30th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

RASULULLAH’I KURUTAN SÖZLER

- UYDURMA HADİSLER -

Allah herkesi kuru iftiradan sakındırsın. Bilmem başınıza geldi mi, hiç haberdar ve ilginizin olmadığı bir konuda iftiraya hatta kuru iftiraya maruz kaldınız mı?

İnsan ne kötü olur değil mi? Ne diyeceğinizi şaşırır, olanca güç, telaş ve sözlerinizle bu kuru iftirayı bertaraf etmeye çalışırsınız.

Tüm deliller, görgü şahidleri, yazılar, belgeler vs gerekli tüm dökümanlarla olayın aslını ispat derdine düşersiniz.
Birde buna müdahale etmediğinizi edemediğinizi düşünün. Arkanızdan, sırf çıkarlarına öyle geldiği için sizin adınıza öyle konuşulduğunu düşünün. Üstelik cevap vererek kendinizi de savunamıyorsanız? İşiniz artık huzur-u ilahiye kalmıştır. Müfterilerinizle Rabbin huzurunda hesaplaşmayı arzu edersiniz değil mi? Ya da bu müfterilerin bir an önce bu ğaliz iftiradan vazgeçip tevbe ederek Hakk’a teslim olmalarını arzu edersiniz. Aslında bu müslümanın istediği en iyi yoldur.

Şimdi biz de Rasulullahın arkasından yapılan iftiraların bir kısmını ve alimlerin bu iftiralar (zayıf ve uydurma sözler) hakkındaki açıklamalarını burada teşhir edeceğiz.
Bu konuda sahih hadis delilleri olanların ispatlarını buraya koymalarını kendilerine kul hakkı önemiyle istiyorum.
Aksi takdirde bile bile yanlışta kalmak, buradaki delilleri gördüğü halde hala sahih hadis diye kurulara tutunmak kendi sorumluluklarındadır. Şimdi sırayla bakıyoruz:

************************************

BEN GİZLİ BİR HAZİNEYDİM VE BEN BİLİNMEYİ DİLİYORDUM BUNDAN DOLAYI BEN YARATILMIŞ OLANI (İNSANOĞLUNU) YARATTIM SONRA KENDİMİ ONLARA BİLDİRDİM VE ONLAR BENİ TANIDI

sözü uydurmadır

Sehavi (905 , İbni Hacer El-Askalani’nin öğrencisi) dedi ki “İbni Teymiyye derki “İbni Teymiyye derki bu Peygamberin (SAV) hadislerinden değildir ve sahih yada zayıf oluşuna dair bilinen hiç bir isnad yoktur.’ Zerkaşi ve Şeyhimiz (İbni Hacer) onu (bu kararında) desteklemiştir.” (Sehavi, el-Makasıdu’l-hasene, no. 838 )

Suyuti (911) dediki “bunun aslı yoktur (Suyuti, Durural Muntasar, no. 330 )

El Acluni (1162) dediki “bu söylem genellikle ona itimat eden ve bazı temellerini onun üzerine kuran sufilerde vuku bulur.” (El-Acluni, Keşfu’l-hafa, no. 2016)

el- Elbani derki “bu hadisin aslı yoktur (Muhammed Nasiruddin El-Elbani, Silsile El-Zayıf, 1/166 )

kuntu kenzen mahfiyye” diye başlayan bu gizli hazine uyduruk hadisi de bir benzeri gibi “men arafe nefsehu fe kad arafe rabbehu” yani “kim kendini bilirse rabbini de bilir” rivayeti gibi “gizli kardeşlik” tarafından uydurulmuş bir sözdür. Bu tarz sözleri uydurmanın amacı vahdeti vücüd akidesine sözde islami dayanak hazırlamaktır. Buna göre güya Allahu teala gizli bir hazineyken kendisinden bir parçayı yani kainatı yaratıp kendisini açığa vurmuştur. Buna göre kainat allahtan sudur etmiştir, doğmuştur.(sudur teorisi) Alemlerin rabbini sofilerin bu tarz iftiralarından tenzih ederiz.

51zariyat 56- Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.

 

**************************

 

KİM NEFSİNİ BİLİRSE RABBİNİ DE BİLMİŞTİR”

bu sözün (hadisin) aslı yoktur.

Hafız Es-Sehâvî şöyle der: « Ebû Muzaffer b. Sem’âni der ki: ‘Bu söz merfû olarak bilinmez, bilakis Yahya b. Muâz er-Razi’nin sözü olarak hikâye edilir.’ » (Makâsıd, s.198)

Nevevi de buna benzer olarak bu söz için ‘kanıtlanmamıştır’ demiştir.”
(El-Mukasıd El-Hasene sy.491, no.1149 ) en- Nevevi : rivayetin sabit olmadığını söyler. Suyûtî (Zeyl el-Muduât, s.203)de buna katılır. Bu hadisin Sahih olmadığını söyler( Haavi lil Fetaavi 2/351)

Şeyh Aliyyu’l-Kâri, (Mevduât, s.83)İbn Teymiyye’nin rivayet hakkında uydurma dediğini nakleder. (El-Esrar El-Merfuat 83)
Kamûs’un sahibi
Fiyruz Abâdî ise şöyle der: « Bu Nebevî hadislerden değildir, çoğu insanlar bunu Nebi (s.a.s.)’in hadislerinden sayarlar. Ancak aslı yoktur, bilâkis İsrailiyattandır: Yani Yahudi kültüründe ‘Ey insanoğlu! Kendini bil ve böylece Rabbinide bilirsin’ diye bilinir.(El-Red Ala El-Mutaridin 2\37)ElBani “Bunun aslı yoktur” demektedir( Silsile El-Zayifa’ 1/165 no/66 )

‘Ey insan nefsini bil ki; Rabbini tanıyasın’.»
İhtisas ehlinin hadis hakkındaki hükmü budur.

**************************







VATAN SEVGİSİ İMANDANDIR [es-Sagâni, el-Ehadîsu’l-Mevdua sayfa.7] sözü uydurmadır.

Es- Sagânî ve diğer muhaddislerde uydurma olduğunu beyan ederler. Rivâyet, mana olarak ta doğru bir manaya sahib değildir. Çünkü vatan sevgisi nefis ve mal mülk sevgisi gibi doğuştan gelmektedir, yani içgüdüseldir. Dolayısıyla bunlara olan sevgiden dolayı kişi övülmez, hele hele imanın gereklerinden hiçte değildir. Özellikle insanlar bu sevgide ortaktırlar, bunda mümin ile kafir arasında bir fark yoktur. Nice vatanını seven dinsiz , ateist , müşrik kafirler vardır ! Yunanistanlı bir müslüman yunanistanı sevmiyor diye imansız denilemez ! Seven kafirlere de imanlı denilemez.

 

 

**************************

 

ÜMMETİMİN İHTİLÂFI RAHMETTİR.”(”Ümmetimin ihtilâfı rahmettir.” el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:64; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1:210-212.)Ali el-Karî bu hadis (söz) hakkında diyor ki:
İmamların çoğu bunun aslının olmadığını zannettiler. Fakat, Hattabî bunu Garibu’l-Hadis’te istitraden zikretti ve kendi kanaatına göre aslının olduğunu bildirdi.
Suyutî
Camiu’s-Sağir”inde şöyle demiştir: Nasr el-Makdisî Hücce’sinde onu tahriç etti ve Beyhakî Risaletu’l-Eş’ariyye’de senetsiz olarak zikretti, ayrıca Huleymi, Kadı Hüseyin, İmamu’l-Harameyn ve diğerleri de hadisi zikrettiler.
Münavi, suyuti’nin şu sözüne bağlı olarak şöyle demiştir: “Sübki şöyle demiştir… (ve ondan zikrettiğimiz sözünü nakletti). Sonra da Münavi şöyle dedi: Hafız el-Iraki, bunun senedinin zayıf olduğunu söylemişdir. (Münavi, Feyzu’l-Kadir I, 212-213)

Bu hadis, hafızların bizim ulaşamadığımız bazı kitaplarında olabilir, Allahu a‘lem, dedi.
Suyutî’nin bu sözü tartışmalıdır. Nitekim, âlimlerin bu konuda açıklamaları vardır:
şeyh Muhammed Nasuruddin el-Elbani ise şöyle demişdir:
Bu hadisin aslı yoktur. İbni Hazm’dan nakledildiğine göre, o bu hadis batıl ve mekzuptur, demiştir
(Elbani, Silsiletü’l-ahadisü’d-daife ve’l-mevzu’a, 76.)

Buna göre, hadis sahih değildir veya çok zayıftır ki bunun gibisiyle delil getirilmez. Delil getirmeye elverişli de değildir.
Subkî de: Bu, muhaddislerce bilinen bir hadis değildir. Ben ne sahih, ne zayıf ve ne de mevzu bir senetle bu hadise rastladım, aslının olduğunu zannetmiyorum diyor. ( Sabbâğ, Tahkīk ve Ta‘lik, 109, 6. dipnot.)
Ancak bu bir kimsenin sözü olabilir. Belki de birisi “ümmetimin ihtilafı rahmettir” deyip, bazıları da onu alarak, hadis zannetmiş ve peygamberin sözü saymıştır. Hala inanıyorum ki, bu hadisin aslı yoktur. Bunun asılsız olduğuna rahmetin ihtilaf etmemeyi gerektirdiğini bildiren ayet ve sahih hadislerle delil getirilmiştir
(Alusi,Tefsir, IV, 24)İbn Hazm, İhkâm’da: Bu, hadis değildir; bilâkis o, batıldır, mevzudur. Çünkü, eğer ihtilâf rahmet olsaydı, ittifak gazap olurdu. Bu ise, hiçbir Müslümanın söyleyemeyeceği bir şeydir, diyor.
( Muhammed b. Cemil, Fırka-i Nâciye (Kurtulan Toplum), çev. Mehmed Alptekin, Saff Yayınları,1989, 115.)
Abdullah b. Mübarek’e rahmet etsin, şöyle demiştir:
İsnat dindendir. İsnat olmasaydı, muhakkak ki, her isteyen istediğini söylerdi.” ( Muslim, Mukaddime, 5.)
Yine demiştir ki:
Bizimle (hadis nakleden) şu kavim arasında ayaklar, yani isnat vardır.” ( Muslim, aynı yer.)Nevevî şöyle açıklıyor:
Bunun manası, eğer sahih bir isnat getirirse hadisini kabul ederiz, yoksa terk ederiz, demektir. İsnatsız hadisi ayakta duramayan hayvana benzetti. Nikekim, ayakları olmayan hayvan da ayakta duramaz.
(Mehmed Sofuoğlu, Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, İrfan Yayınevi, İstanbul 1972, 1/39.)
Beyhakî, İmam el-Eş’arî’yi müdafaa maksadıyla kaleme aldığı er-Risâletu’l-Eş’ariyye’sinde [İbn Asâkir, Tebyînu Kezibi'l-Müfterî, 100 vd.] bu hadisi senetsiz olarak nakletmiştir. (İbn Asâkir, Tebyînu Kezibi’l-Müfterî, 106) Sübkî,Muhaddisler tarafından bilinmemektedir. Bu rivayetin ne sahih, ne hasen, ne de mevzu bir senedine rastlamadım” demiştir. [ el-Münâvî, Feydu'l-Kadîr, I, 212.]
Yaygın olarak zikredilmesi dolayısıyla es-Süyûtî, “Belki önceki Hadis alimlerinin eserlerinde senedli olarak zikredilmiştir de, onların eserleri bizlere ulaşmamıştır” demiştir.
[ el-Câmi'u's-Sağîr, I, 210.]
[ el-Makâsıdu'l-Hasene, 26-7; Keşfu'l-Hafâ, I, 66-7.] ibni Dibağ eş-şeybani de şöyle demiştir: Alimlerin çoğu bu hadisin aslının olmadığını söylemiştir. Fakat Hattabi bunu Ğaribü’l-Hadis’inde istidraden (dolaylı olarak) zikrederek kendisine göre aslının olduğunu hissettirmiştir.
( İbn Dibağ eş-Şeybani, Temyizu’t-tayyib mine’l-hadis, 85.)
Andolsun ki siz, kendinizden önceki milletlerin yoluna kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak tıpatıp uyacaksınız. Hatta onlar daracık bir keler deliğine girseler bile, siz de muhakkak o deliğe gireceksiniz.”
Ashâb-ı kiram: “
Yâ Rasulellah! O milletler yahudiler ve hıristiyanlar mı
?”
Bunlar olmayınca başka kimler olur?”
buyurdu.
(İbn-i Mâce: 3994)
Beni İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Beni İsrail yetmişiki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmişüç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.”Bu fırka hangisidir?” diye soruldu.
Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!
” buyurdular.”
Tirmizi, İman 18, (2643). kutub-i sitte 4743
Haberiniz olsun! Sizden önce Ehl-i kitap, yetmişiki millete (dine) bölündüler. Bu ümmet ise yetmişüç fırkaya bölünecek. Bunlardan yetmişikisi ateşte, sadece biri cennettedir. Bu da (Ehl-i Sünnet ve’l) cemaattir.”Ebu Davud, Sünnet 1, (4597). kutub-i sitte 4742

**************************

SEN OLMASAYDIN YA MUHAMMED! EVRENİ YARATMAZDIM’
sözü uydurmadır.’
Bu asrın muhaddisi üstadı, Zaten, aslonan da iddianın ispatıdır. Âlimlerce senedi bile bulunamayan bir sözün Hz. Peygambere isnat edilmesi doğru değildir.
Allah,

Onun bu sözünü Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisinin elimizdeki kaynaklarda merfu/sahih bir senedi yoktur.

el- Bu hadisi (sözü)bu lafızla zikreden kaynakların hiç birisinde sened zikredilmemiştir. Hatta es-

Bu rivayeti senetsiz olarak veren kaynaklar es-Sehâvî, el-Aclûnî ve daha birçok alim tarafından zikredilmiştir.

Hasılı “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisinin(sözünün) aslı (senedi) bulunamamıştır. Bu sebeple onu Efendimiz (s.a.v)’e izafe ederek nakletmek doğru değildir. “ÜMMETİMİN İHTİLÂFI RAHMETTİR.” uyduruk sözünü sahih hadis kabul eden rasul iftiracaılarına aşağıya koyacağım ümmetin ihtilafıyla ilgili hadisi değerlendirmeye davet ediyorum .

_İbnu Amr İbni’l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

– Hz. Muaviye radıyallahu anh anlatıyor:
“Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) aramızda doğrulup buyurdular ki:

Hz Adem günah işlediğinde şöyle dua etti:
Ya Rabb! Muhammed’in hakkı için benim günahımı bağışlamanı diliyorum.
Allahu Teala dedi ki: Ey Adem! Sen Muhammed’i nereden biliyorsun, ben onu daha yaratmadım.
Adem: Ey Rabbim, Sen beni yarattığında ve ruhundan bana üflediğinde başımı kaldırdım ve arşın sütunları üzerinde ‘Lailahe İllallah Muhammedun Rasulullah’ yazılı olduğunu gördüm. Ve bildim ki, Sen kendi adının yanına ancak en çok sevdiğin kişinin ismini ilave edersin.
Allahu Teala dediki: Doğru söylüyorsun ey Adem, o (Hz. Muhammed sav) benim en sevdiğim kulumdur. Sen Benden onun (Hz Muhammed sav) hakkı için istedin, Ben seni bağışladım. Muhammed olmasaydı Ben seni yaratmazdım
(
Hakim Müstedrek 2/615 Hz Ömer (ra)’dan merfu olarak ;İbn Asâkir (2/323), el-Beyhâki, Delâil’un-Nübuvve (5/488) )Zehebi, bu hadis hakkında: ‘‘Hadis uydurmadır. Abdurrahman yalancıdır. Ve Abdullah İbni Meslem el-Fahri’nin kim olduğunu bilmiyorum” demektedir. Beyhaki Delail Nübüvve’de ”Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem zayıf ravilerdendir” der.Elbani bu hadisi aktardıktan sonra ” Sonuç olarak ben derim ki: Bu hadisin Peygamber (sav)’den aslı yoktur. Bu hadise iki muhterem hafız -Askalani ve Zehebi- batıl hükmü vermiştir.( Zayıf Hadisler Silsilesi 1/hadis no 25) diyerek hadisi eleştirmektedir. Şeyhul İslam İbni Teymiyye (ra): ”Hakim bu rivayeti sahihi sakimden (zayıf) ayırma babının girişinde aktarmakta ve Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem’in babasından rivayet ettiği hadisler uydurmadır” demektedir.Sagani uydurulmuş” dedi. ( El-Sagani El-Hadis El-Mevzuat sy.7)
Elbanide aynı şeyi söylemiştir. (Silsile el-Zayif 1/450 no 282)

El
Acluni Uydurma olduğunu söylemiştir( el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 214.)Şeyh Molla Aliyyul Kari ’Zayıftır ama anlamı doğrudur…” (Aliyyul Kari El-Esrar El-Merfuat sy 67-68) der ve şu iki hadisi bu görüşüne delil getirir:(İbni Cevzi El-Mevzuat 1/288) ve Suyuti’de aynı şeyi söylemiştir. (Suyuti El-Laai 1/272) Ya Muhammed! Sen olmasaydın Bahce (cennet) yaratılmış olmazdı ve Sen olmasaydın ateş (cehennem) yaratılmış olmazdı
ElBani derki ”Deylemi’den hadisin sahih olduğunu ortaya koymadan gerçekliğini onaylamak doğru olmaz ki Hiç bir alimin bu konu üzerinde durmuş olmasına rastlamış değilim… Deylemi’nin bunu aktaran tek kişi olması benim için bu hadisin zayıf olduğuna inanmak için yeterlidir, dahası Musned’inde
(Deylemi Musned 1/41/2) rastladığımda zayıf olduğuna inandım.
(
El Elbani Silsile El-Zayıf 1/451 no.282
)İbn Asâkir (1/323/2).

Uydurmadır. Râvilerinden olan Abdurrahm an b. Zeyd b. Eslem hakkında İbn Hibbân şöyle der: «Hadis uydurmakla itham olunmuş, Leys, Malik ve İbn Lehi’a üzerine hadisler uydurmuştur. Dolayısıyla imâm ez-Zehebî rivâyet hakkında uydurma ve batıl derken, İbn Hacer el-Askalânî de ona katılır.

Mizan’ul-İtidal’de bu hadis için ”batıl bir haberdir” denilmektedir.

El-

El-

a. İbn Esakir tarafından nakledilen hadis ”sen olmasaydın dünya yaratılmazdı.” İbni Cevzi bunu nakletti ve şöyle dedi ”uydurulmuştur”

b. Deylemi’den nakledilen bir hadis ”

Yukarıdaki sözün uydurma olduğuna bir delil de yine başka bir rivayetten ! Akıl sahiplerini çelişkiyi görmeye davet ediyorum : Adem (a.s.)’ın Nebî (s.a.v.)’i, kendi yaratılışından sonra cennette iken yer yüzüne inmesinden bilmesidir. Halbuki zayıf, ancak daha iyi bir senedle gelen başka rivayette: ( Adem (a.s.) Hindistana iner ve yanlızlık hisseder, bunun üzerine Cebrâil inerek; Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Eşhedu En Lâ İlâhe İllallâh (iki defa), Eşhedu Enne Muhammeden Rasûlullâh (iki defa) deyip ezan okur. Adem şöyle der: «Muhammed de kim»? Cebrâil: «Peygamberlerden son oğlundur» der.)

Râvilerinden Ali b. Behrâm bilinmemekte, diğer bir râvi olan Muhammed b. Abdullâh b. Süleyman aynı şekilde bilinmemektedir.
Bir önceki rivâyette Âdem (a.s.) daha cennette iken Peygamber (s.a.v.)’i tanıyordu, bu ikinci rivayette ise, Âdem (a.s.) yer yüzüne indiği halde Muhammed (s.a.v.)’i tanımamıştır.
Menfaatları için birbirinden habersizce Panik halinde hadis peydahlayanların düştüğü bu trajikomik durum tam ibretlik !

*******************.

 

” ALİMLERİN MÜREKKEBİ ŞEHİDLERİN KANINDAN DAHA FAZİLETLİDİR” sözü uydurmadır.el-Mekasıd’da , bunun el-Hasan el-Basri’nin sözü olduğu söylenir. İbn Abdilberr bunu , Ebu’d-Derda’dan merfu olarak şu lafızıla rivayet eder :
“Kıyamet günü alimlerin mürekkebi , şehidlerin kanıyla tartılır”.
el-Hatib bunu , İbn Ömer’den şöyle rivayet eder: “Alimlerin mürekkebi , şehidlerin kanıyla tartılır ve alimlerin kanı ondan ağır gelir.” İsnadında hadis uydurmakla suçlanan biri vardır.
ez-Zeyl’de bu hadis “uydurma”dır denilmiştir.
Senedinde İsmail İbn Muhammed İbn Ziyad vardır. O İsmail İbn Müslim’dir. Musul Kadısı’dır , yalancıdır.(İmam Şevkani ; El-Fevaid El-Mecmua Fi’l-Ehadis El-Mevdua -MEVZU HADİSLER, sayfa 405, Medarik yayınları) Allah’ın ilk olarak Peygamber Efendimizin (s.a.v.) nurunu yaratmış olduğu, sabit bir gerçek olmadığı gibi, bunu belirten hiçbir sahih rivayet de yoktur. Bilâkis, Allah’ın ilk yarattığı şeyin “kalem” olduğuna dair hadisler vardır.
Ebu Davud’un Sünen’inde
Ubade b. Samit’ten naklen Rasulullahın şu hadisi zikredilir:
Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Kaleme ‘Yaz!’ dedi.
Kalem: ‘Ya Rabbi, ne yazayım?’ dedi.
Allah: ‘Kıyamet kopuncaya kadar olacak her şeyin kaderini yaz!’ buyurdu
( Ebû Dâvud, Sünnet, 17/4700.)
Hadisin son kısmı Tirmizî’de:
Kaderi, olanı ve ebede kadar olacak olanı yaz!” şeklindedir.
( Tirmizî, Kader, 16/2244; Tefsîr, 66/3537. Tirmizî, hadis için “hasen-sahîh-garîbtir” demiştir.)İlk yaratılan şeyin “akıl” olduğu yönünde rivayetler varsa da, bunların hepsi asılsız, yalan ve uydurmadır.
( Aliyyu’l-Karî, Esrâru’l-Merfû‘a, 143-144; 154-155, Suyûtî, Leâli’l-Masnû‘a, 1/129-130.)Hadis (söz) için Demirî ve Askalânî; aslı yoktur, dediler.
Zerkeşî de böyle sükut etmiştir.
( Aliyyu’l-Karî, Esrâru’l-Merfû‘a, 247; Şevkânî, Fevâidu’l-Mecmû‘a, 286. )
es- Sehâvî şöyle der: “Hocamız (İbn Hacer) ve ondan önce de ed-Demîrî ve ez-Zerkeşî, “Aslı yoktur” demişlerdir. Bazıları buna, “Herhangi bir muteber kitapta mevcudiyeti bilinmemektedir” ifadesini de eklemiştir.”
[ es-Sehâvî, el-Makâsıdu'l-Hasene, 286; krş. a.mlf. el-Ecvibetu'l-Mardıyye, I, 248; ez-Zerkeşî, et-Tezkire, 167; el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, II, 83.]Said Nursî, bu hadisi de diğerleri gibi kaynak vermeden kitabına koymustur ((Şuâlar, 80, Altıncı Şua/İkinci Suâl/Birinci Cihet; 486, Onbeşinci Şua/Elhüccetü’z-Zehra/Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı/Dokuzuncusu;

Kastamonu Lâhikası, 9, Yirmiyedinci Mektubdan/ Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet-i Kur’aniyede Kuvvetli, Dirayetli Arkadaşlarım; Barla Lâhikası, 385,Yirmiyedinci Mektubdan/Risale-i Nur’un ehemmiyetli bir şâkirdi olan Yusuf’un bir fıkrasıdır.) )Hadisin aslı olmadığından haberi de yoktur. Hadis, sadece sika imamların kitaplarından alınır. Hangi hadisin zayıf, hangisinin merdut, hangisinin makbul olduğu kendisine müracaat edilen alınır.
Bu imamların koydukları kaidelerden birisi şöyledir: Bir hadis rivayet açıkça belirtmek ya da kim tahriç etmişse ona isnat etmek zorundadır. (Ebû Şehbe, Sünnet Müdafaası, 1/190.) Peygambere iftira atmanın dehşetini bilmeyen kimseler arasında bu tür uydurma sözler hadis diye oldukça yaygındır . Kaynağa itibar etmeyen kimseler olduklarından dolayı ; kendi aralarında bu tür sözlerin senedi , ravi zinciri , muhaddislerin bu söz hakkında hükümlerinin pek kıymeti harbiyesi yoktur. Çünkü bunları kabul etmek işlerine gelmektedir. Böylece alim bildiklerini kutsamış , alim bilinenler ise kendilerini peygamber seviyesinde kabul ettirebildiklerinden dolayı her türlü talimatları ve emirlerine körü körüne itaat ettirebileceklerdir. Bu tür kişilerden delil sorulduğunda kınanırsınız. Onlar Allah dostlarıdır ! denilerek hatadan münezzeh itibarı verilmek istenerek söylemlerinin sıhhat derecesi sahih ! olduğu vurgulanmak istenir . Fakat ehli sünnet için delil edille-i şeriyyedir. Bu tür safsatalara itibar edilmez . Bakınız aşağıdaki iki hadis sahihtir ._Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor:
Rasulullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: “Benim hakkımda yalan söylemeyin. Zira benim üzerime yalan uyduran cehenneme girer.”
Buhâri ,İlm38; Muslim, Mukaddime1, (1); Tirmizi, İlm 8, (2662)Kutub-i sitte: 5176 Muğire İbnu Şu’be radıyallahu anh anlatıyor:
“Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
Benim üzerime söylenen yalan, bir başkası üzerine söylenen yalan gibi değildir. Öyleyse kim bile bile bana yalan nisbet ederse cehennemdeki yerini hazırlasınBuhâri, Cenâiz 34; Muslim, Mukaddime 4, (4); Tirmizi, İlm 9,(2664). Kutub-i sitte :5178

****************

ALLAH’IN İLK YARATTIĞI ŞEY NURUMDUR”

ÜMMETİMİN ALİMLERİ BENİ İSRAİL’İN PEYGAMBERLERİ GİBİDİR”

_

_

*******************************.

 

“NEFİSLE CİHAD EN BÜYÜK CİHADDIR”

sözü uydurmadır.Rasulullah (s.av) bir gazveden dönüyordu. Rasulullah (s.a.v) onlara şöyle dedi:
“ Hayırlı bir yerden döndünüz, küçük cihaddan büyük cihada döndünüz”
“Büyük cihad nedir ? Ey Allah’ın Rasulü? “ dediler.
“Kulun nefsiyle mücadelesidir.” dedi.Senedinde Halef b. Muhammed b.İsmail el Hayyam var.Hakim “onun hadisi sakıttır” derken , Ebu’l Yala el Halilde “o karıştırmış , o çok zayıftır, bilinmeyen metinleri rivayet etmiş “ demiştir.
İmam-ı Ahmed “o yalancıdır, hadis uydurur” derken, Amr b. Ali, Nesai ve Darekutni de “hadisleri metruktür” derler.
(Tehzibu’t-Tenzib: 11-261-262.)İmam İbn Teymiye şöyle der:
Bazılarının Tebük seferi dönüşünde , Rasulullah’ın ; “ küçük cihaddan büyük cihada döndük” şeklinde söylediğini rivayet ettikleri hadisin aslı yoktur. Nebi’nin (s.a.v) söz ve fiillerini bilen hiç kimse bunu rivayet etmemiştir. Kafirlerle cihad ,amellerin en büyüğü , hatta insanın yapacağı en büyük iyiliklerdendir. Tüm bunlardan sonra sonra hadisin mevzu olduğu hususunda şüphe edecek değilim
(
El Farku Beyne Evliya-i Rahman ve Evliya-i Şeytan s. 44-45)Aynı hadisin ! başka varyantında ise şöyle geçer ;Az güvenilir ve tabii olan İbrahim b. Ebi Able’den şöyle rivayet edilmiştir:
Gazadan dönenlere (rasulullah) şöyle demiştir:

Şüphesiz küçük cihaddan döndünüz, bundan sonra büyük cihada , kalp cihadına ne yapacaksınız?
(Siyer-u Alamu’n Nubela: 6/324 )Darekutni der ki : “İbrahim b. Ebi Able kendi nefsinde güvenilirdir.Ona giden yollar safi değildir.
Derim ki , bu sözü bu imama sözün zayıflığını beyan etmeden isnad etmek caiz değildir diye düşünüyorum.lrakî (806/1403)’nin verdiği bilgiye göre, Beyhakî (458/1066) onu “Kitabu’z'Zühd” adlı eserinde “zayıf bir senedle rivayet etmiştir. İkinci ve farklı bir tespit de, îbn Hacer (852/1448)’e aittir. O da “Tesdîdu’l-Kavs” adlı,eserinde, sözün hadis değil, ibrahim b. Able’ye ait, dillerde dolaşan bir söz olduğunu söylemiştir. îbn Hacer’in bu tespitine bir çok ilim adamı eserinde yer vermiştir.Beyrûti (1276/1859) ve Elbânî ona “zayıf kaydı düşerlerken” îbn Teymiyye (728/1328), hadisin aslının olmadığını söylemiştir.
Bu konudaki görüşünü ayetler ve başka hadislerle destekleme yoluna giden alim, hadisin, anlam bakımından bu ayet ve hadislere aykırı olduğuna dikkat çekerek, hiç bir kimsenin, onu rivayet etmediğini söylemiştir.Bunun ondan geldiğinin sıhhatini varsaydığımızda dahi o bir beşerdir ; doğru da yapar , yanlış ta.
Mucahidlere hitab etmesine rağmen masum değildir. Kafirlerle savaştıklarında kalple olan cihada ne yapacaklarını soruyorlar?
Çünkü nefis, hayatta kalabilmek için mücahidi firara yöneltebilir, yahut bunun dışında bir şeye , mesela infak etmemeye sevk edebilir. O takdirde kafirlerle mücadele ettiği bir esnada , nefsiyle de mücadele eder.
İbrahim’in görüşünde büyük ve küçük cihad , kafirlerle mücadelededir. Aynı anda iki cihadı bir araya getirdiğinden dolayı büyük cihad demiş olabilir.
Bunun itibara alınması ihtimali vardır.

Ancak kendi ibadethanelerinde oturup , insanlardan el- etek çeken kişi aslında ne büyük ne de küçük cihad içerisindedir. Hakikatte o nefsinin arzusuna tabidir. Çünkü nefsi ona bunu sevdirmiştir. Şeytan da ona bunu süslemiştir. Sonra eğer bu büyük cihad ise , o zaman , insanlardan ayrı olarak hayatlarını ağaç yapraklarını yemekle idame eden rahipler sınıfı ile hayatlarını oruç ve kulluğa veren Budistlerin yaptıkları bu işle , dünyanın en mutlu ve bahtiyar insanları olmaları gerekir. Halbuki bunu hiçbir akıllı söyleyemez. Dikkat ederseniz yukarıdaki uyduruk söz , ne kutub-i sitte de , ne sahih buhari , muslim , ebu Davud ,tirmizi , nesai , ibn mace , Ahmed bin halbelin musnedinde ne de İmam Malikin Muvattası vs. gibi hiç bir sahih hadislerde yoktur !!Tüm bunlar zayıf ve mevzu hadislerin hayırsızlığındandır. Bu hadis uydurmacısının İslam ve ehline karşı kindar oluşundan şüphemiz yoktur. Sofular bunu rahatlıkla aldılar. Allah hepimizi bağışlasın. Sonra bu alçalış ve gerileme döneminde o kültüre mensup bazı kişiler bunu kabul etmiş ve risaleler halinde de İslami kitab evlerine sürmüşlerdir. Kitaplarında bu hadisi savunup , onu zayıf gören veya derecesini az görenlere körü körüne saldırıyorlar. Allah (c.c.)bizleri ve onları doğrı yola hidayet etsin. Allah yolunda cihada denk gelecek hiçbir şey yoktur. Bu delil itirazlara yeter.

Şimdi Allah yolunda canla-malla cihad etmenin önemini bahseden birkaç hadis okuyalım : Ebu Hureyre’den (r.a) rivayetle Nebi’ye (s.a.v) soruldu:
Allah yolunda cihad etmeye denk ne var?”
Güç yetiremezsiniz dedi. Üçüncüsünde :
Allah yolunda cihad edenin misali , Allah yolunda cihad edenin , evine dönünceye kadar gündüzleri oruçla , geceleri de ibadet ve kıyamla geçiren adamın misali gibidir dedi.
(
Müslim, İmare: 29 ; Tirmizi , Cihad : 1)Ebu Hureyre’den (r.a) rivayetle Nebi’ye (s.a.v) bir adam sordu :
Ey Allah’ın Rasulü! Cihada denk gelebilecek bir ameli bana göster “ dedi . Rasulullah (s.a.v) :

Bulamıyorum dedi .Sonra şöyle devam etti: Mucâhid sefere çıktığı zaman sen mescide girip de (o geriye dönünceye kadar) hiç gevşemeden devamlı namaz kılmaya; hiç iftar etmeden devamlı oruç tutmaya gücün yeter mi?buyurdu.
“ (Adam) : Kim bunu yapabilir?” dedi.
(
Buhari ,Cihad: 2)Ebû Hureyre’den: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur: «Eğer ümmetime meşakkat yüklemiş olmasaydım Al­lah yolunda hiç bir seriyyeden geri kalmazdım. Fakat onları bindirecek binek bulamadım, onlar da bundan sonra binecek vasıta bulamaz. Benden sonra benim gibi her sefere çıkamamak onlara ağır gelir. Halbuki Allah yolunda savaşıp öldürülmeyi, sonra diriltilip tekrar öl­dürülmeyi, sonra diriltilip tekrar öldürülmeyi ne kadar çok isterdim.
(Buharı, Cihad, 56/119; Muslim, İmaret, 33/103- 106. Muvatta ; cihad :40)Fukaha cihadın önce işgal edeilen topraklarda yaşayan müslumanlara farz oldugu , savaşlar birkaç günden fazla sürerse daha sonra tedrici olarak halkanın genişleyecegi görüşündedir.Ebu Davud‘un rivayet ettiğ bir hadisinde
“ s
avaş , Allah ın beni rasul olarak göndermesinden ümmetimin deccalla savaşmasına kadar devam eder. Onu ne zalimin zulmu , nede adilin adaleti ortadan kaldır.
(mucemul-feteva.28/506-508)Bir hadisde Rasul s.a.v. Zeyd bin Eslem babasından rivayet ediyor. Rasulullah s.a.v buyurdu:
”Gökten yağmur yağdıkça cihad tatlı ve hoştur. İnsanlar üzerine Kur’anı çokça okuyanların,”Bu zaman cihad zamanı değildir” dedikleri bir zaman gelecektir. Kim bu zamana ulaşırsa, bilin ki bu ne güzel cihad zamanıdır.

Dediler ki; ‘Ya Rasulallah bunu söyleyecek kimse var mı dır?’
‘Rasulullah s.a.v buyurdu ki, Evet bu kimse Allah’ın , meleklerin ve bütün insanlığın lanetlediği kimsedir.
(
İmam Nevevi;Tagribul Tezhib,Şifa-i Essudur,Meşariul Eşvag ila Mesari El Uşşag )_ Ebu Hureyre (r.a)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
Ümmetime zor gelmeyeceğini bilsem hiçbir müfrezeden geri kalmazdım fakat ümmetim savaş için binit bulamıyorlar, Ben de onları bindirecek binit bulamıyorum. Hem benden ayrı kalmak ta onlara güç geliyor. Allah yolunda şehid olup tekrar dirilmeyi tekrar şehid olup tekrar dirilmeyi ve üçüncü sefer tekrar şehid olmayı çok isterim.”
(
Buhârî, Cihad ve Siyer: 7; Muvatta’, Cihad: 14 , sunen-i Nesai :3100 )- Ebu Hureyre (r.a) şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.v)’den işittim şöyle diyordu:
Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki mü’minlerden bir kısmının benden ayrı kalmalarına üzülmeyeceklerini bilsem ve onları bindirebilecek binitler temin edebileceğimi bir bilsem. Allah yolunda savaşa giden hiçbir müfrezeden geri kalmazdım. Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki Allah yolunda ölüp dirilmeyi sonra diriltilip tekrar öldürülmeyi ve yine öldürülmeyi isterdim.”

(
Buhârî, Cihad ve Siyer: 7 , sunen-i Nesai :3101)- İbn Ebî Amîra (r.a)’dan rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
Müslümanlar arasında hiçbir Müslüman yoktur ki Rabbi onun ruhunu aldıktan sonra tekrar size geri dönmek istemez, dünya ve içindekilerin hepsi kendisine verilse bile… Ama şehid böyle değildir.”(O tekrar dirilip yine tekrar şehid olmak ister)
İbn Ebî Amîra diyor ki:
Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
Allah yolunda şehid olmayı göçebe ve yerleşik hayat yaşayanların elde ettikleri her şeye tercih ederim.”
(Musned: 17221 , sunen-i Nesai :3102)İbn Hasasise’den ( O Beşir b. Mabet’tir. Onun Zeyd b. Mabed es-Sedusi olduğu da söylenmiştir. İbn Hasasiye olarak meşhur olmuş )
Rasulullah’a (s.a.v.) İslam üzeri­ne biat etmek için geldim. Bana Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in onun kulu ve Rasulü olduğuna şahidlik etmeyi, beş vakit namaz kılmayı, ramazan orucunu tut­mayı, zekat vermeyi, hac etmeyi ve Allah yolunda cihad et­meyi şart koştu.
Ey Allah’ın Rasulü! İkisine gelince, ben onlara güç getiremem. Benim malım on tane devedir. Onlar da çoluk ço­cuğumun sütü ve merkebidir. Dolayısıyla zekatı veremem. Cihada gelince, arkasını dönenin Allah’ın gazabına uğraya­cağını söylüyorlar. Bu nedenle savaşa girdiğimde ölümü is­tememekten ve nefsimin korkmasından korkuyorum.
Rasulullah ellerini açıp hareket ettirdi ve:
Sadaka yok, cihad da yok, o zaman ne ile Cennete gi­receksin ?
Sahabi dedi ki “Ey Allah’ın Rasulü sana biat ediyorum.”
Bunun üzerine tüm onlar üzerine benden biat aldı.
( Sunen’ul-Kubra Kitabu’s-Siyer Babu Asli Farzı ‘1 Cihadi: 9/20.)Beyhaki Suneni Kubra’sında Abdullah b. Cafer , o da Ubeydullah b. Amr , o da Zeyd b. Enise’den, o da Cebe­le b. Suhaym’den ona da Ebu’l Musni el-Abidi ibn Hasasiye’den işittiği ve hadisi rivayet etmiş.*******Seleme b. Nufeyl’den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir. Der ki:
Ben Rasulullah (s.a.v.) ile otururken bir adam girip şöyle dedi:
Ey Allah’ın Rasulü! Atlar salıverilmiş ve silah bırakıl­mış. Bazıları savaşın artık olmayacağını, savaşın bittiğini id­dia ediyorlar.”
Rasulullah (s.a.v.) dedi ki:
Yalan söylüyorlar. İşte şimdi savaş zamanı geldi. Ümmetim bir grup Allah yolunda cihad etmeye devam edecektir. Muhalif olanlar, onlara zarar vermez. Allah onlarla bir kavmin kalplerini kaydırır ki, onlarla onla­rı rızıklandırsın. Kıyamet kopuncaya kadar savaşırlar. İyilik daha atların kaküllerine Kıyamet gününe, savaş bi­tinceye ve

Yecuc ve Mecuc çıkıncaya dek bağlıdır.
[Nesai rivayet etmiş. Nesai benzerleriyle hasen bir isnad ile rivayet etmiş. Kitabu'1-Hayl (Atlar): 1, Ahmed: 4/104.]İbn Hibban Cubeyr b. Nefir, Nevvas b. Seman tarikiyle rivayet etmiş.
Der ki; Rasulullah’a bir fetih nasip oldu. Ona varıp dedim ki: Ey Allah’ın Rasulü! Atlar salıverildi hadisi.Nesai’nin rivayetine benzer bir şekilde rivayet etmiş.
Mevarid’uz-Zeman, el-Cihad Babu devami’I-Cihad s. 389-90.Bu rivayetle Seleme’nin rivayetinde geçen müphem adamın Nevvas olduğunu da öğrendik. Konudaki hadise Cabir’in rivayeti de şahidlik etmekte­dir. Ümmetimden bir grup kıyamete dek hak üzere sava­şacaktır.
(Muslim İmare: 53.)_Ebu Said el Hudri (r.a)’den rivâyete göre, şöyle demiştir:
Tebük savaşı olduğu yıl Rasûlullah (s.a.v), sırtını devesine dayayıp insanlara bir konuşma yaparak şöyle buyurdu:
Size insanların en hayırlısı ile en şerlisini haber vereyim mi? En hayırlı kimse ölünceye kadar atının veya devesinin sırtında veya yaya olarak Allah yolunda gayret eden kimsedir. En şerli kimse ise; Allah’ın Kitab’ını okuyup da gerekenleri yerine getirmeyen kimsedir”

(Musned: 11124 , sünen-i Nesai 3055)- Ebu Hureyre (r.a)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
Allah’ın azabından korkarak gözyaşı döken bir kimse süt memeye tekrar girinceye kadar ateş o kimseyi yakmaz. Allah’ın dinini yeryüzünde hâkim kılmak için gayret eden kimsenin çıkardığı toz ile Cehennem dumanı bir araya gelmez”

(Tirmizî, Fedailul Cihad: 8; Dârimi, Cihad: 8 ,sünen-i Nesai 3057 )Yine Ebu Hureyre (r.a)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
Bir kafiri öldürüp sonra da Müslümanca yaşamaya devam edip, Müslümanca ölen kimse; o kafirle beraber Cehennemde olmaz. Allah yolunda gayret ederken çıkarılan toz ile Cehennem ateşi bir araya toplanmaz. Kulun kalbinde iman ile hased bir arada olamaz.”

(Tirmizî, Fedailul Cihad: 8; Dârimi, Cihad: 8 ,sünen-i Nesai 3058)Her ümmetin ruhbanlığı vardır , benim ümmetimin ruhbanlığı cihaddır”
(
Ahmed bin Hanbel)Rasulullah’ın (s.a.v) ashabından bir kişi tatlı su kaynaklarının bulunduğu bir vadiden geçti.
İnsanlardan el etek çekip bu vadide kalsam ? Ancak Rasulullah’tan (s.a.v) izin almadan bu işi yapmam diye düşündü. Bunu Rasulullah’a (s.a.v) söyleyince , Rasulullah (s.av) :“Yapma ! Şüphesiz Allah yolundaki birinizin (yaptığı cihad) fazileti , evindeki yetmiş yıl namazından daha efdaldir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve cennetine koymasını istemez misiniz? Allah yolunda cihad ediniz .Devenin iki süt arası müddeti kadar Allah yolunda savaşanlara cennet vacib olmuştur
Tirmizi ,Cihad:17Bu son hadiste , cihadı ekber iddialarını tamamen çürütmektedir. Çünkü bu sahabe Rasulullah’tan (s.a.v) insanlardan ayrılıp nefsiyle cihad etmek için istekte bulunmuş, Rasulullah onu bundan men etmiş ve ondan daha iyisine irşad etmiştir. Sonra bu hadiste dikkat edilmesi gereken başka bir espiri de var. Rasulullah’ın (s.a.v):
Kim devenin iki süt arası kadar Allah yolunda cihad ederse Cennet ona vacip olur..” sözünün genelinden hareketle , Allah yolunda cihad edenler , öldürülse de , öldürülmese de cennetle müjdelenmiştir.
Hadiste geçen “fukava nakati” ,iki süt arası dönem veya sütün sağılıp tekrar sütün memelere dönünceye kadar ki zamandır.
( El-Misbahul Munir s. 484)Bununla bahsedilen o hadisin mana ve sened bakımından batıl olduğunu öğrendik.Ondan başka ibadete layık ilah olmayan Allah’a hamd oldun. Klavyeyi bırakmadan önce şunu söylemek istiyorum. Bu düşünce (nefis ile cihad) tamamıyla sofuca bir düşüncedir. Kökeni İslam düşmanlarına dayanmaktadır. Onu bırakıp arkamıza atmalıyız. Nebi’nizin (s.a.v) nasihatine dönünüz:
“Cihad , şüphesiz ona hiçbir şey denk gelemez.”
Bu nasihatta , sizin için tüm kötülükleri isteyen (bu kötülükler ona dönsün) komplocu düşmanınızın ithal düşüncelerinden sizleri müstağni kılacak güzellikler var.
Dolayısıyla cihad hususunda yazılmış eserlerde çağdaş bazı yazarların bu hadisten etkilenerek yaptıkları gibi “büyük cihad” ya da “nefsle cihad” diye isimlendirmelerinden etkilenmemek gerekir. Buradan benim nefisle mücadeleyi inkar ettiğim veya ona değer vermediğim kesinlikle anlaşılmasın. Aksine bu konu cihada teşvik , Allah yolunda ölme sevgisine has olup , iki şey arasında zihni bulandırmaktan uzak tutmak gerekir. Onu cihadın iki çeşidini söylediğimizde, sanki onlardan birini seçme serbestliğini veriyoruz.Acaba birini diğerine tercih ettiğimizde durum ne olur? Siz hacılara su dağıtma ve Mescid-i Haram’ı imar etme işiyle Allah’a ve ahiret gününe iman edip, Allah yolunda cihad edenlerin yaptığı işi bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında eşit olamazlar. Allah zalimler topluluğuna hidayet ihsan etmez. TEVBE

ZAYIF VE UYDURMA HADİSLER

1. Din akıldır, dini olmayanın aklı da yoktur [en-Nesâi, el-Kunâ]
Hadis bâtıldır.
Nesâ’î « bu bâtıl ve münker bir hadistir » demiştir.
Hafız b. Hacer; aklın fazileti konusunda otuzdan fazla hadis olduğunu ve tümünün de uydurma olduğunu belirtir.
İbn Kayyım’da[Menar el-Munif], akılla ilgili bütün hadislerin yalan olduğunu söyler.

2. Kişilerin azmi, dağları yerinden oynatır
Hadis değildir.
Aksine Gazzâlî’nin kardeşi olan Ahmed el-Gazzâli’nin sözüdür.

3. Mescidde konuşmak, hayvanların yeşilliği yedikleri gibi sevabları yer
Bunun aslı yoktur.
Gazzâlî İhyâ’da[1/136.] nakleder, Hâfız el-Irâkî rivâyetin aslını bulamadığını, es-Subki ise, isnadını bulamadığını söyler.
Rivâyetin dillerde meşhur olan şekli ise; Mescidde ki mubâh söz ateşin odunu yediği gibi sevabları da yer.

4. Ebediyen yaşayacakmış gibi dünyan için çalış, yarın ölecekmiş gibi de ahiretin için çalış
Merfû olarak aslı yoktur. Ancak son zamanlarda halk arasında şöhret bulmuştur.

5. Gerçekten Allah kulunu helâl şeyin talebinde yorgun olarak görmeyi sever [ed-Deylemi, el-Firdevs.]
Uydurmadır.
Ravilerinden olan Muhammed b. Sehl el-Attâr hadis uyduran birisidir.

6. Ümmetimden iki sınıf salâha ererse, insanlar da salâha erer: yöneticiler ve âlimler
Uydurmadır.
Râvilerinden olan Muhammed b Ziyâd el-Yeşkurî hakkında Ahmed b Hanbel; yalancı olup hadis uydurduğunu söyler. Buna rağmen Gazzâlî İhyâsın darivâyeti Allâh Rasûlû (s.a.s)’e nisbet eder!

7. Her kim günah işlerken gülerse, ateşe ağlayarak girer
Uydurmadır.
Bu rivayette yukarıda geçen Muhammad b. Ziyâd adında yalancı ve hadis uyduran birisi kanalından gelmiştir.

8. Hâlimi bilmesi, istememe gerek bırakmaz
Bunun aslı yoktur.
Bazıları bunu İbrâhim (a.s)’ın sözü olarak aktarırlar, söz isrâiliyattandır.
Rivâyete göre, İbrâhim (a.s) mancınık ile ateşe atıldığında Cebrâil kendisine gelerek; «Ey İbrâhim bir isteğin varmı?» dediğinde, İbrâhim: «Sana ihtiyacım yoktur» der. Cebrâil: «Rabbinden dile» der.
Bunun üzerine İbrâhim (a.s) yukarıdaki sözünü söyler. Rivâyeti el-Bagavî tefsirinde Ka’b el- Ahbâr’a nisbet etmiştir.
Tasavvuf anlayışına göre hikmet hakkında yazanlardan bir tanesi;
«Allah’tan istemen O’nu itham etmendir!» der.
Çünkü Allâh her şeyi duyup gördüğünden, Ondan isteme O’nun duymadığı görmediği anlayışına götürdüğü için Onu itham etmektir!!!
Böyle bir anlayış büyük bir sapıklıktır. Çünkü başta İbrahim (a.s) olmak üzere bütün Peygamberler Allah’tan istemişler O’na yalvarmışlardır. Kur’an ve Sünnette bunun örnekleri çoktur.
Ebu Davud’un tahriç ettiği sahih bir hadiste :
Duâ ibadettir diyen Allâh Rasûlû (s.a.s) ardından şu âyeti okur; «Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana duâ edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibâdeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir»)[Gâfir 60.]
Duâ ile kul, Allâh’a olan kulluğunu ve O’na olan hâcetini izhâr eder. Dolayısıyla her kim Allah’a dua etmez ise, sanki ona olan kulluktan yüz çevirmiş gibidir. el-Hâkim’in[el-Mustedrek 1/491] tahrîç edip ez-Zehebî’nin de muvafakat ettiği hasen bir hadiste
(
Kim Allah’a dua etmez ise Allah ona gazab eder) buyurulmaktadır.

9. Câhım (makamım) ile tevessül edin, çünkü cahım Allah’ın indinde büyüktür
Bunun aslı yoktur.
Hiç şüphesiz Allâh Rasûlû (s.a.s)’in yeri ve makamı Allah’ın indinde büyüktür. Ancak bunun ile tevessül arasında fark vardır, ikisinin karıştırılmaması gerekir. Câhı ile tevessülde bulunulup kabule daha şayan olduğu inancının akıl ile bilinmesi imkansızdır. Gaybi bir konu olduğu için delil olabilecek sahih bir nakil ile sabit olması gerekir. Bu konu hakkında da sahih bir hadis yoktur. Bilâkis Ebû Hanîfe şöyle der:
« Hiç kimsenin Allah’tan başka biriyle Allah’a duâ etmesi gerekmez. Musâade edilen ve emredilmiş olunan dua, Allah’ın şu, (
Allah ait güzel isimler vardır. O’nu o isimlerle çağırınız) âyetinden yararlanılarak yapılandır. »[Durrul-Muhtâr 2/630]
Ebû Yusuf ise şöyle der:
« Falanın hakkı için veya peygamberlerden birisinin hakkı için Harem-i Şerîf yahut Meş’ar-i Harâm hakkı için duâ edilmesini kerih görürüm.»
[el-Kudûri, Şerhu’l- Kerhi, Kerâhet Babı.]

Tevessülle ilgili batıl bir rivâyette Şâfii şöyle der:
« Ben Ebû Hanîfe ile teberrukte bulunurum, her gün kabrine gelir ve bir ihtiyacım olduğunda iki rekat namaz kılarım, böylelikle kabrin yanında Allah’tan ihtiyacımı isterim, uzun zaman geçmeden ihtiyacım giderilir » Ravilerinden olan Umer b. İbrâhîm bilinmemektedir.
Rivayetin yalan olduğu gün gibi açıktır.
Çünkü Şâfii Bağdat’a geldiğinde duâ için nöbetleşe olarak ziyaret olunan hiç bir kabir yoktu. Bu hâl Şâfii döneminde bilinmezdi. Şafii, Hicâz, Yemen, Şâm ve Mısır’da bir çok sahabi ve tabiin ve daha önemlisi Medine de Peygamber (s.a.s)’in kabrini görmüştür. Şaşılacak bir haldir ki, Şâfii buralarda dua yapmamıştır.
Sonra Ebu Hanîfe’nin öğrencilerinden olan Ebû Yûsuf, Muhammed, Züfer, Hasan b. Ziyâd, ne Ebû Hanîfe’nin ne de başkasının kabrine böyle bir duâ için gitmemişlerdir.

10. …Peygamberinin ve benden önceki Peygamberlerinin hakkı için… [Taberânî (24/351-352)]
Hadis zayıftır.
Râvilerinden olan Ravh b. Salâh, münker hadisler rivayet etmiştir.

11. Adem (a.s.) günahı işlediğinde şöyle der: « Ya Rabbi, Muhammedin hakkı için beni affetmeni istiyorum ». Allah, « Ey Adem onu yaratmadığım halde Muhammedi nasıl tanıdın » deyince, « Ey Rabbim! beni elinle yaratıp, ruhundan bana üflediğinde başımı kaldırdım ve arşın sütunlarında Lâ ilâhe illallâh Muhammedun Rasulullâh yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki, Sen Kendi ismine en sevgili yaratığını izâfe ettin ». Bunun üzerine Allah; « Doğru söyledin ey Adem! Çünkü o beşer içerisinde bana en sevgili olanıdır. Bana onun hakkı ile dua ettiğinde seni bağışlarım, eğer Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım » der. [el-Hâkim, Mustedrek (2/615); İbn Asâkir (2/323), el-Beyhâki, Delâil’un-Nübuvve (5/488)]
Uydurmadır.
Râvilerinden olan Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem hakkında İbn Hibbân şöyle der: «Hadis uydurmakla itham olunmuş, Leys, Malik ve İbn Lehi’a üzerine hadisler uydurmuştur.
Dolayısıyla imâm ez-Zehebî rivâyet hakkında uydurma ve batıl derken, İbn Hacer el- Askalânî de ona katılır.
Rivâyetin batıllığına delil olan bir yönüde, Adem (a.s.)’ın Nebî (s.a.s.)’i, kendi yaratılışından sonra cennette iken yer yüzüne inmeden bilmesidir.
Halbuki zayıf, ancak daha iyi bir senedle gelen başka rivayette:
(Adem (a.s.) Hindistana iner ve yanlızlık hisseder, bunun üzerine Cebrâil inerek; Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Eşhedu En Lâ İlâhe İllallâh (iki defa), Eşhedu Enne Muhammeden Rasûlullâh (iki defa) deyip ezan okur. Adem şöyle der: «Muhammed de kim»? Cebrâil: «Peygamberlerden son oğlundur» der.)
[İbn Asâkir (1/323/2).]
Râvilerinden Ali b. Behrâm bilinmemekte, diğer bir râvi olan Muhammed b. Abdullâh b. Süleyman aynı şekilde bilinmemektedir.
Bir önceki rivâyette Âdem (a.s.) daha cennette iken Peygamber (s.a.s.)’i tanıyordu, bu ikinci rivayette ise, Âdem (a.s.) yer yüzüne indiği halde Muhammed (s.a.s.)’i tanımamıştır.

12. Ezan okuyan kâmet getirsin [Ebû Davûd, et-Tirmizî, Ebû Nu’aym]
Hadis Zayıftır.
Hadis Abdurrahmân b. Ziyâd el-Afrîkî yoluyla rivayet edilmiştir. et-Tirmizî akabinde, Abdurrahmân’ın hadis ehli indinde zayıf olduğunu söyler.
Hadisin el-Bagavî [Şerh es-Sunne (2/302)], en-Nevevi [el- Mecmu (3/121)] ve el-Beyhakî[Sunen el- Kubra (1/400)] zayıf olduğunu belirtmişlerdir.
Bu zayıf hadisin kötü etkilerinden biri de namaz kılanların anlaşamamalarına sebebiyet vermesidir. Meselâ müezzin bir özürden dolayı geç kaldığında, bazı hazır bulunanlar ikâmet getirmek ister, ancak cemaatten birisi engel olmak için hemen bu hadisi getirir, görüldüğü gibi hadis zayıftır. Dolayısıyla zayıf hadis dinde delil olmadığı gibi Allâh Rasûlu (s.a.s.)’de nisbet olunması caiz değildir.

