31st Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

MİSTİK AKIMLAR, TASAVVUF, ALLAHLIK İDDİASI, İLKESİZLİK VE NEW AGE

 

ALLAH ANLAYIŞI VE MİSTİK AKIMLAR

TÜMTANRICILIK(Panteizm)

GİZEMCİLİK (Gnostisizm)

MİSTİSİZM VEYA TASAVVUFLA NE AMAÇLANMAKTADIR?

MİSTİSİZM VE İLGİ ALANLARI

TASAVVUF VE KUR’AN

MİSTİK CEMAAT OLUŞTURMA TAKTİKLERİ

MİSTİKLERİN SAVLARI

TARİKAT EVLİYALARINA YAKIŞTIRILAN ÖZELLİKLER

TASAVVUFTA İLGİNÇ ANLAYIŞLAR

İSLAM ve TASAVVUF

RUHBANLIK

İSLAM’IN RUHBANLIĞA BAKIŞI

MİSTİSİZMİN TARİHİ VE TARİHTE MİSTİKLER

TASAVVUF TARİHİ

TARİKATLAR

TASAVVUFÇULARLA ŞİA ARASINDAKİ BENZERLİK

TARİKATLARDA ORTAK KAVRAMLAR

TASAVVUFTA ÖNEMLİ İSİMLER

 

 

 

 

ALLAH ANLAYIŞI VE MİSTİK AKIMLAR

Allah’a, O’nun bildirdiği ilkelere uygun olarak inanmadığı halde O’na bağlılık iddiası, Allah tarafından Allah’ı istismar olarak görülmektedir. Bu bağlılık, O’ndan onay almamakta ve O’nu hoşnut etmemektedir. İlahi kitaplar bu yönde mesajlarla doludur:

31Lokman/33-“Sakın ayartıcılar sizi Allah ile aldatmasın.”

35Fatır/5-“Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın günübirlik (dünya) yaşam sizi ayartmasın. Sakın ayartıcılar sizi Allah ile aldatmasın.”

Allah’ın yalnızca yaratıcı(var ve bir) olduğunu bilmek ya da O’nu yalnızca yaratıcı(var ve bir) olarak kabul etmek bireyin yaşamında ender zamanlarda kısmi değişikliklere yol açmaktadır ancak bu değişiklik onun gelişimine bir katkı sağlayacak düzeyde değildir.

29Ankebut/65-“Bir gemiye bindikleri zaman (ve kendilerini tehlikede gördükleri sırada) (işte o anda) içten bir inançla yalnız Allah’a yalvarıp yakarırlar; sağ salim karaya çıkar çıkmaz da bazı hayali güçleri (tekrar) O’na ortak koş(maya başl)arlar.”

Allah’ı doğru tanımak, Allah’a katkısı olacak veya yarar sağlayacak bir durum değildir. Allah’a, Allah’ın istediği gibi inanmak, kişinin yaşamını olumlu etkilemektedir. Allah’a, O’nun iradesine uygun kulluk, Allah’ın ihtiyaç duyduğu bir durum da değildir. Buna, insanlar gereksinim duyar ve onunla güç ve enerji kazanır. Bu güç ve enerji, sanal veya salt psikolojik bir terapi değildir. Gerçeğin gerçekten yaşanmasıdır. O, gerçekten insana yardım ediyor, insan da bundan güç kazanıyor. Çünkü Allah, yardım ettiği zaman gerçekten yardım etmektedir.

35Fatır/15-“Ey İnsanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz, ama O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Öyleyse gerçek övgüye layık olan O’dur.”

36Yasin/43-44-“Biz istesek onları suda boğarız da kendileri için ne imdat çağrısı yapan olur, ne de kurtarılırlar. Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve bir süreye kadar daha yaşasınlar diye kurtarılırlar.”

Allah tasavvuru, insanın gerek kendisiyle gerekse de çevresiyle olan ilişkisine yön vermektedir. Eğer Allah tasavvurunuzda, yalnızca Allah eşsiz, benzersiz, ortaksız ve her şeye kadir ise üzerinize düşenleri yaptıktan sonra sizi aşan durumlarda bütün ümitlerinizi O’na bağlarsınız. Din adına tek söz sahibi, tek otorite O olur, kısaca sizi yalnızca O’nun kitabı bağlar. Bağlanacağınız tek sınırsız güç O olur. Allah’tan başkasına hak etmediği özellikleri, kısaca Allah’a ait nitelikleri yakıştırmazsınız. Bu bilinçteki birini de Allah asla yüzüstü bırakmaz.

Allah tasavvurunuz, O’nu yalnızca yaratıcı görme üzerine kurulu ise O’nu hayatınıza ya hiç karıştırmazsınız ya da O’nun hayatınıza sınırlı karışabileceğini düşünürsünüz. Zor zamanlarda karıştırıyorsanız bu, O’nun rolü konusunda emin olmadığınızı ve yaşamınızı çelişkilerle sürdürdüğünüzü gösterir.

Allah tasavvurunuz, Allahların çok olduğu veya her şeyin Allah olduğu inancına dayanıyorsa bu iddia sahipleri, siz ve yakın çevreniz olacaktır. Eğer Allahlık iddiasındaysanız bilmeniz gereken bir şey var; ilah evreni ve içindekileri yaratır, ilah evreni ve içindekileri yaşatır, ilah evreni ve içindekileri yönetir. Sizden önce de evren var olduğuna ve siz evreni yaratmadığınıza göre, canlıların tüm ihtiyaçlarını siz karşılamadığınıza göre, sizden ahlak ve adalet beklemek abesle iştigaldir (boş işlerle uğraşmaktır). Allahlık iddiasına bulunan insan insanlıktan çıkar, Allahlığın veya ilahlığın sefasını sürer. İlahları sorgulayacak bir güç olmadığına göre bu sorumsuz ve keyfi yaşam ciddi bir kast sistemi (katı sınıf ayrımını) ortaya çıkarır. Bu sistem olmadan varlığınızı sürdüremezsiniz.

27Neml/60-Peki kimdir, gökleri ve yeri yaratan ve sizin için gökten su indiren? Öyle bir su ki, onunla, sizin bir tek ağacını bile yetiştiremeyeceğiniz görkemli bağlar, bahçeler yeşertiyoruz! Allah’la beraber başka bir ilah, öyle mi? Hayır, hayır, (böyle düşünenler) yoldan çıkmış kimselerdir!

27Neml/61-“Peki kimdir, yeryüzünü (yerleşmeye) uygun bir yer haline getiren ve vadilerden dereler, ırmaklar akıtan; ve onun üzerine sağlam dağlar yerleştiren; ve iki büyük su kütlesi arasına bir engel koyan? Allah’la beraber başka bir ilah, öyle mi? Hayır hayır, (böyle düşünenlerin) çoğu (ne söylediklerini) bilmiyorlar!”

27Neml/62-“Peki kimdir, kendisine başvurduğunda darda kalmış olanın darına yetişen, kötülüğü gideren ve sizi yeryüzüne mirasçı kılan? Allah’la beraber başka bir ilah, öyle mi? Aklınızda ne kadar az tutuyorsunuz (bütün bu gerçekleri)!”

27Neml/63-“Peki kimdir karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulmanızı sağlayan ve rüzgârları rahmetinin önünden müjdeci olarak gönderen? Allah’la beraber başka bir ilah, öyle mi? Allah, insanların ilahi(tanrısal) nitelikler yakıştırabileceği her şeyin ötesinde, her şeyden yücedir!”

27Neml/64-“Peki, yaratılışı ilk defa başlatan ve sonra da onu aralıksız devam ettirip, yenileyen kimdir? Ve kimdir, sizi gökten ve yerden rızıklandıran? Allah’la beraber başka bir ilah, öyle mi? De ki: “Eğer ileri sürdüğünüz iddiaya gerçekten inanıyorsanız getirin o zaman delilinizi!”

27Neml/65-De ki: “Göklerde ve yerde olan hiç kimse, (yani) Allah’tan başka (hiç kimse,) yaratılmışların duyu ve tasavvur alanı dışında kalan gerçekleri(gaybı-geleceği) bilemez“. (Yaratılmış olanlar) öldükten sonra ne zaman diriltileceklerini de bilemezler;

 

 

 

TÜMTANRICILIK(Panteizm)

Panteizme göre, Tanrı yaratıcıdan çok varlıkların kendisinden türediği bir varlıktır, dünyayla özdeştir, birdir, aynıdır. Dünya Tanrı’nın yansıması, görünüşü veya türevidir. Panteizm her şeyi Tanrı gören anlayıştır. Tanrı, var olan her şeyin toplamıdır. Dünya, Tanrı’dan ayrı bir töz değildir. Panteizmde yaratmadan çok bir türüm, türeme söz konusudur. Tanrı, hem aşkındır, hem de dünyayla iç içedir. Bazıları Tanrı’yı dünyayla bir sayar. Bunlar maddeci panteistlerdir. Kimisi dünyanın Tanrı’dan türediğini, kimisi Tanrı’nın bir fikir olduğunu savunur. İlk savuncuları Stoacılardır. Plotinos’a göre, evren Tanrı’dan türemiştir. Spinoza’ya göre Tanrı ve evren iç içedir, bu ise maddeci panteizmdir. Fichte, Schelling, Diderot, Holbach ve Hegel de bir çeşit panteizmi savunurlar. Kimisi de, Tanrı’yı insana benzetme yoluna gitmiştir(İnsanbiçimcilik).

 

 

 

 

GİZEMCİLİK (Gnostisizm)

Gizemci ve çileci öğretiye göre Allah(Tanrı), doğru biçimde ancak birtakım kişilerin sezgisiyle bilinebilir. Gizemcilik, Hıristiyanlar arasında 2.yüzyıldan sonra ortaya çıkmıştır. Hıristiyan inancındaki ilk sapkın öğretidir.

Gizemci anlayışa göre Tanrı, akıl ve ilimle değil ancak aşkla bulunur ve bilinir. Kitaplarla, araştırmalarla elde edilen bilgi yerine sezgi, rüya, ilham ve perdenin açılması(keşf) yoluyla bilgi elde edilir. Bu bilgiye irfan ve marifet(bilinircilik) de denir. Mistikler bilgi edinmede normal duyumsal, deneysel, rasyonel ve bilişsel süreçleri değerli bulmazlar. Bilgi edinmeyi mistik deneyime ve akıldışı gizemli bir sezgiye bağlarlar. Bu sezgisel yöntemle madde dünyası aşağılanır, ona ilgisiz kalınır. Onlara göre, madde özü itibariyle kötüdür. Maddenin kötülenmesi beraberinde insan bedeninin de aşağılanmasını getirir. Bu ise, çileci yaşamı ve ruhbanlığı ortaya çıkarır.

Mistik anlayışa göre, dinin ve bilginin kaynağı, vahiy ve akıl değil, tarikat önderlerine gelen ilhamdır. İnsanlar; sıradan halk(avam) ve tarikat seçkinleri(havas) diye sınıflara ayrılır. Evliyalar, pirler, abdallar, gavslar, kutuplar, mürşitler, üçler, yediler, kırklar, erenler, azizler, ruhaniler, kurtarıcılar, müritler, kurbanlar, sofular… Sıradan gördükleri halkın(avamın) tarikatçı seçkinlere(havassa) mutlak itaatini öngörürler. Mistik öğretilere göre tarikatçı seçkinler(havas) insanların kalplerinden geçen dahil, her şeyi bilirler.

Tasavvuf, herkesçe bilinemeyeceğine inanılan gizli bir öğretidir, Batıni(gözlemlenen bilimsel gerçekleri kabul etmeyen) bir anlayıştır. Mürit gelişimini, inzivayla(pısırıklıkla) ve çilecilikle elde eder. Dünyadan el etek çekmek esastır. Aklın değil duyguların, beynin değil gönlün yönlendirmesi doğrudur. Tanrı’nın seçtiği peygamberler ve onlara gelen kitapların rehberliği yerine Tanrı’yla doğrudan ve kişisel iletişim kurulabileceğini savunurlar. Yaşayanlardan daha ziyade ölülerden medet beklerler. Ölülerin yaşayanlar üzerinde tasarruf hak ve yetkileri olduğuna inanırlar. Halkın kullanmadığı sözcüklerle, kılık kıyafetlerle, ses tonlarıyla, tutum ve davranışlarıyla halkın üzerinde ruhani hava estirerek onları etkiler ve aldatırlar. Hızır, dervişlerin kerameti, türbeler ve ruhlardan medet bekleme üzerine menkıbe adı altında çok sayıda efsaneyle insanları düşünsel açıdan felç ederler. Onların düşünmesini ve sorgulamasını dindeki en büyük suç diye belletirler.

Türbelere mum yakma, ağaçlara bez parçası bağlama, bazı gün ve gecelerin uğruna veya uğursuzluğuna inanma, ocak anlayışı (ailece şeyhliğini ve seyitliğini ilan etme), nazar boncuğu, kapıya, tarla ve bahçeye birtakım fetişleri asma ve dikme, bazı gün ve saatlerde iş yapmanın uğur getirdiğine inanma, kabirlere tevessül(aracılığına başvurma), kabirler üzerine bina yapma, ölü ruhlarından medet bekleme, ruhani törenler yapma, şeyhi uzun bir süre hayalinde canlandırma anlamına gelen rabıtayla şeyhe bağılılık, ruhların hayattakiler üzerinde tasarruf sahibi olduğuna inanma gibi.

Gizemcilik, Hinduizm ve Budizm kaynaklıdır. Eski Yunan felsefesi aracılığı ile Batı’ya, eski Mısırdaki Hermetizm ve İrandaki Maniheizm aracılığı, eski Türklerdeki Şamanizm aracılığı ile İslam dünyasına girmiş tasavvuf akımıdır. Yahudilikte “Kabala”, Hristiyanlıkta “Gnostisizm” ve “Mistisizm” olarak ifade edilmektedir. Eski Yunanda Pisagor ve Platon bu düşünceye zemin hazırlamışlardır. Batı’da bugün ‘New Age’ akımı bu öğretinin yandaşı durumundadır. Bireyin ya zamanla tanrı olabileceğini ya da bizzat tanrı olduğunu ama henüz bunun farkına varamadığını iddia eder. Sonuçta, hiçbir değer ve ilke tanımamayı, keyfi bir yaşam sürmeyi amaçlar.

Onlara rahipler gibi yünden uzun elbiseler giydikleri için sufî veya belirli ilkeleri olmadığı için antik Yunandaki sofistler anlamında ‘sofi’ denmiştir.

 

 

MİSTİSİZM VEYA TASAVVUFLA NE AMAÇLANMAKTADIR?

Mistisizm veya tasavvuf; tektanrıcılık yerine panteizmi(evrenin Tanrı veya Tanrı’nın evren olduğu savı), tevhid yerine vahdet-i vücudu(evrenin Tanrı’nın yansıması veya O’ndan bir parçası olduğu savı), peygamberler ve bilge insanlar yerine evliyayı, pirleri ve hızırı, bilinen ibadetler yerine rabıtayı(şeyhlerinde hayalde canlandırmayı) ve türbelere tevessülü(aracılığına başvurma), din yerine tasavvufu ve tarikatçılığı(mistisizmi), akıl ve bilimsel bilgi yerine sezgiyi, vahiy yerine ilhamı ve menkıbeleri, doğal yaşamak yerine riyazeti(az yiyip-az uyumak/perhiz) ve ruhbanlığı(dünya değerlerini acemi mensuplarına din adına çirkin görmeyi), kitaplı eğitim yerine inzivayla(pısırık bir biçimde bir köşeye çekilerek) çileciliği, nesnel gerçekler yerine gizemciliği ve kerameti, sorgulama yerine her şeye boyun eğmeyi, okul yerine tekkeyi, öğretmen yerine şeyhi ve piri seçmiştir.

 

 

MİSTİSİZM VE İLGİ ALANLARI

Allahlık iddia sahiplerinin kökenleri farklı dinlerde farklı adlarla anılsa da hepsi ortak amaca hizmet eder. Çağımızda bunlar, en yaygın biçimde “mistik öğreti” olarak bilinmektedir. Mysticism Yunanca (mystikos) gizemlere katılım anlamında kullanılmıştır. Mistisizmin bilinen en eski uygulamaları Mısır’da ‘Hermetiks’, antik Yunan’da ‘ezoterizm’, Hıristiyanlıkta ‘gnostisizm’, Yahudilikte ‘kabalizm’, İslam’da ‘tasavvuf’ adıyla ortaya çıkmıştır. Medyumluk, kehanet, sayıları ve harfleri kutsama anlamındaki Hurufilik de ‘okültizm’ adıyla anılmaktadır. Hepsi de, belli başlı ortak özelliklere sahiptir; Sırlara önem verirler, gizemci yapıya sahiptirler. Özellikle şu kavramlar bu öğretinin literatüründe yoğun biçimde işlenir:

Astroloji, tarot, astral seyahat, parapsikoloji, ruhçuluk(spiritualizm), kehanet, ezoterizm, okültizm, Hermetizm, Kabala, Maji, cinler, büyü ve büyücülük, falcılık, medyumluk, cincilik, üfürükçülük, muska, cevşen, tılsım, yıldız name, deccal, Mesih, rüya, Atlantis, mitoloji, feng shui, yoga, meditasyon, reiki, renk, hipnoz, ruhsal telkin, biyoenerji, manyetizma, telekinezi, gizli bilimler, UFO, fütürizm, karma, tenasüh veya reenkarnasyon, 9 bilinmeyen, paganizm ve wicca, Şamanizm, piramitler, uğur, uğursuzluk, şans, şanssızlık, nazar, ebcet, vampirler, fal ve tüm gizemler.

Allahlık iddiaları yeryüzünde ilahi kitaplara ve peygamberlere alternatif olarak çıkmış öğretilerdir. Mensupları, dini arka plana sahip olmalarına ve sempatizanları (müritleri) kalabalık olmasına rağmen Allahlık iddiasında bulunanlar ateistler gibi sınırlı sayıdadırlar. Propagandalarını din üzerinden yaparlar. Dini kullanarak taraftar toplarlar.

Gnostisizm, eski Yunanca’daki “sezgi veya tefekkür yoluyla edinilebilen bilgi” anlamındaki “gnosis” sözcüğünden türetilmiştir. Gnostisizm, İskenderiye’deki antik çağın en büyük kütüphanesindeki el yazmalarına sahipti. Bu kentteki okullarda bu kitaplara yer verilmesini Kilise sapkınlık olarak görmüştür. Gizemci anlayışa göre, hakikate ulaşmada dinler yetersiz olup bu ancak ruhsal yollarla edinilebilir. Onlara göre ruh ölümsüzdür. Gerçek yaşam bu fiziksel dünya değil ruhsal yaşamdır. Doğru bilgi, ancak ruhsal ilişkiyle seçkin insanlara verilir.

Gizemcilik İslam dünyasında ‘sofizm’ veya ‘sufizm’ biçiminde ortaya çıkmış ve daha sonra ‘tasavvuf’ adını almıştır. Antik Mısır’da, Hz. Yusuf peygamber olarak görevlendirilmiş, çok sonraları ise Hz. Musa elçilik yapmıştır. Peygamberlerden sonra orada ruhçuluk(spiritualizm) ve gizemcilik gizli tarikatlar olarak baş göstermiştir. Antik Mısır, Hz. İsa’nın doğumundan kısa bir süre önce Roma İmparatorluğu tarafından ele geçirilmiştir. Antik Yunandaki sofist akımın etkileri, Mısır’daki ruhçulukla birleşerek İslam dünyasını da etkilemiştir. Zaten İran ve Türkistan buna hazır bir zemine sahipti. O dönemde Budizm bu bölgelerde bir şekilde taraftar bulmaktaydı.

Mistik ve tasavvufi anlayış, geniş halk kesimlerini etkilemektedir. Şeyh veya pir adı altındaki bazı kişiler, Peygamber’le akraba olduklarını ve Allah’tan ilham(aslında kastettikleri vahiydir) aldıklarını iddia etmişlerdir. Onların yandaşları da, bu tarikat ağalarının sözde bazı olağanüstü işlerini(kerametleri) menkıbe(mitoloji) olarak anlatarak ve abartarak taraftar toplamaktadırlar. Halk yığınları da, kısa sürede her türlü kötülükten ve tehlikeden kurtularak rahata kavuşacaklarına ve şeyhe tam bağlılıkları karşılığında cennete gideceklerine inandırılmışlardır. Bunlar, her toplumda değişik adlarla ve sanlarla din perdesi altında yayılmıştır. Şeytani güçler bu mitoloji yanlılarının destekçisi olduğu gibi, onlar da şeytani güçlerin yandaşı ve destekçisi olmuşlardır.

Çok ilginçtir ki dini temaları işleyen bu anlayış, İblis’e(şeytanı) ve hak ve adalet düşmanı, emek düşmanı diktatör olan Firavun’a övgüler dizmişlerdir. Değerlerin mücadelesini verenleri istismar ederek, onları kullanarak değerleri çiğneyenleri övgüye mazhar bulmuşlardır. Firavun’un cana kıymasını anlayışla karşılarken, fuhşu meslek haline getirenleri överlerken, Allah’ın bildirdiği pek çok değeri ya küçümsemiş ya da hafife almışlardır. Şeytan; vahiy dilinde insanları saptırıcı, ayartıcı, yoldan çıkarıcı, bataklığa ve karanlıklara sürükleyici ahlakdışı, hukuk dışı kara güçlerdir. İnsanlık düşmanı herkes birer şeytandır. Ancak onlar şeytanlara övgü dizmekten geri durmamışlardır. Örneğin tasavvufun kurucu mimarlarından Hallâc-ı Mansûr, Tavâsîn adlı eserinin “Ezel ve İltibas Tâsîni” bölümünde, “Dostum ve üstadım, İblis ile Firavun’dur!” (Öztürk, s.231). “Mürit, şeyhi gerçek bir İblis de olsa ona itaat ve sadakat zorundadır.” (Y.N.Öztürk, Kur’an Açısından Şeytancılık, s.245). Yine tasavvufun en büyük önderlerinden Muhyiddin İbn Arabi’nin eserlerinde şu görüşleri savunduğu görülür: “Allah bana hamd eder, ben de O’na hamd ederim. O, bana kulluk(ibadet) eder, ben de O’na.” (Fusûsu’l-Hikem, s.1/83) “Müslüman putun ne olduğunu bilseydi, dinin putperestlikten ibaret olduğunu anlardı. Müşrik putun farkında olsaydı, dininde hiç dalalete düşer miydi?” (Fusûsu’l-Hikem, 1/258).

 

 

TASAVVUF VE KUR’AN

Kur’an’da tasavvufi öğretiye sıcak bakılmaz. Tasavvufa ait pek çok inanç ve rituel İslamdışı görülür. Allah’a ait niteliklerin(esmaü’l-hüsna) Allah’tan başkalarına yakıştırılması bir çeşit putlaştırmadır. İslam kişimerkezli din anlayışını doğru bulmaz. Çünkü İslam, Allah ve değer merkezli bir dindir. Peygamberler bile bu değerlerin aktarımcısı, savunucusu ve uygulayıcısıdırlar. İnsanlar peygamberlere değil, peygamberlerin de çağırdıkları Allah’a ve O’nun ahlaki değerlerle iç içe olan ilahi kitaplarına davet edilirler. Bu konuda Kur’an’dan bazı alıntılar:

1)Rabb’inizden indirilene uyun, başka evliyaları izlemeyin-7A’raf/3,

2)Allah’a yaklaşmak amacıyla evliyalara umut bağlamayın-39Zümer/2-3,

3)Gerçek veli(evliya), Allah’tır-42Şura/9 2Bakara/257

4)Allah’tan başka evliya arayışı çoktanrıcı anlayışın(şirkin) bir uzantısıdır-7A’raf/3 13Ra’d/16 18Kehf/102 25Furkan/18 42Şura/6

5)Evliyaperestlik, ‘evliyaullah (Allah’ın velileri)’ ifadesini istismardan doğmaktadır. Oysa İslam’da evliya diye belirlenmiş özel bir sınıf yoktur-10Yunus/62-63 5Maide/55 a)Allah’a inananlar, birbirlerini eşit statüde insanlar sıfatıyla dost(veli) olarak görebilirler. Bu veli, ancak birbirlerine yardım eden, aralarında dostluk bulunan demektir-5Maide/55 8Enfal/72-73 Ama KUTSALLIK, KURTARICILIK, ALLAH’A YAKLAŞTIRICI, ŞEFAATÇİ VE ARACI, SIĞINILACAK KİŞİ, MEDET BEKLENİLECEK, UMUT BAĞLANILACAK, İLAHIMSI gibi Allah’a ait özelliklerin Allah’tan başkasına verilmesi Allah’ın bildirdiği değerlere aykırıdır-42Şura/46 46Ahkaf/32; b)Veli olarak da, yardımcı olarak da Allah yeterlidir-4Nisa/75

6)Allah’a veli(sözde evliya) yoluyla rabıta yaparak, onu aracı kılarak ulaşmak anlayışı çoktanrıcı bir tutumdur(şirktir)-39Zümer/2-3 46Ahkaf/28

 

 

MİSTİK CEMAAT OLUŞTURMA TAKTİKLERİ

İnsanları aldatmanın, onların inançlarını ve duygularını sömürmenin, güç ve itibar kazanmanın çeşitli yolları vardır. Ancak din istismarcıları ve baronları, genellikle tarih boyunca da günümüzde de benzer yolları izlemişlerdir. Bunlar;

1)Önce din büyüğü sayılan bir kişiye olağanüstü bazı özellikler yakıştırılır. Böylece insanlar onun etrafında daha kolay toplanırlar.

2)Sonra onun Allah’a çok yakın olduğuna vurgu yapılarak onun aracı ve kurtarıcı olması sağlanır.

3)Daha sonra yazdığı kitapları, Allah’ın ilhamıyla yazdığı iddia edilir.

4)En sonunda, o cemaate girmeyenin kurtuluşa ermeyeceğine vurgu yapılır. Böylece ayrı adı, ayrı önderi ve ayrı kitabı olan ayrı bir cemaat ortaya çıkar. Bu amaçla önderleri farklı giyinir, farklı konuşur ve farklı davranır. Aklını kullanan herkes, bunun bir oyun olduğunu anlar. Ancak bazıları arzularını ve duygularını okşadığı için bu durumdan etkilenir ve bu tuzağa düşerler. Gözleri büyülendiği için orada gördükleri pek çok olayı keramet sayarlar. Bir kabile kültürü veya suç çetesi gibi birbirlerine kenetlenirler. Yoğun hurafe bombardımanı ve hayali hikâyeler bunu güçlendirir. Buraya katılanlar orada olmanın bazı faydalarını görebilirler. Onları birbirine bağlayan şey zamanla menfaat ilişkisine döner. Aralarında akıl ve mantık temelinden yoksun bir sevgi ve dostluk bağı oluşur. (Bayındır, Aracılık ve Şirk)

 

 

MİSTİKLERİN SAVLARI

Mistik akımlar Allah konusunda panteist bir yaklaşımı benimsemişlerdir. Panteizme göre Tanrı’nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Bu anlayışa göre Allah her şeydir ve her şey Allah’tır. Panteistler evrende var olan her şeyin (canlı ve cansız tüm varlıkların, fizik kanunlarının) aslında bir bütün olarak Tanrı’yı oluşturduğunu iddia ederler. İnsanın da Allah’ın bir parçası olduğunu kabul ederler. Mistik anlayış Allah, evren ve insan ayrımı yapmaz. Böyle bir ayrımın göz ve akıl yanılsaması olduğuna inanır. Bunun sonucu olarak, onlara göre Tanrı var olmadığı gibi, her hangi bir yaratmadan da söz edilemez. Yaratan ile yaratılan ayrımı yoktur. Doğayla Tanrı bir ve aynı şeydir. Ezoterik felsefeye göre Tanrı yaradan değil, var olandır ve evrenin tümüdür. Varlık, O’ndan var olmuştur, O’ndan çıkmıştır(sudûr). Her varlık O’ndan bir parçadır. Parçalar bir bütün hainde Tanrı’nın kendisidir. Evrende görülen şeylerden başka bir Tanrı yoktur. Tanrı, evrendeki bütün varlıkların toplamıdır. Evrenin başlangıcı ve sonu yoktur. Tanrı, evren ve insan aynıdır. Evren, makrokozmoz, insan mikrokozmozdur. O’na dönüş ancak tekamül, tenasüh, ruh göçü, reenkarnasyonla olur.

Panteizmi ilahi kitapları esas alan tüm dinler reddeder. Ancak antikçağ Grek Stoacıları, Yeni Platoncular ve Doğunun Vahdet-i vücut anlayışı, Yahudilerin Kabalası gibi anlayışlar panteizmi açıktan veya örtülü biçimde savunmaktadırlar. Çağımızda ruhçuluğu(spiritualizm) savunan ‘New Age’ akımı da benzer temaları işlemektedir.

43Zuhruf/15-“Buna rağmen insanlar, Allah’ın kullarından bir kısmını O’nun bir parçası saydılar. Gerçekten de insan apaçık bir nankördür.”

Panteizm(evreni Allah gibi görmek), Arapça’da ‘varlığın birliği’ anlamına gelen ‘vahdet-i vücut’ anlayışıyla örtülü bir biçimde ifade edilirken, ‘fiziki evrenin birliği’ anlamına gelen ‘vahdet-i mevcut’ anlayışıyla açıkça evrenin Tanrı oluşu, doğa ve içindekilerin Tanrı olduğu kastedilmektedir. Panteizm, sonuç olarak ateizmden çok farklı bir kapıya çıkmamaktadır. Panteizmde Tanrı evren olarak görülürken, vahdet-i vücut anlayışında evrenin Tanrı, Tanrı’nın bir parçası veya Tanrı’nın bir yansıması olduğuna inanılır. Tanrı yaratmış, kendisini evren olarak sunmuştur.

Gizemcilik ve mistisizm bir mitostur. Gizi ve mitolojiyi kutsar. Aklın bulgularına değer vermez ve akılcı davranışı küçümser. Mistisizm(gizemcilik) ve ateizm, Tanrı ve değerler konusunda benzer temaları savunur ve birbirlerinin değirmenine su taşırlar. İlahi kitaplar(Kur’an, Tevrat, Zebur ve İncil), Tanrı konusunda varlık problemiyle (ontolojik) ilgilenmez. İlahi kitapların ele aldığı konular ve vurguladıkları noktalar, Allah’ın varlığıyla ilgili değildir. Hiçbir peygamber Allah’ın varlığını anlatma gibi bir görev üstlenmemiştir. İlahi kitaplar peygamberlere, “Allah’ın var olduğunu anlatın veya Allah’ın var olduğunu ispatlayın” gibi bir görev yüklememiştir. Kısaca Allah’ın varlığı konusu ne ilahi kitabın ne de peygamberin ilgi alanına girmemektedir. Onlar ahlaki değerler, insanları alçaltan ve değerli kılan (örneğin kula kulluk etmeme gibi) nedenler üzerinde durmuşlardır. Sözgelimi cana kıymayın, çalmayın, haksızlık yapmayın, aldatmayın, dürüst ve adil olun, zayıfı, yoksulu ve hastayı gözetin, kendinizi ve muhataplarınızı küçük düşürmeyin gibi. Namaz, türbelerden medet beklemek yerine Allah’tan daha düzenli ve disiplinli bir şekilde yardım istemek ve Allah’ın bizlere sunduğu güzelliklerle O’nu unutmamak ve O’na teşekkür etmek için var… Zekât paylaşmak için var… Oruç, yoksullarla empati kurmak ve iç disiplinli bir yaşam için var… Bu amaçla peygamberler tarafından sık sık dini buyrukları belirleyenin yalnızca Allah ve ilahi kitap olduğu vurgulanır ki insanların özgürlüğü birileri tarafından din adına kısıtlanmasın. Yine o peygamberler sınırsız güç sahibinin yalnızca Allah olduğunu vurgulamışlardır ki insanlar birilerine boyun eğip de kendilerini küçük düşürmesinler.

11Hud/1-2-“(Bu) İlahi bir kitaptır ki, ayetleri her şeyden bütünüyle haberdar olan hikmet sahibi (Allah) tarafından kendi içlerinde açık ve anlaşılır kılınmış, birbirleriyle açıklanmış ve ayrıca birbirleriyle bağlantılı olarak etraflı biçimde dile getirilmiştir ki, Allahtan başkasına kulluk etmeyesiniz. (Ey Peygamber, de ki:) “Bakın ben size Onun tarafından bir uyarıcı ve müjdeleyici (olarak) görevlendirildim:”

Diğer bir ifadeyle Allah’ın ilahi kitabının veya peygamberin gündeminde insani ve ahlaki değerler vardır. Müslüman; Allah, ilahi kitap ve peygamber deyince insani ve ahlaki değerleri anlar. Ne var ki mistik ve ateist tiplemeler, konuyu Tanrı’nın varlığına getirirler. Ateist, “Tanrı var mıdır? Zannetmiyorum. Varsa neden?” diye başlar sorularına. Mistik, “Tanrı vardır, ama Tanrı kimdir, benden başkası mıdır, evrenden ve evrenin içindekilerden başka Tanrı var mıdır? Ben birebir Tanrı olmasam bile bende de Tanrılık özelliği veya Tanrı’dan parça vardır” demeye getirir. Dikkat edilirse ateistin de mistiğin de gündeminde insani ve ahlaki değerler yoktur. “Tanrı ya yoktur veya varsa Tanrı benim” gibi. Oysa gündem Tanrı’ya karşı çıkış ise bu durumda O’nun bildirdiği değerleri konuşmak gerekmez mi? Ya hiç konuşmazlar veya ikincil sorun olarak gündeme getirirler. İki grup da Tanrı’nın bildirdiği değerlerle ilgilenmezler. Biri Tanrı’ya inanmadığı için konuyla da ilgilenmez, diğeri ise o zaten Tanrı olduğu için kendisi için artık bu kuralların geçerli olmadığını sabuklar. Ne de olsa ‘ermiş’, ‘aşmış’, ‘olmuş’tur. Kısaca insanlığını tamamlamış, insanlıktan çıkmış ve Tanrılığa soyunmuştur.

