-
23rd Nisan 2011

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KELİMELERİ DEĞİŞTİREN KIRAATLER VE TARİHSELCİLİK

Kıraat, kelimelerin harf ve harekesinde, dolayısıyla anlamında değişiklik yapmadan, okurken Fatiha’nın sonunda durmak yahut durmadan besmele ile devam etmek yahut durmadan elif lam mim’de durmak yahut durmadan zalike’l-kitabu la raybe fîhi’de durmak yahut durmadan huden lilmuttakin’de durmak gibi, durak yerleri oluşturmak, kısa veya uzun/med şeklinde  seslendirmek, imale, teshil, ibdal, harfi kalın veya ince, hum zamirini humû diye uzun okumak gibi tevcid’le ilgili yollarla Kur’an’ın daha çok estetik ve musiki boyutunu öne çıkaran okuyuş şekilleriyle sınırlı olması gerekirken, tefsirlerde kimi âyetler açıklanırken zaman zaman kelimelerin yapısının ve anlamının değişmesine yol açan kıraatlere de başvurulduğunu görüyoruz. Şüphesiz kelimelerin yapısını ve anlamını değiştiren kıraatler, “Yahudileşenlerden kelimelerin yerlerini (telaffuzunu veya anlamını) değiştirenler vardır…” (4 Nisa/46; yine bkz. 5 Maide/13, 41; 2 Bakara/75) âyetlerinin belirttiği olay olup kelimelerin yapı veya anlam olarak değiştirilmesi, dolayısıyla kitab’ın tahrif edilmesinin yanında Kur’an’ın kaynağını tartışmalı hale getirdiğinden kabul edilmesi doğru olmasa gerektir.

Kur’an’ın Vahyedilmesi Nasıl Olmuştur?

“Kur’an Allah Rasulüne yazılı bir metin olarak değil, sözlü bir hitap olarak indi.” Hz.Muhammed’e vahyin bu şekilde gerçekleştiği bir gerçektir. Çünkü Kur’an, Hz.Musa’ya verilen Tevrat gibi yazılı levhalar şeklinde değil, sözlerini Cebrail’in Yüce Allah’tan aldığı ve Hz.Muhammed’e aktardığı, onun da insanlara bildirdiği ve yazdırdığı bir kitaptır. Yoksa Allah’tan alınan ve Cebrail tarafından kalbine boca edilen anlamın söz dizimini Peygamberin kendisi veya “Kur’an, hâlihazırdaki bilgilerle ve kabullerle esasen mahiyeti çözülmemiş sorunlu bir metin görünümündedir” diyen Halil Hacımüftüoğlu’nun tarihselci anlayışla iddia ettiği gibi Allah’tan aldığı şifreli mesajları çözerek maiyetindeki meleklerle Hz.Muhammed’e telkin eden Cebrail’in kendi sözleri de değildir.

Aksi halde, Kur’an’ın kaynağı veya formatı tartışmalı hale gelir. Çünkü Allah tarafından gönderilen mananın maiyetindeki meleklerle Cebrail veya Hz.Muhammed tarafından kompoze edilen bir kitap olması, anlamı Allah’tan da olsa kelime yapısını ve manasını değiştiren kıraatlerin yaptığı gibi kelimelerinde değişiklik yapılabilir sonucunu doğurur. Hatta bununla da kalmayıp metnin ve onun bir parçası olan hükümlerin sözleri değil, mesajı ve amacı önemlidir, diyerek her devirde hükümleri bu amacı gerçekleştirecek şekilde yeniden düzenlenebilir/düzenlenmelidir, diyen,  böylece bilerek veya bilmeyerek dinin sekülerleşmesine ve laikleşmesine kapı açan tarihselcilik söylemine zemin ve gerekçe hazırlar.

Kıraat Rivayetleri ve Tarihselcilik:

Yazar, Kur’an metninin yahut lafızlarının dokunulmaz kutsal olmadığını söylerken dayandığı delillerden biri de kelimelerin yapısını değiştiren kıraatlerle ilgili sözde kimi rivayetlerdir. Şöyle der:

“Allah elçisi ve arkadaşları el-Kur’an’ın ne olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Kelimelerini kutsamıyorlar; onları Allah ile insanlar arasında iletişimi sağlamak için kullanılan birer araç olarak görüyorlardı. Kur’an’daki ifadeleri korumakta titizdiler ama bu bizde olduğu gibi onu dokunulmaz bir nesne olarak gördükleri anlamına gelmez. Eğer Allah elçisi kelime ve cümleleri dokunulmaz olarak görmüş olsaydı Hattab oğlu Ömer’in Hakîm oğlu Hişam ile ilgili rivayetine göre (Muhsin Demirci, Kur’an Tarihi, 174-175) farklı okunuşlara müsaade etmez ya da arkadaşlarından biri bir kelimeyi telaffuz etmekte zorlanan bir kişiye kolaylık olsun diye o kelimenin eşanlamlısını (taamu’l-esim, taamu’l-facir) okumasını önermezdi. Aynı şekilde Kur’an’daki sözcükler veya cümleler dokunulmaz olmuş olsaydı Affan oğlu Osman, Sabit oğlu Zeyd’e ihtilaf durumunda Mushaf’ı Kureyş lehçesine göre yazma talimatı vermezdi.” Yazar bu görüşünü kanıtlamak için bazı deliller sıraladıktan sonra şu gerekçeye dayandırır:

“Bir elçinin veya habercinin gönderen kişinin sözlerini harfi harfine, noktası noktasına aktarması şart değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi bizzat Cebrail bazen de yazılı olarak Allah’tan aldığı işaretleri söz kalıplarına döküyordu.” Yazar, Kur’an kelimelerinin Allah’ın değil, Cebrail’in sözleri olduğunu kanıtlamaya çalışırken bu lafızlardan hangisi Allah’ın hangisi Cebrail’in olduğunu kestiremeden söyledikleriyle çelişerek şöyle der:

“Şunu da belirtelim: Hangi ifadelerin bizzat Cebrail’e, hangi ifadelerin bizzat Allaha ait olduğu gibi bir araştırmanın ve tartışmanın içine girmeye çok gerek yoktur. Bazı ifadelerde Cebrail’in konuştuğu çok barizdir, ancak bazılarında değil. Neticede hepsi Allah’ın bir tür konuşması/iletişimi (kelamullah) değil midir?”

Nitekim yazar Kur’an’ın Müslümanların elindeki tek kaynak eser olmadığını da belirterek şöyle der:

“Kur’an, Müslümanların elindeki tek kaynak eser değildir. Fakat ellerinde bulunan en sağlam yazılı belgedir. Ama bu belgenin de herkesin bildiği gibi hâlihazırda anlaşılma problemi bulunmaktadır.”

Kur’an’ın Allah’ın veya Muhammed’in yazdırması değil, Cebrail’in konuşması olduğunu ileri süren yazar bundan dolayı metninin sorunlu olduğunu, metni sorunlu olan bir kitabın insanlara gerçek anlamda kılavuzluk yapamayacağını da belirterek şöyle der:

“Daha önce de belirttiğimiz gibi Kur’an’ın mahiyeti en önemli sorunumuzdur. Bu sorunu sağlıklı bir şekilde çözmeden diğer problemleri çözemeyiz. Kur’an, hâlihazırdaki bilgilerle ve kabullerle esasen mahiyeti çözülmemiş sorunlu bir metin görünümündedir. Baştan bunu kendi kendimize açıkça itiraf etmeliyiz. Mahiyeti tam bilinmeyen sorunlu bir metin insanlara gerçek anlamda nasıl kılavuzluk yapabilir ya da onların sorunlarını çözebilir mi? Elimizdeki yorumlarla ve bakış açılarıyla çözmek bir yana, var olan problemler derinleşmekte ve yeni sorunlar ortaya çıkmaktadır.”

Görüldüğü gibi tarihselcilik söylemine zemin ve gerekçe hazırlamak için Kur’an’ın bu haliyle Müslümanların sorunlarını çözmek bir yana kendisinin sorunlu bir metin olduğunu, bu haliyle anlaşılamayacağını iddia eden yazarın delillerinden biri de ne yazık ki, kelimelerin yapısını ve anlamını değiştiren kıraatler ve hem onlarla hem Kur’an’ın sözde toplanıp yazılmasıyla ilgili kimi rivayetlerdir. Başka bir deyişle, gerek kıraatler gerekse Kur’an’ın Hz.Ebu Bekir zamanında toplanması ve Hz.Osman zamanında çoğaltılması ile ilgili rivayetler bu söyleme altyapı hazırlamakta ve gerekçe oluşturmaktadır.

Hz.Muhammed Farklı Kur’an’lar mı Tebliğ Edip Yazdırdı?

Şüphesiz Hz.Muhammed vahiy/Kur’an olarak insanlara bir metin okumuş ve yazdırmıştır. Birbirinden şu veya bu şekilde farklı vahiy/Kur’an metinleri okuduğunu veya yazdırdığını söyleyen yahut iddia eden hiçbir rivayet yoktur. Aksi halde Sicistani’nin, Abdullah, Yunus b.Habib, Ebu Davud, Hammad b.Seleme, Sabit, Enes b.Malik yolu ile rivayet ettiği “Bir adam Rasulullah’a vahiy kâtipliği yapıyordu, Rasulullah’ın yazdırdığı  “semîan basîran” yerine “semîan alîmen” ve “semîan alîmen” yerine “semîan basîran” yazıyordu. Adam Bakara ve Ali İmran’ı, yani Kur’an’ın çoğunu okumuş, dinden dönerek Hıristiyan olduktan sonra Muhammed’e istediğimi yazıyordum, demiştir…” rivayeti gibi saçmalıklar yahut kimilerinin iddia ettiği gibi anlam olarak kendisine vahyedilen Kur’an’ı Cebrail’in veya Hz.Peygamber’in kelimelere dökerek kendi diliyle insanlara okuduğu ve yazdırdığı, onun için söz diziminde yahut anlatımında birtakım sorunların bulunduğu söylemi gündeme gelir ki, ne kıraatlerin Peygamberin okuyuşları olduğunu iddia edenler, ne de başkaları bunu kabul etmektedir. Çünkü ümmetin kabulüne göre Allah tarafından vahyedilen ve Peygamber tarafından insanlara açıklanıp yazdırılan Kur’an’ın metninde ne Rasulullah zamanında ne ondan sonra hiçbir zaman bir değişiklik olmamıştır.

Kur’an’ın, söz dizimi Allah tarafından yapılıp Cebrail aracılığıyla vahyedilen ve Peygamber tarafından açıklanıp yazdırılan bir metin olması kaçınılmazdır. Değilse, başkaları tarafından yapılan söz diziminde Yüce Allah’ın vahyettiği mananın en güzel kelimelerle tamı tamına ifade edilip edilmediği, kelime seçiminde bir isabetsizlik olup olmadığı, hatta mucize bir kitabın bu yolla gerçekleşip gerçekleşemeyeceği gündeme gelir. Oysa kesin olarak biliyoruz ki, Hz.Peygamber insanlara okuduğu ve yazdırdığı herhangi bir âyetin metninde sonradan şu veya bu şekilde bir değiştirme veya düzeltme yapmış değildir. Bu da gösteriyor ki, vahyin metninde Cebrail veya Peygamber hiçbir şekilde tasarruf etmez/edemez. Dolayısıyla, Hz.Peygamber’in okuduğu ve yazdırdığı Kur’an metninin kıraat rivayetlerinde iddia edildiği gibi değiştirilerek birileri tarafından değişik okunmasına tolerans göstermesi de düşünülemez.

İddia edildiği gibi Kıraatlerle Kur’an’ın Kelimeleri Değiştirilebilir mi?

Bilindiği gibi Arap dilinde kelimenin noktası veya harekesi değiştiği zaman ister istemez kelimenin anlamı da değişmektedir. Onun için kelimenin noktalarının veya harekesinin değiştirilmesinin kelimenin yapısını ve anlamını değiştirmediğini düşünmek yanlıştır. Örneğin, “ya’lemu” sözcüğü, bilir-biliyor, anlamında etken iken, harekesi değiştirilerek yu’lemu şeklinde okunduğunda sözcük edilgen olarak bilinir-biliniyor, anlamında olur. Bu kelimenin başındaki ye harfi te harfi ile değiştirilerek ta’lemu şeklinde okunursa o zaman da sen bilirsin-biliyorsun, anlamında olur. İlk harfi olan ye harfinin harekesi değiştirilerek tu’lemu şeklinde zammeli okunduğunda o kadın bilinir/biliniyor veya sen bilinirsin/biliniyorsun anlamında olurken, fethalı okunduğunda “o kadın bilir veya sen bilirsin” anlamında olur. Bu değişme Arap dilindeki bütün kelimeler için sözkonusudur. Onun için kelimenin nokta veya harekesinin değişmesi anlamının da değişmesi demektir.

Bu sebepten Kur’an’ın bir kelimesinin yerine anlamdaşı olan bir kelimeyi yahut onun bir harfi yerine yakın bir harfi söylemek gibi farklı okuyuşa tolerans gösterdiğine ilişkin anlatılan kimi rivayetler belirttiğimiz bu gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Çünkü belirttiğimiz gibi vahyin başından sonuna kadar Peygamberin insanlara aktardığı metnin bir kelimesinde değişiklik yaptığı vaki değildir. Aksine, kâtip bir kelimeyi yanlış yazdığında Hz.Peygamberin müdahale ederek düzelttirdiğine ilişkin bilgiler vardır. Böyleyken, tebliğ ettiği ve elini kolunu bağlayan bir metinde başkalarının değişiklik yapmasına tolerans göstermesi nasıl doğru olabilir!

Örneğin, hem âyetin kelimelerini değişik okuyan Hakîm b.Hişam hem onu şikâyet eden Hz.Ömer’e ve Übey b.Ka’b’a, Nasreddin Hoca’nın eşlerinden her birine “sen de haklısın” dediği gibi, “ikinizin de okuyuşu doğrudur” demesi düşünülemez. Çünkü bu okuyuşlardan yalnız birinin doğru olduğunda şüphe yoktur. Aksi halde Kur’an’ın sözdizimini Allah’tan başka birilerinin yaptığı ve bu metin üzerinde başkalarının tasarruf edebileceği anlayışı ortaya çıkar ki, böyle bir yaklaşım doğru olamaz. Böyle bir düşünceyi kabul etmek, âhad ve birbiriyle çelişkili rivayetleri kurtarmak adına Kur’an kelimelerinin/metninin değiştirilmesi gibi bir felakete Peygamberin göz yumduğunu söylemek yahut kaş yapacağız derken göz çıkarmak anlamına gelir. Çünkü böyle bir durum, gerek yapı olarak, gerekse anlam olarak yüce Allah’ın “Kelimelerin yerlerini değiştirirler” (bkz. Bakara/75, Nisa/46, Maide/13, 41) diyerek kınadığı İsrailoğullarının yaptığından başka bir şey olmaz. Ne pahasına olursa olsun rivayetler üzerinde titreyenlerin sahih olmadığına inandığından kimi rivayetleri eleştirenlere cevap olarak söyledikleri “Kur’an da böyle gelmiştir, rivayetleri eleştirmek Kur’an’ı da eleştirmek olur” mantığı doğru olmadığı gibi, muhafazakâr medyada Buhari, Müslim gibi hadis kitaplarının reklamında “Kur’an’dan sonra en sahih kitap” ifadelerinin kullanılması da asla doğru değildir. Çünkü Kur’an kişilerin rivayetleriyle gelmiş olmayıp Yüce Allah’ın Cebrail aracılığıyla Hz.Muhammed’in kalbine vahyettiği bir kitaptır.

Kıraatlerin Hz.Peygamberin değişik okutması veya farklı okuyuşlara tolerans göstermesi olmayıp çelişkili başka rivayetlerin yanında iddia edilen Mirac yolculuğunda namazı elli vakitten beş vakte indirme pazarlığını andıran rivayetlerden şu rivayet açıkça ortaya koymaktadır.

“Cebrail ona/Rasulullah’a geldi ve ‘Allah ümmetine Kur’an’ı bir harf üzerinde okutmanı emretti’ dedi. Allah’tan bağışlama ve kolaylık göstermesini istiyorum, ümmetimin gücü buna yetmez, dedi. Cebrail ikinci kez geldi ve ‘Ümmetine Kur’an’ı iki harf üzerinde okutmanı emretti’ dedi. Yine Allah’tan bağışlama ve kolaylık göstermesini istiyorum, ümmetimin gücü buna yetmez, dedi. Cebrail üçüncü kez geldi ve ‘Ümmetine Kur’an’ı üç harf üzerinde okutmanı emretti’ dedi. Yine Allah’tan bağışlama ve kolaylık göstermesini istiyorum, ümmetimin gücü buna yetmez, dedi. Cebrail dördüncü kez geldi ve ‘Ümmetine Kur’an’ı yedi harf üzerinde okutmanı emretti, hangisi ile okurlarsa doğru okumuş olurlar’ dedi”.

Kur’an’ı Anlamada Eşanlamlılık-Zıt Anlamlılık Meselesi:

Kıraatlerin sakıncalı ayağını oluşturması nedeniyle dilin felsefesini yapan Fıkhulluğa ve İlmulluğa kitaplarında dilin bir zenginliği veya erdemi gibi anlatılan bir kelimenin zıt anlamda kullanılması ile birden çok şey için kullanılması konularına da kısaca değinmekte yarar vardır. Kur’an’dan Kuru’, Zevc, Asayna, gibi kelimeler buna örnek olarak verilir. Bilindiği gibi kadının boşanması bağlamında geçen Kuru’ kelimesinin bu şekilde anlaşılması, boşamanın temizlik döneminde mi, kanama döneminde mi olacağı, bunun ne zaman başlayıp ne zaman biteceği, döneminde yapılmayan boşamanın geçerli olup olmayacağı ihtilafına yol açmıştır.

Şüphe yok ki, bir kelime dilde ilk kez kullanılırken veya vaz’edilirken, yalnız bir anlam veya bir şey için kullanılır veya vaz’edilir. Birbiriyle çelişkili iki anlamda vaz’edilmez veya kullanılmaz. Yani bir kelime örneğin hem ak, hem kara anlamında vaz’edilmez. Değilse, o kelimenin anlamı konusunda toplumda anlaşmazlık ve karmaşa olur. Örneğin, Doğu kelimesi güneşin doğduğu yönü belirtmek için kullanılır. Bunun hem doğu hem batı yönünü belirttiği kabul edilirse, o zaman insanlar birbirine “doğuya git” dediğinde “batıya git” diye anlar ve karmaşa olur. Yine, örneğin “Dur” kelimesi, hareket etmemek veya yerinde kalmak, anlamında kullanılırken, bu hem durmak hem hareket etmek olarak anlaşılırsa insanlar birbiriyle anlaşamazlar. Onun için bütün kelimeler, ilk kullanışta veya vaz’ında yalnız bir anlam için kullanılır veya vaz’edilir. Birbirine zıt iki anlamı belirtmek için kelime vaz’edilmez veya kullanılmaz. Bu farklılık veya zıtlık ya dili kullanan toplumun değişik bölgelerinde o kelimenin baştan zıt anlamlarda kullanılması veya zaman içinde anlamı bozularak zıt şeylere delalet edecek hale gelmesi, yani anlamının bozulması sonucu ortaya çıkmaktadır. Değilse, ilk kullanışta bir kelimeyi zıt iki anlamda kullanmak veya bu amaçla vaz’etmek aklın ve mantığın kabul edeceği bir şey değildir.

Bir kelimenin zıt olmayan birden çok şey için kullanılması da böyledir.  Bir kelimenin birbirine zıt olmayan birden çok anlama gelmesi veya birçok şeye delalet etmesi, onun ilk kullanışından sonra meydana gelen anlam genişlemesinin veya sapmasının sonucudur. Örneğin, Salât kelimesi başlangıçta bir anlam için kullanılmış, daha sonra aynı kelime başka şeyler için de kullanılmış, böylece anlamında genişleme veya kayma olmuştur. Aslında kelimede meydana gelen anlam genişlemesi dilin bir erdemi değil, tıpkı zıt anlam belirtmesi gibi, doğru anlamı belirlemek açısından bir handikaptır. Normalde her iş veya varlık için ayrı ayrı kelimeler oluşturulup kullanılacağı yerde, kelime kıtlığından veya üretimsizliğinden bir kelime birden çok şey veya iş için kullanılmış, böylece kelimelerin anlamında karışıklığa ve belirsizliğe sebebiyet verilmiştir. Tıpkı odun kesmek için kullanılan baltanın makasla kesilmesi gereken inşaat demirinin kesilmesinde kullanılması gibi. Bu tür kelimelerin ilk ve doğru kullanımını/anlamını belirlemek araştırmacıların işi ve görevi olup kolay bir iş olmadığında şüphe yoktur.

Arap dili de birden çok kabilenin konuştuğu lehçelerden oluşmaktadır. Bu kabilelerden biri örneğin Kuru’ kelimesini temizlik için kullanırken, bir diğeri bunu kirlilik anlamında kullanmış veya kirlilik anlamı giydirerek kullanmıştır. Arap dilinin kelimelerini/müfredatını sonradan derleyen ve kitaplaştıran sözlük ve lügat kitaplarının yazarları da ilk anlamın hangisi olduğunu belirtmeden, belki de belirleyemeden dilin kullanımlarıdır diyerek toplumda buldukları bu iki zıt anlamı da derleyip kitaplaştırmış, böylece o kelimenin zıt anlamlar ifade ettiği kabul edilmiştir. Bu da dilde anlaşmazlıklara ve ihtilaflara sebep olmuştur. Kuru’ kelimesi bunlardan biridir. (2 Bakara/228) ve (65 Talak/1) âyetlerinin anlamındaki belirsizlik buradan kaynaklanmaktadır. Bu da dilde belirsizliğe ve anlaşmazlığa sebep olduğundan hiçbir şekilde o dilin erdemi veya zenginliği değil, olsa olsa dilde bir sapma ve bozulma olarak nitelenebilir. Nitekim bu zıtlığın sebep olduğu ihtilafın ümmetin yararına olduğunu söylemek hiçbir zaman akıl kârı değildir. Onun için kıraatlerde çokça gördüğümüz ve kelimelerin müradifi/anlamdaşı veya yakın çevresi olduğu söylenen başka kelimelerle yahut kipi ve harekesi değişik formlarla değiştirilerek anlamlandırılması doğru değildir.

Kıraatlerin Kaynağı ve Sıhhat Durumu:

Kıraatler, Rasulullah’ın okuması veya değişik okumaya tolerans göstermesi olup mütevatir haberlere dayandığı söyleminin aksine, bunların âhad haberlere dayandığını ve Hz. Peygamber’in okuyuşu olmayıp ilk dönem nahiv/gramer bilginlerinin ve kıraat üstadlarının Kur’an’ın metnine bakarak geliştirdikleri ictihadî okuyuş şekilleri olduğunu söyleyen Zemahşeri gibi âlimler yanında, genel olarak o günkü Arap yazısının yapısından ve genelde noktalamasız şeklinden kaynaklandığını söyleyen çağdaş âlimler de vardır. Örneğin Prof.Dr.İbrahim Hasan şöyle der:

“Bu okuyuş şekillerinin büyük kısmının ortaya çıkış sebebi, Arap yazısının doğal özelliğidir. Tek şekilden ibaret olan kelimenin, noktaların harflerin altında veya üstünde olmasına bağlı olarak çeşitli şekillerde okunması Arap yazısının özelliklerindendir. Aynı şekilde, Arap yazısındaki şekilsizlik/noktasızlık ve nahiv harekelerinin mevcut olmayışı da, bir tek kelimenin irabdaki yeri bakımından çeşitli hallere konulmasına imkân verir. Yazı için konulan tamamlayıcı işaretler, harekeler ve şekildeki bu farklılıklar, işte bütün bunlar, kıraat hareketinin ortaya çıkışının ilk sebebidir.”

Yazı stilinin yanında kıraatlerin ortaya çıkmasının nedenlerinden biri de yukarıda belirttiğimiz gibi Arap dilinde lehçelere bağlı olarak bazı harflerin değişik telaffuz edilmesidir. Örneğin Salât kelimesindeki Lâm harfinin bir lehçede kalın, başka bir lehçede ince telaffuz edilmesi gibi. Yine Sırât kelimesindeki Sâd harfinin Sâd ile Ze/Zı harfi arasındaki bir sesle telaffuz edilmesi gibi. Ağız denilen bu farklı telaffuzlar da kıraatlerin ortaya çıkmasında rol oynamıştır.

Kıraatle ilgili rivayetleri değerlendirerek bunların doğru olamayacağını Ebu’l-Kasım el-Hûî şöyle belirtir: “Bazı rivayetlerde Cebrail Hz.Peygamberin bir kıraat üzerinde okumasını söylemiş, Peygamberin artırmasını istemesi üzerine Cebrail artırmış ve yedi kıraatle okunabileceğini söylemiştir. Bu da artırmanın aşamalı olarak gerçekleştiğini gösteriyor. Rivayetlerin bazısında ise artırma bir defada olmuş ve üçüncüde gerçekleşmiştir. Bazısında ise üçüncü kezde Allah üç harf üzerinde okumasını emretmiş, yedi harf üzerinde okuma emri dördüncü kezde olmuştur. Bunlar birer çelişkidir.

Yine bazı rivayetler Übey’in mescide girdiğinde bir adamın kendi okuyuşundan farklı okuduğunu gördüğünü söylerken, bazısında Übey’in önceden mescitte bulunduğunu ve o arada iki adamın mescide girerek kendisinden farklı okuduklarını söyler. Nitekim bu rivayetlerde Hz.Peygamberin Übey’e söyledikleri de farklıdır. (…) Bütün bunlardan sonra şunu diyebiliriz ki, Kur’an’ın yedi harf üzerinde inmesinin makul bir mantığı olmadığı gibi iyice düşünüldüğünde doğru bir anlamının bulunmadığı da görülür.”

Kıraatler, âhad haberler ve özellikle dil bilginlerinin/nahivcilerin ictihadları olarak algılandığı için âlimler tarafından çokça eleştirilmiş ve biri diğerinin kıraatinden birçok şeyi reddetmiştir. Mesela, İbni Cerir Taberi, İbni Âmir’in kıraati yanında, belirtilen yedi kıraatten de çok yerleri tenkit etmiştir. Yine bazıları Hamza’nın kıraatini, bazıları Ebu Amr’ın kıraatini, bazıları da İbni Kesir’in kıraatini eleştirmiştir. Âlimlerden çok kişi dil yönünden tutarsız olan okuyuşları kabul etmeyip kıraat sahiplerinin yanlışları olduğunu söylemişlerdir. Örneğin, Hamza’nın kıraatini Ahmed b. Hanbel, Yezid b. Harun, İbn Mehdî, Ebu Bekr b.Iyaş/Ayaş ve İbn Dureyd tenkit etmişlerdir.

Kıraatlerin, nahiv bilginlerinin Kur’an’ın metnine bakarak geliştirdikleri okuyuşlar olduğunu, örneğin Fatiha’dan “Mâliki” kelimesinin okunuşunda görüyoruz. Bu kelime Hz. Peygamber, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali dönemlerinde hep “Mâliki” şeklinde uzatılarak okunduğu halde, ancak Emeviler döneminde Medine valisi Mervan zamanında “Meliki” şeklinde kısa okunduğu belirtilir.

Kelimeleri Değiştiren Kıraatler Kitabı Tahrif Etmez mi?

Kelimenin noktasını veya harekesini değiştirerek anlamının değişmesine yol açan kıraat mütevatir, âhad, tevkifi veya ictihadi olarak nasıl nitelenirse nitelensin, hiçbir şekilde caiz değildir. Kur’an’ın bir kelimesinin veya bir harfinin değişmediğine inanan insanların dönüp kelimelerin yapısını ve anlamını değiştiren kıraatleri savunması ve bunların Resulullah’ın okuyuşları olduğunu söylemesi büyük bir çelişkidir.

Lafızları değiştiren kıraatlerin gerçekten kelimelerin yapısını değiştirdiğini/tahrif ettiğini görmek için verilen örneklere bakmak yeterlidir. Örneğin, ittehizû= edinin (Bakara/125) yerine, ittehezû= edindiler, tekûlûn= dersiniz (Bakara/140) yerine yekûlûn= derler, yutîkûn= güç yetirirler (Bakara/184), yerine yutavvikûn= güç yetmeyi sağlarlar, vb. kıraat kitaplarında ve kıraatlere göre kelime değişikliğine geçit veren tefsirlerde kelimelerin yapısını ve anlamını değiştiren örnekler sayılamayacak kadar çoktur. Bir örnek olarak Muhammed Esed’in “O zaman Havariler, ‘Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir miydi?”(5 Maide/112) âyetiyle ilgili olarak yaptığı açıklamayı vermek istiyoruz.

“Kur’an’ın genel kabul görmüş kıraat şeklinde bu ifade “hel yestetîu Rabbuke”, yani Rabbinin gücü yetebilir mi?” yahut “yeter miydi?” yahut “muktedir midir?” şeklindedir. Ancak bu kıraat şekli, zahiren, Allah’ın dilediği herhangi bir şeyi yapabilme kudreti ile ilgili esaslı bir şüpheyi (ki Kur’an’da Hz.İsa’nın Havarilerinin sağlam müminler olarak tanımlanmaları ile uyuşmayan bir isnad/ima edebileceğinden, müfessirlerin çoğunluğu, Havarilerin bu sorusunu, bir kimsenin başka birine “benimle gelir misin?” diye sormasına benzetirler-ki, bu, sorulan kişinin gitme kudreti ile ilgili bir şüpheyi değil, tersine, gitme arzusu ile ilgili bir belirsizliği yansıtır. (Karşılaştırın: Bu konuda Taberi, Beğavi, Razi, Rağıb, ayrıca Menar VII, 250 vd.) Ancak Hz. Peygamberin önde gelen birçok sahabisinin -Hz. Ali, İbni Abbas, Hz.Ayşe ve Muaz b. Cebel- sözkonusu ifadeyi “Rabbinden isteyebilir miydin?” şeklinde çevrilebilecek olan “hel testeti’ (en tes’ele) rabbeke” olarak okudukları gerçeği ile ilgili bazı delillere sahibiz. (Taberi, Zemahşeri, Beğavi, Razi, İbni Kesir). Bu, Havarilerin Hz. İsa’nın Allah’tan yukarıdaki talepte bulunabilme kudreti (kelimenin manevi anlamıyla) hakkındaki tereddütlerini yansıtan bir kıraattir. Genel kabul gören “hel yesteti’u Rabbuke” şeklindeki kıraati reddeden Hz. Ayşe’nin, “İsa’nın Havarileri, Allah’ın dilediği şeyi yapıp yapamayacağının sorulamayacağını iyi bilirlerdi, onlar sadece (İsa’ya) “Rabbinden dileyebilir misin?” diye sordular” dediği rivayet edilmiştir (Razi). Ayrıca Müstedrek’de nakledilen bir hadise göre Muaz b. Cebel, Hz. Peygamber’in kendisine “hel testeti’ rabbeke” (Rabbinden dileyebilir miydin?) kıraatini öğrettiğini kesin bir dille belirtmiştir. Bana göre delillerin ağırlığı ikinci şıkka işaret etmektedir, ama daha yaygın olan kıraati göz önüne alarak ibareyi yukarıdaki şekilde çevirdim.”

Bu farklı okuma ve anlama, bugün dünyanın tamamında Müslümanların elindeki Kur’an’da yer alan “hel yestetîu Rabbuke” âyetinin hem şekil hem anlam olarak değiştirildiğini göstermiyor da neyi gösteriyor? “hel yestetiu Rabbuke” ifadesi ile “hel testetiu rabbeke” ifadelerinin lafız ve anlam olarak bir olmadığı açık değil midir? Bunun şekil ve anlam olarak bir değişiklik olduğunu Arapça bilen herkes görmektedir.

Kıraatin kelimeyi, dolayısıyla âyetin anlamını nasıl değiştirdiğini, Mustafa İslamoğlu’nun Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir kitabından da birkaç örnek vererek göstermek istiyoruz. Kıraat farklılıklarına da ara sıra yer veren bu kitap henüz yayınlanmış olup tarzının en son ve en güzel örneklerinden biridir. Mesela, “…Dürüst ve erdemli kadınlar hem (Allah’a) itaat eden, hem de Allah’ın koruduğu (iffetli eşlerinin) yokluğunda da koruyan kadınlardır…” (Nisa/34) âyetindeki “Allahu” kelimesinin Kıraat imamlarından Ebu Cafer’in merfu/zammeli yerine mansub/fethalı okuyuşunda harekenin, yani kelimenin cümledeki rolünün, buna bağlı olarak da anlamının değiştiğini şöyle belirtir:

“Veya kıraat imamı Ebu Cafer’in “Allah” lafzını mansub okuyuşuna binaen: “kadınların (iffetleri) Allahın koruması sayesinde korunmuştur.” Yani bu kıraate göre âyetteki “Allah” lafzı merfu değil, mansub okunursa âyet, kadınların iffetleri kendileri korudukları için değil, Allah koruduğu için korunmuş olmaktadır, anlamına gelmektedir. Bu kıraatin doğruluğu veya yanlışlığı bir yana, kadınların iffetlerini kendileri korumak yerine, Allah’ın onları korumasının mantıklı ve makul bir yanının olmadığı açıktır. Çünkü insanın bütün karar ve eylemlerinde yapan eden Allah olarak belirtilse de gerçekte özne kişinin kendisidir ve bundan dolayı kişi mükâfat veya ceza görmektedir. İnsanın yerine özne olarak Allah’ın görünmesi/belirtilmesi, elbette isterse müdahale edebilir, ama bizzat onun müdahil olması anlamında değil, her işin onun koyduğu ve egemen kıldığı yasalara göre olup bittiği yahut her şeye egemen olduğu anlamına gelmektedir. Kişilerin imanı-küfrü, saadeti-şakaveti, cennetliği-cehennemliği, fakirliği-zenginliği, kısırlığı-evlat sahipliği, sağlığı-hastalığı, uzun-kısa ömürlülüğü vd. konularının tümü yüce Allah’ın direkt müdahalesiyle değil, egemen kıldığı bu yasalara göre gerçekleşmektedir.

Değişik kıraatlerin kelimeleri ve anlamını nasıl değiştirdiğini göstermesi bakımından bir örnek daha verelim: “Kitap Ehli’nden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona inanmış olmasın” (Nisa/159) âyetindeki zamir’in Übey’in kıraatinde değiştirilerek okunduğunu yazar şöyle belirtir:

Zamir’in Yahudileri gösterdiğini savunanlar olmuştur (bkz. Taberi). Fakat bunun için zamirin çoğul gelmesi gerek. Böyle bir okuyuş ancak Übey’den nakledilen mevtihim okunuşuna dayandırılabilir (Taberi). İsa’ya birinin benzetilmesi lehum zamirine aykırıdır. Kaldı ki, kelime leyu’minunne değil, leyu’minenne’dir.  Son cümledeki yekunu’nun gizli öznesi ve aleyhim’deki çoğul zamiri, elimizdeki Mushaf okuyuşunu teyit etmektedir.”

Bir örnek daha verelim. Gerekçeli Meal-Tefsir’de Hûd Sûresi’ndeki “innehu amelun ğayru salihin” (11 Hud/46) âyeti açıklanırken şöyle denir: “Amelun, amile olarak da okunmuştur. Bu takdirde mana şöyledir: “Çünkü o (oğul) yanlış yaptı.” İbni Abbas, İkrime, Kisai ve Yakub gibi kıraat imamlarının tercih ettiği bu anlamda yanlış yapan boğulan oğul iken, bizim çevirimizde yanlış yapan Hz. Nuh’tur. Arkadan gelen Hz. Nuh’un tevbesi bunun delilidir. Vahiy aynı hassasiyeti Hz. İbrahim’in babasına duası konusunda da sergilemiştir. (Tevbe, 113/114). Esas aldığımız okuyuşta (Kur’an metninde)  mastar olarak amelun okunan sözcük, alternatif okuyuşta fiil olarak amile okunmaktadır. Bunun Kelam’daki “Peygamberlerin masumiyeti” tartışmalarını önceleyen bir okuma biçimi olduğu açık.”

Kıraatlerin dilcilerin Kur’an’ın metni üzerindeki kelime oyunları yahut anlam arayışlarının ürünü çıkarsamalar olduğunu İslamoğlu’nun yukarıdaki açıklamaları açıkça ortaya koymaktadır. Üstelik yukarıdaki örnekte bunun ikinci-üçüncü yüzyılda ortaya çıkan Kelam’daki “Peygamberlerin masumiyeti” tartışmalarını önceleyen bir okuma biçimi olduğunu kendisi söylemektedir. Çünkü alternatif kıraat olarak verdiği okuyuş şeklinin Peygamberin kendi okuyuşu değil, adı geçen kişilerin okuyuşu olduğunu belirtmekte, kendi değerlendirmeleriyle de onun yerinde olmadığını belirterek Kur’an’daki okuyuşu tercih etmektedir. Kısaca alternatif okuyuşu seçenler Peygamberin kendisi değil, kıraat imamları olduğu gibi, bunu eleştiren de kendisidir.

Aslında İslamoğlu’nun Kur’an’daki okuyuşun daha doğru olduğunu söylerken bunu desteklemek üzere belirtmesi gereken bir şey daha vardır; O da kelime fiil olarak ‘amile’ okunduğu takdirde ondan sonra gelen ‘ğayru’ kelimesi de merfu olarak değil, meful olarak ‘ğayre’ şeklinde sonu fetha ile okunması gerekir. Çünkü cümlede amile fiilinin mefulu/nesnesi olarak mansup okunması gerekecektir. Bütün bunlar kıraatlerin âyetin yapısını ve anlamını değiştirdiğini ortaya koyan örneklerdir.

Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir kitabından kelimenin zıt anlamlı kabul edilmesinin âyetleri anlamada nasıl belirsizliğe yol açtığını göstermek için de bir örnek vermek istiyoruz: “Yahudileşenlerden kimileri sözleri çarpıtırlar. İşittik ve itaatsizlik ettik derler…” (Nisa/46) âyetinde “itaatsizlik ettik” diye çevirdiğimiz “asaynâ” kelimesi için şöyle denir:

“İbni Faris’in de vurguladığı gibi birbirine zıt iki anlamı içeren bir kelimedir. Toplanmak veya ayrılmak, emre sarılmak veya isyan etmek. Bu yüzden toplanmaya da dağılmaya da ‘asa denilir (Mekayis ve Tac). ‘Asayna diyenler, bu kelimeyi tevriyeye elverişli olduğu için seçmiş olmalıdırlar ki, Kur’an dil oyununa müsait bu kelimenin yerine eta’na’yı (itaat ettik) önerir.”

Oysa ‘asa kelimesinin belirtildiği gibi kökeninde zıt anlamlı değil, yalnızca itaatsizlik etmek, isyan etmek, karşı çıkmak, âsî olmak, gibi anlamlara geldiği, âyetin devamındaki “eta’na” ifadesinden de açıkça görülmektedir. Başka bir deyişle ‘asa ve eta’a kelimeleri birbirinin zıddı olup ‘asa kelimesine ayrıca itaat etmek anlamını giydirmeğe hiç gerek yoktur. Zaten karşıt anlamı belirten kelime yanı başında dururken itaat etmek anlamını ‘asa kelimesine de yüklemek anlam kargaşalığına yol açmasının yanında akla ve mantığa da uymaz. Bütün bunlar kelimenin yapısını değiştiren kıraatin âyetin hem lafzını hem anlamını değiştirdiğini gösterdiği gibi, zıt anlamlılık veya çok anlamlığın da anlamı içinden çıkılmaz hale getirdiğini açıkça göstermektedir.

Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır’ın da “Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” kitabında hem de Kitabı Tahrif bölümünde ele aldığı bu âyetteki “’asa” kelimesini yukarıda belirtilen anlamlardan biriyle değil de, zıt anlamlılıktan hareketle “sıkı tuttuk, boyun eğdik” anlamında değerlendirerek bir bakıma kitabı tahrif etmekle suçladığı meal ve tefsir yazarlarının içine düştüğü yanlışa kendisinin de düştüğü görülmektedir.

Oysa gerek Nisa 46. âyette, gerekse Bakara 93. âyette ‘asa kelimesi zıt anlamda değil, itaatsizlik etmek, reddetmek anlamında kullanılmıştır. Nisa 46. âyette Yahudilerin gerek Hz. Peygamber’in yüzüne gerekse arkasından “dinledik ve reddettik” demiş olmaları ne kadar mümkün ise, Bakara 93. âyette de korkularından dinledik dedikleri halde içlerinde isyanlarını sürdürdüklerinin yahut tavır ve hareketleriyle ‘sanki isyan ettik’ dediklerinin belirtilmiş olması da o kadar mümkündür.

Nitekim aynı zamanda büyük bir dil bilgini olan Zemahşeri hem Bakara 93, hem Nisa 46. âyetini açıklarken ‘asa kelimesinin zıt anlamından söz etmeden Nisa 46’daki olayı şöyle açıklar:

Bunu kendi aralarında söylemiş olmaları da caiz/mümkün olduğu gibi, onu dil ile söylememiş olmaları da caiz/mümkündür. Sadece inanmamakla onu söylemiş gibi olmuşlardır.”

Öyle anlaşılıyor ki, bu kıraat farklılığı veya zıt anlamlılık işi, tıpkı tefsircilerin içinden çıkamadıkları veya ilgili diğer âyetlerle uzlaştıramadıkları âyet/âyetler için “mensuhtur” deyip işin içinden çıktıkları gibi, âyeti/âyetleri Kur’an’ın bütünlüğü içinde akıllarına yatacak şekilde açıklayamadıkları zaman veya dildeki hünerlerini göstermek için kimi tefsirciler kıraat silahına sarılmış ve bunu meşrulaştırmak için de işi ashaptan bazılarına mal etmeyi marifet bilmişlerdir. Ashaptan ve onlardan sonra gelenlerden meşhur kimileri iddia edildiği gibi okumuş olabilirler, ama bu hiçbir zaman Kur’an metninin/kelimelerinin orijinalde öyle olduğu ve Hz. Muhammed’in onu insanlara bu şekilde değişik yazdırdığı, okuduğu, okuttuğu veya bu şekilde okunmasına göz yumduğu anlamına gelmez. Başka bir deyişle, onların bu şekilde okumaları Allah’ın indirdiği, koruduğu ve Peygamber’in insanlara tek metin olarak tebliğ edip yazdırdığı Kur’an’ı bağlamaz. Kıraatlerin geçerli ve kabul edilebilir olması için, yukarıda belirttiğimiz gibi Kur’an’ın estetik boyutunu gösteren okuyuşlarla sınırlı olması gerekir. Değilse, Kur’an’ın kelimelerini ve anlamını değiştiren/tahrif eden bir kıraat geçerli ve makbul olamaz.

Kıraatler Kur’an’ın Üzerinde İndiği Yedi Harf Midir?

Genel olarak kıraatlerin Kur’an’ın üzerinde indiği yedi harf olduğu iddia edilir. Örneğin İbnu’l-Cezeri şöyle der:

“Arap dili ile uyuşan, Osman’ın Mushaflarına uyan ve sahih senede dayanan her kıraat sahihtir. Onu reddetmek doğru olmadığı gibi, inkâr etmek de helal olmaz. Zira o, Kur’an’ın indiği yedi harften biri olup ister yedi imamdan, ister on imamdan, ister onların dışında makbul imamlardan gelmiş olsun, onu kabul etmek gerekir. Yukarıdaki üç temelden birini taşımayan kıraat, ister yedi imamdan, ister onlardan daha çok kişiden gelmiş olsun, ya zayıf veya şaz veya batıldır.”

Doğrusu bu mantığı anlamak zordur. Acaba neden ölçü ve temel olarak Rasulullah zamanında oluşturulan Kur’an/Mushaf değil de, Osman’ın Mushafları ölçü ve temel alınır? Rasulullah zamanında Kur’an’ın tertip ve düzenlemesi olmadı mı? Düzenlemesi yapılmayan birbirinden kopuk vahiy parçaları Kur’an olarak nasıl okunabilir? Vahiyler yazılıp okunduğuna ve her âyetin nereye yerleştirileceği belirtildiğine göre Kur’an’ın tertibi/düzenlemesi yapılmış demektir. “Peygamber gelen bütün vahiyleri düzenleyip sıraya koydu ve iki kapak arasında bir kitap yaptı” şeklinde bir haber gelmemişse, bu, yazılan vahiylerin rüzgârın dağıttığı yapraklar gibi dağınık ve düzensiz kalmış olması anlamına mı gelir? Sözün tamamı deliye söylenir, dedikleri gibi, Rasulullah’ın sağlığında Kur’an’ın hem kendisi hem ashabı tarafından bir düzen içinde namazda ve namaz dışında okunması, düzenlemesinin yapıldığını göstermiyor mu? Rasulullah zamanında Kur’an’ın düzenlemesinin yapılmadığını söylerken dönüp her yıl o güne kadar gelen vahiyleri, son yılda da Kur’an’ın tümünü Cebrail’e okuduğunu söyleriz, bu açık bir çelişki değil midir?

“Peygamber, Cibril’le karşılıklı okumasının/mukabele yapmasının dışında, Kur’an metnini halkın huzurunda da okurdu. Etrafında toplanan ashab, beraberlerinde Kur’an nüshalarını getirir, bu nüshalarla onun okuduklarını karşılaştırır ve icabında ellerindeki nüshaları düzeltirlerdi.”

Buhari, Enes b. Malik’ten şöyle rivayet eder: “Rasulullah zamanında hepsi Ensar’dan olan dört kişi Kur’an’ı cemetti/topladı. Bunlar Ubey b. Ka’b, Muaz b. Cebel, Zeyd b. Sabit, Ebu Yezid’tir.” Hz. Peygamber’in sağlığında Kur’an’ın düzenlemesinin yapıldığını ve en azından bu kişiler tarafından kitap halinde toplandığını bu rivayetler açıkça ortaya koymuyor mu?

Yoksa Osman’ın Mushaflarını temel ve ölçü alanlar,  Ali’nin imamet hakkını elinden almak için Osman zamanında Mushaf’ın değiştirildiğini, ona ekleme veya çıkarma yapıldığını iddia eden sapıkların iddialarını farkında olmadan kabul mü ediyorlar? Oysa Hz. Osman zamanında yapılan iş, Kur’an’ı düzenlemek veya değiştirmek değil, sadece okuma ihtilafının önüne geçmek için Hz. Peygamber’in sağlığında oluşturulan Kur’an’ı/Mushaf’ı geçerli kılmak ve kimi vatandaşların ellerindeki bozuk nüshaları iptal etmekten ibarettir.

Ebu’l-Kasım el-Hûî, İbnu’l-Cezeri’nin iddia ettiği gibi kıraatlerin rivayetlere dayandığı ve Kur’an’ın üzerinde indiği belirtilen yedi harf olduğu anlayışının doğru olmadığını şöyle belirtir:

Bazıları Kur’an’ın üzerinde indiği yedi harfin yedi kıraat olduğunu sanıyor ve Kur’an’ın yedi harf üzerine indiğini belirten rivayetlere dayanarak kıraatlerin de Kur’an’dan olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Bunun yanlış olduğunu mutlaka belirtmemiz ve muhakkik/sorgulayıcı âlimlerden hiçbirinin böyle bir şeyi sanmadığını söylememiz gerekir. Bu konuda Cezairi’nin şu sözlerini belirtmemiz yerinde olur:

“Üçüncü yüzyılın başlarında Bağdad’ta yaşayan imam Ebu Bekir Ahmed b. Musa b. Abbas b. Mücahid (öl. 324/935) Hicaz, Irak ve Şam bölgelerinde meşhur olanlardan yedi kişinin kıraatlerini derleyinceye kadar yedi kıraatin diğerlerinden farkı yoktu (…) Bazıları yedi kıraatin Kur’an’ın üzerinde indiği yedi harf olduğunu tevehhüm etmiştir. (vehmetmiştir.) Oysa gerçek böyle değildir. Nitekim âlimlerden birçok kişi bu vehimden dolayı yedi kişiyi seçmesinden dolayı onu eleştirmiştir. Örneğin, Ahmed b. Ammar el-Mehdevi şöyle der: “Bu yedi kişiyi seçen adam, yapmaması gereken bir işi yapmış ve bunların söz konusu yedi harfte belirtilenler olduğunu halkın vehmetmesine yol açmıştır. Bu yanlışa sebebiyet vermemek için ya yediden az veya daha çok kişiyi keşke belirtseydi.”

Kurtubi de şöyle der: “Âlimlerimizden Davudi, İbni Sufra ve birçokları şöyle dedi: Yedi kişiye nispet edilen bu yedi okuyuş, ashabın okuduğu yedi harf değildir. Sadece ondan bir harfe raci olup o da Osman’ın mushafı üzerinde topladığı harftir. (Yani Osman zamanında okuyuş şekli bir tane idi). Bunu ibnu’n-Nahhas ve başkaları belirtmiştir. Bu meşhur kıraatler, kurra olan o imamların seçmeleridir.” Kıraat imamlarının çoğu dil bilginleridir. Kisai, Ebu Amr b. Ala gibi.

M.Hayri Kırbaşoğlu da yedi kıraatin Kur’an’ın üzerinde indiği belirtilen yedi harf olmadığını söyleyerek bu kıraatlerin tamamen Arap lehçeleri ve o günkü Arap yazısının özelliğinden kaynaklandığını şöyle belirtir:

Hâlbuki yedi kıraat meselesinin konu ile ilgili rivayetlerde iddia edildiği gibi Kur’an yedi harf (okunuş) üzere indirildiğinden değil, tamamen Arap lehçelerinden veya Arap yazısının özelliğinden kaynaklandığı birçok bilimsel araştırmada ortaya konmuş bulunmaktadır.”

Nitekim İbnu’l-Cezeri, söz konusu yedi kıraatin üzerinde Kur’an’ın indiği belirtilen yedi harf olmadığını ve örneğin Ebu Ubeyd Kasım b. Sellam’ın (öl. 224/833) yirmibeş, Ahmed b. Cubeyr b. Muhammed el-Kûfî’nin (öl.258/871) her şehirden bir kıraat, Kadı İsmail b. İshak el-Maliki’nin (öl. 282/895) aralarında bu yedi kıraatin de bulunduğu yirmi kıraat, İbn-i Cerir Taberi’nin (öl. 310/922) yirmi küsur kıraat, Ebu Bekr Muhammed ed-Dacûni’nin (öl. 324/935) onbir kıraat derlediği ve nihayet Ebu Bekir Ahmed b. Musa b.Abbas b.Mücahid (öl. 324/935)’in de bunlar arasından yedi kıraati seçtiğini belirtir.

Kelimelerin yapısını ve anlamını değiştiren okuyuşlar iddia edildiği şekilde Rasulullah’tan mütevatir olarak rivayet edilmediği gibi, bunlar Kur’an’ın korunmuş olması açısından da makul ve mantıklı değildir. Çünkü böyle bir uygulama, kitap ehli için Kur’an’ın söylediği “kelimelerin yerlerini değiştirmek”ten başka bir şey olmaz.

Sonuç olarak kıraatlerin gramerci/nahivcilerin ve kıraatle iştigal edenlerin çabalarının ürünü ve ilk dönemde Arap yazısının yapısından kaynaklanmış olduğu, mütevatir değil, âhad haberlere dayandığı ve rivayetlerle Kur’an nassının değiştirilemeyeceği bir gerçektir. Kıraatlerde kelimelerin değişik okunuşlarına bakarak âyetleri değişik anlamak ve farklı hükümler çıkarmak doğru ve sağlıklı bir anlama yahut açıklama yöntemi değildir.

Gerek kıraatler, gerekse Kur’an’ın Hz. Ebu Bekir zamanında toplanması ve Hz. Osman zamanında çoğaltılmasıyla ilgili rivayetler hatalı söylemlere altyapı hazırlamakta ve gerekçe oluşturmaktadır.

Hz. Muhammed vahiy/Kur’an olarak insanlara bir metin okumuş ve yazdırmıştır. Birbirinden şu veya bu şekilde farklı vahiy/Kur’an metinleri okuduğunu veya yazdırdığını söyleyen yahut iddia eden hiçbir rivayet yoktur.

Kur’an’ın, sözdizimi Allah tarafından yapılıp Cebrail aracılığıyla vahyedilen ve Peygamber tarafından açıklanıp yazdırılan bir metin olması kaçınılmazdır. Değilse,  mucize kitaba gölge düşer.

Hz. Peygamber insanlara okuduğu ve yazdırdığı herhangi bir âyetin metninde sonradan şu veya bu şekilde bir değiştirme veya düzeltme yapmış değildir. Bu da gösteriyor ki, vahyin metninde Cebrail veya Peygamber hiçbir şekilde tasarruf etmez/edemez.

Kur’an’ın sözdizimini Allah’tan başka birilerinin yaptığı ve bu metin üzerinde başkalarının tasarruf edebileceği anlayışı, âhad ve çelişkili rivayetleri kurtarmak adına, Kur’an metninin değiştirilmesi gibi bir felakete Peygamberin göz yumduğunu söylemek anlamına gelir.

Bir kelime dilde ilk kez vaz’edilirken, yalnız bir anlam için vaz’edilir, birbiriyle çelişkili iki anlamda vaz’edilmez.

Yazı stilinin yanında kıraatlerin ortaya çıkmasının nedenlerinden biri de, Arap dilinde lehçelere bağlı olarak bazı harflerin değişik telaffuz edilmesidir.

Kıraatler dilcilerin Kur’an’ın metni üzerindeki kelime oyunları yahut anlam arayışlarının ürünü çıkarsamalardır.

Kelimelerin yapısını ve anlamını değiştiren okuyuşlar iddia edildiği şekilde Rasulullah’tan mütevatir olarak rivayet edilmediği gibi, bunlar Kur’an’ın korunmuş olması açısından da makul ve mantıklı değildir.

Kıraatlerde kelimelerin değişik okunuşlarına bakarak âyetleri değişik anlamak ve farklı hükümler çıkarmak doğru ve sağlıklı bir anlama ve açıklama yöntemi değildir.

Prof. Dr. Arap Dili ve Edebiyatı emekli öğretim üyesi, Kurani Hayat Dergisi- SAYI-03 Hac 2008-11

http://www.kuranihayat.com/content/kelimeleri-de%C4%9Fi%C5%9Ftiren-kiraatler-ve-tarihselcilik-ibrahim-sarmi%C5%9F

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 1 Comment

23rd Nisan 2011

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’I ANLAMAK FARZDIR – MUSTAFA İSLAMOĞLU

Allah demek anlam demektir. Varlıktaki anlamlılık ve amaçlılık Allah’ın eseridir. Bu yüzden ilahi elin değdiği hiçbir şey anlamsız ve amaçsız değildir. Allah’ın hak ile (bi’l-hak) yaratması, anlamlılık ve amaçlılığa tekabül eder. Zıddı batıldır. Nasıl ki el-hak anlam ve amaca delalet ediyorsa, el-bâtıl da anlamsızlığa ve amaçsızlığa delalet eder. “O öyle bir zattır ki, gökleri ve yeri anlamlı ve amaçlı olarak O yaratmıştır.” (En’âm 6/73). Âyette, Allah’ın gökleri ve yeri “hak ile” (bi’l-hak) yarattığı buyrulmaktadır.

Hak ile yaratmak, yaratılıştaki anlamlılığa ve amaçlılığa delalet eder. Göklerin ve yerin anlamlı ve amaçlı olarak yaratılışı isbat yoluyla Kur’an’da defaatle ifade buyruluyor. Fakat bununla yetinilmiyor. Aynı hakikat anlamsızlığın ve amaçsızlığın nefyi yoluyla bir de tersinden vurgulanıyor. Böylece kelime-i tevhidde ifadesini bulan isbat ve nefiy üslubu, aynen göklerin ve yerin amaçlılığı için de kullanılmış oluyor: “Göğü, yeri ve bu ikisi arasındakileri bir anlam ve amaçtan yoksun olarak (bâtılen) yaratmadık.” (Sâd 38/27).

Kur’an’da anlamlı ve amaçlılığa yapılan sadece gökler ve yerler için vurgu yapılmaz. Göklerin ve yerin Allah tarafından anlamlı ve amaçlı olarak yaratılışından daha fazla vurgu, vahyin anlamlı ve amaçlı olarak (bi’l-hak) gönderilişine yapılır: “İşte bu Allah’ın Kitab’ı bir anlam ve amaca mebni olarak (bi’l-hak) indirmesi sayesindedir.” (Bakara 2/176). “İşte bunlar Allah’ın mesajlarıdır; Biz bunları sana gerçek bir anlam ve amaca mebni olarak iletiyoruz.” (Bakara 2/252). “Bütün bunlar Allah’ın mesajlarıdır. Bunları belli bir anlam ve amaç uğruna sana bildiriyoruz.” (Âl-i İmran 3/108).

Allah gökleri ve yeri nasıl “hak ile” yarattıysa, vahyi de “hak ile” göndermiştir. Vahyin hak ile gönderilmesi, bir anlam ve amaca mebni olarak gönderilmesidir. Fakat göklerin ve yerin anlama konu olmasıyla, vahyin anlama konu olması arasında esaslı bir farklılık vardır. Gökler ve yerin taşıdığı anlam “mübin” olarak vasfedilmemiştir. Zira kâinat kitabı taşıdığı anlamı okuyacak olana dolaylı olarak ifşa eder. Fakat Kur’an “mübin” olarak vasfedilmiştir. Zira Kur’an bizzat manaların taşıyıcısıdır ve taşıdığı manaları okuyacak olana doğrudan söyler. Allah’ın kelamı mubîn’dir Mubîn, Kur’an’ın Kur’an’da geçen sıfatlarından biridir. Aynı zamanda, yine hepsi de Kur’an’da Kur’an için kullanılan Mecîd, Kerîm, ‘Aziz gibi isimler Kur’an’ın özneliğine delalet eder. Zira ism-i fâil (özne) formundadır. Ebâne fiilinden türetilen mubîn hem geçişsiz, hem de geçişli olmak üzere, iki manayı birden bünyesinde taşır. Mubîn geçişsiz olarak “açık ve anlaşılır” manasına, geçişli olarak ise “açıklayan ve anlaşılır kılan” manasına gelir. “İşte size Allah’tan bir nur ve mubîn kitap gelmiştir.” (Maide 5/15). “Elif-Lâm-Râ. İşte bunlar, mubîn bir Kitab’ın âyetleridir.” (Yusuf 12/1). “Elif-Lâm-Râ. İşte bunlar, Kitab’ın, yani mubîn Kur’an’ın âyetleridir.” (Hicr 15/1). “Tâ-Sîn. İşte bunlar, Kur’an’ın, yani mubîn Kitab’ın âyetleridir.” (Neml 27/1) Böyle devam edip gidiyor…

Kur’an’da bu kadar sık vurgulanan mubîn sıfatı, mucizevî bir ihbar niteliğindedir. Adeta gelecekte, “Biz Kur’an’ı anlayamayız”, “Kur’an’ı anlamak nerde, biz nerde!”, “Kur’an’ı üstadlarımız anlar, bize de anlatır” diyecek zümrelerin çıkacağını zımnen haber vermektedir. Tabi ki “Kur’an hem açık ve anlaşılır, hem açıklayan ve anlaşılır kılan” manasına gelen bir sıfatla muttasıf kılınmakla, bu mantığı reddetmektedir. Zira bu mantık, Furkan Sûresi’nin 30. âyetinde Hz. Peygamber’in kıyamette ümmetini Allah’a şikâyet edeceği “Kur’an’ı mehcur bırakma” cinayetinin de sebeplerinden birini teşkil etmektedir. Kur’an kime hitap etmişse, anlamak da ona düşer. Eğer Kur’an’ı anlamaktan muaf tutulan bir zümre varsa, bu zümre Kur’an’ın hitap etmediği bir zümre olmalıdır. Şu halde cevabını aramamız gereken sual “Kur’an kime hitap etmektedir?” Bu sualin cevabı belli: Kur’an avamı ve havassıyla tüm mü’minlere hitap etmektedir. Onlarca kez gelen “Siz ey iman edenler” hitabı bunun delilidir. Dahası Kur’an tüm insanlığa hitap etmektedir. Defalarca gelen “Ey insanlık” hitabı bunun delilidir. Şu halde, bizzat Kur’an’ın kendisi insan olan hiç kimseyi kendisini anlamaktan muaf tutmamaktadır. Kur’an’ın Hedef kitlesi insandır. Hele kendisine iman eden bir mü’mini kendisini anlamaktan muaf tutması olacak şey değildir.

Birine hitaben gönderilmiş her mesaj, muhatabından kendisini anlamasını ister. Bu hem mesajı gönderenin hakkı, hem de gönderilen mesajın hakkıdır. Kur’an’ı anlamak Allah’ın özelde mü’min, genelde tüm insanlık üzerindeki hakkıdır. Yine Kur’an’ı anlamak, Kur’an’ın kendisine hidayet rehberi olarak inanan tüm mü’minler üzerindeki hakkıdır. Kur’an’ı anlayamayacaklarını düşünenler, Allah’ın ve Kur’an’ın hakkına geçiyorlar demektir. Kur’an’ı anlamak için gayret edenler ise, Allah’ın ve Kur’an’ın hakkına riayet ediyorlar demektir. Kur’an kendisine iman eden kimseye kendisini anlamayı bir fariza olarak yüklemektedir.

Sık sık mubîn sıfatıyla anılması, Kur’an’ın muhatabına verdiği “Ben açık ve anlaşılır bir kitabım” mesajıdır. Kendisini Kur’an’a doğrudan muhatap kabul etmeyen biri, çıkıp şöyle diyebilir: “Kur’an ulema tarafından okunmuş, anlaşılmış, yorumlanmış ve kodlanmıştır; bize bunlar yeter”. Böyle bir mantık, Kur’an’ı anlamanın sadece mü’minler içinden belli bir zümreye has olduğunu iddia eden mantıktır. Fakat İslam’da ne Yahudilikteki gibi “din adamları sınıfı” (ahbar), ne de Hıristiyanlıktaki gibi bir “ruhban sınıfı” mevcuttur. İnsanları önce avam, havas ve ehassu’l-havas diye sınıflara tasnif edip, sonra da tepeden bakıcı bu tasnif üzerinden kendini seçkinleştirme ve ait olduğu zümrede ayrıcalık vehmetme, Allah’ın razı olmadığı bir zümre kibrine dayanır. Zaten hakikat ve hikmete ulaşmak için her tür akreditasyon ve inisiye olma şartı, Kur’an’ın ruhuna aykırıdır. Bu yaklaşım Müslümanlara diğer kültürlerden intikal etmiş bir hastalıktır. İslam’da her mü’min dininin adamıdır. Yukarıdaki gibi düşünen birine sorulacak ilk soru şudur: Ya sizin ulema dedikleriniz de sizin dediğinizi demiş olsalardı, durum ne olurdu? O zaman siz ne diyecektiniz?” Bu suale “Ama demediler, işte koca bir İslam ilim mirası önümüzde duruyor” cevabı verilebilir. Bu kez sorulacak sual şudur: “Onlar da sizin gibi Kur’an’a muhataptılar, kendi zaman ve mekânlarında sorumluluklarını gayretleri nisbetinde yerine getirdiler. Onların kendi sorumluluklarını yerine getirmiş olması, sizin üzerinizden sorumluluğu kaldırır mı? Onların ortaya koyduğu müktesebat, sizin Kur’an’a muhatap olduğunuz hakikatini ortadan kaldırır mı? Böyle yapmak, tam da Hz. Peygamber’in Hesap Günü’nde ümmetini Allah’a şikâyet edeceği husustur.

Dikkat buyurun, âyette Rasulullah’ın şikâyet edecekleri ümmeti içinden âlimler değil, havas değil, ehassu’l-havas da değildir. Bu tavır, Kur’an’ı mehcur bırakmaktır. Bir şeyi mehcur bırakmak, o şeyi terk etmek değil, onu işlevsiz kılmak, onunla aktif ve aktüel ilişki kuramamak demektir. Bu yüzden Arap lisanında “küsme” fiili için de aynı kelime kullanılır. Bu sakat mantık meseleye böyle yaklaşmakla, zımnen Kur’an’ın manalarının öncekiler tarafından tüketildiğini söylemiş olmaktadır. Bu Kur’an’a yapılmış büyük bir bühtandır.

Kur’an’ın anlamıyla buluşmayan, Kur’an’la buluşmuş sayılamaz. O olsa olsa mushafla buluşmuştur, fakat Kur’an’la buluşmamıştır. Kur’an muhatabını inşa eden özne bir hitap olarak indi, fakat biz onu özne olmaktan çıkarıp nesneleştirdik. Kur’an’ı nesneleştirme üç alanda şöyle tezahür etti: 1. Kur’an’dan Mushaf’a. 2. Tertilden tecvide. 3. Lafızdan manaya (Manadan lafıza demek istiyor). Kur’an’ın anlamıyla buluşmak için bu üç sonucu doğuran sürecin tersine döndürülmesi gerekir. Yeniden Kur’an Mushaf’ın önüne, Kur’an’ın emrettiği tertil ile okuma tecvit ile okumanın önüne, Kur’an’ın manası lafzının önüne alınmalıdır. Kur’an Mushaf’ın imamı, tertil tecvidin imamı, mana lafzın imamı olmalıdır. İmamla cemaat yer değiştirmemelidir.

Okumaktan murat anlamak Kur’an, lafzı bir kez manası sonsuz kez inen ilahi bir hitaptır. Adı üstünde Kur’an, kelimenin tüm olumlu anlamlarıyla “sürekli okunan” demektir. Kur’an okumak, “nakarat söylemek” manasına değildir. Kur’an vahyini ikra’ emriyle indirmeye başlayan Allah –hâşâ- içinde anlam olmayan bir okumayı emretmiş olamaz. O zaman “Oku” emri anlamsızlaşırdı. “Oku” emri, anlamsız bir emir değil, içinde anlam olan ve anlamı da içeren bir emirdir. Yani “Oku, ama anlamasan da olur” şeklinde bir okuma, Kur’an’ın kıraet dediği bir okuma değildir. Birine oku denildikten sonra ayrıca bir de “anla” denilmez. Zira “Oku” emri, aynı zamanda “anla” emrini içerir. Anlamadan okumak, akleden kalbi işin içine dâhil etmeden yapılan bir eylemdir. Bunun adı kıraet olamaz. Kur’an ise muhatabından aklını işe dâhil etmesini ister. “Akletmezler mi?” diye sorar. “Ne kadar da azınız aklediyor?” diye sitem eder. “Onlar Kur’an’ı hiç tedebbür etmezler mi?” diye sorar. “Biz Kur’an’ı hatırlamak için kolaylaştırdık; o halde yok mu öğüt alan?” (Kamer 54/17) diye sorar. Bu soruyu bir tek sûrede (Kamer) tam altı kez sorar. “İbret alın ey aktif akıl sahipleri!” diye nida eder. “Biz âyetlerimi tefekkür eden bir topluluk için işte böyle tafsilatlı kıldık” (Yunus 10/24) der.

Kur’an baştan sona yaklaşık 800 yerde düşünme ve düşünmenin türevlerine atıf yapar. Kur’an’da bu kadar çok atıf yapılan bir başka insan özelliği daha yoktur. Kur’an “Varlıkların en şerlisi kimdir?” sorusuna hiçbirimizin durup dururken vermeyeceği muazzam bir cevap verir: “Allah katında hareket eden varlıkların en şerlisi, akletmediği için hakikate kör ve sağır davranan kimselerdir.” (Enfal 8/22). Bu yüzden büyük arif Haris b. Esed el-Muhasibi el-Akl ve’l-Fehmu’l-Kur’an isimli muhalled eserinde şu muhteşem cümleyi kurar: “Akıl Kur’an’dır, Kur’an akıldır.” Aklın Kur’an, Kur’an’ın akıl olması için o aklın Kur’an’la inşa olması gerekir. Kur’an’la inşa olan akıllar Kur’an’a kesmiş akıl olmayı hak ederler.

Hamil-i Kur’an olmak hâfız-ı Kur’an olmakla eş değer değildir. Hamil-i Kur’an olmak, önce aklı Kur’an’a kesmek, sonra o akılla iki ayaklı Kur’an olmaktır. Kıraat, akleden kalbin işe dâhil olduğu bir okuma biçimidir. Akleden kalbin içinde yer almadığı bir okuma biçimi kıraet değil, olsa olsa tilavet’tir. Kıraat anlamak için okuma, tilavet aktarmak ve duyurmak için okumadır. Tilavet için Mushaf yeterlidir, fakat kıraat için Kur’an şarttır. Bu nedenle ses ve görüntü aletleri sadece Kur’an’ı tilavet edebilirler, fakat kıraat edemezler.

Mamafih CD’ler Kur’an tilavetini kusursuz ve mütemadiyen yapabilirler, fakat hiçbir CD Kur’an kıraet edemez. Kur’an kıraat etmek, Kur’an’ı terennüm etmek değil, Kur’an’ı tedebbür etmektir. Kur’an muhatabından kıraat etmesini istemekle yetinmeyip, daha ileri giderek tedebbür etmesini istemektedir: “Yoksa onlar Kur’an’ı hiç tedebbür etmezler mi?” (Nisa’ 4/82). “Yoksa onlar Kur’an’ı hiç tedebbür etmezler mi, ya yoksa kilit vurulmuş kalplere mi sahipler?” (Muhammed 47/24). Tedebbür “arka, art, sırt, görünmeyen taraf” manalarındaki dubur’den müştaktır. Âyet, Kur’an’ın satırlarından satır aralarına, oradan da satır arkalarına geçmemizi istemektedir. Tedebbür anlamaktan da çok daha derin bir şeydir. Eğer Kur’an muhatabından tedebbür istiyorsa, anlamayı haydi haydi ister. Zira tedebbür kıraattan çok daha derin bir şeydir. Buna “derin okuma” da diyebiliriz. Kıraat Kur’an’ın ne dediğini anlamayı, tedebbür ise Kur’an’ın ne demek istediğini anlamayı ifade eder.

Tezekkür, tedebbür, taakkul, tefakkuh, tefekkkür Kur’an muhatabından tedebbür istemesi, aklını kendisine vermesini istemesidir. Zaten Kur’an muhatabından sadece tedebbür istemez, hepsi de tefa’ul kalıbıyla gelen başka şeyler de ister. En iyisi Kur’an’ın muhatabından istediği anlama faaliyetinin beş ayrı ifadesi üzerinde teker teker durmak:

Tezekkür: Geçmişe yönelik derin düşüncedir. İstikameti mazidir. Hatırlama eksenlidir. Unutulan veya aktif ve aktüel olarak kullanılamayan bir bilgi veya tecrübenin varlığına atıftır. Vahyin bir adı da zikr’dir. İnsana fıtratını, unuttuğu hakikatleri, insanlığın değişmez değerlerini hatırlattığı için tüm vahiyler bu sıfatla anılmıştır.

Tedebbür: Geleceğe yönelik derin düşüncedir. İstikameti istikbaldir. Tedbir alma eksenlidir. Zaten tedbir de tedebbür ile aynı kökten gelir. Tedebbür eden tedbir alabilir. Tedebbür ile feraset ve basiret arasında zorunlu bir ilişki vardır. Tedebbür edenin feraset ve basireti artar, feraset ve basiretli olan tedebbür eder. Mü’min gaybı taşlamaz, gaybı bilmek için çırpınmaz. Tedebbür ile yetinir. Tedebbür yaparak aldığı tedbirlerle, gaybı bilmemekten doğan cehalet açığını kapatır.

Taakkul: Derinliğine bağ kurmaya yarayan düşüncedir. Sebeplerle sonuçlar, illetlerle hikmetler, eserle müessir, faille fil, sanatla sanatkâr, Halik ile mahluk, Rasuller ile Risalet, duygu ile düşünce, parça ile bütün, cevher ile araz, hülasa her şeyle her şey, her şeyle bir şey arasında bağ kuran düşünceye taakkul denir. Akla, bağ kurduğu için akıl denmiştir. Bağ kuramayan akıl akıl denmeyi hak etmeyen akıldır. Düşünce faaliyeti içerisinde taakkul, geçmişe yönelik düşünce olan tezekkür ile geleceğe yönelik düşünce olan tedebbür arasında bağ kurma yeteneğini kullanmaktır.

Tefakkuh: Olan biteni derinliğine anlayıp bu anlayışı şimdi e buradaya taşımaya yarayan düşüncedir. İstikameti şimdi ve buradayı temsil eden “hal”dir. İlm-i hal, tefakkuh ile elde edilir. İnsanın halinin ilmini bilme ilmi olan fıkıh ilmine bunun için “fıkıh” adı verilmiştir. Emrolunduğumuz şey fıkıh tahsil etmek değil, tefakkuh etmemizdir. Zaten tefakkuhsuz bir fıkıh, hem sahibinin hem de başkalarının başına iş açar. Tarih bunun sayısız örneğine şahittir.

Tefekkür: Tezekkür, tedebbür, teakkul ve tefakkuh’tan oluşan bütün bu dörtlü süreci içine alan düşünme faaliyetinin tümünü birden kapsayan şumullü düşünme faaliyetidir. Tefekkür ile tefkir birbirinin zıddıdır. Kur’an’da tefekkür özendirilir, tefkir yerilir. Sadece iki yerde kullanılan tefkir, sığ ve önyargılı düşünmeye, tefekkür ise derin ve önyargısız düşünmeye denilir.

Esasen bu beş kelimenin de aynı kalıpla (tefa’ul) gelmiş olması tesadüf değildir. Zira bu kalıp Arap dilinde “tekellüf” kalıbıdır. Yani bu beş tür düşünme faaliyetinin olmazsa olmazı “külfete katlanmak”tır. Aklı zahmete sokmadan tefekkür faaliyeti gerçekleşmez. Bedel ödemeden, akıl teri dökmeden, külfete katlanmadan, hakkını vermeden tefekkür yapılamaz.

Anlamaktan gaye yaşamaktır Kur’an Allah’ın muradını taşır. Bu murad sadece Kur’an’daki emir ve nehiylerde kendini ifşa etmez. Bununla birlikte Kur’an kıssalarında, geçmiş kavimlerin haberlerinde, dramatize etmenin en güzel yöntemi olan Kur’an mesellerinde, ahirete ilişkin gaybi haberlerde, doğru ve yanlışı, iyi ve kötüyü, hak ve batılı, zalim ve mazlumu tavsif eden ibarelerde de ifşa eder. Allah’ın muradı vahiy olarak insanların önüne geldikten sonra, ilahi muradı anlamak farzdır, hatta efrazdır. Zira tüm farzlar ancak O’nun muradını anlamakla îfâ edilebilir. Tüm farzların maksadı, murad-ı ilahiyi anlayınca gerçekleşir. Yoksa farzı eda eder insanlar, fakat onu îfâ etmezler, yani farzın arkasındaki muradı ilahiye vefa göstermiş olmazlar.