13. Vatan sevgisi imandandır [es-Sagâni, el-Ehadîsu’l-Mevdua sayfa.7]
Uydurmadır.
Es-Sagânî ve diğer muhaddislerde uydurma olduğunu beyan ederler. Rivâyet, mana olarak ta doğru bir manaya sahib değildir. Çünkü vatan sevgisi nefis ve mal mülk sevgisi gibi doğuştan gelmektedir, yani içgüdüseldir. Dolayısıyla bunlara olan sevgiden dolayı kişi övülmez, hele hele imanın gereklerinden hiçte değildir. Özellikle insanlar bu sevgide ortaktırlar, bunda mümin ile kafir arasında bir fark yoktur.

14. Her kim Allah için kırk gün ihlaslı olursa, hikmet pınarları dilinde zuhûr eder [Ebû Nu’aym Hilye 5/189].
Hadis zayıftır.
Râvilerinden olan Haccâc b. Arta’e zayıftır, kendisi müdellis olup rivayeti an ana sigasıyla zikretmiştir.
el-Irâkî tahrîcu’l-İhyâ da hadisin zayıf olduğunu belirtmiştir.

15. Kim Kabe’ye hacca gider de beni ziyaret etmezse, bana eziyet etmiştir [İbn Adiy 7/2480, İbn Hibbân Duafâ 2/73]
Uydurmadır.
Râvilerinden olan Muhammed b.Muhammed b. Nu’mân güvenilir ravilere söylemediklerini nisbet eder.
Dolayısıyla ez-Zehebî [Mizân 3/237] rivayetin uydurma olduğunu söylemiştir. es-Sagâni
[el- Ehâdis el-Mevdua (s .6)] ve eş-Şevkâni,[ el-Fevâid el-Mecmua fi’l-Ehâdis el-Mevdua (s.42)]uydurma hadisleri topladıkları kitablarına bu rivayeti de dahil etmişlerdir.
Bu rivayetin uydurma olduğu rivayetin metninden de anlaşılmaktadır. Çünkü Allâh Rasûlu (s.a.s.)’e yapılan kabalık eğer küfür değil ise büyük günahlardandır. Dolayısıyla (s.a.s.)’i ziyaret etmeyen büyük günah işlemiş olur. Bu da, bu ziyaretin hac gibi farz olduğunu gerektirir ki, böyle bir şeyi hiç bir müslüman söyleyemez.
Eğer Allâh Rasûlu (s.a.s.)’in ziyareti bizi Allah’a yaklaştıran bir ibadet ise, ilim ehline göre bu istihbabı geçmez. Dolayısıyla onun kabrini ziyaret etmeyen nasıl olur da ondan yüz çevirmiş ve ona karşı kaba davranmış olsun?

 

16. Her kim beni ve babam İbrahimi bir sene içerisinde ziyaret ederse, cennete girer.
Uydurmadır.
Ez-Zerkeşi [el-Lalâî el-Mensûra] rivayetin uydurma olduğunu ve hadis ehlinden hiç kimsenin bunu rivayet etmediğini söyler.
Suyûtî[Zeyl Ehadis el- Mevdûa (119)] de İbn Teymiyye ve Nevevi’nin, rivayet hakkında uydurma ve aslının olmadığına dair sözlerini aktarır.

17. Kim hacca gider ve ölümümden sonra kabrimi ziyaret ederse, o kişi beni hayatımda ziyaret etmiş gibidir. [et-Taberânî (3/203/2) , ed-Dârekutnî (279), el-Beyhakî (5/246)]
Uydurmadır.
Râvilerinden olan Leys b. Ebi Suleym, şuuru bozulduğu için karıştırmıştır, dolayısıyla zayıf addedilmiştir.
Hafs b. Süleyman ise, Hâfız İbn Hacer’in dediği gibi, hadisleri terkedilmiştir. İbn Ma’în onun yalancı olduğunu söyler.
Şeyhul-İslâm İbn Teymiyye [el-Kâidetü’l-Celîle (57)] şöyle der: «Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kabrinin ziyaretine dair gelen hadislerin hepsi zayıftır, dinde bu tür rivayetlere güvenilmez. Dolayısıyla bu rivayetleri, sahih hadisleri rivayet edenler ve sünen sahibleri almamışlardır. Bunları; çokça zayıf hadis rivayetinde bulunan ed-Dârekutni ve el-Bezzâr gibileri kitaplarına almışlardır».
İbn Teymiyye yukarıdaki hadisi zikreder ve sonra da şöyle der: «Bu rivayetin yalan olduğu gün gibi açıktır. Müslümanların dinine de terstir. Çünkü mümin olarak onu hayattayken ziyaret eden, Onun sahabelerinden olur, özellikle O’na hicret eden muhacirler ve Onunla cihad eden mucahidlerden ise. Rasul (s.a.s) den sabit olan bir hadiste, şöyle der:
(
Ashabıma dil uzatmayın, nefsim elinde olana yemin olsun ki, sizden biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin ne bir avucuna ne de yarım avucuna erişir)
[Buhari ve Müslim.].

Dolayısıyla sahabeden sonra gelen bir kişi, beş vakit namaz, cihâd , hac, salât ve selâm gibi farzları yerine getirse bile, sahâbe gibi olamaz. Dolayısıyla nasıl olurda müslümanların ittifakıyla vacib olmayan Allâh Rasusu (s.a.s)’in kabrinin ziyareti amelini işleyerek kişi, böyle bir dereceye ulaşmış olsun?
Aksine o kabir için özel olarak yolculuğa çıkmak meşru olmadığı gibi yasaklanmıştır da. Ancak Allâh Rasulu (s.a.s)’in mescidinde namaz kılmak için yolculuğa çıkmak müstehabtır.»
Konu ile ilgili sahîh hadîsi Buhâri, Müslim ve diğer Sünen sahipleri tahriç etmiştir, lafzı şöyledir: «
Ancak üç mescid için yolculuğa çıkılır; Mescid-i Haram, Mescid-i Rasûl ve Mescid-i Aksâ. »
Allah’a yaklaşma maksadıyla ancak bu üç mescid için sefere çıkılır. Bu üçünün dışında hiç bir peygamber ve salih kişilerin kabirleri, türbe, yatır, mubârek yer ve mescidler için sefere çıkılmaz. Sahâbe bunu böyle anlamıştır.
S ahih isnadlı bir eserde; Ebû Basra el-Gifârî Ebû Hureyre ile karşılaşır. Ebû Hureyre’ye; « nereden geliyorsun »? der, o da, « Tur’dan orada namaz kıldım » der.
Bunun üzerine Ebû Basra şöyle der: « Eğer sana daha önceden yetişseydim gitmezdin, çünkü ben Rasûl (s.a.s)’i şöyle söylerken işittim: « Ancak üç mescid için yolculuğa çıkılır; Mescid-i Haram, bu mescidim ve Mescid-i Aksâ » [
Tayâlisî (1348), Ahmed (6/6)]

El-Ezraki’nin[Ahbâru Mekke (304)] tahriç ettiği sahih bir rivayette, Kaz’a şöyle der: « Tur’a doğru çıkmak istedim, bunu İbn Umer’e sordum, o da Nebi (s.a.s)’in ne dediğini duymadın mı », diyerek yukarıdaki hadisi zikreder. Ardından da; « Tur’u bırak oraya gitme » der.

18. ( Her kim baba ve annesinin kabrini her cuma ziyaret eder, o ikisinin veya babasının yanında Yâsin (suresini) okur ise, her âyet ve harfin sayısınca günahları affolunur.) [İbn Adiy (1/286), Ebu Nuaym, Ahbâr el-Asbahân (2/344-345)]
Hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Amr b. Ziyâd’ın hadis uydurduğunu ed-Dârekutnî ve İbn Adiy zikreder. Dolayısıyla İbn Adiy mezkûr rivâyet hakkında; « batıldır bu isnâd ile bir aslı yoktur » der.
İbnu’l-Cevzi [el-Mevdûât (3/239)] kitabında bu rivâyeti zikreder.
Bu rivâyet, kabirlerde Kur’ân okumanın mustahab olduğuna delil olarak getirilir. Ancak sahih sünnette bunu destekleyen hiç bir delil yoktur.
Sahih sünnete göre, kabir ziyaretlerinde meşru olan, onlara selâm vermek ve ahireti hatırlamaktır.
Müslim ve diğerlerinin rivayet ettikleri hadiste Aişe (r.a), Allâh Rasûluna (s.a.s) kabir ziyareti esnasında ne söyleyeceğini sorar, O da şöyle söyle der:
(
Bu diyarın mümin ve müslüman olan ehline selâm olsun, Allâh bizden öncekileri ve sonrakileri affetsin. Allâh’ın izniyle bizler de sizlere ulaşacağız.)
Evet Aişe validemiz kabir ziyareti esnasında ne söyleyeceğini sorar, Allâh Rasûlu (s.a.s)’da ona duayı öğretir. Fâtiha, Yâsin sûrelerini veya üç tane İhlâs sûresi okuyacağını öğretmez. Bu sûrelerin okunması meşru olsaydı Allâh Rasûlu (s.a.s) bunu gizlemezdi. Çünkü ihtiyaç anında beyanın geciktirilmesi câiz değildir. Eğer Allâh Rasûlu (s.a.s) bunlardan bir şey öğretmiş olsaydı bu bizlere ulaşırdı.
Başka bir hadiste şöyle gelir:
(
Evlerinizi kabirlere çevirmeyin, çünkü şeytan Bakara suresinin okunduğu evden kaçar
.)
[Muslim (2/188), Tirmizi (4/42)]

Diğer bir hadiste:
( Evlerinizde namaz kılın, kabirlere çevirmeyin.)
[Muslim (2/187)]

Allah Rasûlu (s.a.s), kabirlerin Kur’ân okuma ve namaz kılma yeri olmadığını bizlere bildirmiş, onun için de evlerde Kur’ân okunmasını ve nafile namaz kılınmasını teşvik etmiştir. Evlerin, Kur’ânın okunmadığı kabirlere çevrilmesini de yasaklamıştır.
Dolayısıyla kabristanda Kur’ân okunmasını Ebû Hanîfe, Mâlik ve diğer selef alimleri kerîh görmüşlerdir.
Sunen’in sahibi olan Ebû Dâvut şöyle der: « Ahmed’e kabirde Kur’ân okunması hakkında soruldu, o da ‘okunmaz’ dedi »
[Mesâil (s.158)]
.
Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye şöyle der:
« Şafii’den bu konu hakkında bir söz sabit değildir, bu da onun kabristanda Kur’ân okunmasını bid’at saydığı içindir»
[Sıratul- Mustakim (s.182)]
.
İmam Mâlik şöyle der; « Bunu yapan birisini bilmiyorum, dolayısıyla sahâbe ve tabii’nin bunu yapmadığı ortaya çıkar ».
Diğer taraftan Hallâl’ın rivayetinde, İbn Umer’in definden sonra kabri başında Bakara suresinin başı ve sonunun okunmasını vasiyet ettiğine dair gelen eser sabit değildir. Olsa bile, ona has bir fiildir. Peygamberimizden (s.a.s) konu hakkında böyle bir şey bize ulaşmamıştır. Bundan dolayı bu delil olamaz.
Yine İbn Ebi Şeybe’nin zikrettiği başka bir eserde, Şa’bî şöyle der: « Ensar ölünün yanında Bakara suresini okurlardı ». Senedindeki Mucalid b. Saad yüzünden rivâyet zayıftır.
Ayrıca İbn Ebî Şeybe rivayete şu başlığı koymuştur; « Ölüm döşeğinde iken hastanın yanında ne söyleneceği babı».
Diğer taraftan Hallâl ve Deylemî’nin rivâyet ettikleri uydurma bir rivayette, ( Her kim kabristana uğrar ve Kul Huvallâhu Ahad’ı on bir kere okur, ecrinide ölülere bağışlar ise, ölülerin sayısı kadar ona sevab verilir.)
ez-Zehebî, İbn Hacer, es-Suyûtî ve İbn Arrâk rivayetin uydurma olduğunu söylemelerine rağmen, Merâki’l- Felâh’ın üzerine yazdığı haşiyede Tahtâvî, bu uydurma rivayeti kabristanda Kur’an okunacağına dair delil getirir!!! Müslümanın üzerine düşen, sünnete yapışıp bid’attan kaçınmasıdır. Velev ki insanlar bid’atı güzel görselerde. Çünkü her bid’at dalâlettir.

19. Yaşlı kadınların dinine yapışın
Bunun aslı yoktur.
Buna rağmen Gazâli İhyâ [3/67] da rivâyeti Allâh Rasûlu (s.a.s)’e nisbet eder!
İhyâ üzerinde tahriç çalışması yapan el-Irakî, avamın bu rivayeti dilinde dolaştırdığını, sahih ve zayıf bir aslının olmadığını söyler.

20. Ümmetimin ihtilafı rahmettir
Bunun aslı yoktur.
Muhaddisler bu rivayetin senedini bulmak için çokça gayret sarfetmelerine rağmen bunda muvaffak olamamışlar.
es-Subki şöyle der: «Muhaddislerce bu rivayet bilinmemektedir, ben rivayetin ne sahih ne zayıf ne de uydurma bir senedini bulamadım
Ayrıca rivayet, manâ olarak da, muhakkik alimler tarafından münker görülmüştür.
İbn Hazm[İhkâm 5/64] şöyle der; « Bu söylenen en kötü sözlerdendir, çünkü eğer ihtilaf rahmet olursa o zaman ittifak ta gazab olur. Hiç bir müslüman da bunu söylemez. Çünkü ya ittifak ya da ihtilaf veya rahmet ya da gazab vardır.»
Bu rivayetin kötü izlerinden birisi de, bir çok müslümanın aslı olmayan bu hadis sebebiyle, dört mezheb arasındaki şiddetli ihtilafları kabul etmesidir. İhtilafa düştükleri konularda Kur’an ve sahih sünnet’e katiyen dönme çabasında bulunmazlar. Aslında imamları (Allah onlardan razı olsun), onlara Kur’an ve sahih sünnete dönmelerini emretmişlerdir. Ancak mukallidler dört mezhebi çeşitli şeriatlar şeklinde görmekteler. Böylece şeriat’a zıtlık nisbet etmiş olmaktalar! Bu durum bu tür ihtilafların Allah’tan olmadığını gösteren en büyük delildir. Allah’ın; (
Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok ihtilâf (tutarsızlık) bulurlardı.)[Nisa 82] ayetini düşünselerdi bu tutarsızlığın, bu çelişkinin Allah’tan olmadığını anlarlardı.
Sonra nasıl olurda mezheblerin aralarındaki birbirlerine zıt ihtilaflar uyulan bir şeriat ve indirilen bir rahmet olabilir?! Aslı olmayan bu hadis sebebiyle müslümanlar, dört mezheb imamından sonra günümüze kadar, bir çok itikadî ve amelî meselelerde ihtilaf etmeye devam etmişler. Eğer onlar, bir çok Kur’an ayetinin ve hadislerin kötülediği ve İbn Mesud’un da şer olarak vasfettiği ihtilafı kötü görselerdi elbette ittifaka koşarlar, çoğu konularda da doğruyu yanlıştan, hakkı da batıldan ayırırlardı. Sonra da aralarında olabilecek bazı ihtilaflardan dolayıda birbirlerini mazûr görürlerdi. Ancak niçin uğraşsınlar ki, zaten onlar ihtilafın rahmet, mezhebleride bu ihtilaflı haliyle çeşitli şeriatler olduğunu görmekteler?!
Sözün özü şudur; dinde ihtilaf kötülenmiştir. Ondan kurtulmaya çalışmak gerekmektedir. Çünkü ihtilaf, ümmetin zayıflamasına sebebtir. Allahu Teala’nın dediği gibi: (
Birbirinizle çekişmeyin, sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider
.)[Enfâl 46]
Çekişme, ihtilaf’a rızâ göstermek ve bunun rahmet olduğunu söylemek, ayeti kerim’e ile çatışmaktadır. Bu konuyla ilgili, aslı olmayan bu rivâyetten başka hiçbir dayanakları yoktur.

21. Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz [İbn Abdi’l Berr, Camiul- İlm (2/91), İbn Hazm, İhkâm (6/82)]
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Sellâm b. Suleym yalancı olup, İbn Hibban’ın da dediği gibi uydurma hadisler rivayet etmiştir. Diğer bir râvi olan Hâris b. Gusayn ise bilinmemektedir. Buna rağmen Şa’rânî şöyle der:« Bu hadis hakkında muhaddisler (zayıflığına dair) konuşmuş olsalar bile, keşf ehline göre sahihtir! »
[Mizân (1/28)]
Ancak Şa’rânî’nin bu sözü hiç şüphesiz batıldır! Çünkü keşf yoluyla hadislerin tashih edilmesi tasavvufi bir bid’attır. Bunu asıl kabul etmek, biraz önceki hadis gibi aslı olmayan batıl hadislerin sahih olduğunu kabule götürmesi demektir. Keşf, sahih olarak vukû bulur ise, en iyi durumda bile, rey ile aynı derecededir. Rey ise, hata da eder isabette edebilir. Tabi ki buna heva karışmamış ise bu böyledir. Allah’ın rızası olmayan herşeyden selâmet dileriz.
El-Hatib’in
[Kifâye s.48]
rivayet ettiği daha uzun metinden oluşan diğer bir uydurma hadis hakkında es-Suyutî şöyle der: « Bu hadiste bazı faideler vardır, şöyle ki ; Rasûl (s.a.s)’in kendisinden sonra furu’da ki ihtilafları haber vermesi onun mucizelerindendir, çünkü bu gaybtan haber vermektir. Ve onun buna rızası ve onayı söz konusudur. Öyle ki bunu rahmet kılmış ve mükellefi istediğini almakta serbest bırakmıştır…»!
Buna cevap olarak şöyle denir; önce es-Suyutî’nin rivayetin sahih olduğunu isbat etmesi gerekir ki, sonradan da o rivayetten hükümler çıkarabilsin.
Bu rivayetin uydurma olduğuna bir başka delil de; nasıl olur da Peygamber (s.a.s) sahabeden olan her bir ferde uymamızı tavsiye edebilir? Kaldı ki sahabe arasında âlim olduğu gibi, ilimde orta seviyeli ve daha da aşağı olanlar vardı.
Konuyla ilgili gelen rivayetlerin uydurma olduğunu söyleyen İbn Hazm şöyle devam eder: « Çünkü Allah Teala Peygamberi (s.a.s)’i (
O, arzusuna göre konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir)[Necm 3-4] şeklinde nitelendiriyor ise, Peygamber (s.a.s.)’in şeria’ta dair bütün sözlerinin gerçek ve şüphesiz olarak Allah’tan geldiği anlaşılır. Allah’tan gelen şeyde de ihtilaf olmaz. Çünkü ayette ( Eğer o (Kur’an), Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı
)[Nisa 82] buyurulmuştur.
Allah (
Birbirinizle çekişmeyin
) ayetiyle bizlere tefrika ve ihtilafı yasaklar. Dolayısıyla sahabeden her birine tâbî olmamızı Allah Rasulu (s.a.s)’in bizlere emretmesi imkansızdır. Çünkü sahabenin içerisinde birisinin helal kıldığını haram kılan bulunabilmektedir.
Eğer durum böyle olsaydı, Semure b. Cundup’a uyarak içkinin satışı helâl olurdu. Ebû Talha’ya uyarak ta oruçlunun dolu yemesi helâl olurdu (orucu bozulmazdı). Bunlar diğer sahabelere tâbî olunduğunda da haram oluyor.
İbn Hazm Allah Rasulu (s.a.s)’in ölümünden önce ve sonraki dönemde sahabe’den sadır olan sünnete isabet edemedikleri bazı görüşleri uzunca anlattıktan sonra şöyle der; « Nasıl olurda hem hata hem de isabet eden bir kavmi taklid etmemiz caiz olur »? Konuyla ilgili diğer bir uydurma rivayette:

22. Ehli beytim yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz
Uydurma
Ravilerinden olan Ahmed b. Kâsım er-Reyyân hakkında ez-Zehebî, yalancı olduğunu söyler.
Bu rivayet yalancı olan Ahmed b. Nubeyt nüshasındadır. Dolayısıyla İbn Arrâk
[Tezih eş-Şeria’da (2/419)] rivayetin uydurma olduğunu beyan eder.

23. Gerçekten dolu ne yemektir ne de içecek [Tahâvi, Müşkilu’l-Âsâr 2/347; Ebû Ya’lâ, Musned K 2/191]
Hadis Münkerdir.
Ali b. Yezid b. Cüd’ân yoluyla, Enes (r.a) şöyle der:
( Gök yüzünden dolu yağar, bunun üzerine Ebû Talha şöyle dedi: « Bu doludan bana verirmisin », oruçlu olduğu halde ramazanda yemeğe başlar! O’na dedim ki ; « oruçlu olduğun halde dolumu yiyiyorsun »? Bana şöyle cevap verdi; « Bu dolu gök yüzünden inmiş olup onunla midelerimizi temizleriz, o ne yemek ne de içecektir»! Enes de ki; « Rasulullah’a (s.a.s) geldim ve Ona haber verdim », O da: « Bunu amcandan al », dedi )
Bu hadisin senedi zayıftır. Çünkü ravilerinden olan Ali b. Yezid zayıf olup yanlışlıkla mevkûf [46] rivayetleri merfû kılar. Bu hadisin illetide zaten budur; Sika (güvenilir) raviler, Enes kanalıyla Ebû Talha’ya mevkûf olarak rivayet ederler. Ali b. Zeyd ise, tam tersine Nebî (s.a.s)’e kadar hadisi ref eder. Dolayısıyla hadisin ref edilmesi münkerdir.
Şube, o da Katade ve Humeyd’in Enes’ten gelen rivayetinde: (
Dolu yağdı, Ebû Talha oruçlu olduğu halde yemeğe başladı, ona; « Oruçlu olduğun halde mi yiyiyorsun » denilince? O da; « Gerçekten bu berekettir »! der)
[Ahmed, 3/279, İbn Asakir, 6/313/2]

Hadisin senedi Buhari ve Müslim’in şatına göre sahihtir.
Tahâvî kendi rivayetinde el-Bezzâr’ın bunu mevkûf olarak rivayet ettiğini ve şu ziyadeliği getirdiğini söyler. « Bunu Said ibn el- Museyyib’e söyledim, bunu kerih gördü ve dolunun susuzluğu kestiğini söyledi ».
el-Bezzâr da şöyle der : « Biz bu fiili ancak Ebû Talha’dan biliyoruz ». Dolayısıyla bu rivayet mevkûftur, Nebi (s.a.s)’in burada zikri geçmemektedir. Bilâkis Ali b. Zeyd hadisi ref etmekle hatâ etmiştir. Böylelikle mevkûf rivayet, yukarıdaki (Ashabım yıldızlar gibidir…) hadisinin batıl olduğuna delildir.
Eğer (Ashabım yıldızlar gibidir…) hadisi sahih olmuş olsaydı, ramazan da dolu yiyenin orucu, Ebû Talha (r.a)’ya uyulduğundan bozulmamış olurdu. Bilindiği kadarıyla bu sözü bugün hiç bir müslüman söylemez.

24. Kim nefsini bilirse Rabbini de bilmiştir
Bu sözün aslı yoktur.
Hafız Es-Sehâvî şöyle der: « Ebû Muzaffer b. Sem’âni der ki: ‘Bu söz merfû olarak bilinmez, bilakis Yahya b. Muâz er-Razi’nin sözü olarak hikâye edilir.’ »
[ Makâsıd, s.198]
en-Nevevi rivayetin sabit olmadığını söyler.
Suyûtî [Zeyl el-Muduât, s.203] de buna katılır.
Şeyh Aliyyu’l-Kâri,[Mevduât, s.83] İbn Teymiyye’nin rivayet hakkında uydurma dediğini nakleder.
Kamûs’un sahibi Fiyruz Abâdî ise şöyle der: « Bu Nebevî hadislerden değildir, çoğu insanlar bunu Nebi (s.a.s.)’in hadislerinden sayarlar. Ancak aslı yoktur, bilâkis İsrailiyattandır:
‘Ey insan nefsini bil ki; Rabbini tanıyasın’.» İhtisas ehlinin hadis hakkındaki hükmü budur. Buna rağmen bazı son dönem Hanefî fukahâsı bu hadisin şerhi hakkında kitab yazmışlardır.
Ayrıca ileride gelecek olup aslı ( Ben gizli bir hazineydim…) rivayetinin şerhi hakkında da özel bir risâle yazılmıştır. Bütün bunlar bu fukahâ’nın maalesef, hadisçilerin sünnete olan hizmetleri ve sünnete dışarıdan sokulanları arındırma gayretlerinden istifade etmek için çalışmadıklarını gösterir. Bunun içindir ki, kitaplarında zayıf ve uydurma hadisler çoktur.

24. Her kim abdestten sonra (İnnâ enzelnâhu fi leyleti’l-kadri) suresini bir kere okur ise, doğrulardan olur. Her kim iki kere okur ise, şehitler
divânına yazılır. Her kim de üç kere okur ise, Allah onu Peygamberler ile haşreder.
Bu hadis uydurmadır.
ed-Deylemî Müsnedu’l-Firdevs[4/31] te, Ebû Ubey’de kanalından rivayet eder, Ebu Ubeyde ise mechûldur. Rivayetin başka bir illeti de Hasen el-Basrî an ana sigasıyla rivayet etmiştir.
Hafız es-Sehâvî, rivayetin aslının olmadığını söyler. Bu uydurma rivayet, abdestten sonraki okunan sahih senedli duaların ihmâl edilmesine götürür.
Müslim ve Tirmizi de gelen hadis şu lafızladır:
(
Eşhedu en la ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke lehû ve eşhedu enne Muhammeden abduhû ve rasûluhû, Allahumme ic’alnî mine’t-tevvâbine vec’alnî mine’l-mutetahhirîne.) Veya şöyle de söyleyebilir: ( Subhâneke Allahumme ve bihamdike eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estagfiruke ve etûbu ileyk.)
Hadisi el-Hâkim sahih bir isnad ile rivayet etmiştir.

25. Ensenin meshi (cehennemde) zincirlemeden korur
Hadis uydurmadır.
en-Nevevî
[el-Mecmû, 1/465]bu rivayetin uydurma olup Peygamber (s.a.s.)’in sözlerinden olmadığını söyler.
es-Suyûtî
[Zeyl el-Ahâdis el- Mevdûa, s.203
] de bu sözü en-Nevevi’den naklederek ona katılır.
Konu ile ilgili başka bir rivayette:

26. Her kim abdest alırda ensesini meshederse kıyâmet günü zincirlenmez. [Ebû Nu’aym, Târîh Isbahân, 2/115]
Ravilerinden olan Muhammed b. Amr’ın zayıflığı hakkında ittifak edilmiştir.
Nitekim Muhammed b. Ahmed Ebu Bekr Mufîd de, Hâfız el-Irakî’nin de ifade ettiği gibi rivayetin mevzû sayılmasına sebebtir.
Aynı şekilde ez-Zehebî ve İbn Hacer’de bu raviyi suçlarlar. Kaldı ki bu rivayetler münker sayılır, çünkü Rasûl (s.a.s.)’in abdestinin sıfatına dair gelen hadislerin hepsine muhaliftir. Hiç birinde ensenin meshedilmesi zikredilmemiştir.
Ancak Talha b. Musarraf’ın babasın’dan onun da dedesinden gelen rivayette:
(
Rasulullah (s.a.s.)’i başını bir kere meshederken gördüm, ensenin başlangıcına kadar ulaştı.)
Diğer bir rivayette :
(
Başını önden başlayarak arkaya kadar meshetti, öyleki elini kulaklarının altından çıkarttı.)
Rivayeti Ebû Davûd ve başkaları tahrîç etmiştir.
Muhaddisler, zaaf, cehâlet ve râvi Musarraf’ın babasının sahabe olup olmadığı hakkında ki ihtilafla birlikte üç tane illet zikrederler. Dolayısıyla başta en-Nevevî, İbn Teymiyye ve Askalânî olmak üzere muhaddisler, hadisin zayıf olduğunu belirtmişlerdir.

27. Rabbim beni terbiye etti ve terbiyemi en güzel şekilde yaptı.
Hadis zayıftır.
İbn Teymiyye, manasının doğru olduğunu ancak rivayetin sabit bir isnadının bilinmediğini söyler.
es-Sahâvî ve es-Suyûtî de İbn Teymiyye’yi desteklerler. Daha fazla bilgi için Keşful Hafâ’ya [1/70] bakılabilir.

28. Müezzinin, Eşhedu Enne Muhammeden Rasulullah… dediği esnada işaret parmaklarının içiyle gözlerin meshedilmesi, bunu yapanın
(s.a.s.)’in şefaatına nail olacağı, hadisi.
[ed-Deylemî, Musned el-Firdevs.]
Sahih değildir.
İbn Tâhir[Tezkira.] hadisin sahih olmadığını söyler.
eş-Şevkânî
[Ehâdisu’l- Mevdûa, s.9] ve es-Sahâvî [el-Makâsıd] de İbn Tâhir’e katılırlar.

29. Vakit geçmeden önce namazı kılmaya, ölümden önce de tevbe etmeye acele edin. [es-Sagânî, Ehâdis el-Mevdûa, s.4-5]
Hadis uydurmadır. Ancak manası sahihtir.

30. İnsanların hepsi ölüdür; ancak alimler, alimler de hepsi helâk olmuştur; ancak amel edenler, amel edenlerin hepsi ise boğulmuştur; ancak ihlaslı olanlar, ihlaslı olanlar da büyük bir tehlike üzeredirler.
Hadis uydurmadır.
es-Sagânî aynı kaynakta rivayeti nakleder ve şöyle der: « Bu hadis iftiradır ve fasih değildir ».
Tasavvufcuların sözlerindendir, ancak bazı câhiller bunu Rasûl (s.a.s.)’e nisbet etmişlerdir.

31. İsa’dan başka Mehdî yoktur. [İbn Mâce (2/495); el-Hâkim (4/441); İbnu’l-Cevzî, el-Vâhiyât (1447); İbn Abdi’l-ber, Câmiu’l-İlm (1/155).]
Hadis münkerdir.
Muhammed b. Hâlid el-Cenedî hadisi; Ebân b. Sâlih’ten o da el-Hasen’den o da Enes’ten merfû olarak rivâyet etmiştir.
Bu sened zayıf olup üç tane illeti vardır.
İlki: el-Hasenu’l-Basrî hadisi an ane sigasıyla rivâyet etmiştir ve kendisi müdellistir.
İkincisi: el-Hâfiz İbn Hacerî’n de belirttiği gibi Muhammed b. Hâlid bilinmemektedir.
Üçüncüsü: Senedteki ihtilâf; bunu da el-Beyhakî belirtir. el-Beyhakî, Mehdî’nin çıkacağına dair gelen hadislerin hiç şüphesiz daha sahih olduğunu söyler.
Bu nedenle ez-Zehebî el-Mizân’da bu haberin münker olduğunu bildirir.
es- Sâgânî ise, eş-Şevkânî’nin
[el-Âhâdisu’l-Mevdûa, (s.195)]naklettiği üzere, rivâyete uydurmadır der.

Hâfız İbn Hacer [Fethu’l-bâri, (6/385)]de, bu hadisin Mehdî hadislerine olan muhalefetinden dolayı bunu kabul etmediğini işaret eder.
Bu hadisi Kâdiyâniyye taifesi, iddia ettikleri peygamberlerine davet etmek için kullanırlar. Bu, sözde peygamber, kendinin peygamber olduğunu, sonrada son zamanda ineceği müjdelenen İsâ b. Meryem olduğunu iddia etmiştir.
Yukarıdaki münker hadise binaen de İsâ’dan başka Mehdî’nin olmayacağını öne sürer.
Anlayışı zayıf olan bir çok insan arasında bu kişinin daveti revaç bulmuştur. Zaten bâtıl olan her davet böyledir, ona sahip çıkıp davet eden insanlar hep bulunur.

32. Müminin artığı şifadır. Bu sözün aslı yoktur.
Bunun böyle olduğunu Ahmed el-Gazzî
[el-Ceddu’l-Hasis, s.168]ifâde eder.

el-Aclûnî [Keşfu’l-Hafâ, 1/458] de buna katılır.[ed-Dârekutnî el-Efrâd, 2/26; ed-Deylemî, 4/84; İbnu’l-Cevzî el- Vâhiyat, 1431]
Hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Muhammed b. Velîd el-Kuraşî hadisi tek başına rivayet etmiştir. İbn Adiy, onun hadis uydurduğunu söyler.
Ebû Arûbe ise onun yalancı olduğunu bildirir.
el-Munâvî,
[Feyzu’l-Kadir] İbnu’l-Cevzî’den naklederek aynı illetle hadisi cerheder.

Böylece es-Suyûtî’nin bu hadisi el-Câmi’us-Sagir de nakletmesinin hata olduğu anlaşılmış oldu.
Hadisin uydurma olduğuna dâir bir başka delilde; Allâh Rasûlû (s.a.s.)’in başka bir hadisiyle çelişmesidir.
Hadis şöyledir; (
Mehdî benim zürriyyetimden, Fâtıma’nın çocuğundandır.)

[ Ebû Dâvud, 2/207-208; İbn Mâce, 2/519; el-Hâkim, 4/557.]
Bu hadisin senedi ceyyid (iyi) olup bütün ravileri güvenilirdir.

33. Tesbih ne güzel hatırlatıcıdır… [ed-Deylemî, Musnedu’l-Firdevs, 4/98.]
Bu söz uydurmadır.
es-Suyûtî bu hadisi el-Munhâ fis’sibha
[2/141] da zikretmiştir.

eş-Şevkânî[Neylu’l-Evtâr, 2/166-167.]de ondan nakleder. Her ikiside rivâyet hakkında bir şey söylemeyip susarlar. Ancak râvilerin bir kısmı bilinmemekte ve bazılarıda yalanla ittiham edilmişlerdir.
Ayrıca hadis, mana olarak batıl manalar içermektedir, şöyleki;
İlki: Boncuklarla olan tesbih bid’attır, çünkü Peygamber (s.a.s.)’in zamanında olmayıp, O’ndan sonra icâd edilmiştir. Lugat alimleri, tesbih’in yeni bir kelime olduğunu ve Arablar’ın bu kelimeyi tanımadığını söylerler. Bu itibarla nasıl olurda, Allâh Rasûlû (s.a.s.), Ashabına bilmedikleri bir şeyi tavsiye eder.
İbn Vaddâh el-Kurtubî,
[el-Bid’a ve’n-Nehyu Anhâ, (s.12)] Salet b. Behrâm’dan rivâyet ettiği bir eserde;

(İbn Mesûd boncuklarla tesbih çeken bir kadına uğrar, onları kopartıp atar. Sonrada taşlarla tesbih çeken bir adama gelir ve ayağı ile vurur. Ardından şöyle der: « Çok ileriye gittiniz! Karanlık bid’atlara daldınız! Muhammed (s.a.s.)’in Ashâbını ilimde geçtiniz! »)
Bu eserin senedi Salet’e kadar sahihtir, kendisi güvenilir bir râvi olup tabii’nin etbasındandır. Ancak sened munkatidir (kesiktir).
İkincisi: Boncuklarla tesbih çekmek Allâh Rasûlû (s.a.s.)’in yoluna muhaliftir.
Bu konuda Abdullâh b. Amr şöyle der:
(
Allah Rasûlû (s.a.s.)’i sağ eliyle tesbih çekerken gördüm)[Ebû Dâvut (1/230), et-Tirmîzî (4/255) (hasen olduğunu söylemiştir), İbn Hibbân (2334), el- Hâkim (1/547), el-Beyhâkî (2/253) . ez-Zehebî’nin de ifâde ettiği gibi hadisin isnadı sahihtir]

Ayrıca Allâh Rasûlû (s.a.s.)’in bazı hanımlarına verdiği emre de uymamaktadır.
Şöyle der:
( Sizlere Subhânâllâh, Allâhu Ekber deyip Allâh’ı eksiklikten tenzih etmeyi emrederim. Gaflet edipte Lâ İlâhe İllalâh’ı unutmayın, parmaklarınızla tesbih çekin çünkü onlar sorulur ve konuşturulurlar.)

Bu hadis hasendir. Hadisi Ebû Dâvud ve diğerleri rivâyet etmişlerdir.
el-Hâkim ve ez -Zehebî hadisin sahih olduğunu söylerler. en-Nevevî ve el-Askalânî
[Emâlî el-Ezkâr, 1/84.]ise hasen hükmünü vermişlerdir. Birde bu hadise şahid olan Âişe (r.anha)’ya mevkûf olan rivâyeti de Ebû Dâvud tahrîç etmiştir.

Boncuk ve benzerleriyle tesbih çekmenin meşrûluğuna dâir yukarıda es- Suyûtî’nin ismi geçen risalesinde naklettiği iki hadise gelince:
İlki: Sad b. Vakkâs’tan; Kendisi Allâh Rasûlû (s.a.s.) ile bir kadının yanına giderler, kadının önünde tesbih çektiği çekirdek veya taşlar vardır.
Allâh Rasûlu (s.a.s.) şöyle der:
(
Sana bunda daha kolay veya daha faziletli olanı bildireyimmi? Diyerek şöyle buyurur; «Subhânallâhi Adede Mâ Halaka Fi’s-Semâi…»)

[Ebû Dâvut, 1/230; et-Tirmizî, 4/277-278; İbn Hibbân, 2330]
ez-Zehebî ve İbn Hacer, râvilerden olan Huzeyme’nin bilinmediğini söylerler.
Saîd b. Hilâl ise şuuru bozulduğundan hadisleri karıştırmıştır. Bazı güvenir raviler de Huzeyme’yi zikretmemişlerdir. Dolayısıyla hadis hakkında hasen hükmünü veren et- Tirmizî ile, sahih hükmünü veren el-Hâkim hata etmişlerdir.
Yukarıda zikri geçen illetleri bilmeden veya görmemezlikten gelen çağdaş bazı hevâ ehli, bu tür hakikatları bilmiyormuş gibi hareket eden şeyhleri yâni Abdullâh el- Gumâri’yi taklid ederler. Bu kişi bu hadisi Kenz’in
[S.103] de nakleder, böylelikle müridlerine boncuklarla tesbih çekmeyi sonra da boyunlarına takmayı câiz kılar!

İkincisi: Safiyye Şöyle der:
(Allâh Rasûlû (s.a.s.) önümde tesbih çektiğim dört bin tane çekirdek olduğu halde yanıma geldi. Dedi ki :« Ey Huyeyye’nin kızı bu nedir»?! Dedim ki: « Onlarla tesbih çekerim ». Dedi ki: « Başında durduğumdan beri bundan daha fazla tesbih ettim ». Dedim ki: « Ey Allâh’ın Rasûlû banada öğretsene »! Dedi ki: « Şöyle de: Subhânallâhi Adede Ma Halakallâhu Min Şey’in…»)
[ et-Tirmizî (4/274), Ebû Bekr eş-Şâfii el-Fevâid (83/255/1), el-Hakîm (1/547).]

et-Tirmizî hadise zayıf hükmünü şu sözüyle verir:
Bu hadis garîbtir…hadisin isnâdı bilinmemektedir. Râvilerinden olan Hâşim b. Saîd hakkında Hâfız İbn Hacer
[Takrîb.] zayıf olduğunu söyler.

Ayrica yukarıda geçen iki hadisin zayıf olduğuna bir başka delilde, bu hâdisenin İbn Abbâs’tan sabit olmasıdır ki, rivâyette tesbih için kullanılan taşlardan bahsedilmemektedir.
Hadisin lafzı şöyledir:
(
Cuveyriyye’den; Peygamber (s.a.s.) Cuveyriyye kendi mescidinde olduğu halde sabah namazının akabinde onun yanından çıkar. Duhâ namazını kıldıktan sonra döner ve Cuveyriyye’yi oturur halde bulur ve şöyle der: « Hâlâ seni bıraktığım hâl üzeremisin »? Cuveyriyye « evet » der. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: « Ben senden sonra üç defa dört tane kelime söyledim. Eğer bugün senin söylediğinle tartılacak olursa ağırlıkta aynı gelirdi: ‘Subhânallâhi ve bihamdihi; adede halkihi, ve ridâ nefsihi, ve zinete arşihi, ve midâde kelimâtihi’».)

[Müslim, 8/83-84; et-Tirmizî, 4/274, (sahih olduğunu söyler); en-Nesâî, Amel el-Yevm ve’l-Leyle,161-165; İbn Mâce, 1/23; Ahmed, 6/325 ve 429-430.]
Bu sahih hadis iki şeye delalet eder:
İlki: Bu hâdisede ki kişi Cuveyriyye’dir, yukarıdaki ikinci hadiste geçen Safiyye değildir.
İkincisi: Hâdisede geçen taşlar ile tesbih münkerdir. Bunu yukarıda geçen İbn Mesûd’un karşı çıkması da desteklemektedir.
İbn Mesûd’un medresesinden mezûn olan İbrâhîm b. Yezîd en-Nehaî el-Kûfî, kızının tesbih iplerini sarması için yardım etmesini yasaklardı
. [İbn Ebi Şeybe, Musannaf , 2/89/2; iyi bir senedle rivâyet etmiştir.]

Diğer taraftan biri gelipte, parmaklar ile olan tesbihin, adet çoğaldıkça sayısının muhafazasının imkansız olduğunu söylerse, ona şöyle deriz:
Bu karmaşalığa sebeb diğer bir bid’attır. Yâni dinimizde gelmediği şekilde, Allâh’ın çokça belirli bir sayıda zikredilmesidir. İşte bu bid’at boncuklarla tesbih bid’atına götürür. Sahih sünnette sabit olan en çok zikir adedi yüz’dür.
Bunu da âdet edinen kişi kolaylıkla yanlışsız bir şekilde yapabilir.
Parmaklarla tesbihin daha faziletli olduğuna ittifak etmelerine rağmen, boncuklarla yapılan tesbih parmaklarla sünnet olan tesbihi fiilen bitirmiştir. Birde insanlar bu bid’at ile yeni icatlar getirmişlerdir.
Tarikatçılar bunu boyunlarına bile asarlar.
Şeyhleri olan Abdullâh el-Gumârî, tesbihin boyuna asılmasını yazıcının kalemi kulağına koymasına kıyas ederek, bunda bir sakıncanın olmadığını söyler!
Ancak boncuklarla tesbih hadisi görüldüğü gibi uydurmadır. Bazılarıda hem seninle konuşur hemde elindeki tesbihiyle tesbih çeker veya senin sözüne kulak verir. Kimi de selâmı telaffuz etmeden tesbihini kaldırarak alır. Bu bid’atın daha birçok yanlışlığı vardır. Şairin dediği gibi: Her türlü hayır selefe uymadadır, Her türlü şerde halefin bid’atındadır.

34. Hatib minbere çıktığında, namazda yoktur, konuşmakta Bu rivâyet batıldır.
Halk arasında bu lafızla şöhret bulmuş olup, bazı beldelerde minberlere dahi asılmıştır. Bu rivâyeti Taberânî el-Kebir’de İbn Umer’den merfu olarak rivâyet etmiştir. Rivâyetin lafzı şöyledir:
(Biriniz mescide girdiğinde imam minberde ise, bitirinceye kadar namazda yoktur, konuşmakta).
Râvilerinden olan Eyyub b. Nuheyk hakkında, Ebu Hâtim: « Bu kişinin hadisi zayıftır » der.
el-Heysemî bu râvinin metrûk olduğunu ve bir çok ilim ehlinin o’nu zayıf kıldığını söyler.
İbn Hacer de « bu hadis zayıftır der
».[el-Fethu’l-Bâri, 2/327]

Senedi zayıf olmasına rağmen bu hadise bâtıl hükmünün verilmesi iki sahih hadise olan muhalefetindendir:
İlk hadis: (
Biriniz cuma namazına geldiğinde imam (minbere) çıktı ise iki rekat kılsın) Bu hadisi Buhârî ve Müslim Câbir (r.a.) dan merfû olarak rivâyet etmişlerdir. Câbir’den gelen başka bir rivâyette;

( Bir adam, Allâh Rasûlu (s.a.s.) cuma günü hutbe verir iken gelir. Rasûl (s.a.s.) ona: « Namaz kıldın mı?» der. O da « Hayır » deyince. « Öyleyse kalk ve iki rek’at kıl » der. )
Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.
Bu sahîh hadisler, imamın hutbeye çıkmasından sonra camiye girenin, oturmadan önce iki rek’at namaz kılması gerektiğini vurgular.
Ancak daha yukarıdaki hadis bunu yasaklamaktadır! Katmerleşmiş cehâletten dolayı bazı hatiblerin bu namazı kılanlara mâni olmaya çalıştıklarını görürsün. Bunların Allâh’ın şiddetli tehdidi altına girmelerinden korkulur. Âyette ; (
Namaz kılarken bir kulu menedeni gördünmü? ) (el-Alak) buyrulmaktadır.

Başka bir ayette ise Allâh’u Teala şöyle buyurur:
(Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok acıklı bir azap isâbet etmesinden sakınsınlar ). (Nur, 63)

İkinci hadis: (Cuma günü imam hutbe verirken arkadaşına dinle dediysen, boş söz etmişsindir ).
Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
Bu hadis, (imam hutbe verirken) sözü mefhûmuyla şuna delâlet eder: İmam hutbe vermediği sürece kelâma bir mâni yoktur. Bunu, Umer (r.a.)’nun dönemindeki tatbikat desteklemektedir.
Salebe b. Ebî Mâlik şöyle der:
(
İnsanlar Umer b. el-Hattâb minbere oturduğunda müezzin susana kadar konuşurlardı, Umer minberde ayağa kalktığında, her iki hutbeyi bitirene kadar hiç kimse konuşmazdı. )

Bunu Mâlik [Muvatta, 1/126] ve et-Tahâvî [1/217] rivâyet etmiştir. İkisininde isnâdı sahihtir.
Böylece imamın minbere çıkması değilde, sözünün konuşmayı kestiği ve imamın minbere çıkmasının tahiyyetu’l-mescid namazını kılmaya mâni olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bu da yukarıda geçen hadisin batıl oluşuna delildir.

35. Sarık ile kılınan namaz sarıksız kılınan namazın yirmi beşine eşittir. Sarık ile kılınan cuma namazı sarıksız kılınan cumanın yetmişine eşittir. Gerçekten melekler sarıklıların cumasına katılırlar, güneş batana dek sarıklılar üzerine salât getirirler. Bu hadis uydurmadır.
İbn Neccâr rivâyet etmiştir.
İbn Hacer
[Lisân el-Mizân, 3/244] « Bu uydurma bir hadistir » der. Bunuda es-Suyûtî Zeyl el-Ehâdis el-Mevdûa [s.110] naklederek bu hükme katılır.

İbn Arrâk [2/159] da aynı şekilde buna uyar. Sonradan es-Suyûtî bunu unutarak hadisi el-Câmiu’s-Sagîr de zikreder.
el- Munâvi, eserin Şerh’inde İbn Hacer’in hadise uydurma dediğini naklederek es- Suyûti’nin hata ettiğini belirtir.
Aslında es-Suyûtî mezkur eserinde uydurma hadisleri zikretmeyeceğini bildirmiştir, ama kendisi dahi başka kitablarında bazı hadislerin uydurma olduğuna hükmetmiştir. Dolayısıyla hakkı kişilerle tanıma, önce hakkı bil, böylece kişileri tanırsın.
Hâfız b. Hacer, selim olan aklın onaylamadığı ve hadiste vadedilen sevabtaki mubâlağadan dolayı, buna uydurma hükmünü verir. Eğer bunlar olmasaydı hadisi zayıf kılmakla yetinirdi. Çünkü senette ithâm olunan kimse yoktur. Bunu bu şekilde anladıysan aşağıdaki hadisin hükmünü daha iyi anlarsın.

36. Sarık ile kılınan iki rek’at, sarıksız kılınan yetmiş rek’attan daha hayırlıdır Hadis uydurmadır.
es-Suyûtî bunu el-Câmiu’s-Sagir de zikreder.
ed-Deylemî’nin Musned el- Firdevs’te Cabir’den rivâyet ettiğini bildirir. Bir önceki hadiste olduğu gibi, uygun olan hadisi Zeyl el-Ehâdis el-Mevdûa kitabına almasıydı. Çünkü sarıkla kılınan namazın sevabındaki mubâlağa bunda daha da fazladır. Aslında hadisi Ebû Nuaym rivâyet etmiş olup, ondan da ed-Deylemî almıştır.
Hadisin râvilerinden olan Târık b. Abdurrahmân’ı el-Buhârî ed-Duafâ’da zikreder, el-Hâkim de, «hafızası kötüdür » der. es-Sahâvî bu hadisin sabit olmadığını söyler. Hâfız b. Receb el-Hanbelî’nin ilel et-Tirmizî’ye
[2/83] yaptığı şerhte şöyle gelir: Ahmed b. Hanbel’e sarıklı kılınan namazın sarıksız kılınan namazdan yetmiş defa daha faziletli olduğuna dair hadis sorulduğunda, « bu yalandır, bu batıldır » der.Hadis uydurmadır.
ed-Deylemî
[2/256] senediyle Ebân’dan oda Enes’ten merfû olarak rivâyet etmiştir.

Bunu es-Suyûtî Zeyl Ehâdis el-Mevdûa’da[s.111] zikrettikten sonra « Ebân ithâm edilmiştir » der.
İbn Arrâk Tenzîh eş-Şerîa’da[ 2/257] es-Suyûtî’ye hadisin bu hükümde tabi olmuştur. es-Sahâvî’de el-Makâsıd [s.124] adlı kitabında İbn Hacer’e uyarak « Bu hadis uydurmadır » der.
Bu üç hadisin uydurma olduğuna dâir hiçbir şüphe yoktur. Çünkü hikmet sahibi olan eş-Şârî işleri doğru bir terâzi ile ölçer. Dolayısıyla sarıkla kılınan namazın sevabının, cemaatla kılınan namazın sevabıyla aynı olması veya kat ve kat daha fazla olması makûl değildir!
Sonra cemaat namazının hükmüyle, sarık bağlamanın hükmü arasında çok büyük fark vardır.
Sarık hakkında söylenecek en son hüküm müstehab olduğudur. Ancak tercih edilen; sarığın âdet olan sünnetlerden olduğudur. Sarık ibâdet olan sünnetlerden değildir.
Cemaat namazına gelince, en azından müekked sünnet olduğu söylenmiştir. Ayrıca namazın şartlarından olduğu, namazın cemaatsız sahih olmayacağı da söylenmiştir. Doğru olan görüş ise, cemaat namazının farz (vacib) olduğudur. Ama terkedildiğinde kişi şiddetli bir günah kazanmasına rağmen namazı sahihtir. Bunun için nasıl olur da Alîm ve Hakîm olan Allâh, bunun sevabını sarıkla kılınan namazla eşit, bizzat daha aşağıda bir derece kılsın. Herhalde Hâfız b. Hacer bu manâyı hesaba katarak hadis hakkında uydurma hükmünü verir.
Bu tür uydurma hadislerin kötü tesirlerinden ve hatalı yönlendirmelerinden bir tanesi de; bizler bazı insanların namaza girmek istediklerinde başlarına mendil bağladıklarını muşâhede ederiz. Zannınca bu zikredilen sevaba nâil olacaktır. Halbuki bu kişi, nefsini temizleyen ve tezkiye eden bir amel işlememiştir.
Garib olan tarafı da şudur: Bazıları sakallarını keserek bu günahı işlerler. Namaz için kalktıklarında sakallarını kesmelerinden dolayı hiç bir eksiklik duymazlar, ve bu onları hiçmi hiç ilgilendirmez. Ancak sıra sarıkla namaz kılmaya gelince, onlara göre bu ihmal edilmemesi gereken bir iştir! Buna delil de şu durumlarıdır: Sakallı birisi namaz kıldırmak için öne geçtiğinde sarıklı değil ise, ondan razı olmazlar. Eğer sarıklı birisi, sakalını kesme günahıyla birlikte namaz kıldırmak için öne geçse, bu onları rahatsız etmediği gibi buna ehemmiyette vermezler. Böylece Allâh’ın dinini tersine çevirmişler. Allâh’ın haram kıldığını mubâh, mubâh kıldığını da vacib kılmışlardır.
Eğer sarığın fazileti sabit olmuş olsaydı, müslüman kişinin normal hallerinde zinet olarak kullanması istenilirdi. Tâ ki bununla diğer insanlardan ayrılmış olsun. Asıl maksad, ödünç olarak alınan sarıkla sayılı dakikalarda eda edilen namaz değildir, ki bitirir bitirmez alınıp cebe yeniden hapsedilsin! Çünkü müslüman kişinin namaz dışındaki sarığa olan ihtiyacı, namazın içindeki ihtiyacından daha fazladır. Özellikle mümin ile kafirin giyeceklerinin karıştığı bu asırda, sarık müslümanın şiarı olup onu kafirlerden ayırır durumdadır.
Sakal hakkında ise, Allâh Rasûlu (s.a.s.) şöyle buyurur: (
Müşriklere muhâlefet edin, bıyıkları kısaltın ve sakalları bırakın )

Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
Namaza başlarken, ödünç sarığın koyulması, namaz için insanın yüzüne ödünç sakal koyması gibidir. Bu ödünç sakalı muşâhede etmesek bile, günün birinde Avrupalıların taklidi babından müslümanların arasında yayılması hiçte uzak değildir.
ed-Dimaşk’ta neşrolunan (2485) sayılı 1364 hicri tarihli el-Alem dergisinde şöyle bir haber vardır: « Londra- Lordlar meclisi toplandığında hava sıcaklığı artar, başkan ödünç olan sakallarını çıkarma iznini verir!»

38. Güzel kadının yüzüne ve yeşilliğe bakmak görmeyi arttırır [Ebû Nuaym, el-Hilye, 3/201-202; ed-Deylemî, 4/106.]
Hadis uydurmadır.
ez-Zehebî el-Mizan’da bu haberin bâtıl olduğunu ifade eder.
İbn Kayyım ise, bu hadis ve benzerlerinin zındıkların uydurması olduğunu söyler.
es-Sagânî ehâdis el- Mevdûa
[s. 7] adlı kitabında rivayeti zikreder. Maalesef es-Suyûtî bu ve benzeri hadisleri el-Câmiu’s-Sagîr’ine almıştır.[Temmâm, el-Fevâid, 2/148; Ebû Ya’lâ; et-Taberânî el-Evsat; İbn Şâhin]

Hadis batıldır.
İbnu’l-Cevzi
[el-Mevdûât, 3/77] rivâyete batıl demektedir. Ebû Hâtim de bu yalan bir hadistir demiştir.

eş-Şeyh Aliyyu’l-Kârî [el-Mevdûât , s.106-107]
İbn Kayyım’dan şöyle nakleder: « Bazı insanlar bu hadisin senedinin sahih olduğunu söyleseler bile, his bunun uydurma olduğuna şahittir… Peygamber (s.a.s.) den rivâyet olunan bir hadisin yanında yüzbin kişi aksırsa dahi, aksırma ile hadise sahih hükmü verilmez…»

40. Sözün en doğrusu, yanında hapşurulandır [et-Tâberânî, el-Evsat , 1/191/2/3502]
Bu hadiste batıldır.

41. Namaz dirhem mikdarı kandan dolayı iade edilir. Başka bir lafız da ise : Elbisede dirhem mikdarı kadar kan varsa, elbise yıkanır ve namaz iade edilir. [İbn Hibbân, Duafâ, 1/298; ed-Darekutnî, Sunen, s.153; el-Beyhakî, 2/404]
Hadis uydurmadır.
İbn Hibbân şöyle der: « Bu haber şüphesiz uydurmadır. Allâh Rasûlu (s.a.s.) bunu söylememiştir. Bunu Kûfe Ehli uydurmuştur. (Râvilerinden olan) Ravh sika (güvenilir) ravilerden uydurma rivâyetlerde bulunur.» İbn Hibbân’ın bu sözüne ez-Zeylaî
[Nasbu’r-Râye, 1/212] ve İbnu’l-Mulakkan[el-Hulâsa.]da katılmıştır. el- Buhârî’de « bu hadis batıldır » der.

