Bir dînî bölgenin başına getirilen başpiskoposa, iki tarafın arasında geçiş sağlayan anlamında ‘Köprü’ demeleri de bundandır. O, günahkârlarla Tanrı arasında aracılık edecek bir köprüdür.

Muhataplarının bir kısmı Hıristiyan olan Kur’ân-ı Kerim, doğal olarak bu inancı gündemine alır. Otuz kadar ayetinde şefaatten açıkça söz eder. Bu ayetlerin bir bölümü, kâfirler için şefaatçı olmadığını bildirir. Onlar öteki hayatta şöyle diyeceklerdir;

“Şimdi artık bizim ne şefâatçilerimiz var, ne de samimi bir dostumuz.”[91]

Şimdi bunu dinleyen Hıristiyanlar, biz inanan kimseleriz. Kâfir değiliz. Bu nedenle ayet bize konuşmuyor diyebilirler. Oysa Kur’ân, bizzat iman edenlere de seslenerek Allah’tan başka şefaatçı olmadığını ilan eder;

“Rablerine toplanacaklarından korkanları onunla uyar ki; kendilerinin, O’ndan başka ne dostları, ne de şefaatçıları yoktur.”[92]

“Ey inananlar! Alışverişin, dostluğun, şefaatın olmayacağı günün gelmesinden önce sizi rızıklandırdığımız şeyden hayra sarf edin.”[93]

Hıristiyanlar, bu sefer, “Hz. İsâ sıradan bir şefaatçı değil ki” diyebilirler. Oysa, Kur’ân, Allah izin vermedikçe kimsenin şefaat edemeyeceğini bildirir;

“Rahmânın huzûrunda söz almış olanlardan başkaları şefâat edemezler.”[94]

“İzni olmadan kimse şefaat edemez. Işte Rabbınız Allah budur.”[95]

Bu dafa Hıristiyanlar, o bir Tanrıdır, diyebilirler. Oysa, başka bir grup ayet, Tanrı yerine konulanların da şefaat edemeyeceklerini gerekçesiyle belirtir;

“Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar, ne de yarar veremeyen şeylere tapıyorlar ve: “Bunlar Allah katında bizim şefâatçilerimizdir!” diyorlar. De ki: “Göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah’a haber veriyorsunuz?”[96]

“O’nu bırakıp da tanrılar edinir miyim? Eğer Rahman bana bir zarar vermek isterse, o tanrıların şefaatı bana fayda vermez, beni kurtaramaz da.”[97]

Belli ki Kur’ân’da şefaat konusundaki bazı ayetlerde nihâî hüküm yoktur. Bu elbette konuyu kavratmak için böyledir. O zaman bu konuda nihâî hüküm bulundurmayan ayetler, aşağıdaki şu ayetlere müteşâbih yani benzer bilinmelidir;

“Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse, kimsenin cezâsını çekmez; kimseden şefâat kabul edilmez; kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz.”[98]

“Ve şu günden sakının ki, kimse kimsenin cezâsını çekmez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefâat fayda vermez.”[99]“De ki: “Şefaat tamamen Allah’ındır.”[100]

 

Yoksa kalbinde hastalık bulunan kimse, bu ayetler arasında bir irtibat aramadan istediğine uymak isteyebilir. Şefaatçılar edinmeye devam edebilir. Ama inanan bir kimse için gerçek hüküm önemlidir. Peki, gerçek hüküm nedir? Gerçeği arayanlar, ayetlerin çelişkisiz olmadığını bilir. Nâsihi mensuhu olmadığını anlar. Hepsinde de, şefaat fikrinin ve bir şefaatçı edinmenin olumsuzluğunu görür. Ayetlerdeki farklı üslubun, şefaatçı edinenlerle dolu bir toplumun terbiye seyrini hikâye etmekte olduğunu fark eder. Bu durumda, derin anlayışlı kimseler (er-Râsihûn) için bu ayetlerin hepsi de muhkem olur.

 

 

Örtünme Konusunda Benzeşenler

Klâsik dönem müfessirlerinin bir kısmı, pratik konulardaki muhkem ayetlere nâsih, müteşâbihlere de mensuh deyimini kullanmışlardır. Bazı tefsir tartışmalarında, ‘Bu ayet mensuh değil, muhkemdir’ ibâresini görmek mümkündür. Yani; nihâî hükmü açıkça görülen bir ayetin, nasih olduğu söylenir. Nâsih görülen ayetlere muhkem denir. Bu durumda; mensuh olarak nitelenen ayetler de, muhkemin mukabili olan müteşâbihle eşitlenmiş olmaktadır.

