-
7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kur’an’ı nağmeyle okumanın kınanması: 906-“Resûlullah buyurdular ki:”Kur’ân’ı Arap lahn’ı ve Arap sesleri üzere okuyun. Sakın ha ehl-i aşk ve ehl-i kitabeyn’in lahn’ı üzere okumayın. Bilesiniz, benden sonra bir kavm gelecek ki, onlar Kur’ân’ı okurken, şarkı ve mâtem tercîi gibi terci’ ile okuyacaklar. Onların (imanları laftadır) gırtlaklarından öte geçmez. Kalbleri fitne ve fesada uğramıştır. Böylelerinden hoşlanan kimselerin kalpleri de fitne ve fesad içindedir.” [Rezîn rivayet etmiştir. (Suyutî, Câmiu’s-Sağîr’de kaydeder (Feyzu’l-Kadir 2, 65).] AÇIKLAMA:…Yukarıdaki hadiste, “Arap dil kaidelerine (i’râba) uygunluk” mânasındadır. Arkadan gelen “Arap sesleri üzere okuyun” ifadesi de bu mânayı te’yid eder. Hadis, sonra da Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarını okudukları şekilde Kur’ân’ı okumaktan men etmektedir. Buradan da anlıyoruz ki, Ehl-i Kitap da dinî metinleri, ibadet maksadıyla, kendilerine has bir üslubla okumakta imişler. Bu hal halen devam etmektedir. Ehl-i Kitab’ı taklidin yaygınlaştığı bir zamanda bu ikâz-ı Nebevînin de hatırda tutulması gerekir.Hadisin Câmi’u’s-Sağir’deki aslında ehl-i fısk tabiri de yer alır. Yani “Fâsıklar gibi de okumayın” denmektedir.Câmi’u’s-Sağir’de hadisin devamında da biraz farklılık gözükmektedir. “….Benden sonra bir kavm gelecek Kur’ân’ı şarkı gibi, ruhbanların ve mâtemcilerin okuyuşları gibi terci’li okuyacaklar…”Kıraatte terci’, sesi boğazda geri çevirerek oynatmak, yani dalgalamak, titretmek sûretiyle nağme yapmaktır. Şarkı ve türkülerde, ağıtlarda sıkca ve yaygın şekilde yer verilen bu nağme tarzını Resûlullah Kur’ân tilâvetinde yasaklıyor. Sesler boğazdan tabii bir çıkışla çıkacaktır, dalgalandırmak, titretmek yasaktır.Kur’ân’da bu tarza cevaz verilmemesi, harflerin tabii hallerinin bozulmasındandır. Münâvî’nin kaydına göre Ahmed İbnu Hanbel’e bu yasağın sebebi sorulunca, soruyu sorana: “Adın ne?” der. Adam: Muhammed, deyince İmam sorar:”- Sana Ey Muhaammed denmesinden hoşlanır mısın?”Terci’de, görüldüğü gibi harfin tabii hâli bozulduğu gibi, mahrec yerleri de değişmektedir. Mahrec yerlerinin değişmesi ise, mânaya tesir edecektir. Hülâsa bunun getireceği muhtelif mahzurlar sebebiyle, hoş karşılanmamıştır.

Kur’an’ı anlamadan okumamak: 918-Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Sizden biri geceleyin kalkınca Kur’ân diline dolaşıp ne dediğini anlamamaya başlayınca hemen yatsın.” [Müslim, Müsâfirin 223, (787); Ebû Davud, Salât 308, (1311).]

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

TEVRÂT’IN RECM HÜKMÜ NESHEDİLMİŞTİR

“Kadınlarınızdan fâhişeye varanlara, aranızdan dört şahit getirin; eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıncaya, ya da Allah onlar yararına bir yol gösterinceye kadar evlerde tutun. İçinizden iki kişi, fuhuş yaparlarsa, onlara eziyet edin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlar(a eziyet)den vazgeçin. Çünkü Allah, tevbeleri çok kabul edendir, çok esirgeyendir.” (Nisâ: 98/15-16)

Nisâ: 98/15. âyette fuhşa varan ve bu eylemleri dört tanık tarafından saptanan kadınların, ölünceye, ya da Allah kendileri yararına bir yol gösterinceye dek evlerde tutulup serbest bırakılmamaları emredilmektedir. Âyetin, “fâhişeye varan kadınları evlerde tutunuz” cümlesinden, onların fuhuş yapmalarına engel olmak için evlerde tutulup dışarı çıkarılmamalarının istendiği anlaşıldığı gibi, nâmuslu kadınların, serbestçe dışarı çıkıp işlerini görebilecekleri de anlaşılmaktadır.

98/16. âyette de fuhşa varan iki erkeğe eziyet edilmesi, tevbe edip uslandıkları takdirde onların bağışlanması emredilmekte ve Allah’ın tevbeyi çok kabul eden, kullarını çok esirgeyen olduğu vurgulanarak insanlara acıma ve şefkat ile işlem yapılması öğütlenmektedir.

Müfessirlerin genel kanısına göre hem birinci, hem de ikinci âyette kasdedilen fuhuş, zinâdır. Birinci âyette zinâ eden kadınların ölünceye dek, ya da Allah onların lehine bir yol gösterinceye dek hapsedilmeleri; ikinci âyette de zinâ eden erkeklere eziyet edilmesi emredilmiştir. İslâm’ın ilk zamanlarında zinâ eden kadınlar, evlerde hapsedilir, erkekler ise azarlama, kınama, ayakkabı ile dövme cezâsı ile cezâlandırılırdı. Daha sonra iniş sırasına göre 102. sûre olan Nûr Sûresi’nin: “Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkeğin her birine yüz sopa vurunuz, eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın bu cezâsını uygulama konusunda acıma duygusuna kapılmayınız. Onların cezâlandırılmasına, bir grup mü’min de tanık olsun.” (Nûr: 102/2) âyeti inerek Nisâ Sûresi’nin belirlediği kadınlara hapis, erkeklere eziyet cezâlarını neshedip (kaldırıp) hapse çevirmiştir. Evlilerin recmedileceği hakkındaki hadîs ile de bu son âyetin hükmü, sadece zinâ eden bekârlara özgü kılınmış, evlilere de taşlayarak öldürme cezâsı getirilmiştir[1]. Yani bu âyet de vâhid haberi denilen tek veya bir iki kişinin aktardığı sözle neshedilmiştir. Böylece âdetâ Kur’ân âyetleri zincirleme olarak birbirini neshetmektedir (hâşâ)!

İkinci âyette eziyet edilmesi emredilen iki kişinin iki erkek mi, yoksa birbiriyle zinâ eden erkek kadın mı olduğu hakkında görüş ayrılığı vardır. İkrime, ‘Atâ, Hasan-ı Basrî ve Abdullah ibn Kesîr’e göre bu âyet, birbiriyle zinâ eden erkek ve kadın hakkındadır[2].

Nisâ: 98/15’nci âyette fuhuş yapan kadınlar, eşcinsel kadınlardır. Bunların cezâsı, bunları evde tutmak suretiyle bu tür gayri ahlâkî davranışlarına engel olmaktır. Fuhuş yapan iki erkek ise eşcinsellik (livâta) yapan iki erkektir. Bunların cezâsı da eziyettir: Dil ile hakaret, bir iki tokat vurmak suretiyle herkesin içinde rezîl edip bir daha böyle bir şey yapmalarını önlemektir. Çünkü toplum içinde dövülen, hakaret edilen kişi, artık bir daha o işi yapmağa kolay kolay cesaret edemez. Ayrıca bu cezâ, başkaları için de caydırıcı olur.

Burada zinâ cezâsı henüz belirtilmemiştir. Onun cezâsı, Nûr Sûresi’nde belirtilecektir. Bu suretle âyetler arasında nesh diye bir şey kalmaz. Âyetlerin hepsinin hükmü yerine oturur, uygulama alanı bulur:

1) Eşcinsellik yapan kadınlar, evde gözetim altında bulundurulurlar, evleninceye dek evden dışarı çıkarılmazlar. Eşcinselliğin cezâsı, kadınlar hakkında sürekli gözetim altında tutmak, evden dışarı çıkarmamaktır. Ancak evlendikleri takdirde veya uslanıp bu işten vazgeçtikleri takdirde evde sürekli hapis cezâsından kurtulurlar.

2) Eşcinsellik yapan erkekler, dil ve el ile eziyet ve hakaret edilirler; bir iki tokat vurulmak suretiyle dövülürler.

3) Nûr Sûresi’nin ikinci âyetinin hükmüne göre de birbiriyle zinâ eden erkek kadın yüz sopa vurularak cezâlandırılırlar. Bunların evli, bekâr, genç, ihtiyar olmaları fark etmez.

Bizim kesin kanâatimiz odur ki Araplarda kısas, el kesme cezâları gibi, recm cezâsı da vardı. Belki de Araplar bu cezâyı Yahûdîlerden almışlardı. Çünkü recm Tevrât’ın emridir[3]. Kur’ân, Tevrât’ta bulunan ve Araplarca da uygulana gelen bu çok ağır recm cezâsını hafifletip celdeye (yüz sopaya) çevirince, namus ve geleneklerine son derece bağlı olan Araplar arasında, sonradan Peygamber’in, recmi uyguladığına ve bunu uygulamayı emrettiğine dair rivâyetler üretilmiş, bu rivâyetlerin uydurmalığını bilenlerce yapılan itirazları önlemek için de bu hükmün vaktiyle âyet iken, tanık yetersizliği nedeniyle Kur’ân’a yazılmadığı rivâyeti de üretilip hadîsler arasına katılmıştır. Böylece Tevrât’ın recm cezâsı, İslâm hukukuna da girmiştir.

Özetle: Recm Kur’ân hükmü değildir, eski Arap toplumunun Yahûdîlikten sızma bir geleneğidir. Kur’ân’da üç türlü cinsel ilişkiden söz edilmiştir: Kadınlar arası cinsel ilişki (eşcinsellik: sihâka), erkekler arası cinsel ilişki (eşcinsellik: livâta) ve erkek-kadın arası cinsel ilişki (zinâ). Kur’ân, bunlara ayrı ayrı cezâ belirlemiştir. Bu cezâların hepsi de caydırıcılık ve ıslâh amacına yöneliktir:

1) Nisâ: 98/15. âyette eşcinsellik yapan kadınlara, caydırıcı olmak üzere, ölünceye, ya da Allah onlar yararına bir yol gösterinceye (yani bu gereksinimlerini doyurmak için önlerine evlenme yolunu çıkarıncaya) dek evlerde gözetim altında bulundurulma cezâsı getirilmiştir. Kadınlar arası eşcinselliğin cezâsı, evlerde göz hapsidir. Böylece onların bu işi yapmaları ve bunun toplum içinde yayılması önlenmiş olur. Şayet kadın evlenirse bu ihtiyacı karşılanacağı için artık böyle bir şey yapmaz.

2) Nisâ: 98/16. âyette, eşcinsellik (livâta) yapan erkeklere eziyet cezâsı getirilmiştir ki bunu izah ettik. Bu âyette belirtilen iki kişi, birbiriyle ilişkiye giren iki erkektir, cezâsı da eziyettir.

3) Nûr: 102/2. âyette de gayri meşrû cinsel ilişkiye giren kadın ve erkeğin cezâsı belirlenmiştir. İşte kadın ve erkek arası cinsel ilişkinin adı zinâdır. Ve zinâ eden kadın ve erkekten her birine yüz sopa vurulur. Zinânın cezâsı, Nur 2. âyette belirlenmiştir. Nisâ: 98/15-16. âyetler zinâ ile ilgili değil, cinsler içinde uygulanan eşcinsellikle ilgilidir. Âyetler arasında hiçbir çelişki ve aykırılık yoktur. Hepsi birbirini tamamlar nitelikte bulunan bu âyetler arasında nesih de söz konusu değildir.

Tâ ilk zamanlardan beri recmi kabul etmeyenler mevcuttur. Onlar görüşlerini şöyle kanıtlamaktadırlar:

1) Nisâ 25. âyetin hükmüne göre, evli câriyenin zinâ cezâsı, hür kadınların cezâsının yarısıdır. Dört mezhebin ittifakına göre evli câriyenin zinâ cezâsı hür kadınların zinâ cezâsının yarısı olan 50 sopadır. Câriyenin cezâsı, Nûr Sûresi’nin 2. âyetine göre takdir edilmiştir. Eğer bu âyetin hükmü, recm ile neshedilmiş olsaydı, o zaman câriyenin cezâsının miktarı belli olmazdı. Çünkü yüz sopanın yarısı vardır ama recmin yarısı yoktur.

2) Allah Kur’ân’da çeşitli günâhlar bildirmiş, fakat hiçbirinin hükmünü, zinânın hükmü kadar geniş açıklamamıştır. “Zinâya yaklaşmayınız!” demiş, zinâ edeni cehennemle uyarmış[4]; başkasını zinâ ile suçlayıp sözlerini dört tanıkla ispat edemeyenlerin dövülmesini ve şâhidliklerinin kabul edilmemesini[5]; zinâ eden erkeğin, ancak zinâ eden veya putperest bir kadınla evleneceğini, öyle kadınlarla evlenmenin inananlara yasaklandığını[6]; zinâ suçunun ancak dört şâhidle saptanabileceğini[7] buyurmuştur. Şimdi Allah’ın, bu kadar önemle hükümlerini açıkladığı zinânın, en önemli hükmünü bildirmemesi, kuşkulu bırakması olanaksızdır. Çünkü bu, ihmal edilecek bir husus değildir.

3) “Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkeğin her birine yüz sopa vurun!” âyetinin hükmü geneldir. Bekâr evli, herkesi kapsar. Bu genel hükmün haber-i vâhid (kişi haberi ile) özelleştirilmesi, kısıtlanması bunun yalnız bekârlara özgü kılınması caiz değildir[8].

4) Hâricîlere göre de recm aslâ yoktur. Çünkü Allah’ın Kitâbında mevcut değildir[9].

Esasen Nûr Sûresi’nin ikinci âyetindeki: “Mü’minlerden bir grup da onlara yapılan azâba şâhid olsun!” ifadesi de zinâ cezâsının recm ile öldürme değil, döverek işkence olduğunu gösterir. Ayrıca 8. âyette li‘ân durumunda kocası tarafından zinâ ile suçlanan kadının dört kez yemîn ile inkâr edip, beşinci kez de kocasının yalan söylediğini vurgulamasının, kendisinden azâbı savacağı bildirilmektedir. Bu âyetten, evli kadının zinâ cezâsının, ikinci âyette anılan azâb olduğu anlaşılır. Eğer evli kadının zinâ cezâsı recm olsaydı, kadının inkârının kendisinden azâbı değil, taşlayıp öldürmeyi savacağı ifade edilirdi.

Ahzâb: 97/30’ncu âyette Peygamber’in hanımlarına hitâben, onlardan herhangi biri, bir fâhişe yaptığı takdirde ona iki kat azâbedileceği vurgulanmaktadır. İniş sırasına koyduğumuz âyetlerde, buraya kadar fuhşa (zinâya) bir cezâ belirlenmemişti. Burada artık zinâya bir cezâ belirleneceğine işaret edilmektedir. Çünkü şayet Peygamber hanımlarından biri fuhuş yaparsa, ona öteki kadınlara yapılacak azâb(işkencen)in iki katı azâbedileceği belirtilmektedir. Demek ki fuhuş yapana azâbedilecektir. Bu âyet, Peygamber hanımlarının şahsında yönetici durumunda bulunan, topluma örnek oluşturan insanların âilelerinin davranışlarına dikkat etmeleri gereği konusunda insanları uyarmaktadır. Çünkü onlardan çıkacak yanlış bir davranış, toplumun bozulmasına, ahlâksızlığın yayılmasına neden olur. Onun için Peygamber hanımları, davranışlarına son derece dikkat etmeleri hususunda uyarılmaktadırlar. Bu, hâşâ onlardan herhangi birinin fuhşâ eğilim duyduğu anlamına gelmez. Sadece onların, saygınlığını korumalarına dikkat etmelerinin önemini belirtir.