Hadis başka bir yol ve lafızla da gelmiştir:

42. Dirhem mikdarı kan yıkanır ve ondan dolayı namaz iade edilir. [el-Hâtib, 9/330; İbnu’l-Cevzî, 2/75.]
Hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Nuh b. Meryem yalancıdır. Bu hükme ez-Zeylaî de katılır. Ancak bu ve bir önceki rivâyeti es-Suyûtî el-Câmi de zikreder!!!
Bu hadis, Hanefî mezhebinin, mugallaza olan necâsetin dirhem mikdarı kadar olduğuna dair delilidir. Bu hadisin uydurma olduğunu anladıysan, böyle bir sınırlamanında batıl olduğunu bilirsin. Dirhemdende daha az olsa bile necasetten kaçınmak farzdır. Çünkü temizliği emreden hadisler geneldir.

43. Örümcek şeytan olup Allâh onun şeklini değiştirmiştir, dolayısıyla onu öldürün Hadis uydurmadır.
İbn Adiy
[1/320] rivâyet etmiştir. Râvilerinden olan Mesleme hakkında şöyle der: « Meslemenin hadisleri, tamamen veya genelde mahfûz değildir.»

Bu hadisin bâtıl olduğuna başka bir delilde, Muslim[8/55] de gelen hadisle çatışmasıdır. ( Allâh hayvana dönüştürdüğü hiçbir şeye nesil ve soy kılmamıştır )
İbn Hazm Muhalla[7/430] da şöyle der: « Maymun ve domuz dışında gelen her mesh (dönüştürme), batıl, yalan ve uydurmadır.» Ancak es-Suyûtî adeti üzere yine muhâlefet ederek hadisi Câmi de zikreder!Hadis uydurmadır.
es-Sâgânî el-Ehâdis el-Mevdûa
[s.12.] da zikreder. el-Aclûnî el-Keşf[2/332] te buna katılır.

Hadisin aslını el-Vahidî Tefsirinde[2/185/2] rivâyet eder. Râvilerinden olan İbnu’l-Hâris’in hadisi terkedilmiştir. ez-Zehebî Tarihu’s-Sahâbe adlı kitabında bu haberin sahih olmadığına işaret etmiştir. Bu hadis maddi tedaviyi terkedip, yanlız Kur’ân tilâvetine güvenmeye işaret etmektedir. Bu ise Rasul (s.a.s.)’in kavlî ve fiili sünnetiyle uzak ve yakından uyuşmamakta.
Rasûl (s.a.s.) defalarca maddi tedavi ile muâlece olup bunu emretmiştir. Şöyle buyurur:
(
Ey Allâh’ın kulları! Tedavi olun ; Allâh indirdiği her hastalığa bir de ilaç indirmiştir )

Bu hadisi el-Hâkim sahih bir senedle rivâyet etmiştir.

45. Allâh Azze ve Celle ve Melekleri cuma günü sarık saranlara salât getirirler [et-Taberânî, el-Kebir]
Hadis uydurmadır.
İbnu’l-Cevzî
[Mevdûât , 2/105.] şöyle der: « Bu hadisin aslı yoktur, (ravilerinden olan) Eyyub teferrud etmiştir.

Ezdî şöyle der: Bu hadis Eyyub’un uydurmasıdır, Yahyâ b. Main onun yalancı olduğunu söylemiştir, ed-Dârekutnî de onu terketmiştir.»

32. Mehdî, amcam Abbas’ın çocuğundandır.

37. Sarıkla kılınan namaz onbin hasenata eşittir

39. Kim bir hadis söylerde onun yanında aksırılırsa; o haktır.

44. Her kim Kur’an dan başkasıyla şifa isterse, Allah Teâla ona şifa vermesin

46. Üç şeyden dolayı Arabları sevin ; Çünkü ben arabım, Kur’ân arabçadır, Cennet ehlinin dili de arabçadır. [Hâkim, el-Müstedrek, 4/87, Ma’rifetu Ulûm el-Hadis, s.161-162; el-Ukaylî Duafâ, s.327; et- Taberânî el-Kebir, 3/122/1, el-Evsat ; el-Beyhakî, Şuabu’l-İmân]
Hadis uydurmadır.
Bu senedin üç tane illeti vardır:
İlki: Ravilerinden olan el-Alâ b. Amr hakkında ez-Zehebî metrûk olduğunu söyler, İbn Hibbân ise, mutlak olarak kendisiyle ihticac etmenin câiz olmadığını söyler.
İkincisi: Diğer bir râvi olan Yahyâ b. Yezîd, muhaddislerce zayıf addedilmiştir.
Üçüncüsü: İbn Cureyc hadisi an ana sigasıyla rivâyet etmiştir. Kendisi müdellistir. Hadisi İbnu’l-Cevzî
[el-Mevdûât, 2/41]
el-Ukaylî’nin yoluyla zikrederek, el-Ukaylî’den hadisin münker olduğunu ve aslının olmadığını aktarır.

47. Ben arabım, Kur’ân arabçadır, Cennet ehlinin lisanı da arabçadır. [et-Taberânî, el-Evsat , 2/285/1/9301]
Hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Şibl b. el-Alâ b. Abdurrahman hakkında İbn Adiy; « Münker rivâyetleri vardır » der.
Hâfiz el-Irâkî
[ el-Mahacce; 1/57] de şöyle der: « Ancak (râvilerinden olan) Abdul Azîz b. İmrân ez-Zührî hakkında en-Nesâî ve başkaları metrûk olduğunu söylerler. el-Buhârî hadisinin yazılmayacağını bildirir. Dolayısıyla bu hadis sahih değildir. »
İbn Arrak
[Tezih eş-Şerîa, s.209]
ta bu hükme katılır. Bu rivâyetin Allâh Rasûlu (s.a.s.)’e nisbetinin bâtıl olduğuna bir başka delilde, (s.a.s.)’in arablığıyla övünmesidir. Bu ise, İslam’a göre tuhaf sayılıp şu âyetle uyuşmaz:
(
Muhakkak ki Allâh yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.)[ Hucurât 13]

Aynı zamanda sahih hadislerle de uyuşmaz:
(
Arabın arab olmayana üstünlüğü yoktur … üstünlük ancak takva iledir.)
[Ahmed, 5/411, sahih bir senedle rivâyet etmiştir]

Ebû Dâvut ve et-Tirmizi’nin hasen olarak rivâyet ettikleri başka bir hadiste:
(
Gerçekten Allâh Azze ve Celle sizlerden câhiliyye âdetini ve ecdâd ile övünmeyi gidermiştir. İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır, Âdem ise topraktandır. Mümin takvalı , facir ise şakî olandır. Bazıları cehennem kömürü olan insanlarla övünmeyi bıraksınlar. Yoksa Allâh’ın yanında, ağzı ile pisliği iten böcekten daha değersiz olurlar. )

48. Arablar itibarını kaybedince, İslâm da itibarını kaybeder. [Ebû Nuaym, Ahbâru Isbahân, 2/340; Ebu Ya’lâ, Müsned 3/402/1881]
Hadis uydurmadır.
Ebû Hâtim şöyle der: « Bu hadis bâtıldır aslı yoktur.» Hadisin iki tane illeti vardır:
İlki: Ravilerinden olan Muhammed b. el-Hattâb, hâli itibarıyla mechûldur.
İkincisi: Ali b. Zeyd zayıftır.
Hadis mana itibarıyla batıl bir manaya delâlet etmeseydi, zayıf hükmü ile yetinirdik. Çünkü İslâm’ın izzeti Arablarla bağlantılı değildir. Tam tersine Allâh İslâm’ı Arab olmayan müminlerle de izzetli kılmıştır. Özellikle Osmanlı devletinin ilk zamanlarında böyleydi. Allâh İslâmı onlarla güçlendirmişti, ta ki hükümdarlıkları Avrupanın ortasına kadar uzanmıştı. İslâm’dan saparak Avrupa kanunlarına yönelip, hayırlı olanı hayırsız olan ile değiştirdiklerinde otoriteleri, hem orada hemde diğer topraklarda giderek kayboldu. Öyle oldu ki, hükümranlığı kendi topraklarında dahi kalmadı! O topraklarda müslüman olduklarına delâlet eden az bir belirti kaldı. Böylelikle kuvvet ve izzetten sonra, bütün müslümanlar arabıyla acemiyle boyun eğip alçaldılar. Kafirler topraklarına girerek, çok azı hâriç müslümanlar zillet altında yaşamaya mahkûm oldular. Ekonomi gibi bir çok tasarı adı altında bu toprakları kafirler sömürmeye başladılar! Böylece İslâmın, arab ve acemin düşmesiyle zelîl, güçlenmesiyle de izzetli olacağı sabitleşir. ( Arabın arab olmayana üstünlüğü ancak takvadadır) Allâhım! müslümanlara izzet nasib eyle, onlara Kitâbına ve Peygamberinin sünnetine dönmelerini ilham et. Tâ ki İslâm onlarla güçlenmiş olsun.
Ancak bu durum, arab cinsinin diğer ümmetlerin cinsinden daha üstün olmasına engel değildir.Arab cinsinin üstün olması konusu Ehlî Sünnetin’de görüşüdür.
Konuyla ilgili sahîh hadisler vardır, bunlardan bir tanesi de şudur:
( Allâh İbrâhim’in çocuklarından İsmâil’i seçmiştir. İsmâil’in çocuklarından da Benî Kinâneyi, Benî Kinâne’den Kureyşi, Kureyşten Benî Hâşimi seçmiştir. Beni de Benî Hâşimden seçmiştir.)
[Ahmed, 4/107; et-Tirmizî, 4/392, (et-Tirmizî hadisin sahih olduğunu söylemişti); Hadisin aslı Müslimdedir, 7/48; el-Buhâri, et-Tarih es-Sagir, s.6.
[Konu hakkında daha fazla malumata sahib olmak için, Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiye’nin Türkçeye terceme edilen Sırât-ı Mustakîm adlı kitabına bakılabilinir.]]
Ancak bu fazîlet, Arab olanın kendi cinsiyle övünmesine götürmemesi gerekir. Çünkü İslâm bu cahiliyye âdetini ibtâl etmiştir. Aynı zamanda bizlerin de Arabların bu üstünlüğe hak sahibi olmalarının sebebini de bilmemezlikten gelmememiz gerekir. Onlar akıl ve lisanlarıyla, ahlak ve amelleriyle temâyüz etmişler, güzel sıfatlarıyla diğer ümmetlere İslâm davetini taşımada ehil kılınmışlardır. İşte arab olan kimse bunu bilir ve korur ise, kendinden öncekiler (selefleri gibi) İslâm davetinin taşınmasında namzet bir üye olur. Ama o, bütün bunlardan soyutlanırsa o zaman hiç bir fazîleti olmaz. Bilâkis İslâm ahlâkı ile nitelenen bir acem şüphesiz ondan daha hayırlıdır. Gerçek üstünlük Allâh’ın, Muhammed (s.a.s.)’le birlikte gönderdiği imân ve ilme tâbi olmak iledir. Üstünlük Kur’ân ve Sünnette gelen belirli isimlerledir; İslâm, İmân, İyilik, Takvâ, İlim, Amel ve İhsân gibi. İnsanın sadece arab veya acem olması, hiç bir üstünlük kazandırmaz.

49. Yemekten önce karpuz mideyi iyice yıkar, hastalığıda kökünden giderir. [İbn Asâkir, Tarih Dımışk, 2/282, 10/287]
Uydurmadır.
Ravilerinden olan Ahmed b. Yakûb’un hadis uydurduğunu el-Beyhakî ve el- Hakim beyan eder. es-Sahâvî şöyle der: « Ebu Umer en-Nukânî karpuzun fazileti hakkında bir cüz tasnif etmiştir, bütün hadisleri batıldır.»
[el-Makâsıd]

50. Yemeğin bereketi, öncesinde ve sonrasında abdest almaktır. [et-Tayalisi, Musned, 655; Ebû Davut, 3761; et-Tirmizî, 1/329]
Zayıftır. Ravilerinden olan Kays b. Rabi’nin zayıf olduğunu Ebû Davut ve et-Tirmizî söyler.
Bu konuyla ilgili başka bir hadiste:
(
Her kim Allah’ın onun evinin hayrını çoğaltmasını severse, öğlen yemeği hazır olduğunda ve kaldırıldığında abdest alsın )[İbn Mâce, 3260.]
Ancak hadis münkerdir. el-Münzirî şöyle der: « Süfyan yemekten önce abdest almayı kerih görürdü.
el- Beyhakî derki: aynı şekilde Malik b. Enes’te kerih görürdü. Yine arkadaşımız eş-Şafii abdestin terkini mustehab görmüştür, İbn Abbas hadisini delil getirmiştir. (
Peygamber (s.a.s.)’in yanındaydık ve helâya gitti, sorada döndü. Yemek getirildi ve dendi ki: Abdest almayacakmısın? O da, namaz kılmayacağım ki abdest alayım, dedi)»
[Müslim, Ebû Davut, et-Tirmizî]

et-Tirmizî ve Ebû Davut’un rivayet ettikleri hadiste şu fazlalık vardır: (
Ancak namaza kalktığımda abdest almakla emrolundum )
Bazıları bu hadiste geçen el-Vudû yâni abdest kelimesini yalnız ellerin yıkanması olarak tevil ederler. Ancak bu mâna Peygamber (s.a.s.)’in sözlerinde bilinmemektedir. Eğer hadis sahih olmuş olsaydı, yemek öncesi ve sonrası ellerin yıkanmasının istihbabına delil olurdu ve hadisin bu şekilde tevili de caiz olmazdı. Yemekten önce ellerin yıkanmasına gelince ; ellerin pis olması gibi, yıkanmasını gerektiren bir durum var ise, yıkamak meşrûdur. Netice olarak; ellerin yemekten önce yıkanması, hadis sahih olmadığından ibâdet değildir. Mâna olarak makûldur, kirli ise meşrûdur, yoksa değildir.

51. Gerçekten her şeyin bir kalbi vardır, Kur’an’ın kalbide (Yâsindir). Kim onu okursa sanki Kur’an’ı on kere okumuş gibidir. [et-Tirmizî, 4/46; ed-Dârimî, 2/456]
Hadis uydurmadır.
et-Tirmizî, ravilerinden olan Hârûn b. Muhammed’in meçhûl olduğunu söyler. ez- Zehebî de bu hadisi onun uydurduğunu zikreder. Ebû Hâtim ise hadisin batıl olup, aslının olmadığını bildirir. Ancak es-Suyûtî adeti üzere rivayeti el-Câmi es-Sagir adlı kitabına alır! es- Sabûnî de İbn Kesir’in muhtasarında
[3/154] zikreder! Zannınca sadece sahih hadisleri zikredecekti! O nerede bunu yapmak nerede; bu kuru bir iddiadan başka bir şey değildir!

52. Kimin çocuğu olurda ona bereket talebiyle Muhammed ismini verirse; o ve çocuğu cennettedir )[İbn Bukeyr, Fadlu men ismuhu Ahmed ve Muhammed, 1/58]
Hadis uydurmadır.
İbn Kayyım, ravilerinden olan Hâmid b. Hammâd el-Askerî yüzünden, hadisin bâtıl olduğunu belirtir. eş-Şeyh el-Kâri
[el-Mevdûât, s.109] de ona katılır.
Bu araştırmayı gözden kaçıran el-Munâvî es-Suyûtî’nin hadisi hasen saymasına katılır. Dolayısıyla buna aldanma.

53. (Bir saat düşünmek, altmış sene ibâdetten daha hayırlıdır ) [Ebu eş-Şeyh, el-Azame, 1/297/42]
Bu söz uydurmadır. İbnu’l-Cevzi, ravilerinden olan Osman b. Abdullah el-Kuraşi ve İshak b. Nuceyh el-Malatî’nin yalancı olduklarını söyler.
[el-Mevdûât, 3/144]
Diğer bir rivayette ise:
(Gece ve gündüzün farklılığındaki bir saatlik düşünce, bin senelik ibâdetten daha hayırlıdır
) [ed-Deylemî, Müsned, 2/46]
Bu hadis te uydurmadır. Çünkü ravilerinden olan Said b. Meysere güvenilir ravilerden uydurma rivayetlerde bulunmuştur. Buna rağmen es-Suyûtî rivayeti kitabına almıştır!

54. Cami komşusunun namazı, ancak camidedir. [ed-Darekutnî s.161,;el-Hakim 1/246; el-Beyhakî, 3/57]
Hadis zayıftır.
Ravilerinden olan Süleyman b. Davut el-Yemâmî zayıftır. el-Buhârî onun hakkında: « hadisi münkerdir » der. Yanî bu kişinin hadisini rivayet etmek helâl değildir.
Cemaat namazıyla ilgili gelen sahih hadisin lafzı şöyledir: (
Kim özürü olmadığı halde ezanı duyarda (camiye) gelmez ise, namazı yoktur)
[Ebû Davut; İbn Mâce; ed-Darekutnî; el-Hakim; el-Beyhakî.]
En-Nevevî, el-Askalânî ve ez-Zehebî hadisin sahih olduğunu söylemişlerdir.

55. Cuma fakirlerin haccıdır, diğer bir lafızda : Miskinlerin. [Ebu Nuaym, Ahbâr Asbahân, 2/190; İbn Asakir, 11/132]
Hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Mukâtil yalancıdır.
Dolayısıyla es-Sagânî ve İbnu’l-Cevzî rivayeti, uydurma hadisleri topladıkları kitablarında zikrederler.

56. Tavuk, ümmetimin fakirlerinin koyunudur. Cuma’da fakirlerinin haccıdır. [İbn Hibbân, el-Mecrûhun, 3/90.]
Hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Abdullâh b. Zeyd yalancıdır, hadis uyduran birisidir. el-Munâvî
[6/163] bu ve bir önceki rivayetin uydurma olduğunu ez-Zehebi’den nakleder.

57. Biriniz hanımıyla veya cariyesiyle ilişkide bulunduğunda, edep yerine bakmasın, çünkü bu körlük bırakır. [İbn Adiy, 1/44 ; İbn Asâkir, 13/295/2; İbn Ebî Hâtim, 2/295]
Hadis uydurmadır.
İbnu’l-Cevzî rivayeti el-mevdûât adlı kitabında zikreder. İbn Hibbân ve Ebu Hatim er-Râzi rivayetin uydurma olduğunu söylerler.
İbn Salâh hadisin gerçek illetine vakıf olmadığı için, isnadın ceyyid (iyi) olduğunu söyler. Ancak İbn Salâh, kendisinin koyduğu ve daha önce kimsenin söylemediği kaideye muhalefet ederek bu hadisin kuvvetli olduğunu söyler. İbn Salâh’a göre, kendisinin yaşadığı o asırlarda artık hadis hakkında sahih hükmünün verilmesi kesilmişti, dolayısıyla hiç kimsenin tashih etme hakkı yoktur!
[Mukaddimetu Ulûm el-Hadis, s.18]
Ona göre vacib olan; daha önceki hadis imamlarının hükümlerine tabi olmaktır.
[Bu söz bazı mukallid fukahanın sözüne benzemektedir, onlar şöyle derler: « İçtihad dördüncü asırdan itibaren kesilmiştir, dolayısıyla taklidten başka bir şey yoktur. » Buna rağmen onlar bazen içtihad ederler, keşki isabet etseler, ancak nerede. Onlar aslında mukallidtirler, nasıl içtihad edeceklerini bilemezler. Çünkü ellerinde içtihad aletleri yoktur. İlim ehlince bilinen ; sünnetin sahihini zayıfından temyizi ve usulu’l-Fıkh’ın bilinmesi gibi bir çok vasıtaya sahib değillerdir.
Tahkik ehlinden bir çok kişi İbnu’s-Salâh’ın mezhebinin hilâfına açıklamada bulunmuştur. Konuyla ilgili en-Nevevi’nin et-Takrîb adlı kitabına (s.4) bakılabilir. ]
Ancak bu kaideye nereye dayanarak burada muhalefette bulundu ve iki büyük hadis imamımın uydurma hükmünü verdikleri hadisin, sahih olduğunu söyledi? Doğru anlayış, hadisin batıl olduğuna delildir İlişkiye nisbetle edep yerine bakmanın haram kılınması, vesilelerin haram kılınması babındandır. Allâh Teâla erkeğe zevcesiyle ilişki izni verdiyse, zevcesinin edep yerine bakmasını yasaklaması nasıl kavranabilir?!
Bunu Aişe validemizden gelen hadis teyid eder, O şöyle der:
(
Ben ve Allâh Rasûlu (s.a.s.) aramızdaki bulunan bir kaptan gusül alırdık. Benden önce davranırdı, bende ona : bana da bırak, bana da bırak derdim) [ el-Buhârî; Müslim.]
Bu hadisten anlaşılan edep yerine bakmanın caiz olduğudur. Bunu İbn Hibban’ın Süleyman b. Musa yoluyla naklettiği rivayet destekler:
Süleyman b. Musa erkeğin zevcesinin edep yerine bakması hakkında sorulur? Bunu Atâ’ya sordum der, o da: Aişe’ye sordum, bu hadisi mâna olarak zikretti der. Hafız b. Hacer şöyle der: « Bu hadis erkeğin zevcesinin avret mahalline ve zevcenin de erkeğin avret mahalline bakmasının cevazına delildir
[el-Feth, 1/290]
Bu, açıklığa kavuştuğuna göre, öyleyse gusül veya temas esnasında bakmak arasında hiç bir fark yoktur. Böylece yukarıdaki hadisin bâtıl olduğu açığa çıkar.

58. (Biriniz (zevcesiyle) temas ettiğinde, avret mahalline bakmasın, çünkü bu körlük bırakır, çokta konuşmasın, çünkü bu da dilsiz bırakır ) [İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât, 2/271; İbn Adiy, el-Kâmil, 6/2261.]
Hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Muhammed b. Abdurrahman el-Kuşeyrî, yalancı olup hadisi tekedilmiştir.

59. Kadınlar ile olan temasta fazla konuşmayın, çünkü dilsizlik ve kekeleme ondan meydana gelir. [İbn Asâkir, 5/700]
Hadis çok zayıftır.
Rivâyetin dört tane illeti vardır, dolayısıyla rivâyet çok zayıf olduğundan delil teşkil etmez.

60. (Kim cuma günü ikâmet diyârından sefere çıkarsa, melekler yolculuğunda refakatçısı olmaması için aleyhine duâ da bulunurlar) [ed-Darekutnî, el- Efrâd.]
Hadis zayıftır.
Rivâyet İbn Lehi’a sebebiyle zayıftır. Rivâyet bir başka yoldan da gelmiştir, ancak uydurmadır. İlâve olarak (… haceti giderilmemesi için …) fazlalığı vardır. Ayrıca el-Gazâlî rivâyeti (el-İhya)’da zikreder! Sahih sünnette cuma günü yolculuğa çıkmayı yasaklayan hiç bir delil yoktur. Esved b. Kays’ın babasından rivâyet ettiği bir eserde : (
Umer (r.a.) yolculuğa istekli bir adam görür. Onun şöyle söylediğini duyar : “Bugün cuma günü olmasaydı çıkardım” deyince Umer (r.a.) şöyle der: “Çık, çünkü gerçekten cuma yolculuğa mani değildir”.)[İbn Ebî Şeybe, 2/205/2]
Bu sened sahihtir, ravilerinin hepsi güvenilirdir.
Allâh Rasûlu (s.a.s.) ümmetini bu şekilde yönlendiriyor ise, onun yasakladığı şeyi kendinin yapması hiç bir zaman makûl değilir.

61. Hac evlilikten öncedir. [Musned el-Firdevs, 1/97]
Hadis uydurmadır.
Senetteki iki râvi hadis uydururlar. Buna rağmen es-Suyûtî rivâyeti el-Câmi de zikreder.
Rivâyetin diğer bir lafzı şöyledir:

62. Kim hacca gitmeden önce evlenirse, günah ile başlamıştır. [İbn Adiy, 2/20.]
Hadis uydurmadır.

63. Akîk’ten yüzük takın, çünkü gerçekten akîk bereketlidir. [el-Muhamilî, el-Emâlî, 2/41; el-Hatîb, Târih, 11/251]
Hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Yakûb b. İbrahîm ez-Zührî, yalancı ve hadis uyduran birisidir. Hafız es-Sahâvî, akîk taşı ile ilgili gelen rivayetlerin hepsinin bâtıl olduğunu söyler. Gerçi konu ile ilgili rivayetler değişik lafızlar ve senedlerle gelmesine rağmen hadisi kuvvetlendirmemektedir. Zayıflığın sebebi, zabtın ve hıfzın zayıflığından kaynaklanmış ise, yolların çokluğu hadisi kuvvetlendirir. Ancak durum burada böyle değildir. Bilâkis konu ile ilgili rivayetlerin geneli yalan ile itham edilmiş ravilerden hâli değildir. Ayrıca lafızlar arasında şiddetli bir çelişki görülmektedir, yukarıda:
( Çünkü gerçekten akîk bereketlidir ) olarak gelir. Diğer bir rivâyette :

64. …çünkü gerçekten akîk fakirliği yok eder. [el- Mevdûât, 3/58 ; ed-Deylemî, 2/31]
Hadis uydurmadır.
Diğerinde :

65. …çünkü gerçekten akîk işi başarılı kılar, sağ el de ziynete daha hak sahibidir [İbn Asâkir, 4/291/1-2.]
Hadis uydurmadır. Başka bir rivayette :

66. Akîk’ten yüzükler takın, çünkü gerçekten üzerinde olduğu müddetçe birinize üzüntü isabet etmez. [ed-Deylemî, 2/32]
Hadis uydurmadır. Bir diğerinde :

67. Kim akîk’ten yüzük takarsa, hayır görmeye devam eder. [İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât, 1/57 ; İbn Hibbân, ed-Duafâ, 3/153]
Sonuç olarak ; akik taşından yüzük edinme hakkında gelen hadislerin hepsi bâtıldır.

68. Amellerin efendisi açlıktır, nefsin zilleti de yün elbisedir
Bu sözün aslı yoktur. el-Irâkî
[Tahrîc el-İhyâ, 3/9.] ve es-Subkî [et-Tabakât el-Kubrâ, 4/162] aslını bulamadıklarını söylerler.

69. ( Fikir ibâdetin yarısıdır, az yemekte ibâdetin kendisidir.
Bu söz batıldır. el-Irâkî
[Tahrîc el-İhyâ, 3/69] aslının olmadığını ifade eder.

70. Oruç tutun sıhhat bulun. [et-Taberânî, el-Evsat, 2/225/1/8477; Ebû Nuaym, et-Tıb, k 24/ 1,2]
Hadis zayıftır.
Ravilerinden olan Züheyr b. Muhammed Şamlılar’dan olan rivayetinde zayıftır. Dolayısıyla hafız el-Irakî
[Tahrîc el-İhyâ, 3/75]senedin zayıf olduğunu belirtir.

71. Seni israf etmekten sakındırırım ; gerçekten günde iki kere yemek israftandır. [ el-Beyhakî, eş-Şuab, 2/158/1; el-Münzirî, et-Tergîb, 3/124]
Hadis uydurmadır.
el-Gazâlî İhyâ da, bu sözü Peygamber (s.a.s.)’in Aişe (r.a.)’ya söylediğini zikreder. el-Irakî İhyâ üzerine yaptığı çalışmada, rivâyetin zayıf olduğunu söyler. Ancak rivâyet zayıflıkta kalmaz, çünkü râvilerinden olan Muhammed b. el-Hüseyn es- Sûfî Tasavvufçular için hadis uyduran birisidir.

72. Peygamber (s.a.s.) bir ihtiyacı unutma endişesi duyduğunda, hatırlaması için eline ip koyardı. [İbn Adiy, 1/172; İbn Sâd 1/286]
Hadis batıldır.
Râvilerinden olan Sâlim b. Abdul-A’lâ hadisi terkedilmiş olup, kendisi güvenilir râviler üzerine hadis uyduran birisidir. Bu rivayetle çakışan diğer bir rivâyette:

73. Kim ihtiyacını hatırlatması için yüzüğünü veya sarığını döndürür, yahut parmağına ip bağlarsa; Allah Azze ve Celle’ye şirk koşmuştur. Çünkü ihtiyaçları hatırlatan Allâh’dır.) [İbn Adiy, 33/1-2 ; İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât 3/74]
Hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Bişr b. el-Hüseyn, diğer bir râvi olan ez-Zübeyr’den bâtıl rivâyetler nakleder. Bu kişi aynı râviden yüz elli hadise yakın uydurma bir nüsha rivâyet etmiştir.
[es-Suyûtî, el-Lâlâî, 2/283]

74. Komşunun hakkı kırk eve kadardır. Böyle, şöyle ve böyle ; sağdan ve soldan, önden ve arkadan. [Ebu Ya’lâ, Müsned, 10/385/5982; İbn Hibban, ed-Duafâ, 2/150]
Hadis çok zayıftır.
Komşuluğu kırk evle sınırlandıran hadisler sahih olmayıp zayıftır. Görünen, bunun örf ile sınırlandırılmasıdır, Allah en doğrusunu bilir.

75. Katil maktulun üzerinde hiç bir günah bırakmamıştır.
Bunun aslı yoktur.
Hadis kitablarında bu rivâyetin sahih, hasen veya zayıf bir senedi bilinmemektedir. Kıyâmet günü maktûl olan, kâtilden istekte bulunur ve kâtilin hasenatları bu zülme yeterli gelmez, böylece maktûlun kötülükleri kâtile tahvîl edilir. Sahih Müslim’de gelen hadiste buna işâret edilir:
(Ümmetimden iflâs eden odur ki, namaz, zekât ve oruçla gelir. Ancak bunu kötülemiş, onu lekelemiş, bunun malını yemiş, onun kanını dökmüş, buna vurmuş olarak gelir. Buna hasenatlarından verilir, diğerine hasenatlarından verilir. Aleyhine olanlar bitmeden önce, hasenatları bittiğinde, onların günahlarından alınır ve onun üzerine atılır sonra da ateşe atılır.)

76. Allâh Rasûlu (s.a.s.) sakalının boyundan ve eninden alırdı. [et-Tirmizî, 3/11 ; el-Ukaylî, ed-Duafâ, s.288 ,İbn Adiy, 2/243]
Hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Umer b. Hârûn el-Belhî hakkında el-Buhârî şöyle der : « Bu hadisten başka, aslı olmayan veya tek kaldığı hiç bir hadisini bilmiyorum.»
Ukaylî de şöyle der: « Bu hadis ancak onunla bilinir, ve Peygamber (s.a.s.)’den iyi senedlerle şöyle dediği sabittir : (Sakalınızı uzatın, bıyıklarınızı kısaltın)
[el-Buharî ; Müslim] » Yine bu râvi hakkında İbn Maîn « pis bir yalancıdır » der. Sâlih Cezer’e de «yalancı » olduğunu söyler.

77. Yer yüzü suyun üzerindedir, su kayanın üzerindedir, kaya da balinanın sırtı üzerinde olup iki tarafı arş ile buluşur. Balina da ayakları havada olan meleğin sırtının üst kısmındadır. [el-Heysemî, 8/131]
Hadis uydurmadır. Rivâyet isrâiliyâttandır. Râvilerinden olan Saîd b. Sinan ithâm edilmiştir.

78. Âdem su ve çamur arasındayken Nebiydim.
Hadis uydurmadır.

79. Nebî olduğumda ne Âdem ne su ne de çamur vardı.
Hadis uydurmadır.
es-Suyûtî
[Zeyl el-Ehâdîsi’l-Mevdûa, s.203] bunun ve bir önceki rivâyetin de uydurma olduğunu İbn Teymiyye’den nakleder ve ona katılır. İbn Teymiyye, [s.9] el-Bekrî’ye olan reddiyesinde şöyle der: « Naklen ve aklen aslı yoktur, hiç bir muhaddis bu rivâyeti zikretmemiştir. Manası da bâtıldır. Çünkü Âdem (a.s.) su ile çamur arasında hiç bir zaman olmamıştır. Çamur, su ve topraktan oluşur. Âdem ise, (o anda) ruh ve cesed arasındaydı. Bu dalâlet ehlî, Nebî (s.a.s.)’in o zaman var olduğunu ve zatının diğer zevatlardan önce yaratıldığını zannederek uydurma hadisleri delil olarak getirirler. Örneğin, Peygamber (s.a.s.)’in arşın etrafında bir nur olduğu rivâyetinde olduğu gibi, o şöyle der: « Ey Cibrîl! Ben işte o nur idim.»! Bazıları da, Nebî (s.a.s.)’in, Cebrâîl ona Kur’an’ı getirmeden önce onu ezberlediğini iddia ederler. »
İbn Teymiyye, « Âdem ise, ruh ve cesed arasındaydı » sözüyle hadisin sahih olan şeklinin bu lafızla olduğuna işaret eder. Hadisin lafzı şöyledir: (Âdem ruh ile cesed arasındayken ben Nebîydim.) Bu hadisin isnâdı sahihtir
[es-Sahîha, 1856]
.

80. Kuyruk ol, sakın baş olma.
Bu sözün aslı yoktur.
Es-Sehâvî
[el-Makâsıdu’l-Hasene, s.154] bu sözün İbrâhim b. Edhem’e ait olduğunu ve bu sözü bazı arkadaşlarına tavsiye ettiğini ifâde eder.

81. Her kim müslümanların işiyle ilgilenmez ise, onlardan değildir…. [et-Taberânî, es-Sagîr, s188; Ebu Nuaym, Ahbâr Isbahân, 2/252]
Bu hadis zayıftır.
Râvilerinden olan Abdullâh b. Ebî Cafer ve babası zayıftırlar. Hadis değişik lafızlarla da gelmiştir, ancak senedleri ya uydurma ya da çok zayıftır.

82. Dâvud Aleyhisselâm’ın günahı bakmaktı. [Ed-Deylemî.]
Bu hadis uydurmadır.
İbn Salâh Müşkil el-Vasît’te bu hadisîn aslının olmadığını belirtir. Bu hükme ez-Zerkeşi, es-Suyutî ve İbn Arrak’ta katılır.
Dâvud (a.s.)’ın bir askerin ailesine bakarak fitneye düşmesi rivâyeti meşhur olup, Peygamberlerin kıssaları ile ilgili kitablar ve bazı tefsir kitablarına girmiştir. Aklı başında olan bir müslüman bu kıssanın bâtıl olduğunda şüpheye düşmez. Çünkü bu kıssada o kadınla evlenmek için kocasını öldürme girişimi gibi Peygamberlerin (aleyhimus-selâm) makamlarına yakışmayan işlerin bir Peygambere atfedilmesi vardır. Daha uzunca gelen başka bir rivâyette; (Nebî olan Dâvud Aleyhisselâm kadına bakıp ona meyledince …)
[el-Hâkîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl] Peygamber (s.a.s.)’e ref edilen bu bâtıl rivâyeti, el-Kurtubî [15/167] tefsirinde zikrederek bâtıl olduğunu söyler. Aynı şekilde İbn Kesîr’de [4/31] senedinin sahih olmadığını beyan eder. Bu rivâyet, peygamberlerin masum olduklarına inanmayan Ehlî Kitab’ın naklettiği İsrailiyattan olduğu anlaşılmaktadır. Tenbîh: İbn Ebî Hâtim’in tefsirine bu gibi bâtıl rivâyetleri alması, onun kitabının başında zikrettiği; « kendisinin seneden ve metnen en sahih haberleri tahriç etmeye dikkat ettiğine » dair sözü, genel manada değildir.

83. Nasılsanız öyle idare edilirsiniz. [Ed-Deylemî; el-Beyhakî, eş-Şuab; İbn Cemî, el-Mu’cem, s.149; el-Kudâî, el-Müsned, 1/47]
Bu hadis zayıftır.
el-Hâfız b. Hacer şöyle der: « Rivâyetin isnadında el-Mubârek b. Fadâle adlı râviye kadar ki diğer râviler bilinmemektedir. »
[Tahrîc el-Keşşâf, 4/25]
Ayrıca hadisin manası da mutlak olarak doğru değildir. Târîh’in bizlere aktardığına göre; sâlih olmayan bir idareci ardından sâlih bir idâreci başa geçmiştir, halk ise aynı halktır değişmemiştir.

84. Kimin çocuğu olurda, sağ kulağına ezan okur, sol kulağına da kamet getirirse; sıbyanların anasının (şeytanın) ona zararı olmaz. [Ebû Ya’lâ, el-Müsned, 4/1602; İbn es-Sünni, Amelu’l-Yevmi ve’l-Leyle, 200/617]
Bu hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan, Yahyâ b. el-Alâ er-Râzî ve Mervân b. Süleyman, hadis uydurmuşlardır.
Bu hadisin uydurma olduğu, zikirler ve virdler hakkında kitab yazan bir kısım ilim ehlinin gözünden kaçmıştır. İmam en-Nevevî (r.h.) rivâyetin zayıflığına işaret dahi etmeden kitabında bu hadisi zikreder. Kitabı şerheden İbn Allân
[6/95] hadis hakkında susarak senedi hakkında hiç bir şey söylemez! en-Nevevî’den sonra gelen İbn Teymiyye hadisi el-Kelimu’t-Tayyib’te, öğrencisi olan İbn Kayyım da ona tabî olarak el-Vâbil es-Sayyib’te hadisi zikrederler. Ancak her ikisi de rivâyeti yâni zikrolunduğuna göre kelimesi ile başlattıklarından, bu sözle hadisin zayıf olduğuna işaret etmişlerdir. Gerçi bu, o ikisinden hadisin zayıflığına sukût etme mesuliyyetini kaldırsa bile, hadisi kitablarında zikretme mesuliyyetini kaldırmaz. Çünkü onların bu sözlerinde hadisin uydurma olduğuna değil, yalnız zayıf olduğuna işaret vardır. Yoksa öyle olmasaydı hadisi kitablarına almazlardı. Bunu, her ikisinin kitablarına muttali olan herkes anlar. Bu konudaki yanlış anlaşılma gayet açıktır. Çünkü onlardan sonra gelen birisi, o ikisinin bu hükmüne aldanarak; « her ikiside büyük imamlardır, bunda bir beis yoktur, zayıf hadis ile fadâilu’l-a’mâl’da amel edilir » diyebilir. Veya bu hadis, zannınca zayıf olduğundan başka bir zayıf hadis için bunu şahid olarak sayıp hadisi böylece kuvvetlendirir. Bu esnada her iki rivâyetin zayıflığının şiddetli olmaması şartını da unutarak bunu yapabilir.
Bu zikrettiğimiz yanlışa düşen kişiyi örnek verebiliriz; et-Tirmizî zayıf bir senedle Ebî Râfi’den, onun şöyle dediğini rivâyet eder:
( Rasûlullâh (s.a.s.)’i gördüm Fâtıma, el-Hasen b. Ali’yi doğurunca, kulağına ezan okudu.) et-Tirmizî şöyle der: « Hadis sahihtir, amel bu hadis üzeredir! » Sünen-i şerheden el-Mubârekfurî hadisin senedinin zayıf olduğunu açıkladıktan sonra şöyle der: « Hadis zayıf olmasına rağmen nasıl olurda amel bu hadis üzeredir? Derim ki : Evet, bu hadis zayıftır, ancak el-Hasen b. Ali hadisini, Ebû Ya’lâ ve İbn Sünni’nin rivâyet ettikleri diğer bir hadis destekleyip kuvvetlendirmektedir. »! Düşün, nasıl da zayıf bir hadisi uydurma bir hadis ile kuvvetlendiriyor. Tabi ki bunun sebebi, hadisin uydurma olduğunu bilmeyişinden ve zikrettiğimiz ilim ehlinin bu hükmüne aldanışından dolayıdır.
Konuyla ilgili başka bir hadis ise: ( Peygamber (s.a.s.) el-Hasen b. Ali doğduğu gün kulağına ezan okur, sol kulağına da kâmet getirir.)
[El-Beyhakî, eş-Şuab]
Bu hadisin, et-Tirmizî de gelen zayıf hadis için şahid olması imkansızdır. Çünkü bu rivâyetin senedinde, biri yalancı ve biri de metrûk (terkedilmiş) olmak üzere iki râvi vardır.
Ancak tuhaf olan el-Beyhakî ve İbn Kayyım gibi iki büyük alimin hadis hakkında zayıf hükmüyle yetinmeleridir!

85. Ümmetimin bozulduğu bir zamanda, sünnetime kim yapışırsa, ona yüz şehid ecri vardır. [İbn Adiy, el-Kâmil, 2/90; İbn Beşrân, el-Emâlî, 1/93, 2/141]
Hadis çok zayıftır.
Râvilerinden olan el-Hasen b. Kuteybe hakkında ez-Zehebî « helâk olmuştur » der. ed-Dârekutnî de « hadisi terk edilmiştir » der. Bu râvinin şeyhi olan Abdu’l-Hâlık b. el-Münzir bilinmemektedir. Hadis başka bir lafızlada rivâyet olunmuştur.

86. Ümmetimin bozulduğu bir zamanda, sünnetime yapışanın, bir şehid ecri vardır. [Ebû Nuaym, el-Hilye, 8/200; et-Taberânî, el-Evsat, 2/31/5746]
Hadis zayıftır.
Bu hadislere ihtiyaç bırakmayıp sahih olarak gelen rivâyetin lafzı şöyledir:
( Sizden sonra sabredilecek günler vardır, o günlerde sizin üzerinde olduğunuz şeye tutunana, sizin ellinizin ecri (verilir). Sahâbeler: «Ey Allâh’ın Nebîsi, onlardan (ellisininmi)?» derler. O da: «Hayır sizden (ellisinin)» der
.)[İbn Nasr, es-Sünne, s.9; et-Taberânî, el-Kebîr, 1/76/3; Ebû Dâvûd, 4341; et-Tirmizî, 2/177; İbn Mâce, 4014; İbn Hibbân, 1850. et- Tirmizî « hadis hasendir » der.]

87. (Peygamber (s.a.s.) aydınlıkta gördüğü gibi karanlıkta da görürdü) [Temmâm, el-Fevâid, 1-2 /207 No. 2210; İbn Adiy, 2/221; el-Beyhakî, ed-Delâil, 6/75]
Hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Abdullâh b. el-Mugire hakkında el-Ukaylî; « aslı olmayan rivayetlerde bulunur » der. ez-Zehebî bu rivâyetle birlikte onun diğer hadislerini de getirerek; « bunlar uydurmadır » der. Buna rağmen es-Suyûtî hadisi el-Câmi’s-Sagîr de zikreder. Bir de İbn el-Mugire’nin Şeyhi olan el-Muallâ b. Hilâl hakkında muhaddislerin yalancı olduğuna dair ittifakları vardır. Bunu el-Hâfız, et-Takrib de böyle ifade eder.

88. Allâh Rasûlu (s.a.s.) ölmeden önce okudu ve yazdı. [ Ebû el-Abbâs el-Asam, Hadis, 3/153; et-Tâberânî]
Hadis uydurmadır. es-Suyûtî, rivâyeti Zeylu’l-Mevdûat adlı kitabına almıştır.

89. Kişi diğeri için kalkar; ancak Benî Hâşim bundan hariçtir. Çünkü onlar hiç kimse için kalkmazlar. [Et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 8/289/7946]
Hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Cafer b. ez-Zübeyr hakkında Şu’be şöyle der: « Allâh Resûlu (s.a.s.)’in üzerine dörtyüz hadis uydurmuştur. » Bu hadisin uydurulmuş olduğuna bir başka delil de hadisin; sahabenin Peygamber (s.a.s.)’le olan adetine ters düşmesidir. O (s.a.s.) Benî Hâşim’in seyyididir. Buna rağmen onun bundan hoşlanmadığını bildiklerinden, sahabe onun için ayağa kakmazdı. En hayırlı yol Muhammed (s.a.s.)’in yoludur. Bu rivâyet aynı zamanda aşağıdaki zayıf hadise de muhaliftir:

90. Birbirinizi tazim eder şekilde acemlerin birbirlerine kalktığı gibi sizde kalkmayın. [Ebû Dâvud, 2/346; Ahmed, 5/252; İbn Mâce, 2/431]
Bu hadis zayıftır.
Hadisin isnadında iddirab, zaaf ve cehâlet olmak üzere üç illeti vardır.
Ama hadis mâna yönüyle sahihtir. Bu konuda gelen daha açık ve sahih bir hadiste, Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle der:
( Onlar için dünyada Allâh Resûlu (s.a.s.)’den başka, görülmesi daha sevimli bir kişi yoktu. Buna rağmen hoşlanmadığını bildiklerinden onun için ayağı kalkmazlardı. )
[el-Buhârî, el-Edebu’l-Mufred, 136; et-Tirmizî, 4/7, (sahih olduğunu söylemiştir); Ahmed, 3/132]
Eğer Nebî (s.a.s.) kendisi için kalkmayı hoş görmüyor ise, öyleyse bu kalkma işi şeytanın kışkırtmalarından kaynaklanan bir masiyettir. Dolayısıyla kendisi hakkında fitneye düşmesinden korkulan bir kişi için, bunu kerih görmesi daha evlâdır. Buna rağmen bir çok Meşayih ve diğer insanlar bu kalkmayı uygun görmüşlerdir. Sanki bu, dinde meşrû imiş gibi konu hakkında kitab ta yazmışlardır. Hayır, onların dediği gibi değildir. Hatta bazısı bu kalkmayı ( Efendinize kalkın ) hadisi ile istidlâl ederek mustehâb görür. Onlar mekrûh olan; ihtiram ve saygıdan dolayı kalkma ile, ihtiyaçtan dolayı kalkma; meselâ: karşılanması, bineğinden inmesi için yardım edilmesi gibi, ikisi arasındaki farkı gözden kaçırmışlardır. Bu hadisten murad olan da budur. Buna Ahmed’in rivâyeti delâlet eder: ( Efendinize kalkın ve onu (bineğinden) indirin ) Bu hadisin senedi hasendir. el-Hâfız el-Feth adlı eserinde hadisin senedinin kuvvetli olduğunu söyler. Bu konuda eş-Şeyh el-Kâdi İzzu’d-Din Abdurrahim b. Muhammed el-Kâhiri el- Hanefî’nin Tezkiretu’l-Enâm fi’n-Nehy Ani’l-Kıyâm adlı risalesi de vardır.

91. O kertenkele oğlu kertenkele, lanetli oğlu lanetlidir. Yâni, Mervân b. el-Hakem. [el-Hâkim, 4/479]
Bu hadis uydurmadır.
el-Hâkim hadisin isnadının sahih olduğunu söyler! Bunu, ez-Zehebî reddederek şöyle der: « Hayır Allâh’a yemin olsun ki, (râvilerinden olan) Minâ’yı, Ebû Hâtim tekzib etmiştir ».

92. Kim zamanının imamını bilmeden ölürse, câhiliyye ölümüyle ölür.
Hadisin bu lafızla aslı yoktur.
Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye şöyle der: « Allâh’a yemin olsun ki, Allâh Rasûlu (s.a.s.) bunu böyle söylememiştir. Bilinen, Müslim’in rivâyet ettiği hadistir:
İbn Umer Allâh Rasûlu (s.a.s.)’in şöyle söylediğini bildirir:
(
Her kim taat’tan elini çekerse, kıyâmet günü Allâh ile delilsiz karşılaşır. Kim de boynunda biat olmadan ölürse câhiliyye ölümüyle ölür.)
» Bu konuda Şeyh el-Elbânî şöyle der: « Bu hadisi bazı şii kitablarında gördüğüm gibi Kadiyâniler’in kitablarında da gördüm. Bu hadisi deccalları olan Mirza Gulam Ahmed’e iman etmenin gereğine dair delil getirirler. Bu hadis sahih olsa bile, bunda onların bu zanlarına en ufak bir işâret dahi yoktur. Bu hadisin delalet ettiği mana; müslümanların imam ittihaz ettikleri kimseye biat etmelerinin gereğidir. Müslim de ki hadiste beyan edildiği gibi, hak olan da budur. » Yukarıdaki hadisi, şia alimlerinden olan el-Kuleynî el-Usûl mine’l- Kâfî
[1/377]
adlı kitabına almıştır. Ancak râvileri hakkında kitablarında bir bilgi olmadığı gibi, bizlerin kitablarında da o râviler hakkında bir malumat yoktur. Buna rağmen el-Humeyni Keşfu’l-Esrar adlı kitabında şöyle der: « (yukarıdaki hadise işaret ederek) Şia ve Ehli Sünnet indinde bilinen bir hadis vardır … »!

93. Ey Ali ! Sen dünya ve Ahirette benim kardeşimsin. [et-Tirmizî, 3/328; İbn Adiy, 1/59, 1/69; el-Hâkim, 3/14]
Nebî (s.a.s.) Medineye geldiğinde Sahabelerini birbirleriyle kardeş kılar, Ali (r.a.) gözlerinden yaş akarak gelir; « Ey Allâh’ın Resûlu Ashabını birbirine kardeş yaptın, ama beni başkasıyla kardeş yapmadın » deyince, Resûl (s.a.s.) yukarıdaki sözü söyler.
Hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Cemi b. Umeyr hakkında İbn Hibbân « Rafizidir hadis uydurur» der. İbn Numeyr ise, onun insanların en yalancısı olduğunu söyler. Dolayısıyla Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye şöyle der: « Nebî (s.a.s.)’in Ali ile olan kardeşlik hadisi yalan rivâyetlerdendir. » Buna ez- Zehebî Muhtasar Minhâc es-Sunne
[s. 317] adlı eserinde katılır.

94. Allâh Teâla gece yolculuğuna çıkartıldığımda Ali hakkında bana üç şey vahyetti; Onun müminlerin efendisi olduğu, takva sahiblerinin imamı olduğu ve abdesten dolayı beyaz alâmet taşıyanların da komutanı olduğunu. [et-Taberânî, el- Mu’cemu’s-Sagir, s.210]
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Mucaşi b. Amr ve İsâ b. Sevâde en-Nahaî, her ikisi de yalancıdır.
Şeyhu’l-İslâm şöyle der: « Bu hadis, hadis (ilmi) hakkında çok az bilgisi olan bir kişiye göre bile uydurmadır. Masum olan Resûl’a bunun nisbeti helal değildir. Bizler, Müslümanların efendisi, takva sahiblerinin imamı ve abdestten dolayı beyaz alâmet taşıyanların komutanı olarak ancak Peygamberimiz (s.a.s.)’i bilmekteyiz. Lafız mutlak olarak gelmiştir, hadiste « benden sonra » dememiştir.» ez-Zehebî Muhtasaru’l-Minhac
[ s. 473] eserinde bu söze katılır.

95. Mushafa bakmak ibâdettir, çocuğun ana ve babasına bakması ibâdettir ve Ali b. Ebî Talib’e bakmak ta ibâdettir. [İbn el-Furâtî]
Bu hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Muhammed b. Zekeriyya el-Gulâbî hadis uydurmakla bilinmektedir.

96. Ali iyilerin imamı, günahkarlara karşı savaşcı, ona yardım edene yardım olunur, onu terkeden de mağlub olur. [el-Hâkim, 3/129; el-Hatîb, 4/219]
Bu hadis uydurmadır.
Hakim hadisin isnadının sahih olduğunu söyler! ez-Zehebî’de şu sözüyle onu eleştirir: « Hayır Allâh’a yemin olsun ki uydurmadır. Ahmed b. Abdullâh el-Harrânî yalancıdır, bu kadar geniş ilmine rağmen ne kadar da cahilsin.» İbn Adiy de Ahmed‘in hadis uydurduğunu söyler. el-Hatib de, bu râvinin en münker rivâyeti budur der.

97. Kim benim mescidimde hiç kaçırmadan kırk namaz kılarsa, ona ateşten beraat ve azabtan kurtuluş yazılır. Nifaktan da uzak olur. [Ahmed, 3/155, et-Taberânî, el-Evsat, 2/23/2/5576]
Bu hadis münkerdir.
Râvilerinden olan Nubeyt b. Umer ancak bu hadiste bilinir. İbn Hibbân kendine has olan mechulleri tevsîk kaidesine göre bu râviyi es-Sikât
[5/483] adlı kitabında zikreder. Bu da zaten el-Heysemî’nin el-Mecma’uz- Zevâid[4/8 ] da dayanağıdır. Hadisin akabinde şöyle demiştir: « Ahmed ve et- Taberânî el-Evsat ta rivâyet etmiştir râvileri (sikât) güvenilirdir.»! Benzer hataya el- Münzirî de et-Tergîb’te düşmüştür.
Bu hadisi zayıf kılan bir başka etkende; birbirini takviye eden iki değişik yol ve lafızla gelmesidir. Bu sahih hadisin lafzı şöyledir:
( Kim cemaatla ilk tekbire yetişerek Allâh için kırk gün namaz kılarsa, onun için iki kurtuluş yazılır; ateşten kurtuluş ve nifak’tan kurtuluş )
[et-Tirmizî, 2/7; İbn el-A’râbî, el-Mu’cem, 2/116 K; İbn Adiy, el-Kâmil, 1/116, 2/103 K; el- Beyhakî, eş-Şuab, 3/61/2872.]

Hadis bu lafızla yukarıdaki hadisle aynı değildir. Bu daha kuvvetlidir. Dolayısıyla yukarıdaki hadisin zayıflığı ve münkerliği kesinleşmiş olur.

98. Ümmetimin hayırlıları âlimleridir, âlimlerin hayırlıları rahmetli olanlardır. Gerçekten Allâh cahilin bir günahını affetmeden önce âlimin kırk günahını affeder. Rahmetli olan âlim kıyâmet günü gelir, kutub yıldızının aydınlattığı gibi onun nuru aydınlatmış olarak doğu ile batı arasında gidip gelir. [ Ebû Nuaym, el-Hilye, 8/188; el-Hatîb, et-Tarîh, 1/237-238]
Bu rivâyet batıldır.
Râvilerinden olan Muhammed b. İshâk es-Sülemî hakkında ez-Zehebî şöyle der: « Bu kişide cehâlet vardır ve bâtıl bir haberle gelmiştir.»
Ez-Zehebî, el-Askalânî ve es-Suyûtî gibi üç hafız bu hadisin batıllığı üzerine ittifak etmişlerdir. Buna rağmen es-Suyutî kendisi ile çelişerek rivâyeti el-Camiu’s- Sagir’adlı eserine almıştır!

99. Kur’an taşıyıçısı (hafızı) İslâm bayrağının taşıyıcısıdır, kim ona ikramda bulunursa, Allâh’a ikrâm etmiştir. Kim de onu aşağılarsa Allâh ona lanet etsin. [Ed-Deylemî, el-Müsned, 2/88]
Bu hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Muhammed b. Yunus el-Kudeymî hakkında es-Suyûtî [
ez-Zeyl, s. 23, n. 116] « itham olunmuştur » der. Buna rağmen rivâyeti el-Camiu’s-Sagir’e alır! el-Münâvî eserin şerhinde es-Suyûtî’yi tenkid ederek « el-Kudeymî hadis uydurur » der.