Kölelik ile ilgili hükümler böyledir. Kur’ân, bir boynu kölelik zincirinden çözmeyi, insanın aşması gereken bir engel olarak gösteriyor;

“Fakat (insan) o, sarp yokuşa aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu çözmektir.”[101]

Şimdi hiç kimse çıkıp da, tarihte çözüm öneren diğer bazı müteşâbih ayetlere bakarak, Kur’ân’ın köleliği teşvik, hatta tecviz ettiğini iddia edemez. Kur’ân’ın fakirlere zekat verilmesini emretmesi, nasıl her her toplumda fakir bulundurmayı istediği ile yorumlanamazsa, kölelerin hürriyete kavuşturulmasını teşvik etmesi de köle edinmeyi onayladığını göstermez. Bu konudaki ayetlerin hepsi yukarıdaki muhkem söze bağlanarak okunmalıdır.

Burada asıl üzerinde durmak istediğimiz örtünme konusudur. Örtünme ile ilgili ayetler, pratik konularda benzeşenler için güzel bir örnek oluşturur. Bu konudaki ayetler nihâî hükmü, dört kademede vuzuha kavuşturur. Kur’ân, birinci kademede kadın erkek ayırımı yapmadan, Allah’ın bütün insanlara elbise (yapma bilgisi) indirdiğini belirtir. Fakat, örtünmeye yönelik sorumluluk ve korunma bilincinin (takvâ elbisesinin) daha iyi olduğunu söyler;

“Ey Âdem oğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Korunma giysisi, en iyisidir.”[102]

Bu ayet, korunma bilincini, elbiseden iyi göstermekle, elbise ile örtünmeyi elbette önemsiz kılmamakta, aksine onun örtünme ile birlikte de gereğine vurgu yapmaktadır. Nitekim, Kur’ân rızk konusunda da sorumluluk ve korunma bilincinin daha iyi olduğunu söyler.[103] Ama böyledir diye kimse, yeme içmeyi önemsiz görmez. Kaldı ki daha sonra nâzil olan bir ayette, kadınların bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman, tanınmadıkları durumlarda eziyete uğramasınlar diye bir elbise ile örtünmelerinden söz eder;

“Örtülerini üstlerine salsınlar; onların tanınıp incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”[104]

Bundan sonra nâzil olan bir ayet de yakın akrabalarla, cinsellik konusunda problem oluşturmayacak erkeklerin ve erkek çocukların dışındaki kimselere karşı kadınların örtünmelerinden söz eder;

“Kocalarına, yahut babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kardeşlerine, yahut kardeşlerinin oğullarına, yahut kız kardeşlerinin oğullarına, yahut kadınlarına, yahut ellerinin altında bulunanlara, yahut kadına ihtiyacı bulunmayan erkek tâbilerine, yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklara gösterebilir.” [105]

Bütün bunlardan sonra nâzil olan bir ayette ise, evlenemeyecek kadar yaşlı olan kadınların dışarı çıkarken, -kasten süs gösterme amacı olmaksızın- bir dış örtü ile örtünmeyebilecekleri, fakat örtünmelerinin daha iyi olacağı belirtilir;

“Evlenme arzusu kalmamış, oturan kadınların, kasten süs göstermeğe çalışmadan, dış örtülerini bırakmalarında kendileri için bir günâh yoktur. Ama sakınmaları, kendileri için daha hayırlıdır.” [106]

Bütün bu ayetlerden, örtünmede nihâî maksadın kadın-erkek ilişkilerindeki muhtemel problemleri önlemek olduğu anlaşılmaktadır. Bu iş için en uygun şey de örtünme olarak gösterilmiştir. Demek ki bu ayetler, birbiri ile çelişkili değil, birbirinin nasih mensuhu değil, örtünmenin gereği konusunda birbirine benzeşmektedir. (Ahmet Baydar, Kur’an’da Muhkem ve Müteşabihler)  Yazının devamı için: http://www.erdemyolu.com/?p=261 

[1] Anahtar kavramlar bölümünde ‘Kitap’ maddesine bak.