7A’raf/29-De ki: “Rabbim adaleti emretti

4Nisa/58-“Şu bir gerçek ki, Allah size emanetleri, onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah size bu şekilde ne güzel öğüt veriyor.”

6En’am/151-De ki: “Gelin, Allahın (gerçekten) neyi yasakladığını size anlatayım: Ondan başka şeylere asla ilahlık yakıştırmayın; anne babanıza iyilik yapın (ve onlara karşı saygısızlıkta bulunmayın); ve çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin; (çünkü) sizin de onların da rızıklarını sağlayacak olan biziz; açık veya gizli hiçbir utanç verici fiil(fuhuş) işlemeyin; ve haklı bir gerekçeye dayanmadan Allahın haram kıldığı cana asla kıymayın: Allah bunu size emretti ki aklınızı kullanabilesiniz;

6En’am/152-“ve rüşd yaşına erişmeden önce yetimin mal varlığına -onun iyiliği için olmadıkça- dokunmayın“. (Bütün alış verişlerinizde) ölçü ve tartıya tam olarak, adaletle uyun; (Biz) hiçbir insana taşıyabileceğinden daha fazla yük yüklemeyiz; ve bir görüş belirttiğinizde, yakın akrabanıza (karşı) olsa da, adil olun. Allaha karşı taahhütlerinize (daima) riayet edin: bunu Allah size emretti ki ders alabilesiniz.”

Oysa insanları mutlu-mutsuz eden, huzurlu-huzursuz eden konu Allah’ın varlığının ispatlanması ya da ispatlanamaması değildir. Asıl gerekçe, insan onuruna yakışan insani ve ahlaki değerlerin hayata hâkim kılınıp kılınmamasıdır. Dolayısıyla Allah’ın varlığını gündemlerinin önemli konusu haline getiren din yandaşı ve din karşıtı oluşumlar insanların onurlu yaşamasının değil başka işlerin peşindedirler. Çoğu defa hiçbir değer üretmeyen ve başkalarının sırtından geçinen bu insanlar ancak laf cambazlığı ve laf ebeliğiyle, demagojiyle ve masa başı sohbetlerle vakit geçirmektedirler.

31Lokman/22-“İnsanlar arasında öyleleri var ki, bilgisi olmayanları Allah yolundan saptırmak ve onu gülünç duruma düşürmek için (yol gösterici mesajlar üzerinde) kelime oyunu yapmaya (oyalayıcı sözlerle vakit geçirmeye) kalkışırlar: böylelerini alçaltıcı bir azap bekliyor.”

6En’am/112-“Ve işte böylece, biz, hem insanlar hem de görünmez varlıklar içinden zihin çelmeyi amaçlayan yaldızlı/parlak yarı hakikatleri birbirine fısıldayan şeytani güçleri her peygambere düşman kıldık. Ama Rabbin dilemedikçe onlar bunu yapamazlardı: o halde, onlardan ve onların mesnetsiz hayallerinden uzak durun!”

6En’am/113-“Ki ahirete inanmayanların kalpleri o(nların yaldızlı sözleri)ne kansın, ondan hoşlansınlar ve onlar, işledikleri suçları işlemeğe devam etsinler.”

18Kehf/56-“Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. İnkâr edenler ise, hakkı batılla çürütmek için mücadele ederler. Ayetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya alırlar.”

22Hacc/8-“İnsanlardan kimi, hiç bir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır durur.”

40Mümin/56-“Kendilerine gelmiş hiçbir kanıt olmadan, Allah’ın ayetleri hakkında tartışıp duranlar var ya, onların göğüslerinde, asla ulaşamayacakları bir büyüklüğün kuruntusu vardır. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

Tasavvufi öğreti, özünde bir çeşit panteist anlayışa sahiptir. İdeolojik tasavvuf anlayışında karşıt inançlar, dinler ve onların mensupları arasında bir fark yoktur. Nitekim tasavvufçuların en önde gelen isimlerinden biri olan Muhyiddin İbn Arabi kitaplarında açıkça şunu dile getirmiştir: “İnsanlar Allah hakkında çok değişik şeylere inanmışlardır. Bense onların inandıklarının tamamının doğru olduğuna inanıyorum.” “Tek varlıktan başka varlık yoktur. Şu halde aydınlık(nur) ile karanlık(zulmet) aynıdır.” İbn Arabi, Fusûsu’l-Hikem, s.151. “Allah bana hamd eder, ben de O’na hamd ederim. O, bana kulluk(ibadet) eder ben de O’na.” Fusûsu’l-Hikem, s.1/83 “Müslüman putun ne olduğunu bilseydi, dinin putperestlikten ibaret olduğunu anlardı. Müşrik putun farkında olsaydı, dininde hiç dalalete düşer miydi?” Fusûsu’l-Hikem, 1/258.

Gazali, ‘La ilahe illallah’ sözünün cahillerin(avamın) tevhidi olduğunu, ‘La huve(mevcude) illallah’ sözünün ise tarikatçı seçkinlerin tevhidi olduğunu savunmuştur. Gazali, Mişkatü’l-Envar, 124. Böylelikle Gazali Allah’tan başka varlık olmadığını, işaret edilen her varlığın Allah olduğunu örtülü olarak ifade etmiştir. Oysa Kur’an’da 3Al-i İmran/18’de, Allah’ın, meleklerin ve adaletli ilim sahiplerinin tevhidinin ‘La ilahe illallah’ olduğundan söz edilmiştir.

3Al-i İmran/18-“Allah, (bizatihi Kendisi) ile melekler ve hak ve adaleti gözeten ilim sahipleri O’ndan başka tanrı olmadığına şahittir: O’ndan başka tanrı yoktur, O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Onlara göre her söz haktır, hakikattir. Helal eline geçendir, haram da henüz eline geçmeyendir. İdeolojik tasavvuf; düşünceler, inançlar ve insanlar arasında bir fark görmezken, tasavvufa yeni giriş yapan mürit buna inanmaz ve bu yönde davranmaz. Onun için tek doğru; bağlandığı şeyhi, piri, tarikatı ve tarikat mensuplarıdır. Tarikattaki hiyerarşi basamaklarında üst mertebelere çıkan sofular, gitgide değerlerden soyutlanırlar, kendileri değer haline gelir. Allah ile direkt ilişkiye geçtiklerine inanır, kendilerini peygamberler ve onların getirdiği mesajların üstünde ve hatta bu mesajlardan muaf görürler. Zamanla Allah’ı, ötede beride aramak yerine kendi içlerinde olduğuna, bu sözü anlamayanlara kendilerinin Allah’ın yansıması olduğuna, eğer ortam uygun ise kendilerinin Allah olduğunu iddia ederler. Bedenlerinin Allah’ın evi olduğunu, eğer hac etmek isteniyorsa kendilerinin bedenleri etrafında tavaf yapılabileceğini, Allah adına ne yapmak isteniyorsa kendileri adına yapılabileceğini savunurlar.

Mürşid-i Kamil (kemale ermiş, olgunlaşmış) olarak kabul edilen şeyh, dünyadan elini eteğini çekmiş biridir. “Tasavvuf kâal (laf-söz) değil, hâl(durum) yoludur.”

Mistik literatürde üstad; inisiyatördür, mürşittir, şeyhtir, pirdir ve tektir, öğrenci ise inisiye adayıdır, mürittir. Bir inisiyatör, öğrencisinin kalbinden ve aklından geçenleri bilebilir ve hatta onun rüyalarını denetleyebilir. Sırlar mitolojisi ile geniş halk yığınları aldatılır. Bazı gerçeklere, “gözlerini kapayarak”, sezgileri ile ulaşmaya çalışmıştır. Mistisizm bu çabaların sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Kimileri küçük sırları çıraklık sırları, büyük sırları kalfalık sırları, hakiki (hakikata ait) sırları da ustalık sırları olarak adlandırır.

İnisiyasyon denilen eğitim, Batınilikte, genel olarak “tedris, irşat” olarak ifade edilmekle birlikte, Tasavvufçular ve İslam İlahiyatçıları inisiyasyon sözcüğünün özel anlamdaki karşılığının tasavvuf olduğunu düşünürler.

 

 

TARİKAT EVLİYALARINA YAKIŞTIRILAN ÖZELLİKLER

1. Onlar kutsal kişiliktir; günahsızdırlar, yanılmaz, unutmaz ve kusursuzdurlar.

2. Gaybı; geleceği, gizliyi ve insanların kalbinden geçeni bilirler.

3. Ne dua ederlerse etsinler, Allah onların dualarını kabul eder.

4. Aynı anda birkaç yerde bulunabilirler.

5. Savaşta ordunun en ön safında yer alır ve görünmezler.

6. Anında en uzak yerlerde bulunabilirler. (Tarikatta Rabıta ve Nakşibendîlik, Ferid Aydın)

Meşhur tasavvufçular, sofistlerin ve Budizm’in etki alanına giren coğrafyalarda yetişmişler ve düşüncelerini bu bölgelerde savunmuşlardır.

 

 

TASAVVUFTA İLGİNÇ ANLAYIŞLAR

1. Buldukları zaman sabrettiklerini, bulamadıkları zaman şükrettiklerini söylerler. Bulunca şükredip, bulamayınca sabredenleri köpeklere benzetirler.

2. Şeyhi olmayanın şeyhinin şeytan olduğuna inanırlar.

3. Tasavvuf, itirazdan vazgeçmektir.

4. Şeriat: Seninki senin, benimki benimdir, der. Tarikat: Seninki senin, benimki de senindir, der. Hakikat ise: Ne seninki diye bir şey var, ne de benimki diye bir şey var, der. Yani hiçbir şey yoktur.

5. Şeyh uçmaz, mürit uçurur. Esasında şeyh uçamaz. Ama şeyhi gözünde büyüten mürit, onu uçtuğu yayar.

6. Üst düzey efendileri hiçbir değeri ve ilkeyi tek gerçek veya doğru olarak görmezler. Bununla çağdaş ruhçu(spiritualist) ‘New Age’ akımıyla paralellik taşırlar.

 

 

İSLAM ve TASAVVUF

1. İslam’ın temeli; “Lâ ilahe illallah”, yani “Allah’tan başka ilah yoktur” ilkesine dayanırken, Tasavvuf’un temeli; “La mevcude illallah”, yani “Allah’tan başka varlık yoktur” ilkesine dayanmaktadır-3Al-i İmran/18

2. İslam’ın gündeminde Allah ve O’nun bildirisi yer alırken, Tasavvuf’un gündeminde tarikatın kurucuları veya evliya bildikleri şeyhler, pirler ve onların menkıbeleri yer alır-7A’raf/3

3. İslam’da Allah, yarattıklarından hiçbirine benzemez-42Şura/11 112İhlas/4 Tasavvuf’un fikir babası Muhyiddin İbn Arabi, eserlerinde açıktan; “Yaratan yaratılandır(halik mahluktur), yaratılan da yaratandır(mahluk haliktir). Bunların hepsi tek varlıktır.” anlayışını savunmuştur. Yine İbn Arabi, Firavun’un rablık iddiasını iddiasını(79Naziat/24), Firavun’un Allah olduğuna bağlamıştır.

4. İslam’da kaynak Kur’an’dır. Oysa Tasavvuf’ta kaynak, şeyhlerin ve pirlerin rüyaları ve ilhamlarıdır.

5. İslam aklı kullanmayı över(8Enfal/22-24 10Yunus/100), Tasavvuf aklı kullanmayı yerer. Bu yüzden Tasavvuf’ta bilenle bilmeyen arasında bir fark yoktur. Oysa İslam’da bilenle bilmeyen bir değildir-39Zümer/9

6. İslam’da sadece Allah’ın ‘bir bildiği(hikmeti) var’ iken, Tasavvuf’ta şeyhin ‘bir bildiği var’ ilkesi esastır.

7. İslam’da kişi mal varlığını Allah ve O’nun bildirdiği değerler uğruna paylaşır. Tasavvuf’ta şeyhinin istekleri uğruna harcama yapar.

8. Tasavvuf’un kullandığı çoğu kavram Kur’an’da apayrı anlamlarda kullanılmıştır.

9. İslam’ı; türbelerden medet bekleme, muskacılık, bez bağlamak, üfürükçülük gibi hurafelerle özdeşleştiren Tasavvuf’tur.

10. İslam’da hatalarıyla sevaplarıyla, doğrusuyla yanlışıyla insan insandır. İnsanca yaşar, insanca ölür, insanca dirilir. Tasavvufta insan, ancak üç-beş dini istismar eden zikir sarhoşunun keşfettiği bir ilahtır. Oysa Kur’an’a göre kimse, Allah’a ait bir parça(cüz) değildir-43Zuhruf/15

11. İslam’da zikir, Allah’ı ve O’nun bildirdiği değerleri gündemde tutmaktır. Tasavvuf İslam’ı ve Allah’ı istismar ederek bazı sözcükleri saatlerce tekrar etmek diye anlamakta ve uygulamaktadır. Zikrin anlamı için bkz. Atalarınızı zikrettiğiniz gibi, hatta daha fazla Allah’ı zikredin-2Bakara/200

12. İslam’da ruh vahyedilendir veya vahyin getirdiği ilahi bilinçtir. Tasavvufta ruh, kendi içlerinde taşıdıklarına ve bunun sonucu Allahımsı veya Allah olduklarını inandıkları bir tözdür. Kur’an’da ruh için bkz: 16Nahl/2 40Mümin/15 42Şura/52 Ruh konusunda fazla bilgimiz yoktur-17İsra/85

 

 

RUHBANLIK

Ruhbanlık, din adına dünyevi değerlerden uzaklaşmak. Allah adına yorum yapma veya son noktayı koyma yetkisini kendisinde görmektir. Allah adına dine eklemeler yapmak, din sınıfı oluşturmak, dinde tekel oluşturmak ruhbanlığın genel özelliklerindendir.

 

 

İSLAM’IN RUHBANLIĞA BAKIŞI

1)İslam’da din adamı diye bir sınıf, dinsel otorite veya din kurumu diye bir kurum yoktur. Kısaca son sözü söylemek veya bir konuda yapılabilecek olası açıklamaların önünü sonsuza kadar kapatmak hiç kimsenin tekelinde değildir.

2)İnsanlardan bazısı Allah’ın öz, bazısı üvey yakını değildir. O’na göre herkes eşit uzaklık ve eşit yakınlıktadır. Bazı uluslar, diller veya kişiler bir diğerinden Allah’a daha yakın veya daha kutsal değildir.

3)Ahireti elde etmek için dünyalarını zehir-zindan edenler, ahiretlerini de zehir-zindan ederler.

4)Kaliteli şeyleri yeme-içme, giyinme, kaliteli bir yaşam sürmek, Allah tarafından önemsiz veya değersiz olarak görülmemiştir. Tam tersine, kaliteli yaşam idealize edilmiştir.

5)Yüce Tanrı’nın bildirgesi Kur’an, ahiretteki yaşamı değil, dünyadaki yaşamı düzenlemek için insanlığa iletilmiştir.

6)Allah adına bağışlayacak, cezalandıracak veya ödüllendirecek hiçbir kurum ve otorite meşru(yasal) değildir.

7)Allah, kendi katında aracılık edecek, kayırımda bulunacak hiçbir istismarcıya izin vermemiştir.

 

 

 

 

MİSTİSİZMİN TARİHİ VE TARİHTE MİSTİKLER

Pisagor (M.Ö.580-M.Ö.500) tarihlerinde Ege sahillerinde İyonya’da (Yunan ve İtalya bölgeleri) yaşamıştır. Pisagor, antik Mısır ve Babil(Irak) kâhinlerinden 34 yıl eğitim almıştır. Kahinlik üzerine ders alan Pisagor İtalya’ya döndüğünde Orfik öğretilerin ve gizemciliğin savunucusu olmuştur. Mısır’da Osiris dininin eğitimini de almıştır. Mısır, Babil tarafından işgal edilince, matematik ülkesi Babil’de aldığı eğitimle de matematiksel bazı rakamların gizemi üzerine teoriler geliştirmiştir ve böylece bazı rakamları putlaştırmıştır.

Orfik dini veya öğretisi, eski Mısır’dan özellikle Pisagor ve Eflâtun gibi filozofları etkilemiştir. M.Ö. 6. asırda gizli bir tarikattır. “Orpheus (Orfüs)” sözcüğü efsanevî bir şarkıcının isminden gelir. Bu dinin tanrısı Dianysos adı verilen ve Trakya’dan gelmiş olan ve sarhoşluk hallerini kutsayan bir efsane tanrısıdır. Bu dinin inananları ayinlerini muayyen bir cezbe ve sarhoşluk halinde yaparlardı.

Orfik dininin temelini oluşturan bu inanç, bu dünyayı, önceki hayatta işlenmiş suçların cezalarının çekildiği bir yer, çile çekme yeri olarak görür. Böylelikle ruh güya arınacaktır. Orfik dinine paralel olarak gelişen ve Pisagor ile Eflâtun gibi filozoflarca da benimsenen tenasüh (ruh göçü-reenkarnasyon) fikrinin gelişmesinde ve yayılmasında, bu dinin rolü olmuştur. Bu din yahut tarikat ayrıca, Yahudi essenist anlayışını, gnostisizmi, oradan da Hıristiyan doktrinini etkilemiştir.

Pisagor, gizemciliğin(ezoterizm) büyük üstatlardan(inisiyator) biri olarak kabul edilir. Bir enstitü açarak kehanetlerde bulunmuş ve kendi gizemci (ezoterik) ekolünü kurmuştur.

Osiris dininin, yitik efsanevi kıta Atlantis’ten Mısır’a getirildiği iddia edilir. Terim ilk kez ünlü Mu araştırmacısı James Churchward tarafından kullanılmıştır. Efsaneye göre, Osiris Atlantis’de doğdu, belirli, bir yaşa gelince, bilgisini derinleştirmek üzere Mu Kıtası’na gitti. Mu kıtasında ruhçuluk(spiritüel) eğitim aldı. Üstadlık derecesine ulaşınca ülkesi Atlantis’e döndü. Bu öğretinin savunusunu yaptı. Zamanla Atlantis’in ruhani lideri haline geldi. Bu öğreti, İ.Ö.16.000 yıllarında Atlantis’li bir bilge olan Hermes-Thot tarafından Mısır’a getirildi.

James Churchward’e göre Atlantis, efsanevi Mu uygarlığının bir sömürgesidir. ‘Atlantis’ sözcüğüne Platon’un diyaloglarında rastlanır. Platon’a göre Atlantis, yaklaşık M.Ö.9500 yıllarında Atina’yı fethetmeye çalışan, ancak başarılı olamayıp bir gecede okyanusa batmış bir uygarlıktır. Esasında Platon, antik Mısır’ı ziyaret ederek birkaç orada yıl kalmış. Mısır’da mistik öğretiyi tanımış ve inisiye(mürit) olmuştur. Platon’un diyaloglarında anlatılan Atlantis, genellikle Platon tarafından kendi politik teorilerini anlatmak için yaratılmış bir efsane olarak görülür.

Mu, iddiaya göre yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı yer ve Büyük Okyanus’ta efsanevi batık bir kıtadır. Bu kıtada 70.000 yıl önce tek tanrılı bir din bulunuyordu. Daha sonra ruhçuluk, sembolizm, reenkarnasyon, telepati, çift bedenlenme, astral seyahat gibi medyumların ve mistiklerin savundukları görüşler hakim olmuştur. Ne var ki Büyük Okyanus dibinde Mu kıtasını kanıtlayacak herhangi bir SiAl (silisyum/ alüminyum) kayaya rastlanmamıştır.

Bilindiği kadarıyla dünyanın ilk demokratik düzeni M.Ö. 500′de Kleisthenes tarafından kurulmuştur. Demokrasi gücünü şehirli erkeklerin oluşturduğu bir meclisten alıyordu. Bu meclis, sadece yerel halkı kapsıyor, köleleri ve Atina’lı olmayanları bunun dışında kalıyordu. Yeni kurulan demokrasiyle birlikte pek çok konu tartışmaya açıldı. Meşhur filozoflar Sokrat (M.Ö.470-M.Ö.490), Eflatun (Platon) (M.Ö.427-M.Ö.347), Aristo(M. Ö. 384-322) bunun öncülerindendi.

Antikçağ Grek’de(Yunanda) sofistler evrensel doğru olamayacağını, hakikatin göreceli olduğunu savunmuşlardır. Bunların öncüleri Protagoras ve Gorgias’dır. Protagoras’a göre biri için doğru olan bir şey, bir başkası için yanlış olabilirdi. Protagoras, Heraklitos‘un (M.Ö.535-475), ‘Doğadaki her şey değişmektedir, bir nehirde iki kez yıkanılmaz’ sözünden hareket ederek objektif anlamda genel geçer bir bilginin ve doğrunun olamayacağını savunmuştur. Protagoras’a göre bilgi, doğrular ve değerler tümüyle görelidir, hakikat insana göre değişir. İnsan her şeyin ölçüsüdür. Protagoras Tanrı konusunda agnostik bir tavır almıştır. Dinsizlikle suçlandığından dolayı kaçmak zorunda kalmış ve kaçarken boğulmuştur.

Kuşkuculuğun ve hiççiliğin öncülerinden Gorgias ise göreliliği daha da ileri götürmüştür. Hiçbir değerin var olmadığını, bilgi bile mümkün olmadığını, insanlara ikna yoluyla her şeyin kabul ettirilebileceğini savunmuştur. Onun anlayışına göre; Hiç bir şey yoktur. Bir şey varsa bile bilinemez. Bilinse bile başkalarına bildirilemez.

Sofistler felsefeye karşı bir tepki olarak ortaya çıkmışlardır. Doğadaki doğal yasalar dışındaki her şeyi reddetmişlerdir. Bunun sonucu her türlü düşünce ve inanca kuşkuyla bakmışlar, haklı haksız ayrımı yapmamışlardır. Onlara göre bir diktatörle hak ve adalet savunucusu arasında bir fark yoktur. Çıkarları için her yolu denemişlerdir. Söz sanatlarını, hokkabazlığı, zengin öğrenci avcılığını, masalları, fikir sahtekârlığını kullanmışlardır.

Mistik akımın öncülerinden biri de Philo’dur. Philo, Helen kültürü ve İskenderiye Yahudiliğinin bir temsilcisidir. M.Ö. 20 yıllarda yaşamıştır. Düşüncelerinden Yahudiler değil daha çok Hıristiyanlar etkilenmiştir. Philo, eserlerinde Yunan bilgeliğinin aslında Yahudi öğretisine dayandığını göstermek istemiştir. Philo’nun, çalışmalarında Platon’dan etkilendiği görülür. O’na göre Platon’un idealar dünyasına ulaşmak için derin düşünceye ulaşmak ve maddi zevklerden uzaklaşmak gerekir. Bu süreci gösterirken Philo, ruhun Tanrı’ya yükseldiğini, Tanrı’nın da insan ruhuna indiğini söyler. Sonsuz olana yükselirken insanlar kendilerini dünyevi bağlardan kurtarmalıdır. Philo hermeneutik sistemi kullanmış, sayı gizemciliğini Pisagor’un öğretisiyle birleştirmiştir.

Tabiatçı panteizmde tek realite tabiattır. Tanrı, tabiatın içinde var olandır. Bu öğretiyi daha çok Dideron, Boron d’Holbach savunur. İdealist panteizmde tek realite ruhtur. Tanrı, ruhun özünde var olandır. Hegel, Fichte, Brunschvicg bu anlayıştan yanadır. Teolojik panteizmde evrende tek realite Tanrı’dır. Hiçbir şey onun dışında değildir, her şey odur.

Panteizm; Hinduizm ve Budizm gibi doğu dinlerinde hayal gücü geleneğine uygun bir anlayıştır. Felsefî bir tasarım olarak Panteizm eski Yunan felsefesinde Plotinos (205-270), Rönesans’tan sonra ise, Dominiken tarikatına giren ve her şeyin Tanrı olduğunu savunduğu için diri diri yakılan Giordano Bruno (1548-1600), Alman Jakob Böhme ve Endülüs’te Muhyiddin İbn Arabi’den etkilenen Hollandalı Yahudi ailenin çocuğu Spinoza (1632-1677) tarafından savunulmuştur. Bu filozoflar, tasavvufçuların eserlerinden etkilendikleri gibi onların ileri sürdükleri panteist görüş de tasavvufçuları etkilemiştir. Panteizmin düşünsel kökü Antik Çağ Yunan Stoacılığına dayanır ve ruhçuluğu(spiritualizm) savunur. Evrenin ruhu olduğu anlayışını, Hegelciliği ve Spinozacılığı doğurmuştur.

Hinduizm’de “Vedalar’ın tefsiri olan Vedanta’nın öğretilerinin özü vahdet-i vücuttan(evrenin Tanrı’nın yasıması veya Tanrı’dan bir parça veya Tanrı’nın kendisi) ibarettir. Vedanta’ya göre, her birimizin ruhu Brahman’ın bir parçası, bir zuhur ve tecellisi değil, bütün kemaliyle sermedi ve bölünmez olan Brahman’ın kendisidir

Bilindiği gibi, bundan sonra ortaya çıkan Budizm’de de bu dünya insan için bir nevi zindan telakki edilmiş ve bundan kurtulmak için yıllarca çile hayatı yaşamak gerektiği kabul edilmiştir. Bu çileli hayatın sonunda insanlar “nirvana” denilen mertebeye ulaşırlar ki, tasavvuftaki “fena fillah” mertebesine ulaşılmış sayılır. Hint dinlerinin hemen tümünde bu ruhaniyetçi eğilim hakimdir.

Mısır toplumunda da ruhaniyetçi eğilimin daha açık bulunduğu ve bu­gün İslam toplumunda tarikatlarda bulunan şeyh-mürid sistemi ile sülük sisteminin egemen olduğu görülmektedir. Antik Mısır toplumunda bu işle­rin üstadı Hermes Toth kabul edilmektedir. Hermes bir kişi olarak Mısır’ın en eski ve en büyük mürşididir.

Antik Mısır’daki bu ruhaniyetçi eğilim sistemleştirilmiş ve bugün tarikatlardaki seyr ve sülük sistemi gibi bütün boyutları ortaya çıktığına tanık olmaktayız.

Yahudi toplumuna baktığımızda da benzer ruhaniyetçi anlayış ve eğilim bulunduğunu, nefsin arınması, çile, ruhun kurtuluşu, aşk ve irfan motifleri­nin egemen olduğunu görüyoruz.

“Zahor (Kabbala’nın Nur bölümü)’a göre ruhlar, ilahi olan asıl vatanlarına dönebil­mek için temizlenip saf hale gelmek ve geldikleri ilahi yeri ve kaynağı bilmek, bu­nun için de bazı çileler geçirmek zorundadırlar. Ruh, bilgi ve irfana ancak dünyada­ki hayatında ulaşabilir. Eğer bir ruh, dünyadaki hayatında irfana ve marifete(sezgi, rüya ve ilhamla gelen bilgiye) ulaşamazsa, dünyaya tekrar başka bir kalıpta gelip yeniden bu yolda çalışmak zorundadır. Bu ikinci kez hayatında da bunu başaramazsa, tekrar gelip gitmeye devam eder ve bu gelip gitmelerden ancak irfana ve marifete kavuştuktan sonra kurtulur. Ruhun ilahi olan aslına geri dönmesi sonsuz bir lezzete geri dönmesi demektir ki; bu, sadece ölümle sağlanmaz. Ruhu ilahi olan aslına kavuşması daha bu dünya hayatında iken de mümkündür. Bunun da iki şartı vardır:

Hıristiyan toplumunda da riyazet(az yiyip-az uyumak/perhiz), dervişlik ve çilekeş rahiplik hayatının egemen olduğu bilinen bir gerçektir. Mevcut Hıristiyanlık öğretilerinin bü­yük bir kısmı da dünyadan uzaklaştırıcı (ruhbanlaştırıcı) konularla ilgilidir. Ruhaniyetçi eğilim din anlayışında hakimdir.

“Miladi birinci yüzyılda Hıristiyanlar içinde “Gnostikler(marifetçiler)” denilen bir çeşit mutasavvıflar türemiştir. Bunlar Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında, esası, rabbani birer ilham olan ve ulu kişiler aracılığıyla anane ile süregelen yüksek bir bilgiye sahip olduklarını iddia etmişlerdir. Fakat Hıristiyanlıkta ta­savvuf, ilk önce miladi birinci yüzyılda yaşamış olan ve İsa’nın havarilerin­den Paulus eliyle Hıristiyan olan ve hatta Atina Piskoposluk makamını da eline geçiren Denys l’Areopagite’de görülmektedir. Tasavvuf kelimesinin Garp dillerindeki karşılığı olan Mysticisme deyimini de ilk defa kullanan odur.

Denys, özellikle ilahi isimler (Noms Divins) adlı kitabında ruhun duyular aleminden nasıl sıyrılabileceğini, bu dünya ve nimetlerini nasıl bırakabile­ceğini ve bizzat kendinden de geçerek, kendini de yok edip Hakka nasıl ulaşabileceğini öğretmektedir ki, sonu Allah’a ulaşan bu yol, aklen istidlal yolu değil, aşk yoludur.

Mutlak varlığın saklandığı perde akılla değil, ancak aşk ile kalkabilir. Bu da her şeyden ve kendinden geçerek tam bir feragat ile her türlü engelleri aşarak, aşk sayesinde gizli alemlerin nurlarıyla nurlanmakla olabilir.

Kabala Musevilik içinde, Tasavvuf İslam içinde bir mistik hareket iken Gnostisizm hem Hristiyanlık içinde bir mistik hareket hem de Hristiyanlığın dışına çıkan çeşitli mistik gruplara işaret etmekte kullanılan bir terimdir. Kimileri Hristiyanlığın Musevilikten doğan bir mistik grup olduğunu iddia etmiştir. Budizm’de Vajrayana, Hinduizm’de de Vedanta bu dinlerin mistik kolları kabul edilebilir.

Türklerin dinî tarihlerinde, bugünkü ilmî tahliller sonucunda bozkır medeniyetlerinin tabii bir sonucu olarak Türklerin toprak, su, ağaç, gökyüzü, güneş, ay ve yıldızların gizli kuvvetler taşıdıklarına inandıkları tespit edilmektedir. Böylece onların en eski dinlerinin “tabiat kültü”, “atalar kültü” ve “gök tanrı kültü” şeklinde olduğu ortaya çıkmaktadır. Şamanizm’in ise dinden ziyade bir büyü sistemi olduğu görüşü ağırlık kazanmaktadır.

 

 

TASAVVUF TARİHİ

İslam dünyasında ilk çıkış dönemi, 875-925 yıllarıdır. Allah ile kâinat arasında birlik olduğunu ilk ileri sürenler Herakleites ile Parmenides’tir. Daha sonra Yunan filozofu Platon savunmuş ve geliştirmiştir, sonra Platines onun izinden yürümüştür. Çeviri hareketi ve İran ve Hint kültürünün etkisiyle Müslüman toplumlarda da benzer görüşe destek verenler çıkmıştır. Hıristiyan Stoacı ve Hermesçi düşünceden etkilenmişlerdir. Hallac-ı Mansur, Zunnun el-Mısri, Mevlana, Muhyiddin İbn Arabi, Nesimi bunlardandır. Vahdet-i Vücud’un en çok tutunduğu ve yayıldığı yer İran’dır. Sonraları diğer bölgelere de derece derece yayılmıştır. İlk tekke, Suriye ile Ürdün’e yakın bölgelerde Hıristiyanlarla birlikte yaşayan halk, daha dindarlaşmak için bir lokma, bir hırka ile manastıra kapanan ve kendini Allah’a adayan Hıristiyanları örnek alarak kurulmuştur. Oysa Peygamber, ancak vahiy almadan önce(42Şura/52) dağdaki(Hira’daki) bir sığınağa (inziva türü bir yaşam) gidip gelmiştir. Vahiy aldıktan sonra toplumla içiçe yaşamıştır. Dünyadan el etek çekme anlayışı, Budist rahiplerinin ve Hıristiyan keşişlerinin bir yaşam biçimidir. Tarihte Tasavvuf’a karşı, Hariciler, İmamiler, Sünnilerden Hanbeli mezhebi, Zahiriler ve Mutezile açıkça tavır almışlardır. İbn Cevzi, İbn Teymiyye, İbn Kayyim bunlardandır. Tekkeler; bilgi ve hizmet yeri olarak kullanıldığı gibi gayri meşru işler olan meyhane ve kerhane olarak da kullanılmıştır. Tasavvufta araştırma yerine empoze etme, düşünme yerine taklit esastır. Tasavvufta raks, sema’ ve müzik, dinin bir parçası olarak görülmüştür. Tasavvuf’un önemli bir handikapı, İslam’ı çile dini diye takdim etmesidir.

İslam’ın ilk yüzyılında Araplar arasında tasavvuf diye bir şeyin bulun­madığı, bunun ancak ikinci yüzyıldan itibaren ve İslami fetihlerin ardından başladığı bilinmektedir. İlk temsilcilerinin de acemler olduğu bir gerçektir. Bir sapma şeklinde toplumda başlayan zühd akımının tasavvuf kültürüne can kurtaran simidi gibi sarıldığı ve zamanla tekamül ederek tasavvuf ola­rak revaç bulduğu bilinmektedir. Nitekim İslam tarihinde tasavvuf akımının bariz temsilcileri olan mesela Kuşeyrî, Hucvirî, Cami, Attar, Kelebazî, Suhreverdî, Gazali, Bistamî, Hallaç, Tusî, Tebrizî, Rumî, Muhasibi gibi ki­şilerin de acem (İran menşeli) oldukları bir gerçektir. Diğer taraftan ana konuların hemen pek çoğunda tasavvuf ile gulat(aşırı) şiilik arasında bir aynilik ol­duğu görülmektedir. (İ. Sarmış, Tasavvuf ve İslam, s.71) Günümüzde ruhçuluk(spiritualizm) taraftarı ‘New Age’ akımı mistik öğretilere düşünsel destek vermektedir.