100. Dünyanın etrafını fethetmek sizlere nasib kılınacak ve Kazvin denilen belde siz’e fethedilecektir. Kim o beldede kırk gün veya kırk gece ribât eder (yâni düşmana karşı bekler ) ise o kimse için cennet’te üstünde yeşil bir zeberced taşı bulunan altından yapılmış bir sütün üzerine kurulu ve kırmızı yakut taşlarından yapılan bir kubbe vardır. O kubbenin altından yapılmış yetmiş bin kapı kanadı bulunur. Her kapı kanadının başında Hurul-İyn denilen bir zevce vardır. [İbn Mâce, 2/179; er-Râfii, Ahbâr el-Kazvîn, 1/6-7]
Bu hadis uydurmadır.
Rivâyeti el-Mevdûât adlı kitabın da zikreden İbnu’l-Cevzî şöyle der: « Uydurmadır; (râvilerinden olan) Davûd b. Muhber hadis uydurur, ithâm olunan odur. (Diğer bir râvi olan) er-Rabî de zayıftır. Yezîd ise, terkedilmiştir.»
[2/55] ez-Zehebî bu konuda şöyle der: « İbn Mâce Sünen’ine bu uydurma hadisi koyarak itibârını zedelemiştir. »

101. Kul, ailesine sefere çıkacağı esnada yanlarında kılacağı iki rek’attan daha hayırlı bir şey bırakmamıştır. [ İbn Ebî Şeybe, el-Musannaf, 1/105/1]
Hadis zayıftır.
Râvilerinden olan el-Mut’im el-Mikdâm, İbn Hacer’in de ifade ettiği gibi, kendisinin herhangi bir sahabeden hadis işittiği sabit olmamış ve mürsel rivâyetlerde bulunmuştur, Mucahid ve el-Hasen el-Basrî gibi rivâyetlerinin geneli tabiindendir. Senedi ya mu’dal
[Senedden sahabeye varıncaya kadar iki veya daha fazla râvinin birbiri ardınca düştüğü hadise denir. Hadis Terimleri sözlüğü, s.246] ya da mürseldir [Tâbi’inden birinin, isnadında sahabiyi atlayıp Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki, veya şunu yaptı gibi benzeri ifadelerle isnadını Peygamber (s.a.s.)’e ulaştırarak ondan rivâyette bulunmasına denir. A.g.e. s.164].
en-Nevevî, hadisi delil olarak getirerek sefere çıkacak olanın iki rek’at kılmasını mustahab görür. Ancak bu düşünülmesi gereken bir meseledir. Çünkü bir amelin müstehab kılınması şer’i hüküm olup, zayıf hadis ile istidlâli caiz değildir. Zayıf hadis, mercûh olan zan ifâde eder. Hiç bir şer’i hüküm onunla sabit olmaz. Böyle bir namaz şekli Nebî (s.a.s.)’den gelmediği gibi, asıl ondan gelen; sefer dönüşünde kılınan namazdır ki, sünnet olan da budur. en-Nevevî (r.a) daha da garib davranarak şöyle der:
suresini okuması müstahabtır, İmam Ebu’l-Hasen el-Kazvînî bunun her türlü kötülükten emân olduğunu söylemiştir. »! Bu yanlız iddia olup, delilsiz olarak dinde hüküm koymaktır. Her türlü kötülükten emin olduğu bilgisi ona nasıl ulaşmıştır?! İşte Kur’an ve Sünnette varid olmayan böyle görüşler Allâh’ın dinini koruma sözü olmasa, dinin tebdil ve tagyirine sebeb olmaktadır. Allâh, Huzeyfe b. Yemâni’den razı olsun , o şöyle der : « Allâh Rasûlu (s.a.s.)’in ashabının ibâdet etmediği ibâdetle sizde ibâdet etmeyin.» İbn Mes’ud (r.a.)’da şöyle der: « Tâbi olunuz, bid’at ihdâs etmeyiniz. Tüm ihtiyaçlarınız karşılandı. Üzerinize düşen eski hâle yapışmanızdır. »

102. Helâl ile harâm birleştiğinde ; harâm gâlib gelir.
Bu hadisin aslı yoktur.
Bunu bu şekilde ifade eden el-Irâkî’ye
[Tahrîcu’l-Minhâc] el-Munâvî’de[Feyzu’l-Kadir]katılır. Bu hadis, kişinin zinadan olan kızıyla nikahının haramlılığı hususunda delil olarak getirilmiştir. Bu Hanefilerin görüşüdür. Tahkik yönüyle râcih olan bu görüş olmasına rağmen, böyle batıl bir hadisle istidlâl câiz değildir. Dolayısıyla bu görüşe muhalif olanlar da başka bir hadisle karşılık vermişlerdir, o da:

103. Harâm (olan şey), (başka bir şeyi) haram kılmaz, asıl harâm kılan helâl evlenme ile olandır. [ et-Taberânî, el-Evsat, 1/173/2; İbn Adiy, el-Kâmil, 2/287; İbn Hibbân, ed-Duafâ, 2/99]
Bu hadis batıldır. Rivâyetin baş kısmı şöyledir: (Rasûl (s.a.s.)’e haramda bir kadının peşinde giden (zinâ eden ) adam, kadının kızıyla evlenebilir mi veya haramda kızın peşinden giden ( zinâ eden ), annesiyle evlenebilir mi? Diye sorulunca, yukarıdaki sözü söyler… ) Râvilerinden olan Osman b. Abdurrahman yalancıdır. İbn Hibbân onun sikât (güvenilir) râvilerden uydurma rivâyetlerde bulunduğunu söyler. İbn Maîn de yalancı olduğunu ifade eder. Ondan rivâyette bulunan el-Mugîre b. İsmâil de mechûldur. Bu hadisi de Şafiler ve diğerleri, kişinin zinadan olan kızıyla evlenmesinin caiz olduğuna dair delil getirirler. Rivâyet sahih olmadığına göre bu, delil değildir. Selef bu meselede ihtilafta olup, her iki tarafında elinde konuyla ilgili bir nas yoktur. Araştırma ve inceleme bunun haramlılığını karar kılmaktadır. Bu da Ahmed ve diğerlerinin mezhebi olup, Şeyhu’l-İslâm’ın tercihidir. [
el-İhtiyârât, 123-124]

104. Cuma günü camilerin kapısında, Allâh’ın muvekkel melekleri vardır. Bunlar beyaz sarıklılar için istiğfarda bulunurlar.
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Yahyâ b. Şebîb el-Yemânî bâtıl hadisler rivâyet eder. Bunu bu şekilde ifade eden İbnu’l-Cevzî’ye
[el-Mevdûât, 2/106] es-Suyûtî [el-La’il-Masnu’a, 2/27] ve İbn Arrâk[Tenzîhu’ş-Şerî’a, 2/237] ta katılır. Sarığın fazileti hakkında Nebî (s.a.s.)’in giymesinden başka hiç bir sahih hadis gelmemiştir.

105. Hendek günü Ali b. Ebî Talib’in Amr b. Abd Ved ile olan mubârezesi, kıyamet gününe kadar ümmetimin amellerinden daha faziletlidir. [el-Hâkim, el-Müstedrek, 3/32]
Bu hadis yalandır.
Hadis’i tahriç eden el-Hâkim rivâyetin hükmü hakkında sukût eder, bunun üzerine ez-Zehebî Telhîsu’l-Müstedrek’te şöyle der: « Bunu iftira eden Rafiziyi Allâh rezil kılsın. » Bu rivâyetin illeti Ahmed b. İsâ el-Haşşab adlı râvidir. Çünkü yalancı birisidir. Ali (r.a.)’nun Amr b. Ved ile olan mubarezesi ve onu öldürmesi olayı siyer kitablarında meşhûrdur. Olayın sahih ve müsned bir tarîk’i yoktur, mürsel ve mu’dal rivâyetlerdir.


106. Nebî (s.a.s.) oruçlu olduğu halde, gündüzün sonunda misvak kullanırdı. [ İbn Hibbân, ed-Duafâ, 1/144]
Bu hadis bâtıldır.
İbn Hibbân hadisin illetinin Ahmed b. Abdullah Meysere olduğunu şöyle ifâde eder: « Meysere ile ihticâc edilmez, hadisin Nebi (s.a.s.)’e kadar ref edilmesi batıldır. Sahih olan, bunun İbn Umer’in fiili olduğudur. » ez-Zeylai bu görüşe Nasbu’r-Râye
[2/460]adlı kitabında katılır. Nebî (s.a.s.)’in umum ifâde eden, oruçlu kişinin istediği vakitte, ister gündüzün evveli, isterse sonunda misvak kullanmasının meşrû olduğuna dair bu konuda aşağıdaki sahih hadisi yeterlidir:

(Ümmetime zorluk vermeyeceğini bilseydim ; her namazdan önce onlara misvağı emrederdim) [Buhârî ve Müslim.]

107. Allâh’a en sevgili isim ler kendisiyle ibâdet olunan (isimlerdir) [et-Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 3/59/2, el-Evsat, 1/40/1/685]
Bu hadis uydurmadır.
İbn Mes’ud kanalıyla gelen bu rivâyetin tamamı şöyledir: (Allâh Rasûlu (s.a.s.) kişinin kölesini veya çocuğunu Hâris, Murre, Velîd, Hakem, Eba’l-Hakem, Eflah, Necîh veya Yesâr olarak isimlendirmesini yasaklamıştır. Sonra da şöyle demiştir: « Allâh’a en sevgili isimler kendisiyle ibâdet olunan (isimlerdir). İsimlerin en sadık olanı da Hemmâm dır ») İbn Maîn ve ed-Dârekutnî râvilerinden olan Muhammed b. Muhsan el-Ukkâşî’nin hadis uydurduğunu söylemişlerdir.

108. Allâh’a en sevgili isimler (kendisiyle) ibâdet olunan ve hamdedilendir.
Bu hadisin aslı yoktur. es-Suyûtî [Keşfu’l-Hafâ, 1/390, 51]ve diğer ilim ehli bunu bu şekilde beyan etmişlerdir. el-Münzirî bu rivâyeti, et-Tergîb [3/85] adlı kitabında Müslim, Ebû Dâvud, et- Tirmizî ve İbn Mâce’ye nisbet ederek fâhiş bir hataya düşmüştür. Konuyla ilgili gelen sahih bir rivâyette Nebî (s.a.s.) şöyle buyurur:
( Allâh’a en sevgili isimler; Abdullâh ve Abdurrahmân’dır ) [Müslim, 6/169; Ebû Dâvud, 2/307; et-Tirmizî, 4/29; İbn Mâce, 2/404]
İbn Hazm, Abdu’l-Uzza ve Abdu’l-Kabe gibi Allâh’tan başkasına ibâdeti içeren isimlerin haramlılığı konusunda ilim ehlinin ittifakını nakleder. İbn Kayyım’da Tuhfetu’l- Mevdud’ta [S.37]buna katılır. Dolayısıyla Abdu’ali ve Abdu’l-Hüseyn gibi Şî’a indinde kullanılan böyle isimlerle adlandırmak da helâl değildir. Yine Ehlî Sünnet’ten bazı câhillerin yaptığı gibi; Abdu’n-Nebî veya Abdu’r-Rasûl olarak adlandırmalarıda helâl değildir.

109. Kim aşık olurda, gizler ve namuslu kalırsa öldüğünde şehid olarak ölmüştür. [ İbn Hibbân, el-Mecruhîn, 1/349; el-Hatîb, et-Târîh, 5/106; İbn Asâkir, Tarîh Dımaşk, 12/263/2]
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Suveyd b. Saîd el-Hadesânî ve Ebu Yahyâ her ikisi de zayıftır. İbn Mulakkan şöyle der: « İmamlar bu hadisin illetinin Suveyd olduğunu söylerler. İbn Adiy, el-Hâkim, el-Beyhakî, İbn Tâhir ve başkaları bu hadisin Suveyd b. Saîd’in münker rivayetlerinden olduğunu belirtirler. Yahya b. Maîn ise şöyle der: Eğer benim atım ve okum olsaydı onunla savaş ederdim.»
[el-Hulâsa, 2/54] Bu hadis, sened yönüyle zayıf olup, İbn Kayyım tarafından mana yönüyle reddedilmiş ve uydurma olduğuna hükmetmiştir. Zâdu’l-Meâd adlı kitabın da şöyle der: « Allah Rasûlü üzerine uydurulan hadise aldanma ( hadisi iki yoldan zikrederek devam eder ), çünkü bu hadis Rasulullâh (s.a.s.) ait olduğu sahih değildir. Onun sözü olması mümkün değildir. Çünkü şehitlik Allâh katında yüksek bir derecedir, sıddîklerin derecesine yakındır. Şehidlik için amel ve şartlar vardır. Bunlar onun gerçekleşme şartıdır. Bu şartlar iki çeşittir: Genel ve özel. Özel olan , Allâh yolunda şehitliktir.

Genel olan ise, Sahih’te zikredilen beş tanesidir ki, aşk bunlar arasında yoktur. (Allâh’a olan) sevgide şirk (ortak koşma), kalbteki Allâh sevgisini boşaltmak, kalbi, ruhu ve sevgiyi başkasına bağışlamak demek olan aşk, nasıl şehitliğe ulaştıran bir şey olabilir? Bu imkansızdır. Çünkü görüntü aşkının kalbi bozması, her türlü bozmanın üstündedir, hatta ruhu sarhoş eden, Allâh’ı anmaktan ve sevmekten, O’na yakararak lezzet almaktan ve O’na yakın olmaktan alıkoyan, kalbin başkasına tapınmasını gerektiren bir ruh şarabıdır. Çünkü aşığın kalbi, sevdiğine kulluk eder, hatta aşk kulluğun özüdür. Zira kulluk, boyun eğmenin en yücesi, sevgi, tevazu ve yüceltmedir. Kalbin Allâh’tan başkasına kulluğu, seçkin muvahhidlerin ve evliya’nın derecesine nasıl ulaştırabilir?! Bu hadisin isnadı güneş gibi olsaydı bile, galat ve vehim olurdu. Çünkü Rasulullâh (s.a.s.)’den rivâyet edilen hiç bir sahih hadiste aşk sözü geçmemiştir.
Sonra aşkın helâl olanı var, haram olanı vardır. Böyle olunca Rasul (s.a.s.)’in, aşkını gizleyen ve namuslu kalan, her aşığın şehid olduğuna hükmettiği nasıl düşünülebilir? Başka birinin karısına aşık olanın, merdân ve zanilere aşık olanın aşkıyla şehidler derecesine ulaştığını nasıl söyleyebilirsin? Bu, Rasulullâh (s.a.s.)’in dininden zarureten bilinene aykırıdır. Ayrıca aşk, Yüce Allâh’ın şer’an ve kaderen ilaç verdiği hastalıklardan biridir. Aşkın tedavisinin, şayet haram bir aşksa vâcib ve ayrıca müstehab olanı vardır.
Rasulullâh (s.a.s.)’in kendilerinin şehid olacağını belirttiği hastalık ve afetleri incelediğinde; bunların tâun, karın ağrısı, delilik, yanma, boğularak, ve hamile olarak ölmek gibi tedavisi olmayan hastalıklar olduğunu görürsün. Çünkü bunlar, kulun bir rolü olmayan ve ilacı da bulunmayan Allâh’ın verdiği âfetlerdir. Sebebleri haram değildir. Ayrıca bunlar dolayısıyla, aşkın ortaya çıkardığı kalbin bozulması ve Allâh’tan başkasına tapınması gibi sonuçlar doğmaz. Bu hadisin Rasulullâh (s.a.s.)’e nisbetinin ibtâl konusunda bu açıklama yetmezse, bunu ve illetlerini bilen hadis âlimlerine uyman gerekir. Çünkü, hiçbir hadis imamının bu hadisi, sahih hatta hasen gördüğü bilinmemekte. Bununda ötesinde ( senedde ki ravilerden olan ) Suveyd’i münker görmüşler, onu büyük bir cürüm işlemekle itham etmişler. Bu hadisi rivayet etmesi sebebiyle bazı muhaddisler onunla şavaşı helâl görmüşlerdir.»
[Zâdu’l-Meâd, 3/305-307]

Sözün özü bu hadisin isnadı zayıf metni de uydurmadır. Allâh en doğrusunu bilir.

110. İlim Çin’de olsa bile taleb ediniz. [İbn Adiy, 2/207; Ebû Nuaym, Ahbâr Asbahân, 2/106; el-Hatîb, et-Târîh, 9/364; İbn Abdu’l- Berr, Câmiu Beyâni’l-İlm, 1/7-8]
Bu hadis batıldır.
Râvilerinden olan Ebû Atike Turayf b. Süleyman’ın hadisi metrûktur. Bu rivâyeti İbnu’l-Cevzî Mevduâtın da zikrederek İbn Hibban’ın bu rivayet hakkında bâtıl ve aslı olmadığına dair sözünü nakleder. es-Sehâvî el-Makâsıd ta bu hükme katılır.
Ancak yukarıdaki rivâyete ilave olarak zikredilen;
(
Muhakkak ilmin talebi her müslümana farzdır) Ziyadeliği hakkında el-Albânî yirmiye yakın tarîk (yol) bulduğunu dolayısıyla hasen hükmünü verdiğini belirtir.

111. Sünnetten olan, kişinin bir teyemmümle bir namaz kılmasıdır. Sonra diğer namaz için tekrar teyemmüm yapar. [et-Taberânî, 3/107/2; ed-Dârekutnî, s.68]
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan el-Hasen b. Ammâra’nın hadis uydurduğunu Şube, İbnu’l- Medînî ve Ahmed b. Hanbel belirtirler.
Dolayısıyla İbn Hazm’ın el-Muhalla
[2/132]adlı eserinde de ifade ettiği gibi; teyemmüm alan kişi, teyemmümü hades ile veya suyun bulunmasıysa bozulmadığı sürece istediği kadar farz ve nafile namaz kılabilir.

112. Kadınlara danışın ve onlara muhalefet edin.
Bu hadisin aslı yoktur. Bunun böyle olduğunu es-Sahâvî ve el-Münâvî beyan ederler. Ömer (r.a.)’ya nisbet olunan başka bir lafızda Kadınlara muhalefet edin çünkü onlara muhalefette bereket vardır ) [Ali b. Ca’d, Hadîs; 12/177/1]
Bu senedin iki tane illeti vardır dolayısıyla zayıftır. Hadis ve eser mana olarak katiyen sahih değildir. Çünkü Nebî (s.a.s.) Hudeybiyye anlaşmasında ona uymaları için, sahabesi önünde deve boğazlamasına işaret eden hanımı Umm Seleme’ye muhâlefette bulunmamıştır.

113. Kadına itaat etmek pişmanlıktır. [İbn Adiy, 1/308 K]
Bu hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Anbese b. Abdurrahman, hadis uydurur.Diğer bir râvi olan Osman b. Abdurrahman mechûl râvilerden tuhaf rivâyetlerde bulunur. Dolayısıyla İbnu’l-Cevzî hadisi el-Mevdûât
[2/272]adlı kitabına alır. Bu rivâyet başka bir lafızla Aişe (r.anha)’dan rivâyet olunur:

114. Kadınlara itaat pişmanlıktır. [el-Ukaylî, s.381; İbn Adiy, 1/156 K]
el-Ukaylî şöyle der: « Râvilerinden olan Muhammed b. Süleyman, Hişam’dan aslı olmayan bâtıl rivâyetlerde bulunmuştur. Bunlardan biriside bu hadistir »

115. Erkekler kadınlara itaat ettiklerinde helâk olmuşlardır. [İbn Adiy, 1/38; Ebu Nuaym, Ahbâr Asbahân, 2/34; el-Hâkim, 4/291]
Bu hadis zayıftır.
Râvilerinden olan Bekkâr b. Abdulazîz b. Ebî Bekre zayıftır. Ancak Buhari’nin Sahihin de tahric ettiği hadis sahihtir.
(Farislilerin ( İranlılar’ın ) Kisra’nın kızını mülke geçirdikleri haberi Nebî (s.a.s.)’e ulaşınca şöyle der: « İdarelerini kadına veren kavim iflah olmaz » )

Hadisin aslı budur, ancak yukarıdaki râvi, yâni sahabi’nin torunu hata ederek hadisi yukarıdaki lafızla rivâyet etmiştir.

116. Kimin üç tane çocuğu doğarda birisine Muhammed ismini koymazsa cahillik etmiştir. [et-Taberânî, el-Kebîr, 108,109]
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Ebû Hayseme Mus’ab b. Said, İbn Adiy’in de dediği gibi, güvenilir râvilerden münker rivâyetlerde bulunur. Hadisin daha başka illetleride vardır. Ayriyeten hadis diğer yollardan da gelmiştir ancak senedlerinin hepsinde itham olunan raviler vardır.
[İbn Arrâk, Tenzîhu’ş-Şerîa, 1/82.]Dolayısıyla İbnu’l-Cevzî rivâyeti Mevdûât [1/154]adlı kitabına alır. Bu hadise uydurma dememizin sebeblerinden biride, Selefin böyle bir uygulamada bulunmamasıdır. Sahabenin üç veya daha fazla çocuğu olmasına karşılık hiç biri Muhammed ismiyle ismlendirmemiştir. Mesela Ömer b. Hattab ve diğer sahabeler buna örnektir. Sahih hadislerde de sabit olduğu gibi en faziletli isimler; Abdullah ve Abdurrahmandır. Kişi bütün çocuklarını Allah’a kulluk ifade eden isimlerle isimlendirdiğinde isabet etmiştir. Nasıl olurda birisini Muhammed olarak isimlendirmezse cahillik etmiştir?! Ancak Buhârî ve Müslim’in tahriç ettikleri sahih bir hadiste şöyle buyrulur:

(İsmimle isimlenin ama künyemle künyelenmeyin )

117. Ey Mekke ehli! Mekke den Usfân’a, yâni dört berîd mesafesinden aşağıya namazı kısaltmayın. [et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 3/112/1; ed-Dârekutnî, Sünen, s.148]
Bu hadis Uydurmadır.
Râvilerinden olan Abdulvahhâb b. Mucâhid, el-Hâkim’in de ifâde ettiği gibi uydurma hadisler rivâyet etmiştir. Diğer bir râvi olan İsmail b. Ayyaş Şamlılar dışındaki rivâyetinde zayıftır. Burada ise Hicazlı olan Abdulvahhâb b. Mucâhidten rivâyette bulunmuştur. Hadis alimlerinin ittifakına göre, Nebî (s.a.s.) Haccetu’l-Vedâ esnasında Arafat, müzdelife ve Minâ da namazı kısaltırdı. Ondan sonra gelen Ebu Bekr ve Ömer de aynı şekilde kısaltarak kılmışlardır. Mekke ehli onların arkasında namaz kılarlardı, ama hiç bir zaman Mekke ehlinin, namazı tam kılmalarını emretmemişlerdir. Bu da bunun sefer olduğuna delildir. Mekke ile Arafat arası bir berîdtir. Ayak ve deve ile yarım gündür.
Hak olan odur ki, sefer’in lugat ve şeriat’ta bir sınırı yoktur. Bunda ki merci örftür. İnsanların örfüne göre sefer sayılan seferdir. İşte Şari’nin hükme bağladığı sefer budur. Bu önemli konuyla ilgili araştırmayı ibn Teymiyye’nin Ahkâmu’s-Sefer adlı risâlesinde bulabilirsin.

118. Bu ümmet camilerine, Hristiyanlar gibi mihrablar edinmedikçe hayırda olmaya devam eder. [İbn Ebî Şeybe, el-Musannaf, 1/107/1]
Bu hadis zayıftır.
Hadisin iki illeti vardır.
İlki: Ravilerinden olan Musa el-Cühenî, tabii’nin etbalarındandır. Bu rivâyette hem tabiini hem de sahabeyi atlayarak direk Rasul (s.a.s.)’den rivâyet etmiştir. Dolayısıyla burada iki ravinin düşmesi manasına gelen İ’dâl sözkonusudur.
İkincisi: Râvilerinden olan Ebî İsrâîl zayıftır.
es-Suyûtî İ’lâmu’l-Erîb Bihudûsî Bid’ati’l-Mehârîb
[S. 30.]adlı kitabın da ve eş-Şeyh Alî el-Kârî de Mirkât el-Mefâtîh[1/473]de camilerdeki mihrabların bid’at olduğunu güçlü bir şekilde ifade etmişlerdir. el-Bezzâr İbn Mes’ud’un Mihrabta namaz kılmayı kerih gördüğünü ve İbn Mes’ud’un; « Mihrablar kiliselerde vardı, onun için Ehlî Kitab’a benzemeyin» [Keşfu’l-Estâr,1/210/416], dediğini rivâyet etmiştir. İbn Ebî Şeybe, Sâlim b. Ebî el-Cad’dan sahih isnadla şöyle rivâyet eder:

( Camilerde mihrablar edinmeyin ) Sonra da Musa b. Ubeyde’den yine sahih bir senedle şöyle rivâyet eder: ( Ebu Zer’in mescidini gördüm, ama içinde mihrab görmedim ) Mihrab’ın kerâhiyetine dair seleften bir çok eser gelmiştir. Mihrab Nebî (s.a.s.)’in Mescidin de vardı diyenlerin istidlâl ettikleri hadis Vâil b. Hucr’dan şu lafızla gelir:

119. (Rasûl (s.a.s.) camiye kalktığında bende oradaydım, sonra da mihraba [ mihrabın yerine ] girdi … ) [el-Beyhakî, 2/30, el-Bezzâr, Zevâid, 268, et-Taberânî, el-Kebîr, 22/49/118 ]
Hadis zayıftır.
Hadisin üç tane illeti vardır, Muhammed b. Hucr, Saîd b. Abdu’l-Cebbâr ve Umm Abdu’l-Cebbâr.
Muhakkak maslahatlar var diyerek, kıbleye delâlet etmesi gibi, mihrablar hakkında bu delili güzel gören el-Kevseri ve benzerlerinin bu zayıf delillerine değişik yönlerden cevap verilebilir.
– Camilerin çoğunda minareler vardır. İşte minareler bu maslahatı tamamen yerine getirir. Dolayısıyla mihrablarada ihtiyaç kalmaz. Eğer insaf etseler Avamın rızası için ve onların üzerinde oldukları bu amelin bekâsı için yeni özürler bulmaya çalışmazlar.
– İhtiyaç ve maslahat dolayısıyla şeriat kılınan, maslahatın iktizası halinde durması gerekir. Bu aşılmaz. Camideki mihrabtan kasıt kıble cihetine delâlet etmesi ise, bu duvara açılacak olan bir çukur ile gerçekleşir. Bizler ise, bir çok camide büyük, geniş ve imamın içinde kaybolduğu mihrablar görüyoruz. Bir de bu mihrablar, namaz kılanları oyalayan namazda huşu ve fikrini toplamadan çeviren süsler ve nakışların yeri olmuş. Bu ise kat’i surette yasaklanmıştır.
– Mihrablar Hristiyanların kiliselerindeki adetlerinden olduğu sabitleşirse, mihrablardan tamamen sarfı nazar etmek gerekir. İttifak edilecek başka bir şey ile değiştirilir. Mesela, imamın önüne bir direk (sütun) konur. Çünkü sünnette bunun aslı vardır.
et-Taberânî’nin hasen bir senedle rivâyetinde, Cabir b. Usâme el-Cühenî şöyle der:
(Nebî (s.a.s.)’le pazarda sahabeleri arasındayken karşılaştım. Rasûl (s.a.s.)’in ashabına nereye gittiğini sordum. Dediler ki: Kavmin için bir mescid çizecek. Döndüğümde onları ayakta gördüm. Dedim ki: Ne oluyor size. Onlar da: Rasûlullâh (s.a.s.) bizlere mescid çizdi. Kıble cihetine odun sapladı, dediler )

Sözün özü, Mescidte mihrab itthaz edinme bid’attır. Madem ki rasûl (s.a.s.)’in şeriat kıldığı az masraflı ve süsten uzak başka bir şey kolaylıkla bunun yerine geçebilmekte, dolayısıyla bunun mürsel maslahatlardan kılınmasına dair bir sebebte yoktur.

120. Biriniz bir taşa inanç beslese, ona faydası olur.
Bu hadis uydurmadır.
eş-Şeyh Aliyyu’l-Kârî şöyle der: « İbn Kayyım; ‘Bu söz taşlar hakkında hüsnü zanda bulunan putlara tapanların sözlerindendir’ der. İbn Hacer el-Askalânî de aslının olmadığını ifade eder. »
[Mevdûât, s. 66]

İbn Teymiyye de yalan olduğunu söyler.



121. Kişiye fazilet ihtiva eden bir şey Allâh’tan ulaştığında, bunu iman ederek ve sevabını da Allâh’tan umarak alırsa, velev ki o şey doğru
olmasa bile, Allâh kişiye onu verir.
[ Ebu Muhammed el-Hallâl, Fadlu Receb, 15/1/2; el-Hatîb, 8/281]
Bu hadis uydurmadır:
İbnu’l-Cevzî bu hadis hakkında « sahih değildir, (râvilerinden olan) Ebû Recâ yalancıdır »
[Mevdûât, 1/214] der.
es-Suyûtî İbnu’l-Cevzî’ye bunda katılır, ancak akabinde senedinde itham olunan bir ravînin olduğu başka bir hadis getirir! Sonra da Hamza b. Abdu’l-Mecîd adlı kişiden şu kıssayı aktarır:
Özetle, bu kişi Nebi (s.a.s.)’i rüyasında görmüş ve bu hadisin hükmünü sormuştur. O da: « Bu bendendir, bunu ben söyledim » demiştir.
İlim ehlinin karar kıldığı gibi rüya ile şer’i bir hüküm isbat edeilmez. Nebevî hadisin isbat edilmemesi daha evladır. Çünkü hadis, hükümlerin Kur’andan sonra ki temelidir. Hadisin birden fazla yolu olmasına rağmen, hüccet teşkil etmez. Çünkü bu yolların her biri diğerinden daha da zayıftır. Dolayısıyla İbnu’l-Cevzî’nin bu rivâyeti Mevdûât’ın da zikretmesi isabetlidir. İbnu Hacer de bu rivâyetin aslı olmadığını söyler. eş-Şevkânî de buna muvafakat gösterir.
Bu uydurma hadisin kötü eserlerinden birisi de; hadis ilim ehline göre sahih olsun, zayıf olsun veya uydurma olsun, her türlü hadisle sevabını arzulayarak amel etmeyi ilham etmekte. Bunun sonucu olarakta; müslümanların çoğu alimleriyle, hatibleriyle, öğretmenleriyle hadisin rivâyetinde ve bununla amel etmekte ihmalkar davranmışlardır. Bunda da, girişte beyan ettiğimiz gibi, Rasûl (s.a.s.)’den ancak sahihliği sabit olduktan sonra rivâyette edilebileceğine dair gelen sahih hadislere tam bir muhalefet söz konusudur. Sanki bu hadis, fadâilu’l-A’ma’l da zayıf hadisle amel edilir cevazını verenlerin dayanağı olmuş. Bizler bu görüşü paylaşmıyoruz. Hadis sabit olduktan sonra onunla amel etmek caizdir. Bu ise muhakkik alimlerin mezhebi olup, zayıf hadisle fadâilu’l- A’mal’da amel edilir diyenler bunu bazı şartlarla sınırlandırmışlardır.
Bunlardan birisi; Bu hadisle amel edenin bunun zayıf olduğuna inanması gerekir.
Bir diğeri; Bunu yaymaması gerekir. Ta ki insan zayıf hadisle amel etmesin. Şeriat olmayan şeyi şeriat kılmasın.
Bazı cahiller bunu görüpte bunun sahih bir hadis olduğunu zannetmesini İbn Hacer el-Askalânî Tebyînu’l-Aceb Bimâ Verede Fi Fadli Receb (s.3-4) adlı kitabında konuyu açıklayarak şöyle der: « Üstâz İbn Abdusselâm ve diğer alimler yukarıdaki manaya gelen açıklamalarda bulunmuşlardır.
Kişi Rasûl (s.a.s.)’in şu sözünün kapsamına girmekten sakınsın:
(
Kim benden bir hadis rivâyet eder ve o hadisin yalan olduğunu görürse, o kişi iki yalancıdan birisidir
)
(Rivâyet edenin hâli) böyleyse bununla amel edenin durumu nedir. Hükümlerle ilgili hadisler olsun veya fadâille ilgili hadisler olsun, amel yönüyle ikisi arasında bir fark yoktur, çünkü hepsi şeriattır.»
Hiç şüphesiz bu şartlar ile amel, yukarıdaki uydurma hadise taban tabana zıttır. Yukarıdaki uydurma hadisle hemen hemen aynı manada birkaç rivâyet daha vardır, ama hepside uydurmadır.

122. Zimmi’nin diyeti Müslüman’ın diyetidir. [et-Taberânî, el-Evsat, 1/45-46/780; ed-Dârekutnî, Sünen, s.343,349; el-Beyhakî, 8/102 ]
Bu hadis münkerdir.
Râvilerinden olan Ebû Kerez el-Kuraşi terkedilmiştir. Dolayısıyla ed-Dârekutnî hadisin zayıf olduğunu söyler. ez-Zehebî de bu hadisin yukarıdaki râvi’nin en münker rivâyetlerinden olduğunu beyan eder.
Hadisin birden fazla yolu vardır ancak hiç biri şiddetli illetlerden hâli değildir. Aynı zamanda bu zayıf hadis, Nebî (s.a.s.)’den gelen aşağıdaki sahih hadise muhaliftir.

( Kitab Ehlî olan Yahudî ve Hristiyanların diyeti Müslümanların diyetinin yarısıdır ) [Ahmed, n. 6692, 5716; İbn Ebî Şeybe, el-Musannaf, 11/26/2; et-Tirmizî 1/312, hadisin hasen olduğunu söyler. İbn Huzeyme de sahih olduğunu beyan etmiştir. Hafız b. Hacer de Bulûgu’l-Merâm'da isnadının hasen olduğunu ifade eder .]
Bunun için es-Suyûtî’nin yukarıdaki münker hadisi bu sabit hadise muhalefetinden dolayı el-Câmiu’s-Sagir de zikretmemesi gerekirdi.
Bu hadisin Ebu Davut’ta gelen diğer sahih bir lafızıda şöyledir:
( Rasûlullâh (s.a.s.) zamanında diyetin tutarı sekizyüz dinar, sekizbin dirhemdi. Ehlî Kitab’ın o günkü diyeti müslümanların diyetinin yarısıydı)
Konunun fıkhî yönünü araştırmak isteyen, es-San’ani’nin Subulu’s-Selâm adlı kitabına ve eş-Şevkânî’nin Neylu’l-Evtâr adlı kitabına müracaat edebilir.

123. Ben himayesi altındakilerin hakkını ödemede daha evlayım. Müslümanlarda birisi zimmet ehlinden birisini öldürmüştü, bunun üzerine
(s.a.s.) müslüma’nın öldürülmesini emrederek, bu sözü söyler. [ İbn Ebî Şeybe, 1/27/11; Abdurrazzak, 18514; Ebû Davûd, el-Merâsîl, 207/250; et-Tahâvî,2/111; ed-Dârekutnî, 245; el Beyhakî, 8/20-21 ]
Bu hadis münkerdir.
et-Tahâvî bu hadisin illetinin irsâl olduğunu söyler. el-Hâfız b. Hacer Fethu’l- Bâri’de
[12/221.] buna katılır.
Hadisin daha başka yollarıda vardır. Ancak hepsininde zayıflığı şiddetlidir.
Dolayısıyla hadisi güçlendirememekte. Ayrıyeten hadisin zayıflığını arttıran başka bir etkende, konuyla ilgili sahih bir hadisle çakışmasıdır:
(
Müslüman kafirden dolayı öldürülmez
)
Bu hadisi el-Buhârî
[12/220.]
ve diğer sünen sahibleri Ali (r.a.)’dan tahriç etmişlerdir.
Alimlerin cumhuru bu görüştedir.
Hanefi alimleri ise yukarıdaki hadisin zayıflığına ve sahih hadise olan muhalefetine rağmen o görüştedirler!
Ancak bazıları insaf ederek bu görüşlerini terkederek sahih hadis ile emel etmeye dönmüşlerdir.
El-Hatîb el-Bagdâdî
el-Fakîh [2/57] adlı kitabında bunu Züfer’den nakleder.

Üstâz el-Mevdûdî Nazariyyetu’l-İslâm ve Hedyihi adlı kitabında iki mesele zikreder:
İlk olarak: ( Zimmi’nin diyeti Müslümanın diyetidir ) sözünü zikreder, bununla ilgili açıklama biraz önce geçti.
İkinci olarak: Şöyle der; « Zimmi’nin kanı Müslümanın kanı gibidir. Eğer müslüman kişi zimmet ehlinden birini öldürürse, müslüman’ı öldürmüş gibi kısas yapılır.» Sonrada ed-Dârekutnî’nin rivayetini delil olarak zikreder. Ancak ed-Dârekutnî hadisin akabinde zayıf olduğunu açıklar. Anlaşılan Üstaz bu hükmün farkına varmamış.
Daha sonra üç halifeden Ömer, Osman ve Ali (r.anhum) bazı rivâyetler zikrederek, yukarıdaki sözünü delilendirir. Ancak üç halifeye mensub rivâyetlerin hiç biri sahih değildir. Dolayısıyla bu rivâyetlerle istidlâl etmekte caiz değildir. Birde bu rivâyetlerin Nebî (s.a.s.)’e ref edilen hadislere muhalif olmaması gerekir ki, bu rivâyetlerin hepsi Ali (r.a.) yoluyla gelen merfu hadisle çatışmaktadır.
Bu da bize zayıf hadislerin kötü etkisini ve müslümanların kanlarını mubah kıldığını, Peygamber (s.a.s.)’in sabit ve sahih hadisleriyle çekiştiğini açıklamaktadır.

124. Semâ’nın (yağmur) suladığı (mahsüle) çok olsun az olsun onda bir vardır. Serpilerek veya uzaktaki suyla sulanan (mahsüle) çok olsun az olsun onda bir’in yarısı vardır.
Bu hadis ( çok olsun az olsun ) fazlalığı ile uydurmadır. Râvilerinden olan Ebu Mutî el-Belhî hakkında Ebu Hatim yalancı olduğunu söyler.
el-Cevzecânî’de şöyle der: « Kendisi hadis uyduran murcie’nin başlarındandır »
Şu’be de onun yalancı olduğunu söyler. Bu hadisin yalan olduğuna başka bir delil de Buhârî’nin sahihin de bu hadisi İbn Ömer kanalıyla ( çok olsun az olsun ) fazlalığı olmadan tahrîc etmesidir. Aynı şekilde Müslim de Cabir kanalıyla, et-Tirmizî de Ebu Hureyre kanalıyla bu fazlalık olmadan rivâyet etmişlerdir.
[ el-İrvâ, 799]
Bu batıl olan fazlalığın batıllığını daha da arttıran Buhârî ve Müslüm’ de gelen başka bir hadistir:
(
Beş hayvan yükünden ( 300 sa’dan) aşağıya zekât gerekmez ) [el-İrvâ, 800.]
İmâm Ahmed Şeyhi olan Ebu Hanife’ye hilafen bu sahih hadisi alır.
[Kitâbu’l-Âsâr, s. 52]
Allah’ın kulları üzerine farz kılmadığı bir şeyi onların üzerine farz kılmak, işte bu zayıf hadislerin etkilerinden birisidir!

125. İman kalbte keskin dağlar gibi sabittir. Ondaki fazlalık ve eksiklik küfürdür. [İbn Hibbân, ed-Duafâ, 2/103]
Bu hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Ebû Mutî el-Belhî bir önceki hadiste de geçtiği gibi bu hadisin de illetidir. Çünkü kendisi hadis uydurmaktadır.
İbn Hibbân, ez-Zehebî, İbn Hacer İbnu’l-Cevzî
[el-Mevdûât, 1/131] ve es-Suyûtî bunu bu şekilde ifade ederler.
Ayrıca bu uydurma hadis imanın arttığını açıklayan birçok âyete de muhâliftir.
Örneğin; (…
imanlarını bir kat daha arttırsınlar diye…)[Fetih, 4]

 


126. Ümmetimin alimleri İsrail oğullarının peygamberleri gibidir.
Bu hadisin aslı yoktur.
Alimlerin bu hadisin aslının olmadığına dair ittifakları vardır. Dalâlette olan Kadiyâniyye taifesi peygamberliğin hâlâ devam ettiğine delil olarak bu hadisi getirirler. Sahih olsaydı bile onların aleyhine delil oturdu. Biraz düşünen bunu anlar.

127. Kim akşam ile yatsı namazı arasında yirmi rek’at kılarsa Allah ona cennette bir ev bina eder. [İbn Mâce, 1/414]
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Ya’kub b. el-Velîd hakkında İmam Ahmed şöyle der; « büyük yalancılardandır, hadis uydurur »
[el-Bûsirî, ez-Zevâid, K 1/85]
İbn Ma’in ve Ebû Hatim de bu ravinin yalancı olduğunu söylemişlerdir, buna rağmen es-Suyûtî hadisi el-Câmiu’s’Sağîr de zikreder!

128. Kim akşam namazından sonra konuşmadan Önce altı rak’at namaz kılarsa bu sebeble elli senenin günahları affolunur. [İbn Nasr, Kıyâmu’l-Leyl, s.33.]
Bu hadis çok zayıftır.
Ebu Zur’a şöyle der; « bu hadis uydurmaya benzemekte, ravilerinden olan Muhammed b. Gazavân ed-Dımeşkî’nin hadisi münkerdir »
[Ebû Hâtim, el-İlel, 1/78.]

129. Kim akşam namazından sonra iki namaz arasında kötü bir şey konuşmadan altı rek’at kılarsa, bu onun için on iki senelik ibâdete denktir. [et-Tirmizî, 2/299 ; İbn Mâce, 1/355 ; İbn Nasr, s.33]
Bu hadis çok zayıftır.
et-Tirmizî hadisin garîb olduğunu ve ancak Ömer b. Ebî Has’am kanalıyla bilindiğini söyledikten sonra, Buharî’den bu râvinin hadisinin münker olduğunu ve râvinin çok zayıf olduğunu aktarır. ez-Zehebî de bu râvinin iki münker hadisi olduğu ve birisinin de yukarıdaki rivayet olduğunu söyler.

130. Her akan kana abdest gerekir. [ed-Dârekutnî, es-Sünen, s.157]
Bu hadis zayıftır.
ed-Dârekutnî hadisi tahric ettikten sonra şöyle der; « râvilerinden olan Ömer b. Abdu’1-Aziz, Temîm ed-Dâri ‘den duymamıştır ve onu görmemiştir. Yezîd b. Hâlid ve Yezîd b. Muhammed ise mechûldurlar.»
Bu hükme ez-Zeylaî de
[Nasbu’r-Râye, 1/37.] katılmıştır. Ayrıca hadisin bir başka illeti de vardır, o da râvilerinden olan Bakiyye b. Velîd müdellistir, an’ana sigasıyla rivayet etmiştir.
Hadisi İbn Adiy yine Bakiyye’nin olduğu başka bir yoldan rivayet etmiştir, ancak râvilerinden olan Ahmed b. Ferec yalancıdır.
Hak olan şudur ki, kanın çıkmasıyla abdesti gerekli kılan hiç bir sahih hadis yoktur. Asıl olan beraattır, yani konu hakkında bir nass olmadıkça kanın çıkması abdesti bozar diyemeyiz. Bu Ehli Hicaz’in mezhebidir, Medine Ehli’nden el-Fukahâu’s- Seb’a da aynı görüştedir. Bu konuda bazı sahâbeden birtakım fiiller naklolunmuştur.
(
İbn Ömer (r.a.) yüzündeki bir sivilceyi sıkar, bunun üzerine kandan bir şey çıkar, iki parmağıyla ovar sonrada abdest almadan namaz kılar. )
[İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 1/92; el-Beyhakî, 1/141]

Bu eserin senedi sahihtir. İbn Ebî Şeybe buna benzer bir eseri Ebû Hureyre’den de (r. a.) rivayet etmiştir. Yine sahabeden olan Abdullah b. Ebî Evfa (r.a.) namazdayken kan tükürür ve namazına devam eder
.[Fethu’l-Bârî, 1/222-224]

131. Deniz yoluyla ancak hac yapan, umre yapan veya Allah yolundaki gazi gider. Çünkü denizin altında ateş, ateşin altında deniz vardır. [Ebû Dâvud, 1/389 ; el-Hatîb, et-Telhîs, 1/78]
Bu hadis münkerdir.
Bu hadis, hadis imamlarının ittifakıyla zayıftır, el-Buharî sahih olmadığını, İmam Ahmed garîb olduğunu, Ebû Dâvud râvilerinin mechûl olduğunu, el-Hattabî de alimlerin bu hadisin isnadını zayıf kıldıklarını söyler.
[İbn Mulakkan, el-Hulâsa, 1/73]
Hadis başka bir kanaldan da gelmiştir ancak râvilerinden olan Halîl b. Zekeriyyâ terkedildiği için, yani hadisin senedi çok zayıf olduğundan bir yukarıdaki hadisi kuvvetlendirememektedir.
Bu hadiste ilim talebi, ticaret ve benzeri menfaatler için deniz yolunun kullanılmasının yasaklılığı sözkonusudur. Ancak hikmetli olan Şâri’nin maznun bir sebeb olan denizde boğulma sebebiyle insanları maslahatlarından alıkoyması kati surette makûl değildir. Diğer taraftan Allah Teâlâ kulları için gemiler yarattığı ve deniz yolculuğunu onlar için kolaylaştırdığından, kullarının minnettar olmalarını istemektedir.
O söyle buyurur:
(
Onların zürriyetlerini dopdolu bir gemide taşımamız da onlar için büyük bir ibrettir. Onlar için, bunun gibi binecekleri başka şeyler de yarattık) [Yâsîn, 41, 42.]
Bu ayet, yukarıda geçen hadisin zayıf ve münker olduğuna delildir.
Bunu Nebî (s.a.s.)’in bir hadisi de teyid eder:
( …….
denizdeki kişiye kusma isabet ettiğinde bir şehid ecri alır. Boğulduğunda iki şehid ecri alır)
Bu hadisi Ebû Dâvud ve Beyhakî hasen bir senedle tahric etmişlerdir.
[el-İrvâ, 1194]

Hadiste kayıt ve şartsız deniz yolculuğuna teşvik vardır.
Şeyh Nasıruddin Albani, “Silsiletut Daifa Vel mevdua” cilt: 1 (muhtasar)

(

‘Silsilat Al-Ahadith Ad-Da`ifa wa Al-Mawdu`a’

http://www.islam-tr.net/tevhid/12029-rasulullahi-kurutan-sozler-uydurma-hadisler-kitap.html

posted in Hadis | 0 Comments

28th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

 

BİDAT VE HURAFELER

BAŞLIK

YAZI

ŞEYHLERİN RESİMLERİNİ ASMAK

Sünnetten uzaklaşanların özellikle tasavvuf çevrelerinin son dönemlerde yaptıkları yanlışlardan bir tanesi de şeyhlerin ve çeşitli şahısların resimlerini evlere, işyerlerine, vitrinlere vb. yerlere asmaları ve onlara tazim etmeleridir…. Devamı>>

HAYVAN DÖVÜŞTÜRMEK

Allah yarattığı bütün varlıkları bir ölçüye göre yaratmıştır. Ve yarattığı varlıklar arasında ise yaratılmışların en şereflisi olarak insanı yaratmıştır. Diğer bütün varlıları insanın emrine ve hizmetine vermiştir…. Devamı>>

BİDAT OLAN İSTİHARE

Yaygın hatalı kanaate göre bazı insanlar, istiharenin, ancak bir takım insanların dua etmesi  ve  uykuda  rüya  görülmesi  durumunda  söz  konusu  olabileceğini  sanmaktadırlar…. Devamı>>

BİDAT TEVESSÜL

Allah’ın sevmediği ve hoşnut olmadığı söz, fiil ve inançlarla Allah’a yakınlık aramak bid’at tevessülün kapsamına girer. Bu tevessül  çeşidi  ile  meşgul  oluşları,  bazı  insanları  Allah’ın  göstermiş  olduğu  meşru  tevessül  şe… Devamı>>

NİKAH TAZELEME VE TECDİD-İ İMAN

Nikah iki insan arasında şahitler huzurunda belli şartlara uyularak yapılan bir akitleşmedir. Nikah sırasında iki şahidin bulunması yapılan akdi işitmesi gerekir…. Devamı>>

EHL-İ SÜNNET İMAMLARININ TAVSİYELERİ

Sünnete uymak ve dinde bidat çıkarmaktan yasaklama konusunda ehl-i sünnet imamlarının söz ve tavsiyeleri… Devamı>>

YAZDIRILMA HURAFELERİ

Bu yazdırılma hikayeleri her dönemde bir kısım insanlar tarafından ortaya atılmıştır. Ancak Kur’an ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadislerinde daha sonra gelecek ümmeti içinde Allah (c.c.) tarafından vahiy gönderilecek insanların bulunacağın… Devamı>>

KABİR ZİYARETİ İLE İLGİLİ BİDATLER

Kabir ziyareti hakkında halk arasında her geçen gün daha da yaygınlaşan bazı bidatler… Devamı>>

KABİRDE KURAN OKUMAK

Bu  sünnette  aslı   olmayan hususlardandır. Çünkü  bu  meşru  olsaydı,  Rasûlullah  (s.a)  bunu yapar ve bunu ashabına öğretirdi…. Devamı>>

EZAN DUASINDAKİ BİDAT

Dinimize bulaştırılan bidleri çıkaranların ve onların peşinden gidenlerin  yapmış oldukları savunma genelde Ya bidat-i hasene olarak görme ya da ne sakıncası var ki şeklinde olmaktadır…. Devamı>>

KABİRDE DUA

Dua etmek için kabir başına, yatır taşına gitmeye gerek yoktur. Kabirde yatan mevtalar insanların dileklerini yerine getiremezler…. Devamı>>

MESCİDLERİ SÜSLEMEK

Mekruh olan bidatlerden bir tanesi de mescidleri süslemektir. … Devamı>>

MİRAÇ GECESİ KUTLAMALARI

Hicret öncesinden vefatına kadar kesinlikle İsra ve Miraç gecesi kutlanmadı. Halifelerden sonra da bu emredilmedi…. Devamı>>

BAZI BİDATLER

Topluca yapılan tesbihat – Şaban Ayının 15. gecesi – Mescidin süslenmesi … Devamı>>

KANDİL GECELERİ 2

Ülkemizde kandil geceleri diye bilinen geceler; Rabiulevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid, Recep ayının ilk cuma gecesi olan Regaib, yine Recep ayının yirmi yedinci gecesi olan Mirac, Şaban ayının on beşinci gecesi olan Beraat ve Ramazan ayını… Devamı>>

KANDİL GECELERİ 1

Peygamber salallahu aleyhi ve sellem’den kutlaması hakkında sahih bir nakil sabit olmayan ve genellikle İslam aleminde ve özellikle de ülkemizde kutlanan bazı kandil geceleri hakkında, Müslümanları uyarmayı kendimize görev bilerek bu araştırmayı y… Devamı>>

ZUHRU AHİR NAMAZI

Cuma namazından sonra öğle namazı kılmak caiz değildir. Zira malum olduğu üzere Allah’ü teala kullarına bir vakit içerisinde iki farz namazını aynı anda farz kılmamıştır…. Devamı>>

BONCUKLARLA TESBİH

Boncuklarla olan tesbih bid’attir. Çünkü Peygamber (s.a.v.)’in zamanında olmayıp, O’ndan sonra icad edilmiştir. Lügat alimleri tesbih’in yeni bir kelime olduğunu ve Arapların bu kelimeyi tanımadığını söylerler…. Devamı>>

ÇİLEHANE

Öncelikle şunu belirtelim ki: Peygamberimiz hiçbir zaman dünyadan tümüyle elini eteğini çekerek tamamen ibadet ile meşgul olmadığı gibi çile hane türü yerlerde nefis terbiyesi yapmamıştır. O hayatın her safhasında mücadele etmiş ve hayatın içinde ka… Devamı>>

KABİR ÜZERİNE BİNA YAPMAK

 Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kabrin kireçlenmesini, üzerine bina yapılmasını, üzerine oturulmasını, üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı.”… Devamı>>

HULÜL (VAHDET-İ VÜCUD)

Bir şeyin mevcudiyetinin diğerinin mevcudiyeti ile aynı olması manasındadır. İlahi zat’ın veya sıfatların, yaratıklardan birine, bir kısmına, yahut tamamına intikal edip, onlarla birleşmesi, Allah’ın insan veya başka bir maddi varlık gör… Devamı>>

SAHTE CEZBE

İlahi aşkın en büyük tezahürü Allah (c.c.) ve Rasulünün emrettiği hayatın yani tevhidin yaşanmasıdır…. Devamı>>

HATME VE İSTİMDAT

İnanışa göre Hatme-i hâcegan meclisinde ölmüş olan, saadat olarak bilinen ve silsilede adı geçen zat’ların nazarı altına giren mürid için korku olmaz…. Devamı>>

NAZAR İÇİN TEMİME

İnsanlar nazar değmemesi, belaların def olması ve kendisine isabet edecek musibetlere karşı geleceğini düşünerek kendisine temime gibi sığıntılar aramaktadır…. Devamı>>

MEZHEP TAASSUBU

Bu konu ümmetin ihtilafı  üzerindeki en büyük etkendir.İtikâdi ve siyasi konulardaki bu ihtilafın masum ve rahmet olması asla kabul edilecek bir şey değildir…. Devamı>>

MEVLİD

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ahrete intikalinden yüzlerce yıl sonra yaklaşık hicri 4. yüzyılda ortaya çıkmıştır…. Devamı>>

ZİKİR ŞEKLİ

Günümüzde zikir şekli bazı gurup ve cemaatler içerisinde Peygamberimizin emretmediği şekilde tezahür etmektedir…. Devamı>>

RABITA

Mürid’in Allah’ta fani olmuş şeyhinin şeklini hayalinde devamlı olarak canlandırmasıyla onun ruhaniyetinden yardım istemesi demektir…. Devamı>>

CEVŞEN-İ KEBİR

Cevşen olarak bilinen dua Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarından on tanesini ihtiva eden 100 bölümden oluşan bir dua’dır…. Devamı>>

HURAFELER

Allah ve Rasulünün emrettiği şeyler yeterlidir.Eksiklik yoktur.Bu emirlere sımsıkı sarılmak hidayete ermek ve ebedi saadete kavuşmak demektir…. Devamı>>

AY VE GÜNEŞ TUTULMASI

Ay ve güneş tutulmasını hurafeye karıştıranlar çıkmıştır. Nitekim bazı yörelerimizde; Ay ve Güneşin şeytanlar tarafından tutulduğuna inanılmaktadır…. Devamı>>

KUŞ ÖTMESİ HAYVAN ULUMASI

Halkımız arasında bazı kuşların ötmesi, bazı hayvanların uluması çeşitli şekillerde yorumlanmaktadır…. Devamı>>

GÜNLERİN UĞURSUZLUĞU

Yanlış inanışlarından biri de haftanın bazı günlerinin uğurlu bazı günlerinin de uğursuz sayılmasıdır…. Devamı>>

ÖLÜM VE HURAFE

Cenaze ve ölümle ilgili olarak tesbit ettiğimiz yaygın halk inanışlarından bazıları şunlardır…. Devamı>>

KADINLAR VE HURAFE

Tarih incelendiğinde görülüyor ki kadın, haklar bakımından asırlar boyu ihmal edilmiş, horlanmış, en ağır zulüm, baskı ve işkencelere maruz tutulmuştur…. Devamı>>

ÇOCUKLAR HAKKINDAKİ HURAFELER

Maalesef çocuklarla ilgili bir sürü hurafe ortaya çıkmış ve pek çok çocuk, bu batıl inanışlar yüzünden hayatından olmuştur…. Devamı>>

http://www.rahmet.org/index2.php?icerik=bidat

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 0 Comments

27th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Allah’ın, "deniz yarılması"nı, elçisi Musa’nın ve İsrail evlatlarının Firavun’un zulmünden kaçma yerine ve zamanına denk getirmesi, çok ender yaşanan bir durumdur.

Kore’de deniz yarılmasıyla ilgili örnekler:

Bu doğal mucizeye tanıklık etmek isteyen binlerce insan, her yıl dünyanın dörtbir yanından Kore’ye akın ediyor.

 

Yılda iki kere tekrarlanan bu fenomen, “Hz. Musa’nın mucizesi” olarak adlandırılıyor.