[2] “Kulunu bir gece Mescidi Haramdan, kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksaya götüren Allah’ın şanı yücedir.” İsrâ, 17/1. “Bu mescit, göklerde olmalı. Yoksa Kudüs’teki Mescit-i Aksa değil. Çünkü, Rûm, 30/ 3. ayet, Filistin’i “yakın topraklar” olarak niteler. Burada Miraç olayı söz konusu edilmektedir: Hz. Muhammed, göklere çıkarıldığını, Allah’ın yüce huzuruna girdiğini, Cennet’i ve Cehennem’i ziyaret ettiğini, diğer olağanüstü tanrısal âlemleri gezdiğini görmüştür. Hz. Peygamber, tanrısal bir armağan olarak toplumu için günlük beş vakit namazı getirmiştir. Hatırlatalım ki, Müslümanlar, namazlarının son rekatında tanrısal huzurda bulunuş duası (teşehhüd) okurlar. Bu duada, Miraç olayında Allah ile Hz. Muhammed arasında cereyan eden selâmlaşmada geçen aynı ifadeler yer alır. Bu dua, Allah’ın huzurunda bulunmayı soyut bir biçimde simgeler.” M. Hamîdullah, Le Saint Coran, Amana Corporation, 1989, ilgili ayetin dipnotu.

[3] Âl-i İmrân, 3/58. Ayrıca bkz; Yunus, 11/1, Yâsin 36/1-2.

[4] Hûd, 11/1. Ayrıca bkz; “Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, hikmetli (el-Hakîm) Kitabın ayetleridir.” Yunus, 10/1.

[5] Zümer, 39/23.

[6] Ahkâf, 46/12.

[7] Ahkâf, 46/12.

[8] Zuhruf, 43/3-4.

[9] Burûc, 85/21-22.

[10] Vâkıa, 56/77-78.

[11] Yunus, 10/61.

[12] Bkz; Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsîri, İstanbul 1989, ilgili ayetin tefsîri.

[13] M. Hamîdullah, Le Saint Coran, Amana Corporation, 1989, ilgili ayetin dipnotu.

[14] Bkz; Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı, Önsöz.

[15] Kelimenin kökü; ‘Eyâ’ dır. Sonunda uzatan harf ye olduğunda; durup kalmak, eğleşmek anlamında, eğer elif olursa; güneş, güneşin ışığı ve güzelliği, güneşin etrafında ışıktan oluşan kısım anlamına gelir.

[16] Şûrâ, 42/7.

[17] Bu anlamdaki hadis için bkz. Buhari, es-Sahih, Kitabu’t-Tefsir. Ayrıca bkz; İbnu Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Lübnan, 1969, Tefsîru Sûrati’l-Fatiha. Yine, Kurtubî, adı geçen eser, Sûratü’l-Fatiha,

[18] Hadisler için Bkz. Tirmizî, Fezailu’l-Kur’ân, no: 2800; Dârimî, Fezailu’l-Kur’ân, no: 3239. Bu adlandırma için ayrıca bkz. Ebu Davud, es-Salat, no: 702.

[19] Bunlar, En’am Suresinin, 151-153. ayetleridir; “De ki: “Gelin size Rabbınızın haram kıldığı şeyleri söyleyeyim: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anaya babaya iyilik yapın, yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, sizin ve onların rızkını veren Biziz, “Gizli ve açık kötülüklere yaklaşmayın, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Allah bunları size düşünesiniz diye buyurmaktadır. Yetim malına, erginlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında yaklaşmayın; ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Konuştuğunuzda, akraba bile olsa sözünüzde adil olun. Allah’ın ahdini yerine getirin. Allah size bunları öğüt almanız için buyurmaktadır. Bu, dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız diye buyurmaktadır.”

[20] Mukattaa harfleri, yirmi dokuz surenin başında yer alan on dört farklı harftir. İki, üç, dört ve beş harfli formlarla on üç tür oluştururlar. Çoğunluğu Mekkî surelerdedir. Yahudiler, ebced sistemiyle onlardan hesap yaparak İslâm mesajına ömür biçerlerdi.