Kur’an’ı okumaktan murad anlamak, anlamaktan murad ise yaşamaktır. Anlamak okumanın gayesi, yaşamak anlamanın gayesidir. Bir şey anlaşılmadan yaşanmaz, yaşanmadan hayat olmaz ve hayat vermez. Kur’an hayat kitabıdır. Beşere hayat vererek onu insan etmek için üflenmiş ruh gibidir. Hatta vahiy ruhun ta kendisidir. Bunu vahyin kendisi söyler. Nahl Sûresi’nin 2. âyetinde, Kadr Sûresi’nin 4. âyetinde “vahiy” rûh olarak yer alır. Vahiy, ruhun ruhudur. Vahiysiz kalan insanın ruhu ruhsuz kalmıştır. Ruhu ruhsuz kalan insan, bedeni ruhuna tabut olmuş canlı cenaze gibidir.

Kur’an, sahibi Allah olan hayat okulunun yine Allah’a ait olan müfredatıdır. Kur’an’dan ders almayan Allah’tan ders almıyor demektir. Vahiy kendisini “düşünen bir topluma” ithaf eder. Dersi ise vahiyle hayatına istikamet vermek isteyenler alır. Hz. Ömer şöyle der: “Lâ yağrurkum men karae’l-kur’an! İnnema huve kelamun netekellemu bih. Velakin unzuru men ya’mel bih” (Birinin Kur’an tilavet etmesi sizi aldatmasın! O dilimizdeki bir sözdür! Asıl siz onu kim hayatına koyuyor, ona itibar edin!) Hidayetine Hadid Sûresi’nin 16. âyeti sebep olan Fudayl b. Iyaz şöyle der: “İnnema nezele’l-Kur’anu li-yu’mele bih; ittehaze’n-nasu kıraetehu ‘amelen” (Kur’an sadece kendisiyle amel olunmak için indirildi; fakat insanlar onu kıraat etmeyi amel edindiler). Efendimiz “Eşrâfu ummetî hameletu’l-Kur’an” (Ümmetimin en şereflileri Kur’an’ı taşıyanlardır) buyurur. Dikkat! Burada Kur’an’ı taşımak Kur’an’ı hıfzetmek değildir. Buradaki taşıma tam da şu âyetteki “taşıma” ile aynı manadadır: “Tevrat’ı taşıma sorumluluğu kendilerine verilip de sorumluluğunun gereğini yerine getirmeyenlerin durumu, kitaplar yüklenmiş (fakat sırtındaki yükün değerinden bihaber olan) eşeğin durumu gibidir.” (Cuma 62/5). Âyette de hadiste de geçen kelime haml’dir. Kur’an hamili olmak, Kur’an hammalı olmak değil, Kur’an âmili olmaktır. Celaleddin Rumi “Sahabe efendilerimiz Kur’an’ı yerlerdi” tesbitinde bulunuyor. Bu muhteşem tesbitin ele verdiği hakikat şudur: Nasıl yemek, onu sindirenin gözünde görmeye, kulağında işitmeye, aklında düşünmeye, kalbinde sevmeye, ayağında yürümeye, elinde tutmaya dönüşüyorsa, Kur’an da kendisini yiyip sindirenin hayatı olur. Onunla bakar, onunla işitir, onunla düşünür, onunla duyar… Sözün özü: Kur’an’ın anlamıyla buluşmak Allah ile buluşmaktır. Haydi o halde, anlamla buluşmanın doyumsuz hayrını ve hazzını yaşamaya!.. Kurani Hayat 14. Sayı   Mustafa İSLAMOĞLU   sayi-14-kuran-2010-14

http://kuranihayat.com/content/kuran%C4%B1-anlamak-farzd%C4%B1r-mustafa-islamo%C4%9Flu

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 1 Comment

23rd Nisan 2011

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

BİR MEAL ÇALIŞMASININ RİAYET ETMESİ GEREKEN İLKELER- Mustafa İSLAMOĞLU

Kur’an vahyi, murad-ı ilahiyi içinde barındıran ilahi kelâmdır.

Varlığın ilk yasası amaçlılık ve anlamlılıktır. Bu yasa ilahi kelâm için de geçerlidir. Kur’an kendi indiriliş amacını, muhataplarını “manen diriltmek”, “karanlıklardan aydınlığa çıkarmak”, “rehberlik etmek”, “ebedi kurtuluşun yollarına ulaştırmak”, “sonsuz mutluluk ve huzur diyarına davet etmek” gibi ifadelerle ortaya koyar.

Kur’an ilahi bir inşa projesidir. Yeryüzünün halifesi (=kalfası) olarak seçilen beşer, ruh üflenerek insanlıkla onurlandırılmıştır. Kur’an’ın ifadesiyle Allah, Âdemoğlunu mükerrem kılmıştır. Yeryüzünü imar göreviyle halife atanan Âdemoğlu, önce çırak olmalıdır. Zira çırak olmak, bilmeyi istemektir. Bilmek ise, insanın çok basamaklı varoluş merdiveninin ilk basamağıdır. İnsan ilkin kendini nasıl kullanacağını bilmelidir. Yeryüzünün en eskimez hikmeti budur: kendini bil! Bunun için de, kendisi için hazırlanmış ilahi kullanım kılavuzunu okumalıdır. İnsanın kullanım kılavuzu vahiydir. İnsan vahyin çırağı olmakla, hem kendini bilme yoluna girer, hem de yeryüzünün ustası olma yoluna. Kur’an’ın ilahi bir inşa projesi olma gerçeği, ancak o zaman gerçekleşir.

Bütün bu amaçların gerçekleşebilmesi, Kur’an’ın, kendisine inananlar tarafından yaşanmasına bağlıdır. Kur’an’ın yaşanabilmesinin ise olmazsa olmaz şartı anlaşılmasıdır.

Kur’an’ı anlamak farzdır. Zira fıkıh usûlünün en temel kurallarından biri şudur: Bir vacip için gereken şey de vaciptir. Bilinen bir hakikattir ki, ne dediği anlaşılmayan bir hitap yaşanamaz. Kur’an hayat kitabıdır. Muhataplarına ebedi hayatı kazandırmak için hayat rehberi olarak gönderilmiştir. Madem Kur’an’ı yaşamak için anlamak şarttır, anlamak için de Kur’an’ın farklı dillere çevrilmesi bir gerekliliktir.

Mealler Kur’an’ı anlamanın araçlarından biridir. Ancak bu araç, sıradan bir araç değil, olmazsa olmaz bir araçtır. Zira Kur’an’ı asli dili olan Arapçasından anlamayan kimseler için, onun anlamına ulaşmanın ilk adımı meallerdir. Tefsirler ve teviller, onun ardından gelen adımlardır.

Arapça Allah’ın dili değil, Kur’an’ın dilidir. Rabbimiz Kur’an’da “Arapça”yı Kur’an’ın bir sıfatı olarak zikretmiştir. Şu halde vahyin dili vahyin cevheri değil, arazıdır. Bunun iki anlamı vardır:

1. Kur’an’ın Arapça olması, vahyin kaynağı olan “Allah” ile veya Allah’ın insana hitabı olan “vahiy” ile alakalı değil, vahyin ilk muhatabı olan peygamber ile ve o peygamberin içinden çıktığı toplumla alakalıdır. Bu yüzden Kur’an şöyle buyurur: “Biz her peygamberi yalnızca kendi kavminin diliyle gönderdik ki, mesajı onlara açık ve net olarak iletsin.” (İbrahim 14/4). Bu âyet de gösteriyor ki, ilahi vahiylerin beşere ait bir dil ile gönderilmesinin amacı, muhataplarına murad-ı ilahiyi anlatmaktır. Sözün özü: “Kur’an niçin Arapça inmiştir?” sorusuna Kur’an’ın İbrahim Sûresi’nin 4. âyetinde verdiği cevabın aynısı, “Kur’an niçin diğer dillere çevrilmelidir?” sorusunun da cevabıdır.

2. Araz cevherinden ayrı düşünülemeyeceği için, “Arapça” oluşu da Kur’an’dan ayrı düşünülemez. Dolayısıyla, hiçbir Kur’an çevirisi aslının yerini tutamaz. Hiçbir Kur’an çevirisine Kur’an denilemez. Allah’ın şahadetiyle Kur’an’ın dili Arapçadır ve Arapçanın yerini asla bir başka dil alamaz. Arapça her ne kadar Kur’an’ın ilk muhatabının ve ilk muhataplarının diliyse de, murad-ı ilahi kendini bu dilin içinde ifşa edince Arapça aynı zamanda “Kur’ancaya” dönüşmüştür. Vahiy bu dile teslim olmamış, bu dilin imkânlarını kullanmış ve imkânlarını kullandığı Arapçayı da yeniden inşa etmiştir. İman, İslam, hidayet, takva, nifak, infak, dalalet, cehalet gibi birçok Arap dili kavramının içinin Kur’an tarafından silbaştan doldurulması, vahyin Arap dilinin nesnesi değil öznesi olduğunun şahitlerindendir.

Sözün özü: Kur’an’ın Arapça olmasının ilahi gerekçesi, onun ilk muhatapları tarafından anlaşılmasıdır. Amacı Kur’an’ın anlaşılmasına hizmet etmek olan Kur’an’ın Arapça oluşu, asla ve kat’a Kur’an’ın anlaşılmasına engel olacak şekilde yorumlanamaz. O takdirde bu, Kur’an’ın Arapça oluşuna Kur’an’ın yüklemediği bir işlevi yüklemek olur. Bu da haddi aşmaktır. Bilinen bir hakikattir: Haddini aşan şey, zıddına inkılâp eder. Kur’an’ın her hangi bir dile mealini Kur’an saymak ne kadar büyük bir yanılgı ise, Kur’an’ın dilini Kur’an’ın anlaşılmasının önündeki aşılmaz bir engel olarak takdim etmek de o kadar büyük bir yanılgıdır. Bu ikinci yanılgıya düşenlerin en masumları, kendi itirazlarına, Kur’an’ın mana, hürmet ve hikmet kaybına uğrama ihtimalini mazeret olarak göstermektedirler. İşbu makale, bu gibi mazeretleri boşa çıkarmak maksadıyla, bir Kur’an mealinde aranması gereken hususları beyan için kaleme alınmıştır.

***

Bir meal çalışmasının riayet etmesi gereken ilkeler bu makalede 7 başlık halinde ele alınmıştır. Elbette bir meal çalışmasının riayet etmesi gereken ilkelerin tamamı, bu makalede sayılanlardan ibaret değildir. İstenirse daha birçok ilke sıralanabilir. Bu 7 ilkeyi kendi içerisinde üç gruba ayırmak mümkündür:

a. Bir ve ikinci ilkeler “zaruri olan ilkeler” sınıfına girer.

b. Üç, dört ve beşinci ilkeler “hâcî (ihtiyaci) olan ilkeler” sınıfına girer.

c. Altı ve yedinci ilkeler ise estetiğe ilişkin “tahsîni (güzelleme) olan ilkeler” sınıfına girer.

1.           Usûlü Olmalı ve Bu Usûl Beyan Edilmelidir

Eskilerin eskimez ifadesiyle, usûlsüzlük vusûlsüzlüktür. Bir çalışmanın ilmî mi yoksa keyfî mi olduğunu ayırmaya yarayan kıstas, o çalışmanın bir usûlü olup olmadığıdır. Kur’an meali hazırlamak, vahyin anlamını bir başka dile taşımak gibi oldukça ağır bir sorumluluktur. Böyle bir sorumluluğun altına girenin mutlaka bir usûlü olması gerekir.

Her usûl bir asıl üzerine inşa edilir. Usûlün üzerine inşa edileceği asıl çalışmanın “mahiyetini”, o aslın üzerine bina edilecek usûl ise çalışmanın hüviyetini (kimlik) temsil eder.

Bir meal çalışması, üç boyutlu bir usûle sahip olmalıdır.

1.1. DİL USÛLÜ

Dilin kaynağının beşeri uzlaşım ve uydaşım (semai ve muvada’a) mı, yoksa ilahi telkin ve talim (tevkîfi) mi olduğu tartışmasının kökleri Yunan’dan da öncesine, Eski Mısır’a kadar gider. Ama bu esaslı tartışmanın İslam medeniyetindeki yansıması daha farklı olmuş ve soru şöyle formüle edilmiştir: Dil semai(işitsel) midir, kıyasi midir? Kûfe dil okulu ‘semaidir’ derken, Basra dil okulu ‘kıyasidir’ demiştir.

Bir meal sahibi kendi usûlünde, bu kadim tartışmada durduğu yeri beyan etmek zorundadır. Ancak o zaman sözün bir ‘sadedi’ olur. Zira ‘semaidir’ diyenlere katılıyorsa kelimelerin lugavi karşılıklarını esas alacak, ‘kıyasidir’ diyenlere katılıyorsa kelimelerin sonradan oluşmuş şer’i ve ıstılahi karşılıklarını esas alacaktır. Bu, meali doğrudan ilgilendiren bir durumdur. Dolayısıyla meal sahibinin, bu kadim tartışmaya nazaran kendi konumunu tayin ve tesbit etmeme lüksü yoktur.

Meal sahibi serdettiği dil usûlünde çok anlamlılık ve eşanlamlılık ile ilgili tavrını ve duruşunu açıklamak durumundadır. Özellikle eşanlamlılık konusunda birbirine karşıt iki damar, aynı zamanda tefsir ilmine de yansımış ve tefsir ekollerinin oluşumunda etkin rol oynamıştır. Mesela el-Elfazu’l-Muterâdife yazarı Ebu’l-Hasen Ali er-Rummanî (ö. 384 h.) “tüm edatlar birbirinin yerine kullanılır” görüşündedir. Buna karşın eşanlamlı denilen kelimelerin eşanlamlı olmadığını beyan için yazılmış bir eser olan el-Furûk sahibi Ebu Hilâl el-Askeri (ö. 400 h.) ise “mutlak manada eşanlamlı iki kelime yoktur” diyerek yukarıdaki tavrı kökten reddeder. Bir meal sahibi, bu iki damar karşısındaki konumunu belirlemek ve tercihine makul ve ilmi bir izah getirmek zorundadır. Yoksa biz, onun mealinde karşılaştığımız halaka ile ce’ale, half ile kasem, elfeynâ ile vecednâ, Mukît ile Hasîb, hanânen ile rahmeten, seyyiât ile zunûb, ecdâs ile kubûr, suva’ ile sikâye, şekk-rayb-mirye, i‘rad-tevelli-zerhum, ğadab-la‘net-suht gibi yakın anlamlılara eşanlamlı muamelesi yapıp yapmadığını, böyle bir hassasiyetinin olup olmadığını anlayamayız. Usûlü olan eserler eleştirilmeyi hak ederler, usûlü olmayanlar eleştirilmeyi bile hak etmezler.

1.2. ÇEVİRİ USÛLÜ

Bir mealin belirtmek zorunda olduğu usûlün ikinci boyutu çeviri usûlüdür. Her lisan bir ‘dünya’dır. Bu durumda tercüme iki dünya arasında mekik dokumaktır. Esas itibarıyla tercüme, kaynak dil ile hedef dil arasında “lafza ilişkin” bir dönüştürme/çevirme işlemi değil, “mânaya ilişkin” bir taşıma işlemidir. “Tercüme” ifadesi tam da dediğimize karşılık gelirken, “çeviri” lafza ilişkin bir dönüştürme işlemini ifade eder görünmektedir. İbn Abbas’a “Kur’an’ın Tercümanı” unvanının verilmesi, Kur’an’ı başka bir dile tercüme ettiği için değil, “vahyin anlamını kaynağından alıp hedefine anlaşılır bir dille taşıdığı” içindir.

Bir meal sahibi şu üç çeviri yönteminden hangisini ne gerekçeyle tercih ettiğini açıklamak zorundadır:

a. Harfî çeviri yöntemi,

b. Yaklaşık çeviri yöntemi,

c. Karma çeviri yöntemi.

Bir meal sahibi çeviri usûlünde kendi tercih ettiği yöntemi açıklamışsa, o meal, sahibinin tercih ettiği yönteme uygun yapılmış mı yapılmamış mı diye eleştirilir. Yapılmamışsa, “siz burada kendi usûlünüze uymamışsınız” denilir. Eğer ortaya bir usûl konmamışsa, o mealin çevirisi hangi kıstasa göre eleştirilecektir?

1.3. BELÂGAT USÛLÜ

Bir mealin belirtmesi gereken üçüncü usûl nahiv ve belâgat usûlüdür. İlk dönemde yazılan tefsirlerin böyle bir sorunu yoktu. Zira başlangıçta nahiv ve belâgat birdi. Söz kuşu belâgatin zirvesine bu iki kanatla uçmuştu. Bu, mâna ile gramerin ayrılmazlığı anlamına geliyordu. Sibeveyh’in yolunu Ferrâ (ö. 207), Müberred (ö. 286), Sa’leb (ö. 291) ve Zeccac (ö. 311) sürdürdü. Dil dâhisi Ebû Ali Farisî (ö. 377) bu çizgiyi bir okul haline getirdi. Bu okulu İbn Cinnî (ö. 392) nahivde, İbn Fâris (ö. 395) etimolojide, Abdulkahir Cürcanî (ö. 471?) belâgatte, Râğıb el-Isfahanî (ö. 502) Kur’an ıstılahlarında, Zemahşerî (ö. 538) tefsirde zirveye taşıdı.

Fakat daha sonradan Rummani, Sekkaki, Kazvini ve İbn Hişam çizgisi bu birlikteliği kopardı. Klasik Arapça eğitiminin temel sorunu da bu oldu. Osmanlı medreselerinde benimsenen tek kanatlı bu yöntemle belâgat kanadı kırık olan söz kuşu sadece nahiv kanadıyla menzil-i maksuduna ulaşamadı. Tabii ki, bütün bu sürecin sonunda klasik Arapça dil eğitimi metodunda bilinen hazin son yaşandı.

Meal sahibi belâgat ve nahvin birlikte olduğu bir usûlü mü, yoksa ayrıldığı ve ayrıştığı bir usûlü mü benimsediğini okuruna sunmalı ki, mealde varılan sonuçlarda tercih edilen belâgat usûlünün payı belirlenebilsin.

2.           ÇEVİRİDE LAFIZ-MANA-MAKSAT ÜÇLÜSÜ GÖZETİLMELİDİR

2.1. LAFIZ VE MANA ŞAHİT, MAKSAT İSE HAKEM OLMALIDIR

Anlamın merkezinde Allah’ın olduğu zamanlarda, hayatın merkezinde de vahiy oldu. Böylesi zamanlarda anlam doğru bir biçimde elde edildi, üretildi ve iletildi. Bunun devamı lafız-mâna-maksat üçlüsünün ayrılmamasına bağlıydı. Bunları birbirinden ayırıp koparma teşebbüsleri, her seferinde anlam binasını biraz daha zayıflattı. Bu sürecin sonucunda anlam üretimi durdu. Bu duraklama şu zincirleme sonucu doğurdu:

1) Maksat göz ardı edilince mâna gözden kaçtı ve üretilemez oldu.

2) Üretilemeyen mâna giderek küçüldü ve ihmal edilebilir bir unsur gibi görüldü.

3) Bunun sonucunda, oluşan mâna açığını kapatmak için lafız yüceltildi.

4) Yüceltilen lafız anlamanın değil, hissiyatın konusu oldu.

5) Hissiyatın konusu olan lafız artık nesneleşmiş olduğu için hayatın dışına kolayca itilebildi.

Sonuçta, vahiy hayatı inşâ eden özne olmaktan çıktı.

Maksat göz ardı edildiğinde, lafız ve mâna tek başına murad-ı ilahiyi anlamak için yeterli olmayabilir. Kur’an’da 25 ayrı âyette zikredilen “şefâat” kelimesiyle murad edilenin ne olduğu buna örnektir. Mesela “Şefâatin tamamı sadece Allah’a aittir” (Zümer 39/44) âyeti ile “Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimseler için verdiği şefâat izni olmadıkça, onların şefâati hiçbir fayda sağlamayacaktır” (Necm 53/26) âyeti arasındaki telif, maksat göz önüne alınmadan nasıl sağlanacaktır?

2.2. MEAL HERMENÖTİK DEĞİL, “DELALET BAHSİ” ÜZERİNE İNŞA EDİLMELİDİR

Hermenötik, Batı’da ortaya çıkan bir anlama ve yorumlama yöntemidir. Yazarın yerine geçmeye ve hatta metni yazardan iyi anlamaya cevaz verir. Bu yönüyle “haddi ve hududu” olmayan, dolayısıyla “haddini ve hududunu bilmeyen” bir anlama ve yorumlama modelidir. Buna mukabil bizim medeniyetimizin anlama ve yorumlama modeli “delalet bahsi”dir.

Delalet bahsi, İslâmi ilimlerdeki anlama ve yorumlama faaliyetinin belkemiğini teşkil eder. Fıkıh usûlcülerine göre lafzın hükme delaleti dört yolla olur:

1) Kipi ve söz dizimiyle lafızdan ilk anlaşılan şeye “ibarenin delaleti” denir.

2) Lafzın kastedilenin dışındaki bir anlama yorulmasına “işaretin delaleti” denir.

3) Lafzın ifade ettiği hükmün, gerekçe ortaklığı nedeniyle başka bir konuda kendini ifşa etmesine “delaletin delaleti” denir.

4) Lafzın söylenmeyen bir anlama gelmesine de “iktizanın delaleti” denir.

Lafızlar, ifade ettikleri mâna bakımından: özel, genel, müşterek ve mübhem; mânaya medlulü ve delaletin dereceleri bakımından: kapalı, müşkil, açık, nass, müfesser, muevvel; kullanım bakımından ise: mecaz, hakikat, sarih ve kinaye diye kısımlara ayrılmıştır.

Lafzın bizi götürdüğü şey mâna, mânanın ifade ettiği şey hakikat, hakikatin dayandığı şey hikmet, hükmü belirleyen vasıf illettir. Hikmet ve illet tek boyutlu bir nedensellik değildir. Bütün bu süreçle elde edilmesi umulana “maksat” denir. Esasen anlamanın hikmetine ancak maksadı kavrayarak erilmiş olur.

Bir mealin amacı murad-ı ilahiyi kaynak dilden hedef dile taşımak olmalıdır. Amacı bu olan hiçbir meal yorumdan yüzde yüz arındırılamaz. Zaten meal de bu demektir. Fakat yorumu keyfilikten arındırmak zorunludur. Bunun yolu ise, ancak sağlam bir “anlama-yorumlama” usûlü ile sağlanır. O usûl İslam aklının ürettiği en çaplı usûl olan “fıkıh usûlünün” bir parçası olan delalet bahsidir.

3.           METNE SADAKAT ESAS OLMALIDIR

3.1. ANLAM İDHÂLİNDEN VE TENKÎSİNDEN KAÇINMALIDIR

Bir mealin iddiası, kaynak dildeki mânayı hedef dile mümkün olduğunca yol kazasına uğratmadan taşımak olmalıdır. Mânalar kaynağından hedefine doğru taşınırken yol kazasına uğrayabilirler. Bu kaza bazen anlam genişlemesi, bazen anlam daralması şeklinde gerçekleşir. Her iki halde de sonuç anlam kaymasıdır.

Nasıl ki mânanın lafza, maksadın mânaya aykırı olmaması lazımsa, lafzın mânaya, mânanın maksada perde olmaması da gerekir. Daha açık bir ifadeyle lafız meale, meal mânaya, mâna mefhuma, mefhum maksada, maksat hakikate perde olmamalıdır.

3.2. KAVRAMLAR VE TERİMLER ASLİ MANALARINA İRCA EDİLMELİDİR

Özellikle Türkçe gibi Kur’an lisanı olan Arapçanın etkisinde kalmış olan dillerde Kur’ani kavramlar bazen asli anlamının dışında kullanılmaktadır. Bu kaçınılmazdır. Şu halde bir mealin asla ıskalamaması gereken husus, o dilde anlam kaymasına uğramış Kur’ani terimlerin asla “lafzi” olarak olduğu gibi verilmemesi, asli ve orijinal anlamına irca edilmesidir. Buna birkaç tipik örnek verilebilir: Takva, İslam ve Millet kavramları.

Takva kavramı Türkçede “zühd” kavramının yerini almıştır. “Takvalı adam” deyince “çok nafile ibadet yapan kişi” anlamı akla gelmektedir. Oysaki Kur’an’da takvanın kullanıldığı asıl mana bu değildir.

İslam deyince günümüzde “Ümmet-i Muhammed” ile ortaya çıkmış bir din akla gelmektedir. Bu Kur’an’a nazaran koca bir yanlıştır. Kur’an’da İslam hemen tüm peygamberlere nisbet edilen insanlıkla yaşıt “teslimiyet yolunun” adıdır.

Millet kavramı Kur’an’da “ortak paydası akide olan topluluğu” ifade eder. Bu kavramı olduğu gibi çevirmeden veya açıklama yapmadan bırakmak, okuru anlam kazasına kurban etmektir.

Aynı yanlış daha başka Kur’ani terimlerde de yapılmıştır. Mesela Liyetefekkahû’yu “fıkıh tahsil etsinler”, yusallûne ale’n-nebiyy’i “peygambere salevat okuyorlar”, feveylun li’l-musallin’i “namaz kılanlara yazıklar olsun”, makâmen mahmûden’i “Mahmud’un makamı”, min-ledunnâ ‘ilmen’i “katımızdan bir ilm-i ledün” şeklinde çevirenler çıkabilmiştir. Böyle yapmak okuru anlam kazasına kurban etmektir.

3.3. KAYNAK DİLDEKİ DEYİMLER ÇEVRİLMEMELİ, EŞDEĞER KARŞILIKLAR BULUNMALIDIR

Kur’an çevirilerinde ihmal edilen veya üstünkörü geçilen hususlardan biri de deyimler ve deyimsel tabirler meselesidir. Bunları yapı çözümüne tabi tutarak ‘çevirmeye’ kalkmak deyimi zayi etmek demektir. Mesela raybe’l-menûn, sukıtû fî eydîhim, saniye ‘ıtfihi bunlardan bazılarıdır.

3.4. PARANTEZ İÇLERİ SAVRUK DEĞİL, KUR’AN’DAN İKTİBASLA DOLDURULMALIDIR

Bunun en tipik örneği, doğrudan hitab olmadığı halde Hz. Peygamber’i hitap alan âyetlerin başına parantez içinde konulan (Habibim) hitabıdır. Oysa Kur’an’ın bir çok yerinde Hz. Peygamber’e hitap lafzen iki şekilde geçer: 1. “Ya eyyuhe’r-rasûl!” (Sen ey peygamber!) 2. “Ya eyyuhe’n-nebi!” (Sen ey nebi!). Eğer lafzi hitabın bulunmadığı âyetlerin başına parantez içinde bir hitap cümlesi konulacaksa, bu Kur’an’dan iktibas edilmelidir. Zira her şeyden önce böyle yapmak Kur’an’ın ahlakıyla ahlaklanmaktır. Kelâma sadakattir. Tersi ise kıymete kanaat etmemek ve keyfiliktir. Allah’ın kullandığı bir hitap şeklini yeterli bulmayarak Kur’an’ın içine keyfi bir hitap şekli koyan bir zihniyetin her şeyden önce çevirmek için önüne oturduğu Kur’an’a bakışı sorgulanmalıdır.

4.           ŞERHLİ VE NOTLU OLMALIDIR

Metin önümüze birden çok anlam sunmaktadır. Bunun iştikak, lafız, ibâre, metin, mâna, maksat, sarf, nahiv, belâgat, zamirlerin mercileri, kıraat farklılıkları gibi birçok gerekçesi vardır. İşte böylesi durumlarda, bu anlamlardan birini tercih edip tercih etmediğiniz diğer anlamları yok saymak, kaynak metnin anlamını hedef metne taşırken yolda zayi etmektir. Bu hiç de hakkaniyetli bir tavır değildir. Bu, “meali hazırlayanın tercihidir” denilerek de geçiştirilemez. Zira müterciminin, Kur’an’ın anlamını zayi etmesinin meşru mazereti yoktur. Eğer metin sayısız sebepten dolayı mütercimin önüne birden çok anlam çıkarıyorsa, meal sahibi o anlamlardan birini tercih eder. Tercih etmediği alternatif anlamları ise dipnota taşır. Bunun gerekçelerini de izah eder. Ama tercih etmediği alternatif manaları asla zayi etmez, edemez. Zira tercihinde yanılmış olabilir. Tercih etmediği anlam isabetli olabilir. Mütercimin tercih etmediği manada birçok sırlar gizli olabilir. O sırlara o alanda mütehassıs biri mütercimden daha iyi ulaşabilir. İhmal edilen mana zaman içinde önem kazanabilir…

Mealin şerhli ve notlu olmasının tek sebebi bu değildir. Buna âyetin işlediği konuya dair paralel ve çapraz atıfları, lafız ve mana şahitlerini maksat hakemine sunan notları, zaruri lugavi açıklamaları ve belâgate dair nükteleri de ekleyebiliriz.

4.1. NOTLARDA PARÇACI DEĞİL BÜTÜNCÜL BAKIŞ ESAS OLMALIDIR

Parçacı yaklaşımın tarih boyunca getirip önümüze bıraktığı problemleri, meseleyle ilgilenen herkes bilmektedir. “Kitaba uymak” yerine “kitabına uydurmak” diye tabir edebileceğimiz bu yaklaşımla Kur’an’a söyletilmeyecek şey yoktur. Parçacı ve parçalayıcı yaklaşımın zararlarından uzak durmak için mutlaka bağlamın dikkate alındığı ve istikrâi (parçadan bütüne doğru hareket edip sonuca varmak, net anlamı bütüne uygulamak) okumaya dayalı bir tarz benimsenmelidir.

Parçacı yaklaşıma tipik bir örnek olarak “O kendi keyfinden konuşmamaktadır. Bu, kendisine indirilen bir vahiyden ibarettir” (Necm 53/3-4) âyetleri Hicri 3. yüzyıldan bu yana sorgulanmaksızın hiç alakası olmadığı halde, hadisi de içine alacak bir biçimde yorumlanmıştır. Oysaki bir sonraki âyetin açık delaletiyle âyetin bağlamı Kur’an vahyidir. Hz. Peygamber’in keyfinden konuşmadığı şey vahiydir.

4.2. KONUYLA İLGİLİ ÂYETLER BİRBİRİNE ÇAPRAZ VE PARALEL REFERANSLARLA BAĞLANMALIDIR

Kur’an sadece tefsirin nesnesi (müfesser) bir hitap değil, aynı zamanda tefsirin öznesi (müfessir) bir hitaptır. Kur’an’ın ilk tefsiri yine kendi içinde yapılmıştır. Kur’an’daki bazı terim, kavram ve ifadelerin ne mânaya geldiğini önce Kur’an’ın içinde aramak lazım gelir. Meal sahibi bunu yapmayı meal okuruna bırakmamalıdır. Mutlaka bu bağlantıyı gösteren notlar koymalıdır. Mesela Bakara Sûresi’nin 35. âyetinde Âdem’in yaklaşmaması söylenen ağaca dair A’raf 20 ve Tâhâ 120’ye bir atıf konulmalıdır. Keza Bakara Sûresi’nin 73. âyetinde geçen “işte Allah ölüyü böyle diriltir” ibaresi, “Kim bir canı kurtarırsa, bütün insanlığı kurtarmış gibi olur” (5:32) âyeti ışığında anlaşılmalıdır. Bakara Sûresi’nin 104. âyeti, Nisa Sûresi’nin 46. âyeti ışığında anlaşılmalıdır. Nasıl anlaşılacağı konusunda çok tartışılan Bakara Sûresi’nin 62. ve Maide Sûresi’nin 69. âyetleri Bakara Sûresi’nin 136. âyeti ışığında anlaşılmalıdır.

4.3. İMLADAN KAYNAKLANAN KIRAAT FARKLILIKLARINA ATIF YAPILMALIDIR

Başlangıçta Arap yazısında noktalama ve harekeleme olmadığı için okuma farklılıkları olması doğaldır. Bu farklılıklardan bazısı “kıraat farklılığı” olarak şöhret bulmuştur. Buna Kur’an’ın anlaşılmasına dair problemleri çözecek kıraat farklılıkları da ilave edilmelidir. Mesela Kehf Sûresi’nin 25. âyetinde Mağara Arkadaşları için “üç yüz yıl kaldılar” denilir. Fakat hemen ardından gelen 26. âyette “Ne kadar kaldıklarını Allah bilir” denilir. Bu ikisi arasında ilk bakışta oluşacak anlama problemini İbn Mes’ud’un Kıraatı olarak kaynaklara geçmiş olan rivayet kökten çözer: “Onlar (dediler ki) üç yüz yıl kaldılar.” Bir meal bu hususu bir notla belirtmelidir ki okurun aklında teşviş oluşmasın.

4.4. NOTLAR VAHYİN NE DEDİĞİNE DEĞİL NE DEMEK İSTEDİĞİNE ATIF YAPMALIDIR

Mesela bir peygambere “onları kendi haline bırak” (zerhum) ve “onlardan yüz çevir” (fe a’rıd ‘anhum) gibi Kur’ani emirler ne anlama gelmektedir? Değil mi ki Allah peygamberini risaleti tebliğle göndermiş ve “Sen uyar, zira sen sadece bir uyarıcısın” (Ğaşiye 88/21) buyurmuştur. Böyle buyurduğu birine “onlardan yüz çevir” demişse, bir mealde mutlaka bunun maksadı açıklanmalıdır.

5.           İSLAM İLİM MİRASIMIZDAN YARARLANMALIDIR

Başta tefsir ve Kur’an ilimleri olmak üzere, geleneksel ilim mirasımız göz ardı edilerek bir meal hazırlanamaz. Bu, bilginin fıtratına aykırıdır. Kur’an söyleminin de değişkenleri ve sabiteleri vardır. Kur’an söyleminin sabiteleri, tefsir ilminin ve Kur’an ilimlerinin de sabiteleridir. Bugüne kadar üretilmiş müktesebat bilinmeden, Kur’an’ın modern muhatabına söyleyeceği şeylerin yeni mi eski mi olduğu nasıl bilinecektir?

Geleneksel ilim mirasına sırt dönmemek, o mirası kutsamak demek değildir. Hele o mirası aynen tekrarlamak hiç değildir. Zira anlamak, insanın nesne olduğu değil, insanın özne olduğu bir eylemdir. Ve anlamak bu manada Kur’an ve insan özneleri arasında diyalog kurmaktır. Din, kaynağı itibarıyla ilahi, hedefi itibarıyla insanidir. Bu yüzden dinin kaynağı sabit, hedefi değişkendir. Dini ve ilahi hitabı canlı, aktüel ve aktif kılan da bu çifte tabiattır. Kur’an, kendini insani olana açmak için içinde yalnız muhkematı değil müteşabihatı da barındırır. Yalnız hakikati değil mecazı da barındırır. Eğer öyle olmasaydı tezekkür, tefakkuh, tedebbür, teakkul ve tefekkür emirlerinin manası kalmazdı.

Edebi tenkit yöntemi ve istikra, Kur’an üzerinde tedebbürün yollarından sadece ikisidir. Kur’an üzerinde tedebbür, geleneğin seline kapılmaktan korunmanın en sağlıklı yoludur. Bu yöntemin yararını birkaç misalle ele alabiliriz:

İnsan Sûresi’nin 12. âyeti şöyledir: “Ve cezahum bima saberu cenneten ve harira.” Geleneksel tefsir müktesebatımız bu âyette iki şeyin vaat edildiğinde müttefiktir: Cennet ve ipek (giysi). Fakat bu anlama Kur’an’ın eşsiz belâgatine aykırıdır. Zira: 1) Cennette zaten ipek vardır. 2) Cennet zikredildikten sonra ipeğin zikredilmesi külden cüz sayılamaz, cüzün milyon derece altıdır. 3) Cennet vaad edildikten sonra gelen vaad ya cennete eş değer, ya cennetten daha büyük olmalıdır. Bütün bunların üzerine “ipek elbise” manası verilen harîr’in şu lugavi karşılığı bulunduğunda iş çözülmektedir: “el-harîr, ve huve’l-mahrur ellezi tedahalehu ğayzun min emrin nezele bih: Başa gelen bir işten dolayı içini kaplayan kinden kurtularak özgürleşen kimse” (İbn Faris, Mekayis). Yani harir ile “kâmil manada özgürlük” kastedilmektedir. Zaten cennet de sonsuz özgürlük diyarıdır.

Benzer bir örneği ‘Alak Sûresi’sinin 2. âyeti için de verebiliriz. Âyetteki ‘alak kelimesiyle, ceninin anne karnındaki gelişim süreçlerinden biri olan ‘embriyo’ safhasının kastedildiği hususunda tefsir müktesebatımız neredeyse müttefiktirler. Bunun “bir çiğnem et, asılıp tutunan şey, embriyo, hücre, yumurta hücresi” ile karşılanması tali bir meseledir. Oysa bu kelime Kur’an’da 4 yerde daha kullanılır, hepsinde de embriyolojik sürece dair kullanılır. Fakat önemli bir ayrıntı, onların dördünde de ‘alaka olarak gelirken, sadece 96. sûrede ‘alak gelir. Şu halde bu farklılığın manaya yansıması şarttır.

Aynı hassasiyet sünnet ve hadis mirasından yararlanma konusunda da gösterilmelidir. Hadis mirası, Kur’an’a, sünnete, akl-ı selime, zamana (tarihe) ve mekâna arz edilmelidir. Felak ve Nas Sûrelerinin, sebeb-i nüzul rivayetlerine bakarak Medeni ilan edilmesi sele kapılmanın tipik bir örneğidir.

Yine kelâm bahisleri, âyet mealinin içine kadar girebilmektedir. Mezhep ve meşrep taassubundan kaynaklanan bu tavır, metne anlam idhâlinden başka bir şey değildir. İşte “sele kapılmak” ile kasdettiğimiz budur.

6.           TERCÜMEDE EŞDEĞERLİLİK GÖZETİLMELİDİR

Çeviride eşdeğerlilik, bir tercümeyi “olgun” kılan unsurdur. Bir mealin çeviride eşdeğerlilik hassasiyeti, nadir kelimelerde ortaya çıkar. Mesela şu kelimeler Kur’an’da sadece bir yerde geçmektedir: mu’avvikîn: caydıranlar (33:18); nahb: and (33:18); ’utullin: kaba (68:13); zenîm: fırıldak (68:13); deyyâr: nümunelik (71:26); mutaffifin: yolsuzluk yapanlar (83:1); kedh: yeldirmek (84:6); ri’ya: görkem (19:74); hananen: sevecenlik (19:13); sena: parıltı (24:43); rîşen: zarafet (7:26); ka‘an safsafen: çırılçıplak, kupkuru bir düzlük (20:106); emşac: katmerli bir karışım (76:2); sâmidûn: kafa tutuyorsunuz (53:61); lazib: konsantre (37:11); şevben: kokteyl (37:68)…

Kanaatimiz odur ki, kaynak metinde bir kez geçen kelime, hedef metinde yüz kez geçen bir kelimeyle karşılanmamalıdır. Bu kaynak metnin söz dağarcığını dikkate almamak, eşdeğerliliği gözetmemektir. Dolayısıyla kelime hassasiyeti taşımamaktır.

7. KAYNAK DİLİN SESİ MÜMKÜN MERTEBE HEDEF DİLE TAŞINMALIDIR

Kur’an belâgat şaheseridir. Hiç şüphe yok ki Kur’an’ın icazı, taşıdığı manadadır. İlahi kelâm dil kabı içinde muhataplarına sunulmaktadır. Kur’an’ın içindeki ahenk vahyin ziynetidir. Kur’an’da bir iç musiki olduğu, inkârı gayr-ı kabil bir hakikattir. Kur’an’ın maksadı hidayettir. Söz sanatı, bu maksadı gerçekleştirmek için Kur’an’ın kullandığı vasıtalardan biridir. Yani Kur’an’daki söz sanatı, gerçekleştirmek istediği amacın bir parçası olup çıkar.

Kur’an mealleri estetik bir kaygı gütmelidir. Bu kaygının temelinde kaynak dilin estetik güzelliklerini hedef dile mümkün olduğunca yansıtmak yer almalıdır. Nassın ziyneti ahenktir. Bir Kur’an mütercimi kaynak dildeki manayı hedef dile taşıma konusunda gösterdiği titizliğin bir benzerini, sesi taşıma konusunda da göstermelidir.

Sözü çevirmek zordur, sesi çevirmek çok daha zordur. Hele çeviriye konu olan metin Kur’an gibi bir mucize-i bâkî ise, bu zorluk kat kat artar. Tercümenin üç uknûmu olan kaynak dili, hedef dili ve metnin dilini çok iyi bilmek bunun için kifayet etmez. Tıpkı her ikisi de şart olan akl-ı selim ve kalb-i selimin yetmeyeceği gibi. Bunlara bir de zevk-i selimi eklemek şarttır. Meal çalışmalarının bundan böyle yarışacağı kulvar manadan çok sanat kulvarı olacaktır.

SÖZÜN ÖZÜ

Kur’an ve insan, tohum ve toprak gibidir.

Her mü’min Kur’an’ın dolaylı değil, doğrudan muhatabıdır. Kur’an’a doğrudan muhatap olmak demek, Kur’an’ı anlama sorumluluğunun her mü’minin boynuna yüklenmiş bir vecibe olması demektir. Bu her muhatabın Kur’an’dan aynı şeyi anlayacağı anlamına gelmez. Herkes iman, ilim, ihlâs, gayret ve himmeti oranında bir şeyler anlar.

Her meal, Kur’an’ı anlama yolunda bir menzildir, tebrike şayandır. Meallerin çokluğu dert değil berekettir. Şikâyet değil, şükür vesilesidir. Mealler Kur’an’ın has bahçesinde açan çiçeklerdir. Her birinin kokusu, rengi, dokusu, şekli farklı farklı olabilir. Fakat yetiştiği bahçe aynıdır. O Bahçe kelâmın cenneti olan Kur’an bahçesidir. Bu bahçenin tüm çiçeklerinin aynı olmasını istemek, yaratılmışların çeşitliliği ve farklılığı kanununa terstir. Aynı şey, Kur’an’dan çıkarılan farklı anlamlar için de geçerlidir.

Allah tüm vahyinden tek bir şeyi anlamamızı murad etseydi, vahyi indirmeyi üstlendiği gibi onu okumayı da üstlenirdi. Sahabeden Ebu’d-Derda şöyle der: “Kişi Kur’an için pek çok mâna yönleri görmedikçe, derin bir anlayışa sahip olamaz.” Efendimiz’in Kur’an’ı “zû vucuh” olarak tanımlaması da, Kur’an’ın anlamının tüketilemeyeceğine dolaylı bir işarettir. Çok anlamlılığın zorunlu sonucu, çok anlama açık bir okumadır. Zira Kur’an’ın nüzulü bir kez vaki olmuş bitmiştir, fakat tenezzülatı kıyamete kadar sürecektir. Kur’an’da müteşabih’in bulunmasının amacı da budur. Zerkeşi el-Burhan’ında şöyle der: “Bir kula Kur’an’ın her bir harfi için bir anlayış verilmiş olsa dahi, o kul, Allah’ın tek âyete yerleştirmiş olduğu anlamların nihayetine bile ulaşamaz. Zira Kur’an Allah’ın kelâmıdır. Ve kelâmı O’nun sıfatıdır. Nasıl Allah’ın bir sonu yok ise, bunun gibi kelâmını anlamanın da bir sonu yoktur… Ne var ki herkes ancak, Allah’ın kendisine nasip ettiği kadarını anlar.” (el-Burhan I, 19)

Kur’an ile kârî arasında hayati bir bağ kurulursa, Kur’an ona hayatının sırlarını ifşa eder. Kur’an’ın oğlu İbn Mes’ud Kur’an’ı sürülecek verimli bir tarla gibi görür: “İlmi talep eden Kur’an tarlasını sürsün, zira ondadır öncekilerin ve sonrakilerin ilmi” (el-Burhan I, 28). Tabii ki bu, Kur’an’a aklına eseni söyletmek değildir. Gazzali öyle der: “Kim zahirini itibara almadan Kur’an’ın sırlarını anladığını iddia ederse, o kişi kapıdan geçmeden eve girdiğini iddia eden kimseye benzer” (İhya I, 292).

Bir meal için “bu son noktadır, bundan ötesi yapılamaz” demek, iki vahim hatayı birden işlemektir: 1) Meali metnin makamına geçirmektir. 2) Metnin tükendiğini söylemektir. Bunların ikisi de birbirinden vahimdir. Her meal, Kur’an’ı anlama yolunda “me’âlim” (işaret taşları) hükmündedir.

***

Allah’a sonsuz hamdolsun ki, insana Kur’an ile tenezzül buyurdu, Kur’an’da mecaza ve müteşabihe yer verdi. Bu sayede insan aklını kelâmının tecellisine mazhar kıldı. Ve insanın sözüne kendi kelâmıyla değer kattı. Bu sayede ölü sözlerimiz kelâmının üflenen ruhuyla dirildi.

Son sözü Mevlana Celaleddin söylesin: “Herkes Kur’an’ı Kur’an’a hizmet ettiği kadar anlar.” Mustafa İSLAMOĞLU,  Kurani Hayat, Sayı-13-2010-13

http://kuranihayat.com/content/bir-meal-%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1n%C4%B1n-riayet-etmesi-gereken-ilkeler-mustafa-islamo%C4%9Flu

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

23rd Nisan 2011

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’IN MEVSÛKİYETİNİ/KORUNMUŞLUĞUNU RİVAYETLERİN GÖLGELEMESİ – İbrahim SARMIŞ

(Mevsuk: Sağlamlık, güvenirlik, doğruluk, sağlam belge olma niteliği)

Kur’an-ı Kerim, Yüce Allah tarafından korunan, Hz.Peygamber ve ashap tarafından ezberlenen, yazılarak saklanan, böylece harfiyyen kuşaktan kuşağa aktarılan bir kitaptır. Onun için Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği gibi bugüne kadar değişmeden geldiğinden aklı başında hiçbir Müslümanın şüphesi olmadığı gibi, kasıtlı veya kasıtsız iddialarına rağmen, kimi rivayet sahiplerinin, düşman çevrelerin ve gayri Müslimlerin de böyle olmadığına ilişkin ellerinde sağlam hiçbir delil yoktur.

İşgal ettikleri Hindistan’da İngilizlerin Kur’an’ın sûrelerini bozmaya ve onun yerini alacak bir kitap oluşturmaya çalıştıkları, ama çabalarının sonuçsuz kaldığı bilinmektedir. (bkz. Şaban Karataş, Age. 123-125). Şimdi onun yerini alan ABD, Büyük Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi (BOP) kapsamında ılımlı bir İslam üretmek ve müslümanları siyasal İslam talebi olmayan uslu çocuklar yapmak için Tevrat, İncil ve Kur’an’dan alıntılardan oluşturduğu uyduruk bir Kur’an yaymaya çalışmaktadır.  Nitekim bu kitabın basımını Kuveyt’te iki Amerikan basım şirketi olan “Omega” ve “Wine Press”in  “The True Furqan (Gerçek Furkan)” ve “The 21st. Century Quran” (21. Yüzyıl Kur’anı) adıyla yaptığı ortaya çıkmıştır. Sözde Kur’an’ın 77 sûre ve 366 sayfa olup hem Arapça hem İngilizce olarak basıldığı, Kuveyt’te bulunan ve İngilizce eğitim veren özel okullarda çocuklara okutulduğu belirtilmektedir. Sûreler Bismillâhirrahmanirrahim yerine, Hıristiyanlık’ta bilinen üç tabiatlı Baba’nın adıyla başlamaktadır. Ilımlı bir İslam üretme çabasında olan ABD bunun yanında laisizm ve sekülerizm sütü ile beslediği sözde müslüman devşirmeleri marifetiyle Kur’an’ın laik bir tefsirini yazmanın peşinde olduğu da bilinmektedir. (bkz. Anadoluda Vakit ve Yeni Şafak, Mart, 2007). “Kurulan kötü tuzağa ancak sahibi düşer”(Fâtır 35/43).

Kur’an’ın Mevsûkiyeti(Güvenirliği) ve Rivayetler:

Kur’an, yardım edebileceklerini düşündükleri herkesi yanlarına alarak tümünün (Tur 52/34) veya on sûresinin (Hud 13/11), bu da olmazsa bari bir sûresinin (Bakara 2/23, Yunus 10/38) benzerini ortaya koymalarını söyleyerek karşı çıkanlara meydan okuduğu, bununla beraber bütün cinler ve insanlar güç birliği yapsa bile benzerini getirmeye güç yetiremeyeceklerini bildirdiği (İsra 17/88) mucizedir. Bugüne kadar Kur’an’ın bir sûresinin veya tümünün benzeri yapılamadığı gibi, sûrelerini veya tümünü bozmak ve değiştirmek de mümkün değildir. Çünkü Allah’ın koruması altında olup insanlığa evrensel son mesajıdır. “Şüphesiz Zikri biz indirdik ve biz onu koruruz” (Hicr 15/9) âyeti başta olmak üzere bunun delilleri çoktur.

Allahın nurunu ağızlarıyla söndüremeyen düşman, Müslümanların kaynaklarındaki birtakım rivayetler ve anlatımlarla onu gölgelemeye ve mevsukiyeti/otantikliği konusunda insanların zihinlerini bulandırmaya çalışmaktadır. Elhak, merhum Mehmet Akif’in dediği gibi, bunun için toprak gayet münbit olup Ehli Sünnet ve Şia kaynaklarında Kur’an’ın mevsukiyetini gölgelemeye yetecek ve artacak kadar rivayet ve kültür bulunmaktadır.

Kur’anın mevsukiyetini gölgeleyen rivayetler,

a- Kur’an’ın içeriğiyle ilgili rivayetler,

b- Mushaf olarak kitaplaştırılmasıyla ilgili rivayetler,

c- Kıraatler, nesh ve yorumlarla ilgili rivayetler, olarak üç grupta toplanabilir. Son ikisini başka yazılara bırakarak bunlardan yalnız birinci yolla Kur’an’ın mevsukiyetini gölgeleyenleri belirtmeye çalışacağız.

Kur’an’ın Allah tarafından korunmuş olması, yazılması,  ezberlenmesi, namazda ve namaz dışında tekrar edilmesi, Hz. Peygamber’in hemen her münasebetle okuması, ashabın okuyuşundan dinlemesi, o güne kadar inmiş olan kısmı her yıl Ramazan ayında bir kez ve ömrünün son yılında iki kez Cebrail’e okuması, ölmeden önce kitap halinde düzenlemesi ve ashabtan bazılarının Kur’an’dan kendilerine birer nüsha yazmaları, gibi garantilere karşın, indiği zaman kullanılmakta olan kâğıda da yazıldığının belirtilmeyip sadece deri, kemik, taş ve hurma dalları gibi kaba şeylere yazıldığı bilgisi dışında, kaçar nüsha yazıldığı, bu kaba belgelerin nerelerde ve nasıl korunduğu, hicret sırasında bunların Medine’ye kimler tarafından, nasıl ve ne zaman götürüldüğü veya başından sonuna kadar yazılanların imha edildiği yahut vahyin yazılmadığı konularında Kur’an tarihi ile ilgili yazılanlarda ne yazık ki karanlık bir nokta bırakmayacak şekilde detaylı bilgi verilmemektedir.

Onun yerine,

Bakara ve Âl-i İmrân, Felak ve Nâs sûreleri uzunluğunda sûrelerin unutturulduğu,

Ahzab Sûresi’nin önceleri Nur Sûresi kadar olduğu ve içinde recm âyetinin bulunduğu,

Kur’an kitaplaştırılırken Tevbe Sûresi’nden son iki âyetin yalnız Huzeyme b.Sabit’in yanında bulunduğu ve kitap/mushaf haline getirilirken Kur’an’dan bildiklerini bildirenlerden en az iki şahit istendiği halde (es-Sicistani, Age, 12.), Huzeyme’nin şahitliğini Rasulullah bir tarihte iki kişinin şahitliği yerine saydığı (Zerkeşi, Age. 1/234; el-Hûî, Age, 244, 246) veya Osman/Ömer kendisine şahitlik yaptığı (es-Sicistani, Age; el-Hûî, Age, 244) için bu iki âyetin sadece onun haberiyle Kur’an’a alındığı   ve Tevbe Sûresi’nin sonuna yerleştirildiği (es-Sicistani, Age.17),

Kur’an’dan iki sûre olup Übey b.Ka’b’ın da Mushaf’ında yazılı olduğu halde Kunut dualarının Kur’an’dan çıkarıldığı (Zerkeşi, age, 2/37),

Bi’ri Maûne’de öldürülenlerle ilgili indiği iddia edilen “Halkımıza bildirin ki biz Rabbimize kavuştuk, O bizden razı oldu, biz de ondan” anlamındaki âyetin uzun süre okunduktan sonra neshedildiği (Buhari, cihad, 9, meğazi, 28; Müslim, mesacid, 54, hadis no, 297),

Tevbe Sûresi uzunluğunda bir sûrenin uzun zaman okunduktan sonra unutturulduğu ve ondan ‘Âdemoğlunun iki vadi dolusu altını olsa üçüncüsünü ister’ anlamındaki kısmın akılda kaldığı” (Zerkeşi, el-Burhan fi Ulumi’l-Kur’an, 1/234; el-Hûî, Age, 244, 246),

“Müsebbihat  sûrelerinden birine benzeyen bir sûre bir müddet okunduktan sonra unutturulduğu ve ondan “Ey iman edenler, yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz? Böyle demeniz, boynunuzda şahitlik olarak yazılır ve kıyamet günü ondan sorumlu olursunuz” anlamındaki kısmın hatırlandığı”(Zerkeşi, Age, 2/37, Suyuti, Age. 2/67),

Übey b.Ka’b’ın Zirr’e “Ahzab Sûresi’nin Bakara Sûresi veya ondan daha uzun olduğunu söylediği (el-Hûî, Age. 204, (Muntehabu Kenzi’l-Ummal, İbni Hanbel,Müsned’i hamişinde, 2/43’den naklen),

İbni Şihab’ın “Çok miktarda Kur’an indiğini öğrenmiştik, onu ezberleyenler Yemame savaşında şehit oldular, onlardan sonra o Kur’an ne yazıldı, ne bilindi” dediği (Muntehabu Kenzi’l-Ummal, Aynı yer. 2/50),

Ömer’in, Abdurrahman b.Avf’a “Bize indirilenin içinde “İlk başta cihad ettiığiniz gibi cihad ediniz” ifadesini görmedin mi? diye sorduğu, onun da “Kur’andan çıkarılanlar arasında o da çıkarıldı” dediği (Suyuti, Age. 2/67),

İbni Ömer’in “Biriniz Kur’an’ın tümünü öğrendim, diyecektir, Oysa tümünün ne olduğunu biliyor mu? Kur’an’dan çok şey kaybolmuştur, onun yerine ‘Kur’an’dan zahir/mevcut olanı aldım, desin’ diye söylediği (Suyuti, Age. 2/65),

Mesleme b.Mahled el-Ensari’nin bir gün, Ebu’l-Künud Sa’d b.Malik yanlarında iken, kişilere “Kur’an’dan olup Mushaf’a yazılmayan iki âyeti bana söyler misiniz? dediği, bilemeyince, onlara “İman edenler, hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, size müjdeler olsun kurtulanlar sizlersiniz. Onları barındıranlar ve yardım edenler, onlar için Allahın kendilerine gazap ettiği kavimle mücadele edenler, yaptıklarının karşılığı olarak onları sevindirecek nelerin hazırlandığını hiçbir kimse bilmez” âyetleri olduğunu söylediği” (Suyuti, Age. 2/67),

“Sahabeden iki kişi Rasulullahtan bir sûre ezberlemişlerdi. Aradan zaman geçtikten sonra bir gece namaz kılarken bu sûreyi okumak istediler, fakat sûreyi tam olarak okuyamadılar. Sabahleyin Rasule uğrayıp durumu anlatınca Rasulullah “bu sûre neshedilen sûrelerdendir. Üzerinde durmayınız” dediği (Suyuti, Age. 2/67, Taberani, es-Sunenu’l-Kebir’den naklen),

“Hz.Aişe’nin “Ahzab sûresi Rasulullah zamanında ikiyüz âyet olarak okunduğu, ama Osman Mushafları yazdırdığı zaman şu an mevcut olandan başkasını bulamadığı”nı söylediği (Suyuti, Age. 2/65), veya

Übey b.Ka’b’ın Ahzab’ın Bakara Sûresi uzunluğunda 200 âyet olduğunu söylediği (Suyuti, Age. 2/66),

“Önceleri on kez süt emme ile sütkardeşliği/evlenme yasağı gerçekleşirken, bunun neshedildiği ve beş kez emme ile evlenme yasağının/haram hükmünün getirildiği ve bunun Rasulullah öldükten sonra da Kur’an’da okunduğu halde kaybolduğu”, Hz. Peygamber’in cenazesi ile uğraşıldığı sırada on emme ile sütkardeşliğinin sabit olduğu âyetin bulunduğu sayfayı keçinin yediği veya

Yaşlı kadın ve erkek zina ederlerse onları recmedin”  anlamındaki âyetin ve on emmenin bulunduğu yaprağı bu ortamda tavukların yediği,

Evli kadın ve erkeğin (şeyh-şeyha) zina etmesi durumunda recmedileceğini belirten âyeti Kur’an tedvin edilirken getiren Ömer’in şahidi bulunmadığı için Kur’an’a yazılmadığı (el-Hûî, Age, 244, 246) veya uzun zaman insanlar tarafından okunduğu halde bu âyetin sonradan terk edildiği (Suyuti, Age. 2/66,  Bakıllani, Age.98), ve Allah’tan başka kimseden korkmamakla meşhur olan Ömer’in  halife iken “halktan korkmasaydım, bu âyeti Kur’an’a yazardım”  dediği ve “Allah, Muhammed’i elçi olarak gönderdi ve ona Kitabı indirdi, Allah’ın indirdikleri arasında recm âyeti de vardı, onu okuduk, anladık ve ezberledik, onun için Rasulullah recmetti, biz de ondan sonra recmettik, insanların üzerinden uzun zaman geçince, birilerinin “vallahi recm âyetini Kur’an’da bulamıyoruz, deyip Allah’ın indirdiği bir farzı terk ederek sapmalarından korkarım, zina eden evli kadın ve erkeklerin zina ettiklerinin delille sabit olması veya kadının gebe kalması yahut itiraf etmeleri durumunda recmedilmeleri Allah’ın kitabında bir hak/gerçektir” dediği”  ve

Babalarınızdan yüz çevirmeyin, çünkü bu bir küfürdür/nankörlüktür”  anlamındaki âyetlerin sonradan çıkarıldığı, türünden bir sürü âyetin Kur’an’dan neshedildiği, çıkarıldığı, kaybolduğu veya unutulduğu, gibi Kur’an’ı yazboz tahtasına çeviren, düşmanın karalama, aldatma ve yıpratma çabalarına ihtiyaç bırakmayan saçmalıklar ve iftiralar yer almıştır.

Ne yazık ki Allah’ın Kur’an’ı koruma taahhütlerine rağmen bu iftira ve saçmalıklar Ehli Sünnet’in rivayet kitaplarına girmeyi başardığı gibi, Şia’nın da rivayet kitaplarına fazlasıyla girmeyi başarmıştır. Şia’dan tahrif rivayetlerini çok sayıda âlimin eleştirmesine karşın, ”Altı yüzden fazlası mükerrer, tahrife ilişkin toplam bin kadar rivayet olduğu”  belirtilir. Mesela;

Kur’an’ın dörtte birinin Ehl-i Beyt hakkında olduğu iddiası cerh tadile rağmen rivayetlere girmiştir. (el-Kâfi, 2/627’den naklen Şaban Karataş, Age, 117). Mesela, “Kur’an’ın üçte biri Ehli Beyt ve İmamlarla ilgilidir” (el-Kâfi, 2/631’den naklen, Age, 117).

Ali bana bir mushaf verdi. Beyyine Sûresi’nde yetmiş kişinin ve bunların babalarının adlarını buldum” (el-Kâfi, 2/631’den naklen, Age, 117).

“Ebu Abdullah’tan rivayetle: ”Cebrail’in Muhammed’e indirdiği Kur’an on yedi bin âyettir.”( el-Kâfi, 2/634’den naklen, Age, 117).  Şia’nın el-Kâfi gibi hadis kaynaklarında Kur’an’ın korunmuşluğuna aykırı yüzlerce iddia bulunmaktadır. Mesela, “Ra’d Sûresi, 13/25’den Ali ifadesinin çıkarıldığı, Saffat, 37/130. âyette geçen “İlyas’a selam olsun” âyetinin aslında “Ehli Beyt’e selam olsun” şeklinde olduğu, fakat Osman’ın kurduğu komisyonun onu değiştirdiği, Yasin Sûresi’ndeki Yasin’in Ali ve torunlarına işaret ettiği, vd.”

en-Nuri et-Tabresi/Tabersi’nin tahrif iddialarını eleştirmek üzere yazmış olduğu Faslu’l-Hitab fi Tahrifi Kitabi Rabbi’l-Erbab” adlı kitapta, Kur’an’dan çıkarıldığı iddia edilen Nurayn Sûresinin metni yer almaktadır. Gûya Osman, Mushafları yaktırdığında Ali ve Ehli Beyt’in fazileti hakkındaki bu sûreyi yok etmiştir.  Velaye Sûresi, Nureyn Sûresi ve Ehli Beytle ilgili anlatımlar oldukça yaygındır.

Şia kitaplarında Kur’an’dan Ehl-i Beyt ve İmametle ilgili âyetlerin çıkarıldığı veya değiştirildiği kültürü yaygındır. Bu kültür, İmam Humeyni’yi ilk halifelerin dünyevi çıkarları ve siyasi hırsları için Kur’an’ı tahrif edebilecek yapıda olduğunu söylemeye sevk etmiştir. Kur’an’ın tahrif edilmediğini savunduğu Keşf-i Esrar kitabında “Çera Kur’an Sarihan İsm-i İmam’ra Neberde” başlığı altında, İmametin aslında Ali’nin hakkı olmasına karşın entrikalarla elinden alındığını belirttikten  sonra, varsayım olarak Kur’an’da İmam Ali’nin adı açıkça yazılı olsaydı bile İslam için çalışmak yerine, fasit riyasetlerine Kur’an’ı alet eden o insanların, kıyamete kadar Kur’an’ı muharref bir kitap yapma pahasına onun ismini oradan çıkarıp Yahudilerin ve Hıristiyanların içine düştükleri duruma düşecek olduklarını şöyle belirtir:

“Öyle ki (İmam’ın) ismi Kur’an’da (açıkça) yazılı olsaydı İslam ve Kur’an için çalışmayanlar ve iktidar-dünyevi işler peşinde olanlar ve de fasit niyetlerine Kur’an’ı alet edenler bu âyetleri-imamın ismini zikreden âyetleri-Kur’an’dan çıkarır ve semavi kitabı tahrif ederlerdi. Bu yanlış/kötülük kıyamete kadar devam ederdi. Müslümanlar da Yahudi ve Hıristiyanların düştüğü duruma düşerlerdi.”

Bu Tür Rivayetlerin Değerlendirilmesi:

Şüphesiz Kur’an, insanların istediği zaman ekleme, çıkarma veya değiştirme yapabilecekleri bir çalışma kitabı değildir. Vahyini emanet ettiği ve insanlara harfiyyen tebliğ etmesini istediği Hz.Muhammed için “Eğer bizim adımıza bazı sözler uyduracak olursa kesinlikle onun elini kolunu koparır, şah damarını keseriz, hiçbiriniz de onu elimizden kurtaramazsınız”( Hakka 69/44-47) buyuran Allah, kitabını, birilerinin iddia ettiği gibi Ebu Bekr’in, Ömer’in, Osman’ın veya bir başkasının değiştirme ve tahriflerine herhalde açık bırakacak değildi. Allah, kitabını sahipsiz ve korumasız bırakacak olmadığı gibi gerektiğinde canları da dâhil her şeylerini uğrunda feda eden ashabın kendisi de şu veya bu şekilde Kur’an’ın bozulmasına veya tahrif edilmesine göz yumacak değildi. Ebu’l-Kasım el-Hûî bu gerçeği şöyle belirtir:

“Kur’an’ın ilk iki halifeye tam olarak gelmediği iddiası tamamen geçersizdir. Çünkü Kur’an’ın okunmasına, okutulmasına ve ezberlenmesine Rasulullah’ın ve hem onun sağlığında hem vefatından sonra ashabının gösterdiği özen, Kur’an’ın dağınık veya toplanmış olarak, hafızalarda ezberlenmiş veya yapraklarda yazılmış olarak indiği gibi korunduğunu kesin olarak göstermektedir. [Kur’an’ın indiği dil ve kültür ortamı unutulmasın diye-editör] cahiliye devrinin hitabe ve şiirlerini bile korumaya çalışmış bu insanların, çağrısının yayılması ve hükümlerinin duyurulması yolunda canlarını verdikleri, onun için yer ve yurtlarından hicret ettikleri, mallarını harcadıkları, çoluk çocuklarından ayrıldıkları ve tarihin alnında şeref levhası olan fedakârlıklar yaptıkları Kur’an’ın korunmasına özen göstermemelerine aklı başında bir insan ihtimal verebilir mi? Kitab’ın toplumda kaybolmasına ve ispat edilmesi için şahitlerin şahitliğine ihtiyaç gösterecek kadar ashabın kayıtsız kalmış olması düşünülebilir mi?” (el-Hûî, Age.216).

İndirdiği âyet ve sûrelerde değişiklik yaptığını bildiren Allah’tan bir vahiy ellerinde olmadıkça, hangi mezhep ve meşrepten olursa olsun hiç kimsenin Kur’an âyetlerinin mensuh olduğunu, değiştirildiğini, çıkarıldığını, eklendiğini veya unutturulduğunu söyleyerek Allah adına konuşmaya hakkı yoktur. Bunlar, muhaddis, müfessir, imam, şeyhulislam, âyetullah da olsa M.İzzet Derveze’nin “Tefsirlerde öylesine çarpık, öylesine akıl almaz detaylara, bir anlamda tahrife gidilmiştir ki insan hayretler içinde kalıyor. Bunlar ayrıca İslam düşmanlarının Kur’an’ı eleştirmelerine sebep olmaktadır. Kur’an’ın bu tür ahmak dostları, kurnaz düşmanlarının eline koz vermektedir”  dediği gibi, söyledikleri veya rivayet ettikleri bu şeylerle bilerek veya bilmeyerek Kur’an’a ve İslam’a kara çalmaya çalışan düşmanlarının ekmeğine yağ sürmekten başka bir iş yapmış olmuyorlar. Umarız bu şeyleri seslendirenler ölmeden önce bu kanaatlerinden vazgeçmiş ve düşüncelerini değiştirmişlerdir.

Ashabın geneli için bunları söyleyen el-Hui, ilk iki halife zamanında olsun, daha sonra olsun Kur’an’ın tahrif edildiği iddialarını da şöyle cevaplandırır:

“Kendilerinin ve arkadaşlarının yönetimini engellemeyen âyetlerde tahrife gitmeleri ihtimali gerçekten çok uzaktır. Çünkü bunda bir çıkarları olmaz. Kaldı ki böyle bir şeyin olmadığı kesindir. Hilafetin, yönetmek ve dini uygulamak olduğu göz önünde bulundurulursa böyle bir tahrif nasıl olabilir? Böyle bir şey olsaydı onlara biat etmekten kaçınan ve hilafet konusunda Ebu Bekr’e itiraz eden Sa’d b.Ubade ve arkadaşları itiraz etmezler miydi? Müminlerin Emiri (Hz.Ali) meşhur Şıkşıkıyye hutbesinde ve başkalarına itiraz ettiği diğer konuşmalarında onlara itirazını belirtmez miydi? Müslümanların bu konuda kendilerine itiraz ettiği halde bunun bize gelmemesi de mümkün değildir. Onun için bu iddianın batıl olduğu açıktır.

Kendi liderliklerine engel teşkil eden âyetlerde Şeyheyn (ilk iki halife)nin tahrife gitmiş olmaları da kesinlikle doğru değildir. Bilindiği gibi Hz.Ali ve temiz eşi Fatıma ve arkadaşlarından bir grup hilafet konusunda Ebu Bekir ve Ömer’e muhalefet ettiler, Hz.Peygamberden duyduklarını onlara delil gösterdiler, Ensar ve Muhacirlerden bunu bilenleri şahit gösterdiler, Gadir-i Hum ve diğer hadisleri delil getirdiler. Nitekim el-İhticac kitabında hilafet konusunda Ebu Bekr’e oniki kişinin muhalefet ettiği belirtilmiş, allame Meclisi müminlerin Emiri Ali’nin Ebu Bekr’e muhalefet ettiğine ilişkin bir bölüm açmıştır (bkz. Biharu’l-Envar, 8/79).

Liderliklerini engelleyen Kur’an’da bir şey olsaydı, başkalarının itiraz etmesinden daha çok muhalefet gündeme getirmesi gerekirdi. Kaldı ki birçoklarının iddiasının aksine, hilafet meselesi Kur’an’ın toplanmasından önce olmuştur. Hilafetin Ali’ye gelinceye kadar ashabın hilafet meselesinde bunları gündeme getirmemesi, iddia edilen tahrifin kesinlikle olmadığının delilidir. Osman zamanında tahrifin yapılmış olması iddiası da öncekinden doğruluktan daha uzak bir iddiadır. Çünkü:

a-    Osman zamanında İslam o kadar yayılmıştır ki kendisinin veya kendisinden daha güçlü birinin ondan bir şey eksiltmesi mümkün değildir.

b-    Yaptığı iddia edilen tahrif, kendisinin veya ondan öncekilerin yönetimi ile ilgili olmayan âyetlerde ise, sebepsiz yere yapılmış olur. Bununla ilgili âyetlerde ise, böyle bir şeyin olmadığı kesindir. Çünkü Kur’an böyle bir şeyi içererek insanlar arasında yayılsaydı, hilafet Osman’a kadar gelmezdi.

c-    Kur’an’ı tahrif etmiş olsaydı, katiller onu öldürürken, beytulmala ilk iki halifeden farklı davrandığı ve benzeri gerekçeler yerine, daha büyük bir gerekçe olarak bunu ileri sürerlerdi.

d-    Osman’dan sonra halife olan Ali’nin, Kur’an’ı, Rasulullah ve ilk iki halife zamanında okunduğu şekline çevirmesi gerekirdi ki bundan dolayı kimse de onu eleştirmez, aksine amacına ulaşması ve Osman’ın kan davasını güdenlere karşı üstünlük sağlaması için bu kendisine daha büyük bir dayanak olurdu. Nitekim Osman’ın yaptığı ikta’ları geri çevirerek “Allaha yemin ederim, aldığı mal ile kadınlarla evlendiğini ve cariyeler edindiğini görsem bile onu alandan geri alırım. Çünkü adalette genişlik, haksızlıkta darlık vardır”(Nehcu’l-Belağa) demiştir. Mal konusunda bu şekilde davranan Ali, acaba Kur’an tahrif edilmiş olsaydı nasıl davranırdı? Böyle bir şey yapmadığı ve önceki Kur’an’ı zamanında da aynen koruması, Kur’an’da tahrifin olmadığını gösterir.

Dört halife’den sonra, Emevilerle ilgili Haccac’ın bazı âyetleri çıkardığı, değişik Mushaflar yazdırıp Mısır, Şam, Mekke, Medine, Basra ve Kufe’ye gönderdiği, önceki Kur’an’ları toplatıp yaktığı , iddiası dışında, Kur’an’da tahrifin yapıldığına ilişkin iddia da görmüyoruz. Haccac için yapılan iddia ise, sıtmaya tutulmuşların, deli ve çocukların saçmalığından öteye geçmeyen bir iddiadır”(el-Hui, Age. 217-219).

Şia’nın ve Ehli Sünnet’in rivayet kitaplarındaki Ahzâb, Muavvizeteyn, Kunut ve Nurayn Rivayetleri’ni hadis kritiği açısından değerlendiren Doç.Dr. Adil Yavuz bu rivayetlerin metin tenkidinden geçmemiş olduğunu belirterek şöyle der:

“Bütün bu gerçeklere rağmen bu tür rivayetlerin bir kısmının önemli hadis kaynaklarına alınması,-en azından Kur’an’ın güvenilirliğini zan altında bırakan rivayetlerde-metin tenkidine gereken önemin verilmediği endişesine yol açmaktadır.” Çünkü bunların hadis kaynaklarına alınabilmesini makul gösterecek bir gerekçe yoktur. .

Yazar, “Bu rivayetlerin metin tenkidinden geçmediği endişesine yol açmaktadır” diyerek işi alttan alıyorsa da, işin gerçeği, bu rivayetlere değer veren ve kitaplarında rivayet edenlerin din, ilim ve akıl yönünden bir zorluklarının bulunduğu şüphesizdir.

Sahih olmayan bu tür rivayetler âhad haber olduğundan korunan Kur’an’ın sıhhatine gölge düşüremeyeceğini belirten Yavuz şu sonuca varmaktadır:

“Bu konudaki rivayetlerin sahih olduğu farzedilse bile, haber-i vahit seviyesini geçmeyen bu nakillere dayanılarak, o günlerden bu güne, tevatür yoluyla nakledilegelen Kur’an’da eksiklik olduğunu söylemek, iddia sahiplerinin niyetlerine göre, bir karalama çabasından veya zayıf rivayetlere dayanan bir endişeden öteye geçemeyecektir.

Muavvizeteyn’in dua gibi algılanarak Kur’an’dan olmadığı iddiasıyla İbn Mes’ud tarafından kendi mushafından silinebilmiş olması, aslında dua olduğu aşikar olarak ilgili rivayetlerden de anlaşılan Kunut dualarının da, birer sûre zannedilerek Übey gibi bir sahabinin mushafına dâhil edilebilmiş olması, Hz. Peygamber’in “Benden Kur’an’dan başka bir şey yazmayın. Kim benden Kur’an dışında bir şey yazmış ise, onu imha etsin”  demesinin, özellikle hadisler ile âyetlerin karışmaması için alınmış olan ne kadar isabetli bir karar olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Belki de Hz. Peygamber, karşılaştığı bu tür yanlış algılama ve nispetlerin önüne geçmek amacıyla böyle bir önlem almıştır”(agm.42).