Demek ki zinânın cezâsı, bekâr, evli herkes için yüz sopadır. Yüce Allah mü’minlere, suçlulara acımadan bu cezâyı uygulamalarını emretmiştir: “Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın bu cezâsını uygulama konusunda acıma duygusuna kapılmayınız.” buyruğu, haddi uygulama hususundadır. Yani acımadan bu haddin uygulanmasını emretmektedir. Fakat bu emir, suçluları merhametsizce dövme anlamına gelmez. Vurmanın gayr-ı müberrih olması (yani şiddetli, sakatlayıcı olmaması) gerekir. Hz. Ömer’in oğlu, zinâ eden câriyesinin ayaklarına vurmuş, oğlu Abdullah kendisine: “Allah ‘Allah’ın cezâsını uygulamada onlara acıma duygusu sizi yakalamasın’ dediği halde nasıl böyle yapıyorsun?” deyince: “Oğlum, Allah bana onu öldürmemi veya sopayı başına vurmamı emretmedi” diye cevap vermiştir[10].

Zânîlerin halk huzurunda dövülmelerinin hikmeti de insanlara ibret olmak ve bu işe eğilim duyanları korkutup caydırmak içindir. Çünkü dövülmek nefse ağır gelir. Halkın huzurunda dövülmek ise insanı son derece mahçup duruma düşüreceği için çok daha ağırdır.

Zinâya ve genel olarak fuhşa had uygulanabilmesi için eylemin dört tanıkla görülerek tesbit edilmesi gerekir. Bu husus da Nisâ Sûresi’nin 15. âyeti ile Nur Sûresi’nin dört ve altıncı âyetlerinde belirtilmiştir.

Hiç kuşkusuz bu had cezâları kendi isteğiyle fuhuş yapanlar hakkındadır. Fakat istemeden, zorla zinâ etmek durumunda kalanlara bir günâh ve cezâ yoktur. Çünkü yüce Allah, zor karşısında inkâr edenin gazaba uğramayacağını, yani günâhkâr olmayacağını bildirmiştir[11]. Hz. Peygamber de Allah’ın, hatâ, unutma ve zor karşısında yapılan işleri affettiğini belirtmiştir[12]. Kur’ân Ansiklopedisi’nin Recm maddesinde daha çok ayrıntı vardır. http://www.suleyman-ates.com/y_b_kurani_kerim_ve_recm.html (Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Recm maddesinden özet)



[1] . İbn Kesîr, Tefsîr: 1/462

[2] . Mücâhid, Tefsîr: s. 149

[3] . Tesniye, 22. bâb.

[4] . Furkan: 42/68

[5] . Nûr: 102/4

[6] . Nûr: 102/3

[7] . Nûr: 102/4, 6; Nisâ: 98/15 (son âyete göre tüm fuhuş eylemleri ancak dört şahidle tesbit edilir. Namus suçlamalarını dört tanıkla ispat edemeyenler cezalandırılırlar).

[8] . Mefâtîhu’l-ğayb: 23/134

[9] . et-Teshîl li ‘Ulûmi’t-Tenzîl: 3/58

[10] . İbn Kesîr, Tefsîr: 3/263

[11] . Nahl: 70/106

[12] . İbn Mâce, Talâk: 16

“Hz. Peygamber’in recmettirdiği yolundaki rivayetlerin hepsi bir iki kişinin aktarımı olup çelişkilerle akıl ve mantığa aykırı şeylerle dolu, Yahudilerden Araplara geçmiş olan geleneğin, Peygamber sözü (Hadîs) biçimine sokulmasından ibaret sözlerdir.

Hem günah, sadece dışta görünür eylemden mi ibarettir? Günah, insanın içini, düşüncesini kirleten şeydir. Hz. İsa’nın huzuruna zinayla suçlanan bir kadın getirmişler, Tevrat’ın hükmüne göre bunu recmettirmesini söylemişler. Hz. İsa, “Haydi, hiç günah işlememiş kimseler, bu kadına taş atsın” demiş. Kimse taş atamamış. Çünkü aslında ötekiler, o zavallı kadından daha günahkârdılar ama günahlarını gizleyebilmişlerdi. O zavallı, günahını gizleyememişti.

Hz. İsa, asıl günahın düşünce kirliliği olduğunu belirtmiştir: “Zina etmeyeceksin denildiğini işittiniz. Ben size derim: Bir kadına şehvetle bakan her adam, zaten yüreğinde onunla zina etmiştir” (Matta: 5/27-29). İnanan erkek ve kadınların kötü düşünceyle bakmamalarını, kötü bakışlarını yummalarını emreden (Nur: 30-31) Kur’ân da aynı şeyi vurgulamaktadır.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -1/9/2003)

posted in TAŞLAYARAK ÖLDÜRMEK(RECM) | 0 Comments

7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’A AYKIRI HADİSLER

Hadis, genel olarak Hz. Peygamberin sözlerine denilmektedir. Hz. Muhammed, bir peygamberdir, onun insanlıkla ilgili sözleri de “DİN” olarak değerlendirilmektedir.

Hz. Muhammed’in sözleri yanlış olacak olsa Allah müdahale eder ve yanlış olduğunu ayetleriyle ortaya koyardı. Eğer Allah’a rağmen bu sözlerinde ısrar ederse peygamberlik görevi sona ererdi. Oysa peygamberler insanların erdemli, onurlu, ahlaklı yaşamaları için tarihin akışını değiştiren en büyük önderler ve en cesur devrimcilerdir.

69Hakka/44-45-“Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik. Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı.”

Bir insan veya bir düşünce sayesinde insanların çıkar sağlama olasılığı varsa onu istismar edenlerin sayısı da bu doğrultuda artmaktadır. Onun adına sözler uydurulmakta, onun adına kahramanlar, din ve vatan düşmanları türetilmektedir.

Hadis, söz demektir. Hadis-i şerif ise “şerefli söz” demek. Allah’ın seçtiği bir insan, hayatında onurlu-şerefli sözler söylemiş olmalıdır. Ancak onun adına uydurulan sözlere bakarsanız, onun sözlerini ancak insan ve kadın düşmanları söyleyebilir. Böylesi sözler olsa olsa şerefli değil “onur kırıcı ve aşağılık sözler” olarak nitelenebilir. Böyle bir durumda bu sözleri Hz. Peygamberin değil onu uyduranların düşünce ve inançları olarak görüyoruz.

Uydurulan bu hadislerle uydurulmuş, türetilmiş bir din oluşmuştur. Uydurma hadislerle nice insanların umutları sönmüş, nice aileler yıkılmış, nice insanlar nice acılar çekmiş ve yıkımlar yaşamışlardır. Hadisler din olarak, dinin esası olarak görüldüğü için aileler bu doğrultuda şekillenmiş, bunun sonucunda en fazla zararı, insan eğitimi açısından kadınlar ve insanlığın gelişimi açısından bilimsel çalışmalar görmüştür.

Aşağıda Kur’an’a uygun ve Kur’an’a aykırı hadislerden bir demet sunuyoruz. Hadisten sonra gelen ilk numara, hadis numarasını diğer adlar hadis kaynaklarını göstermektedir. Hadis numaralarında Akçağ Yayınları arasında çıkan ve en sağlam hadis kitapları olarak bilinen KÜTÜB-Ü SİTTE(Altı Hadis Kitabı: Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesaî, İbn Mace, Ebu Davud) esas alınmıştır. Her hadisin sonunda verilen ayet numaraları, hadisin, Kur’an’daki hangi ayete aykırı geldiğini göstermektedir:

 

KUR’AN ‘A AYKIRI HADİSLER

 

1) Kadında, atta ve evde uğursuzluk vardır. [1995-6617-İbn Mace-1995/1993 c.17 s.218 /6617], [Buhârî-Müslim-Ebû Davud-Tirmizî-Nesâî] Bk. Kur’an-27/47 7/131

2) Namazın önünden kadın, eşek, siyah köpek, Yahudi veya domuz geçerse namaz bozulur. [2732-Buhârî-Müslim-Muvatta-Ebû Dâvud-Tirmizî-Nesâî] [2743-[Müslim-Ebû Dâvud-Tirmizî-Nesâî-İbnu Mâce] [6237- Müslim-Ebu Davud-Tirmizi-Nesai-İbn Mace] Bkz. Kur’an-107/4-6

3) Erkeğe karısını niçin dövdüğü sorulmaz. [3299-Ebu Dâvud] Bkz. Kur’an-33/58

4) İnsanın insana secde etmesi uygun olsaydı, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.[3293-Tirmizî] Bk. Kur’an-27/24

5) Kadınların akılları kıt ve dindarlıkları eksiktir. [3307-Ebu Dâvud-Müslim-Buharî-İbnu Mâce] Bkz. Kur’an-39/18 4/1 49/11

6) Cehennemdekilerin çoğu kadınlardır. [5374-Buhârî-Müslim-Nesâî-Muvatta-İbn Mace] [2075-Buhârî-Müslim] Bkz. Kur’an-7/179 72/15 33/35

7) Cennette en az kadınlar vardı. [3309-Müslim] Bkz. Kur’an-7/179

8 ) Kadınlar sizin yanınızda esirler gibidirler [3303-Tirmizî] Bkz. Kur’an-4/1 49/11

9) Ey kadınlar, sizler cehennem odunusunuz. [3039-Buhârî-Müslim-Ebû Dâvud-Nesâî] Bkz. Kur’an-72/15

10) Erkek bebeğin sidiğini temizlemek için birkaç kez su serpin; kız bebeğin sidiğini temizlemek için çitileyin. [3506-Buhârî-Müslim-Muvatta-Ebû Dâvud-Tirmizî-Nesâî] [3507-Ebû Dâvud] [527-6162-İbn Mace] Bkz. Kur’an-6/139 16/58 43/17

11) Oğlan çocuğu için birbirine denk iki kurban, kız çocuğu için bir kurban gerekir. [3970-Ebû Dâvud-Tirmizî-Nesâî] Bkz. Kur’an-6/139 16/58 43/17

12) Erkeklere kadınlardan daha zararlı fitne bırakmadım. [3308-Buharî-Müslim-Tirmizî] Bkz. Kur’an-4/1 49/11

13) Kadın bir günlük yola mahremi olmadan seyahat edemez. [2194-Buhârî-Müslim-Muvatta-Ebû Dâvud-Tirmizî-] Bkz. Kur’an-33/35

14) Kadın avrettir, dışarı çıktı mı şeytan muttali olur. [3443-Tirmizî]

15) Altın ve ipek, erkeklere haramdır. [3597-7071-Ebu Dâvud- Nesâi-İbn Mace] Bkz. Kur’an-7/31-32 22/23

16) Altın ve ipek iman eden herkese yasaktır. [143-Buhârî-Müslim-Ebu Dâvud-Nesâî-Buhârî-Müslim-Tirmizî-Ebu Dâvud-Nesâî-İbnu Mâce] [2159-Buhârî-Müslim-Tirmizî-Nesâî] Bkz. Kur’an-7/31-32 22/23

17) Ey kadınlar süs eşyanız altın ve ipek değil, gümüş olmalıdır. [2104-Nesâî] [2106-Ebû Dâvud-Nesâî] Bkz. Kur’an-7/31-32 22/23

18) Ayakta su içmeyin. Biriniz ayakta su içerse, hemen kussun. [2246-Müslim] Bkz. Kur’an-7/31

19) Eti bıçakla kesmeyin. [3188-Ebu Davud]

20) Biriniz kötü bir rüya görürse, uyanınca sol tarafına üç kez tükürsün. [3910-7169-İbn Mace]

21) Ateşte pişeni yiyince abdest alın. [481-6147-İbn Mace] Bkz. Kur’an-5/6 4/43

22) İçinizin irinle dolması şiirle dolmasından iyidir. [Buhari-Müslim-Ebu Davud-Tirmizi- İbn Mace-Darimi] Bkz.Kur’an-26/224-227

23) Yönetici, Kureyş ‘ten olmalıdır. [4544-Tirmizî] [Buhari-Müslim-Tirmizi] Bkz.Kur’an -4/58

24) İki yöneticiye birden onay verildi mi, birini öldürün. [1710-Müslim] [1711-Müslim] Bkz.Kur’an-5/32

25) Toplum içinde casusvari gizli bir şey söyleyeni öldürün. [1118-Buhârî-Müslim-Ebu Dâvud-İbnu Mâce] Bkz. Kur’an-5/32

26) Çoktanrıcıların yaşlılarını öldürün. [1048-Ebu Dâvud-Tirmizî] Bkz. Kur’an-2/256 10/99

27) Hırsızlıkta ısrar edenleri öldürün. [1631-Ebû Dâvud-Nesâî] Bkz.Kur’an-5/38

28) İçki içmede beşinci kez ısrar edenleri öldürün. [1643-Ebû Dâvud-Tirmizî] Bkz.Kur’an-2/219 4/43 5/90

29) Kur’an okudukları halde traş olanları öldürün. [4816-Buhâri-Müslim-Muvatta-Nesâî-Ebu Dâvud] Bkz. Kur’an-4/93 5/32

30) Zina edenleri öldürün. [1623-Tirmizî] [1601] Bkz.Kur’an-24/1-3 4/93 5/32

31) Evliyken zina edenleri taşlayarak (recmederek) öldürün. [1111-Buhârî] [1606-Buhari-Müslim-Tirmizi-Ebu Davud-Nesai-İbn Mace] Bazı nedenlerden dolayı vazgeçildi. [1609-Muvatta] [1597-Ebu Davud] [1598-Tirmizî-Ebu Dâvud-Nesâî-İbnu Mâce] Bkz.Kur’an-24/1-3 4/93 5/32

32) Namazı terkedenler öldürülebilir. [2117-Ebû Dâvud] Bkz.Kur’an-19/59 4/93 5/32

33) Dinden dönenleri öldürün. [1585-Muvatta] [1558-Ebu Dâvud-Nesâî] [676-Nesâî] [1586-Ebu Dâvud-Nesâî] Bkz.Kur’an-5/54 2/256 5/32 10/99

34) Eşcinsellik yapanları öldürün. [1614-Tirmizî-Ebû Dâvud] Bkz.Kur’an-27/55-56

35) Birliği bozanı, tefrika çıkaranı öldürün. [1711-Müslim] [4775-Müslim-Ebu Davud-Nesâî] Bkz.Kur’an-3/103-105 30/32 6/159

36) Müslüman cinlere üç gün süre verin. Yine de görünürlerse, onları öldürün. [4941-Müslim-Muvatta-Ebu Davud] Bkz.Kur’an-72/1-19

37) Namazı terkeden kafir olur. [2356-Tirmizî-Nesâî-İbnu Mâce] [2357-Tirmizî] [2355-Tirmizî-Ebû Dâvud-İbnu Mâce] Bkz.Kur’an-19/59

38) Namazı terkeden müşrik(Allah ‘a ortak eden) olur. [2354-Müslim-Ebû Dâvud-Tirmizî] [1080-6307] Bkz.Kur’an-19/59

39) 10 yaşında namazı terkeden çocuklarınızı dövün. [2336-Ebû Dâvud-Tirmizî] Bkz.Kur’an-2/256

40) Yüz sene sonra yeryüzünde kimse kalmayacak. [5029-Müslim-Tirmizî-Buhari-Ebu Davud] Bkz. Kur’an-31/34 46/9

41) Güvercin şeytandır. [5331-Ebu Davud-İbnu Mace]

42) Av, koyun ve çoban köpekleri dışındaki köpekleri öldürün. [4949-Buhârî-Müslim-Muvatta-Tirmizî-Nesâî] Bkz.Kur’an-18/18

43) Peygamber hainlerin yakılmalarını emretti, sonra caydı. [1060-Buhârî-Ebu Dâvud-Tirmizî] Bkz.Kur’an-4/107

44) Peygamber teröristlerin gözlerinin oyulmasını emretti ve deve sidiğini içmeyi uygun gördü. [1587-Buhârî-Müslim-Tirmizî-Ebû Dâvud-Nesâî-İbnu Mâce] [1588-Ebu Dâvud-Nesâî] Bkz.Kur’an-2/190 9/10

45) Yılanı öldürmeyen bizden değildir. [4944-Ebu Davud] Bkz.Kur’an-2/29

46) Yılanları ve kertenkeleyi öldürün. [4948-Müslim-Ebu Davud-Tirmizî] [4943-Ebu Davud-Nesâî] Bkz.Kur’an-2/29

47) Kocanın vücudu irin olsa, kadın da onu yalasa yine de hakkını ödeyemez. Müsned, V, 239

ÖLDÜRMEYLE İLGİLİ UYDURMA HADİS ÖRNEKLERİ

1. Namazı terk eden dinden çıkar-2354-2355-2356-2357-1080/6307

2. On yaşında namaz kılmayan çocuklarınızı dövün-2336

3. İslam ‘dan döneni öldürün-1585-1586-1558-676

4. Beşinci kez ısrarla içki içeni öldürün-1643

5. Peygamber deve sütünü ve sidiğini içmeyi tavsiye etti-1587(Buhari-Müslim)

6. Yaşlı müşrikleri öldürün-1048

7. Sahabeyi öldüren ve İslam’dan dönenlerin gözlerinin oyulmasını, ellerinin kesilmesini ve öylece ölüme terk edilmelerini emretti-1587

8. İki kişi yöneticilik iddiasına girerse ikincisini öldürün-1710

9. Birliği bozanı öldürün-1711

10. İhtilaflı günlerde Kur’an’a çağıranları –ki onlar traş olurlar- öldürün-4816-4817(Buhari-Müslim)

11. Yılanları öldürün-4943

12. Hırsızı önce öldürün dedi, sonra vazgeçti elini kesin dedi, sonra öldürün dedi ve öldürüldü-1631

13. Üç kez uyarıdan sonra görünen cinleri öldürün-4941(Müslim)

14. Peygamber iki kişiyi önce yakmalarını emretti, sonra vazgeçti onları öldürün dedi-1060(Buhari)

15. Evliyken zina edeni taşlayarak(recm) öldürün-1611-1606(Buhari-Müslim)

16. Eşcinseli öldürün-1614

17. Yakın akrabasıyla birlikte olanı öldürün-1601- 1623

posted in RİVAYETLER(Hadis) | 20 Comments

7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Hadis, genel olarak Hz. Peygamberin sözlerine denilmektedir. Hz. Muhammed, bir peygamberdir; onun insanlıkla ilgili sözleri de “DİN” olarak değerlendirilmektedir.