Prof. Amiran Kurktan: “Eskiden Hindistan’da Brahman, Mısır’da Hermes mezheplerinin dış yüzlerinden başka bir de iç yüzleri vardı ki, bu, ledûn(İlahi sırlara ait) ilmini gizli olarak derece derece yalnız mürid ve müntesiplere verirlerdi. Bunun konusu tasavvuftan başka birşey değil­di. Dinin Panteizme döndüğü çağda, ezeli, kendiliğinden varolan bir Allah’ın var­lığına inanılmış, buna Brahma ismi verilmiştir.

Daha çok ibadet etmek veya daha fazla maneviyatçı olmak için Allah’ın kendilerine farz kılmadığı rahipliği uydurmuş ve dini bozmuşlardı. Hz. İsa’ya insanüstü nitelikler yakıştırarak onu ilahlık derecesi­ne çıkarmış ve sonuçta üçleme(teslis) inancına düşmüşlerdir. Allah’ın kendilerine indirdiği ilahi kitaplarla hükmetmeyi bırakmış, rahip ve papazlarını din koyucu durumuna koymuşlardı. Onların helal ve haram hükümlerine boyun eğmiş ve tanrının hükümleri gibi bağlanmışlardır. Bundan dolayı hem Yahudilere, hem de Hıristiyanlara hitap ederek yüce Allah böylelikle kafir olduklarını, haham ve rahiplerini tanrı edindiklerini belirtmiştir:

Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i rableri ola­rak kabul ettiler.” 9Tevbe/31

Rahiplik hayatını sürdürmek ve maddi hayattan uzaklaşmak için Hıristiyanların manastırlara kapandıkları, dünya zevklerinden kendilerini mahrum etmek için rahiplerin evlenmedikleri ve çile hayatı yaşadıkları bilinmektedir. Bütün bunlar maneviyatçı eğilimin ağır basması ve iki eğilim ara­sında dengenin bozulması sonucu ortaya çıkan durumlardır. Bu eğilimin ağır basması sonucu Hıristiyan inancına birçok esrarengiz ve mistik unsurlar da karışmış, Hıristiyanlığa daha fazla ruhaniyetçi bir karakter kazandır­mıştır.

O dönemde İslam devletinin mali durumu fetihlerle birlikte her gün gittikçe güçlen­miş ve toplumda zenginlik, elle tutulur bir şekilde gerçekleşmiştir. İslam devletine ganimetler ve servetler dört bir taraftan akıyordu. Bu da toplum­da belirgin bir refah seviyesi meydana getiriyordu. Diğer taraftan gerek fe­tihler sonucu ve gerekse gördükleri manzara karşısında insanlar kitleler ha­linde İslam’a giriyor ve İslam devletinin nüfusu gittikçe büyüyordu. İslam toplumu Araplar ve Arap olmayan mevali denilen topluluklardan oluşmaya başlamıştı. Bu Arap olmayan insanlar İslam toplumuna girerken beraberle­rinde önceki inanç ve kültürlerinden birçok unsurları da taşıyorlardı. Ama bu güzel günler çok sürmedi. Hz. Osman’ın hilafetinin özellikle ikinci yarı­sında bu berraklığı bulandıran birtakım nahoş olaylar meydana geldi. Bir takım çevrelerin fitne ateşini alevlendirmeleri ve kimi yöneticilerin halkı te­dirgin eden davranışları sonucu toplumda çok tatsız ve kötü etkileri günü­müze kadar süren olaylar meydana geldi. Daha hayatta iken ashaptan seç­kin kişiler birbirlerine kılıç çekmek ve birbirinin kanını akıtmak durumun­da kaldı. Daha önce sağlanmış İslam kardeşliği gittikçe bozulmaya ve kar­deşlik duyguları yavaş yavaş zayıflamaya yüz tutmuştu.

Nihayet Emeviler devri başladı. Denilebilir ki, Emeviler devri fırka ve çatışmalar, fitne ve bozukluklar bakımından tipik bir devirdir. Toplumun bütün kesimleri arasında fitne ve savaşlar, saltanat kavgası ve hizipleşme­ler, baskı ve şiddet kullanma, Arap ve Arap olmayan(mevali) çatışması, milliyetçilik ve grupçuluk, zulüm ve adaletsizlik yönünden çok tipik bir devirdir.

Emevi devleti yıkılıp yerine Abbasi devleti geçtikten sonra da bu olaylar durmamıştır. Bu sefer Abbasi yönetimi, Emevilerden ve taraftarlarından in­tikam alma yoluna gitmiş ve es-Saffah zamanında kan gövdeyi götürmüş­tür. En acımasız kitle imha yoluna gidilmiş ve terör ortalığı kasıp kavurmuştur.

Abbasi devleti bir taraftan Emevilerden intikam alırken, bir taraf­tan da Ebu Müslim ve taraftarlarına diyet borcunu ödemeye çalışmış, bu­nun neticesi olarak Şiî ve Rafızî güçler toplumu tahakkümleri altına almaya çalışmıştır. İhtilal, çocuklarını burada da yemiş ve başta Ebu Müslim olmak üzere zinde güçler Halife Mansur zamanında tasfiye edilmiştir.

Bütün bunların fitneye bulaşmak istemeyen, dinine ve ahlakına bağlı in­sanlar üzerinde ne kadar olumsuz etkiler yaptığı, onları toplumdan soyutlayıp münzevi(kendi köşesine çekilen) bir zühd(dünyadan el etek çekme) hayatı yaşamaya nasıl zorladığı bilinen bir gerçektir. İnsanların mal, saltanat, ırk(kavmiyet) mücadelesi içinde olduklarını gören, top­lumda adalet ve eşitlikten bir ölçüde de olsa ümidini kesen kişilerin kabuk­larına çekildiklerini biliyoruz. Bir bakıma bu durum, Emevi saltanatının politik, ekonomik ve sosyal uygulamalarına bir tepkiydi.

Bu siyasi ve idari bozukluk yanında toplumun ahlaki ve sosyal yönlerden de bozukluklar içinde bulunduğu müşahede edilmektedir. Toplum kesimleri arasında ekonomik ve sosyal dengesizlik, ahlaki ve dini bozukluk elle tutu­lur bir duruma gelmiştir.

Mesela ilk halifeler, boş vakitlerinde zaman zaman şairlerin kasidelerini dinlerken, çok geçmeden bunun yerini şarkı dinlemek almıştır. Emevi halifele­rinden Muaviye, Mervan, Abdulmelik, Velid, Süleyman, Hişam ve Mervan ibn Muhammed, nedimlerle(sohbet arkadaşları) aralarında bir perde bulundururlardı ki halife şarkı­dan coştuğunda nedimler ne yaptığına muttali olmasınlar. bazen eğlence sıra­sında aşırı neşe, halifenin aklını başından alır ve bazı hareketlerde bulunurdu ki, bu hareketlere yakın cariyelerinden başkası muttali olamazdı. Perdenin ar­kasından herhangi bir ses yükselir veya garip bir hareket meydana gelirse, perdedar “Yeter ey cariye, kendini tut, son ver, kısa kes” diye bağırarak nedim­lere bu hareketi cariyelerden birinin yaptığını vehmettirmek isterdi.

Yezid ibni Abdulmelik, nedimlerden yüksek tabaka ile alt tabakayı eşit hale getirdiği, onları bir arada bulundurduğu gibi, nedimlerin huzurunda çok laubali olur ve halkın kınamasından hiç çekinmezdi. II. Velid zamanın­da halk musiki ve şarkıya çok düşkünlük gösterdi. Bu hususta halk son de­rece ileri gidiyor ve halifenin uzak bölgelerden Şam’a davet ettiği meşhur şarkıcı ve müzisyenlere bolca para harcıyorlardı. Ses sanatkârlarının Şam’a gelmelerinin halkın ahlakı ve toplum hayatı üzerinde büyük tesiri oldu. Nihayet ülkede yavaş yavaş konfor yayıldı.

Her iki devletin devrinde başta müzik olmak üzere lehviyyat(oyunlar-boş işler) ve eğlence oldukça yayılmış, şarkıcılar çoğalmıştır. Başta halifelerin bir kısmı olmak üzere memleketin zengin ve yönetici kesimi bu işte önayak olmuşlardır.

Eğlence ve içki meclisleri ile bu meclislerde olup biten ahlaksızlıkların haddi hesabı yoktur. el-Ağani, Beşşer, Ebu Nuvas ve Müslim ibn el-Velid gi­bi şairlerin divanları ahlaksızlık ve edepsizliği dile getiren örneklerle doludur.

Müziğe çok düşkün olup bu konuda ilerlemeler kaydettiler. Müzik meclislerinde içki ve atışmalar yapıldı. Tavla ve satranç oyunlarına daldılar. Güvercin beslemeye, köpek ve horoz dövüştürmeye çok düşkünlük gösterdiler. Fakirlerin iş yerlerinde ve evlerinde bile kumar alabildiğine yayıldı. Nevruz günü çok hediye verme adeti yayıldı. Dans ettiler. İshak ibn İbrahim el-Mavsili en meşhur dansözlerdendi.

Lüks ve konfora alışkın olan Farisi soyu Abbasilerde çoğaldı. Cariyeler muhtelif yerlerden seçilip getirildi. Güzellikte yarıştılar. Bunun neticesi olarak eğlence, ahlaksızlık ve çıplaklık eğilimleri çoğaldı. Beşşar, Ebu Nuvas ve Sari’ el-Gavanî gibi bazı şairler bu duyguları şiirleriyle körüklediler ve müstehcenliği yaydılar. Konserlerde ve eğlence meclislerinde içki yayıldı ve şairlerin şiirleri genellikle onu tasvir etti.

Bu şekilde hayat bu asırda, bir kısmı dışında, ahlaksızlık ve oyunla dolmuştur. Emeviler devrinde daha ciddi ve mazbut sayılabilen Irak bölgesi, Abbasiler devrinde ahlaksızlık ve fücur yeri haline gelmiştir. Bunun belli başlı iki sebebi görülmektedir; Malların oluk oluk gelmesi ve çoğalması, Irak bölgesinin kozmopolit bir bölge olması. Bu bölgede her soydan ve inanç­tan topluluklar bulunmaktadır.

Emevi halifeleri, kralları ve onların şaşaa ve debdebelerini taklit ettiler. Şam’daki halife sarayı gayet azametliydi. Sarayın duvarları mozaik, direk­leri mermer ve altınla, tavanı mücevheratla süslenmiş ve altınla tezyin edil­mişti. Fıskiyeler, dışardan akan sular, çiçekli ve ağaçları bol zengin bahçeler, sarayın havasını güzelleştiriyordu. Halife büyük bir azamet içerisinde otururdu.

Küfe’de meşhur aileler, ganimetler ve yıllık atiyyeler(vergiler) sayesinde büyük servetler biriktirdiler. Hatta Küfe’li biri savaşa giderken, aile efradını ve eş­yasını yüklemek için yanında bin deve götürmüştü.

Saraydaki lüks hayat sadece halifelere mahsus değildi. Şam ve diğer bü­yük şehirleri güzelleştirmek hususunda emirler ve büyük devlet adamları birbirleriyle yarışmışlardır.

Müzik, oyun ve eğlence, lüks ve israf, hayatın ağırlığını gösterirken toplumda değişik ahlaksızlık şekilleri de sergileniyordu. Bunun boyutlarını göstermesi bakımından hadımlaştırma uygulamalarına değinmek istiyoruz.

Bu adet, daha önceleri Bizans ve antik bazı şark(doğu) memleketlerinde mev­cut olmuş, daha sonra İslam âlemine hicri 200/810 yıllarında girmiştir. Hâlbuki Hz. Peygamber bunu şiddetle yasaklamıştır.

Harun Reşid’in oğlu halife Emin, halife olduğunda hadımlaştırılmış erkeklere ilgi duydu ve para ile satın aldı. Gece gündüz onlarla baş başa kaldı, yeme içme işlerinde, emir ve yasaklamalarında onları çalıştırmıştı. Onların emrine de birtakım insanları görevlendirmişti. Onlarla oturup kalkmış, hür kadın ve cariyelere ise iltifat etmemiş, bundan dolayı da kınanmıştı.

Hayattaki bu bozukluk ve sınıflaşmalar bariz iki hareketi doğurmuştur. Bunlardan birincisi, kötülükle savaşan topluluktur. Bunlar yuları kesen, fıskı açıkça işleyen, yollardan kız ve erkek çocukları kapan bozguncularla örgütlü bir şekilde mücadele etmiştir… İki grup halinde çalışan bu insanlardan birinci grubun başında Halid ed-Derviş, ikinci gurubun başında da Sehl ibn Selame el-Ensari vardı. Bunlar, Allah’ın Kitab’ı ile amel etme, iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama prensiplerine çağırır, zalimin zulmünü ön­lemeye çalışırlardı. Halktan büyük kitleler bunlara katılıyor ve uyuyordu. Bunların belirli merkezleri ve alametleri olmuştur. Ancak çok geçmeden vurguncu ve soyguncu ayak takımı ile işbirliği halinde olan yönetim tarafın­dan bunlar tutuklanmış ve zindanlara doldurulmuşlardır. Bu olay hicri 201-202 yılında meydana gelmiştir.

İkinci hareket ise, zühd(Dünyadan el etek çekme) hareketidir. Bu hareketin mensupları ise, top­lumdaki lüks ve eğlence hayatından, ahlaksızlık ve kötü gidişattan tiksinen, elde etmek istediklerini elde edemeyen, bundan dolayı arzu ve isteklerini as­gariye indirip aza kanaat eden, kendilerini zühde ve mahrumiyete alıştıran kişilerin oluşturduğu harekettir. Yukarıda sayılan veya benzer sebeplerden hayata küsen ve ona iltifat etmeyen insanlar zühdü yol edinmiş ve kendile­rini ona alıştırmışlardır. Zühdü, basit hayatı ve ahirette hesabın kolaylığını düşünerek seçenler de olmuştur. Bu anlamda tasavvuf yayıldıkça yayıldı. Çünkü toplumda “İstediğin olmuyorsa, olabileceği iste” sözü özdeyiş haline gelmiştir.

Daha Emeviler devrinde başlayan eski Yunan, Hint ve Sasani kültürünü tercüme hareketinin toplumda meydana getirdiği kültürel ve itikadı çalkan­tıları ve insanların yabancıya yahut yeniye ilgi duyma eğilimlerini de hesa­ba katmak lazımdır. Bu hareket toplumun özellikle aydın kesiminde fikri ve itikadı büyük bir değişiklik ve çalkantı meydana getirmiştir. Özellikle Hind kültüründen yapılıp İran yolu ile geçen ve hem mistik hem de esrarengiz unsurlar taşıyan kültürün yanında, Yunan felsefesinin de aydınlara cazip gelen yönlerinin etkileri büyük olmuştur. Bütün bunlar tasavvuf eğiliminin başlangıçta zühd(Dünyadan el etek çekme) şeklinde doğmasında ve gün geçtikçe yayılmasında büyük rol oynamıştır. Zaten sapma niteliği taşıyan eğilim ve akımlar böyle olumsuz ortam ve şartlarda kısa zamanda boy verip gelişmek­te ve revaç bulmaktadır.

İslam toplumu; Hint, Yu­nan ve Sasani(İran) gibi kültürlerle de muhatap olmuştur. Bilhassa Hint ve İran kültürünün münzevi(inzivacı-bir köşeye çekilip dünyadan uzak kalan) hayat yaşayan bu insanlara cazip geldiği, bu milletler­den ihtida eden kimi insanların eski anlayış ve geleneklerine uygun olarak yaşadıkları hayatın ilgilerini çektiği anlaşılmaktadır

Hatta daha sonra ta­savvuf olarak adlandırılacak olan akımın liderliğini özellikle bu iki millet­ten birtakım insanların yaptığı görülmektedir. Nitekim toplumda bu hareket gizli başlayıp ikinci asırda kendini açığa vur­duğunda bu akımın başını çekenlerin istisnasız hepsinin acemlerden(İranlılardan-Arap olmayanlardan) oldu­ğu göze çarpmaktadır.

Tasavvufun İs­lam’a İran’dan girmiş olabileceği de düşünülmektedir. Nitekim İslam’ın doğuşundan önce de İran’da mevcuttur ve buraya Hindistan’dan gelmiş olabilir. (Sarmış, Tasavvuf ve İslam, s.39-55)

Tasavvuf ile ilgili Osmanlılarda “Meclis-i Meşayih” adı altında resmi bir kurum vardı. Tekke ve zaviyelere kadılar gibi maaş bağlanırdı. (Zaviye: Küçük tekke. Tekke: Dergâh. Dergah: Tarikat ehlinin barındığı ve ibadet ettiği yer). Onlara vakıflar tahsis edilmiş, müritlere vergi muafiyeti sağlanmıştı.

Mehmet Akif bunu şöyle dile getirmiştir

Sürdüler Türk´e “tasavvuf” diye olgun şırayı;
Muttasıl şimdi “hakîkat” kusuyor Sıdkı Dayı!
Bu cihan boş, yalnız bir rakı hak bir de şarab;
Kıble: Tezgâh başı, meyhâneci oğlan: Mihrab.
Git o “dîvan “mı, ne karın ağrısıdır, aç da onu,
Kokla bir kerre, kokar mis gibi “Sandıkburnu!”
Beni söyletme, neler var daha!
-Tekmilleyiver…



Şeyh Abdulkâdir Geylani’nin bazı söylevlerinden seçmeler

“Benim emrim, Allah’ın emridir; eğer ol! dersem oluverir.”

“Benim kabrim Beytullah’dır, gelen onu ziyaret eder.”

“Benim ocağımı tavaf et yedi defa, emânıma sığın!

Her yıl beni ziyaret için meşguliyetten sıyrıl!”

“Bana doğru haccedip gelin, evim kurulu bir Kâbe.

Beytin sahibi yanımdadır, koruluğu haremimdir.”

“Her kutub tavaf eder Beytullah’ı yedi defa.

Ben ise Beyt’in kendisiyim çadırımı tavaf ediciyim.”

(Füyûzât-ı Rabbâniyye, Şeyh A.Geylâni, s.57-67-68-69. Bedir Yay.)

 

 

TARİKATLAR

Toplumda bozulmalar baş gösterince, birtakım insanlar, efendi diye belledikleri birisi etrafında toplanarak, toplumsal yaşamdan kopmuştur; inzivaya çekilme ve dünyadan el etek çekme yönünde bir dini anlayış ya da yaşayış gelişmiş ve sistemleşmiştir. Tarikatçılık, böyle bir yaşantı biçimini meşrulaştırmak için, köklerini Peygamber dönemine kadar uzatma yoluna gitmiştir. Tarikat; kendine özgü ritüelleri ve ibadet biçimleri, kavramları, giyimleri, işaretleri, söz ve davranış kalıpları, tavırları, terminolojisi, merasimleri, adap ve erkânı, hiyerarşisi, tekke düzeni olan bir yapılanmadır. Tasavvufun alt birimleri olan tarikatlar, aynı ortak dili, farklı davranış kalıplarıyla kullanmıştır.

Her tarikatın bir kurucusu vardır. Ona, pir ismi verilir. Tarikattaki uygulamaları sistemleştiren genellikle bu pirdir. Nakşibendiliğin kurucusu Şahı Nakşibend(v.1389), Kadiriliğin kurucusu Abdulkadir Geylani(v.1166), Mevleviliğin kurucusu Mevlana Celaleddin(v.1273), Bektaşiliğin kurucusu Hacı Bektaş Veli(v.1338), Bayramiyyenin kurucusu Hacı Bayram Veli(v.1429), Rifailiğin kurucusu Ahmed el-Rifai(1183), Yeseviliğin kurucusu Ahmed Yesevi(v.1166), Ahmediyyenin kurucusu Ahmed b. Abdulahad el-Farukî isimli İmam Rabbani(v.1624), Celvetiyyenin kurucusu Aziz Mahmud Hüdayi(v.1628), Ekberiyyenin kurucusu Muhyiddin İbn Arabi(v.1240), Gazaliyyenin kurucusu İmam Gazzali(v.1111), Cüneydiyyenin kurucusu Cüneyd Bağdadi(v.909), Bistamiyyenin kurucusu Bayezid el-Bistami(v.874)’dir.

 

 

TASAVVUFÇULARLA ŞİA ARASINDAKİ BENZERLİK

Tasavvufçuların tasavvufu Hz. Ali ile başlatmaları şiilikle tasavvufun aynı kaynakta birleştiğini göstermektedir.

Tasavvufçular Hz. Ali’nin hırkayı Hasan el-Basri’ye giydirdiğini ve tarikata bağlı kalacağına dair ondan söz aldığını, onun da Cüneyd el-Bağdadi’ye verdiğini iddia ederler.

Özel ilimler iddiası: Şia’nın ayırıcı özelliklerinden biri, belki en başta geleni kendilerine mah­sus ve diğer insanlarda bulunmayan birtakım özel ilimlere sahip olduklarını söylemeleridir. Bu ilimleri bazen Hz. Ali’ye nisbet ederler. Çünkü onlara gö­re Hz. Ali, dinin sırlarına sahiptir ve diğer Müslümanlara açmadığı bilgileri Hz. Peygamber ona açmıştır. Bazen Hz. Fatıma ve Hz. Alinin çocukları olan imamların ilimlerine sahip olduklarını, bu imamların gaybı bildiklerini, ha­ta ve unutmaktan masum bulunduklarını, İslam’ı imamların yolu dışında kimsenin anlayamayacağını, Kur’an ve sırlarının ve din hakikatinin sadece imamlarda bulunduğunu iddia ederler. Bazen da “Fatıma Mushaf’ı” adını verdikleri özel bir kitaba sahip bulunduklarını ve bunun Müslümanların elindeki Kuranın üç katı kadar olduğunu ileri sürerler. Bu konuda birta­kım rivayetler de üretilmiştir. Örnek olarak bunlardan bir tanesini kayde­delim.

Cafer es-Sadık şöyle dedi: “Bizde Fatıma aleyhisselam’ın mushafı vardır. Allah’a yemin ederim ki onda Kur’an’ınızdan birtek harf yoktur dedi. Bazen de bütün ilimlerin içinde yazıldığını iddia ettikleri bir deri olan cifr (cefr)e sahip olduklarını söylerler.

Kimi dini bilgilere sahip olduklarını iddia ettikleri gibi, bazı şia ekolleri Kur’an ayetlerinin gerçek tefsirine de kendilerinin sahip olduklarını söyler­ler. Hatta yüce Allah’ın Hz. Muhammed’i tenzil (Kur’an harfleri) ile, Hz. Ali’yi de tevil ile gönderdiğini ileri sürerler.

Tasavvufçular da aynı yolu izlemişlerdir. Başka insanlara karşı övün­dükleri ve dillerine doladıkları şeylerin başında, ancak kendilerinin sahip oldukları ve tarikata mensup olmayan kişilerin elde edemeyeceği ledunni(ilahi sırlara ait) bilgilere sahip oldukları, bilgilerini keşf ve ilham yolu ile elde ettikleri, bilgi­lerin kalblerine aktığı, irfan ve işrak yolu ile kalblerinin marifetle doldu­ğu iddiaları gelmektedir. Hatta kimileri peygamberlerin ilimlerini bile gizli ilimleri yanında hor görürler…

İlim tahsil etmenin ve hocadan okumanın yararsızlığı, onun yerine keşf ve ilhamla alim olmak için tasavvuf yoluna girmenin gerekliliğini anlatan İbn Arabi, Fahreddin er-Razi’ye yazdığı mektupta bakınız gizli ilmi ve batınî yolu nasıl savunuyor:

Bize göre zahirde ilim dallarını ikmal eden kimse âlim sayılmaz. Başka bir hal ara­nır. İlmini vasıtasız olarak Allah’tan alacak.”

Tasavvufçular Kur’an ve sünneti batınî yollarla te’vil ederek sahip olduklarını iddia ettikleri özel ilimlere dayanak yapmaya çalışmışlardır. Çünkü bazen bu te’vili (izahı) Allah’tan aldıklarını, bazen melekten aldıklarını, bazen da ilham ve keşf olduğunu iddia ederler. Bu işin şampiyonluğunu da İbn Arabi ve ekolünün mensupları yapmaktadır. Aynı şekilde batını ilimlerini Kur’an’daki hurufu mukattaa’nın sırlarını bilmeye, yahut Hızır’dan almaya, hatta bazen doğrudan doğruya levh-i mahfuz’dan telakki etmeye nispet ederler.

Tasavvufçular, gulat(aşırı) şianın yolunu izleyerek Kur’an ve sünneti amaçları doğrultusunda tevil ederek onda her ayetin, hatta her kelimenin gizli bir an­lam taşıdığı ve bu anlamların ancak vecd(kendinden geçme) halinde olan kişilerin kalblerinde doğabileceğini söylerler. Tasavvufun gizli ilim olduğu ve bunu Ali’nin Hz. Peygamberden miras aldığım göstermek için Kur’an ve sünneti rahatlıkla tevil ederler.

Özellikle gulat şia da imamları için aynı şeyleri iddia etmiştir. Onların gaybı bildiklerini, bilgileri dışında bir yaprak bile düşmediğini, ezelden ebe­de kadar bütün olayların bilgileri dahilinde meydana geldiğini iddia ederler. Başta Keysaniyye, İsmailiyye, Hattabiyye ve Karmatiyye fırkaları olmak üzere Gulat-ı Şia ancak imamların bildiği ve birinden diğerine geçen özel ilimleri olduğunu söyler. Kuran ve Sünnetin batın bilgisini imamlar, zahir (kabuk) bilgisini ise, diğer insanların bildiğini ileri sürerler. Nitekim Haşimiyye fırkası imamların herşeyi bildiğini söylemektedir.

Tasavvufçular da aynı inancı taşımakta ve benzer iddialarda bulunmaktadırlar. Kutuplar, Gavs, Ebdal ve İsmailiyye, Batıniyye fırkasının gölge hükümeti olan bu hiyerarşinin diğer organları için aynı şeyleri iddia etmektedirler. Şia, inanç ve bilgi sistemini nasıl batın ve gizli yola dayandırmışsa tasavvufçular da tasavvufu gizli yola dayandırmakta ve bu işin gizli yollarla geldiğini, ilimlerini gizli yollarla kazandıklarını söylemektedirler. Bu şekil­de batın ve özel ilimlere sahip olma konusunda şia ile tasavvufçular arasın­da tam bir benzerlik ve bütünlük bulunmaktadır.

Şia’da İmamet ve Tasavvufta Velayet: Şia’nın imamları hakkında iddia ettiklerinin aynısını tasavvufçular evli­ya dedikleri meşhurları ve çevreleri hakkında iddia ederler. Şia’nın birçok fırkasına göre, imamlar; Rasulullah’tan sonra insanları yönetmek için Allah tarafından seçilmiş insanlardır. Onun için imamlar özel ledunni ilimlere sa­hiptirler ve ne unutur ne de hata ederler. Allah nezdinde seçilmiş ve vehbi(Allah vergisi, fıtri) ilimle donatılmış olarak üstün makamlara sahiptirler. Allah onları bu iş için özel olarak yaratmıştır.

İmamlar hakkında aşırılığa gidenler, bütün anlamlarıyla tanrı kelimesi­nin taşıdığı manaları onlara da verebilirler. İsmailiyye ve Nusayriyye’de ol­duğu gibi, kimi Rafıziler Allah’ın ruhunun imamlara hulul ettiğini(girdiğini) söylemek­tedir. Kimileri de onların mertebesini peygamberler ve bütün meleklerin mertebesinden üstün tutar. Ne yazık ki Ayetullah Humeyni’nin kitabında bile böyle bir yaklaşım vardır. Şöyle demektedir: “Mezhebimiz gereğince bu manevi makamlara melek-i mukarreb(gözde melekler) ve nebiyy-i mürsel(görevli elçiler) de erişemez.”

Tasavvufçulardan bazıları velayette son hedefe ulaşan kişilerden şerî tekliflerin düştüğünü ve onlar için bütün haramların helal kılındığını söylemişlerdir. Allah’ı gördüklerini ve kendisiyle konuştuklarını, kalplerine dö­külen bütün şeylerin hak ve gerçek olduğunu iddia etmişlerdir.

İşrakiyyun tasavvufçuları kendilerini peygamberlerin makamından üstün bir makamda görürler. Onun için kitaplarında “Hangisi daha üstün? Peygamberler mi, veliler mi?” şeklinde bir bölüm bulunmaktadır. Bu da yukarıdaki kanaatlerin bir sonucudur. Bilgilerini peygamberin aracılığıyla değil, doğrudan doğruya Allah’tan aldıklarını iddia etmeleri de bunun bir ifadesidir.

Aşırı şia, imamet makamından sonra gelen ve onların vekilleri olan nakipler makamını kabul etmişlerse, tasavvufçular, aynı inancı alarak veliyyi azam, hatemu’l-evliya, kutbu’l-aktab, Gavs-ı Azam makamını kabul etmişlerdir. Bu isimlerle anılan kişinin bir adı Gavs Kutup’tur. Bunu da üç kutup izler, onları da yedi Abdal, onları da yetmiş nuceba izler ve bu silsile piramitsel olarak böyle devam eder. Bütün bunları şianın imam ve velileri için yaptıkları tertipten almışlardır. Bu şekilde imamet konusunda şii itikat ve velayet konusunda tasavvufi inanç aynı çizgide birleşmektedir.

Başka bir şii akım olan İsmailiyye akımı tasavvufun velayet anlayışına hizmet etmiş, ortaya çıkmaya ve kendine güven duymaya teşvik etmiştir. Çün­kü İsmailiyye mezhebi, imamları ezeli yediler olarak kabul etmekte, onlara nübüv­vetin hükmünü vermekte ve akide konusunu en iyi bilen ve imamların yardımcıları olan nukeba veya hüccetleri kutsal insanlar saymaktadır. Bunların sayılarının 12 olarak sabit ve sınırlı olduğunu, 7 sayısının gezegenlere bağlı olduğu gibi 12 sayı­sının da burç ve aylara bağlı olduğunu söylemektedirler. Bu şekilde İsmailiyye nakiplerine velayet boyasını vurmuş ve onları maddi insanlık özelliğinden ruhaniliğe yükseltmiştir.

Tasavvufçular bu fırsatı ganimet bilmiş, çevrelerinde uygulamış ve adamlarına aynı kalıbı dökmüşlerdir. Nitekim asırlar sonra tasavvufun makamlar, marifet ve su­lukta dereceler kabul ederek İsmailiyye karakterini taşıdığını görüyoruz.

Dinin Zahiri ve Batını Olduğu İnancı: Dinin bir zahiri bir de batını olduğu konusunda şia ile tasavvufçuların inancı aynıdır. Zahir, avam halkın nasların zahirinden anladığı manadır. Batın ise, naslardan kastedilen ve hakiki ilim kabul edilendir ki onu da an­cak imamlar ve veliler bilir. Mesela “Namazı kılınız ve zekatı veriniz” ayetindeki zekattan maksat, şer’î ölçü ve şartları belirtilen zekatı mallarınız­dan verinizdir. Ayetin zahiri anlamı budur.

Kur’an’ın mana­sını ancak imamların bildiğini iddia etmektedir. Bunu mantıklı göstermek için de Kur’an’ın bir zahiri bir de batını olduğunu, zahirini avamın, batın manasını ise ancak imamların ve velilerin bildiğini söylerler.

Mesela yukarıda geçen “Namaz kılınız” sözünden maksat, masum ima­ma biat etmek, “Zekatı veriniz” sözünden maksat da imama karşı samimi ve itaatkar olmak demektir, derler.

Her iki taraf da iddia ettiği ve inandığı şeylere uygun düşmesi için Kur’an ayetlerini heva ve heveslerine göre açıklamaktadır. Tasavvufçular nasların bu şekilde batıni tarzda açıklanmasına hakikat, zahiri tarzda açık­lanmasına da şeriat adını vermiş, hakikatin velilere, şeriatın zahir alimlerine ve avam halka olduğunu söylemişlerdir.

“Tin”in Resulullah, “zeytun” un Hz. Ali, “Tur-i Sinin”in Hz. Hasan, “haza’l-beledi’l-emin”in Hz. Hüseyin olmasıyla ne ilgisi vardır. Yine “meracal bahreyni yeltekıyan” ayetinden maksadından Hz. Ali ve Hz. Fatıma, “berzah”ın Hz. Muhammed, “yahrucu minhuma lu’luu ve’l-mercan” ayetinden maksadın Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olduğunu iddia etmişlerdir.

Mesela abdest imama bağlılıkla; teyemmüm hüccet olan imamın yokluğu halinde onun yerine mezun olan kişiden almakla; namaz konuşanla –ki bu da resuldür-; ihtilam, (uyurken cünüp olmak) kasıtsız sırrı yabancıyı açmakla; gusül, ahdi tazelemekle, zekat, anlayışlarındaki dini öğrenerek nefsi tezkiye etmekle; Kabe, Hz. Peygamberle; kapı, Hz. Ali(yle); mikat ve telbiye, çağırana icabet etmekle; Kabe’yi yedi defa tavaf yedi imama taraftar ve bağlı olmakla; cennet, vücutların tekliflerinden rahat etmesiyle; cehennem, mükellefiyetleri yerine getirerek meşakkat çekmekle; tefsir etmişlerdir. Bütün bunların dinin bir şahsa itaat, namaz ve zekatın birtakım şahıslardan kinaye olduğunu söyleyen gulat (aşırı) Şia’nın söylediklerinden ibaret olduğunu görmemek mümkün mü?