Kur’an’ın bir şekilde değiştirilmiş veya tahrif edilmiş olduğunu iddia edenlere eski ve yeni Şia ulemasından güçlü isimlerin karşı çıktığını ve iddiaların gerçekdışı olduğunu belirttiklerini görüyoruz. Örneğin, Fadl b.Şâzân’dan (öl.260/874) sonra Şeyh Saduk olarak anılan Muhammed b.Ali b.Babeveyhi (ö.381/991) şöyle der: “İnancımız odur ki Yüce Allah’ın Nebisi Muhammed’e indirdiği Kur’an, iki kapak arasındadır, insanların ellerinde olandır ve bundan fazla değildir.”(Şaban Karataş, Age.175), “Bizim, Kur’an’ın bundan (mevcut halinden) fazla olduğunu söylediğimizi ileri süren, yalancıdır”(Şaban Karataş, Age.175). Eş-Şeyh el-Müfid (öl.414/1022) “Deffeteyn/iki kapak arasında toplanmış olan Allahın Kelamında ekleme ve çıkarma olmadığını tekit etmiştir”(Şaban Karataş, Age.176).

el-Hûî, tahrif iddialarını etraflıca tartıştıktan sonra ulaştığı kanaati şu sözlerle özetler:

Şia muhaddislerinden bir topluluk ile Ehl-i Sünnet ulemasından bir topluluk Kur’an’da tahrifin olduğunu söylüyorsa da, Şia uleması ve muhakkikleri arasında yaygın olan, hatta üzerinde ittifak edilen görüş, tahrifin olmadığıdır” (el-Hui, Age.201, yine bkz.206).

Kur’an’da tahrif olduğundan bahsetmek bir hurafe ve hayalden ibarettir. Meseleyi etraflıca değerlendirmekten aciz veya bu meseleyi gündeme taşıma sevdasına kapılanlar hariç, hiçbir kimse bunu söyleyemez. Sevgi de insanı kör ve sağır eder. Meseleyi idrak eden, aklı başında insaf sahibi olan kimse için bunun asılsız ve hurafe olduğunda hiçbir şüphe yoktur.” .

Hangi kültür ve amaçla yazılmış olursa olsun, gerek Sünni gerekse Şii kaynaklarda bu yöndeki rivayet ve anlatımların gerçeği yansıtmadığı kabul edilerek Ehli Sünnet ve Şia ulemasının ortaklaşa yapacakları bir çalışma ile bunların belirlenmesi, zamanla vahyin yanında değişik kanallardan oluşan kültürün yansımaları olduğunun ortaya konulması ve bütün dünyaya deklare edilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Hatta rivayet kitaplarında bunlar belirlenerek yeni baskılarda çıkarılması ve söz konusu kitapların arkasında eklenerek uydurma olduklarının belirtilmesi uygun olur. Böylece her okuyucu bunları gördüğü zaman asılsız olduklarını anlar ve yer aldıkları kaynaklardan dolayı onlara inanmayı sürdürmez. İslam’a içeriden ve dışarıdan yapılan saldırılara karşı koymaya çalıştığımız kadar kendi evimizdeki pislikleri de temizlememiz gerekir. Çünkü her iki kesimin kaynaklarındaki bu tür rivayetler ve anlatımlar Müslümanların bindikleri dalı keserken, düşmanın ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramadığını her müslümanın anlaması lazımdır.

Kur’an’ın mevsûkiyetini gölgeleyen bunca rivayete Şii ve Sünni rivayet kitaplarında insanların yer vermesine ve inanmasına karşın, Kur’an’ın indiği gibi korunduğunu oryantalist Nöldeke şöyle belirtir:

“Şimdi elimizde bulunan Kur’an’ın biçimi esas olarak, Peygamber’in vefatından sonra iki üç yıl içinde oluşmuştu. Osman metni, Hafsa nüshasının bir kopyası olduğuna göre, Kur’an, Hz. Ebu Bekir veya en geç Osman’ın yönetimi sırasında bitirilmiştir. Mamafih bu işlem, muhtemelen sadece sûrelerin kompozisyonu ve sırasına özgü kalmıştır. Tek tek vahiylerin, Peygamber’in bıraktığı veya yazdırdığı şekilde kâğıda geçirildiğinden emin olabiliriz (…). Gerçekten Muhammed objektiftir ve kitaptaki vahiyleri aktarmıştır. Kendisinin bu vahiylerin yazarı olmadığını ve Tanrı sözleriyle Tanrı istemini aktarmaktan öteye geçmediğini açıkça söylemiştir. Kur’an’da sadece ve sadece Tanrı konuşur. Hayatından çıkardığımız sonuca göre Peygamber bu düşüncelerinde son derece samimiydi… Sonuçta Kur’an-ı Kerim, tek bir kişiye, dolayısıyla onun Levh-i Mahfuz’dan okuduğu kutsal vahiylere dayanır.”(Theodor Nöldeke’den naklen Adil Yavuz, agm.).

Kur’an’ın bu tür ahmak dostlarının onu eleştirmek için fırsat kollayan düşmanın eline nasıl koz verdiğini  bir yazar şöyle örneklendirir:

İtkan’ında bir takım zayıf rivayetlerden bahseden Suyuti pek güvenilir değildir.” (Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, LXXI). Suyuti’nin naklettikleri içerisinde reddedilmeyecek haberlerle yalan ve uydurma rivayetler de vardır. Evla olan, onun bunlar hakkında uyanık olması ve kitabından bunları temizlemesiydi. Oryantalistler ve onlara tabi olan mukallitleri Kur’an’a ve İslam’a saldırmak için bu rivayetleri araç olarak kullanmışlardır.

Nitekim İslam Ansiklopedisi Kur’an maddesinin yazarı oryantalist F. Buhl, Suyuti’nin el-İtkan adlı eserinden yola çıkarak, “Peygamber öldüğü zaman Kur’an’ın ne halde bulunduğunu çok kat’i bir şekilde tespit etmek mümkün değildir” diyebilmiştir. (İA; VI, 1000)

Yine, Turan Dursun, Suyuti’nin naklettiği bir haberi (el-İtkan, II/717) kullanarak şunları söylemiştir: “Bu tanıklık, bugün elimizdeki Kur’an’la Muhammed’in vahiy katiplerine yazdırdığı bildirilen Kur’an’ın aynı olmadığını çok açık biçimde anlatmıyor mu? Kaldı ki İbn Ömer, bu sözü Osman dönemindeki derlemeden sonra söylemiştir. Yani Osman döneminde oluşturulan “mushaf”ın orijinali de yok. O el yazması, dünyanın hiç bir yerinde bulunmuyor.” (Turan Dursun, Kur’an, 112).

Tilavet neshi kavramı ile formüle edilerek doğruluğu savunulan belirttiğimiz rivayetleri de kullanarak Dursun şunları da sözlerine ilave etmiştir: “Şu açıklamalar, Kur’an’da şu kadar sûre, bu kadar âyet var denirken, bunu tam ve gerçek anlamıyla söyleyebilmenin öyle kolay olmadığını ortaya koymaktadır. (…) Durum böyle olunca, Kur’an’daki sûre ve âyet sayısı şu kadardır, demek ve gerçekte tam anlamıyla belirtmek kolay olmuyor.”(Turan Dursun, Kur’an, 112-113).”

Ne olursa olsun, Kur’an’ın Allah’ın insanlığa son mesajı olması nedeniyle onun tarafından korunduğu “Şüphesiz Zikr’i/Kitabı biz indirdik, onun koruyucusu elbette biziz.” (Hicr 15/9), “Sana biz okutacağız ve asla unutmayacaksın.” (Ala 87/6) gibi âyetlerle sabittir.

BUGÜNE KADAR KUR’AN’IN BİR SÛRESİNİN VEYA TÜMÜNÜN BENZERİ YAPILAMADIĞI GİBİ, SÛRELERİNİ VEYA TÜMÜNÜ BOZMAK VE DEĞİŞTİRMEK DE MÜMKÜN DEĞİLDİR. ÇÜNKÜ ALLAH’IN İNSANLIĞA EVRENSEL SON MESAJI OLUP KORUMASI ALTINDADIR.

MAALESEF EHL-İ SÜNNET VE ŞİA KAYNAKLARINDA KUR’AN’IN MEVSUKİYETİNİ GÖLGELEMEYE YETECEK VE ARTACAK KADAR RİVAYET VE KÜLTÜR BULUNMAKTADIR.

ŞİA KİTAPLARINDA KUR’AN’DAN EHL-İ BEYT VE İMAMETLE İLGİLİ ÂYETLERİN ÇIKARILDIĞI VEYA DEĞİŞTİRİLDİĞİ KÜLTÜRÜ YAYGINDIR.

ALLAH’TAN BİR VAHİY OLMADIKÇA, HANGİ MEZHEP VE MEŞREPTEN OLURSA OLSUN HİÇ KİMSENİN KUR’AN ÂYETLERİNİN MENSUH OLDUĞUNU, DEĞİŞTİRİLDİĞİNİ, ÇIKARILDIĞINI, EKLENDİĞİNİ VEYA UNUTTURULDUĞUNU SÖYLEYEREK ALLAH ADINA KONUŞMAYA HAKKI YOKTUR

KUR’AN’IN BİR ŞEKİLDE DEĞİŞTİRİLMİŞ VEYA TAHRİF EDİLMİŞ OLDUĞUNU İDDİA EDENLERE ESKİ VE YENİ ŞİA ULEMASINDAN GÜÇLÜ İSİMLERİN KARŞI ÇIKTIĞINI VE İDDİALARIN GERÇEKDIŞI OLDUĞUNU BELİRTTİKLERİNİ GÖRÜYORUZ.

KUR’AN’IN TAHRİF EDİLMİŞ OLDUĞU YÖNÜNDEKİ RİVAYETLERİN, EHL-İ SÜNNET VE ŞİA ULEMASININ ORTAKLAŞA YAPACAĞI BİR ÇALIŞMA İLE BELİRLENMESİ, KÜLTÜRÜN YANSIMALARI OLDUĞUNUN ORTAYA KONULMASI VE BÜTÜN DÜNYAYA DEKLARE EDİLMESİ GEREKİR.

İbrahim SARMIŞ, Prof.Dr., Arap Dili ve Edebiyatı  emekli öğretim üyesi

Kurani Hayat, SAYI-08 Vahiy 2009-09

http://kuranihayat.com/content/kur%E2%80%99an%E2%80%99-mevs%C3%BBkiyetinikorunmu%C5%9Flu%C4%9Funu-rivayetlerin-g%C3%B6lgelemesi-ibrahim-sarmi%C5%9F

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

24th Nisan 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

 

MATEMATİK  VE  19


Kuran’daki matematiksel mucizeleri incelediğimiz bundan önceki bölümde, Kuran’ın matematiksel mucizelerinin anlaşılması kolay, taklidi imkansız özelliğine tanıklık ettik. Kuran’ın matematiksel mucizeleri, matematik eğitimi almamış, sadece saymayı ve rakamları bilen kişilerin tanıklık edebilecekleri niteliktedir. Fakat güçlü bir matematiksel bakış açısına sahip olanların, bu mucizelerin büyüklüğünü daha da iyi kavrayabilecekleri kanaatindeyiz.

Kuran’daki 19 sisteminin oluşturduğu mucizevi yapı da birçok yönüyle anlaşılması kolay, taklidi imkansız bir yapıdadır. Fakat bu mucizenin anlaşılması bilgi gerektirirken, taklidi ise imkansız olan yönleri de vardır. Bu kitabımızda anlaşılması kolay örnekleri daha çok vereceğiz. Fakat kitabın farklı okur kitlelerine hitap edeceğini düşünüp, anlaşılması bilgi gerektiren yönlere de değineceğiz.

“Matematik, Allah’ın Evren’i yazmakta kullandığı dildir.” Galile’nin meşhur sözüdür. Kuran’daki matematiksel mucizelerle, Allah’ın, Evren’i yazmakta kullandığı dili, insanlara rehber olarak gönderdiği kitapta da kullandığına tanıklık ediyoruz. Bu mucizenin bize öğrettikleri; İngiltere Kraliyet Ailesi, New York Borsası, Şampiyon Kulüpler karşılaşmaları hakkında değildir. Bu mucezinin bize öğrettikleri, Evren’in Yaratıcısı, yaratılış sebebimiz, öldükten sonraki yaşantımız hakkındadır. Çünkü tüm bu saydığımız konular Kuran’ın mesajlarında açıklanmıştır. İncelediğimiz mucize ise Kuran’ın değişmezliğini ve taklidi imkansız, insan gücünün çok üstündeki yapısını ortaya koymaktadır.

Hrovista of Gandersheim’in dediği gibi: “Yaratıcımızın bilgeliğini ve bilgisinin muhteşemliğini takdir etmeye bizi yöneltmeyen her tartışma boştur. O Yaratıcı ki Evren’i hiçlikten yarattı ve her şeyi sayılarla, ölçüyle, ağırlığıyla düzenledi. Ve insanlığa üzerinde çalışıldıkça birçok yeni mucizeler sunacak bilimleri formüle etti.” Bizi yoktan yaratan Yaratıcımız ile ilişkilendirilemeyen her konu, bu konuya kıyaslanırsa boştur. Yaratılış amacımız ve öldükten sonraki durumumuz, hayatımızın temel konusu olmalıdır. İşte incelediğimiz Kuran’ın bu mucizeleri, bizi, hayatın bu temel konularında sonuçlara götürmekte, bize deliller sunmaktadır.

 

DELİLLER  VE  İNKARCILAR

İşte bunlar sana haberlerini aktardığımız toplumlardır. Gerçekten de elçileri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi. Ama daha önceden yalanladıklarına inanmadılar. Allah inkârcıların kalplerini böyle damgalar.

7-Araf Suresi 101

Allah birçok defa insanlara gönderdiği mesajları delillerle desteklemiştir. Fakat mesajları inkâr eden zihniyet, delillere de inkârcı mantığıyla yaklaşmış, inkâr etmeye şartlanmış bir şekilde delilleri ele almıştır. Allah’ın delillerine bu samimiyetsiz yaklaşımda bulunanlar, anlamaya çalışmak yerine, inkâr etmeye çalışmışlardır. Oysa Allah’ın mesajına her insanın ihtiyacı vardır. İnkar eden, kendi aleyhine inkâr eder. İnkarcıların yapmaları gereken ilk şey, inkâr etmeye şartlanmışlıktan kurtulmak ve Allah’ın delillerine samimi bir şekilde yaklaşmaktır. Şu kısacık hayattaki kibir ve inat yüzünden, Allah’ın vaadi olan sonsuz yaşama sırt dönmek hiç de akıl kârı değildir.

 

Bilgisizler dediler ki: “Allah bizimle konuşmalı veya bir delil gelmeli değil miydi?” Onlardan öncekiler de aynen onlar gibi konuşmuşlardı. Kalpleri birbirine benzedi. Delilleri gerçeği bilmek isteyenler için apaçık gösterdik.”

2- Bakara Suresi 118

 

Allah delillerini gereğince gösterir. Allah’ın delillerinin inkârcıların arzularına göre oluşması, “Allah görünsün”, “Melekler gökten insin” şeklinde beklentiler boşunadır. Allah delillerini anlamaya niyeti olanlar için apaçık sergilemektedir. Günümüzde bilim, Dünya’da saygın bir yer edinmiştir. Bilimlere temel teşkil eden matematik ise en saygın konumdadır ve bilimsel gerçeklikler en sağlam dayanaklarını matematiksel verilere dayandırmaktadır. En şüpheci kişiler bile matematiksel kesinlik karşısında teslim olmak durumundadırlar. Konuşmasını saçmalığa götürmeyen her kişi matematiksel kesinlikler karşısında gerçeği kabul etmek zorundadır. İçinde bulunduğumuz bu dönemde Allah, Evren’i yazdığı dil olan mate-matikle, insanlara gönderdiği kitabını da yazdığını açığa çıkarmıştır. Böylece Allah’ın kitabı kendi içinde taşıdığı mucizeleriyle, kendisinin doğruluğunu, mesajının güvenilirliğini ispatlamaktadır.

 

38- Yoksa “Onu uydurdu” mu diyorlar? De ki “Eğer doğru sözlülerseniz, Allah’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın da bunun benzeri olan bir sure getirin.”

39- Hayır, onlar bilgisini kavramadan ve yorumu kendilerine gelmeden yalanladılar.  Kendilerinden öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Bak da gör nasıl olurmuş zalimlerin sonu.

10- Yunus Suresi 38-39

İnkarcılar anlamaya çalışmak yerine, inkâr inadını benimseyince, Allah’ın delillerini anlamaya çalışmadan, aceleyle inkâr etmektedirler. Bu inkâr, bir mantığa, bir delile dayanmamaktadır. Muhalefet hissi, kibir ve inat, inkârcı zihniyetin hareketlerinde motor güç olmaktadır. Bunların hangi delili görürlerse görsünler inanmayacaklarını Kuran haber vermektedir:

109- Kendilerine bir delil gelse, kesin olarak ona inanacaklarına dair tüm güçleriyle Allah’a yemin ettiler. De ki: “Deliller ancak Allah’ın katındadır, onlara geldiği zaman onların inanmayacağını anlamıyor musunuz?

110- Onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz de ilk seferinde buna inanmadıkları gibi bırakırız. Azgınlıkları içinde şaşkınca bocalar dururlar.

111- Eğer onlara melekleri indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına getirip toplasaydık; Allah’ın diledikleri hariç, yine inanacak değillerdi. Ne var ki çokları cahillik ediyorlar.

6- Enam Suresi 109-111


ZATEN İNANIYORUZ, DELİLE NE GEREK VAR DENİR Mİ?

Kuran’daki bilimsel ve matematiksel mucizeleri gördükten sonra, bazı insanların “Biz Kuran’a zaten inanıyoruz! Delile ne gerek var?” dediklerine tanık olmaktayız. Kuran’a, delilsiz inandığını söyleyenlere bir dediğimiz yok. Fakat eğer “Delile ne gerek var?” derlerse “Orada dur!” dememiz gerekmektedir.

Tek başına babasına ve tüm toplumuna karşı çıkan Hz. İbrahim, Kuran’da övülmüş bir Peygamber’dir. Kuran’ın övdüğü Hz. İbrahim dahi Allah’tan delil istemiştir (Bakınız 2-Bakara Suresi 260). “Delile ne gerek var?” diyenler, Allah’ın delillerini incelemeyi küçümser bir tavır takınanlar, siz Hz. İbrahim’den daha mı sağlam bir imana sahipsiniz?

İnananların Allah’ın delillerine karşı tavrı, bu delilleri minnettarlıkla karşılamak şeklinde olmalıdır. Allah, eğer bir delilini açığa çıkartıyorsa, bunun muhakkak bir nedeni olmalıdır. Bir kişi, delile ihtiyacı olmadığını düşünüyorsa bile Allah’ın dinine, insanların kalbini ısındırtmak için bu delilleri öğrenmesi ve başkalarına iletmesi gerekmez mi? Allah’ın delillerine inananlar sahip çıkmazsa, bunlara kim sahip çıkacaktır?

Kitabımızın bu bölümünde inceleyeceğimiz 19 mucizesi için de aynısı geçerlidir. 19, Kuran’ın değişmediğini ispat etmek için ve Kuran’ın mucizevi yapısı için bir delildir. Üstelik Allah Kuran’da 19’un inananların inancını kuvvetlendireceğine dikkat çekmiştir. (74-Müddesir Suresi 31)

Bilimlerin temeli olan ve rasyonalitenin doruğu olan matematikle gösterilen bir mucize-ye, rasyonaliteyi inkâr edenler tanık olamaz. 19, kör taklit duvarını yıkıp, yerine akılcı, delilli düşünmeyi bina eden bir mucizedir. Arkadaşlarının, içinde bulunduğu toplumun, ailelerinin psikolojik ve ekonomik desteğini gereğinden fazla önemseyenler; içinde bulundukları toplumla ters düşmekten, Allah’ın delilleriyle ters düşmekten daha çok korkanlar; taklitçi inancın rahatlığını, araştırıcı ve akılcı inancın sağlamlığına tercih edenler, “Bu fikirleri ben önceden inkâr ettim, şimdi bunları kabul edersem insanlara ne derim?” diyerek Allah’tan daha çok insanlardan utananlar bu mucizelere tanıklık edemezler. Bu tiplerin akılları, bu mucizeye tanıklık etse de dilleri ve gönülleri bu mucizeyi inkâra çalışır.

NEDEN  19

Kuran’da 19 mucizesinin varlığından bahsedip, Kuran’daki kelimelerin, ayetlerin, surelerin 19’la ve 19 sayısının katlarıyla ilişkili olduğunu söylediğimizde, en çok duyduğumuz sorulardan biri “Neden 19?”dur. Eğer ileri sürülen sayı 11 veya 23 olsaydı “Neden 11?”, “Neden 23?” diye de sorulabilirdi. Fakat ileri sürülen sayı 19’dur ve soru “Neden 19?”dur. Bu sorunun cevabını şöyle verebiliriz.

1- Kuran’da 74. sure olan Müddessir Suresi’nin 30. ayeti “Üzerinde 19 vardır.” şeklindedir. Aynı surenin 31. ayeti ise 19’un fonksiyonlarını anlatır. Böylece 19, Kuran’da fonksiyonlarına dikkat çekilen yegane sayıdır. İlerideki başlıklarda Müddessir Suresi’ni detaylıca inceleyeceğiz. Bizce, 19’un sırf bu özelliği bile “Neden 19?” sorusu için yeterli cevaptır. Çünkü Allah 19 sayısını seçmiş ve bunu Kuran’da hiçbir sayıyı vurgulamadığı şekilde 19’u vurgulayarak göstermiştir. Bu temel nedenin yanında “Neden 19?” sorusuna bazı yan nedenler de sayabiliriz. Diğer maddeler bu yan nedenleri belirtmektedir:

2- 19 asal bir sayıdır. Yani 19 sadece kendisiyle ve 1 ile bölünebilen bir sayıdır. (Güvenlik şifreleri oluşturulurken asal sayıların kullanılması, bankaların, istihbarat örgütlerinin de bir tercihidir.) Eğer Kuran’ın şifresi bir kompozit sayı üzerine kurulu olsaydı, o zaman Kuran’ın bu sayının mı yoksa çarpanlarının mı üzerine kurulu olduğu tartışmalı olacaktı. Örneğin 21 sayısının çarpanları 7 ve 3’tür. Kuran’ın şifresi 21 sayısının üzerine kurulu olsaydı, 21’in katı olan her sayı 7’nin ve 3’ün de katı olduğu için Kuran’ın şifresinin bu sayılardan hangisinin üzerine kurulu olduğu tartışılabilirdi.

3- 19’u meydana getiren 1, sayma sayıların en küçüğü, 9 ise tek haneli en büyük sayma sayısıdır. Ayrıca 1 ve 9’un şekli birçok ayrı yazım dilinde birbirine en çok benzer şekildedir. Örneğin Arapça’daki yazılımlar ve Dünya’da yaygın olarak kullanılan yazılım şekli, çok ben-zerdir.

4- 19, 10 ve 9 sayılarının 1. kuvvetlerinin toplamına (10+9= 19) ikinci kuvvetlerinin ise farkına (100-81= 19) eşittir. Bu özelliğe sahip tek sayı 19’dur.

5- Bizim bilebildiğimiz özel bölünebilme özelliğine sahip en büyük asal sayı, 19’dur. Bu özellik şöyledir: 19’un katı olup olmadığını incelediğiniz sayının, son rakamının 2 katını alıp bir önceki sayıya ekleyin ve 19’dan büyük bir sayı elde ettiyseniz bu sayıdan 19’u çıkarın. Elinizde kalan sayıyı, aynı başta olduğu gibi 2 ile çarpın ve sonuna dek aynı işlemi sürdürün. Sonuçta, 19’un katı olan bir sayı karşınıza çıkarsa incelediğiniz sayı 19’un katıdır. Örneğin 1254 sayısını ele alalım ve bu sayının 19’un katı olup olmadığını inceleyelim. 1254’ün son rakamı 4’ün 2 katını alın bir önceki rakama ekleyin. 8’i, 5’e eklediğinizde 13 eder. Bu sayının 2 katı 26’dır. 26’dan 19’u atın 7 kalır. 7’yi bir önceki 2 sayısına ilave edin 9 eder. 9’un iki katını alın 18 eder. 18’e 1’e ekleyin, 19 eder. Demek ki 1254, 19’un tam katıdır. 19 koduna bağlı birçok veri 19’un katı olan sayıların bulunmasına bağlıdır. Görülüyor ki, bu işlem için yaygın bölme işlemi dışında, elimizde ekstra bir metod daha vardır.

19’un, bu saydığımız özellikleri gibi birçok ilginç özellikleri daha vardır. Evren’de, kimyadaki elementler ile ilgili tabloda da 19’larla ilgili ilginç yaklaşımlar yapılmaktadır. Fakat bunlar, bu kitabımızın konusu değildir ve bu çalışmalar üzerinde daha çok tartışmalar yapılması gerektiğini söylemeliyiz.

Kuran’da bir matematiksel sistemin -19’ları bilmesek de- varlığını KUM’ları incelerken bir önceki bölümde gördük. Bunun üzerine eğer biri kalkıp Kuran’ın belli bir sayıya dikkat çekip çekmediğini araştırırsa, Kuran’ın hiçbir sayıya dikkat çekmediği şekilde asal bir sayı olan 19’a dikkat çektiğini görür.

İşte Kuran’ın dikkat çektiği bu sayının katları üzerinde, Kuran’da birçok kodlamanın bulunduğuna tanıklık ediyoruz. “Neden 19?” sorusunun asıl cevabı budur. Diğer cevaplar, bunun yanında enteresan yan özelliklerdir.

 

ALLAH BİR’DİR: 19


 

Kuran’ın en temel mesajı Allah’ın birliğidir. Allah’ın birliği Kuran’da “Vahid” kelimesiyle anlatılır. “Vahid” kelimesinin matematiksel değeri ise 19’dur.

Konuyu bilmeyenlere bir kelimenin matematiksel değerinin (ebcedinin) ne demek olduğunu anlatalım. Kuran’ın indiği dönemde Araplar matematik için ve normal yazıda aynı harfleri kullanırlardı. Elif harfi yazıda “E” sesine, matematikte 1’e karşılık gelirdi. Veya “Vav” harfi yazıda “V” sesine, matematikte “6” rakamına karşılık gelirdi. Arapça’daki harflerin matematiksel karşılıklarını aşağıdaki şemada görüyorsunuz (Kitabımızın içinde bu tablodaki verilerden çok sık yararlanacağız)

 

  Elif
1

 

Ye

10

Ta

9

Ha

8

Ze

7

Wav

6

He

5

De

4

Cim

3

Be

2

Kaf

100

Sad

90

Fe

80

Ayn

70

Sin

60

Nun

50

Mim

40

Lam

30

Kef

20

Ğayn

1000

Za

900

Dad

800

Dhe

700

Kha

600

Tse

500

Te

400

Şın

300

Re

200

Arapça Vahid kelimesi Vav+Elif+He+De harfleriyle yazılır ve bu harflerin toplamı

6+1+8+4= 19’dur.

Vav

6

 

+

Elif

1

 

+

Ha

8

 

+

De

4

 

=

Toplam

19

Matematiksel değeri 19 olan “Vahid” ismi, Kuran’da Allah için tam 19 kere kullanılır.

Bu ayetlerin listesi sırasıyla şöyledir:

Sıra No 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
Sure ve Ayet No 2-163 4-171 5-73 6-19 12-39 13-16 14-48 14-52 16-22 16-51

 

Sıra No 11 12 13 14 15 16 17 18 19
Ayet No 18-110 21-108 22-34 29-46 37-4 38-65 39-4 40-16 41-6

Bu ayetlerin dışında “vahid” kelimesi 7 kez kullanılır. Fakat bu geçişler Allah’ı değil; bir kapı, bir çeşit yemek gibi başka şeyleri anlatır.

Vahid isminden türeyen “Vahiden” formu da Kuran’da 5 kez geçer ve Allah’ın birliğini anlatır. Fakat “Vahiden” ismi bir “Elif” fazlayla yazılır ve bundan dolayı “Vahiden”in matematiksel değeri 19 olmaz. Böylece Allah’ın, matematiksel değeri 19 olan formuyla “Vahid” ismi, 19 kez geçmektedir. Vahid isminin tüm formlarının 19’un katı olmaması da gereklidir. Çünkü yalnızca Allah’ın 4 ismi 19’un tam katı kadar geçmelidir. (Bunun nedenini Allah’ın isimlerinin oluşturduğu muhteşem simetrik tabloda ileride göreceğiz.)

 

KURAN’DA 19 NASIL GEÇİYOR


 

19 enteresan özellikleri olan asal bir sayıdır ve Allah’ın birliğini belirten “Vahid” isminin matematiksel değeri 19’dur. Peki 19’un önemine asıl dikkatlerimizi çeken, Kuran’daki 19’un fonksiyonlarına işaret eden ifadeler nasıldır? Kuran’ın 74. suresi Müddessir (Gizlenen) suresi 19 sayısına dikkat çekilen suredir. Konumuz açısından önemine binaen 19’dan bahsedilen ayetleri, daha önceki ayetlerden başlayarak okuyalım:

24- Şöyle dedi: “Bu aktarılarak öğretilen bir büyüden başka bir şey değil”

25- “Bu sadece bir insan sözüdür.”

26- Onu Sakar’a atacağım.

27- Sakar nedir bilir misin?

28- Ne bırakır, ne de yüklenir.

29- İnsanlar için tablolar sunandır O.

30- Üzerinde 19 vardır.

31- Ateşe bekçi olarak sadece melekleri atadık. Onların sayısını da: İnkarcılar için bir fitne kıldık. Ta ki; kendilerine kitap verilenler kesin bir bilgiyle inansın. Kendilerine kitap verilenler ve inananlar kuşkuya düşmesin. Kalplerinde hastalık olanlarla, inkârcılar da “Allah bu örnekle neyi anlatmak istedi” desinler. Böylece Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğruya iletir. Efendi’nin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu insanlara bir hatırlatıcıdır.

32- Hayır Ay’a andolsun

33- Dönüp gittiği zaman geceye

34- Ve ağardığı zaman sabaha

35- Bu gerçekten büyüklerden biridir.

36- İnsanlar için bir uyarıcıdır.

37- İlerlemek ya da geride kalmak isteyenleriniz için.

74- Müddessir Suresi 24-37

 

KURAN’A GÖRE 19’UN FONKSİYONLARI

Kuran’da 19 dışında da sayılar geçmektedir. Fakat bu sayıların hemen hepsi bir ismi nitelemek için kullanılmıştır. Dört ay, yedi gök, bin ay gibi… Fakat 30. ayette “Üzerinde 19 var” diye 19 vurgulandıktan sonra, 31. ayette “Onların sayısını da…” denerek, 19’un fonksiyonları anlatılmaktadır. Bu fonksiyonlar şöyledir:

1- İnkarcılar için bir fitne [Bir bela, aleyhlerine durum oluşturan bir unsur]

2- Kitap verilenleri [Yahudileri, Hıristiyanları] ikna etme özelliği

3- İnananların kesin bir bilgiyle inanmasını sağlama

4- İnananların ve kitap verilenlerin kuşkularını yok etme

5- Kalplerinde hastalık olanların, inkârcıların anlayamayacağı, bu örneği hafife alacağı bir durum oluşturma. [Ayette kalplerinde hastalık olanların ve inkârcıların “Allah bu örnekle neyi anlatmak istedi?” diye sorduklarını görüyoruz. Kanaatimize göre bu soru, merak eden insanların sorusu değildir. Bu soru, sırf karşı çıkmak için inkârcı psikolojisiyle yapılmış, ayeti hafife alan bir yaklaşımın ifadesidir.]

İnkarcının, Kuran için “Bu sadece bir insan sözüdür” dediği 25. ayette anlatıldıktan sonra 31. ayette, 19’un inkârcıya bir fitne olduğu vurgulanıyor. Görülüyor ki 19, Kuran’ın insan sözü olduğu iddiasına karşı bir cevaptır. Bir sayı ve bir cevap… Aynı zamanda bu sayı kuşkuları giderip, kesin bilgiyle inanılmasını sağlıyor. 19 mucizesi keşfedilmeden önce, bunun insanlar için ne kadar inanılmaz olduğunu siz düşünün. 19 mucizesinin anlaşılması için 1400 yılı aşkın bir zaman gerekmiştir ve vakti gelince Müddessir (Gizlenen) Suresi’nin içinde gizlenen mucize açığa çıkmıştır. Bu mucize açığa çıktıktan sonra gerçekten de Kuran’ın insan sözü olduğunu söyleyenlere bu mucizenin cevap verdiği, nasıl inananların ve kitap verilenlerin kesin bilgiyle inanmalarına ve kuşkularının giderilmesine katkıda bulunduğu ve niye 19’un bu fonksiyonlarından Müddessir Suresi’nin 35. ayetinde “Bu gerçekten büyüklerden biridir.” diye bahsedildiği anlaşılmaktadır.

 

MÜDDESSİR SURESİ VE 19’UN BULUNMA TARİHİ


Kuran’ın içindeki 19 koduna, ilk olarak 1974 yılında dikkat çekilmiştir. Daha sonra birçok araştırmacının katkılarıyla Kuran’daki bu sistem ile ilgili birçok mucize açığa çıkmıştır. Müddessir Suresi 74. suredir ve 19 ile 74’ü arka arkaya koyduğumuzda çıkan sayı, aynı zamanda bu mucizenin bulunuş tarihidir.

Bu mucize ile ilgili ilk veriler Amerika’da yaşayan müslümanlarca ortaya kondu. Mucizenin ortaya konduğu tarihte, Dünya’daki en yaygın takvim miladi takvimdir ve bu takvim tam 1974 yılını göstermektedir. Yani Hz. İsa’nın doğumundan 1974 yıl sonra bu gizlenen mucize, Kuran’ın Müddessir (Gizlenen) suresinde işaret edilen mucize açığa çıkmıştır.

Bu mucizenin bulunduğu tarihte Peygamberimiz’in Mekke’den Medine’ye hicreti ile başlayan takvim 1393 yılını göstermektedir. Bilindiği gibi Peygamberimize Kuran, hicretten 13 yıl önce vahyedilmeye başlanmıştır. Yani bu mucize Kuran’ın vahyedilmeye başlamasından tam 1406 yıl sonra keşfedilmiştir. Peki 1406 nedir? Sıkı durun 1406= 19×74’tür.

19 Mucizesinin keşif tarihi 1974
19 Mucizesinin 19’u ve19’un geçtiği 74’üncü surenin arka arkaya yazımı 19-74
Kuran’ın vahyinden kaç yıl sonra bu mucizenin keşfedildiği 19×74(1406)

 

Kuran’daki sayısal mucizeye işaret eden Müddessir (Gizlenen) Suresi’nin kendisi baştan aşağı sayısal mucizeler ile doludur. 19 mucizesinin 19’unu, bu mucizenin anlatıldığı surenin (74) arkasına koyduğumuzda oluşan sayı aynı zamanda 19 mucizesinin keşif tarihi olan 1974’ü vermektedir. Acaba inkârcılar buna ne der? Tesadüf. Peki Kuran’ın inişinden sonra geçen 1406 yıl aynı 19 ile aynı 74’ün bu sefer çarpımını verir. Peki inkârcıların buna cevabı ne olacaktır? Yine tesadüf… Acaba 19 mucizesinin bulunuş tarihinin Müddessir (Gizlenen) suresinde kodlu olduğuna dair vereceğimiz ilave müthiş delillere inkârcılar yine tesadüf deme yüzsüzlüğünü gösterebilecekler mi? Müddessir Suresi’nin ilk iki ayeti şöyledir:

1- Ey gizlenen

2- Kalk ve uyar

74- Müddessir Suresi, 1-2

Surenin ilk ayeti gizlenene (müddessir) seslenmekte ve ikinci ayeti artık kalkış vaktinin geldiğini, uyarmaya başlamasını söylemektedir. İşte bu iki ayet, toplam 19 harftir. Bu iki ayetin sayısal değeri (ebcedi) acaba kaçtır dersiniz. Duyunca inanmakta zorluk çekebilirsiniz. İşte bu iki ayetin sayısal değeri tam 1974’tür. Anlamın, matematiğin ve bir mucizenin gerçekleşmesinin uyumu ancak bu kadar mükemmel olabilir.

Sıra No 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
Harf Ya Elif Elif Ya He Elif Elif Lam Mim De
Sayısal Değer 10 1 1 10 5 1 1 30 40 4

 

Sıra No 11 12 13 14 15 16 17 18 19
Harf Tse Re Kaf Mim Fe Elif Nun Dhe Re

 

Sayısal Değer 500 200 100 40 80 1 50 700 200

 

Toplam 1974

 

Kuran, indiği dönemde Peygambere seslenirken, anlamsal uyum muhafaza edilerek, ileride gerçekleşecek olan mucizenin açığa çıkış tarihi de kodlanmıştır. Bu mucize 19 mucizesidir ve 19 harfle bu mucizeye işaret edilmektedir. Bu mucizenin ortaya çıkış tarihi olan 1974 ise, bu 19 harfin sayısal değerine eşittir. Ayrıca bu 19 harfin sayısal değeri, 19 mucizesinin 19’unun ve 19’un anlatıldığı sure olan Müddessir Suresi’nin numarası olan 74’ün arka arkaya yazılmış şeklidir.

Müddessir Suresi’nin birinci ayeti (74, 1) olarak gösterilir. Yine ilginçtir ki sayısal mucize açısından önemli bu ayetten itibaren Kuran’ın sonuna kadar 741 ayet vardır ve 741 (19×39)’a eşittir.

Muddessir Suresi 1.ayetin matematiksel gösterimi Bu ayetten Kuran’ın sonuna kadar olan ayet sayısı
74-1 741=(19×39)

 

 

 

BÜYÜKLERDEN BİRİ

Büyüklerden biri olarak nitelenen 19 mucizesinin (35. ayet) büyüklüğü, bu mucizenin anlatıldığı Müddessir Suresi’ndeki matematiksel kodlamalardan başlayarak kendini göstermektedir.

Müddessir Suresi’nde, Kuran’ın insan sözü olduğunu söyleyen kişinin “Sakar”a atılacağı söylenir. 27. ayette “Sakar nedir bilir misin?” diye sorularak “Sakar”ın anlamının ne olduğu gündeme getirilir. Daha sonra “Sakar”; her şeyi kapsayan, insanlar için tablolar sunan bir ceza olarak tarif edilir. Bu ceza, cehennem olarak düşünülebileceği gibi, inkârcılara cevap olan 19 olarak da düşünülebilir. Cehennemin her şeyi kapsayan, insanlara yaptıklarını gösteren özelliği gibi, 19’un da tüm Kuran’ı matematiksel bir sistem olarak kaplayıp koruyan, tablolar sunarak mucizesini belli eden, böylece inkârcıların “Bu sadece bir insan sözüdür.” iddiasına cevap veren özelliği vardır. “Sakar”a bu iki anlamdan hangisi verilirse verilsin, 31. ayette, 19’un fonksiyonlarına dikkat çekildiği için sonuç değişmez.

Her durumda “Sakar” kelimesi 19 mucizesi açısından önemli bir kelimedir ve Kuran’da 4 defa geçen bu kelimenin 3’ü Müddessir Suresi’nde geçmektedir. Müddessir Suresi’ndeki bu 3 geçişin de matematiksel olarak kodlandığına tanık oluyoruz. Müddessir Suresi’nde “sakar” kelimesi 26., 27. ve 42. ayetlerde geçer. Bu 3 ayetin toplamı ise 95’tir (19×5). Ayrıca bu 3 ayetin matematiksel değerlerinin toplamı da 1900’dür. 1900 hem (19×100)’e eşittir, hem de bu 3 ayetin matematiksel değeri ile Müddessir Suresi’nin numarası olan 74’ü toplarsak gene 19 mucizesinin bulunma tarihi ortaya çıkar.

 

Müddessir Suresi’nde Sakar kelimesinin geçtiği ayetlerin numaraları Toplam
26+27+42 95(19×5)

 

Müddessir Suresi’nde geçen Sakar kelimesinin geçtiği ayetlerin matematiksel değeri

 

26

556

+ 27

683

+ 42

661

Toplam

1900(19×100)

 

Sakar kelimesinin geçtiği ayetlerin matematiksel değeri Müddessir Suresinin Numarası Toplam

 

1900                               +                                  74                         1974 (19 Mucizesinin keşif tarihi)

 

MÜDDESSİR SURESİNDEKİ DİĞER MUCİZELER

Müddessir Suresi’nin tüm ayetlerinin çok kısa olmasına karşın 19’un fonksiyonlarını anlatan Müddessir Suresi’nin 31. ayeti çok uzundur. Bakara Suresi’nin 282. ayeti en uzun Kuran ayeti olmasına rağmen içinde bulunduğu Bakara Suresi’nin ayet başına kelime ortalamasının 6 katı kadar uzundur. Müzemmil Suresi’nin 20. ayetinde de benzer bir özellik vardır, fakat o ayet de içinde bulunduğu surenin ayet başına kelime ortalamasının 8 katı kadar uzunluktadır. Oysa Müddessir Suresi 31. ayeti içinde bulunduğu surenin ayet başına kelime ortalamasından 12 kattan daha fazla uzundur. Böylece bu ayet, 6000’den fazla Kuran ayeti içinde bulunduğu surenin, kelime ortalamasına oranla en fazla kelimeye sahip ayet olup, özel bir konu-ma sahiptir. Böylece Kuran’da bir sayının (19) fonksiyonundan bahseden tek ayet olan Müddessir Suresi 31. ayeti, matematiksel olarak kelime sayısı açısından da özel bir konuma gelmektedir. Bu özellikten hareketle, bu ayetin kendi içinde, sureye göre konumunu, harf ve kelime sayılarını incelediğimizde; 19’un fonksiyonlarından bahseden bu ayetin, 19’a bağlı kodlanışına tanıklık ederiz. Bu özellikleri şöyle maddeleyebiliriz:

1-  Bu  ayet 57 (19×3) kelimeden oluşur. 19’un fonksiyonlarından bahseden bu ayet 19×3= 57 kelimeye sahipken “Üzerinde 19 vardır” diye geçen bir önceki ayet 3 kelimeye sahiptir. Böylece bu ayetin 19’un 3 katı olmasındaki 3 katsayısı da bir anlam kazanmaktadır.

2- Bu ayetin “… Allah bu örnekle neyi anlatmak istedi” diye biten kısmında, 19’un fonksiyonlarının anlatımı biter. Ayetin bu kısmı 38 (19×2) kelimeyken, geri kalan kısmı 19 kelimedir.

3- Müddessir Suresi’nin ilk 19 ayetinin 57 (19×3) kelime olması, bu sayının 19’un fonksiyonlarından bahseden tek ayete eşit olması da çok enteresandır.

4- 19’un fonksiyonlarını anlatan Müddessir Suresi’nin 31. ayetine kadar 95 (19×5) kelime geçmesi de Allah’ın 19’lu kodlanışı bu surede ne kadar yoğun kullandığının ayrı bir delilidir.

5- Müddessir Suresi’nin 30. ayeti 19 sayısının telaffuz edildiği tek ayettir. Müddessir Suresi’nin başından bu kelimenin (ondokuz) başlangıcına kadar tam 361 (19×19) harf geçmektedir. Allah’ın mucizesi ne kadar detaylı ve ne kadar büyüktür!

6- Müddessir suresi 56 tane numaralı ayete ve başında numarasız Besmele’ye sahiptir. Böylece Müddessir Suresi 56+1= 57 (19×3) ayettir.

Bu altı maddede belirttiğimiz özellikler kadar iddialı olmasa da iki noktaya daha dikkat çekmek istiyoruz. Müddessir suresinin 31. ayeti, Kuran’ın 19 katı kadar kelimeye sahip olan son ayetidir. Ayrıca Müddessir Suresi 31. ayette geçen “Efendinin ordularını kendisinden başkası bilmez” ifadesi 19 harftir.

19’un fonksiyonlarını anlatan Müddessir Suresi’nin 31. ayeti kaç kelimedir? 57

(19×3)

19’un fonkisonlarını anlatan Müddessir Suresi’nin 31. ayetinin 19’un fonksiyonlarını anlatan bölümü kaç kelimedir? 38

(19×2)

19’un anlatıldığı Müddessir Suresi’nin ilk 19 ayeti kaç kelimedir? 57

(19×3)

19’un fonksiyonlarını anlatan Müddessir Suresi’nin 31. ayetine kadar surenin başından itibaren kaç kelime vardır? 95

(19×5)

Müddessir Suresi’nde geçen “Ondokuz” kelimesine kadar kaç harf vardır? 361

(19×19)

Müddessir Suresi kaç ayettir?

(Numarasız Besmele dahil)

57

(19×3)

Kuran’daki matematiksel mucizenin üzerine kurulu olduğu 19 sayısına işaret eden Müddessir Suresi’nin kendisinin matematiksel mucizeler ile dopdolu olduğunu gördük. Bu suredeki bir ilginç noktaya daha parmak basmak istiyoruz. Kuran’daki 19 mucizesinin keşif ta-rihi olan 1974 yılının yakınlarında Dünya’daki en önemli olay nedir diye düşünürseniz, 1969 yılında Ay’a gidilmesinin bu olaya en yakın, Dünya tarihinin gelmiş geçmiş en önemli olaylarından biri olduğunu anlarsınız. Ay’a gidiş tarihi 19 mucizesinin bulunmasından az bir zaman önce, Kuran’daki KUM’ların (Kelime Uyumlarındaki Matematiksel Mucizelerin) bulunmaya başlanmasından az bir zaman sonradır. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda 19’un fonksiyonlarını anlatan Müddessir Suresi 31. ayetinden hemen sonra 32. ayette “Hayır, Ay’a andolsun” ifadesiyle Ay’a dikkat çekilmesi anlamlıdır (Kitabımızın ilk kısmının 16. Bölümünde, Kuran’da Ay’a gidileceğine işaret eden ifadeleri inceledik).

1- Yaklaştı saat ve yarıldı Ay

2- Onlar bir delil görseler sırt çevirirler ve “Bu süregelen bir büyüdür.” derler.

54- Kamer Suresi 1-2

 

HERŞEY SAYILMIŞTIR


… O onların katında olanları tümüyle kuşatmıştır ve her şeyi saymıştır.

72- Cin Suresi 28

Bu ayetin son kelimesi “adeda”, aynı zamanda Cin Suresi’nin de son kelimesidir, çünkü bu ayet sure’nin son ayetidir. Her şeyin sayılmasını, her şeyin sayıya bağlanmasını belirten bu ifade, 19 mucizesi için önemlidir. Üstelik bu ifadenin kendisi de 19 ile ilgili özellikler göstermektedir. Bunlar şöyledir:

1- Sayma (Adda) kelimesinin tüm formları Kuran’da 57 (19×3) defa geçmektedir. (Bu ifadenin formlarından biri 74- Müddessir Suresi 31. ayette geçen “Onların sayılarını” ifadesidir. Bu da “adda” kelimesinin 19 mucizesi ile ilişkisini göstermektedir.)

2- Her şeyin sayıldığını söyleyen ifade 72- Cin Suresi 28. ayettedir. 72-28’i oluşturan rakamların toplamı 7+2+2+8= 19’u verir.

3- “Adda” kelimesi Cin Suresi’nin 285 (19×5) inci kelimesidir. Bundan bir sonraki konuda göreceğimiz gibi bu sayı aynı zamanda Kuran’da geçen sayıların adedine eşittir (Kuran’da 285 tane tam sayı geçer. Aynı sayıların tekrarı bu sayıma dahildir.).

4- “Adda” kelimesinin Cin Suresi’nin son ayetinin son kelimesi olduğunu gördük. Cin Suresi’nde geçen tüm ayetlerin son kelimelerinin harflerinin toplamı 114 (19×6) harftir.

5- Cin Suresi’nin 28 ayeti doğal olarak 28 kelimeyle bitmektedir. Fakat bu kelimelerin bir kısmı tekrar edilmiştir. Eğer tekrarsız olarak bu kelimeleri sayarsak 28 ayet 19 kelimeyle bitmektedir.

6- Bu bitiş kelimeleri Arap alfabesinin 19 harfinden oluşmuştur. Arap alfabesi 28 harftir.

7- “Adda” kelimesi Ayn+De+De+Elif harfleriyle yazılmıştır. Bu harflerin Cin Suresi’ndeki tekrarlarını yerine koyarsak sırasıyla 37+54+54+216 eder ve bu sayıların toplamı olan 361 (19×19)’dur.

 

KURAN’DA GEÇEN SAYILAR

Bir önceki başlıkta Kuran’da Allah’ın her şeyi sayıya bağladığının söylendiğini gördük. Bunun üzerine aklımıza ilk gelen Kuran’daki sayıları incelemek olmaktadır. Kuran’daki sayıları incelediğimizde de 19 mucizesi açısından ilginç sonuçlarla karşılaşmaktayız.

Kuran’da 30 tane tam sayı geçmektedir. Bu 30 tane tam sayının toplamı 19’un katını verir.

(Yıldızla işaretlenmiş olan sayılar tüm Kuran boyunca bir kez geçmektedirler.)

1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
19
20
30
40
50
60
70
80
99
100
200
300
1000
2000
3000
5000
50000
100000
162146=(19×8534)

 

Kehf Suresi’nde, mağarada kalan gençlerin mağarada 300 yıl kaldığı ve buna 9 yıl eklendiği geçer. Ayrıca Hz. Nuh ile ilgili 950 sayısı, doğrudan 950 denmeden, 1000 eksi 50 olarak söylenir. Böylece Kuran’da geçen sayıların toplamının, 19’un katı olma özelliği bozulmaz. 1000 ve 9 sayıları Kuran’da birden çok kez tekrar edilir. Eğer 309 ve 950 sayısı doğrudan verilseydi, Kuran’da geçen sayıların toplamı 19’un katını vermezdi.

Böylece eskiden beri merak edilen Allah’ın niye 950 sayısını söylemek yerine 1000 eksi 50 dediği ve 309 demek yerine 300 artı 9 dediğinin hikmetlerinden biri (Belki de en önemlisi) anlaşılmış bulunmaktadır. Bu da 19’un mucize oluşturma özelliğinin yanında, sorunları çözme, sorulara cevap verme özelliğine bir delildir.

Kuran’da bu 30 tam sayının dışında 8 tane kesirli sayı geçer. Böylece Kuran’da 30+8= 38 (19×2) geçen sayı adedi de 19’un katıdır. Bu kesirli sayılar şöyledir: (1/20, 1/8, 1/6, 1/5, 1/4, 1/3, 1/2, 2/3)

Milan Sulc’ın ilginç bir tespitini de belirtmek istiyoruz. 30 sayısı 19’uncu kompozit sayıdır. Yani çarpanlara ayrılabilen sayıları sırasıyla sayarsak; 30, 19’uncu komposit sayı olur (4, 6, 8, 9, 10, 12, 14, 15, 16, 18, 20, 21, 22, 24, 25, 26, 27, 28, 30) Böylece tam sayıların sayısı olan 30 bir yönden daha 19’la ilişkilidir. Kesirli sayıların adedi olan 8 ise, 19’un asal sayı sırasıdır (2, 3, 5, 7, 11, 13, 17, 19).  Böylece, tüm sayıların toplamı 38 (19×2) olarak anlamlıyken, bu sayıları meydana getiren 30 ve 8 sayıları da 19’la alakalıdır. 30 ve 8 sayılarının 19 ile alakasına ileriki başlıklarda da tanık olacağız. Diyebiliriz ki 19’un katı olmayıp da 19’la en çok alakalı olan sayılar 19’un asal sayı sırası olan 8 ve 19’uncu sıradaki kompozit sayı olan 30’dur.

Kuran’da geçen 30 tam sayı 285 defa geçmektedir. 285 (19×15)

Ayrıca bu geçen tam sayıların tekrarları hesap edilerek toplamı ise 174591 (19×9189) sayısını verir.

 

Kuran’da geçen kesirli ve tamsayıların toplam adedi 38

(19×2)

Kuran’da geçen sayıların tekrarsız toplamı 162146

(19×8534)

Kuran’da geçen sayıların adedi 285

(19×15)

Kuran’da geçen sayıların tekrarlı toplamı 174591

(19×9189)

 

Hz. Muhammed, tarihin en meşgul simalarından biriydi. Sigara gibi basit bir alışkanlığı bile bir toplumda bıraktırmak büyük dertken, o putları tanrı edinen, sosyo-ekonomik sistemlerini, yönetim hiyerarşilerini geleneklerine, inançlarına göre düzenlemiş bir toplumun, bütün dini, sosyolojik sistemini altüst ediyor, zararlı inançların terk edilmesi için gece gündüz uğraşıyordu. Bu arada kendisini öldürmek isteyenlere karşı kah kılıçla kendini savunuyor, kah göç ediyor, kah anlaşma yapıyordu.

Bu arada yavaş yavaş vahyedilen Kuran’ı insanlara açıklıyordu. İnsan gücünün ve yeteneğinin üstünde olan Kuran’daki 19 sistemini bol vakitli bir matematikçiye mal etmek bile imkânsızdır. Kendi yaşadığı çağda, bilgisayarın olmadığı bir ortamda, bu kadar meşgul olan ve bu mucizeden hiç istifade etmeyen Hz. Muhammed’e, bu mucizeyi mal etmek yapılan yanlışı daha da büyütmektedir. Bu mucize ne tesadüfle ne de insan işi olmakla açıklanabilir. Dünya’daki hangi kitapta böyle bir mucize vardır? Hani nerede? Hodri meydan!

23- Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi bunun benzeri bir sure getirin. Allah dışındaki tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru sözlü iseniz!

24- Eğer yapamazsanız –ki asla yapamayacaksınız- bu durumda inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının.

2- Bakara Suresi 23-24

 

KURAN’DAKİ SURELER VE BESMELE


 

Kuran tam 114 (19×6) sureden oluşmaktadır. 114, Kuran’ın en temel matematiksel sayılarından biridir. Kuran’ın oluştuğu 114 bölüm 19’un 6 katını verir.

Diğer ilginç bir nokta da Kuran’ın 114. suresi olan Nas Suresi’nin 6 ayet olmasıdır. 114’ü 19’a böldüğümüzde, Kuran’ın son suresi olan (114. suresi) Nas Suresi’nin ayet sayısını elde ediyoruz.

Kuran’daki Sureleri sayısı 114

(19×6)

 

Kuran’ın en dikkat çekici ayeti “Bismillahirrahmanirrahim” diye okunan Besmele’dir. Diyebiliriz ki Dünya’nın en çok tekrarlanan kelime topluluğu “Merhametli ve ½efkatli Allah’ın adıyla” anlamına gelen Besmele’dir. Besmele de tüm Kuran’da tam 114 defa, yani 19×6= 114 defa geçmektedir.

Kuran’daki Besmelelerin sayıları 114

(19×6)

 

Bazıları bu son dediğimiz özelliğin, 19 mucizesi açısından ilave bir delil oluşturmayacağını ileri sürebilir. Buna neden olarak Kuran’da 114 sure olduğunu, her surenin başında bir Besmele olduğu için, Besmeleler’in sayısının da 114 (19×6) olduğunu, bunun simetrik bir ilişki olduğunu, surelerin sayısı eğer bir özellikse, Besmeleler’in ona bağlı olmasından dolayı ikinci bir özellik oluşmadığını söyleyebilir.

Oysa durum böyle değildir. Çünkü Kuran’ın 9. Suresi Tevbe Suresi, diğer surelerden farklı bir özellik gösterir ve başında Besmele yoktur. O zaman Besmeleler’in sayısı 113’e inmektedir. 113 ise 19’un katı değildir. Kuran’da ortaya çıkan bu problemin nasıl çözüldüğünü izleyin. Bir problem ortaya çıkaran matematikçinin, bizi onları çözme yeteneğine hayran bırakması gibi…

Neml (Karınca) Suresi Kuran’ın 27. suresidir. Bu surede Besmele, hem girişte, hem 30. ayette olmak üzere 2 defa geçer. Böyle Besmeleler 114 defa (19×6) geçerler.

Kayıp Besmele’nin bulunduğu ayetin numarası olan 30, 19. komposit sayıdır. Yani 30 sayısı, çarpanları olan 19. sayıdır. Örneğin 4 (2×2), 12 (4×3), 15 (5×3), 27 (3×9) komposit sayılardır. 30’un kaçıncı kompozit sayı olduğunu birkez daha sayın: (4, 6, 8, 9, 10, 12, 14, 15, 16, 18, 20, 21, 22, 24, 25, 26, 27, 28, 30). Surelerin başındaki Besmeleleri saydığımızda karşımıza çıkan 113 sayısı ise 30’uncu asal sayıdır. Bu 113 sayısı, bizi eksik Besmele’nin tamamlanması için 30’uncu ayete gönderiyor. 30 ise dediğimiz gibi 19’uncu kompozit sayıdır.

Allah’ın gösterdiği matematiksel mucize olağanüstü bir sistem ortaya koymaktadır. Her sure başına bir Besmele, hem de hem sureler, hem Besmeleler 19’un katı kadar geçmektedir. Üstelik bu geçişler bahsettiğimiz simetrik geçişi (Her surenin başında bir Besmele) bozduğu için hem sure sayısının, hem Besmele sayısının 19’un katı olması ayrı bir özelliktir. Neml Suresi’nin 30. ayetinde karşımıza çıkan kayıp Besmele’nin geçtiği ayet şöyledir:

O Süleyman’dandır ve şöyledir: Bismillahirrahmanirrahim (Merhametli, ½efkatli Allah’ın adıyla)

27- Neml Suresi 30

9. sure olan Tevbe Suresi’ndeki kayıp Besmele, bu sureden itibaren 19 sure ileri gittiğimizde karşımıza çıkan 27. Sure’de tamamlanmaktadır.

 

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19
9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27

Ayrıca kayıp Besmele’yi tamamlayan ayeti ifade eden 27. sure ve 30. ayetteki sayıları toplarsak 27+30= 57 (19×3) eder.

Kayıp Besmele’nin geçtiği sure numarası Kayıp Besmele’nin geçtiği ayet numarası Toplam

 

27                    +                   30 57(19×3)

 

9. sureden 27. sureye kadar olan tüm sureleri toplarsanız (9+10+11+12… 23+ 24+25+26+27= 342 (19×18)) sayısını elde edersiniz. Bu sonucu ilave bir mucize saymak hatalı olur. Çünkü arka arkaya gelen her 19 sayı, 19’un tam katıdır, her 17 sayının 17’nin tam katı olduğu gibi. Fakat 342 sayısının ayrı bir özelliği vardır. 27. surenin başından 30. ayette geçen Besmele’ye kadar 342 (19×18) kelime geçmektedir. İşte bu ayrı, bağımsız bir mucizedir. Çünkü Neml Suresi’nin başından kayıp Besmele’ye kadar 19’un katı olan bir kelime sayısının geçmesi de, bu sayının Besmele’siz Tevbe Suresi’nden, Besmele’nin tamamlandığı Neml Suresi’ne kadar olan sure numaralarının toplamına eşit olması da tamamen birbirinden bağımsız özelliklerdir.

 

Kayıp Besmele’den , kayıp Besmele’nin tamamlandığı sureye kadar olan surelerin numaralarının toplamı (9+10+11……+25+26+27) 342
Kayıp Besmele’nin tamamlandığı 27-Neml Suresinin başından kayıp Besmele’ye kadar kelime sayısı 342

(19×18)

 

KAYIP BESMELE’NİN BULUNMASININ ÖĞRETTİKLERİ

Kayıp Besmele’nin bulunması sonucunda çıkartacağımız dersler, Kuran’daki 19 kodunun fonksiyonlarını da anlamamıza sebep olacaktır. Bu dersleri şöyle özetleyebiliriz:

1- 1400 yıldır neden Tevbe Suresi’nin başında Besmele olmadığı merak edildi. Hatta bunun bir hata olup olmadığı, Tevbe Suresi’nin başına Besmele acaba yazılmalı mı diye düşünenler de oldu. Oysa Tevbe Suresi’nin başında Besmele olsaydı, Kuran’da 115 Besmele olurdu ve 115 sayısı 19’un katı değildir. Böylece 19’un Kuran’ı değişmelerden koruyucu özelliği de anlaşılmaktadır. 19 fonksiyonları olan, sorunları çözen, cevaplar veren bir mucize olma özelliğini bu noktada da göstermektedir. Böylece 19, Tevbe Suresi’nin başına Besmele’yi yazmaya kalkacakların bu hatasını önlemektedir (Örneğin Ali Bulaç’ın Türkçe çevirisinde bu hata işlenmiştir. Bunun baskı hatası olduğunu ümit ediyoruz).

2- Kuran’daki surelerin dizilişinin ilahi olup olmadığı da tarihsel bir tartışma konusudur. 19 mucizesi bu soruna da cevap vermektedir. Kayıp Besmele’nin tamamlanmasında ortaya çıkan tablolar, sure sıralarının da Allah tarafından belirlendiğinin delilidir. (19 mucizesinin daha birçok yönünün bunu onayladığına kitabımızın ilerleyen sayfalarında tanık olacağız.)

3- Besmele’nin 19 kodu açısından önemi de bu incelediğimiz verilerle anlaşılmaktadır. Birazdan göreceğimiz gibi kayıp Besmele’nin ortaya çıkışı gibi daha birçok veri Kuran’ın anahtar sözcüğü olan Besmele’ye (Bismillahirrahmanirrahim) bağlı olarak oluşmaktadır.

4- Bu incelediğimiz verilerin ışığında surelerin başına Besmeleler’in keyfi bir alışkanlık sonucu konmadığı, Allah’ın vahyi sonucu konduğu anlaşılmaktadır.

5- Kayıp Besmele örneğinde de gördük ki Kuran’daki matematiksel sistem ile ilgili gözüken problemlerin hiç korkmadan üzerine gitmeliyiz. Başta problem gibi gözüken konuların üzerine gidildikçe Kuran’ın mucizeleri daha da çok açığa çıkmaktadır. Hatta tecrübemizle diyebiliriz ki; en büyük mucizeler birçok zaman, bu problemi nasıl çözeriz diye düşündüğümüz noktalarda ortaya çıkmaktadır.

6- İncelediğimiz örnekler gösterdi ki 19’a kadar saymayı bilen, dört işlemi bilen herkes, Kuran’daki 19 koduyla ilgili birçok noktaya tanıklık edebilir, bu mucizenin birçok yönünü takdir edebilir. Bu mucizenin birçok yönü anlaşılması kolay, taklidi imkansız niteliktedir. Bunun yanında asal sayı sırası, kompozit sayı sırası gibi belli bir matematiksel birikim ile anlaşılabilen noktalar da vardır.

 

BESMELE’NİN HARF SAYISI

Daha önce de dediğimiz gibi Dünya’nın en çok tekrarlanan birleşik kelimesi veya kelime topluluğu Besmele’dir. Dünya’nın her yanında birçok Müslüman gerek Kuran okurken, gerek namaz kılarken, gerek gündelik hayatında birçok işe başlarken hep Besmele’yi tekrarlamaktadırlar. Dünya dinlerinde ve Dünya dillerinde bir kaç kelimeden oluşup, bu kadar çok tekrar edilen başka bir kelime topluluğunu biz bilmiyoruz. Dünya’nın en çok tekrarlanan bu birleşik kelimesinin Kuran’daki önemini, Kuran’ı azıcık okuyan kimseler bile hemen fark ederler. Besmele her surede adeta bir parola, bir mühür görevini görmekte, hem en istisnai, hem en çok tekrarlanmış olan ayet özelliğine sahip bulunmaktadır.

Besmele’nin harf sayısı da Besmele’nin tekrar sayısı gibi 19 mucizesi ile ilişkilidir. Evet, Besmele tamı tamına 19 harflidir.

 

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19
Be Sin Mim Elif Lam Lam He Elif Lam Re Ha Mim Nun Elif Lam Re Ha Ye Mim

Eğer Arapça harfleri bilmiyorsanız, birkaç saatlik bir çalışma ile Arapça harfleri sayabilecek kadar Arap harflerini öğrenebilirsiniz. 6-7 yaşındaki çocuklar okumasıyla, telaffuzu ile bu harfleri birkaç günde öğrenebilmektedirler. Kuran’daki harfleri görmek, matematiksel değerleri (ebced) hesaplayacak kadar bu harfleri tanımak birkaç saatlik bir iştir. (Arapça’daki harflerin matematikteki karşılıkları olan sayı değerini verdiğimiz tablodan bakarak yerine koyar ve toplarsınız. Böylece kitapta verdiğimiz kelimelerin matematiksel değerlerine de tanıklık edebilirsiniz.)

 

ELMAS VE CAM

Kuran’daki 19 mucizesi ile ilgili birçok veri elmas niteliğindedir. Buna karşın Kuran’daki mucizeleri arttırmak gibi iyi bir niyetle veya başka bir niyetle zayıf matematiksel verilerin veya mucize oluşturmayacak şekilde özelliklerin, mucize olarak sunulduklarına tanıklık edebilirsiniz. Bunu yapan kişiler elmaslar ile camların birbirine karışmasına sebep olmaktadırlar. Kuran’daki 19 mucizesini inkâr etmek için fırsat kollayanlar elmas ile camların karıştığı yığından cam parçalarını almakta “Bunlar sıradan cam parçaları, bunların hiçbir değeri yoktur!” demektedirler. Oysa camlarla karışmakla elmas değerinden hiçbir şey kaybetmez. Camları bahane edip elmastan kaçanlar, elmasların değerini inkâr edenler; ne elmasın kendisine zarar verebilirler, ne de kendi inkârlarıyla elmasın değerini düşürebilirler.

Bu kitapta bizim 19 mucizesi hakkında verdiğimiz tüm örneklerin de değeri eşit değildir. Biz kitabımızda değersiz cam parçalarını almamaya özen gösterdik. Fakat bir kısım örnekleri-miz değerli elmasların yanında kristal hükmünde olabilir. (Bu örnekleri mümkün olduğunca az kullanmaya çalıştık.) Elmasların hepsinin de aynı değerde olmadığını, kendi içinde farklı değerleri olduklarını unutmamalıyız. Örneğin ilerideki satırlarda açıklayacağımız Allah’ın isimlerindeki 4’lü simetrik tablo Kaşıkçı Elması değerindedir.

İleride belirteceğimiz gibi Kuran’da Allah kelimesinin 2698 (19×142) defa geçmesi 19 mucizesi açısından çok önemli bir veridir. Kuran’ın bütün surelerindeki 1. ayetlere bakarsak, bu 1. ayetlerde 42 defa Allah dendiğine tanık oluruz. Eğer 1’i ve 42’yi arka arkaya yazarsak Kuran’daki Allah kelimelerinin katsayısı olan 142’yi buluruz. ½imdi bu bahsettiğimiz 2. veri (1 ve 42’yi arka arka yazdığımız), elbette ki Allah kelimesinin Kuran’da 2698 (19×142) defa geçmesi kadar temel bir veri değildir. Fakat bazen temel veriye nazaran aynı değerde olmayan yan verilerin bu temel veriyi desteklediği de unutulmamalıdır. Bu yan verilerin değeri, hiçbir zaman temel verinin değerini düşürmez, bilakis bu veriyi destekler. Fakat bu yan verilere göre Kuran’ın tüm mucizesini sunmaya çalışmak; ya bir anlayışsızlığın, ya da bir art niyetin ürünüdür. Bu yan veriler değersiz camlar hükmünde değildirler ama, destekledikleri temel veri ile aynı önemde de değillerdir.

19 mucizesi anlatılırken art niyetli kişilere fırsat vermemek için elmaslar ile camları karıştırmamaya özen göstermeliyiz. (Biz kitabımıza kristaller hükmünde bulduğumuz yüzlerce örneği bile almadık) Kendi verdiğimiz her örneğin de aynı değerde olmadığını vurgulamalı, daha az değerli örneklerin; 19 mucizesinin temelini oluşturan, olağanüstü harikalıktaki örneklerin mucizesini azaltmayacağını belirtmeliyiz.

Olasılık hesaplarından habersiz saf insanlar sıradan örnekleri mucize gibi sunabilmektedirler. Buna karşın Kuran’daki muhteşem kodlamayı sıradan bir oluşum olarak görmek de safça bir kaçışın veya inkârcı inadının bir ürünüdür. Camlarla elmasları karıştırmak kötüdür. Elmasları yok saymak ise felakettir!

 

BESMELE’DEKİ KELİMELER

Besmele Dünya’nın en çok tekrarlanan birleşik kelimesi, Kuran’ın en özel ayetidir. Besmele; harf sayısından Kuran’daki tekrarlanış adedine kadar her özelliğiyle 19 koduyla alakalıdır. Besmele 4 kelimeden oluşur. Bu kelimeler sırasıyla 1- İsim, 2- Allah, 3- Rahman, 4- Rahim’dir. ½imdi önemli bir mucizeye tanıklık etmeye hazır olun. Bu 4 kelimenin Kuran’daki tekrarlanış adetleri acaba kaç defadır derseniz? Buyrun okuyun:

 

Kelime Kuran’da tekrarlanış adedi
İSİM 19(19×1)
ALLAH 2698(19×142)
RAHMAN 57(19×3)
RAHİM 114(19×6)

 

Kelimelerin Katsayılarının toplamı

1 + 142 + 3 + 6 = 152 (19×8)

 

Allah 19 ile kuşkuları ortadan kaldıracağını, inananların inancını kesin bir şekle dönüştüreceğini söylemiyor muydu? 19’un inkârcılara karşı bir cevap olduğunu Müddessir Suresi’nden anlamıyor muyuz? İşte Allah’ın, Müddessir suresi 35. ayetinde “Bu gerçekten büyüklerden biridir.” diye dikkat çektiği 19’un büyüklüğünü anlamaya başladınız sanıyoruz. Üstelik daha birçok mucizeye ilerideki satırlarımızda tanıklık edeceksiniz. ½imdi bu 4 ismin Kuran’da geçişleri üzerine birkaç noktayı daha belirtelim.

 

İSİM KELİMESİ VE 19

İsim kelimesinin yalın formu (Elif-Sin-Mim ile yazılan ve bu 3 harfi kapsayan), Kuran’da 19 kere geçer. (İsim kelimesindeki bu özellik Kuran’daki matematiksel sayımlarda kelimelerin yazılış şeklinin asıl olduğunu gösterir.)

İsim kelimesi Besmele’deki yazılışında olduğu gibi “Be” harfi ile kaynaştırıldığında “Elif” harfi düşer ve (Be-Sin-Mim) olarak yazılır. Kuran’daki bu kullanılış, numaralı ayetlerde 3 defa geçmektedir. Sırasıyla (1-Fatiha Suresi 1, 11-Hud Suresi 41, 27- Neml Suresi 30) Bu 3 Bism’inin arasında kalan ayetleri incelediğimizde “Bism” formuna ayrı bir özellik yüklendiğini anlıyoruz:

Kuran’daki 1.Bism (1-Fatiha Suresi 1) ile 2. Bism (11- Hud Suresi 41) arasındaki ayet sayısı 1520

(19 x 80)

Kuran’daki 2. Bism (11- Hud Suresi 41) ile 3. Bism ( 27- Neml Suresi 30) arasındaki ayet sayısı 1691

(19 x 89)

Kuran’daki 3. Bism (27- Neml Suresi 30 ) ile Kuran’ın sonuna kadarki ayet sayısı 3135

(19 x 1659

Allah, hem (Elif-Sin-Mim) ile oluşan forma, hem de (Be-Sin-Mim) ile oluşan forma 19 kodu açısından görevler vermiştir.

96. sure olan Alak suresinde istisnai bir durum gözükür ve Bismi kelimesi “Be-Elif-Sin-Mim” formuyla Kuran’daki tüm “Be-Sin-Mim” yazılışlarından farklı olur. Böylece burada İsim kelimesinin “Elif-Sin-Mim” formu bulunur ve bu kelime sayımlarda İsim kelimesiyle sayılır. Bu da tüm Kuran boyunca “Elif” harfi düşürülerek “Be-Sin-Mim” formuyla 3 harfli olarak yazılan “Bism” kelimesinin, Alak Suresi’nin 1. ayetinde “Elif” düşürülmeden “Be-Elif-Sin-Mim” formuyla özellikle böyle yazıldığını, 19 kodunun kullanılmasıyla ispat etmekte, Allah’ın hikmetlerini göstermektedir. Böylece 19 kodu, Alak suresinde oluşan bu istisnai durumun 1400 yıldır bilinmeyen hikmetini öğretmektedir.

Numaralı ayetlerdeki bu üç “Bism” formundan ikisi Besmele (Bismillahirrahmanirrahim) şeklindedir. Diğer form (11-Hud Suresi 41) ise sadece “Bismillahi” şeklindedir. Böylece Kuran’daki numaralı ayetlerde sadece iki tane Besmele’nin geçtiği ayet vardır. Bunlar 1- Fatiha Suresi 1. ayet ve 27-Neml Suresi 30. ayetleridir. Bu ayetlerden Kuran’ı ikiye böldüğümüzü düşünürsek Kuran’ın her iki bölümünde kalan İsim + Allah + Rahman + Rahim kelimelerinin toplamı da 19’un katıdır.

1. numaralı Bismillahirrahmanirrahim’den
2. numaralı Bismillahirrahim’e kelime sayıları

 

İsim Allah Rahman Rahim Toplam

 

9      +          1814        +           35          + 80 1938(19 x 102)

 

2. numaralı Bismillahirrahmanirrahim’den
Kuran’ın sonuna kelime sayıları

 

İsim Allah Rahman Rahim Toplam

 

10            +       884        +         22       + 34 950(19 x 50)

 

 

ALLAH KELİMESİ VE 19


 

Kuran’ın en çok tekrarlanan kelimesi Allah’tır. Kuran’da Allah isminin tüm türevleri tam 2698 (19×142) defa geçer. Günümüzde bilgisayarın yardımıyla ve titiz bir çalışma ile bu sayımı kontrol etmeniz mümkün. Besmele ile ilgili 19’ların tesadüfen oluştuğunu iddia etmeye kalkan birini, olasılık hesapları komik duruma düşürecektir. Çölde bilgisayarsız, bir yandan dini anlatan, bir yandan saldırılara, ölüm tehditlerine, savaşlara göğüs geren Muhammed Peygamber’in, 19’ların katlarını bilerek tutturduğunu iddia etmek ise ilk iddiadan daha saf, daha komik, kaçış için daha geçersiz bir iddiadır.