 

Bu mucize, denizin gel-git hareketiyle ortaya çıkıyor.

 

“Mucize” her tekrarladığında, Jindo ve Modo adaları arasında 2.8 kilometre uzunluğunda 40 metre genişliğinde bir yol ortaya çıkarak, denizi ikiye bölüyor…

 

Bu doğal mucizeye tanıklık etmek isteyen binlerce insan, her yıl dünyanın dörtbir yanından Kore’ye akın ediyor.

Hz. Musa’nın mucizesi, 1975 yılına kadar dünyada pek bilinmiyordu.

 

 

Fotoğraflar, flickr.com sitesinden alınmıştır.

 

posted in Mucize | 0 Comments

27th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

 

KUR’AN’DA ABDESTLE İLGİLİ ZORUNLULUKLAR: 5Maide/6 4Nisa/43

Amaç

Abdestle ilgili zorunluluklar

Abdesti bozan şeyler

Boy abdesti ile ilgili zorunluluklar

Boy abdestini gerekli kılan durum

 

Namaz kılınacağı zaman

1.     Abdest bilinciyle

2.     Yüzünü ve

3.     Dirseklere kadar kollarını yıka!

4.     Başını ve

5.      Topuklara kadar ayaklarını sıvazla /yıka

1) Tuvalet gereksinimi

2) Kadınlarla birlikte olmak

3) Cünüplük

4) Sarhoşluk

Boy abdesti bilinci ile yıkanmak

Cünüplük

 
 

 

GELENEKSEL ANLAYIŞTA ABDESTİ ZORUNLU GÖREN DURUMLAR

*        Namaz kılınacağı zaman

*        Abdest bozulduğu zaman

*        Kur’an’a dokunulduğu zaman abdestli olmak

*        Kur’an okunacağı zaman abdestli olmak

*        Hacda tavaf ederken abdestli olmak

*        Camiye girerken abdestli olmak

*        Mezarlık ziyaret edilirken abdestli olmak

*        Toprağa ayak basarken abdestli olmak

 

ABDESTİN BOZULMASIYLA İLGİLİ İHTİLAFLAR/ TARTIŞMALILAR

*        Vücuttan kan akması

*        Kadınlara dokunmak veya tokalaşmak

*        Kusmak

*        Oturma biçimine göre uyumak

 

MEZHEPLERİN ABDESTLE İLGİLİ HÜKÜMLERİ

Konular

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli  

Kan akması abdesti bozar mı?

Evet

Hayır 

Hayır 

Hayır 

Kadına dokunmak abdesti bozar mı?

Hayır

Hayır 

Evet

Hayır 

Eller ve yüz 3 kez yıkanır

Evet

Hayır 

Evet

Evet

 

MEZHEPLERE GÖRE ABDESTİN FARZLARI-Mezhep içi ihtilaflar dışında

 

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli  

Caferi

Abdestin farzları nelerdir? 

Kollar

Yüz

Başı mesh

Ayaklar

Niyet 

Yüzü ovmak

Kolları ovmak

Başı mesh

Ayakları ovmak

Sıralama

Aralıksız

 

Niyet 

Yüz

Kollar

Başı mesh

Ayaklar

Sıralama

 

Niyet 

Besmele

Yüz

Kollar

Başı mesh

Ayaklar

Kulakların içi Sıralama

Aralıksız

Niyet 

Yüz

Kollar

Başı mesh

Ayakları mesh

Sıralama

Aralıksız

 

Miktar

4

7

6

9

7

 

MEZHEPLERE GÖRE ABDESTİN SÜNNETLERİ-Mezhep içi ihtilaflar dışında

 

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli  

Caferi

Abdestin sünnetleri nelerdir? 

     Niyet

     Besmele

     Ağız-burun

     Organları 3 kez yıkamak

     Su ile ovmak

     Sağdan başlamak

     Başın tamamı

     Boyun

     Kulaklar

     Sıralama

     Aralıksız

 

     Niyet

     Besmele

     Ağız-burun

     Organları 3 kez yıkamak

     Su ile ovmak

     Sağdan başlamak

     Başın tamamı

     Boyun

     Kulaklar

 

 

     Niyet

     Besmele

     Ağız-burun

     Organları 3 kez yıkamak

     Su ile ovmak

     Sağdan başlamak

      3 kez başın tamamı

     Boyun

     Kulaklar

     Aralıksız

     Niyet

     Besmele

     Ağız-burun

     Organları 3 kez yıkamak

     Su ile ovmak

     Sağdan başlamak

     Başın tamamı

     Boyun

 

      Niyet

      Besmele

      3 kez Ağız-burun

      Organları 2 kez yıkamak

      Su ile ovmak

      Sağdan başlamak

      Başın tamamı

      Boyun

      Sıralama

      Aralıksız

Miktar

11

9

10

9

7

 

MEZHEPLERE GÖRE ABDESTİ BOZAN ŞEYLER-Mezhep içi ihtilaflar dışında

 

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli  

Caferi

Abdesti bozan şeyler 

     Dışkı

     İdrar

     Yellenmek

     Uyumak

     Delilik

     Sarhoşluk

     Baygınlık

     Regl

     Cünüplük

     Kan

     İrin

     Ağız dolusu kusmak

     Namazda sesli gülmek

     Dışkı

     İdrar

     Yellenmek

     Uyumak

     Delilik

     Sarhoşluk

     Baygınlık

     Regl

     Cünüplük

     Cinsel organına dokunmak

 

 

     Dışkı

     İdrar

     Yellenmek

     Uyumak

     Delilik

     Sarhoşluk

     Baygınlık

     Regl

     Cünüplük

     Kadına dokunmak

     Cinsel organına dokunmak

     (Kan-irin abdesti bozmaz)

 

     Dışkı

     İdrar

     Yellenmek

     Uyumak

     Delilik

     Sarhoşluk

     Baygınlık

     Regl

     Cünüplük

     Cinsel organına dokunmak

 

      Dışkı

      İdrar

      Yellenmek

      Sesi duymayacak ölçüde uyumak

      Delilik

      Sarhoşluk

      Baygınlık

      Cünüplük

 

Miktar

13

10

11

10

8

 

MEZHEPLERE GÖRE GUSLÜ GEREKTİREN DURUMLAR-Mezhep içi ihtilaflar dışında

 

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli  

Caferi

Guslü gerektiren durumlar

     Cünüplük

     Hayız (Regl)

     Nifas (Lohusalık)

     Cenaze

     Cünüplük

     Hayız (Regl)

     Nifas (Lohusalık)

     Cenaze

     İslam’a girince

     Cünüplük

     Hayız (Regl)

     Nifas (Lohusalık)

     Cenaze

     Cünüplük

     Hayız (Regl)

     Nifas (Lohusalık)

     Cenaze

     İslam’a girince

      Cünüplük

      Hayız (Regl)

      Nifas (Lohusalık)

      Cenaze

      Ölüye dokunmak

      Adak ve yemin için

Miktar

4

5

4

5

6

 

MEZHEPLERE GÖRE GUSLÜN FARZLARI-Mezhep içi ihtilaflar dışında

 

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli  

Caferi

Guslün Farzları

 

     Bütün vücudu yıkamak

     Ağzı yıkamak

     Burnu yıkamak

     İğne ucu kadar bile kuru kalmamak

     Kıl dipleri

     Niyet

     Bütün vücudu yıkamak

     Vücudu ovalamak

     Aralıksız

     Niyet

     Bütün vücudu yıkamak

 

 

     Bütün vücudu yıkamak

     Ağzı yıkamak

     Burnu yıkamak

      Niyet

      Bütün vücudu yıkamak

      Sıralama

 

 

Miktar

5

4

2

3

3

 

MEZHEPLERE GÖRE GUSLÜN SÜNNETLERİ-Mezhep içi ihtilaflar dışında

 

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli  

Caferi

Guslün Sünnetleri

 

     Niyet

     Besmele

     Avret yerini yıkamak

     Kirleri yıkamak

     Abdest almak

     3 kez başa, önce sağ, sonra sol omuza su dökmek

     Diğer uzuvlar

     Ovuşturmak

     Organları 3 kez yıkamak

     Avret yerleri örtülü olmamak

     Konuşmamak

     Çabucak giyinmek

     Suyu aşırı kullanmamak

     Besmele

     Avret yerini yıkamak

     Kirleri yıkamak

     Abdest almak

     3 kez başa, önce sağ, sonra sol omuza su dökmek

     Diğer uzuvlar

     Organları 3 kez yıkamak

     Avret yerleri örtülü olmamak

     Konuşmamak

     Çabucak giyinmek

     Suyu aşırı kullanmamak

 

 

     Besmele

     Avret yerini yıkamak

     Kirleri yıkamak

     Abdest almak

     3 kez başa, önce sağ, sonra sol omuza su dökmek

     Diğer uzuvlar

     Ovuşturmak

     Organları 3 kez yıkamak

     Avret yerleri örtülü olmamak

     Konuşmamak

     Çabucak giyinmek

     Suyu aşırı kullanmamak

 

     Niyet

     Besmele

     Avret yerini yıkamak

     Kirleri yıkamak

     Abdest almak

     3 kez başa, önce sağ, sonra sol omuza su dökmek

     Diğer uzuvlar

     Ovuşturmak

     Organları 3 kez yıkamak

     Avret yerleri örtülü olmamak

     Konuşmamak

     Çabucak giyinmek

     Suyu aşırı kullanmamak

      İdrar yapmak

      Elleri yıkamak

      Ağzı yıkamak

      Burunu yıkamak

      Suyu israf etmemek

 

Miktar

13

11

12

13

4

Türkiye Diyanet Vakfı, İlmihal www.diyanet.gov.tr

Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali

Mukayeseli İbadetler İlmihali- Prof. Dr. Vecdi Akyüz İz Yayıncılık

Kaynaklarıyla İslam Fıkhi-Celal Yıldırım

Kemal Kılıçoğlu, Ehli Beyt Yolu, Alevî İlmihali    www.caferilik.com

Caferi Fıkhı: http://www.tebyan.net/

posted in ABDEST | 0 Comments

24th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Diriler için tevhid

Dua ve konuşmalardan sonra “el-Fâtiha” çekmek…

Ulu bir kişinin ardından “üç ihlâs bir fâtiha” okumak…

Ölülerin ardından “Yâsîn” okumak…

Malum, bunlar dinî dünyamızın vazgeçilmez ritüelleri.

Mehmet Akif “İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin/Ne mezarlıklarda okunmak ne de fal bakmak için” dese de… Selefilik/Vehhabilik hareketleri şiddetle karşı çıksa da…

Bu topraklar bunlardan asla vazgeçmedi, vazgeçmez.

Acaba neden?

Bunların İslam’da sahici bir temeli olduğundan mı?

Hayır.

Çünkü bu topraklara ölüler, atalar ve ruhlar ile bağ kuracak bir şey lazım. Madem İslam da “dinlerden bir din”, o zaman o da bunu sağlamak zorunda (!). Çünkü sanıldığının aksine bu toprakların dipten akan asıl dini hala Şamanizm…

Şamanlıkta din, esasen ölüler, atalar ve ruhlarla ilgilidir. Yeryüzü, diriler ve gerçek hayatla ilgili değil…

Bu nedenle diyorum ki: İyi, güzel okuyorsunuz da, bunları neden diriler için değil de ölüler için okuyorsunuz? İyi, güzel okuyorsunuz da, cenaze evine gelenler için, mezarın başında toplananlar için, o anda sizi dinleyenler için okusanıza!

“el-fatiha!” dendiğinde fatiha suresini neden bir ölüye göndermek için okuyorsunuz? Kendiniz için okusanıza!

“Üç ihlas bir fatiha’ya” asıl dirilerin ihtiyacı yok mu? Üstelik mezarda ölüye okuduğunuz Yasin suresinde bakın ne deniyor: “Biz bu Kur’an’ı dirileri uyarman için indirdik” (Yasin; 70).

Bu ayeti de ölüye okuyorsun ya, hayranım senin zekana ey yurdum insanı! Bari başka bir ayet oku yahu!

Oysa ölen ölmüştür. İstersen üç bin ihlas, beş bin fatiha, yüzbin Yasin oku ölüye zerre kadar faydası yoktur. Mezarlar duymaz! (Neml;80). Hayattayken sahici tövben (dönüşün) varsa ne ala…Öldüğün an bittiğin andır. Allah’ın merhametini dilemek dışında yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Ölünün ardından şundan daha güzel söz ne olabilir: “Allahım merhamet et…”

O okudukların hep diriler için aslında.

Örneğin “açılış, başlangıç” demek olan fatiha ve “saf bir yürek temizliği” demek olan ihlas ya da öteki adıyla “birleme” demek olan tevhid sureleri…

Adlarından da anlaşılacağı gibi, bu sureler diriler için ne muhteşem ve muazzam mesajlar veriyor: Bütün işleri sevgi ve merhametle açmak, başlamak… Şükür, teşekkür…Günün/son günün hesabını ve mizanını (yevmu’d-din) düşünerek yaşamak… Kimseye el avuç açmadan kendi ayakları üzerinde yürümek, kimseye tanrı gibi davranmamak, davranılmasına da asla izin vermemek (iyyake na’budu)…Yalnızca Allah’a yaslanmak, güvenmek, yönelmek, el açmak (iyyake nesta’în)… Doğruluğu ve dürüstlüğü yol bilmek (sırat-ı mustakim) … Bu yoldan gidenlerin izinden gitmek… Bu yoldan sapanlardan ve Allah’ın (en-Nâs’ın) öfkesini çekecek işlerden uzak durmak… Her şeyin başına, açılışına (fatiha) bunları koymak…

Ne güzel!

Bunlara ölülerin mi dirilerin mi ihtiyacı var?

Diriyken bunları yapmıyorsan, ölünce arkandan okunmasını ne yüzle isteyebilirsin ki?

***

İyi de vatandaş ne yapsın diyeceksiniz. Öyle ya, Türkiye’de dinî hayata bakın tamamı “nüsuk” üzerine kurulu: Ezan, namaz, cami, hac, oruç, cenaze, kurban, kandil… Bütün din bundan ibaret! Ordudan sonra en büyük bütçeye sahip Diyanet’in görevi bunları organize ve ifa etmek. Yani bunlar bir “devlet” (kamu) faaliyeti… Devlet, vatandaşın mezarında Yasin okutuyor maaşla!

Ee, devlet böyle olunca vatandaş ne yapsın. Doğrusu öyle sanıyor.

Kanımca Türkiye’de devlet eliyle inşa edilen bir Şaman-İslam sentezi var, “laiklik” diye bir şey yok! Türkiye’nin laik olduğu iddiası gülünçtür, saçmadır!

Şahsen ben İslam’ın devlet marifetiyle Şaman formuna çekilmesine, Şamanlığın dini ihtiyaçlarını (Gök tanrı, ölüler, atalar, ruhlar, kurban, kandil) karşılayan bir fenomene dönüştürülmesine ve bu nedenle de “gerçek hayat dini” olmaktan çıkarılıp devlet güdümlü bir “tapınak dinine” çevrilmesine itiraz ediyorum!

Türkiye’de dinin konumlandırılışı temelden ve kökten yanlış!

(Bu ülkede İslam’ın nasıl konumlandırılması gerektiğini, onun tabiatına uygun olanın ne olduğunu gösterebilmek için klasik “İslam devleti” veya “laiklik” anlayışını aşan yeni bir bakış olan “Adalet Devleti: Ortak iyinin iktidarı” başlıklı bir kitap yazdım. 2003 yılında çıkan kitabın bugünlerde üçüncü baskısı çıkacak. Ayrıntılar için oraya bakılabilir…)

***

Fazla dağıtmadan mevzudan gidelim.

Bu makalede asıl üzerinde durmak istediğim “üç ihlas (tevhid) bir fatiha” vesilesiyle “tevhid” konusu…

Malum “lailahe illallah” (Allah’tan başta tanrı yoktur) tevhid cümlesi oluyor.

Sahabe bunu ölülerin ardından üfürmüyor, mezarlıklarda fısıldamıyor; sokaklarda, meydanlarda, savaş alanlarında haykırıyordu.

O “lailahe illallah” ki ölenin ardından okunmuyor, uğruna ölünüyordu.

Sahi “tevhid” deyince ne anlıyoruz?

“Tevhidî çizgi”, “Tevhidî Müslümanlar”, “Tevhidî bilinç” vs. diye çok duymuşsunuzdur…

Böyle diyenlerin dilinde bile artık ölmüş durumda.

“Birlik ve bütünlük” ifade eden bu kavramın bizzat kendisinin ayrılık ve hizip sloganı haline getirilmiş olması ne hazin!

İnsanlığın yaralarına merhem olacak çözümlerle dolu tevhid meselesini, yeni nesillerin anlamayacağı bir dille; rububiyet tevhidi, uluhiyet tevhidi, zati sıfatlar, subuti sıfatlar, selbi sıfatlar vs. diyerek 700 yıl öncesinin “donmuş kelam metinleri” ile anlatmaktan vazgeçmeliyiz. Çünkü düpedüz yabancı bir dil konuşuyoruz, insanlar anlamıyor. Üç yüzyıl önceki tarih, coğrafya, kültür, mezhep ve cemaat mağaralarımızdan çıkıp da gelmiş gibiyiz. Dilimiz, söylememiz, kelimelerimiz Ashab-ı Kehf’in parası gibi geçmiyor. Çağa yabancıyız. Kullandığımız ölü dille, hayat arasında nereden bakılsa 1100 yıl var…

Üstelik Mısır’ın Ezher’inden İran’ın Kum medreselerine, Suudilerin Şeriat Fakültelerinden Türkiye’nin İmam-Hatip ve İlahiyatlarına kadar, İslam alemi, eskimiş, tedavülden kalkmış, bugün bir karşılığı olmayan bu “ölü dil” ile konuşuyor.

Kısaca “tevhid” bugünün dünyasına ne diyor? Onu yaşayan dille nasıl ifade edebiliriz?

***

Önce diğer bir adı da tevhid olan “üç ihlas”ın kısa bir açıklaması… Bakalım ölülerin arkasından üçer defa okuyup üfürdüğümüz tevhid (birlik) suresinde ne anlatılıyormuş…

“İlan et: Allah birdir! Bölünmez bir bütündür! Doğurmaz ve doğurulmaz! Hiç bir şey O’na denk olamaz!” (Tevhid; 1-4).

Mekke’nin ilk yıllarında inen bu sure görüldüğü gibi topu topu dört ayet.

Eskidünya dinlerinin (Sümer, Asur, Babil, Hitit, Mezepotamya, Mısır, Hind, İran, Roma, Yahudilik, Hıristiyanlık, Sabiîlik vs.) güneş, ay, yıldızlar, gökyüzü, yeraltı, aşk, ışık, karanlık, verimlilik, savaş, rüzgâr, fırtına vb. tanrıları olduğuna inanarak “birliği bozan”… Tanrı’nın eş, oğul, kız, torun, sülale, haneden, kral, din adamı, ırk, bölge, insan, erkek, kadın vs. gibi doğuştan imtiyazlı aracıları, sınıfları, parçaları, ortakları, alt kademeleri (min dunillah), hiyerarşisi olduğuna inanarak “bütünlüğü bozan” kabullerini, Mekke’deki Kureyş Arapları üzerinden reddediyor. “Allah’ı tanrılıkta tek ve bölünmez bir bütün” ilân ediyor.

Demek ki surenin esas mesajı birlik (ehad/tevhid) ve bütünlük (samed) kavramları üzerine kurulmuş…

Ne demek ehad ve samed?

EHAD: Sözlükte “tek olmak, bir olmak” demektir. Bir yapmak, birleştirmek, standart hale getirmek, standardize etmek (tevhîd), birleşmek, ittifak etmek, bir araya getirmek (ittihâden), birlik, federasyon, lig, cemiyet, birleşme, birlik yapma (ittihâd), federal, birleşik (ittihâdiyye), bir, tek, sayı ismi (ehad), birleme (vahdaniyet), birleşmiş (muttehid), Birleşmiş Milletler (el-umemu’l-muttehide), birleyen, birleyici (muvahhid), bir (vâhid), birlik, bir olma, kompleks, ünite, birim (vahde), biricik, yegâne, eşşiz (vahîd) kelimeleri de bu kökten…

Klâsik tefsirlerde bu sure hakkında yirmiye yakın isim rivayet edilir; tefrid (fertleştirme), tecrid (ayrıştırma), tevhid (birleştirme), ihlâs (saflaştırma), necat (kurtuluş), nisbet (gösterme), marifet (bilme), cemal (güzel), mukaşkışa (tedavi eden), mu’avvize (sığınılan), samed (tek bir bütün), esas (temel), mânia (engel), muhdar (hazır olunan), beraet (aklama), müzekkire (hatırlatan), nur (aydınlık), eman (güvenlik)…

Doğrusu surenin içeriği bütün bunları kapsıyor. Fakat tevhid (birleme) ismi sure bütünlüğüne en uygun olanı görünüyor. Bir hadiste geçtiği gibi “Kim bu sureyi okursa Kur’an’ın üçte birisini okumuş gibi olur”… Öyle ki bütün sureler ve bütün ayetler bu sure ile bir şekilde irtibatlıdır. Kur’an’ın hangi ayetinden girseniz yolunuz bu sureye çıkar. “Birci ve bütüncü bakış” bütün Kur’an’ın mihveri ve ruhudur.

Rivayete göre bu sure inkarcıların, Yahudilerin ve Hıristiyanların “Ey Muhammed! Şu tanrını bize bildir. O altından mı gümüşten mi?” sorusu üzerine gelmiş ve genel olarak tüm eski dünyanın tanrı anlayışlarına cevap olmuştur. Bu nedenle “De ki” şeklindeki monoton girişi aynı anlama gelen “tüm dünyaya bildir, anlat, duyur” manasında “İlân et” olarak çevirdim.

Gerçekten de bu kısacık sure Hz. Peygamber’in “adı ile” konuştuğu yüce hakikati en özet şekliyle “Bir ve Bütün (Ehad ve Samed)” olarak tanıtıyor.

Demek ki bu iki kavram “Allah’ın birliği ve bölünmez bütünlüğü” demek oluyor. Birazdan geleceği gibi Allah üzerinden tarihin, hayatın, tabiatın, insanlığın vs. bir bütün oluşu… Çünkü tevhid, “birden fazla olan şeyleri birleştirerek bir yapmak, birlemek, uyumlu hale getirmek” demek.

Kur’an, Mekke’deki Arapların şahsında tüm eski dünyanın tanrılarını geçersiz kılmakta ve onların hepsinin tek bir Tanrı’nın bozulmuş, tahrif olmuş şekilleri olduğunu ilân etmektedir. Âdeta “Kim neye tapıyorsa bilsin ki onları da yaratan Allah’tır. Taptıklarınızın hepsi benim yarattıklarımdır. Şu halde Beni göremiyorsunuz diye, tutup da görünen yarattıklarıma; güneşe, aya, yıldızlara, göğe, yere, suya, ateşe, boğaya, ineğe, insanlara vs. tapmayı bırakın. Onlar benim ayetlerim, işaretlerim, tapılacak yegâne varlık bir tanedir, O da Allah’tır! ” demeye getiriyor. Böylece tevhid ilkesi insan bilincinde büyük bir sıçrama yaptırarak, onu, etrafındaki somut nesnelere bağımlı olmaktan kurtararak özgürleştiriyor…

SAMED: Sözlükte “devam etmek, kastetmek, sebat etmek, karşı koymak, direnmek, içi dolu olmak” demektir. Yönelmek, kastetmek (samd), dayatmak, isnad etmek (ismâd), şişe tıpası (sımâd), yüksek yer, ulu, yüce, içine bir şey girip çıkmayan düz, bütün halinde pürüzsüz kaya (samed), asla gebe kalmayan deve (samde), soğuk ve kurak vakitlerde bile sütü kesilmeyen deve (mısmâd) kelimeleri de bu kökten…

Görüldüğü gibi Samed esas olarak “yüce, ulu, toz tutmayan, kendisine hiç bir şeyin giremediği ve kendisinden hiçbir şeyin çıkamadığı düz ve pürüzsüz kaya” manasına geliyor (Razi, İbn Manzur). Bunu Allah için kullandığımızda “tek bir bütün halinde olan ulu ve yüce Allah” demek olur. Bu ise Türkçe’de “bölünmez bütünlük” dediğimiz şeydir.

Demek ki Allah, varlığı ve birliği ile bölünmez bir bütündür. Aynı şekilde varoluş bütün halinde tek bir organizmadır. Denizin, içindeki balıkları, incileri, yosunları, mercanları vs. ile tek bir su kütlesi olması gibi, Allah da yeri, gökleri, güneşi, ayı, yıldızları, canlıları, bitkileri, madenleri vs. ile tek bir bütündür. Bunlar birbiriyle rekabet halinde, her biri ayrı ayrı tanrılar tarafından yaratılan ve yönetilen varlıklar değildir. Varlık âleminde bir tek hakikat vardır ve O yerlerin ve göklerin nuru, bütün varlığın ruhudur. Hem aşkın, hem içkindir. Her bir varlık kendinde ayrıdır, fakat birbiriyle sıkı bir “birliktelik” içindedir ve hepsi kopmaz, bölünmez bir bütün halindedir. Demek ki evren, varlık, yerler, gökler, canlılar, insanlık vs. tek bir oluşun bölünmez parçalarıdır. Allah’ın nuru da bu oluşun bütüncül ruhudur. Oluş ve akışın her zerresiyle anbean dinamik ilişki halindedir (hayyu qayyum)…

Demek ki bütün o eski dünyanın tanrı-karısı-oğlu şeklindeki panteonları (tanrı ailesi meclisleri) uydurma ve hurafedir. Çünkü Allah’ın birliği ve bölünmez bütünlüğü her hangi bir ortaklığa izin vermez. Kendi tanrısal tözünden parçalar dağıtmaz. Tanrı’nın kapısı (Babil), Tanrı’nın yeryüzündeki gözü (Fi-Ra-vun), Tanrı’nın oğlu (İbnullah) ve bunlara utangaç öykünmeyle Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi (Zıllullah fi’l-arz) iddiaları geçersizdir. Siyasi, sosyal ve ekonomik sonuçları itibariyle bütün bunlar batıldır. O’nun dışındaki her şey mahlûktur (yaratılmış) ve mahlûkat adalet üzere kaimdir…

Demek ki Kuran, insan idrakinin ufkuna “pürüzsüz kaya” metaforu üzerinden “Allah” tasavvurunu, “bölünmez bütünlüğü” vurgulamak için koyuyor. Yoksa sabitliği, değişmezliği, derinliği, yüksekliği, enlemi, boylamı, sınırları açısından değil. İşte bu “kaya” kendi içinde boyuna devinen ve fakat buna rağmen kendisinde her hangi bir eksilme ve çoğalma, girme, çıkma, düzelme, bozulma olmayan tek bir bütündür. Devinim kemale doğru değil; kemal içinde olmaktadır. Bu anlamda Allah “orada öylece duran” bir kozmik statüko (ex-stence) değil; varlıkla iç içe devinen (kün fe yekun) “Mutlak Oluş”tur…

Burada “mutlak”, ıtlak olunmuş, kayıt altına alınmamış, azade (free/sonsuz özgürlük) manasındadır. Yani oluş halinde olduğu halde bir şey olmaya doğru gitmeyen, devindiği halde değişmeyen, hareket halinde olduğu halde yer değiştirmeyen manasındadır. Aristo’nun başkasını hareket ettirdiği halde kendisi hareket etmeyen Muharrik-i Evvel’i değil…

Bunun anlamı bir bütünün özündeki sonsuz derinlikleri anbean açması, inkişaf ettirmesi, bunun bir sınırının, enleminin, boylamının bulunmamasıdır. Keza bu aynı zamanda varlıkla karşılıklı dinamik ilişki (hayyu qayyum) halinde olmak demektir. Bu nedenle Allah, karakterini “uyku ve uyuklamanın tutmadığı” sürekli yaratılışta gösterir. O’nun tabiatı, bize yansıdığı kadarıyla henüz ortaya çıkmamış bir “imkânlar toplamını” ifade eder.

Demek ki tevhid ilkesi, varlıkların birbirinin karşısına Tanrı olarak çıkmasına mani olmakla, onlara kendi istikametlerinde sonsuz bir inkişaf seyri sağlıyor. Keza Allah kendisi için “Hiçbir şeye benzemez” demekle varlığın önüne her hangi bir duvar da örmemiş oluyor. Bu durumda “Allah”, “Rabb”, “Ehad”, “Samed” gibi tarif ve tanımları “Mutlak Oluş” ile yani “O” (Huve) ile ilişkiye geçmemizi sağlayan ve bizim algı dünyamıza ait bir takım “geçici kelimeler” olarak görmek icap eder.

Demek ki Allah ile ilişki “Ben giderim yol gider” sözündeki gibi bir şeydir… Her “bitti, işte bu son nokta” denilen yerde yeni bir ufuk, yeni bir derinlik açıldıkça açılıyor. İşte bu, insanoğlunun şu anki idraki ile Tanrı konusunda varabileceği en son bilinç düzeyidir. Bu tasavvurun, tarih boyunca böcekler gibi yerlerde sürünen insanoğlunu nerelerden alıp nerelere götüreceği üzerinde iyi düşünülmelidir.

***

Madem işin felsefi ve teolojik temeli böyle, buradan siyasal, sosyal, ekonomik hatta ahlak, estetik ve sanata yansıyan yüzüne geçebiliriz. Öyle ya, böylesi birci ve bütüncü bakışın insanların dünyasında yaşayan yüzü de olması gerekir. Aksi halde yeni bir “donmuş itikat” da biz üretmiş oluruz.

Demek ki tarihe, hayata, tabiata, insanlığa, kamu hayatına, siyasete, ekonomiye, sosyal sınıflara, ahlaki davranışlara, hatta sanat ve estetiğe hep bu “birlik ve bütünlük” açısından bakacağız. Tevhidî bilinç bu demek…

Ali Şeriati’nin tabiri ile buna “tevhidî dünya görüşü” diyoruz.

Buradan bakış, “Ben kimim ve bu hal neyin nesi?” ezeli sorusuna tek bir noktadan ve bütünü kavrayarak bakmamızı sağlar. Çünkü insan beyninin ritmik atışı için böylesi tek nokta yakalaması şarttır.

Matematik bile böyle işler. Mesela “bir” (1) olmasa matematik zihninizi allak bullak eder, darmadağın olursunuz…

Aristo, estetiği (güzellik) “şekillerin uyumu” olarak tarif eder. Yani bir takım şekilleri tek bir noktada toplayıp, uyumlu (bütün) hale getireceksiniz. Uyumlu bütünlük bozulursa mesela burnu uzun, kulağı kepçe, göbeği şiş vs. o estetik olmaz…. Bu durumda “çirkin” şekil bütünlüğünün, “yanlış” davranış bütünlüğünün, “yalan” da söz bütünlüğünün bozuluşudur. Yani birinin diğerini tutmamasıdır. “Orkestra” da çalgının bütünlüğü esastır. “Ayrı telden çalmak” deyimini düşünün… Bu anlamda “senfoni” de bütüne uyumlu demektir. Keza “hastalık” organların çalışma bütünlüğünün bozuluşu, “piskopat” da ruh bütünlüğü bozulmuş kişi demektir.

Bunların hepsi birlik ve bütün halinde olandan sapma (dâllîn) dir…

Yine Aristo’ya göre “komiklik” bir ve bütün halindeki davranışın bozuluşudur. Komik bulduğumuz şeylere dikkat edin hep sözde, davranışta veya şekilde eğrilmeler, çizgi (bütün) dışına çıkmalar olduğunu görürsünüz. Ağzını eğip, gözünü pörtleterek “nanik” yapan adamı düşünün…Bütün halindeki normal davranışın dışına çıktığı için insanlar ona gülmektedir. Bunun sözde ve davranışlarında da olduğunu düşünün, “gülünç olmak” dediğimiz şey de budur. Zaten “normal” norma/bütüne uygun olan, “anormal” da norm/bütün dışına çıkan demek…

Doğal hayata bakın her şeyin “bir” noktaya doğru gittiğini ve “bütün” halinde hareket ettiğini görürsünüz. Örneğin karıncaları izleyin. Vızır vızır dolanırlar. Fakat hepsi de “bir” amaca yönelmiş ve “bütün” halindedirler… İstanbul’a uçaktan hiç baktınız mı bilmem. Yolların, otobanların, kavşakların aktığını, oradan oraya boyuna dolanma olduğunu görüyorsunuz. Hızlandırılmış filmlerde daha iyi görünür. Koca şehir sanki “bir” noktaya etrafında ve “bütün” halinde karınca topluluğu gibi vızır vızır dolanıyor… Dünyanın tamamına uzaydan baksanız yine aynı şeyi görürsünüz.

Gerçi postmodernizm bu türden birci ve bütüncü bakışları “büyük üstanlatılar” olarak görür ve devrinin sona erdiğini iddia eder. Onlara göre olup bitenleri bu şekilde tek bir nokta ve bütün içinde açıklamak “totaliterizm” ifade eder. Büyük dinleri, İslamiyeti, hatta Marksizmi, Modernizmi vs. bunun tipik örnekleri olarak görürler. Ama alttan alta da “Dünya artık büyük bir köy” diyerek “globalizm” (küreselcilik) üretmekten de geri durmazlar. Çünkü amaçları küresel hegemonyanın karşısındaki tüm birci ve bütüncü bakışları, büyük bütünleri yok etmek, çözmek, dağıtmak, yegane birci ve bütüncü bakış olarak küreselciliği ikame etmektir. Sevsinler sizi!

Geçelim…

Gördük ki insanoğlu hep bir ve bütün olanı arıyor. Bu bakışı kaybederse zihni dağlıyor, bakışı paramparça olup düşünemez hale geliyor.

İnsan beyni, matematik, estetik, sanat ve doğal yaşam vs. böyle olduğu gibi siyasi, sosyal, ekonomik ve hukuki hayat da böyle olmalı değil midir? İşte birlikçi (tevhidî) ve bütünlükçü (samedî) bakış bize bunu verecektir. Yukarıda felsefi ve teolojik açıdan birci ve bütüncü bakışın ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Bakın, siyasi, sosyal, ekonomik ve hukuki açıdan bu ne anlama geliyor.

***

Siyasi açıdan birlik (tevhid) ve bütünlük (samed): İnsanlık bir ve bütündür. Toplumlar bir ve bütündür. Herkes eşittir. İçimizden her hangi birisi veya herhangi bir kesim, aile, hanedan, kurum vs. bu bir ve bütün halinde oluştan ayrılıp üste çıkarak egemenlik taslayamaz. Bu ilkten gayrı meşrudur ve bütüne karşı suçtur. Diğerleri üzerinde kendi başına hakimiyet kuramaz. Hele bu hakimiyeti Tanrı’dan aldığını hiç iddia edemez. Çünkü zaten Tanrı bir ve bütündür ve ondan kimseye tanrılık yetkisi geçmez. Tabiri caizse ne aşağıdan ne de yukarıdan birlik, bütünlük ve aynı hizada oluş bozulamaz.

Bu anlamda “kamu” bütüne ait olan demektir. Bütünden ayrılarak kendine ayrıcalıklı konum biçmek bu nedenle büyüklenme arzusu (istikbâr) olur. Kur’an der ki: “Allah’ın yoluna (hablun minellah) yani insanlığın yoluna (hablun minennâs) dönmedikleri sürece nerede olurlarsa olsunlar alçaklık damgası yemeğe mahkumdurlar.” (Al-i İmran; 112). Ayette hablullahın hablunnâs olarak tefsir edildiğine dikkat ediniz…

İşte bunun için bir şeyin Allah’a ait olması, insanlara (en-Nâs’a) ait olması demektir.

Bu durumda “lailahe illallah” (Allah’tan başka tanrı yoktur) demek, bir ve bütünden ayrılarak tanrılık taslamaya hayır, yoktur, geçersizdir demektir. Böyle yapanlar bütüne geri dönmedikçe alçaklık damgası yemeğe mahkumdurlar. Çünkü hepimiz insanız, aynı hizadayız, bir ve bütünüz. Keza “La havle ve la kuvvete illa billah” (Allah’tan başka güç ve kudret yoktur) da şu olur: Bütünden ayrılarak kendinde sorgusuz ve sualsiz, ebedi devlet ve iktidar kudreti görenler, bilsinler ki, güç ve kudret bütündedir, bütünde tecelli eder. Bu manada devlet kurucusu veya yöneticisi diye kimse tanrı gibi davranamaz, kendini tanrı gücünde göremez veya böyle birisine kim olursa olsun tanrı muamelesi yapılamaz. Hiç kimseye, hiçbir nedenle Tanrılıktan bir parça geçmez, geçemez. İsterse bu bir peygamber olsun…

Keza “Sizden olan emir sahiplerine itaat edin” de şu demek olur: Bütünle uyumlu olan, bütünün adına iş ve icraat yapan, sizin (bütünün/kamunun) rızasını alarak iş başına gelenlere itaat edin. Çünkü onu siz/hepiniz seçtiniz. İtaat etmeyecektiniz niye razı oldunuz, madem razı oldunuz o halde o artık sizdendir ve itaat etmeniz gerekir…

Ekonomik açıdan birlik ve bütünlük: Mülk Allah’ındır (lehu’l-mülk). Yani kamunun/bütünün/herkesindir. Kapitalizmin öngördüğü gibi herkes/bütün aç bîilaç dururken, mülk tek başına özel bir şahsın olamaz. Bir adam tek başına bütün köyün ağası, geri kalan bütün de onun marabası haline gelemez. Kazanılacaksa herkes/bütün hep birlikte kazanmalıdır. Bu sağlanıncaya kadar da bölüşülmeli, yardımlaşılmalıdır. Bunun için tek yanlı yığma ve biriktirme (kenz) yasaktır. Bunu yapanlar tek yanlı olarak bütünden ayrıldıkları için ekonomik istikbâr içine girmiş olurlar. Yığdıklarını (kenz) bütüne/herkese döndürünceye kadar alçaklık damgası yemeye mahkumdurlar.

Komünizmin öngördüğü gibi de bütünü/herkesi mülksüz bırakıp tüm mülk devletin olamaz. “Devlet” adı altında gayri şahsi bir heyula icat edip bütün/herkes politbüronun marabası haline gelemez. Aslolan özel veya devlet mülkiyeti değil; kamunun/herkesin/bütünün mülkiyetidir. Yani toplumsal mülkiyettir. Malın ve mülkün tek tek bütün herkese ait olmasıdır. Oluncaya kadarda bölüşme, paylaşma ve yardımlaşma esastır. Bu, bir tür yaşayan cennet yaratma çabasıdır. Orada mülk birkaç zenginin elinde dolanıp duran devlet haline gelmez. Orada devlet diye gayr-i şahsi kurum da yoktur. Mülk tek tek sahiden insanların/bütünün/herkesindir.

İşte ekonomide tevhid/samed yani birci/bütüncü bakış bu anlama geliyor.

Sosyal açıdan birlik ve bütünlük: İnsanlar konuştukları dillere, derilerinin rengine, cinsiyetlerine, sosyal sınıflarına göre bütünden ayrılıp kendilerine ayrıcalıklı konum biçemezler. Bütün insanlar Adem’den olup insanlık bir ve bütündür. İnsanlar arasında üstünlük dile, ırka, kavme, bölgeye, renge, cinsiyete, sınıfa, zenginliğe göre değil; bütüne/herkese karşı duyduğu saygı ve sorumluluğa göredir. Çünkü Allah’a karşı sorumluluk ve saygı (takva), insanlığa ve doğaya karşı sorumluluk ve saygı demektir. Zira bunlara karşı saygı ve sorumluluk bilinci (takva) olmadan Allah’a saygı ve sorumluluk içi boş bir iddiadır.

Hukukta birlik ve bütünlük: Kamunun/bütünün yararına olan iyi, güzel ve doğru davranışlara “maslahat” dendiğinden, hukuk, kamunun/bütünün faydasını gözetir. Cana, mala, ırza, namusa, akla, nesle ve şerefe saldırı kimden gelirse gelsin bütünü tahrip etmek olacağından büyük suçtur (günah). Hangi dinden, dilden ve renkten olursa olsun bir insana kurşun sıkan bütün insanlığa sıkmış gibidir. Demek ki şeriatın (hukuk) amacı bütünün yararını korumaktır (makasıd-ı şeria). Dikkat ederseniz bütün toplumlarda hukuk kamuyu/bütünü koruyup kollayan normlardan oluşur. Bu kalktığı an bütünlük bozulur, toplumlar hercü merc olur yani ye’cüc ve me’cüc baş gösterir… Din dilindeki “ye’cuc ve me’cüc”, insanlıkta veya bir toplumda hukuksuzluk hali, sosyolojinin normsuzluk, birliğin ve bütünlüğün bozuluşu, dağılışı demek olan “anomie” durumunu ifade eder…

Sonuç olarak Allah’ı tabiattan; tabiatı Allah’tan, Kur’an’ı hayattan; hayatı Kur’an’dan, peygamberi beşerden; beşeri peygamberden, dünyayı ahiretten; ahireti dünyadan, ruhu bedenden; bedeni ruhtan, devleti milletten; milleti devletten, kadını erkekten; erkeği kadından vs. ayırmayacak, bunları tek bir bütünün yüzleri olarak kavrayacağız.

Aksi halde zihnen, ruhen, kalben, siyaseten, iktisaden, hukuken ve dahi sosyal ve toplumsal açıdan paramparça oluruz.

“Yaşayan tevhid” ise paramparça olanı birler, bütünler.

Sana, bana, ona, hepimize, tüm insanlığa lazım olan bu değil mi? (İhsan Eliaçık)

http://www.haber10.com/makale/13415/

posted in Anasayfa | 0 Comments

21st Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Eleştirmek ve Eleştirilmek

Şu üç kavramın bilinmesi bu makalenin daha anlaşılabilir olmasını sağlayacaktır.

Kişilik: Bireyi diğerlerinden ayırt ettiren kendine özgü olan duygu, düşünüş ve davranış özelliklerinin bütünüdür.

Kişilik bozukluğu: Bireyin sosyal, mesleki ve ailevi çevresiyle çatışmasına neden olan ve kişiye bu çatışmaların kaynağının çevre olduğunu düşündüren patolojik kişilik yapısıdır. Birey çatışmanın sonlanması için çevrenin kendisine uyması gerektiğini düşünür.

Kişilik özelliğinde ise; çevreyle uyumun sürdürülmesinde zorlanma olsa da bu durum genellikle bir çatışmaya yol açmaz.

Yaşamın her alanında ve anında en sık karşılaşılan gerçeklerdir eleştirmek ve eleştirilmek. Ancak bu kadar sıklıkla karşımıza çıkmasına ve aksi de ifade edilmesine rağmen ona nedense bir türlü de iyi bir gözle bakılmaz. Yani görünür de olmasına taraftarmış gibi bir tavır sergilenirken, kendi başına kalındığında incinen narsizmin acısıyla öfkelerin bilendiği bir gerçektir o. Aslında biyolojik, sosyolojik ve psikolojik yönleriyle uzun uzadıya tartışılması gereken bir konudur. Çünkü bu eylemin o kadar çok etkenleri var ki, bunlar arasındaki dinamikleri derinlemesine kavrayabilmek neredeyse imkansızdır. Eleştiri nasıl algılanırsa algılansın sonuçta bireyin kendini geliştirebilmesinin yegane itici gücüdür. Önemli olan bunun farkında olabilmektir.

Eleştiri eyleminin bir tarafında eleştiriyi yapanlar(verici), diğer tarafında ise eleştiriyi algılayanlar(algılayıcı) vardır. Eğer bu verici ve algılayıcı taraflar arasında bir frekans uyumu yoksa, yapılan bu eylem sonunda bir kavgaya dönüşebilir. Bazen de bu durum yıllarca sürecek olan kronik çatışmaların zeminini hazırlar. Eleştirilerde önemli olan eleştiriyi yapandan çok, eleştiriyi algılayan bireyin, yapılan eleştirinin mahiyetini ve önemini nasıl algıladığı ve yorumladığıdır. Burada özellikle bireyin kişilik özellikleri ve içinde yetişmiş olduğu kültür son derece önem kazanır. Eleştiriye maruz kalan kişi OBSESİF özellikli yani takıntılı birisi ise, yapılan eleştiriyi kılı kırk yararak irdeleyip, olmayacak sonuçlar çıkarabilir. Günlerce zihninin derinliklerinde onunla yatıp, onunla kalkabilir.

Bu kişiler daha çok ayrıntıların derinliklerine dalma eğiliminde olduklarından bütünü kavramada zorlanırlar. Bu ise onların zihnen bitkin düşmelerine neden olur.

Eğer ki eleştirilen birey NARSİSTİK kişilik özellikleri olan birisi ise, kendisine en samimi duygularla yöneltilen yapıcı bir eleştiri bile, onun kişiliğinde ciddi hasarlara neden olabilir. Çünkü narsistik kişiler eleştirilemeyecek kadar mükemmel olduklarına inanarak kendilerini dünyanın merkeziymiş gibi algılarlar. Sizin onların bu inanışların ters gelecek olan eleştirileriniz onların benlik algılarında ciddi acınmalara yol açabilir.

Eleştirilerde en tehlikeli olabilenler PARANOİD özellikler taşıyanlardır. Eğer ki eleştirilen birey PARANOİD özellikli birisi ise, eleştiri dahil kendisine yönelik olan bütün yaklaşımlara genellikle şüpheyle bakma eğilimindedir. Bu kişiler sanki kendilerine yönelik bir tehlike varmış gibi, sürekli tetikte olurlar. Çevrenin onlara tuzaklar kurarak zarar vereceğini ya da haklarının gasp edileceğini düşünebilirler. Bunlar uzlaşılması en zor olan kişilerdir. Çünkü Paranoyalar tedaviye en dirençli düşünce içeriği bozukluklarıdır. Örneğin ona nerede oturduğunu sorduğunuzda o bundan olmadık anlamlar çıkararak, sizden bunu gizlemek eğilimi gösterebilir.

Eleştirilen birey HİSTİRYONİK özellikler taşıyan birisi ise, eleştirilere karşı çok abartılı ve değişken tepkiler verebilir. Ciddi bir eleştiriye maruz kalabilecek olan bu gurubun üyeleri, benlik algılarının hızla düşmesi sonucu, kısa sürede depresyona dahi girebilirler. Çünkü bu bireyleri ayakta tutan şey çevreden onlara yönelmiş olan ilgilerdir. Sürekli pof poflanmak ve onaylanmak isterler. Sanki yaşam bir tiyatro onlarda başrol oyuncusudurlar. Eğer ki siz, onun bu rolü hak etmediğini söylerseniz, bir anda değişerek, size karşı son derece saldırganca tavırlar sergileyebilir.

Elbette ki işin bir de eleştirileri yapan tarafları vardır. Bu tarafın kişilik özellikleri de en azından eleştirileri algılayanların ki kadar önemlidir. Olur olmaz eleştiriler yapmaya eğilimli olan GRANDİYÖZ özellikli kişiler, burada sıklıkla karşımıza çıkarlar. Bunlar kendilerini gücün merkezi sanıp, her önüne gelene eleştirel bir yaklaşım gösteririler. Sağduyu sahibi herkesin çok iyi bildiği doğruları sanki yeni şeyler söylüyormuşçasına tekrar tekrar gündeme getirirler. Buna karşın kendilerine karşı eleştirel yaklaşanlara ise sıklıkla öfke dolu bir tutumla cevap verirler. Hele birde yapmış oldukları eleştiriyi de eleştirirseniz! Çizilen Narsizmlerinin verdiği acı ile iyice saldırganlaşabilirler. Çünkü onlar kendilerini eleştirilemeyecek kadar yetkin, güçlü ve önemli kişiler olarak algılarlar. Birde etraflarında onların bu patolojik davranışlarını pekiştirici yaklaşımlar gösteren ve halk arasında da yağcı veya şak şakçı tabiri ile tanımlanan kişiler varsa, gösterecekleri tepkilerin boyutu bir kat daha artar.

Anlayacağınız eleştiri eyleminde, hem eleştiren hem de eleştirilen bireylerin kişilik yapıları son derece önemlidir. Sizin son derece iyi niyet ve halisane duygularla yapacağınız bir eleştiri, patolojik kişilik özellikleri baskın olan birisi tarafından son derece farklı olarak algılanaraktan bir çatışmaya dönüşebilir. Diğer taraftan da Patolojik kişilik özellikleri olan birisinin hiçte önemli olmayan bir konudaki abartılı eleştirisi, karşıdaki insanın olumlu kişilik yapısından dolayı kolayca tolere edilebilir.

Bu bilgiler ışığında siyasi yaşamımızda ki tartışmaları ve siyasilerin birbirine karşı olan tavırlarını yeniden gözden geçirdiğinizde daha önceleri anlamakta zorlandığınız ve eleştirilmelerine rağmen de neden aynı davranışlarını ısrarla sürdürmeye devam ettiklerini kolayca kavraya bilirsiniz.

Bu meyan da ülkesinin aleyhine olan emperyalist projelere öncülük etmesine, Kuran da açık olarak karşı çıkılan dostlukları kurmasına ve de yaşamı uzunlamasına incelendiğinde demokrasinin D sinden haberdar olmadığı ortaya çıkmasına rağmen, siyasi ikbal uğruna yeri geldiğinde en demokrat, yeri geldiğinde en inançlı, yeri geldiğinde de en milliyetçinin kendisinin olduğunu söyleyen siyasileri örnek olarak verebiliriz.

Son söz olarak sizlere tavsiyem odur ki! Sakın ola ki, patolojik kişilik özellikleri olan kimselerle tartışmalara girmeyiniz. Çünkü kişilik özellikleri değişmez ve değiştirilemez. Aksi takdirde böylesi bir yaşantıdan size geride kalacak olan şey, sadece ve sadece boşa harcanmış zamanınız ve de yıpranmış olan sinirleriniz olacaktır.

İyisi mi siz enerjinizi ve zamanınızı birilerinin incinen gururlarının ve çizilen narsizmlerinin tamirine katkıda bulunmak için harcamayınız. Çünkü yapılması gereken o kadar çok işimiz var ki! Sanırım bunu hatırlatmama bile gerek yoktur. Çünkü ruh sağlığı yerinde olan herkesin, zaten bunun bilincinde olduğunu düşünüyorum.

GÜNÜN SÖZÜ : SİZİ TENKİT EDENLER, SİZE CEPHE ALANLAR VE SİZE REKABET EDENLERDEN DE ALINACAK DERSLER VARDIR. (Yalçın Güzelhan)

http://www.tumgazeteler.com/?a=4016382

 

KONUYLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI İNCELEYİNİZ…

1) İlahi Kültürde Eleştiri Kültürü
2) İletişim Çatışmaları ve İletişimi Geliştirmenin Yolları
3) Niyet ve Bahane Kandırmacaları
4) Sorumsuzluk, İhmal, Bencillik ve Soyutlanma_Ka’b bin Malik
5) Bahaneler ve Mazeretler
6) Eleştirinin Önemi
7) Münafık, İkiyüzlü, Kararsız, İlkesiz ve Duyarsız Kimdir?
8) Münafıkların Özellikleri
9) Ahlak Odaklı Din, Allahlı Dindir
10) Dürüstlük Dinin Özüdür
11) Adanmış ve Aday İnsan
12) Kur’an’da İlahi Adalet İlkeleri
13) Soru Sormanın Yöntemi ve Adabı
14) Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm ve Konformizm
15) Ahlak, Adalet, Emek ve Sermaye
16) Kendimizi Kime Beğendirelim?

posted in AHLAK | 0 Comments

21st Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Eleştirinin önemi ve yol göstericiliği-Yılmaz Çakır

Eleştiriyi, kişilerin yüzlerine karşı onların hatalarını düzeltmek amacı ve kaygısı ile ortaya çıkan çabaların adı olarak tanımlayabiliriz. Onun, kimileri tarafından gıybet ya da gevezelik ile bir görülüyor olması ise bir kavrayış zayıflığından başka değildir.

Eleştiri ile gıybet iki farklı alanın, iki farklı dünyanın kavramları olarak hayat bulmuşlardır. Bazılarının onları birbirleriyle karıştırıyor olmaları bu durumu değiştirmez.

Kişilerin arkalarından ve onların düzeltilmeleri, ikna edilmeleri amacından uzak bir tür gevezelik olarak tezahür eden gıybetin eleştiri ile uzaktan yakından bir ilişkisi olamaz.

Yine eleştirinin günümüz toplumunda, kahvehane kültürü içinde, futbol, pempe dizi ya da benzeri “muhabbetlerdeki” tartışmaların adı olarak zikredilme yanlışı da onun, önemini azaltmamalıdır.

Düzen politikacılarının, menfaat paylaşımına ilişkin olarak birbirleriyle sık sık yaptıkları tartışma ve polemiklerin de eleştiri kavramıyla hiç bir şekilde örtüşmediği bilinmelidir.

Eleştiri, doğruyu bulma, iyiyi hakim kılma ve onu yayma çabalarının ürünü olduğu sürece anlamlı ve değerlidir. Dünyaya, olaylara ve insana ilişkin olarak gündeme gelen eleştiri, ileriye götürücü, geliştirici bir fonksiyon görür.

Bir yazının, bir konuşmanın, bir eserin ya da bir kişinin eleştirisi bu çerçevede ele alınmalı ve değerlendirilmelidir.

Doğruyu yanlıştan ayırt edebilme yeteneği ile doğruyu işaretleme çabalarının neticesinde gerçekleşen bu tür uyarılarda, en önemli hususlardan birisi de “üslup” çerçevesinde şekillenir.

“Söz ola kese başı, söz ola kese savaşı” atasözünün beyan ettiği gerçeğe dikkat etmeyen birçok eleştiricinin, “kaş yapma” gayretleri “göz çıkartma” ile sonuçlanıyorsa, bu bize, birçok faktörle birlikte, öncelikle üslubun gözden geçirilmesi gereğini hatırlatır. Esasen, Firavun’a karşı bile, “yumuşak söz söylemeyi” emreden bir Kitab’ın bağlılarından bu konuda, başka bir yaklaşım da beklenmemelidir. Söze mukaddimesiz, “damdan düşer gibi” girmek, en son söylenecek olanı, en başta söylemek, üslup yanlışlığına ilişkin olarak ortaya çıkan en önemli hususlardan biridir.

Üslup yumuşaklığının, ilkesel esneklik ve laçkalık ile ilkelerde tavizsiz ve ısrarlı olmanın, onları anlatma tekniği olarak öne çıkan üslup tartışmaları ile ilgisinin bulunmadığı ise bilinmelidir.

İnsanlarda, modern ve geleneksel hurafelerin yol açtığı tahribatın oluşturduğu, Kur’ani eleştirilere karşı ilgisiz oluşa, bir de bizden kaynaklanan usul ve üslup hatalarını ilave etmemeliyiz.

Eleştiriden uzak olma durumu ancak yaratıcı olan Allahu Teala ve O’nun kitabı için söz konusu olabilir. Peygamberler bile basit de olsa birtakım konularda uyarılmışlardır.

Eleştirilmek hiç bir zaman duygusal tepkilerle, karşılanmamalı iyiye, güzele ulaşmada yarar sağlayacağı düşüncesi ile olumlu karşılanmalıdır.

Eleştirinin sadece bir yanlışa karşı yapılması zorunluluğu da yoktur, kimi zaman iyi, doğru ve güzel olanın daha iyisinin, doğrusunun yapılması için de eleştiri söz konusu olabilir. İnsan için gelişmenin bir sınırı yoktur ve olmamalıdır. Aksi durum insan fıtratının bozulmasına sebep olan donukluğa ve durgunluğa yol açar ki, mümin basireti bundan uzak kalmayı, tedbir almayı gerektirir.

Gelişme ve olumlu yönde değişmenin motoru olması beklenen eleştirinin, durması, işlerin iyi gitmesinden ziyade tembellik, yorgunluk ve umutsuzluğun alameti de olabilmektedir.