Bilindiği gibi İsmailiyye fırkası nakiplerin imam olmamalarına rağmen Allah’ın desteğini aldıkları, imamların sayısı yedi olduğu gibi her zaman bunların sayısının 12 olduğunu, her imamın zamanında bunların yeryüzüne dağıldıklarını ve yeri onların idare ettiklerini söylemektedir.” Bunun kaynağı da İslam öncesi başka inanç ve kültürlere kadar uzanır.

]

Kabirlerle Tevessül(aracılığına başvurma): İslam aleminde görülen kabirleri kutsallaştırma eğilimi aşırı Şiiliğin bir tutumu olarak ortaya çıkmış ve yayılmıştır.

Şia Hz. Ali ve Hz. Hüseyin ve ehl-i beytten imam diye adlandır­dıkları kişilerin kabirlerini yükseltmiş, üzerine yüksek kubbeler ve sandu­kalar yaparak ziyaret yeri ve anıt haline getirmiştir. Nitekim İhvanı Safa risalelerinde Şia’dan kıssacı ve bekçi gibi bir takım kişilerin bunu bir ka­zanç yolu yaptıkları, türbedarlık ve kabir ziyaretlerini kendilerine meslek edindikleri anlatılmaktadır.

Kabirler üzerine bina yapmak, kabirleri kutsallaştırmak ve bunu şiar edinmek, hicri üçüncü asrın başlarında olmuştur. Abbasi halifelerinden bazıları Şia’nın uydurduğu ve yükselttiği bu kabirleri yıkmaya başlamış ve karşı çıkmıştır.

Tasavvufçular da aynı yolu izleyerek kabir ve yatırları ziyaretgah haline getirmeyi, etrafını tavaf edip taşı, toprağıyla teberrük etmeyi, içinde yatan ölülerden yardım istemeyi kendilerine ilke edinmişlerdir.

Hatta tasavvuf­çular bu kabirler üzerine bina yapma ve yükseltmeyi, onları kutsallaştırıp yüceltmeyi, ziyaret etmesi için insanları teşvik etmeyi, etrafını kutsallık haleleriyle kuşatmayı, sandukalarla kaplamayı ve türlü örtülerle örtmeyi, taşı toprağıyla teberrük etmeyi ve onlara dua edip medet ve yardımı onlardan istemeyi din anlayışlarının bir temeli ve özelliği yapmışlardır. Denilebilir ki, taraftarları ve izleyicileri bulunan hiçbir tasavvuf şeyhi ve meşhuru yoktur ki, kabri üzerine bir kubbe, bir sanduka yaptırmış ve orayı bir makam hali­ne getirmiş olmasın.

Masumiyet(Günahsızlık): Şia’daki masum iman inancı, olduğu gibi tasavvufa geçmiş­tir. Tasavvufçular bu masumiyeti şeyhlerine, evliya dedikleri kişilere ve bü­yüklerine tanırlar.

Nitekim İbn Arabi, felsefesini oluştururken Şia’nın kavram ve anlayışlarını olduğu gibi almış ve kullanmış bulunmaktadır. İbn Arabi ta­savvufi fikirlerini şii bir kalıba dökmüştür.

Keramet: Tasavvufçuların karakteristik vasfı keramete sarılmalarıdır. Keramet dedikleri şeylerle Şia’nın imamları için kabul ettiği mucizeler ara­sında tıpatıp benzerlikler bulunmaktadır.

Takiyye: Şia mezhebinin temel ilkelerinden olmuştur. Takiyyeyi şöyle tanımlamaktadırlar: “Din ve dünya bakımından bir zarar tehlikesi olduğu zaman hakkı gizlemek, inancı açığa vurmamak, muarızlarla konuşmak ve muhale­fet yapmamaktır. Zararın kesin olarak veya galip zan ile bilinmesi duru­munda takiyye farz olur, değilse, farz olmaz.

Tasavvuf takiyyeyi ilke olarak almıştır. Hulul ve ittihad inancına saptığı ve kendisini bekleyen tehlikeyi gördüğü anda bundan dolayı eziyet görmemek için tasavvufçular basit in­sanlara karşı da olsa bunu gizlemeye ve karşı tavır takınmaya gitmişler­dir. Mesela Cüneyd el-Bağdadi’nin kendisi takiyye yapar ve onunla gizlenirdi.

Tarikat: Tarikatların Şia ile bağlantılı olduğunu hemen bütün kaynaklar kaydetmektedir. Zaten tarikat şeyhlerinin çoğu ehl-i beyte mensup ol­duklarını iddia eder ve tasavvufun Hz. Ali yolu ile geldiğini söylerler. Aynı şekilde Şiada imamet konusunda olduğu gibi, tarikat reisliği de ba­badan oğula geçmektedir.

Tasavvufun Şia ile beraberliğini gösteren yönlerden biri de kutsal merte­belerdir. Tasavvufçular piramitsel mukaddes bir sıra oluşturmuşlardır. Bu sıra kutupla başlar ki Şia’nın imamına tekabül eder. Bu sıra Ebdal, evtad, efrad, nükeba, nüceba vb. sınıflarla devam eder.

Tasavvufçular ruhlardan kurulu bir ülke tasarlamışlardır. Bu ülkenin başına da kutbu getirmişlerdir ki Şiadaki mehdi veya imamın mukabilidir.

Hulul ve ittihad: Bu inancın Şia’da erken bir dönemde başladığı ve gulatı Şia’nın bariz niteliklerinden olduğu bilinmektedir. Hallac’ın, Bistami’nin, Suhreverdi’nin, İbn Arabi ve tabilerinin hulul ve vahdet-i vücut inancı da dolaylı olarak hulul ve ittihad anlayışından başka birşey değildir.

Netice olarak biz de İbn Haldun’un dediği gibi, tasavvufçuların İslama yabancı olan bu sistemi ana hatlarıyla gulat Şia’dan iktibas ettiğini belirtmek isteriz. Zaten tasavvuf hırkasını giymeyi Hz. Ali’ye isnad etmekle onu ‘kat ve inançlarının temeli yapmış ve Hz. Ali’yi tasavvufun imamı saymakla onu tanrılaştıran aşırı Şiilerle aynı kaynakta birleşmiş olmaktadır. (Sarmış, Tasavvuf ve İslam, s.155-174)

 

 

TARİKATLARDA ORTAK KAVRAMLAR

Zikir: Allah Allah, hu hu, hay hay veya La ilahe illallah gibi sözcükleri sesli(Kadiriler), sessiz (Nakşiler), oturup sallanarak(Halvetiler), ayakta(Rifailer), halka biçiminde dönerek(Kadirilik, Rifailik, Halvetilik ve Mevlevilik) veya toplu(Mevleviler) halde defalarca tekrarlamaktır. Hinduizm’den geçme, bir çeşit meditasyondur.

Süluk: Tarikata girip derviş olan kişinin “Çile” ye girmesidir. Çile, Farsça’da kırk demektir. Bu dönemde mürit, dünya nimetlerinden vazgeçerek en ağır işlerde çalıştırılır, karanlık hücrede bekletilir. Hiçbir şekilde bu zorluğu aksatma, ara verme veya yumuşama olmaz. Tuvalet temizlemek, yerleri süpürmek ve mutfakta çalışmak buna birkaç örnektir. Bu süre, 40 gün ile 1001 gün arasında değişir. Süluk, kapılanma gibi anlama gelmektedir. Hinduizm’de, özellikle Budizm’de “Çilecilik” vardır.

Zühd: Dünyadan el etek çekmek Hinduizm’de ve Budizm’de “Sanyasin” aynı durumu anlatır.

Halvet: İnsanlardan ayrı, yalnız yaşamak demektir. İnzivaya çekilmek.

Uzlet: Toplum yaşamından kaçarak tek başına yaşamak anlamına gelir.

Riyazet: Nefsin isteklerine karşı durmak, onunla savaşmak, isteklerini yapmamak, yeme, içme, uyuma gibi doğal ihtiyaçları en aza indirmektir.

Vera: Her şeyden kaçınmaktır.

İnziva: Bir köşeye çekilmek, etliye sütlüye karışmamaktır. Dünyadan el etek çekmektir.

Pir: Pir, tarikatın kurucusudur. Tarikatlarda en önemli makam, kurucusunun(Pir’in) yattığı yerdir. Kabri, müritlerce sık sık veya belli dönemlerde ziyaret edilir. Tarikat ehli; evliyaların, pirlerin ve şeyhlerin her şeyi bildiklerine, her şeyi gördüklerine ve her şeye gücü yettiklerine inanırlar.

Şeyh: Tarikatın yaşayan ve yöneten dini lideridir. Tasavvuf geleneğinde bir kimsenin herhangi bir şeyhe bağlanmadan tarikatta ilerlemesi ve kâmil insan olması mümkün değildir. Tarikatlarda en önemli ikinci makam, halen tarikatın başında olan şeyh efendinin ikametgâhıdır. Şeyhler, tartışılmaz ve sorgulanmaz insanlardır. Onlar, her şeyi bilir, her şeyi görür ve her şeye güç yetirirler.

Mürit: Kendisini şeyhinin önüne, ölünün kendisini yıkayıcısına bıraktığı gibi bırakan insandır. Müridin en iyisi, gözü en kapalı ve itaati en çok, koyun gibi olandır.

Ta-i mekân: Şeyhin aynı anda dünyanın birçok yerinde bulunabilmesi ve görülebilmesi inancıdır.

Giyim: Başta külah, sırta hırka, elde bir asa, çubuk, zincir.

Hırka: Çeşitli kumaş parçaları birbirine dikilerek yapılmış yamalı elbise. Dervişler zikir yaparken bu yelekleri giyinirler. Hırka giyen talib, artık şeyhin müridi olur.

Silsile: Şeyhten Peygamber’e kadar gittiğine inanılan şeyhler zinciri, bir halkadır.

Tekke: Tarikat gereklerinin yapıldığı yerlerdir.

Dergâh: Tarikatlarda şeyh ve dervişlerin yatıp kalktıkları yerdir. Tarikat kurucusunun türbesinin de bulunduğu büyük dergahlara asitane, küçüklerine zaviye denmektedir.

Dede: Mevlevilikte 1001 gün süren çileyi tamamlayan dervişe “dede” denmektedir. Şeyhten sonraki rütbedir. Bektaşilikte Peygamber soyundan gelenlere “dede”, tekke şeyhlerine “baba” denir.

Cezbe: Bir inanç veya bir duygunun verdiği coşkuyla kendini yitirme, kendinden geçme, duygusal olarak aşırı ölçüde coşmaktır.

Vecd: Rabıta ve zikir anında müridin büyük coşkuyla kendini kaybetmesi, transa geçmesidir.

Gavs: Kendisine sığınılan, medet beklenen evliyaya veya kutba Gavs denmektedir. Tasavvufa göre dünyayı bir topluluğun manen idare ettiğine inanılmaktadır. Bunlar, kırklar, yediler, dörtler, üçler diye bilinir. Gavs, bu topluluk içinde mertebelerin en yükseğinde bulunan kişidir. Tarikat mensupları, sıkıştıklarında, darda kaldıklarında “Yetiş ya Gavs, Medet ya Gavs” diye yakarırlar. Böylece kutbun manevi yardımını isterler. Gavs-i azam gavsların en ulusudur. Abdulkadir Geylani, Gavs-i Azam olarak bilinir. Kutbu’l-Aktab(kutupların kutbu), veliler grubu diye bilinenler ise; Abdulkadir Geylani, Ahmed Rifai, Ahmed Bedevi, İbrahim Desuki’dir. Anadolu maneviyatının dört büyüğü olarak bilinen Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş Veli, Mevlana Celaleddin Rumi ve Yunus Emre’dir.

Rabıta: Müridin abdestli olarak, kıbleye dönmesi, şeyhinin sûretini ve şeklini, iki kaşının ortasına odaklanıp, kalbinden ondan başka her şeyi çıkararak, hayal etmesidir. Onu gönül gözünün önüne getirmek, kalbini ona bağlamaktır. Şeyhinin suretini zihninde ve kalbinde sevgiyle canlandırarak Allah’ı zikretmesidir. Müritler, fotoğrafın icadından sonra bunu fotoğraf aracılığıyla yapmaktadırlar. Rabıta, bir çeşit fena fiş-şeyh’tir. Şeyhte yok olup kendini şeyhliğe hazırlama, şeyh olarak görmedir. Rabıtasız zikir yerine, zikirsiz rabıta tercih edilir.

Rabıta: Müridin şeyhi ile (Şeyhinin yokluğunda) hemhal olması, onda yok olmasıdır. Mürit, kendini musalla taşında, teneşirde yıkanmak üzere, hatta mezarda yatıyor kabul ederek, şeyhi yanında Allah ile arasına getirmiş, şeyhinin yanında olduğunu farzedip alnına, iki kaşının ortasına gözlerini dikmiş bakarak, vesile ve vasıta olmasını düşünür. Rabıta, üç aşamalıdır: a)Şeyhin sûretini hayalinde tasarlar, b)Şeyhin(pirin) sûretini kalbinde tasarlar, c)Şeyhin kıyafet ve heyetine(biçimine) aynen bürünmektir. (Rabıta-i Şerife s.18-19 Abdulhakim Arvasi)

Niyaz: Tarikat büyüklerinden birinin huzurunda baş eğerek edeple durmaktır.

Abdal: Kendisinde sofu, derviş, mecnun, meczup, divane ve deli gibi nitelikler taşır.

Marifet: Marifet, kalp kaynaklı, vasıtasız bilgidir. Keşif, ilham, ledün(ilahi sırlara ait) bilgisidir. Yani bir çeşit vahiydir. Arif, marifet veya irfan sahibidir.

Keramet: Tarikat ehlinde ortaya çıkan olağanüstü ve olağandışı bir takım mucizevî hallerdir. Peygamberde ortaya çıkana mucize, inanmamış kimse de ortaya çıkana istidrac, müritlerde ve şeyhlerde ortaya çıkana keramet diyerek, bir çeşit isim değişikliği ile şeyhlerin de mucize gösterebileceği inancı meşrulaştırmak istenmektedir. Keramete örnekler: Deniz üstünde yürümek, azı çoğaltmak, ateşte yanmamak gibi.

Hızır: Tasavvufun çok sık kullandığı bir konudur. Hz. Musa’yla yolculuk yapan ‘salih kul’ istismar edilerek ilahlaştırılmıştır. Tasavvufta hızır, şeyh veya pir gibi bir evliyadır. Peygambere veya insanlara yardım ettiğine inanılır. Üç kez Hızır derseniz, her türlü yardıma yetiştiğine inanılır. Hızır; karada, havada ve denizde olacak her türlü olaya etkisinin olduğuna, hastalıkları iyileştirdiğine, istediği an görünmez olduğuna, çok özel durumlarda çok az kimseye göründüğüne ve Allah’ın vekili olduğuna inanılır. Her nedense görenler de genellikle tarikat ehlidirler. Muhyiddin İbn Arabi eserlerinde, hızır’a ve onunla ilgili rumuzlara geniş yer ayırmıştır. Destanlarda, efsanelerde, masallarda ve halk inanışlarını anlatan kitaplarda ona geniş yer verilmiştir.

Evliya: Ermişler veya erenler diye bilinir. Keramet ve ilham sahibi kimselere denilmektedir. Evliyaların varlıklar ve olaylar üzerinde etkili bir manevi güçleri olduğuna geniş halk yığınlarını inandırma yoluna gitmişlerdir. Keramete güya değer vermediklerini söylerlerken, diğer taraftan evliyalığın kerametle ilgisinin kurulması bir çelişkidir. Tarikat ehli; evliyaların, pirlerin ve şeyhlerin her şeyi bildiklerine, her şeyi gördüklerine ve her şeye gücü yettiklerine inanırlar.

Derviş: Tarikat mensubu, dilenci, çileden geçmiş, pısırıklı görünümlü, çalışmadan geçinen anlamlarına gelmektedir.

Virdler veya evrad: Tarikat kurucuları veya sonraki şeyhler tarafından düzenlenmiş her gün tekrarlanan, okunması gereken dualar topluluğudur.

Fena fî’ş-Şeyh: Gözün ve gönlün şeyhten başkasını görmemesidir; şeyhin kimliğine bürünmektir.

Fena fî’n-Nebî: Gözün ve gönlün Peygamber’den başkasını görmemesidir; Peygamber’in kimliğine bürünmektir.

Fena fîlllah: Gözün ve gönlün Allah’tan başkasını görmemesidir; Allah’ın kimliğine bürünmektir. (Allah’ın varlığında kaybolmak. Kişi, kendisi dâhil Allah’tan başka hiçbir varlığı görmemesidir.)

Bekâ billah: Gözün ve gönlün Allahlıkta süreklilik kazanmasıdır; Allahlıkta ebedileşmektir.

Vahdet-i Vücud: Fena fillah’ın bir adım ilerisi vahdet-i vücut(Varlığın tekliği)’tur. Fena fillah noktasına gelip kendisinden geçen sufi güya öyle bir dereceye gelir ki, artık: “La mevcude illallah”, yani “Allah’tan başka varlık yoktur” der. Tasavvufa göre başka varlıklar, hayali, izafi veya mecazidir. Bu görüşün en ciddi savunucusu, Muhyiddin İbn Arabî(v.1240)’dir. Vahdet-i vücud anlayışında cezbe halinde söylenen bu söz, doğal halde de değişmez bir esas kabul edilir. Vahdet-i Vücud, bir çeşit panteizmdir. Sadece işin içine Allah karıştırılmıştır. Panteizm, evrenin kendisini tanrı olarak görürken, evrene Tanrı’ya ait özellikleri yakıştırmaz. Oysa Vahdet-i Vücudçular, evreni bir çeşit Tanrı olarak görürken, Tanrı’daki birçok özelliği de ona yakıştırırlar. Örneğin; evliyaların, pirlerin ve şeyhlerin her şeyi bildiklerine, her şeyi gördüklerine ve her şeye gücü yettiklerine inanırlar. Panteizm inancı, Hinduizm, Budizm ve Platon’un görüşlerinden çıkmış, Avrupa’da Spinoza tarafından savunulmuştur.

Vahdet-i Şühud: Fena fillah halindeyken insan; “Allah’tan başka hiçbir varlık yoktur” diyebilir. Ancak şuuru yerine gelince, Allah’ı ayrı, kâinatı ayrı varlık kabul etmesi durumudur. İmam Rabbani, bu anlayışla vahdet-i vücudu meşrulaştırmak istemiştir.

Tenasüh: Ruhgöçü demektir. Bazı Şii kökenli gruplarda ve mistik akımlarda göze çarpmaktadır.

Sema: Musiki nağmelerini dinlemek, dinlerken vecde gelip harekette bulunmak, kendinden geçmek, raksederek dönmektir. Mevlana’nın Şems geldikten sonra sema etmeye başladığı söylenmektedir.)

 

 

TASAVVUFTA ÖNEMLİ İSİMLER

Cüneydi Bağdadi

(207-822/298-911) Nehâvend’de doğdu, Bağdat’ta büyüdü ve orada yaşadı.

Tasavvufçuların pîri olarak adlandırdıkları Cüneyd el-Bağdadi de şöyle der: “Yeni başlayan (mürid) kişinin şu üç şeyle kalbini meşgul etmemesi iyi olur. Aksi halde durumu değişir: Bunlar mal kazanmak, hadis öğrenmek ve evlenmektir. Sofunun okuyup yazmaması gerekir. Çünkü bu, himmetini toplamak için daha iyidir.” (Sarmış, s.412)

Hallac-ı Mansur

(858-25.03.922): İran’da doğdu. Batıni Karmatilerle gizlice işbirliği yaptığı sabit olduğundan dolayı (309-921) yılında idam edilmiştir.

Hallaç yakalanıp onun ilah olduğuna inanan birtakım kişilerle beraber yargılandıklarında bu gerçek olduğu gibi açığa çıkmıştır. Bunlar Hallacın ölüleri dirilttiğine inandıklarını itiraf etmelerine rağmen, Hallaç bunu takiyye yaparak inkar etmiştir.

Kur’an’ın gizli anlamlarını öğrenmeye merak saldı. Sihirbazlık ve cinlerle işbirliği yapmakla suçlanınca, Türkistan ve Hindistan’ı dolaştı. Bu ülkelerde Budizm, Manizm ve Hinduizm gibi inançlar hakkında bilgi edindi. Kendisine “Ene’l-Hakk!”, yani “Ben, Allah’ım!” dediği için, cezalandırılmak istendi. Bulunduğu şehirden kaçtı. Üç yıl gizli saklı yaşadı. Karmatilerin ajanlığıyla suçlandı. Bundan dolayı hapse atıldı. Hallaç, Tavâsîn isimli kitap yazmıştır. Bu eserin “Ezel ve İltibas Tâsîni” bölümünde, İblis(şeytan)’i ve Fir’avun’u övmüş ve yüceltmiştir. Kitabında, Allah ile şeytanı aynı kefeye koymuş; Allah’ın İblis’i, İblis’in de Allah’ı zikrettiğinden ve İblis ve Fir’avun’un Allah olduğundan söz etmiştir. Dostunun ve üstadının İblis ve Fir’avun olduğunu yazmıştır. Bu görüşleri nedeniyle halife Muktedir döneminde darağacında asılarak idam edildi. Allah’ı ruhsal olarak sufinin kendisinden ayrı görmemesi inancını yayıyordu.

Gazali:

(505-1111) İslami ilimlerinde geniş alanda eserler vermiş, sonunda hayatını tasavvufa adamıştır. Tasavvufun ve Hallac-ı Mansur’un Sünni dünyada meşru görülmesini sağlamıştır.

Muhyiddin İbn Arabi:

(561-1165/638-1240) Endülüs İspanya’da 1165 yılında doğdu, 1240 yılında Şam’da öldü. Kuzey Afrika, Mekke, Bağdat, Malatya, Konya, Şam ve Kudüs’ü dolaştı. Sadrettin Konevi, ondan ders almış olup onu üvey babası olarak görmektedir. Yavuz Sultan Selim 1517’de türbesini, bir de oraya bir cami yaptırdı. Vahdeti Vücud’u Anadolu’da yayan Sadreddin Konevi’dir.

İbn Arabi, daha çok Antikçağ Grek(Yunan) Stoacılarından, Philo’dan ve Yeni Eflatuncu’lardan etkilenmiştir. İslam dünyasında daha İbn Arabi hayattayken başlayarak en fazla eleştirilen ve İslamdışı gösterilen bilgin İbn Arabi olmuştur.

İbn Arabi, rüyasında Peygamber’in direktifi üzerine kitap yazdığını söyler. Futuhat-ı Mekkiyye, bölüm 373’de yazdıklarının bir ilahi yazdırma, en kutsi makamdan indirildiğini ve ruhuna üfleme olduğunu iddia eder. Muhyiddin İbn Arabi, vahdet-i vücut inancının en hararetli savunucusudur. Eserlerinde açıktan; “Yaratan yaratılandır(halik mahluktur), yaratılan da yaratandır(mahluk haliktir). Bunların hepsi tek varlıktır.” diye uzun uzadıya anlatmaya çalışmıştır. Yine İbn Arabi, Firavun’un rablık iddiasını (79Naziat/24), Firavun’un Allah olmasına bağlamıştır. Taşa, toprağa tapanların bu yüzden onları tanrı olarak isimlendirdiklerini iddia etmiştir. Fusus-ul Hikem, 1/212’de Allah’ın kadını kıskanıp kadının yerine geçtiğini ve bu ilişkiden dolayı tekrar Allah’a dönmek için guslün gerekli olduğunu iddia eder. Yine aynı kitapta “Allah beni över, ben de onu överim. Allah bana kulluk eder, ben de O’na kulluk ederim” demiştir. (Fusûsu’l-Hikem, s.1/83) Ben ve O desek de, ben yoktur sadece O vardır. O, çokluk halinde olan varlıktır. Evliyaların peygamberlerden üstün olduğunu iddia etmiştir.

Mevlana

(v.1273) Mevlana, Mesnevi adlı altı ciltlik manzum eserinin önsözünde, bu kitabının âlemlerin Rabbi tarafından indirildiğini ifade etmiştir. Kur’an’a ait özellikleri kendi kitabı için sıralamıştır. Örneğin, “Allah’ın onu korur(15Hicr/9), ona önünden ve arkasından batıl giremez(41Fussilet/42), yüce katipler tarafından yazılmıştır(80Abese/13-16), ancak temiz kişiler bu kitaba dokunabilir(56Vakıa/79), gönüllere şifadır(17İsra/82) gibi. Tanrı, neliksiz(varlığı olmayan, varlık olmayan) ve niteliksizdir. Mesnevi, c.5 s.38 Aynanıza bakın, kendinize görmüş olsanız bile hakikatta Allah’ı görmüşsünüz demektir. Mesnevi, c.5 s.166 1852- Bu, ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya… Tanrı, doğrusunu daha iyi bilir ya, Tanrı vahyidir! 1853 – Sofiler bunu halktan giz1emek için gönül vahyi demişlerdir. C:IV, Sh: 325-326-327.

Yunus Emre

(v.1320) Taptuk Emre dergahında yetişti. Osmanlı Şeyhulislamı Ebussuud efendi, Hanefi fıkhını uygulamış ve Yunus’un bazı şiirlerini okuyanların şer’an hapsedilmelerine ve öldürülmelerine fetva vermiştir. Bu şiirlerden biri: “Cennet cennet dedikleri/ Bir ev ile birkaç hûri/ İsteyene ver sen anı(onu)/ Bana seni gerek seni” Yunus bu beyitte, kendisinin cenneti değil, Allah’ı istediğini, yani Allah’ın yerini, diğer ifadeyle Allah olmak istediğini(fenâ fî’l-lah), Allah’ın mertebesine ulaşmak, O’nun yetkisine sahip olmak istediğini söylemeye çalışmaktadır. Örneğin, kendisini bir damla, Allah’ı da bir okyanus olarak gören zihniyet, artık bir damla olarak kalmayı kendisine yedirememekte, okyanusa düşerek, okyanus olmayı hedeflemektedir. Diğer bir örnekle, çok güzel bir iş yapmış olan bir sadrazamı veya bir veziri padişah ödüllendirmek ister. Padişah, ona verilebilecek en güzel ödülü vermek ister ve bunu ona sunar. Ancak o, ukalalık edip: -O hediye ne ki, o bana yetmez, ben seni istiyorum, senin tahtın devam etsin, ama ben de o tahta ortak olmak, ben de padişah olmak istiyorum, demektedir. Esasında ona göre kendisi, padişahı yerinden etmek amacında değildir. Padişahla bütünleşip, onun yetkilerini kendi görebilmek niyetindedir. Hediyeyi küçümsemekle padişahı, cenneti küçümsemekle de insan Allah’ı küçümsemiş olmaktadır. Allah, 9Tevbe/111 ayetinde, insanın cenneti; malını ve canını ortaya koyduğu zaman ancak elde edebileceğini, 3Al-i İmran/136 ve 42Şura/22 ayetlerinde cennetin büyük bir ödül olduğunu bildirmiştir.

Ebu Yezid Bistami

Horasan’ın Bistam köyünde Zerdüşt bir aileden doğmuş, 261-874/1469 yılında orada ölmüştür. Kendi­sine Fena fi’t-Tevhid doktrinini öğreten Hintli hocası Ebu Ali es-Sindi tarafından tasavvufa sokulmuştur. Bestami Vedantik düşüncesinin Şankara (öl. 820) ve okulu tarafından aktif olarak canlandırılmaya ve sistemleştirilmeye çalışıldığı bir zamanda yaşamıştır.

Bayezid demiştir ki:

Allah beni bir defa yükseltti, önüne oturttu ve bana şöyle dedi: Ey Ebu Yezid, yaratıklarım seni görmeyi arzuluyorlar. Bunun üzerine ben dedim: Beni vahdaniyetin­le(birlik) donat ve senin benlik elbiseni bana giydir ve beni ehadiyetine(birlik) yükselt, ta ki yara­tıkların beni gördüklerinde diyebilsinler: Sen’i (Allah’ı) gördük ve sen O’sun. Fakat ben(Ebu Yezid) orada olmam.”

Subhani ma a’zame şani”(Kendimi tesbih ederim, şanım ne yücedir!).

Bestami Allah’ı Arş üzerinde bulamamış ve bu yüzden O’nun Arş’taki yerine oturmuştur: “Melekut ummanına ve lahut hicaplarına daldım, hatta arş’a ulaştım. (Bir de ne göreyim) O boştu. Böylece kendimi onun üzeri­ne attım ve dedim: Rabbim, seni nerede bulayım? Ve perdeler kaldırıldı da gördüm ki ben benim, evet Ben Benim. Aradığım şeye geri döndüm ve O Ben idim ve Benden başkası değildi.”

Dokuzuncu yüzyılda bir müslümanın böyle kendisini neredeyse Allah’ın üstünde bir yere koyan şatahatı(alaycı ve uçuk sözler) söyleyebilmesi ve buna rağmen ceza görmemesi gerçekten şa­şırtıcıdır… Ebu Yezid el-Bistami ve benzerlerinin İslam inançlarıyla bağdaşmayan sözlerini, dinin özüne ve ruhuna sahip olduklarını iddia eden tasavvufçular reddedip karşı çıkacaklarına, onları temize çıkarma, haklı gösterme ve sa­vunma yoluna gitmişlerdir. Hatta uydurdukları sekr, mahv, fena ve şatahat gibi paravanlarla açıkça küfür ve dinsizlik olan birtakım sözlerini dine uy­gun göstermek veya sorumluluktan kurtarmak için her yola başvurmuşlar­dır. (Sarmış, s.236-237)

Yemek külfetinden ve kadın sıkıntısından beni kurtarmasını Allah Teala’dan niyaz etmek istemiştim. Sonra kendi kendime, “Rasulullah bile Al­lah’tan böyle bir şey istemediği halde benim istemem nasıl caiz olur?” dedim ve bu­nun için dua etmekten vazgeçtim. Sonra Hak sübhanehu ve Teala kadın sıkıntısından beni kurtardı. O kadar ki karşıma çıkan kadın mı duvar mı, fark edemez oldum.” Kuşeyri Risalesi, (Sarmış, s.141-142)

Otuz senedir her namaz kılışımda, belime sardığım zünnarı(Hristiyan keşişlerin bellerine bağladıkları ucu haçlı kuşak) koparıp atmak isteyen bir mecusiyim, itika­dı içinde olduğum halde namaz kılmaktayım.” (Sarmış, s. 144)

Al­lah’a yemin ederim ki sancağım Muhammed’in sancağından daha büyüktür.” “İlminizi ölülerden aldınız, biz ise ilmimizi ölmeyen diri (Allah)’dan aldık.” (Sarmış, s. 157)

Cehennem de ne ki, onu görsem eteğimle söndürürüm.” gibi sözleri güya manevi sarhoşluk(vecd) halinde söylediği düşünülmüştür.

Görüldüğü gibi mistikler de gizemciler de tasavvufçular da tarikatçılar da ezoterikler de okültistler de kabalistler de gnostikler de, her ne adla isimlendirilirlerse isimlendirilsinler hepsi, birbirinin değişik zaman ve yerlerdeki farklı görünümleridirler. Amaçları hakkın ortaya çıkması değil, sınıflara ayırdıkları sıradan halkın(avam) dinlerini ve dünyalarını sömürme peşindedirler. Seçkin(havas) diye tanımladıkları şeyhler, pirler içinde yaşadıkları halkın dinini istismar ederek güya halkın bilmediği gizli bilgilere vakıf oldukları, bu bilgiyle başaramayacakları iş olmadığı iddiasındadırlar. Birtakım meczuplar da onların borazanlığını yapmaktadırlar. Muhataplarına karşı her türlü entrikaya başvururlar. Halkı uyutur ve uyuştururlar. Akıl, mantık ve bilim karşıtıdırlar. Ateist geçinen biri kadar Allah hakkında saygısızlık ve küstahlıktan çekinmezler. Girdikleri yere pısırıklığı, edilgenliği ve kaderciliği pompalamışlardır. İlahi dinde ortaya çıkan bozulmaların asıl sorumlusudurlar. Müslümanların bilim ve teknoloji konusunda geri kalmalarının gerçek sorumlusu da bu anlayıştır. İnsanların tarikatlara girmesinin önemli nedeni şudur; Bu anlayış sahipleri, başka alanlarda kazandıkları gücü kullanarak hileli yollarla, insanları alıştırarak ve ısındırarak uydurdukları din anlayışını onlara enjekte etmektedirler. İş, aş ve meslek edinmek isteyen halk bu tuzağa düşmekte, düşülen tuzakta zamanla oluşan çıkar ilişkileri onları birbirlerine bağlamaktadır. Saf ve samimi görünmeleri, rollerini uzun süre yapma sonucunda bunu kanıksamalarından kaynaklanmaktadır. Yoksa saf ve samimiyetin arka planında bir bilinç ve sağlıklı bir anlayış bulmak çoğu kez olanaksızdır. Hak ve hukuk onlar için gereksizdir. Tek gerekli olan şey, efendilerle halk arasında kul-köle ilişkisinin sürüp gitmesidir. Haktan yana olan herkes bilir ki söz, önemlidir, söz değerleridir. Değişim ve gelişim sözle başlar ve sözle devam eder. Sözün değerli olmadığı, konuşmaya izin verilmediği yerde hak ve adalet olmaz. Mistik anlayışa göre söz boştur, batıldır. Bu anlayış sahiplerine göre sorgulamak, akıl yürütmek boştur, batıldır, hatta en büyük küstahlıktır. Onlara göre dünya değerlerini yaşamak, Allah’tan ve dinden uzaklaşmaktır. Böyle olunca da tam bir gerileme ve tutucu davranışlar söz konusudur.