Kuran’daki kaç surenin 1. ayetinin Allah kelimesini içerdiğini incelersek karşımıza 42 sure çıkar. Bu incelememizin rakamları olan 1’i (ayet için) ve 42’yi (sure sayısı için) arka arkaya yazarsak karşımıza çıkan 142 sayısı Kuran’daki Allah kelimelerinin katsayısını verir. Görülüyor ki Allah isminin katsayısı bile Kuran’da değişik şekilde kodlanmış, garanti altına alınmıştır.

Allah ismi ile ilgili diğer ilginç bir özellik de Allah isminin geçtiği ayetlerin numara-larının toplamının 118123’ü (19×6217) vermesidir. Gerçekten de Allah’ın mucizesi müthiş, değil mi?

Allah isminin geçtiği ayetlerin numaralarının toplamı 118123(19 x 6217)

 

İlerideki bölümlerde Kuran’daki başlangıç harfleriyle başlayan surelerin 19 kodu açısından önemini göreceğiz. Bildiğiniz gibi Kuran’daki bazı sureler “Elif-Lam-Mim” veya “Kaf” veya daha değişik harflerle başlarlar. İşte bu başlangıçlardan ilki 2- Bakara Suresi 1. ayette “Elif-Lam-Mim” şeklindedir. Sonuncu başlangıç ise 68-Kalem Suresi 1. ayetteki “Nun” başlangıcıdır. İşte bu ilk ve son başlangıç harfi arasında 2641 (19×139) kez Allah kelimesi geçer. Kuran’ın geri kalan bölümünde ise 57 (19×3) kez Allah kelimesi geçer.

İlk başlangıç harfli ayetten (2- Bakara Suresi 1), son başlangıç harfli ayete (68- Nun Suresi 1)’e kadarki Allah kelimesinin adedi 2641(19 x 139)

 

RAHMAN, RAHİM, KATSAYILARIN TOPLAMI VE 19

Allah’ın merhametli, şefkatli olduğunu belirten ve Besmele’de yer alan Rahman, Rahim isimleri, 19’un katları kadar geçmektedirler. Allah’ın Rahman ismi 57 (19×3), Allah’ın Rahim ismi ise 114 (19×6) kez geçer. Allah’ın bu isimleri gibi Allah’ın kullarına karşı merhametini belirten ve aynı kökten türeyen kelimeler de 114 (19×6) defa geçmekte; böylece aynı kökten türeyen Rahim ismiyle eşit sayıda, Rahman isminin iki katı sayıda geçerek ayrı bir uyum ortaya çıkmaktadır. (KUM 27’de bunu işledik)

Allah’ın kullarına karşı merhametini belirten rahmet isminden türeyen kelimeler 114 (19 x 6)

 

Besmele’de geçen 4 kelimenin 19’un katı kadar geçmesinin yanı sıra bu kelimelerin katsayılarının isim (1) + Allah (142) + Rahman (3) Rahim (6)= Toplam (152= 19×8) olması da önemlidir. Allah Kuran’a yaygın olarak dağılan bu kelimelerle Kuran’ın mucizesini ve değişmezliğini göstermektedir. 19’un katı kadar geçen bu kelimelerin katsayılarının 19’un katı olması ise yaptığımız işlemin doğruluğunu bir kez daha onaylamaktadır. (Bu katsayılardaki 8’in de bizce özel bir anlamı vardır. 19’u 8 ile çarptığımızda; ortaya çıkan 152 sayısı Besmele’de geçen bütün katsayıları kuşattığı için, adeta Besmele’yi de kuşatmaktadır. Evvelden 19’un önemli özelliklerinden birinin asal sayı olması olduğunu gördük. 19’un kaçıncı asal sayı olduğunu merak ederseniz, 19’a kadar olan asal sayıları yazalım)

Asal Sayı Sırası 1 2 3 4 5 6 7 8
Asal

Sayılar

2 3 5 7 11 13 17 19

 

Asal sayı yalnız kendisine ve 1 rakamına bölünebilen sayı demektir. Eğer matematikle bugüne kadar az ilgilenmiş biriyseniz, matematikle ilgilenen birinden bu konuda bilgi alabilirsiniz.

 

BESMELE’DEKİ KELİMELERİN GEÇTİĞİ AYET SAYISI

Bismillahirrahmanirrahim’i oluşturan İsim-Allah-Rahman-Rahim kelimelerinin 19 koduyla muhteşem kodlanışlarını inceledik. Bu kelimeler Kuran’ın birçok ayetine dağılmış vaziyettedirler. Bazı ayetlerde birden fazla Allah kelimesi, bazı ayetlerde hem Allah, hem Rahim kelimesi beraber geçmektedir. İsveçli Katerina Kullman, bu 4 kelimenin tam tamına kaç ayette geçtiğini merak etti ve ilginç bir özelliğe tanıklık eden ilk kişi oldu. İki tane 19’u arka arkaya yazdığınızda ortaya çıkan 1919 sayısı Besmele’yi oluşturan 4 kelimenin geçtiği ayetlerin sayısıdır.

Besmele’yi oluşturan kelimelerin ayet sayısı 1919 (19 x 101)

 

Besmele’deki kelimelerin 19’un katı olduğunu, numaralı ayetlerdeki kelimeleri sayarak bulduk. Böylece 1. sure olan Fatiha Suresi’nin 1. ayetinin Besmele olduğu da anlaşılıyor. Belki de birçok insan bir tek Fatiha Suresi’nin 1. ayetinin numaralı olmasının hikmetini bugüne kadar anlayamadı. Bazı insanlar “Acaba Fatiha Suresi’nin başındaki Besmele yanlışlıkla mı numaralandı? Veya diğer surelerin başına Besmeleler 1. sure olan Fatiha’yı taklit için mi kondu?” diye de düşünmüştür. Kuran’daki 19 kodunun sorunları çözme özelliği burada da kendini belli etmekte, insanların bu konudaki kuşkularını gidermektedir. Zaten Müddessir Suresi’nin 31. ayetinde Allah, 19’un, kuşkuları gidereceğini söylemiyor mu?

Besmele’deki kelimelerin sayımı, tüm Kuran’daki numaralı ayetlere göre yapılırken başlangıç harfli surelerdeki harf sayımları bir tek o surenin içinde, o surenin Besmele’sini de içine katarak yapılmaktadır. Başlangıç harfli surelerin bu metoduna göre bu surelerdeki Bism+Allah+Rahman+Rahim kelimelerini toplarsak 19’un tam katı eder.

Başlangıç harfli surelerde Besmele’yi oluşturan kelimelerin toplamı

( numaralı ayetler + numarasız besmeleler)

 

Bism Allah Rahman Rahim Toplam

 

31      +          1121        +           66          + 74 1292(19×68)

Bulunan sonucun 68×19= 1292 olmasında 19 kodu kadar 68 sayısı da önemlidir. Çünkü bu incelememiz 29 tane başlangıç harfli sure üzerinedir. Bu surelerden sonuncusu ise 68. sure olan Kalem suresidir. Başlangıç harfli 2. sureden 68. sureye kadarki toplam 68×19= 1292’dir.

 

ALLAH’IN İSİMLERİ VE 19


Kuran matematiksel koda sahip, kendi döneminde bilinmesi mümkün olmayan bilimsel konulara açıklık getiren, bu konulara işaret eden olağanüstü, mucizevi bir kitaptır. Bu kitap nereden geliyoruz, niye varız, ne yapmalıyız sorularına cevap verir. Bu kitap en önemli bilgi olan Allah’ın varlığının, birliğinin, kudretinin, merhametinin… tarifini yapar. Kuran, Allah’ı anlatırken, Allah’ı Rahman (Merhametli), Gafur (Bağışlayıcı), Halık (Yaratıcı) gibi isimleriyle bize tanıtır. Allah’ın tanıtımı Kuran’ın en önemli mesajıdır… Allah’ın isimlerinin tekrar adetlerini ve bu isimlerin matematiksel değerlerini tespit edip inceleyelim.

Bir kelimenin matematiksel değerinin (Ebced değeri de denir) ne olduğunu hatırlayalım. Arap alfabesinin 28 harfi 1’den 9’a, 10’dan 90’a ve 100’den 1000 sayısına kadar bir sayıya karşı gelmektedir. Kuran’ın indiği dönemde yazıda kullanılan harflerin aynısı matematikte de kullanılıyordu. Böylece her harf, her kelime, her cümle matematiksel bir değere sahip olmaktadır. (Bu harflerin yazıya karışmasının engellenmesi için bazen kırmızı mürekkeple yazılma veya üzerine basitçe bir çizgi çekilme yöntemleri denenirdi.)

Her ne kadar halk arasında Allah’ın 99 isme sahip olduğu zannediliyorsa da Kuran’da Allah’ı tanımlayan daha fazla isme tanıklık ediyoruz. Şimdi vereceğimiz listede Allah’ın 123 tane ismine tanıklık edeceksiniz. Bu listede, bu kelimelerin, Allah için kullanılış adedini ve matematiksel değerlerini göreceksiniz.

Sıra No İsimler Matematiksel Değeri Tekrar Sayısı
1 Ehad 13 1
2 Vehhab 14 3
3 Hayy 18 5
4 Vahid 19(19 x 1) 22
5 Vedud 20 2
6 Hadi 20 1
7 İlah 36 93
8 Evvel 37 1
9 Veli 46 13
10 Mucib 55 1
11 Mecid 57 (19 x 3) 2
12 Muhyi 58 2
13 Hamid 62 17
14 Batın 62 1
15 Allah 66 2698 (19 x 142)
16 Vekil 66 13
17 Muhit 67 8
18 Hakem 68 1
19 Hakim 78 91
20 Hasib 80 3
21 Mevla 86 12
22 Halim 88 11
23 Melik 90 2
24 Aziz 94 88
25 Hafi 98 1
26 Meliik 100 1
27 Hakk 108 9
28 Ali 110 8
29 Ala 111 2
30 Cami 114 (19 x 6) 2
31 Kavi 116 9
32 Latif 129 7
33 Selam 130 1
34 Samed 134 1
35 Mümin 136 1
36 Vasi 136 8
37 Kaim 142 1
38 Muheymin 145 1
39 Alim 150 153
40 Afuv 156 5
41 Kayyum 156 3
42 Kuddus 170 2
43 Semi 180 45
44 Berr 202 1
45 Rabb 202 967
46 Cebbar 206 1
47 Malikül Mülk 211 1
48 Bari 213 3
49 Kebir 232 6
50 Melikin Nas 232 1
51 Maliki Yevmiddin 241 1
52 Rahim 258 114 (19 x 6)
53 Ekrem 261 1
54 Kerim 270 2
55 Rauf 286 10
56 Semiud Dua 287 (2)
57 Rahman 298 57 (19 x 3)
58 Basir 302 42
59 Kadr 305 2
60 Kahhar 305 6
61 Kahir 306 2
62 Rezzak 308 1
63 Rakib 312 3
64 Karib 312 3
65 Kadir 314 45
66 Şehid 319 19 (19 x 1)
67 Musavvir 336 1
68 Falikul İsbah 352 1
69 Nasir 350 4
70 Fakikul Habbi ven Neva 355 1
71 Tevvab 409 11
72 Şedidul Mihal 428 1
73 Seriul Hisab 434 8
74 Şedidul Kuva 465 1
75 Feaalün Lima Yurid 476 2
76 Fettah 489 1
77 Metin 500 1
78 Şakir 521 2
79 Şedidul İkab 522 14
80 Şekur 526 4
81 Muteal 541 1
82 Seriul İkab 544 2
83 Mukit 550 1
84 Kabilit Tevb 572 1
85 Ehlüt Takva 583 1
86 Mustean 621 2
87 Mutekebbir 662 1
88 Halik 730 8
89 Hallak 730 2
90 Muktedir 744 3
91 Zut Tavl 782 1
92 Ahir 802 1
93 Hayr 810 1
94 Habir 812 44
95 Zul Kuvve 848 1
96 Zu Mirre 951 1
97 Zu İkabin Elim 960 1
98 Zur Rahme 990 2
99 Hafiz 998 3
100 Reifud Derecat 998 1
101 Azim 1020 6
102 Zul Mearic 1051 1
103 Ganiy 1060 18
104 Zul Celali vel İkram 1098 2
105 Zu Rahmetin Vasia 1100 1
106 Zahir 1106 1
107 Alimul Gayb 1183 2
108 Allamul Guyub 1189 4
109 Gaffar 1280 5
110 Gafur 1286 91
111 Zumtikam 1298 4
112 Zul Arş 1307 4
113 Galibul Ala Emrih 1389 1
114 Ehlül Mağfire 1392 1
115 Vasiul Mağfire 1492 1
116 Alimul Gaybi veş Şehade 1535 10
117 Zu Fadl 1616 6
118 Bedius Semavati vel Ard 1662 2
119 Fatiris Semavati vel Ard 1866 6
120 Zu Mağfire 2031 1
121 Gafiriz Zenb 2064 1
122 Zu Fadlin Azim 2636 1
123 Zu Fadlil Azim 2698 (19 x 142) 6

 

MUHTEŞEM  TABLO


 

Allah’ın isimlerinin tekrar adedini ve matematiksel değerlerini 19 koduna göre incelediğimizde muhteşem bir tabloyla karşılaşıyoruz. Bu tabloyu keşfetmek ilk olarak Filipinler İslami Araştırmalar Üniversitesi eski rektörü Dr. Cesar Mejul’a nasip oldu. Bu olağanüstü matematiksel ilişkiyi en kısa şekilde şöyle tanımlayabiliriz:

1- Allah’ın isimlerinin sadece 4 tanesinin Kuran’daki tekrarları 19’un katıdır.

2- Allah’ın isimlerinin sadece 4 tanesinin matematiksel değeri 19’un katıdır.

3- 4’er isimden oluşan her iki gruptaki 19’un katı olan sayılar birbirlerine eşittirler

4- Kelime tekrarlarındaki 19’un katları, bize Besmele’yi vermektedir (Bu Besmele’de niye Allah’ın, Rahman ve Rahim isimlerinin seçildiğinin hikmetlerinden birini göstermektedir.)

5- Tablonun her iki tarafındaki tüm katsayılar Besmele’deki aynı katsayıları vermektedir.

Allah’ın isimlerinden tekrar adedi 19un katı olanlar Tekrar adedi ve matematiksel değer Allah’ın isimlerinin matematiksel değeri 19’un katı olanlar
Şahid 19 (19 x 1) Vahid
Allah 2698 (19 x 142) Zul fadlil Azim
Rahman 57 (19 x 3) Mecid
Rahim 114 (19 x 6) Cami

 

Katsayıların toplamı

152 (19 x 8)

Tablodaki tüm değerlerin toplamı

4² x 19² = 5776

 

Buradaki kelimelere dikkat edersek “Şahid” kelimesi Besmele’deki “İsim” kelimesiyle aynı oranda geçer “İsim” kelimesi Allah’ın adlarından biri değildir ve incelediğimiz kelimelerden biri olmadığı için bu listeye giremez.

Böylece biz Besmele’yi incelerken Kuran’daki 19 koduna tanıklık ettiğimiz gibi, Allah’ın isimlerini incelerken yine Besmele karşımıza çıkmıştır. Bu olağanüstü güzellikte bir tablodur.

29- İnsanlar için tablolar sunandır O.

30- Üzerinde 19 vardır.

74- Müddessir Suresi 29-30

Bizce Allah’ın isimlerinin oluşturduğu bu tablo Besmele’nin anlamına katkıda bulunmaktadır. Birinci satırdaki “Şahit” kelimesi ve karşısındaki “Vahid” (Bir) kelimesi bu mucizenin Allah’ın Bir’liğine şahitlik ettiğini gösterir. Çünkü Kuran’ın bu mucizesi; Kuran’ın mesajının doğruluğunu, Kuran’ın mesajının doğruluğu ise Allah’ın Bir’liğini ispatlar. Allah’ın Bir’liği, Kuran’ın en önemli mesajıdır. Besmele’deki Allah ismine karşılık gelen “Zul Fadlil Azim” (Büyük Lütuf Sahibi), Allah’ın bu mucizesinin, Allah’ın büyük bir armağanı olduğunu onaylar. Allah’ın “Rahman” (merhametli) ismine karşılık gelen “Mecid” (Şanı Yüce) ismi ise Allah’ın Kuran için de kullandığı bir sıfattır. Üstelik Kuran’ın matematiksel mucizesi açısından önemli bir yeri olan 50. sure Kaf suresinin 1. ayetinde Kuran bu sıfatla tanımlanır (İleride başlangıç harfleriyle ilgili bölümde Kaf harfiyle ilgili anlatımlarda değineceğiz). Allah’ın “Rahim” (Şefkatli) ismiyle, bu isme karşılık gelen “Cami” (Toplayan) ismi ortak sayı olarak Kuran’ın surelerinin sayısına eşit olan 114’ü paylaşırlar. Kuran, Allah’ın sözü ve mucizesidir ve 114 surede toplanmıştır. Kuran’ı toplayan Allah, kıyamet günü insanları da toplayacak ve davranışlarını ahirette değerlendirecektir.

 

BESMELE NEDEN BU ŞEKİLDEDİR?

Belki bazı insanlar Besmele’nin neden “Bismillahirrahmanirrahim” diye olduğunu fakat “Bismillahiazüzülhakim” veya “Bismigafurukerim” veya “Bismisemi” diye olmadığını merak etmiş olabilirler. Allah’ın Kuran’da belirtilen 100’den fazla ismi vardır, bunlardan neden “Allah”, “Rahman”, “Rahim” isimlerinin 3’ü Besmele’de geçiyor? Neden başka iki isim veya beş isim Besmele’yi oluşturmamıştır da, bu üç isim Besmele’yi oluşturmuştur? Acaba Allah’ın hikmetleri nelerdir?

19’la ilgili bulgular, bu konudaki Allah’ın hikmetlerinden bir kısmına tanıklık etmemizi sağlıyor. Allah’ın yüzden fazla isminden sadece dört tanesi, 19’un katı kadar tekrar edilmektedir ve bunlar Besmele’yi oluşturmaktadırlar. Besmele’de geçmeyen diğer isim olan “Şahid” ise Besmele’de geçen “İsim” kelimesiyle aynı adette geçerek mucizeyi büyütmekte, Allah’ın isimleri ile ilgili tabloda “İsim”in yerine geçmektedir. Daha önce de gördüğümüz gibi Allah+Rahman+Rahim isimleri sırasıyla 19’un 142+3+6 katıdırlar. Bu katsayıların toplamı 151 sayısını verir. Oysa Besmele’de geçen “İsim” kelimesinin katsayısı olan “1”, Allah’ın isimlerinin tablosundaki “Şahit” kelimesinin katsayısı olan “1” bu rakama eklenince katsayıların toplamı 152 (19×8) olur. Böylece hem Besmele’de, hem Allah’ın isimlerinde 19’un katı olan 4 kelimenin katsayılarının toplamı 19’un tam katı olmaktadır (19’un 8. asal sayı olduğunu, böylece bu 8’in de bir anlamı olduğunu hatırlayın).

114 surenin 113’ünün başında geçen Besmele’nin bir tek 9. sure olan Tevbe Suresi’nin başında geçmediğini, bunun 19 sure sonra tamamlanarak birçok ilave özellik oluşturduğunu gördük. Eğer her surenin başında Besmele geçseydi surelerin sayısının 114 (19×6) olması tek bir özellik olacak, simetrik ilişkiden dolayı Besmeleler’in adedi üzerinde durmayacaktık. Allah’ın isimleriyle ilgili tabloda da durum aynıdır. 3’ü ortak 1’i farklı 4 değerin olması simetriyi bozmakta, ayrı inceleme konuları olan Allah’ın isimleri ve Besmele’nin kelimeleri arasındaki uyum mucizeyi büyüttükçe büyütmektedir.

Böylece Kuran’daki 19 kodu, Dünya’nın en çok tekrarlanan kelime topluluğu veya birleşik kelimesi diye niteleyebileceğimiz Besmele’nin, neden bu formda olduğunun bir hikmetini açıklamaktadır. Biz inanıyoruz ki bizim saptamalarımızın çok daha üstünde hikmetler vardır, fakat Besmele’nin neden bu formda olduğunun ilk defa rasyonel bir açıklamasının 19 kodu ile yapılması çok önemlidir.

Dünya’nın en çok tekrarlanan birleşik kelimesi Allah’ın bir vahyidir ve 19 ile kodludur. Bazıları Allah’ın Besmele’yi kelimelerinin 19 ile kodlu olduğu için seçtiğini düşünebilir. Bazıları Besmele’deki kelimeleri seçmesinden dolayı 19 ile kodladığını düşünebilir. Biz her ikisinin birden gözetilerek Kudreti Sonsuz tarafından ayarlandığı kanaatindeyiz.

 

OLASILIK HESABININ GÖSTERDİKLERİ

Kuran’daki 19 mucizesinin büyüklüğünü ve bu mucizenin tesadüfler sonucu oluşamaya-cağını göstermek için Allah’ın isimlerinin incelenmesi sonucu karşımıza çıkan muhteşem tabloyu, olasılık hesapları çerçevesinde inceleyelim.

– Besmele’de geçen 4 kelimenin 19’un katı bir sayı vermesinin olasılığı her bir kelime için 1/19 olduğundan, dört kelime için  1/19 tür.

– Allah’ın isimlerinin tekrar listesinde “İsim” kelimesinin yerine geçen “Şahid” kelimesinin “İsim” ile tam aynı sayıyı 19 olarak vermesini de olasılığa katarsak olasılık 1/19 olur.

– Gerek Besmele’de, gerek Allah’ın isimlerinin incelenmesi sonucu karşımıza çıkan tablonun her iki yanında 4 ismin katsayıları 1+142+3+6= 152 (19×8)’dir. Bu sayının da 19’un katı olma olasılığı 1/19’dur. Bunu da önceki sonuca eklersek olasılık 1/196 olur.

– Tablonun sağ tarafındaki Allah’ın isimlerinin matematiksel değeri için olasılığı farklı hesaplamalıyız. Çünkü buradaki sayılar sadece 19’un katı olarak kalmamakta, aynı zamanda sol taraftaki sayının tam aynısını tutturmaktadırlar. Allah’ın isimlerinin matematiksel değerindeki sayılar 2698’e kadar yükselmektedirler. 2698 sayısına kadar 2698 adet tam sayı vardır. Kümemizi şöyle gösterebiliriz: {1, 2, 3, 4, 5, 6 …….. 2695, 2696, 2697, 2698} İşte bu aralıktaki sayıların içinden istediğimiz bir tam sayının aynısını bulma olasılığımız 1/2698’tir. Eğer dört defa aynı işlemi yapar ve dört defa tam istediğimiz sayıyı yakalamayı istersek, olasılık 1/2698olur. Buraya kadarki bulduğumuz olasılıklar 1/196 x 1/2698 ’tür.

– Ayrıca hesaba katmamız gereken bir şey daha vardır. Allah’ın 123 isminden 4’ü tablonun sağ tarafında, 4’ü tablonun sol tarafında  yer alırken, Allah’ın 119 ismi tablonun sağ tarafında, 119’u sol tarafında yer almaz. Eğer bu isimlerden biri bile kelime tekrarı veya mate-matiksel değer açısından 19’un katını verseydi tablonun bir tarafında 4, bir tarafında 5 değer karşımıza çıkıp simetriyi ve 1+142+3+6= 152 (19+8) katsayısındaki 19’u bozabilirdi. Öyleyse tablonun her iki tarafındaki (119×2)= 238 ismin 19’un katı olmaması da bu tablonun geçerliliği açısından gereklidir ve olasılık hesabına katılmalıdır. Bir ismin 19’un katı olmamasının olasılığı düşüktür: 18/19. Fakat 238 isim açısından eğer bunu hesaplarsak:

18
/19
= 1/387.708 olur.

Buraya kadar yaptığımız tüm hesapları bir araya getirirsek sonuçtaki olasılık:

1/196 x 1/2698x 1/387.708’dir. Bunun sonucu:

İşte sonuç…Okuyabilirseniz okuyun!

1/966.482.844.314.615.561.612.344.768

 

Sırf bu okumayı bile beceremeyeceğimiz sayı 19 mucizesinin oluşturduğu tek bir tablonun tesadüfen oluşma olasılığının imkansızlığını göstermektedir. Bir tek tablonun ortaya tesadüfen çıkmasının olasılığı bu iken, Kuran’ın dikkat çektiği, kesin bir bilgiyle inanmayı sağlayacağını, kuşkuları gidereceğini söylediği 19’u yok saymak nasıl bir aklın (veya akılsızlığın) ürünüdür. Tek bir tablonun olasılık hesabı bile Kuran’ın mucizesinin ve değişmezliğinin sayısal bir göstergesi olarak yeterlidir.

Üstelik bu tabloda bile olasılığın paydasını daha da büyütecek bazı noktaları göz ardı ettik. Örneğin bu tabloda açığa çıkan 2 taraftaki 4’er değerin toplamı 5776’dır. (5776= 4 x 19) 19’lu bir sistemde 4 tane sayının iki taraflı oluşturduğu bir simetri bu tabloda gözükmektedir. Bu tabloyu gösteren 4 ve 19 sayıları alınırsa, iki tarafı gösteren 2 rakamı da 2. kuvvetleri olarak üstlerine konulursa; bu tablodaki tüm sayıların toplamına eşit olmaktadır. Buradan da kanımızca birkaç basamak daha olasılığın paydasını büyütmek gerekir. (Fakat bu sayının niye olasılık hesabına katılması gerektiğini açıklamanın ve olasılığı hesaplamanın karışıklığı ve zorluğu sebebiyle bu veriyi göz ardı edip, olasılık hesabına katmıyoruz.) Ayrıca 19’un 8’inci asal sayı olduğunu gördük. Tablonun iki tarafında Allah’ın 8 tane ismi incelenmekte, 19’un katsayılarını kitleyen 152 (19×8) sayısı 19’un 8 katıdır. Asal sayı ve kompozit sayılar ile ilgili konu matematiğe yabancı olan kişilerce zor anlaşılacağı için bu noktaya hafifçe değinip geçiyoruz. Bu yüzden bununla ilgili hiçbir şeyi de olasılığa katmadık.

 

HANGİ KAFANIN SAHİBİSİNİZ?

Unutmayın ki bu olasılık, 19 mucizesinin oluşturduğu tek bir tablonun olasılık hesabıdır. Kuran’daki tüm 19 mucizesinin göstergelerinin olasılık hesabını yaparsak, karşımıza olağanüstü bir sonuç çıkar. Bu olasılık, Dünya’nın tüm çöllerindeki ve denizlerindeki kumların içine tek bir kum tanesi saklanıp, daha sonra rastgele Dünya’daki herhangi bir kum tanesi çe-kilince; bu çekilen tanenin, o saklanan tane olmasından çok çok çok daha küçüktür. Hatta bu olasılık; Uzay’daki herhangi bir galaksinin herhangi bir noktasında, herhangi bir atomun herhangi bir parçacığını (mesela elektronu) saklayıp, sonra Uzay’da rastgele bir parçacık çektiğimizde çekilen parçacığın saklanan o parçacık olmasından da daha küçüktür. Uzay’da tahmin edilen atom-altı parçacık sayısı 10°’dir. 19 mucizesinin tüm göstergelerini, tüm tablolarını yan yana getirirsek, bunların tesadüfen oluşmasının olasılığı bu sayıdan çok daha küçüktür.

Acaba siz hangi kafanın sahibisiniz? Peygamberimiz’in bilgisayarın ilk mucidi olduğunu, çöldeki kumların altına bir bilgisayar sakladığını ve bu mucizeyi oluşturmak için uğraştığını iddia edecek bir kafanın mı? Veya Uzay’daki bütün atom altı parçacıklardan tek bir parçacağın tesadüfen çıkış olasılığından çok daha küçüğünü bile sırf Kuran’ın bu mucizesini inkâr için kabullenecek bir kafanın mı? Veya Kuran’ın bu büyük mucizesini görüp, Kuran’ın tüm insanların ve cinlerin birbirlerine destek olsalar bile oluşturamayacakları bir kitap olduğunu anlayan, Allah’ın delillerini, mucizelerini takdir eden bir kafanın mı? Evet, siz hangi kafanın sahibisiniz? Hangi kafanın sahibi olmayı istemektesiniz?

De ki: “Eğer bütün insanlar ve cinler bu Kuran’ın bir benzerini oluşturmak için toplansalar ve bu konuda birbirlerine destek olsalar bile, onun bir ben-zerini meydana getiremezler.”

17- İsra Suresi 88

 

BESMELE’DE HİÇ TÜKENMEYEN MUCİZELER


 

Besmele ile ilgili mucizeler araştırdıkça daha da büyümektedir. Müddessir Suresinin 30. ayetinde geçen “Üzerinde 19 Var” ifadesinin işaretlerinden biri de kanaatimizce Besmele’dir. Besmele 19 harftir. Kuran’daki surelerin en üstüne yazılır ve Kuran’ın değişmediğini, mate-matiksel kodunu, matematiksel mucizesini gösterir.

Şimdi de bu tek kelimenin 19 koduna bağlı olarak kendi içinde oluşturduğu mucizeleri inceleyelim. Dünya’nın en çok tekrarlanan, Kuran’da en çok tekrarlanan bu kelime topluluğu aynı zamanda Dünya’nın en mucizevi kelimesidir. Besmele’yi oluşturan kelimeleri ve bu kelimelerin matematiksel değerini inceleyelim.

No Kelimelerin Harfleri Harf Sayıları Matematiksel Değer Toplam
1 Be, Sin, Mim 3 2, 60, 40 102
2 Elif, Lam, Lam, He 4 1, 30, 30, 5 66
3 Elif, Lam, Re, Ha, Mim, Nun 6 1, 30 200, 8, 40, 50 329
4 Elif, Lam, Re, Ha, Ye, Mim 6 1, 30, 200, 8, 10, 40 289
Toplam 19 789

 

Besmele’nin Allah’ın isimlerini oluşturan kısmının matematiksel değeri 19’un katıdır.

 

Besmele’nin Allah’ın isimlerini oluşturan kısmının matematiksel değeri
Allah Al-Rahman Al-rahim Toplam
66            +                 329              +                 289              =              684 (19 x 36)

Besmele’nin bütününden çıkan 19 koduna bağlı matematiksel mucizeler çoktur. Bunların bir kısmı şöyledir:

1- 19 harften oluşan Besmele’nin kelimelerindeki harf sayısını, her kelimenin sıra numarasından sonra yazarsak, elde edeceğimiz 8 rakamlı sayı 19’un tam katıdır.

12346 = 19 x 19 x 36686

2- Birinci örnekteki kelimelerin harf sayısı yerine onların toplam matematiksel değerlerini yerleştirelim. Her kelimenin sıra numarasından sonra o kelimenin toplam matematiksel değerini koyarak elde edeceğimiz 15 rakamlı sayı 19’un tam katıdır.

1 102 2 66 3 329 4 289 = 19 x 5801401752331

3- İkinci örnekteki kelimelerin toplam matematiksel değerleri yerine her harfin ayrı ayrı matematiksel değerlerini yerleştirelim. Örneğin ilk kelimenin toplam matematiksel değeri olan 102 yerine, o kelimedeki üç harfin matematiksel değeri olan 2, 60, 40 sayılarını koyalım. Sonuç olarak elde edeceğiniz 37 rakamlık sayı 19’un tam katıdır. (Bu bölmeleri uzun sayıları bölen bilgisayar programından kontrol edebilirsiniz. Merak ediyoruz acaba inkârcılardan Hz. Muhammed’in 1400 yıl önce böyle bir programı keşfettiğini iddia eden çıkacak mı?)

1 2 60 40 2 1 30 30 5 3 1 30 200 8 40 50 4 1 30 200 8 10 40 = 19 x……………………….

4- Birinci örnekte kullandığımız her kelimenin harf sayısı yerine, o kelimedeki harflerin toplamını yerleştirelim. Örneğin ikinci kelimenin harf sayısı olan 4 sayısı yerine, o kelimeyle birlikte baştan itibaren toplam harf sayısını yani (3+4= 7)’yi koyalım. Bu 10 rakamlı sayı da 19’un tam katıdır.

123 13 4 19= 19 x 69858601

5- İkinci örnekte kullandığımız her kelimenin matematiksel değeri yerine, onların toplam matematiksel değerini yazarsak elde edeceğimiz 19 rakamlı sayı da 19’un tam katıdır. Bir önceki işlemi harf toplamı yerine matematiksel değer toplamıyla yeniledik.

1 102 2 168 3 497 4 786= 19 x 58011412367094

6- Üçüncü örnekte, her kelime numarasından sonra geçen her harfin matematiksel değerini koyduk. Şimdi bu tabloda her matematiksel değerin önüne bir de onun ait olduğu kelimedeki harf sırasını koyalım. Ortaya çıkan yeni tablodaki sayı da 19’un tam katıdır.

112260340 21123033045 3130230320048540650 411230320048510640= 19x……….

7- Birinci ve ikinci örnekte kullandığımız harf sayılarını ve matematiksel değerlerini bu sefer toplayarak kelime numaralarının önüne yazın. Örneğin 1. kelimenin önüne harf sayısının toplamı 3 ile bu üç harfin matematiksel değerleri olan 102’nin toplamını 102+3= 105’i yazın. Ortaya çıkan sayı 19’un tam katıdır.

1105 270 3335 4295= 19 x 5817212281805

8- Besmele’deki her harfin sayı değerinden sonra, eğer her harfin Besmele’deki 1’den 19’a kadar olan sırasını yazarsak, ortaya çıkan 62 rakamlı sayı da 19’un tam katıdır.

21602403143053065718309200108114012501311430152001681710184019=   19x……

9- Eğer yukarıdaki sayıdaki her kelimeyi ifade eden kısımdan sonra kelime numaralarını (1, 2, 3, 4) yazarsak ortaya çıkan 66 rakamlı sayı da 19’un tam katıdır.

216024031143053065721830920010811401250133114301520016817101810194=19x…..

10- Bundan bir önceki sekizinci örnekte matematiksel değer ve harf sayılarının arkasına kelime numaraları olan (1, 2, 3, 4)’ü koyduk. Şimdi ise bu kelime numaralarının yerine her kelimenin matematiksel değeri olan (102, 66, 329 ve 289) sayıları koyalım. Ortaya çıkan sayı yine 19’un tam katıdır.

2160240310214305306576618309200108114012501332911430152001681710184019289=19x………………………………………………………………………………………..

Abdullah Arık “Beyond Probobility” (Olasılıkların Üzerinde) kitabında Besmele’nin kendi içinde görünen matematiksel yapıyı daha da uzunca incelemektedir. (Kitab İngilizce’dir ve Amerika’da yayınlanmaktadır.) Biz biraz karışık matematiksel bağlantıların meraklıları olabileceğine binaen bu konuyu biraz uzunca işledik. Fakat bu uzun rakamları incelemenin bazı kimseleri sıkabileceğini düşünerek bu konuyu daha fazla uzatmıyoruz.

Dünya’nın en çok tekrarlanan birleşik kelimesi, Kuran’da en çok tekrarlanan ayet olan “Bismillahirrahmanirrahim” kendi içinde müthiş özellikler göstermektedir. Dört kelimeden ve 19 harften oluşan birleşik bir kelimede 19 koduna bağlı bu kadar çok özelliğin olması olağanüstüdür. Her“Bismillahirrahmanirrahim” (Merhametli, Şefkatli Allah’ın adıyla) deyişimizde Allah’ın merhametini, şefkatini hatırladığımız gibi; Allah’ın, bu bir tek kelimenin içine sığdırdığı inanılmaz mucizelerini ve bu mucizelerini bize göstermek suretiyle Allah’ın bize olan merhametini, şefkatini sergilediğini de hatırlayalım. Besmele her surenin üzerinde 19 harfiyle pırıl pırıl parlayan, Kuran’ı koruyan, 19 kodunun önemli bir parçasıdır.

Üzerinde 19 vardır.

74- Müddessir Suresi 30

 

FATİHA SURESİ VE 19


 

Kuran’ın ilk suresi Fatiha Suresi’dir. Surelerin başındaki Besmele’lerden sadece ve sadece Fatiha Suresi’ndeki Besmele numaralıdır. (27. Sure 30. ayetindeki Besmele’de numaralı ayette geçer, fakat surenin başında değildir.) Bundan önce 19 kodu ile ilgili gördüklerimiz Fatiha Suresi’ndeki bu istisnai durumun özellikle oluşturulduğunu ispat etmektedir. Böylece 19 kodu binlerce yıldır neden olduğu merak edilen istisnai bir durumu açıklamaktadır. Birazdan Fatiha suresi ile ilgili göreceğimiz özellikler:

1- Fatiha’nın 1 numaralı ayetinin Besmele olduğunu ispatlamaktadır.

2- Fatiha Suresi’nin mucizevi yapısını ortaya koymaktadır.

3- Sure sıralamalarının da ilahi düzenlemeyle olduğunu bir kez daha ispat etmektedir.

Besmele, Dünya’da en çok tekrarlanan kelime topluluğudur. Fatiha Suresi ise en çok tekrarlanan metindir diyebiliriz. Hiçbir dinde, hiçbir toplulukta Fatiha Suresi kadar sık tekrar edilen bir metin bilmiyoruz. Üstelik bu tekrarlanma 1400 yıldan daha uzun bir süredir devam etmektedir. Her gün kılınan namazda, günlük hayatta okunan Fatiha Suresi, hem Kuran’ın en çok okunan suresidir hem en çok tekrarlanan metin olarak Dünya’da da özel bir yere sahiptir. Fatiha Suresi’nin matema-tiksel yapısına geçmeden Fatiha Suresi’nin tercümesini veriyoruz.

1- Merhametli, Şefkatli Allah’ın adıyla

2- Övgü alemlerin Efendisi olan Allah’adır.

3- O merhametlidir, O şefkatlidir.

4- Din gününün hükmedenidir O.

5- Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.

6- Bizi dosdoğru yola ilet

7- Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışlarınkine değil.

1- Fatiha Suresi 1-7

İşte bu çok anlamlı metnin içindeki matematiksel sisteme birkaç örnek verelim:

1- Sure numarası olan 1 rakamından sonra ayetlerin numaralarını sırasıyla yan yana koyarsak elde edeceğimiz sayı 19’un tam katıdır.

1 1 2 3 4 5 6 7 = 19×591293

2- Sure numarası olan 1 rakamından sonra her ayetin harf sayısını yan yana koyduğumuzda elde edeceğimiz 15 rakamlı sayı da 19’un tam katıdır.

1 19 17 12 11 19 18 43= 19×6272169010097

3- Eğer yukarıdaki örneğe ayetlerin harf sayısından sonra matematiksel değerlerini de eklersek elde edeceğimiz sayı 19’un tam katıdır.

119 786 17 581 12 618 11 241 19 836 18 1072 43 6009= 19x…………………………………

4- Bu son elde ettiğimiz sayıda harf sayısının önüne ayet numaralarını yazarsak elde edeceğimiz sayı da 19’un tam katıdır.

1 1 19 786 2 17 581 3 12 618 4 11 241 5 19 836 6 18 1072 7 43 6009= 19x…………….

5- Eğer Fatiha Suresi’nin sure numarasından sonra, toplam ayet sayısını, toplam harf sayısını ve toplam matematiksel değerini yan yana yazarsak elde edeceğimiz sayı da 19’un tam katıdır.

1 7 139 10143 = 19×90205797

6- Eğer Fatiha Suresi’nin sure numarasından (1) sonra  ayet sayısını (7) ve kelime sayısını (29) arka arkaya koyarsak çıkan sayı da 19’un tam katıdır.

1 7 29= 19×91

Tek bir surenin içinde oluşan bu mucizevi yapıyı görünce aklımıza Kuran’ın şu ayeti geldi:

Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi bunun benzeri bir sure getirin. Allah dışındaki tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru sözlü iseniz!

2- Bakara Suresi 23

 

19’LA İLGİLİ ÇÖZÜLMESİ GEREKEN SORUNLAR

19’la ilgili mevcut bulgular, 19 mucizesinin büyüklüğünü göstermeye yetmektedir. Fakat 19 koduyla ilgili katedilmesi gereken daha mesafeler vardır. Kanaatimize göre sorun gibi gözüken noktaların üzerine gidildikçe, 19 mucizesinin büyüklüğü daha da çok anlaşılacaktır. Bugüne kadar böyle olmuştur ve bundan sonra da öyle olacaktır, Allah’ın izniyle… Kitabımızın buraya kadarki bölümünde 19 kodunun bazı sorunları nasıl çözdüğünü gördük, bundan sonraki bölümlerde de bunu görmeye devam edeceğiz. Kitabımızın bu başlığında sorun olarak görünen ve bizim bu sorunların çözümüne girişmediğimiz üç konuya değineceğiz. 19 üzerinde yapılan çalışmalar bundan önceki birçok sorunun tartışılmasını nasıl ortadan kaldırdıysa, bu  üç maddede açıkladığımız tartışmalar da gün gelince ortadan kalkacaktır inşallah.

1- Birinci sorun “Elif” harflerinin sayımı ile ilgilidir. Arapça’daki bazı kelimeler “Elif” ile de “Elifsiz” olarak da yazılmakta ve aynı şekilde okunmaktadırlar. Ayrıca “Elif” gibi okunan “hemze” harfi de Kuran’ın daha rahat okunması için sonradan eklenmiştir. Gerçi bu eklemeler Kuran’daki kelime sayısı, kelime anlamı ve kelimenin okunması açısından bir değişiklik yapmamaktadırlar. Fakat bazı kelimelerdeki “Elif” sayısı tartışmalı olduğundan “Elif” başlangıç harfli surelerdeki “Elif” sayısı tartışmalı olmaktadır. Başlangıç harfli surelerdeki 19 kodunda surelerdeki harf sayımları en temel özelliktir. Biz “Elif” harfli başlangıçlar üzerine daha çok tartışılması gerektiği kanaatindeyiz. Gerçi Reşat Halife, sayımlarında Elif başlangıçlı surelerin 19’un katını verdiğini söylemiştir, fakat biz bu sayımların aceleyle yapıldığını zannediyoruz…

3- İlk iki soruna göre daha az önemli olan sorun 68. sure olan Kalem Suresi’ndeki “Nun” harflerinin sayımı ile ilgilidir. Kalem Suresi başlangıç harfleriyle başlayan surelerin sonuncusudur ve “Nun” başlangıç harfiyle başlamaktadır. Bu suredeki “Nun” harflerinin sayımı 133 (19×7) olabilmektedir, fakat bunun için başlangıçtaki “Nun” harfinin iki tane “Nun” ile yazıldığı iddia edilmektedir. Yani bu başlangıcın seslendirildiği şekliyle “Nun” olarak iki tane “Nun” harfiyle yazıldığı iddia edilmektedir. Mevcut Kuran nüshalarında bu başlangıç tek “Nun” harfiyle yazılmıştır. Matematiksel kodun bu yanlışı düzelttiği iddia edilmektedir. Biz bu konudaki matematiksel verilerin daha da çoğaltılmasını ve en eski Kuran nüshalarında Kalem Suresi’nin girişindeki “Nun” başlangıcının tek “Nun” ile mi, iki “Nun” ile mi yazıldığının iyice araştırılmasını beklemekteyiz. O yüzden kitabımızda “Nun” başlangıçlı surelerdeki “Nun” sayımına değinmeyeceğiz.

 

BAŞLANGIÇ HARFLİ SURELER VE 19


Kuran, belli bölümleri başlangıç harfleriyle başlayan, bildiğimiz tek kitaptır. Kuran’ın bazı sureleri “Elif-Lam-Mim” gibi “Kaf” gibi başlangıç harfleriyle başlar ve sonra sure devam eder. Kuran’daki 19 kodu ortaya konana kadar bu surelerin böyle başlatılmasının hikmeti merak edildi. 19 kodu açığa çıkınca, 19’un cevaplar verici, sorunları çözücü özelliği bu konuda da kendini gösterdi ve anlaşıldı ki başlangıç harfleri 19 mucizesi açısından önemli bir yere sahiptir. Kuran’da başlangıç harflerinin geçtiği sureleri ve ayetleri şu tablodan görebilirsiniz:

 

Sure No Sure Adı Başlangıç Harfleri Ayet Sayısı
2 Bakara Elif-Lam-Mim 286
3 Ali İmran Elif-Lam-Mim 200
7 Araf Elim-Lam-Mim-Sad 206
10 Yunus Elif-Lam-Ra 109
11 Hud Elif-Lam-Ra 123
12 Yusuf Elif-Lam-Ra 111
13 Rad Elif-Lam-Mim-Ra 43
14 İbrahim Elif-Lam-Ra 52
15 Hicr Kef-He-Ye-Ayn-Sad 99
19 Meryem Ta-He 98
20 Taha Ta-Sin-Mim 135
26 Şuara Ta-Sin 227
27 Neml Ta-Sin-Mim 93
28 Kasas Ta-Sin-Mim 88
29 Ankebut Elif-Lam-Mim 69
30 Rum Elif-Lam-Mim 60
31 Lokman Elif-Lam-Mim 34
32 Secde Elif-Lam-Mim 30
36 Yasin Ye-Sin 83
38 Sad Sad 88
40 Mümin Ha-Mim 85
41 Fussilet Ha-Mim 54
42 Şura Ha-Mim/Ayn-Sin-Kaf 53
43 Zuhruf Ha-Mim 89
44 Duhan Ha-Mim 54
45 Casiye Ha-Mim 37
46 Ahkaf Ha-Mim 35
50 Kaf Kaf 45
68 Kalem Nun 52

 

29 tane başlangıç suresinde başlangıç harflerinin olduğu ayet sayısı 30’dur. 30’un 19’uncu kompozit sayı olduğunu (çarpanlara ayrılabilen sayı) daha önce söyledik. 29 sureden 19’unda başlangıç harfleri, kendi başlarına ayeti oluştururlar. (Örneğin Bakara Suresinde “Elif-Lam-Mim” tek başına ayettir.) 10 surede ise başlangıç harfli girişin yanında ayet normal anlatımına başlar. (Örneğin Kaf Suresindeki ilk ayet “Kaf, Şanı yüce Kuran adına” şeklindedir.)

Başlangıç harflerinin yalnız olarak geçtikleri sure sayısı 19

 

Başlangıç harfleriyle beraber normal anlatımın devam ettiği 10 surenin 9’unda, Kuran’a (Kuran veya Kitap tanımlamasıyla) dikkat çekilir. İşte bu 9 surenin sure numalarının toplamı 190’dır. (10+11+12+13+14+15+27+38+50= 190) 190, 19’un 10 katıdır. Aynı surelerin ayetlerinin toplam değeri ise 1900 (19×100)’dür.

Başlangıç harfleriyle beraber,Kuran’dan bahsederek başlayan surelerin sure numaralarının toplamı 190

(19 x 10)

Başlangıç harfleriyle beraber,Kuran’dan bahsederek başlayan surelerin ayet sayılarının toplamı 1900

(19 x 100)

 

Başlangıç harfli girişlerin geçtiği ayetlerde, Kuran’dan bahseden surelerin numaralarının toplamının 1900 (19×100) olduğunu gördük. Başlangıç harfli sureleri diğer bir düzenleyiş şekli birden fazla tekrarlanan başlangıç harfli ve yalnız bir kez geçen başlangıç harfli sureler şeklinde olabilir. Birden fazla tekrarlanan başlangıç harfli gruplar 4 tanedir: “Elif-Lam-Mim”, “Ta-Sin-Mim”, “Ha-Mim”, “Elif-Lam-Ra” işte bu birden fazla geçen 4 grubun geçtiği surelerdeki ayet sayısı da 1900 (19×100) tanedir.

 

Birden fazla tekrarlanan başlangıç harfli grupların olduğu surelerin,ayet sayılarının toplamı 1900

(19 x 100)

 

Başlangıç harfli 2. sureden 68. sureye kadar 67 sure vardır. 67 sayısı 19. asal sayıdır (Çarpanları olmayan sayı). Bu 67 sureden 29’u başlangıç harfleriyle başladığı için başlangıç harfli surelerin arasında 67-29= 38 (19×2) başlangıç harfsiz sure vardır.

Başlangıç harfli surelerin arasında kalan başlangıç harfsiz surelerin sayısı 38

(19 x 2)

 

“Elif” harflerinin sayımındaki zorluklara binaen bu konuya kitabımızda girmeyeceğimizi söylemiştik. Fakat “Elif” harfinin sayımı dışındaki “Elif” başlangıcının kullanıldığı surelerin 19 koduyla ilişkisi birçok yönden gözükmektedir. Örneğin “Elif” harfinin başlangıç harflerinde geçtiği surelerin numaralarının toplamı 19’un tam katıdır. (2+3+7+10+11+12+13+14+ 15+29+30+31+32= 209 [19×11] )

Elif harfinin başlangıç harflerinde kullanıldığı surelerin sure numaralarının toplamı 209

(19 x 11)

 

Başlangıç harfleriyle başlayan surelerdeki ayet sayılarını incelersek 28. ve 38. surelerin 88’er ayet olarak, 14. ve 68. surelerin ise 52’şer ayet olarak eşit sayıda ayet içerdiklerini görürüz. Böylece başlangıç harfli surelerin ayet sayılarında 27 ayrı sayı ortaya çıkar. Ayet sayılarının tekrarsız toplamı ise 2603 (19×137)’e eşittir.

Kuran’daki 14 başlangıç kalıbının bazı kalıplarında, bir kalıp diğer bir kalıbın içinde de tekrar edilmektedir. Örneğin “Elif-Lam-Mim” kalıbı hem kendisi bir kalıptır, hem de “Elif-Lam-Mim-Sad” ve “Elif-Lam-Mim-Ra” kalıplarının içinde geçer. Böylece tek başına 7 defa geçen “Elif-Lam-Mim” kalıbı, diğer iki kalıbın içindeki geçişleriyle beraber 9 defa geçmektedir.

Başlangıç harfli surelerdeki ayet sayılarının toplamı 2603

(19 x 137)

Başlangıç harfli surelerde 19’la ilgili birçok özellik çıkmaktadır. Anlaşılması dikkat gerektiren son bir örnek verdikten sonra daha rahat anlaşılır, matematikle pek alakası olmayan kişilerin bile daha kolay anlayabilecekleri örneklere geçeceğiz. Tüm bu örnekler Kuran’daki ayetlerin sayılarının, surelerin dizilişinin özel olarak planlandığını göstermektedir. Kuran’daki başlangıç harfleri 14 ayrı birleşim gösterirler ve bu birleşimlerdeki başlangıç harflerinin sayısı 38 (19×2)’dir. Ayrıca yan bir özellik olarak da, her başlangıç grubunu sıra numarası ile çarpıp sonra toplarsak ortaya çıkan sayı 247 (19×13)’dir.

Sıra No Başlangıç harfleri Kalıptaki Harf sayısı Sıra no ve harf sayısı çarpımı
1 Elif-Lam-Mim 3 1 x 3 = 3
2 Elif-Lam-Mim-Sad 4 2 x 4 = 8
3 Elif-Lam-Ra 3 3 x 3 = 9
4 Elif-Lam-Mim-Ra 4 4 x 4 = 16
5 Kef-He-Ye-Ayn-Sad 5 5 x 5 = 25
6 Ta-He 2 6 x 2 = 8
7 Ta-Sin-Mim 3 7 x 3 = 21
8 Ta-Sin 2 8 x 2 = 16
9 Ye-Sin 2 9 x 2 = 18
10 Sad 1 10 x 1 = 10
11 Ha-Mim 2 11 x 2 = 22
12 Ha-Mim-Ayn-Sin-Kaf 5 12 x 5 = 60
13 Kaf 1 13 x 1 = 13
14 Nun 1 14 x 1 = 14
Toplam 38 (19 x 2) 247 (19 x 13)

 

YASİN SURESİ VE 19


Kuran’ın en çok okunan surelerinden biri Yasin Suresi’dir. Yasin suresi “Ye-Sin” başlangıç harfleriyle başlamaktadır. Bu surede geçen “Ye” harfi 237 defa “Sin” harfi 48 defa tekrarlanır. Ortaya çıkan 237+48= 285 (19×15) 19’un tam katıdır.

Yasin Suresi’nde geçen başlangıç Harflerinin Sayısı
Ye                        Sin                                        Toplam

237            +        48                       =               285 (19 x 15)

 

Yasin Suresi içinde birçok bilimsel mucize barındıran bir suredir. Bu sureyi anlamını anlayarak okumanızı tavsiye ediyoruz. Ne yazık ki ölülerin arkasından çok okunan bu sureden, diriler yeterince ders almamaktadırlar. Oysa ne ilginçtir ki Kuran’ın diriler için indirildiği Yasin Suresi’nde söylenmektedir.

69- Ona şiir öğretmedik, zaten ona yakışmaz da. O yalnızca bir hatırlatıcı ve apaçık bir Kuran’dır.

70- Dirileri uyarır ve inkârcıların üzerine sözün gerçekleşeceğini söyler.

36- Yasin Suresi 69-70

MERYEM SURESİ VE 19

Meryem Suresi 19. suredir ve “Kef-He-Ye-Ayn-Sad” başlangıç harfleriyle başlamaktadır. Sıra numarası özel bir sayı olan bu sure, tek bir ayette en uzun başlangıç harfli kalıba sahip sure olarak da özeldir (42. suredeki Ha-Mim, Ayn-Sin-Kaf kalıbı iki ayette geçer). İşte bu 5 harf bu surede tam 798 (19×42) defa geçmektedir.

Meryem Suresi’nde geçen başlangıç Harflerinin Sayısı
Kef             He          Ye          Ayn           Sad              Toplam

137      +      175    +    343    +    117     +     26      =      798  (19 x 42)

 

Meryem Suresi de Yasin Suresi gibi anlaşılması kolay, taklidi imkansız mucizeler için çok güzel bir örnektir. Bu sureler ile ilgili bu temel özelliklerin yanında da 19 kodunun gözüktüğü yan özellikler vardır. Fakat kitabımızın hacmini aşmamak ve bazı okuyucularımızın temel noktalara olan dikkatini dağıtmamak için bu noktalara girmiyoruz.

AYN-SİN-KAF BAŞLANGICI

“Ayn-Sin-Kaf” kalıplı başlangıç harfleri, 42. sure olan Şura Suresi’nde geçmektedir. “Ayn-Sin-Kaf” başlangıcı diğer hiçbir başlangıç harfinde olmayan bir özelliğe sahiptir. Diğer tüm başlangıç kalıpları surelerin 1. ayetlerinde geçerken “Ayn-Sin-Kaf” başlangıcı Şura Suresi’nin 2. ayetini tek başına oluşturmaktadır. İşte bu başlangıç harfleri geçtikleri surenin içinde toplam 209 (19×11) kez geçerek, 19’un tam katını vermektedir.

Şura Suresi’ndeki “Ayn-Sin-Kaf” başlangıcını oluşturan harflerin sayısı
Ayn               Sin               Kaf               Toplam

98       +       54       +       57           =     209(19 x 11)

 

SAD BAŞLANGICI VE 19’UN DÜZELTTİĞİ HATA

Başlangıç harfli sureler içinde üç tanesi tek başına başlangıç kalıbını oluşturmaktadırlar. Bunlar 38. surede “Sad”, 50. surede “Kaf” ve 68. surede “Nun” harfleridir. Biz bu başlık altında Sad Suresi’ni inceleyeceğiz. Görüldüğü gibi “Sad” harfiyle sure başladığı için surenin ismi de “Sad” olarak anılmaktadır.

“Sad” harfi 38. surede tek başına geçerken, 7. Sure olan Araf Suresi’nin içinde “Elif-Lam-Mim-Sad” başlangıç kalıbının içinde, 19. sure olan Meryem Suresi’nin içinde ise “Kef-He-Ye-Ayn-Sad” başlangıç kalıbının içinde geçer. İşte bu 3 surede geçen “Sad” harflerinin toplam sayısı 152 (19×8) olup 19’un tam katıdır.

“Sad” başlangıç kalıbıyla başlayan surelerdeki “Sad” harflerinin adedi
7.Sure Araf           19.Sure Meryem           38.Sure Sad           Toplam

97        +                 26            +                29            =      152 (19 x 8)

Mevcut birçok Kuran nüshasından eğer “Sad” harflerini sayarsanız, Araf Suresi’nde 97 değil, 98 “Sad” geçtiğine tanık olabilirsiniz. Bunun sebebi 7. Araf Suresi 69. ayette geçen “Bastatan” kelimesinin “Sin” yerine yanlışlıkla “Sad” ile yazılmasıdır. Hatta birçok nüshada söz konusu kelimenin üzerinde küçük “Sin” harfi yazılmıştır ve Arapça bir açıklama eklenmiştir “Yukrau bis sini” yani “Sin” ile okuyun denmektedir. Araf Suresi’nin 69. ayetinde geçen “Bastatan” kelimesinin “Sad” ile yazıldığı halde “Sin” harfiyle seslendirildiğini ileri süren tezden ayrı olarak bir başka tez daha ileri sürülmüştü: “Bastatan” kelimesi hem “Sin” ile hem “Sad” ile yazılabilir. Bu tartışmayı Türkçe’de “ağa” diye yazılan bir kelimenin; hem “aga” hem “ağa” diye yazılıp yazılamayacağı, her iki şekilden hangisinde okunacağı tarzındaki bir tartışmaya benzetebilirsiniz.

Fakat Kuran, insan sözü değildir. Allah’ın vahyidir ve bu ayetteki bu sorunu da 19 kodu çözmektedir. 19 kodu, bu kelimenin “Sin” ile yazılması gerektiğini göstermektedir. Nitekim Arapça sözlüklerden de bu kelimenin asıl yazılışının bu olduğunu görebiliriz. 19 kodunun bu keşfi açığa çıktıktan sonra en eski Kuran nüshaları araştırıldı ve en eski nüshalardan biri olan Taşkent nüshasında “Bastatan” kelimesinin 19 kodunun doğruladığı şekilde “Sin” ile yazıldığı bulundu. Anlaşılıyor ki Kuran nüshaları çoğaltılırken birbirine yakın sesli olan “Sad” ve “Sin” harfleri karışmıştır. Tahminimizce yanlış çoğaltılan nüshada “Sad” harfinin üzerinde “Sin” yazmasının nedeni, bu yanlışı fark eden birinin bu yanlışı düzeltmek için “Sad”ın üstüne “Sin” yazması, nüshayı çoğaltanların ise bunun düzeltme olduğunu anlamadan aynen kopya etmeleridir. Fakat bazı nüshalarda doğru şekilde “Sin” harfiyle kopya edilmiştir. Anlaşılıyor ki bu hata yüzünden “Sad”cılar ve “Sin”ciler arasında tartışma çıkmış ve bu yüzden “Sad” harfli nüshanın doğruluğuna dair hadis uydurulmuştur. Sonunda “Sad” harfli nüshaların bu kadar yoğunlaşması işte bu uydurulan hadisler sebebiyledir. 19 kodu bu tartışmayı çözmekte ve bu hadislerin uydurulduğunu ispatlamaktadır.

 

En eski Kuran nüshalarından biri olan Taşkent nüshasında “Bastatan” kelimesi doğru olarak “Sin” harfiyle yazılıdır

 

19 kodu kullanılarak yapılan bu düzeltme derslerle doludur:

1- 19 kodu, Kuran üzerinde insanların yaptığı en ufak hatayı bile düzeltebilmektedir.

2- 19 kodu, Kuran’ın bir kenar süsü değildir. Aktif görevleri olan, koruyucu, düzeltici görevleri olan mucizevi bir koddur.

3- Yine anlaşılmıştır ki 15. sure olan Hicr Suresi’nin 9. ayetinde söylenen “Hiç şüphesiz Hatırlatıcı’yı (Kuran’ı) biz indirdik biz. Onun koruyucuları da biziz.” ifadesinde Allah’ın buyurduğu gibi Kuran’ı Allah korumaktadır. Bu koruma işi insanlara bırakılmış değildir. Bu koruma, Allah’ın Kuran’da dikkat çektiği 19 koduyla ve diğer matematiksel yapılanmalarla gerçekleşmektedir. İnsanlar hata yapabilmekte, Allah’ın Kuran’a koyduğu ve dikkat çektiği kod ise düzeltmeleri yapmaktadır. (“Bastatan” kelimesindeki harf yanlışı insanların Kuran’ı yazarken yaptığı hatalara ve matematiksel kodun onları düzeltmesine çok güzel delildir. Gerçekten de hiçbir hata Kuran’ın matematiksel kodundan kurtulamamakta ve düzeltilmektedir.)

KAF BAŞLANGICI, KURAN VE 19

Başlangıç harflerinden biri olan ve anlaşılması kolay, taklidi imkansız mucizeler sergileyen “Kaf” harfi, “Kuran” kelimesinin ilk harfi olduğu için; Kuran’ı temsil ettiği de düşünülmektedir.

“Kaf” harfi 50. sure olan Kaf Suresi’nin başında başlangıç harfi olarak geçmektedir. Geçtiği ayet şöyledir:

Kaf, Şanı Yüce (Mecid) Kuran,

1- Kaf Suresi 1

Bu suredeki Kaf harflerini sayarsanız 57 (19×3) sayısına ulaşırsınız. Bu harfi saymak için Arapça’yı bir dil olarak bilmenize de gerek yoktur. Elinizdeki herhangi bir Kuran’ı açın ve 50. suredeki harflerin üzerinde iki noktayı arayın. Bir tek “Kaf” harfi üzerinde iki nokta bulundurduğundan bu sayımı rahatça yapabilirsiniz.

Kaf Suresinde Geçen “Kaf” harflerinin sayısı
57 ( 19 x 3)

 

“Kaf” harfinin başlangıç olarak geçtiği Kaf Suresi’nin ilk ayetinde “Mecid” sıfatının Kuran’a yakıştırılması da çok anlamlıdır. Çünkü “Mecid”in matematiksel değeri de tamı tamına 57’dir. (19×3)

“Mecid” kelimesinin matematiksel değeri
Mim               Cim               Ye               De               Toplam

40         +           3       +       10       +       4       =       57(19 x 3)

 

Birinci ayette geçen “Kuran” kelimesinin bu formu da Kuran’da 57 (19×3) defa geçer (10-Yunus Suresi 15. ayetinde başka bir Kuran’dan bahsedildiği için sayıma girmez).

Kuran boyunca “Kuran” formunun geçiş adedi
57 (19 x 39)

 

“Kuran” kelimesi üzerine bu sayımlar bize çok kısa ve çok ilginç iki ayeti hatırlatmaktadır:

1- Rahman (Merhametli)

2- Öğretti Kuran’ı

55- Rahman Suresi 1-2

Eğer önceki başlıklarımızı hatırlarsanız, Rahman kelimesi Kuran’da 57 (19×3) kez geçmektedir. Kuran’ın 57 kez geçen “Kuran” formuyla bu kez Allah’ın 57 defa geçen Rahman ismi kullanılmaktadır. (Kuran’ın “Kuran” formu dışında “Elif” harfinin ilavesiyle yazılan “Kuranen” ve “He” harfinin ilavesiyle yazılan “Kuranehu” formları da vardır.

Ayrıca Rahman ve Kuran dışında ayette geçen “öğretti” ifadesinin Arapça’sı olan “Alleme” kelimesinin, Allah’ın öğretmesi için kaç kez kullanıldığını araştırırsak karşımıza 19 sayısı çıkar. (Bakınız 2-31, 2-32, 2-239, 2-251, 2-282, 4-113, 5-4, 5-110, 12-37, 12-68, 12-101, 18-65, 21-80, 36-69, 53-5, 55-2, 55-4, 96-4, 96-5)

Böylece Kuran’ın öğretilmesinden bahseden bu iki ayet 19’un katlarıyla ilgili enteresan bir yapı arzederler. Bu yapıyı şöyle gösterebiliriz:

Kelime                   Rahman             Öğretti        Kuran

Tekrar sayısı            57(19 x 3)                                 19(19 x 1)                      57(19 x 3)

 

TEK HARFTE HİÇ TÜKENMEYEN MUCİZELER

Kaf” başlangıç harfleriyle ilgili özellikleri incelerken 19’un katı olan 57 sayısında; “Kaf” başlangıcıyla ilgili özelliklerin kesiştiğini ve “Kaf” harfinin, baş harfi olduğu “Kuran” ile ilişkisini bu verilerin de doğruladığını gördük.

“Kaf” başlangıç harfi olarak tek başına “Kaf” suresinin başında geçerken, 42. surenin 2. ayetinde “Ayn-Sin-Kaf” kalıbının içinde de “Kaf” harfi geçer. Acaba bu surede “Kaf” harfi kaç kere geçse çok ilginç olur? Bir düşünün… Bu surede de “Kaf” harfi, tamı tamına 57 (19×3) defa geçmektedir.

Başlangıç harflerinin içinde “Kaf” olan 42-Şura Suresi’ndeki “Kaf” harflerinin sayısı
57 (19 x 3)

 

Görülüyor ki Kuran’ı temsil ettiğini düşündüğümüz “Kaf” harfi, başlangıç harfi olarak iki surede geçmektedir. Bu surelerde geçen “Kaf” harflerini toplarsak, karşımıza 114 (19×6) çıkar. 114 bildiğiniz gibi Kuran’daki surelerin sayısıdır. Demek ki Kuran’ı temsil eden “Kaf”lar, başlangıç harfi olarak geçtikleri surelerde her bir sure için bir defa bulunmaktadırlar.

“Kaf” başlangıcının geçtiği Kaf Suresi 50. suredir ve 45 ayeti vardır. 50+45= 95 (19×5)

“Kaf”  başlangıcının  geçtiği  diğer  sure Şura Suresi 42. suredir ve 53 ayeti vardır. 42+53= 95 (19×5)

 

“Kaf” Harfinin Başlangıç Harfi olduğu Surelerin sure numarası ve ayet sayılarının toplamı
Sure No                         Ayet Sayısı                                Toplam

50                +                45                =            95(19 x 5)

42                +                53                =              95(19 x 5)

 

Görüldüğü gibi Kaf harfi sürekli 19’un katlarıyla kodlanmakla kalmamakta, ayrıca müthiş sayısal simetriler de gözükmektedir.

Kuran boyunca Lut Peygamber’in toplumu “Kavmi-Lut” diye adlandırılmaktadır. Sadece Kaf Suresi’nde bu ifadenin yerine aynı anlamı veren “İhvanu-Lut” ifadesi kullanılır. (50-Kaf Suresi 13. ayet) “Kavmi Lut” ifadesi “Kaf” harfiyle yazılır, fakat “İhvanu Lut” ifadesinde “Kaf” harfi yoktur. Eğer Allah tüm Kuran boyunca kullandığı “Kavmi-Lut” deyimini Kaf Suresi’nin 13. ayetinde de kullansaydı, o zaman bu surede 58 “Kaf” harfi var olacaktı ve 19’lu sistem bozulacaktı. Allah, anlamaya niyeti olanlara Kuran’da 19 kodunu özellikle oluşturduğunu göstermektedir. İşin ilginç yanı, dinde kendi yaklaşımları dışında hiçbir yaklaşımı kabul etmeyen, dine akılcı ve mantıksal bir yapının hakim olmasını arzu etmeyen, halkın; şeyhlere, dervişlere, meczuplara, mollalara teslim olmasını, Kuran’ın anlaşılmadan sadece okuma kitabı gibi okunmasını arzu eden, geleneği dinselleştiren sözde dinciler, akılcı düşünmeye sebep olan 19 koduna, inkârcılardan daha çok düşmandırlar. Kuran’da Allah’ın 19 koduna ve onun fonksiyonlarına dikkat çekmesine ve tüm bu verileri bize sunmasına rağmen ne yazık ki bu böyledir! Bu kişiler 19 üzerine düşünmek, dinlemek ve onu değerlendirmek bile istememektedirler. Bunlara bir Kuran ayetini hatırlatmakta fayda görüyoruz:

Onlar ki sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini doğruya ilettiği kimselerdir. Onlar akıl ve vicdan sahipleridir.

39-Zümer Suresi 18

 

19. HARF


Sırf “Kaf” başlangıç harfi üzerinde yapılacak bir inceleme bile Kuran’ın, iç içe geçmeli matematiksel bir sistemle nasıl korunduğunu göstermeye yeterlidir. Bu tek harfin incelenmesi; harflerin sayısından, surelerin dizilişinden, surelerin ayet sayılarından, kelime ve harflerin tekrarına kadar Kuran’ın en ufak bir artığı, bünyesine ait olmayan bir parçayı kabul etmediğini gösterir.

“Kaf” harfi üzerine incelemelerimizi sürdürürsek karşımıza birçok ilginç veri daha çıkmaktadır. Harflerin matematiksel değerlerinin Kuran’daki matematiksel sistem açısından önemini daha önce gördük. “Kaf” matematiksel değer sıralamasında 19. harftir ve “100” değerine sahiptir.

 

Sıra No 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
Harf Elif Be Cim De He Vav Ze Ha Ta Ye
Sayısal Değer 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10

 

Sıra No 11 12 13 14 15 16 17 18 19
Harf Kef Lam Mim Nun Sin Ayn Fe Sad Kaf
Sayısal Değer 20 30 40 50 60 70 80 90 100

 

Böylece Kuran’ı sembolize eden “Kaf” harfi, matematiksel değer sırası açısından da istisnai bir yere sahiptir. Tüm Kuran boyunca 19. ayetlerde yer alan “Kaf” harflerini sayarsak da karşımıza çıkan sayı 76 (19×4), 19’un tam katıdır.

Tüm Kuran’daki 19. ayetlerde geçen “Kaf” harflerinin toplamı
76 (19 x 4)

 

Öte yandan sıra numarası 19’un katı olan surelerde geçen “Kaf” harflerinin toplamı da 228 (19×2) 19’un tam katıdır.

Kuran’da 19’un katı olan surelerdeki “Kaf” harflerinin toplamı
19             38               57               76                  95             114             Toplam

86      +      74      +      49      +      15       +          3      +         1      =      228(19 x 12)

 

Allah’ın mucizesi gerçekten de çok büyüktür! Ne kadar ilginçtir ki bazıları Allah’ın sıradan, basit bir mucize göstermesini beklemektedirler. Böyle düşünenlerin “Yani 19 bu kadar mı önemli? Tüm Kuran’ı mı kaplıyor? Böyle bir mucize varsa bile o kadar önemli değildir” gibi garip açıklamalar yaptıklarına tanık oluyoruz. Bu iddiayı yapanlar, lütfen bir kısmını kitabımızda yayınladığımız 19 mucizesiyle ilgili verileri ince ince düşünerek okusunlar. Biz Allah’ın mucize göstereceği zaman, önemli ve kayda değer bir mucize göstermesini bekliyoruz. Tüm veriler bunun gerçekten de böyle olduğunu göstermektedir. İnananlar Allah’ın delillerini hafife almazlar, bu delilleri gösterdiği için Allah’a şükrederler.

 

KURAN KELİMESİ VE 19


“Kaf” harfli başlangıçları incelersek; Kuran’ın türevleri içinde en çok geçen formu olan “Kuran”ın 57 (19×3) defa geçtiğini ve bu geçişin sırf 19’un katı olması açısından değil 57’yi vermesi açısından da anlamlı olduğunu, aynen suredeki “Kaf” harflerinin, aynen ayette geçen “Mecid” (Şanı Yüce) ifadesinin matematiksel değerinin hep 57’yi verdiğini gördük.

Kuran’ın “Kuran” formu dışında iki türevi daha vardır. Bunlardan “Kuranen” 8 defa, “Kuranehu” 2 defa geçmektedir. (10-Yunus Suresi 15, başka bir Kuran’dan bahsettiği için “Kuran” sayımına girmez. Aynı şekilde dağları parçalayan, ölüleri dirilten Kuran’ı ifade eden 13-Rad Suresi 31. ayeti ve yabancı dilde, aslen olmayan Kuran’ı ifade eden 41-Fussilet Suresi 44. ayeti sayıma girmez. Bu ifadeler Kuran’ı belirtmedikleri için sayıma alınmamaktadırlar.)

19’un en önemli özelliklerinden birinin asal sayı olması olduğunu, 19’un çarpanlara ayrılamayacağını gördük. (Asal sayı kendisi ve 1 dışında hiçbir sayıya bölünemeyen sayıdır. Asal sayı diğer sayılardan üreyen değil, sayılar üreten bir sayıdır.) Kuran’ın tüm türevlerini veren 67 sayısı da asal bir sayıdır ve çok ilginç bir özelliğe sahiptir. 67 sayısı, 19’uncu sıradaki asal sayıdır.

Asal Sayı Sırası 1 2 3 4 5 6 7 8 9
Asal Sayılar 2 3 5 7 11 13 17 19 23

 

Asal Sayı Sırası 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19
Asal Sayılar 29 31 37 41 43 47 53 59 61 67

Böylece “Kuran” kelimesinin en çok kullanılan ve “Kaf” başlangıcıyla aynı ayette geçen formu 57 (19×3) kez geçerken, tüm türevlerinin geçiş adedi de asal sayı sıralamasında 19. sırada olan 67 kez  geçip; asal sayılara dikkatimizi çekmekte, 19’un asal sayı olmasına verdiğimiz değeri doğrulamaktadır.

Daha önce “Kuran” kelimesini “Kaf” başlangıcıyla beraber geçtiği ayette tanımlayan “Mecid” (Şanı Yüce) kelimesinin matematiksel değerinin 57 (19×3) olduğunu gördük. “Mecid” kelimesi bir kez daha 57 defa geçen “Kuran” kelimesini 85. Buruc Suresi 21. ayette tamlar. İşin ilginç yanı bu tamlanan “Kuran” kelimesi tüm “Kuran” türevlerinin sonuncusu ve “Kuran” formunun 57.si (19×3) olarak sonuncusudur. Böylece matematiksel değeri 57 olan “Mecid” kelimesi, Kuran formunun 57. geçişinde yine “Kuran” kelimesi ile buluşmaktadır. Ayrıca “Mecid” kelimesinin 57 matematiksel değeri ile “Kuran” kelimesini 2 defa tamlaması 57×2= 114 (19×6) bize yine Kuran’daki sure sayılarını vermektedir.

Kuran’ın Zikir (Hatırlatıcı),  Nur (Işık) gibi birçok isimleri vardır. Şu ana kadar yapılan çalışmalarda bu isimlerin sayısının 57’ye yakın çıktığı gözükmektedir. Biz önceki verilerin de ışığıyla bu sayının 57 çıkmasını umuyoruz. Doğrusunu Allah bilir. Yapılan bu çalışma kitabın yazımı devam ederken bitmediği için kesinleşmeyen bu konuda bir şey yazmak istemiyoruz. Kuran’ın isimleri üzerine ciddi bir inceleme yapılırsa Kuran’ın isimlerinin de Allah’ın isimleri gibi 19 koduna bağlı bir tablo sunacağını zannediyoruz.