Hz. Muhammed’in sözleri yanlış olacak olsa Allah müdahale eder ve yanlış olduğunu ayetleriyle ortaya koyardı. Eğer Allah’a rağmen bu sözlerinde ısrar ederse peygamberlik görevi sona ererdi. Oysa peygamberler insanların erdemli, onurlu, ahlaklı yaşamaları için tarihin akışını değiştiren en büyük önderler ve en cesur devrimcilerdir.

69Hakka/44-45-“Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik. Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı.”

Bir insan veya bir düşünce sayesinde insanların çıkar sağlama olasılığı varsa onu istismar edenlerin sayısı da bu doğrultuda artmaktadır. Onun adına sözler uydurulmakta, onun adına kahramanlar, din ve vatan düşmanları türetilmektedir.

Hadis, söz demektir. Hadis-i şerif ise “şerefli söz” demek. Allah’ın seçtiği bir insan, hayatında onurlu-şerefli sözler söylemiş olmalıdır. Ancak onun adına uydurulan sözlere bakarsanız, onun sözlerini ancak insan ve kadın düşmanları söyleyebilir. Böylesi sözler olsa olsa şerefli değil “onur kırıcı ve aşağılık sözler” olarak nitelenebilir. Böyle bir durumda bu sözleri Hz. Peygamberin değil onu uyduranların düşünce ve inançları olarak görüyoruz.

Uydurulan bu hadislerle uydurulmuş, türetilmiş bir din oluşmuştur. Uydurma hadislerle nice insanların umutları sönmüş, nice aileler yıkılmış, nice insanlar nice acılar çekmiş ve yıkımlar yaşamışlardır. Hadisler din olarak, dinin esası olarak görüldüğü için aileler bu doğrultuda şekillenmiş, bunun sonucunda en fazla zararı, insan eğitimi açısından kadınlar ve insanlığın gelişimi açısından bilimsel çalışmalar görmüştür.

Aşağıda Kur’an’a uygun ve Kur’an’a aykırı hadislerden bir demet sunuyoruz. Hadisten sonra gelen ilk numara, hadis numarasını diğer adlar hadis kaynaklarını göstermektedir. Hadis numaralarında Akçağ Yayınları arasında çıkan ve en sağlam hadis kitapları olarak bilinen KÜTÜB-Ü SİTTE(Altı Hadis Kitabı: Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesaî, İbn Mace, Ebu Davud) esas alınmıştır:


KUR’AN ‘A UYGUN HADİSLER

1. Allah ‘a ortak etmeyin. [5231-Buharî- Müslim- Nesaî-Ebu Davud]

2. Gösteriş olsun diye iş yapanın tüm yaptıkları boşa gider. [2002-Müslim-Tirmizî-Nesâî]

3. Uğursuzluğa inanmak şirktir. [[4093-Ebu Dâvud-Tirmizî]

4. Peygamber ‘in, geleceği bildiğini iddia eden Allah hakkında yalan uydurmuş olur. [5160-Buhârî-Müslim-Tirmizî]

5. Din konusundaki anlaşmazlıklarda size Kur’an yeterlidir. [5424-Buhârî-Müslim-Nesâî] [4727-Muvatta-Müslim] [5406-Buharî-Müslim]

6. Dinle ilgili sorunların çözümünde önce Kur’an ‘a, Kur’an ‘da bulunamazsa Peygamber ‘in yaşamına, orada da bulunamazsa, mantıksal bir çözüme gidilir. [4896- Ebu Dâvud-Tirmizi]

7. Hikmetli söz(ilim), mü’minin yitiğidir, nerede bulursa alır [4115-Tirmizî]

8. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin. [75- Buhârî-Müslim]

9. Sizden biriniz, kendisi için istediği bir şeyi kardeşi için istemedikçe, gerçek mü’min olmaz. [3313-Buhari-Müslim-Ebu Dâvud-Tirmizî]

10. İşçiye ücretini alınteri kurumadan veriniz. [2443-6750]

11. Müslüman, Müslüman’a zarar vermez ve onu rahatsız etmez. [33-Buhârî-Müslim-Ebu Dâvud-Nesâî]

12. Gerçek mü’min, eliyle, diliyle herkesin güvende kaldığı kimsedir. [32-Tirmizî-Nesâî]

13. Güçlü olmak rakibini değil, öfkesini yenmektir. [4314]

14. Fal baktıranın 40 gün ibadeti geçersizdir. [2238-Müslim]

15. Allah, sizin şekillerinize ve kalıplarınıza bakmaz; ama o sizin kalplerinize ve yaptığınız işe bakar. [3312-Buharî-Müslim-Ebu Dâvud-Tirmizî]

16. Sizden birisi, bir kötülük görürse, onu eliyle, gücü yetmiyorsa diliyle değiştirmeye çalışsın. Buna da gücü yetmiyorsa, içinden ona karşı nefret duysun. Ancak bu, imanın en alt seviyesidir. [90-Müslim, İman 80, (50).] [89-Buhari-Müslim-Ebu Dâvud-Tirmizî-Nesâî-İbnu Mâce]

17. Münafığın(ikiyüzlünün) alameti(belirtisi) üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz. Emanet edildiği zaman ihanet eder. [5765-Buharî-Müslim-Ebu Davud-Tirmizî-Nesâî]

18. Ameller, niyetlere göredir. İyi iş yapan karşılığını görür. [5751-Buhârî-Müslim-Ebu Dâvud-Tirmizi-Nesâî]

19. Kur’an ‘ın haram kıldığını helal kılan, helal kıldığını haram kılan Kur’an ‘a inanmamıştır. [435- Tirmizî]

20. Allah ‘ın helal kıldığını haram kılmak, şirktir. [5936-Müslim]

21. Kur’an ‘ın haram kıldığını haram, helal kıldığını helal gören cennete girer. [424- Tirmizi]

22. Sihir, büyü, falcılık şirktir.[2237-Nesâî] [3984-Tirmizî-İbnMâce] [4036-Ebu Dâvud]

23. Okuyup üflemeler ve muskalar şirktir. [4035-Ebu Dâvud] [4034-Müslim] [4037-Tirmizî] [3530-7048] Bkz. Kur’an-33/17

24. Riyakâr ve kibirli, asla cennete giremez. [5218-Müslim-Ebu Dâvud-Tirmizi] [2007-Buhârî-Müslim-Muvatta-Tirmizî-Ebû Dâvud]

25. Riyakarlık ve kibir, Allah ‘a ortak etmektir. [5182-Müslim-Ebu Dâvud-Tirmizi] [3989-7196]

26. Peygamberleri methedip putlaştırmayın. [5392-Buhârî] [5394-Tirmizî] Kimseyi methetmeyin. [5393-Buhârî-Müslim-Ebu Davud]

27. Irkçılık ve bölücülük yapmayın. [4798-Müslim-Nesâî] [4800-Ebu Davud]

28. Dinde bölünüp kamplaşmayın. [4777-Tirmizî]

29. Yalandan uzak durun. [5872-Buhari-Müslim-Ebu Davud-Nesâî]

30. Yalancı şahitlik, Allah ‘a ortak etmek kadar büyük bir suçtur. [4910-Tirmizî-Ebu Davud-İbnu Mace]

31. Aşırı sevgi, kişiyi kör ve sağır yapar. [5903-Ebu Davud]

32. Aşırı cimrilik ve şiddetli korku, gelişime engeldir. [5885-Ebu Davud]

33. Ya hayır konuş, ya da sus. [5910-Tirmizî]

34. Dedikodulara ve söylentilere inanmayın. [5900-Buhârî-Müslim]

35. Yahudi ve Hıristiyanlar hangi hataları yaptılarsa siz de aynı hataları yapacaksınız. [4777-Tirmizî] [3994-7200]

36. Peygamber, kendisine efendi denilmesine izin vermedi. Efendi Allah ‘tır dedi. [5391-Ebu Davud]

37. Beni hiçbir peygamberden üstün tutmayın. [4338-Buhârî-Müslim-Ebu Dâvud] [4346-Ebu Davud]

38. Komşusu açken, karnı tok yatan bizden değildir.

39. Kur’an teganni ile okumaktan amaç, açıktan okumaktır. [418-Buhârî] [906]

40. Kur’an ‘ı uygulamak amacıyla okumamak, Yahudi ve Hıristiyanlara benzemektir. [4139-Tirmizî]

41. Sağlam bilgi, şeytana karşı ibadetten daha güçlüdür. [4104-Tirmizî]

42. Kur’an ‘ı anlamaya gayret edin. [915-Buharî-Müslim-Tirmizî-Ebû Davud]

43. Kur’an ‘ı anlamadan okumayın. [918-Müslim-Ebû Davud] [4124-[Buhârî] [4125]

44. Abdestsiz Kur’an tutulabilir ve okunabilir [3773-Buhâri] [3890-Müslim-Ebu Davud-Tirmizi-Nesai (Hadis No.3862) (İbrahim Canan çevirisi C.11 s.120 Hadis no:3890 c.3 Hadis No.3890)]

45. Yatarak Kur’an okunabilir. [4300-Buhari-Müslim-Ebu Davud-Nesai]

46. Abdest alırken ayaklar meshedilir. [3708-Ebu Dâvud-] [3697-Müslim-Ebû Dâvud-Tirmizî-Nesâî] [3702-Ebû Dâvud-Tirmizî] [3711]

47. Uyumak, abdesti bozmaz. [3675-Müslim-Ebû Dâvud-Tirmizî] [3678-Tirmizî-Ebû Dâvud-Nesâî]

48. Kabirlerin(mezarlar) üzerine veya yanına cami yapmak lanetlenmiş ve Yahudi ve Hıristiyanların tutumu olarak gösterilmiştir. [2698-Buhârî-Müslim-Ebû Dâvud-Nesâî]

49. Oruçlu iken yıkanılabilir. [3196-Buharî-Müslim-Muvatta-Ebu Dâvud-Tirmizî-Nesâî]

50. At ve eşek eti yenilebilir. [3915-Buhârî-Müslim-Nesâî] [3916-Ebû Dâvud-Nesâî-Tirmizî]

51. İki günü bir olan ziyandadır.

52. Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz…

posted in RİVAYETLER(Hadis) | 0 Comments

7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

75. Soru:Peygamberimizden kaldığı söylenen, sakal, hırka ve benzeri şeyleri ziyaret etmek ne anlama gelebilir, doğru mudur? SakaFın dinimizdeki yeri nedir? Ne anlam ifade eder?”

Cevap: Peygamberimizden kaldığı söylenen sakal (lihye), Hz. Peygamber’in, özellikle ömre ve hac sırasında traş olurken kesilen sakal ve saçlarıdır. Bunları bazı sahâbîler saklamışlar, onlardan sonra öğrencilerine kalmış, sonra bunlar çeşitli yerlerde camilere konmuştur. Bunlar aslında Peygamber’in sakalından ziyade saçlarıdır. Peygamberimizin saçları uzun­du ki bunları örerdi. Sonra bu örükleri kestirmiştir. İşte bunlar, bu arada kısalttığı sakalından düşen tüylere hep lihye-i saadet (sakal-ı şerîf) denmiştir. Camilerden gösterilenlerin hepsinin gerçekten Peygamber’in saçı veya sakalı olduğu kuşkuludur. Herhangi bir şeyin putlaştırılmasını şiddetle meneden Hz. Peygamber’in, saç ve sakallarının toplanmasına razı olduğu da gerçekten kuşkuludur. Kendisinin resmi dahi olsa yırtılıp atılmasını emreden Peygamber, saç ve sakalının toplanmasına nasıl mü­sâade etmiştir? Bu bakımdan, Peygamber’in sakalı diye gösterilen tüylerin, gerçekten ona âidolduğu kuşkuludur. Buhârî ve Müslim’in rivayetlerine göre Hz. Âişe, Peygamber kabrinin mescid yapılması (kabre doğru namaz kılınarak kabre tapılması) korkusu olmasaydı, Peygamber, odasına gömül­mez, kabri, herkesin görebileceği şekilde açıkta olurdu.[244]

Bunlar, gerçekten Peygamber’in saçı veya sakalı olsa bile dinen bir anlam ifade etmez. İslâm’a göre Peygamber’in ruhu, fiziksel cismini bırakarak fiziksel dünyadan ayrılmıştır. Peygamber de dahil herhangi bir fizik varlığı kutsamak tevhîd inancına aykırıdır. Peygamber, kendi resminin dahi yırtılıp atılmasını istemiştir. Çünkü Peygamber’in resmi olsaydı önce sadece anımsamak için ona bakılır, zamanla da bu saygı tapınmaya varırdı.

Sakal diye gösterilen şeylerin, gerçekten Peygamber’in sakalı olduğu kuşkuludur. Onun sakalı olsa bile bunlara aşırı saygı, Allah’tan başkasına tapınma anlamına gelir ki haramdır. Bu, putataparlığa yol açar. Ama gösterilen sakala, uzaktan bakıp Peygamber’i anımsamak ve ona salât ve selâm getirmekte bir sakınca yoktur. Fakat herkesin kuyruğa girip o sakalın bulunduğu şişeyi öpmesi harama yakın bid’attir. Bundan kaçınmak gerekir. Ayrıca insan sağlığı bakımından da bu zararlıdır. Çünkü o şişeyi öpenler içinde geçici hastalığı olanlar bulunabilir, onun öptüğü yeri bir başkası da öperse sağlamlara hastalık bulaşır. Dinde yeri olmayan ve sağlık açısından da zararlı olan bu bid’atten kaçınmak gerekir.