[21] Nesih konusu, genelde Bakara suresinin 106. ayeti ile başlatılır. Ayet şudur: “Biz daha iyisini veya benzerini getirmedikçe bir ayet nesh etmez veya onu unutturmayız. Allah’ın her şeye kâdir olduğunu bilmedin mi?”Ayette kullanılan nesh kelimesi üzerinde, konuyla ilgili eserlerde çokça durulmuştur. Bir yazıyı bir yere aktarmak, silmek ve yok etmek anlamlarına gelmektedir. Öyleyse, yok edilen, unutturulan ve daha hayırlısı ya da benzeri getirilen ayet ne olabilir? İşte bu ayet lafzı, kimine göre, mushaftan beş ile beş yüz arasında değişen sayıda hüküm ayeti ile ilgilidir. Kimine göre de temas ettiğimiz gibi, mushaftan bazı ahkâm ayetleri ile ilgilidir ki bunlar, önceden nâzil olan kitaplardaki bazı hükümleri nesh etmiştir. Bu konuda üçüncü bir yorum daha vardır. Bu yoruma göre metinde sözü edilen ayet Kur’ân’ın kendisidir. Kur’ân ayetler toplamından oluşan bir mûcize olarak önceden verilen mûcizeler devrini kapatmıştır. Biz bu son görüşün birçok yönden daha isâbetli olduğunu düşünüyoruz. isabet noktaları hiç şüphesiz ayet lâfzı ile ilgili ayrıntılarda saklıdır. Kur’âna göre, aynı özden farklı dil ve renklerde yaratılmamız, edep yerlerimizi örteceğimiz elbiselerimiz, uykumuz, uyanmamız ve doğal yaşantımızdaki her obje bizim için birer ayettir. Arşın altında olan her şey birer simge, gösterge ve ayettir. Fakat bu ayetlerde süregelen aynılık âdeti, kimilerine perde olarak bu ayetlerdeki acaipliği gizler. Bunun için onlar her an yeniden oluşu göremezler. İlâhın, tabiat kanunlarına zorunlu olduğunu zannederler. İşte bundan dolayı yaratıcı, bazen elçilerine verdiği mûcizelerle yaratılış sürekliliğini geçmiştir. Bu, bir ayetin başka bir ayetle kaldırılmasıyla olmuştur. Hakîkatte, süregelen âdetler de peygamberlere verilen hârikalar da birer ayettir. Hârikalar, bize doğal gelen ayetlerle çelişmez, onları geçer. Bu, yer çekimi âdetine mukâbil eldeki kaldırma kuvveti gibidir. Ancak peygamberlere verilen bu hârikalar ilâhî mesaja bir artı katmamış ve muhataplarını îmâna zorlamamıştır. Hârikalar, tenzîlî ayetlere dikkat çekmek, ilkel toplumların doğayı “Yaratılışçı” okumalarına yardımcı olmak için verilmiştir. Son peygamber zamanında ise bilinç tekâmülü tamamlanan, “iletişimsel” okuma düzeyi yükselen insanlığa böyle bir yardıma gerek kalmamıştır. Bu dönemde insanlık enfüsî, kevnî ve tenzîlî ayetlerle baş başa kalmıştır. Daha önceden verilen Sihrî ve cezâî mûcizeler ise neshedilmiştir. Kur’ân, îmânın bilişsel bir temel üzerine oturmasını hatırlatması yönüyle o cins ayetlerin yerini alarak öncekileri unutturmuştur. Allah dilediğini siler ve dilediğini bırakır.“Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber bir ayet getiremezdi. Her sürenin bir kitabı vardır. Allah dilediğini siler ve dilediğini bırakır. Kitab’ın anası, O’nun yanındadır.” Ra’d Süresi, 38 ve 39. ayetler. Bakara Suresinin 106. ayetini bu bağlamda tekrar okumamız gerekecektir.“Biz daha iyisini veya benzerini getirmedikçe bir ayet kaldırmaz veya onu unutturmayız. Allah’ın her şeye gücü yeter olduğunu bilmedin mi?” Kitab-ı Kerîmin bu beyanlarına göre Hak Teâlâ eğer dilerse bir ayeti başka bir ayetle değiştirir. Vurgulanan, böyle bir şeyin vuku bulmuş olmasından çok, böyle bir şeye ancak yaratıcının kâdir olmasıdır. Ayrıca ayetin sonunda “gücü yetme”yi karşılayan kadîr kelimesi, sözü edilen ayetin de, mûcize kâbilinden olan ayet olabileceğini hissettirmektedir. Kur’ânın, tenzîlî vahiyden bahsederken ayet lafzını çoğul olarak âyât şeklinde kullandığı halde, burada doğal olaylardan söz açtığında olduğu gibi tekil olarak ayet şeklinde kullanması da duruma açıklık kazandıran hususlardandır. Kur’ân, Tevrat’ı tasdik eden, [21] ama zamanındaki vaktî mûcizeleri nesheden bir ayettir. Zâten nesh ve mahv ancak böyle kevnî ayetlerde cârî olur. “Benzeri” veya “daha iyisi” şeklinde bir mukâyese de tenzîlî ayetler için bir anlamsızlık taşıdığı halde, mûcizevî ayetler için böyle bir mukayeseden söz edilebilmektedir. Sonuç olarak şunu diyebiliriz. Zebur, Tevrat, İncil ve Kur’ândakiler aynı Kitabın ayetleridir. Hz. İbrâhim ve Hz. Mûsâ toplumlarına, Hz. Muhammed’in kendi kavmine okuduğu ayetlerdeki hikmetleri okumuşlardır. Şâri’ tarafından mushafın iki kapağı arasında bazı revüzyonların yapılmış olacağını düşünmek nasıl makul değilse Levhdeki kitapta yapmış olmasını düşünmek de öyle mâkul sayılmamalıdır. Hikmeti aynı olan form değişikliklerine gelince, bu elbette hükmün iptal edilmesi anlamında bir nesh değildir. İyileştirmeyi hedefleyen bir tedrîcdir. Her kademede söylenenler, aynı şartlarda her zaman, yerinde ve doğrudur. O halde nesh, tebdîl, tağyîr ve mahv gibi öncekini geçen uygulamalar, ancak enfüsî, teczîî, sihrî ve tekvînî ayetlerde söz konusu olabilir. Siyak ve sibakına bakılırsa, ikinci Surenin 106. ayeti îmânı küfürle değiştirenlerin Hz. Mûsâ’dan “ Allah’ı bize göster, yahut nehir fışkırt” demeleri gibi Hz. Muhammed’den istekte bulunanlara bir cevap mâhiyetindedir. Durumu sonraki ayetler daha da tavzîh etmektedir:“Yoksa siz de peygamberinizden daha önce Mûsâ’dan talep edildiği gibi talepte mi bulunuyorsunuz. Halbûki kim îmânı küfre değişirse artık düz yolun ortasında sapıtmıştır.”