Bu arada, bundan sonra Kuran’ın isimleri üzerine araştırma yapanlara, ilginç birkaç saptamayı sunmak istiyoruz. Dileriz bu konuda ciddi araştırmacılar çıkar ve Kuran’daki 19 kodunun diğer mucizevi verilerini bulurlar. “Kuran” kelimesinin tüm türevlerinin 19’un katı kadar olan geçişlerini (19, 38, 57) ve 50. geçişini inceleyeceğiz. “Kuran” kelimesinin türevlerinin 50. geçişi Kaf Suresi’nin 1. ayetinde daha önce incelediğimiz “Kaf”, “Kuran” ve “Mecid” ismini birleştiren geçiş olması açısından önemlidir. (Kuran’ın tüm türevleri “Kuran” formunun yanı sıra, fazladan bir “Elif” ile yazılan “Kuranen” ve fazladan bir “He” harfi ile yazılan “Kuranehu” formlarıdır.)

19. Kuran türevi (17. sure, 60. ayet)
38. Kuran türevi (36. sure ,2. ayet) 36 + 2 = 38 (19×2)
50. Kuran türevi (50. sure ,1. ayet) Kaf, El-Kuran ,Mecid
57. Kuran türevi (56. sure ,77. ayet) 56 + 77 = 133 (19×7)

Bu tablodan sonra ise Kuran’ın tüm türevleri içinde en çok geçen 57 (19×3) formunun 19., 38., 50. ve 57. geçişleri incelenir.

19. Kuran (17. sure ,78. ayet) 17 + 78 = 95 (19×5)
38. Kuran (38. sure ,1. ayet)
50. Kuran (55. sure ,2. ayet) 55 + 2 = 57 (19×3)
57. Kuran (85. sure ,21. ayet) Mecid

Bu iki tabloda görüleceği gibi ortaya çıkan 8 geçişin 4’ünde, sure ve ayet numaralarının toplamı 19’un katı kadar geçmektedir. 8 tane geçişte gerçekleşmesi 1/19 olasılıkta olan bir veri 4 kez ortaya çıkmaktadır.

Üstelik birinci tablodaki 50. geçişin tam da 50. surenin 1. ayetinde olması, ikinci tabloda ise 38. geçişin tam da 38. surenin 1. ayetinde olması enteresandır. Böylece sure ve ayet toplamında 2’şer tane basamağın 19’un katı olmasındaki simetri, birer tane geçişin sıra numarası ile sure numarasının aynı olmasında da gözükmektedir.

Ayrıca daha önce belirttiğimiz gibi “Kuran” formuyla ve “Kaf” harfiyle 50. sure 1. ayette beraber geçen 57 matematiksel değerli “Mecid” isminin, ikinci defa “Kuran” formuyla geçişi kendi matematiksel değeriyle tam aynı sıradaki (57. sıradaki) “Kuran” formuyla beraberdir.

Daha önce de dediğimiz gibi “Kuran” kelimesi ve Kuran’ı tanımlayan isimler üzerinde daha çalışılması gerektiği kanaatindeyiz. Allah, kendi isimlerinin incelenmesinde nasıl çok detaylı bir şekilde 19 kodunu gösterdiyse, tahminimizce Kuran’ın isimleri üzerindeki incelemede de şu andakinden çok daha detaylı sonuçları gösterecektir. Doğrusunu Allah bilir.

 

HA-MİM BAŞLANGIÇLARI VE 19


Kuran’da birbirini izleyen 7 sure “Ha-Mim” başlangıcıyla başlamaktadır. Bu sureler 40, 41, 42, 43, 44, 45 ve 46. surelerdir. Tüm bu surelerin birinci ayetleri iki harften oluşur: “Ha-Mim”

İşte bu 7 surede geçen “Ha” ve “Mim” harflerinin toplamı 2147 (19×13) olup 19’un tam katıdır.

Başlangıç harfleriyle başlayan 7 sureyi matematiksel bir sistemle kilitleyecek şekilde 19’un karşımıza çıkması muhteşemdir. Üstelik bu matematiksel kilitleme bir tek bu harflerin 19’un katı olmasıyla olmamaktadır. Milan Sulc, “Ha-Mim” harflerinin sayılarını bildiren rakamların her birini topladığında, 19’un katı olarak bulduğumuz 113 sayısını elde eden harika formülü buldu. Tablodan izleyin:

Sure No Ha Mim Rakamların Toplamı Toplam
40 64 380 6+4+3+8+0 21
41 48 276 4+8+2+7+6 27
42 53 300 5+3+3+0+0 11
43 44 324 4+4+3+2+4 17
44 16 150 1+6+1+5+0 13
45 31 200 3+1+2+0+0 6
46 36 225 3+6+2+2+5 18
Toplam 292 1855   113
Genel Toplam 2147 (19x113)

Tablonun sunduğu muhteşem formül bununla da kalmaz. 42. sureyi incelersek bu surenin özel bir durumu olduğunu görürüz. Bu surenin ilk ayeti de “Ha-Mim” başlangıcıyla başlamaktadır. Fakat bu surenin ikinci ayeti de başlangıç harfleri olan “Ayn-Sin-Kaf” harflerine sahiptir. (Bu sure ikinci ayetinde başlangıç harfi olan tek suredir.) Böylece 40, 41, 42. surelerde “Ha-Mim” başlangıçları arka arkaya geçerken, 42. sure 2. ayetteki “Ayn-Sin-Kaf” başlangıcının “Ha-Mim” ile başlayan sureleri arka arkaya geçen 3 sure (40, 41, 42) ve arka arkaya geçen 4 sure (43, 44, 45, 46) olarak böldüğünü düşünebiliriz. Ne kadar ilginçtir ki eğer böyle yaparsak ilk gruptaki surelerde “Ha-Mim” harfleri yine 1121 (19×59) kez olarak 19’un tam katı geçmektedir. İkinci grupta da “Ha-Mim” başlangıçları 1045 (19×55) olarak 19’un tam katı kadar geçmektedir. Üstelik bu matematiksel kilitlenmeyi oluşturan rakamların değerlerinin toplamı, birinci tablodaki 19’un katını (59’u) ve ikinci tablodaki 19’un katını (54’ü) vererek bir daha, bir daha, bir daha kilitlemektedirler.

29- İnsanlar için tablolar sunandır o.

30- Üzerinde 19 vardır.

74- Müddessir Suresi 29-30

Anlattıklarımız size karışık geliyorsa ne dediğimizi tabloyu izleyerek anlayın:

Sure No Ha Mim Rakamların Toplamı Toplam
40 64 380 6+4+3+8+0 21
41 48 276 4+8+2+7+6 27
42 53 300 5+3+3+0+0 11
Toplam 165 956   59
Genel Toplam 1121 (19x59)

 

Sure No Ha Mim Rakamların Toplamı Toplam
43 44 324 4+4+3+2+4 17
44 16 150 1+6+1+5+0 13
45 31 200 3+1+2+0+0 6
46 36 225 3+6+2+2+5 18
Toplam 127 899   54
Genel Toplam 1026 (19x54)

 

 

HA, MİM BAŞLANGIÇLARININ OLASILIK HESABI


1- “Ha-Mim”li başlangıçların arka arkaya geçtiği 7 surede 19’un katı olmalarının olasılığı 1/19’dur. Bu surelerde Ha-Mim harfleri 2147 (19×113) kez geçmektedir.

2- 19’un katını veren 7 suredeki “Ha” harfinin ve “Mim” harfinin geçiş adetlerini oluşturan rakamların toplamının 19’un katsayısı 113’ü vermesi için hiçbir sebep yoktur. Burada bu sayının tam tutturulmasının olasılığını hesaplamamız gerekmektedir. Bu sayının, hangi aralıkta gerçekleşmesi olası bir sayı olduğunu bulmamız gerekmektedir ki; bu sayının ortaya çıkma olasılığını hesaplayabilelim.

“Ha-Mim” harflerinin 2147 adet geçtiğini biliyoruz. “Ha-Mim” harfleri surelere nasıl dağılırlarsa dağılsınlar, 2147 (19×113) bozulmayacak ve sayının 19’un katsayısı olmasının olasılığı 1/19 olacaktı. Fakat 2147’yi oluşturan “Ha-Mim” harflerinin adetlerinin rakamları 113’ü tutturamayabilir, bu sayıdan daha büyük veya daha küçük olabilirlerdi. Biz hayali iki tablo hazırlayıp, “Ha-Mim” toplamlarının 2147 olurken, “Ha-Mim” harflerinin geçiş adedini gösteren sayıları oluşturan rakkamların toplamının ne kadar büyük veya ne kadar küçük olabileceklerini göstermeye çalıştık.

Küçük sayı oluşturan örnek:

Sıra No Ha Mim Rakamların Toplamı Toplam
40 101 400 1+0+1+4+0+0 6
41 100 301 1+0+0+3+0+1 5
42 100 100 1+0+0+1+0+0 2
43 102 110 1+0+2+1+1+0 5
44 101 320 1+0+1+3+2+0 7
45 100 112 1+0+0+1+1+2 5
46 100 100 1+0+0+1+0+0 2
Toplam 704 1443   32
Genel Toplam 2147 (19x113)

Büyük sayı oluşturan örnek:

Sıra No Ha Mim Rakamların Toplamı Toplam
40 99 198 9+9+1+9+8 36
41 99 298 9+9+2+9+8 37
42 99 298 9+9+2+9+8 37
43 99 198 9+9+1+9+8 36
44 99 198 9+9+1+9+8 36
46 99 66 9+9+6+6 30
Toplam 693 1454   248
Genel Toplam 2147 (19x113)

113 sayısı, en küçüğü 32 civarında, en büyüğü 248 civarında olan tam sayıların oluşturduğu bir aralığın içindeki bir tam sayıdır. Bu aralık 200’den fazla tam sayı içerir. Biz hesap kolay olsun diye bu aralığı 200 tam sayılık bir aralık olarak kabul edelim. 200 tam sayı arasında 113’ün tutturulmasının olasılığı 1/200’dür.

Böylece buraya kadar olan olasılık hesabımız 1/19 x 1/200’dür.

3- 42. surenin 2. ayetinin “Ha-Mim”li sureleri ikiye böldüğünü gözönünde bulundurup 40, 41 ve 42. surelerdeki “Ha-Mim”lerin sayısını incelediğimizde karşımıza çıkan 1121 (19×59) sayısı da 19’un tam katıdır. Bunun oluşma olasılığı da 1/19’dur. Bunu da olasılık hesabımıza katarsak şu ana kadarki sonuç: 1/19×1/200×1/19’dur.

Bir noktada dikkatli olun, ilk üç surelik grupta “Ha-Mim”lerin geçiş adedinin 19’un katı olması için 1/19’luk olasılığı hesaplıyoruz. Fakat ikinci gruptaki (43, 44, 45, 46. sureler) “Ha”, “Mim” harflerinin toplamının 19’un katı olmasını olasılık hesabına katmamalıyız. Çünkü bir bütün eğer 19’un katıysa ve ondan ayırdığımız bir bölüm de 19’un katıysa, o bütünün geri kalan bölümünün 19’un katı olması matematiğin bir özelliğidir. Biz hem bütünün (7 sure incelemesi), hem bütünün ilk parçasının (ilk 3 sure) 19’un katı olmasını olasılığa aldığımız için, ikinci parça için (son 4 sure) olasılığa bir şey katmamalıyız.

İncelediğimiz ilk gruptaki “Ha-Mim” harflerinin tekrarlanma sayılarını oluşturan rakamların sayısal değerlerinin bu gruptaki 19’un katı olan 59 değerini vermesi matematiksel bir özellik değildir. Bu yüzden, tabloyu ikiye böldüğümüzde, sayıları oluşturan rakamların toplam değerinin 59’u vermesini yine olasılığa katmalıyız. Daha önceki örnekte yaptığımız gibi hayali tablolar kurarsak 59 sayısının 50’den daha fazla tam sayının olduğu bir aralığın içindeki bir tamsayı olduğunu görürüz. Demek ki böyle bir tabloda 19’un katı olan 59 sayısını, rakamların toplamıyla elde etmemizin olasılığı 1/50’dir. Bu sayıyı olasılık hesabına katarken, ikinci tablo için aynı olasılığı hesaba katmamalıyız. Çünkü 7 surede aynı özellik görününce, 7 sureyi ikiye böldüğümüzde bir parçada aynı özellik gözükünce, diğer parçada aynı özelliğin görünmesi matematiksel bir özelliktir. Bunun için de olasılığa bir değer katılmaz.

Şu ana kadarki olasılıkları sırasıyla yazıp sonucu hesaplayalım:

1/19 x 1/200 x 1/19 x 1/50 = 1/3.610.000

Bu da bir tek bu tablonun bile tesadüfen oluşma olasılığının 1/3.610.000 olduğunu gösterir. 19 kodunun oluşturduğu bir sürü tablo içinden teki için bile durum böyledir. Eğer tüm tabloların hepsinin birden tesadüfen oluşma olasılığını hesaplayacak olsak sonucu siz düşünün!

“Ha-Mim” başlangıçlı sureleri eğer 41-42-43 ve 40-44-45-46 olarak gruplarsak yine aynı özelliklerle karşılaşmaktayız:

Sure No Ha Mim Rakamların Toplamı Toplam
41 48 276 4+8+2+7+6 27
42 53 300 5+3+3+0+0 11
43 44 324 4+4+3+2+4 17
Toplam 145 900   55
Genel Toplam 1045 (19x55)

 

Sure No Ha Mim Rakamların Toplamı Toplam
40 64 380 6+4+3+8+0 21
44 16 150 1+6+1+5+0 13
45 31 200 3+1+2+0+0 6
46 36 225 3+6+2+2+5 18
Toplam 147 995   58
Genel Toplam 1102 (19x58)

Bazılarınız bu tabloların oluşmasını neden olasılık hesabına katmadığımızı sorabilirler. Eğer bu tabloyu olasılık hesabına katsaydık, tablonun 40-41-42 ve 43-44-45-46 olarak ikiye bölünmesinden dolayı oluşan her özellik bu tablolarda da oluştuğundan; olasılık hesabını 1/19×1/50= 1/950 ile çarpacaktık. Fakat Sureleri 40-41-42 ve 43-44-45-46 olarak bölmemizin akılcı bir sebebi vardır. Oysa tabloyu bu şekilde bölmemizin sebebini açıklayamıyoruz. Surelerin anlamları veya şimdilik bilemediğimiz başka bir sebeple bu bölünmede de aynı özelliğin çıkmasının bir anlamı olabilir. Fakat bunu bilemediğimiz için 1/950’yi önceki olasılıkla birleştirmiyoruz. Dileriz ki bu satırların okurlarından biri bunun sebebini açıklayabilir.

Her durumda “Ha-Mim”li surelerdeki matematiksel şifre muhteşemdir. Yaptığımız olasılık hesabı da bu muhteşemliği matematiksel veriyle onaylamaktadır.

1400 yıldır surelerin başında neden başlangıç harflerinin bulunduğu merak edilmiştir. 19 kodunun çözülmesiyle bunun hikmeti anlaşılmıştır. Allah’a yaklaşmak, dini daha iyi anlamak isteyenler için; 19 kodu kuşkuları giderici, kesin bilgiyle inanmayı sağlayıcı Allah’ın bir yardımıdır.

35- Bu gerçekten büyüklerden biridir

36- İnsanlar için bir uyarıcıdır

37- İlerlemek ya da geride kalmak isteyenleriniz için

74- Müddessir Suresi 35-37

Kuran’daki matematiksel kodun en detaylı verilerini Besmele’ye ve başlangıç harflerine bağlı olarak elde ediyoruz. Surelerin başında geçen 19 harfli Besmele ve Başlangıç Harfleri surelerin üzerinde Kuran’ın bozulmasını önleyen koruyucu kod görevine sahiptirler.

Üzerinde 19 vardır.

74- Müddessir Suresi 30

Besmele ve başlangıç harfleri dışında 19 koduna bağlı birçok mucizevi oluşum daha vardır. 19 kodunun anlatıldığı Müddessir Suresi’nde geçenler ve Kuran’daki sayılar ile ilgili anlattıklarımız buna delildir. Kitabımızın hacmi 19 koduna bağlı tüm verileri vermeye yeterli olmadığı için ancak bu mucizevi koda bağlı verilerin bir kısmını aktarabiliyoruz.

 

SONDAN 19. SURE: ALAK SURESİ


Kuran’ın sonundan itibaren sayarsak 19’uncu sıraya geldiğimizde, Alak Suresi ile karşılaşırız. Bu surenin ayet sayısı da 19’a eşittir.

Kuran’ın sondan 19. suresi kaç ayettir? 19

Alak Suresi’nin ilk 5 ayetinin Kuran’ın indirilen ilk ayetleri olduğu söylenmektedir. Bu ilk 5 ayetin; 19 kelime ve 76 (19×4) harf olması, bu konudaki kanaati güçlendirmektedir. Fakat bu bilgiyi bir hadis nakline dayanarak bildiğimiz ve bu bilgiye muhtemel itirazların oluşabileceğini düşünerek, bu konuda bir iddiada bulunmuyoruz.

Fakat Kuran’ın sondan 19’uncu suresinin 19 ayetli olması ilginçtir ve bu Kuran’ın kendisinden belli olduğu için önemlidir.

Son kelimesi Allah olan biricik sure 82. sure (İnfitar) de 19 ayettir. Bu sure Kuran’ın ilk 19 ayete sahip suresidir ve bu surenin sonunda geçen Allah kelimesi Kuran’ın sondan 19. Allah kelimesidir.

İnfitar Suresi kaç ayettir? 19
İnfitar Suresi’nin son kelimesi olan “Allah” Kuran’ın sondan kaçıncı “Allah” kelimesidir? 19

Kuran’ın matematiksel mucizesi, Kuran’ın sure sıralamasının ve ayet sayılarının Allah tarafından yapıldığını ispat etmektedir. Kitap boyunca gördüğümüz birçok veri bunu kanıtlamaktadır.

Bunu kanıtlamak için 19 kodu üzerine çalışan bazı araştırmacılar çeşitli kurallara bağlı olarak Kuran’daki tüm ayetleri arka arkaya yazıp uzunca sayılar oluşturarak, bunları bilgisayarda 19’a bölerek, 19’un katlarını bulmuşlar ve bu verileri kullanmışlardır. Biz değişik kurallara bağlı olarak oluşturulan bu sayıların kullanılabilmesi için önce olasılık hesapları çerçevesinde bu işlemin geçerliliğinin gösterilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Böyle bir olasılık hesabı yapmadığımızdan, bilgisayarda binlerce basamaklı sayıları yazma ve bölme işlemi zor olduğundan, bu sayılar üzerine bir yorum getirmiyoruz. Bu iddiaya bir örnek verelim: Kuran’ın her suresinin toplam ayet sayısından sonra, o suredeki ayet numaralarını teker teker yazarsak (712375672861234… gibi) yazarsak ortaya çıkan 12692 (19×668) rakamlı upuzun sayının 19’un tam katı olduğu söylenmektedir. Bu iddia ilginç gözükmektedir, fakat doğruluğunu test edemediğimiz ve olasılık hesabı çerçevesinde uzun sayıların değerlendirmesini yapmadığımız için bu konuda bir iddiada bulunamıyoruz.

Daha önce de dediğimiz gibi kitabımızda 19 kodu ile ilgili tüm verileri, tüm iddiaları toplamadık. Kuran’daki 19 kodu bu kitabın hacminden çok daha fazla verilere sahiptir. İlerideki yıllarda sırf bu konuda daha detaylı bir kitap yazmayı şimdiden düşündüğümüzü ifade edelim.

 

ÇİFT  VE  TEK  SAYILAR


Ve çift ve tek

89-Fecr Suresi 3

Gördüğünüz gibi Kuran’ın 89. suresinin 3. ayeti “Çift’e ve Tek’e” dikkat çekmiştir. Daha önce söylediğimiz gibi Arapça’da başa getirilen “Ve” kendisinden sonra gelen sözcükleri vurgulamak için kullanılmıştır. Bahsettiğimiz ayetten ilham alan Koroş Cemnişon, Kuran’ın sure ve ayetleri üzerinde ilginç bir gözlemde bulundu. Bu gözlem, Kuran’ın sure numaralarından ayet numaralarına kadar mükemmel bir şekilde düzenlendiğini bir kez daha ispatlamaktadır.

Kuran’daki sure ve ayet numaralarını sayılarla ifade ettiğimizde Fatiha Suresini 1:7 (Yani 1. sure 7 ayet), Bakara Suresini 2: 286 (Yani 2. sure 286 ayet) olarak tanımlıyoruz. İşte birazdan inceleyeceğimiz tabloda Fatiha için 1 ve 7’yi toplayıp 8’i bulacağız ve 8 çift sayı olduğu için çift hanesine yazacağız. 3. sure olan Ali İmran için sure numarası 3’ü ve ayet sayısı 200’ü toplayıp 203’ü bulacağız ve bu sayı tek olduğu için sayıyı tek hanesine yazacağız. Bunu Kuran’ın tüm sureleri ve tüm ayetleri için gerçekleştireceğiz. Tablodan izleyin.

Sure No Ayet Sayısı Toplam Çift Tek
1 7 8 8
2 286 288 288
3 200 203 203
4 176 180 180
5 120 125 125
6 165 171 171
………………………………………………………………………………………………………………….

………………………………………………………………………………………………………………….

57 29 86 86
………………………………………………………………………………………………………………….

………………………………………………………………………………………………………………….

109 6 115 115
110 3 113 113
111 5 116 116
112 4 116 116
113 5 118 118
114 6 120 120
Toplam 6555 6234 6234 6555

Kuran’daki tüm surelerin numaralarının toplamı olan 6555 sayısı ile “Tek” hanesinde elde ettiğimiz 6555 sayısı birbirlerinden bağımsız olarak elde ettiğimiz sayılardır. Bu iki sayının eşit olması için hiçbir neden yoktur. Aynı zamanda ayet sayılarının toplamı olan 6234 sayısıyla “Çift” hanesinde elde ettiğimiz 6234 sayısının aynı olması için de hiçbir neden yoktur. Bu veri, Kuran’ın sure ve ayet numaralarındaki ilahi düzenleme için sayısız delilden biridir.

Kuran’ın sure ve ayet numaralarındaki “çift” ve “tek” rakamların düzenlenmesindeki ilginç özellikler bu kadarla kalmaz. Kuran’daki sure sayılarının 114 (6×19) olduğunu biliyoruz. 19’u 10+9 olarak yazarsak 6 x (10+9) olur. Bunun açılımında bulduğumuz 60 sayısı Kuran’daki çift sayılı ayetlere sahip sureleri, 54 sayısı ise tek sayılı ayetlere sahip sureleri ifade eder.  Bu 60 tane çift sayılı ayete sahip surelerin; 30 tanesi tek sayılı surelerde, 30 tanesi çift sayılı surelerde geçer. 57 tane tek sayılı ayete sahip surelerin ise; 27 tanesi tek sayılı surelerde, 27 tanesi çift sayılı surelerde geçer. Bunların da geçişi 3 x (10+9) olarak yazılabilir. Böylece 30 ve 27 çıkar.

114= 6x19 = 6x (10+9) = (6×10) + (6+9) = 60+54

57 = 3x19 = 3x (10+9) = (3×10) + (3×9) = 30+27

Elimizde 4 tane grup vardır. Her bir grup için bir örnek verelim:

1- Tek sayılı sure – tek sayılı ayet sayısı: Örnek Fatiha Suresi (1. sure 7 ayet)

2- Tek sayılı sure numarası- çift sayılı ayet: Örnek Ali İmran Suresi (3. Sure 200 ayet)

3- Çift sayılı sure numarası- tek sayılı ayet: Örnek Enam Suresi (6. sure 165 ayet)

4- Çift sayılı sure numarası- çift sayılı ayet: Örnek Nisa Suresi (4. sure 176 ayet)

Bu 4 grubun oluşturduğu tablo şöyledir:

114 Sure
60
(Çift sayılı ayete sahip sureler)
54
(Tek sayılı ayete sahip sureler)
30
Çift numaralı sureler
30
Tek numaralı sureler
27
Çift numaralı sureler
27
Tek numaralı sureler

Sırf bir suredeki bir ayeti değiştirirseniz bu düzen değişir. Örneğin Fatiha suresi 8 ayet olursa hem ilk tabloda incelediğimiz düzen, hem sure oranlarında gözlemlediğimiz bu düzen değişir. Aynı şekilde Ali İmran Suresi (3. sure)’ni 2. sure yaparsak da tüm bu matematiksel düzen değişir. Yalnızca bir tek sureye 2, 4, ayet gibi çift bir rakam eklersek veya çıkarırsak tablodaki sonuçlar değişmez. Fakat bir “Tek” bir “Çift” ayetli suredeki yapacağımız değişiklik yine tüm tablodaki verileri değiştirir. Sure sıralamasında ise bir “Tek” ve bir “Çift” numaralı surenin yerini değiştirmeye kalktık mı anında tüm veriler bozulur. Böyle bir tablonun tesadüfen oluştuğunu iddia etmek; görmek istememenin veya matematiksel olasılık hesaplarını doğru değerlendirmemenin bir sonucudur. Allah, Kuran’da kitapları rakamlandırdığına dikkat çekmiştir,  ayrıca “Tek”e ve “Çift”e de dikkat çekmiştir. Allah’ın bize gösterdiği bu tablolar, Allah’ın bu dikkat çektiklerindeki hikmetleri anlamamızı sağlamaktadır.

Sure numarasına ve ayet sayısına göre değerlendirdiğimiz sureleri:  1- Homojen sureler, 2- Heterojen sureler olarak iki grupta inceleyebiliriz Homojen surelerden kastımız; hem sure numarası, hem ayet sayısı “Tek” olan veya hem sure numarası, hem ayet sayısı “Çift” olan surelerdir. Heterojen surelerden kastımız ise sure numarası ve ayet sayısından biri “Tek” iken, diğeri “Çift” olan surelerdir. Sureleri bu açıdan incelediğimizde eşit şekilde 57 homojen ve 57 heterojen sure vardır. Tablodan detayları görebilirsiniz:

114 Sure
Homejen Sureler Heterojen Sureler
57 Sure 57 Sure
30 Sure
Çift Sure Numarası
Çift Ayet Sayısı
27 Sure
Tek Sure Numarası
Tek Ayet Sayısı
30 Sure
Çift Sure Numarası
Tek Ayet Sayısı
27 Sure
Tek Sure Numarası
Çift Ayet Sayısı

Sure numaralarının ve ayet sayılarının toplamı “Tek” ve “Çift” olmak açısından anlamlı olduğu gibi aynı zamanda “Tek” ve  “Çift” sure numaralarının ve ayet sayılarının adedi de simetriler oluşturarak anlamlıdır. Üstelik bu konuda birbirini iç içe bir sistemle kilitleyen bulgular bu kadarla da kalmaz.

Daha önce Kuran’daki tüm sure numaralarının toplamının 6555 olduğunu gördük. Bu aynı zamanda sure ve ayet numaralarını topladığımızda “Tek” sonuç elde ettiğimiz sütundaki sayıların toplamına eşittir. Arka arkaya gelen sayıların toplamı matematikte nx(n+1)/2 formülüyle bulunur. Bu yüzden Kuran’daki sure numaralarının toplamını şöyle bulabiliriz:

114x(114+1)/2 = 6555

Buradan yola çıkan Ürdün’lü araştırmacı Jalghoom Kuran’da 60 adet “Çift” sayıda, 54 adet “Tek” sayıda ayet olduğunu göz önünde bulundurarak bu formülü ikiye bölerek şöyle yazdı:

60x(114+1)/2 = 3450

54x(194+1)/2 = 3105

Toplam = 6555

Yine bu noktada da karşımıza çok ilginç bir sonuç çıkmaktadır. Kuran’daki “Çift” sayılı ayete sahip surelerin numaralarının toplamı 3450’yi, “Tek” sayılı ayete sahip surelerin numaralarının toplamı ise 3105’i vermektedir.

Bu verdiğimiz örneği oluşturduğu sonuç açısından inceleyelim: 3. ve 17. sureleri örnek olarak ele alalım. 3. Sure 200 ayettir, yani 3. Sure “Çift” sayılı ayete sahip bir suredir. 17. Sure 111 ayettir, yani “Tek” sayılı ayete sahip bir suredir. Bu iki surenin tamamen aynı kalıp sadece sure numaralarının yer değiştirdiğini düşünelim. O zaman “Çift” ayete sahip surelerin numaralarını topladığımızda 3464 edecekti, “Tek” ayete sahip surelerin numaralarını topladığımızda ise 3091 edecekti. Böylece yukarıdaki denklemde elde ettiğimiz veri tamamen bozulacaktı. Yani Kuran’ın herhangi iki suresinin sadece yerlerini değiştirirseniz bile bu tablo bozulacaktır. Bu da Kuran’ın sure numaralarının ilahi bir düzenleme ile oluşturulduğunu ve en ufacık değişikliği bu düzenlemenin kabul etmeyeceğini göstermektedir.

Kuran’ı ikiye bölersek ilk bölümü 57. sure olan Hadid (Demir) Suresi’nin sonuna kadardır. 1’den 57’ye kadar olan sure numaralarını toplarsak 1653 elde ederiz. Hadid Suresi’nin sıra numarasını (57) ve ayet sayısını (29) çarparsak; 57×29= 1653 (19×87) eder. Böylece Hadid Suresi Kuran’ı ikiye bölerek incelediğimizde ilginç matematiksel veriler elde edeceğimize ipuçları vermektedir.

 

Kuran’ın ilk yarısındaki surelerin toplamı:
(1+2+3+…………….+55+56+57)
1653 (19×87)
Kuran’ın ilk yarısının son suresinin numarasının (57), bu surenin ayet sayısı ile (29) çarpımı 1653 (19×87)

Kuran’ın ilk yarısında 29 tane “Tek” numaralı, 28 tane “Çift” numaralı sure vardır. Kuran’ın ikinci yarısında 28 tane “Tek” numaralı, 29 tane “Çift” numaralı sure vardır. Bu doğal bir sonuçtur, arka arkaya olan tüm sayılarda bu özellik gözükür. Fakat ilginç olan şudur ki Kuran’ın ilk yarısında 29 tane “heterojen”, 28 tane “homojen” sure varken, ikinci yarısında 28 tane “heterojen”, 29 tane “homojen” sure vardır. Bu matematiğin gerektirdiği bir sonuç değildir. Bu Kuran’ın hiç tükenmeyen mucizelerinden biridir (Daha önce homojenlik ve heterojenlik açısından incelediğimiz tabloyu hatırlayın).

114 Sure
Kuran’ın ilk yarısı: 57 Sure Kuran’ın ikinci yarısı: 57 Sure
29 tane “Tek”
numaralı sure
28 tane “Çift”
numaralı sure
29 tane “Çift”
numaralı sure
28 tane “Tek”
numaralı sure
29 tane “Homojen” numaralı sure 28 tane “Heterojen” numaralı sure 29 tane “Heterojen” numaralı sure 28 tane “Homojen” numaralı sure

Sırf Kuran’daki sure numaralarını ve ayet sayılarını “Tek” ve “Çift” açısından incelememiz bile Kuran’daki surelerin sırasının da, ayetlerin numaralarının da ilahi düzenleme ile düzenlendiğini ve bu düzenin matematiksel sistem ile korunduğunu ispata yeterlidir. Elimizde matematiksel mucize açısından test ettiğimiz tek bir tane Kitap vardır. Fakat bu tek Kitap hiç tükenmeyen mucizeler vermektedir. Çünkü bu Kitap insan gücünün çok ötesindedir ve her şeyin Yaratıcısı tarafından indirilmiştir.

 

DELİL, BELGE, KELİME VE 19


 

Önceden söylediğimiz gibi Kuran çevirilerinde delil, belge, mucize, işaret olarak çevrilen kelimelerin çoğu Arapça’da “ayet” olarak belirtilen kelimedir. Biz kitabımız boyunca bu kelimeyi “delil” diye çevirdik. 19’un Allah’ın bir delili olduğunu kitabımız boyunca tekrarladık. İşte 19’la alakası olan bu delil (ayet) kelimesi, Kuran’da Allah’ın delillerini ifade etmek için 380 (19×20) kez geçer. (Bu kelimenin 2-Bakara Suresi 248. ayetteki geçişi krallığın delili, 26- Şuara Suresi 128. ayetteki geçişi insanların delil olarak oluşturduklarını ifade ettiği için sayıma girmez.)

 

Kuran’da geçen ve Allah’ın delillerini ifade eden “ayet” kelimelerinin sayısı 380 (19×20)

 

19 mucizesi Allah’ın insanlara açık bir kanıtıdır. Kuran’da kanıt anlamına gelen “beyyine” kelimesi de tam 19 defa geçmektedir.

 

Kuran’da geçen  “kanıt (beyyine)” kelimelerinin sayısı 19

 

Kuran, Allah’ın kelamıdır ve 19, Allah’ın bu kelamı içinde gözüken mucizedir. Görüldüğü gibi 19 ile “kelam” kelimesi arasında da bir bağ vardır. Kuran’da Allah’ın kelimelerini ifade etmek için 38 (19×2) defa “kelam, kelimah” sözcükleri geçer. (İnsanların kelimelerini ifade etmek için ise bu kelimeler 12 defa geçer).

 

Kuran’da Allah’ın kelimelerini ifade eden “kelam, kelimah” sözcüklerinin geçiş adedi 38 (19×2)

 

 

ALLAH VE İNSAN İLİŞKİSİNDE 19


Kuran’da, Allah’ın insanlar ile olan ilişkisini ifade eden fiillerde de 19 kodu gözükmektedir. Bundan bir önceki örnekte ve daha önceki bazı örneklerde gördüğümüz gibi 19 kodu sadece kelime saymakla gerçekleşmez, aynı zamanda bu kelimelerin anlamı da önemlidir. Örneğin bir önceki başlıkta gördüğümüz gibi Kuran’da geçen “ayet” kelimelerinin ikisi Allah’ın değil insanların gösterdikleri deliller için kullanılır. Bunları çıkardığımızda geriye kalan 380 (19×20)’dir. Bunun böyle olması da gereklidir. Çünkü 19 Allah’ın bir “ayeti”dir. Bu yüzden 19’un kendisiyle alakalı bulduğumuz “ayet” kelimesi, Allah’ın “ayeti”ni ifade eden “ayet” kelimesidir. Tabi ki bu kelimede sayım yapılınca Allah’ın delillerini ifade eden “ayet” kelimeleri sayılacaktır.

Aynı durum Allah ile insan ilişkisini ifade eden fiiller için de geçerlidir. Bu fiillerin Allah ile insan ilişkisini ifadesinde 19 kodunun varlığını inceliyoruz. Bu yüzden bu fiillerin Allah ile insan ilişkisini ifade edenleri sayılmalıdır. Bu konu hakkındaki altı örneğimizi inceleyelim.

Amara fiili: “Amara” fiili Allah’ın verdiği buyrukları ifade eder. Nitekim bu fiil Türkçe’ye Arapça’dan “emretmek” olarak girmiştir. İşte bu fiil Allah’ın emrini belirtmek için 38(19×2) defa geçer. Allah’ın emretmesi dışında ise bu fiil 35 defa kullanılır.

Allah’ın emretmesini ifade eden “amara” fiilleri kaç kez geçer? 38 (19×2)

Allah’ın insanlara emretmesini belirten “amara” fiilinin geçtiği yerlerin sure ve ayet numaraları:

 

Sıra No 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
Sure ve Ayet No 2-27 2-67 2-68 2-222 3-80 3-80 4-58 4-60 5-117 6-14
Sıra No 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20
Sure ve Ayet No 6-71 6-163 7-12 7-28 7-29 9-31 10-72 10-104 11-112 12-40
Sıra No 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30
Sure ve Ayet No 13-21 13-25 13-26 15-94 16-50 16-90 17-16 27-91 27-91 39-11
Sıra No 31 32 33 34 35 36 37 38 (19×2)
Sure ve Ayet No 39-12 40-66 42-15 42-15 66-6 66-6 80-23 98-5

 

Hakema fiili: “Hakema fiili”, Allah’ın hükmetmesini, yargılamasını ifade eder. Bu fiil Türkçe’ye de “hüküm vermek, hükmetmek” olarak girmiştir. Bu fiil 19 defa Allah’ın hükmetmesi için kullanılmıştır. Allah’ın indirdiği kitapla verilen hüküm, Allah’ın hükmü olduğu için Kitap’la hükmetmeler de Allah’ın hükmetmesi olarak sayılmıştır. Bunun dışında ise bu fiilin kullanılışı yine 19 defadır.

Allah’ın insanlarla ilşkisi açısından hükmetme fiili kaç kez geçer? 19

 

Allah insan ilişkisi açısından hükmetme fiilinin geçtiği yerler:

Sıra No 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
Sure ve Ayet No 2-113 2-213 3-23 3-55 4-141 5-1 7-87 10-109 12-80 13-41
Sıra No 11 12 13 14 15 16 17 18 19
Sure ve Ayet No 16-124 22-56 22-69 24-48 24-51 39-3 39-46 40-48 60-10

 

Halaka fiili: “Halaka” fiili Allah’ın yaratmasını ifade eder. Bu fiil, Allah’a izafe edilerek 171 (19×9) defa geçer. Bunun dışındaki bu fiilin 13 defa geçişi putların yaratması iddiasını açıklamak, putların yaratamayacağını belirtmek ve benzeri haller için kullanılır.

Allah’ın yaratmasını ifade eden “halaka” fiili kaç kez geçer? 171 (19×9)

 

Kada fiili: “Kada” fiili Allah’ın belirlemesini, sonuca bağlamasını ifade etmek için kullanılır. Bu fiil Allah’a izafe edilerek 38 (19×2) defa geçer.

Allah’ın belirlemesini ifade eden “kada” fiili kaç kez geçer? 38 (19×2)

Allah’ın belirlemesini ifade eden “kada” fiilinin geçtiği yerler:

Sıra No 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
Sure ve Ayet No 2-117 2-210 3-47 6-2 6-8 6-60 8-42 8-44 10-11 10-19
Sıra No 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20
Sure ve Ayet No 10-47 10-54 10-93 11-44 11-110 14-22 15-66 17-4 17-23 19-35
Sıra No 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30
Sure ve Ayet No 19-39 20-114 27-78 28-44 33-36 34-14 35-36 39-42 39-69 39-75
Sıra No 31 32 33 34 35 36 37 38 (19×2)
Sure ve Ayet No 40-20 40-68 40-78 41-12 41-45 42-21 42-14 45-17

Alleme fiili: “Alleme” fiili öğretmeyi ifade eder. Bu kelimelerden 19 tanesi Allah’ın doğrudan veya melekler aracılığıyla öğretmesini ifade eder. Bu kelime 3 defaysa insanların öğretmesini ifade etmek için kullanılmıştır. (5-4, 20-71 ve 26-49)

Allah’ın öğretmesini ifade eden “alleme” fiili kaç kez geçer? 19

Allah’ın öğretmesini ifade eden “alleme” fiilinin geçtiği yerler:

Sıra No 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
Sure ve Ayet No 2-31 2-32 2-239 2-251 2-282 4-113 5-4 5-110 12-37 12-68
Sıra No 11 12 13 14 15 16 17 18 19
Sure ve Ayet No 12-101 18-65 21-80 36-69 53-5 55-2 55-4 96-4 96-5

 

İhtada fiili: İhtada fiili, Allah’ın doğruya iletmesini ifade için kullanılır. Bu fiil 38 (19×2) defa Allah’ın doğruya iletmesini ifade etmek için kullanılmıştır. 1 defa ise 2-Bakara Suresi 135. ayette Yahudi ve Hıristiyanların başkalarına yanlış bir yolu, doğru yol olarak sunmalarını, onların ağzından ifade için kullanılmıştır.

Allah’ın doğruya iletmesini ifade eden “ihtada” fiili kaç kez geçer? 38 (19×2)

Allah’ın doğruya iletmesini ifade eden “ihtada” fiilinin geçtiği yerler:

Sıra No 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
Sure ve Ayet No 2-53 2-137 2-150 2-170 3-20 3-103 4-98 5-104 5-105 6-97
Sıra No 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20
Sure ve Ayet No 7-43 7-158 10-108 10-108 16-15 16-16 17-15 17-15 18-57 19-76
Sıra No 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30
Sure ve Ayet No 20-82 20-135 21-31 23-49 24-54 27-24 27-41 27-41 27-92 27-92
Sıra No 31 32 33 34 35 36 37 38 (19×2)
Sure ve Ayet No 28-64 32-3 34-50 39-41 43-10 46-11 47-17 53-30

Kuran’da Allah’ın emrini, hükmetmesini, yaratmasını, belirlemesini, öğretmesini, doğruya iletmesini ifade eden fiillerin 19’la alakasını Cesar Mejul tespit etti. Buraya tüm tespitler sığamayacağı için bu kadarla yetiniyoruz. Kanaatimize göre Kuran’da 19 koduna ilişkin mucizevi oluşumların hepsi bulunmamıştır, daha araştırmaya ve bu mucizeyi geliştirme-ye gerek vardır. Şu ana kadarki veriler bu mucizenin muhteşemliğini ve taklit edilemezliğini göstermeye yeterlidir. Fakat bu sonuç Kuran araştırmacılarını, araştırma yapmaktan alıkoymamalı, tembelliğe sevketmemelidir.

35- Bu gerçekten büyüklerden biridir.

36- İnsanlar için bir uyarıcıdır.

37- İlerlemek ya da geride kalmak isteyenleriniz için.

74- Müddessir Suresi 35-37

 

ÜRKMÜŞ YABAN EŞEKLERİ


Kuran’daki 19 mucizesi üzerine Türkçe yazılmış ciddi ve detaylı eser sayısı yok denecek kadar azdır. Edip Yüksel’in yazdığı “Üzerinde 19 Var” kitabı sadece bu konu üzerinde yoğunlaşmış, bizim de faydalandığımız ender Türkçe eserlerden biridir. Yüksel’in kitabının girişindeki ilk paragrafı şöyledir: “Kuran’ın matematiksel sistemi matematik eğitimi görmemiş bir kişinin bile kolaylıkla sınayabileceği ve anlayabileceği temel ve basit denklemler içerdiği gibi, sayı teorileri üzerinde uzmanlaşmış bir matematikçinin tüm mesaisini alabilecek kompleks detaylarla doludur.”

Biz bu kitabımızda mümkün olduğunca anlaşılır bir dille, en anlaşılır şekilde Kuran’daki 19 kodunun temel verilerini aktarmaya çalıştık. Kitabımızda matematik bilgisi gerektiren asal sayı özellikleri, olasılık hesapları gibi konulara girerek değişik okur kitlesinden biraz daha matematiğe meraklı olanlara da hitap etmek istedik. Fakat temelde en anlaşılır olanı, en temel olanı aktarmaya çalıştık. Eğer kitabımızın bazı bölümleri size ağır geldiyse, anlaşılır kısımları bir kez daha gözden geçirmenizi, anlaşılması kolay verileri iyice anladıktan sonra size daha zor gelen kısımları bir daha okumanızı tavsiye ediyoruz.

Kuran’ın bu matematiksel mucizesi tüm Müslümanların (hangi mezhepten, hangi tarikattan, hangi bakış açısından olursa olsun) ortak malıdır. Çünkü bu mucize Kuran’ındır ve Kuran bu mucizeye dikkat çekmiştir. Oysa inkârcıların dışında dinle ilgilenen büyük bir kesimin de bu mucizeyi hakkıyla taktir edemediğine tanıklık ediyoruz. Bir çok kişiyse bu mucizenin getireceği rasyonel sonuçlardan kaçmakta; gözünü kapayarak Güneş’i görmeyince, Güneş’in yok olacağını sanan insanlara benzemektedirler. Nitekim Kuran’da 19’un ifade edildiği surede, Allah’ın mesajından kaçanlara dikkat çekilir.

49- Onlara ne oluyor ki Hatırlatıcı’dan yüz çeviriyorlar?

50- Ürkmüş yaban eşekleri gibidirler.

51- Arslandan kaçan

74- Müddessir Suresi 49-51

Mucizeler, fanatik futbol takımı taraftarı zihniyetiyle mucizeleri değerlendirenlerce hiçbir zaman anlaşılamamıştır. Hz. Muhammed’den önceki Peygamberlerin gösterdiği mucizeler birçok inkârcının bağnazlığının artmasına bile sebep olmuştur. Mucizeleri anlamak dikkatli bir zihin kadar inattan arınmış bir vicdan da gerektirmektedir. “Ben nasıl anlarım?”, “Doğrusu acaba ne?” şeklindeki samimi yaklaşım yerine “Ben nasıl inkâr edebilirim?” diye Allah’ın delillerini değerlendirenler, Allah’ın delillerinden hiçbir zaman faydalanamamaktadırlar. “Ben Allah’ın beğendiği bir kul nasıl olurum?” sorusunu kendine sorup hareket etmek yerine “Ben kendi çevremle, yakınlarımla nasıl ters düşmem” sorusunu sorup Allah’ın rızasıyla ters düşmekten daha çok çevresinin kabulleriyle ters düşmekten korkanlar da Allah’ın delillerini, mucizelerini anlayamamaktadırlar. Anlamanın şartlarından biri anlamaya çalışmaktır!

 

19 MUCİZESİNİN KAZANDIRDIKLARI


Kuran’daki 19 kodunun Kuran’ın bir kenar süsü olmadığını, bizzat Kuran’ın “Bu gerçektenbüyüklerden biridir” diye 19 sayısına dikkat çektiğini gördük. Yine gördük ki Kuran’daki 19 kodu, Kuran’ı aktif olarak koruyan, insan eliyle yapılan hataları düzelten koruyucu bir sistemdir. Kuran’ın bu sistemi öngörülerde bulunmayı sağlamakta, açıklama gücü getirmekte, 1400 yıldır merak edilen hikmetleri gözler önüne sermektedir. 19 mucizesinin fonksiyonlarını kitap boyunca inceledik. Son olarak Kuran’daki 19 mucizesinin bize kazandırdıklarının bir kısmına 10 örnek vereceğiz:

1- Kuran’ın bir tek suresinin bile benzerinin meydana getirilemeyeceği iddiası (2-Bakara Suresi, 23-24) 19 mucizesiyle matematiksel, objektif bir onaylama kazanmıştır. Anlaşılmıştır ki Kuran’ın bütün sureleri, hatta ayetleri, büyük bir puzzle’ın parçalarıdır. Eğer bu parçalardan bir tekini bile bozarsanız, Kuran’daki bütün matematiksel sistemi bozarsınız. Kuran’ın matematiksel sistemi ancak her bir parçanın gözetilmesiyle mümkün olan bir sistemdir. Bu yüzden Kuran’ın bir suresi bile bu sistemi temsil eder. Tüm bu matematiksel sistemi yapan, o bir tek surenin de sahibidir. Bir sure bile tüm sistemin gücündedir! Ne müthiş değil mi?

2- Müddesir Suresi 30 ve 31. ayetlerde niye 19’a dikkat çekildiği, bir sayının kesin bilgiyle imanı sağlamasının, kuşkuları gidermesinin, inkârcılara fitne olmasının nasıl mümkün olduğu, Kuran’daki 19 kodunun anlaşılmasıyla anlaşıldı.

3- Kuran’ın “Hiç şüphesiz Hatırlatıcıyı (Kuran’ı) biz indirdik biz. Onun koruyucuları da biziz.” (15-Hicr Suresi 9) ayetinin anlamı iyice anlaşılmış, Allah’ın Kuran’ı matematiksel bir kodla koruduğu ispatlanmıştır. Kuran’daki “bastatan” kelimesinin “Sad” harfiyle değil “Sin” harfiyle yazılacağının 19 koduyla ispatı, 19 kodunun aktif koruyucu özelliğine bir delildir. Allah, Kuran’ı bizzat kendisinin koruduğuna “Biz” ifadesini belirttiğimiz ayette birkaç kez tekrar ederek dikkat çekmektedir. Görülüyor ki Kuran, insanların insafına bırakılmadan bizzat Allah’ın Kuran’a koyduğu ve Kuran’da dikkat çektiği kodla korunmuştur. 19 mucizesi bizim bunu anlamamızı sağlamıştır.

4- Kuran’ın neden 114 sureden oluştuğu, Kuran’ın sure sırasının, ayet sayılarının hep ilahi bir düzenin eseri olduğu 19 koduyla ispatlanmıştır.

5- Besmele’nin neden “Bismillahirrahmanirrahim” şeklinde olduğu, neden “Bismihisubhanehu” veya “Bismihuazizulkerim” veya Allah’ın diğer isimlerinden oluşmadığı, bu isimlerin kullanılmasının hikmetlerinin en azından bir kısmı, 19 mucizesi sayesinde anlaşılmıştır. Dünya’nın en çok tekrarlanan kelime topluluğunun mucizevi niteliği iyice açığa çıkmıştır.

6- Kuran’da Besmele’nin tüm surelerin başında geçmesine rağmen neden istisnai olarak 9. sure olan Tevbe Suresi’nin başında geçmediği, 19 mucizesi ile açıklanmıştır. (Kayıp Besmele’nin 9. sureden 19 sure sonra Neml Suresi’nde tamamlandığını hatırlayın.)

7- Kuran’da bazı sayıların alışılmamış bir yöntemle ifade edilmesine 19 kodu açıklık getirmiştir. Örneğin 18. sure olan Kehf Suresi’nde 309 sayısı 300+9 olarak bildirilir. Bunun hikmeti de 19 kodu sayesinde anlaşılmıştır. (Eğer doğrudan 309 sayısı söylenseydi, Kuran’daki sayıların toplamı 19’un katı olmayacaktı.)

8- Kuran’da bazı surelerin neden başlangıç harfleriyle başladığı 1400 yıldır merak edilen bir konu oldu. 19 kodu bulunmadan önce bu konuda zorlama, asılsız tahminler yapıldı. 19 kodu, 1400 yıllık bu gizlenen sırrın anlaşılması için bu sırrın üstündeki örtüyü kaldırdı. 1400 yıllık bu merak konusu Kuran’ın “Büyükler’den biri” diye nitelediği 19’un sayesinde cevaplandı.

9- 19 kodunun ortaya koyduğu tabloların olasılık hesapları (Allah’ın isimlerinin incelenmesinde ve “Ha-Mim”li surelerde iki örneğini gösterdik) bu mucizenin tesadüfen oluşmasının da, insan gücüyle oluşturulmasının da imkansızlığını ortaya koymaktadır. Bu da Müddessir Suresi’nde “Bu sadece bir insan sözüdür.” (74- Müddessir Suresi 25) diyen kişiye neden 19’la cevap verildiğini göstermektedir. Ayrıca 19 kodunun birçok tablolar sunması, 19 kodu açısından oluşan tabloların önemi, Müddessir Suresi’nde “İnsanlar için tablolar sunandır o.” (74- Müddessir Suresi 29) ayetini daha anlamlı kılmaktadır.

10- Kuran,  Arapça metninin edebi özellikleri gibi sadece Arapların anlayabileceği bir mucize olmasının ötesinde, evrensel bir dil olan matematikle eşsiz bir destek kazandı. Evrensel mesaja sahip kitaba evrensel mucize! Allah, Evren kitabını yazarken kullandığı dil olan mate-matikle, insanları uyarmak için gönderdiği kitabını da kodladığını gösterdi. Matematiğin yaratıcısı ve kullanıcısı olan Allah, insanlığa rehber diye gönderdiği kitapta matematiği kullandığını, yine bu kitapta değindiği 19 kodunu buna temel yaptığını, bu mucizenin açığa çıkmasını sağlayarak gösterdi.

 

SON  SÖZLER


İLK PATLAMADAN-ANNE RAHMİNE,

DENİZLERİN ALTINDAN-MATEMATİĞE

Kitabımız boyunca Kuran’ın ilk patlamayla Evren’in yaratılışını açıklamasından  anne rahmindeki gelişimimizi mucizevi bir tarzda anlatmasına, denizlerin iç dalgalarını tarifinden Kuran’daki kelime uyumlarındaki matematiksel ahenge ve 19 koduna kadar birçok konuyu inceledik. Tüm bu başlıklar altında Kuran’ın bu birbirinden farklı alanlardaki eşsiz mucizelerine tanıklık ettik. Dinin doğruluğuna delil isteyenler ve mucize arayanlar için Kuran yeterlidir:

Kendilerine okunmakta olan Kitap’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Gerçekten de bunda inanan bir toplum için bir rahmet ve bir hatırlatma vardır.

29-Ankebut Suresi 51

Evren’de var olan hiçbir kitapta, Uzay’ın derinliklerinden denizlerin altındaki engele, arının cinsiyetinden yağmurdaki ölçüye kadar bu kadar farklı alanda bu kadar mucizevi açıklamaya rastlanmaz. Üstelik tüm bu mucizeleri gerçekleştiren kitap olağanüstü muhteşemlikte bir sistemle matematiksel olarak kodlanmıştır. Daha ne olsun! Daha ne olabilir ki?

Tüm delillere rağmen inanmaya niyeti olmayan inkârcıların, inanmamaya devam edeceğini, inkârcı psikolojisini mükemmel bir şekilde tarif eden Kuran haber vermektedir. Kuran’da inkârcı psikolojisiyle söylenen sözlere, inkârcı ağzından şöyle bir örnek verilmektedir:

Bizi büyülemek için delil olarak her ne getirirsen getir, biz sana inanmayacağız.

7- Araf Suresi 132

ÖNÜMÜZDEKİ YOLLAR

Bu kitaptaki Kuran mucizelerini okudunuz. Şimdi önünüzde birkaç seçenek var. Bu seçenekler ve bunlar üzerine düşüncelerimizi şöyle özetleyebiliriz:

1- Kuran’ın Allah’ın mucizevi kitabı olduğunu inkâr edersiniz: Bu yolu seçerseniz kendinizin ölümden sonraki hayatını mahvedersiniz. Tüm bu mucizeleri gösteren Kuran aynı zamanda insanların tek umududur. Çünkü Kuran, insanlara, öldükten sonra yokluğa mahkum olmadıklarını, ilk defa bizi yaratan Yaratıcımızın, yeniden bizi yaratacağını defalarca tekrar ederek haber vermektedir. Hepimizin yegane ümidi olan ve Allah’ın gösterdiği yüzlerce mucizeyle desteklenen Kuran’ın mesajını inkâr, kişinin ancak kendisine zarar vermesine sebep olacak bir inadın sonucudur. Üstelik bu inkâr aklın verilerine zıttır.

2- Allah’ın mucizesini görür ve Kuran’ın Allah’ın sözü olduğunu kabul edersiniz. Fakat hayatınızda Allah’a, dine yeterli vakti ayırmamaya devam eder, düşüncede kabul ettiğiniz Kuran mesajını hayatınıza uygulamazsınız: O zaman Kuran’dan ve mucizelerinden yeterince yararlanmamış olursunuz. Unutmayın ki Allah’ın bu mucizeleri Kuran’ın mesajının doğruluğunu onaylamaktır. Kuran ise Allah’ın varlığının her şeyden daha önemli olduğunu, Dünya hayatının geçiciliğine karşın ahiretin sonsuz olduğunu söylemektedir. Allah’ın varlığının önemini, ahireti, Dünya hayatının kısalığını, ölümü, sahip olduğumuz tüm organların, tüm bedenin Allah tarafından verildiğini derin derin düşünün ve Kuran mucizelerinin, Kuran’ın mesajının önemini vurgulayan deliller olduğunu unutmayın.

3- Allah’ın mucizesini görür ve Kuran’ın Allah’ın sözü olduğunu kabul edersiniz. Üstelik Allah’ı anmaya, Kuran’ın öngördüğü gibi yaşamaya çalışırsınız. Fakat aradan geçen zaman Kuran’ın mucizelerinin sizin üstünüzdeki etkisini adeta buharlaştırır. Zamanla Kuran’ın mucizelerine alışırsınız ve bu mucizelerin üzerinizdeki etkisi yok olur. Gittikçe Allah’ı daha az anmaya, Kuran’ın öngördüğü hayatı daha az yaşamaya başlarsınız: Size tavsiyemiz bu tehlikeye karşı Kuran’ı sürekli okumanız, Kuran’ın mucizelerini sürekli gözden geçirmeniz, aradan geçen zamanla Kuran’ın açıklamalarının ve bu mucizelerin değerinden hiçbir şey kaybetmeyeceğini aklınızda tutmanızdır.

4- Bu kitabı okumadan önce veya bu kitabı okuduktan sonra Kuran’ın Allah’ın sözü ve Allah’ın mucizesi olduğunu kabul ederek Kuran’ın öngördüğü yaşamı hayatınızın sonuna kadar yaşamak azmindesinizdir: Zaten Kuran’ın da istediği budur. Bizim bu kitabı yazmamızdaki hedefimiz de böyle bir sonuca ufacık da olsa bir katkımızın olmasıdır. Tüm imkanları, yaşamımızın her anını yaratan Yaratıcıya bir ömür boyu yönelmemiz… Yaratıcımızın üzerimizdeki nimetini, cömertliğini hiç unutmamamız… Hiçbir şeyken bizi varlığa kavuşturmasına olan minnettarlığı sürekli içimizde hissetmemiz…

 

EN BÜYÜK İDDİA-EN BÜYÜK MUCİZE

Kuran Allah’ın sözü olduğunu söyleyerek baştan çok büyük bir iddiayı ortaya koymaktadır. Böylece Kuran’ın Allah’ın sözü olduğunu inkâr edenlerle bile üzerinde uzlaşabileceğimiz şu iki şık ortaya çıkmaktadır:

1- Ya Kuran en büyük gerçektir. Her şeyi Yaratanın sözünden daha önemli ne olabilir?
2- Ya da Kuran en büyük yalandır. (Allah’tan olduğunu söylemekten daha büyük yalan ne olabilir? Allah’tan daha yüce bir varlık olamayacağı için, ona atfedilerek yapılan yalancılıktan daha büyüğü de yoktur.)

Sonuçta Kuran’ın sıradan bir kitap olduğunu hiç kimse söyleyemez. Bunu inkârcılar bile kabul edemez. İşte bu kitap boyunca gördüğümüz tüm mucizeler bu iddiası en büyük, en sıra dışı kitapta gerçekleşmektedir, binlerce kitaptan bir kitapta gerçekleşmemektedir. Bu kitap boyunca gördüğümüz tüm deliller, Kuran’ın iddiasının doğruluğunu, bu en büyük iddiaya sahip kitabın aynı zamanda en büyük mucize olduğunu ortaya koymaktadır. Azıcık insafı olan bile Kuran’ın en büyük yalan olduğu şıkkını kabul edemez. Bu kadar ayrı konuda %100 isabetle hep doğruyu söyleyen bir kitapla yalan hiç bağdaşmaz, bağdaşamaz. Bu kitapta öğrendiklerimizden sonra kendimiz sorduğumuz soruları kendimiz cevaplayalım. (Kuran için verdiğimiz cevapların bir kısmı Allah’ın Peygamberlerine indirdiği bütün kitapları için geçerlidir.)

– Yaşamı bize armağan eden Allah’ı hayatın merkezine koyan ve Allah’a hak ettiği değeri veren başka bir kitap var mı?

– Yok

– Yeryüzünde, bundan büyük iddiası olan bir kitap var mı?

– Yok

– Yeryüzünde, Uzay’ın derinliklerinden denizlerin altına, annemizin rahmindeki gelişimimizden Evren’in nasıl son bulacağına kadar her konuya açıklık getiren (hem de 1400 yıl önce) ve her konuda doğru açıklamaları, kendi döneminde bilinemeyecek açıklamalarını yapan başka bir kitap var mı?

– Yok

– Hayata gaye veren, ölümden sonrasının yokluk olmadığını söyleyen ve bu konuda insana ihtiyacı olan umudu veren başka ciddi bir kitap var mı?

– Yok

– Tüm bunları gerçekleştirirken üstelik matematiksel kod sistemiyle kodlu olan, bu matematiksel koduyla beraber anlamsal muhteşemliği de içinde beraberce barındıran başka bir kitap var mı?

– Yok

– Tarih boyunca gelen Hz. Nuh’tan, Hz. Musa’dan, Hz. İsa’ya kadar tüm Peygamberleri tasdik eden ve kendisiyle ortak mesajı getiren bu Peygamberleri onaylayan, son Kitap olma özelliğiyle tüm bu Peygamberlerin ve kitapların doğruluğunu onaylayan başka bir kitap var mı?

– Yok

– Gerçekten insanın hayatına rehber etmesine değecek, güvenilir başka bir kitap var mı?
– Yok

– Kuran’ın alternatifi var mı?

– Yok

– İnkarcıların mazereti var mı?

– Yok

Tüm göstergeler en büyük iddiayı ortaya koyan kitabın, aynı zamanda en büyük mucize de olduğunu ispatlamaktadır. Kuran’ın mucizeleri hiç tükenmemekte, her gün yeni bir mucizesi daha açığa çıkmaktadır:

De ki: “Eğer bütün insanlar ve cinler bu Kuran’ın bir benzerini oluşturmak için toplansalar ve bu konuda birbirlerine destek olsalar bile, onun bir ben-zerini meydana getiremezler.

17- İsra Suresi 88

http://www.mucizeler.com/19lar/

 

 


posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 2 Comments

17th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

VAHİY KURAN’DIR

Kur’an, Allah’ın Resulü vasıtasıyla kullarına gönderdiği vahiyden meydana gelen kitabın adıdır. Peygambere gönderilen vahyin hiçbiri bu kitabın dışında kalmış değildir. Yani vahiy klasik tabiriyle tilavet olunan vahiydir. Ve bu vahyin tümü de Kur’an’ın içindedir. Kur’an’a girmemiş, dışında kalmış (tilavet edilmemiş) vahiy yoktur. Her ne kadar sonrakiler tilavet olunmamış vahiyden bahsetmiş ve geleneksel kültürümüzün içinde bu «vahy-i gayri metluv = tilavet olunmamış vahiy» bulunmakta ise de Kur’an’a bakıldığında böylesi bir vahyin mevcudiyetini gündeme getirecek herhangi bir işarete, bir gönderiye rastlamak mümkün değildir.

Zaten vahiy, dini oluşturan şey ise -ki öyledir-vahyin tümü Kur’an’da toplanmıştır. Kur’an dışında herhangi bir vahiy kalmamıştır. Daha sonrakiler metni baki, manası kaldırılmış veya manası baki, metni kaldırılmış olarak adlandırdıkları türden vahiy mevcudiyeti ile ilgili elimizde herhangi bir ciddi delile rastlamak da mümkün değildir. Bütün bu ve benzeri şeyler sonrakilerin ortaya attıkları ve müslümanların giderek Kur’an İslamı’ndan uzaklaşmalarında büyük rolü bulunmuş şeyler olarak günümüzde dahi ciddi şekilde meselenin üzerine gitmeyenlerce etkinliğini sürdüren ve Kur’an’a dayalı bulunmayan şeylerdir.

Kur’an, Allah’ın kullarına elçisi vasıtasıyla gönderdiği mesajların-toplandığı kitabın adı olduğuna ve bu adı da ona Allah verdiğine göre Allah dinini bu kitapta toplamış, bu kitapla anlatmıştır. Kendisine yine o kitapta ‘iman nedir, kitap nedir bilmezdin’ (Şura 42/52) buyuran Allah, elçisinin de Allah’ın dinini bu kitaptan öğrendiğini görüyoruz, biliyoruz. 23 Kameri yılda yaşanan bir hayatın içinde zaman zaman indirilen ayetlerin gösterdiği istikamette Allah’ın dinini kişiliği ile teşekkül ettirmede baş rolü oynadığını bildiğimiz Peygamber bu kitabı ahlak edinmiş; akide ve amellerine bu kitapta bulunan mesajları esas alarak ümmetinin de aynı şeyi yapmasını onlara Allah’ın emirleri istikametinde göstermiş, öğütlemiştir.

Kur’an ahlak edinilsin için gönderilmiş bir kitaptır. Kur’an önce Peygamberin, onu takiben de ona inananların dünya görüşlerini (akidelerini) ve buna bağlı olarak da amellerini düzene koymalarını âmir bir kitaptır. Peygamber de ona tabi olanlar da bu kitabı ahlak edinmeye özen göstermişler, bu kitabı düşünce ve davranışlarının düsturu (esas temeli) kabul etmiş ve etmeye çalışmışlardır.

Diğer bir deyimle Kur’an sünnet edinilsin diye gönderilmiş bir kitaptır.
Sünnet deyimi üzerinde kısaca durursak şunları söyleyebiliriz: Sünnet kişinin yapmayı adet haline getirerek kendisinden sapmayı düşünmediği düşünce ve yaşam biçimidir. Bu genel tanımın -özellik kazandıracak olursak Sünnetullah- Allah’ın yapmayı adet haline getirdiği ve kendisinden şaşmadığı esaslar bütünü anlamında iken ve bunu Kitab’ında vurgulayarak belirtmiş iken, kullarına gönderdiği vahyin toplamı olan Kur’an’ın da başta Resulü olmak üzere ona tabi olanlardan da bu Kitabta bulunan esasları düşünce ve yaşam tarzı haline getirmelerini, bir diğer tabirle sünnetleştirmeleri gerektiğini belirttiğini biliyoruz.

Bu manada sünnet fıkıhta kullanılan ve bir ayrı manası da nafile anlamını taşıyan sünnetten kesin olarak farklıdır ki nafile manasında kullanılan sünnetin istenilip yapılan, istenilip vazgeçilen ve yapılıp yapılmaması insanın ihtiyarına ve isteğine bağlı bulunan davranışlar manasına geldiğini biliyoruz. Bizim konumuz olan sünnetin ise nafile manasındaki sünnetle alakası bulunmamakta olduğu bilinmelidir. Bizim burada üzerinde durduğumuz ve açıklamaya çalıştığımız sünnetin farz anlamına, yani yapılıp yapılmamasında insanın muhayyer bırakılmadığı ve zorunluluk taşıyan keyfiyet manasında bulunduğunu belirtmeliyiz.

Sünnet bağlamında bizi burada ilgilendiren ‘Sünnet-i Resulullah’tır.

Resulullah’ın sünneti denildiğinde ise anlaşılması gereken şey; Resulullah’ın Allah’ın Kitabı Kur’an’dan anlayıp uyguladıklarıdır. Bu tarifin kapsamında kalan ve bulunan sünnetin ise bütün müslümanları ilzam ettiği (bağlayıcı bulunduğu) bilinmelidir. Zira Resulullah, Allah’ın elçisidir. O’nun dininin ilk kabul edeni ve ilk uygulayanıdır. Gerek vahyin kendisine ilk geldiği kimse olması, gerekse bu vahyin içerdiğini düşünce ve ameller haline getirmede ilk uygulayıcı olması bakımından peygamber biz müslümanları bağlar. Bu bağlama, esas itibariyle Kur’an’ın bağlamasıdır. Zira peygamberi de bağlayan Kur’an’dır.

Bizim Resulullah’a bağlanmamız da Onun Kur’an’a bağlanmasına bağlanmamız manasındadır, ki O kendiliğinden bir din koymayan, kendiliğinden bir söz uydurup da Allah’a isnat etmeyendir. Resulullah din adına ne demiş ve ne yapmış ise Allah’ın kendisine vahiy yoluyla bildirdiği ve bilahare Kur’an’da toplanan vahiy ile demiş ve yapmıştır. Kur’an dışında vahiy bulunmadığına göre Onun söyledikleri ve yaptıkları esas itibariyle vahye dayalıdır. Kendisine gelen vahyi din edinmiştir Resulullah. Zira din vahiyden oluşmakta ve vahiyde bulunmaktadır. Bütün vahiy de Kur’an’da bulunmaktadır.

Kur’an’ın dışında vahiy aramanın hiçbir anlamı yoktur. Zira Vahiy dini oluşturduğuna göre, bu vahiylerin bir kısmının Kur’an’a alınması ve Kur’an olarak Allah’ın korumasında bulunması, diğer bir kısmının (vahy-i gayr-ı metluv denilegelmiş kısmının) da Kur’an’a alınmayıp, Allah’ın korumasına da alınmamış bulunması izah edilemez bir husustur. Böyle olsa idi bu takdirde dinin bir kısmı korunmuş, diğer kısmı ise korunmaya alınmamış ve bu yüzden de şunun bunun rivayetine bırakılmış, insanların aralarında ihtilafa sebep olacak şekilde bırakılmış olması anlamına gelirdi ki işte bunu açıklayabilmek ve savunabilmek gerçekten mümkün değildir.

Bunu savunanların esası bulunmayan ve esastan yanlış bir şeyi savunduklarını burada açıkça belirtmekte zaruret görüyoruz. Eğer din vahiyden oluşuyorsa ve vahiy de korunmaya alınmışsa -ki öyledir- bu takdirde korunmaya alınmamış vahiyden söz etmek mümkün bulunmamaktadır.

Vahiy denildiğinde anlaşılması gereken Allah’ın gereğinin yerine getirilmesi için yarattığına verdiği talimat olmalıdır. Bu cümleden olarak Kur’an’da bahsi geçen vahiylerle ilgili bazı değiniler yapalım.

Allah hem eşyayı yaratmış, hem de bu eşyanın her birine kendine has özellikler vermiş ve bu özellikleri eşyanın tabiatı yapmıştır. Örneğin ateşin yaratılması Allah’tan olduğu gibi, yakması da Allah’tandır ve bu yakma özelliğini de ateşe Allah vahyetmiş (vermiş)tir. Güneşi yoktan yaradan Allah olduğu gibi, güneşe ısı ve ışık saçması ve belli bir mekanda yerini değiştirmeden durması talimatını veren (vahyeden)’de Allah’tır.

Yine üzerinde yaşadığımız dünyayı üzerinde yaşayanlarla birlikte yoktan vareden Allah olduğu gibi, dünyaya 23 derece eğiklik vererek hem kendi ekseni etrafında 24 saatte bir devir tamamlamayı, hem de bir yörünge üzerinde güneşin etrafında dönerek 365 günde bu devrini tamamlamayı emreden (vahyeden) yine Allah’tır.

Kısaca bu demektir ki Allah hem eşyayı (bütün şeyleri) yoktan varetmiş ve hem de bu yarattıklarının herbirine özellikler (görevler, nitelikler) vererek bu nitelikleri üzerlerinde taşıma görevlerini vermiştir. İşte bu görevleri eşyaya veren (vahyeden, uyulması zorunlu emirler olarak veren)de Allah’tır. Kur’an bizlere bu anlamda vahiyden söz etmektedir. “Arı’ya vahyettik” ifadesi de bunu açık olarak anlatan vahiy türü ile ilgili Allah’ın açıklamasıdır. Bu anlamdaki vahiy, uyulması zorunlu bulunan vahiydir ki bu vahye uymanın sorumlulukla, sevab veya ceza ile ilgisi bulunmamaktadır.

İkinci olarak yine Kur’an peygamberlere vahyden bahsetmektedir. Allah kendisi ile kulları arasında elçilik görevi için seçtiği (meb’us) kişilere kullarına iletilmesi gereken mesajını bildirmektedir. Bu tür vahiy, ilk vahiy gibi insanların seçimine bırakılmamış vahiy değildir, yani zorunlu olarak ve irade dışı uyulacak vahiy olmayıp, insanın gerek kendisine gönderilen elçi, gerekse elçinin tebliğ ettiklerinin ihtiyarı ile uyup uymamakta zorlanmadığı vahiydir.

Adem’den bu yana, seçilmiş hiçbir elçinin kendisine vahyedilmesini reddetmediğini bildiğimiz bu vahiy, kendisine bildirilenin isteği ile kabul etmesi esasına dayalı vahiydir. Kendisine vahyedilen Yunus’un, vahyin kendisine yüklediği görevden bir bakıma bıkkınlık göstermesi ve görevini ihmal eder tavrı sonuç olarak bize göstermektedir ki insanların bu tür vahiy söz konusu olduğunda ihtiyarı ön plandadır. Görevi ile ilgili tavrı yüzünden Yunus (a.s.)’ın hesabı ahirete bırakılmayıp bu dünyada yakasına yapışılmıştır. Yani görevi kabul ettikten sonra onu ihmal etmesine müsaade edilmemiştir.

Peygamberlerle gönderilen vahiy, insanlara açıklanmakta ve insanların bu vahye tabi olması istenilmektedir. Fakat insanların bu vahye uyması zorunlu bulunmamaktadır. Allah, insanlara doğruyu ve eğriyi bildirmekte ve doğruyu seçmelerini öğütlemekte, tavsiye etmektedir. Doğruyu kabul etmeleri halinde kendileri için iyi olanı seçmiş olacaklarını belirtmektedir. Ama yine de insanları bu seçimlerinde zorlamamaktadır. Ve kendisi insanları zorlamadığı gibi, insanların da diğer bir insanı bu konuda zorlamaması gerektiğini belirterek “Dinde zorlama yoktur” (2/256) buyurmaktadır.

Kısaca özetlersek bu tür vahiy insanların seçimlerinden sonra, bu seçimlerine bağlı olarak uymayı kendilerine sorumlu kıldıkları türden vahiy olur. Allah’ın kullarını birinci türdeki vahiyde olduğu gibi zorlamadığı vahiydir.

Bir diğer vahiy ise insanların tümünü ilgilendirmeyen, insanlara tebliği gerektirmeyen, kişiye özel diyebileceğimiz vahiy türüdür. Bu tür vahyin en belirgin örnekleri ise Musa ve İsa’nın annelerine gönderilen vahiydir. Kur’an bu konuda açıklama yapmaktadır. İsa’nın annesi Meryem temiz ve iffetli bir bakire olarak ibadet için mescide çekilmiş ve insanlarla ilişkide bulunmamaktadır. Derken günün birinde karnının şiştiği ve giderek büyüdüğünü görerek üzüntüye kapılır ve ‘Ben namuslu bir bakire olduğum, evli bulunmadığım ve hiçbir erkekle de ilişkide bulunmadığım halde benim bu halim nedir? Bunu insanlara nasıl açıklarım ne derim insanlara bu halimle ilgili olarak diye üzülür ve bu halden kurtulmak için belki de çocuğu düşürmeyi düşünür.

İşte bu durumda Allah Ona vahyederek kendisinin korktuğu gibi olmadığını, bu çocuğu Allah’ın gönderdiği elçinin ilka ettiğini, üzülmemesi ve teskin olmasını isteyerek ona teminat verir ki Meryem bu çocuğa birşey yapmayı düşünmesin ve çocuğu doğursun. Ki Allah bu çocuğu (İsa) elçi olarak seçecektir. Nitekim Allah’ın murad ettiği olmuş ve Meryem teskin olarak çocuğu düşürmeyi aklından çıkarmış ve üzüntüsü son bulmuştur.