Allah tüm insanları şeytani her türlü virüsten korusun.

posted in MITOLOJİ | 0 Comments

31st Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

DÜRÜSTLÜK

SİZİN DOSTUNUZ ANCAK DÜRÜST İNSANLARDIR:

9Tevbe/119-Ey inananlar! Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve dürüst insanlarla(özü sözü bir kişilerle) birlikte olun.

 

SALT KIBLEYE DÖNEREK GERÇEK MÜSLÜMANLIK OLMAZ:

2Bakara/177-Gerçekte erdemlilik, yüzünü doğuya veya batıya çevirmeniz ile ilgili değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah’a, Ahiret Günü’ne, melekler, vahye ve Peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, (yardım) isteyenlere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan ve arındırıcı (mali) yükümlülüğünü ifa eden kişidir; ve (gerçek erdem sahipleri) söz verdiklerinde sözünü tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte dürüstler onlardır ve işte onlardır Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar.

 

ADALET

EMREDİLEN HER YERDE, HER ZAMAN VE HERKESE KARŞI ADALETTİR:

7A’raf/29- Şunu da söyle: “Rabbim bana adaleti emretti. Her mescitte yüzlerinizi O’na doğrultun. Dini yalnız O’na özgüleyerek O’na yakarın. Tıpkı sizi ilk yarattığı gibi O’na döneceksiniz.”

4Nisa/135-Ey iman edenler! Öz benliğiniz, anne-babanız, yakınlarınız aleyhine de olsa, zengin veya fakir de olsalar, adaleti dimdik ayakta tutarak Allah için tanıklık edenler olun. Allah, ikisine de sizden daha yakındır. O halde nefsinizin arzusuna uyarak adaletten sapmayın. Eğer dilinizi eğip büker yahut çekimser kalırsanız, Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.

5Maide/8- Ey iman edenler! Adalet ve dürüstlüğün tanıkları olarak Allah için kollayıp gözetleyenler olun! Bir topluluğun çirkinlik ve kötülüğü sizi adaletsiz davranmaya asla itmesin. Adaletli olun! Bu, takvaya/korunup sakınmaya daha uygundur. Allah’tan sakının. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır.

6En’am/152- “Yetimin malına yaklaşmayın! Ancak rüştüne erişinceye kadar en güzel yolla ilgilenme hali müstesna. Ölçme ve tartmayı tam bir dürüstlükle yerine getirin. Hiç kimseye yaratılış kapasitesinin üstünde yükümlülük getirmiyoruz. Konuştuğunuz zaman, yakınlarınız/aleyhine de olsa, adaleti gözetin. Ve Allah’a verdiğiniz söze sadık kalın. Düşünüp öğüt alasınız diye O size bunları önerdi.

11Hud/85-”Ey toplumum! Ölçüyü ve tartıyı tam bir dürüstlükle yapın. İnsanların eşyalarını tırtıklamayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak dolaşmayın.”

17İsra/35-Ölçtüğünüz zaman tam ve dürüst ölçün. Hilesiz teraziyle tartın. Bu, hem hayırlı hem de sonuç bakımından güzeldir.

60Mümtahine/8-Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Allah, adaleti ayakta tutanları sever.

3Al-i İmran/21- Allah’ın ayetlerini inkâr edip haksız yere peygamberleri öldürenler ve insanlar içinden adaletle emredenlerin canına kıyanlar var ya, işte onlara korkunç bir azabı muştula.

 

EŞİTLİK

HANGİNİZ EŞİTLİKÇİ OLUR Kİ!

16Nahl/75-Allah şöyle bir örnekleme yaptı: Hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının eşyası durumunda bir kul/köle ile bizden bir güzel rızıkla rızıklandırdığımız ve ondan gizli açık dağıtan bir kişi. Bunlar aynı olur mu?! Bütün övgüler Allah’adır ama onların çokları bilmiyorlar. 16/76- Allah şöyle bir örnekleme de yaptı: İki adam; birisi dilsiz; hiçbir şeye gücü yetmez, efendisi/yöneticisi üstüne sadece bir yük. Efendi onu nereye gönderse hiçbir hayır getiremez. Şimdi bu adam, dosdoğru bir yol üzerinde bulunup adaletle emreden kişi ile aynı olur mu?

18Kehf/32- Onlara örnek olarak şu iki adamı ver: Bunlardan birine, üzümlerden oluşan iki bağlık vermiş, bağların çevresini hurmalarla donatmış, aralarına da ekinler serpiştirmiştik.

18Kehf/33- İki bağ da yemişlerini vermiş o adamdan hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. İkisinin ortasından bir de nehir fışkırtmışız.

18Kehf /34- Adamın başka bir geliri de vardı. Bu yüzden, arkadaşlarıyla konuştuğu bir sırada ona şöyle demişti: “Ben, malca senden zengin, insan unsuru bakımından da güçlü ve onurluyum.”

18Kehf/35- Ve böylece, öz benliğine zulüm ede ede bağlığına girdi. Şöyle konuştu: “Bunun sonsuza değin yok olacağını sanmıyorum.”

18Kehf/36- “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Ama eğer Rabbime döndürülüp götürülürsem, bundan daha iyisini bulacağımdan eminim.”

18Kehf/37- Kendisiyle konuşan arkadaşı ona dedi ki: “Sen, seni topraktan, sonra meniden yaratıp sonra da bir adam olarak biçimlendiren kudrete nankörlük mü ettin?”

18Kehf/38- “Fakat, o Allah benim Rabbimdir. Ve ben, Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.”

16Nahl/71- Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?

30Rum/28- Size öz benliklerinizden bir örnek verdi: Ellerinizin altında bulunanlarda, size verdiğimiz rızıklarda, sizinle aynı haklara sahip, birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz ortaklarınız var mı? İşte biz, aklını işletecek bir topluluk için ayetleri böyle açık açık sıralıyoruz.

45Ahkaf/21- Kötülüklere cesaretle dalanlar sanıyorlar mı ki, biz kendilerini, iman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlarla aynı tutacağız. Hayatları ve ölümleri onlarla aynı mı olacak?! Ne kötü hüküm veriyorlar bunlar!

 

SERMAYE, MAL PAYLAŞIMI VE BÖLÜŞÜMÜ

SERMAYE YALNIZCA BELLİ SINIFLARA AİT OLMAMALI; PAYLAŞIM DOĞRU YAPILIRSA DEVLET GİBİ SERMAYE SAHİPLERİ OLMAZ:

59Haşr/7-Allah’ın, kentler halkından resulüne zahmetsizce aktardığı mal ve nimetler şunlar içindir: Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar, yolda kalmışlar. Bu böyle düzenlenmiştir ki, o mal ve nimetler sizden yalnız zengin olanlar arasında dönüp duran bir kudret aracı(DEVLET GİBİ) olmasın. Resul size ne verdiyse onu alın; sizi neden yasakladıysa ona son verin ve Allah’tan korkun. Hiç kuşkusuz, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.

9Tevbe/60-Sadakalar/zekât malları Allah’tan bir farz olarak sadece şunlar içindir: Fakirler, düşkünler, sadakalarla ilgilenmeye memur edilenler, kalpleri yakınlaştırılıp ısındırılacak olanlar, özgürlüğünü yitirmiş olanlar, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmış kişi. Allah her şeyi bilendir, hakkıyla hükmedendir.

2Bakara/271- Sadakaları(zekâtı) açıklarsanız bu da güzeldir. Ama onları gizler ve yoksullara bu şekilde verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır; günahlarınızdan bir kısmını örter. Allah, Habîr’dir, yapmakta olduklarınızdan gereğince haberi vardır.

2Bakara/273- İnfak edilenler, Allah yolunda kapanıp kalmış, yeryüzünde dolaşamaz olmuş yoksullar içindir. İffet ve onurları yüzünden, cahiller bunları, zengin kişiler sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ve yırtıklık ederek, insanlardan bir şey istemezler. Nimet ve imkândan infak ettiğiniz her şeyi, Allah çok iyi bilmektedir.

47Muhammed/38- İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılan insanlarsınız. Ama bir kısmınız cimrilik ediyor. Oysaki cimrilik eden kendi aleyhine cimrileşmiş olur. Allah Varlıklıdır; yoksul olan sizlersiniz. Eğer yüz çevirirseniz, Allah yerinize başka bir toplum getirir. Ve onlar, sizin benzerleriniz olmazlar.

59Haşr/8- Sözü edilen o mallar, göçmen yoksullar içindir. Onlar ki, yurtlarından çıkarılıp mallarından yoksun bırakılmışlardır; Allah’tan bir lütuf ve bir hoşnutluk peşindedirler; Allah’a ve resulüne yardım ederler. İşte onlardır, özü sözü doğru olanlar.

 

DİN BİLGİNLERİNİN DİN İSTİSMARI

9Tevbe/31-Toplumsal otoritelerini(hahamlarını) ve dini otoritelerini(rahiplerini), bir de Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı; peygamberleri), Allah’la beraber rab olarak gördüler; Oysa tek ilahtan başkasına kulluk etmekle emrolunmuş değillerdi; Ondan başka ilah yoktur, Sınırsız kudret ve izzetiyle, (böylelerinin) Onun tanrılığında bir pay yakıştırdıkları her şeyden bütünüyle uzaktır, yücedir!

9Tevbe/34-Ey iman sahipleri! Şu bir gerçek ki, Toplumsal otoritelerin(hahamların) ve dini otoritelerin(rahiplerini) birçoğu halkın mallarını uydurma yollarla tıka basa yerler ve Allah’ın yolundan geri çevirirler. Altını ve gümüşü depolayıp da onları Allah yolunda harcamayanlara korkunç bir azabı müjdele.

3Al-i İmran/64-De ki: “Ey geçmiş vahyin izleyicileri! Sizinle bizim aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah’tan başka kimseye kulluk etmeyeceğiz, O’ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız ve Allah ile birlikte insanları rab edinmeyeceğiz.” Ve eğer yüz çevirirlerse de ki: “Şahit olun ki biz kendimizi O’na teslim etmişiz!”

12Yusuf/39-Ey mahpus arkadaşlarım! Hangisi daha iyidir: birbirinden ayrı pek çok rabbe mi, yoksa bütün varlıklara egemen bir tek Allah(a inanmak) mı?

12Yusuf/40-”Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.”

 

EZENLER VE EZİLENLER

ALLAH EZİLENLERE GEÇMİŞTE BÜYÜK OLANAKLAR TANIDI:

7A’raf/137-Ezilip itilmekte olan topluluğu da içine bereketler doldurduğumuz toprağın doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin, İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabretmeleri yüzünden hedefine vardı. Firavun ve toplumunun sanayi olarak meydana getirdiklerini de dikip yükselttikleri sarayları da yere geçirdik.

28Kasas/4-Gerçek şu: Firavun o yerde egemenlik kurmuş ve ora halkını gruplara ayırmıştı. Onlardan bir topluluğu horlayıp eziyordu: Bu topluluğun erkek çocuklarını boğazlıyor, kadınlarına hayâsızca davranıyor/kadınların rahimlerini yokluyor/kadınlarını hayata salıyordu. O gerçekten fesadı yayanlardandı.

28Kasas/5- Ve biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara bağışta bulunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim.

28Kasas/6- Yeryüzünde onları kudret sahibi kılalım ve onların eliyle Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına, çekinegeldikleri şeyleri gösterelim.

8Enfal/25- İçinizden sadece zulmedenlere çatmakla kalmayacak bir fitneden korkun. Bilin ki Allah’ın gazabı çok şiddetlidir.

8Enfal/26- Düşünün ki, siz bir zamanlar yeryüzünde ezilip horlanan bir azınlıktınız. İnsanların sizi çarpıvereceğinden korkuyordunuz. Bu haldeyken Allah sizi barındırdı, yardımıyla sizi destekledi ve şükredersiniz ümidiyle sizi tertemiz nimetlerle rızıklandırdı.

 

EZİLENLER EZENLERE PEK ÇOK KEZ BOYUN EĞMEDİ

7A’raf/75-Toplumunun kibre saplanmış kodamanları, içlerinden inanıp da baskı altında tutularak ezilenlere şöyle dediler: “Siz Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?” Onlar: “Onun aracılığıyla gönderilene gerçekten inanıyoruz.” dediler. 7A’raf/76- Büyüklük taslayanlar, “Şüphesiz biz sizin inandığınız şeyi inkâr edenleriz” dediler.

 

EZİLENLER İÇİN ELİNİZDEN GELENİ YAPIN:

4Nisa/75-Size ne oluyor da Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz bizi, halkı zulme sapmış şu kentten çıkar; katından bize bir dost gönder, katından bize bir yardımcı gönder!” diye yakaran mazlum ve çaresiz erkekler, kadınlar, yavrular için savaşmıyorsunuz!

 

EZİLENLER KENDİLERİ İÇİN NELER YAPTI Kİ! EZİLENLER SORUMSUZ MU?

4Nisa/97-Melekler, öz benliklerine zulmetmiş olanların canlarını alırken, onlara şöyle dediler: “Neredeydiniz siz?” Cevap verdiler: “Yeryüzünde ezilip horlananlardandık biz.” Melekler dediler ki: “Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi ki orada bir yerden bir yere göçesiniz?” İşte böylelerinin varacağı yer cehennemdir. Ne kötü dönüş yeridir o! 4Nisa/98- Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır.

7A’raf/38- (Allah) buyurdu: “Sizden önce geçen cin ve insan topluluklarıyla beraber ateşin içine girin!” Her ümmet girdikçe yoldaşına la’net etti. Hepsi birbiri ardından orada toplanınca sonrakiler, öncekiler için dediler ki: “Rabbimiz, bunlar bizi saptırdılar. Bunlara ateşten bir kat daha azap ver!” (Allah): “Hepsi için bir kat fazla (azâb) vardır, ama siz bilmezsiniz.” dedi.

7A’raf/39- Öncekiler sonrakilere, “Sizin bize karşı bir üstünlüğünüz yoktur. Artık kazanmış olduğunuz şeylere karşılık, azabı tadın” derler.

 

EZENLER VE EZİLENLER İŞİN SONUNDA BİRBİRLERİNDEN DAVACI OLACAKLAR; AMA BU İKİ TARAFIN DA LEHİNE OLMAYACAK

14İbrahim/21- Hepsi toplu halde, Allah’ın huzuruna çıkmış olacaklar. Ezilip horlananlar, büyüklük taslayanlara diyecekler ki: “Biz sizin birer uydunuzduk. Şimdi siz Allah’ın azabından bir kısmını bizden uzaklaştırabilir misiniz?” Cevap verecekler: “Allah bize kılavuzluk etseydi elbette biz de size kılavuzluk ederdik. Şimdi inleyip feryat etsek de sabretsek de bir. Sığınacak hiçbir yerimiz yok.”

34Sebe’/31-“(Ama) hakikati inkâra şartlanmış olanlar, “Biz ne bu Kuran’a inanırız, ne de önceki vahiylerden bugüne kalanlara!” dediler. Sen (Hesap Günü) Rablerinin huzurunda suçu birbirlerinin üzerine atıp durdukları zaman bu zalimleri(n halini) bir görseydin! (Yeryüzünde) güçsüz olanlar küstahça böbürlenenlere: “Siz olmasaydınız kesinlikle inanmışlardan olurduk!” diyeceklerdir.”

34Sebe’/32- Küstahça böbürlenenler ise ezilenlere: “Nasıl olur? Doğru yol size açıkça gösterildikten sonra biz mi sizi (zorla) ondan alıkoyduk? Hayır, suçlu olan sizdiniz!” diyeceklerdir.”

34Sebe’/33-Ama ezilenler, küstahça büyüklük taslayanlara: “Hayır!” diyecekler. “(Bizi ondan alıkoyan, sizin) gece gündüz (Allah’ın mesajlarına karşı) yanlış ve yanıltıcı itirazlar geliştirmenizdi; (tıpkı) Allah’ı tanımamaya ve O’na rakip güçler bulunduğuna bizi ikna ettiğiniz (gibi)!” diyeceklerdir. Ve onlar (kendilerini bekleyen) azabı görünce (derin) pişmanlıklarını ifade etmeye imkân bulamayacaklar; çünkü biz hakikati inkara şartlanmış olanların boyunlarına halkalar geçireceğiz. Bu, yaptıklarının (adil) bir karşılığı değil midir?

34Sebe’/34-Nitekim ne zaman bir topluma uyarıcı gönderdiysek, toplumun safahata dalmış olan kesimi, “(Sahip olduğunuzu iddia ettiğiniz) mesajınızın hak olduğunu inkar ediyoruz!” derler;

34Sebe’/35-ve sonra eklerler, “Servet ve soy olarak biz (sizden daha) güçlüyüz ve (bu gücümüz sayesinde) azaba uğratılmayacağız!”

40Mümin/47- O vakit onlar ateş içinde çekişir dururlar. Horlanan ezilen takım, böbürlenen takıma şöyle der: “Biz sizin uydularınız olmuştuk. Şimdi şu ateşin bir kısmını olsun bizden uzak tutabilir misiniz?”

40Mümin/48- Böbürlenen takım şöyle konuşur: “Gerçek şu ki, hepimiz ateşin içindeyiz. Allah, kullar arasında hüküm vermiş.”

posted in AHLAK | 0 Comments

31st Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Besmele

“Besmele” Arapça b- ismi-llah (Allah’ın ismi ile) demek… “Bismillahirrahmanirrahim” yani “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adı ile” nin kısaltılmışı… Kısaca “besmele” diyoruz.

“Tılsım” ise “büyü” demek. Arapça’dan eski Yunanca’ya “telesmos” olarak geçmiş. “Kutsama töreni, ayin, her türlü işlem” demek… Eski Yunanca’da bir şeyin gereğini yerine getirmek, ifa etmek, ödemek, resmi bir işlemi tamamlamak demek olan “teleîn”den türetilmiş. İngilizce’ye de “talisman” olarak geçmiş…

Ee, besmele ve tılsım? Ne alaka? diyeceksiniz…

Acele etmeyin gelecek…

Bu yazıda amacım besmeleden ne anlaşılması gerektiğini gösterebilmek…

Fakat bunu yaparken İslam’ın aynı zamanda “tapınak dinlerini” nasıl “gerçek hayat dinine” dönüştürdüğünü, sır ve tılsım dinlerini nasıl reforma uğratarak hayatın içine çektiğini, bunun için de neden ona “dinlerden bir din” denemeyeceğini “besmele” örneği üzerinden görmüş olacağız…

***

Kimi Müslümanlık ve Yahudilik tezahürleri tarihsel olarak yeryüzünde en çok birbirine düşman görünen ve fakat ilginçtir en çok da birbirine benzeyen iki dini tecrübe…

Öyle ki Türkiye’deki bazı dini görünümleri, İsrail’in bir mahallesindeki dini görünümlerle karşılaştırın hayretler içinde kalabilirsiniz: Hatim kültüründen salavata, besmele çekmekten abartılı dini kıyafetlere, takke giymekten gül yağı kokularına, mehdi mesih beklemekten okunmuş dualara kadar… İslam tarihindeki Eş’arilik, Mutezililik ve Sufilikten, Yahudi tarihindeki Ferisilik, Sadukilik ve Kabbala’ya kadar…

Neyse, bu ayrı bir yazı konusu…

Mevzudan gidelim.

Yahudilikte Tanrı ve Yahve (YHVH) isminin birbirinin aynısı mı gayrısı mı olduğu tartışması vardır. Kimi Yahudiler Tanrı ile YHVH isminin özdeş olduğuna inanırlardı. Bu yüzden de, sıra dışı isim (Shem ha-Meyuhda), meşhur isim (Shem ha-Meforash), dört harfli isim (Shem ben Arba Otiyyot) olarak bilinen isimden söz ederken yalnızca “İsm” demekle yetinilirdi. Kabbalistler ve Rabbiler Tanrı için bir tek özel isim kabul etmekteydiler ki bu da Yahve (YHVH) idi. Tanrı için kullanılan diğer isimlerin ise, tanrısal özelliklerin tarihi süreç içinde insan algılamalarından çıktığını düşünürlerdi.

Yahudi din adamları özellikle Babil sürgününden sonra YHVH ismini tek başına kullanmayı sokaktaki adama yasakladılar. Dört sessiz harften oluşan bu isim tapınakta, haham kutsamasında kullanılabilirdi. Çünkü Kutsal Kitap şöyle demekteydi: “Kahinler İsrail halkını ismimi anarak kutsayacaklar. Ben de onları kutsayacağım.” (Sayılar 6/22-27).

“İsmi kutsamak?”

İsmin sırf kendisinde bir tılsım olduğunu vehmetmek?

O ismin anlamsız tekrarlarını “zikr” sanmak?

Bunları bir kenara not edin.

***

Örneğin kimi haham rivayetlerine göre Davut tapınağın temelini kazarken deniz, dünyayı basmakla tehdit edince, kırık bir çömlek parçası üzerine “ismi” yazmış ve onu denize atmış. Tabi deniz de durulmuş… Bir Ameroim olan Rabbah, denizcilerin fırtınalı bir günden, üzerine “Ben ben olanım, YHVH insanların rabbi” yazılı olan bir sopa ile denize vurmuş ve öfkesini dindirmiş… Samuel bir yerden geçerken İranlı bir kadının oğlunu “ism” ile lanetlemiş ve onu öldürmüş… (Dinleri Tarihi ile Okumak, Fuat Aydın, İst., 20007).

Görüldüğü gibi kimi hahamlara göre Tanrı ile YHVV özdeş olduğu için ismin kendisi Tanrı’yı ifade ediyor. Çünkü sır ve tılsım dinlerinde “ismin” tek başına ontolojik gücü vardır. Bu tür sonuçlara yol açan bizatihi ismin kendisinde yer alan güçtür.

İşte “tılsım”, “efsun”, “muska” dediğimiz şeyin kökü buraya dayanıyor…

***

Tılsımdan medet ummanın mazisi oldukça eskilere gidiyor. Papirüslerin incelenmesinin Eski Mısır’da 75 kadar tılsımın mevcut olduğunu ortaya çıkardığını biliyoruz. Eski Mısır’da “Doğan Güneş” tılsımının, ölümden sonra yeniden dirilmeyi sağladığına inanılırmış. Yine eski Mısır’da ölüyle birlikte gömülen “Menat” tılsımının, ölüyü tanrısal koruma altına aldığına kesin gözüyle bakılırmış…

Eski Bâbil, Asur ve Persler’de tılsımın bir teknik olarak uygulandığı malumdur. Çünkü sır ve büyü dinlerinde tılsım, güç taşıdığına inanılan isimlerden yapıldığı gibi gümüş, altın vb. değerli metallerden veya bunların taklitlerinden, mücevherlerden, deniz kabuklarından da olabilirdi. Tılsımın Manî inancıyla da ilişkisi var. Anadolu folklorunda tılsım genellikle büyünün etkisini sağlayan araçları ifade eder. Define vb. gizli şeyleri bulmak, kapalı yerleri açmak için ehlinin bildiği sözlere veya vasıtalara da tılsım denir. Bulaşıcı hastalıkların tesirini önlemek ve insanlarla hayvanların kötülüklerinden korkmamak için de tılsım yapılır.

Velhasıl sır ve büyü dinlerinde her zaman tılsımdan izler bulmak mümkündür…

***

Yahudilikteki YHVH isminin Tanrı ile özdeş olup olmadığı tartışmasının, İslam kelam tarihine “isim-müsemma” tartışması şeklinde bulaştığını görüyoruz. Bu sefer isim değişmiş: “Allah ismi Tanrı’nın kendisi midir? Yoksa ondan ayrı mıdır? Sıfatlar Zat’ın aynısı mı gayrısı mıdır? Yoksa ne aynısı ne gayrısı mıdır?

Kelam tartışmasına girecek değilim.

Gelmek istediğim nokta “besmele çekmek” tabir ettiğimiz, Süleyman Çelebi’nin Mevlidinde “cümle işte vacip oldur her kula” diye ifade ettiği, herhangi bir işe besmele çekerek başlamanın ne anlama geldiğidir.

Türkiye’de özellikle kimi sanatçılarda görülen “Dışarı çıkarken besmele çekmek gibi batıl inançlarım vardır” denmesinden de anlaşılacağı gibi, besmele, öteki dinlerdeki “tılsımlı ism” ile aynı kategoriye konur hale gelmiş durumda.

Bunun rivayet kültürümüzde de kökleri var. Boşuna değil yani.

Şu rivayetleri okuyunuz:

“Besmele ile başlanmayan her önemli iş noksan kalır.” [Beyheki], “Eve girerken Besmele çekilirse, şeytan, ‘Bu eve girmeme imkan yok der’, dönüp gider. [Tibyan], “Amel defterinde 700 Besmele bulunanı Allahü teâlâ Cehennemden çıkarır.” [Tergibussalat], “Besmele ile yazı yazanın haceti kolaylaşır, Allahü teâlâ da razı olur.” [Deylemi], “Besmele ile işe başlayanın günahları af olur.” [İ. Rafii], “Yemeğe Besmele ile başlayıp, sonunda Elhamdülillah diyenin, daha sofra kalkmadan günahları af olur.” [Taberani], “Besmele ile yenen yemek bereketli olur.” [İbni Mace]…

Bu tür rivayetlerde geçen “besmele” yani “Rahman”, “Rahim” ve “Allah” isimlerine aynen sır ve büyü dinlerindeki gibi “tılsım” muamelesi yapıldığını görüyoruz. İsmin kendisinde sihirli bir güç olduğu vehmedilerek, ismi bizzat telaffuz etmenin her şeye yeteceği, bütün kapıları açacağı, kötülükleri defedeceği, günahları silip süpüreceği sanılıyor.

Kanımca işte gerçek hayat dininin, tapınak dinlerinin ritüel, ayin ve argümanlarının istilasına uğrayarak tanınmaz hale getirildiği ve onlara yenildiği yerlerden birisi de burasıdır.

Oysa bakın gerçek hayat dinine göre “besmele” aslında ne demek ve “her işe onunla başlamak” ne muhteşem bir şey…

***

Hazırlamış olduğum Yaşayan Kur’an mealinde besmeleyi baştan sona şöyle çevirdim: “Sevgi ve Merhameti Sonsuz Allah’ın adı ile…”

Şehrin öte tarafından gelen bir adam “Kur’an aşk kitabı mı? Sevgi mevgi ne işi var her surenin başında?” diye itiraz etti.

Ben de dedim ki:

Dinle ey Ferisi!

Dinle ey “yüreği sünnetsiz!”

(“Ey Ferisi” İsa’nın, “Yüreği sünnetsiz” Musa’nın tabiridir. Ey kalbi kılıflı, yüreği taşlaşmış gelenekçi din adamı manasında.)

Evet, “rahmet” kelimesinin geçtiği her yeri “sevgi ve merhamet” olarak çevirdim. Çünkü Rahmân ve Rahîm kavramlarının başka bir dile çevrilemeyeceği görüşüne katılmıyorum.

Kur’an’ın en anahtar kavramı besmele başka bir dile çevrilemez öyle mi?

O zaman Kitabın evrenselliği nerede kalıyor? İnsanlık “Al dilimize çevrilemez besmeleni, oku Ortadoğu’nun çöllerinde. Madem bize hitap etmiyor, sadece Araplar anlıyor…” demez mi? Daha Kur’an’ın anahtarını insanlığa çeviremiyorsun. Üstelik de Kitaba abdestsiz dokundurtmuyor, insanlığın kalpgahı diye övündüğün Kabe’ne de gayr-i müslim diye girdirtmiyorsun!

Neyi kimden kaçırıyorsun?

Rahmeti gelip senden mi alacaklar? Talep arttıkça “rahmet fiyatlarına” zam mı yapacaksın ey Ferisi!

***

Oysa bak “Rahmân ve Rahîm” ne demek…

Asurca, Aramice, Keldanice, İbranice, Arapça gibi tüm Sami kökenli Ortadoğu dillerinde “RHM” kökü sevgi ve merhametle ilgili…

Rahmet sözlükte “sevgi, merhamet, şefkat, saygı, bağışlama, saf iyilik, güzellik saçıcılık” manasına geliyor. Bu kökten gelen kelimelerin eski dünya dillerinde meşhur ve yaygın olduğunu görüyoruz: Akadca döl yatağı, rahîm (remu), merhamet eden, seven tanrı (remânu), Aramice rahîm, merhamet (rhm), İbranîce rahîm, merhamet (raham), Hind’çe sevgi ve iyilik tanrısı (Brahma) hep aynı kökten… (Eliade).

Sevginin ve merhametin babası anlamına gelen Eb-Raham’ın bütün Sami dillerinde ve hatta Hindçe’de bile kullanıldığını görüyoruz. Buralardan evirilerek Arapça’ya İbrahim olarak geldiği anlaşılıyor. Bunların hepsi Arapça’daki rahmet, rahman, rahîm kelimeleri ile aynı anlam iklimindendirler. Terim olarak Allah’ın öz varlığında mündemiç (içkin) bulunana Rahmân (çok seven, sevgi ile dopdolu), bunun mahlûkat üzerindeki tezahürüne de Rahîm (sevgisi taşıp yayılan, varlık üzerinde merhamete dönüşen) deniyor.

Rahmet kökü Türkçe’de içinde sevgi, saygı, şefkat ve merhamet kelimelerinin yattığı “yârlığamak” kelimesini çağrıştırır. “Rabbim rahmeti ile yârlığasın”, “Rahmetinle yârlığa ya Rabbi”, “Rahmetinle yârlığa kıl ya gâni” deyişlerinde geçtiği gibi yârlamak veya yârlayıcı esasında yâr muamelesi yapmak demektir ki sevgi ve merhametin neticesidir (Elmalılı). “Allah yâr ve yardımcımız olsun” derken de bu kastedilir. (bkz. “Sevgi ve merhamet” başlıklı makale).

***

Öte yandan baktığımızda bizzat Kur’an’ın Rahmân’ı “Vedud” (Çok seven) olarak tefsir ettiğini görüyoruz: “Şüphesiz benim Rabbim Vedûd ve Rahîm’dir. (Hud; 11/90). Besmeledeki Rahmân yerine burada “Vedûd” kullanıldığına dikkat ediniz…

Bunun böyle olduğunu şu ayetlerden de anlıyoruz:

1- “Sor: “Göklerde ve yerde ne varsa kimindir?” Cevap ver: “Sevgi ve merhameti (rahmet) kendine farz kılmış olan Allah’ındır.” (En’am; 6/12).

2- “Rabbin isteseydi bütün insanlığı bir tek ümmet yapardı. Bu yüzden birbirlerine karşı çıkıp duracaklardır. Ancak Rabbinin sevgi ve merhameti (rahmet) ile bağışladığı kimse hariç; zaten onları da bunun (rahmet) için yarattı..” (Hud; 11/119).

3- “Biz seni tüm insanlığa (alemlere) yalnızca sevgi ve merhamet (rahmet) için gönderdik.” (Enbiya; 21/107).

Bu ayetlerin birincisi Yaratanın neyi temel amaç edindiğini, ikincisi insanoğlunun ne amaçla yaratıldığını, üçüncüsü de peygamberlerin ne amaçla gönderildiğini açıklıyor.

Hepsinde de aynı kelime; sevgi ve merhamet (rahmeten)…

Malum, Kur’an’ı açtığımızda ilk besmele ile karşılaşırız. Devam ettiğimizde Tövbe suresi hariç her bölümün (surenin) yine besmele ile başladığını görürüz. Fatiha’daki veya sure başlarındaki besmelelerin ayet olup olmadığı tartışması bir yana, Kur’an’da Süleyman’ın Belkıs’a gönderdiği mektup anlatılırken, mektubun besmele ile başlaması sebebiyle orada ayet olarak geçer (Neml: 27/30). Bunun dışında rahmet kök olarak Kur’an’da 341 kez kullanılır.

Malum, Kur’an’ın nüzul sırasına göre ilk suresi “Alak” suresidir. Tabiri caizse Rahman ve Rahim isimleri, sure başlarında, gazetecilik tabirleriyle “kapak” yapıldığı veya “manşete” çıktığı gibi, Kur’an’ın nüzul sırası da besmele ile başlıyor aslında… Sure başındaki besmeleden değil; suresin ismini aldığı “Biz insanı alaktan yarattık” ayetinden bahsediyorum.

Baktığımızda bu kelime de besmeledeki mana ile ilgili… “Alak” alaka, ilgi, asılmış, iliştirilmiş, ilgili, tutkulu sevgi demek… Rahime yapıştığı, oraya asıldığı, ona iliştiği veya tutunduğu için de kan pıhtısına “alak” denmiş…

Allah insanı işte bu taşan tutkulu sevgiden, ilgiden, alakadan yarattığını söylüyor. Öyle ya bütün tutkulu sevgilerden yeni bir yaratılış çıkmıyor mu? Erkeğin dişiye; dişinin erkeğe tutkusu, toprağın tohuma; tohumun toprağa tutkusu, meyvenin ağaca; ağacın meyveye tutkusu/ilgisi/alakası… Demek ki her yeni oluş ve yaratılış yeni bir ilgi ve alakanın eseri…

***

Şu halde…

“Her işe besmele ile başlamak” yani “Rahmân ve Rahîm ismi ile başlamak” şu demek oluyor: Her işe sevgi ve merhamet ile yaklaşmak!

Çünkü sevgi her buzu eritir. Merhamet her katıyı yumuşatır.

Sevginin dili her kapıyı aralar. Merhametin dili her düşmanlığı yok eder.

Kur’an der ki: “Rahmân, iman edip iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanların (amel-i salih işleyenlerin) etraflarında bir sevgi (vudd) halesi oluşturur.” (Meryem; 20/90).

İşte buzları eriten budur.

Sert kayaları çatlatan budur.