Sakalın dinde yerine gelince, önce belirttiğimiz üzere Sakal fıtrî (doğal) sünnettir. Dinin temel bir öğesi değildir. Öyle olsaydı Kur’ân’da namaz kılma, zekât verme, hacca gitme, abdest alma gibi sakal salma emri de olurdu. Böyle bir emir olmadığına göre sakal, Peygamber döneminde erkeklerin vazgeçilmez bir geleneği ve erkeklik simgesi idi. Bu tür kılık kıyafetler, zamana göre değişiklik gösterebilir. Sırf sakal ile insan Allah katında sevap kazanamayacağı gibi, sakalsız olmasından ötürü de eğer temel dini görevlerini yapıyorsa günâh işlemiş olmaz.

Hz. Peygamber’in “Bıyıklarınızı kısaltın, fakat sakalınızı uzatın” sözü, dini bir emir değil, o zaman düzensiz olarak bıyığı ve sakalı uzatanlara bir yol göstermedir. Peygamber, bıyıkların, ağzı örtüp yiyecek ve içeceklere batması, ayrıca göze hoş gelmeyen bir manzara sergilememesi için böyle buyurmuştur. Ama bu, sakalı olanlar için bir yönetmeliktir. Sakalı olma­yanlar için böyle bir zorunluluk yoktur. Çünkü kılık kıyafet, örfe göre değişir. Dince zorunlu o|an bir kılık kıyafet yoktur. Dinin belli yüküm­lülükleri vardır. Onları uygulayanlar, Allah’ın rızâsına erer, cennete girerler. [245] (Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Sualler ve Cevaplar)

posted in SAKAL-I ŞERİF | 1 Comment

7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

 

MESCİD-İ AKSA VE Cİ’RANE

 

Kaynaklar, Mescid-i Aksâ’nın, Süleyman Ma’bedi olduğunu söylüyorlarsa da Peygamber Efendimizin döneminde Süleyman Ma’bedi, bir harabeden ibaret olup adı Mescid-i Aksa değildi. Zaten konu başına yazdığımız İsrâ Sûresi’nin 7. âyeti de Mescid’in düşman tarafından harâbedildiğini belirtmektedir. Gerçi âyette Süleyman Ma’bedi, mescid olarak anılmakta ise de Mescid-i Aksa şeklinde özel bir unvanla anılmamaktadır. Kur’ân’da mescid, ma’bed anlamında kullanılmıştır. Bu bakımdan Süleyman Ma’bedi de elbette mescittir. Fakat bu Ma’bed’in, Hz. Peygamber’in yürütüldüğü Mescid-i Aksa olduğuna dair Kur’ânî bir kanıt yoktur.

Hz. Ömer döneminde Süleyman Ma’bedinin yerine yapılan mescide, Mescid-i Aksa adı verilmiştir. Bu durumda Hz. Peygamber döneminde Mescid-i Aksa olmadığına göre İsrâ Sûresi’nin bu ilk âyetinde sözü edilen Mescid-i Aksâ’nın, Süleyman Ma’bedi’nden ayrı bir mescid olması gerekir.

Alfred Guillaume, bir araştırma yazısında Mescid-i Aksâ’nın yeri hakkında iki kaynaktaki rivayete dikkat çekmektedir. Bu kaynaklardan biri (Tarih araştırmacısı) Vâkıdî’nin Mağâzîsi, diğeri de Ebû’l-Velîd Ahmed ibn Muhammed el-Ezrakî’nin (ö. 212, 217 veya 219 (v. 250/864) )nin, Ahbâru Mekke adıyla basılan kolleksiyonudur.

Vâkıdî (130-201/747-823), Hz. Peygamber’in, Zî’1-Ka’de’nin son beş günün­de, Perşembe günü Ci’râne’ye gelip orada onüç gece kaldıktan sonra, karşı yakada bulunan Mescid-i Aksâ’ya geçip orada ihrama girdiğini, Resullah’ın namazgahının Ci’râne’deki (Cirane’ye Mekke’ye 29 km uzakta) Mescid-i Aksa olduğunu; Mescid-i Ednâ(Yakın Mescid) adını taşıyan Mescidi ise Kureyşli bir adamın yaptığını; Resulullah’ın, Ci’râne Vâdîsini ihrâmsız geçmediğini yazıyor.

Ezrakî ise bu konuda şöyle diyor: “Mücâhid’le birlikte Ci’râne’de Vâdî’nin arka tarafından ihrama girmiş olan Muhammed ibn Târik, Hz. Peygamber’in de buradan ihrama girdiğini söylemiş ve demiştir ki:’Ben, Ci’râne’de birlikte ihrama girdiğim Mücâhid bana dedi ki: Mescid-i Aksa, Vâdî’nin öte yakasında, Peygamber’in namaz kıldığı yerdir. Bu Mescid-i Ednâ(Yakın Mescid) ise Kureyşli bir adamın bir duvar çevirerek yaptığı namazgahtır. ( Alfred Guillaume, Where vvas al-Masjidd al-Aqsâ, Al-Andalus dergisi, sayı: 18, s. 323-336.)

Bu durumda Mescid-i Aksa, ne Kudüs’teki Süleyman Ma’bedi, ne gökte bir ma’bed’dir. Hz. Peygamber’in, zaman zaman gidip namaz kıldığı, Ci’râne Vadisinde bir namazgahtır. Ci’râne Vâdîsinin Arafat yakınında bulunan kıyısında, bir Kureyşli tarafından yapılan mescide Mescid-i Ednâ, Hz. Peygamber’in namaz kılıp ihrama girdiği namazgahına da Mescid-i Aksa denmiştir.

Ancak âyette bunun, çevresi mübarek kılınan bir mescid olduğu söyleniyor. Bu bereketlilik sıfatı, Mekke’deki Mescid-i Haram için de kullanılmıştır: “Doğrusu insanlara (ma’bed olarak) ilk kurulan ev, Mekke’de olandır. Âlemlere uğur, bereket ve hidâyet kaynağı olarak kurulmuştur.” (Âl-i İmrân: 96) Aynı kentte ve Hac Vakfesinin yapıldığı Arafat yöresindeki bir mescid için de bu sıfatın kullanılması gayet doğaldır. Çünkü insanların toplanıp duaya durdukları bu yerde aynı zamanda satıcılar çeşitli ürünler satar, ekonomik bir canlanma, bolluk, bereket olur.

Eğer Mescidi Aksa, Ci’râne’de, Hz. Peygamber’in, zaman zaman gidip namaz kıldığı yer ise, İsrâ olayı, Hz. Peygamber’in, bir gece, içine düşen güçlü bir arzu ile kalkıp Ci’râne mescidine bedenen gelmesidir. Bu yürüyüşü, Allah’ın içine düşürdüğü arzu ile olduğundan “Allah, kulunu yürüttü” şeklinde ifade edilmiştir. Çünkü O’nun şevkiyle olmuştur. Nitekim yine Allah’ın ilhâmıyla Bedir Savaşına çıkması da “Allah’ın, kendisini evinden çıkardığı” şeklinde ifade edilmiş.

 

Enfâl 5 de “Nitekim hak uğruna (savaşa gitmek için) Rabbin seni, evinden çıkardı…” buyurulmuştur.

“O, kulunu geceleyin Mescid-i Harâm’dan, Mescid-i Âksâ’ya yürüttü.”söylemiyle, “Rabbin seni evinden çıkardı” söylemi arasında bir fark yoktur.

 

 

Nasıl ikincisi, Peygamber’in, Allah’ın vahiy veya ilhâmıyla evinden çıkıp Bedir’e gittiğini belirtiyorsa, birincisi de Peygamber’in, gecenin bir kısmında Allah’ın ilhamı ve dürtüsüyle Peygamber’in, geceleyin kalkıp Mescid-i Aksa’ya yürüdüğünü belirtiyor.

 

İkincisinde nasıl, havada uçurma, kaçırma yoksa, birincisinde de yoktur. Eğer öyle bir şey olsaydı, “Kulunu uçurdu” denilirdi.

 

Peygamber Efendimiz, Ci’râne’deki Mescid’e vardıktan sonra tıpkı Necm Sûresinin 18. ayetinde “Andolsun, onu bir inişinde daha görmüştü; Sidre-tü’l-Müntehâ(uzak ağaç)ın yanında, ki onun yanında oturulacak bahçe vardır. Sidre’yi kaplayan kaplıyordu. (Muhammed’in) Göz(ü) şaşmadı ve azmadı. Andolsun, Rabbinin büyük âyetlerinden bazılarını gördü.” âyetlerinde anlatıldığı üzere Hirâ Dağı yakınındaki Sidret’l-Müntehâ’da olağanüstü olaylara şâhid olduğu gibi, bir gece Allah’ın yönlendirmesiyle geldiği bu Ci’râne’deki Mescid-i Aksâ’da da olağanüstü olaylara şâhid olmuştur.

 

Nasıl Hz. Peygamber, Hirâ’ya gidiyor idiyse mu’tâdı üzere bir gece Mescid-i Aksâ’ya da gitmiş, işte orada Rabbinin olağanüstü olaylarına şâhid olmuştur.

 

Bu durumda Hz. Peygamber’in, Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya gelmesi, normal bedensel bir yürümedir. Mescid-i Aksâ’da gördüğü olağanüstü olaylar ise ruhsal vizyondur.

 

Bu Mescid-i Aksa vizyonu, Necm Sûresi’nde belirtilen “Sidretu’l- Müntehâ” vizyonuna çok benzemektedir. Nasıl Hz. Peygamber, Hirâ yöresindeki Sidretu’l-Müntehâ’da “Rabbinin bazı âyetlerini gördü” ise, geceleyin geldiği Mescid-i Aksa’da da “O’nun bazı âyetlerini görmüştür.” Peygamber’in Sidretu’l-Muntehâ’ya ve Mescid-i Aksâ’ya gelişi, bedensel yürümedir, ama oradaki müşahedeleri, ruhsal vizyonlardır. Yani İsrâ ruh ve bedenle yapılan normal yürüme, mi’râc ise ruhsal bir yükselme ve müşahededir. Kur’ân’ın anlattığı bu sade vizyonlar, rivayetlerde efsaneleştirilmiş, aslı olmayan senaryolara temel yapılmıştır.

 

 

 

Başka Dinlerdeki öykülerin Mi’râc Rivayetlerine Etkisi: (Mİ’RAC EFSANESİNİN OLASI DAYANAKLARI)

Şimdi Mi’râc konusunda eski dinlerden bazı örnekler vermek istiyorum:

Paulos’un Vizyonu: Paulos, Kudüs yolunda Jaricho Dağı’nda, çocuk biçiminde görünen ruhsal bir varlık görür. Metinde zaman zaman kutsal rûh olarak da anılan bu melek, Paulos’u alıp göklere çıkarır. Paulos orada îsâ’nın havârîlerini görür. Dördüncü gökte ruhların yargılanmasını, beşinci gökte meleklerin, ruhları mahkemeye götürmelerini görür. Altıncı göğün, yukarıdan gelen bir ışıkla aydınlandığını gören Paulos, yedinci gökte parlayan bir taht üzerinde oturmuş yaşlı birini görür. Ogdoad’da ilerlemesine devam eden Paulos, dokuzuncu ve onuncu gökleri görür. Sonuncu göğe vardığında değişime uğrar ve artık arkadaşları olan havarileri göremez, ruhsal arkadaşlarını (yani ruhları) görür.

Ancak anlatım biçimi 19/3 de üçüncü şahıstan birinci şahsa, 19/18’de yine üçüncü şahsa, nihayet 20/5’den itibaren yine birinci şahsa değişir.

Douglas M. Parrot, THE APOCALYPSE OF PAUL (Paulos’un Vahyi) adlı yazısında, (V, 17,19-24,9) Paulos ‘un özetlediğimiz vizyonunu, kendi sözlerinden aktarmaktadır. İzleyelim:

“Ve o ona şöyle dedi:

 Hangi yolla Kudüs’e gideceğim? Küçük çocuk şöyle yanıt verdi:

Küçük çocuk onun Paulos olduğunu biliyordu. O, onunla konuşa­bilmek için bahane bulmak amacıyla bu sözlerle onunla sohbet etti.

Küçük çocuk şöyle dedi:

Senin Paulos olduğunu biliyorum. Sen annesinin rahmine düşme­sinden itibaren kutsal olansın. Bu nedenle ben senin Kudüs’e, arkadaşlarının yanına gidebilmen için sana geldim. Ve sen, bu nedenle çağırıldın. Ve ben sana eşlik eden Ruhum. Paulos! Zihnini topla… Zira […] bütün […] krallar ve bu otoriteler ve baş melekler ve güçler ve şeytânların bütün soydaşları, vücutlara bir rûh tohumu indiren biri… Ve konuşmayı bitirdikten sonra o küçük çocuk, bana şöyle dedi:

Paulos, zihnini topla ve üzerinde durduğun bu dağın Jericho Dağı olduğunu bil ki görünen şeylerdeki gizleri anlayabilesin. Şimdi sen oniki havariye gideceksin. Zira onlar seçkin ruhlardır. Onlar seni selâmlayacaklar.

Paulos gözlerini kaldırdı ve kendisini selâmlayan(havâri)leri gördü.

Sonra kendisiyle konuşan Kutsal Rûh, onu yükseğe, üçüncü göğe çıkarttı. Ve oradan öteye, dördüncü göğe geçti. Kutsal Rûh ona şöyle dedi.

Bak ve yeryüzündeki benzerlerini gör.

Paulos aşağı baktı da yeryüzündeki 1 eri gördü. O aşağıya uzun uzun baktı ve yeryüzündeki 1 eri gördü… Sonra dikkatle aşağı baktı ve yaratılışta kendisinin solunda ve sağında yer alan oniki havariyi ve onların önünde giden Rûh’u gördü.

Fakat ben sıralamaya göre dördüncü semada gördüm. Ruhu ölüler ülkesinin dışına çıkaran tanrılara benzer melekler gördüm. Onlar o ruhudördüncü göğün kapısına getirdiler. Ve melekler onu kamçılıyorlardı. Rûh şöyle dedi: Ben dünyâda ne günâh işledim?

Dördüncü gökte yaşayan kapıcı (melek) ona şöyle dedi:

Ölüler ülkesindeki bütün yasa dışı işleri işlemek doğru değildi. Rûh şöyle yanıt verdi:

Tanık getir! Onlar hangi bedende yasa dışı işler yaptığımı sana göstersinler (buna tanıklık etsinler).

Ve üç şahit geldi. Birincisi şöyle dedi:

İkinci saat vücutta değil miydim? Sen öfkeye, intikam hırsına ve düşmanlığa düşünceye kadar sana karşı koydum.

Ve ikinci şahit şöyle dedi:

Dünyada değil miydim? Ve ben beşinci saatte (vücuda) girdim ve seni gördüm ve arzu ettim ve o zaman bak! Ben şimdi seni işlediğin cinayetlerle suçluyorum.

Üçüncü tanık şöyle dedi:

Ben sana günün onikinci saatinde, güneş batmak üzereyken gelmedim mi? Günâhlarını tamamlayana kadar sana karanlık verdim.

Rûh bu şeyleri (sözleri) işittiğinde üzüntüyle aşağıya doğru baktı ve sonra yukarıya doğru baktı. Sonra aşağıya atıldı. Aşağıya atılan rûh, kendisi için hazırlanan bir bedene gitti.

Sonra ben yukarı doğru baktım ve bana şöyle diyen Rûh’u gördüm:

Paulos, gel! Bana doğru ilerle.

Sonra ben giderken kapı açıldı ve ben beşinci semaya gittim. Ve ben Rûh bize eşlik ederken, benimle birlikte giden havari arkadaşlarımı gördüm. Ve beşinci gökte, elinde bir demir tutan yüce bir melek gördüm. Onunla birlikte üç melek daha vardı. Ve ben onların yüzlerine dikkatle baktım. Fakat onlar, ellerindeki kamçılarıyla ruhları hesap vermeğe sürerek birbirleriyle yanşıyorlardı. Fakat ben Rûh’la birlikte gittim ve kapı bana açıldı.

Sonra biz altıncı göğe çıktık. Ve ben benimle birlikte giden havari arkadaşlarımı gördüm. Ve Kutsal Rûh onların önünde bana yol gösteri­yordu. Ve ben yükseğe baktım ve altıncı göğe doğru parlayan bir ışık gördüm. Altıncı gökteki kapıcı (meleğe) şöyle dedim:

Bana ve önümdeki Kutsal Rûh ‘a kapıyı aç! O bana (kapıyı) açtı.