Zira Allah kendisine gönderdiği vahiyle bu konuda onu teskin etmiş, sakinleştirmiştir. Neticede bildiğimiz gibi çocuk doğar ve annesinin kucağında iken de topluma karşı annesine edilen vahiy istikametinde konuşarak toplumun bu konuda Meryem’i kınamasına meydan verilmemiş olur. İşte Meryem’e vahyedilmesi bu sebebledir ve bu vahiy Meryem ve İsa ile ilgili olarak işlevini görmüştür. Fakat insanlara tebliği ve onların bu tebliğe uyması (Peygamberlere gönderilen vahiyde olduğu gibi) değildir bu olaydaki görülen vahiy.

Yine Musa’nın annesine de yakın sebeblerle, yani çocuğunun elçi olarak görevlendirileceği sebebi ile çocuğun korunması ve annesi tarafıdan çocuğa zarar verilmemesine yönelik olan bu vahiyde de Allah, çocuğu korumak için Musa’nın annesine yapması gereken şeyi vahyetmiştir.

Bilindiği gibi Musa’nın doğduğu günlerde Mısır’daki Fir’avn rüyasında topraklarında yaşayan Benî İsrail’den birinin doğacak veya doğmuş bir erkek çocuğunun kendi başına iş açacağını görmüştür. Bu (Fir’avn’a göre) beladan kurtulmanın tek yolu ise doğmuş ve doğacak bütün Benî İsrail çocuklarının öldürülmesi olarak kafasında yer eder ve bunu kanunlaştırarak emri verir ve bütün çocuklar kapı kapı dolaşılarak, evler aranarak öldürmek için alınır ve öldürülür.

Bu durumda Musa’nın annesi Fir’avn’ın askerleri tarafından hunharca öldürülmesine tahammül edemeyerek ne olsa öldürülecek olan çocuğuna kendi eliyle belki de daha güzel bir ölümle onu öldürmeyi düşünebilir. Zira anne şefkati çocuğunun ölmesine razı olmadığı gibi, öldürülmesine hiç razı olmayacak boyutlardadır. İşte burada Allah Musa’nın annesine vahyederek çocuğu ile ilgili talimat verir ve onu bir sepete koyarak Nil’e bırakmasını bildirir. Nil, Mısır’da çok durgun akar, adeta bir göl suyu gibi görüntüsü vardır ve aktığı sezilmez. Ama Akdeniz’e doğru da akmaktadır. Nil’e bırakılan Musa’nın içinde bebek olarak bulunduğu sepet akıntı ile, daha sonra büyüyeceği ve emin olarak büyütüleceği Fir’avnın Nil kıyısındaki sarayının yakınlarına kadar yüzer ve bu sepeti adamlarına getirterek onun sarayında Musa (a.s.) öldürülmekten emin olarak büyür, büyütülür ve sonunda Allah bu çocuğa elçilik görevi verir, ki bu çocuk Musa (a.s.)’dır.

İşte Musa’nın annesine de çocuğu ile ilgili olarak ‘kişiye özel bir vahiy’ göndermiş ve bu kişi de bu vahye uymuştur.

Bu iki örnek vahiyden sonra herhangi bir kimseye ve herhangi bir nedenle vahiy gönderildiğine dair elimizde bir delil bulunmamaktadır. Allah, Kitabı Kur’an’da yukarıda bahsettiğimiz vahiy türlerine değinmekte bu konuda biz kullarını bilgilendirmektedir. Bizim bilgimiz de O’nun bildirmesinden ibaret bulunmaktadır. Bu bilgilere ekleyecek herhangi bir bilgimiz bulunmamaktadır vahiy konusunda.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi ‘Vahy-i gayr-ı metluv’ diye bir şeyin söz konusu olmadığı, böylesi bir vahiy türünü peygamberden sonra gelenlerin zorlama sonucu gündeme getirip, gündemde tuttuklarını ve üzerinden geçen asırlarla da söylemlerine sanki kesinlik kazandırdıklarını görüyoruz. Hiçbir yanlış, üzerinden asırlar geçtiği için doğrulaşmaz. Putlara tapılması, onların Allah’a eş koşulması da üzerinden asırların geçtiği bir vakıa olduğu halde asla gerçek değildir ve bir sapıklık kıdemlendikçe gerçek haline dönüşemez, dönüştürülemez. İnsanlar bunu bilmelidirler.

Günümüzdeki kavram kargaşasında vahy-i gayr-ı metluv söyleminin en temeldeki sebeb olduğunu görüyor ve biliyoruz. Müslümanlar böylesi esassız Kur’an dışı söylemlerden vazgeçmedikçe, her konuda olduğu gibi bu konuda da Kur’an’a dönmedikçe kavram kargaşasından asla kurtulamayacaklardır. Aralarındaki ihtilafların en temeldeki sebebi ise Kur’an İslam’ından uzaklıklarıdır.

Bu uzaklığı yakınlığa dönüştürmedikçe, Kur’an’a yaklaşarak Kur’an ile kendi aralarındaki mesafeyi yok etmedikçe bu tür ve benzeri ihtilaflardan kurtulamazlar. Kurtulmanın tek yolu ise bu mesafeyi kaldırmaktır. Asırlardan beri böyle söylenegelmesi, böyle bilinegelmesi gibi hiçbir değer bulunmayan şeyleri yeniden gözden geçirmeliler ve Kur’an’ın tuttuğu ışığın aydınlatması ile gerçekleri görmelidirler.

Kendisine bakılan Kur’an, hiçbir ayetinde vahy-i gayr-ı metluv’dan bahsetmemektedir. Biz kimi vahyi yazdırır ve koruruz, kimini de yazdırmaz ve insanların hafızalarına teslim ederiz denilmemektedir. Allah, elbette dinini koruyandır. Dininin yazılı bulunduğu Kitab’ı indiren ve korumasına alandır. Allah gerçekten Külli şeyin kadirdir’. Şayet hadisler de vahiy olsa idiler, bu takdirde Allah’ın gücü onları da korumasına alacak güçte olduğundan onları da korur ve insanların üzerinde ihtilaf edip durdukları kiminin reddettiği, kiminin kabul gösterdiği şeyler olmaktan çıkarırdı. Ki böyle olmadığını, yani hadislerin Allah’ın korumasına alınmadığını Kur’an açıkça bize göstermektedir.

Zaten hadis, peygamberin sözü değil, Onun sözleri denilen sözlerdir. Ki bu yüzden daha peygamberin sağlığından beri hadis diye işitilen sözler hep eleştiri konusu olmuş, duyulan şahıstan işitildiğinde hemen kabul görmemiştir. Muhaddislerin de aynı eleştiriyi yaptıkları kitaplarında yazmaktadır ki bunlar yüz binlerce hadisi attıklarını, kitaplarına almayı uygun görmediklerini söyleyegelmişlerdir.

Müslümanlar, kavramlarını Kur’an ışığında gözden geçirmek ve farklılıklarını gidermek zorundadırlar. Bunu yapmamaları halinde ne bu dünyada Tevhid üzerinde bir vahdet oluşturabilirler, ne de ahirette hesabı kolay verebilirler. Bu açık olarak bilinmelidir.

Kur’an’ın baz aldığı din İslam’dır. Ki Resulullah da Kur’an’ı baz alarak İslam olmuş, risâletini yürütmüş ve Rabbi Allah’ı razı etmiş, edebilmiştir. Zannına ve hevasına uyarak Allah razı edilemez. (İnanmak ve Yaşamak III, Ercümend Özkan) http://www.islamiyazilar.com/kuran_ve_sunnet.htm

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

7th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kur’an kıssaları: Mucize mi masal mı?

Malum, Kur’an’da geçmiş çağlardan bahseden “kıssalar” var.

Bunlar Kur’an’ın neredeyse 3/2’sini oluşturuyor. Mesela Enbiya, Kasas, Yusuf vb. sureler tümüyle, diğerleri de kısmen bunlardan oluşuyor.

Peki, bu kıssalarda ne anlatılıyor?

***

Şu ana kadar bu konuda iki yol izlendi.

1- Bunların her biri birer mucizedir. Bir defalığına ve o peygambere mahsus olmak üzere olmuş bitmiştir. Tabiatın işleyişine bir anlık bir ilahî müdahele ve işleyişi tersine çevirmedir.

3- Bunların her biri birer masaldır. Yani Arap halk hikayeleridir. Kur’an bunları mesaj vermek için kullanmış, gerçekte öyle olup olmadıklarıyla ilgilenmemiştir.

Kanaatimce, her iki halde de Kur’an’ın evrensel söylemi, belirli bir zamana ve mekana gömülmüş oluyor. Yani akıp geldiği tarihten, hayattan ve tabiattan koparılmış oluyor. Çünkü artık bugün öyle mucizeler olmamakta ve de başka milletler birbirine o masalları anlatmamaktadır.

Böyle söylediğimizde iki kesim birden tepki gösteriyor ve diyor ki:

1- Mucizeleri aklîleştiriyorsun. Oysa her şey akla uygun olmak zorunda değil. Elimizde inanacak bir şey kalmadı. Halbuki din olağanüstülük, kutsallık, sır ve gizemdir, binaenaleyh din elden gidiyor!

2- Masalları gerçek sanıyorsun. Bunlar yaşanmış olaylar değil; Arap halk hikayeleri… Bunları gerçekten yaşanmış tarihi olaylar sanıp nasıl olduğunu açıklamaya çalışmak beyhude bir uğraştır. Aslolan bu kıssalardan çıkarılacak hisselerdir. Din kıssa değil; hissedir. Binaenaleyh kıssayı bırak hisseye bak!

Bende diyorum ki: Kur’an kıssaları mucize veya masal değildir. Ne mucize ne de masal Kur’an kavramı değil. Kur’an, tarihi bu iki kavram üzerinden ele almıyor. Bunlar adı üzerinde birer “kıssa”dır…

Peki nedir kıssa?

Mucizeden ve masaldan farkı ne?

Kıssa: Geçmişteki bir olayı “dengi” ile anlatmak demek. Çünkü kıssa “denk olan şey” anlamındadır; kısas, takas, makas gibi…

Mucize: Geçmişteki bir olayı olağanüstülük katarak, menkibeleştirerek, kahramanlık destanına dönüştürerek, denkliğini bozarak anlatmak demek. Kayadan deve çıkarma mucizesi, asayı yılana çevirme mucizesi, balığın karnına girme mucizesi, ateşte yanmama mucizesi gibi…

Masal: Geçmişte yaşanmadığı halde, sırf masal, öyle olduğunu farzetme, kurgu, hayal mahsulü olan demek. Alaaddin’in sihirli lambası, uçan halı, yedi başlı ejderha masalları gibi…

***

Şimdi…

“Kur’an mucize veya masal değil; kıssa anlatıyor.” dediğimizde ne demek istediğimizi uygulamalı dört örnek üzerinden anlatalım. Örneğin bunlar İbrahim, Musa, Süleyman ve İsa kıssaları olsun. (Kur’an’da geçen 14’ü peygamber, 10’u da tarihsel kişi ve olay olmak üzere 24 kıssayı burada tek tek ele almam mümkün değil.)

Zira bu yazıda amacım Kur’an kıssalarını baştan aşağı anlatmak değil; mucize, masal ve kıssa arasıdaki farkın ne olduğunu gösterebilmektir. Bu bize diğer tüm kıssaları anlamada temel ölçü ve yöntemin ne olması gerektiğini verecektir.

***

Örnek 1: Hz. İbrahim’in ateşten kurtulması.

Mucize: (der ki) İbrahim ateşe atıldı fakat ateş onu yakmadı. Allah’ın mucizesi tam zamanında yetişerek ateşe “İbrahim’e karşı serin ve selamette ol” dedi ve İbrahim böylece ateşten kurtuldu.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde İbrahim’i yakmayan bir ateş varmış. Yedi kat odun yığmışlar, yedi yerden ateşe vermişler ve yedi saat durmadan yakmışlar. Karıncalar İbrahim’e yedi yerden su taşımış; “Söndüremesem bile o yolda ölürüm” demiş. Derken yedi gün yedi gece yağmur yağmış ve ateş gül bahçesine dönmüş. Ya, işte böyle evlat, İbrahim ermiş muradına biz çıkalım kerevetine….

Kıssa: (der ki) İbrahim’i ateşte yakmak istediler. “Yakın şunu” (21/69) demekten başka bir şey yapamadılar. İbrahim ise “Size selam eder, Rabbimin uğrunda sizi bırakır giderim ” (37/100, 19/47-49) diyerek Babil İmparatorluğu’nun beşkenti Ur şehrini terk etti. Böylece, Salih’in, Hud’un ve çok sonları da Muhammed’in (yatağına Ali’yi bırakarak) şehri terketmesi gibi, İbrahim de şehri terk ederek ateşten (yakılarak idam!) kurtuldu. Yaktıkları ateş de orada öylece söndü gitti; “Ateşe serin ol dedik, selam olsun İbrahim’e!” (21/69).

***

Örnek 2: Musa’nın asayı yılana çevirmesi

Mucize: (der ki) Musa Firavun’un karşısına çıktı. Sihirbazlar değneklerini yere attılar ve hepsi birer yılan oldu. Musa ne yapacağını şaşırınca Allah “Sende at, korkma” dedi. Musa asasını atınca birden daha büyük yılan oldu ve sihirbazlarınkini yuttu. Allah’ın mucizesi tam zamanında yetişerek Musa’ya yardım etti. Sihirbazların hepsi imana geldi ve toptan Allah’a secde etti.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde asaları yılana çeviren Musa adında bir peygamber varmış. Çok ulu bir zatmış. Günlerden bir gün sihirbazların karşısına çıkmış. Sihirbazlar değneklerini yere atıp yılana çevirince, o da asasını atmış. Tek başına yedi yılanı yedi saniye içinde yutuvermiş. Sihirbazlar yedi defa secdeye kapanmış, Firavun yedi gün yedi gece sarayından çıkamamış. Ya, işte böyle evlat, Musa ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Kıssa: (der ki) Firavunlar, Mısır’da sihirbazlık tekniğini kullanarak sır, gizem ve büyüye dayalı akıl dışı (gayr-ı reşid) bir yönetim kurmuşlardı. Sihirbazlar, dönemin yüksek teknokratları ve kimyagerleri olarak Firavun’a bu yolla hizmet ediyor ve halkı yaptıkları büyülerle korkutuyorlardı. “Firavun’a itaat etmezseniz, sizi de bu şekilde böcek yaparız” diye asayı yılana çevirme gösterileri yapıyorlardı. Kurutulmuş bağırsağın içine civa dolduruyorlar, yılan şeklinde boyuyorlar, sıcak yere atınca birden hareket ediyor ve yılan gibi görünüyordu. Halk da cehaletinden bunların tanrı tarafından onlara verilmiş çok özel bilgeler olduğunu sanıyordu. Bu korkuyla sihirbazları kutsuyor, Firavun’a da tanrı diyerek tapınıyorlardı… Musa işte bu düzeni deşifre etti. Bunun özel tanrı bilgisi olmadığını, sıradan bir sihirbazlık numarası olduğunu, fakat halkın bunu bilmediğini, bunu öğrenmesi için herkesin toplandığı bir yerde bunun böyle olduğunu göstereceğini söyleyerek meydan okudu. Ve gerçekten de öyle olduğunu gösterdi. Çünkü kendisi bunu daha önce “İnsanoğluna eşyaya isim verme” (öğrenme) yeteneği sayesinde öğrenmişti. Allah’ın Musa’ya apaçık ayetlerini vermesi bu demekti… Sihirbazlar kendi yaptıklarını Musa’nın da yaptığını görünce hayretler içinde kaldılar ve bütün karizmaları yerle bir oldu. Halkın gözünden düştüler, sahtekarlıkları ortaya çıktı, umutları boşa gitti. O gün rezil oldular ve Musa’nın o atışı bütün umutlarını, beklentilerini, hayallerini yedi yuttu.

***

Örnek 3: Süleymanın cinleri, kuşları, karıncaları

Mucize: (der ki) Hz. Süleyman Allah’ın izni ile kuşlarla, karıncalarla konuşurdu. Cinlerden askerleri vardı, onları mabet yapımında çalıştırmıştı. Cinlerden bir ifrite Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar (ışınlama!) yoluyla bir kaç saniyede getirtmişti. Allah, Süleyman’a herkesi hayretlerde bırakan daha nice mucizeler vermişti. O muhteşem mülke böyle böyle sahip olmuştu.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş, zamanın behrinde bir Süleyman peygamber varmış. Mülkü öyle büyük öyle büyükmüş ki emrine cinler, periler, kuşlar, karıncalar girmiş. Rüzgarlı gemileri denizde yürütürmüş. Atlarla hasbihal edermiş. Sarayı yedi kat göğe değer hale gelmiş. Altı yüz cariyesi varmış. Günlerden bir gün, bir cin dayandığı bastonuna dokununca düşmüş ve öldüğü öyle anlaşılmış… Ya, işte böyle evlat, neyse, ben kalkayım artık, gerisini sonra anlatırım. Süleyman ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Kıssa: (der ki) Süleyman merkezi Kudüs olan bir devlet kurmuştu. Böylece bölgeyi bir adalet ve barış yurdu (Daru’s-Selam) haline getirmiş ve bunun için Kudüs’e bu anlamda Jerusalem denmişti. Güneyde Sebeliler (karıncalar), kuzeyde Hititler (kuşlar), doğuda Babilliler (cinler/periler) ve batıda Fenikeliler (yelkenli gemi ve rüzgarlar) emrine girmişti. Çünkü bu devletler o dönemde böyle anılır ve bilinirlerdi. Onlarla çeşitli zamanlarda temaslarda bulunmuş ve konuşmalar yapmıştı. Sebe Kraliçesini ülkesine davet etti. Göz açıp kapayıncaya kadar (çok kısa bir sürede) onun tahtının bir benzerini yaptırttı. Tahtın, krallığın, debdebenin değil; asıl daha başka şeylerin insan hayatındaki önemini ona göstermek istedi. Kraliçeyi Allah’ın dinine davet etti ve Müslüman olmasına vesile oldu. Böylece dünyanın başına dünyada gözü olmayan kanaatkar ruhlu insanların geçmesi gerektiğinin dersini verdi.

***

Örnek 4: İsa’nın göğe çekilmesi

Mucize: (der ki) Yahudiler Hz. İsa’yı çarmıha germek istediler. Fakat onu değil onun bir benzerini çarmıha gerdiler. Çünkü Allah onları şaşırtmış, onun yerine başkasını İsa sandırtmış ve asıl İsa’yı göğe çekmişti. Allah’ın mucizesi bu ya, İsa’ya da son anda yetişerek onu ölümden böyle kurtardı. Şu an Allah’ın yanında sağ olarak bekliyor ve kıyamete yakın dünyaya tekrar geri dönecektir.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Zamanın birinde ölüleri dirilten, körleri iyileştiren, çamurdan kuş yapan, evinde kimin ne sakladığını bilen bir İsa peygamber varmış. Günlerden bir gün onu çarmıha germek istemişler. Havarileri ile otururken askerler onları yakalamış. Allah orda hemen yeni bir İsa yaratıvermiş. Onun yerine bunu yakalayıp asmışlar. Gerçek İsa’yı da Allah evin bacasından göğe çekmiş. Şu anda Tanrı’nın sağ yanında oturuyormuş. Kıyamete yakın dünyaya bulutların arasından süzülerek gelecek ve Şam’daki beyaz minareli camiye inecekmiş. Haç’ı kıracak, Deccal’i öldürecek ve zulümle dolmuş dünyayı adaletle dolduracakmış. Cenab-ı Hak bizleri o güne eriştirsin… Ya, işte böyle evlat, İsa ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Kıssa: (der ki) İsa, Allah’ın evine ticarethaneye, gerçek hayat dinini tapınak dinine çeviren bezirgan din adamlarına ve onların efendisi Bizans tiranlarına başkaldıran yiğit bir peygamberdi. Daima mesel ile konuşurdu. “Ey Tavus kuşu (Kudüs) senin civcivlerini (halkını) toplamak istedim ama beni sevmediler” derdi. Zulüm altında yaşamayı kaderleri bilen halkına “Uyanın! Size yepyeni bir gelecek çizeceğim (çamurdan bir kuş yapacağım) ve Allah’ın vahyine yüreklerinize üfleyeceğim ve onunla yepyeni bir hayata başlayacaksınız. Üzerinize serpilmişi ölü toprağını kaldıracak, Allah’ın ayetlerini körelmiş gözlere gösterecek, sağırlaşmış kulaklara dinleteceğim. Artık hiçbir şey gizli kalmayacak, bütün gerçekleri ortaya dökeceğim (evinizde biriktirdiklerinizi haber vereceğim). Ben şu engerek soyunun (tapınak taciri din adamlarının) sırtınıza yüklediği ağır yükleri kaldırmaya, vurulduğunuz zincirlerden sizleri kurtamaya geldim. Benden öncekilerin yolunu sürdürmeye, benden sonrakilerin müjdesini (bu davanın ilelebet süreceğini, bitmeyeceğini) haber vermeye geldim.” derdi. Fakat “engerek soyu” Bizansla işbirliği yaparak onu yok etmek istedi. Mahkeme kurup yargıladılar ve Babil’in asilere verdiği ceza olan ateşte yakarak idam gibi, İsa’yı da Bizans’ın asilere verdiği ceza olan çarmıha germe ile cezalandırdılar. Acılar içinde ellerine ayaklarına çiviler çakılmış halde çarmıhta son nefesini verdi. Fakat şunu bilmiyorlar ki onu gerçekte öldürmediler, asmadılar, öyle olduğunu sandılar. Allah ona çok yüce, çok yüksek bir paye verdi çünkü şehitler ölmez! Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Gerçekte onlar yaşıyor, fakat siz bunun farkında değilsiniz (2/154). Bütün şehitler Allah’ın katına yükselir ve Allah onları kendi katından rızıklarla yaşatır…

***

Bu dört örnek mucize, masal ve kıssa arasında ne gibi fark olduğunu göstermeye sanırım yeter.

Demek ki mucize olmuş olaya olmamışlık katma (menkibeştirme), masal hiç olmamışlık (esatirleştirme), kıssa da olmuş olayın dengi ile anlatımı demek oluyor.

Bu denkliği, abartıp menkibeleştirerek veya kurgulayıp esatirleştirerek değil; tarihten, hayattan ve tabiattan dengini yani karşılığını, delilini, verisini göstererek yapıyorsunuz.

Çünkü mucize ve masal anlatıları bu kıssaları tarihten, hayattan ve tabiattan koparmış durumda. Bu halleriyle günümüz tarihinin oluşumunda, toplumsal hayatında ve canlı tabiatında bir karşılıkları yoktur. Bu nedenle de yaşayan örnek olmaları mümkün değildir. Sadece mucize veya masal oluyorlar, o kadar.

Fakat birde “kıssa” olarak okuyalım bakalım. Kur’an’ın çağları delip elen evrensel mesajını asıl o zaman anlayacağız.

Yukarıda “Mucize (der ki)” veya “Masal (der ki)” formunda verdiğimiz yerleri bugüne getirin, hiçbir karşılığını bulamazsanız.

Fakat “Kıssa (der ki)” diye anlattığımız yerleri bugüne getirin, olayın zamanı, mekanı ve aktörleri değişmek suretiyle devam ettiğini göreceksiniz.

Öyle ya put heykellerine tapınan, bunları karşı çıkanı ateşlerde yakmak, darağaçlarında sallandırmak isteyen Nemrud düzenleri hala yok mu? Bunlardan kurtulmak için nice muvahhidler ülkelerinden hala hicret etmiyor mu? Firavun saraylarının destekçisi tekrokratlar, kimyagerler, fizikçiler, atom mühendisleri yok mu? Onlar bilimin gücünü kullanarak halkları korkutup ülkelere bomba atmıyor mu? Karşı gelen olursa 15 saniye içinde 250 bin kişiyi, asayı yılana çevirir gibi, savrulmuş böceğe hala çevirmiyor mu? Bugünde Süleymanın yaşadığı bölge (Ortadoğu) adalet ve barış yurduna hala muhtaç değil mi? Aslanlar, kaplanlar, sırtlanlar, kartallar, ayılar bölgeye hala üşüşmüyor mu? Bugün de tacir din adamları Roma’nın torunlarıyla işbirliği yapmıyor mu? Allah’ın evini ticarethaneye, Allah’ın yolunu tapınak dinine çevirmiyorlar mı? Kendilerine karşı geleni hala aforoz etmiyorlar mı? Allah yolunda öldürenler bugünde “Şehitler ölmez!” nidaları arasında hala defnedilmiyor mu? Bütün şehitler hala Allah’a yükselmiyor mu?

İşte bu “Yaşayan Kur’an”dır. Diğerleri ise ölü Kur’an…

Bu noktada yapmaya çalıştığım iş, Kur’an kıssalarını mucize ve masal formundan çıkarıp, akıp gelen tarih, hayat ve tabiat ortamına çekmek ve orada denkleştirmek yani anlaşır hale gelmelerini sağlamaktan ibarettir ki ilk indikleri dönemde de böyleydi. İlk indikleri dönemde de mucize ve masal olarak aşiret evlerinde, yaşlı Arap şeyhleri tarafından anlatılıp duruyordu. Arap muhayyilesi bu kıssaları birer mucize ve masala dönüştürmüştü. Fakat Kur’an onları “kıssa” olarak yeniden anlattı. Onlar kafalarındaki mucizeleşmiş veya masallaşmış şeklin onaylandığını sandılar. Hala da öyle…

Dahası Araplardan Müslümanlığı seçen diğer milletlere de geçti. Onlar da eski dinlerinden bir çok şey kattı. Bir tür Cahiliye-İslam, Mecusi-İslam, Şaman-İslam sentezi oluştu. Kıssalar, bu eski dinlerin mucize ve masal formları arasında tanınmaz hale geldi.

Bugün Müslüman zihin Kur’an’ın kıssa olarak anlattığının değil; eski dinlerin mucize veya masal olarak algıladıklarının etkisi altında. Hala “kıssa” olarak algılanmış değil…

Ama bir gün kıssa, mucize veya masalı yenecek, Kur’an’ın evrensel mesajı gömülüp kaldığı Arap/Fars/Türk toprağından, tüm insanlığa açılacak, onun bir Arap/Fars/Türk dini değil insanlık dini olduğu herkesçe görülecektir.

Bugün Meksika’da, Çin’de, Mançurya’da, Rusya’da, Arjantin’de, Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da karşılığı olmayan bir din, evrensel bir din olamaz, hele insanlık dini hiç olamaz.

Dininizi doğduğu topraklara, doğduğu zamana ve doğduğu mekana gömülüp gitmekten kurtarın. Mucizelerle ve masallarla avunmayı bırakın.

En esaslı gaybî dinamik olan “Allah’a ve ahirete iman” çökünce böyle mucizelere tutunursunuz. Halbuki bu Yahudi imanı değil miydi? En esaslı gelecek haberi olan “inzar” dan (ölüm, afet ve kıyameti haber verme) bihaber olunca böyle kehanetlere (İsa gelecek, mehdi çıkacak, hurûfîlik, cifr, şifre, 19’culuk vs.) sarılırsınız. Halbuki bu Hristıyan imanı değil miydi?

Allah’a sanki görmüşçesine (ihsan), ahirete de sanki gidip gelmişcesine (yakîn) imanı beceremeyince böyle mucizeden, masaldan, sırdan, tılsımdan, cifrden, şifreden, gizemden medet umar hale gelirsiniz…

Hani nerede Müslüman imanı?

Hani nerede gerçek hayat kıssaları?

(İhsan Eliaçık)

http://ihsaneliacik.org/makaleler/kuran-kissalari-mucize-mi-masal-mi.html

—————————————o——————————————

Yol kenarında bir dikilitaş

İstanbul Sultanahmet Meydanı’ndaki “dikilitaşı” hiç gördünüz mü?

“Ee, ne olmuş?” diyeceksiniz.

Bu yazıda ona “bir başka açıdan” bakmayı deneyeceğiz.

Kur’an’ın tarih, hayat ve tabiat ile tefsiri dediğimiz yöntem açısından…

Özellikle verili tarih, bilhassa da eski çağlar tarihi açısından…

Verili tarih derken, eski çağlardan bugüne kalan kanıt ve kalıntıları kastediyoruz.

“Bunun Kur’an tefsiri ile ne alakası var?” diyeceksiniz.

Var, hem de nasıl…

Size, bunu, Kur’an’daki kimi kıssaların Kitab-ı Mukaddes’deki haham düzmecelerine muhtaç olmadan da tefsir edilebileceğinin bir örneği olarak göstermeye çalışacağım.

***

Malumunuz, Kur’an çok eski çağlardan ve o dönemlerde yaşayan peygamberler ve mücadelelerinden bahsediyor.

Hz. Süleyman’ın karıncalarla, kuşlarla konuştuğundan, cinlerin ve rüzgarlı gemilerin onun emrine verildiğinden, Hüdhüd’ten,Yunus’un balık tarafından yutulduğundan vs. bahsediyor.

Şu ana kadar bu tür kıssaların iki tür yöntemle açıklandığını görüyoruz:

1- Bu tür kıssalar birer mucizedir. Onlara iman etmek dışında yapabileceğimiz bir şey yoktur.

2- Bu tür kıssalar birer Arap halk efsanesiydi. Kur’an bunları gerçek olup olmadığına bakmaksızın veri olarak kullandı. Onlar üzerinden mesajlar verdi.

Görüldüğü gibi her iki halde de “tefsir” namına bir şey yapılmış olmuyor.

İlkinde iş mucize olduğu için araştırmaya, ne olduğunu anlamaya gerek kalmıyor.

İkincisinde de iş zaten olmadığı, gerçek olmayan birer halk efsanesi olduğu için araştırma gereği bulunmuyor.

Şahsen ben her iki görüşe de katılmayarak başka bir yol tuttum.

Kur’an’ın tarih, hayat ve tabiat ile tefsiri bağlamında, eski çağların arkeolojik kalıntılarına, o dönemlerden kalma bulgulara, anıtlara vs. ulaşılarak Kur’an tefsirine yeni bir açılım getirilebileceğini düşündüm.

Çünkü Kur’an’ın bizzat kendisi “Yeryüzünü gezin, eski uygarlıkların kalıntıları hala yol kenarlarında duruyor, onlara bakın” demiyor mu? (ör.15/76,16/36, 47/10).

Bu tür ayetler, aynı zamanda eski çağlara ait kıssaların ve olayların ne ile ve nasıl tefsir edilebileceğinin de göstergesi oluyor.

Bana bu tür ayetler yol gösterdi.

Buradan girdiğimiz zaman önümüze muazzam bir tefsir malzemesi çıkıyor.

Önceki müfessirlerin çoğunun bu yola pek başvurmayıp, Tevrat’ta ne buldularsa yazmaları tefsir namına bir değer ifade etmiyor kanaatimce…

***

Şimdi, bunun bir örneği olarak, hepimizin gözünün önünde duran ve gidip ziyaret edebileceğimiz, üzerinde inceleme ve araştırma yapabileceğimiz “yol kenarında” duran bir eski çağ kalıntısına bakalım.

Sultanahmet Meydanı’ndaki Dikilitaş…

Önce kısa bir ansiklopedik bilgi:

“Aslı bir Mısır eseri olan Dikilitaş, Firavun Tutmosis adına Karnak’da dikilmiştir. Pembe granitten yekpare olarak yapılan Dikilitaş 390 yılında İstanbul’a getirilmiş ve Hipodrom’a dikilmiştir. Mermer bir kaide üzerinde, 4 bronz ayak tarafından taşınan anıtın kaide kısmının 4 yüzü de mermer kabartmalarla kaplıdır. Bu kabartmalarda, I. Theodosius, oğulları, karısı ve yardımcıları ile Hipodrom sahneleri ve anıtın dikilişini gösteren tasvirler görülür.

Anıtın kaidesinde, biri Latince, biri Grekçe olmak üzere 2 kitabe vardır. Latincede Anıt kendi ağzından konuşur, dikiliş sebebini ve kaç günde dikildiğini anlatır: “Önceleri direnmiştim, fakat yüce efendimizin buyruğuna itaat ederek, ezilen tiranlar üzerinde zafer çelengini taşımam için gerekli her şey Theodosius ve onun kesintisiz devam eden sülalesine boyun eğdi. Bana da galebe çalındı ve Proklos’un idaresinde 30 günde dikilmeye mecbur edildim. “

Bu kitabeden Theodosius’un birtakım Tiranlara karşı başarılı olduğunu anlıyoruz. Kitabede, Proklos’un adının yeri biraz oyuktur, çünkü Proklos, siyasi sebeplerden lanetlenmiş, bunun sonucunda ismi silinmiş, ancak sonra tekrar şerefinin iadesi ile yeniden yazılmıştır..

Grekçe kitabede ifade daha sadedir; burada taş konuşmaz: “Devamlı yerde yatan 4 taşı dikmek cesaretini ancak İmparator Theodosius gösterebilirdi. Yardıma Proklos’u çağırdı ve böylece 32 günde taş dikilebildi.” şeklinde bir ifade görülür. Obelisklerin dikilme gayeleri tamamen psikolojik bir nedene, Roma imparatorlarının bunları, ne kadar zorluk ve fedakarlıklarla getirtip diktirdiklerini göstermek istemelerine dayanmaktadır. Bu şekilde, halk üzerinde imparatorun ihtişam ve kudretinin artması sağlanmıştır…”

***

Dinler tarihçisi uzman bir arkadaşım eşliğinde yaptığım inceleme ve araştırmaya göre

İstanbul’daki en eski tarihî eser; Sultanahmet’teki ‘Dikilitaş’…

Dikilitaş’ın yaşı 3735, yani 2700 yıllık İstanbul’dan bile daha eski bir yapı. MÖ 1736 yılında Mısır firavunlarından Tutmois tarafından yapılan Dikilitaş’ı, Mısır’ı fetheden Roma imparatoru Büyük Teodosyus, gemilere yükleyerek İstanbul’a, bugünkü yerine getirmiş. Bu hesaba göre Mısır Firavunluğu’nun en parlak dönemi olan orta imparatorluk (MÖ.2050-1700) döneminin sonlarında inşa edilmiş…

Anıtın üzerinde bir çok hayvan figürü var: boğa, kartal, kuş, balık, kelebek, karınca, cin ve peri, ok, yay, yelken, asa, gemi direği vs.

Bunların ne olduğunu araştırdığımızda, Mısır hiyeroglif yazısında eski çağ krallıklarının dini-siyasi armaları yani kimi Tanrı-devlet sembolleri olduğunu görüyoruz.

Mısır Firavun’u kendi çağında “süper gücün” kendisi olduğunu, “iki nehir arasındaki Asya topraklarında zaptettiği ülkeleri ve onların tanrılarını” ifade için, hakimiyeti altına aldığı diğer devlet ve imparatorlukların tanrı-devlet sembollerini anıtta zikretmekte ve böylece bütün bunların hakiminin kendisi olduğunu göstermek istemektedir. En üste de kendi tanrısı Amon’u yerleştirerek en büyüğün kendi tanrısı olduğunu göstermek istemektedir. Bunlar anlatılırken hiyeroglif yazı gereği ülke isimleri resim ve figürler ile ifade edilmektedir.

Burada bizi ilgilendiren, bu yazı türünde kullanılan hayvan figürlerinin o günkü çağda kimi ülkelerin sembolleri olmasıdır. O günün dünyasında uluslararası dil bu resim ve figürler üzerinden işlemektedir. Gerçekten de ilgili ülkelerin tarihini incelediğimizde bu resim ve figürleri paralarından krallık mühürlerine kadar her yerde kullandıklarını görüyoruz…

Dikilitaş’ın, daha sonra dünya hakimiyetinin Mısır’dan Roma’ya geçtiğini göstermek için Mısır’dan getirilip İstanbul’un en büyük “siyasi meydanına” dikildiği anlaşılıyor.

Anıtın üzerindeki hayvan figürleri, bugünkü Birleşmiş Milletler (BM) binası önündeki ülke bayraklarını çağrıştırıyor. Çünkü çoğu hayvan figürü zaptedilen ilgili ülkeyi veya tanrı- krallığı ifade etmekteydi.

***

Örneğin, eski çağlarda “Kurt” ile “Pars”ın savaşı demek, “Turan” ile “İran”ın savaşı demekti. Türklere göre Bozkurt, İranlılara göre Pars dini-milli-siyasi semboldü.

Bugün bile hala bu kültür devam ediyor. İran bayrağında şah zamanında eli kılıçlı arslan (pars) vardı. Araplarda “p” olmadığı için Plotan’a Eflatun demeleri gibi Pars’a da Fars demelerinden Farslar/Farisiler olarak kaldı. Nitekim İran’ın uluslararası literatürdeki ismi “Persian” dır. Yani arslanların ülkesi, arslanı sembol olarak kabul edenlerin ülkesi…

Böylesi hayvan figürlerini dikilitaşlarda görebilirsiniz. Zira dünyada bugün böyle onlarca dikilitaş bulunuyor. Fakat en eskileri İstanbul’daki…

Şimdi…

Aynı şekilde, önceki peygamberlerin yaşadığı çağlarda ve özelikle onların mücadele içine girdikleri devletlerin de böylesi hayvan figürlü arma ve sembolleri olduğunu görüyoruz. Anlaşılan o günkü dünya kamuoyunda onlarla anılmaktaydılar.

Babillilerin cin ve peri, Hititlerin kuş/kartal, Mısırlıların boğa, Sebelilerin karınca, Fenikelilerin rüzgarlı gemi, Asurluların balık figürleri ile tanındıklarını ve tüm bayrak, sancak ve flamalarını bunlarla süslediklerini öğreniyoruz. Kralların taçlarında, sarayların arslanlı yollarında bu figürler, resimler ve heykeller bulunmaktaydı. Hepsinin dini siyasi anlamları bulunuyordu ve Tanrı-devlet sembolü olarak görülüyorlardı.

Bu resim ve figürlerin hemen hepsini dikilitaşta görebilirsiniz.

Bu nedenle eski Mısır’da ve Roma’da dikilitaşın neden siyasi bir anlamı olduğu anlaşılabilir…

Şu halde eski çağlarda yaşayan kimi peygamberler ile ilgili Kur’an’da geçen “kuşların, karıncaların, cinlerin ve rüzgarlı gemilerin emrine verilmesinin, balığın yutmasının” vs. ne demek olduğu anlaşılabilir.

Bu okumaya göre örneğin Süleyman kıssasında anlatılan şu olur: Hz. Süleyman merkezi Kudüs olan bir devlet kurmuştu. Doğuda Babil (cin ve peri), kuzeyde Hitit (kuş, kartal), güneyde Sebe Krallığı (karınca) ve Akdeniz’de Fenikeliler (rüzgarlı gemi) onun hakimiyeti altına girmişti. Böylece bütün bölgeyi bir evrensel adalet ve barış yurdu haline getirmişti. Demek ki “Dünyanın başına dünyada gözü olmayan adamlar geçmelidir…”

Süleyman kıssasının ana teması ve mesajı kanaatimce budur.

Keza bu okumaya göre örneğin Hüdhüd, Hitit’den gelip Süleyman’ın ordusuna katılan bir subayın lakabıydı. Çünkü Hititler ordu birliklerine ve kimi askerlerine sembolleri olduğu için kuş lakapları takmaktaydılar: kartal, şahin, atmaca vs…

Hüdhüd de onlardan biriydi.

Hüdhüd (Hititli subay) taht yapımında ustaydı. Göz açıp kapayıncaya kadar (bir çırpıda, hemen, hızlı bir şekilde) Belkis’ın tahtını yapabileceğini (getirebileceğini) söylemiş ve çok kısa bir sürede de yapmıştı.

Hüdhüd adında (lakabında) şaşılacak bir şey yok. Çünkü bugün bile hala canavar, leopar, kaplan, çakal, asena, çekirge vs. lakaplarını duymuyor musunuz?

Bindiğiniz arabalara bakın çoğu hala hayvan ismi: kartal, şahin, serçe…

Tuttuğunuz takımlara bakın çoğu hala kuş ismi: kara kartallar, sarı kanaryalar…

İşte bu kültür oradan geliyor. İnsanlıkta hala yaşıyor. Ama o dönmelerde daha dini-siyasi anlam ve önemleri vardı. Bir devlet, bir ülke hatta bir millet tümden kendini bir hayvan sembolüyle ifade ediyordu…

***

Bundan üç bin yıl önceki böylesi bir durumu bizlerin anlamakta güçlük çekmesi, bundan üç bin yıl sonra farzımuhal Türkçe inen bir vahiyde şöyle denmesi gibidir: “Kara kartalların sarı kanaryaları yendiği gün…”

Böylesi bir durumda bunun ne olduğunu bilmeyen ve din adamı uydurmaları ile dolu kitaplara müracaat etmek dışında “yol kenarlarında” duran kalıntılara bakmak gibi bir “lükse” de tenezzül etmeyen birisi ortada bir mucize olduğunu sanacaktır. Ya da kimileri de aslı astarı olmayan bir Türk halk efsanesi olduğunu zannedecektir. Halbuki ortada ne kara kara kartallar, ne de sarı sarı kanaryalar uçuşuyor değildir. Bunlar bu kuşları kendine sembol olarak kabul etmiş, “futbol kulübü” adı verilen bir takım insanlardan başka bir şey değildir.

İşte özellikle Hz. Süleyman ve Hz. Yunus dönemleri anlatırken kuşlarla konuşması, karıncaların üzerine yürümesi, yelkenli gemileri emrine alması, cinleri mabet yapımında çalıştırması, balık tarafından kapıların ardına kapatılması (yutulması) olaylarının da böyle olduğu anlaşılıyor.

Yani bunların çoğu söz konusu hayvanları kendine sembol alarak kabul eden civardaki devlet ve krallıklardan ve onların askerlerinden/insanlarından başka bir şey değildi…

Örneğin “balık” da, Asurluların sembolüydü. Su tanrısı Enki’nin simgesi olarak görülüyordu. Asur kralının tacında, mühründe, asasında, bastırdığı paralarda hep balık figürleri var. Ülkenin her yanı Mısır’daki boğa (bakara) heykelleri gibi balık figür ve heykelleri ile doluydu. Bugün bile Süryani (Asurî) rahipler boynuna balık resim ve armaları asıyor. Asur’un başkenti Ninova’nın cezaevi kapısında da büyükçe bir balık figürü vardı. Hz. Yunus oraya girmişti. Irmaktaki balığın karnına değil…

***

Demek ki bu bilgiler ışığında Kur’an’da anlatılan kıssaların yeniden tefsir edilmesi gerekmektedir. Bu, Kur’an tefsirinin verili tarihe, yaşayan hayata ve canlı tabiata dayandırılmasından başka bir şey olmayacak, Kur’an kıssalarını cinler ve periler dünyası, uçan halı, Alaeddin’in sihirli lambası türü klasik doğu halk hikayelerden arındıracak, akıp gelen teo-jeopolitik (tanrı-devletler) tarihinde bir yere oturtacaktır. Kur’an’ın asıl ve esas mesajı ruhlar, masallar, rüyalar, büyüler, tılsımlar, periler aleminden gerçek hayatın tarihine, “yeryüzüne” inmiş olacaktır.

İşte o zaman ihlas suresi ölülerin arasından okunup üfürülmekten kurtulacak, bu akıp gelen tarih içinde son derece gerçekçi bir anlama sahip olduğu ve muazzam mesajlar verdiği ortaya çıkacaktır.

Düşünün…

Bu tanrı-devlet krallarının hepsi tanrının oğlu, hatta bedenlenmiş tanrı olduklarını iddia etmekteydiler. Japonya kralı daha 1946 yılında “Tanrı’nın oğlu” iddiasından resmen vazgeçmiştir.

İhlas suresi de ne diyor; “Allah birdir, bölünmez bir bütündür. Doğurmaz ve doğurulmaz…” Yani Allah baba, anne veya oğul değildir. Bütün bu tanrı-devlet iddiaları geçersizdir, uydurma ve hurafedir…

Demek ki Hristıyanların İsa’ya Tanrı’nın oğlu demeleri aslında tavşanın suyunun suyunun suyu kabilindendir. Yani çok sonraki bir iştir. Ondan önceki bütün bir eski çağların Mezopotamya, Hind, Çin, İran, Türk, Mısır ve Roma kralları bu iddiadaydılar. İhlas suresi işte bütün bunların defterini dürüyor ve eski dünya dinleri çağını kesin bir şekilde kapatarak yeni bir çağ başlatıyor.

Bu nedenledir ki Kur’an’ın en siyasi içerikli suresi ihlas/tevhid suresi olmak icabeder…

***

Demek ki kafamızı Tevrat’taki haham hikayelerinden kaldıralım, etrafımıza bakalım, “yol kenarlarında duran” nice kalıntı ve tanığın Kur’an’ı tefsir ettiğini göreceğiz.

Sultanahmet’te yol kenarında duran bir dikilitaş…

İşte size eski çağ uygarlıklarından kalma ve hala yol kenarlarında duran bir kalıntı…

Dinler tarihçisi bir uzman ile gidip ziyaret edin. Konu hakkında daha geniş araştırmalar yapın. Şahsen ben Asur, Babil, Mısır, Roma ve özellikle eski Mezopotamya din ve devletleri hakkında en az 5 cilt kitap okudum…

Özellikle Süleyman, Davut ve Yunus kıssalarını bu bilgiler ışında yeniden okuyun. Her şeyin nasıl da yerli yerine oturduğunu hayretle göreceksiniz… (İhsan Eliaçık) http://www.haber10.com/makale/8564/

—————————————o——————————————

Mucize nedir?

Daha önce defalarca okumuş olmama rağmen, en son meal-tefsir çalışmam sırasında Kuran’ı “tertil” ile yani düşüne düşüne tekrar baştan sona okuma fırsatı buldum.

Bir taraftantan da kendimce tespit ettiğim bazı konuların “özel olarak” izini sürdüm. Bunlardan birisi de “mucize” konusudur.

Önce sürdüğüm izden edindiğim izlenimi birkaç madde (öncül) olarak aktarayım, sonra bunlar ışığında konuyu açmaya çalışacağım.

* Kuran’ın hiçbir yerinde “mucize” kelimesi geçmiyor. Bunun yerine ısrarla “ayet” kelimesi kullanılıyor.

* Kafamızı kaldırınca gördümüz her şeye, evet her şeye “ayet” diyor. “Olmakta olan, oluş halinde olan” (kevn) her şeye de “yaratma, yaratılış” (halq) diyor.

* Bütün peygamberlerin toplumlarına getirdiği şeyin ısrarla “söze, açıklama yapmaya, beyan etmeye dayalı apaçık deliller” (ayâtun beyyinât) olduğunu söylüyor.

* Peygamberlerin toplumlarına yaptığı “uyanış çağrısı/uyarı”yı (inzâr) ısrarla üç şey etrafında topluyor; ölüm (mevt), afet (azap) ve yeniden diriltilip ayağa kalkış (kıyamet)…

***

Şimdi, bu öncüller ışığında konuyu açalım.

Öncelikle mucizenin bir Kuran “kavramı” olmadığını görüyoruz. Bunun yerine ısrarla “ayet” kavramı kullanılıyor. Öyle ki inkarcıların bildiğimiz anlamda mucize talepleri ifade edilirken bile “ayet” kelimesi tercih edilliyor;

Fakat bu Kur’an, kendilerine bilgi verilenlerin içlerine işleyen, söze dayalı apaçık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi ancak zalimler inkâr eder. Buna rağmen hala “Ona Rabbinden güce dayalı olağanüstü mucizeler (ayât) indirilmeli değil miydi” diyorlar. Söyle onlara: “O güce dayalı olağanüstü mucizeler (ayât) Allah’ın kudretindedir. Ben sadece açıkça uyanışa çağırıyorum. (29/49-50)

Yani: Benim işim size 1- Mevt (ölüm) 2- Afet 3- Kıyamet gerçeğini haber vermekten, bunlardan birisi gelip çatmadan önce aklınızı başınıza toplamaya çağırmaktan ibarettir. Aksi halde tövbe etmeye bile vaktiniz kalmayabilir. Çünkü bunlar geldi mi ansızın gelir. Bunun için size “söze dayalı apaçık deliller” (ayâtun beyyinât) ile uyarılarda bulunuyorum. Benden, boyumu aşan şeyler istemeyin ve beklemeyin…

Kuran’da ayet, insanoğlunun bizzat kendisinde ve kafasını kaldırdığında çevresinde gördüğü “her şey” olarak kullanılmaktadır. Buna “enfusî ve afâki deliller” diyoruz; el, göz, kulak, kalp, doğum, ölüm, yemek, içmek, su, et, süt, ekmek, zeytin, hurma, ağaç, elma, armut, yer, gök, güneş, yıldızlar, bulutlar, şimşek, gökgürültüsü, yağmur, ekin, bitki, sinek, böcek, toprak, dağlar, taşlar vs. vs…

Bunların hepsi birer “ayet”tir; yani olmakta olandır, oluştur (kevn, halq). Allah, tarihin tüm yelpazesinde, tabiatın her yerinde, zamanın her anında, mekanın her zerresindedir. Her şey “O’nun ile” olmaktadır. İşte bütün bu oluşlar birer “mucize”dir. Çünkü hepsi de normalmiş gibi görünmesine rağmen insanı acz içinde bırakmaktadır. İnsanoğluna bu oluş ve akışa katılma ve kısmi çapta etkileme iradesi verilmiştir. Öyle ya, haydi güneşi durduralım, gündüzü kısaltalım, geceyi uzatalım, bir böcek yaratalım bakalım?

Demek ki mucize arada bir görülen “olağandışılık” değil, her daim “olmakta olan” ve olmakta olmasıyla da insanı aciz bırakan şey demek oluyor.

***

Kuran’da adı “Maide” (Sofra) olan bir sure var. Sureye isim olan bu kelime ile aslında bunların mesajı veriliyor. Yani insanların “olağandışılıklar” talebine, “olmakta olanın” yani gözümüzün önünde olup bitenin bizzat kendisinin zaten olağanüstülük demek olduğu ile cevap…

Havarîler “Ey Meryem oğlu İsa, Rabbinden bize gökten bir sofra indirmesini isteyebilir misin?” diye sormuşlardı da ” Eğer inanmış iseniz Allah’ın öfkesini çekmekten sakının” diye cevaplamıştı. Onlar “Biz istiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz tatmin olsun da senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona tanıklık yapanlardan olalım” demişlerdi. Bunun üzerine Meryem oğlu İsa “Allahım! Ey bizim yegane Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir. Bizim için, bütün zamanlar boyunca bir ziyafet ve kudretinden bir işaret olsun. Bizleri rızıklandır. Sen rızık verenlerin en hayırlısısın” demişti. Allah da “BEN ONU SİZE İNDİRİP DURMAKTAYIM. Artık bundan sonra içinizden kim kâfirlik ederse ona dünyada hiç kimseye vermeyeceğim bir azap ile karşılık veririm.” demişti.” (5/112-115).

MAİDE: Sözlükte “Sallanmak, sağa sola doğru eğilmek, başı dönmek” demektir. Sofra, üzerinde yemek yenen masa (mâide), kayma (meyd), meydan, saha, alan (meydân), atış alanı (meydanu’r-rimâye), hodri meydan (meydânu’t-tahaddî), iş alanı, çalışma sahası (meydanu’l-amel) kelimeleri bu köktendir…

Görüldüğü gibi yemeği ortaya çıkardığı, orta yere koyduğu için de sofraya “maide” denmektedir.

Ayette geçen “Gökten gelen sofra” deyimi “olağandışı mucizeler” anlayışına hayli yatkın dini muhayyilemizde gökten özel olarak tepsi içinde inen bir sofra olarak algılanmıştır. Halbuki Allah’tan böyle bir istekte bulunması talebine karşılık cevap ortadadır. Yukarıdaki pasajda böylesi bir talebe Hz. İsa “Eğer inanmışsanız O’nun öfkesini çekecek işler yapmaktan sakının (takvalı olun)” demekte (5/112), bundan ne anlamamız gerektiğinin dersini verircesine de “Bizim için, bütün zamanlar boyunca bir ziyafet ve kudretinden bir işaret” (5/114) istemektedir. Allah da “Ben onu indirip durmaktayım; hiç kuşkusuz” diye cevap vermektedir. (5/115).

Bizim için “bütün zamanlar boyunca” (evvelinâ ve âhirinâ) bir ziyafet ve “kudretinden bir işaret” olan şey nedir acaba?

Ayette geçen münezziluhâ (onu indiriyorum/ indirip durmaktayım) ifadesinin fiili -tef’il babı olduğu için- bir taraftan bir şeyi çokça yapıp durmada diğer yandan da fiilin kök manasını mef’ule isnat etmekte kullanılır. Bu durumda mana: “Siz gökten sofra indirilmesini istiyorsunuz. Oysa Allah zaten sürekli olarak o sofrayı indirip durmakta… Yeryüzünden biten bitkiler, akan sular, ağaçlar, meyveler, tarlalardan çıkardığınız ürünler, değirmenlerde öğüttünüz unlar hepsi ne ile oluyor sanıyorsunuz? Gökten inen su olmasa, ekip biçtiğiniz toprak, ısındığınız ateş, soluduğunuz hava olmasa, bunlarla ürünler yetişmese ne ile doyacaksınız? Bütün bu rızıklar, Allah’ın tabiat sofrasında zaten sizin için üretilip duruluyor. Tabiatı sizin için sofra kılan, sizi onunla besleyip yaşatan zaten Allah değil midir? İşte bu bütün zamanlar boyunca Allah’tan size inen bir ziyafettir, kudretinin nişanesidir. Şimdi bunu görmeyip hangi mantıkla gökten tepsi içinde sofra indirilmesini bekliyorsunuz?” şeklinde olur.

Burada “fiilin kök manasını mefule isnat etmek” denilen şey “gökten sofra indirmek” deyiminin “yerden ürün bitirmek” deyimine döndürülmüş olması durumudur. Zira Kuran’ın “iş ve oluş” (emr, kevn) tasavvuruna göre yerden biten her ürün demek gökten inen her rızık demektir. Örneğin siz tarlada buğday hasat ederseniz Allah “Size buğday verdik” der. Siz çocuk yaparsınız Allah “Size çocuk bağışladık” der…

Şu halde maide demek, ortada, meydanda, açık tabiatta olan nimetlerin insanoğluna ziyafet olarak (rızık) sunulup durulması ve bunun Allah’ın sofrası manasına gelmesi demektir. Öyle görünüyor ki ayette kastedilen sofra budur. “Bütün zamanlar boyunca indirilip durulan kudretinden bir işaret” bundan başkası olabilir mi?


***

İnsanlar söze dayalı apaçak delilleri (ayâtun beyyinat) yetersiz bularak neden ısrarla olağandışı mucizeler istemekte ve olmayınca da peygamberleri reddetmektedirler? Acaba Kuran bu tür taleplere ne cavap vermektedir?

Kendilerine doğru yolu gösteren rehber geldiğinde insanların imana yanaşmamasının nedeni “Allah bir insanı mı peygamber gönderdi?” demelerinden başka bir şey değildir. Söyle onlara: “Eğer yeryüzünde yürüyen melekler iskân etmiş olsaydı, elbette onlara peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik.” (17/94-95).
Dikkat edilirse ayet tüm insanlar hakkında genel bir ilke koyuyor; İnsanların imana yanaşmamalarının nedeni ‘Bizim gibi bir beşerden peygamber mi olurmuş’ demeleridir… Bu ilke geçmişe dönük bütün zamanlar ve mekanlar için geçerlidir. Çünkü genelleme yapılıyor.

Demek ki insanlar kendileri gibi yiyip içen, çarşılarda dolaşan bir insanı/beşeri peygamberliğe layık görmemekte ve ondan “olağandışılıklar” beklemektedirler; “Peygamber dediğin okuyup üfürür, bir el çırpmasıyla dağları oynatır, Uhut dağını altın yapar, yerden hazineler fışkırtır, gökten sofra indirir. Bizim gibi birisi bu, böyle peygamber mi olur?” anlayışı, insanların zihninde eski dünya dinlerinden kalma bir alışkanlıktır.

Çünkü o dinlerin din adamları, kahinleri, mecnunları (cinlerle konuşan medyumları) bunu yapmaktaydılar. Yani bir takım sihir, büyü, tılsım oyunlarıyla gizemli bir havaya bürünmekte ve bunun kendilerine Tanrı tarafından verildiğini iddia etmekteydiler. Karşılarında “ümmi” yani bu din bezirganı sınıfından olmayan, halkın/umumun içinden gelen birinin peygamberlik iddiasını duyunca bunu “meslek dışı!” bularak dışladılar. “Alelade birisi bu, hani nerede mucize, kehanet, sır, tılsım, büyü?” dediler…

Hala da öyledir…

Geçmişte yaşamış insanlar böyle yaptığı gibi, bugünde ve gelecekte de böyle yapmaya devam edeceklerdir. Çünkü mucize, kehanet, sır, tılsım, büyü dini olan “tapınak dinleri” ile, söz, akıl ve vicdan dini olan “gerçek hayat dini” tarih boyunca hep birbirine karıştırılmıştır. Hatta birinciler ikincisini hep bastırmış, istila etmiştir.

Hala da öyledir…

Oysa Kuran bu tür bir din anlayışını reddetmekte ve mücize ve kehanet talebinin geçmişte de, ümmi peygamber zamanında da reddedildiğini, Allah’ın yönteminin bu olmadığını söylemektedir;

Bizi mucizelerle peygamber göndermekten alıkoyan şey, onu yorumlayanların yalanlamasıdır. Semud kavmine o dişi deveyi verdik. Ama onlar bunu hiç kâle almadılar. Biz ayetleri ancak uyarıp korkutmak için göndeririz.” (17/59).

Yani: Bizi mucize göndermekten alıkoyan şey, mucize gelse bile onu tevil edenlerin/yorumlayanların (evvelun) yine de onu yalanlayacak, inkar edecek olmalarıdır. Böylesi kişilere mucize bile fayda vermeyecektir. Kaldı ki kalplerinde kendi istekleri ile iman olmadıkça imanmak zorunda kalacakları bir mücize karşısında mecburen inanıyor görünmelerinin de bir faydası yoktur. Bu nedenle onların güce dayalı delil (sultanun mubin) taleplerine karşılık söze dayalı delil (ayâtun beyyinât) ile karşılık veriyoruz. Ki “söze” kim inanıyor kim inanmıyor ortaya çıksın. Kaldı ki onların istediği mucize türünden güce dayalı delilleri izhar edecek gücümüzde var. Fakat kendi özgür iradesi ile “inanan” ile “inanmayan” ortaya çıksın istiyoruz. Bu da ancak “söz” ile olacağından insanlığı eşit şartlarda imtihan ediyoruz. İmtihanın sorularını herkese eşit şekilde soruyoruz. Kimseye kopya vermiyoruz, iltimas geçmiyoruz. İmtihanın gereği neyse onu yapıyoruz. Böylece her ümmete (topluluğa, halka, çağa, uygarlığa) peygamber göndermişizdir (16/36), keza her peygambere de söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) vermişizdir (14/9)…

Kimi müfessirler bu ayetin açıklamasında, Hz. Muhammed’e (s.a.v) mucize olarak sadece Kuran’ın, önceki peygamberlere ise bir takım olağandışı mucizelerin verildiği kanaatindedirler. Bu görüş tutarsız ve çelişkili görünüyor. Çünkü bütün peygamberlere verilen aynıydı. Hiç birisine de (insanları imana getirmek için) söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinat) dışında bir şey verilmemişti. Öncekilere verilmişti ama sonrakine verilmedi diye peygamberler arasında ayrım yapılamaz. (la nuferruqu beyne ahadin min rusulih). Öyle görünüyor ki bu görüş Kuran’ın “genel ilke” olarak ortaya koyduğu naklî delillere ve “insanlığın eşit şekilde imtihan edilmesi, soruların herkese aynı sorulması” şeklindeki aklî delile ters düşmektedir. Sözkonusu genel ilkeyi şu tür ayetlerden çıkarıyoruz:

Sizden önce kimler geldi kimler geçti haberiniz var mı? Nuh, Ad ve Semud halkları ve onlardan sonrakiler… Bunların durumunu ancak Allah bilir. Onlara peygamberleri söze dayalı apaçık delillerle (beyyinât) gelmişti. Kuşku ve tereddüt içinde “Bunlara inanamayız, yo hayır, olacak şey değil” demişlerdi. Peygamberleri demişti ki: “Hiç gökleri ve yeri yaratan Allah’tan şüphe edilir mi? O sizi günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor ve belirli bir süreye kadar mühlet veriyor.” Ama onlar “Siz de bizim gibi bir insansınız, bizi babalarımızın taptıklarından döndürmek istiyorsunuz. Madem öyle bize apaçık mucize getirin!” demişlerdi. Peygamberleri onlara “Doğru, biz de ancak sizin gibi bir beşeriz, fakat Allah kullarının yönelişine göre karşılığını verir. Allah’ta bir karşılığı olmadıkça size mucize getirmek bizim haddimiz değildir. Müminler Allah’a dayanıp güvenmelidir” demişlerdi. (Ve devamla) “Allah’a niçin güvenip dayanmayalım ki? O bizlere yürüyeceğimiz yolları gösterdi. Yaptığınız eziyetlere göğüs gereceğiz; dayananlar sadece Allah’a güvenip dayanmalıdır…” (14/9-12).

Görüldüğü gibi bu ayetler “bütün” peygamberler için geçerli “genel ilke” koymaktadır. Ayette çoğul kipiyle ve genelleyerek “Nuh, Ad, Semud ve onlardan sonrakilere peygamberleri (rusul) söze dayalı apaçık deliller (beyyinât) ile gelmişlerdi…Onlar da madem öyle bize mucize getirin demişlerdi” denmektedir. Bu bütün peygamberlerin halklarının karşısına aynı Hz. Muhammed (s.a.v) gibi “söz ile açıklama yapmaya dayalı delil” (beyyinat) ile çıktıklarını ve mucize talepleri karşısında aynı Hz. Muhammed (s.a.v) gibi cevap verdiklerini gösterir.

Peygamberlerin ve halkların zaman zaman karşılaştıkları bir takım alışılmadık, insanların olağandışı, doğaüstü dedikleri olaylara gelince şu hadis belki bir fikir verebilir;

Güneş ve ay Allah’ın ayetlerinden iki ayettir. Bunlar ne bir kimsenin ölümü ne de yaşaması için tutulurlar. Ancak Allah Azze ve Celle bunlar ile kullarını uyarır. Güneş ve ayın tutulduğunu görürseniz, Allah’ın zikrine, dua ve istiğfara koşun. Sonra şöyle buyurdu; Allah’a yemin ederim ki sizin hiç biriniz kölesi ve cariyesinin zina etmesinden Allah’tan daha kıskanç değildir. Ey Ümmeti Muhammed! Vallahi siz, benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız” (İbn Kesir).

Hz. Peygamber’in bu sözü çocuğunun ölümünün bir güneş tutulması gününe denk gelmesi üzerine yayılan söylentiler üzerine söylediği unutulmamalıdır.

***

Yine görüyoruz ki Musa’ya verilen “dokuz ayetin” hepsi de söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) olan bir takım “kelime ve sözler”dir. Şu hadis de bunu apaçık tefsir ediyor;

Bir Yahudi arkadaşına Bizi şu peygambere götür de “apaçık dokuz ayet” hakkında soralım dedi. Bunun üzerine biz hep beraber Hz. Peygamber (s.a.v) ‘in yanına gittik. O ikisi soruyu sordular. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Bu dokuz ayet; 1- Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamanız 2- Hırsızlık etmemeniz 3- Zina yapmamanız 4- Adam öldürmemeniz 5- Sihir yapmamanız 6- Faiz yememeniz 7- Evli kadına zina iftirasında bulunmamanız 8- Savaşta kaçmamanız 9-Cumartesi yasağına riayet etmenizdir”. dedi. Bunun üzerine o iki Yahudi ayağa kalktı ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in ellerini ayaklarını öperek şöyle dediler; “Şahadet ederiz ki sen peygambersin. Eğer kavmimiz tarafından öldürülmekten korkmasıydık, hiç şüphesiz sana tabi olurduk.” (Razi, Kurtubi, İbn Kesir).

Öte yandan Musa’nın asayı yılana çevirmesi, elini bembeyaz olmuş halde göğsünden çıkarması, denizin yarılması, kayadan su fışkırması, Hz. Salih’in dişi devesi, Hz. İsa’nının ölüleri diriltmesi, körleri iyi etmesi, Hz. Yunus’un balığın karnına girmesi, Yusuf’un gömleğinin babası Yakup’un kör olan gözlerini iyi etmesi, Ashab-ı Kehf’in üç yüz yıl uyuması, Hz. İbrahim’in ateşten kurtarılması vb. Kuran’da anlatılan olayların hemen tamamı İsrailiyat etkisinde yorumlanmaktadır. Müslüman aklın bu noktada özgün yorumlar üretemediğini, işin kolayına kaçarak zaten haham düzmeceleriyle dolu Tevrat’a bakıp tefsir yaptığını görüyoruz. Kuran tefsirini düzmece Tevrat/Talmud tasallutundan kurtarmak gerekmektedir.

Bu tür kıssalarda anlatılan olaylara haham muhayyilesinde resmedildiği anlamda “mucize” denemez. Kuran’a göre bunların hepsi “ayet”tir. Kimisinde yanlış anlama, kimisinde İsrailiyat etkisi, kimisinde Kuran’ın “varlığın diliyle konuşan” edebi hitabet dilini anlayamama, kimisinde dönemin tanrı, din ve devlet telakkilerinden bihaber olma söz konusudur

Demek ki Kuran kıssalarını bir mücize dini olan Yahudiliğin ve bir kehanet dini olan Hrıstıyanlığın etkisinden kurtararak, bir “söz, akıl ve vicdan” dini olan İslam’ın berrak ve apaçık mesajı doğrultusunda yeniden ele almak gerekmektedir. Bunun için kapsamlı çalışmalar yapılmasına şiddetle ihtiyaç vardır.

Görebildiğim kadarıyla şu ana kadar bu konuda iki tefsir metodu izlendi; klasik müfessirlerin “Bu mucizedir, Allah’ın kudretinden şüphen mi var?” anlayışı ve “Bu bir efsane ve mitolojidir, Kuran bunu mesaj vermek için kullanmıştır” anlayışı…

Ya mucize ya da aslında olmamıştır mantığı…

Kanaatimce her ikisi de yanlıştır.

Benim izlediğim metodun bu ikisi de olmadığını görmek için ne söylediğime iyi bakılmalıdır. Örneğin Hz. Yunus’un balığın karnına girmesi olayı ne mücizedir ne de efsane/mitolojidir.

Bunu anlamak için Kuran tefsirine getirdiğimiz bir yenilik olan ve şu ana kadar hiç yapılmamış bambaşka bir ufuktan haberdar olmak gerekmektedir. Dönemin kendi etkin tarihi, tanrı, devlet, imparatorluk ve din telakkisi, teolojisi, jeopolitiği, simgeleri, armaları, arkeolojik kazıları, kil tapletleri, yazma nüshaları vs. üzerine araştırma yapmadan hemen açıp Tevrat’tan nakiller yapmak tefsir değildir.

O zaman, örneğin Musa’nın asayı yılana çevirmesinin, Ashab-ı Kehf’in üç yüz yıl uyumasının, Yunus’un balığın karnına girmesinin, Süleyman’ın kuşlarla, karıncalarla veya hüdhüdle konuşmasının tam da yerine oturtuğu görülecektir. (Bu tür Kuran kıssalarına dair yorumları “Yaşayan Kur’an: Türkçe Meal-Tefsir” adlı çalışmamızda ayrıntılı bir şekilde bulacaksanız).

***

Şu halde mucize olağandışılık demek değildir. Bilakis mucize “Aciz bırakan” demek olup olağan olduğu halde görkem veya ihtişamı karşısında aciz kalışı ifade eder. Meselâ güneşin doğuşu ve batışı olağandır; her gün aynı yerden son derece dakik bir şekilde doğar ve aynı yerden dakik bir şekilde batar ve fakat bu insanı aciz bırakan bir şeydir. Yani ayet olağan/sıradan şeyler, mucize de olağanüstü/sıra dışı şeyler demek değildir. Tabiatta bir normal olan bir de mucize olan diye bir ayrım yapılamaz. Normal olan tabiatın işi mucize olan Allah’ın işi diye görülemez. Bilakis her ikisi de Allah’ın davranışı ve karakteridir. Allah’ın davranışı ve karakterinde ise çelişki yoktur.

Eğer tabiatta künhüne vakıf olamadığımız, aklımızın almadığı işler oluyorsa bu, aslında normal olan bir şeye güç yetiremediğimiz, bizim aklımızın ermediği, karşısında aciz kaldığımız anlamına gelir. Çünkü Allah ile tabiat, deniz ile balıkların iç içe geçmiş olması gibi her an her yerde birliktedir (bir değil). Balıklar, denizin içinde alışılmadık bir olağanüstülük görünce buna mucize deyip şaşabilirler. Fakat deniz tabiatının gereğini yapıyordur ve onun için olay gayet normaldir.

Şu halde Allah her an bir iş ve oluştadır. Söz konusu bu iş ve oluşlar (şe’n, emr, kevn, halq) noktası konulmuş, bitmiş de değildir. Demek ki mucize diye bilinen “ayet”, noktası çoktan konmuş mekanik bir işleyişin kanunlarına dışarıdan müdahale edip işleyişi tersine çevirmek değil, bilakis noktası konulmamış, sürmekte, olmakta, oluşmakta olan bir yaratma sürecinin yeniden yaratılış pozisyonlarıdır.

Öyle ki bu yaratmalar her defasında birbirinin içinden yarılıp çıkarak (felaq) boyuna inkişaf eder. Tıpkı her defasında güneşin karanlıkları yararak, tohumun toprağı yararak, civcivin yumurtayı yararak, bebeğin rahmi yararak oluşa (kevn) katılması gibi. Allah bunun için “Yarılarak ortaya çıkanın Rabbi” (Rabbu’l-felaq) dır. Böylece yokluk karanlıklarının denizinden her defasında “ol” (kun) emriyle yeni bir iş ve oluş (şe’n, emr, kevn, halq) çıkarak varlığa bürünür.

Aslında bu Allah’tan gelen, Allah ile birlikte süren ve Allah’a giden kozmik bir yolculuktur. İşte “ayet” bu yolculukta gördüklerimiz veya görmediklerimiz, alışık olduklarımız veya olmadıklarımız, karşısında aciz kaldığımız veya normal bulduğumuz, son derece sıradan gelen veya bizi şaşkına çeviren ve fakat hepsi de “tek bir bütün” olan ilâhî davranış ve karakter ile ilişki kurmamızı sağlayan bir tür “dil, işaret, gösterge” olmaktadır…

***

Unutulmamalı ki Hz. Peygamber’in çocuğunun öldüğü gün meydana gelen güneş tutulması bugünkü güneş tutulmasının aynısıdır. O günkü ay bugünkü ayın aynısıdır. O günkü yıldızlar bugünkü yıldızların aynısıdır.

Mucize güneşin tutulması değil, güneşin bizzat kendisidir.

Mucize ayın yarılması değil, ayın bizzat kendisidir.

Mucize yıldızlardan fal bakmak değil, yıldızların bizzat kendisidir.

Neden başımızı kaldırıp her gün doğan güneşe, her gece görünen mehtaba, her mahtablı geceyi süsleyen yıldızlara bakmıyoruz?

Mucize gösterilip duruluyor, görmüyor muyuz?

“Ne var ki bunlarda, hiçbir şey göremiyoruz, her şey gayet normal. Olağandışılık yok mu olağandışılık?” mı diyorsunuz?

Eğer derinden bakabilsek, sadece bakmayıp görebilsek, Hz. Peygamber’in dediği gibi vallahi az güler çok ağlardık.

Mucize, kehanet, sır, gizem, tütsü, tılsım mı arıyorsunuz?

Karşılarında okunup duran, sevgi ve merhamet kaynağı kitabı sana indirmemiz yetmedi mi?” (29/51)

Sevgi ve merhamet kitabı yetmedi mi?

Söz, akıl ve vicdan dini yetmedi mi?

İman, aşk ve cihad çok mu zor geldi?

(İhsan Eliaçık) http://www.haber10.com/makale/5156

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

7th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN IŞIĞINDA KADIN MESELESİ

1) KADININ ERKEK KARŞISINDAKİ DEĞERİ NEDİR?

Kur’an kadını “cinsiyet” değil “insiyet” (insanlık) merkezli bir dille “nisa” (insan türünün temeli), “mer’e” (Kişi) ve “Zevc” (kadın ve erkek için kullanılan; eş) olarak anar. Karşılıklı hak ve sorumlulukları hatırlatır: “Erkeğin kadın üzerinde hakları olduğu gibi, kadının da erkek üzerinde hakları vardır” der. İyi davranışlara verilecek ödüllerin zikredildiği bir ayette “Kadın olsun erkek olsun, fark etmez, siz birbirinizdensiniz (Ba’dukum min ba’d) denilir. “Ba’dukum min ba’d şeklindeki bu kalıp ifade, “ancak bir araya gelince bir bütün oluşturan iki yarımın, birinin diğerine kategorik üstünlüğünü reddeden” bir ifadedir.

Kur’an’da; bir kadının, kendisine haksızlık yaptığına inandığı eşine karşı hakkını savunmak için devlet başkanı olan Rasulullah’a gitmesini konu edinen “Hakkını Arayan Kadın”/“Hakkını almak için mücadele eden kadın” (Mücadele/Mücadile) adında bir sure olması da kadının hakları konusunda bizlere önemli bir mesajdır.

 

SONUÇ: Erkekle kadın bir çift ayakkabıya benzer; eştir, eşittir, ama asla “aynı” değildir.

 

2) KADININ MİRASTAKİ DURUMU NEDİR?

Muhammedi davet öncesinde (cahiliye döneminde) kadın mirastan hiç pay alamazdı, babanın malı büyük oğla kalır, o yoksa amcalar arasında paylaştırılırdı. Kur’an vahyi ilk defa kadına mirastan pay ayırdı. Bu, erkeğe ayrılan payın yarısı idi:

Allah, çocuklarınız hakkında, bir erkeğe iki kadının payı kadar tavsiye eder. …Bunlar, Allah tarafından (belirlenmiş) birer farzdır. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmetle yapandır.(Nisa11)
Tüm gelir kaynaklarının “savaş – ticaret – miras” gibi üç alana münhasır olduğu, bu üç alana da erkeklerin hâkim olduğu,
Kuran’a göre erkek hem mehirle hem de karısının ve çocuklarının masraflarını karşılamakla sorumlu tutulduğu bir ortamda Allah, erkek çocuğa, kız çocuğunun iki katı miras önerir ki bu anlaşılabilir bir durumdur. Fakat “vahyin teşri yönü” açık yani Kur’an hiç almayan kadına erkekten kestiği yarıyı vererek süreci başlatmış oldu.