 

[22] Bu, müfessir Ebû Bekir Esamm (vefatı; H. 200) ın görüşüdür. Fahruddin er-Râzî, bu görüşü tefsirinde naklettikten sonra, kapalı ve eksik bulduğunu belirtir.

[23] Bkz. Muhammed Esed Kur’ân Mesajı, Âl-i İmrân 3/7. ayetin dipnotu.

[24] Nisâ, 4/157.

[25] Bakara, 2/118.

[26] En’âm, 6/141.

[27] Enam, 6/99.

[28] Bakara, 2/25.

[29] Bakara, 2/67-73.

[30] Zümer, 39/23.

[31] Bkz; Buhari, es-Sahih, Kitabu’t-Tefsir.

[32] Bkz, ez-Zebîdî, et-Tecrîdu’s-Sarîh, 1684. hadisin şerhi.

[33] Nahl, 16/67.

[34] Bakara, 2/219.

[35] Nisâ, 4/43.

[36] Mâide, 5/90.

[37] Ahzâb 33/8.

[38] Ahzâb 33/24.

[39] Kelimelerin benzeşmesi (müteşâbih’ul-Müfredât) konusunda, Muhammed b. Hamza b. Nasr Kirmani’nin “el-Burhan fi müteşabih-il Kur’an” adlı eseri vardır.

[40] Bakara, 2/67-73.

[41] Muhammed, 47/20-21.

[42] Bu anlamda merfu bir hadis için bkz. Sünen ed-Darimi, Kitabu’l-Büyu’, Hadis no; 2419. Ayrıca bkz. Müslim, es-Sahih, Musâkat, no 107. Aynı anlamdaki bir başka rivayette ise; müteşâbih kelimesi yerine müşebbihat, müşebbehat ve müştebihat biçiminde üç farklı okuyuş vardır. Bkz. Buharî, es-Sahih, K. İman.

[43] Hûd, 11/1.

[44] Yunus, 10/24.

[45] Rûm, 30/24.

[46] A’râf, 7/32.

[47] Nesh bu köktendir.

[48] Bakara, 2/106. Ayete verilen bu anlam ve tartışmalar için bkz. Kurtubi, adı geçen eser, ilgili ayetin tefsiri.

[49] Hûd, 11/1

[50] Ra’d, 13/19.

[51] İbrâhim, 14/52.

[52] Sa’d, 38/29.

[53] Bakara, 2/269.