Kapanmış kapıları aralayan budur.

Düşmanlıkları yok eden budur.

Gönüllere giren budur.

Yürekleri fetheden budur.

Yoksa “ism” deki esrar ve tılsım değil…

**

Şimdi, o rivayetler tutun ki sahih, bir de bu açıdan tekrar düşünün…

Örneğin: ““Eve girerken Besmele ile girilirse, şeytan, ‘Bu eve girmeme imkan yok der’, dönüp gider…”

Yani: Eve girerken eşinize ve çocuklarınıza karşı sevgi ve merhamet besleyerek girerseniz o evde kötülük olmaz. Eşinize örneğin çiçek götürürseniz, ilginizi, alakanızı, sevginizi her fırsatta belli ederseniz, sevgi dolu sözlerle yaklaşırsanız, çocuklarınızla ilgili ve alakalı olur, onlara iyilik yapar, güzellikle davranır, doğrulukla hareket ederseniz ailecek sevgi yumağı haline gelirsiniz. Allah birbirinizin günlünde sevgi (vedd) oluşturur. Onlar sizi, siz de onları seversiniz. Böyle olan bir eve çirkinlik ve kötülük (Şeytan) giremez ve “Bu sevgi kalesini yıkmama imkan yok” der, dönüp gider…

Güneş girmeyen eve doktorun girmesi gibi, sevginin, merhametin, iyiliğin, güzelliğin ve doğruluğun girmediği eve kötülük, düşmanlık, hırs, haset, kin, buğz yani şiddetli geçimsizlik girer. Şeytan o evde cirit atar.

Deneyin, sevgi ve merhamet dilinin (besmelenin) bütün kapıları açtığını göreceksiniz.

Sadece evde değil bütün her yerde; işyerinde, çarşıda, pazarda, okulda, arkadaş çevresinde, siyasette, bürokraside, devlet-millet ilişkisinde velhasıl tüm insan ilişkilerinde sevgi ve merhametle yaklaşmanın bütün buzları erittiğini, katı ilişkileri yumuşattığını, kapanmış kapıları araladığını göreceksiniz.

Hatta yılanı bile deliğinden çıkarttığına şahit olacaksınız. Besmelenin ne demek olduğunu anlamak istiyorsanız işte size tefsiri: Tatlı dil ve güler yüz yılanı bile deliğinden çıkarır!

Rahmân (sevgi ile dopdolu) ve Rahîm (sevgisi varlığa yayılan/merhamete dönüşen) Allah’ın adı ile başlarım” işte bu olmak icap eder…

Evet, bunda bir tılsım (etki) var. Ama bu tılsım tapınak dinlerindeki sır ve efsun yani okuma, üfürme ve anlamsız tekrar değil…

Bu “ölü besmele”dir.

Bilakis gerçek hayat dinindeki besmele her işe sevgi ve merhamet besleyerek, iyilik, güzellik ve doğrulukla muamele ederek, tatlı dil ve güler yüzle başlamadır.

Bu da “yaşayan besmele”dir.

***

Hz. İsa gibi ölmüş, bitmiş, tükenmiş kişilikleri dirilten, gözlerin ferini açan, kulakların pasını silen, ruhsuzlara can veren, dizlere derman olan, yepyeni çığırlar, bembeyaz sayfalar açan budur… Çamurlarda sürünen bir halkı alıp yükseklere çıkaran, yepyeni bir gelecek vadeden budur… Mesel ile konuşmak âdeti olan Hz. İsa’nın çamurdan kuş yapması, ölmüşleri diriltmesi, körleri, sağırları iyileştirmesi bu demekti… İsa’nın dili işte bunun için besmelenin yani sevgi ve merhametin diliydi.

Hz. Musa gibi yürekleri sünnet eden yani kalpteki kılıfları; hırs, haset, kin, düşmanlık tortularını söken, taşlaşmış kalpleri yumuşatan, gönüllere sürur, yüreklere umut aşılayan buydu… Musa’nın dili de işte bunun için besmelenin yani sevgi ve merhametin diliydi…

İşte bunun için Hz. Peygamber alemlere rahmet için yani insanlıkta sevgi ve merhameti yaymak için, besmeleyi yaşamak ve yaşatmak için gelmişti…

Bunun için besmele bir çilingir değil. Büyü, muska, efsun hiç değil.

Böyle günde beş bin defa besmele çeksen ne olur?

Bir kağıda yazıp, suya batırıp, okuyup üfleyip muska yapsan ne çıkar?

Bu yaşayan değil; ölü besmeledir. Sır ve tılsım dinleri ritüelidir.

Gerçek hayat dininde besmele “yürüyen sevgi ve merhamet” olmaktır. Sevgi ile yaklaşmayı, merhametle muameleyi ete kemiğe büründürmektir. Demirden kalpleri asıl bu açar! Ölmüşleri asıl bu diriltir! Körler bununla görür, sağırlar bununla duyar. Sevgi ve merhamet insana yaşadığını hissettirir. “O yokken meğer hiç yaşamamışım” dersiniz. Çünkü ondan mahrum olan ölüdür, kördür, sağırdır!

***

Onun için ey Ferisi sev!

İnsanı sev, eşini sev, kızını sev, oğlunu sev, anneni sev, babanı sev, kardeşini sev, arkadaşını sev, çocukları sev, çiçekleri sev, hayvanları sev, ağaçları sev, kuşları sev, doğayı sev…

Hayatı sev, iyiyi sev, güzeli sev, doğruyu sev, adaleti sev, cesareti sev, mertliği sev…

Sev de sev, elle tutulur, gözle görülür bir şeyi sev.

Şeylere merhamet nazarıyla bakmayı öğren.

Yalnızca zalimi sevme.

Yalnızca zulmü alkışlama.

Çünkü zalimden başkasına düşmanlık yoktur.

***

Besmele bize bunları öğretmeli değil mi?

Süleyman Çelebi Mevlid’e besmele ile başlayarak “vacip oldur cümle işte her kula” demiş. Demek o da şiirine besmele ile başlamak istemiş. Mevlidhanlar az müsade, Çelebi galiba şunu demek istiyor:

“Sevgi ve merhametle yaklaşalım evvela

Böyle gerektir cümle işte her kula.”

http://www.haber10.com/makale/13243

posted in BÜYÜ-SİHİR | 0 Comments

29th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Tasavvufçular, hadis bilginlerince sahih olarak kabul edilmeyen bazı haberlerle Hızır’ın hiç vefat etmediğini ve arasıra görüldüğünü söylemişlerdir. Onun için buradaki rahmeti, uzun süre yaşamak ile tefsir edenler olmuştur. Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin “Futuhât-ı Mekkiyye” sinde Hızır’ın hayatına dair birtakım bahisler ve hikayeler görülür. İbnü Salâh ve Nevevî gibi bazı yüce zatlar, Hızır’ın yaşadığı hakkında büyük âlimlerin görüş birliğini nakletmişler, fakat eleştiriye uğramışlardır. Buna karşılık bir çok âlimler de bazı hadislerle “Ey Muhammed! Biz senden önce hiçbir insana ebedilik vermedik…” (Enbiyâ, 21/34) âyetiyle akla ve nakle dayanan bazı deliller getirerek vefat etmiş olduğunu söylemişlerdir. Ebu Hayyân, bunun cumhur sözü olduğunu kaydetmiştir. Gerçekten tefsir bilginlerinin çoğu, birçok yerlerde olduğu gibi buradaki rahmeti de vahiy ve peygamberlik ile tefsir etmişlerdir.

İbnü Kayyim-i Cevzî, Hızır (a.s)ın hayatı hakkında zikrolunan hadislerin hepsi yalandır. Yaşadığına dair sahih bir hadis bile yoktur demiş. Alûsî de bu konuyla ilgili sözleri ve delilleri uzun uzadıya inceleyip araştırdıktan sonra demiştir ki: Her türlü hesaptan sonra Hz. Peygamberin sahih hadisleri ve aklın tercih ettiği deliller, vefat etti diyenlerin sözüne tamamen uygun ve iddialarını tamamen desteklemektedir. Ve bu haberlerin dış görünüşlerinden sapmayı gerektiren bir şey yoktur. Olsa olsa çok hayırlı bazı salihlerden -ki sahih olduğunu Allah bilir rivayet edilen hikayelerin dış görünüşlerini gözetme ve Muhyiddîn-i Arabî gibi Hızır’ın yaşadığını söyleyen bazı tasavvuf ulularına iyi fikir besleme meselesi kalır ki, bu da bir delil meydana getirmez. Eğer yalnız söyleyen kimsenin değerinin yüceliğinden ve onun hakkındaki iyi kanaatten dolayı, o gibi sözlere değer verip de kabul edersen kıyamete kadar Hızır’ın yaşadığına inanabilirsin. Eğer Hz. Ali’nin “söyleyene bakma, söylediğine bak” dediği gibi söyleyen kimsenin onurunun yüceliğine aldanmayıp da sözü, delilin bulunması ve bulunmamasına göre kabul veya reddedeceksen iki tarafın delillerini, faydasına ve zararına olan delilleri öğrendikten sonra, vicdanından fetva sor, vereceği fetva ile amel et. Sakın birtakımlarının yaptığı gibi, bir konuda tasavvufçulara uymayanı hemen doğru yoldan sapıtmaya kalkışma. Çünkü İslâm hukukuna göre veya akla göre bir delilin, red edemeyeceği konularda ehlinden işitilen bir söze inanmamak bir mahrumiyet olabilirse de şer’î veya aklî delilin reddettiği bir dava tasavvufçularca da kabul edilmez.

Biz de şunu söylemek isteriz ki, bu konu görünen hayat açısından üzerinde düşünülürse Hızır’ın yaşadığını kabul etmeyen âlimlerin sözü açık olduğunda şüphe yoktur. “Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir” (Maide, 5/75) âyeti bu konuda yeterli bir delildir. Fakat işaret, şiarları olan tasavvufçuların sözlerini de dış görünüşü üzere tartışma konusu yapmamak icab eder. Özellikle Musa ve Hızır kıssası bir zâhir ve bâtın kıssası olduğuna göre o bâtın (gizlilik), Hızır meselesinin konusunu meydana getirir. Tasavvufçuların sözünde buna delil de yok değildir. (Elmalılı Tefsiri, 18Kehf suresi, 65. ayet)

posted in HIZIR | 0 Comments

18th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Fil Hadisesi Hakkında Bazı Mülahazalar

Özet

Bu çalışmamızda öncelikle Fil Olayı konusundaki klasik kaynaklardaki nakilleri aktaracağız. Daha sonra Kuran’da anlatılan ilgili bölümle ilgili yorumları nakledeceğiz. Bunlardan sonra konuyu Allah’ın müdahalesi çerçevesinde aktaracağımız beş olay çerçevesinde tartışacağız. Meseleyi olayın olabilirliği bağlamında dönemin hadiseleri ile karşılaştıracağız.

Anahtar Kelimeler: Fil Olayı, Ebrehe, Fil Suresi, İlahi Müdahale.

Abstract

Some Thougths About The Subject Elephant (Fil) Event

In this article, firstly we will quote rumours in the sources about the subject Elephant (Fil) Event. After that we will quote verses in the Koran about the same subject. After we will discuss the elephant subject with five event in the frame of interference’s Allah. And we will compare that subject may be and may not be with events in this periot.

Keywords: Fil Event, Abraha, Fil Sura, İnterference’s Allah.

GİRİŞ

Hz. Peygamber’in hayatı hikayesinin bütün safhalarında bazı abartılı anlatımları tespit etmek mümkündür. Onu hayat hikayesi anlatılırken bununla kalınmamış onun doğumundan önceki bazı olaylar da onunla ilintilendirilmeye çalışılmıştır. Bunlardan biri de olan Fil Olayı’dır. Bu mana da bütün siyer kitapları onu doğumu öncesi meydana gelen bu olaydan mucizevî bir şekilde bahsederler. Zaten ondan bahsederken onun doğumunun hemen arefesinde meydana gelen Fil Olayı’na değinmek muhakkak ki gereklidir.

Fil Hadisesi Hakkında Bazı Mülahazalar

İslam Tarihçileri de genel olarak bu olayı -Kuran’da bu olayın anlatımını da delil alarak- bir toptan helak örneği olarak anlatırlar.1 Biz buradaki çalışmamızda bu olayı kaynaklardan hareketle aktarıp meselenin anlaşılmasına farklı bir katkı sunmayı amaçlıyoruz.

1. Fil Olayı

Kaynaklardaki aktarımlara göre olay özetle şu şekildedir: Habeşistanlıların işgal ettiği Yemen’de görevli Habeş valisi Ebrehe, burada Hıristiyanlığı yaymaya çalışırken, bu dini Orta Arabistan’a da yaymak, müttefiki olan Bizans’ın düşmanı olan Sasanileri güneyden kuşatmak ve büyük bir turizm ve ticaret gelirine sahip olan Mekke’yi ele geçirip buraya gelen insanları güneye yönlendirmek amacıyla2 Yemen’de büyük bir kilise inşa eder.3 İnsanları kiliseye çekebilmek için de kilisenin yapımında çok değerli malzemeler kullanmayı ihmal etmez.4 Kilise yapılınca Arapları Kâbe’yi bırakıp bu kiliseye ibadete davet eder. Ancak Araplar açısından Kâbe’nin değeri çok büyük olduğundan bu çağrıya kulak vermezler, hatta kiliseyi tahkir amacıyla bazı girişimlerde bulunurlar.

Bunun üzerine Ebrehe fillerle desteklenen yaklaşık 60 bin kişilik ordusu ile Kâbe’yi yıkmak üzere Mekke’ye doğru hareket eder. Ordu, Mekke yakınlarında bir vadide Kuran’da isimleri “Ebabil Kuşları” olarak bahsedilen kuşların attığı taşlarla helak edilir. Ordunun bir kısmı Ebrehe ile beraber Yemen’e döner ve Ebrehe Yemen’de ölür. Onun yakalandığı hastalıktan ötürü kuş kadar küçüldüğü, göğsünün yarılıp su ve irin topladığı, yarasından kan sızdığı, etlerinin döküldüğü aktarılır.5 Gelen rivayetlerde birçok çelişkiler ve abartılar mevcutsa da, biz bir kaçına değinip geçmek istiyoruz. Bu bağlamda kuşların, filin hortumu gibi hortumlarının bulunduğu, ayak uzuvlarının köpek eli gibi olduğu, atılan taşların en küçüğünün insan kafası kadar, en büyüğünün deve kafası kadar olduğu her attıklarını isabet ettirip mutlak surette öldürdükleri belirtilir.6

İslam tarihçilerinin bu şekilde anlattığı olayı müfessirler de genel olarak toptan bir helak ve Kâbe’yi Allah’ın koruması çerçevesinde anlatırlar7 ve bu olaydan Allah’ın gönderdiği bir azap olarak bahsetmek suretiyle meseleyi izah ederler.8 Bu konudaki görüşler genel olarak bilindiğinden ve genelde aynı şekilde tekraren anlatıldığından dolayı, bu görüş sahiplerinin izahlarının hepsini burada tekrarlamayı gerekli görmüyoruz.

2. Fil Suresi

Fil Olayı’nı ve bu olayı anlatan Fil Suresi’ni anlamak için değişik çabalar olmuştur. Hz. Peygamber’in bu kadar önemli bir konuda bir iki ima dışında önemli bir açıklama ve yorumunun olmaması da dikkat çekicidir.9 Hz. Peygamber’in hayatını anlatan gerek klasik gerek modern bazı çalışmalarda da bu konuya ya hiç değinilmemesi veya sadece ilgili surenin mealinin aktarımı dışında yorumlarda bulunulmaması da dikkate değer bir durumdur ve meselenin zihinlerde aslında tam olarak halledilemediğinin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. 10

Bu anlamda meseleyi anlama çabasına giren bir kısım müfessirlerse, meydana gelen olayın toptan bir helak olmadığını belirtip Ebrehe ordusunun salgın bir hastalıkla kırılıp yok olduğundan bahsederler ve delil olarak da İslam tarihlerinde o sene ilk defa Mekke’de görülen çiçek hastalığı ve lekeli humma gibi salgın hastalıklardan bahseden rivayetleri11 ve bu rivayetleri destekleyen, tabiinden İkrime gibi bazı bilginlerin: “kime bir taş isabet ettiyse onu çiçek hastası yaptı.

Bu ortaya çıkan ilk çiçek hastalığıdır.” şeklindeki sözlerini12 aktarırlar.13 Bunun sonucu olarak Fil Ordusu’nun salgın bir tifüs gibi hastalıkla yok olduğunu belirtirler. 14 Bu bağlamda Ebabil’in de bir kuş türü değil, “kuşlar” anlamında olduğunu belirtip15 meseleyi insandan insana uçuşan hastalık taşıyan sinek ve mikroplar veya rüzgârlar aracılığıyla yayılan hastalıklar16 olduğu şeklinde izah ederler.17

Yine Kur’ân’da nekre (belirsizlik ifade eden) olarak geçen «tayren» kelimesinin bu kuşların sivrisinek ve karasinek cinsinden olduğunu, bu sineklerin birtakım bulaşıcı, öldürücü hastalık doğuran mikrop ve parazitler taşıdığını ve Ebrehe Ordusu’na bu mikropları bulaştırdıklarını; çok geçmeden ordunun bu bulaşıcı, öldürücü mikropların tesiriyle helak olduğu yorumunu yaparlar.18 Kuran’daki bazı tabirler de bu görüşü destekler niteliktedir. İlgili surenin son ayetindeki “yenmiş ekinler” tabirinin kullanılıp, mesela “delik deşik oldular” gibi bir tabir kullanılmaması, burada yok olan ordunun taşların darbeleriyle yok olmaktan öte, vücudu yiyip bitiren kurtçuklar gibi mikroplarla yendiğini gösteren verilerden sayılabilir.

Bu konu üzerinde çalışan kimi araştırmacılar ise, burada önce volkanik bir patlamanın arkasından bunun sonucu olarak oluşan yanık ve deri hastalıkları sonucu helakin gerçekleştiğini savunan görüşler sunmuşlardır.19 Bazı araştırmacılarsa bu ayetteki “termî-him-atıyorlar” ifadesindeki failin, “elem tera-gördünüz mü?” ifadesindeki muhatap alınan Mekke Ehli ve diğer Araplar olduğunu, yani Arapların Ebrehe Ordusu’na taş attıklarını söylemişlerdir. Kuşlar hakkında ise, onların taş atmadıklarını, aslında Ashab-ı Fil’in cesetlerini yemek için geldiklerini belirtmişlerdir.20

Rivayet içindeki bir kısım işaret ve nuanslara dikkat edilerek bakılırsa, ordunun kuşların helakiyle değil, yayılan bir hastalık sonucu helak olduğu şeklindeki görüşün daha doğru ve tutarlı olduğuna dair veriler bulunabilecektir. Örnek verecek olursak; rivayetlere göre kuşların attığı taşlar, askerlerin tepesinden girip alt tarafından çıkıyor21 ve askerleri yere gömüyordu.22 Askerleri vuran bu taşlar isabet ettiği yeri deliyor, kemiğe isabet edince çatlatıyor ve organları düşürüyordu.23 Rivayetler de o taşlardan hiç kimsenin kurtulamadığı,24 ayrıca daha da ötesi atılan her taşın üzerine, hangi askeri vuracağı ve kime ait olduğunun da yazıldığı belirtilir.25

Bu verilere göre yukarıda aktardığımız, taşların aşırı büyüklüklerini anlatan ifadeleri bir kenara bıraksak bile, genel olarak nohut büyüklüğünde olduğu belirtilen26 taşların, askerlere isabet etmesiyle bir mermi gibi insanı baştan sona delmesi ve o askerin kısa sürede ölmesi gerekirdi. Ancak rivayetlerde gelen bilgilere göre; başta ilk helak olması gereken Ebrehe ve veziri gibi önde gelenler olmak üzere böyle bir ölüm durumu yoktur. Hatta hem Ebrehe’ye hem vezirine bu taşlardan da isabet ettiği halde27 onlar, aylarca süren bir yolculukla tekrar Yemen’e kadar dönebilmişlerdir. Taşların bunlara isabet etmediğini farz etsek bile, Ebrehe’nin Yemen’deki durumu ve vücudunun dökülüp kanlar sızarak ölmesi,28 onların taşlarla ve toplu bir şekilde helakinin mümkün olmadığının en önemli göstergesidir. Ayrıca atılan taşlar Yemen’e geri dönenlere isabet etmediyse bunların ölmemeleri gerekirdi. Yok, bu taşlar eğer bu geri dönenlere isabet ettiyse, zaten orada ölmeleri gerekirdi. Bu taşların vurması sonucu, Yemen’de ölmelerinin anlamı olmazdı. Çünkü bu durum, taşların nasıl vurduğu konusunda yukarıda aktardığımız rivayetlere terstir.29

Rivayetlerin genelinden, Ebrehe’nin Mekke’de hastalandığı ve bu hastalıktan dolayı Yemen’de öldüğü anlaşılmaktadır. Bu da ordunun salgın hastalıkla helak olduğu tezini destekleyen en önemli delillerden biridir. Ayrıca bu ordudan arta kalan bazı askerlerin İslam geldiği dönemde Mekke’de yaşıyor olması da bu ordunun toplu bir helakle karşılaşmadığı, ancak orduda yayılan bir hastalıkla bir kısmının orada öldüğü, bir kısmının Yemen’e döndüğü, bir kısmının da Mekkelilere sığındığı şeklindeki bir anlayışın doğruluğunu destekler niteliktedir.

Hz. Aişe’den şöyle rivayet edilmiştir: “Ben, filin komutanını ve bakıcısını, körkötürüm olmuş, dilenir oldukları bir vaziyette Mekke’de gördüm…”30

3. Allah’ın Tarihsel Müdahalesi Meselesi

Meseleye bu veriler ışığında bakılınca ayetlerin bu şekilde yorumlanması mümkündür. Ayrıca biz meseleyi bir de Allah’ın tarihsel müdahalesi açısından sorgulamak istiyoruz. Bu olay genelde Allah’ın Kâbe’yi korumak için Ebrehe ve ordusuna verdiği ceza olarak algılanmıştır.31 Tarihçi ve tefsircilerimiz olayı anlatırlarken helak sebebi olarak Kâbe’nin korunması ve Allah’ın buna izin vermeyeceği şeklinde sebepler bildirirler. Bu anlatım tarzı da genelde çok kabul gören neredeyse istisnası bile olmadığını söyleyebileceğimiz bir görüş tarzıdır. Ancak buna rağmen problemli bir iddiadır. Çünkü meseleyi bu temelden kabul ettiğimizde aşağıda sunacağımız bazı tarihi olayları izah etmek çok müşkül olacaktır.

Şimdi öncelikle bu olayları sunalım, sonra meseleyi bu bağlamda tekrar düşünmeye çalışalım:

1- İslam’dan önce Yemen hükümdarlarından bazıları Kâbe’yi yıkmak için girişimde bulunmuşlar, bir kısmını Mekke’ye hakim olan Huzalılar, bu uğurda savaşarak Kabe’nin yıkılmasını önlemişlerdir ve o dönemde Fil Olayı’nda anlatıldığı şekilde böyle bir ilahî müdahale olmamıştır.32

2- Emevi halifesi Yezit’in gönderdiği ordu 64/684 yılında Mekke’yi kuşatmış Mekke’yi savunan Abdullah b. Zübeyr’i ele geçirmek için kurdukları mancınıklarla Kâbe’yi taşlayıp ateşe verip yakmışlardır. Dahası bu mancınıklarla Kâbe’yi döverlerken ve attıkları ateşlerle Kâbe’yi yakarken şu şiiri okumuşlardır:

Ağzı köpük saçan deve gibi atıyor, onunla mescidin direklerini vuruyoruz.”33

Bu olayda Kâbe’nin yakılıp yıkılması üzerine Mekke hakimi İbn Zübeyr, Kâbe’yi tekrar inşa etmek zorunda kalmıştı.34

3- Emevi halifesi Abdülmelik’in gönderdiği Haccac komutasındaki ordu, 73/693 yılında yine Mekke’yi savunan Abdullah b. Zübeyr’i oradan çıkarmak için Kabe’ye karşı etraftaki tepelere ve Kabe’ye hakim bir dağ olan Ebû Kubeys dağına kurduğu mancınıklarla Kabe’ye taş yağdırmıştır. Hac dönemi olduğu için mancınıklardan atılan taşlar sebebiyle hacıların ölmesi üzerine sahabeden Abdullah b. Ömer’in telkini ve ricasıyla Haccac, hac döneminde bu yıkımı durdurmuş, hac dönemi bitince İbn Zübeyr’i öldürünceye kadar bu fiiliyatına devam etmiştir. Hatta askerleri teşvik için ilk taşı mancınıkla kendisi atmıştır.35

Ancak son iki olayda da Ebrehe’nin ordusuna gönderilen cezanın yine gelebileceği gerek askerler gerekse de o dönemdeki sahabe arasında gündeme gelmemişti. Anlaşılan mesele böyle anlaşılmıyordu.

4- İslam dışı heretik(sapkın) gruplardan sayılan Karmatilerin lideri Ebû Tahir, 318/930 da kimseye hissettirmeden adamlarıyla gizlice Mekke’ye gitti, Terviye günü ortaya çıkarak36 Kâbe’nin etrafındaki herkesi katletti, mallarını gasp etti, bu katliamdan Kâbe’nin örtüsüne sığınanlar bile kurtulamadı. Kâbe’nin örtüsünü çıkararak parçalattı,37 Haceru’l-Esved’i yerinden söktürttü ve Hecer’e götürdü. Mekke emirini ve hacıları öldürüp kimilerini Zemzem Kuyusu’na kimilerini de Harem’in avlusuna gömdürttü.38 Haceru’l-Esved yirmi iki yıl kadar Karmatîlerin elinde kaldı.39 Daha sonra Fatimîlerin girişimiyle 339/950 de yerine götürüldü. Kabe’den gasp ettikleri diğer şeyler ise yanlarında kaldı.40

Adamları: “Nerede ebabil kuşları, Nerede çamurdan taşlar. Hani Kâbe emin olacaktı? Tanrınız göktedir. Yeryüzüne ev yapmaz. Hadi onun evini yağma edin ve yıkın.” diyorlardı.41 Sonra Mekke’li kadın ve çocukları esir ve köle ettiler.42 Ebû Tahir Ahsa’ya gelince daha da ileri giderek, Tevrat, İncil ve Kuran’ı sokağa fırlatıp üstlerini kirletmiş ve: “İnsanları üç kişi serseme çevirmiştir. Çoban (Musa), Tabip (İsa), ve Deveci (Muhammet). Kinim diğerlerinden daha hilekâr, daha üçkâğıtçı ve daha göz bağcı olan deveciyedir.” demişti.43

5- Mekke’yi koruyan Osmanlı askerlerine karşı 1081/1670 tarihinde, binlerce askerleriyle saldıran ve hac yapmak isteyen hacı başına yüz altın haraç kesen şerifler, Ebû Kubeys dağı üzerinden hacılara kurşun yağdırmışlardı. Bu saldırıda 200 hacı ölmüş, 700 ü de yaralanmıştı. Harem-i Şerif, hacıların naaşlarıyla dolmuştu. Bütün hacıların ve askerlerin eşyası yağma edilmişti.44

Bu verdiğimiz beş örnek çerçevesinde şu sorulara cevap verilmelidir. Ebrehe’ye karşı Kâbe’yi korumak için kuşlar gönderen Allah, Kâbe’yi yakıp yıkan ve: “Nerede Ebabil kuşları.” diye bağıran bu ordulara karşı neden bir şey yapmamıştır? Aslında Ebrehe ve ordusu bu ordular ile karşılaştırılırsa Kâbe’ye henüz hiçbir şey yapmamışlardı. Özellikle iki, üç, dördüncü örnekte verdiğimiz ordular ise Kâbe’yi bizzat yakıp yıkmış, dördüncüsü ayrıca Allah’a meydan okumuş, ancak helak olmamışlardır. Eğer mesele Kâbe’yi korumak ise, aynı sebepler daha ileri seviyede gerçekleşmiş ve en azından aynı cezanın bunlara da gelmesi gerekmektedir. Eğer Allah, Kâbe’nin yıkılmasını önlemek için böyle ilahî müdahalede bulunuyorsa, başka dönemlerde de müdahale etmesi gerekmez miydi? Bir dönem yıkılmasına izin vermezken, başka dönemler neden izin vermiştir? Niye Yezit’in ordusuna, Haccac’a ve Karmatilere karşı ilahî bir müdahale gelmemiştir? Sünnetullahın icrası gereği bunlara da gelmesi gerekmez miydi? 45

Bir yerde, bir tarih diliminde uygulanan bir cezanın diğer bir tarih diliminde uygulanmaması bu meselenin anlatıldığı şekilde olmadığı hakkındaki şüpheleri artıracak niteliktedir ve bu sorular, İslam tarihi boyunca da cevaplandırılamamıştır.46 Razi; mucize inkârcılarının Kuran’daki her olayı tevil etseler de bu olayı tevil edemediklerini belirttikten sonra, meseleyi irhas türü bir olay olarak değerlendirerek yukarıdaki soruya net olan bir cevap verememiş ve olayı konuyla pek de ilgisi olmayan, meseleyi izah etmekten uzak ve tatmin edici olmayan bir şekilde Hz. Peygamber’in peygamberliği ile ilintilendirerek, bunun Hz. Peygamber’e hazırlık mahiyetinde olduğunu belirtmek adına47 şu sözlerle izaha çalışmıştır: “Bu hadisenin, Hz. Peygamber’in, peygamber olarak gönderileceğinin bir işareti olduğunu daha önce anlatmıştık. Çünkü böylesi bir hadiseye, o gelmeden önce gerek vardır. Fakat Hz. Peygamber’in bizzat peygamber olarak gönderilip peygamberliği kesin delillerle pekiştikten sonra artık böylesi bir şeye ihtiyaç kalmamıştır. Allah Teâlâ en iyi bilen ve en iyi hükmedendir.”48

Nedvi de: “Bu ordu Mekke müşriklerinin kurtulması için değil, fakat Kabe’nin en hakiki muhafızı olan Hz Muhammed’in geleceğini göstermek içindi.”49 şeklinde izah etmeye çalışsa da bu cevap da soruya tatmin edici bir cevap durumunda değildir. Sonuçta bu cevaplar, putperest Mekkelilere karşı o günlerde halen son peygamber gelmediği için hak din olarak kabul edilen Hıristiyanlığı kabul etmiş bir ordu olan50 Ebrehe Ordusu’nun helakini izah için yeterli bir cevap olamamaktadır.

Sonuç

Anlattığımız problemler sebebiyle Fil Olayı’nın toplu bir helak olarak değerlendirilmesi pek mümkün görünmemektedir.

Olay, Kâbe’ye saldıran orduda zuhur eden ve o yıl Mekke civarında da etkisi görülen bir salgın hastalığın, ordunun bir kısmını Mekke civarında, bir kısmını da rehberleri kaçtığı51 için rehbersiz bir şekilde geri dönmeleri sonucu dönüş yollarında ve devamında Yemen’e ulaştığında yok etmesidir. Mekkeliler, daha sonra Abdulmuttalib başkanlığında ordunun karargâhına geldiklerinde muhtemelen yaralar içerisinde kıvranan, kimisi ölmüş kimisi yaralı birçok cesetle karşılaşmışlardır.52

Ayrıca muhtemelen leş kargaları da bir taraftan leşleri yemeğe başlamıştır.53 Sonuçta olayı çözmeye çalışan Mekkeliler tarafından, bunun toptan bir helak olduğu şeklindeki şiir ve edebiyatla da gelişen bir söylem, yıllar ilerledikçe, gerçek gibi algılanmıştır. Kuran ise onların bu algısı üzerinden Allah’ın hâkimiyetine vurgu yapıp Mekkelilerin nankörlüklerine değinmektedir.

Ancak bu olay Kâbe’yi korumak için hiçbir kuvvet toplayamayan bir kısım Araplar ve özellikle de Kureyş açısında müthiş bir tefahur vesilesi olmuş ve bununla Ehl-i Kitab’a karşı Allah’ın kendilerini desteklediği gibi gururlanmalara varmışlardır.54

Kureyşliler olay sonrası ordudan kalan ganimeti almaları, bununla rahatlığa kavuşmaları55 dışında, gerek şiirlerle gerek vesile edindikleri birçok sebeple olayı iyi bir ranta çevirmeyi bilmişlerdir. Hatta Kureyşliler bunu vesile edinip Hac dönemindeki -Kâbe’yi çıplak tavaf, kendilerinin Humus Ehli olduğunu belirtip Arafat’tan başka bir yoldan dönmek gibi- kimi gayri meşru uygulamalarına zemin bulup bunları uygulamaya başlamışlardır.56 Olayın da kendileri açısından efsanevi olarak yansıtılması için meseleyi olanca güçleriyle abartıp olayın İslam tarihlerine toptan bir helak olarak yansımasına neden olmuşlardır.

Böylece Kâbe’yi putla dolduranlara azabın gelmeyip yıkmaya yönelenlere gelmesinin getireceği sorgulamayı da örtmüşlerdir.