“Böyle gelmiş, böyle gider” ifadesinde somutlanan, umutsuzluk tavrından, zenginlik ve zindelik ifadesi olarak ortaya çıkan, daha ileriye ve daha doğruya gitme yönündeki çabaların bir ürünü olarak eleştirici bir tavır beklenemez.

İslami kesimde yapılan, edilenlerin, yazılan, çizilenlerin çoğu kez “dipsiz kuyuya taş atmak” gibi oluşu, olumlu ya da olumsuz ne bir sesin ne de bir soluğun çıkmayışı, her iki yönlü bir nitelik sorununu gündeme getirmektedir.

Oysa yanlışlıklar eleştirilmeli, doğrular, güzellikler teşvik edilmelidir.

İş olsun diye eleştiride bulunanların, insanları kazanma, onları doğru olana iletme gibi kaygılarının olamayacağı ise ortadadır. Çünkü öncelikle eleştiri ciddiyet ve sorumluluk ister. Bu durum ise her şeyi eleştirme gibi bir saplantıdan uzak sağlıklı bir yaklaşımı gerektirir.

Eleştirinin kazanmaya, düzeltmeye dönük bir kaygı içermediği durumlarda kişiye hakim olan “kesip atma” düşünceleri ise her şeyden önce ucuzcu çözümlerdir. Köklü çözüm olarak düşünülen ve düşülen bu yaklaşımların aslında bir tür kolaya kaçma ve tembellik olabileceği akılda bulundurulmalıdır.

Müslüman olmak kimseye, adeta bir mirasyedi hovardalığı içinde mevcut olumlulukları harcamayı emretmez.

İyiyi güzeli hakim kılmak, insanları ikna etmek zordur. Zaman ister, emek ister, sabır ister. Bu zorluklara katlanmadan, eleştiri adı altında her şeyi yerle bir etmenin, her şeyi sıfırlamanın anlamı olmasa gerektir.

Zira eleştiri bir buldozer yıkıcılığı değildir. Fakat inşa edici, hassas bir ustalıktır. Onun içindir ki eleştirilerde sadece olumsuzluklar gündeme getirilmemeli olumlulukların da altı çizilmeli ve onlar teşvik edilmelidir.

Öyleleri vardır ki, eleştiri adı altında yaptıklarının felaket tellallığından ya da umutsuzluk tacirliğinden farkı yoktur.

Seyirci tribünlerinde oturarak sahadakileri eleştirmek kolay olsa da ahlaklı bir davranış olamaz. Hata yapmak bile, bizatihi bir eylemlik içerir, iş yapmayanların hata yapmaları da beklenemez. Eleştiriyi keskin bir kılıç gibi kullanan nice insanın pek de bir şey yapmadıkları görülmektedir. Böylelerinin kendilerine biçtikleri misyon, eleştiriciliğin ötesinde bir anlam taşımadığı sürece İslami olmak gibi bir iddialarının da içeriği zayıflamaktadır. İslam bir bütünlük ifade eder, en güzel örneğimiz peygamberin gösterdiği üzere, müslüman, hayatın bütün alanlarında İslami kimliği ile olmak zorundadır. Bu çerçevede eleştiri de, kenardan değil içerden olduğunda değerlidir, etkilidir.

Daha da önemlisi, eleştirilen yanlışın yerine doğru olanı önermek ve koymak gerekir yoksa, eleştiri hiç bir anlam ifade etmez.

Bu durumda, günümüzde bir hayli pirim yapan radikalizm eleştirilerini örnek olarak gösterebiliriz. “İyi güzel de kardeşim, ne öneriyorsun. ne yapılmalı” dediğiniz de söyleyecek pek bir şeyi olmayan nicelerinin her şeyi eleştirmelerinin en azından “eleştiri namusu” ile ilgisi olmasa gerektir.

Eleştiri yol gösterici olduğu sürece elbette değerlidir. İslami hareketin neredeyse bütün değerlerini, kazanımlarını inkar edici, gözardı edici bir yaklaşım sergileyenlerin çözüm önerileri yükselen değerler(!) çerçevesinde uzlaşmacı, eklektik yapılara omuz vermekten, onların kuyruğuna takılmaktan başka bir şey olmuyorsa öncelikle ilke ve ahlak sorunu akla gelmelidir.

Eleştiride esas alınan, referans kabul edilen kıstasın önemi de büyüktür. Toplumsal, siyasal ve daha birçok alanda İslami dönüşümü esas alan “hareketlerin”, “Neye göre eleştiri?” sorusuna verecekleri cevab konunun önemli bir boyutunu oluşturur.

Müslümanların Kur’an’ı merkeze alarak, onu esas telakki ederek eleştiride bulunmaları ile sosyolojik, ekonomik, vb. beşeri disiplinleri esas alarak eleştiri de bulunmaları farklıdır.

Bu durum netliğe kavuşturulmadığında söylenen ve söylenecek olanların önemi ve anlamı da yeterince ortaya çık sayacaktır. Eleştirinin değeri ve bağlayıcılığı onun Kur’an’ı merkeze alıp almaması ile anlam kazanır.

Eleştirinin önemi, nasıl ve neye göre yapılacağı, sorunlarından başka onun yapılacağı zamanın da önemli olduğunu söylemek gerekir. Daha açıkçası eleştiri gereken zamanda yapılmalıdır. Hatalar, yanlışlar biriktirilmemeli, vakit erkenken uyarı ve eleştiri yapılmalıdır. Yine mutlaka eleştiri yüzyüze yapılmalıdır. Zira ardından yapılan eleştirinin adının gıybet olacağı, onun da Kur’an’daki şu ayetlerle yasaklandığı unutulmamalıdır.

“…Muhakkak müminler kardeştir Kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki size rahmet edilsin. Ey inananlar bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin… Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın… Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrendiniz. O halde Allah’tan korkun, şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul eden çok merhamet edendir.” (49/10-12)

Müslüman olmak itidalli olmayı, adaletli olmayı, güvenilir ve doğru sözlü olmayı gerektirir. Müslümanın eleştirisi de bu meyanda şekillenmek durumundadır. Bir zamanlar olumlu bulunan kimilerinin, zamanla bir takım yanlışlıklar yapmaları onları eleştirmemizi, düzeltmeye çalışmamızı gerektirir. Ama bütünüyle gözardı etmeyi, yok saymayı gerektirmez. “Düşman olunan bir kavme karşı bile adaletli olmayı” emreden Kitabullah’ın onu yaşamlaştırmayı hedefleyen müntesiplerine yakışan da budur.

Özetle; sorumsuzca yapılmayan, gıybet ve gevezelik sınırlarına vardırılmayan kırıcı ve aşağılayıcı olmayan, İslam’ı yaşamayı ve yaşatmayı hedef alan her tür eleştiri değerlidir, önemlidir. Eleştirinin ciddiyeti alternatif ve çözüm olabilecek önerilerle anlam kazanır. Değeri ise, “bağlayıcı” olabilecek bir kaynaktan beslenmesi ile.. (Yılmaz Çakır) 

Haksöz Dergisi – Sayı: 56 – Kasım 95 Yöntem Tartışmaları

http://www.haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=1110

 

KONUYLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI İNCELEYİNİZ…

 

1) İlahi Kültürde Eleştiri Kültürü
2) İletişim Çatışmaları ve İletişimi Geliştirmenin Yolları
3) Niyet ve Bahane Kandırmacaları
4) Sorumsuzluk, İhmal, Bencillik ve Soyutlanma_Ka’b bin Malik
5) Bahaneler ve Mazeretler
6) Eleştirmek ve Eleştirilmek
7) Münafık, İkiyüzlü, Kararsız, İlkesiz ve Duyarsız Kimdir?
8) Münafıkların Özellikleri
9) Ahlak Odaklı Din, Allahlı Dindir
10) Dürüstlük Dinin Özüdür
11) Adanmış ve Aday İnsan
12) Kur’an’da İlahi Adalet İlkeleri
13) Soru Sormanın Yöntemi ve Adabı
14) Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm ve Konformizm
15) Ahlak, Adalet, Emek ve Sermaye
16) Kendimizi Kime Beğendirelim?

posted in AHLAK | 0 Comments

21st Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Post Modern Putperestlik

“Evren siparişlerinizi bekliyor… İsteyin ve olsun… Muhtaç olduğun güç beyninde mevcuttur. Zenginlik yaratmak ve istediğiniz herşeye kavuşmak artık çok kolay… Hayatın büyük sırrı: Çekim yasası…”

v

v

v

Eminim haftada birkaç saat televizyon izleyen, yolu kitapçıdan geçtiğinde içeri uğrayıp beş-on dakika vakit geçiren, her gün gazeteye şöyle bir göz atan yahut yeni çıkan dvd’lere merakı olan birine bu cümleler son derece tanıdık gelecektir. Lâkin, son günlerde kitapçılarda yeni çıkan ve çok satan kitap reyonlarında otuz tane kitap varsa yirmisi spiritüalist (ruhçu) öğretiyi konu alıyor. Ne garip ki vizyona giren filmler de böyle. Talk showlara katılıp bıdı bıdı konuşanlar da. Bir furyadır gidiyor; neye elimi atsam altından spiritüalist bir şeyler çıkıyor ve ben şaşkın bakışlarla durumu seyrediyorum.

Konformist biri değilim. Henüz spiritüalizmle ilgili pek bir şey bilinmezken, ben hakkında onlarca kitap okumuş, araştırma yapmış, bilgi edinmiş bu kitapların kendi içlerinde sınıflara ayrıldığını fark etmiştim. Detaya girip daha alt kategorilerden bahsetmek mümkün tabi ama kabaca, bu kitap ve filmleri insanlığa yeni dininin spiritüalizm olduğunu açık açık bildirenler ve/ veya spiritüalizm adı altında değil de başka bir ad altında çaktırmadan bu öğretiyi oluşturan öğeleri (örneğin reenkarnasyon, ruhlar alemi- spatyom, NLP vs.) yavaş yavaş aşılamayı hedefleyenler diye ayırabiliriz. Geçenlerde Google’ın yaptığı bir anketi dolduruyordum. Kişisel bilgiler arasında ‘religion’ (din) hanesi vardı. Listeden seçip, işaretliyorsunuz. Bir de ne göreyim ‘bizimki’ listede baş köşede yerini almış! Öğretinin “insanlığa yeni dini olarak empoze edilmeye” çalışıldığı görüşümü paranoyak bir komplo teorisi olarak görenlere duyrulur.

Uzun lafın kısası, bu öğretiyi oldukça derinlemesine bildiğimi söyleyebilirim. Pek hümanist, pek sevgi dolu gözükür; kardeşliği, eşitliği, birliği hedeflediğini anlatır da durur; kişiyi mest eder. Uzak doğu dinlerine atıflarda bulunur. Onlardan aldığı karma felsefesini, reenkarnasyonla harmanlar; sonra bunları derincene bir kapta karıştırıp içerisine aldığı kadar “evrim” ya da nam-ı diğer “tekamül”ü ekler. Kulak memesi kıvamına gelince ise durum içten içe değişmeye başlar. İnsanlar yavaştan “farkındalık” seviyesine ermiş ve erememiş daha alt boyut varlıkları olarak sınıflara ayrılmaya başlarlar. Farkındalık kazanmış olanlar pek çok kez enkarne olmuş, tekâmül bakımından üstün olan bir nevi üstün ırk’tır! Diğerleri ise hata yapabilir, adam öldürebilir, çalabilir, önüne gelenle one-night stand(1) yaşayıp hamile bırakabilir çünkü bu hayat okulunda daha alt sınıflardadırlar ve onlar da bir gün yeniden doğa doğa ablalarının ve abilerinin yüksek bilincine ulaşacaklardır. Tabi bu durumda ablalara ve abilere olgun bir tavırla susmak ve kardeşlerin düşe kalka büyümesini sabır ve sevgi ile, hiç müdahale etmeden, beklemek yakışır. Ama ama… hani bu öğreti eşitliği, kardeşliği, birliği hedefliyordu!? Elveda ahlâk kuralları!

Yüzyıllardır kılıktan kılığa girerek insanlığa musallat olan günümüze ise ruhçuluk adıyla gelmeyi seçen bu öğretinin bir diğer özelliği bilimsellik iddiasında bulunmaya bayılması ve bununla övünüp durmasıdır. Örneğin insanlığın evriminin (tekâmülünün) son basamaklarına yaklaştığını ileri sürer ve dolayısıyla artık dinlerin hükmünün kalktığını iddia eder. Tabi bunları çoğu zaman açık açık değil de, satır aralarında söylemeyi tercih eder. Hal böyle olunca bu öğretinin kurbanlarına “elveda Musevilik/ Hıristiyanlık/ İslam ve bu dinlerin öğretileri üzerine kurulu ahlak kuralları!” diyerek dinlerini terk etmek düşer.

Bilinçli Tasarım(2) karşısında evrimin gün geçtikçe kan kaybetmesinden olsa gerek, ruhçuluğun bu aralar kuantum fiziğini- felsefesini sahiplenmeyi de kendine görev bildiğini söylemeden edemeyeceğim. Spiritüalistler bu felsefeden yola çıkarak “Daha üst idraklara ulaşmak olası mı?” sorusuna “evet” derler. İşte bu soruya verilen “evet” yanıtı, her ne kadar son zamanlarda dünyayı kasıp kavursa ve beni insanlığın gidişatı hakkında endişelendirse de, temcit pilavını anımsatır. Nietzsche’nin “übermensch”(3) felsefesini bilmeyenlere afiyet olsun. Ben yine de bu bayatlamış, zehirleme ihtimali yüksek temcit pilavına kısaca değineceğim.

Gerek kitaplarıyla, gerek filmiyle estirdiği gizemli hava sayesinde son günlerin en popüler konularından biri haline gelen The Secret’ı (Sır) ele alalım. Kitaba göre insan çekim yasası gereğince tüm negatiflikleri de pozitiflikleri de kendi yaratırmış, olay düşünce ve beyin gücünde bitiyormuş, insan herşeye kadirmiş, isteyip de elde edemeyeceği hiçbir şey aslında yokmuş. Vay vay vay “Hallelujah”(4) diye bağırasım geldi gerçekten(!) ve ardından “Elveda kader inancı!” diye kala kaldım. Neymiş? insan aslında üstün bir varlıkmış… Neymiş? bizler kitabın yazarı Rhonda Byrne sayesinde aydınlanıyor, farkındalıktan farkındalığa koşuyor, insanın “übermensch” yani insanüstü gücünün sırrına erişiyormuşuz. Nietzsche’nin bu felsefeyi çağdaşı Darwin’in teorisinden etkilenerek geliştirdiğini ve Hitler’in de bu felsefeden etkilendiğini es geçmeyeyim ki temcit pilavından tadıp zehirlenmiş olanlar varsa konuyu, anahtar kelimeler aracılığı ile, daha derinlemesine araştırarak bünyede serum etkisi yaratabilsin. Konuya ilgi duyanlar internette arama motorlarında kapsamlı bir arama yaptırabilir yahut araştırmacı-yazar Aytunç Altındal’ın “Bilinmeyen Hitler” adlı kitabından faydalanabilirler.

Tekâmül konusuna geri dönecek olursak, tüm insanlığı kapsayan böyle bir “ruhsal evrim”e, gün geçtikçe yükselen bilince inanmadığımı açıkça belirteceğim. Tıpta ve bilimde birkaç ilerleme kaydedildi; var olanın üzerine yüz yıllardan beri her yeni nesil tarafından üç beş tuğla ilave edildi, elektrik, telefon icat edildi; her eve televizyon, internet girdi diye küstahlık ve haddini bilmezlik yapıp “Gölgelerin gücü adına, güç bende artık” diyemeyeceğim. Herhangi bir Shakespeare oyununu açın ve okuyun; 1500’lerde yazılmış olmasına rağmen üstadın karakterlerinde, çevrenizde olan herhangi biri ile aynı kibri, küstahlığı, kendini bilmezliği, merhametsizliği ve aynı sevgi doluluğu, şefkati, onurluluğu, alçak gönüllülüğü göreceksiniz. İnsanoğlu var oldukça kişilik özellikleri (ruh, öz) ve karşılaştığı olaylar karşısında gösterdiği tepkiler, yaptığı seçimler hep aynı kalacak; bu tepki ve seçimler ilahi yasalara göre iyi ya da kötü biri olduğunu gözler önüne sermeye devam edecek. İnsan var oldukça kıskanacak, sevecek, âşık olacak, hırslanacak, acıyacak, nefret edecek. Her şey özünde aynı ama sadece ve sadece tiyatro sahnesi, dekoru farklı olacak.

Şimdi her şeyi bir kenara bırakıyorum ve bir an için tüm insanlığı kapsayan gün geçtikçe yükselen bir bilincin (tekâmül) var olduğunu farz ediyorum. Bu bilinç gerçekten de yükseliyor mu, yoksa geriye doğru bir gidiş mi söz konusu? (Bilindiği üzere, bir şeyin tekâmül etmesi için gelişmesi, ileri doğru gitmesi, kalkınması, olgunlaşması gerek) Spiritüalistlere göre “Biz aslında insanüstü (tanrı benzeri) varlıklar olarak ilk kez varoluş gerçeğimizi çözmeye bu kadar yakınız. Hatta bu yakınlaşma sayesinde kimilerimiz Altınçağ’a geçiş yapabilecek… Çözmemize ramak kalan bu varoluş gerçeğine göre Yaratıcı tarafından belirlenen, bilinen kaderimiz yok çünkü çekim yasası sayesinde herşeye istediğimiz gibi yön verebiliriz. Yine var oluş prensibi gereği insan tekâmül ediyor ve herkesin bilinç boyutunun bir olması beklenemez; ahlaksızlıkların olması son derece doğal, hem zaten düalite prensibi gereği iyinin olması için kötüye ihtiyaç var, bu yüzden tüm ahlak kuralları görecelidir ve hem bu ahlak kurallarına vücut veren hem de insanı kulluk rütbesiyle yücelten dinlerin de miyadı dolmuştur.” Dinlere göre ise insan Yaratıcı’nın varlığını, birliğini kabul etmek, başka bir deyişle üzerindeki otoritenin varlığını onaylamak zorundadır. Böylelikle insan, doğum, yaşam ve ölüm karşısında kendi âcizliğinin bilincine varacak ve elinde aslında Yaradanı’nın kendine verdiği değerden başka hiçbir şey olmadığını, bu değer olmasa sonsuz evrende bir kum tanesi kadar değeri olmadığını görecek; şükredecek ve dolayısıyla kibirden uzaklaşacak; kardeşlik duygusu ve ilahi yasalar karşısında eşit olmanın getirdiği insanlar arası eşitlik duygusu işte o zaman vücut bulacaktır. Kabaca bir benzetme yapmak gerekirse, dinlere göre Yaradan ve Yaratılan arasındaki ilişkiyi ressam ve resim arasındaki ilişkiye benzetebiliriz. Resmin var olması tamamen ressama bağlıdır. İsterse resim yapar, isterse yaptığı resmi bozar, isterse çöpe atar. Dilediğini çizer, dilediği renkleri kullanır. Ressam resmin sahibidir, resimden bağımsızdır ve resim üzerindeki gerçek söz sahibidir. Oysa günümüzdeki adıyla spiritüalizm ve yüz yıllardır farklı isimlerle varlığını sürdürmüş olan türevleri tüm evreni Tanrı kabul eder ve insanı da evrenle bir bütün olarak görür; başka bir deyişle ressamı resim olarak algılar. Böylelikle panteist- pagan bir bakış açısı sergileyerek otoritenin varlığını reddeder. Paganizm(5) ilkel bir dindir ve özünde tüm ‘hak’ dinler paganizm ve türevleri ile mücadele etmek için gelmiştir. Keşiflerden keşiflere koşan, teknoloji çağında yaşayan, insanüstü bir varlık olma yolunda ilerleyen (!), evriminin son kademelerine yaklaşmış(!), Altınçağ’a geçiş yapmasına ramak kalan (!) insan evladına yakışan varlığı binlerce yıl öncesine dayanan bu inanç şekli midir? Tek Tanrı inancından çok tanrılı pagan inançlarına geçmek ruhçuların var olduğunu iddia ettikleri tekâmül kavramıyla ne kadar uyuşmaktadır? Elveda tek Tanrı inancı; hoşgeldin panteizm, paganizm, politeizm(6), post-modern putperestlik(!!!)…ve bunların maskeli baloya gitmek üzere süslenmiş püslenmiş harmanı: SPIRITUALIZM…

Barışa, huzura, kardeşliğe, sevgiye mi hasret kalmışız? Bırakın Allah aşkına böyle “eğreti”lerle hızla akıp giden vaktinizi boşa harcamayı; sokakta mendil satan çocuğun başını okşayıp, çorba ısmarlayın, yokuşu çıkarken nefes nefese kalan yaşlı teyzeyi arabanıza davet edin, kimsesiz çocuklar yurdunda çocuklarla saklambaç oynayın, eşinizi mutlu etmek için sürpriz kahvaltı hazırlayın, annenize sımsıkı sarılıp, onu sevdiğinizi söyleyin.

Unutmayın:(7)


Rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır.”


1. one-night stand: tek gecelik ilişki
2. Bilinçli Tasarım: Akıllı Tasarım diye de adlandırılmaktadır. (Intelligent design) Evrim teorisine alternatif olarak geliştirilen, “indirgenemez karmaşıklık” ilkesine dayanan bilimsel bir teoridir. Michael J. Behe teorinin mimarları arasındadır.
3. übermensch: üst/üstün insan
4. hallelujah: Hıristiyanlıkta bir nevi tekbir ve kiliselerde hep söylenen bir ilahi ismi.
5. paganizm: dinsel literatürde “putperestlik” olarak tanımlanır. Paganizme mensup kişi için kullanılabilecek pagan veya İslam terminolojisindeki müşrik yani “Tanrı’dan başkasına tapan” terimine denktir.
6. politeizm: monoteizmin yani tek tanrıcılığın karşıtı, çok tanrıcılık.
7. S. M Power’ın bir sözü. (
Yeşim M.)

http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=59339

posted in MITOLOJİ | Yorumlar kapalı

19th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Havuç

Polis düzgün görünüşlü sürücüyü durdurdu, “Tebrik ederim,” dedi, “trafik kurallarına uyan iyi bir sürücü olduğunuz içintam yüz bin dolar kazandınız. bu parayla ne yapmak istersiniz?” “Sanırım ilk işim bir sürücü ehliyeti almak olur.” “Aman Allahım, yoksa sizin ehliyetiniz yok mu?”
“Siz ona bakmayın memur bey,” dedi sürücünün yanında oturan kadın, “sarhoş olduğu zaman böyle saçmalar işte.” “Nee, bir de sarhoş musunuz yoksa?”
“Aman efendim, yanlış anladınız,” dedi arka koltukta oturan, “sarhoş filan değil arkadaşımız. Yalnız demin bir banka soyduk, kaçma kovalamaca pek heyecanlı oldu. O olayın etkisiyle böyle zırvalıyor, siz kusuruna bakmayın.”

Polis, ‘Dur bakalım daha neler göreceğiz,’ diye düşünürken arabanın bagajından bir kafa uzandı: “Yahu hâlâ sınırı geçmedik mi?” İnsanları eğitmenin iki temel yolu vardır: Ödül ve ceza. Buna günlük dilde ‘havuç ve sopa’ da denir. Otoriter toplumlar ve insanlar sopayı pek sever. Demokratik olanlarda havucu kullanma eğilimi ağır basar.

Doğrusu biz biraz fazla sopasever bir toplumuz. Hemen herkesin elinde bir sopa, gücü gücü yetene girişiyor. Polis sopalı, öğretmen sopalı, baba sopalı, ana sopalı, herkes elindeki sopayı bir aşağıdakinin kafasına pata küte indirip durmada.
Ödüle fazla itibar etmiyoruz. İnsanlara yaşarken hakkını vermeyip, öldükten sonra haklarında uzun nutuklar düzüp, ödüller koyuyoruz. Oysa iyi bir iş yapana hakkını yaşarken vermekten daha özendirici ne olabilir ki. Ödül denince en başarılı uygulamamız birbirimize plaketler verip boş nutuklar atmak. Ödüllendirdiğimiz zaman da genellikle yanlış kişileri ödüllendirmeyi beceriyoruz. Hiç hakkı olmayan kişiler bakan oluyor, milletvekili olup yaylalarda havaya kurşun sıkıyor. Birini ‘yılın ihracatçısı’ seçiyoruz, sonra adamın kaçakçı olduğu anlaşılıyor. Fahri hukuk profesörü ilan ettiğimiz zat, hukuku çiğnemede üstat olduğunu kanıtlıyor. ‘Gel aile fotoğrafında yer al, şanın şöhretin artsın,’ diyoruz, adamların hepsi banka soymaktan, usulsüz iş çevirmekten yasayla başı derde giriyor. ‘Al sana milyonlarca dolar, yatırım yap,’ diyorsunuz, paracıklar gidiyor, bir daha geri gelmiyor. Ceza verme işinde çok başarılıyız. Ama ödüllendirmede aynı başarıyı gösterdiğimiz söylenemez.

Oysa uygarlığın bir boyutu da bu değil midir, cezayı ve ödülü yerli yerinde, hakkıyla kullanmak? Öyküdeki polisin durumuna düşmemek? (Radikal-09/05/2001 Türker Alkan) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=1970&tarih=09/05/2001

posted in GÜNCEL | 0 Comments

17th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ŞİFA VE HASAİS’İN ÇİZDİĞİ PEYGAMBER PORTRESİ

Haberlerdeki müteşabih sembollerin yüceltmeci mantığa tahvili:

“ Peygamber S.A.V. İsra geçesi Burak, koşumlu ve eğerli olarak getirildi. (Burak) onu bindirmemek için huysuzlandı. Cebrail ona dedi ki: Sen bunu Muhammed’e karşı mı yapıyorsun? Oysaki Allah katında ondan değerli biri sana binmemiştir. Dedi ki: Ter boşandı.” (Şifa 1-13, ayrıca Tirmizi 3146,5-301)

Rivayetin sonundaki sorunlu cümle bir yana, sadece Resulullah’ın görüp anlatacağı çok özel bir ‘müşahede’ olan İsra Gecesi, bu rivayette kamuoyunun gözünün önünde olmuş bir olay gibi üçüncü ağızdan anlatılıyor; üstelik “Resulullah buyurdu ki” girişine bile gerek duyulmadan. Böylesine ‘müteşabih’ bir müşahedenin sembolik dili, ‘koşum’ ve ‘eğer’e indirgenerek çözülüyor. Bu haberin bir başka varyantında Resulullah Hz. Cebrail’in terkisine binmiş olarak resmediliyor. Oysa, bundan çok daha sahih Aişe haberinde Resulullah’ın Cebrail’i yerle gök arasını doldurmuş bir biçimde gördüğü haber verilmişti. Aynı haberden, Kur’an’da Hz.Peygamber’in gördüğü belirtilen “büyük/ olağanüstü/ muhteşem ayeti”in Hz. Cebrail olduğunu öğrenmiştik. Ama bu haber, Hz. Aişe haberinin aksine Hz. Cebrail’e Kur’an’ın atfettiği ihtişam ve olağanüstülüğün binde birini bile atfetmiyor. Hz. Peygamberi terkisine alan bir ‘süvari’ tasavvuru, o kadar.

Niçin bu olayı en sahih bir biçimde resmeden tutarlı ve sahih bir rivayet yerine bu haber tercih edilmiş derseniz alçağınız tek cevap vardır: Miraç konusunda hem dirayet hem rivayet açısından sıhhat derecesi bundan kat kat üstün haberler, aşırı yüceltmeci aklı destekleyecek bir malzeme sunmadığı için.

Buraklı bir haber de Hasais’ten: Süyuti bölüme şu başlığı uygun görmüş: “Adem alem-i melekuttayken ezanın zikredildiğine dair bab”

“ Bezzar Ali’den tahric etti: Dedi ki: “Allah, Elçisi’ne ezanı öğretmek istediğinde, Cebrail adına Burak denilen bir hayvan ile geldi. (Peygamber) ona binmek isteyince (hayvan) onu bindirmemek için huysuzlandı. Cebrail ona dedi ki : sakin ol, vallahi Allah katındaki değeri Muhammed’den daha büyük bir kul sana binmedi. Bunun üzerine ona bindi ve en sonunda bir perdenin önüne kadar geldiler. Rahman’a yaklaştı, ne ki o ancak böyle olabiliyordu. Perdenin ardından bir melek çıktı ve “Allahu ekber Allahu ekber” dedi. Perdenin ardından denildi ki: Kulum doğru söyledi Ben en büyüğüm Ben en büyüğüm. Melek dedi ki: Eşhedüellailahe illallah Eşhedüellailahe illallah” (Hasais, 1-8 Hz. Cebrail’i de diyaloğa sokan farklı bir varyantı için bkz. Zeylei, Nasbu’r-Raye 1-260)

Konusu, zemini, zamanı ayrı olmasına rağmen Burak’ın ‘huysuzlanıp’ bindirmemesi aynı kelimelerle ifade edilmiş. Anlaşılıyor ki, haberin kendisinden üretildiği ‘çekirdek’ burası.

Hepimiz ezanın nasıl teşri kılındığını bildiğimizi sanıyoruz. Sahih haberler bize, ibadet vaktini haber verecek bir sembol arayışı ve alternatiflerin tartışılmasının ardından ezanın sahebeden bazılarının birbiriyle uyuşan rüyalarının Hz. Peygambere haber vermeleri üzerine teşri kılındığını tereddüde mahal bırakmayacak şekilde naklediyorlar. Sırf bu haberi içeren bir başlık altında bu haberi aktaran Süyuti de biliyor. Hatta bizim bilmediğimiz ayrıntıları dahi biliyor. Peki neden bile bile bu haberi “Resulullah’a has özellikler”i beyan etme iddiasındaki bir eserde, Resulullah’ın büyüklüğüne delil olarak sunuyor ?

İşte burada aşırı yüceltici aklın sarsılmaz otoritesiyle karşılaşıyoruz. Resulullah’ın Allah’ın tanıttığı siretiyle yetinmeyip, daha şaşaalı bir portresini elde edebilmek için çürük dallardan merdiven kurmak… Belki bunu cesaretlendiren en büyük saik ize zayıf ve çürük de olsa rivayetin sultası. Bu sulta, en zayıf rivayet en sağlam muhakemeden efdaldir yaklaşımına zemin sağlıyor. Bunun sonucunda Resulullahın karizmasına bir nevi katkıda bulunulmuş oluyor belki ama, bu arada kaynayıp giden örneklik misyonu oluyor ve Resulullah, makulün ve masnusun konusu olmaktan çıkartılıp mahsusun konusu oluyor.

 

HZ. PEYGAMBERİ’İN BEDENİ ATIKLARININ AŞIRI YÜCELTMEYE KONU EDİLMESİ

Aşırı yüceltmenin en tipik örneklerinin, Resulullah’ın beşeri nitelikleri üzerinden verildiğini görüyoruz. Bu tür rivayetler, Hz. Peygamberin beşerliğine Kur’an’dan yapılan vurgunun etkisini sıfırlayıcı bir işlev görüyor. Adeta Kur’an’la ilan edilmemiş bir zıtlaşma, bir polemik kokusu hissediliyor. Kur’an, “ De ki: Ben, sadece ve sadece sizin gibi bir beşerim, ne ki bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor” (18-20) gerçeğinde ısrar ederken, aşırı yüceltmeci mantık, bu ayetin anlamını tersine çevirme da dahil, her türlü beşeri vasfa bir olağanüstülük katmak hususunda Kur’an’la yarışıyor.

Hz. Peygamber, A’lam, Şemail, Delail, Hasais ve Hilyelerde, ahlakından ve vahyi hayata dönüştürme sorumluluğunu ifa etme çabasından çok, olağanüstüleştirilmiş beşeri nitelikleriyle öne çıkarılıyor. Mesela teriyle:

“Resulullah S.A.V. Enes’in evinde uyudu ve terledi. Enes’in annesi bir bardak getirdi ve terini bir bardağa topladı. Resulullah bunu ne yapacağını sorduğunda, o dedi ki: Kokumuzun içine katacağım; çünkü o kokuların en güzeli.” (Şifa 63)

Buhari, kendi ictihadına göre sahih kabul etmediği bu haberi Sahih’ine almamış, ama Tarih’ine almış. Fakat Müslim bu haberi kendi ictihadınca sahih kabul etmiş ve Sahih’ine almış.(Müslim,4-1815) daha bir çok hadis derlemecisi de mecmualarına bu hadisi almışlar. Biz, yaşanmış olduğunu varsayarak olayı tahlile tabi tutarsak, bu olayın Resulullah’ın teriyle ilgili değil, ona bakış açısıyla ilgili bir tavır olduğunu anlarız. Bu tavır, sahabenin seçkinlerinin onayladığı bir tavır mıdır? Elbetteki hayır. Öyle olsaydı, aynı şey,Hz. Peygamberin her gece yanlarında yattığı eşlerinden, kızı Fatıma’dan, damadı Ali ve diğerlerinden rivayet edilirdi.

Müslim’in rivayetinde, Resulullah’ın Ümmü Süleym’in bu davranışına nasıl tepki verdiği zikredilmiyor. Fakat Beyhaki rivayetinde “güldüğü” dile getiriliyor.(Beyhaki) Resulullahın bir şeye gülmesinin ne anlama geldiği üzerinde uzun uzadıya yorumlara girişecek değiliz. Fakat insani bir tepki olan gülmenin her zaman onaylamak olmadığını, İnsanoğlu’nun “gülünç” bulduğu şeylere güldüğünü bilmeyen yoktur.

Asıl mesele, bu haberlerden yola çıkılarak üretilen diğer haberlerdir. Çünkü olay Hz. Peygamber’in terinin olağanüstüleştirilmesi sınırında durmamış, büyük abdesti de aynı kategoriye dahil edilmiştir.

Hz. Aişe Peygamber S.A.V sordu: “ Sen heladan geliyorsun, senden geride rahatsız edici bir şey göremiyoruz. Dedi ki: Ey Aişe, bilmiyor musun ki yeryüzü peygamberlerden çıkan atıkları yutar, onlardan hiçbir şey görünmez.” (Şifa 1-63) Bu haberin, sahihi ve zayıfıyla hiçbir hadis mecmuasında yer almadığını sanırım tahmin etmişsinizdir.

Yukarıda benzer bir rivayeti Süyuti, İdrarının ve Dışkısının Mucize Olduğuna Dair Bab başlığı altında nakleder: Beyhaki, Hüseyin b. Ulvan yoluyla, Hişam b.Urve’den, o babasından, o da Aişe’den; “Peygamber tuvalete çıktığı zaman, onun hemen ardından bende girerdim ve geride bir şey göremezdim. Yalnızca burnuma güzel bir koku gelirdi. Bunu kendisine söylediğimde, şöyle dedi: Ya, sen bilmez misin ki bizim fiziki varlığımız, cennet ehlinin ruhları üzere karılmıştır. Ondan çıkan her şeyi, yeryüzü yutuverir.” (et-Tuleydi, Hasis’teki uydurma hadisler listesinde bu hadise de yer verir)

Süyuti bu rivayeti nakleden Beyhaki’nin, rivayete yönelik eleştirisini verir önce: “Beyhaki dedi ki: Bu hadis, İbn Ulvan’ın uydurmalarından biridir.” Bunun ardından, Beyhakie’yi bu yargısından dolayı şöyle eleştirir: “Kesinlikle hayır, onun dediği gibi değil, bu hadis başka bir silsileyle daha rivayet ediliyor.” Ardından İbn Sa’d’ın buna benzer rivayetini nakleder.(el-Hasais 1-70)

Hz. Peygamberi övmeyi ve tanıtmayı yukarıdaki ter hadisinden başladığınızda, geleceğiniz noktanın burası olması gayet doğaldır. Bu haberler ulemamız nezdinde sadece “senet zinciri açısından” tartışma konusu edilmişlerdir. Fakat Allah’ın tabii ve fıtri yasaları açısından tartışma konusu dahi edilmemişlerdir. Bu bir anlama problemidir ve bu probleme ilişkin yaşanmış olayları bir problem olarak değil de bir iftihar olarak sunduğunuz zaman, netice bu olur. Çünkü tasavvurun istikamet açısı yanlış tesbit edildiğinde, yol aldıkça hakikatle arası daha da açılacaktır. Bu anlayış, sadece Resulullah’ı anlama sorunu olarak kalmamış, ayna zamanda Resulullah’ın varisleri olduğu düşünülen insanlara kadar yaygınlaştırılmıştır ki, bu zaten beklenen bir neticedir. Anadolu’da bizzat birden fazla örneğini bildiğim şeyhinin atıklarını temiz ve tedavi edici olarak gören cahil insanların problemi de yine aynı problem değil midir?

Basit bir gerçek var; Resulullah’ın tuvaletten sonra abdest aldığı gerçeği. Necis olmayan bir şey abdest de bozmaz. Kaldı ki, bu onu diğer insanlardan ayıran bir özellik olsaydı, tıpkı uyuyup uyandıktan sonra abdest almasına gerek olmadan namaz kıldığı gibi ihtiyaç giderdikten sonra da abdestte gerek duymazdı.

 

IRKİ VE BEŞERİ NİTELİKLERİNİN AŞIRI YÜCELTMEYE KONU EDİLMESİ

PEYGAMBERİMİZİ IRKÇI GÖSTEREN HADİS

“PEYGAMBERLERİN SONUNCUSUDUR” AYETİNE AYKIRI HADİSLER

Kur’an, Hz. Peygamber’in kendi benliğinde sorduğu “Neden ben?” sorusuna ve bunun zımnında sorulacak tüm “Neden o seçildi?” sorularına adeta cevap olara der ki: “Çünkü sen, muhteşem bir ahlaka sahipsin”. Bu bir yaklaşımdır ve Resulullah’ın farklılığını, onun ahlak ve karakterine, tavır ve davranışına dayandıran ilahi bir yaklaşımdır. Peki, geleneksel peygamber tasavvurunda, Resulullah’ın özellik ve örnekliğinin ahlak ve karakterinde aranması gerektiğine işaret eden bu ilahi yaklaşımın yerini ne almıştır? Elbette onun kesinlikle üretilemeyecek olan, iradesinin dışında gerçekleşen fiziki ya da kabilevi nitelikleri!

“Beyhaki, Tabarani, Ebu Nuaym İbn Ömer’den: Resulullah buyurdu ki: Allah varlığı yarattığında yaratıklar arasında Ademoğlunu seçti, Ademoğulları içerisinde Arab’ı seçti, Arab’dan Mudar’ı seçti, Mudar’dan Kureyş’i seçti, Kureyş’ten Haşimoğullarını seçti, beni de Haşimoğulları arasından seçti; o halde ben hayırlı başlangıçtan çıkan hayırlı sonucum.” (Şifa, 1-83, Hasais, 1-38)

Hz. Peygamber’in bu konunun girişinde dile getirdiğimiz o engin tevazuuyla taban tabana zıt olan bu haber, onun ırkçılığı ve kabileciliği çağrıştıran her kokudan nefret eden anlayışına da aykırı değil mi? Arab’ın Acem’e üstün olmadığını, üstünlüğün yalnızca takvada olduğunu söylememiş miydi? Bu sonuncusu, Kur’an’ın bu konudaki yaklaşımının Peygamber diliyle ifadesinden başka bir şey değildir.

Bir de bu haberin Taberani’nin naklinde yer alan “Arab’ı seven beni sevmiş olur ve bana onların en sevimlisi de odur; Arab’a buğzeden bana buğzetmiş olur, onlar içerisinde buğza en layık odur” varyantı var ki, ancak o kadar olur.

Haberin senet ve metin kritiği bir yana, Resulullah’ın Kur’an tarafından örnek gösterilen nitelikleri arasına, yukarıdaki haberde sayılanların hiçbiri girebilirmi, gerçekte Resulullah’ı Cahiliyye’nin reddedilmiş “kabileci” mantığıyla tanıtmak, gerçekte onun “ ayaklarımın altında kalmıştır” dediği bir mantığın değirmenine su taşımak değimli dir.

Bu kavim-kabileye dayalı yüceltme bu noktada kalmaz. İşte Kureyş’e nur yağdıran haber: “İbn Ebi Ömer el-Adeni Müsned’inde İbn Abbas’tan nakletti: Adem yaratılmazdan iki bin yıl önce Kureyş Allah’ın iki eli arasındaki bir nurdu. Bu nur tesbih ediyordu ve melekler de bu nurun tesbihini tekrarlıyordu. En sonunda Allah Adem’i yarattı ve bu nuru Adem’in sulbüne yerleştirdi. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem dedi ki: Allah beni Adem’in sulbünde yeryüzüne indirdi ve oradan Nuh’un sulbüne, oradan İbrahim’in sulbüne taşıdı…” (Hasis,1-39. Et-Tuleydi, bu haberi Hasais’teki uydurma hadisler listesine almıştır.S.15)

“Arab’ın en şereflisi” ünvanıyla anmak Resulullah’ın takvasından aldığı insanlık ufku olma şerefine hiçbir şey katmazdı ama, eş-Şifa yazarı bu ‘payeyi’ Resulullah’ın özellikleri arasında zikretmekte bir beis görmemiş (Kadı Iyaz, 1-81)

Süyuti, yukarıdaki yaklaşımı isimlere kadar yayan rivayetleri almakta tereddüt etmez. Mesela, Raşit ve mürşit halifeler, üstelik göreve geliş sırasıyla geçmiş mukaddes kitaplarda yer almaktadır.(Hasais, 1-30,31) Rivayetin üretilme amacı anlaşılmaktadır: Tartışılan hilafet sırasının, önceden yazılmış ve değiştirilemeyecek bir ‘kader’ olduğunu söyleyerek tartışmayı bitirmek. Dahası da var. Kapsama adil olan Ömer b.Abdülaziz de girer; hem de tipik İsrailiyyat rivayetleri üslubuyla: “Abdullah b.Ahmed Zevaidi’z-Zühd’de Hişam b.Halid er-Rib’iden : “Ben Tevrat’ta, gök ve yerlerin Ömer b.Abdülaziz’in ölümüne kırk yıl ağladıklarını okudum.” (Hasais, 1/33)

Dahası ilgin olanı, Süyuti’nin İbn Mace’den aktardığı şu rivayettir. “ Resulullah s.a.v., oğlu İbrahim vefat edince, onun namazını kıldı ve buyurdu ki : Kuşkusuz o cennette emzirilecektir. Eğer yaşasaydı sıddik ve peygamber olacaktı. (Hasais,2-265 Aynı rivayet İbn Asakir ve İbn Sa’d tarafından da nakledilmiştir.)

Üs seçkin sahabeye atfen aktarılan bu rivayet, tek başına “rivayetin otoritesi” konusu için kitaplık çapta bir konu teşkil etmektedir. Bu rivayet karşısında hadis ulemasının, nasıl iki arada bir derede kaldıklarının resmini, Acluni’nin satırlarında açık ve net görebiliyoruz. Söz konusu satırlarda önce Nevevi’nin şaşkınlığı aktarılır: “Geçersizdir, gayp hakkında konuşmaya cür’ettir, ölçüsüzlüktür, büyük bir atılganlıktır!” Ardından, İbn Abdi’l-Berr, ihtiyatlı bir dille aynı habere şöyle itiraz eder: “ Bu nedir, ben de akıl erdiremedim? Nuh aleyhisselamın oğlu da peygamber değildi. Oysaki, eğer peygamberden her doğan peygamber olsaydı Nuh’un oğlu da peygamber olurdu!” İbn Hacer bu itiraza itiraz eder ve “ Bu tavır şaşkınlık vericidir, oysaki Hz.Peygamber’in oğlu İbrahim hakkındaki bu görüş, hepsi de sahabe olan üç kişiden gelmiştir” der. El-Mekki, Süyuti’nin “Sahihtir” dediğini naklediyor ve haberin Ali b. Ebi Talib’e nisbet edilen bir varyantını veriyor. Ebu Davud’un naklettiği konuyla ilgili bir haberde Resulullah’ın oğlu İbrahim’in cenaze namazını kılmadan gömdüğü rivayet ediliyor. Zerkaşi, bu rivayeti şöyle gerekçelendiriyor. “Nasıl ki şehitlerin şehitlik fazileti sebebiyle cenaze nazmı kılınmazsa, İbrahim’de, babasının faziletinden dolayı cenaze namazı kılınmaktan müstağnidir. Şu da olabilir: Bir paygamber, bir başka peygamber üzerine namaz kılmaz….(Keşfu’l-Hafa, 2/204-205)

Evet, Acluni’nin verdiği bilgiler böyle uzayıp gidiyor. Fakat, asıl şaşkınlık verici olan şey, bu tartışmaların ekseninde bu haberi kökten reddeden Ahzab 40. ayetin yer alması, hatta müellif dışında, diğerlerinin değinmemesidir. Üretenlerin niyetini bilemem, fakat bunu tahric edenler, nakledenler, Kur’an’ın Hz. Peygamber için “ peygamberin sonuncusu” dediğini elbette biliyorlar. Geriye, Kur’an’la açıkça çelişen bu sözün hala kitaplarda delil olarak yer almasının bir tek gerekçesi kalıyor; o da, bir rivayet olması. Bu, onun koruma zırhına bürünerek varlığını sürdürmesine yetiyor. Ve böylesi bir rivayet, Hz. Peygamber’in kendine has ayrıcalığı olarak takdim edilebiliyor. Bu tür bir rivayetin, günümüzün yalancı peygamberleri elinde sahte iddialarını meşrulaştırıcı bir delil olarak kullanılmaması için hiçbir neden yok.

Bir tasavvurun, Hz. Peygamberin “özellik” ve “yüceliğini”, onun getirdiği mesaj ve o mesajı hayata dönüştüren iman, ahlak, kavrayış, derin düşünme yeteneği ve onları pratize etmedeki muhteşem yaklaşımıyla açıklamak dururken, onun fiziğinde aramaya başlaması elbette bir anlama problemidir. Bu tasavvura sahip olanın, sahihinin sakimine, hakikatin efsaneye karıştığı birtakım rivayetlere bel bağlamaktan başka çaresi yoktur.

İşte birkaç örnek: Resulullah güreşte bir numaraydı.(Keşfu’l-Hafa 2/204-205) Koşuda bir numaraydı. (Şifa, 1/69) peygamberlik vasıflarından olan belağat dışında ki o müsellem bir hakikattir dil ve dilin diyalektlerini bilmede bir numaraydı.(Age 1/70.) Gözleri herkesten ayrı olarak gece de gündüz gibi görürdü.(Hasais 1/61) Bir yere oturduğu zaman omuzları herkesin omuzlarından yukarıda olurdu.( Age,1/68) Süyuti’nin bu örneği veriş tarzı daha farklıdır: Resululullah ne aşırı uzun boylu ne de kısa boyluydu. O orta boylu olmasına rağmen iki uzun boylunun arasında yürüdüğü zaman onlardan uzun görünürdü.(Hasais,1/68) Gölgesi yoktu yere düşmezdi.(Şifa,1/68) Buhari ve Müslim’in içtihatlarına göre sahih senetli bir haberde Resulullah kendisi için dört isim saydığı halde, Süyuti’nin nakline göre bin ismi vardı.(Age,1/77) Sinek konmazdı.(Age, 1/67) Süyuti, öylesine kendisini konuya adapte etmiş ki, kitabında Resulullahın elinin “soğuk” olduğunu söyleyen rivayeti de “sert” olduğunu söyleyen rivayeti de Allah Resululunun “eşsiz özellikleri” arasına almakta tereddüt etmemiş.(Hasais,1/74-76) Daha ilgincini Şifa sahibi yapmış; Resulullahın avurdunun/ağzının geniş olduğu rivayetini onun “eşsiz özellikleri” arasında kitabına almıştır. Bunu yaparken, Bedevi Arap aklının “avurdu geniş olmayı bir övgü vesilesi saydığını” de eklemeyi ihmal etmemiştir.(Şifa,1/163) İşte bizim de vurgulamaya çalıştığımız nokta burasıdır.

“Hz. Aişe’nin fotoğrafı” meselesi, çok daha ilginç. Süyuti aktarıyor: Ebu Ya’la ve Bezzar’ın İbn Ömer el-Adeni’den naklettiği, Hakim’in “Sahihtir” dediği habere göre Aişe dedi ki: “Resulullah benimle evlenmemişti. Ne zaman ki Cebrail benim suretimi ona getirdi, o da benimle evlendi.”(Hasais,1/181) Bu haberi nakledenler, Resulullah’in aile dostu olduğunu bilmiyorlar mı? Resulullahın Hz. Aişe’yi görmediği nasıl düşünülebilir?

Bu örneklerin ardından şu soru daha bir önem arz ediyor. Neden, Hz.Peygamber’in en beşeri yanlarını dahi olağanüstüleştirmek için olağanüstü bir çaba sarfediliyor? Bu sorunun cevabı, “Arap aklı”nda saklıdır. Bu akıl, olayları, çölün kumları gibi algılar; yan yana birbirinden kopuk, düzensiz. Bu akıl, kelama “cevher-i fert” (atomcu) ve “imkan” (zorunsuzluk ve nedensizlik) olarak yansıdı. Cevher-i fert nazariyesi, olaylar arasında zorunlu bir bağlantı olmadığı, sebep-sonuç ilişkisinin bulunmadığı neticesine götürüyordu. İmkan teorisi ise, evrende ve olaylarda yasaların, kurulların, ilkelerin ve illetlerin belirleyici olmadığı sonucuna götürüyordu. Bu bakış açısı nedeniyle Şifa sahibi “Dokunduğu eşyanın özünün onun için değiştirilmesi hakkındadır” gibi bir başlık koyabiliyordu.(Şifa,1/330)

Eş’ari kelamının dilinde cevher-i fert ve imkan teorileri, “Eşyanın tabiatı yoktur”a kadar gelip dayanmıştı. Mesela yakma, ateşin tabiatında var olan bir şey değildir, o anda yaratılan bir şeydir; soğukluk karın tabiatında olan bir şey değildir,siz elinizi kara değdirdiğiniz anda soğukluk yaratılır, diyorlardı. Eşyanın tabiatı yoksa, kanunun ve nizamın da yoktu. Bu akıl, işte yukarıdaki gibi “her şey mümkün” diyen ve hiçbir varlık yasası tanımayan bir noktada karar aldı. Hz. Peygamber’i de bu akılla tasvir ve tarif etmeye kalkınca, yukarıda tanımlandığı gibi hiçbir yaratılış kanunu, hiçbir sebep-sonuç ilişkisi tanımayan rivayetler sorgulanmadan aynen kabul edildi. Oysa Kur’an muhataplarını “karanlıktan aydınlığa çağırıyor”(14.5) ve “Allah’ın sünnetinde/yasasında bir değişme olmayacağını” (35.43) söylüyordu.

 

CİNSELLİĞİN AŞIRI YÜCELTMEYE KONU EDİLMESİ

Hz. Peygamber’in cinsel hayatının aşırı yüceltmeye konu edilmesi, gerçekten ilginç bir manzara ortaya çıkardı. Bu bahsin merkezinde, Şifa sahibinin İbn Abbas’a nisbetle aktardığı şu haber yer alıyordu: “Bu ümmetin en faziletlisi, hanımı en çok olandır.”( Şifa,1/87) Müellifimiz, Kur’an’ın Hz. Yahya hakkında kullandığı hasuran ve yine Hz. İsa hakkında kullandığı vecihen nitelemeleri “bekarlık” anlamında alarak, Yahya Peygamber örneğinin yukarıdaki anlayışı boşa çıkardığı sonucuna varmıştır.O zaman bu engel bir şekilde kaldırılmalıydı. Müellif polemiğe girerek bu kez Hz.Yahya’nın erkeklikten yoksun olup olmadığı rivayetlerine sözü getirir. Bunun bir eksiklik ve kusur olduğunu ifade eden müfessirlerin görüşünde karar kılar.(Şifa1/88)

Fakat, yine de cinsellikten Resulullah’a bir fazilet çıkarmaya kararlıdır. Resulullah’ın evlenmesini, evlenmeyen Hz. İsa ve Yahya peygamberler karşısında daha faziletli olduğunu delil getirdikten sonra, Hz. Enes’ten nakledilen, bir günde on bir zevcesini dolaştığı rivayetini aktarır. Gündeme bu kez, “Resulullahın nikahı altında aynı anda on bir hanım birden hiç bulundu mu?” sorusu gelir. Fakat sayıyı dokuza indiren aynı türden bir başka rivayet olan, Selma rivayeti imdada yetişir. Bu arada, Resulullahın erkeklik gücü hakkında sahabenin kendi arasında yaptığı tahminler aktarılır: “Nesai’den : Enes dedi ki: Biz kendi aramızda Resululahın otuz erkeğin cinsel gücüne sahip olduğundan söz ederdik.” Tavus’tan bir başka rivayet daha yüksek bir rakam telaffuz eder: “Aleyhissalatu vesselama kırk erkeğin cinsel gücü bahsedilmiştir.” Bu erkeklik gücünün kaynağı problemi de şöyle halledilmiştir. “Cebrail bana bir tencereyle geldi. Ondan yedim; bunun üzerine bana kırk erkek gücü verildi.”(Hasais) Söz buradan cennette erkeklerin gücüne getirilir. Ebu Nuaym’in Hilye’sinde her cennet erkeğinin kırk erkek gücüne sahip olacağı nakledilir. Tirmizi’deki rivayette telaffuz edilen rakam çok daha yüksektir. “Her cennet erkeğinin gücü yetmiş, hatta yüz erkek gücüne bedeldir.” (Şifa,1/90)

Modern hadis araştırmalarında “polemik türü rivayetler” kategorisinde değerlendirilen bütün bu spekülatif nakillerin ve onlara dayanılarak yapılan tartışmanın bir tek amacı vardır. Yukarıdaki “ Bu ümmetin en faziletlisi, hanımı en çok olandır!” rivayetinden Hz. Peygamber’e hisse çıkarmak.

Fakat olayın arka planında yatan asıl neden daha başkadır. O da Resulullahın cinsel güç açısından Hz. Süleyman’dan geri olmadığını ispatlamak. Doğrusu, tüm çabalara rağmen Hz. Süleyman’a atfedilen rakamların aşılmadığı bir gerçek. İbn Abbas’a nispet edilen ve İsrailiyyattan olduğu tartışılmaz olan şu haberi Şifa sahibi konuyu toparlarken nakleder: Süleyman’ın belinde, yüz erkeğin suyu vardı; onun üçyüz hanımı ve üçyüz de cariyesi vardı.” (Age,1/91)

Bütün sorun Hz. Peygamber’in bu konuda Hz. Süleyman’dan geride olmasıdır. Her alanda olduğu gibi Resululahın peygamberlerin en üstünü olduğu, bu alanda da ispatlanmalıdır. Efdaliyyet tezini zedeleyecek hiçbir şeye izin verilmemelidir. Ve sonunda bu problem de halledilmiştir. Çünkü, cennet erkeklerin cinsel gücü rivayetinin devamında Resulullah’a “dört bin erkek gücü verildiği” ifade edilmektedir. Bundan daha ilginç olan, bizim burada “olayın perde arkasında yatan temel neden” olarak işaret ettiğimiz gerçeğin ayan beyan rivayette görülmesidir:

Muaz’dan: Cennet ehli her erkek kırk erkeklik gücü isteyecek, cennet ehli her erkeğe yüz erkeklik gücü verilecek. Ve Sallallahu Aleyhi Vesellem’in gücü dört bin erkek gücünde olacak. Sonuçta Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Süleyman aleyhisselamdan efdal olacak. Çünkü, Süleyman aleyhisselama yüz ya da bin erkek gücü verilmişti. Peygamber az yemek yediği halde, fazla cinsel güç bahşedildi. İki fazilet de onda birleşti…”( Süyuti-Abdulgani-Fahru’l-Hasen ed-Dehlevi, Şerhu Süneni İbn Mace, s.44)

Her Peygamberin Mucizesine Bir Nazire Arayışı.