[54] Zümer, 39/9.

[55] Zümer, 39/18.

[56] Allahu Teala, Hz. Musâ’ya Tevrat’la ilgili olarak buyurmaktadır. A’râf, 7/145.

[57] Zümer, 39/55.

[58] Bkz, Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, A’râf, 7/145. ayetin tefsîri.

[59] İsrâ, 17/35.

[60] A’râf, 7/53.

[61] Yusuf ,12/6.

[62] Kelimenin bu anlama kullanıldığını görüyoruz. Bkz. Râgıb el-Isfehânî, el-müfredât, E-V-L kökü.

[63] İnşikak, 84/1-5.

[64] İnfitâr, 82/1-3.

[65] Tekvîr, 81/1-3.

[66] Kâria, 101/4-5.

[67] Nâziât, 79/42-43.

[68] Hz. Peygamberin ellerini İbn. Abbas’ın omuzlarına koyarak onun için şöyle dua ettiği söylenir: ‘Allah’ım ona tevil ilmini öğret.’ Bak. A. İbn. Hanbel, Müsned-ü Beni Haşim, Hadis no: 2274 ve 2731ayrıca bkz; aynı eser: 2296, 2875 ve 2937 numaralı hadisler. İbn. Abbas’ın da şöyle söylediği nakledilir: ‘Müteşâbihleri Allah ve bir de ilimde derinleşenler anlar. Ben de onlardanım.’

[69] Müteşâbihler hakkında sorular soran Sabiğ adında Iraklı birisini Hz. Ömer çağırtıp döver. Sonra da memleketine gönderir. Ancak ilgili rivayetlerden anlaşılmaktadır ki, olay Hz. Ömer devrindedir ve bu zat sağda solda konuşan kötü niyetli birisidir. Bak; Dr. M. Said Şimşek, Kur’ân’da İki Mesele, Konya, 1987, S. 41-42.

[70] Lokman 31/14

[71] Bunlar; Ebû Harise, Abdu’l-Mesîh ve el-Ayhem’dir.

[72] “Beşikte ve yetişkin iken insanlarla konuşuyordun.” Mâide, 5/110. “Beşikte ve yetişkinlikte insanlara konuşacak ve iyilerden olacaktır.” Âl-i İmrân, 3/46, ayrıca bkz; Meryem, 19/29.

[73] Oysa Kur’ân’a göre, babasız yaratılan sadece İsâ değildir. Onun durumu, ilk insanın yaratılışına benzetilir: “Allah katında İsa’nın durumu kendisini topraktan yaratıp sonra ol demesiyle olmuş Adem’in durumu gibidir.” Âl-i İmrân, 3/59.

[74] “Nitekim Biz size, ayetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size Kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan bir Peygamber gönderdik. Artık Beni anın, Ben de sizi anayım; Bana şükredin, nankörlük etmeyin. Ey inananlar! Sabır ve namazla yardım dileyin. Allah, muhakkak ki sabredenlerle beraberdir.” Bakara, 2/15-153.

[75] Bu anlatımlar, bir kralın elçisini huzuruna çağırıp ona talimat verirken kullandığı çoğul ifadelere benzer. Krallar sıradan insanlar gibi konuşmazlar. ‘Ben diyorum ki” biçiminde söz söylerken, aniden üslup değiştirerek; “Biz diyoruz ki”, yahut “Kral diyor ki” biçiminde devam ederler. Kralın yanındakiler bu durumu anlar. Diğerleri de zaten her şeyi bilmek ihtiyacında değillerdir. Bkz; M. Hamidullah, adı geçen eser, Introductıon, Beyrut, 1973.