Şunu belirtmek mümkündür ki; işgalci orduyu teslim alan belanın mahiyeti ne olursa olsun bu durum, Kureyşliler açısından kelimenin gerçek anlamıyla tam bir mucizedir. Çünkü bu yok oluş, baskı altındaki Mekke halkına hiç beklenmeyen bir kurtuluş imkânı sunmuş ve onları bir anda Araplar nezdinde çok önemli bir yere çıkarmıştı.57 Mekke’nin durumu görülmemiş bir şekilde parlamıştı. Onlar, bu parlayışı ticaretle perçinleyip zenginliğe çevirmeyi de bildiler.58 Ayrıca Kureyşliler bu önemli olayı takvim başlangıcı kabul ettiler.59 Bir müddet putlara tapmayı bıraktıkları söylense de,60 sonuç tam tersi olmuş ve bu olayla birlikte zannedildiği gibi putperestliğin beli kırılmamış, tersine putperestlik çoğalmış ve zemin bulmuştur. Onlar bu olayı, putlar üzerinden kazanılan korkunç bir ranta çevirmeyi bilmişler ve Hz. Peygamber, peygamber olarak geldikten sonra da putlar üzerinden kurmuş oldukları bu rant düzenini terk etmeye kesinlikle yanaşmamışlardır. Çünkü Kâbe’nin etrafına diktikleri putlar, birçok kabilenin buraya ibadete gelmesine ve dolayısıyla onlara maddi katkı sağlamasına sebep olan gelir kaynaklarıydı.

Bu olay, aslında sadece Fil Ordusu’nun helaki cephesinden konuşulup meselenin diğer boyutları unutulmaktadır. Ebrehe’nin bu kadar kalabalık bir ordu ile Hicaz’a girmesinde Kâbe’nin yıkımından başka diğer esas amaçlarını aramak gerekir. Olay, esasen iki büyük devletin bölge üzerinde kapışmasının ve birbirine üstün gelmek için yaptıkları atılımların bir sonucudur. Bu durumda Ebrehe’nin esas amacının Hicaz üzerinden İran’a saldırmak veya en azından Hicaz’daki ekonomik yolları ele geçirip İran’a baskı kurmak olduğu ortaya çıkmaktadır.61 O, muhtemelen bu bölgeleri ele geçirip aynı zamanda İran’dan gelecek tehlikelere ve gerekirse İran’a karşı bir sefer için bu kadar kalabalık ve teçhizatlı bir ordu ile yola çıkmıştı. Değilse Kâbe’yi yıkabilmek için 60 bin civarında bir orduyu çöle sokmaya gerek var mıydı?

Ayrıca Arapların Ebrehe’ye karşı kalabalık bir ordu çıkaramayacakları belliydi. Birbirine düşman ve dağınık yaşayan Arapların o tarih diliminde en fazla çıkarabildikleri ordu, Hendek Savaşı sırasında oldu ve sayısı ancak on bini bulabiliyordu. Buna göre Kâbe’yi yıkmak için en fazla yirmi bin kişilik bir ordu fazlasıyla yetebilirdi. Ayrıca Arapların hepsi de Kâbe’nin yıkılmasına karşı değildi.

Özellikle diğer put mabetlerinin bulunduğu merkezlerin halkları, ticari ve dini rekabet nedeniyle Kâbe’ye karşı asker sevkıyatından dolayı memnun idiler, hatta Ebrehe ordusuna yol gösteren kılavuzlarla destek vermişlerdi.62 Sonuçta Bizans-Sasani kapışmasının Hicaz ayağında gerçekleşen bu olayda, Bizans ve müttefiki Habeşliler kaybetmiş ve bir müddet sonra da Yemen’den geri çekilmişler, Sasaniler ise hiç beklemedikleri bir şekilde Yemen bölgesini ele geçirip Hz. Peygamber, burayı ele geçirinceye kadarki yarım asır boyunca ellerinde tutmuşlardır.

1 Bkz. Ahmet Lütfi Kazancı, “Ebrehe”, DİA.

2 Philip K. Hitti, İslam Tarihi, Çev; Salih Tuğ, İstanbul, 1989, I, 98.

3 Belazurî, Ensabu’l-Eşraf, Dımeşk, 1997, I, 77.

4 Misal verecek olursak, kilisenin kubbeleri altın işlemelerden inşa edilmişti. İbn İshak, Siret-ü İbni İshak,

Konya, 1981, 40.

5 İbn Hişâm, es-Siretu’n-Nebeviyye, Beyrut, 1994, I, 154. Kuran olayı şöyle anlatır: “Haberin yok mu Rabbin

Fil Ordusu’na ne yaptı? Onların kurnazca planlarını tamamen bozmadı mı? Üzerlerine kalabalık sürüler

halinde uçan varlıklar saldı, onlara önceden tesbit edilmiş taş gibi sert azap darbeler vurdular ve onları

yalnız sap dipleri kalasıya yenmiş bir ekin tarlasına benzettiler.” Fil Suresi, 1-5. (Esed Çevirisi)

6 İbn İshak, 42-43; İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Beyrut, 2005, II, 106.

7 Bkz. Taberî, Camiu’l-Beyan, Beyrut, 1990, Fil Suresi tefsiri.

8 Razi, Tefsir-i Kebir, Çev; Heyet, Ankara, 1990, Fil Suresi tefsiri.

9 Mikail Bayram, Fil Olayı’nın Mahiyeti ve Fil Suresi, Konya, Trz, 30.

10 Klasik tarihlerin bir kısmı konuyu anlatma sadedinde sadece Kuran’da geçen ifadelere telmih yapmakla

yetinirken, (Dineveri, el-Ahbaru’t-Tıval, Tahran, 1960, 63) çağdaş bazı araştırmalar ise Cahiliye dönemini

uzunca anlatmalarına rağmen bu olaya detaylı olarak değinmezler. Örnek için bkz. Mahmut Esad

Seydişehri, İslam Tarihi, Sad; A.Lütfi Kazancı, Osman Kazancı, İstanbul, 1983, 296; Adem Apak, İslam Tarihi,

İstanbul, 2006.

11 İbn İshak, 45; İbn Hişâm, I, 154.

12 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, İstanbul, 1993, Fil Suresi tefsiri.

13 Süleyman Ateş, Yüce Kuran Tefsiri, İstanbul, 1989, Fil Suresi tefsiri.

14 Muhammet Esed, Kur’an Mesajı, Çev; Cahit Koytak, Ahmet Aktürk, İstanbul, 1999, Fil Suresi tefsiri.

15 Kuran Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı, Haz; Heyet, Ankara, 2004; Fil Suresi tefsiri; Bayram, 18.

16 Heykel, Muhammed Hüseyin, Hz. Muhammet’in Hayatı, Çev; Vahdettin İnce, İstanbul, 2000, I, 160.

17 Esed, Fil Suresi Tefsiri; Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, Hz. Muhammed ve Hayatı, Ankara, 1978, 32.

18 Bkz. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kuran Tefsiri, ysz, trz, Fil Suresi tefsiri; F. Buhl, “Ebrehe” İA.

19 Mikail Bayram’ın ileri sürdüğü bu görüş, Kuran’daki kelimelerden ve bazı tarihi olaylardan hareketle olayı

izaha ağırlık vermektedir. Siccil gibi kelimelerden hareketle burada volkanik bir patlamanın olduğu ve ordunun

helak edildiği sonucuna ulaşmaktadır. Ancak bu görüş, olayı anlatan hiçbir kaynağa dayanmadığı

gibi çok da afaki kalmaktadır. Sonraki dönemlerde volkanik olayların olmasından hareketle olabileceği ileri

sürülen böyle bir varsayım, dayanaktan yoksun görünmektedir. Volkanik olayların gerçekleştiği bölgelerdeki

patlamanın ardından meydana gelen durumları gösteren bir ifadenin, Fil Olayı ile ilgili tarihi anlatımlarda

bulunan kaynaklarda geçmemesi de bunun göstergelerindendir. Bu bölgede yapılacak bir kazı çalışması,

konunun daha detaylı anlaşılmasına sebep olabilecektir. Bkz. Bayram, 16; Siccil konusunda detaylı

bilgi için bkz. İbn Hişâm, I, 153.

20 Bkz. Mevdudi, Tefhimu’l-Kuran, Fil Suresi tefsiri; Bayram, 23.

21 İbn Kesîr, II, 106.

22 Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kuran, Beyrut, 1993, Fil Suresi tefsiri.

23 İbn İshak, 41.

24 Belazurî, I, 77.

25 Razi, Fil Suresi tefsiri.

26 İbn Hişâm, I, 153.

27 İbn İshak, 41.

28 İbn Hişâm, I, 154.

29 Bu meseledeki problemi aşmak için bir kuşun, Yemen’e kadar Ebrehe’yi takip edip orada taş attığı bile

aktarılmıştır. Bu tür rivayet farkları için bkz. Bayram, 12, (Bu kuş neden Mekke’de veya yolda Ebrehe’yi

yakalayıp taşı atamadığı da ayrı bir sorundur.)

30 İbn İshak, 44; İbn Hişâm, I, 145.

31 İbn Kesîr, II, 107.

32 Ezraki, Ahbaru Mekke, Mekke, 1996, I, 132.

33 Taberî, III, 361; İbnü’l-Esir, IV, 124.

34 İbnü’l-Esir, IV, 207.

35 Taberî, III, 538; İbnü’l-Esir, IV, 350.

36 Ebû’l-Fida, el-Muhtasar fi Ahbari’l-Beşer, Beyrut, 1997, II, 55.

37 Halebi, İnsanu’l-Uyun, Mısır, trz, I, 203.

38 İbnü’l-Esir, el-Kamil, Beyrut, 1995, VII, 207.

39 M.A. Shaban, İslamic History A New İnterpretation, Newyork, 1976, 167.

40 Haceru’l-Esved taşını Ahsa’da tuvalet taşı olarak kullandıkları veya Kufe’de sakladıkları belirtilir. İbn Kesîr,

VII, 621;Nizamülmülk, Siyasetname, Çev, Nurettin Bayburtlugil, İst. 1987, 312.

41 Bkz. Mehmet Azimli, X. yy’a Kadar Şiî Karakterli Hareketler, Konya, 2006, 91.

42 İbn Kesîr, VII, 552.

43 Nizamülmülk, 312.

44 Evliya Çelebi, Seyahatname, İstanbul, 2006, 622-623.

45 Rad Suresi, 11, Bu konuda sadece bu ayetin açıklaması sadedinde bkz. Cevdet Said, Bireysel ve Toplumsal

Değişmenin Yasaları, İstanbul, 1991.

46 Bu ordular için “Müslüman olmasından dolayı cezalandırılmadı” şeklinde bir cevap verilebilir. Ancak helaklerin

herkese şamil olduğunun ayetle (Enfal Suresi 25) sabit olması bir yana, Müslümanlık yarışına girseler

İbn Kayyım’ın deyimi ile: “o günlerde hak din olan Hıristiyanlığa mensup olan Fil Ordusu’nun

Karmatilere göre daha makbul olduğu” ortadadır, İbn Kayyım El-Cevziyye, Zadu’l-Mead, Trc ve Thk; Muzaffer

Can, İstanbul, 1990, I, 101; Zaten Ebrehe ile birlikte gelenlerin bir kısmı istekli değildi, bir kısmı ordudan

kaçtı ve kılıçlarını kırdı. Bkz. İbn İshak, 41.

47 Söylemez, Mehmet Mahfuz, “Fil Hadisesinin Arap Yarımadasındaki Etkileri Üzerine Bir İnceleme”, İslami

İlimler Dergisi, c.1, sayı.2, Ankara 2006, 129.

48 Razi, Fil Suresi tefsiri.

49 Nedvi, Süleyman, Asrı Saadet, çev: Ali Genceli, İstanbul, 1984, III, 46.

50 İbn Kayyım, Fil Ordusu’nun dinlerinin Mekkelilerden hayırlı olduğunu, buna rağmen Allah’ın Müşriklere

yardım edip kitap ehlini mağlup etmesinin, Hz. Peygamber’e bir hediye olduğunu söyler. İbn Kayyım, I,

101.

51 İbn Hişâm, I, 45.

52 İbn Sa’d, et-Tabakatu’l-Kübra, Beyrut, 1985, I, 92; İbnü’l-Esir, I, 446.

53 Cesetlerin sel ile denize sürüklendiği ve döküldüğü gibi rivayetler muhtemelen bölgede denizin olmadığını

bilmeyenler tarafından uydurulmuştur. İbn Sa’d, I, 92.

54 İbn Habib, el-Muhabber, ysz., trz., 178.

55 Abdulmuttalib’in buradan edindiği altın ve ganimetlerle ömür boyu rahat bir yaşama kavuştuğu belirtilir.

İbnü’l-Esir, I, 446.

56 Bkz. Halebi, I, 29; Caetani, İslam Tarihi, Çev: H. Cahit Yalçın, İstanbul, 1924, I, 345; Söylemez, 119.

57 Esed, Fil Suresi tefsiri; Heykel, I, 161.

58 Heykel, 161.

59 Ezraki, 118.

60 Bkz. Söylemez, 121.

61 Bu konuda bkz. Bayram, 8.

62 Seydişehri, 282.

Doç. Dr. Mehmet Azimli- Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanı (Hikmet Yurdu Yıl:1, S.2, (Temmuz-Aralık / 2008) ss. 37-47)

http://www.hikmetyurdu.com/sayilar/sayi2/5-azimli-filhadisesi.pdf

posted in SURELER | 0 Comments

18th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kur’an’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller

Bir şey hakkında cahil kalmak kişide o şeye karşı saygı ve korku uyandırır. Hakkında bilgi edinildikten sonra saygı, ölçülü ve bilinçli bir şekil alır.

Konu başlığı olumsuz bir anlam taşımaktadır. Bunun yanısıra içeriğe ilişkin bazı bilgileri çağrıştırmaktadır. İki bölümden oluşan konunun ilki insan ve insanın kendisi ile ilgili belli-başlı olumsuzluklar (engeller]’den örneklemeleri, öteki kısmı ise tarihsel süreç içerisinde oluşan, müslümanların kültürel, siyasal, toplumsal… engellemelerini irdelemektedir. Burada birbirini sürekli etkileyen müslümanın zihniyeti, meseleleri, Kur’an’ın emri ve güncel durumu olgusunu da tartışmalıyız.

***

Kur’an «apaçık» (27/1) bir kitaptır. Bireyin hidayeti için ayrıntılarıyla anlatılmış (fussilet) (11/1; 91/3), öğüt için kolaylaştırarak (54/17), iyi bir şekilde tefsir edilmiş (25/33), çelişkisiz ve birbirini tutmazlıktan uzak (4/82)’tır. Kur’an’ın ayetleri, akıl sahiplerinin, düşünüp öğüt almaları (38/29, 47/24), Allah’ın bir ve tek ilah olarak tanınması için insanlara yapılmış bir duyuru (tebliğ )dur.

(İnsanlara) en doğru yolu gösteren (17/9), müminlere şifa ve rahmet (17/82), kıyamet günü, peygamber ve ümmetinin (kavmike) Kur’an’da belirtilen hususlardan (25/30) sorumlu tutulacağını (43/43-44) vurgularken, bir bütün olarak (15/90-91) uyulması, uygulanması için (4/105, 5/49, 7/3, 11/1-2) indirilmiştir.

Tevhidî gerçeklik; onu kabulleniş ve süreklilik ile şirk; şirkin batıllığı ve sonuçları da anlatılmıştır. Şirk, itikad ve davranışta; hem bireysel, hem de toplumsal yaşantıda yasaklanmıştır (10/105). Şirk, soyut olarak heva, heves (25/43) ve beşer merkezli düşünceler ile somut öğeler olan put (10/1 8), kişi (25/27-29) ve kurumlarda (9/31) belirginleşmiştir. Bunda şefaat (10/18-19, 81), korku, ümid (36/74)… gibi sosyal ve psikolojik olaylar etkendir.

Allah, kendisine şirk koşulmadan (12/106), gereği gibi (6/91, 22/74, 39/67) takdir edilmeyi istemektedir. Şimdi (size) ve önce(kilere) (22/78) islam (3/19) olarak adlandırıp-seçtiği (5/3) yolu (6/153) ve ondan başka din (3/83) yol; yaşama biçimi arayanın yönelişini makbul saymayacağını (3/85) bildiren Allah, insana yol (76/3)u göstermiştir.

Şâkir ya da ketûr (76/3) olma sorumluluk ve seçeneği (91/7-9) insanın kişiliğine yerleştirilen; iyiliği ve kötülüğü kavrama yeteneği (91/7-8) ile ortaya çıkacaktır.

Kur’an’ı en iyi biçimde yine Kur’an tanıtacaktır. «Kur’an nedir?» sorusuna cevabı yine Kur’an’ın kendisinin vermesi kaçınılmazdır. Hem bu, Kur’an’ın kendisini tanıtmasına izin verilmesidir.

Kur’an’ın indiği çağda «Kur’an’ın anlaşılması sorunu» yoktu. «Bugün, Kur’an anlaşılır mı, anlaşılabilir mi» sorularının yanı sıra, «Biz Kur’an’ı anlayamayız» yargısında tanımı yapılamamış, mahiyeti bilinmeyen bir Kur’an imajı gizlidir. Gerçekten biz Kur’an’ı okumamış, tanımamış, onu tamamlayamamış; belirli bir tarihe kavuşturamamış isek nasıl müslüman olmuşuz peki!…

Öyleyse, «Biz Kur’an’ı anlayamayız» sözü, onu okumayan, tanımayan, tamamlayamayan için geçerlidir.

Kur’an’ı gerçek aydınlığında görmek istersek, asırlardır, Kur’an’ın ruhuna yabancı etkilerin kuvveti altında uzanmış bulunan tüm perdeleri kaldırmamız ve onun hakkındaki hakikati kendi sayfalarında aramamız gerekmektedir.

Kur’an bize okunuşunun ve anlaşılmasının yollarını sunmaktadır. Bu yöntem, anlam ve içeriğin uygulanmasıyla da ilgilidir.

Şimdi, Kur’an’ın anlaşılmasında engel teşkil edan olumsuzluklardan seçilmiş örneklemelere geçebiliriz.

a) İnsanın kendisi: Kur’an okumak, hakkında konuşmak ve yazmak çok farklı şeylerdir. Kur’an’ı anlayıp, hayata uygulama azmindeki samimi ve gayretli insanların, ondan yararlanabilmeleri için, Kur’an’da belirtilen insana Özgü bazı olumsuzluklardan uzak olması gerekmektedir. Bu olumsuzlukların terkedilmesi; çalışmanın ve yararlanmanın, istenilen amaca ulaşması açısından önemlidir: İnsana özgü olumsuzluklardan bazıları şunlardır: Cedelcidir (18/54), cahildir (33/72), acelecidir, bir şeyin doğruluğunu bilmeden hareket eder (49/6). Bilgisi olmadığı şeyleri konuşur (3/66, 17/36). Anlamadan bir şeyi yalanlar (27/84). Anlatılanı, doğru delile dayandırmama özelliklerine sahiptir,

b) Toplumsal Değer Yargılarının yönlendiriciliği, Etkileme Gücü. Yaygın Kanaat veya Çoğunlukçu Düşünce: Bir fikri takip edenlerin çokluğunun onun doğruluğuna delalet etmediği gibi azlığının da geçerliğini ortadan kaldırmadığı açıktır. Kur’an, çoğunluğa karşı olumsuz bir bakışa sahiptir. Çoğunluğu nadiren meşrulaştırıcı bir faktör olarak aldığı; zanna ve hevese uyanlar (6/116), bilgi ve anlayıştan yoksun olanlar (7/187, 49/41,5/103), müşrikler (12/106), nankörler (17/17, 12/38) ve birbirinin hakkına tecavüz edenler (38/24) olarak niteler.

c) Mevcud Din ve Gidişatı Koruma, Atalar Dini:

Mevcudun korunmasında ısrar eden anlayış, «Allah’ın indirdiğine uyun» (2/170, 5/104) çağrısına karşılık, «atalar dininin izleyicileri» (2/170) olduklarını Öne sürmektedirler. Bu anlayışın geçmişteki temsilcileri «bunu bize Ali (ra) emretti»’ (7/28) diyerek Allah’a karşı, bilmedikleri şeyleri söylemekteydiler.

Büyük şahsiyetlere / yetkililere uyma:

Francais Bacon (1561-1626) yıkılması gereken idol (put)lardan söz ederken gelenek, adet, toplum putu, eski otoritelere ve büyük fikirlere körü körüne bağlılığı da saymakladır.

Benzer yaklaşımlar A. Şeriati (Öl. 1977) de «insanın Dört Zindanı»nı doğa, tarih, toplum ve kendi biçiminde ortaya koymaktadır.

Ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduran (34/35) egemenler [küberâena] (33/67) ile ateşe çağıran (28/41) müstekbir (34/32) önderler [sâdetenâ] (33/67)’in engellemeleri kendilerini mustazaf sayanlar (34/32) için bir Özür olarak kabul edilecek midir?

Önde gelen (mele’)ler uyarıcı (35/24) elçileri (10/47) mecnun (37/36), şair (21/5), büyülenmiş adam (17/47)… mesajı da öncekilerin efsanesi» (6/25) olarak karalarken «tanrılarına (âline) bağlılıkta direnerek» (38/6-8) mevcud dini koruma gayretini sürdürmeye (40/26) çalışmaktaydılar.

d) Çarpıtanlar, Eğip-Bükenler; Gizleyenler. Allah’tan başkasına kulluk edenler, kendilerine kulluğa çağıranlar, insanların önüne kurtarıcı veya yol gösterici biçiminde çıkıp onları Allah’ın yolundan çeviren öncü konumundaki nüfuzlu kimseler, kavim, kabile büyükleri yahut din adamları (37/22. 74) bu işlevi yerine getirmektedirler.

Kendi zamanımızın söylemine daha uygun bir karşılık olarak bilgin(ilahiyatçı)leri ve ruhbanları (meslekten din adamları)’nı rab yerine koyma (9/31) olgusu da dikkate değer bir durumdur.

***

İlk dönem İslam toplumu Kur’an’ın öğretileri ve Rasul (s)’in örnekliğini yaptığı uygulamalarla belirginleşmişti. Toplumun Kur’anî değişim sürecini yaşayarak kendisini değiştirmesi (13/11) ile ortaya çıkan olgu, peygamberin ölümünü izleyen zaman diliminde »olumsuz olarak değişim» sürecine yöneldi. Bu devrede islam’la öteki düşünce sistemlerinin uzlaştırılması, bölgesel olaylar, fıkıh ekolleri, kelam ilmindeki münakaşalar, Şark dinleri ile Hind Tasavvufu ve Yunan Felsefesi’nin etkisiyle hızlandırıldı. İnançta akaid esasları, fıkıhla hukuk ekolleri, felsefe ekolleri, Kur’an’ı tefsir ekolleri ortaya çıktı. Ekollerin oluşumu esnasında da Şia-Sünni arasındaki anlaşmazlık ve açılım iyice belirginleşirken ümmet içerisindeki aklî tartışmaların düşmanlıklara dönüştürüldüğü olumsuzluklar yaşandı. Mızraklara takılan (3) Kur’an, yaratılıp-yaratılmadığı biçimindeki tartışmanın da odağını oluşturdu.

Sömürgeciler ve sömürgeci düşüncesine hizmet eden yerli işbirlikçilerin çalışmalarıyla, bireylerden ümmetin kalkınmasını düşünmekten uzak, zevk ve eğlenceye düşkün bir kuşak doğurup, Turancılık, Farsçılık, Firavunculuk… gibi ırkî çekişmelerin baş göstermesi için gerekli ortam hazırlandı.

Tüm bu olanlar, müslümanların tarihi akışında kritik bir değişimin nedeni oldu. İlk sapmalar, din ile siyasetin aşamalı olarak birbirinden ayrılması ile zamanla, hilafetin adından başka bir iz kalmadı,

1789 Fransız ihtilali ile gelişen ulusçu-laik düşüncelerin asker-sivil-yönetici elit kesimde kabul görmesi müslüman halklar şahsında saltanat yönetiminin sonuçlarının İslam’a ve müslümanlara yüklenilmesi, ulusçu-laik düşüncenin halk nazarında kabul görmesini sağladı.

Bu etkiler ne suretle olursa olsun az değildir. Bunları bilmemiz kabul veya reddedebilmek için zorunludur. Vakıa olarak ortada bulunan olumsuzluklar Kur’an’ın içeriğinin ihmal edilişi ile düşünce ve hayat alanından uzaklaştırması (47/24, 25/30, 5/43-50) gibi bir durumu doğurdu.

Roma kültürü; Yunan Felsefesi’nin etkisiyle Kur’an ayetleri farklı yorumlandı.4 Hind tasavvufu,5 islam’a yeni girenlerin inançları, aktardıkları hikaye ve menkıbeler (40. gece, 52. gecede, Yahudi (6) ve Hıristiyan kaynaklı bilgiler müslüman çevrelerde gündeme geldi.

Nesh teorileri ile Kur’an’da olan, olmayan ayet tartışmaları yapıldı.7

Farklı fıkıh okullarının gayretli mensupları Kur’an’ın ayetlerini, kendi görüş ayrılıklarını desteklemede kullandılar. Zamanla kavramlara yüklenilen anlamlarda değişme ve anlam kaymaları meydana geldi.8

Zorluklardan birisi de hadisçilerin yaptığı zorlamalardı. Rivayetlerde doğruluk/uygunluk öğeleri aranmadan aktarmalar yapıldı, örneğin inşirah Suresi’ndeki göğsün açılması Kur’an’da (6/125, 20/25…) kullanılan anlamlardan uzak ele alındı.

Günümüzde de sık sık başvurulan “Bilimsel Yaklaşımlar”la Kur’an’ın bilimsel alandaki her yeni gelişmeyi destekleyip-onayladığı fikri yaygınlık kazandı.9

***

Bu kısa çalışma dar ve sınıfı bir çerçevede sunulmuştur. Fakat bunlar, Kur’an’a ulaşabilmek için aşılması gereken engellerin veya onun açık bir görüntüsünü elde etmek için hangi kalın perdelerin kaldırılması gerektiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Kur’an’ın kendi sadeliği içinde kendisini tanıtmasına izin verilmedi. Azad’ın deyişi ile “Razi Kur’an’ın tam anlamıyla ifade ettiğini sunmaya çalışsaydı, en azından yazdıklarının üçte ikisi yazılmamış olacaktı.10

Kur’an’ı gerçek aydınlığında görmek istersek asırlardır Kur’an’ın ruhuna yabancı etkilerin kuvveti altında uzanmış bulunan tüm perdeleri kaldırmamız ve onun hakkındaki hakikati kendi sayfalarında görmemiz gerekmektedir.

«…Rasul: Ya Rabbi! Kavmim bu Kur’an’ı terketti.» (25/30)

Notlar:
1 Azad, Fatiha Tetsiri. s. 19.
2 H. ibrahim Hasan, islam Tarihi, c. 2, s. 45.
3 A. g. e.,s.372.
4 Bkz.: Ruh kavramı (7m5, 16/2, «10/15, 2/87. 26/193, 78/38, 84/4).
5 Vesile kavramı vb…. (ilk Mutasavvıflar, F. Köprülü].
6 Tekvin, 2/21-22. Havva’nın yaratılışı.
7 Tecrıd. 13/408. Recm ayetleri konusu
8 Krş.: Mekruh kavramı 17/38 ile S.Eroğlu. Mekruh, AÜlFD.
9 M. Aydın, Din Felselesi 10 Azad, Fatiha Jetsin, s. 21

(Orhan Kanan Haksöz Dergisi – Sayı: 4/5 – Tem/Ağus 91)

http://www.haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=51

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

18th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Miraç Mucizesi

(Miraç Mucizesinin olmadığını kanıtlayan bir yazı. Kuran’da sadece İsra olayı tasdiklenmektedir)

Hadis ve tarih kitaplarında anlatılan ve geleneksel kültürümüzde yer etmiş şekli ile miraç; Hz. Muhammed(sav)’in göğe yükselip, huzura kabul edilerek Allah’la bizzat görüştüğü sanılan olayın adıdır. Bu görüşmenin şöyle gerçekleştiğine inanılmaktadır:

Hicretten bir yıl ya da on yedi ay önce, Recep ayının yirmi yedinci gecesi gerçekleşen miraç olayının iki aşaması vardır. Birinci aşamada Hz.Peygamber, Mescidü’l -Haram’dan Beytü’l- Makdis’e(Kudüs) götürülür. Kur’an gece yürüyüşü anlamına gelen bu aşamayı İsra suresinin birinci ayetinde şu şekilde anlatmaktadır:

“Eksiklikten uzaktır O(Allah) ki geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüttü, ona ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye.(böyle yaptık). Gerçekten O, işiten, görendir.”

İkinci aşama ise Hz.Muhammed (sav)’in Beytü’l Makdis’ten (Mescid-i Aksa) Allah’a yükselişi oluşturur. Kur’an’da anılmayan ve Miraç denilen bu olay çok sayıda hadisle(!) ayrıntılı biçimde anlatılır.

Hadislerde verilen bilgilerin hepsini buraya almaya gerek görmediğimizden konuyu özetlemeye çalışacağız, isteyen daha detaylı bilgi için hadis kitaplarının konu ile ilgili bölümlerine bakabilir. Buna göre Miraç olayı özetle şöyle gerçekleşmiştir:

Peygamber, Kabe’de uykuda olduğu bir sırada Cebrail gelip göğsünü yarıyor, kalbini zemzem ile yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet dolduruyor. Burak adlı bir binekle Mescid-i Aksaya götürüyor. Burada diğer peygamberler tarafından karşılanan Hz.Muhammed(sav), onlara imamlık yaparak namaz kıldırıyor. Daha sonra yanında Cebrail olduğu halde göğe doğru yükselmeye başlıyorlar. Göğün birinci katında Hz.Adem(as), ikinci katında Hz.İsa(as)ve Hz.Yahya (as) üçüncü katında Hz.Yusuf(as), dördüncü katında Hz. İdris(as), beşinci katında Hz.Harun(as), altıncı katında Hz.Musa(as), yedinci katında Hz. İbrahim(as) ile görüşüyor. Cebrail ile birlikte süren bu yükseliş Sidretü’l Münteha’ya kadar devam ediyor. Cebrail; “Buradan öteye geçecek olursam yanarım” diyerek orada kalıyor.

Hz.Peygamber(sav) Refref adlı bir binekle yükselişini sürdürerek Allah’ın huzuruna varıyor. Bu yükseliş sırasında kendisine cennet ve cehennem gösteriliyor, ümmetinden Allah’a şirk koşmamış olanın cennete gireceği müjdesi veriliyor önce elli vakit namaz farz kılınıyor; Allah’la yapılan pazarlık neticesinde elli vakit namaz beş vakte indiriliyor.

Allah’la görüşmeyi tamamlayan Hz.Muhammed(sav), dönüşte Musa (as)’a uğruyor. Musa: “Ne ile emrolundun?” diye soruyor. Hz.Muhammed(sav): “Elli vakit namaz” diye cevap veriyor. Bunun üzerine Musa (as): “Hergün elli vakit namaz çok fazla, buna ümmetinin gücü yetmez. Rabb’ine söyle bunu azaltsın” diyor. Hz.Muhammed(sav)’de yeniden Allah’a giderek vakit sayısını azaltmasını istiyor, Allah’ta on vakit azaltıyor. Peygamber dönüşte yeniden Hz.Musa(as)’a uğruyor. Hz.Musa “bu kadarı da çok, git Allah’tan biraz daha azaltmasını iste” diyor. Hz.Musa(as)’ın bu uyarıları ile namaz beş vakte indirilinceye dek Hz.Muhammed(sav)’in Allah’la görüşmeye gidip gelişi devam ediyor. Peygamber, namaz beş vakte indirildikten sonra yeniden Hz.Musa’ya uğruyor. Musa bu beş vaktin de çok olduğunu, ümmetin bunu da yerine getiremeyeceği uyarısında bulunarak yeniden Allah’a dönmesini ve biraz daha azaltmasını istemesini söylüyor. Ancak bu kez Hz. Peygamber artık isteyecek yüzünün kalmadığını belirterek beş vakte razı olduğunu söylüyor. Ve miraç olayı böylece tamamlanmış oluyor.

Olayın birinci aşaması ayetle sabittir. Bu konuda hiç kimsenin bir itirazı olamaz. Bizim itirazımız olayın ikinci aşamasıyla, yani miraç kısmı ile ilgilidir. Allah, bir kısım ayetlerini göstermek amacıyla kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya yürüttüğünü söylemektedir. Kur’an bu ayetlerin/belgelerin neler olduğu konusunda herhang bir bilgi vermemektedir. Bu tamamen gaybi bir konu olup, Kur’an bu konuda başka hiçbir şeyden söz etmemektedir.

Şimdi miraç hadisesinin neden uydurma olduğunu izah etmeye çalışalım. Muhaddisinden siyercisine, aliminden cahiline varıncaya kadar, İslam toplumunun büyük bir çoğunluğunca gerçekliği kabul edilen miraç olayı, Kur’an’ın dışında başka kaynaklara dayandırılan bir olaydır. Ve olay tamamen uydurmadır.

Aslında olayı nakleden hadisler üzerinde düşünüldüğünde, olayın uydurma olduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır. Ancak hadislerdeki çelişkilere değinmeden önce, olayı Kur’an açısından değerlendirmeye çalışalım:

1 – Konunun başında da izah etmeye çalıştığımız gibi Kur’an, Hz. Muhammed’e mucize verilmediğini söylemektedir.

2 – Kur’an, gece yürüyüşünün nasıllığı hakkında hiçbir ipucu vermemektedir. Eğer olayın mucize yönü bulunsaydı açık olması gerekirdi. Zira mucizenin açık ve anlaşılır olması şarttır. Oysa olay tamamen peygamberin şahsında gerçekleşmiş bir olay olup mahiyeti bilinmemektedir.

3 – Namazın ilk kez Hz. Muhammed ve ümmetine farz kılınan bir ibadet olmayıp, daha önceki ümmetlere de farz kılınan bir ibadet olduğu Kur’an’da açıkça belirtilmektedir.