Sonra biz yedinci göğe çıktık ve ben elbisesi beyaz olan ve ışıklı ..bir yaşlı adam gördüm. Onun yedinci gökteki tahtı güneşten yedi kat daha parlaktı. Yaşlı adam bana şöyle dedi:

Paulos, ey kutsal kişi ve ey annesinin rahminden ayrılmış olan kişi, nereye gidiyorsun?

Fakat ben ruha baktım ve o bana “Onunla konuş” diyerek başıyla işaret ediyordu. Ve ben yaşlı adama şöyle dedim:

Ben, geldiğim yere gidiyorum. Ve yaşlı adam bana karşılık verdi:

Sen neredensin? Şöyle cevap verdim:

Babil’in tutsaklığında tutsak edilen tutsaklığı, tutsak etmek için ölüler dünyasına gidiyorum.

Yaşlı adam bana şöyle karşılık verdi:

Benden nasıl kurtulacaksın? Bak ve emrimdeki prenslikleri ve otoriteleri gör.

Rûh bana şöyle dedi:

Ona sendeki işareti ver. O senin için kapıyı açacak.

Ve o zaman ben ona işareti verdim. Bunun üzerine o yüzünü aşağıya doğru, kendi yaratıklarına ve kendi otoritesine çevirdi.

Ve sonra yedinci sema açıldı ve biz Ogdoad’a çıktık. Ve ben oniki havariyi gördüm. Onlar beni selâmladılar ve biz dokuzuncu göğe yükseldik. Dokuzuncu gökte bulunanları selâmladım ve biz onuncu göğe çıktık ve ben rûh arkadaşlarımı (havarileri) selâmladım.”

Ahd-i Cedîd’in son eki, Yuhanna’nın Vahyi bölümünde de Aziz Yuhanna’nın göklerdeki acâib olayları içeren vizyonu anlatılmaktadır. İçinde Mi’râc’ın ayrıntılı rivayetlerinde bulunanlara benzer tasvirler ve olaylar vardır. (Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Asiklopedisi, Kuba Yayınları: 13/270-274, İsrâ ve Mi’râc maddesi.)

 

 

 

SORU: MESCİD-İ AKSA NEREDE?


Soru: Bir yazınızda İsra ve Miraç hakkında bilgiler verdikten sonra Mescid-i Aksâ’nın yeri konusunda bir dip notunuz vardı. Mescid-i Aksâ’nın, Cirane’de bulunan küçük bir mescit olduğunu belirtmiştiniz. Ben, bu yer kargaşasından kendimi kurtaramadım. İsra Suresi’nin ilk ayetinde bahsedilen Mescid-i Aksa, Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa mı yoksa sizin bahsettiğiniz Arafat’ta Cirane’de bulunan küçük mescit mi? Beni bu konuda aydınlatır mısınız? (Hikmet Coşkun)

Cevap: İsra Suresi’nin başında işaret edilen Mescid-i Aksâ’nın, Cirane’de bulunan bir mescit olduğu kanaatindeyim. Çünkü Kur’ân indiği zaman Kudüs’te Mescid-i Aksa adıyla bir mabet yoktu. Harabe halinde bulunan Süleyman Mabedi, onarılmış olsa da adı Mescid-i Aksa değildi. Hem Yahudiler kendi mabedlerine niçin mescit adını versinler ki? Kur’ân’ın indiği sırada Kudüs’te bu adla bilinen bir mabet bulunmadığına göre İsra Suresi’nin baş tarafında Hz. Peygamber’in yürütüldüğü mescidin, Araplarca bilinen bir mescit olması gerekir. Bu da Kudüs’te değil, Mekke yöresinde bulunan bir mescit olmalıdır. Mescid-i Aksâ’nın Cirane’de, Hz. Peygamber’in ihrama girdiği mescit olduğu rivayetini Vakıdi ve Ezraki kaydetmişlerdir. (Süleyman Ateş-Gazete Vatan-28.01.2006)

posted in İSRA MİRAÇ | 2 Comments

7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

MESCİD-İ AKSA  –DIA (Diyanet Ansiklopedisi)

Müslümanların İlk kıblesi, en kutsal sayılan üç mescîdden biri. Asıl adı Ârâmîce Beth makdeşa, İbrânîce Beth hamikdaş ve Arapça Beytül-makdis olup “mukaddes ev” demektir; ilk kuruluşundan beri taşıdığı bu ad son­radan şehrin tamamını kapsamına almış­tır. Şehir için müslümanların benimsediği Kudüs adı da aynı kökten gelmekte ve aslında şehri değil mabedi ifade etmektedir. Minhâcî mabedin on yedi kadar adı olduğunu söyler.

İslâm âlimleri, Kur’ân-ı Kerîm’de el-Mescidü’l-aksâ adıyla anılan ve çevresi­nin mübarek kılındığı belirtilen yerin Beytülmakdis olduğu konu­sunda ittifak halindedir. Arapça aksa “uzak” anlamındadır ve ma­bedin Mekke’ye uzaklığından dolayı bu ad verilmiştir. Musevîliğe göre mâbed dünya ya­ratılmadan önce de vardı ve gökte idi. Rab dünyayı onun gölgesinin düştüğü yerden yaratmaya başlamış, ardından o nokta­da Hz. Âdem’i yaratmıştır. Bir hadise göre ise burası, Mescid-i Harâm’dan sonra içinde insanla­rın Allah’a ibadet etmeleri amacıyla yapı­lan en eski ikinci mâbeddir. Bugün Kabe’ye çevresiyle birlikte Mescid-i Harâm denildiği gibi Mescid-i Aksâ’ya da çevresiyle birlikte Harem-i şerif denil­mekte ve bununla eski Kudüs’teki kuzeyi 321, güneyi 283, doğusu 474 ve batısı 490 m. uzunlukta olan ve yer yer 30-40 m. yüksekliğe ulaşan surlarla çevrili bu­lunan, içinde Kubbetü’s-sahre”nin de yer aldığı kutsal mekân kastedilmektedir.

Mescid-i Aksâ’nın yerinin tesbiti ve planlanması Hz. Dâvûd ile başlar. Ancak Allah mabedin Hz. Süleyman tarafından yapılacağını bildirir.Bunun üzerine Dâvûd, oğlu Süleyman’a durumu anlatıp mabedi inşa etmesini emreder ve mâbed yapımıyla ilgili bütün malzemeleri ve eleman­ları ona teslim eder. Mâbed için gerekli taş ve kereste Lübnan dağlarından karşılanmış, Sûr Kralı Hiram bunları Hz. Süleyman’ın yolladığı işçilere ve kendi adamlarına inşaatta kullanılacak şekilde hazırlatıp Kudüs’e göndermiştir. Çünkü mabedin yapımı sırasında ne keser ne çekiç sesinin duyulduğu belirtilmek­tedir.

İlk mabedin yeri konusunda farklı gö­rüşler ileri sürülmüştür. Bazılarına göre günümüzde Kubbetü’s-sahre’nin bulun­duğu Harem’in en yüksek kısmı, onun Kudsü’l-akdes denilen en iç mekânına ve­ya sunağının (mezbah) bulunduğu kısmı­na tekabül etmektedir. Ahd-i Atîk’e göre inşaat İsrâiloğullarının Mısır’dan çıkışı­nın 480. ve Hz. Süleyman’ın hükümdarlı­ğının dördüncü yılında, yahudi takvimi­nin ikinci ayı olan “ziv” ayında (nisan – ma­yıs] başlamış ve yedi yıl kadar sürmüştür. Ahd-i Atîk mabedin uzunluğunun 60, ge­nişliğinin 20 ve yüksekliğinin 30 arşın (1 yahudi arşını 45 cm.) olduğunu bildir­mektedir. Girişte 20 arşın eninde, 10 ar­şın uzunluğunda bir yer ve iki yanında Sûr Kralı Hiram tarafından döktürülmüş iki tunç sütun yer almaktaydı. Ortada 20 x 40 zira’ boyutlarındaki kutsal ana bölüm (kuds) yer alıyordu; sunak da bu bölüm­deydi. Mabedin en ön kısmında Tevrat levhalarının muhafaza edildiği ahid san­dığı için 20 x 20 arşın boyutlarında bir iç oda (Kudsü’l-akdes) yapılmış ve duvarları sfenks (kerub) kabartmalarıyla süslü al­tın kaplama ahşapla örtülmüştür. Mabe­din diğer iç duvarları da kabartmalarla donatılmıştı. Ana girişte yine kabartmalı altın levhalarla kaplı 2,25 m. eninde çift kanatlı kapı bulunuyordu. Hem mabedin hem de iç odanın etrafı üç katlı yan oda­larla çevrilmişti. Otuzar odanın bulundu­ğu üst katlara burma merdivenlerle çıkı­lıyordu. Odaların kullanım şekilleri, birbir­lerine geçişleri ve mimari amaçları açı­sından cevaplanması gereken birçok soru bulunmaktadır. Genel kabulün aksine bazı bilim adamları bu odaların Hz. Süleyman’­dan sonra yapıya eklendiği görüşündedir. Mabedin iç kısmı yan odaların üstündeki kafesli pencerelerden ışık alıyordu. Kud­sü’l-akdes ise on altın şamdanla aydınla­tılıyordu; mâbeddeki diğer madenî eşya­nın da tamamı altındandı. Mabedin sağı­na güneydoğuya doğru tunçtan büyük bir havuz yapılmıştı. 10 arşın çapında ve 5 ar­şın yüksekliğinde olan havuz üçer üçer dört yöne bakan on İki boğa heykelinin üzerine oturmaktaydı. Ayrıca mâbed gö­revlilerinin ve ziyaretçilerin abdest alması için tunçtan dökme on araba üzerine yer­leştirilen ve her biri 1,5 ton kadar su ala­bilen on kazan yapılmıştı. Kur’an’da Hz. Süleyman’ın emrinde çalışan cinlerin mihraplar, heykeller, ha­vuzlar kadar geniş leğenler ve sabit ka­zanlardan ne dilerse yaptıkları bildirilir. Bu mihraplar mescidin bö­lümleriyle yorumlanmıştır. Ahd-i Atîk’in verdiği bilgiye göre mâbed büyük bir tö­renle açılmış, bu sırada görülen bazı ola­ğan üstü haller karşısında İsrâiloğulları taş zemin üzerinde secdeye kapanmışlar­dır. Yine kitapta Hz. Süleyman’ın 22.000 öküz, 120.000 koyun kurban ettiği ve bir hafta süreyle bayram yapıldığı rivayet edilmektedir. Varlığı belgelere dayanan bu ilk mâbedden gü­nümüze belki sonraları tekrar kullanılan bazı taşları dışında fazla bir şey kalma­mıştır. Ahd-i Atîk’in tasvirlerinden yapı­nın Ortadoğu ve antik Yunanistan’da ge­lişen mâbedlerden etkilendiği anlaşılmak­ta, özellikle Teynet(Tell Tainat) kazılarında ortaya çıkarılan ve milâttan önce IX-VIII. yüzyıllara tarihlenen bir mâbed planının Süleyman Mabedi için yapılan tanımla­malara çok benzediği görülmektedir.

Çok değerli eşya ile dolu olan Beytül-makdis, Hz. Süleyman’dan sonra zaman zaman istilâcıların yağmalama ve yıkım­larına mâruz kalmıştır. En büyük yıkım Bâbil Hükümdarı II. Buhtun-nasr’ın (Nebukadnezzar) Kudüs’ü üçün­cü işgali sırasında olmuş şeh­ri tamamen tahrip eden Buhtunnasr yıkılan mabedin kapı ve duvarlarından söktüğü altın kabartmalarla diğer kıy­metli eşyayı şehirden topladığı ganimet­lerle ve halkın büyük bir kısmıyla beraber Bâbil’e götürmüştür. Bu şekilde başlayan Bâbil esaretinin Bâbil’in Persler tarafın­dan zaptı ile sona ermesinin ardından Kudüs’e dönen yahudi ileri ge­lenlerinden Zerubbabel ve arkadaşları mabedi yeniden inşa etmiş ve bu inşaat yirmi beş yıl kadar sürmüştür. Daha sonra Kudüs birkaç defa daha İstilâya uğramış ve bunlardan Selefki Kralı Antiochos (Antiokhos) IV. Epiphanes’in iş­gali sırasında mabede Grek tanrı heykellerinin konulması üzerine Makkabi isyanları başlamıştır; dört yıl sonra istilâcıları kovan Makkabiler mabedi bunlardan temizlemişlerdir. Ancak milâttan önce 63’te Pompeus’un, ardın­dan Crassus’un emrindeki Roma ordula­rının işgal ve yağmalarına uğramıştır. Kı­sa bir süre Partlar’ın hâkimiyetine giren Kudüs, milâttan önce 37’de Romalılar’ın Yahudiye kralı ilân ettikleri I. Herod (Bü­yük Herod) tarafından yine onların yardı­mıyla ele geçirilince mâbed genişletilerek yeniden yapılmıştır. Bu inşaat Hz. îsâ’nın doğumundan yirmi yıl kadar önce başla­mış ve onun zamanında da sürmüştür.

Günümüzde yahudilerin ilk Süleyman Mâbedi’nin bir bölümü olduğu düşüncesiyle önünde dua ettikleri ağlama duvarı bu mabedin çevre duvarının batıya düşen kısmının kalıntısıdır. Kur’an’da bahsi ge­çen, Hz. Zekeriyyâ’nın ve Meryem’in iba­dete çekildikleri odalar da bu binada olmalı­dır. Ahd-i Cedîd’de verilen bilgilerden Hz. İsa’nın yaşadığı dönemde yahudilerin ma­bede gereken saygıyı göstermedikleri an­laşılmaktadır; çünkü îsâ Kudüs’e geldiğin­de mabedin pazar yerine çevrilmiş oldu­ğunu görmüş ve bunu engellemeye çalı­şarak insanlara, Ahd-i Atîk’te mabedin yapılış amacının bütün milletler için dua evi olduğuna ve geçmişte “haydut ini”ne çevrildiğine dair yer atan cümleleri hatırlatmıştır. Yine Ahd-i Cedîd’de mevcut bilgilerden Hz. isa’nın orada İn­cil’i öğretmeye çalıştığı, fakat yahudi kâ­hin, yazıcı ve ihtiyarlarının buna karşı çık­tıkları anlaşılmaktadır.

Mi­lâttan sonra 70 yılında Titus kumanda­sındaki Roma ordusunun işgali sırasında hemen hemen tamamen yakılan Kudüs’le birlikte mâbed de yıkılmış, şehir Hadrien zamanında (117-138) yeniden imar edilir­ken Beytülmakdis’in yerine Jüpiter Capitolinus Tapınağı yapılmıştır. Kostantinos’un Hıristiyanlığı kabulünden sonra bu tapınağın yıkıldığı sanılmaktadır.

Hz. Peygamber’in mi’rac yolculuğuna çıkmadan önce müslümanların kıblesi olan Mescid-i Aksâ’ya getirildiği İsrâ sû­resinin ilk âyetinde açıkça belirtilmekte­dir. Hicretin ardından buranın kıble olu­şu on altı-on yedi ay kadar sürmüştür. Bu durum İslâm’da Mescid-i Aksâ’ya verilen değeri göstermekte ve Kudüs’ün ele ge­çirilmesinden yıllar önce Resûl-i Ekrem’in söylediği, ibadet ve ziyaret maksadıyla gidilmesi gereken üç mescidden birinin Mescid-i Aksa (diğerleri Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî) olduğu bu mescidlerde kılınan namazın kişinin evinde tek başına eda edeceği namazdan elli bin kat daha çok faziletinin bulunduğu yolundaki hadisleri bunu pekiş­tirmektedir.