Hz. Peygamberle diğer peygamberler arasında yapılan bu zorlama yarış, Hz. Süleyman’la sınırlı değildir. Özellikle mucize bahsinde, her peygamberin mucizesine ille de Hz. Peygamber elinde zuhur eden bir nazire bulunmaya çalışılmıştır.

Süyuti aynen şöyle diyor: “Alimler dediler ki: Her peygambere verilen mucize ve üstün özellikler ya benzeri ya da daha üstünü kesinlikle bizim peygamberimize de verilmiştir.”(Hasais, 2/179) Bunu, Şifa sahibinin “Tüm peygamberler içerisinde sayıca en çok mucizesi olan bizim peygamberimizdi” görüşünü de eklemek gerek.(Şifa,1/369)

Böyle bir önyargıyla yola çıkınca, bu önyargıyı destekleyecek malzeme arayışı kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir. Bulunan az sayıdaki sahih senetli malzeme, söz konusu önyargıyı isbat etmek için yeterli görülmemiş olacaktır ki, bunun yanına şaibeli haberlerden, hatta sonraki nesillere isnat edilen eserlerden oldukça kabarık sayıda bir takviye yapılır. Bütün bunlar yapılırken Kur’an’ın bu konudaki mesajına hiç başvurulmaz. Bu yaklaşımı Kur’an’ın onaylayıp onaylamadığı sorgulanmaz. Zaten başvurulması durumunda, yukarıdaki önyargıyı kökten iptal edip yerine yepyeni bir bakış açısı yerleştireceği açıkça görülecektir. Kur’an’ın bu konudaki yaklaşımını konunun sonuna bırakalım. Şimdi, klasik peygamber tasavvurunu yansıtması açısından, her biri çok önemli bir gösterge olan bu rivayetlerden örnekler aktaralım.

İşte, Resulullah’ın büyüklüğünü ispat için hiç de lazım-şart olmayan nazireler:

Ebu Nuaym’den: Yusuf’a, tüm nebi ve rasullerin ve hatta tüm varlığın güzelliğinin toplamından daha fazla güzellik verilmiştir. Bizim peygamberimiz sallallahu aleyhi veselleme Yusuf da dahil hiçbir kimseye verilmeyen güzellik verildi. Yusuf’a yarısı verilen güzelliğin tamamı Peygamberimize verildi.” (Hasais, 2/182)

Hiçbir hadis derlemesinde yer almayan yukarıdaki habere Hz. İsmail’in ve Hz. Musa’nın mucizelerine nazire olan şu rivayeti ekleyebiliriz:

İbn Sa’d’dan: “Ebu Talib dedi ki: Yeğenimle birlikteydik. Susuz kaldım. Ona durumdan yakındım ve dedim ki: Yeğenim, ben susuzluktan yandım.Bunu ona dedim, çünkü onda sabırsız olmamaktan daha başka bir durum görüyordum. Oturağı üzerine eğildi ve indi. Dedi ki: Amca susadın mı? Evet, dedim. Bunun üzerine topuğuyla su çıkıncaya kadar yeri eşti ve dedi ki: Amcacığım iç. Ben de içtim.”(Age.1/124)

Resulullah’ın gençlik dönemine ait bu ve buna benzer birçok problemli rivayet mevcuttur. Bu tür rivayetleri her şeyden önce tarih reddetmektedir. Bilinen bir gerçektir ki, Hz. Peygamber ilahi mesajı tebliğe ilk başladığında Mekke müşrikleri Daru’n-Nedve’de toplanıp onu hangi söylemle mahkum edeceklerini tartıştılar. “Kahin” diyemediler, çünkü daha önce kehanete benzer hiçbir şeyi ne görülmüş, ne de duyulmuştu. Eğer kehanet benzeri bir örnek olsaydı, onu delil getirerek “kahin” diyeceklerdi. “Sihirbaz” dediler, fakat işin garibi bu iddialarına kendilerine sihir gibi gelen bir örnek gösteremediler. Gösterebildikleri tek örneğin de olağanüstü bir yanı yoktu: “Evladı ana-babasından ayırıyor” Eğer olağanüstü bir olay, bir duyum, bir söylenti gençliğinde mevcut olsaydı, diğer peygamberlerin mucizelerine sihir diyen eski inkarcı kavimler gibi onlar da bu örneği delil göstereceklerdi. Fakat, bulabildikleri tek örnek işte buydu. Yunus Suresinin 19. ayetinin müşriklerin bu argümanını boşa çıkarmak amacı taşıdığını söyleyebiliriz: Babayla evlat arasındaki görüş farkı Muhammed’in sihri değil, yaratılışın yasasıdır.

Hz. İsa’ya nazire: “İbn Seb’in, Hz. Peygamberin beşikteyken melekler tarafından sallandığını, ilk konuştuğu sözlerin de şunlar olduğunu rivayet eder: “Allahu ekber kebira, v’el-hamdu lillahi kesira: Allah büyükten de büyüktür ve sınırsızca övgüye layık olan Allah’tır.”(Age,1/53- el-Hasais’in Tehzib’ini hazırlayan et-Tuleydi, Resulullah’ın çocukluğuyla ilgili tüm haberleri uydurmalar arasında zikreder.)

Oysa biz, bu tesbihi Resulullah’ın ilk defa bir bedevinin ağzından duyduğu rivayetiyle karşılaştırıyoruz. Namazın efendimiz döneminde nasıl canlı ve ruhuna uygun kılındığının da bir göstergesi olan olay şöyle gerçekleşir: Resulullah cemaate namaz kıldırmaktadır. İlk kez cemaate katılan bir bedevi, Hz. Peygamber’in ağzından rükudan doğrulma komutu olan “Semiallahu limen hamideh” (Allah kendisine hamdeden herkesi işitir) sözünü duyunca, bu sözün gereğini yapar ve der ki: “Allah büyükten de büyüktür ve sınırsızca övgüye layık olan Allah’tır; öyleyse O’nu sabah akşam anın” (Namazdan) hemen sonra Resulullah dedi ki: “Namazda şöyle şöyle diyen kimdi?” Adam “ben söyledim” dedi. Resulullah “Şuna şaşırdım; bu söz üzerine göklerin kapıları açıldı” dedi. (Ebu Avane, Müsned,2/100) Bu haberde Hz. Peygamber, bu sözü sanki ilk kez duymuş gibidir. Kaldı ki, kimi tali kaynaklar, bu haberi Hz. Peygamber’e peygamberliğinden sonra, hatta ömrünün sonlarına denk geldiği anlaşılan zamanlara atfederler, fakat İbn Seb’in gibi bebekliğine atfedenine rastlanmamıştır.

Açıkça anlaşılmaktadır ki, araştırıldığında sahih bir aslı olduğu tahmin edilen bir olay, makul olandan mahsusa aktarılarak mitleştiriliyor ve aşırı yüceltmeci aklın elinde peygamber yarıştırma aracına dönüşüyordu.

Yine aynı kaynak, Hz. İsa’ya nazire olarak Resulullah’ın ölüyü dirilttiği konusunda rivayetler nakleder.(Hasis 2/67) Bu bağlamda Hz. Meryem’e gelen yiyeceğin bir benzerinin Hz. Peygambere geldiği rivayet nakledilir.(Age,2/56) Hz. İbrahim’in “soğuk ve serin” kılınan ateşine karşılık Resulullah için de bir rivayet yer alır. Aynı yerde Hz. Musa’nın “yed-i Beyza” mucizesine karşılık, Resulullah’ın zifiri bir geceyi eliyle aydınlattığı rivayet edilir.(Hasais, 2/80)

Bu rivayet de, yine Kur’an, sahih rivayet ve tarihi hakikatlere aykırı olan bir nazire örneği. Bu, Hz. İbrahim’in mucizesine bir bir nazire olarak nakledilen bir rivayet: İbn Sa’d Amr b.Meymun’dan :” Müşrikler Ammar b.Yasir’e ateşle işkence ediyorlardı. Resulullah oraya geldi, elini onun başı üzerine gezdirdi ve dedi ki: Ey ateş, tıpkı İbrahim’e olduğun gibi Ammar’a da serin ve selamet ol. Seni azgın bir topluluk öldürecek.”( Age,2/194)

Biz, Kur’an, sahih sünnet ve tarihi bir hakikat olarak biliyoruz ki Hz. Ammar, işkencenin şiddetinden onların istediği şeyi sadece dille de olsa söylemek zorunda kalmış, anne ve babası ise bu işkenceler sırasında vefat etmişti.

Süyuti’nin nakline göre, Gazali İhya’sında Kur’an’i ve tarihi gerçekle bağdaşmayan bir tesbitte bulunur. Burada, peygamberlik ile siyasal liderliğin (mülk), din ile dünya saadetinin yalnızca Hz. Peygamber’de bulunduğunu söyler ve bunu Resulullah’ın diğer peygamberlerin tümünden üstün oluşunun belgesi olarak gösterir.(Age, 2/194) Kur’an’ın da şahitliğiyle biliyoruz ki kendisine nübüvvet ve mülk verilen peygamber sadece Hz. Peygamber değildir. Hz. Davud, Hz. Süleyman gibi daha başka peygamberler de vardır.

Mucizeler, kelamın mucizesi olan ilahi mesajı en büyük mucize olan insana taşıyan peygamberleri desteklemek için, Allah’ın onlar elinde yarattığı sıra dışı hakikat atıflarıdır. Bunlara Kur’an ayet adını vermektedir. Mucize’nin amacı, ilahi mesajı desteklemektir. Şu halde, mucize adını verdiğimiz olağandışı ayetler, kendisinden daha büyük mucize olan ilahi mesajın ayetlerini destekleme amacına matufturlar. Bu durumda asıl ilahi mesaj ‘fer’ ise o mesajı destekleme amacıyla peygamber elinde yaratılan harikuladeliklerdir. Her ‘fer’ nasıl ki ‘asla’ tabi ise, mucize de mesaja tabidir.

 

MUCİZE OLARAK, BU KİTAP SANA İNDİRMEMİZ ONLARA YEDMEDİ Mİ?

PEYGAMBERİMİZİN KİTAP DIŞINDA MUCİZESİ YOKTUR

Kur’an’dan öğrendiğimiz kesin bir hakikat var: Allah, birçok peygambere ‘asıl’ olan ilahi mesajı ve misyonu desteklemek için onu tasdik etmek amacıyla ‘fer’ olan bir mucize vermişken, Hz. Peygamber’e gönderilen Kur’an mesajını tasdik edecek dış bir desteğe, yani mucizeye gerek olmadığını açıkça buyurmuştur.

Onlar, hala, ‘Neden ona Rabbinden hiç mucizevi işaretler indirilmiyor? Diye sorarlar. De ki: ‘Mucizeler yalnızca Allah’ın kudretindedir, ben ise sadece bir uyarıcıyım.” (Kur’an-29.50)

Burada, Mekke putperestlerinin mantığındaki çarpıklığa dikkat çekiliyor. Bu İbn Haldun’un daha önce aynen alıntıladığımız tesbitinde ne kadar haklı olduğunu göstermektedir. Cahili Arap aklının hakikaten çok olağanüstüyle ilgilenen yapısını ele vermektedir. İşte bu akıl yapısı nedeniyle Mekkeliler, Kur’an’ı göre göre, Hz. Peygamber’den mucize talep edebilmişlerdir. Kur’an, işte o gün bu gün ve tüm zamanlarda bir düşünsel sapma olan bu akla tokat gibi bir cevap veriyor.

Hayret! Bu kitabı, onlara iletmen için sana indirmemiz kendilerine yetmedi mi! Şüphesiz onda, merhametimizden bir tezahür ve iman edecek kimseler için bir uyarı vardır.( Kur’an’la yetinmeyip ille de mucize diye tutturanlara) de ki: Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter! O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. Geçersiz ve uyduruk şeylere inananlara, bunun sonucunda da Allah’ı inkar edenlere gelince, işte asıl zararda olan onlardır. (Kur’an, 29.51-52)

Bilmiyorum dikkatinizi çekti mi; son ayette “geçersiz ve uyduruk şeylere inananlar” ibaresi, aslında mahsus olana ve mitosa bir atıftır. Helak olup gitmiş toplumlar, hep olağanüstü belgeler istemişler, gelince de “sihirdir” diyerek yine inanmamakta direnmişlerdir. Üstelik içine düştükleri bu yaman çelişkiyi görememişlerdir. Çünkü makul alanın dışına çıkmışlardır.

Kur’an, bu mahsus aklın iç çelişkisini başka ayetlerinde de dile getirir. İşte bu tür bir aklın Kur’ani eleştirisi:

“Şimdi kendilerine bir mucize gösterilmesi halinde, bu vahye iman edeceklerine dair son derece kararlı yeminler ediyorlar. De ki: ‘Tüm mucizeler Allah katındadır!’ Ve farkında değil misiniz ki, onlara bir mucize gelmiş olsaydı dahi, yine de inanmazlardı.”(Kur’an, 6.109)

Aslında, gözlerinin önündeki hakikati göremeyecek kadar kör olan bu cahiliye aklının anlamak istemediği, Hz. Peygamber’e indirilen vahyin fazladan bir mucizeye ihtiyaç bırakmayacak kadar ikna edici bir mucize oluşuydu. Ama onlar hala şu tür taleplerde bulunuyorlardı:

“Ey Muhammed, biz yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız, diyorlardı; ya da hurma ağaçlarıyla, asmalarla dolu bir bahçen olmadıkça; ve onların arasında gürül gürül dereler çağlamadıkça; yahut tehdit edip durduğun gibi göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe; veya Allah’ı ve melekleri bizimle yüzyüze getirmedikçe; ya da altından bir evin olmadıkça; ya da göğe yükselmedikçe- kaldı ki göğe yükselensen dahi, bize okuyabileceğimiz bir kitap getirmedikçe- sana inanmayacağız!” (Kur’an, 17.90-93. Krş. 20.133)

Kur’an, gözünün önündeki hakikatle yetinmeyip “İlle de olağanüstü” diye tutturan aklı “Ve sen bir mucize getirmeyince, bazıları ‘Onu (bir şekilde) elde etmeye çalışsa ya’ derler” (Kur’an,7.203) şeklinde eleştiri. Bu cümleyle başlayan ayetin şöyle bitmesi, aslında mahsusun yerine Kur’an’ın makulü yerleştirmek isteyişinin en çarpıcı, en açık delilidir: “Bu vahiy, Allah’a güveni olan bir toplum için Rabbiniz katından bahşedilmiş kuşatıcı ve doğru bir anlama yöntemi (besair), bir yol gösterici ve bir rahmet pınarıdır.( Kur’an, 7.203)

İşte bütün bu ayetlerin maksadını hepimizden çok daha iyi anlayan Hz. Peygamber, Buhari, Müslim ve diğerlerinin naklettikleri bir hadisinde şöyle buyurur:

“Bana verilen şey, sadece Allahın bana indirdiği vahyidir.” (Buhari, Fedail’l-Kur’an, Müslim, İman 239, Ahmet 2,341,451)

Fakat ne gariptir ki, aşırı yüceltmeci gelenek, Kur’an vahyinin mucize oluşunun da o bildik yaklaşımıyla ela almıştır. Resulullahın okuma yazma bilmediğini onun peygamberliğinin delili olarak Kur’an’dan ayetlerle isbat eden Süyuti, kitabının bir başka yerinde, vahyin melek tarafından ipek üzerine yazılı olarak getirildiği rivayetini nakletmekte bir sakınca görmemiştir.(Hasais,1/97)

Şifa sahibi, Reasulullah’ın “mucizelerinden bir mucize” olduğunu vurgulamakta ısrar ettiği Kur’an’ın mucize oluşuna getirdiği rivayetler de, mahsus aklın klasik yaklaşımını ele vermektedir. “Ebu Ubeyd aktardı: Bir bedevi Arap, bir adamın okuduğu (Artık sen emrolunduğun şeyi ortaya koy) ayetini duyunca, hemen secdeye kapandı ve dedi ki: “Ben onun fesahati önünde yere kapandım!” (Şifa,1/262) Bu rivayet “secdeyi” şer’i değil de terim anlamıyla “önünde eğildi” şeklinde anlamak şartıyla doğru olabilir. Problem bu değildir. Fakat Kur’an’ın ruhu olan ilahi anlamı önünde eğilip Allah’a teslim olacağına, onun görmeyip de cesedi önünde eğilmek, ancak cahiliyyenin bedevi akıl yapısıyla açıklanabilir. Kur’an bu akla “karanlık” damgasını vuruyor. Burada Kur’an’ın mucize oluşuna misal verilecekse, sanırım öncelik sırası, cahiliyyenin bedevi toplumunu alıp, yeryüzünün en medeni toplumu haline getirmesi ve o toplum eliyle en büyük iman hamlesini gerçekleştirilmesine verilmeliydi.

Resulullah’ın yüceliğini, Kur’an dururken kimisi zayıf, kimisi mesnetsiz birtakım şaibeli haberlerle isbata kalkışmak, aslında Kur’an’ın eleştirdiği kadim Arap aklının geleneğine eklemlenmek anlamına geliyordu. Kaldı ki, bir kişiyle çıktığı yolda, 23 yılda Batı Avrupa büyüklüğünde bir coğrafyanın insanını vahye boyun eğdirmek, yukarıda aktarılan şaibeli rivayetlerin hepsinden daha büyük bir mucize değil midir? Yarım yüzyılda dünyanın iki dev imparatorluğundan birini yerle bir eden, diğerini yatağına mahkum eden bir zafer, tek başına Resulullah’ın “güreşte bir numara” gibi garip rivayetlerden çok daha üstün tarihi bir hakikat değil midir? Ya da, doğusunda ve batısında, Yunan’ında ve Mısır’ında, kadını “mülk” gözüyle görüp, alınır satılır bir nesne kullanan bir dünyada yaşayıp da ömründe kadına bir tek fiske dahi vurmamış olması, hacamat kanından daha küçük bir efdaliyyet midir? Şu soru çok daha önemli: Hacamat kanı örneği, Kur’an’daki “Sizin için Allah’ın Elçisi’nde güzel örneklik vardır” ilahi buyruğunda bize gösterilen örneklik paketi içerisine girer mi? Teri, cinselliği, idrarı, boyu, gücü hakkında nakledilen bu rivayetlerin, bu ayetin gösterdiği örneklikle ne ilgisi vardır?

 

PEYGAMBERİMİZİN GELECEĞİNİ PUTUN HABER VERDİĞİ İDDASI= CAHİLİ İNANÇTAN KURTULAMAYAN ZİHNİYET ÖRNEĞİ

Aşırı yüceltmeci tavır, mucize rivayetleri bahsinde, Resulullah’ın peygamberliğini müjdeleme işini bir puta havale etmekten çekinmemiştir. Mazin adında bir Taylı’nın naklettiği bu rivayete göre, Amman’da Naciz adı verilen bir put vardır. Mazin, kurban günü ona bir kurban adar ve puttan bir ses işitir. Put şöyle demektedir.

Ey Mazin!

Yaklaş bana, yaklaş hele bir,

Duy ki o, meçhul kalmayacak olandır.

Bu gönderilmiş bir peygamberdir.

İndirilmiş bir hakikatle gelmiştir.

Uzaklaşmak için ona iman et;

Alevli ateşin sıcaklığından,

Onun yakıtı kayalardan, taşlardan! (Hasais, 1/103)

İlginç olan, bu rivayetin, Hz. Peygamber’in yalnızca kendine özgü peygamberlik özelliklerini toplayan bir kitapta “peygamberliğin belgesi” olarak nakledilmesidir. Yine mucize bahsinde, hicret gecesi Sevr Mağarası’nda geçtiği rivayet edilen şu haberi zikredebiliriz.

Ebu Bekir, Resulullah’la birlikte mağaradayken susadı. Resulullah sallalahu aleyhi vesellem ona dedi ki: Mağaranın girişine doğru yürü ve oradan iç. Ebu Bekir mağaranın girişine kadar gitti, orada baldan daha tatlı, sütten daha beyaz, miskten daha güzel kokan bir sudan içti ve döndü. Resulullah dedi ki: Allah Firdevs Cenneti’nin ırmaklarıyla görevli meleğe senin için bir nehir kazmasını emretti. (Hasais, 1/187)

Bu rivayeti nakleden Süyuti’nin, kitabındaki “Onda muteber olmayan rivayetlere hiç yer vermedim” iddiasını hatırlatmanın tam sırası. Ve tabiki, Resulullah’ın Hicret yolculuğuna çıkmadan, azığı kimin getireceğinden izleri kimin kapatacağına varana dek en ince ayrıntısına kadar bir göç planı yaptığını hatırlamanın da…Problem,yukarıda naklettiğimiz Allah’ın eşya için koyduğu değişmez yasalar yerine, eşyanın yasasının ve tabiatının olmadığı sonucuna götüren “imkan” ve “cevher-i ferd” kurumuna dayalı anlayış.

 

 

PEYGAMBER: YAŞAMIŞ BİR KİŞİ Mİ, “OLUŞTURULMUŞ BİR İMAJ” MI?

Elbette Hz. Peygamber tarihsel varlığı sabit, birçoğumuzun hayatını öz atasının hayatından daha iyi bildiği gerçek bir şahsiyet. Bir anne-babadan doğmuş, sosyal bir çevrede yetişmiş, evlenmiş, çoluk-çocuk sahibi olmuş, yaşlanmış ve en sonunda “Yüce Dost’a” yürümüş bir insan. Fakat, muhteşem bir ahlaka, sağlam bir karaktere, üstün bir zekaya, güçlü bir iradeye, yılmaz bir azme, hayranlık verici bir hafızaya, insanlık içerisinde az rastlanır bir muhakemeye sahip, tüm erdemleri kişiliğinde toplamış bir şahsiyet. Bu vasıflarıyla Allah’ın Elçisi olma özelliği birleşince, insanlığın ufkuna oturmuş bir “örnek” olarak duruyor insanlığın önünde.

Fakat, rivayet geleneğimizin bize tanıttığı Peygamber, yukarıdakinden farklı olarak, “oluşturulmuş bir imaj”. Çok az gerçek, çok fazla kurgusal efsanevi bir varlık. Bu imajın oluşması için elden ne gelirse yapılmış. Bu imajı oluşturmak için kullanılan en büyük araç rivayet. Beyan bilgi sisteminin rivayetin otoritesine boyun eğen yapısı malum. Açık bulduğu bu kapıdan içeri süzülen aşırı yüceltmeci akıl, gergef gergef yeniden dokuduğu hayali, hakikatin yerine ustaca monte etmeyi başarmıştır. Artık Hz. Peygamber’in yerinde, o değil onun “üretilen imajı” vardır. Bu imaj oluşturulurken, en doğal insani vasıflar dahi, bu imaja uygun biçimde kullanılmaktan kendini kurtaramamıştır. İşte bir örnek:

Kadı Iyaz, Resulullah’ın sırf kendine özgü özelliklerinden biri olarak şunu zikreder: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem sürekli mahzun idi.” (Şifa,1/157) Hemen üç sayfa sonra yine ona özgü bir nübüvvet özelliği olarak bunun tam tersi bir rivayete yer verir: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem sürekli sevinçli idi.”

Bu örnek, rivayetin otoritesi altında aklın nasıl ezildiğinin tipik bir göstergesidir. Problem, bu gözlemleri yapan insanların sübjektif değerlendirmelerinin mutlaklaştırılmasından kaynaklanmaktadır. Biri kendi durduğu ve baktığı yerden öyle gözlemlemiş, diğeri ise farklı şekilde gözlemlemiştir. Hz. Peygamberin de her insan gibi sevinip hüzünlendiğini kabullenmek yerine ille de olağanüstü bir psikoloji vehmedince, elbet bu tür çelişkiler kaçınılmaz olacaktır.

 

 

KAVRAMLAŞAN TERİMLER VE “SALAT U SELAM” PROBLEMİ

BAĞLAMINDAN KOPARILAN –DEĞİŞİME UĞRAYAN KURAN SÖZCÜKLER VE ANLAM KAYMASI

PEYGAMBERE SALAT ETME AYETİNİN ANLAŞILMASI

İlmi araştırma yapanları en çok yanıltan nokta, terimlerin kavramlaştığı noktadır. Terimler, anlamın kaynağından yola çıkıp çağları ve nesilleri aşarak modern muhataplarına ulaşırken, kimi zaman yolda “kaza” geçirebilirler. Bu seyr ü sefer sırasında çoğu zaman asli anlamlarından bir şeyleri zayi eder, tali ve fer’i anlamlar yüklenirler. Bu durum bazen öyle bir hal alır ki, anlamın taşıyıcısı olan bir sözcüğün kaynağından çıkarken taşıdığı anlamla hedefine vardığında taşıdığı anlam arasında dağlar kadar fark olabilir.

Semantik ve hermenötik, bir göstergenin asli anlamını bulmamıza yardımcı olan dil bilimleridir. Sözün başına gelen yol kazalarının en masum gibi görüleni, terimlerin kavramlaşmasıdır. Bu belki de bir yerde kaçınılmaz bir akıbettir. Çünkü söz, kaynağından çıktığında saf ve kendisine kaynağın yüklediği -ideomatik- anlamı temsil eden bir göstergedir. O göstergeye, ileriki zamanlarda kimileri tarafından tıpkı bir reklam panosu gibi yeni anlamlar giydirilir. Onu ele geçirenler, ona ilave kimlikler yüklerler. Sözgelimi o, bir kelam ekolünün elinde hasımlara karşı kullanılan bir hüccet, bir sufinin elinde ‘ehl-i zahir’e karşı kullanılan bir işaret, bir fıkıhçının elinde karşıt yorumlara karşı kullanılan bir delil olabilir.

Aşırı yüceltmeci gelenek, bu anlamda birçok terimi kavramlaştırmıştır. Bunların başında, iki terimden oluşan “Makam-ı Mahmud” Kur’ani ibaresi gelir. Bu iki sözcüğün ilki bir cümlenin nitelenen tümleci, ikincisi de onun niteleyenidir. İkisi birlikte sıfat tamlamasıdır. İlk anlamı “övgüye layık bir konum” dur. Ayette şöyle yer alır.

“Ve gecenin bir vaktinde kalkıp kendi isteğinle yaptığın bir ilave olarak namaz kıl; ki böylece Rabbin seni belki (ötede) övgüye layık bir konuma yükseltir.” (17.79)

Fakat ibare, bağlamından kopartılarak zamanla kalıplaşmış, daha sonra da kavramlaşmıştır. “Makam-ı Mahmud..” Hatta, ikinci kelimenin Resulullah’a atfedilen bir isim olduğunu da dikkate alırsak, adeta isimleşmiş olan kalıp, biraz ironik de olsa, “Mahmud’un Makamı” anlamına taşınmıştır. Eğer Şifa’daki bir rivayeti dikkate alırsak, bu anlam aşınması ve taşınmasının çok da geç olmayan bir dönemde gerçekleştiğini söyleyebiliriz.(Şifa, 1/217) Aynı şey, Kur’an’daki Kur’an. Taharet, veli, evluyaullah, Kevser, ledün, zikr, nesh, tefakkuh, nefs, nefsu’l mutmaine, inne’n-nefse leemmaratun bi’s-su, vesiyabeke fe-tahhir, kabe kavseyni ev edna, hatta zurtumu’l-mekabir ve daha birçok terim ve ifade kalıpları için geçerlidir.

Kavramlaşarak anlam genişlemesine ya da daralmasına uğrayan göstergelerin başında Hz. Peygamber’e salat ve teslimiyeti emreden ayetteki “sallü aleyh” ve “sellimü teslima” ibareleri vardır.” Elbette Allah ve melekleri, Peygamber’e salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve onun (örnekliğine) tam bir teslimiyetle katılın.” (33.56)

Tefsire dair bize ulaşan ilk eserlerden olan Ebu Ubeyde Ma’mer b. el-Müsenna’nın (ö.210 h.) Mecazu’l-Kur’an’ı ve Ferra’nın (ö.207 h) Meani’l-Kur’an’ı bu ayeti tefsire muhtaç bulmamışlar. Bunun anlamı, en azından ilk iki yüzyılda bu ayetin anlaşılmasında bir ihtilaf bulunmadığıdır. Fakat şayan-ı hayrettir ki, öncekilerin, tefsirine bir kelimeyle dahi ihtiyaç duymadıkları bu ayet, sonrakilerin üzerinde en çok konuştuğu Kur’an ayetlerinden biri haline gelmiştir. İbn Kesir’in tefsirinde bu ayet, belki de hakkında en çok söz nakledilen ayetlerden biridir.

Bu tefsirde sayfalar boyunca bu ayete ilişkin birbirinden farklı rivayetler nakledilmiştir. Bu rivayetler arasında birbirini destekleyenler olduğu gibi desteklemeyenler, hatta yalanlayanlar bile vardır. İbn Kesir, bu ayet hakkındaki rivayetler arasında zayıf ve şaibeli rivayetleri de aktarır ve onları senet açısından eleştirir. Bu durumun iki anlamı vardır: 1 Bir konu hakkında şaibeli haberler üretilmesi, o konunun daha önce polemik ve tartışma konusu olduğunun göstergesidir. 2 İlk zamanlar tefsire dahi konu olmayan bir ayet sonraki zamanlarda abartılı bir rivayet halesiyle çevriliyorsa, bu ayeti anlamada, öncekilerle sonrakiler arasında ciddi bir anlama farkı olduğu anlamına gelir.

Bu durumda ayetteki “salat” ve “teslim”in ideomatik (o gün kastettikleri) anlamlarını bulmak için ayetin bağlamına bakmak durumundayız. Bu ayetin içerisinde yer aldığı yedi ayetten oluşan pasaj, içerik, üslup ve biçim olarak bir birinden ayrılamayacak bir bütün teşkil eder. (33.53-59) Pasajın konusu, Hz. Peygamber’i üzüp incitecek tavır ve davranışlardan uzak durmaktır. Bunu özetlersek, “peygamberlik hukukunu korumak” diyebiliriz. Bu pasajda, Peygamber’e ve onun eşlerine mümin çevre tarafından nasıl davranılması gerektiği, yine Hz. Peygamberi’in eşlerinin aynı çevreye nasıl davranması gerektiği hakkında birtakım uyarılar yer alır.

 

Konusu, çevresinin Hz. Peygamber’le ilişkisi olan böyle bir pasajda “Peygamber’e “salat ve teslim”in anlamı:

a) Çok alternatifli olamaz.

b) “Yusallune” fiilinden dolayı, yapılabilecek bir eylem, iş ve oluş ifade etmesi gerekir.

c) Tarafları Allah, melekler ve müminler olan üç ayrı öznenin şer’an ve aklen mümkün

olan “ortak bir eylem” olması gerekir ki, bunun en güzel şahidi de Allah ve meleklerin “teslim”e ortak olmayıp onun sadece müminlere bırakılmış olmasıdır.

d) Ayetteki “teslim”in de insanın yapabileceği bir eylem, iş ve oluş olması gerekir.

e) Son olarak “salat etmek” ile “teslim/salat” olmak/etmek arasında anlam açısından zorunlu bir bakışımlılık ve tamamlayıcılık olması gerekir.

Bütün bu zorunluluklar ve veriler ışığında “Peygamber’e salat etme”nin en muhtemel karşılığı, ya ereksel anlamından yola çıkarak “Allah ve melekler onun izzet, onur ve kutsiyetini koruyup kolluyorlar;siz de onun izzet, onur ve kutsiyetini koruyup ona esenlik ve mutluluklar dileyin” olur ya da “Allah ve melekleri onu destekliyorlar; siz de onu destekleyip onun (örnekliğine) tam bir bağlılıkla bağlanın/teslim olun” olur. Bu ikinci anlam ( destek: dua, yardım çağrısı) “salat” sözcüğünün etimolojik anlamlarının ortak noktasıdır ve bizce çok daha isabetlidir. Bu sadece mefhumun değil, mantukun da desteklediği bir anlamdır. Şöyle ki: Burada “salat”ın karşılığı olarak “dua” sözcüğünü yerleştirmekle, kavramlaşmış bir terim olan “salat”ı, yine kavramlaşmış başka bir terim olan “dua” ile açıklamak, bilinmeyeni bilinmeyenle açıklamak gibi olacağından, ilk elde “salat”ın karşılığı olan “dua”nın doğru anlamının “destek” olduğu vurgulanmalıdır. Çünkü “Allah’ın Peygamber’e duası” burada “terahhum” anlamı taşımaz. Peygamber’den kaynaklanan bir kusur ve günahın söz konusu olmadığı bu bağlamda, “bağış ve af” değil, ancak “destek” söz konusudur.Bu terim, Kur’an’da bu anlam alanına ilişkin olarak Tevbe 103’te kullanılır. (krş.2.157) Burada, Hz. Peygamberi’in salatının “sekinet: gönül ferahlığı/içhuzuru” şeklinde bir destek anlamına geldiği ifade buyrulur. İlginçtir, Enfal Suresi’nde,Hz. Peygamber’e “Allah’ın desteği/yardımından” söz eden 40. ayette, bu yardımın somut sonucu olarak yine “sekinet” gösterilmektedir.(krş.9.26; 48.26)

Sözün özü şudur: Hz. Peygamber’e yapılan dualar(salevat) da ona manevi bir destektir ve bu cümleden sayılır. Fakat destek emri sadece dil desteğine indirgenemez; bu ayette de emredildiği gibi “fiili” destek olmak durumundadır. Ona yapılacak fiili destek onunla aynı zamanda yaşayanlar için zaten bellidir. Bizim gibi onunla aynı zamanı paylaşmayanlar için ise, onun misyonunu desteklemek ve örnekliğini yaşatmak anlamına gelir. Onun getirdiği vahye ve o vahyi hayata koyuş tarzına verilecek her destek, ona yapılmış gerçek bir “salat” ve “selam” olacaktır. (Üç Muhammed, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık)

posted in *PEYGAMBER | 0 Comments

17th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

HZ. PEYGAMBER VE AŞIRI YÜCELTME

Hz. Peygamber’in aşırı yüceltmeci peygamber tasavvuru konusundaki davranışları, Kur’an’dan bağımsız değerlendirilemez. Çünkü onun davranışlarını dokuyan ve yönlendiren Kur’an’idi. Hz. Aişe’nin diliyle söylersek “Onun ahlakı Kur’an idi.” Dolayısıyla, Hz.Peygamberin aşırı yüceltmeye karşı tavrı, Kur’an’ın bu konudaki tezinin pratiğe aktarılmasından başka bir şey değildi.

Kur’an’da geçen beş put, başlangıçta beş veli miydi.

İsimleri Kur’an’da geçen beş putun ilginç öyküsünü sunmamız gerek. Çünkü, bu putlarla ilgili tefsirlerde yer alan rivayetler, aşırı yüceltmeye karşı Hz. Peygamber’in neden bu denli şiddetli tepki gösterdiğini anlamamızı da kolaylaştıracaktır. Önce ayete bakalım.

“ Nuh dediki: Rabbim Onlar bana karşı çıktılar Onlar öyle birilerinin peşine takıldılar ki mal ve çocukları aldanıştan başka bir şeylerini artırmadı, üstelik (senin yoluna) tuzak üstüne tuzak kurdular ve dediler ki: Tanrılarınızı sakın ola terk edeyim demeyin ne Vedd ve Süva’ı, ne Yeğus ve Ye’uk’u, ve ne de Nesr’i terk etmeyin (71.21-23)

Vedd, Süva, Yeğus, Ye’uk ve Nesr… bunlar birer put ismi. Hz. Nuh’un gönderildiği toplum bunlara tapıyor. Rivayetlerden öyle anlaşılıyorki, biçim ve muhteva değiştirerek de olsa, bu putların isimleri bir kült olarak nesilden nesile taşınmış. Bazıları değişerek de olsa Hz.Peygamber zamanına kadar varlıklarını sürdürmüşler. Şimdi bu putların geçmişte ve ayetin indiği çağda hangi kabilenin totemi olduğunu, aslının neye dayandığını dile getiren bir Buhari rivayetine bakalım. İbn Abbas bu ayetin yorumunda diyor ki:

“Önceleri Nuh kavmine ait olan bu putlar, sonradan Arapların putları haline geldi. Vedd, Kelb kabilesinin Demetu’l Cendel’deki putuydu. Suva Huzeyl’in putuydu. Yeğes önce Murad kabilesinin putuydu daha sonra Sebe ile birlikte Cevf’te yer alan Beni Gatif’in putu oldu. Ye’uk Hemedan’ın putuydu. Nesr’e gelince o da Zi’l Kela soyundan gelen Hımyerlilerin putuydu. Bunlar Nuh kavmine mensup Salih insanların isimleriydi. Onlar öldükleri zaman, şeytan onların toplumuna onların hayattayken oturdukları mekanları kutsal adak yeri edinmelerini öğütledi. her birinin adını o kutsal adak yerlerine verdiler. (Önceleri) bunu yapıyorlardı, fakat tapınılmıyordu. Ta ki o nesiller de geçip gitti, makamlar hakkındaki gerçek bilgi unutuldu. (sonraki nesiller tarafından) ibadet edilmeye başlandı. (Buhari, Tefsir398)

Bu Buhari rivayetine kimi haklı itirazlar yapılabilir. Mesela şöyle bir itirazın haklılık payı vardır. Adı geçen putlar, ayette Nuh kavminin taptığı putlar olarak aktarılırken, haberde bu isimlerin Nuh kavmine mensup Salih zatlar olduğu söylenmektedir. Bu açık bir çelişkidir. Bu rivayet doğruysa, söz konusu Salih zatlar çok daha önce yaşayıp göçmüş olmalıdırlar.

Evet, bu rivayet kaynağından hedefine taşınırken, başına yolda kaza gelmiş olma ihtimali büyüktür. Biz bu çelişkiyi gideren cevabı büyük müfessir Taberi’nin naklettiği bir başka rivayette buluyoruz. Muhammed b.Kays, İkrime, Katade’den ayrı zincirlerle gelen rivayet şöyle: “ Bu isiler, Ademoğullarından Salih bir topluluktu. Onların izini takip eden bağlıları vardı. Bu Salih zatlar ölünce, onların bağlıları şöyle dediler. Keşke onların suretlerini yapsak, onları hatırladığımız zaman, daha bir şevkle ibadet yaparız. Ve başladılar suretlerini yapmaya. Onlar öldüler, yeni gelen nesiller onların izinden gitti. İblis Eski nesiller onlara tapıyorlar, onların yüzü suyu hürmetine yağmur yağıyordu düşüncesine fitleyerek onları ayarttı. Bu kez onlar da tapmaya başladılar” (Taberi,29/99)

Rivayetleri esas alırsak, burada bizi asıl ilgilendiren, bu putların bir zamanlar Salih birer insan olmalarıdır. Bu Salih insanlar, kendilerini sevenler tarafından aşama aşama yüceltilerek sonunda “ilahlık” mertebesine çıkarılacaklarını elbette bilemezlerdi. Fakat onların takipcileri, sevgilerini tabi oldukları Salih üstatlarını üreterek değil, tüketerek ifade etme yolunu seçtiler.

 

PEYGAMBERE KURAN DIŞINDA VAHY GELMEMİŞTİR

PEYGAMBER GELECEĞİ BİLMEZ

PEYGAMBERİ AŞIRI YÜCELTME

PEYGAMBERİMİZ: BEN SADECE BİR İNSANIM

Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan aşırı yüceltme

Aşırı yüceltmeci geleneği oluşturan temel unsurları şöyle sıralıyabiliriz.

a) İlk nesiller arasındaki anlayış ve kavrayış farklılıkları

b) Akli anlamaya mukabil hissi anlama

c) Müslüman olan ve olmayan kitap ehlinin İslam’a taşıdığı eski kültür

d) Siyasi rivayetlerin peygamber tasavvuru alanında kullanılması.

 

İlk nesiller arasındaki anlayış ve kavrayış farklılıkları

Resulullah’ı en iyi tanıyan isimlerin başında gelen çok sevdiği eşi Hz.Aişe’den Mesruk b.el-Ecda’ şunu aktarıyor.

Bir gün Aişe’nin yanında oturuyordum. Aişe dedi ki: Ey Aişe’nin babası (Mesruk) Üç şey var ki kim bunlardan birini söylerse, Allah’a iftiraların en büyüğünü yapmış olur. “Ben “Nedir onlar” dedim. O cevap verdi. Kim Muhammed Rabbini gördü derse o kimse Allah’a en büyük iftirayı etmiş olur. “Ben yaslandığım yerden doğruluverdim ve dedim ki Ey müminlerin annesi Dur bakalım öyle acele etme: Allah “Ve onu apaçık ufukta görmüştü”(81.223) “Ve onu bir kez daha gördü”(53.13) buyurmuyor mu” O dediki Bu soruyu bu ümmetin içerisinde Resulullah’a ilk defa soran benim. Resulullah ise: Gördüğüm sadece Cebrail’di, onu yaratılmış olduğu asli suretinde bu ikisi dışında hiç görmedim. Onu muhteşem yapısıyla gökle yer arasını bütünüyle kaplamış halde gökten iniyor gördüm” diye cevap verdi. Hem sen Allah’ın şöyle buyurduğunu duymadın mı: “Hiçbir beşeri görüş ve tasavvur O’nu kuşatamaz, fakat O, her türlü beşeri görür ve tasavvuru çepeçevre kuşatır, yalnız O’dur her şeye nüfuz eden, her şeyden haberdar olan” (6-103) Ve yine sen, Allah’ın şu kelamını işitmedinmi: Allah bir beşerle başka bir yolla değil, ancak vahiyle ya da bir perde arkasından, ya da elçi göndererek konuşur ve dilediği kimselere izniyle vahyeder..Çünkü O çok yücedir, hikmet sahibitdir.”( Aişe devam etti) Kim Resulullah’ın Allah’ın kitabından bir şeyi gizlediğini zannederse, o da Allah’a en büyük iftirayı atmış olur. Zira Allah şöyle buyurdu: “Ey Peygamber Rabbinden sana indirilen hakikatı tebliğ et. Eğer bunu (tam) yapmazsan, O’nun mesajını (hiç) tebliğ etmemiş olursun” (5.67) (Yine o ediki) Kim Muhammed yarın ne olacağını biliyor sanıyorsa şüphesiz o, Allah’a büyük bir iftirada bulunmuş olur. Çünkü Allah şöyle buyurmuştu: “ De ki Göklerde ve yerde olan hiçbir kimse gaybı bilemez, yalnızca Allah bilir” (27-65)

Bu haberde geçen özellikle Hz. Aişe’nin “Kim Muhammed yarın ne olacağını biliyor sanıyorsa şüphesiz o, Allah’a büyük bir iftirada bulunmuş olur” hükmü üzerinde ısrarla durulup düşünülmesi gereken bir noktadır. Hz. Aişe’nin aşırı yüceltmenin bu tür tezahürünü, ısrarla insan-Allah ilişkileri çerçevesinde bir sapma olarak görmesi manidardır. Oysaki bu çerçevede yanlış anlamanın objesi, görünürde Allah değil Hz. Peygamberdir. Fakat Hz.Aişe, bu tür bir yanlış anlamanın sadece peygamber tasavvurunu etkilemekle kalmayıp insanın “Allah inancını” da etkileyeceği ictihadındadır.

Elbette Hz. Peygamber Allah’ın bildirdiğini bilir. Onun, peygamber olmayan hiçbir insanın ulaşamayacağı Vahiy Meleği gibi çok özel bir bilgi kaynağı olduğu da bir gerçek. Ne ki, Hz.Peygamber’in yüceliğini yeterli bulmayıp ona bir parça daha karizma kazandırmak isteyen yüceltmeci gelenek, hiçbir tevile sığmayan bir yığın haber üretmekten de geri kalmamıştır.

Hz. Ömer’in şu kaygısı, yukarıda naklettiğimiz Hz.Aişe’nin duyarlılığıyla aynı değimli? Hz.Ömer, bir yolculuk esnasında, insanların bir yerde namaz kılmak için sıraya girdiğini görünce şöyle der: “Her kim namaz kılmak istiyorsa kılsın, yoksa çekip gitsin. Ehl-i Kitap, Peygamberlerinin uğrak yerlerini tapınak haline getirdiği için helak oldu.” (Fethu’l-Bari-1/231)

Resulullah’ın ve vahyin terbiyesiyle yetişen seçkin arkadaşlarının bu duyarlılığı, sonradan gelen nesiller aynen devam ettiremediler. Bilinçlerindeki kırılmanın nasıl hızlı gerçekleştiğini anlamak için yukarıda naklettiğimiz Hz.Aişe rivayetini bakmamız yeterli. Mesruk’un hicri 62 yılında öldüğünü hatırlarsak, onun ikinci nesle mensup olduğunu anlarız. O, yukarıdaki diyaloğu Hz. Aişe’nin (öl.57 h) ömrünün sonlarında gerçekleştirmiş olmalıdır. Bu konuşmada Mesruk’un, ilgili Kur’an ayetlerini vahim bir yanlış okumaya tabi tuttuğunu görüyoruz. Demek ki, eğer Mesruk bu okuyuşunu Hz.Aişe’ye açmasa, bu görüş hem de tabiin otoritesi sıfatıyla gelecek nesle yanlış olarak aktarılacak ve bu yanlış anlama sayısız örneğinde görüldüğü gibi selefin otoritesine sığınılarak meşrulaştırılacaktır.

Hz. Aişe Mesruk’un yanlış okumasına şiddetle karşı çıkarken bizzat Resululah’ın tanıklığına başvuruyordu. Bu hem metin hem senet açısından tartışılmaz tanıklığın bu konudaki spekülasyonları bitirmesi beklenirdi, değil mi? Ama pratik durum hiç de öyle olmadı. Resulullah’ın Miraç’ta gördüğünün kim olduğu tartışmasını makulün ve vahyin ilkeleri çerçevesinde çözen bu habere rağmen ısrarla onun gördüğünün Allah olduğu spekülasyonları yapıldı. Böylece konu, aşırı yüceltmecilerin eliyle mahsusun ve efsanenin alanına taşınmış oldu. Tabiki bir kez önü açılınca, arkasının gelmemesi söz konusu olamazdı. Ve bakın arkası nasıl geldi:

Ahmed, Taberani, Nebi’nin sahabelerinden olan bir adam (?) dan: “ Bir sabah Resulullah güzel kokulu nefesi ve apak bir yüzle yanımıza geldi. Sebebini sorduk ve o da şöyle dedi: Rabbim bu gece en güzel surette geldi ve dedi ki Ya Muhammed Ben de Başım gözüm üstüne, buyur Ya Rab dedim. Buyurdu ki Melei a’la neden birbiriyle çekişiyor? Bilmiyorum dedim. Elini iki kürek kemiğim arasına koydu, hatta onun serinliğini göğüslerimin arasında hissettim, ta ki göklerde ve yerde olan şeyler bende tecelli etti.Ardından şu ayeti okudu: İşte biz böylece İbrahim’e, kalbi yatıştıracak insanlardan olsun için göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk.(6-75) (Süyuti, el-Hasais 2-88)

İşte zaten yüce olup insanlığın ufkunda oturan Hz. Peygamber’in karizmasına “bir nevi katkıda” bulunayım derken Allah’ı cisimler dünyasına indiren yaklaşımın tipik örneği. Bu noktadan itibaren insan peygamber yerini insanüstü peygambere bırakmak zorundadır. Aslında bu tür rivayetlerin, gösterilen ilk ravilerine ve kaynaklarına aidiyeti hayli kuşkuludur.O nedenle, makulün dışındaki bu tür rivayetler, çok sonradan ya mezhebi, ya siyasi, ya da meşrebi polemiklerde kullanılmak üzere tedarik edilmişlerdi. Bu rivayetlerin en vahim sonucu, ümmetin Hz.Peygamberle ilişkisinde mahiyet değişikliğine yol açmasıydı.Bu eğilim müminin peygamberiyle olan ilişkisinin tasavvur düzleminde “yatay ilişki” den “dikey ilişki” ye geçmesiyle sonuçlandı.

Oysa ki Kur’an, Hz.Peygamber’in beşerliği üzerinde ısrarla duruyor ve bu gerçeği ona tekrar ettiriyordu.(bkz.18.110; 41.6) Ayrıca Hz.Peygamberin kendisi de sık sık bu konuda etrafındaki insanları uyarıyordu. İşte birkaç örnek:

Allah’ım, ben de insanım, Hangi müslümana lanet etmiş, kötü söylemiş ya da el kaldırmışsam, onu o kimse için bir dua, bir bağış, Kıyamet Günü kendisiyle sana yaklaşaçağı bir araç kıl.(Darimi, Sünen,2/406, İbn Hanbel 6-107)

Abdullah’tan: Resulullahla namaz kılıyorduk. Fazla ya da noksan kıldı. (Rivayetin ikinci ravisi Alkame ya da İbrahim hangisi olduğunda tereddüt ettiler.) Selam verdi, sonra yüzünü bizden yana çevirdi ve dedi ki: “Eğer namazla ilgili yeni bir hüküm olursa ben size söylerim, fakat ben de bir insanım, sizin unuttuğunuz gibi bende unuturum. Eğer unutursam siz bana hatırlatınız”.( Ebu Avenc,Müsned 2,201; İbn Hanbel 1-379)

Ümmü Seleme’den, Resulullah dedi ki: Ben yalnızca bir insanım. Siz bir birinizle çekişip davalı olarak bana geliyorsunuz. Mümkündür ki, bazılarınız kendisini diğerlerinden daha iyi savunuyor. Ben de ondan dinlediklerimle onun lehine karar vermek durumunda kalıyorum. Ancak ben, kimin lehine kardeşinin hakkı olan bir şeyi hükmetmişsem, o ondan hiçbir şey almasın, çünkü o, onun için ateşten koparılmış bir parçadır.” (İbn Hibban,Sahih,11/460; Malik, Muvatta, Akdiye 36.1,2-79)

Taberani, Ebu Hüreyre’den ilginç bir rivayet aktarır: Peygamber, kendileriyle birlikte sabah namazını kıldırmak için tekbir alır. Sonra cemaate işaret eder ve çıkar. Ardından saçlarından sular damlayarak gelir ve kendileriyle birlikte namaz kılar. Sonra der ki “ Ben sadece bir insanım, ben cünüp idim, fakat unutup gitmişim.” (el-Evsat,5-317; İbn Abdilberr, et-Temhid, 1-177)

Hz. Peygamberin beşerliğiyle ilgili bu rivayetler, onları derleyen muhaddisler tarafından sahih sayılmışlarsa da, bir başka muhaddis çıkıp kendi içtihadına, şartlarına göre, falanca haberin problemli olduğunu iddia edebilir. Bunda usul açısından bir gariplik yoktur. Fakat haberin bizim açımızdan güvenilirlik kriteri, senedinden önce muhtevasıdır. Bu haberleri buraya almamızın nedeni, bizim tezimizi destekledikleri için değil, Kur’an’ın ruh ve maksadına örtüştükleri içindir. Değilse, Kur’an’ın ruh ve maksadına aykırı olan bir rivayet, onun senedi hakkında falanca muhaddisin “Sahih” ya da “Hasen” demesinin, tek başına o rivayeti tezkiye etmeye yetmeyeceği gerçeği, Hadis Dirayeti İlmi tarafından da tespit ve takdir edilmiş bir ilkedir.

Akli anlamaya mukabil “hissi anlama”

 

HZ AİŞE SÜNNET DİYE YAPILACAKLARA KARŞI ÇIKMIŞTIR

Seçkin sahabiler, peygamber tasavvurunun makul alanından dışlanarak mahsus alanına hapsedilmesinin önüne geçmek için büyük çaba harcamışlardır. Bunların başında, Hz.Aişe, Ömer b.Hattab, Abdullah b.Mes’ud, İbn Abbas gibi isimler gelmektedir. Çünkü bu tür bir yöneliş, sünnete yaklaşım tarzını da kökten değiştirmektedir. İşte Hz.Aişe ve Abdullah b.Abbas’ın şiddetle karşı çıktığı bir hissi anlama örneği daha: Abdullah b.Ömer ve Ebu Hüreyre, Resulullah hacca giderken el-Muhassab (el-Ebtah) denilen mevkide konakladı diye bunun sünnet olduğu iddiasıyla hacıları konaklatmıştı. Hz.Aişe ve İbn Abbas bu anlayışa şiddetle itiraz etmişti.(Beyhaki,Sünenu’l Kubra,2-468) Bedrüddin ez-Zerkeşi, Hz.Aişe’nin Resulullah’ın yanlış anlaşılmasına karşı verdiği mücadelede, müdahale ederek düzelttiği hadisleri kapsayan müstakil bir eser kaleme almıştır.

Kadı Iyaz’ın nakline bakılırsa, İbn Ömer, hacca giderken bir yere geldiğinde sebep yokken bineğini döndürmeye başlamış, kendisine sebebini soranlara da, sebebini bilmediğini söylemiş fakat Resulullah’ı aynı mevkide bunu yaparken gördüğünü gerekçe göstermiştir.

Çok daha ilginci, Buhari ve Müslim başta olmak üzere birçok hadis mecmuasının naklettiği bir hadisin sonradan kazandığı çok ilginç yorumdu. Ebu Hüreyre’den: Resulullah buyurdu: “ Siz işte şu önümü/kıblemi görüyormusunuz? Vallahi ne rükunuz ne secdeniz gözümden kaçıyor; ben arkamda neler olup bittiğini de kesinlikle görüyorum.( el-Hasais1-61-Hadisin aslı için bk.Buhari 15 cemaat 42, Muslim 4 salat 28)

 

PEYGAMBERİN ARKADA GÖZÜ VAR İDDİASI

Hadis, Resulullahın namaz kıldırırken safları düzgün ve aralıksız tutma ihtarını bazı varyantlarda “Kuşku yok ki ben arkada olup bitenleri görüyorum” sözüyle pekiştirmesiydi. Kadı Iyaz’ın Mücahid’e atfen naklettiği bir yorumda şöyle deniliyordu: “ Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellem, namaz kıldırmak için kalktığı zaman tıpkı önünü gördüğü gibi arkasını da görüyordu.” Bu yoruma hiç alakası olmayan şu ayeti delil getiriyordu. “Ve tekallebeke fi’s-sacidin” (secde edenler içerisindeki yönelişlerini de) (eş-Şifa) Yanlış anlamaya kurban edilmiş bir ayet eşliğinde yanlış anlaşılmış bir tabiin müfessiri referans gösterilerek yapılan yanlış yorum burada durmamış. Eş-Şifa’ya Müzilu’l-Hafa adlı bir haşiye yazan Şumunni’nin verdiği bilgiye göre, Kuduri şarihi ve el-Kunye’nin müellifi Muhtar b.Mahmud el-Hanefi, Risaletu’n-Nasıriyye adlı eserinde şu görüşü savunur: “Peygamberimiz aleyhisselam’ın iki kürek kemiği arasında iğne deliği büyüklüğünde iki gözü bulunmaktaydı. İki gözle aradan arkayı görmekte ve elbise o gözlerin görmesini engellememekteydi…..Kadı Iyaz,Ahmed b.Hanbel ve ulemanın çoğunluğu, bu görüşün gözün görüşüyle aynı olduğunu söylemişlerdir.(Age,67)

 

HZ. ÖMERİN SAHTE KUTSALLARIN OLUŞMASINA TEPKİSİ: PEYGAMBERİN BİDAT ALDIĞI AĞAÇ KUTSALLAŞTIRILINCA HZ. ÖMER O AĞACI KÖKÜNDEN KESTİRDİ

Hiçbir toplumun tüm üyeleri, kabiliyet, kapasite, akıl, anlayış ve bilinç olarak birbirine denk olamaz. Bu, yaratılışın yasasına aykırıdır. Resulullah’ın içerisinde yaşadığı müminler topluluğu da bu yasanın istisnası değildir. Onlar arasındaki anlayış farkını şu örnek olay çok güzel açıklar: Hz.Peygamber, Hudeybiye’de Mekkelilerle anlaşma yaptıkta sonra, orada bulunan müminlerden bağlılık tazelemelerini (bey’at) istemiş ve bir ağacın altında onların bağlılık taahhütlerini kabul etmişti. Bu bey’at Allah’ı da Elçisi’ni de razı etmişti. İşte bu nedenle bu ağaç daha sonra “Hoşnutluk Ağacı” (Şeceretu’r-Rıdvan) adı verildi. Bu ağaç, çok geçmeden tepik bir “hissi anlama”nın nesnesi haline geldi. Hz.Ömer’in hilafeti döneminde Medine’den Mekke’ye hac için giden kafilelerin bu ağacın önünde “teberrüken” nafile namaz kıldıkları haberi Hz.Ömer’e ulaşır ulaşmaz, Hz.Ömer bir görevli yollayarak o ağacı kökünden söktürdü.(İbn Sa’d,Tabakat 2/100)

Aynı olayda birbirine zıt iki tavır: İlk nesle mensup bazı insanların “bereket” atfettikleri bir nesne, Hz.Ömer için “tehlike” olarak algılanmıştı. Bu noktada, elbette Hz.Ömer’in hassasiyeti Kur’an mesajının özüne uygundu.