Kur’an’ın erkek ve kadın için koyduğu ½ oranı haddi mutlak mıdır, haddi mukayyet midir? Bu sualin cevabı, eğer bu hüküm illete mebni değilse, oran “haddi mutlak”tır, hiçbir hal ve şartta değişmez. Eğer illete mebni hükümse, genel kural gereği illeti değişince malul/hüküm de değişir.
Bizce bu oran illete mebnidir. Zira miras hukukunda maksat “hakkın tahakkuku” ve “adaletin ifası”dır. Zira hükmün illeti,
…Erkeklere de kazandıklarından bir pay var, kadınlara da kazandıklarından bir pay var…” (Nisa32) deki iktisab” (kazanç)tır. Burada erkeğin de kadının da kazandıklarından kendilerine pay olduğu vurgulanmıştır.

 

SONUÇ: Kur’an’da geçen kadının erkeğe nisbetle ½ olan hakkı “haddi mutlak” değil, “haddi edna”dır (en aşağı had) fakat “haddi a’la” (en yüksek had) değildir. Allah, en doğrusunu bilir.

 

 

3) ŞAHİTLİK KONUSUNDA KADIN ERKEK AYIRIMI VAR MI?

“ …Erkeklerinizden iki kişiyi şahit tutun. İki erkek yoksa kabul edeceğiniz şahitlerden bir erkek ile iki kadın da olabilir. Biri yanılırsa, diğeri hatırlatır. Şahitler çağrıldıklarında gelmezlik etmesinler. Borç, ister büyük, ister küçük olsun, vadesi ile birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böylesi Allah katında daha doğru, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha uygun olur…” (Bakara 282)

 

a) BORÇLARA ŞAHİTLİKLE ilgili bu ayete yamuk bakan biri, kadın erkek ayırımı yapıldığı kanaatine varabilir. Hâlbuki “…Böylesi, şahitlik için daha sağlamdır…” ifadesi, borcu yazıyla tespit açısından da şahitlik nisabı açısından da değerlendirilebilir. “Daha sağlam” sözü “sağlam”ın karşıtıdır. Sağlam olan iki şey karşılaştırılınca birine daha sağlam denebilir. “Bir erkek ile iki kadının şahitliğine” daha sağlam deniyorsa, bu şarta uyulmadan yapılan şahitliği de sağlam denilir.

 

b) VASİYETE ŞAHİTLİKLE ilgili âyetler (Mâide 106-108) konuya açıklık getirmekte:

“Müminler! Sizden biriniz ölüm döşeğinde vasiyet edeceği zaman içinizden güvenilir iki şahit tutsun. Eğer bir yerde yolcu iken ölüm gelip çatarsa sizden olmayan iki kişi de olabilir. (Şahitliği yerine getirdikleri zaman) şüphelenirseniz onları namazdan sonra alıkoyarsınız. Şöyle yemin ederler: ‘Vallahi, isterse en yakınımız olsun, buna karşılık hiçbir şey almayız. Allah için yapılan şahitliği gizlemeyiz. Öyle olsa biz, elbette günaha gireriz. Eğer günaha girdiklerinin farkına varılırsa, ölenin hak sahibi iki yakını onların yerine geçer, şöyle yemin ederler: Vallahi, bizim şahitliğimiz onlarınkinden daha doğrudur, biz haksızlık yapmayız. Öyle olsa elbette zalimlerden oluruz. Böylesi, şahitliği gereği gibi yapmalarının en alt seviyesidir…” (Mâide 5/106-108)

Bu ayetlerde kadın erkek ayrımı olmaksızın güvenilir iki Müslüman şahit öngörülmektedir. Yolculukta vasiyet yapılacaksa, Müslüman olmayan iki kişinin şahit olması yeterli görülmüştür. Yolculuğun özel şartları sebebiyle şahitlerin tamamı kadın, tamamı erkek veya biri kadın biri erkek olabilir.

Şahitlerin, yanlış ifade verip günaha girdikleri fark edilince; ölenin, hak sahibi iki yakını öncekilerin şahitliğini hükümsüz kılacak şahitlikte bulunur. Ölenin yakınları kadın olabilir.

Mâide 108’deki “Böylesi, şahitliği gereği gibi yapmalarının en alt seviyesidir…” cümlesini Bakara 282’deki “… “Böylesi, şahitlik için daha sağlamdır…” cümlesi ile karşılaştırınca, şahitlerin iki erkek veya bir erkek ile iki kadın olmasının kural olmadığı, önemli olanın şahitlerin adil ve konuya vakıf olması gerektiği ortaya çıkar.

 

c) ZİNAYA ŞAHİTLİKLE ilgili olarak Kur’ân, bu konuda kadın erkek ayrımı yapmaz:

“Kadınlarınızdan zina edenlere karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse onları ölünceye veya Allah onlar için bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin.” (Nisa 4/15)

Lanetleşme ayetleri zina şahitliği konusuna açıklık getirir:

“Karılarına zina suçu atan ve kendileri dışında şahitleri olmayanlardan birinin şahitliği,

“Allah şahit kesinkes doğru söylüyorum” diye dört defa şahitlik etmesidir. Beşincisinde, eğer yalan söylüyorsa Allah’ın lanetine uğramayı diler.

Kadından o azabı giderecek olan şu şekilde dört defa şahitlik etmesidir: “Allah şahit, kocam kesinkes yalan söylüyor.” Beşincisinde, eğer doğru söylüyorsa Allah’ın gazabına uğramayı diler.” (Nur 24/6-9)

Bu ayetlerde kocanın şahitliği kadının şahitliğine denk tutulmuştur. Karı-kocadan her biri aynı sözleri söylemişlerdir. Tek fark; erkeğin sözlerinin olumlu, kadınınkinin olumsuz olmasıdır.

 

d) TALAKA ŞAHİTLİKLE ilgili olarak; “Kadınlar bekleme sürelerinin sonuna vardıklarında onları ya Mâruf ile tutun veya Mâruf ile ayırın. Sizden iki güvenilir şahit getirin, şahitliği Allah için yapın.” (Talak 65/2) buyurulmuş ve burada da kadın erkek ayırımı yapılmamıştır.
Kur’an ve Sünnetteki uygulamanın aksine mezhepler, kadınların zina davalarında şahitliğini kabul etmez, süt akrabalığının sabit olması için kadınların şahitliğini yeterli görmezler.

 

SONUÇ: Kur’an ışığında bakıldığında, şahitlerin iki erkek veya bir erkek ile iki kadın olmasının kural olmadığı, önemli olanın şahitlerin adil ve konuya vakıf olması gerektiği apaçık ortadadır.

 

 

4) KUR’AN KADININ DÖVÜLMESİNİ EMRETMİŞ MİDİR?

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُ وَالّٰتٖى تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِى الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَبٖيلًا اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيًّا كَبٖيرًا
Erkekler kadınları gözetmekle yükümlüdür. Zira Allah, her birine farklı yetenekler ve özellikler vermiştir. Nitekim erkekler evin geçiminden sorumludur. Erdemli kadınlar (Allah’ın yasasına) boyun eğer ve Allah’ın korumasını emrettiği (onur ve iffetlerini) tek başlarına bile olsa korurlar. Onur ve namusları konusunda endişe duyduğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarınızı ayırın, nihayet onları (evden) çıkarın. Ancak sizi dinleyip vazgeçerlerse onlara karşı bir yol aramayın. Allah yücedir, büyüktür. ( Nisa 34)

Bu ayette geçen “daraba” kelimesi Arapça’da en zengin anlama sahip kelimedir. “Darb” kelimesinin 30’a yakın anlamından en önemlileri “vurmak, dövmek, huruc(çıkmak), zehab(gitmek) ve dolaşmaktır”. (Bakın İbn Mansur, Lisanul Arab, Darb Maddesi) Nitekim Kuzey Afrika’da “idrib” kelimesi “çık dışarı” anlamında kullanılır. Durum bu olunca ayetteki “vedribuhunne” emrini bu anlamların muhtemel olan her biriyle değerlendirmek gerekmektedir.

Buna göre emrin ifade ettiği manalar şunlar olabilir: “Onları evden çıkarın” , “Onları bulundukları yerin dışına gitmek zorunda bırakın”, “Onları dövün”.

Kuran böylece içinde bulunulan duruma ve karşılaşılan şartlara göre bu üç seçenekten birinin kullanılmasını istemektedir. Ve dikkat edilirse ilk iki mana sonuç almak bakımından; Kur’an’ın emrettiği evliliğin amacı olan sevgi ve merhamete dayalı huzura, insan psikolojisine hem de hukuk mantığına daha uygundur.

Yine bu ayetteki “nuşuz” kelimesi flörtten başlayarak gayri meşru cinsel ilişkiye kadar uzanan sadakatsizlik ve iffetsizlik anlamını da içerir. Nitekim bu ayeti dikkatle incelediğimizde bu ikinci anlamın sözün gelişine daha uygun olduğunu görüyoruz.

 

SONUÇ: Nisa 34. ayeti sadakatsiz ve iffetsiz davranan eşine kocasının nasıl davranacağını öğretiyor. Bu uygunsuz tavrın başlangıcında koca öğüt vermeli. Eğer kadın başkasıyla flörte devam ederse kocası yatakları ayırmalı. Eğer bu da yarar sağlamaz ve kadın işi zinaya kadar götürürse, o zaman kocası onu evden çıkarmalı. Erkeğini kandırarak evlilik anlaşmasına ihanet eden bir kadını dövmek nihai bir çözüm olamaz. Ancak ondan ayrılmak ameliyat gibi sıkıntılı da olsa bir çözümdür.”

 

 

4) KADININ, KOCASINI BOŞAMA HAKKI VAR MIDIR?

“… Onlara verdiklerinizden bir şey almanız size helal olmaz. Eşler, Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacaklarından korkarlarsa, o başka. Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacaklarından siz de korkarsanız, kadının fidye verip kendini kurtarmasında her ikisi için de bir günah yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, işte onlar zalimlerdir.” (Bakara 229)
Erkekler kadınlarını nasıl ki şahitler huzurunda boşamak zorunda iseler; evliliğin yürümeyeceği endişesine kapılan kadın da durumu yetkililere, mahkeme veya hakeme bildirir. Onlar da aynı endişeyi duyarlarsa kadına iftidâ (boşama)yetkisi verirler. Kadın, ayrılmaya karar verirse, kocasından aldığını geri verir. Bu ayette geçen, “Onlara verdiklerinizden…” ifadesi, kadının kocasından aldığı mihrin tamamı olarak anlaşılabileceği gibi, bir kısmı olarak da anlaşılabilir. Bunlardan ne kadarının geri verileceğine yetkililer karar verirler. Kocanın suçu yoksa tamamını geri vermek gerekir. Şu ayet, iftidâ (kadının boşaması) konusuna açıklık getirmektedir:
“Müminler! Mümin kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları imtihandan geçirin. Onların imanlarını en iyi Allah bilir. Eğer mümin olduklarını öğrenirseniz, onları kâfirlere geri çevirmeyin. Bunlar onlara helal olmazlar. Onlar da bunlara helal olmazlar. Onların bunlara harcadıklarını geri verin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenize engel yoktur. Kâfir kadınların ismetlerine yapışmayın; onlara harcadığınızı isteyin. Onlar da harcadıklarını istesinler. Bu, Allah’ın size hükmüdür; aranızda o hükmeder. Allah bilir, doğru karar verir.” (Mümtahine 10)
Ayet, evli olduğu halde, inançları sebebiyle kaçıp Müslümanlara sığınan kadınları konu etmektedir. Onların bu tavırları, kocalarından ayrılmaya karar verdiklerini, kocalarını boşama haklarını kullandıklarını gösterir. Zira bu kararı vermediği için Mekke’de kalan müslüman hanımlar da vardı. (Bkz. Fetih 25) Kâfir kadının müslüman koca ile yaşamak istememesi bir iftidâ (kadının boşama) talebidir. Bu talebin sonuçlanması, kadının kocasından; kocanın kadından aldığını iade etmelerine bağlıdır.

 

SONUÇ: Kur’an, erkeğe boşama hakkı (Talak) verdiği gibi kadına da evliliği sona erdirme (İftida) hakkı tanımıştır.

 

5) KADININ EVLENMESİNDE VELİNİN İZNİ GEREKİR Mİ?

“Kadınlar koca(aday)larıyla Marufa uygun olarak anlaştıkları zaman evlenmelerine engel olmayın.” (Bakara 232)

“(Kocası ölen kadınlar) Bekleme süresinin sonuna vardıklarında kendileri için Marufa uygun olarak ne yaparlarsa yapsınlar, onun size bir günahı yoktur.” (Bakara 234)

“Bir bakire kız Aişe’nin yanına geldi ve “Babam beni kardeşinin oğluyla evlendirdi ki, benimle kendi konumunu yükseltsin. Ama ben bundan hoşlanmıyorum.” dedi. Aişe, “Allah’ın Elçisi gelinceye kadar otur.” dedi. Allah’ın Elçisi geldi. Kız durumu ona anlattı. O, hemen babasına bir adam gönderip çağırttı. O konuda yetkiyi kıza verdi. Kız dedi ki: “Ey Allah’ın Elçisi! Aslında ben babamın yaptığına izin vermiştim ama istedim ki, bu konuda kadınların bir hakkı var mı, onu öğreneyim.” (Nesai, İbn Mace, Ebu Davud)
Nikâh için kadın ile erkeğin anlaşmaları yeterli görülmez. Bu konuda her toplum, kendi inancına, gelenek ve göreneklerine göre kurallar koymuştur. Ayetler, kadının Marufa uygun kararına engel olmayı yasaklamaktadır. Maruf; bilinen ve malum olan şey demektir. Bu bilgi, ya gelenek ve göreneklerden ya da Kitap ve Sünnetten elde edilir. Gelenek ve görenekten elde edilmişse Kitap ve Sünnete aykırı olmaması gerekir. Allah’ın Elçisi, Marufa uygunluğu velinin denetleyeceğini “Veli(yetkili kişi)siz nikâh olmaz” sözüyle açıklamıştır.

 

SONUÇ: Yukarıdaki ayetler ve hadislere göre nikâhı, Marufa/örfe uygunluk açısından denetlemek gerekir. Denetimi kızın velisi yapar. Bir anlaşmazlık olursa yetkili makam devreye girer. Çiftlerin evlenmesinde sakınca görülmediği takdirde onlar, şahitler huzurunda evlenme kararlarını açıklar ve nikâhlanarak yeni bir aile kurarlar.

 

 

6) ÂDETLİ KADININ ORUÇ TUTMASI HARAM MIDIR?

Sana kadınların âdet halini soruyorlar. De ki, o bir eziyettir. Âdet günleri onları rahat bırakın; temizleninceye kadar da yaklaşmayın. Tertemiz oldular mı, onlara Allah’ın size buyurduğu yerden yaklaşın. Allah tevbe edenleri sever, tertemiz olanları da sever.” (Bakara 222)
“Bir kadın Aişe validemize: “Temizlendiğimiz zaman namazımızı kaza edelim mi?” diye sormuş, o da: “Sen Harûriyye misin?” demişti. Kadın; “Hayır, Harûriyye değilim ama soru soruyorum” deyince şöyle demişti: “Bizim başımıza bu olay gelince orucu kaza etmemiz emredilirdi ama namazı kaza etmemiz emredilmezdi.”

Orucun kazasının emredilmesi gösterir ki, oruç namaz gibi değildir; âdet kanı oruca engel olmaz. Bakara 187’de orucu bozan şeyler; yeme, içme ve cinsel ilişki olarak sıralanmıştır. Âdet kanı bunlardan hiç birine girmez.

Yukarıdaki ayet, kadınların âdet halini eziyet saymıştır. Bu yönüyle âdet hali hastalık gibidir. Allah hasta ve yolculara oruç tutmama ruhsatı verdikten sonra şöyle demiştir: “Allah sizin için kolay olanı ister, zor olanı istemez.” (Bakara 185)

Ramazanda hastaların oruç tutmaması, Allah’ın onlara verdiği ruhsattır. Bu ruhsatı kullanan hasta, tutamadığı oruçları daha sonra kaza eder. Âdetli kadın da öyledir. Oruç tutmama, onun için de ruhsattır. Bu yüzden Peygamberimiz, âdetli kadınların tutamadıkları orucu kaza etmelerini emretmiştir. Eğer âdet hali oruca engel olsaydı peygamberimiz, âdetten dolayı tutulmayan oruçların kazasını emretmezdi.

Fakihler, âdetli kadının Ramazan’da oruç tutmasını yasaklar sonra tutturmadıkları orucu kaza ettirirler. Edasını yasakladıkları bir ibadetin kaza edilmesini isterken hangi delile dayandıklarını ise söylemezler. Âdeti oruca engel görmek Allah’ın Kur’an’da açıkladığı (Bakara 187) sınırlarını aşmak olur. Buna kimsenin hakkı yoktur.

 

SONUÇ: Yukarıdaki ayet ve hadislere göre âdetli kadının oruç tutması haram değildir. Bu konuda kadınlara izin verilmiştir. Orucu ister tutarlar isterse de tutmazlar ve sonra tutmadığı kadar kaza ederler.





7) CUMA NAMAZI KADINLARA FARZ MIDIR?

Ey İnananlar! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında hemen Allah’ı anmaya yönelin ve alım satımı bırakın. Bilseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz bitince hemen yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lutfundan isteyin. Allah’ın adını çokça anın ki umduğunuza kavuşanız.” (Cuma 9–10)

Abdullah b. Ömer Allah’ın Elçisi’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Cuma namazı, müezzini işiten herkese farzdır.” (Ebu Davud)
İslam dini fıtrat dinidir ve evrenseldir. Her milleti, her ırkı, her cinsi ve her ülkeyi aynen kapsar. Kulluk ve görev yükleme vs. yönünden kadını erkekten ayırmaz. Kur’ân’da kadının cumaya/toplantıya katılmamasını açıkça veya işaret yoluyla isteyen, kadınlara farz olmadığını açıklayan hiçbir ayet yoktur.
Hadislere ve İslam Tarihi’ne baktığımızda ise Peygamberimizin kadınların mescitlere gitmelerini ve eşlerinin bu duruma engel olmamalarını istediğini ve müslüman kadınların Emeviler dönemine kadar Cumalara katıldıklarını görürüz. Emeviler haksız iktidarlarını sürdürebilmek, toplumdaki direnci kırmak için toplumun yarısını oluşturan kadınları olmadık yalan ve bahanelerle (fitneye sebep olmak, cinsel tahrik olmak vb.) Cumadan uzaklaştırıp evlerine kapattılar. O gün bu gün de böyle devam edip gidiyor.
Çok yanlış bir fetva olarak fıkıh ve ilmihal kitaplarında cuma namazı kadınlara farz değildir diye yazar. Delil olarak ta şu rivayete dayanırlar:
Tarık b. Şihab, Allah’ın Elçisi’den yaptığı bir rivayette “Cuma namazı, bir topluluktaki her müslümana farzdır, dördü hariç; köle, kadın, çocuk ve hasta.”

Ancak bu sözü rivayet eden Ebû Davûd, Tarık b. Şihab’ın Rasulullah’ı gördüğünü ama ondan bir şey işitmediğini not etmiştir. Yani bu, Peygamberden kimin duyduğu belli olmayan mürsel bir rivayettir ve böyle bir rivayetle kadınları Cuma’dan alıkoymak Kitaba, Sünnete, akla ve ilme aykırıdır.

 

SONUÇ: Kitap ve Sünnete göre Cuma Namazına katılmak kadın ve erkek, bedenen ve aklen sağlıklı, yolcu olmayan her erişkin Müslüman’a farzdır, zorunlu bir görevdir.

NOT: Bu yazı M.İslamoğlu, A.Aziz Bayındır, Hakkı Yılmaz, Edip Yüksel ve Y.Nuri Öztürk’ün çeşitli yazılarından alıntılarla Hilmi POLAT tarafından derlenmiştir. (Hilmi POLAT) http://www.kuranrehber.com/articles.php?article_id=11

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 2 Comments

18th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kur’an’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller

Bir şey hakkında cahil kalmak kişide o şeye karşı saygı ve korku uyandırır. Hakkında bilgi edinildikten sonra saygı, ölçülü ve bilinçli bir şekil alır.

Konu başlığı olumsuz bir anlam taşımaktadır. Bunun yanısıra içeriğe ilişkin bazı bilgileri çağrıştırmaktadır. İki bölümden oluşan konunun ilki insan ve insanın kendisi ile ilgili belli-başlı olumsuzluklar (engeller]’den örneklemeleri, öteki kısmı ise tarihsel süreç içerisinde oluşan, müslümanların kültürel, siyasal, toplumsal… engellemelerini irdelemektedir. Burada birbirini sürekli etkileyen müslümanın zihniyeti, meseleleri, Kur’an’ın emri ve güncel durumu olgusunu da tartışmalıyız.

***

Kur’an «apaçık» (27/1) bir kitaptır. Bireyin hidayeti için ayrıntılarıyla anlatılmış (fussilet) (11/1; 91/3), öğüt için kolaylaştırarak (54/17), iyi bir şekilde tefsir edilmiş (25/33), çelişkisiz ve birbirini tutmazlıktan uzak (4/82)’tır. Kur’an’ın ayetleri, akıl sahiplerinin, düşünüp öğüt almaları (38/29, 47/24), Allah’ın bir ve tek ilah olarak tanınması için insanlara yapılmış bir duyuru (tebliğ )dur.

(İnsanlara) en doğru yolu gösteren (17/9), müminlere şifa ve rahmet (17/82), kıyamet günü, peygamber ve ümmetinin (kavmike) Kur’an’da belirtilen hususlardan (25/30) sorumlu tutulacağını (43/43-44) vurgularken, bir bütün olarak (15/90-91) uyulması, uygulanması için (4/105, 5/49, 7/3, 11/1-2) indirilmiştir.

Tevhidî gerçeklik; onu kabulleniş ve süreklilik ile şirk; şirkin batıllığı ve sonuçları da anlatılmıştır. Şirk, itikad ve davranışta; hem bireysel, hem de toplumsal yaşantıda yasaklanmıştır (10/105). Şirk, soyut olarak heva, heves (25/43) ve beşer merkezli düşünceler ile somut öğeler olan put (10/1 8), kişi (25/27-29) ve kurumlarda (9/31) belirginleşmiştir. Bunda şefaat (10/18-19, 81), korku, ümid (36/74)… gibi sosyal ve psikolojik olaylar etkendir.

Allah, kendisine şirk koşulmadan (12/106), gereği gibi (6/91, 22/74, 39/67) takdir edilmeyi istemektedir. Şimdi (size) ve önce(kilere) (22/78) islam (3/19) olarak adlandırıp-seçtiği (5/3) yolu (6/153) ve ondan başka din (3/83) yol; yaşama biçimi arayanın yönelişini makbul saymayacağını (3/85) bildiren Allah, insana yol (76/3)u göstermiştir.

Şâkir ya da ketûr (76/3) olma sorumluluk ve seçeneği (91/7-9) insanın kişiliğine yerleştirilen; iyiliği ve kötülüğü kavrama yeteneği (91/7-8) ile ortaya çıkacaktır.

Kur’an’ı en iyi biçimde yine Kur’an tanıtacaktır. «Kur’an nedir?» sorusuna cevabı yine Kur’an’ın kendisinin vermesi kaçınılmazdır. Hem bu, Kur’an’ın kendisini tanıtmasına izin verilmesidir.

Kur’an’ın indiği çağda «Kur’an’ın anlaşılması sorunu» yoktu. «Bugün, Kur’an anlaşılır mı, anlaşılabilir mi» sorularının yanı sıra, «Biz Kur’an’ı anlayamayız» yargısında tanımı yapılamamış, mahiyeti bilinmeyen bir Kur’an imajı gizlidir. Gerçekten biz Kur’an’ı okumamış, tanımamış, onu tamamlayamamış; belirli bir tarihe kavuşturamamış isek nasıl müslüman olmuşuz peki!…

Öyleyse, «Biz Kur’an’ı anlayamayız» sözü, onu okumayan, tanımayan, tamamlayamayan için geçerlidir.

Kur’an’ı gerçek aydınlığında görmek istersek, asırlardır, Kur’an’ın ruhuna yabancı etkilerin kuvveti altında uzanmış bulunan tüm perdeleri kaldırmamız ve onun hakkındaki hakikati kendi sayfalarında aramamız gerekmektedir.

Kur’an bize okunuşunun ve anlaşılmasının yollarını sunmaktadır. Bu yöntem, anlam ve içeriğin uygulanmasıyla da ilgilidir.

Şimdi, Kur’an’ın anlaşılmasında engel teşkil edan olumsuzluklardan seçilmiş örneklemelere geçebiliriz.

a) İnsanın kendisi: Kur’an okumak, hakkında konuşmak ve yazmak çok farklı şeylerdir. Kur’an’ı anlayıp, hayata uygulama azmindeki samimi ve gayretli insanların, ondan yararlanabilmeleri için, Kur’an’da belirtilen insana Özgü bazı olumsuzluklardan uzak olması gerekmektedir. Bu olumsuzlukların terkedilmesi; çalışmanın ve yararlanmanın, istenilen amaca ulaşması açısından önemlidir: İnsana özgü olumsuzluklardan bazıları şunlardır: Cedelcidir (18/54), cahildir (33/72), acelecidir, bir şeyin doğruluğunu bilmeden hareket eder (49/6). Bilgisi olmadığı şeyleri konuşur (3/66, 17/36). Anlamadan bir şeyi yalanlar (27/84). Anlatılanı, doğru delile dayandırmama özelliklerine sahiptir,

b) Toplumsal Değer Yargılarının yönlendiriciliği, Etkileme Gücü. Yaygın Kanaat veya Çoğunlukçu Düşünce: Bir fikri takip edenlerin çokluğunun onun doğruluğuna delalet etmediği gibi azlığının da geçerliğini ortadan kaldırmadığı açıktır. Kur’an, çoğunluğa karşı olumsuz bir bakışa sahiptir. Çoğunluğu nadiren meşrulaştırıcı bir faktör olarak aldığı; zanna ve hevese uyanlar (6/116), bilgi ve anlayıştan yoksun olanlar (7/187, 49/41,5/103), müşrikler (12/106), nankörler (17/17, 12/38) ve birbirinin hakkına tecavüz edenler (38/24) olarak niteler.

c) Mevcud Din ve Gidişatı Koruma, Atalar Dini:

Mevcudun korunmasında ısrar eden anlayış, «Allah’ın indirdiğine uyun» (2/170, 5/104) çağrısına karşılık, «atalar dininin izleyicileri» (2/170) olduklarını Öne sürmektedirler. Bu anlayışın geçmişteki temsilcileri «bunu bize Ali (ra) emretti»’ (7/28) diyerek Allah’a karşı, bilmedikleri şeyleri söylemekteydiler.

Büyük şahsiyetlere / yetkililere uyma:

Francais Bacon (1561-1626) yıkılması gereken idol (put)lardan söz ederken gelenek, adet, toplum putu, eski otoritelere ve büyük fikirlere körü körüne bağlılığı da saymakladır.

Benzer yaklaşımlar A. Şeriati (Öl. 1977) de «insanın Dört Zindanı»nı doğa, tarih, toplum ve kendi biçiminde ortaya koymaktadır.

Ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduran (34/35) egemenler [küberâena] (33/67) ile ateşe çağıran (28/41) müstekbir (34/32) önderler [sâdetenâ] (33/67)’in engellemeleri kendilerini mustazaf sayanlar (34/32) için bir Özür olarak kabul edilecek midir?

Önde gelen (mele’)ler uyarıcı (35/24) elçileri (10/47) mecnun (37/36), şair (21/5), büyülenmiş adam (17/47)… mesajı da öncekilerin efsanesi» (6/25) olarak karalarken «tanrılarına (âline) bağlılıkta direnerek» (38/6-8) mevcud dini koruma gayretini sürdürmeye (40/26) çalışmaktaydılar.

d) Çarpıtanlar, Eğip-Bükenler; Gizleyenler. Allah’tan başkasına kulluk edenler, kendilerine kulluğa çağıranlar, insanların önüne kurtarıcı veya yol gösterici biçiminde çıkıp onları Allah’ın yolundan çeviren öncü konumundaki nüfuzlu kimseler, kavim, kabile büyükleri yahut din adamları (37/22. 74) bu işlevi yerine getirmektedirler.

Kendi zamanımızın söylemine daha uygun bir karşılık olarak bilgin(ilahiyatçı)leri ve ruhbanları (meslekten din adamları)’nı rab yerine koyma (9/31) olgusu da dikkate değer bir durumdur.

***

İlk dönem İslam toplumu Kur’an’ın öğretileri ve Rasul (s)’in örnekliğini yaptığı uygulamalarla belirginleşmişti. Toplumun Kur’anî değişim sürecini yaşayarak kendisini değiştirmesi (13/11) ile ortaya çıkan olgu, peygamberin ölümünü izleyen zaman diliminde »olumsuz olarak değişim» sürecine yöneldi. Bu devrede islam’la öteki düşünce sistemlerinin uzlaştırılması, bölgesel olaylar, fıkıh ekolleri, kelam ilmindeki münakaşalar, Şark dinleri ile Hind Tasavvufu ve Yunan Felsefesi’nin etkisiyle hızlandırıldı. İnançta akaid esasları, fıkıhla hukuk ekolleri, felsefe ekolleri, Kur’an’ı tefsir ekolleri ortaya çıktı. Ekollerin oluşumu esnasında da Şia-Sünni arasındaki anlaşmazlık ve açılım iyice belirginleşirken ümmet içerisindeki aklî tartışmaların düşmanlıklara dönüştürüldüğü olumsuzluklar yaşandı. Mızraklara takılan (3) Kur’an, yaratılıp-yaratılmadığı biçimindeki tartışmanın da odağını oluşturdu.

Sömürgeciler ve sömürgeci düşüncesine hizmet eden yerli işbirlikçilerin çalışmalarıyla, bireylerden ümmetin kalkınmasını düşünmekten uzak, zevk ve eğlenceye düşkün bir kuşak doğurup, Turancılık, Farsçılık, Firavunculuk… gibi ırkî çekişmelerin baş göstermesi için gerekli ortam hazırlandı.

Tüm bu olanlar, müslümanların tarihi akışında kritik bir değişimin nedeni oldu. İlk sapmalar, din ile siyasetin aşamalı olarak birbirinden ayrılması ile zamanla, hilafetin adından başka bir iz kalmadı,

1789 Fransız ihtilali ile gelişen ulusçu-laik düşüncelerin asker-sivil-yönetici elit kesimde kabul görmesi müslüman halklar şahsında saltanat yönetiminin sonuçlarının İslam’a ve müslümanlara yüklenilmesi, ulusçu-laik düşüncenin halk nazarında kabul görmesini sağladı.

Bu etkiler ne suretle olursa olsun az değildir. Bunları bilmemiz kabul veya reddedebilmek için zorunludur. Vakıa olarak ortada bulunan olumsuzluklar Kur’an’ın içeriğinin ihmal edilişi ile düşünce ve hayat alanından uzaklaştırması (47/24, 25/30, 5/43-50) gibi bir durumu doğurdu.

Roma kültürü; Yunan Felsefesi’nin etkisiyle Kur’an ayetleri farklı yorumlandı.4 Hind tasavvufu,5 islam’a yeni girenlerin inançları, aktardıkları hikaye ve menkıbeler (40. gece, 52. gecede, Yahudi (6) ve Hıristiyan kaynaklı bilgiler müslüman çevrelerde gündeme geldi.

Nesh teorileri ile Kur’an’da olan, olmayan ayet tartışmaları yapıldı.7

Farklı fıkıh okullarının gayretli mensupları Kur’an’ın ayetlerini, kendi görüş ayrılıklarını desteklemede kullandılar. Zamanla kavramlara yüklenilen anlamlarda değişme ve anlam kaymaları meydana geldi.8

Zorluklardan birisi de hadisçilerin yaptığı zorlamalardı. Rivayetlerde doğruluk/uygunluk öğeleri aranmadan aktarmalar yapıldı, örneğin inşirah Suresi’ndeki göğsün açılması Kur’an’da (6/125, 20/25…) kullanılan anlamlardan uzak ele alındı.

Günümüzde de sık sık başvurulan “Bilimsel Yaklaşımlar”la Kur’an’ın bilimsel alandaki her yeni gelişmeyi destekleyip-onayladığı fikri yaygınlık kazandı.9

***

Bu kısa çalışma dar ve sınıfı bir çerçevede sunulmuştur. Fakat bunlar, Kur’an’a ulaşabilmek için aşılması gereken engellerin veya onun açık bir görüntüsünü elde etmek için hangi kalın perdelerin kaldırılması gerektiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Kur’an’ın kendi sadeliği içinde kendisini tanıtmasına izin verilmedi. Azad’ın deyişi ile “Razi Kur’an’ın tam anlamıyla ifade ettiğini sunmaya çalışsaydı, en azından yazdıklarının üçte ikisi yazılmamış olacaktı.10

Kur’an’ı gerçek aydınlığında görmek istersek asırlardır Kur’an’ın ruhuna yabancı etkilerin kuvveti altında uzanmış bulunan tüm perdeleri kaldırmamız ve onun hakkındaki hakikati kendi sayfalarında görmemiz gerekmektedir.

«…Rasul: Ya Rabbi! Kavmim bu Kur’an’ı terketti.» (25/30)

Notlar:
1 Azad, Fatiha Tetsiri. s. 19.
2 H. ibrahim Hasan, islam Tarihi, c. 2, s. 45.
3 A. g. e.,s.372.
4 Bkz.: Ruh kavramı (7m5, 16/2, «10/15, 2/87. 26/193, 78/38, 84/4).
5 Vesile kavramı vb…. (ilk Mutasavvıflar, F. Köprülü].
6 Tekvin, 2/21-22. Havva’nın yaratılışı.
7 Tecrıd. 13/408. Recm ayetleri konusu
8 Krş.: Mekruh kavramı 17/38 ile S.Eroğlu. Mekruh, AÜlFD.
9 M. Aydın, Din Felselesi 10 Azad, Fatiha Jetsin, s. 21

(Orhan Kanan Haksöz Dergisi – Sayı: 4/5 – Tem/Ağus 91)

http://www.haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=51

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

13th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Klasik Arapça öğrenim metodunun problemi ne?

“…Ben uzun zamandır (15 seneden fazla) Arapçayla uğraşan biriyim. Şöyle desem, sözümü abartmış olmam galiba: Arapça için verdiğim emek ve zamanla bu zamanın iki üç fakültesini bitirirdim rahatlıkla. Hemen belirteyim ki bitireceğim hiçbir fakülteyi Arapçaya değişmem ama sormadan edemiyorum: Bu kadar uzun ve çetrefilli yollardan geçmeden öğrenilmez miydi? Elbette bu, cevabını bulmaya çalıştığım bir soru değil. Zira Arapça öğrenmek için uğraşırken diğer tarafta da Arapça öğrenimi neden ülkemizde bu kadar sıkıntılı sorusunun cevabını da öğrenmeye çalıştım. Örneğin medreselerde okutulan Emsile, Bina, Maksud, Avamil, İzhar gibi kitaplar hakkındaki her türlü değerlendirmeye kulak kabarttım ki bu konuda sizin düşüncenizi öğrenmek isterdim. (…)”

Şimdi ilim öğretme makamında olan bir ilim yolcusunun sorusunu, nicedir verdiğim bir sözü yerine getirmek için vesile addettim. O söz, Osmanlı medreselerinde yüzyıllardır uygulanan Klasik Arapça öğrenim metodunun arîz(kapsamlı-geniş) ve amîk(derin) bir eleştirisiydi… Hemen ifade edeyim ki, ilim talibinin sorusu çok uzundu. Ben yerden tasarruf etmek için sadece baş kısmını aldım.

Soru şu: Klasik Arapça öğrenim metodunun problemi ne?

Bu çok baba bir soru. Bu soruya öyle birkaç cümleyle cevap vermeye kalkmak, topu taca atmaktır. Meselenin tarihi seyrini, illet ve esbabını bilmeden sonucu öğrenmeye kalkmak, yaramaz sokak çocuklarının dalları sokağa sarkan meyve ağaçlarından zıplayarak meyve aşırmalarına benzer bir hafifliktir. Dibini görmeyenin ürününü dermeye kalkması emeğe saygısızlıktır.

Önce sevgili ilim talibinin tesbitini doğru bulduğumuzu ifade edelim. Evet, “Sarf-Nahiv (Fiil çekimleri-Gramer)” ilmine dair Emsile, Bina, Maksut, Avamil, İzzi, Merah vb. diye devam edip giden klasik Arapça eğitim metodu sorunludur. Sorun sadece usul ile sınırlı değildir. Esas’ta da problem vardır. Zaten yöntem ve muhtevadaki sorun da esastaki bu sorundan kaynaklanmaktadır. Bu sorun sadece yukarıda sayılanları kapsamaz, Katru’n-Neda, en-Nahvu’l-Vâdıh ve hatta İbn ‘Akîl gibi bu baba dahil edilebilecek klasik metotla üretilmiş Arap dili öğrenimine dair eserleri de kapsar. Bunu hem klasik medrese usulünde hem de modern usulde Arapça tahsil etmiş biri olarak söyleyebilirim sanıyorum.

Şimdi, isbat etmek şartıyla, şu tesbiti yapabiliriz: Klasik Arapça öğrenim metodunun en temel problemi, “eksen kayması”dır. Tıpkı, bir insanı ayakta tutan omurgadaki disk kaymasına benzer. Eğer disk kayarsa, bir daha belinizi zor doğrultursunuz. Arapça’nın omurgasında yaşanan disk kayması da, Arapça’nın belini iki büklüm etti. Durum gitgide kötüleşti ve en sonunda 5 yıl, 7 yıl, 9 yıl ve hatta daha fazla klasik Arapça dil talimi verip de yine de Arapça’ya vakıf kılamayan bir garip “model” çıktı.

Bu “eksen kayması” nerede yaşandı peki?

Arapça’da eksen kayması, bir dilin olmazsa olmaz üç unsurunda yaşandı: “lafız-mana-maksat”. Önce lafız-mana çiftinde ortaya çıktı bu “eksen kayması”. Zira bu ikilide eksen “mana” olmalıydı, ama Arapça dil öğreniminin tarihi sürecinde yaşanan kırılma sonucunda eksen “lafız” oldu. Yani, belagat ile nahiv ilminin arasındaki köprü atıldı.

Kur’an, kendi ifadesiyle “mubin bir Arapça” ile gelmiştir. Hatta, mubîn kelimesinin “Arapça” ile kullanılmadığı yerlerde dahi zımnen onun “mübin bir Arapça ile geldiğine” dair bir atıf var gibidir. Mesela “Kitabun Mubîn”, “Kitabun Arabiyyun Mubîn” şeklinde anlaşılabilir.

Mubîn, “ebâne” fiilinden türetilmiştir. Hem geçişli hem geçişsiz manayı içinde barındırır. Yani hem “özünde açık” (lazım), hem de “hakikati açıklayıcı” (müteaddi) anlamına.

Kur’an’ın “özünde açık ve hakikati açıklayıcı” olması, Arapça’dan mı kaynaklanıyor, vahiyden mi? Bu suale behemehal ikincisini gösterirdim ama önümde “bi-lisanin Arabiyyin mubîn” (apaçık ve açıklayıcı Arapça bir lisanla) ibaresi olmasaydı. Demek ki, mubin olmanın Arapça’dan kaynaklanan bir boyutu var.

“Fasih Arapça” (el-Arabiyyetu’l-Fusha), Mübin Arapça’nın karşılığıdır. “Anlamın ortaya çıkması” manasına gelen fesahat(sözün kelime, anlam, ahenk ve sıralama yönünden akıcılığı) lafızda değil manadadır. Lafız mananın kabı ve hizmetçisidir. Mana da maksadın hizmetçisidir. Bu yüzden, Arap diline dair ilk metinler bu üçlüyü göstererek kaleme alındı. Mesela Arap gramerinin kurucu dil dâhisi Sîbeveyh’in el-Kitab’ı değil sadece sarf-nahiv kitabı değildi. Belagat ve fesahat kitabıydı da.

Yukarıda dile getirdiğimiz boyut, Allahu alem (Allah daha iyi bilir), Arapça’nın dünyada hemen hiçbir dile nasip olmayan “bakirliği”dir. Binyıllardır çölün içindeki vahalarda kapalı havza toplumu olarak yaşayan bir kavmin dili olan Arapça, adeta bir konserve gibi “dondurulmuş” ve korunmuştur.

Tam bu noktada Oryantalistlerin faraziyelerine dayanan önyargılı “Sami dil ailesi” tezlerine kuşkuyla yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Onlar içinden önyargılı garezkarlar, utanmasalar Arapça’nın İbranice’nin bozulmuşu olduğunu söyleyecekler. Sürgünler, soykırımlar, düşmanını taklitler arasında birkaç kere tüm kültürüyle birlikte yok olma tehlikesi atlatan ve icad edilmiş bir kimlik olarak Babil sürgünü sonrası ortaya çıkan Yahudi kimliği ve bu sümmetedarik kimliğin dili mi Arapça’nın anası olacak? Hele ki tarih var.

Peki, sarf ve nahiv, ikiz kardeşleri olan fesahat ve belagatten nasıl ayrıldı?

Soru şuydu: Peki, sarf ve nahiv, ikiz kardeşleri olan fesahat ve belagatten nasıl ayrıldı?

Bittabi önce bir ve beraber idi. Buna, Arap gramerinin babası ve dil dâhisi Sibeveyh’in el-Kitab’ını misal vermiştik. Bu ayrımın başımıza ne çoraplar ördüğünü bilmeyen bazı çağdaş nahivciler hâlâ Sibeveyh’i “nahivci”, el-Kitab’ı “nahiv kitabı” gibi takdim ederler. Oysaki o, eserinde “lafızlar ve manaları”, “sözün güzeli ve çirkini” ve “mecaz” bahislerine derinlemesine dalmış bir dil allamesi.

Sibeveyh, Basra okuluna mensuptu. Ünlü kitabı Basralı hocası ve ilk Arap lugatı sahibi büyük dil arkeologu Halil b. Ahmed’in ders notlarından oluşur. Bu okulun çeşmesinden sulanan Ahfeş, Ebu Ubeyde Ma’ber b. El-Müsenna, Müberred, Sa’leb, Zeccac gibi altın isimlerin hepsi de nahiv-belagat/lafız-mana birliğini korudular.

Basra okulunun karşısında Kûfe okulu yer aldı. Bu okulun babası Kisâî ve onun öğrencisi Ferra da Kufe okulunun en ünlü isimlerinden idi. Onlar da lafızla(sözcükle) manayı(anlamı), nahivle(gramerle) belağati(söz sanatlarını) ayırmadı.

Bağdat kurulduktan sonra Basra ve Kufe okullarının ilim çayları, Bağdat’a doğru aktı ve orada ırmak oldu. Bu ırmağa “Basra okulu” demek yerine “Ebu Ali Farisi Okulu” dense yeridir. Zeccac’ın talebesi olan Farisi, İbn Cinni’nin de hocası idi. Zemahşeri’nin de bir halkasını oluşturduğu ilim zinciri Ebu Ali Farisi’ye kadar uzanır. Bu yüzden Keşşaf’ın kaynağında bazıları Zeccac’ın tefsirini görürler.

Bu iki okulun biri dilin uydaşım eseri, diğeri sabit olduğunu savunuyordu. İki okulu birleştiren Ebu Ali Farisi, dili yepyeni bir kurallar dizgesi üzerine oturttu. Bu kuralların tümünün temelinde şu ilke yatıyordu: Nahv ile belagatin ayrılmazlığı.

İşte semasında tek yıldız diyebileceğimiz Delailu’lİ’câz ve Esraru’lBelağa gibi iki muhalled eserin yazarı Cürcani, bu ölümsüz eserleri bu çizginin bir mümessili olarak verdi. Bu eserlerde Cürcani’nin amacı “Nahivle belagati etle tırnak gibi kaynatmak” idi.

Dr. Abdülaziz Atîk, Tarihi’lBelâğati’lArabiyye adlı eserinde şöyle diyor: “Zemahşeri Keşşaf’ını Abdülkahir Cürcani’nin belağata ilişkin görüşleri çerçevesinde oluşturdu”. Keşşaf’ın kendinden sonraki hemen tüm tefsirleri ve özellikle de Beydavi ve Ebussuud tefsirini etkilediğini hatırlamanın tam sırası.

Cürcani, belagatte tutturduğu başarıya, kanaatimce, nahvin sadeliği ilkesinden yola çıkarak ulaşmıştı. Ona göre Arap dilinde kelam sadece şu üç şey üzerine kurulur: Failiyyemef’uliyyeidafiyye. Dolayısıyla: fail merfu, mef’ul mansub, muzafun ilayh mecrurdur. Gerisi bu üçüne hamledilir, asıl değildir. Merfuda da aslolan isim cümlesidir, gerisi ferdir.” (el-Cumel).

Nahiv-belagat birliği süreci Sekkaki ile zirvesine çıkmıştı ki, birden bir kopuş oldu. Nahivle belagatin birbirinden kopuş tarihinde dikkatimizi ilk çeken isim et-Telhis ve onun şerhi mesabesindeki el-Îdâh adlı eseri Osmanlı Medreseleri’nin olmazsa olmazı olan Hatib Kazvini (ö. 739/1338). Meani (anlam) ilmi için alternatif bir tanım getiren Kazvini, belagatı “kodifiye” ederek bir kurallar manzumesine dönüştürdü. Sonuçta etle tırnağın, teori ile pratiğin arası ayrıldı.

Daha sonra bu kopuş gittikçe derinleşti. Bunun doğal sonucu, pratikten kopuk ve teoriye odaklanmış bir dil bilgisi öğretimi oldu. Bunun en tehlikeli sonucu dilin canlı bir organizma olduğunu unutup sanki ölüymüş/ nesneymiş muamelesi yapmak oldu.

Medreseler, talebenin Arapça’yı “edinmesini” temin etmek yerine “öğrenmesini” öncelediler. Lafız o kadar büyüdü ki, mana lafzın büyüyen cüssesi altında soluk alamaz oldu. İyi derecede Arapça bilen bir Arab’ın dahi ömür boyu kullanmadığı “ik’ansese, ikşa’arra, iclevveze” gibi fiil kalıpları talebeye çektirildi.

Sonuçta şu oldu:

1. Lafız ve mana etle tırnaktı, etle tırnak birbirinden ayrıldı. Maksat ise “gramer” değil “anlamak” idi. İkili birbirinden ayrılınca, elde manasız bir gramer yığını kaldı. Yıllarını veren talib-i ilim(öğrenci), “alet ilmi” (araç) olan dili elde edip bir türlü “maksat ilme” (amaca) gelemedi. Dilin gramerini bir Arap’tan çok daha iyi biliyor, ama kurallarını bildiği dili bir türlü öğrenemiyordu. Bu, insanı tarif etmek için önce etini ve kemiğini ayırıp, tarife ondan sonra başlamaya benziyordu.

2. Bu eksen kayması sürecinde gramer kuralları bir kartopu gibi büyüdü, mana kar tanesi gibi küçüldü. Denge mana aleyhine bozuldu. İlim öğrenme maksadı dil öğrenmeye, dil öğrenme de gramer öğrenmeye indirgendi. Oysaki ilim bile kendi başına bir maksat değil, haşyete ulaşmanın bir aracıydı.

3. Dil öğreniminin en iyi metodu bir çocuğun ana dilini edinişine en yakın yöntemle bir dili “edinmek” idi. Fakat dil gramer kuralları yığını olarak kodlanınca, bu kodları öğrenip çözmek bir ömre mal olacak bir uğraş haline geldi.

Klasik sarf-nahiv yöntemiyle dil öğrenecek sabra sahip olmayan zamane talipleri, bir başka yanlışa yöneldi: Batılıların dil öğrenim yöntemine…

O yöntemin taklidiyle yazılan dil öğrenim setleri bıtırak gibi piyasayı kapladı. Kendi kadim yöntemimizi ıslah etmeyi düşünen ya olmadı, ya da oldu benim haberim olmadı. Bunlara bir de ticaret maksadıyla çıkarılan görsel setler eklenince, Arapça öğretmekle Mahmutpaşa’ya “turist rehberi” yetiştirmek aynı şey zannedildi.

Not: Soru sahibi ilim talibi, müteradifleri soruyor. Bizce mutlak müteradif diye bir şey yoktur. Kelime farklıysa, anlam da farklıdır. Bu konuda en güzel eserlerden biri Osmanlı ulemasından Ebu’l-Beka’nın yazdığı el-Külliyyat’tır. (Arif Çevikel)

http://www.mustafaislamoglu.com/makaleler.php?Kat_id=7&Makale_id=1500

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 3 Comments

2nd Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’DA ÖRNEKLER(MESEL)

 

Kalplerinde hastalık olanlar

“Onların hali, ateş yakan öyle kimselerin haline benzer ki, o (ateş), çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah, görmesinler diye ışıklarını alıp onları zifiri karanlığa gömer; Onlar, sağır, dilsiz, kördürler; ve (artık) geriye dönüşleri de yoktur. Ya da (onların durumu) gökten zifiri karanlıklar içinde gök gürültüsü ve şimşekle gelen şiddetli bir sağanağ(a benzer): Ölümün dehşeti içinde yıldırımlardan korunmak için parmakları ile kulaklarını tıkarlar, ama Allah hakikati inkar edenleri (kudreti ile) kuşatır. Çakan şimşekler neredeyse gözlerini alıverir; ışık verince hareket ederler, karanlık çökünce oldukları yerde çakılıp kalırlar. Şayet Allah dileseydi, onları işitme ve görme (yetenek)lerinden yoksun bırakabilirdi: Çünkü Allah her şeye kadirdir.” 2Bakara/17-20

 

Hak karşıtı olanların örneği

“Böylece, hakikati inkara şartlanmış olanların durumu, çobanın haykırışını işiten ama onu yalnız bir ses ve çağrı şeklinde algılayan sürünün durumuna benzer. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; zira akıllarını kullanmazlar.” 2Bakara/171

 

Ölüler nasıl dirilir?

“Hani İbrahim, “Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!” demişti. O da, “Yoksa inancın yok mu?” diye sormuştu. (İbrahim) cevap vermişti: “Hayır, ama (görmeme izin ver) ki kalbim tamamen mutmain olsun.” “Öyleyse” demişti Allah, “Dört kuş al ve onlara sana itaat etmeyi öğret; sonra onları (etrafındaki) her tepeye ayrı ayrı sal; sonra da çağır: uçarak sana gelecekler. Bil ki Allah her şeye kadirdir, hikmet sahibidir.” 2Bakara/260

 

İnfak etmek

“Allah yolunda mallarını harcayanların durumu, kendisinden yedi başak çıkan ve her başakta yüz tane bulunan bir buğday tohumuna benzer: Allah dilediğine kat kat verir; ve Allah her şeyi kuşatan, her şeyi bilendir.” 2Bakara/261

“Servetlerini Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak harcayanların durumu (ise), verimli topraklar üzerindeki bahçe gibidir: Bir sağanak vurur, bu sayede ürün iki misli artar; sağanak olmadığı zaman da hafif yağmur (düşer oraya). Ve Allah yaptığınız her şeyi görür.” 2Bakara/265

 

Gösteriş yapmak(RİYAKARLIK)

“Siz ey imana ermiş olanlar! Servetini gösteriş ve övgü için harcayan, Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanmayan kişinin yaptığı gibi, iyiliğinizi başa kakarak ve (muhtaç kimsenin duygularını) inciterek yardımlarınızı değersiz hale sokmayın: Onun hali, üzerinde (biraz) toprak bulunan yumuşak bir kayanın hali gibidir, bir sağanak vurunca onu sert ve çıplak bırakıverir. Bu gibilerin, yaptıkları (hayırlı) işlerinden hiçbir kazançları olmaz: zira Allah, hakikati reddeden bir toplumu hidayete erdirmez.” 2Bakara/264

 

Tefecilik yapmak

“Faiz yiyenler, şeytanın çarptığı kimseler gibi davranırlar; çünkü onlar “Alışveriş de bir tür faizdir!” derler. Halbuki Allah alışverişi helal ve faizi haram kılmıştır. Bu nedenle, kim Rabbinin öğüdünü dinler ve hemen (faizden) vazgeçerse, evvelki kazançlarını koruyabilir ve onun hakkında karar vermek artık Allah’a kalır; ona, (faize) geri dönenlere gelince; içinde yaşayıp kalacakları ateşe mahkum olanlar işte böyleleridir.” 2Bakara/275

 

İsa’yı ilahlaştırmamak

“Allah katında İsa’nın durumu Adem’in durumu gibidir, ki Allah onu topraktan yarattı ve sonra “Ol!” dedi; işte (insanoğlu böylece) oluverir.” 3Al-i İmran/59

“Şimdi, ne zaman Meryem’in oğlu(nun tabiatı) örnek olarak ortaya getirilse, (ey Muhammed,) senin kavmin bu yüzden yaygarayı basar;”

“ve “Hangisi daha iyi, bizim ilahlarımız mı yoksa o mu?” derler. (Ama) onlar bu mukayeseyi, yalnızca, sırf muhalefet olsun diye senin önüne getirirler. Evet, onlar kavgacı/tartışmacı bir toplumdur!”

“(İsa’ya gelince,) o sadece (bir insandır) kendisini (peygamberlikle) onurlandırdığımız ve İsrailoğulları için örnek kıldığımız bir kul(umuz).” 43Zuhruf/57-59

 

 

Günübirlik (dünya) zevkler için infak etmek

“Onların bu dünya hayatı için harcadıkları, kendi kendilerine zulmeden bir halkın ekinlerine musallat olan ve onu mahveden dondurucu bir rüzgara benzer: Onlara haksızlık yapan Allah değildir, fakat onlar kendi kendilerine haksızlık yapıyorlar.” 3Al-i İmran/117

 

Haksız yere cinayet işleyenin kafası karga kadar bile çalışmaz

“Bunun üzerine Allah, kardeşinin cesedinin çıplaklığını nasıl gizleyebileceğini ona göstersin diye toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. (Bunu gören Kabil,) “Eyvah” diye haykırdı, “Yazıklar olsun bana! Ben, bu karganın yaptığını yapmayacak kadar ve kardeşimin cesedinin çıplaklığını gizleyemeyecek kadar aciz miyim?” Ve bunun üzerine vicdan azabı ile çarpıldı.” 5Maide/31

 

Bilinçli olmak ve karanlıklarda kalmak

“(Ruhen) ölü iken hayata kavuşturduğumuz ve insanlar arasında yolunu bulması için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, hiç içinden çıkamayacağı derin karanlığın içine (gömülüp kalmış) biri gibi olur mu? (Ama) böyle: hakikati inkar edenlere yaptıkları güzel görünür:” 6En’am/122

 

Hakkı öğrendikten sonra basit zevkler uğruna onu terk etmek

“Şimdi, Biz eğer dileseydik, onu ayetlerimizle yüceltir, üstün kılardık: fakat o hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin peşinden gitti. Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da. Bizim ayetlerimizi yalanmaya kalkan kimselerin hali işte böyledir. Öyleyse, bu kıssayı anlat, ki belki derin derin düşünürler.”

“Ayetlerimizi yalanlamaya kalkan toplumun hali ne kötüdür: çünkü işledikleri haksızlıklar (sadece) kendilerini yıkıma götürür.” 7A’raf/176-177

 

Günübirlik(dünya) yaşam

“Bu dünyadaki hayatın örnekçesi gökten indirdiğimiz yağmurunki gibidir ki onu, insanların ve hayvanların beslendiği yeryüzü bitkileri emer, ta ki yeryüzü gözalıcı görkemine kavuşup süslenip bezendiği ve sakinleri onun üzerinde bütünüyle egemen olduklarına inandıkları zaman, bir gece vakti yahut güpegündüz (kıskıvrak yakalayan) hükmümüz iner ona; ve böylece onu kökünden biçilmişe çeviririz, sanki dün de yokmuş gibi! Düşünen insanlar için işte Biz böyle açık açık ve ayrıntılı olarak dile getiriyoruz ayetlerimizi!” 10Yunus/24

“Dünya hayatının gökten indirdiğimiz suya benzediğini onlara anlat: Öyle ki, yerin bitkileri onu emerek zengin bir çeşitlilik içinde boy verip birbirine karışırlar; ama bütün bu canlılık, çeşitlilik sonunda rüzgarın savurup götürdüğü çer çöpe döner. İşte (bunun gibi,) her şeye karar veren (yalnız) Allah’tır.” 18Kehf/45

“Bilin ki (ey insanlar!) Bu dünya hayatı, sadece bir oyundan, geçici bir eğlence ve güzel bir gösteriden, birbirinizle büyüklük yarışı(na girişmenizden) ve daha çok servet ve çocuk sahibi olma hırsın(ız)dan ibarettir. Bu (dünya)nın durumu, (hayat getiren) yağmurun hikayesine benzer: Yağmurun yeşerttiği bitki, toprağı ekenlere sevinç verir; ama sonra kurur ve sen onun sarardığını görürsün; sonunda toprak haline gelir. Ama öteki dünyada (insanın durumu ile ilgili ebedi hakikat açıkça ortaya çıkacaktır). (Ya) şiddetli azap, yahut Allah’ın bağışlayıcılığı ve hoşnutluğu, çünkü bu dünya hayatı, kendini kandırmanın zevkin(i tatmak)tan başka bir şey değildir.” 57Hadid/20

 

 

Başa gelecekler öncekilerden farklı olmaz

“(Ey Peygamber, hakkı inkara şartlanmış olmakla bunlar, demek ki) iyilik (ummak) yerine, kötülüğün ivedi olarak kendilerini gelip bulması yönünde sana (küstahça) meydan okuyorlar; hem de, (o alay edip durdukları türden) nice ibret verici felaketin kendilerinden önce(ki toplumların) başına geldiğini (bildikleri) halde. Bununla birlikte, muhakkak ki senin Rabbin, işledikleri zulümlere rağmen insanlara karşı (esasta hep) bağışlayıcıdır; ama, unutma ki, (aynı zamanda) cezasında da gerçekten çok şiddetlidir.” 13Ra’d/6

“Ve gerçek şu ki, Biz size gerçeği bütün açıklığıyla gösteren mesajlar, sizden önce geçip gitmiş toplumlar(ın başına gelenler)den bir (nice) ders ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimseler için bir (nice) öğüt indirdik.” 24Nur/34

“Onlara, elçilerimizi gönderdiğimiz o şehir halkı(nın hikayesin)i örnek olarak anlat.” 36Yasin/13

“Bunun üzerine, imana ermiş olan adam: “Ey kavmim!” diye haykırdı, “(İlahi hakikate karşı) birleşmiş olan şu diğerlerinin başına vaktiyle gelmiş olan durumun sizin başınıza da gelmesinden korkuyorum.”

“Nuh kavminin, ‘Ad ve Semud (kavimlerinin) ve onlardan sonrakilerin başına gelmiş olana benzer (bir durumun!) Ve unutmayın Allah, kulları için hiçbir haksızlık istemez.” 40Mümin/30-31

“(Bütün bu kozmik gerçeklere rağmen) onlar yine de yüz çevirirlerse de ki: “Sizi, ‘Ad ve Semud (kabilelerinin başına düşen) yıldırımlara benzer bir yıldırıma karşı uyarıyorum!” 41Fussilet/13

“Onları geçmişten kalan bir hatıra ve sonrakiler için bir ibret örneği kıldık.” 43Zuhruf/56

 

 

Cennet benzetmesi

Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimselere söz verilen cennet, içinde ırmakların çağıldadığı (bahçeler) gibidir; (fakat dünyadaki bahçelerden fazla olarak) onun ürünleri ebedidir; gölgelikleri de (öyle). Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimselerin varacağı yer işte böyle olacaktır; hakkı inkar edenlerin varacağı yerse ateş olacak.” 13Ra’d/35

“Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyanlara vaad edilmiş olan cennet örneği -(bir cennet ki) içinde zamanın bozamadığı sudan ırmaklar, tadı hiç değişmeyen sütten ırmaklar, içene lezzet veren şaraptan ırmaklar ve saf süzme baldan ırmaklar var ve içinde (yaptıkları güzel işlerin) bütün meyvelerini ve Rablerinin mağfiretini tadabilme (imkanı) var- işte bu (cennet), ateşi mesken edinenlerin ve bağırsaklarını parçalaması için yakıcı ümitsizlik sularını içmeye mahkum edilenlerin (hak ettikleri karşılık) ile bir olur mu?” 47Muhammed/15

 

 

Hak karşıtlarının amelleri

Rablerini inkara şartlanmış olanların yapıp ettikleri, fırtınalı bir günde rüzgarın hışımla saçıp savurduğu küle benzemektedir; böyleleri kazandıkları (iyi) şeylerden (de ahirette) hiçbir yarar sağlayamazlar: çünkü (Allah’a karşı sergiledikleri) bu (inkarcı tutum) sapıklıkların en kötüsüdür.” 14İbrahim/18

 

 

Hak söz örneği ve çirkin söz örneği

“Allah’ın, güzel, doğru bir söz için nasıl bir misal verdiğini görmüyor musun(uz)? Kökü sapasağlam, dalları göğe doğru uzanan güzel, diri bir ağaç gibi(dir o);”

“ki, Rabbinin izniyle her mevsim meyvesini verip durur. Allah insanlara (işte böyle) misaller veriyor ki, (değişmeyen gerçeği) düşünüp kendilerine ders çıkarsınlar.”

“Ve çirkin bir sözün durumu ise, kökü toprağın üstüne çıkarılmış, bütünüyle kararsız, dayanıksız çürük bir ağacın durumuna benzer.” 14İbrahim/24-26

 

 

Sorumlu-sorumsuz insan örneği

“Ve yine Allah (size başka) iki insan örneği veriyor: Onlardan biri, hiçbir iş elinden gelmeyen bir dilsiz ki, efendisinin sırtında gerçek bir yük; öyle ki, beriki onu hangi işe koşsa olumlu bir sonuç alamıyor. Peki, işte böyle biri, doğru ve hakça olanın yapılmasını emreden ve kendisi de dosdoğru bir yolda yürüyen (bilge bir) kimseyle hiç bir tutulabilir mi?” 16Nahl/76

 

Sonradan bozulan kent örneği

İşte, Allah (size) bir örnek veriyor: güvenlik ve refah içinde bir şehir (düşünün ki) oraya (ahalisinin) rızkı her yandan bolca akıp duruyordu; ama ahalisi tutup Allah’ın nimetine karşı yakışmaz bir biçimde nankörlük etti ve bunun üzerine Allah da onlara, inatla yapageldikleri (kötülüklerden) ötürü kuşatıcı bir açlık ve korku felaketi tattırdı.” 16Nahl/112

 

Kur’an’da her türlü örnek verildi

Çünkü, gerçekten de Biz bu Kuran’da her konuyu insanlığın (yararı için) değişik açılardan örneklerle açıklamış bulunuyoruz! Hal böyleyken, yine de insanların çoğu inkarcı bir tavırdan başkasını benimsemekten inatla kaçınmaktadır.” 17İsra/89

İşte bunun gibi, Biz bu Kuran’da insanlar(ın yararlanması) için çeşitli açılardan türlü türlü dersler ortaya koyduk. Bununla birlikte, insan her şeyden çok tartışmaya düşkündür:” 18Kehf/54

Bunun içindir ki, hangi soruyla karşına çıkarlarsa çıksınlar, Biz sana mutlaka asıl doğru olan neyse onu ve en güzel açıklamayı getirmekteyiz.” 25Furkan/33

Biz bu Kuran’da insanların önüne her türlü örnek olayı koyduk. Ama onlara (böyle) bir mesajla yaklaşırsan, hakikati inkara şartlanmış olanlar, mutlaka, “Siz düzmece iddialarda bulunmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz!” derler.” 30Rum/58

İşte Biz, bu Kuran’da üzerinde düşünsünler diye insanların önüne her türlü örnek olayı koyduk;” 39Zümer/27

 

 

Zengin-yoksul örneği

“Onlara şu iki adam örneğini ver, ki onlardan birine iki üzüm bağı bahşetmiş, onların çevresini hurmalıklarla çevirmiş ve aralarına da ekili bir alan yerleştirmiştik.”

“Bu her iki bahçe de beklenen ürünü veriyor, verimlerinde herhangi bir eksilme göstermiyorlardı; çünkü Biz her birinin içinden bir dere akıtmıştık.”

“Böylece (bu bahçenin sahibi) bolluk içinde ürün kaldırıyordu. Ama (bir gün) bu adam komşusuyla tartışırken söz arasında ona: “Benim malım mülküm senden çok; nüfusça da senden daha güçlü, daha ilerdeyim!” dedi.”

“(İşte) kendi kendine (böylece) yazık eden bu adam: “Bu bahçenin bir gün yok olacağını asla düşünemiyorum!” diyerek bahçesine girdi;”

“ve “Son Saat’in (bir gün) gelip çatacağını da düşünemiyorum” (diye ekledi,) “hem, (o saat gelse ve) ben Rabbimin huzuruna çıkarılacak olsam bile, sonuç olarak, her halde bundan daha iyisini karşımda bulacağım!””

“Kendisiyle tartışmaya girdiği komşusu ona: “Seni tozdan topraktan, sonra bir damla döl suyundan yaratıp da (eksiksiz) bir insan şekline sokan Allah’a karşı nankörlük mü yapıyorsun?” dedi.”

“”Bana gelince, (biliyorum ki) benim Rabbim Allah’tır ve ben tanrısal nitelikleri O’ndan başka kimseye yakıştıramam.”

“Ve (devamla,) “Yazık, keşke bahçene girerken ‘Allah’ın dilediği (olur, çünkü) yaratıcı güç ancak Allah’ın elindedir deseydin! Mal ve evlatça, gördüğün gibi, senden daha güçsüz isem de.”

“Rabbim bana senin bağından bahçenden pekala daha hayırlısını verebileceği gibi, (senin) bu (bahçe)ne gökten bir afet gönderir de (bahçen o zaman) yerle bir olabilir;”

“yahut bir daha asla bulup çıkaramayacağın biçimde onun suyu çekilebilir!”

“Ve (gerçekten de böyle oldu:) ürünlerle dolup taşan bahçeleri çepeçevre tarümar edildi; ve o (bahçenin) tarümar olmuş çitleri, çardakları karşısında, boşa giden emeğine yanarak ellerini oğuştura oğuştura: “Ah, n’olurdu, Rabbimden başkasına tanrısal nitelikler yakıştırmamış olsaydım!” demekten başka söyleyecek bir şey bulamadı.”

“Çünkü şimdi artık onun ne Allah yerine kendisine yardım ulaştıracak kimsesi vardı, ne de kendi başının çaresine bakabilecek durumdaydı.”

“İşte bunun içindir ki, koruyucu, kayırıcı güç bütünüyle, tek ve gerçek Tanrı olan Allah’a aittir. Hak edilen karşılığı vermekte de, sonucun ne olacağını belirlemekte de en iyi olan O’dur.” 18Kehf/32-45

 

 

Güçlü-zayıf (sinek) örneği

Ey İnsanlar! (İşte) size bir misal veriliyor; onu dinleyin şimdi: sizin Allah’tan başka yalvarıp yakardığınız bütün o (düzmece) varlıklar, hepsi bir araya gelseler dahi, bir sinek bile yaratamazlar (değil mi?); hatta bir sinek onlardan bir şey kapacak olsa, onu bile geri alamazlar! Başvurup isteyen de, başvurulan ve istenen de ne kadar güçsüz!…” 22Hacc/73

 

Allah’ın aydınlığının(nur) örneği

Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru içinde kandil bulunan bir oyuk(tan yayılan ışığa) benzer. O kandil ki sırça fanus içindedir; o fanus ki, inci (gibi parıldayan) bir yıldızdır sanki! Ve o kandilin yakıtı, ne doğuda ne de batıda eşine rastlanmayan mübarek bir zeytin ağacından alınmaktadır. Ve o ağacın yağı (öyle arı duru, öyle parlak ki) neredeyse ateş değmeden de ışık verecek: Nur üstüne nur! Allah, (erişmek isteyeni) nuruna eriştirir; işte (bunun içindir ki) Allah insanlara örnekler vermektedir; çünkü her şeyi bütün boyutlarıyla (yalnızca) Allah bilir.” 24Nur/35

 

Allah’tan başka evliya edinenlere örümcek örneği

“Allah’tan başka (varlıkları ve güçleri) sığınak(evliya) kabul edenlerin durumu, kendisine ağ ören örümceğin durumuna benzer: çünkü barınakların en zayıfı örümcek ağıdır. Keşke bunu anlasalardı!” 29Ankebut/41

 

Hizmetçi-efendi örneği

O size kendi hayatınızdan örnek getirir: Sağ elinizin sahip olduğu kimseleri size verdiğimiz rızık üzerinde (tam yetki sahibi) ortaklarınız olarak görmeye ve böylece (onlarla) bu hakkı eşit olarak paylaşmaya razı olur musunuz? Ve (daha güçlü olan) emsallerinizden korktuğunuz gibi onlar(a danışmadan o hakkı kullanmak)tan korkar mısınız? İşte akıllarını kullanan insanlara mesajlarımızı böylece açıklarız.” 30Rum/28

 

Çok ortaklı-tek sahipli bir işyerinde çalışan örneği

(Bu amaçla,) Allah size bir örnek olay anlatmaktadır: Tümü birbiriyle ihtilaflı birçok ortağı olan kimsenin emrindeki adam ile tamamen bir kişiye bağlı bulunan adam(ın hikayesi); içinde bulundukları şartlar açısından bu iki adam eşit olabilir mi? (Hayır,) bütün övgüler (yalnız) Allah’a mahsustur; fakat çoğu bunu anlamaz.” 39Zümer 29

 

Müminlerle hak karşıtları arasındaki ilişkiler örneği, Tevrat’ta da var

Muhammed Allah’ın Elçisi’dir ve (sadakatle) o’nun yanında olanlar, bütün hakikat inkarcılarına karşı kararlı ve tavizsiz, (ama) birbirlerine karşı merhamet doludurlar. Onların (namazda) eğilerek (ve) yere kapanarak Allah’ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Onların işaretleri, yüzlerindeki secde izleridir. Şu, onların hem Tevrat’taki ve hem de İncil’deki temsilleridir: (Onlar) filiz veren bir tohum gibi(dirler), sonra Allah o (filizi) güçlendirir ki sağlam şekilde büyüsün ve (sonunda) kökü üzerinde dimdik dursun ve üreticileri sevindirsin… (Allah böylece müminleri sağlam ve dayanıklı/dirençli kılar) ki onlar aracılığıyla hakikat inkarcılarını şaşırtsın. (Ama) onlardan inanıp doğru ve yararlı işler yapanlara Allah mağfiret ve büyük bir mükafat vaad etmiştir.” 48Muhammed/29

 

Ahlaki değerler ve gıybet örneği

Siz ey imana ermiş olanlar! Hiçbir insan (başka) insanları alaya alıp küçümsemesin! Belki o (alay edip küçümsedik)leri kendilerinden daha hayırlı olabilirler ve hiçbir kadın (başka) kadınları (küçümseyip alaya almasın)! Onlar kendilerinden daha hayırlı olabilirler. Ve hiçbiriniz başka birini karalamasın, birbirinizi (yaralayıcı, incitici) lakaplar ile aşağılamayın! (Kişi) iman ettikten sonra ona hiçbir şekilde günah isnad etmeyin ve (bu suçu işleyen, ama sonra) pişmanlık duymayanlar işte gerçek zalimler onlardır!”

“Siz ey imana ermiş olanlar! (Birbiriniz hakkında) yersiz zanda bulunmaktan kaçının; çünkü (bu şekildeki) zannın bir kısmı (da) günahtır; birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın ve arkanızdan birbirinizi çekiştirmeye kalkışmayın. Aranızdan, hiç ölmüş kardeşinin etini yemek isteyen kimse çıkar mı? Hayır, siz ondan iğrenirsiniz. Ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, rahmet kaynağıdır.” 49Hucurat/11-12

 

İkiyüzlülerin(Münafıkların) örneği

“O Gün ikiyüzlü erkekler ve kadınlar imana ermiş olanlara: “Bizi bekleyin!” diyecekler, “Sizin nurunuzdan bir (parça) ışık alalım!” (Ama) onlara: “Geriye dönüp gidin ve (kendinize ait) bir ışık arayın!” denilecek. Bunun üzerine onlar(la müminler) arasına kapısı olan bir duvar çekilecek; içinde rahmet ve şefkat bulunacak, dışında ise azap.