Hz. Ömer, Kudüs’ün anah­tarını teslim aldığında kendisi de bizzat çalışarak Mescid-i Aksâ’nın (Süleyman Mabedi) Hıristiyanlık döneminde moloz­lar altında kalmış olan yerini temizletip Sahre’nin güneyindeki düzlükte cemaate namaz kıldırmış (Taberî, Târih, II, 450) daha sonra da buraya bir mescid yaptır­mıştır. İlk dönem İslâm kaynaklarında bu mescid hakkında fazla bilgi bulunmamak­ta, ancak (670) yılı civarında burayı zi­yaret eden bir hıristiyan hacının anlattıklarından müslümanların haremin doğu duvarına yakın bölümünde yer alan hara­benin üzerini kalaslarla kapatarak 3000 kişinin namaz kılabileceği büyüklükte ba­sit bir mescid yaptıkları öğrenilmekte­dir. Cameron Creswell, söz konusu harabenin Titus’un askerleri tarafından yıkılan mabedin ka­lıntısı olduğu kanaatindedir.

Ya’kubî’ye dayanan bir rivayette, Mescid-i Aksâ’nın ikinci defa Emevî Halifesi Abdülmelik b. Mervân tarafından Mısır’ın yedi yıllık ha­racı ile inşa edildiği belirtiliyorsa da 90-96 (709-714) yıllarında Mısır valiliği yapan Kurre b. Şerîk dönemine ait Grekçe divan kayıtlarından binayı yaptıranın I. Velîd ol­duğu anlaşılmaktadır. 130’da (747-48) vuku bulan deprem sırasın­da mescidde büyük hasar meydana gel­miş ve bina ancak Ebû Ca’fer el-Mansûr zamanında (754-775) kapılarındaki altın ve gümüş kaplamalardan para bastırıla­rak tamir edilebilmiştir. 158’de de (775) yine deprem sebebiyle kısmen yıkılmış ve Mehdî-Billâh tarafından yenilenmiştir. Creswell o günden kalan bazı bölümlerin yardımıyla binanın planını çıkarmıştır. Bu­na göre Mescid-i Aksa kıble duvarına dik uzanan ortadaki daha geniş on beş nef-ten oluşuyor ve diğerlerine göre daha yüksek olan ve üst kısmında pencereler bulunan 11.8 m. genişliğindeki ana nefin ucunda çift cidarlı ahşap bir mihrap önü kubbesi, kuzey ucunda da ana giriş yer alıyordu. Kuzey duvarında, 6,S m. enindeki diğer neflere de birer kapı açılmıştı; ayrıca yan duvarlarda da kapılar vardı. Binanın cephesi 102.8, derinliği 69,2 m. idi; yani 2/3 oranında enine geniş mescid planı burada da uygulanmıştı. Abbasî dö­nemine ait ikinci önemli imar Halife Me’-mûn zamanında (813-833) yapılmıştır.

425’te (1034) yine deprem yüzünden harap olan Mescid-i Aksa. Halife Zâhir’in emriyle yeniden yapılırcasına onarılmış, sağ ve sol taraftan dörder nef kaldırıla­rak bina küçültülmüştür. Haçlı istilâsın­dan sonraki Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin ima­rında bu onarım esas alınmıştır. Günü­müzdeki binanın büyük bir bölümü de Zahir döneminden kalmadır. Bu durum, özellikle son büyük onarımı gerçekleşti­ren Mimar Kemâleddin Bey’in, kendisine 1925’te İngiliz Kraliyet Mimarlar Akade­misi üyeliğini kazandıran ve 1922’de baş­layan, titiz çalışmaları sırasında ortaya çık­mıştır. Kemâleddin Bey, kuzey kubbe ke­merinin kuzey kısmındaki sıvaları kaldır­dığı zaman içinde Zâhir’in adı geçen uzun kûfî bir kitabenin yer aldığı sarmal kenger yapraklarından oluşan cam mozaik bir tezyinatla karşılaşmış ve yaptığı ince­leme sonunda kubbe kasnağının da bu dönemden kaldığını anlamıştır. Mescidin bütün kemerleri çift kirişlerle birbirine bağlanmış ve bu kirişler alttan kalem işi süslemeli tahta levhalarla kapatılarak gizlenmiştir. Orta nefin tavanı XX. yüzyıla kadar oyma tezyinatlı levhalarla süslen­mişti; bunların farklı ölçüdeki ikisi (30 90 cm.; 60 x 110 cm.) Creswell tarafından yayımlanmıştır. Creswell, motiflerden ha­reketle levhaların Mehdî-Biilâh zamanına ait olduğu ve Zahir imarından sonra da kullanıldığını ileri sürer. Orta nefin doğusu ile onun doğusundaki nefin 7,1 m. mesafe­sinde bulunan yuvarlak sütunlar dizisi ve kubbeyi taşıyan kemerler ve ana şahınla “T” planı oluşturan doğu ve batı uzantı­ları Zahir dönemine aittir. Tavan yüksekli­ği 12.4 m. olan mescidin üstü önceleri 21 m. yüksekliğindeki kubbe dışında beşik çatılarla kapatılmışken sonradan bunlar düz dama dönüştürülmüştür. (Diyanet, İslam Ansiklopedisi, Mescid-i Aksa Maddesi)

posted in İSRA MİRAÇ | 2 Comments

7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

“Sözlükte “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamındaki urûc kökünden türemiş bir ism-i âlet olanmi’râc kelimesi “yukarı çık­ma vasıtası, merdiven” demektir. Terim olarak Hz. Peygamber’in göğe yükselişini ve Allah katına çıkışını ifade eder. Olay, Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya gi­diş ve oradan da yükseklere çıkış şeklin­de yorumlandığından kaynaklarda daha çok “isrâ ve mi’rac” şeklinde geçerse de Türkçe’de mi’rac kelimesiyle her ikisi de kastedilir. İslâmî kaynaklarda genellikle ele alındığı şekliyle mi’rac hadisesi iki saf­hada meydana gelmiştir. Resûl-i Ekrem’in bir gece Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Ak­sâ’ya yaptığı yolculuğa isrâ, oradan gök­lere yükselmesine mi’rac denilmiştir.

Mi’rac kelimesi Kur’an’da geçmemek­le birlikte çoğul şekli olan meâric “yüksel­me dereceleri” mânasında Allah’a nisbet edilmiştir (el-Meâric 70/3).

Semaya yükseliş tasavvuru eski Hint ve İran mitolojileriyle diğer dinlerde de mev­cuttur. Yahudi geleneğinde İdrîs, İbra­him, Mûsâ ve İşâyâ gibi peygamberlerle bazı tarihî şahsiyetlerin yeryüzünden ilâhî âlemlere çıktığına inanılır. Özellikle me­lek Yahoel tarafından semavî bir vasıtay­la bulut içinde göğe yükseltilen Hz. İbra­him’in rabbinin tahtını müşahede edişiy­le ilgili tasvirlere sonraki yahudi literatü­ründe rastlanmaktadır. Hıristiyanlık inan­cına göre Hz. İsâ çarmıha gerildikten son­ra mezarından çıkıp ilâhî âleme yüksel­miştir (Matta, 28/1-7; Markos, 16/19). Ay­rıca Pavlus’un Kudüs’e doğru giderken melek eşliğinde göğe yolculuk yaptığı ri­vayet edilir (Gündüz v.dğr., s. 59-60).

Hadis kaynakları ile siyer ve delâil kitap­larında isrâ ve mi’racla ilgili birçok riva­yet mevcuttur. Buhârî ve Müslim’de yer alan rivayetlerin ortak noktalarına göre olay şu şekilde cereyan etmiştir: Bir gece Resûlullah, Kabe’de Hicr veya Hatîm de­nilen yerde iken -bazı rivayetlerde uykuda bulunduğu sırada veya uyku ile uyanıklık arası bir halde- Cebrail geldi; göğsünü açtı, zemzemle yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurup kapattı. Burak adlı bineğe bindirip Beytülmakdis’e gö­türdü. Resûl-i Ekrem Mescid-i Aksâ’da iki rek’at namaz kılıp dışarı çıktığında Ceb­rail biri süt, diğeri şarap dolu iki kap ge­tirdi. Resûlullah süt dolu kabı seçince Ceb­rail kendisine “fıtratı seçtin” dedi, ardın­dan onu alıp dünya semasına yükseltti. Semaların her birinde sırasıyla Âdem, îsâ, Yûsuf, İdrîs, Hârûn ve Mûsâ peygamber­lerle görüştü; nihayet Beytülma’mûr’un bulunduğu yedinci semada Hz. İbrahim’le buluştu. Sidretü’l-müntehâ denilen yere vardıklarında yazıcı meleklerin kalem cı­zırtılarını duydu ve Allah’ın huzuruna çık­tı. Burada Cenâb-ı Hak elli vakit namazı farz kıldı. Dönüşte Hz. Mûsâ, elli vakit na­mazın ümmetine ağır geleceğini söyle­yip Allah’tan onu hafifletmesini isteme­sini tavsiye etti. Namaz beş vakte indirilinceye kadar Hz. Peygamber’in huzûr-i ilâhîye müracaatı ve Mûsâ ile diyalogu de­vam etti.

Mi’racla ilgili rivayetlerde bazı farklılık­lar mevcuttur. Meselâ sahih rivayetlerin bir kısmında doğrudan Mescid-i Harâm’-dan semaya yükseliş anlatılır. Mi’racla ilgili haber­lerde mevcut ayrıntılı tasvirler arasında (meselâ Beyhakî, II, 362, 398) zayıf ri­vayetlerin bulunduğu bildirilmektedir

Mi’rac hadisesinde önemli yer işgal eden Mescid-i Aksâ’nın hangi mescid ol­duğu hususunda âyetlerde açıklama ya­pılmamış, sadece çevresinin mübarek kı­lındığı belirtilmiştir. Mescid-i Aksâ’nın “uzak mescid” anlamına geldiği halbuki Kur’an’da Filistin için “edne’1-arz” (en ya­kın yer) ifadesinin kullanıldığı (er-Rûm 30/ 3) belirtilerek Mescid-i Aksâ’nın semavî bir mescid olması ihtimali üzerinde du­rulmakla birlikte (Muhammed Hamîdul-lah, 1,93), hem tarihî veriler hem de âyet­teki ifadeler dikkate alındığında söz ko­nusu mabedin tarihî bir gerçekliğinin bu­lunduğu anlaşılmaktadır..

İsrâ ve mi’racın mahiyetine yönelik en önemli tartışma onun bedenen mi yoksa ruhen mi gerçekleştiği konusundadırİsrâ ve mi’rac konusunda Hz. Âişe ve Muâvi-ye b. Ebû Süfyân’dan rivayet edilen fark­lı yorumları da değerlendiren âlimler söz konusu rivayetlerin hadis tekniği açısın­dan problemler taşıdığını ileri sürmüştür... İs­lâm filozofları, gök cisimlerinin nüfuz edil­mesi imkânsız kütleler halinde oluşundan hareketle mi’racın bedenen gerçekleş­mesine itiraz etmişlerse de bu itirazları tutarsız bulan kelâmcılar bütün cisimle­rin aynı özellikte ve yapıda olduğunu, bir cisim için geçerli olan durumun diğerleri için de geçerli sayılacağını söyler...

İsrânın ruhen gerçekleştiği görüşünü benimseyen âlimler Hz. Âişe’nin, “Resûlullah’ın bedeni yerinden ayrılmamış, o ruhuyla yolculuk yapmıştır” ve Muâviye’nin, “İsrâ Allah’tan gelen sadık bir rüya­dan ibarettir” şeklindeki beyanları ve Hasan-ı Basrî’nin bu görüşe itiraz etmeme­sini delil kabul etmişlerdir. Bu âlimlere gö­re Buhârî ve Müslim’de yer alan, “uyku ile uyanıklık arası bir halde iken, yatağımda uzanmış yatıyorken, uyurken” şeklindeki ifadeler de bunu göstermektedir (yk. bk.). Âyette geçen “abd” kelimesi de sadece ruhu anlatır, zira insan bedeninin unsur­ları devamlı değiştiği halde değişmeyen ruhturBunların en önemli delili ise İsrâ sûresinin 60. âyetinde geçen “rüya” kelimesidir. Âyet isrâ olayıyla ilişkilendirilerek rüyanın gözle görmeyi de­ğil düşte görmeyi ifade ettiği sonucuna varılmıştır.

İbn Kayyim el-Cevziyye mi’racın rüyada gerçekleşmesiyle ruhen gerçekleşmesi arasındaki farka dikkat çeker. Ona göre Hz. Âişe ve Muâviye bu olayın uykuda de­ğil ruhen vuku bulduğunu söylemişlerdirMi’racı ruhanî olarak yorumlayan Şah Veliyyullah ed-Dihlevî ise ruh alemiyle maddî âlem arasında bağla­yıcı bir âlemin (berzah) bulunduğunu, mi’­racın da bu âlemde bir yolculuk olduğunu belirtmiştir.

Çağdaş birçok müellif de isrâ ve mi’ra-cın ruhen gerçekleştiği kanaatindedir. Mi’racın bedenî olduğunu ileri sürenlerin delillerini zayıf bulan Şiblî Nu’mânî, İsrâ sûresinin ilk âyetinde yer alan “abd” keli­mesinin ruha atfedilebileceğini söyler. Ona göre insan bedeni her an değişikliğe uğramaktadır, kalıcı olan ruhturMuhammed Hamîdullah da rivayetlerde geçen, “Uyku ile uyanıklık arası bir durum­da idim” ifadesinden hareketle bu seya­hatin Hz. Peygamber’in tam şuur halin­de, fakat ruhunun hâkimiyeti altında ger­çekleştiğini söyler

İbn Kayyim el-Cevziyye, ihtilâfın farklı rivayetlerin lafızlarına takılıp kalan zayıf nakilcilerden ileri geldiğini söyle­dikten sonra mi’racın birden fazla vuku bulduğu kabul edilirse her defasında elli vakit namazın farz kılınmasını açıklama­nın mümkün olmadığını kaydeder (Zâ-dü’l-me’âd, III, 42).

Hz. Peygamber’in mi’racda Allah’ı gö­rüp görmediği meselesi, onun sidretü’l-müntehâda “iki yay ucu aralığı kadar” (ka-be kavseyn) Allah’a yaklaştığını ve O’nu gördüğünü bildiren âyetlere dayanır (en-Necm 53/7-14)… Sahabeden Hz. Âişe, Abdullah b. Mes’ûd, Ebû Zer el-Gıfârî, Ebû Hüreyre; tabiînden Mücâhid b. Cebr, Hasan-ı Basrî, Katâde b. Diâme, Rebî* b. Enes ve müfessirlerin çoğu yaklaşma hadisesinin Hz. Peygamber ile Cebrail arasında ger­çekleştiğini kabul eder… Ancak hafızası zayıf olduğu bilinen Şerîk’in nakledilen metni tam koruyamadı­ğı bilinmektedir... An­cak İslâm âlimleri, Allah ile Resulü ara­sında böyle bir yakınlaşmanın açıkça tecessüme delâlet ettiğini ve ilgili metinle­rin zaptı doğru olsa bile zahirî mânalarıy-la kabul edilemeyeceğini belirtmişlerdirRü’yeti kabul etmeyenlerin başın­da Hz. Âişe ve Abdullah b. Mes’ûd gel­mektedir. Rivayete göre Ebû Zer el-Gıfârî Resûlüllah’a, “Rabbini gördün mü?” diye sormuş, Resûlullah da, “O bir nurdur, na­sıl görebilirim?” demiştir (Müslim, “îmân”, 291-292). Hz.Âişe, Muhammed’in rabbini gördüğünü ileri süren kimsenin Allah’a iftira etmiş olacağını söylemiş, görmeyle ilgili âyetleri de (en-Necm 53/13-14; et-Tekvîr 81/23) Resûlullah’ın, “O görülen sa­dece Cibrîl idi” hadisiyle açıklamıştır