 

AŞIRI YÜCELTME VE PEYGAMBERİN BALGAMINI ELLERİNE YÜZLERİNE SÜRMELERİ

Bu anlama farkı, hem entelektüel, hem sosyolojik, hem de psikolojik nedenlere dayanıyordu. Hz.Peygamber’in öz elleriyle yoğurup bilincini şekillendirdiği insanlarla, İslam’ın siyasal hakimiyetine karşı direnişin kırılışıyla kitle halinde boyun eğip teslim olan insanların kavrayışı arasında elbette fark olacaktı. Bu farkı fark etmek için, 23 yıllık nübüvvet sürecinde yıl yıl, dönem dönem ilk İslam toplumunun “sosyal davranış kronolojisi”nin çıkarılması gerekir. Bunu yapacak olanlara bir katkı olsun için şu “hissi anlama” örneğini zikredelim. Urve b.Mes’ud’un bire bir gözlemi: “ Kaza umresi yılında Kureyş Kabilesi, ashabının Resulullah’a benzerini görmedikleri bir şekilde hürmet ettiklerine şahit olunca ona belirgin bir teveccüh gösterdiler. O abdest almaya görsün; hemen başına üşüşüyor, onun hizmetini görmek için neredeyse birbirleriyle kavga edecek oluyorlardı. O tükürecek, ya da balgam atacak olsa, hemen seğirtip onu elleriyle kapıyorlar, yüzlerine ve bedenlerine sürüyorlardı. Onun saçından ne zaman bir tel düşse, hemen kapışıyorlar; o ne zeman bir emir verse, verdiği emri yerine getirmek için hücum ediyorlar; n ne zaman konuşmaya başlasa, hepsi birden seslerini kısıyorlar ve gözlerini ona dikerek bakmıyorlardı.(Şifa2-39- Beyhaki, Sünen9/200, İbn Hibban,Sahih 11-221)

Su içtiği kabın içine solumamayı prensip haline getirecek kadar nazik, yere tükürmeyi yasaklayacak kadar titiz, soğan sarımsak kokusuyla insan içine çıkmamayı emredecek kadar duyarlı, diş temizliğine ve ağız bakımına olağanüstü önem atfedecek kadar nezih bir peygamberin, toplumun içinde tükürdüğünü, balgam attığını söylemek, ona bilmeden eza etmek anlamına gelse gerektir. Haberin kaynağından hedefine taşınırken yolda başına gelmesi muhtemel kazaları dikkate alarak çok farklı da olsa yaşanmış bir çekirdek olaydan doğduğunu kabul etmek gerek. Bu durumda, Resulullah’ın etrafındakilerden gördüğü bu tür “avami” tavırlar karşısında hissettiklerinin, Huneyn ganimetleri için sırtındaki elbiseyi çekiştire çekiştire yırtanlara karşı hissettiklerinden daha farklı olmadığını tahmin edebiliriz.

 

PEYGAMBERİMİZİN ÖLÜ BEDENİNİ KUTSALLAŞTIRMA PEYGAMBERİMİZİN KABRİNİ KABE GİBİ GÖRME

Hissi anlamaya, kimi zaman ayetlerin bir tür yorumundan yola çıkılarak ulaşılıyor. Şu rivayette olduğu gibi: Müminlerin Emiri Ebu Cafer Mansur, Resulullah’ın mescidinde Malik’le tartıştı. Malik ona dedi ki: “Ey Müminlerin Emiri, bu ibadethanede sesini yükseltme. Çünkü Allah Teala bir toplumu şöyle azarladı:”Sesinizi Peygamber’in sesinden daha fazla yükseltmeyin”(49.2) Ve bir toplumu da övdü:” Allah’ın Elçisi’nin huzurunda seslerini kısanlar var ya…”(49.3) Bir toplumu da suçladı: “Seni evinin dışından çağıranlar var” (49.4) Onun ölüsüne saygı, dirisine saygı gibidir. “ Ebu Cafer bu sözler karşısında sakinleşti ve dedi ki: “Ey Abdullah’ın babası, dua ederken kıbleye mi yöneleyim, yoksa Resulullah’mı?” Malik şöyle cevap verdi: “Kıyamet günü Allah katında, hem senin, hem de atam Adem’in (kurtuluş) vesilesi olduğu halde neden yüzünü ondan çevirecekmişsin ki?” (Şifa 2/41)

 

Bu örnekte ele alınması gereken birden çok husus var:

a) Ayetlerle doğru istidlal şarttır. Bu ayetlerin lafzi anlamı Resulullah’a karşı hayattayken gösterilecek edebi beyan eder. Mecazi anlamı ise hem hayatında hem vefatı sonrasında onun tarafından açıklanan kesin buyrukların ve ahlaki sınırların üzerine/dışına çıkmamayı beyan eder. Tersi bir anlama, gerçek bir anlama problemi olur. Mesela Resulullah’ın kapasını vurup izin istemeden huzuruna girmemeyi emreden ayetin (33.53) aynı mantıkla ela alındığını düşünelim ? Ya da onun yanında uzun süre kalmanın onu rahatsız ettiğini söyleyen ayeti? Hz.Peygamber’in kabrini ziyaret edenleri bu ayetlerle etmeye çağırabilir miyiz?

b) Hayat ve ölümün yasaları herkes için aynıdır. “Sen de öleceksin, onlar da ölecekler” (39.30) ve “Her insan ölümün acısını tadacaktır.”(3.185) ayetlerinde buyrulduğu gibi… Sanırım Ebu Cafer Mansur gibi, zulmüyle ün salmış bir yöneticinin en büyük günahı, Resulullah’ın kabrinin yanında sesini yükseltmesi değil, Peygamber’in makamına oturup onun duyurduğu ilke ve prensiplerin dışına çıkmasıydı.

c) Hissi anlama istismara açıktır. Abbasi halifesi Mansur’un, İmam Malik’e yukarıdaki soruyu sorduğunda, İmam Azam Ebu Hanife’yi henüz hapsetmiş ya da katletmiş olup olmadığını bilemiyoruz. Fakat bu soru, Ebu Hanife’nin aksini ifade eden görüşüne kinaye olsun için sorulmuş gibidir. Eli Ebu Hanife gibi büyük imamların ve masum insanların kanına batmış olan Mansur’un yüzünü kabre mi yoksa Kabe’ye mi döneceği sorusu, aslında çirkin bir istismardan başka bir şey değildir.

“Sesinizi Peygamber’in sesinden daha fazla yükseltmeyin” ayetinin hissi anlamaya konu olması bu sınırda durmamıştır. Abdurrahman b.Mehdi, bu ayeti gerekçe göstererek hadis okunurken susulmasını emreder ve dermiş ki: “Onu dinlerken susmak nasıl vacipse, onun hadislerini okurken susmak da öyle vaciptir.”( Şifa 2-43) Buradaki hissi anlamanın getireceği vahim sonuç, sözü, bir insan olan Hz.Peygamberin yerine geçirecek, onu makulatın alalından çıkarıp mahsusatın alanına oturtmaktır. Bu, doğal olarak hadisi anlamın objesi olmaktan çıkarıp, tazimin nesnesi olan bir eşya konumuna yerleştirmektir. Şu örneği bu açıdan ele almakta sakınca olmasa gerek: “ Dırar b.Mürre, abdestsiz hadis nakletmeyi mekruh görürdü.”(Age 2-45)

Bu “hissi anlama” örnekleri, tabiki kişinin yaklaşımı ve bakış açısına göre değişirdi. Amacımız, bu tür duygusal bir yaklaşımın niyetini sorgulamak olamaz. Ama bizim sorgulamamız gereken asıl şey, söz konusu yaklaşımların sonuçlarıdır. Bu sonuçlar, gerçekten de hakikatin efsaneye, makulün mahsusa karıştığı bulanık bir zemindir. Bu zeminde hiçbir sağlıklı anlayış boy vermez. Böyle bir zemin, her türlü hakikati sulandırmak için istismara açıktır. Bu zeminin daha da kaygan hale gelmesini kolaylaştıran unsur, ihtida eden kimi kitap ehlinin kendi eski ve mitolojik kültürlerini de beraberlerinde getirmiş olmalarıydı.

 

YAHUDİ KÜLTÜRÜNÜN HADİSLERE GİRMESİ

PEYGAMBERİN ALLAH’IN NURU OLDUĞU VE ÖLÜMSÜZ OLDUĞU İDDİASI

BEN BİR BEŞERİM AYETİNİN ÇARPITILMASI

Müslüman olan ve olmayan kitap ehlinin İslam’a taşıdığı eski kültür.

İslam’a girişiyle birlikte eski kültürü olan Yahudi kültürünü beraberinde taşıyanlara, eski bir Yahudi olan Ka’bu’l-Ahbar’ı (öl.32.h) örnek verebiliriz. Hıristiyan olan Vehb b.Münebbih’i gösterebiliriz.

İstisnalar olmakla birlikte, bu tür insanların İslam’ı benimser benimsemez, içerisinde yetiştikleri ve kendilerini yıllar yılı şekillendiren Yahudi ve Hıristiyan kültüründen tamamıyla arındıklarını söylemek elbette doğru değildir. Özellikle söz konusu dönemde, ilim deyince rivayet anlaşılıyorsa, dağarcığında nakledilecek rivayeti olanların el üstünde tutulmaları için de bir neden yoktur.

İşte burada değindiğimiz psiko-sosyal nedenlerden dolayı, Müslüman olan kitap ehli, son vahyi ve onun taşıyıcısı olan Hz.Peygamberi’de kendi kitap ve peygamber tasavvurlarıyla okuyorlardı. Önümüzde birçok örneği olmakla birlikte , bunlardan sadece birini Ka’bu’l-Ahbar’ın Yahudi tasavvuruyla Kur’an okuma denemesine örnek oluştursun için buraya alabiliriz.

Kökleri Hermetik öğretiye ve oradan da Yahudi Kabbalizmine dayanan bir yaklaşımla “Nur-ı Muhammedi” teorisinin mucidi olduğunu tahmin ettiğimiz Ka’bu’l-Ahbar, “Allah göklerin ve yerin ışığıdır”(24.35) ayetini bakın nasıl anlıyor: İkinci “nur” sözcüğü, burada, Muhammed sallallahh aleyhi vesellemdir. Allah’ın “onun nurunun örneği” sözü, “Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin nuru” anlamına gelir.(Şifa1/17)

“Nur-ı Muhammed” teorisini desteklemede kullanılan bu “nur” rivayetleri, sadece aşırı mistik bir yorum olarak İslam geleneğine girmemiştir. Süyuti bu konuda bize hayli malumat veriyor. “Hakim Tirmizi, Zekvan’dan naklen aktarıyor: “Resulullah (sav)’ın, gün ya da ay ışığında gölgesinin yere düştüğü görülmemiştir. İbn Seb’in el-Hasais’inde der ki: “Onun gölgesi yere düşmezdi, çünkü o nur idi. O güneş ve ay ışığında yürüdüğü zaman onun gölgesi görülmezdi.Bazıları buna, Resulullah’ın şu duasını delil gösterdiler: “Beni nur kıl” (Süyuti,el-Hasais 1/68)

Bu tipik bir aşırı yüceltmeci yanlış anlamaydı. İkisi de gnostik tabiatlı olan Kabalacı Yahudilikle Hermetizm’in karışımından ortaya çıkan yanlış anlama, bu noktada kalmadı. İş, “Hz. Peygamber’e kim ne kadar karizma katacak?” yarışına dönüştü. Şu metinde olduğu gibi: “Muhammed sav.’ın ruhu ve cesediyle her yerde ve her mecliste hazır bulunur. Yerde ve göklerde dilediği zaman tasarruf eder ve dolaşır. Şimdi de ölmeden önceki durumundadır.(el-Cili,el-İnsanu’l-Kamil 2-46)

Şifa sahibi, Hz.Peygamber’in beşerliği konusunu şöyle ela alır. “Onun özellikleri meleklerin özelliklerine benzemekte, değişimden beri bulunmaktadır.” Bu kez içi rahat etmez ve der ki:”Her ne kadar bir bedenleri ve görünür varlıkları var idiyse de, meleklerin özellikleriyle donanmışlardır.”

Aşağıdaki örnekte görüleceği gibi, bir kez yarış başladı mı, nerede duracağını kestirmek mümkün değildir. Çünkü, mitolojiye dönüştürüldüğü zaman hakikat ölür. İstikamet açısı bir kez sapmaya görsün, yol aldıkça sapma da artar, yanlış anlama temeli üzerine oturan bir mantığın övgüsü, yanlış anlamayı derinleştirmeye katkıdan başka bir işe yaramaz. Aynen Muhammed Bahaeddin el-Baytar’ın şu sözlerinde olduğu gibi: “ Bütün tasarruflarında, Muhammed sav’in durumu Allah’ın durumu gibidir. Alemde Muhammed sav’den başka yoktur…Hakikatin sonu idrak edilemez ve nihayetine vakıf olunamaz O, iman ettiğimiz gaybdandır…Beşeriyet nur olduğu için onun tüm ifrazat ve atıkları (teri,tükrüğü,bevli,gaytası) tertemiz ve mukaddestir. Vücudunun diğer cisimleri gibi gölgesi yoktur. Adem’e üfürüldüğü buyrulan nur, işte bu Muhammedi nurdur; “Allah’ın ruhu”, “Muhammed’in nurudur.” (Abdurrahman el-Vekil, Hazihi Hiye’s-Sufiyye, en-Nefehatu’l-Akdesiyye s.77)

Başından beri bu tür örnekleri okuyan arkadaşlarımızın aklına şu soru gelebilir. Bu tür bir tasavvura sahip olanlar, Kur’an’ın Resulullah’ın beşerliğine vurgu yapan ayetleri bilmiyorlar mı?

Bu sorunun cevabı bellidir: “Evet, biliyorlar” Bu kez, “Ya neden bu mantıkta ısrar ediyorlar?” sorusu gelecektir. İşte burada daha vahim bir anlama sorununa dikkat çekmemiz gerekiyor ki, biz buna yanlış anlama değil,”anlamın ters döndürülmesi” adını vermek zorundayız. Çünkü, bu tür bir aşırı yüceltmeci mantık, en sonunda Kur’an’daki Hz.Peygamber’in beşerliğini vurgulayan ayetleri de kendisine uygun bir “yeniden okumaya” tabi tutmaktadır. Bu tür ayetlerin başında gelen: “De ki:” Ben de sizin gibi bir insanım” ayetindeki kaf-fe-mekfufe olan “innema” birleşik edatını önce “inne” ve “ma” olarak çözüyorlar ve ardından ilgi zamiri olan “ma” yı olumsuzluk ifade eden “ma” ya çeviriyorlar. Bütün bu yapı bozum işlemlerinin ardından, metne işkence edilerek zorla idhal edilmiş şu anlamı elde ediyorlar: “De ki: Kesinlikle ben, sizin gibi bir beşer değilim.”

Aslında yukarıdaki sözler, makul ve mansus değil mahsus sözlerdir ve bu yaklaşım Pavlus Kilisesi’nin teslis inancındaki “İsa” doktriniyle birçok noktada uyuşmaktadır. Yukarıdaki aşırı yüceltmeci tasavvur, her dönemde kendisiyle savaşan kutuplar oluşturmakta sıkıntı çekmemiştir. İşte bu yaklaşımın doğurduğu tepkinin en tipik örneklerinden birini veren İbn Teymiyye, bu tür uçuk iddiaları, “Derecesi ve kıymeti ne olursa olsun hiçbiri beşer nurdan yaratılmamıştır.” Sözleriyle reddedecektir. Fakat gariptir ki, kendisi de teorik alanda yaşanan bu aşırı yüceltmeci tavrı pratik alana taşıyarak hukuk kodu haline getirecektir.

İbn Teymiyye, es-Sarimi’l-Meslul ala Şatimi’r-Resul ( Resul’e Hakaret Edenin Ensesi Üzerindeki Kınından Sıyrılmış Kılıç) adlı eserini, yukarıdaki yaklaşımdan hiç de aşağı olmayan bir duygusallıkla kaleme almıştır. İrfani bilgi sistemi mensuplarının yukarıda yaptığı aşırı yüceltmeyi, ibn Teymiyye de mensubu olduğu beyan bilgi sisteminde yapmıştır. Her iki grup da tezlerini desteklemek için en şaibeli haberleri kullanmaktan kaçınmamışlardır. Aynen rivayet olarak nakledilen şu örnekte görüldüğü gibi: “Kim bir peygambere hakaret ederse o öldürülür. Kim onun sahabesine hakaret ederse dövülür.”( İbn Teymiyye)

İbni Teymiyye bu eserinde aynen şöyle der: “Kendi sesini Peygamber’in sesinden fazla yükselttiği sabit olan kimsenin , bundan dolayı, haberi olmadan küfre düşmesinden ve tüm yaptıklarının boşa çıkmasından korkulur.”

Bırakınız kendisinden yüksek sesle konuşan mümini, kendi canına kastedenleri dahi bağışlayan rauf ve rahim bir peygamber, kendisi adına verilmiş böylesi hükümleri görse ne derdi? Sorusu, bu tür durumlarda sorulması gereken en doğru sorudur. Resulullah’ın, etrafındakilerin çok çok daha saygısız davranışlarına nasıl dayandığına şu rivayeti örnek gösterebiliriz: “ Uyeyne b.Hısn el-Fezari, kapıyı vurmadan ve haber vermeden Resulullah’ın odasına dalıverdi. Resulullah Hz.Aişe ile birlikte (ev hali rahatlığında) oturuyorlardı. Adam, “O yanındaki kırmızı tenli (humeyra) de kim?” diye sordu.”Ebu Bekir kızı Aişedir.” Dedi. Uyeyne, yüzü kızarmadan:” Ben sana ondan daha iyisini getireyim” teklifini yapınca Hz.Peygamber, “Ey Uyeyne, Allah bunu haram kıldı” dedi. (İbn Kesir, 33-52’nin tefsirinde, Ayrıca Siyeru A’lami’n-Nubela 2/167, el-İstiab 8/1250)

Beyan bilgi sisteminin muhaddis mensupları da, İbn Teymiyye’nin fıkha taşıdığı bu “aşırı yorum”dan nasiplerini almışlardır. Bunlardan Muhammed b.Mukatil, “Şayet bir belde halkı sivak’ı terk etme konusunda ittifak etseler, kafirlerle savaştığımız gibi onlarla da savaşırız.(el_Leknevi)

Ka’bu’l-Ahbar’dan sonra Vehb b.münebbih, ait olduğu eski kültüründen İslam’a taşıdığı aşırı yüceltmeci gelenekle Resulullah’ı bakın nasıl okuyor: “Ebu Nuaym ve İbn Asakir, Vehb b.Münebbih’ten nakleder: “Yetmişbir kitabı okudum. Tümünde şu gerçeği buldum. Dünyanın başından sonuna kadar gelmiş geçmiş tüm insanlığın aklıyla Muhammet sav’in aklı kıyaslandığında, bir tek kum tanesi karşısında dünyanın tüm kumları kadar tüm insanlığa üstün olduğu görülür.”( el-Hasais 1/66)

Daha da ilginci, Vehb b. Münebbih adının daha ilk dönemlerde tartışıldığını, onun adına hadis üretilmesine ihtiyaç duyulmasından anlamaktayız. Süyuti, Hasais’inde hem de Resulullah’ın “kendine özgü ayrıcalıklarından biri” olarak şu haberi nakleder: “İbn Adiy ve Beyhaki Ubade b. Samit’ten Resulullah sav dedi ki: “Ümmetimin içerisinde bir yiğit vardır ki, ona Vehb adı verilir. Allah ona hikmet vermiştir. Bir de Gaylan denilen bir adam vardır ki, o insanlar için İblis’ten çok daha zararlıdır.”( Süyuti,Hasais 2/133) Tehzibu’l-Hasais sahibi et-Tuleydi, bu haberi Hasais’teki uydurmalar listesinde verir.s.16 Vehb b.Münebbih’in dostları, onu Hz.Peygamber adına haber “üreterek” desteklemişlerdir.Fakat bu arada bir taşla iki kuş vurmuşlardı: Gaylan ed-Dımeşki gibi ilmi, takvası ve dürüstlüğü hasımlarınca dahi takdir edilen ve Emevi zulmüne karşı direnip, Ömer b.Abdulaziz halife olunca, onun tarafından Emeviler’in haksız yere gasbettikleri malları sahiplerine vermekle görevlendirilen, Ömer b.Abdulaziz’den sonraki yönetici tarafından hunharca katledilen “muhalif” bir isimden de öç alınmaktadır.

 

HIRİSTİYAN KÜLTÜRÜNÜN HADİSLERE YANSIMASI

Hıristiyan kültürünü İslam’a Hıristiyanlaşma biçiminde yansıtan sadece Müslüman olan eski Hıristiyanlar değildi. Bizim tahminimiz o ki, Tedvin asrı (h.II ve III.yüzyılların ilk yarısı)nda çok önemli roller üstlenen Beytü’l-Hikme’nin Hıristiyan mütercimleri de Kilise’nin incir çekirdeğini doldurmayan teolojik kavgalarını İslam’a taşıdılar. Mesela, Me’mun tarafından Beytu’l-Hikme’nin başkanlığına atanan Huneyn b.İshak (öl.H.260) bir Nasturi Hırıistiyandı. Radikal Sünni ihtilalin sahibi Mütevekkil döneminde de kabul görecek çevirmenler kurulunun başkanlığına atanmıştır. Oğlu İshak b. Huneyn (öl.298) Mutemed, Mutezid ve Muktedir dönemlerinde yaşamış, devlet nezdin de hatırlı bir mantıkçıydı.

 

SİYASETİN HADİS YAZIMINA ETKİSİ

Siyasi Rivayetlerin Peygamber Tasavvuru alanında kullanılması

Hayata ilişkin söyleyecek sözü olan hiçbir dinin siyaset bigane kalması düşünülemez. Kaldı ki, İslam gibi insanlığın değişmez değerlerini bünyesinde barındıran bir inanç sisteminin, hayatın içerisinde oldukça ciddi bir yeri olan siyaset alanına sırt döndüğünü söylemek, gerçeği söylememektir.

Fakat dinin siyasetin üzerinde, onun temel belirleyicilerinden biri olması başka bir şey, dinin siyaset tarafından belirlenmesi daha başka bir şeydir. Bizim burada geleneksel peygamber tasavvurunu oluşturan söylemlerden biri olarak üzerinde duracağımız konu, işte bu ikincisidir. Siyasetin dinin belirleyicileri arasında yer alması. Önce siyasetin İslam düşüncesi üzerindeki etkisi üzerine Muhammed Abid el-Cabiri’nin yaptığı şu tespitleri okuyalım:

Gerçek şu ki, Arap-İslam düşüncesi ister yapısal ister tarihsel açıdan analiz edilsin, siyasetin bu düşünceyi yönlendirmede ve seyir güzergahını belirlemede oynadığı büyük rol dikkate alınmadıkça yapılan her türlü analiz eksik çıkacak, sonuçları yanıltıcı olacaktır… Çünkü İslam, tarihsel gerçeği bakımından aynı anda hem din hem devlet idi. Genel ideolojik çatışmada var olan düşünce de dinsel düşünce veya en azından dinle doğrudan ilişkili bir düşünce idi. Yine o, işte bu sebepten dolayı siyasetle de doğrudan ilişki halindeydi.” (Ara-İslam akımı oluşumu 365-66)

Özellikle İslami ilimlerin ilk kez oluşturulduğu Tedvin asrında derlenen ve tasnif edilen ilimlerin ilk malzemesini oluşturan rivayetlerin bir kısmı, şu yada bu şekilde, dönemin siyasal rekabetinde ya doğrudan ya da dolaylı bir biçimde kullanılmıştır. İşte bu gerçek gözardı edilerek, siyasetle uzaktan ya da yakından ilgili olan hiçbir rivayetin doğru anlamı tespit edilemez.

Burada bizi ilgilendiren, peygamber tasavvurunu yansıtan ya da oluşturan rivayetlerin, yukarıdaki anlamda dönemin siyasi çekişmelerinde lojistik destek malzemesi olarak kullanılıp kullanılmadığıdır. Buyurun. Çok masum gibi duran şu aşırı yüceltmeci rivayeti birlikte tahlil edelim:

“Ebu Ya’la, Taberani el-Evsat’ta, İbn Asakir, Hasan b.Arafe ünlü Cüz’ünde, Ebu Hüreyre’den naklen aktarırlar: “İsra gecesi’nde semaya yüceltildiğimde, orada ilk gördüğüm şey yazılı olan ismimdi: Muhammed Allah’ın Rasuludür. Ebu Bekir Sıddik da halefimdir.” (el-Hasais1/17)

İlk bakışta, siyasetle pek ilgisi yokmuş gibi görünen bu rivayetin, biraz dikkat etince fırkalar arası siyasi çekişmelerde kullanılmaya çok müsait olduğunu anlamakta gecikmiyorsunuz. Çünkü ilk dönem Şiaları ( siyasal taraftarlar), kendi tezlerini “efdaliyyet” (en iyinin tespiti) üzerine kurmuşlardı ve en iyinin tespiti ise epeyce müşkil bir işti. Kimin en iyi olduğunu Allah’tan başka kimse bilemezdi. Bunun tespitini insanların yapması mümkün değildi. Çünkü bu hayli görece bir şeydi. O halde, Rasulullah’tan sonra en iyinin tespitinde “yorum” dışı bir “belge” gerekiyordu ve işte o belge sahihler arasında bulunamayınca “üretilme” yoluna gidilmişti. Yani aslında yapılan şey, bir kesimin görüşlerinin “belge” haline getirilmesiydi. Çünkü “haber” olmadan hiçbir görüş ve düşünce, ilim değeri taşımıyordu.

Süyuti, bu hadise hiç itiraz etmemiştir. Ne ki, Süyuti yine bu eserinde, Hz. Peygamber’in okuma yazma bilmediğini üstelik ayetle delillendirerek ısrarla isbat eder. Fakat, semadaki yazıyı nasıl okuyabildiğini sorgulamaz. Bu rivayetin son cümlesi, rivayetin erken bir dönemde, Hz. Ebu Bekir’in halifeliği döneminde, onun liderliğine karşı çıkılmaması gerektiğini düşünenlerce üretildiği kuşkusunu haklı kılıyor. Bu kadarla da kalmıyor, Darekutni’nin Ebudderda’dan naklettiği metinde, “Ömer el-Faruk” ilavesi de rivayete giriyor.(Hasais) Bu, rivayetin iktidarla muhalefet arasındaki ilk siyasi kavgalar sırasında kullanıldığı intibaını veriyor. Sanırım Hz. Ali şiasından gelen rivayetlere bakma fırsatımız olsa, bunun tam zıddı rivayetlerle orada karşılaşmamız mukadderdir.

Yukarıdaki rivayet için söylediklerimiz aynen şu rivayet için de geçerlidir: Abdullah b. Ubeydullah el-Ensari’den rivayet edildi: “ Sabit b. Kays b.Şemmas’ın defni sırasında orada bulunanlar arasındaydım. O Yemame’de öldürülmüştü. Onu kabre indirdiğimizde ondan şöyle bir ses duyduk; diyordu ki: Muhammed Allah’ın Rasulüdür, Ebu Bekir sıddiktır, Ömer şehittir, Osman iyi ve merhametlidir. Bunun üzerine dönüp baktık, ama o ölüydü.” (Şifa,1/320)

Sadece siyasi fırkalar değil, her birinin çıkışında az ya da çok siyasi bir boyut bulunan kelami fırkalar da aynı yöntemi kullanıyordu. İşte, ilk bakışta”bu nasıl mezhep savaşlarında malzeme olarak kullanılabilir ki?” diyeceğiniz senedinin sahih olma ihtimali olan bir haber: “Ahmed, Tarih’inde Buhari, Taberani, Hakim, Beyhaki ve Ebu Nuaym Meysere’den naklen aktarıyor: “ Ey Allah’ın Rasulü, dedim, ne zamandan beri peygamberdin? Cevapladı: Adem ruh ile ceset arasındayken.” (Süyuti, el-Hasais 1/3)

Genelde Şia, özelde Beyan b.Sem’an’a nisbet edilen Keysaniyye, Şia’nın imamet düşüncesini bu ve benzer haberler üzerine oturtmuşlardır. Çünkü onlara göre imamlar da Hz. Peygamber gibi ezelde seçilmişlerdir. Ezelde yapılan bu seçime iman şarttır. Şii imamet akidesi de bu şart üzerine bina edilir.

Aşırı yüceltmeci süreç, sonunda tüm İslam ümmetinin peygamber tasavvurunu etkisi altına alarak, yegane tasavvur haline gelmiştir. Sonraki yüzyıllarda bu tasavvur, yuvarlandıkça büyüyen kar topu gibi mitoloji üreterek yoluna devam etmiştir. Bu sürece yakasını kaptıranlar sadece avam ya da müfrit sufiler değildirler. Adı sanı belli değerli alimler de bu süreci besleyen tavırlar ortaya koymuşlardır. Mesela Buhari şarihi Bedrüddin Ayni, Hz.Peygamber’in yeryüzündeki tüm dilleri bildiğini söyleyebilmiştir.(Bedrüddin Ayni,Umdetu’l-Kari 8/328)

Özetlersek, bu mitolojik tasavvur, önceleri sırf peygamberlik kurumunun karizmasına bir nevi katkı olsun amacını güderek, daha sonra “bir nevi katkı” olmaktan çıkıp Hz. Peygamber’in yerini alıyordu. Peygamber tasavvuru tamamen mitolojik hal alınca da, artık tüm varlık, bu mitsel pencerenin buğulu camında izlenen bir gölge ve hayal oyununa dönüyordu. Bu tasavvurun sahibi, camdan eşyanın tabiatına bakan biri olma konumundan çıkıp, sürekli hohladığı camın buğusunda vehmini ve hayalini izleyen biri olup çıkıyordu. Daha farklı bir ifadeyle söylersek, camdan bakması gerekenler cama bakmaya başlıyordu. (Üç Muhammed, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık)

posted in *PEYGAMBER | 0 Comments

9th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

 

Hadis konusu yalnızca 21. asırda tartışılan bir konu değildir. Hz. Peygamberin vefatından hemen sonra Hz. Aişe ve Hz. Ömer, hadis aktarımcılarını yoğun ve sert biçimde eleştirmiş ve yalanlamışlardır. Hatta Hz. Ömer devlet müdahalesiyle onları cezalandırma yoluna gitmiştir.

Hadisleri reddediyor, kabul etmiyor, akla önem veriyor, dini akılla anlamaya çalışıyor diye Ebu Hanife hadis savunucuları tarafından sert biçimde eleştirilmiştir.

Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal’ın “İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu” (DİB Yayınları) adlı kitabında bu konu ayrıntılı olarak ele alınmıştır:

 

“Ebu Hanife: “Eğer bir kimse, ‘Peygamber (a.s.)in her söylediğine inanıyorum, ancak Nebi haksız (cevren) konuşmaz ve Kur’an’a muhalefet etmez’ derse, bu, onun, Peygamber’i tasdik ettiğini ve Peygamberi Kur’an’a muhalefetten tenzih ettiğini gösterir. Şayet Peygamber Kur’an’a muhalefet etse ve Allah’a karşı haktan başka bir şey söyleseydi, Allah Teala, “Eğer Muhammed, bize karşı ona (Kur’an’a) bazı sözler katmış olsaydı, biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık, hiç biriniz de onu koruyamazdınız” (Hakka 44-47), sözüne uygun olarak, onu kuvvetle yakalar ve şahdamarını koparırdı. Allah’ın Resûlü, Allah’ın kitabına muhalefet etmez. Allah’ın kitabına muhalefet eden de Allah’ın Resûlü olamaz… Nebi’den Kur’an’a aykırı olarak hadis rivayet eden kimseyi red, Peygamber’i red ve onu yalanlama değildir. Bu, ancak, Peygamber’den batıl rivayette bulunan kimseyi reddir. Töhmet bu kimseyedir, Peygamber’e değil. Onun için Peygamber’in söylediği her şey, işitelim, işitmeyelim, başımız gözümüz üstünedir. Buna iman eder, ve Allah’ın Resûlünün söylediğine, olduğu gibi şehadet ederiz. Ve yine şehadet ederiz ki O, Allah’ın nehyettiği bir şeyi emretmez. Allah’ın bağladığı bir şeyi koparmaz. Allah’ın nitelediği bir şeyi ona aykırı bir şekilde nitelemez. Şehadet ederiz ki O bütün işlerde Allah’la muvafıktır. Bidat olabilecek hiç bir şey yapmamış, Allah’ın söylediği söze hiç bir şey katmamış ve zorlayıcılardan olmamıştır. Onun için Allah Teala; “Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur” (Nisa 80), buyurmuştur. ( el-Alim 26-27) s.84-85

Ebu Yusuf: “Rivayetler çoğaldıkça bunlar arasından, bilinmeyen, fıkıh ehlinin bilmediği, Kitab’a ve Sünnete uygun olmayan rivayetler ortaya çıkar. Şaz(istisna) hadislerden sakın, hadisçilerin ve fukahanın bildikleri (kabul ettikleri) ile, Kitap ve Sünnete uygun olanları al, diğerlerini buna göre değerlendir. Çünkü Kur’an’a muhalif olan, Hz.Peygamber’den rivayet edilmiş dahi olsa ondan değildir.” (Ebu Yusuf, er-Redd,31) s.85

Ebu Yusuf bu görüşünü, Hz. Peygamber’e isnad ettiği şu hadisle de teyid eder: Rasulullah ölüm döşeğinde şöyle dedi: “Ben yalnızca Kur’an’ın haram kıldıklarını haram kılarım. Allah’a yemin ederim ki benim adıma bir şeye (beni bahane ederek) sarılmasınlar.” (Ebu Yusuf er-Redd, 31) s.85

Ebu Yusuf bu konuda daha açık bir rivayeti, Evzâî’ye yönelttiği bir itiraz vesilesiyle yaptığı şu tavsiyeden sonra zikretmektedir: “herkesin bildiği (kabul ettiği) hadisi al, şazz olandan sakın. Bize İbn Ebi Kerime, Ebu Cafer’den, o da Rasulullah’tan şöyle rivayet etti: “Rasulullah yahudileri çağırarak onlara bazı şeyler sordu. Onlarda anlattılar ve Hz.İsa (as) konusunda yalan söylediler. Bunun üzerine Nebi minbere çıktı ve insanlara hitaben şöyle dedi: “Benden hadisler yayılacak, size gelenlerden Kur’an’a uygun olanlar bendendir. Kur’an’a aykırı olanlar benden değildir.” ( Ebu Yusuf er-Redd, 24-25) s.86

Hz. Ömer’in Tavsiyesi: “Hz.Ömer, Kûfe’ye giden Ensardan bir grubu uğurlarken onlara şöyle der:… siz arı vızıltısı gibi Kur’an okuyan (çok olduklarından kinaye) bir kavme gidiyorsunuz. Peygamber’den rivayeti azaltın. Bu konuda bende sizinle beraberim. Bunun üzerine Karaza şöyle dedi: “Bundan sonra, Rasulullah’dan hadis rivayet etmeyeceğim.” (er-Redd, 30) s.86

Rasulullah: “Benden sonra hadisler çoğalacak, benden bir hadis rivayet edilirse onu Allah’ın kitabına arzedin, uyuyorsa kabul edin, bilin ki o bendendir. Allah’ın kitabına uymuyorsa reddedin, bilin ki ben ondan berîyim” (Serahsi, usul 1-365. Şafi’ı bu rivayeti er-risale’sinde tenkit eder,225-226) s.86-87

Rasulullah: “Allah’ın kitabında olmayan her şart batıldır ve Allah’ın kitabı en haklı olandır” (Serahsi, usul 1-364) Hz. Aişe’nin rivayet ettiği hadisin ilgili kısmı şöyledir:“ Rasulullah şöyle buyurdu: “İnsanlara ne oluyorda Allah’ın kitabında olmayan şartları, şart olarak ileri sürüyorlar. Kim Allah’ın kitabında olmayan bir şartı şart koşarsa bu batıldır. Böyle yüz şart ileri sürülse bile Allah’ın şartı en haklı ve en güvenilir olanıdır.” (Buharî, büyu,67) Serahsi, “Buradaki şarttan murad, Allah’ın kitabına muhalif olan her şarttır, yoksa şartın kendisinin Kur’an’da yer almaması değildir. Çünkü bu hadisin kendisi de kitapta yer almıyor… Bundan anlıyoruz ki, Allah’ın kitabına muhalif olan her hadis merduttur.” (Serahsi, usul I-365-364) s.87”

 

Ebu Hanife’yi, 1)Akla(re’y ve kıyasa) önem vermesinden, 2)Sahih sünnete muhalefet etmesinden dolayı bazı din bilginleri cerhetmişlerdir(hadis yönünden eleştirip güvensiz bulmuşlardır.) s.232

Hadisçiler Ebu Hanife’yi kötülemek konusunda ileri gittiler ve haddi aştılar. s.219

 

Ebu Hanife(ö.150)’yi cehredenler(yerenler, kötüleyenler): Şia, Caferiyye’nin kurucusu Cafer es-Sadık (ö.148); Evzaî (ö.157); Süfyan es-Sevri (ö.161); Malikî mezhebinin kurucusu Malik b. Enes (ö.179); Abdullah b. Mübarek (ö.181); Şafiî mezhebinin kurucusu Şafiî (ö.204); Ebî Şeybe (ö.235); Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmed b. Hanbel (ö.241); Meşhur hadis müellifi Buhari (ö.256); Meşhur hadis müellifi Müslim (ö.261); İbn Kuteybe (ö.276); Meşhur hadis müellifi Nesai (ö.303); Ukaylî (ö.322) En çok hakaret edenlerden; İbn Hibban (ö.354) En çok hakaret edenlerden; İbn Adiyy (ö.365) Şeytan diyenlerden; Darekutnî (ö.385); Ebu Nuaym el-Isfahanî (ö.430); Hadis müellifi Beyhakî (ö.458); Hatib Bağdadî (ö.463); Cüveynî (ö.478); Gazalî (ö.505); İbnu’l-Cevzî (ö.597); Fahreddin Razî (ö.606) s.230-261

 

Ebu Hanife’yi adaletli, güvenilir bulan ve bu konuda eserler yazanlar onu cerhedenlerden daha çoktur. s.223

(İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Prof.Dr. İsmail Hakkı Ünal, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları)

 

 

 

EBU HANİFE HAKKINDAKİ UYDURMALAR VE HEZEYANLAR

Sufyan es-Sevrî(ö.161) ve Şerîk(ö.177), re’y ehli olan Ebu Hanife’nin (ö.150) iki veya üç kez küfürden tevbe etmeye davet edildiğini, bunun sonucu Ebu Hanife’nin, sika ve güvenilir kabul edilmediğini yazabilmektedir. s.233

İmam Malik(ö.179), Ebu Hanife hakkında ağır suçlamalarda bulunmuştur. s.234

Abdullah b. El-Mübarek(ö.181), Ebu Hanife hadiste yetim idi, demiştir. s.235

Ahmed b. Hanbel, Kitabu’l-ilel adlı kitabında Ebu Hanife’nin aleyhindeki rivayetlere yer vermiştir. s.240

Buhari’nin, Ebu Hanife’ye taassup derecesindeki muhalefeti zaten meşhurdur. Hatta Buhari, “et-Tarîhu’s-Sağîr” adlı eserinde Sufyan es-Sevrî’nin Ebu Hanife’nin vefatında Allah’a şükür edip “Ebu Hanife, İslam’ı ilmek ilmek çözen birisiydi. İslam’da ondan daha uğursuz biri doğmamıştır.” dediğine dair rivayeti pekala alabilmiştir. s.241(et-Tarîhu’s-Sağîr, II s.100)

İbn Hibban(ö.354), “Kitabu’l-Mecrûhîn” adlı eserinde Ebu Hanife aleyhindeki bazı sözler şunlardır: Hadis bilgisi zayıf ve rivayet ettiği 130 hadisin 120’sindeki hata etmiştir; Bu ümmetin fitnecisidir; Muhammed’in dinini değiştirmiştir; Hz. Peygamber’in bir hadisine hezeyan, birine de hurafe demiştir. Allah’a yakınlık maksadıyla bir katıra ibadet eden kimsenin bu davranışında beis görmemiştir, vb. s.247  (Dr.İsmail Hakkı Ünal, Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu Ankara-1994 s.233)

Ebu Hanife aleyhinde konuşanlar, hadis düzenleyicisi Müslim(ö.261); Ebu Zur’a er-Razî(ö.264); İbn Kuteybe(ö.276); en-Nesaî(ö.303); el-Ukaylî(ö.322); İbn Ebî Hatim(ö.327); İbn Adiyy(ö.365), ed-Darekutnî(ö.385); Ebu Nuaym el-İsfahanî(ö.430); el-Beyhakî(ö.458); el-Hatib el-Bağdadî(ö.463); el-Cuveynî(ö.478); el-Gazâlî(ö.505); İbnu’l-Cevzî(ö.547); Fahru’d-din er-Razî(ö.606) s.230-265  (Sünnetin Dindeki Yeri-Hadis İlminde Metodoloji Sorunu-Doç.M.Hayri Kırbaşoğlu-Ankara Üniversitesi İlahiyat Fak. s.465)

 

Ebu Hanife hakkında ağıza alınamayacak kadar ileri sözler, bunların eserlerinde bolca mevcuttur. Konuyu araştıran Dr.İsmail Hakkı Ünal, tüm bunların bilgisizlik, kıskançlık, önyargı ve taassuptan kaynaklandığını eserinde kanıtlamıştır. Ebu Hanife’yi eleştirenlerin en fazla Şafii mezhebine mensup insanlardan olduğu göze çarpmaktadır. Çünkü hadisçiliği en fazla savunanlar, Şafiî ve onun takipçileri olmuştur. (Dr.İsmail Hakkı Ünal, Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu Ankara-1994 s.264-265)

 

Siz hâlâ Türkiye’de hadis uydurulduğunu biliyor musunuz? Hâlâ Türkiye’de fiilen hadis uydurulduğunu biliyor musunuz? Uyduranların içlerinde din adamlarımız da var, hatiplerimiz de var…(Hadis İlminde Metodoloji Sorunu-Doç.M.Hayri Kırbaşoğlu-Ankara Üniversitesi İlahiyat Fak. s.533)

 

Hadisin Kur’an’a açıkça ters düşmesi onun uydurma olduğunu gösterir. İbn Kayyim el-Cezviyye- el-Menâru’l-Munîf fi’s-Sahîh ve’d-Da’îf  -Haleb,1983 s.80

 

Buhari, Kitabu’d-Duefa’sında, Ebu Hanife hakkında “asla güvenilmez adam” demektedir.

Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliya adlı eserinde, Ebu Hanife hakkında:” Numan b. Sabit öldü diyorlar. Allah’ı tesbih ederim ki Numan b. Sabit(Ebu Hanife’nin adı) pis vücuduyla toprağın karnını kirletti. (1.Kur’an Sempozyumu Bilgi Vakfı Kasım 1994 s.469)

 

 

posted in KİTAPLAR | 2 Comments

9th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

<style type=”text/css”>
<!–
.style1 {
 font-family: Geneva, Arial, Helvetica, sans-serif;
 font-weight: bold;
}
–>
</style>
<p class=”style1″>Sahabenin  S&uuml;nnet Anlay&#305;&#351;&#305;, Prof. B&uuml;nyamin Erul, T&uuml;rkiye Diyanet Vakf&#305; Yay&#305;nlar&#305; </p>
<p>http://www.kitapalemi.com/34795-sahabenin_sunnet_anlayisi.kitap</p>

posted in KİTAPLAR | 0 Comments

9th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Eleştirel düşünme:

 

posted in EGİTİM | 0 Comments

9th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Üç Muhammed

Üç Muhammed’i kaleme almama neden olan olay herkesin her zaman duyduğu klişe bir hitaptı: “Allah’ımız bir! Kitabımız bir! Peygamberimiz bir!”

İşte tam burada durmuştum. Bu duruş hayli uzun sürdü. Üzerinden yedi yıl geçti. O ses hâlâ kulaklarımda çınlıyor: “Peygamberimiz bir!..” Bu ne güzel temenni, fakat şu soruların cevabı hiç de bu temenni kadar iç açıcı değil: Bir, bu temenni yaşanan gerçeğe tekabül ediyor muydu? Bunun aktüel karşılığı var mıydı? Sahi, gerçekten bir miydi peygamberimiz?

Sorular bunlarla sınırlı değildi: Müslümanların tümü aynı peygambere mi inanıyorlardı? Farz-ı muhal, inandıkları peygamber kabrinden kalkıp gelse, “peygamberimiz bir” diyenler ona karşı kaç tür tavır ortaya koyardı? Bir tel alabilmek için saçına sakalına hücum edenlerin yüzdesi, bir parça koparabilmek için elbisesine üşüşenlerin oranı ne kadar olurdu?

Ya hiç tanımayacak olanların yüzdesi? Yoksa, “Benim zihnimde oluşturduğum imaj aslından daha iyi” deyip,gerçeğine sırt mı dönerlerdi? Peygamberlerini taşlayarak öldüren İsrailoğulları gibi taşlayanlar da çıkar mıydı?

Her şey için geçerlidir: Bir şeyin gerçeği kaybolunca, imajı oluşturulur. Oluşturulan imaja “tasavvur” denir. Müslümanların zihninde oluşan peygamber tasavvurlarını merak edip araştırsak, birbirine hiç uymayan kaç peygamber tasavvuru çıkardı dersiniz?

 

Melek peygamber?

Yeryüzünde değil gökyüzünde yaşayan, dolayısıyla iz bırakmayan, iz bırakmadığı için de izlenmeyen, hayattan yüceltme bahanesiyle dışlanmış, dolayısıyla hayata taşınması mümkün olmayan, bir masal kuşu gibi hep “Kaf Dağı”nı mesken tutan, hayatın içinde ve hayata müdahil olmayan bir peygamber…

 Ya da “vahiy postacısı”?

Kur’an’ı bir ara kablosu hüviyetiyle iletip, müminlerin hayatından usulca geri çekilen bir peygamber… Bu durumda o, artık tarihin malıdır. Misyonu yaşamıyla sınırlıdır. Dolayısıyla bu misyonun taşınması, yaşanması, üretilmesi, ihya edilmesi, örnek alınması söz konusu değildir. İkisi de aynı kapıya çıkmıyor mu: hayattan dışlamak… Ne ki, birincisi bu sonucu yüceltme adına gerçekleştirirken, ikincisi indirgeme adına gerçekleştiriyor. Birinciler peygamberlerine, Hz. İsa’yı yücelteceğim derken yarı-ilah haline getiren Hıristiyanların yaklaşımını sergilerken, ikinciler peygamberlerini taşlayan ve onlara sıradan biri muamelesi yapan Yahudilerin yaklaşımını sergiliyor.

Şu bir gerçek ki, bir peygamber iki tür yaşar: Birincisi fiziki varlığıyla, ikincisi misyonuyla. Bir peygamber iki kez öldürülebilir: Birincisi fiziki varlığını ortadan kaldırarak, ikincisi misyonunu ortadan kaldırarak. Eğer peygamberin fiziki varlığı ortadan kaldırılmış fakat misyonu yaşıyorsa, o gerçekte yaşıyor demektir. Çünkü peygamberi peygamber yapan bedeni değil mesajıdır. Fakat, eğer ortadan kaldırılan misyonu ise, işte peygamber asıl o zaman ölmüş ye öldürülmüş demektir.

Tarihsel süreç içerisinde, bir de İslami disiplinlerin kendilerine özgü peygamber portreleri oluşmuştu Hadisçilerin hep söz söyleyen, sürekli konuşan peygamber anlayışı, Fıkıhçıların, Hz. Peygamber’in her söz ve davranışına bir hukuk definesi gibi baktıkları formel aklın kodlayıcı peygamber anlayışı; ve Mistisizmin peygamberi adeta buharlaştırıp bir “enerji bedene” dönüştüren “Nur-u Muhammedi” felsefesine dayalı irfanî peygamber anlayışı…Bu problemli tasavvurların sağlamasını neyle, nasıl yapacaktık? Yani, doğru bir peygamber anlayışına nasıl ulaşacaktık?

 

Elbette Kur’an’la!

Çünkü, nasıl Kur’an’ı onunla tanıdıksa, onu da Kur’an’la tanıyabilirdik. O nasıl Kur’an’ın aynasıysa, Kur’an da onun aynasıydı. Allah’ın gör dediği yerden bakanlar, onu Kur’an’da Kur’an’ı onda görürlerdi. Kur’an onu “tarihsel bir değer” olarak değil, aktüel bir değer olarak tanıtır ve her müminin “şimdi ve burada“sına taşır. Kur’an’a göre o aktif, kurucu ve inşa edici bir öznedir. Kur’an onu bir iletişim aleti” gibi, ya da “melekleştirilmiş bir efsane varlık” gibi gören anlayışı dışlar.

En iyisi onu Kur’an’dan öğrenmek. Nasıl ki Kur’an’ı en iyi o anlatmışsa, onu da en iyi Kur’an anlatmıştır. O veda hutbelerinde “büyük şahit” olmanın endişesiyle kendisini dinleyen kalabalıklara önce “Tebliğ ettim mi?” diye soruyor, ardından aldığı cevabı Allah’a arz ederek “Şahid ol Yarab!” diyordu. Ondan 14 asır sonra dünyaya gelen sıradan bir kulun şahadetinin onun nezdinde bir değeri varsa, ben de şahidim ki o, Risalet görevini bihakkın yerine getirmiştir. Bu kitap, şahadetimin bir belgesi sayılırsa, işlevini ifa etmiş olacaktır.

 

Üç Muhammed de kim?” diye soracak olanlara sıralayalım:

1.Olağanüstüleştirilip melekleştirilerek hayattan dışlanan Muhammed (asm)

2.Aşağılanarak, Allah’la insan arasında postacı seviyesinde -özürle- bir ‘ara kablosu’ gibi algılanan Muhammed (asm).

3.Bunların dışında ve karşısında yer alan Kur’an’ın tanıttığı ve kendisinde ahlaka dönüştüğü, sözcüğün en mükemmel çağrışımlarıyla ‘insan’ ve ‘elçi’ Muhammed (asm).

 

Bu kategoriden ayrı olarak bir de İslami disiplinlerin Hz. Peygamber’i tek boyutlu algılayışları var:

1. Muhaddislerin hiç susmamacasına hep konuşan, hayatı söz söylemekten müteşekkil olan peygamber anlayışı.

2. Sufilerin, biraz münzevi, biraz seçkinci, bir parça sermest, ama hep ‘esrara‘ gark olmuş ve illa ki ‘olağanüstü‘ peygamber tasavvuru.

3. Fakihlerin, sürekli kural koyan, en insani durumlardan dahi hukuki kurallar çıkaran, hayata salt hayatı kodlamak için gelmiş izlenimi veren ya da her haline ‘kodifikasyon malzemesi‘ olarak bakılan peygamber tasavvuru..

 

Ve bütün bu farklı yaklaşım ve tasavvurlar arasında kaynayıp giden ‘örneklik misyonu.’

Hem nasıl örnek alınsın ki?

Ama Kur’an onu ahlaki davranış alanında örnek göstermedi mi, diyeceksiniz.

Kesinlikle haklısınız. Zaten örnek olarak sunmak, örnek objesinin ‘üretilebilmesiyle’ mümkündür. Kur’an örnek alınması mümkün olmayan birini örnek göstermez. Eğer örnek göstermişse bu, “örnek gösterilenin“, örneklik alanlarında insanlar tarafından yeniden üretilebileceği, her zamana ve zemine taşınabileceği anlamına gelir.

İnsanlar sesi herkesten gür çıkan, boyu herkesten uzun görünen, teni misk ü amber kokan, küçük abdesti şifa olan, büyük abdesti tahir olan, erkekliği kırk erkek gücüne denk olan bir peygamberi örnek alamazlar. Böyle bir peygamber tasavvurunun amacı insanlara “örnek göstermek” değildir; sadece ıslık çaldırmak ve Peygamber’i insan elinin ulaşamayacağı bir yüksekliğe (!) sürgün etmektir.

Böyle bir tasavvurun sahibi, “hayran” olur ama “örnek almaz“; belki “kurban olur” ama onu “hayata taşıyamaz.” Zaten böyle bir peygamber tasavvuru ancak uğruna ölmeye yarar, onu ölü çağlara hayat veren bir âbıhayat gibi taşımaya, yaşamaya, yaşatmaya değil. Aşağılayan ve onu paranteze alma cüreti gösteren karşı sapma, yukarıdaki ifrat davranışa bir tepki olarak palazlanmıştır. Bu sapma, peygambersiz bir vahyin olamayacağı yasasını yok sayarcasına, dinin kitabi kaynağına tutunma adı altında dinin hayati kaynağını görmezden gelmeyi teklif etmektedir. Haricilerle başlayıp Hind-İslam Modernizmi’yle sistemli bir söyleme kavuşan ve bugünlere gelen “Kur’ancılık” akımı, işte bu yanlışın farklı nedenler ve ortamlarda ortaya çıkan savunucularıdır.

Aslında bu iki dengesizlik, sonuçları açısından aynı gözede buluşmaktadırlar: Peygamber’i hayattan dışlamak. Amiyane tabirle bu sonuca ‘topu taca atmak’ da diyebiliriz. Ne var ki, peygamberi hayattan dışlama işini biri ‘yüceltme’ tavrı altında icra ederken diğeri ‘indirme ve indirgeme’ tavrı altında yapmaktadır. Neticede iki tavır da aynı kapıya çıkmaktadır.

Oysa ki Kur’an, Hz. Peygamber’in “örnek insanlığına” vurgu yaparak bu tavırların ikisine de daha baştan set çekmiştir. Bu mesajı Hz. Peygamber de içselleştirerek şu ölümsüz uyarıyı yapmıştır: “Meryem Oğlu’nu olağanüstüleştirdikleri gibi beni de olağanüstüleştirmeyin. Ben yalnızca bir kulum. Deyin ki: O Allah’ın kulu ve elçisidir.”

Bu uyarı, Hz. Peygamber’in ümmetine “Hıristiyanlaşmayın, Yahudileşmeyin!” uyarısıdır.

Çünkü Hıristiyanlar peygamberlerini yüceltme adına tanrılaştırdılar ve sevgiyi cinayete dönüştürdüler: Allah’ın kulu ve güzel peygamberi İsa, asıl tanrılaşınca öldü. Onu öldürenler onu tanrılaştıranların da kendileridir. Çünkü insan putlaştırılınca örnek olarak hayatın içinde yaşama imkanını yitirir. Yahudiler ise tam tersi bir tavırla kendi peygamberlerini aşağıladılar, taşladılar, öldürdüler. Birincilerin yaptığıyla ikincilerin yaptığı aynı kapıya çıktı. (Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed
İki Tasavvur Bir Gerçek)

 

 

 

 _380_155

posted in KİTAPLAR | 0 Comments


Din