[76] Kur’ân’da; Melik/Kral olarak nitelenen Allah’ın zâtının kast edildiği zamirler; O, Ben ve Biz biçiminde üç ayrı kullanım gösterir. İlâhî nimet, itaat, ibadet, hidayet, duâ, küfür, kibir ve fısk gibi; ulûhiyet, ubudiyet ve tevhidin vurgulandığı yerlerde tekil olan ‘O’ ve ‘Ben’ zamirleri kullanılır. “Allah, O’ndan başka tanrı olmayan, kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her an yaratıklarını gözetip durandır.” Bakara, 2/255 ayrıca bak; A’râf 7/6, 29, 45 Ama, yaratma, inşâ etme, diriltme, yaşatma, indirme, okuma ve gönderme gibi olaylar ve bu olayların sebepleri kast ediliyorsa, çoğul olan ‘Biz’ zamiri kullanılır. “Sonra yeryüzünü iyice yarmakta ve orada taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin, hurma ağaçları ve bahçelerde koca koca ağaçlı meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz.” Abese 80/26, ayrıca bak; Hicr 15/9, 26, 66. Fakat eğer bu tür ayetlerde itaat, ibadet, tevhit ve imana dikkat çekiliyorsa yine tekil olan ‘Ben’ zamiri kullanılır. “Elinizde bulunan Tevrat’ı tasdik ederek indirdiğim Kuran’a inanın” Bakara 2/41 ayrıca bak; Mâide 5/11, Bakara 2/33. Bu hususta bir mukayese açısından şu bölüm ilginçtir. Art arda gelen üç ayette her üç zamir de yukarıda yapılan tespitle uyumlu kullanılmıştır: “Nitekim Biz size, ayetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size Kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan bir Peygamber gönderdik. Artık Beni anın, Ben de sizi anayım; Bana şükredin, nankörlük etmeyin. Ey inananlar! Sabır ve namazla yardım dileyin. Allah, muhakkak ki sabredenlerle beraberdir.” Bakara, 2/15-153. Yine; bir ayet indirilmesini anlatan şu ifade çoğul zamirle, fakat devamında ıkâb kelimesiyle öteki hayattaki azabı hatırlatan bölüm tekil zamirle gelmiştir. “Onlar da ayetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günâhlarıyla yakaladı. Allah’ın ıkâbı çetindir” Âl-i İmrân, 3/11, Oysa aynı anlamdaki ve hemen hemen aynı kelimelerden oluşan şu ayette, aynı zamanda bu hayattaki azap da mevzu bahis olduğundan, helak durumunu bildiren zamir çoğul getirilmiştir. “Rablerinin ayetlerini yalanlamışlardı; biz de onları günâhlarıyla mahvetmiştik ve Firavun âilesini boğmuştuk.” Enfâl, 8/54.

[77] Oysa Kur’ân, onların bu inancını bir küfür olarak niteler; “Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Yalnız bir tek tanrı vardır, başka tanrı yoktur.” Mâide, 5/73. “Ey Kitap ehli, dîninizde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söylemeyin! Meryem oğlu Îsâ Mesîh, sadece Allah’ın elçisi, O’nun Meryem’e attığı kelimesi ve O’ndan bir ruhtur. Allah’a ve elçilerine inanın, (Allah) “Üçtür” demeyin. Kendi yararınıza olarak buna son verin.” Nisâ, 4/171.

[78] Melekler demişti ki: “Ey Meryem! Allah sana, Kendinden bir kelimeyi, adı Meryem oğlu İsa olan Mesih’i, dünya ve âhirette şerefli ve Allah’a yakın kılınanlardan olarak müjdeler.” Âl-i İmrân, 3/45.

[79] “Meryem oğlu İsâ Mesih, Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur.” Nisâ, 4/171.

[80] “Onu, İsrâil oğullarına şöyle konuşan bir elçi yapacak; “Ben size Rabbınızdan bir mucize getirdim : Ben, çamurdan, kuş görünümünde bir şey yapar ona üflerim de Allah’ın izniyle kuş oluverir. Ben, körü ve abraşı iyileştirir, ölüleri Allah’ın izniyle diriltirim. Evlerinizde yemekte ve biriktirmekte olduklarınızı size haber veririm. Eğer inananlarsanız, bunda sizin için tam bir mucize vardır.” Âl-i İmrân, 3/49. Ayrıca şu ayet; “Allah, “Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve anana olan nimetimi an” demişti, “Seni Ruhul Kudüs ile desteklemiştim; beşikte ve yetişkin iken insanlarla konuşuyordun; sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim. Sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yapmış ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu; anadan doğma körü, alacalıyı iznimle iyi etmiştin. Ölüleri iznimle diriltiyordun.” Mâide, 5/110. Hz. İsa’nın körü iyileştirmesi olayı için bkz, İncil : Yuhanna, 9/1-41, Alaca hastasını (cüzzam) iyileştirmesi ile ilgili olay için bkz, İncil : Matta, 8/1-4, Ölüyü diriltmesi ile ilgili olay için bak, İncil : Luka 7/11-17.