İftitah tekbirinden sonra ku­lun Allah’a hitap etmesiyle başlayan na­maz zahiri şeklinin ötesinde bâtınî konu­muyla müminin ruhî mi’racı sayılmakta­dırBu açıdan namazın müminin mi’racı olduğu şeklindeki değerlendirmenin doğruluğu ortaya çıkmaktadır. (DIA, İslam Ansiklopedisi, Miraç maddesi)

posted in İSRA MİRAÇ | 3 Comments

7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

DİYANET TEFSİRİ: “17/1. (Bu konudaki hadisler zikredilmiş ve sonra)…Söz konusu hadislerin baş kısmında yer alan ve mi’racın Hz. Peygamber “uy­ku ile uyanıklık arasında” bir durumdayken başladığını, uyandığında kendisini Mescid-i Harâm’da bulduğunu belirten ifadeler dolayısıyla (Buhârî’deki rivayet­lerin birinin sonunda “Peygamber uyandı ki Mescid-i Harâm’dadır” denilmektedir) bu olayın bedenle gerçekleşen bir yolculuk mu olduğu, yoksa bunun bir tür rüyada vuku bulan ruhanî bir durum mu olduğu husu­sunda erken dönemden itibaren tartışmalar yapılmıştır. Biri uykuda diğeri uyanıkken olmak üzere iki mi’racdan bahsedildiği de olmuştur. Miracın uykudayken veya uyanık iken ruhen vuku bulduğunu söyleyenler olmuş­tur. Çünkü genel bir ilke olarak vahiy yollarından birinin de rüya olduğu kabul edilir. Nitekim bu sûrenin 60. âyetinde mi’rac olayı kastedilerek “sana gösterdiğimiz rü­ya …” şeklinde bir ifade yer almaktadır. Buradaki rüya kelimesinin uyanıkken gör­me anlamına gelebileceği gibi bundan uykuda görülen rüyanın kastedilmiş olabi­leceği de belirtilmektedir. Ayrı­ca Hz. İbrahim de oğlu İsmail’i kurban etme emrini rüyasında almıştı…

Öte yandan Muhammed Hamîdullah, âyette geçen “en uzak mes­cid” anlamına gelen Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’teki mescid olamayacağını, bunun “semavî bir mescid” olması gerektiğini savunan görüşü tercih eder. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de Filistin’den “en yakın yer” diye söz edilmektedir. Şu halde “en uzak mescid” Kudüs’te olmamalıdır. Öte yandan Kudüs’te eski mabed (Süleyman mabedi) İslâmiyet’ten çok önce ortadan kaldırıl­mış, şimdiki Mescid-i Aksa ise henüz yapılmamıştı. Nitekim müslümanlar hicrî 66-73 yıllan arasında bugünkü Mescid-i Aksâ’yı inşa etmişlerdir.”(Diyanet tefsiri-17/1)

SÜLEYMAN ATEŞ TEFSİRİ: “Mi‘râc hakkındaki rivâyetler, genellikle olayı görmeyen, ancak Peygamber (s.a.v.) Medîne’ye hicret ettikten sonra onun hizmetine girmiş olan Enes ibn Mâlik, Câbir ibn Abdullah ve Medîne döneminin son yıllarında gelip müslüman olan Ebû Hüreyre gibi sahâbîler tarafından aktarılmaktadır. Rivâyetlerin birbirinden farklı yanları çoktur ve Hz. Peygamber’in, başka rü’yâlarındaki olaylar Mi‘râc olayına karıştırılmıştır.”

“Bu hadîslerin tümüne: sahihine, hasenine ve zayıfına vakıf olunca bunların hepsinin, Peygamber(s.a.v.)in Mekke’den Beyt-i-Makdis’e git­tiğinde ve bunun bir kere vukubulduğunda ittifak ettikleri görülür. Gerçi râvîlerin nakilleri birbirini tutmaz; kimi eksik, kimi fazla şeyler söylemiştir. Bu da normaldir, çünkü peygamberlerin dışında insanlar hatâ edebilirler. Bazı kimseler, bu rivayetlerin her birinin ayrı bir olayı anlattığını, böylece birçok isrâ ve mi’râc olduğunu ileri sürmüşlerdir ki bu fevkalâde tuhaf bir görüştür. Bunlar, kaçılmayacak yere kaçmış ve bir yere de varamamış­lardır.”

Kanâatimize göre hem Mi’râc, hem de İsrâ olayları, rûhânî olaylardır. Bunların rûhânî olduğunu söyleyenler azınlıkta kalmasına rağmen bizce onların görüşü, âyetlerin ruhuna ve gerçeğe uygundur. Ancak bizim kanâatimize göre her iki olay da rü’yâ’da değil, Peygamber (s.a.v.) uyanık iken vukubulmuş, ruhsal yükselmedir.”

posted in İSRA MİRAÇ | 0 Comments

7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Hz. Peygamberin insanlığa bıraktığı dinî miras, onun hayatında, vefatından 200 yıl boyunca yalnızca Kur’an’ın olduğu çok açık ve belirgin idi. 250 yıl sonra bu belirginliğin üzeri kara bulutlarla örtüldü. Kur’an’ın yanı sıra Peygamberden rivayet edilen çok sayıda metin de ana kaynak  ortaya çıktı. Hadis kitapları, kutsî hadisler, cevşen, birtakım özel dualar, sahabe ve tabiîn neslinin masumiyeti (yanılmazlığı), çeşitli sahabelere ait dinî metinler bunlardan bir kısmıdır.

İlk 200 yıl boyunca dinin tek kaynağının Kur’an olduğu tartışmasız bir gerçek iken sonraki dönemlerde yan kaynak olabilecek olan hadis kitapları, mezhep bilginlerinin bireysel ve ortak görüşleri de dinin ana kaynakları arasında görüldü.

Bu konunun hadislerdeki serüveni aşağıda görülmektedir:

 

 

 

1-a)“Size, sarıldığınız sürece asla sapıtmayacağınız bir şey bırakıyorum: Allah’ın Kitabı…” Müslim Kitap-15 Bab-19 Hadis 1218 İbn Mace Kitap-25 Bab-84 Hadis-3074(KUTUBU SİTTE ÇEVİRİSİNDE BU HADİS TÜRKÇEYE AKTARILMAMIŞTIR.) (Veda hutbesinden aktarılan hadis, hadis otoritelerince eksiksiz ve kusursuz bulunmuştur.) (Son iki hadis hakkında Kur’an ve Sünnet Üzerine Hikmet Zeyveli s.19-24 1996 Bilgi Vakfı Yay.)

 

b)5799-“Resûlullah vasiyette bulundu mu?” diye sordum.”Hayır” dedi. Ben tekrar:”Öyleyse, kendi vasiyette bulunmaksızın halka nasıl vasiyeti farz kılar veya emreder?” dedim.”Allah’ın Kitab’ını vasiyet etti!” diye cevap verdi.” [Buharî, Vesaya 1, Megazî 83, Fezailu’l-Kur’an 18; Müslim, Vasiyet 16, (1634); Tirmizî, Vesaya 4, (2120); Nesâî, 2 (6, 240).]

 

c)5406-İbnu Abbas anlatıyor: “Resûlullah muhtazar (ölmeye yakın) iken evde bir kısım erkekler vardı. Bunlardan biri de Ömer İbnu’l-Hattab idi. Resûlullah : “Gelin, size bir şey (vasiyet) yazayım da bundan sonra dalalete düşmeyin!” buyurdular. Hz. Ömer:”Resûlullah’a ızdırap galebe çalmış olmalı. Yanınızda Kur’an var, Allah’ın kitabı sizlere yeterlidir” dedi. Oradakiler aralarında ihtilafa düştü. Kimisi: “Yaklaşın, Resûlullah size vasiyet yazsın!” diyor, kimi de Hz. Ömer’in sözünü tekrar ediyordu. Gürültü ve ihtilaf artınca, :”Yanımdan kalkın, yanımda münakaşa caiz değildir!” buyurdu. Bunun üzerine İbnu Abbas : “En büyük musibet, Resûlullah’la onun vasiyeti arasına girip engel olmaktır!” diyerek çıktı.” [Buharî, Megazî 83 Salat 80 Fezail 3, İlm 39, Cihad 176, Cizye 6, İtisam 26; Müslim, Vasiyye 22, (1637).]

 

d)5424-…Hz. Ömer hançerlendiği zaman Hz. Süheyb , ağlayarak girdi. Hem ağlıyor, hem de: “Vay kardeşim, vay arkadaşım!” diyordu. Hz. Ömer: “Ey Süheyb bana mı ağlıyorsun? : “Ölü, ehlinin kendi üzerine ağlaması sebebiyle azab görür” buyurdu!” dedi. İbnu Abbâs der ki: “Hz. Ömer öldüğü zaman bunu Hz. Aişe’ye hatırlatmıştım. Şöyle dedi:”Allah Ömer’e rahmet buyursun! Vallahi Resûlullah : “Allah, mü’mine, ehlinin üzerine ağlaması sebebiyle azab verir” demedi. Lakin Resûlullah : “Allah, kâfirin azabını, ehlinin üzerine ağlamasıyla artırır” buyurdular.”Hz. Aişe sözlerine şöyle devam etti: ” Size Kur’an yeter.” Orada “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (Fâtır 18) buyrulmuştur. [Buhârî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 22, (928); Nesâî, Cenâiz 15, (4, 18, 19).]

 

e)4727-“Hz. Ömer, Resûlullah’a kelâle'(nin miras hissesin)den sormuştu.”Bu yaz nazil olan, Nisa suresinin sonundaki ayet, bu meselede sana yeterlidir” buyurdular. Hadisin ravisi der ki: “Ebu İshak’a sordum: “Kelâle, ne çocuk ne de baba bırakmadan ölen kimse değil mi?” Bana: “Böyle zannettiler!” diye cevap verdi.” [Muvatta, Feraiz 7, (2, 515); Müslim, Feraiz 9, (1617).] AÇIKLAMA:..”Hz. Ömer der ki: “Ben size, kendimden sonra nazarımda, kelâle kadar ehemmiyetli bir şey bırakmıyorum. Hiçbir şeyde Resûlullah’a kelâlede olduğu kadar çok başvurmadım. Resûlullah da bana kelâle meselesinde olduğu kadar hiçbir şeyde sert olmadı. Sonunda parmağıyla göğsüme dürttü ve:”Ey Ömer! Nisa suresinin son ayeti sana yetmiyor mu?” dedi. Eğer ben yaşarsam kelâle hakkında (kesin bir hükümle) hükmedeceğim. Kur’an’ı okuyan da okumayan da onunla hükmedecek.”

2-a)53-İmam Malik’e ulaştığına göre, Hz. Peygamber şunu söylemiştir: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetce asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın Kitab’ı ve Resûlünün sünneti. Muvatta, Kader 3, (2, 899) İbn İshak es-Sîre c.4 s.604 Hakim Mustedrek. Veda Haccı’nda söylendiği bildirilen bu sözün hadisçilerce hadis aktarımcısı/ravileri(sened) bütünüyle kopuktur. Peygamberle İmam Malik(179) arasındaki kimlerin olduğu belli değildir. Bu tip hadîse Mu`allak hadis denmekte, böyle bir hadis, hadis uzmanlarınca zayıf kabul edilmektedir. Zayıf hadis dinde delil olarak kullanılmamaktadır.

 

3-a)54-Hz. Peygamber buyurdular ki: “Size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. Bu, Allah’ın Kitabı’dır. Semâdan arza uzatılmış bir ip durumundadır. (Diğeri de) kendi neslim, Ehl-i Beytim’dir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun başında bana gelip (hakkınızda bilgi verinceye kadar) birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün” Tirmizî, Menâkıb 77, (3790).

 

b)4463-“Resûlullah buyurdular ki: “Haberiniz olsun! Ben size iki ağırlık bırakıyorum. Bunlardan biri Allah Teâla’nın Kitabı’dır. O, Allah’ın (sema-arz arasına uzanmış) ipi olup, kim ona tutunursa hidayet üzere olur, kim de onu terkederse dalâlete düşer. İkincisi neslim, Ehl-i Beytim’dir.” Müslim, Fezailu’s-Sahabe 37, (2408).

 

c)”Ey insanlar, bilesiniz ki: Ben bir beşerim. Rabbim’in elçisinin(ölüm meleği) gelmesi ve davetine icabet etmem zamanı yakındır. Ben size iki kıymetli şey bırakıyorum: Birincisi Kitabullah’tır, içerisi nur ve hidâyet doludur. Allah’ın Kitabı’nı alın ve ona dört elle sarılın.” -Resûlullah Kur’ân-ı Kerîm’e birçok teşviklerde bulunduktan sonra devamla dedi ki: “Ehl-i beytim hakkında size Allah’ı hatırlatıyorum. Ehl-i beytim hakkında size Allah’ı hatırlatıyorum. Ehl-i beytim hakkında size Allah’ı hatırlatıyorum…” Müslim Kitap-44 Bab 4 Hadis-2408 Müsned c.4 s.366-367 Darimi Kitap-23 Bab-1 Hadis-3319 (Hadislerin aktarımcıları(sened), hadis otoritelerince eksiksiz ve kusursuz bulunmuştur.

4896-“Resûlullah Muaz’ı Yemen’e gönderdiği zaman kendisine sorar: “Sana bir dâva geldiği vakit nasıl hükmedeceksin?” “Allah’ın kitabıyla hükmedeceğim” der Muâz. “(Meseleyi Kitabullah’ta) bulamazsan?” “Resûlullah’ın sünnetiyle hükmedeceğim.” “Ne Kitabullah’ta ve ne de Resûlullah’ın sünnetinde bulamazsan?” “Kendi re’yimle ictihad edeceğim, (hüküm vermekten) geri durmayacağım.” Hz. Muaz der ki: “Bu cevabım üzerine Resûlullah (memnun kaldı), göğsüme eliyle vurup: “Allah’ın elçisinin elçisini, Allah’ın elçisini memnun edecek usûlde muvaffak kılan Allah’a hamdolsun!” buyurdular.” Ebu Dâvud, Akdiye 11, (3592, 3593); Tirmizi, Ahkâm 3, (1327, 1328). AÇIKLAMA: Hadis aktarımcıları(sened) itibariyle sorunlu görünse de dini otoritelere göre anlam itibariyle mütevatir bir hadistir.

430-“Resûlullah buyurdular ki: “Sizin en hayırlınız Kur’ân’ı Kerim’i öğrenen ve öğretendir.” Buhârî, Fedailu’l-Kur’ân 21; Tirmizî, Fedailu’l-Kur’ân 15, 2909; Ebu Dâvud, Salat 349, 1452 H.; İbnu Mâce, Mukaddime 16, 211.H.

431-“Resûlullah buyurdular ki: “Belleğinde Kur’ân’dan hiçbir şey bulunmayan kişi harab olmuş bir ev gibidir.” Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân 18, 2914. H. Tirmizi bu hadisin sâhih olduğunu söylemiştir.

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kur’an’a abdestsiz dokunabilmek

“1. Dokunma konusu: İbn Rüşd Mushaf’a dokunma konusunda özetle şunları söylemiştir: Cünüp olanın Mushaf’a dokunmasını bazı fıkıhçılar caiz görmüş, çoğunluk ise menetmişler; yani caiz olmadığı hükmüne varmışlardır. Bunlar abdesti olmayan kimselerin de Mushaf’a dokunmalarının caiz olmadığın söyleyenlerdir. Bu ihtilafın (farklı ictihadın) sebebi, “Ona tertemiz olanlardan başkası dokunamaz” (Vâkıa: 56/79) mealindeki âyettir. Abdest bahsinde bu âyetle ilgili farklı anlayışlardan söz ettik. Hayızlı kadınların Mushaf’a dokunmasını caiz görmeyenler de yine aynı delile dayanmaktadırlar (31).