“O(nun dışında kala)nlar, şu (içindeki)lere, “Sizinle değil miydik?” diye seslenecekler. Berikiler, “Evet öyleydi!” diye cevap verecekler, “Ama siz kendi kendinizi ayarttınız, (inancınızda) tereddüt gösterdiniz; (yeniden dirilme konusunda) şüpheye kapıldınız ve Allah’ın buyruğu ulaşıncaya kadar kuruntunuz sizi yoldan çıkardı çünkü, Allah hakkındaki ayartıcı düşünceler(iniz) sizi yanılgıya sürükledi!” 57Hadid/13-14

(Ey müminler, düşmanlarınızın her ikisinin akibeti de) onlardan kısa bir süre önce, kendi yaptıklarından doğan felaketi tatmış olanlar(ınki) gibi (olacak)tır ve onları (öteki dünyada daha şiddetli) bir azap beklemektedir;” 59Haşr/15

 

 

Şeytanın örneği

“Tıpkı Şeytanın insana: “Hakikati inkar et!” deyip (insan da) inkar edince, “Bak, ben senden, (senin yaptıklarından) sorumlu değilim, ben bütün alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım!” dediği zaman(ki) gibi.” 59Haşr/16

 

Bilip de uymayanların örneği

Tevrat’ın yükü ile onurlandırılmış iken bu yükü taşıyamamış olanların durumu, sırtına kitaplar yüklenmiş (ama onlardan habersiz bulunan) merkebin durumuna benzer. Allah’ın mesajlarını yalanlamaya şartlanmış olanların durumu ne acıdır, çünkü Allah rehberliğini böyle zalim bir halka ihsan etmez!” 62Cumua/5

 

Hak karşıtlarına verilen örnek

Hakikati inkara şartlanmış olanlara gelince, Allah, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını(n kıssalarını) örnek getirmektedir. Onlar iki dürüst ve erdemli kulumuzun nikahı altında idiler ama kocalarına ihanet etmişlerdi; ve bu iki kadına (Hesap Günü): “Haydi bütün öteki (günahkar)lar ile birlikte ateşe girin!” denildiğinde iki (kocanın) da onlara bir faydası dokunmayacaktır!” 66Tahrim/10

 

Müminlere verilen örnek

İmana ermiş olanlara da Allah, Firavun’un karısını(n kıssasını) örnek getirmiştir, ki o: “Ey Rabbim!” diye yalvarmıştı, “Senin katında (olan) cennette benim için bir köşk inşa et, beni Firavun’dan ve yaptıklarından koru ve beni şu zalim halkın elinden kurtar!” 66Tahrim/11

 

Örneklere takılmayın

Bakın, Allah, bir sivrisineği (hatta) ondan daha küçük bir şeyi örnek getirmekten kaçınmaz. İmana ermiş olanlara gelince, onun Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. Hakikati inkara şartlanmış olanlar ise, “Bu örnek ile Allah ne demek istiyor acaba?” derler. Bu yolla Allah, bir çoğunu saptırırken bir çoğunu da doğruya yöneltir, fakat fasıklardan başkasını saptırmaz.” 2Bakara/26

Çünkü yalnızca meleki güçleri (cehennem) ateşinin gözcüleri kıldık; ve onların sayısını hakikati inkara şartlanmış olanlar için bir sınama (aracı) yaptık ki böylece daha önce vahye muhatab olanlar (bu ilahi kelamın doğruluğuna) kani olsunlar ve (ona) iman etmiş olanların imanları daha da güçlensin; ve geçmiş vahiylere muhatab olanlar ile (bu vahye) iman edenler bütün şüphelerden kurtulsunlar. Ve kalplerinde hastalık olanlar ile hakikati tamamen reddedenler: “(Sizin) Allah(ınız) bu temsil ile ne demek istiyor?” diye sorsunlar. Böylece Allah, (yoldan çıkmak) isteyeni saptırır, (doğruya ulaşmak) isteyeni ise doğru yola ulaştırır. Ve Rabbinin güçlerini Kendisinden başka kimse bilemez. Bütün bunlar ölümlü insan için yalnızca bir uyarıdır.” 74Müddessir/31

 

Kıssalar da bir bakıma örnek(mesel) niteliğindedir

Ayetlerimizi yalanlamaya kalkan toplumun hali ne kötüdür: çünkü işledikleri haksızlıklar (sadece) kendilerini yıkıma götürür.” 7A’raf/177

(Ey Peygamber, hakkı inkara şartlanmış olmakla bunlar, demek ki) iyilik (ummak) yerine, kötülüğün ivedi olarak kendilerini gelip bulması yönünde sana (küstahça) meydan okuyorlar; hem de, (o alay edip durdukları türden) nice ibret verici felaketin kendilerinden önce(ki toplumların) başına geldiğini (bildikleri) halde. Bununla birlikte, muhakkak ki senin Rabbin, işledikleri zulümlere rağmen insanlara karşı (esasta hep) bağışlayıcıdır; ama, unutma ki, (aynı zamanda) cezasında da gerçekten çok şiddetlidir.” 13Ra’d/6

“Onlara şu iki adam örneğini ver, ki onlardan birine iki üzüm bağı bahşetmiş, onların çevresini hurmalıklarla çevirmiş ve aralarına da ekili bir alan yerleştirmiştik.” 18Kehf/32

Ve gerçek şu ki, Biz size gerçeği bütün açıklığıyla gösteren mesajlar, sizden önce geçip gitmiş toplumlar(ın başına gelenler)den bir (nice) ders ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimseler için bir (nice) öğüt indirdik.” 24Nur/34

“Onlara, elçilerimizi gönderdiğimiz o şehir halkı(nın hikayesin)i örnek olarak anlat.” 36Yasin/13

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | Kur’an’da Örnekler ve Benzetmeler için yorumlar kapalı

21st Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ZİKİR ÇEKMEK, ZİKRETMEK / ZİKRULLAH (ALLAH’IN ZİKRİ)

Din Adına Toplumdaki Yanlışlar” adlı kitabımızda da yer almış olan bu konu maalesef toplumda sürekli yanlış algılanıp yanlış olarak uygulanmaktadır. Bu nedenle konuyu tekrar gündeme getirmekte yarar görüyoruz.

Bu incelememiz kendi kişisel yorumumuza veya herhangi bir mezhebin, meşrebin, hizip ya da cemaatin görüş ve ön kabulüne değil, tamamen Kur’an’a dayanan tahlillerden oluşmaktadır. İncelememizin amacı, konunun Kur’an ile sağlamasının yapılarak bu alandaki yanlış bakış açılarının düzeltilmesine katkı sağlamaya yöneliktir. Çünkü dine ait bir sözcüğü veya kavramı en iyi ve en doğru şekilde öğrenmenin yolu Kur’an’a bakmaktır. Zira Yüce Allah, vermiş olduğu görevleri kullarının nasıl yapacağını sadece Kur’an’da açıklamıştır. Bunları anlamak ve uygulamak için ne kimsenin himmetine ne de izahına gerek vardır. Her inanan, dine ait konuları öncelikle Kur’an’dan bizzat kendisi okur, anlar ve uygular; yöntem budur.

Yüce Allah, dinle ilgili olup da Kur’an’ın indiği dönemde Arap toplumunda var olmayan veya var olmasına rağmen orijinalliğini yitirmiş her sözcük ve kavramı, herhangi bir şekilde tahrifata uğramaması için Kur’an’da herkesin anlayacağı tarzda açıklamıştır. Buna karşılık, yozlaşmamış, bozulmamış sözcük ve kavramlar ise “Ma’lumu ilam (bilineni tekrar bildirme)” olmasın diye Kur’an’da izahat verilmeksizin yer almıştır. Zira aksi durum Kur’an’ın vecizliği ile bağdaşmaz. Meselâ Kur’an “namaz”ı tarif etmemiştir. Çünkü “es-salat [namaz]” sözcüğü Araplar arasında bilinen ve “sürekli niyaz etmek” ve “sosyal destek” anlamında kullanılan bir sözcüktü. Gerçekten de “ salat”, İbrahim peygamberden itibaren bütün peygamberlere görev olarak verilmiş ve toplumlarda varlığını devam ettirmiştir. (Enfal/35, Tövbe/54, Enbiya/73, Bakara/43, Âl-i Imran/43, Hud/87, Meryem/31, 55, Ta Ha/14) Kur’an’da “namaz” tarif edilmemiştir ama “abdest” adı verilen namaz öncesi temizlik, eski toplumlarda olmadığından Maide suresinde açıklanmıştır:

5Maide/6: Ey iman sahipleri! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, topuklara kadar ayaklarınızı da (meshedin/yıkayın). Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin. …

Bu konudaki bir başka örnek de “yevmü’d-din” terimidir. Bu kavram da peygamberimiz ve Arap toplumu tarafından önceden bilinmeyen ve ilk defa Fatiha suresinde geçen bir kavramdır. Bu kavramın ne olduğu ise İnfitar suresinde açıklanmıştır:

82İnfitar/15–19: Din günü girerler oraya. Onlar ondan görülmeyecek şekilde uzaklaşmış değillerdir. Ve Din gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? Sonra, Din gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? Bir gündür ki o, hiçbir kimse başka bir kimse için hiçbir şeye güç yetiremez. Ve o gün buyruk yalnız Allah’ındır.

Keza “leyletü-l kadr [kadir gecesi]” tabiri de insanlara ilk olarak Kur’an ile duyurulmuş ve ne olduğu yine Kur’an’da açıklanmıştır. Diğer taraftan, eski toplumlara da farz kılınmış bir ibadet olan “oruç” kavramı, zaman içerisinde orijinalliğini kaybettiğinden, Kur’an’da detaylı olarak açıklanmıştır. Orucun ne zaman tutulacağı, orucun süresi, orucu kimlerin tutup kimlerin tutmayacağı, oruçlunun yapabileceği ve yapmaması gereken davranışlar, Bakara suresinin 183–187. ayetlerinde herkesin anlayabileceği bir şekilde açıklanmıştır. Böyle olmasına rağmen, oruç ibadetini hâlâ başkalarından öğrenmeye çalışanlara tavsiyemiz, birazcık zahmete katlanarak konuyu Kur’an’dan okumaları ve bu vesileyle Kur’an ile tanışmalarıdır.

Dinlerini Kur’an’dan öğrenen inananlar öncelikle şunu bilmelidirler ki, Kur’an Allah’ın koruması altındadır ve hiç kimsenin onu bozması ve içine yalan yanlış şeyler sokması mümkün değildir:

15Hicr/9: Hiç kuşkusuz Biz, o “Zikr”i Biz indirdik, Biz… Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız.

Ayrıca dinlerini Kur’an’dan öğrenenler akıllarından hiç çıkarmamalıdırlar ki, Kur’an anlaşılmaz, çözümü zor denklemler yumağı değildir. Kur’an “mübin”dir, “mufassal”dır. Açıklanması gereken her şey onda açıklanmıştır. Yüce Allah’ın mesajını öğrenebileceğimiz tek yetkili kaynak Kur’an’dır. Bu mesaj orada açık açık anlatılmış ve izah edilmiştir. Örnek olarak İsra ve Fussılet surelerinde Kur’an’ın “şifa” olduğu bildirilmiştir:

17İsra/82: Ve Biz Kur’an’dan, inananlar için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Ve (bu,) zalimlerin yıkımını artırmaktan başka katkı sağlamıyor.

41Fussılet/44: Ve eğer Biz onu yabancı dilde bir Kur’an yapsaydık, elbette “Ayetleri detaylandırılmalı değil miydi? İster yabancı dilde ister Arapça!” diyeceklerdi. De ki: “O, iman edenler için bir kılavuz ve bir şifadır.” İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve Kur’an onlar üzerine bir körlüktür. Onlara çok uzak bir mekândan seslenilmektedir.

Kur’an’ın neye “şifa” olduğu ise Yunus suresinde açıklanmıştır:

10Yunus/57: Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerdekine şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet geldi.

Görüldüğü gibi, Kur’an’ın neye şifa olduğu sorusu Yüce Allah tarafından yine Kur’an’da cevaplandırılmıştır. Allah’ın açıklamalarına göre Kur’an nezleye, gribe, ülsere, kansere, baş ağrısına, diş ağrısına değil, göğüslerdekine yani düşüncenin, aklın ürünü olan hastalıklara şifadır. Diğer bir ifadeyle, Kur’an küfür, şirk, her türlü ahlâksızlık ve her türlü rezilliği de içine alan gönül yaralarına, gönül dertlerine şifadır. Ayette bu “şifa”nın “öğüt” de olduğu bildirildiğine göre, demek oluyor ki düşüncenin, aklın ürünü olan hastalıklardan mustarip olanlar, ancak bir şifa olan bu öğüdü [Kur’an’ı] okuyup anladıklarında bu dertlerinden kurtulacaklardır. (Amenna/ şüphesiz inandık ve tasdik ettik.) Muskacılara gidip içinde ne olduğunu bilmediği kâğıt parçalarını alarak üstlerinde taşıyanların, Kur’an’ı süslü kılıflar içinde saygıyla evin en yüksek yerinde asılı tutarak ondan medet umanların, ne anlattığını bilmeden onu hatmedip duranların ne olacağı ise uzun uzun tefekkür edilmesi gereken bir durumdur.

Dine ait konuların sadece Kur’an’dan öğrenilmesi gerektiğine dair bu açıklamalardan sonra asıl konuya dönelim:

“ZİKR” sözcüğünün sözlük anlamı “anmak, hatırlamak, hatırdan çıkarmamak, öğüt almak, unutmamak, ibret almak” demektir. (el Müfredat; zkr mad.) Sözcük, gerek “zikr” mastarı ve gerekse diğer tüm türevleri olarak Kur’an’da hep bu sözlük anlamıyla kullanılmıştır.

Ancak sözcük “ez-Zikr” olarak [harf-i tarif ile belirtili bir sözcük yapılarak] mecaz-ı mürsel sanatıyla “öğüt verme” anlamı ekseninde Semavî Kitaplar [Vahiy, İlâhî Kitap, Kur’an, İncil, Tevrat, Zebur] içinde kullanılmıştır (Âl-i Imran/58, A’râf/63, 69, Hicr/6, Enbiya/7, 42, 50, 105, Furkan/29, Şuara/5, Ya Sin/69, Sad/1, 8, 49, 87, Zümer/23, Fussılet/41, Şuara/5, Zühruf/36, 44, Kamer/25, Kalem/51, Tekvir/27, Ta Ha/14, 99, 113, Saffat/3, 168, Talâk/10, Mürselât/5, Müminun/71, En’âm/90).

“Zikr” sözcüğü “zikrullah” olarak ifade edildiğinde anlamı “Allah’ı anmak” demek olur ki, üzerinde duracağımız ana konu da budur. Nitekim Kur’an ayetlerinde “zekera” fiili “Allah” lafzını tümleç alarak “… Allah’ı anarlar”, “… Allah’ı çokça anın!” tarzında kullanılmıştır. Bir kelimeyi kendine mef’ul [tümleç] alan bir fiil, mastar halindeyken o kelimeye “muzaf” da olabilir. “Allah’ı çokça anın!” ile “… Allah’ı anmaya koşunuz”, “… Kalpler Allah’ı anmak ile huzur bulur” ifadeleri buna örnektir. “Allah” lafzı birinci cümlede “üzkürû” fiilinin mef’ulü [tümleci], ikinci ve üçüncü cümlelerde ise “zikr” mastarının “muzaf”ı olmuştur. Bu Arapça kaidesiyle anlatılmak istenen temel nokta şudur: Bir fiil ile ona tümleç olan sözcük beraberce ne anlama geliyorsa, aynı sözcük isim tamlamasında o fiilin mastarına muzaf olduğunda da beraberce aynı anlama gelir. “Allah’ı anar” ile Allah’ı anmak” ifadeleri buna örnektir.

Kur’an’da yüzlerce ayette geçen ”zikr” mastarı ve bu sözcükle yapılmış “zikrullah” tamlaması “salât”, “zekât”, “savm [oruç]” gibi bir terim olmayıp “yemek”, “içmek” gibi eylem ifade eden sözcüklerdir. Bilindiği gibi, “namaz”, “belirli zamanlarda, belirli beden hareketleriyle, belirli dua ve ayetlerin okunmasıyla yapılan kulluk” anlamında bir terimdir. Aynı şekilde “oruç” da bir terim olup “belirli bir zaman diliminde ve özel bir amaçla yemeyi, içmeyi ve cinsel ilişkiyi terk etmek” demektir. Zikr ve zikrullah ise birer terim değildir.

İşin aslı böyle olmasına rağmen, Arapçadan Türkçeye yapılan tüm çevirilerde “zikr” sözcüğü Türkçeleştirilmeden Arapça olarak bırakılmış ve böylece sözcük, sanki bir dinî terim gibi kullanılagelmiştir. Bu bilgisizlik, her zamanki gibi, açıkgözler ve art niyetliler tarafından çokça istismar edilmiştir. Bu istismara uygun olarak cahil halk arasında zikir halkaları, zikir şekilleri ve zikir aletleri icat edilmiştir. Bu sözcüğün yanlış algılandığının farkında olan İslâm düşmanları ise, binlerce senedir sürdürdükleri faaliyetlerine bu konuyu da dâhil ederek Müslümanların daha fazla uyuşturulmalarını, daha çok perişan edilmelerini, daha derin bir sapkınlığa düşürülmelerini sağlamaya çalışmışlardır. Bilerek ya da bilmeyerek bu istismara alet olanlar, bu sapkınlığın faziletlerini anlatan kitaplar yazarak bunları Müslümanlara satmışlardır.

Kur’an’ın birçok ayetinde “zikrullah [Allah’ın anılması] olgusundan bahsedilerek bunun önemine ve gereğine değinilmektedir:

3Âl-i Imran/191: O [Aklını kullanan] kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler: “Ey Rabbimiz! Sen bunu boşu boşuna yaratmadın! Senin şanın yücedir. Bizi ateşin azabından koruyuver!”

4Nisa/103: Sonra da namazı tamamlayınca, artık Allah’ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Sonra sükûnet bulduğunuzda da, namazı tam bir biçimde yerine getirin. Namaz, müminler üzerine vakitlenmiş bir farz olmuştur.

2Bakara/114: Ve Allah’ın mescitlerini, içlerinde Allah’ın adı anılmasın diye engelleyen ve onların yıkımı için uğraşan kişiden daha zalim kim olabilir! Böylelerinin, o mescitlere girmeleri ancak korka korka olacaktır. Onlar için dünyada bir rezillik vardır. Bunlar için ahirette de büyük bir azap vardır.

Ankebut 45: Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Şüphesiz ki namaz, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar. Elbette ki Allah’ı anmak daha büyüktür. Allah yaptığınız şeyleri bilir.

Hadid 16: İnananlar için hâlâ vakti gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ı anmak ve Hakk’tan gelen için ürpersin de daha önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmiş de kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu da yoldan çıkmıştır.

Zümer 22: Peki Allah kimin göğsünü İslâm’a açarsa, o zaman o, Rabbinden bir ışık üzerinde olmaz mı? Öyleyse Allah’ı anmaya karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun. İşte onlardır, açık seçik sapıklık içindekiler.

Ta Ha 42: Sen ve kardeşin ayetlerimi götürün ve Beni anmakta ikiniz de gevşeklik etmeyin.

Ta Ha 124–126: Kim Benim anılmamdan [beni anmaktan] yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: “Rabbim, ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” (Allah) Der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldiğinde sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun.”

A’râf 205: Ve sabah akşam [her zaman] kendi içinden, korkarak ve yalvararak, yüksek olmayan bir sesle Rabbini an ve umursamazlardan olma!

Cinn 17: Onları, onun içinde imtihan edelim. Kim Rabbinin anılmasından yüz çevirirse Rabbi onu, gittikçe yükselen bir azaba sokar.

Nur 37: Öyle erkekler vardır ki, ne bir ticaret ne bir alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyamaz. Onlar kalplerle gözlerin ters döneceği günden korkarlar.

Münafikun 9: Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Böyle bir şeyi kim yaparsa işte onlar, hüsrana uğramışların ta kendileridir.

Cuma 9: Ey inananlar! Toplantı günü namaz için çağrı yapıldığı zaman Allah’ı anmaya koşun, alış verişi de bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

Bakara 152: Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Ve Bana şükredin, Bana nankörlük etmeyin.

Ra’d 28: O kişiler inanan ve kalpleri Allah’ı anmakla yatışan kişilerdir. Gözünüzü açın! Kalpler yalnız ve yalnız Allah’ı anmakla yatışır / tatmin olur.

Kur’an’da bu kadar önem verilen “zikrullah”ın ne demek olduğu, nasıl yapılacağı ancak yine Kur’an’dan öğrenilebilir. Ne var ki, cehalet, gaflet veya dalalet gibi nedenlerle konu Kur’an’dan değil, İslâm düşmanlarından öğrenilmeye kalkışılmış, sonuçta ortaya “zikr çekmek” diye tuhaf ve anlaşılmaz uygulamalar çıkmıştır. Bu uygulamalar daha çok geri kalmış, yoksul ve eğitimsiz Müslüman ülkelerdeki cemaat ve tarikatlar eliyle yaygınlaşmış, haftanın belirli gün ve saatlerinde ellerine doksan dokuzluk, binlik, on binlik tespihler alan insanlar, halkalar halinde güya zikir yaptıklarını zannederek “Allah, Allah”, “La ilahe illallah, La ilahe illallah” veya “Hu, Hu” diye bağırıp durmuşlardır. İşin en acıklı yanı, bu yaptıklarıyla da kolayca cennete gideceklerine inanmışlardır.

Kesinlikle bilinmelidir ki, ne bu zikir anlayışı ne de ona bağlı olarak gelişen bu garantici cennet inancı doğrudur. Bu tür yoz ve yozlaştırıcı anlayışların hiç kimseye yararı yoktur. Parayı çok seven veya paraya ihtiyacı olan bir kimsenin herhangi bir para kazanma uğraşısına girmeden, eline bir tespih alıp günde binlerce kez “para, para, para, …” diye sayıklamak suretiyle para kazanması nasıl mümkün değilse, ahirette cennetle ödüllendirilmek isteyen bir kimsenin de, yukarıda açıkladığımız yoz ve saçma davranışlarla Allah’ın rızasını kazanması mümkün değildir. Çünkü Yüce Allah, cennetin bedelini Kur’an’da bildirmiştir:

Tövbe 111: Kesinlikle Allah, Müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır. …

Cennetin bedelinin canlarımız ve mallarımız olduğunu söyleyen yukarıdaki ayet Kur’an’da duruyor iken, bir Müslüman’ın belli sayılarda tespih çekerek Allah’ın rızasını kazanacağını ve cennete gireceğini umması, anlaşılır bir davranış değildir. İslâm düşmanları tarafından uydurulan bu tür yalanlar, Müslümanları gayretten, faaliyetten, rekabetten uzaklaştırıp tembelliğe, miskinliğe ve uyuşukluğa sevk etmektedir. Bu durum, bu yalanlara uyarak dünya hayatını Allah’ın razı olmayacağı şekle sokanların ahiret hayatlarını da karartmaktadır.

Oysa Allah’ın bizden beklediği doğru davranışların hepsi Kur’an’da mevcuttur. Bir Müslüman olarak bize düşen, Allah’ın bizden istediklerini Kur’an’daki şekliyle öğrenip uygulamaktır. Konumuz hakkında da Yüce Allah, kendisini anmamızı emretmiştir. Dinini Kur’an’dan öğrenen bir Müslüman’ın bunun nasıl yapılacağını öğrenmek için yapacağı tek şey Kur’an’a başvurmaktır. Çünkü, “Madem ki Yüce Allah kendisini anmamızı istemiştir, bunun nasıl yapılacağını da mutlaka bize bildirmiştir.” mantığı ile başvurulacak ve Allah’ın mesajını taşıyan yegâne kaynak Kur’an’dır. Nitekim Yüce Allah, “zikrullah” eyleminin, kendisinin gösterdiği şekilde yapılmasını istemiştir:

Bakara 198: Rabbinizden bir lütuf istemenizde hiçbir sakınca yoktur. Sonra Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş’ari-Haram’da Allah’ı anın. Ve O’nu O’nun size gösterdiği gibi anın. Ve siz bundan önce gerçekten sapkınlardan idiniz.

Yüce Allah’ın bize kendisini anmamız için gösterdiği, öğrettiği şekil ise iki ayet sonrasında bildirilmiştir:

Bakara 200: Sonra da ibadetlerinizi bitirdiğinizde yine Allah’ı anın, tıpkı babalarınızı andığınız gibi. Hatta daha kuvvetli bir anışla anın. İnsanlardan bazısı, “Ey Rabbimiz bize dünyada ver!” diyen kimselerdir. Onun için de ahirette bir nasip yoktur.

Ayetlerden açık ve net olarak anlaşıldığı gibi, Yüce Allah kendisini babalarımızı andığımız gibi, hatta daha kuvvetle/şiddetle anmamızı emretmektedir. Bu durumda öncelikle babalarımızı nasıl andığımızı düşünmemiz gerekmektedir. Bir insanın herhangi bir sayaçla gece gündüz “Baba, Baba …” diye diliyle babasını anması söz konusu olamayacağına göre, burada düğümü çözecek olan ipucu, babamızı anmamızın, onu düşünmemizin nasıl olması gerektiğindedir.

Evlatlarına “Oğlum/kızım, beni unutma!” diye tembih eden babaların bu sözle evlatlarının kendilerini sayıklamalarını kastetmedikleri kesindir. O hâlde babalarımızı anmamız, onları düşünmemiz, onları aklımızdan çıkarmamamız, üzerimizdeki haklarını düşünüp onlara olan maddî ve manevî sorumluluklarımızı hatırlamamız, sevgide ve saygıda kendilerine kusur etmememiz demektir.

“Zikrullah”ı belirli sayıdaki ifade kalıplarıyla yapmayı doğru bulan zihniyetin, Allah’ın Bakara/152’de verdiği “Beni anın ki, ben de sizi anayım” mesajı hakkında ayrıca kafa yormaları ve Allah’ı “Allah, Allah …” diye anan kimselerin, Allah’tan da kendilerini “kulum, kulum …” diye anmasını bekleyip beklemediklerini düşünmeleri gerekir.

Bu dini en iyi anlayan ve en iyi uygulayanların, peygamberimiz ile onun çağdaşı olan ve dini eğitimlerini ondan alan sahabe olduğu şüphesizdir. O güzide Müslümanlar bu ayetleri bugünkü tarikat, tekke ve tasavvuf anlayışıyla anlayıp uygulamamışlardır. Onların belirli sayılarla “Allah, Allah …” diye zikrettiklerini kimse duymamış, hiçbir kitap yazmamıştır. Onlar, kişinin aynasının “iş” olduğunun, lâfına bakılmayacağının bilincindeydiler. Bu nedenle de ömürlerini hep öğrenerek, öğreterek, Allah için mücadele [cihad] ederek geçirmişlerdir.

Zikrullah / Allah’ın anılması, halk arasında uygulandığı şekliyle elde tespih, dil ile “Allah, Allah …” demek değildir. Zikrullah / Allah’ın anılması, Allah’ın biz kulları üzerindeki haklarını ve bize sunduğu nimetleri düşünmek, O’na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizi ikide bir kontrol etmek, verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek ve daima bu bilinç içerisinde olmaktır. Allah’ın bizden istediği de budur. (Hakkı YILMAZ) http://www.istekuran.com/index.php?page=8c3bb2e15d9fc663f0e0522ef168dc9a&id=66

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

20th Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ALLAH ERKEKLERİ KAYIRIYOR MU?

Allahü Teala’nın kadın ve erkek tüm insanları (fiziksel olmasa bile) emir ve yasaklara uyma, cezalandırma ve mükafatlandırma açısından eşit yarattığına iman ediyoruz. Fakat Kur’ân’ı gücümüz nisbetinde incelediğimizde görüyoruz ki mükafatlandırma yani cennet nimetiyle nimetlendirmede, Kur’ân, hep erkeğe yönelik nimetlerden bahsetmektedir. Mesela, Rahman 56, 70, 72 Vakıa 22,23, 35-37, Nebe suresinin 31-34 âyetler buna birkaç örnektir. Cezalandırmada eşit olan kadınlar mükâfatlandırmada eşit değil midir? Bu konuda bizleri aydınlatırsanız seviniriz.

…..****…

Kadın ve erkekler fiziksel ve psikolojik özellikler itibariyle fıtraten birbirlerinden farklıdırlar. Ama kesin olarak biri diğerinden fıtraten üstün değildir. Üstünlük hem cinsler arasında hem fertler arasında hem hemcinsler arasında “takva” ölçüsündedir. Takvaya yönelik hasletler ruha yönelik hasletlerdir. Ruhun erkeği-dişisi, beyazı-zencisi olmaz. Biz bu konuyu “D.A.T. Yanlışlar” adlı kitabımızın, Kadına Bakış bölümündeki Nisa suresinin 34. âyetinin tefsirini yaparken genişçe işledik. Kitaptan sizlerde de olduğunu tahmin ediyorum. Lütfen oradan bakınız. Sayfa 327,328. Bazı ahmaklar, sapıklar Bakara suresinin 228. âyetinin son bölümündeki “…… Ama erkeklerin onlar üzerinde bir derecesi vardır. …” ifadesini çarpıtıp, erkeklerin kadınlar dan üstün olduğunu ileri, sürüyorlar. Bu büyük bir sapıklık ve büyük bir cinâyettir. Söz konusu ifade boşanma hükümlerini belirleyen uzun bir pasajın, yine boşanma hükümlerini açıklayan âyetin bir parçasıdır. Kesinlikle bağımsız olarak ele alınamaz. Pasajdan koparılamaz. Boşanma hükümleri konusunda erkek, kadından ayrıcalıklıdır. Kadına konan kısıtlama (iddet bekleme) hükmü erkeğe konmamıştır. Âyetteki açıklanan işte budur.

Sizinde ifade ettiğiniz gibi emir ve yasaklara uyma, cezalandırma ve mükafatlandırma açısından kadın ve erkek eşittir.

Al-i Imran suresi âyet 195:

“Rableri onlara cevap verdi: “Ben sizden, erkek-kadın hiçbir çalışanın ürettiğini boşa çıkarmayacağım.Hep birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda işkenceye uğratılanlar, çarpışıp da öldürülenler var ya, onların kötülüklerini yemin olsun örteceğim. Ve yemin olsun ki onları, Allah katından bir karşılık olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.” Allah katındadır karşılıkların en güzeli.”

Nisa suresi âyet 124:

Erkek ve kadın, inanmış olarak ameli salih (barışa yönelik iş, İslâm’a ters olan her şeyin düzeltilmesine gayret) işleyenler cennete gireceklerdir. Ve zerre kadar zulme uğratılmayacaklardır.”

Nahl suresi âyet 97:

Erkek yahut kadın, her kim inanmış olarak ameli salih işlerse, onu tertemiz bir hayatla yaşatırız. Ve böylelerinin ücretlerini, işleyip ürettiklerinin en güzelleriyle karşılarız.”

Ahzap suresi âyet 35:

“Allah şu kişiler için bir affediş ve büyük bir ödül hazırlamıştır: Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler, itaat eden kadınlar, özü-sözü doğru erkekler, özü-sözü doğru kadınlar, sabreden erkekler, sabreden kadınlar, Allah korkusuyla ürperen erkekler, Allah korkusuyla ürperen kadınlar, sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırz ve iffetlerini koruyan erkekler, ırz ve iffetlerini koruyan kadınlar, Allah’ı çok anan erkekler, Allah’ı çok anan kadınlar.”

”Diyorsunuz ki, “Fakat Kur’ân’ı gücümüz nisbetinde incelediğimizde görüyoruz ki mükafatlandırma yani cennet nimetiyle nimetlendirmede, Kur’ân hep erkeğe yönelik nimetlerden bahsetmektedir. Mesela, Rahman 56, 70, 72 Vakıa 22, 23, 35-37, Nebe suresinin 31-34 âyetler buna birkaç örnektir. Cezalandırmada eşit olan kadınlar mükafatlandırmada eşit değil midir?”

Kur’ân’da böyle bir ayırım, iltimas söz konusu değildir. O ifadenizi iyi gözden geçirin. O tip anlamlar Kurân’da yok. Allah’ımızın da öyle bir hükmü söz konusu değildir. Öyle İslâm’a aykırı görüşler, Kurân meal ve tefsirlerinde var maalesef. O tefsir ve mealler ise kesinlikle Kur’ân sayılmazlar. Verdiğiniz örnek âyetlerin mealleri hep çarpıtılmıştır. Kim bilir belki de tefsir ve meal yazan hocaların hep erkek oluşundan da kaynaklanmış olabilir.(!)

Şunu kesin olarak bilelim: Ahirette ister cennet kısmı ister cehennem kısmı olsun orada, zaman, zemin ve yaşam buradakinden farklıdır.Bizlere cennet nimetleri ile ilgili verilen açıklamalar da semboliktir, örnektir. (Ra’d suresi âyet 35 Ve Muhammed suresi âyet 15.) Onların hakikatlerini ise bu dünyadaki maddeye bağlı akıl ve iz’ânımızla kavrayabilmemiz mümkün değildir. Bu husus ile ilgili Said Nursî’nin kitaplarında çok güzel açıklamalar vardır. Ahirette yaşam ve yaşam koşulları değişecektir. (Hıcr suresi âyet 48). Bu günkü yapımız mevcut arz ve semalara göre düzenlenmiştir, dizayn edilmiştir. Buradaki şartlara uyumlu yaşamamız mümkün olsun diye iç ve dış organlarımızın tümü bu dünya için yaratılmışlardır. Dünyanın ışığı için göz, gıdaları için mide, karaciğer ve bağırsaklar, havanın teneffüsü için akciğer. Ve bu ortamda üremek için de cinsellik ve üreme organları. Cenneti tasvir eden âyet ve pasajların tümünü dikkatle incelerseniz cennette yeni bir inşanın söz konusu olduğunu ve orada göreceksiniz. Orada açlık, susuzluk yok. Onca nimetleri yiyip içmek ihtiyaçtan değil zevkten, sefadan. Orada Rabbimiz herşeyi, ama istediğimiz herşeyi lütfedecek. (Zuhruf suresi âyet 75). Orada yasak yok, kısıtlama yok, ölüm yok, hastalık yok, yorgunluk yok. Oraya giren Mü’minler ne isterlerse onlara verilecek; Tabii cinsel haz ve zevk isteyene de istedikleri verilecek. Yasak ve kısıtlama kesinlikle yok.

Nisa suresi 57. âyette bahsedilen eşler, Tur suresi 20. âyet ve Vâkıa suresi 56. âyetteki bahsedilen oraya özgü, orada yaratılacak eşlerdir. Dünyadaki eşler değildir. Dünyada eşlerin birbirinden farklı inanç ve amelleri vardır. Müslümanlar, cenneti hak etmiş eş, evlat, ana babalarıyla beraber cennete gireceklerdir (Ra’d suresi âyet 23.).Tabii bu herkesi mutlu eder. Ama, birbirine eş, ana, baba ve evlat olarak değil. Ahbap olarak, arkadaş olarak. Bu ayrıntıları cennet kompozisyonu çizen pasajlardan tetkik ediniz.

Gelelim teknik ayrıntıya:

Dünya üzerindeki insanlar çağlar boyu yaşadığı sosyal şartlar gereği konuşma dillerini oluşturmuş ve geliştirmişlerdir. Bu diller birbirinden sesler itibariyle farklı oldukları gibi, dilbilgisi kuralları itibariyle de birbirinden farklıdırlar. Gayem size dilbilgisi vermek suretiyle ukalalık yapmak değildir. Küçük iki ayrıntı verip meseleleri kendinizin genişçe analiz yapabilmenizi sağlamaktır.

Dünya üzerindeki dillerin bir çoğunda eril/müzekker, dişil/müennes ifadeler yoktur. Ama bir kısmında da eril/müzekker ve dişil/müennes ifadeler vardır. Mesela kendimiz bilmesek bile şimdi küçük çocuklarımız bilirler ki, İngilizce’de eril ve dişil ifadeler vardır, Türkçe’mizde yoktur. Şöyle ki: Türkçe’mizde bir erkeği işaret etmek istesek de bir bayanı işaret etmek istesek de maksadımızı bir tek “o” sözcüğüyle ifade ederiz. Ama İngilizce’de bir erkeği “he” sözcüğüyle, bir bayanı “she” sözcüğüyle ifade ederiz. (Tabii daha geniş açıklamaları var.) Arapça da böyle müzekker/eril ve müennes/dişil sözcük ayırımı olan bir dildir. Arapça’da erkek için(gaib zamiri/üçüncü tekil şahıs) “hüve”, kadın için “hiye” sözcükleri kullanılır. Arapça’da tüm sözcüklerin; isim, fiil ve edatların yapısında müzekkerlik ve müenneslik alameti vardır.

Ayrıca Arapça’da bir genel ilke vardır: “Küllü cem’in müennesün= tüm çoğul sözcükler müennes/dişil yapıyla ifade edilirler.”

Arapça ile ilgili bu kuralları kesinlikle aklınızdan çıkarmayınız!

Bir ayrıntı da şudur:

Eril ve dişil sözcükler kullanılan lisanlarda yazılan, resmi, toplumsal yazılar; kanun, tüzük yönetmenlik vs. hepsi eril/müzekker ifadeler ile yazılırlar.

İşte, Kur’ân’ımızda bu hüküm kapsamındadırlar. Yani Kur’ân’da da genel hükümler hep, müzekker/eril ifadeler ile yazılmıştır. Ve yine Kur’ân’ımızda da tüm çoğul sözcükler, müennes/dişil yapılarla ifade edilmişlerdir. (Müennes/dişil olan sözcüklerdir, anlamları değil)

Şimdi şu örneklere bakınız:

Kur’ân’ın başından başlayalım.

Bakara suresi âyet 2-6:

“ …. bir kılavuzdur o, korunup sakınanlar (korunup sakınan erkekler) için. (Müttekîn sözcüğü, cem’i müzekker/çoğul eril bir ifadedir.) Ki onlar, gayba inanan (erkekler) lar ve namaz kılan (erkeklerdir)lardır….

Velhasıl hep erkek/müzekker kalıplar, yapılar.

Bir örnek daha:

Mü’minün suresi âyet 1- 11 :

“Kesinlikle (erkek)Mü’minler kurtulmuşlardır;

Onlar (erkek mü’minler) namazlarında huşû içinde olanlardır;

Onlar (erkek mü’minler) boş şeylerden yüz çevirenlerdir;

Onlar (erkek mü’minler) zekâta ilişkin görevlerini işleyenlerdir;

Ve onlar(erkek mü’minler) ırzlarını koruyanlardır;

Ancak eşleri yada sahip oldukları cariyeler hariç; bu konuda onlar kınanmış değillerdir.

Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.

Onlar, (erkek mü’minler) emanetlerine ve ahitlerine riâyet edenlerdir.

Onlar (erkek mü’minler) namazlarını da koruyanlardır.

İşte yer yüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine varis olacak onlar (erkek mü’minler) dır.

Ki onlar (erkek mü’minler) Firdevs cennetlerine varis olacaklardır; içinde de ebedi olarak kalıcıdırlar.”

Not: Bu âyette geçen “Mü’minler” ifadesi müzekker, çoğul bir yapıya olup lafız manası “erkek mü’minler” demektir. Alt tarafındaki açıklanan tüm nitelikler de yine müzekker/eril ifadelerle verilmiştir. Görünürde açıklananların kadınlarla hiç alakası yoktur. (!)

Bunların dışında, namaz oruç, infak, sadaka, cihad, tevbe vs. tüm emir ve nehyler müzekker kalıplarla ifade edilmektedirler. Kadınlar, bu mantıktan hareketle, “biz Allah’ın muhatabı değiliz, biz mükellef yapılmamışız” deseler, haksız sayılmazlar. Bu mantığa göre kimse onlara aksini söyleyemez. Halbuki, onlar da Allah’ın emir ve nehyleriyle muhataptırlar ve mükelleftirler.

Hatta hatta, bu mantığa göre birileri çıkıp da “Allah da erkektir” dese, diyebilir. Zira Yüce Rabbizi ifade eden sözcükler de müzekker/eril sözcüklerle ifade edilmiştir. Âyet-el Kürsi, İhlas ve tüm Cenab-ı Hakk’ı ifade eden sözcüklerin hepsi müzekker/eril yapıyladır. Bunun, tüm örneklerini saymaya kalkarsak kitaplara sığmaz. Siz meseleyi öğrendiniz artık. Gerisini arayıp, tarayıp bulabilirsiniz.

Örnek verdiğiniz âyetlerin manaları, yukarıda ki izah ettiğim” Küllü cem’in Müennesün = her çoğul sözcük müennes/dişil yapıyla ifade edilir” kuralının saptırılmasından kaynaklanmıştır. Belki biraz da art niyet söz konusudur. Yani bu kuraldan yola çıkarak tüm müennes sözcüklerin genel anlamlarını “müennesleştirmişlerdir yani kadınlaştırmışlardır. O sözcüklerin, sözcük yapıları dışında müenneslikle alakaları yoktur.

Şimdi bu teknik özellikler itibara alınarak olması lazım gelen mânâlara ulaşabiliriz:

Nebe suresi âyet :

“Kesinlikle Müttekîler (kadın erkek Allah’a saygılı hayat yaşayanlar )için, Rabbinden bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/kurtuluş mekanları; sulak bağlar- bahçeler, üzümler; hepsi bir seviye tomurcuklar(çiçek bahçeleri); dolu dolu su kapları vardır. Orada boş söz ve yalan duymazlar.”

Vakıa suresi âyet 22, 23:

“İri parlak gözlü (eş)ler ,

Korunmuş inciler misali.”

Vakıa suresi âyet 35-37:

“Ve biz onları özenli bir işleyişle işledik.

Sonra onlar hiç dokunulmamış yaptık.

Eşlerine düşkün ve hepsi bir yaşta.”

Rahman suresi âyet 56:

“Oralarda, daha önce ne bir insan ne de bir cin tarafından dokunulmamış/elle, gözle değinilmemiş, bakışlarını eşine dikmiş eşler vardır.”

Rahman suresi âyet 70-72:

“70-Oralarda iyilikler, güzellikler vardır.

72-çadırlara kapanmış parlak gözlü(eş)ler.

74- Onlardan önce onlara ins ve cin dokunmamıştır.”

Buradaki anlatılan eşler, cinsel manadaki eşler değildir. Aşağıdaki âyetlere bakarsak Cenab-ı Hakk, ahirette, her Müslümanı yeni yaratılmış, daha önce insanın eliyle, gözüyle, aklıyla dokunamadığı, aklını erdiremediği nitelikte, parlak iri gözlü, sağlıklı, emre hazır eşler ile eşleştirecektir. Bu eşlerin cinsiyetle ve seksle alakası yoktur.Âyetteki çarpıtılmış, din kültürüne yanlış geçmiş olan “hûri” sözcüğünü iyi anlayabilmemiz için işin biraz köküne inebiliriz. Önce şu âyetleri dikkate alalım.

Duhan suresi 54. âyet:

“İşte böyle: Onları parlak iri gözlülerle de eşleştirdik.”

Siz bu âyeti 51-55. âyetleri, pasaj bütünlüğü olarak okuyunuz. Ki daha iyi anlayasınız.

Tur suresi âyet 20:

“Ardarda dizilmiş koltuklar üzerine yaslanmış olarak. Ve biz onları parlak iri gözlülerle eşleştirdik.”

Siz 17-28. âyetleri bir bütün halinde okuyunuz.

Saffat suresi 48, 49. âyet :

Yanlarında gözlerini onlara dikmiş, iri gözlüler vardır.

Korunmuş yumurtalar gibidir onlar.” (Bu âyette “hûr” parlak sözcüğü yoktur.)

Siz bu kısmı, 40-49. âyetler olarak, pasajın tamamını değerlendiriniz.

Not: (Bu göz tipleri Arapların çok beğendiği göz tipleri olup, kadın ve erkeğin güzelliğini ifadede kullanırlar.)

Şimdi âyetlerde geçen “Hûr”ve “Iyn” sözcüklerinin gerçek anlamlarını sunalım. Siz de bu gerçek anlamları bu sözcüklerin geçtiği tüm âyet ve hadislere uygulayınız.

Hûr” sözcüğü, yapı olarak cem’/çoğul bir sözcüktür. Bu sözcük hem müzekker/eril “haver” sözcüğünün çoğulu, hem de müennes/dişil “havrâ” sözcüğünün çoğuludur.

Yani hem erkekleri hem de kadınları ifade eder.

Anlamı ise; parlak siyah göz demektir. Sığır gözü, ceylan gözü gibi. Ayrıca gözün akının çok ak, karasının da çok kara olması(parlak, ferli) anlamındadır da.

Iyn” sözcüğü, büyük gözlüler anlamındadır. Bu sözcük de yapı olarak hem müzekker “a’yün” kelimesinin, hem de müennes “aynâ’” kelimesinin çoğuludur. Her iki cins manayı da tezammün etmektedir. Araplar iri gözlü kadınlara “imreetün aynâün”, iri gözlü erkeklere de “racülün a’yünün” derler.

Bu iki sözcük beraber “Hûrun ıynün” gibi kullanıldığında anlam, “iri parlak gözlüler anlamında olur ki, orada verilen eşleri nitelediğinden “iri parlak gözlü eşler” anlamı kazanır. Tefsir ve meallerde “iri parlak gözlü hûriler” ifadeleri yanlıştır. Böyle anlam verildiğinde sıfatlar kişileştirilmiş olur. “İri parlak gözlüler” denince “hûr” sözcüğünü lafızdan yok etmek gerekir.Bu günkü yanlış inancın kaynağı da budur. Bu yanlış anlayış, yani Hûr ve ıyn sözcüklerinin dişi olarak algılanması eski tefsircilerin hatalarıdır. Eldeki bilgi ve belgelere göre de ilk hata Hasan Basrî ile başlamıştır. Arkadan da yüzlerce yalan ve tutarsız rivayet ile bu fikir desteklenmiştir.

Bu bilgiler doğrultusunda, âyetlerin yer aldığı pasajların tümünü iyi okuyup değerlendirirseniz hem konuyu iyi anlamış olursunuz, hem de diğer bay-bayan Müslüman kardeşlerimize yararlı olursunuz.

Gördüğünüz gibi, dinimizde, Kur’ân’ımızda mükafatlandırmada erkek, kadın ayırımı yoktur. Rabbimiz taraf tutmamıştır. Kimseye iltimas geçmemiştir. Hele hele, ahirette, kadınları erkeklere zevk ve eğlence objesi olarak kesinlikle vermemiştir. Kur’ân’da vadedilen nimetler cennete girenleredir. Cennete girenler dünyaya göre farklı yapıdadır. (Hakkı Yılmaz) http://www.istekuran.net/?p=119

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

27th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Benim Halkım Kur’an’ı Terk Etti

Kur’an, peygamberin kıyamet günü Allah’a şöyle şikayette bulunacağını söyler:

“Peygamber diyecek ki: “Ey Rabbim! Benim halkım bu Kur’an’ı terketti.” (Furkan; 25/30)

Ayette geçen “Kur’an-ı mehcur tabiri terk edilmiş, bir kenara atılmış, bırakılmış, uzaklaşılmış Kur’an demek…

Peygamber rabbine hangi halkı şikayet edecek dersiniz?

Kim bu Kur’an’ı bir kenara atan halk?

***

Elinize aldığınız herhangi bir mushafın üzerinde “Kur’an-ı azim” veya “Kur’an-ı Kerim” yazar.

Büyük, şanlı, asil Kur’an; içinde insanlığın şerefi ve itibarı olan, kemikleşmiş değer ve ilkeleri bulunan, onları ısrarla vurgulayan, insanlığa sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerinin (hablun min’ennâs) savunucusu, vicdanının sesi (basâiru li’nnâs) olan Kur’an demek…

Ne asil bir isim…

Demek artık şöyle okuyacağız: Kur’an-ı mehcur…

“Geçip giden varsa İslam’ın şu çiğnenmiş diyarından”, viran olmuş yurtların, metruk binaların, ot basmış evlerin örümcek bağlamış duvarlarında asılı duran, artık bir manası kalmamış, bunun için de dönüp bakmaya gerek olmayan, terkedilmiş, bir kenara atılmış, kendi haline bırakılmış Kur’an demek…

Ne hazin bir isim…

***

“Kur’an Mekke’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” diye meşhur bir söz var…

Kur’an’ın tarihteki serancamını adeta özetliyor: Nazil oldu… Okundu… Yazıldı…

Peki nerede anlaşıldı? Nerede yaşandı? O niye yok?

Manidar değil mi?

***

Kendinizi bir yoklayın.

En son ne zaman Kur’an’ı okudunuz demiyorum, ne zaman dediğini anlamaya çalıştınız?

Yani Kur’an’ı en son ne zaman terk ettiniz?

Biliyorum bir çoğumuz için trajik bir soru.

Kur’an’ı terk etmek…

Ondan umudunu kesmek…

Gerek duymamak…

Heyecan duymamak…

Okuduğu halde terk etmek…

Yazdığı halde terk etmek…

Konuştuğu halde terk etmek…

Saygı duyduğu halde terk etmek…

***

Bu kitap bir çoğumuz için artık Kur’an-ı azim değil Kur’an-ı mehcur…

Yani büyük, şanlı, asil kitabımız; içinde şerefimiz ve itibarımız olan, kemikleşmiş değer ve ilkelerimizi ısrarla vurgulayan, bize sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerimizin (hablun min’ennâs) ve vicdanımızın sesi (basâiru li’nnâs) olan kitap değil; ya çocukluk yıllarımızı, ya mahalle camilerini, ya kandil gecelerini, ya da pişmanlık ve nostaljiyle karışık cemaat ortamlarındaki tefsir derslerini hatırlatan, artık terk ettiğimiz bir kitap…

Peki, Kur’an nasıl terk edilir?

Kimimiz Kur’an’ı “okuyarak” terk ederiz.

Gece gündüz hatim indiririz. Bir ölünün toprağına okuyup geçeriz. Şifa niyetine okur, fal bakar, sağa sola üfürür, şifre arar, güllü yasin hatmeder, teberrüken tilavet ederiz. Hafızlık yarışmalarında birincilikler alırız. Davudi seslerimizle salonları inletiriz. Ne dendiğine hiç bakmayız çünkü önemli değildir. Önemli olan lahuti bir sesin içimizi huzurla doldurmasıdır.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin

Ne mezarlarda okunmak, ne fal bakmak için

***

Kimimiz “saygı göstererek” terk ederiz.

İşlemeli kılıflara koyup duvarlara asarız. Belden aşağıya indirmeyiz. Ayağımızı ona uzatarak yatmayız. “Abdestim yok, aybaşıyım” vs. diyerek zinhar el sürmeyiz. Saygımızdan peygamberin ismini bile anmayız. Anınca da kırk çeşit salavat getiririz. Öyle saygılıyızdır ki Kur’an’a, saygımızdan ne dediğini anlamayı bile saygısızlık sayarız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne duvarlara asılmak, ne el sürülmemek için

***

Kimimiz “yazarak” terk ederiz.

Kufi’den rıka’ya, sülüs’ten cülus’a hat sanatının nadide örnekleriyle bezenmiş türkuaz ve altın sarısı yazmalara işleriz. Hat ve tezhip sanatının mükemmel örneklerini sergileriz. İnceden inceye yazar, bir noktası için kırk divid harcarız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tezhip, ne sülüs, ne hat yazmak için

***

Kimimiz “konuşarak” terk ederiz.

Kur’an üzerine bol bol konuşuruz. Nutuklar atar, hutbeler irad ederiz. Konuşmalarımızı en güzel ayetlerle süsleriz. Besmele, hamdele ve salvele ile başlar, “hur-i iyn” dualarıyla bitiririz. Tefsir dersleri yapar, tapınaklarda vaaz verir, kürsülerde gerdan kıvırmaya bayılırız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tapınak, ne nutuk, ne vaaz dini için

***

Kimimiz “kenarında dolanıp durarak” terk ederiz.

Emsile, bina, maksut, avamil, beleğat, usul, hadis, fıkıh, kelam vadilerinde dolanır dururuz. 72 ilmi öğrenmek için bina okur döner döner bir daha okuruz. Ömür biter 72 ilim bitmez. Meslek kaygılarından, kariyer hesaplarından ilahi mesajın özünü unutur gideriz. Peygamberin ağzından “Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı öldürüldü” ayetini duyar duymaz kılıcını çekip “Bundan böyle kılıcım bu sözün arkasındadır!” diyen sokaktaki adamın sadeliğini, heyecanını, doğrudan muhataplığını hissetmeye kasınıp durmaktan bir türlü sıra gelmez. Halbuki iş bu kadar sade ve basittir.

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne meslek kaygıları ne kariyer hesapları için

***

Kimimiz de “açık arayarak” terk ederiz.

Kur’an’da habire açık ararız. Dörde kadar evlenmeyi emrediyormuş, köleliği onaylıyormuş, erkeğe iki kadına bir hak veriyormuş, kadını aşağılıyormuş, zina edeni taşlayın diyormuş, Muhammed çocuk yaşta kızla evlenmiş, hurafeyle doluymuş vs. diyerek terk ederiz. Kur’an’ı sönmüş bir yıldız gibi görürüz. Eski çağların kitabı muamelesi yaparız. Çağa ayak uyduramadığını söyleriz. Çöl kitabı veya Arap dini olarak görürüz. Bütün bunları gösterebilmek için açık üstüne açık ararız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne erkeği yüceltmek, ne kadını aşağılamak için
Ne Araba paye vermek, ne Acemi hor görmek için

***

Oysa bu kitap esas itibarîyle “yaşayan hayatın” içinde “okunur”. Yaşayan hayattan koptuğu an terkedilmiş (mehcur) olur. Çünkü onun oluş ve doğuş tabiatında dosdoğru “yaşayan hayatın” içinden gelen (kitabun qayyime) özelliği vardır. Keza hakkında bilgi sahibi olurken bile “metafizik bir gerilim” içinde ve “korku ve titreme” (huşu) halinde olmak icap eder. Aksi halde size kendini açmaz.

Zira bu kitap tapınaklarda değil, varoluş sancısı çeken bir öksüzün mağaradan şehre inmesiyle şehrin sokaklarında, evlerinde, çarşılarında, pazarlarında ve de giderek savaş alanlarında doğmuştur. Bu nedenle onu okurken, içinden, “dışarıda gürül gürül akan hayatın” sesini; diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının yalvarışlarını, kölelerin zincir seslerini, at kişnemelerini, kılıç şakırtılarını, şehit feryatlarını, gazi çığlıklarını duymuyorsanız onu asla okumuş olamazsınız.

“Metinde geçmeyeni duyabilmek” işte bu bunun için vardır.

Çünkü Kuran sadece bir “metin” değildir. Onun meali de metinde görünenin yan tarafına yazılması değildir. Bilakis meal, metinde geçmeyeni duyabilme çabasının adıdır. Zira üzerinde çalıştığınız metin, metinlerden bir metin değildir. Bu metin öyle kolayına ortaya çıkmamıştır. Arkasında yirmi üç yıl boyunca esen bir ruh, dalgalanan bir heyecan ve coşkun bir hareket vardır. Bunlardan nasibiniz yoksa Kuran okumak ha bir kuru emektir…

Peki, nedir Kuran?

Kuran, bilgiden ziyade esasında bir bilinç kaynağıdır. Epistemolojiden ziyade ontolojiye dâhildir. Yani bilgi kaynağı olmaktan ziyade, bilgiye ulaşacak olan insanoğluna hitaptır. İnsanı çevresine tepki vermeye çağırır. Onda “Allah şuuru” (takva) uyandırarak hayat yolculuğunda “birlikte yürümeye” davet eder. Bu şuur uyandıktan sonra bilgiye insan kendisi ulaşacaktır.

Bilgi ise bütün varlığa saçılmıştır; tarih, tabiat ve hayat… Bilgi bütünüyle tek bir kişiye veya bölgeye inhisar edilmemiştir. İnsana düşen bunları aramak, esaslı bir hakikat arayışına girmek, tarihin, tabiatın ve hayatın neresinde ise bulup ortaya çıkarmak, Çin’de de olsa gidip almaktır.

Kuran sınırlı sayıda bilgi verdiği yerde bile esas itibarîyle şuur oluşturmak istemektedir. Kuran’ın yazılı bir metin olarak, tekrarlı, kesintili, vurgulu ve dalgalı akışında bunu görmek mümkündür. Esasında Kuran, deruni dile ve cânu gönüle yönelmiş bir hitabettir.

Kuran, insanlığa hiç duyulmamış yepyeni şeyleri getirmez. Bilakis bilindiği halde uygulanmayan, o çok bilenen fakat oralı olunmayan, çeşitli sebeplerle savsaklanan, her insanda fıtraten var olan insanlık vicdanını (basâirun li’n-nâs) uyandırmak ister (45/20). Uyanan vicdanın hayata yansımasını bekler; iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, sevgi, saygı, söz, namus, adalet, erdem, vefa, dostluk, kardeşlik, cömertlik, yiğitlik, mertlik gibi temel insanlık değerleri (hablu’n-nâs) üzerinde ısrarla durur (3/112) ve sürekli olarak bunları talep eder. Bunları aynı zamanda Allah’ın ipi/yolu/değerleri (hablullah) olarak vazeder (3/112).

Kuran bize hakikat arayışında yoldaş olmak ister. Yardım eder, aptalca bir yanlışlığa düşmememiz için bizi uyarır. “Allah” kavramının peşine düşürerek, her şeyden bağımsızlaşmamızı sağlar. Böylece bizi her tür batıl bağımlılıktan kurtararak özgürleştirir. Bu anlamda Kuran işaret parmağı gibidir. Bilfiil, bizzat ve “hemen şimdi” işaret ettiği yöne gitmemizi ister, işaret parmağının kendisi ile uğraşıp durmamızı değil… (Yaşayan Kur’an; Türkçe Meal-Tefsir, Önsöz’den, İnşa yayınları, İst. 2007).

***

Bu Kitab’tır: her insana için dışın öğreten
Gökte, yerde, tende, canda bir Yaratan sezdirten

Bu Kitab’tır: Her kişiye benlik veren, yol açan.
İnsanlığın sergisine armağanlar astırtan
Bu çerağdır: Obalara, konaklara nur saçan
Bir köylünün işlerini tarihlere basdırtan

Bu Kitab’tır: Yürekleri iyilikle besleyen
“El bağına girme” diyen, dost yarasın bağlatan.
Bu anadır: Her öksüze “Yavrum” diye sesleyen
Nice canları kardaş eden birbirüçün ağlatan

Bu Kitaptır; akıllara her bir şeyi sordurtan
“Düşün sonra inan” diyen, doğru yollar gösteren
Bu bilgidir: Ululuğun yapıların kurdurtan
Çıplak dağlar yeşilleten, viran köyler şenleten

Ey kardaşlar! Şu küçücük armağanım atmayın;
Bir goncadır; Muhammed’in gül yaprağından derildi
Sakın, bunu yapma çiçek demetine katmayın
Bu şey size özünüzü açmak için verildi.

(M. Emin Yurdakul, Kur’an-ı Kerim)

İşte bu da Kur’an-ı azim’dir…

Onu terk eden kendini terkemiştir. (İhsan Eliaçık- http://www.haber10.com/makale/7273/)

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

16th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kur’an akademisyenlerin kitabı değildir-Hikmet Zeyveli

Türkiye’de özellikle son 10-15 yıldır gözle görülür bir hal alan Kur’an ve sahih sünnete yönelme vakıası var. Bütün olumsuzluklara ve tepkilere rağmen bu yöneliş her geçen gün etkisini artırıyor. Hissettiğimiz vakıaya İlişkin olarak neler söylemek istersiniz?

Bizde İslam adına işlenen en büyük cinayet, tefekküre ve akletmeye yer vermeyen bir zihniyetin “İslam” diye takdim edilmesidir. Oysa İslam’ın yol gösterici kitabı Kur’an; sadece düşünen, akleden, tefekkür eden insanları muhatap almaktadır.

Kişilikleri yok eden uzun taklîd dönemlerinin getirmiş olduğu bir psikozla ne Kur’an’ı anlamak, ne de ona riayet etmek mümkün olabilir. Sadece Kur’an’ın maddesini veya telaffuzunu fetiş hale getiren; onun anlamına ulaşmaktan, yarasaların ışıktan korktukları gibi rahatsız olan kesimler her dönemde var olagelmiştir.

Şu ifadeler, günümüzün yüksek tirajlı ve din-pazarlayıcısı bir gazetesinde bir bilen(!)in kaleminden fışkırmaktadır:

Tefsir konusu bu kadar ciddi iken (anlamadan Kur’an okunmaz) diyerek herkesin Kur’an-ı Kerim’i anlamasını tavsiye etmek, büyük sapıklıktır.”

Maalesef, bu kabil şer-kuvvetleri büyük maddi imkanlarla donatılmış olduklarından, çevresinden ve gerçek dünyadan tecrit edebildikleri bazı kesimler üzerinde etkilerini koruyabilmektedirler.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, insan tefekkürünü büsbütün zincire vurmak, din adına bile olsa kolay olmamaktadır. “Hatır için” değil, “tahkik” üzere iman etmek isteyen insanlar, aklını ve tefekkürünü başkalarına teslim etmeden, sorumluluklarının bilinciyle hareket etme kişiliğini elde etmeye başlamışlardır. Güneş balçıkla sıvanamaz. İslam’ın sunduğu hidayet yolunun tahrifçileri ve tekelcileri ne kadar direnseler de bu tefekküre zincir vurmak mümkün değil.

Kur’an’ın insanlıca sunduğu ve onun şerefli elçisinin hayatıyla pratize ederek bizlere “güzel bir örneğini” bıraktığı fıtrat dini İslam’ı öğrenmenin ve onu yaşamanın, kimsenin tekelinde olmayıp herkesin hakkı olduğu gerçeği artık kabul edilmek zorundadır.

 

 

Yapılan Kur’an çalışmalarının niceliğinin yanı sıra niteliklerine ilişkin olarak neler düşünüyorsunuz?

Ben bu soruyu, Türkiye’de ve Türkçe olarak yapılmakta olan Kur’an çalışmaları şeklinde anlayarak cevaplamak istiyorum:

Türkiye’deki Kur’an çalışmaları nicelik olarak, diğer İslam ülkelerinde yapılanlara oranla çok cüz’i kalmaktadır. Ancak son yıllarda bu çalışmalar biraz daha artmış bulunmaktadır.

Niteliğine gelince, maalesef, bir kaç özgün sayılacak çalışmayı istisna edersek gerçekten ilmi ve bağımsız çalışmalar bulmak zor görünüyor. Bu­nun temel sebeplerinden birisi, bence, Kur’an üzerinde çalışan kimselerin şartlanmalardan, daha doğrusu taklitten kurtulamamalarıdır. Bunun sonucu olarak da, ya geleneksel nakillerden öteye geçilememekte ya da “körlerin fili” kavradıkları kadar Kur’an kavranabilmektedir.

 

 

Görebildiğimiz kadarıyla yakın zamana kadar yapılan vb hala da yapılmakta olan Kur’an çalışmalarının temel özelliklerini Kur’an usulü olarak nitelendirebileceğimiz konular oluşturuyor. Bu elzem ve öncelikli konuların yanı sıra; Kur’an’ın günlük yaşantıya, sosyal hayata, dünya ve sorunlarına ilişkin çalışmalar çok çok yetersiz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şüphesiz Kur’an akademisyenlerin kitabı değildir. Kur’an yaşayan, olaylar içerisinde rol alan, sorumluluk üstlenen, sosyal bir varlık olan tüm insanların kitabıdır.

Kur’an, âkil-bâliğ her insana İki önemli mükellefiyet yüklemektedir. 1. iman, 2. Salih amel. imanın temelinde Allah’a inanıp O’nun murakebesinin bilincinde olmak ve adil bir hesap gününe inanarak davranmak var ki bu temel (takva) kelimesiyle karşılanabilir.

Salih amelin ise başında salat (namaz) ve İnfak gelir. Salat, takvayı muhafaza etmenin lezimesidir. İnfak ise insanın, hemcinsine karşı sorumluluğunu ifaya vesile olan en şerefli bir ameldir, iman ve takvasının pratiğidir.

İnfakın en genel anlamı: “Sahip olduğu her imkandan, başkasının da faydalanmasını sağlamak” şeklinde verilebilir. (Mimma razaknâhum yunfiqûn.) Bunun gerçek pratiği öncelikle, insanın maddeye olan kölelik derecesindeki düşkünlüğünü kırar veya en azından azaltır, insanların bencillik duygularını ıslah eder, başkasını da düşünmesine yardımcı olur. Bu salih amel, iman yani takva ile birleşirse gerçekten kendine ve çevresine faydalı olmanın en samimi yolu elde edilmiş olur.

Denebilir ki İslam’ın temel hedefi, insanı ‘ebedî yurd” hazırlarken bireysel ve toplumsal planda onu yüceltmek, erdemli kılmaktır. (Ve leqad kerremnâ benî âdeme.)

 

 

Bugün toplumu ve bireyi amansız bir seklide saran Batıcı, laik, şirk kültürüne ve bu kültürün doğurduğu sonuçlara karşı en etkili çözüm olarak duran Kur’an mesajının söz konusu insanlara ulaştırılamadığı bir gerçektir. Bu eksikliği nasıl giderebiliriz?

Kur’an mesajını insanlara iletirken karşılaşılan problemlerden en önemlisi muhatap modern insanın kafasında Kur’an hakkında peşin yanlış kanaatlerin varlığıdır. Ayrıca görünüşte Kur’an’a sahip çıkan ve fakat Kur’an’ın ne muhtevasından haberdar, ne de onu öğrenmeye arzulu olmayan kesimlerin varlığı da işi daha da zorlaştırmaktadır.

Bu durumda iki yol gözükmektedir:

Birinci yol: Kur’an’a sahip çıkan ve fakat onu anlamaktan istifa eden kesimden teberri ederek ve Kur’ani anlamaya yetenekli muhatabına da bu şekilde kendini tanıtarak yola çıkmak.

İkinci yol: Kur’ani evrensel gerçekleri ihata ettikten sonra, önce Kur’an’ın adını anmadan, bazı dini sloganlara başvurmadan, bu gerçekleri muhataba iletmeye çalışmak ve muhatabın Kur’an hakkındaki yanlış peşin fikirleri bertaraf edildikten sonra, ona daha özel dini (insani) sorumlulukları hatırlatmak.

Şunu da hatırlatalım: Kur’an, insanlara hitap ederken hiç bir zaman sloganlara başvurma ihtiyacını duymamıştır, “İslam” ve “Kur’an” kelimeleri de, tanım ve kavramları muhataplarca iyice sindirildikten sonra ve yine de sloganlaştırmadan kullanıma başlanmıştır.

 

 

Allah’ın Kitab’ı bize sürekli cemaat olmayı öğütlerken bugün bunu layıkıyla gerçekleştirebilmiş değiliz. Sizce bu durumun sebepleri nelerdir?

İnsan, doğuştan sosyal bir varlıktır. Bireycilik ya da ihtilafta yaşamak arızidir ve bireyin dejenerasyonunun göstergesidir.

Materyalist (ateist) ideolojilerin insanı bencilleştirmesi, sosyal bir varlık olma vasıflarını yok etmesi kaçınılmaz ve zorunludur.

Allah’a inanan bireylerin ihtilafta kalmalarının sebeplerini ise şöyle sıralayabiliriz:

1. Cehalet: Allah’ı layıkıyla idrakte cehalet; Allah’ın rehberiyetine olan ihtiyaçlarından cehalet.

2. ihtilafta yaşamayı dinin bir tezahürü sanmak (”Ümmetimin ihtilafı rahmettir” uydurmasına inanmak).

3. ihtilafı caiz görmemekle beraber, bundan kurtulmak için yeterli cehdi göstermemek.

Aslında ihtilafın sebebini teke indirerek “cehalet” şeklinde teşhis edebiliriz. Nitekim merhum Akif’de aynı teşhisi koymuş ve “cehaleti en büyük düşman olarak ilan etmiştir:

Ey hasmı hakiki, seni öldürmeli evvel,

Sensin bize düşmanları üstün çıkaran eli

 

 

Kur’an’ı tatbik etmede sünnetin önemli bir yeri bulunduğunu biliyoruz. Kur’an ve Sünnet ilişkisine sünnet ve hadis tanımı ile birlikte nasıl bakabiliriz?

Öteden beri “galat-ı meşhure, fasih-i mehcurden yeğdir* demişler ve çoğu zaman yanlış kullanımlar, doğru ifadeleri unutturmuştur.

Sorunuzda da bu yanlış, yani şöh­ret bulmuş, adeta tevatür derecesine çıkarılmış bir hata var: Kur’an-Sünnet ikilemi.

Kur’an’da ve en eski edebi metinlerde, Kur’an ve Sünnet kelimeleri, karşı karşıya veya yan yana ünümüzdeki vurgusu ve yaygınlığıyla kullanılmamıştır.

Kur’an-ı Kerim’de vurgulanan, dikkat çekilen bir “Allah’ın sünneti” vardır: Allah’ın yaratılmışların fıtratına koyduğu kanunlar; bireysel ve sosyal kanunlar. Bu kanunların doğru teşhisi insanın hidayetini kolaylaştıracaktır. Allah’ın hidayet mesajını insanlara tebliğle görevlendirilen o şerefli Peygamberin, Allah’ın sünnetini herkesten daha iyi anladığına ve bu kavrayışla Kur’an-ı Kerim’in düstûrlarını ilk muhatap toplum da en güzel bir örnek olacak şekilde uyguladığına inanıyoruz.

İşte bu ilk peygamberi uygulamayı, Kur’an’ın yanında ikincil bir kaynak gibi görerek “sünne” ismiyle terimleştirmek, bence yanlıştır.

Bunu böyle söylemekle “İlk peygamberi uygulama”yı küçümsemiş olmayız. Bilakis onun önemini vurgulamış oluruz. Ancak şöyle izah etmeliyiz: Kur’an’ın şifahi hidayetini amelen yaşatan peygamberi uygulamadır. Bu tıpkı okuduğumuz bir tiyatro eserinin, bir de sahnelenmiş halini seyretmemize benzer. Okunan ve sahnelenen eser aslında aynı şeyleri vermeyi hedeflemiştir. Ve birbirine aykırı imajlar veremezler.

Bu kadar izahtan sonra “Kur’an ve sünnet”, diyeceğimize şöyle desek meşhur bir galatı düzeltmiş oluruz herhalde: “Kur’anî (ilahî) sünnetin peygamberi uygulaması”. Kavramları böyle düzelttikten sonra. Peygamberi uygulamaya olan ihtiyacımızın tartışılmazlığı da açıkça ortaya çıkar.

“Hadis” kelimesi de Kur’an’da ve ilk dönem eserlerinde “söz”, “konu” gibi manalar ifade etmekte olduğuna göre, yalın halde değil, “peygamberin hadisi” şeklinde kullanılırsa, kasdettiğimizi doğru ifade etmiş oluruz.

Bizce Hz. Peygamber’e ait her fiil, her söz önemlidir. Yeter ki doğru tespit edilsin ve doğru yorumlansın.

“Sünnet” veya “hadis’in manalarını doğru anlamak ve Kur’an mesajına nazaran konumunu doğru takdir etmek, Kur’an’ın anlaşılmasında ve ona yönelmede en önemli konulardan biridir.

Düzeltilmiş tarifleriyle dikkate alırsak, hadis ve sünnetin farklı kavramlar olduğunu ve birbirinin yerine kullanılamayacağı anlaşılacaktır. Her “hadis”, bize bir sünneti nakletmez, fakat bazı sünnetler, hadislerle, daha doğrusu şifahî rivayetlerle gelmektedir.

Aslında İslam’ı tercih etmiş akıl sahibi hiç bir kimse, o dinin peygamberinin rolünü, fonksiyonunu inkar edemez. Onun peygamberi örnekliğinden müstağni olamaz. Ancak bu gerçeği teslim etmek ve kabullenmek, hadis veya sünnet adıyla bize intikal eden her rivayeti kritiksiz, körü körüne taklid etmeyi hiç mi hiç mazur gösteremez ve hele hiç mi hiç zorunlu kılamaz. Çünkü, her büyük ideal ve şahsiyetlerin etrafından görülegeldiği gibi Hz. Peygamberin de şahsının çevresinde çok geniş bir uydurmacılık furyası yaşanmıştır. Bu uydurmacılık, ilk dönemlerden günümüze doğru geldikçe yoğunluğunu ve cüretini arttırmıştır, öyle ki artık bir sözün “hadis” diye rivayet edilme­sinden sonra, onun Kur’an’a, sağduyuya, akla aykırılığa hiç önemli görülmeden onu hemen kabullenmek “takva”, onu reddetmek ise dinin temellerinden birine yöneltilmiş bir darbe sayılmıştır.

Ve bu psikozla her çeşit akıl-dışı, fıtrata aykırı ve sonuç olarak Kur’an’a aykırı inanç ve ameller İslam’ın malı olarak pazara çıkarılmış; İslam’ın gerçek çehresi tanınmaz hale getirilmiştir.

Bunlara uzun uzadıya örnekler ver­mek için uygun yer burası olmadığından şöyle diyerek sözümüzü bağlayalım:

Allah’ın hakkını Allah’a, beşerin hakkını -velev peygamber olsun- beşere has kılarak, yani gerçek tevhide yönelerek yol alabilirsek, İslam Kur’an ve peygamber hakkında daha doğru ve sağlıklı bilgilere ulaşabiliriz.

 

 

Müslümanlar, sizi daha ziyade “Kelime” dergisindeki yazılarınızdan tanıyorlar. Dergide gerçekten müslümanlar yararına olarak çok önemli konulara değinmiştiniz. Yakın geçmişte yaşadığınız dergi tecrübesiyle birlikte Türkiye’de müslümanların çıkardığı dergilere ve bu arada bizim çıkartmaya çalıştığımız dergiye ilişkin olarak neler söylemek istersiniz?

Dergicilik hakkında fazla tecrübem olmamakla beraber şu kadarını söyleyebilirim:

Bizde birçok dergi, gazetelerin yaptığı görevi yapmaya çalışıyor. Nitekim bazı gazeteler de dergilerin konusu olabilecek şeyleri malzeme olarak kullanmaktalar.

Bence bir dergi, eğer magazin ve aktüalite konularını doğrudan hedeflememişse, biraz daha kalıcı ve aktüalitesini yitirmeyen konuları işlemelidir. Mamafih bir dergi fazlaca tek düze de olmamalıdır. Okuyucusuna biraz çeşni tattırmak için, Sayın Mengüşoğlu’nun deyimiyle fazlaca “asık suratlı” olmamak için gayret göstermelidir.

En önemlisi, sadece yazmak için ya da bir yerlerden okuyucuya bir şeyler aktarmak için dergiciliğe heveslenmemelidir. Kitle ve cemaat dergileri için söyleyecek bir sözümüz yok. Çünkü onlar mutlaka okunmak için çıkarılmazlar. Bağımsız, iyi niyetli ve amatör gayretlerle çıkarılacak dergilerin yazar kadrosunun arkalarında birazcık fikri birikimleri olmalıdır. Bu birikimin getirdiği özümsenmiş fikrî konular veya özgün edebi yazılar okuyucuya sunulmalı, böylece okuyucu atlama taşı veya deneme tahtası yerine konulmamalıdır.

Hele fikrî konular, araştırma yazıları, çok ciddiyetle ve gerçekten sorumluluk duyularak kaleme alınmalıdır. Hiç olmazsa, acemiliklerin çıkarılması, araştırma yazılarıyla değil, deneme türünden daha az sorumluluk getirici yazılarla denenmelidir.

Her şeye rağmen, bir kitleye sırtını dayamayan, samimi gayretlerin, hem Allah, hem de insanlar nezdinde ma’kes bulacağına inanıyorum.

Bu vesile ile, HAK SÖZ’ün özlü ve özgün olmasını temenni ediyor, başarılar diliyorum.

Röportaj: Ahmet Demirel-M. Mehmet Durak

Haksöz Dergisi – Sayı: 10 – Ocak 92Röportajlar

http://www.haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=113

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 1 Comment