[81] F. er-Râzî a.g.e. Âl-i İmrân Suresi ikinci ayetin tefsiri. Rivayet için bkz; es-Sîratü’n-Nebeviyye, İbn’u Hişâm (Mütercim; Yusuf Velişah Urulgiray) Riyad 1985, Cilt II. S. 287-296. et-Taberî Muhammed b. Cerîr, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân. Fahruddîn er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr ilgili ayet.

Burada bir hususu belirtmekte yarar vardır. Üçüncü Surenin nüzûlü, doksan dördüncü sıradadır. Bu da yaklaşık olarak Hz. Peygamberin Medîne’deki ilk yıllarına tekabül eder. Necranlı heyetin Medîne’ye gelişi ise heyetler yılı denilen dokuzuncu yılında olmalıdır. (Bu duruma dikkat çeken Seyyid Kutup, yukarıdaki rivayete ihtiyatla yaklaşır. Bkz. Fî Zilâli’l-Kur’ân, Al-i İmrân 3/7. ayetin tefsîri.) Bu durumda, Surenin ilk bölümündeki bu ayetin ilk muhatapları, Yahûdîler de Necran heyeti de olmayabilir. Eğer bu rivayetlerde anlatılanlar, Surenin bu ilk bölümü nâzil olduktan daha sonra meydana gelmiş olaylar ise, bu durumda yedinci ayetin kitabın bir kısmını alıp bir kısmını terk etmede Yahudi ve Hıristiyanlara benzeyen başkaları için inmiş olduğunu düşünebiliriz. Rivayetçiler de daha sonra bu olaylara tanık olunca onları nüzul sebebi kapsamına almış olabilirler. O zaman yukarıda nüzul sebebi diye anılan olaylara bir çeşit tefsir olarak bakabiliriz.

[82] Nisâ, 4/171.

[83] Âl-i İmrân, 3/45.

[84] Âl-i İmrân, 3/59.

[85] Kehf, 18/109.

[86] Secde, 32/9.

[87] Bkz, Râgıb el-Isfehânî, Müfredât, İstanbul, 1986, ‘Zyğ’ kökü. Kelimenin Kur’ân’daki kullanımı için bkz; Saff, 61/5, Tevbe, 9/117.

[88] Kitap ehlinin durumunu açıklayan bir ayette şöyle denir; “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” Bakara, 2/85.

[89] Muhammed Hamidullah, Kur’ân’ın bu durumu onayladığına işaret eder; “Allah, sözün en güzelini, benzeşen ve sık sık tekrar edilen bir Kitap olarak indirdi” “Buradaki benzeşen” ifadesi, muhtemelen Kur’ân’ın, Kitab-ı Mukaddes gibi eski tanrısal kitaplara benzediğine işaret ediyor.” Bkz; Le Saint Coran, Zümer Suresinin 23. ayetinin açıklaması.

[90] Bkz. Doç. Dr. İ. Süreyya Sırma, İslâmiyet ve Hıristiyanlık, İstanbul, 1980, S. 34.

[91] Şu’arâ, 26/96-101.

[92] En’âm, 6/51.

[93] Bakara, 2/254.

[94] Meryem, 19/87.

[95] Yunus, 10/3.

[96] Yunus, 10/18.

[97] Yâsin, 36/23.

[98] Bakara, 2/48.

[99] Bakara, 2/123.

[100] Zümer, 39/43-44.

[101] Beled, 98/11-13.

[102] A’râf, 7/26.

[103] Hac’dan bahseden bir ayette şöyle denir; “Yanınıza azık alın, azığın en iyisi takvâdır.” Bakara, 2/197.

[104] Ahzâb, 33/59.

[105] “İnanan kadınlara da söyle: “Bazı bakışlarını kıssınlar, ırzlarını korusunlar. Süslerini göstermesinler. Ancak kendiliğinden görünenler hariç. Baş örtülerini (göğüs) yırtmaçlarının üstüne koysunlar. Süslerini kimseye göstermesinler. Yalnız kocalarına, yahut babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kardeşlerine, yahut kardeşlerinin oğullarına, yahut kız kardeşlerinin oğullarına, yahut kadınlarına, yahut ellerinin altında bulunan (köle) lerine, yahut kadına ihtiyacı bulunmayan erkek tâbilerine, yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklara gösterebilir. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar. Ey müminler, topluca Allah’a tövbe edin ki felâha eresiniz.” Nur, 24/31.

[106] Nur, 24/60.



posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

  • Takvim

  • Temmuz 2010
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Haz    
     1234
    567891011
    12131415161718
    19202122232425
    262728293031  

Din