İbn Hazm de Mushaf’a abdestsiz veya cünüp ve hayızlı olanın dokunmalarının caiz olduğunu savunurken Hz. Peygamber’in (s.a.) Herakliyüs’e gönderdiği mektupta âyetin de bulunduğu, mektubun bir gayr-i müslime verildiği ve onun âyete dokunmasında sakınca görülmediği vâkasına dayanmaktadır. Çoğunluğun dayandığı “Mushaf’a abdestsiz ve cünüp olanların dokunamayacağını ifade eden” rivayetin ise sahih olmadığını, sahih olanın ise mürsel olduğunu (Hz. Peygambere kadar raviler zincirinin kesintisiz olmadığını) ileri sürmektedir. Yukarıda meali geçen âyete gelince İbn Hazm’in onunla ilgili yorumu şöyledir: Allah Teâlâ “…dokunmasınlar” demiyor, “…dokunmazlar diyor. Biz vâkıa olarak Kur’an’a herkesin (temiz, pis, müslüman, kâfir…) dokundukların görüyoruz; şu halde bu âyette geçen kitaptan maksat Mushaf değil, 78. âyette açıklanan “meknûn; yani gizli, saklanan” kitaptır, Kur’an’ın levh-i mahfuzdaki aslıdır ve ona ancak melekler dokunabilir…. (81-84).
2. Okuma konusu:

İbn Hazm “Kur’an’ı okumak, tilavet secdesi, Mushaf’a dokunmak ve Allah’ı anmak; bunların hepsi abdestli olana ve olamayana, cünübe ve hayızlı olana caizdir” diye başlık attıktan sonra genel delilini şöyle açıklıyor: “Bunlar hayırlı işlerdir, teşvik edilmiş, sevap vadedilmiş fiillerdir; bunların bazı hallerde yapılamayacağın söyleyenlerin delil getirmesi (delil ile isbat etmeleri) gerekir“. İbn Hazm karşı tarafın ileri sürdükleri delilleri ise ya sahih olmayan rivayetlerden ibaret oldukları veya hükme delalet etmedikleri gerekçesiyle reddetmekte, sahabe ve tabiûn müctehidlerinden kendi ictihadını destekleyen örneklere de yer vermektedir (77-81).

Fıkıhçıların ihtilaf ve ittifak ettikleri hükümleri açıklayan iki kaynaktan konumuz ile ilgili ictihadları aktarmış olduk. Görülüyor ki “kadınların özel hallerinde namaz kılamayacakları ve oruç tutamayacakları” konularında ittifak (icmâ) var; “mescide girme, Kur’an’a dokunma ve onu okuma, gerekli tavâfı yapma” konularında ise ihtilaf edilmiş; çoğunluk bunları caiz görmemiş ama bazı fıkıh alimleri caiz görmüşlerdir. İstişare toplantısı kararlarında da söylenen bundan ibarettir.

Fıkıhta icmâ bağlayıcıdır, ama çoğunluğun görüşü bağlayıcı değildir. Meşhur dört mezhepte de bazan biri, diğerlerinin tamamına (bu mânada cumhura, çoğunluğa) muhalif olduğu halde mensupları -çoğunluğun ictihadını değil- tek kalmış olan mezhebin ictihadını uygulamaktadırlar.

Özel hallerinde kadınları kimse mescide girmeye, Kur’an okumaya… zorlamıyor; ama onlar farklı (caiz diyen) ictihada uyar da bunları yaparlarsa yine kimsenin onları engellemeye veya kınamaya hakları olamaz.” (Prof. Hayrettin Karaman-Sorular ve Cevaplar-Âdet gören kadının Kur’an okuması başlığı)

http://www.hayrettinkaraman.net/sc/00042.htm

http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0039.htm

posted in KUR’AN’A ABDESTSİZ DOKUNULABİLİR | 0 Comments

7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

3890-İbnu Abbas anlatıyor:”Resûlullah bir gün helâdan çıkmıştı. Hemen kendisine bir yemek takdim edildi. (O da kabul buyurdu. Ashâbtan bazısı:)” Size abdest suyu getirmeyelim mi?” dediler. Onlara: “Ben, ancak namaza kalkınca abdest almakla emrolundum!” cevabını verdi.” Müslim, Hayz 118, (374); Ebu Davud, Et’ime 11, (3760); Tirmizi, Et’ime 40, (1848); Nesai, Taharet 101, (1, 85). (c.3 Hadis No.3890)

3771-Hz.Ali anlatyor: “Resûlullah, cünüb olmadıkça her halimizde bize Kur’an okutup ta’lim ederdi.” (c.10 s.548 /39)

3772-“Resûlullah heladan çıkınca Kur’an okutur, bizimle et yerdi. Cenabet halinden başka hiçbir şey O’nunla Kur’an arasına perde olmazdı.” Ebu Dâvud, Tahâret 91, (229); Tirmizi, Tahâret 111, (146); Nesai, Tahâret 171, (1, 144). Hadis No.3745 AÇIKLAMA: Cünübün ve hayızlının Kur’an okuması meselesi biraz ihtilaflıdır. İkrîme ve İbnu’l-Müseyyeb’in de cünüb’ün Kur’an okumasında beis görmedikleri kaydedilmiştir.Kur’an-ı Kerim’in cenabetken okunabileceği iddiası daha ziyade, Müslimde yer alan bir rivayete dayanır. Orada Hz. Âişe: “Resûlullah bütün hallerinde Allah’ı zikrederdi” buyurmaktadır.”Bütün hallerinde” deyince buna cenâbet hali de dahildir, zikrullah’ın içinde Kur’an kırâati de dahildir.Keza İbnu Abbas’tan kaydedilecek olan müteakip rivayetde bu görüşü teyid edecektir…

3773-Resûlullah, cünüb kimsenin Kur’an okumasında bir beis görmezdi.” Buhari

posted in KUR’AN’A ABDESTSİZ DOKUNULABİLİR | 0 Comments

7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ELMALILI HAMDİ YAZIR TEFSİRİ: 5Maide/6-“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın…” AÇIKLAMA: …Sahabeden Alkame b. el-Feğra demiştir ki: “Bu âyeti ininceye kadar Resullullah su dökmüş (küçük abdestini yapmış) olursa, abdest almadıkça ne konuşur, ne de selam alırdı. Biz söyleriz, o söylemez, biz selam veririz, o vermez ve almazdı.” Yani Ebu Hayyan’ın da naklettiği üzere Resullulllah, bu âyetten önce abdestsiz bir iş yapmak şöyle dursun, söz bile söylemezdi. Şu halde bunun inişi abdestin her işi için değil, namaz için farzolduğunu açıklamakla Resulullah’a bir ruhsat ifade etmiştir. Anılan sefer, ifk (iftira) kıssasının ortaya çıktığı Benî Mustalik Gazvesi olduğuna, bunun da hicrî altıncı sene şaban ayında Hudeybiye seferinden önce vuku bulunduğuna göre bu âyet, Mâide sûresinin ilk inen âyetlerinden ve hatta bu sûrenin Hudeybiye’den sonra inmiş olduğu söylendiğine göre inişinin başlangıcı olan ilk âyeti demek olur.

SÜLEYMAN ATEŞ-KUR’AN-I KERÎM TEFSİRİ: 56Vakıa/79Ayette kasdedilen melekler olduğu için, insanların, Kur’an’ı abdestsiz tutmalarında bir sakınca yoktur.

Selman-ı Farisi gibi bazı sahabiler, kitabı meknun’un, levh-i mahfuz olduğunu, ona doku­nan temizlerin de melekler olduğunu ve ayetin, Kur’an’ı abdestli olarak tut­makla bir ilgisi bulunmadığını söylemiştir. Katade: “Allah katında ona kim­se dokunamaz, fakat bu dünyada ona pis, mecusi, münafık da dokunur, el sürer” demiştir.

DİYANET TEFSİRİ: “56/75-80. İbn Abbâs, Davud b. Ali, İbn Hazm ve Şevkânî gibi âlimler âyetin mushaf ile değil levh-i mahfuz ile ilgili olduğunu, abdestli olmayanın mushafa dokunmasını meneden hadisin de sahih olmadığını yahut sahih olsa bile orada müşriklerin kastedil­diğini ileri sürerek abdestli olmayan, cünüp ve âdet halindeki kimselerin mushafa dokunmasını ve onu okumasını câîz görmüşlerdir. Zaten İmâm Mâlik gibi İslâm âlimleri Kur’an eğitim-öğretiminin ve sıkıntıya yol açan durumların ayrı mütâlâa edilmesi gerektiğini gösteren fetvalar vermişlerdir.

TEFHİMU’L-KUR’AN TEFSİRİ-MEVDÛDÎ: 56Vâkıa/77-79. “İlla’l-Mutahharun” (Temiz olanlar hariç) Yani Kur’an’ın vahyolunmasına, nüzulüne, değil şeytanların müdahale etmesi, tahir (temiz) olan meleklerden başkası onun yanına dahi yaklaşamaz. Melekler için “mutahharûn” ifadesinin kullanılmasının nedeni, Allah’ın onları her türlü kötülükten arınmış varlık kılmış olmasıdır. Bu ayeti, Enes bin Malik, İbn Abbas, Said bin Cübeyr, İkrime, Mücahid, Katade, Ebu-l Aliye, Süddî, Dahhak ve İbn Zeyd yukarıda açıkladığımız şekilde yorumlamışlardır. Nitekim ayetin siyak ve sibakından da aynı anlam çıkmaktadır. Görüldüğü gibi bu ayetten, “Kur’an’a abdestsiz dokunmak yasaktır” şeklinde fıkhi bir hüküm çıkarmak doğru değildir ve açıkça ayetin nüzul sebebinin de bu olmadığını söyleyebiliriz.

FİZİLAL´İL KUR`AN TEFSİRİ-S.KUTUB: 56Vâkıa/79. Yeryüzünde bu Kur’an’ı temizler de, pisler de, mü’minler de, kafirler de elleyebilirler. Tefsir bilgini İbn-i Kesir bu hadisler hakkında şöyle diyor: “Bu hadisler Zehri ve başkaları tarafından aktarılmıştır. Böyle bir aktarma zincirine güvenerek getirdikleri sözleri delil olarak kullanmamız doğru değildir. Bu hadisi Darekudni Amr b. Hazm’e, Abdullah b. Ömer’e ve Osman b. Ebul As’a dayandırarak aktarmıştır. Ama her üçünün aktarma zincirlerinde de tartışılabilir halkalar vardır.

KURTUBÎ TEFSİRİ: 56/79. Enes ve Said b. Cübeyr şöyle demişlerdir: Bu kitaba ancak günahlardan arınmış, temizlenmiş kimseler olan melekler el sürebilir. Onlardan başkası el süremez, demişlerdir. Ebu’l-Âliye ve İbn Zeyd de böyle demişlerdir: Bun­lar meleklerin elçileri ile Âdemoğullarının rasûlleri gibi günahlardan tertemiz edilmiş kimselerdir. Onu indiren Cebrail de tertemizdir. Kendilerine bunu ulaştırdığı elçiler de tertemizdir.

el-Kelbî şirkten, er-Rabi b. Enes büyük ve küçük günahlardan (temizleniniş olanlar el sürebilir), diye açıklamışlardır.

Bir diğer açıklamaya göre “Ona ancak tam anlamı ile temizlenmiş kim­seler” ancak muvahhidler “el sürebilir* onu okuyabilir, demektir. Bu açık­lamayı da Muhammed b. Fudayl ile Abde yapmışlardır.

el-Ferra dedi ki: Onun tadını, faydasını ve bereketini ancak tam anlamıy­la temizlenmiş olan kimseler alabilirler. Bundan maksat da Kur’ân-ı Kerim’e iman edenlerdir,

et-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Onun tefsirini ve te’vilini ancak yüce Allah’ın şirk ve münafıklıktan tertemiz edip arındırdığı kimse bilebilir. Ebu Bekr el-Verrak dedi ki: Gereğince amel etmeye ancak bahtiyar kimseler muvaffak kı­lınır. Anlamın: Onun sevabına ancak müminler ulaşabilir, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Muâz, Peygamber (sav)’dan da rivayet etmiştir…

el-Hakem, Hammad ve Davud b. Ali’den rivayete göre; müslümanın ve kâfirin abdestli ya da abdestsiz Kur’ân’ı taşımasının ya da ona el sürmesinin bir sakıncası yoktur. Ancak Davut; Müşrik bir kimsenin Kur’ân’ı taşıması caiz de­ğildir, demiştir. Onlar buna mubah derken Peygamber (sav)’ın Kayser’e mektup göndermesini delil göstermişlerdir. Ancak bu bir zaruret konusudur, bunda delil olacak bir taraf yoktur.

FAHREDDİN RAZİ-TEFSÎRU’L-KEBÎR: 56/79. Mutahherün Kimlerdir? Cenâb-ı Hakk’ın, “tam bir surette temizlenmiş olanlardan başkası…” ifadesine gelince, bunlar melekler olup, Allah onları ta başlangıçta temizlemiş ve onları, bütün ömürleri boyunca da böyle bırakmıştır. Bundan murad şayet “hades – abdest bozma” olmuş olsaydı, o zaman (illâ’l-mütetahherûne) ve hâ’nın şeddesiyle (illâ’l-muttehherûne)dan başkası ona dokunmaz” duyurulurdu.

posted in KUR’AN’A ABDESTSİZ DOKUNULABİLİR | 0 Comments

7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

TÜRKİYE DİYANET VAKFI İSLAM ANSİKLOPEDİSİ

…Cünüp olan (veya abdestsiz bulunan) kimsenin mushafa dokunmasının ha­ram olduğunu kabul eden fakihler, delil olarak Kur’an-ı Kerim’deki bir ayeti ve bazı hadisleri ileri sürerler. “Ona sadece temiz olanlar dokunur” (el-Vakıa 56/79) mealindeki ayetin metninde yer alan ve “dokunulmama” kavramını yönlendiren zamirin, önceki iki ayette geçen mushaf anlamındaki “Kur’an”a mı, yoksa levh-i mahfuz anlamındaki “kitab”a mı raci ol­duğu bilginler arasında ihtilaflıdır. Eğer zamir Kur’an’a raci ise ayetten, “Kur’an’a sadece cünüplükten, abdestsizlikten ve maddi kirliliklerden temizlenmiş olan­lar dokunabilir”, levh-i mahfuza raci ise, “Levh-i mahfuzdaki kitaba sadece me­lekler dokunabilir” şeklinde bir mana çı­kar. Müfessirler, ikinci mananın Kur’an üslübuna daha uygun düştüğünü belir­tirler (bk.Taberi, XXVII, 118-119; Ra­zi, XXIX, 194-195). Fakihlerin büyük ço­ğunluğu Hz. Peygamber’den nakledilen, “Kur’an’a ancak temiz olanlar dokunabi­lir” (el-Muvatta’, “Kur’an”, 1 ; Nesai, “Ka­same”, 46) mealindeki hadisi de delil ka­bul etmişlerdir. Ancak cünüp kimsenin mushafa dokunmasının caiz olmadığı konusunda icma bulunduğu kaydedil­mekle birlikte bu hadisin sıhhati ve bir­den fazla manaya gelen “temiz” (tahir) kelimesinin buradaki anlamı konusun­da farklı görüşler de ileri sürülmüştür. Bu sebeple bazı sahabiler ve tabiin alim­leri, abdestsiz kimsenin mushafa doku­nabileceğini belirtmişler, Davud ez-Za­hiri ve diğer bazı fakihler, cünüp kimse­nin de mushafa dokunmasında sakınca bulunmadığını ileri sürmüşlerdir (bk. Şev­kani, I, 243-245). (Bkz.Türkiye Diyanet Vakfı İSLAM ANSİKLOPEDİSİ Cenabet maddesi)

posted in KUR’AN’A ABDESTSİZ DOKUNULABİLİR | 0 Comments

7th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’A ABDESTLİ DOKUNMAK DİNÎ BİR ZORUNLULUK DEĞİLDİR

Abdestsiz dokunabilir diyenler: (İbn Hazm, Kurtubî, Razî, İbn Kesir, Tabatabai, İbnu’l-Cevzî, İbn el-Kayyım, Şevkanî, İbn Hacer, Cessas, Suyutî, İbnu’l-Arabî, İbn Aşûr, Kuşeyri, Mevdudî, S.Kutub; Enes, Said b. Cübeyr, Ebu Aliye , İbn Zeyd, Kelbî; Tefsircilerden Süleyman Ateş, Ali Arslan,

Kafir Müslüman, temiz pis herkes dokunur diyenler: Hakem, Hammad, Davud b. Ali. Delilleri, Peygamberin Kaysere yazdığı mektupta ayetlerin de bulunması

Abdestsiz dokunmaz diyenler: Mücahid ve Katade, M.A.Sabunî. Delilleri, Amr İbn Hazm hadisidir.

posted in KUR’AN’A ABDESTSİZ DOKUNULABİLİR | 0 Comments