“Kitap’ta İsmail’i de an. Çünkü o sözünde duran, elçi bir peygamberdi. Halkına namaz kılmayı, zekat vermeyi emrederdi…” (Meryem -54,55)

4 – Kur’an’da namazla ilgili onlarca ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerde namazın vakitleri, şartları ve önemi vurgulanmaktadır. Söz konusu ayetler değişik zaman aralıklarında vahyedilmiş olup, her biri başta namazın rükünleri ve vakitleri olmak üzere birçok değişik boyutunu anlatmaktadır. Şayet namaz Miraçla belirlenmiş olsaydı ayrıca Kur’an’da bu kadar değişik şekilde anlatılmazdı. Özellikle vakitleri bildiren ayetlere bakıldığında her bir vaktin değişik bir ayetle belirtildiği görülmektedir. Miraç hadisesinde namazın vakitleri belirlenseydi Kur’an’ın değişik yerlerinde vakitler konusu tekrar tekrar işlenmezdi.

5 – İsra suresinden önce inen surelerde de hatta ilk indiği konusunda ittifak bulunan sure olan Alak suresinin onuncu ayetinde de namazdan söz edilmektedir. “Gördün mü şu men edeni. Namaz kılarken bir kulu(namazdan)? (Alak -9,10); “Rabb’inin adını anıp namaz kılan.”(Ala – 15). Oysa ki miraç olayının vahyin on ikinci yılında olduğu iddia edilmektedir. İlk inen Vahiy ile İsra suresinin indiği zaman aralığında birçok ayette namazdan detaylı bir şekilde söz edilmektedir. Yani namaz Miraç hadisesinden çok önce farz kılınmış bir ibadettir.

6 – Allah’a mekan izafe edilemez. Oysaki, Peygamber’in yolculuk güzergâhı ve sonu bir mekânda noktalanmaktadır. Bu olgu Kur’an’a ters düşmektedir.

Rivayet edilen hadislere gelince:

1- Günün 24 saat olduğunu bilen Allah, nasıl olur da 50 vakit namazı farz kılar? Uyku için 7-8 saati çıktıktan sonra; 50 vakit namaz geriye kalan l6 saate bölünecek olunursa, yaklaşık her 15 dakikada bir namaz kılınması gerekir. Böyle bir hayatı yaşamak nasıl mümkün olabilir? Mümkün değil diyorsak, mümkün olmayan birşeyi Allah’ın kullarından isteyebileceğini nasıl düşünebiliriz?

2- Nasıl bir Allah ki, kullarının gücünün neye yetip yetmeyeceğini hesaplamadan 50 vakit namazı farz kılıyor? Ve kendisi ile yapılan pazarlık sonucu bunu beş vakte düşürüyor? Ne dediğini ve ne istediğini bilmeyen ve kulu ile pazarlık eden bir Allah düşünülebilinilir mi?

3- Hz.Musa ile karşılaşma işi olmasa, bu azaltma işlemi de olmayacaktı. Olayı aktaran hadislere bakılırsa Hz.Musa oldukça akıllı, Peygamberimiz de akılsız bir konuma düşürülmektedir. Demek ki Hz.Musa (dikkat edin, diğer peygamberler değil. Çünkü olay İsrailiyat olduğu için, Hz.Musa da İsrailoğulları’na gönderilen bir peygamber olduğundan olay onun adına uydurulmuştur. Ve bu olayla Hz.Musa, Peygamberimizden daha akıllı ve üstün gösterilmek istenmektedir) olmasaydı deyim yerinde ise “biz happı yutmuş” olacaktık, iyi ki Hz.Musa peygamberimize akıl vermiş(!). Öyle ki; Hz.Musa, Allah’ın ve Hz.Muhammed(sav)’in düşünemediği şeyi düşünmüş(!). Bu anlayış, Allah’ı ve Rasulünü alay konusu ettiğinin farkında olmayacak kadar kör bir anlayış değil mi?

4- Namaz miraçla farz kılındıysa daha miraca çıkılmazdan evvel Hz.Muhammed’in diğer peygamberlere imamlık ederek, namaz kıldırmış olduğunun aynı metinlerde anlatılması büyük bir çelişki değil midir?

5- Elli vakitten beş vakite düşürülünceye kadar Allah’la pazarlık yapılmasının ve bunun ilk gidişte bitirilemeyip, pazarlığın birkaç kez yapıldıktan sonra neticelenmesini izah etmek mümkün mü ?

Gerek Kur’an’dan, gerek bu konuda rivayet edilen hadislerdeki tutarsızlıktan yola çıkarak konuyu izah etmeye çalıştık, kuşkusuz daha birçok şey söylemek mümkün. Ancak biz konunun anlaşıldığına inanıyor konuyu burada bitiriyoruz.

Hangi İslam, Erhan Aktaş, Anlam Yayınları.

posted in İSRA MİRAÇ | 0 Comments

18th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Nazar Hak Olabilir mi?

(Nazar inancının bir hurafe olduğunu ortaya koyan bir yazı)

Kur’an’ın son iki suresine muavvizât/muavvizeteyn(felak ve nas sureleri) de denmektedir. Bu iki sure bazı şerli unsurlar­dan Rabb’e sığınmak telkin edildiği için bu ismi almışlardır. Besmeleden önce okuduğumuz “eûzü” duası da, yerilmiş şeytandan Allah’a sığındığımız için bu ismi almıştır.

Felak ve Nâs surelerinde bazı yaratıkların, karanlı­ğın, düğümlere üfleyenlerin, hasetçinin, vesveseci hannas’ın şerrinden Allah’a sığınılması önerilir; fakat “nazar edenden”, “göz edenden” ya da “nazar değmesinden” şeklinde herhangi bir ifadeye yer verilmez. Böyle olmasına rağmen, geleneksel din anlayışında göz değmesi gerçektir ve çoğunlukla Felak suresinin son ayeti­ne istinat ettirilir(dayandırılır/dayanak gösterilir).

“Göz değmesi” ya da “nazar değmesi” mecazi ola­rak, kötü niyetli bir adamın, uğursuzluk getirmesi sonu­cu bir felakete uğramak, hasta olmak, bir belaya maruz kalmak anlamında kullanılmaktadır. Anadolu’nun hemen her yerinde görülen bu inanışın dinî bir dayanağı olmadığı gibi, aklî ölçülerle izahı da mümkün görünme­mektedir. Eski Türk dinî inançlarından bir miras oldu­ğunu zannettiğimiz bu inanış ne yazık ki halk yığınlarını çok büyük çapta etkilemektedir.

Türkiye’de insanlar bazı yeşil gözlü “şerir” insanların nazarının değdiğine, felaket getirdiklerine kesinkes inanmakta, bu düşünceyle hem kendilerini rahatsız et­mekte, hem de zann altında tuttukları insanlarla ilişkileri olumsuz yönde etkilenmektedir.

Biz, genelde, nazar değmesinin Kur’anî dayanağı olarak kabul edilen Felak suresinin 5. ayeti üzerinde durmak istiyoruz.

Bu ayette “haset eden kişinin haset ettiği zaman” şerrinden Felak’ın Rabbi’ne sığınmamız önerilir. Ayetler dikkatlice okunursa burada, “haset eden”den bahsedilmekte ve “haset ettiği zaman” şerrinden sığınmak tavsiye edilmektedir. Altını çizdiğimiz bu hususlar akıldan çıkarılmamalıdır.

Haset etmek, her nimetin, sahibinden gitmesini, sa­hibinin onu kaybetmesini temenni etmektedir(1). Hâsid de bu temennide bulunan kişidir. Bunu biraz açarsak şunları söyleyebiliriz.

İlk izlerini Adem’in iki oğlundan Kabil’de gördüğü­müz kıskançlık insanın fıtratında mevcuttur. Kur’an’ın bazı ayetlerinde de bir toplumun kıskançlığından bahse­dilmiştir. (2/109; 5/54 v b.) Peygamberimiz Hz. Muhammed’i ve O’na gelen vahyi kıskanan Mekkelilerden de söz edilmektedir. Mekke’li kafirlerin Hz. Peygamber’den Kur’an’ı işitince duydukları kinden ve kıskançlıktan adeta kahroldukları, O’nu, devirecekmiş gibi baktıkları anla­tılmaktadır (68/5l). Yani kinleri ve hasetleri adeta göz­lerinden okunmaktaydı müşriklerin…

İnsan, bir zaaf eseri olarak, hemcinsinin elindeki bir nimeti kıskanmakta, bu nimeti kaybetmesini, ıstıraplara gark olmasını canü gönülden arzu etmektedir. Kardeşinin elindeki değerlerden dolayı adeta kendini heder et­mekte, kahrolmaktadır. Kafasını kemiren şeytanî duy­gular, hemcinsindeki o değerlerin yok olup gitmesine kelimenin tam anlamıyla kilitlenmiştir.

Kıskanılan değerler para, mal-mülk, servet gibi maddi zenginlikler olabileceği gibi; bilgi, makam, güzel­lik, huzurlu bir yaşam gibi gayri maddî değerler de olabilir.

Kıskançlık bizatihi çirkindir. Başkalarını örnek edin­mek, onlar gibi olabilmeyi, hatta geçmeyi istemenin kıskançlıktan bir farkı vardır, fakat Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın dikkat çektiği gibi(2), kıskançlık kişinin kalbinde kuvvede (potansiyel halde) kaldıkça insanlar için tehlike arzetmez. Aksine bu durumda, hasetçinin kendisini kahreder, yer bitirir. “Keskin sirke küpüne zarar” hükmü gereğince kıskanç da kendi bâtınını çürütür.

Zaten eğer ki sırf birileri diğerini kıskanmakla, kıskanılanlara (haset edilen) zarar verilebilseydi, yeryüzünde hiçbir insanın can ve mal güvenliği olmaması gerekirdi.

Herkes islediği kişiyi anında zîr ü zeber ederdi ki bu, insanın kudretine verilmiş bir imkan değildir.

Eğer ki birilerinin hasedi, kıskançlığı diğerini bozgu­na uğratabilseydi Hz, Muhammed’in nübüvvetten sonra yirmi üç yıl değil, yirmi üç gün bile hayatta kalmaması gerekirdi. Nitekim O’nun kıskanıldığına Kur’an’ın işareti­ni yukarda vermiştik.

Şu halde, haset edenin şerri “haset ettiği zaman” ortaya çıkmaktadır. Yani hasetçi hasedini dışa vurup, hasedinin gereği fiiliyatta bulunduğu zaman ancak tehlikeli olmaktadır. Haset eden kişi, örneğin, kıskandığı insana sözle sataşabilir, saldırıda bulunabilir. Birtakım entrikalar içine girebilir, iftiralar, dedikodular, fitneler çıkartabilir. Özellikle iftira ve dedikodu fitnesi en şiddetli fiilî saldırıdan daha beterdir. Dil yarasının kılıç yarasın­dan beter olduğunu özellikle yaşayanlar çok iyi bilirler.

Kıskanç insanlar çok zaman “eşeğini dövmeyen pa­lanını döver” cinsinden, kıskandığı kimsenin ekinini yakar, ağacını söker, hayvanını zehirler. Artık şimdilerde, tahrip gücü yüksek bir bomba kıskanç kimse için en kestirme bir çözüm yolu oluşturmaktadırÖyleyse, haset edenin şerrinden Allah’a sığınmamız için çok ne­den bulunmaktadır.

Nazar değmesiyle haset arasında kıskançlık bağla­mında bir alaka söz konusudur. Yani nazarı değdiğine inanılan kişiler de kıskanç kabul edilen insanlardır. Komşusunu çekemeyen insanın bakışlarının (nazarının) sırf bakış olarak kaldığı sürece, muhatabı için bir tehli­kesinden bahsetmek olanaklı değildir.

Bu, “nazar eden”in kendi sorunudur! Bununla beraber, şu hususa dikkat etmek gerekir:

İnsanlar nazar değmesi diye bir hadiseye inanmışlarda, peşin peşin kendilerini etki (teshir) altına sokmuşlardır demektir. Bu durum insan psikolojisi ile çok yakından ilgilidir(3).

Nazar değmesine kendilerini şartlandıran insanlar, başlarına gelen en küçük bir olayı bile nazara atfetmekte sakınca görmemektedirler. Hâlbuki insan, hayatı boyunca hiçbir sı­kıntı ile karşılaşmayan bir varlık değildir.

Yani insanlara nazar değmemekte, sadece yorum yapılmaktadır. Nazar spesifik bir kanaati yansıtmakta­dır.

Hiçbir hasetçinin kıskanç bakışları (nazarı) insana uğursuzluk getiremez. Eğer böyle bir imkan olsaydı nazarı en fazla ideolojik alanda kullanmak fonksiyonel olurdu. Silahsız sopasız, düşmanınızı nazarla yere sermek oldukça keyif verici olurdu herhalde… İktidar kavgasında muhalefet liderleri de sanırım nazardan çokça yararlanabilirlerdi…

Bunun da ötesinde, örneğin, zenginin malı züğür­dün çenesini yorar da nazarı ona bir zarar veremez! (Böyle bir şeyi arzu ettiğimiz sanılmasın. Zira sırf zen­ginliğinden dolayı insanları kıskanmak Müslüman’ın ah­lakı olmamalıdır.)

Ve nazar ne hikmetse genelde orta halli ailelerde ve bilhassa yeni doğan çocuklara değer!

Cenabı Allah Ali İmran suresinin 110-120. ayetlerin­de kıskanç/kindar insanların şahsiyetlerinden bir kesit sunmaktadır. Bizim dışımızdaki inkarcıların bize olan kin ve kıskançlıklarından dolayı parmaklarını ısırdıklarını bu ayetler bildirmektedir. Ama sabreder ve Allah’dan korkarsak bunların hilesinin bize hiçbir zarar veremeyeceği -çok şükür ki- müjdelenmektedir!

İslamî kardeşliğin olmadığı dünyada insan insanın kurdudur. Fakat insan hayatı, bir diğer insanın gözlerin­den çıkacak “nazar manyetik dalgalarıyla”(?)tehlikeye düşecek kadar da pamuk ipliğiyle bağlı olamaz, olma­malıdır.

Nazarı gözden yayılan manyetik ışınlarla v.b. izah etmenin tamamen zorlama ile kotarılan bir yorum olduğuna inanıyoruz. Bu yorumlar spekülasyonlarla do­ludur. Şu var ki, kem gözlü ve şom ağızlı insanların hi­tap biçimleri, kullandıkları kelimeler, yüz hatları v.s. kar­şısındaki kişiyi olumsuz yönde etkileyebilir. Bu bağlam­da insanın arkadaşından duyduğu bir tek kelime bile o gün hayatını zehir etmeye yetebilir. Bunlar ise nazarla alakalı şeyler değildir.

Nazardan korunmak için başvurulan çareler ise bazen çok komik, bazan da üzücüdür. At kafasından kur­bağa iskeletine, merkep gübresinden mavi boncuğa ka­dar bir dizi enstrüman, tevhide inanan bir halkın, medet umduğu aracılar olmamalıydı! Bu araç gereçler folklorik bir kıymet ifade ederlerse de, dini bakımdan hiçbir şey ifade etmezler. Hatta sahibini, inanç durumuna göre şirke bile düşürebilirler.

Halbuki, Allah dilemedikçe hiçbir kimse hiçbir kim­seye zarar veremez. Bu konuda 10/1O7. 48/11 ve 72/21 gibi ayetlerin dikkatlice okunması yararlı olur kanı­sındayız.

Sonuç olarak, insanları Allah’ın dışında, anlamsız korkularla zaptu rapt altına almak onlara yapılacak en büyük zulümdür, diye düşünüyoruz. Müslüman, Allah’ın izin vermediği bir biçimde, yani öyle bir imkan tanımadı­ğı halde, nazar gibi mevhum korkularla endişeye kapılmamalıdır. Mitolojik kalıntılarla kendimizi kuruntulamamız doğru olmaz. Bununla beraber, insanlardan gelebi­lecek her türlü sözlü ve fiili saldırılara karşı da Allah’dan sabır ve dua ile yardım istemeliyiz.

NOTLAR:

1- Müfessir Hazin, Mecmuatut Tefasir, 6/600; E, Hamdi Yazır, 9/357.

2- Elmalılı, 9/357.

3- Bu konuda AKAŞA yayınlarının, J.E.Addington’dan çevirdiği Yüzde Yüz Düşünce Gücü adlı kitapdaki ilginç izahlardan yararlanılabilir.

İktibas Dergisi, Mehmed Durmuş, Sayı: 215, Kasım 1996.

posted in NAZAR (GÖZ DEĞMESİ) | 0 Comments

13th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Soru Sormanın Usulü ve Âdâbı Üzerine

Sual(soru) sormak bir sanattır, tıpkı cevap vermek gibi. Sual(soru) sormanın elbet bir esası, bir usûlü ve âdâbı vardır. Bu konuda İslâm edebiyatında (literatür) müstakil eserler yazılmıştır. El-Müfti ve’l-Müstefti, es-Sâil ve’l-Mes’ûl, el-Âlim ve’l-Müteallim, Edebu’l-Müsterşidîn, Edebu’l-İlm ve’l-Alim ve’l-Müteallim vb. gibi başlıklar altında yazılanlar doğrudan ya da dolaylı bu konuyu işler.

Usul-i Fıkıh kitaplarında soru sormanın ve cevap vermenin usulü ve edebi üzerine az ya da çok müstakil bölümler bulunur. Şatıbi ünlü eseri el-Muvafakât’ta bu konuya neredeyse bir tam cilt ayırmıştır. Birçoklarımızın önemsemediği soru-cevap faslı işte kendi medeniyetimizde bu kadar önemsenmiştir.

Her soru cevaplanmaz. Bu cinayet olur. Bunların başında kimliğini gizleyen kişilerin soruları gelir. Düşünebiliyor musunuz; adam size aklına eseni soruyor. Bunlar içerisinde öyle sorular var ki, cevap vereni sorumluluk altına, hatta risk altına atan sorular bunlar. Fakat sorusunun altına imza atmaktan çekiniyor. Muhtemelen sorusundan korkuyor, fakat sizden en netameli ve riskli sorulara cevap bekliyor. Sorulan kişi belli, soran meçhul. Oysa asıl risk cevap verenin altına girdiği risktir.

Cevap vermenin mesuliyeti soru sormaktan çok daha ağırdır. Daha sorusunun altına gerçek isim ve kimliğiyle imza atacak sorumluluk, cesaret ve âdâbdan yoksun olan birinin, karşısındakinden cevap beklemeye hakkı var mı? Öyle “sâili (soranı) meçhul” sorular var ki, bunlara cevap yetiştirmek, “faili meçhul” cinayet işlemeye benzer. İmam Gazzali’den şöyle bir söz nakledilir: “Her soruya cevap yetiştirmek cinnettir”. El-hak doğrudur.
Bazen kırk akıllının kırk yıl düşünerek cevaplamayacağı bir soruyu, bir deli bir saniyede soruverir. İşin yoksa cevap ara. Kaldı ki, bazı sorular sorulduğu kadar kolay cevaplanamazlar.

Soru sormanın bir “sorumluluğu” vardır. Bu sorumluluğu yerine getirmeyenin cevap isteme “hakkı” olmaz.

Birincisi, soru sahibi bilmediğini bilecek. Bu da sorduğu konuda kendi çapında bir cehdü gayret göstermekle olur. “Bilmez ki sorsun, sormaz ki bilsin” sözü işte bunu ifade eder. Soru sormak bile, asgari bir donanım ister. “Zır cahil” soru bile soramaz. Çünkü bilmediğini bile bilmez. Soruyu, bilmediğini bilenler sorarlar. Bir de bildiğini soranlar var. Bunlar iki türlüdür. Birincisi, bildiği halde bilgisini teyit etmek için soranlar, ki bu kınanacak bir davranış değildir. İnsan buna çoğu zaman ihtiyaç duyar. Daha alimini bulduğu zaman, bildiğini sandığı bir meseleyi sorar. İkincisi, bildiği halde karşısındakini sınamak için soranlar, ki bu ahlaki değildir. Aldığınız cevaba güvenmeyecekseniz, neden o kişiye soru sorarsınız? Madem sorarsınız, o zaman güvenin. Güvenmediğinize soru sormak, onu da, kendinizi de yormaktır.

İkincisi, soru sahibi doğru soru soracak. Yanlış soruya dünyanın tüm alimleri birleşse doğru cevap veremezler. Bu nedenle bazen soruyu düzeltmek, cevap vermekten daha önemli hale gelir. Yanlış soru kasıtsızsa, hem düzeltilir, hem cevaplanır. Bu, soru sahibine, cevap verenin ikramıdır. Yok kasıtlıysa ve bu da anlaşılıyorsa, bu durumda sual sahibinden doğru soru sorması istenir. Yanlış soru sorma probleminin temelinde, “hazır lopçuluk” yatar. Soru sahibi, o sorunun sancısını çekmemiştir. Veya o soru bir “zaruret” veya bir “ihtiyaçtan” doğmamış, aklına esmiş, öylesine sormuştur.

Üçüncüsü, doğru kimseye soracak. Doğru soru doğru kimseye sorulmazsa, zayi olur. Bunun da ilk şartı sorunun muhatabını tanımak, onun ihtisas alanı ve birikimi hakkında kabaca bilgi sahibi olmaktır. Sorunun muhatabı eğer gerçek ilim sahibiyse, zaten “Bu soru sahama girmiyor” der.

Dördüncüsü, soru sorulan kişinin o konuda daha önce cevap verip vermediğini imkânları nisbetinde araştıracak. Bu bir “ciddiyet” göstergesidir. Bunu yapıp da bulamadığı takdirde, sorusuna cevap alma hakkı kendiliğinden doğar. Soru-cevap usul ve âdâbı bunlarla sınırlı değil. Fakat bu yazı ilgili bahse bir giriş olsun. (Arif Çevikel)

http://www.mustafaislamoglu.com/sorusormaninusuluveadabi.php

posted in AHLAK | 0 Comments

13th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Klasik Arapça öğrenim metodunun problemi ne?

“…Ben uzun zamandır (15 seneden fazla) Arapçayla uğraşan biriyim. Şöyle desem, sözümü abartmış olmam galiba: Arapça için verdiğim emek ve zamanla bu zamanın iki üç fakültesini bitirirdim rahatlıkla. Hemen belirteyim ki bitireceğim hiçbir fakülteyi Arapçaya değişmem ama sormadan edemiyorum: Bu kadar uzun ve çetrefilli yollardan geçmeden öğrenilmez miydi? Elbette bu, cevabını bulmaya çalıştığım bir soru değil. Zira Arapça öğrenmek için uğraşırken diğer tarafta da Arapça öğrenimi neden ülkemizde bu kadar sıkıntılı sorusunun cevabını da öğrenmeye çalıştım. Örneğin medreselerde okutulan Emsile, Bina, Maksud, Avamil, İzhar gibi kitaplar hakkındaki her türlü değerlendirmeye kulak kabarttım ki bu konuda sizin düşüncenizi öğrenmek isterdim. (…)”

Şimdi ilim öğretme makamında olan bir ilim yolcusunun sorusunu, nicedir verdiğim bir sözü yerine getirmek için vesile addettim. O söz, Osmanlı medreselerinde yüzyıllardır uygulanan Klasik Arapça öğrenim metodunun arîz(kapsamlı-geniş) ve amîk(derin) bir eleştirisiydi… Hemen ifade edeyim ki, ilim talibinin sorusu çok uzundu. Ben yerden tasarruf etmek için sadece baş kısmını aldım.

Soru şu: Klasik Arapça öğrenim metodunun problemi ne?

Bu çok baba bir soru. Bu soruya öyle birkaç cümleyle cevap vermeye kalkmak, topu taca atmaktır. Meselenin tarihi seyrini, illet ve esbabını bilmeden sonucu öğrenmeye kalkmak, yaramaz sokak çocuklarının dalları sokağa sarkan meyve ağaçlarından zıplayarak meyve aşırmalarına benzer bir hafifliktir. Dibini görmeyenin ürününü dermeye kalkması emeğe saygısızlıktır.

Önce sevgili ilim talibinin tesbitini doğru bulduğumuzu ifade edelim. Evet, “Sarf-Nahiv (Fiil çekimleri-Gramer)” ilmine dair Emsile, Bina, Maksut, Avamil, İzzi, Merah vb. diye devam edip giden klasik Arapça eğitim metodu sorunludur. Sorun sadece usul ile sınırlı değildir. Esas’ta da problem vardır. Zaten yöntem ve muhtevadaki sorun da esastaki bu sorundan kaynaklanmaktadır. Bu sorun sadece yukarıda sayılanları kapsamaz, Katru’n-Neda, en-Nahvu’l-Vâdıh ve hatta İbn ‘Akîl gibi bu baba dahil edilebilecek klasik metotla üretilmiş Arap dili öğrenimine dair eserleri de kapsar. Bunu hem klasik medrese usulünde hem de modern usulde Arapça tahsil etmiş biri olarak söyleyebilirim sanıyorum.

Şimdi, isbat etmek şartıyla, şu tesbiti yapabiliriz: Klasik Arapça öğrenim metodunun en temel problemi, “eksen kayması”dır. Tıpkı, bir insanı ayakta tutan omurgadaki disk kaymasına benzer. Eğer disk kayarsa, bir daha belinizi zor doğrultursunuz. Arapça’nın omurgasında yaşanan disk kayması da, Arapça’nın belini iki büklüm etti. Durum gitgide kötüleşti ve en sonunda 5 yıl, 7 yıl, 9 yıl ve hatta daha fazla klasik Arapça dil talimi verip de yine de Arapça’ya vakıf kılamayan bir garip “model” çıktı.

Bu “eksen kayması” nerede yaşandı peki?

Arapça’da eksen kayması, bir dilin olmazsa olmaz üç unsurunda yaşandı: “lafız-mana-maksat”. Önce lafız-mana çiftinde ortaya çıktı bu “eksen kayması”. Zira bu ikilide eksen “mana” olmalıydı, ama Arapça dil öğreniminin tarihi sürecinde yaşanan kırılma sonucunda eksen “lafız” oldu. Yani, belagat ile nahiv ilminin arasındaki köprü atıldı.

Kur’an, kendi ifadesiyle “mubin bir Arapça” ile gelmiştir. Hatta, mubîn kelimesinin “Arapça” ile kullanılmadığı yerlerde dahi zımnen onun “mübin bir Arapça ile geldiğine” dair bir atıf var gibidir. Mesela “Kitabun Mubîn”, “Kitabun Arabiyyun Mubîn” şeklinde anlaşılabilir.

Mubîn, “ebâne” fiilinden türetilmiştir. Hem geçişli hem geçişsiz manayı içinde barındırır. Yani hem “özünde açık” (lazım), hem de “hakikati açıklayıcı” (müteaddi) anlamına.

Kur’an’ın “özünde açık ve hakikati açıklayıcı” olması, Arapça’dan mı kaynaklanıyor, vahiyden mi? Bu suale behemehal ikincisini gösterirdim ama önümde “bi-lisanin Arabiyyin mubîn” (apaçık ve açıklayıcı Arapça bir lisanla) ibaresi olmasaydı. Demek ki, mubin olmanın Arapça’dan kaynaklanan bir boyutu var.

“Fasih Arapça” (el-Arabiyyetu’l-Fusha), Mübin Arapça’nın karşılığıdır. “Anlamın ortaya çıkması” manasına gelen fesahat(sözün kelime, anlam, ahenk ve sıralama yönünden akıcılığı) lafızda değil manadadır. Lafız mananın kabı ve hizmetçisidir. Mana da maksadın hizmetçisidir. Bu yüzden, Arap diline dair ilk metinler bu üçlüyü göstererek kaleme alındı. Mesela Arap gramerinin kurucu dil dâhisi Sîbeveyh’in el-Kitab’ı değil sadece sarf-nahiv kitabı değildi. Belagat ve fesahat kitabıydı da.

Yukarıda dile getirdiğimiz boyut, Allahu alem (Allah daha iyi bilir), Arapça’nın dünyada hemen hiçbir dile nasip olmayan “bakirliği”dir. Binyıllardır çölün içindeki vahalarda kapalı havza toplumu olarak yaşayan bir kavmin dili olan Arapça, adeta bir konserve gibi “dondurulmuş” ve korunmuştur.

Tam bu noktada Oryantalistlerin faraziyelerine dayanan önyargılı “Sami dil ailesi” tezlerine kuşkuyla yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Onlar içinden önyargılı garezkarlar, utanmasalar Arapça’nın İbranice’nin bozulmuşu olduğunu söyleyecekler. Sürgünler, soykırımlar, düşmanını taklitler arasında birkaç kere tüm kültürüyle birlikte yok olma tehlikesi atlatan ve icad edilmiş bir kimlik olarak Babil sürgünü sonrası ortaya çıkan Yahudi kimliği ve bu sümmetedarik kimliğin dili mi Arapça’nın anası olacak? Hele ki tarih var.

Peki, sarf ve nahiv, ikiz kardeşleri olan fesahat ve belagatten nasıl ayrıldı?

Soru şuydu: Peki, sarf ve nahiv, ikiz kardeşleri olan fesahat ve belagatten nasıl ayrıldı?

Bittabi önce bir ve beraber idi. Buna, Arap gramerinin babası ve dil dâhisi Sibeveyh’in el-Kitab’ını misal vermiştik. Bu ayrımın başımıza ne çoraplar ördüğünü bilmeyen bazı çağdaş nahivciler hâlâ Sibeveyh’i “nahivci”, el-Kitab’ı “nahiv kitabı” gibi takdim ederler. Oysaki o, eserinde “lafızlar ve manaları”, “sözün güzeli ve çirkini” ve “mecaz” bahislerine derinlemesine dalmış bir dil allamesi.

Sibeveyh, Basra okuluna mensuptu. Ünlü kitabı Basralı hocası ve ilk Arap lugatı sahibi büyük dil arkeologu Halil b. Ahmed’in ders notlarından oluşur. Bu okulun çeşmesinden sulanan Ahfeş, Ebu Ubeyde Ma’ber b. El-Müsenna, Müberred, Sa’leb, Zeccac gibi altın isimlerin hepsi de nahiv-belagat/lafız-mana birliğini korudular.

Basra okulunun karşısında Kûfe okulu yer aldı. Bu okulun babası Kisâî ve onun öğrencisi Ferra da Kufe okulunun en ünlü isimlerinden idi. Onlar da lafızla(sözcükle) manayı(anlamı), nahivle(gramerle) belağati(söz sanatlarını) ayırmadı.

Bağdat kurulduktan sonra Basra ve Kufe okullarının ilim çayları, Bağdat’a doğru aktı ve orada ırmak oldu. Bu ırmağa “Basra okulu” demek yerine “Ebu Ali Farisi Okulu” dense yeridir. Zeccac’ın talebesi olan Farisi, İbn Cinni’nin de hocası idi. Zemahşeri’nin de bir halkasını oluşturduğu ilim zinciri Ebu Ali Farisi’ye kadar uzanır. Bu yüzden Keşşaf’ın kaynağında bazıları Zeccac’ın tefsirini görürler.

Bu iki okulun biri dilin uydaşım eseri, diğeri sabit olduğunu savunuyordu. İki okulu birleştiren Ebu Ali Farisi, dili yepyeni bir kurallar dizgesi üzerine oturttu. Bu kuralların tümünün temelinde şu ilke yatıyordu: Nahv ile belagatin ayrılmazlığı.

İşte semasında tek yıldız diyebileceğimiz Delailu’l-İ’câz ve Esraru’l-Belağa gibi iki muhalled eserin yazarı Cürcani, bu ölümsüz eserleri bu çizginin bir mümessili olarak verdi. Bu eserlerde Cürcani’nin amacı “Nahivle belagati etle tırnak gibi kaynatmak” idi.

Dr. Abdülaziz Atîk, Tarihi’l-Belâğati’l-Arabiyye adlı eserinde şöyle diyor: “Zemahşeri Keşşaf’ını Abdülkahir Cürcani’nin belağata ilişkin görüşleri çerçevesinde oluşturdu”. Keşşaf’ın kendinden sonraki hemen tüm tefsirleri ve özellikle de Beydavi ve Ebussuud tefsirini etkilediğini hatırlamanın tam sırası.

Cürcani, belagatte tutturduğu başarıya, kanaatimce, nahvin sadeliği ilkesinden yola çıkarak ulaşmıştı. Ona göre Arap dilinde kelam sadece şu üç şey üzerine kurulur: Failiyye-mef’uliyye-idafiyye. Dolayısıyla: fail merfu, mef’ul mansub, muzafun ilayh mecrurdur. Gerisi bu üçüne hamledilir, asıl değildir. Merfuda da aslolan isim cümlesidir, gerisi ferdir.” (el-Cumel).

Nahiv-belagat birliği süreci Sekkaki ile zirvesine çıkmıştı ki, birden bir kopuş oldu. Nahivle belagatin birbirinden kopuş tarihinde dikkatimizi ilk çeken isim et-Telhis ve onun şerhi mesabesindeki el-Îdâh adlı eseri Osmanlı Medreseleri’nin olmazsa olmazı olan Hatib Kazvini (ö. 739/1338). Meani (anlam) ilmi için alternatif bir tanım getiren Kazvini, belagatı “kodifiye” ederek bir kurallar manzumesine dönüştürdü. Sonuçta etle tırnağın, teori ile pratiğin arası ayrıldı.

Daha sonra bu kopuş gittikçe derinleşti. Bunun doğal sonucu, pratikten kopuk ve teoriye odaklanmış bir dil bilgisi öğretimi oldu. Bunun en tehlikeli sonucu dilin canlı bir organizma olduğunu unutup sanki ölüymüş/ nesneymiş muamelesi yapmak oldu.

Medreseler, talebenin Arapça’yı “edinmesini” temin etmek yerine “öğrenmesini” öncelediler. Lafız o kadar büyüdü ki, mana lafzın büyüyen cüssesi altında soluk alamaz oldu. İyi derecede Arapça bilen bir Arab’ın dahi ömür boyu kullanmadığı “ik’ansese, ikşa’arra, iclevveze” gibi fiil kalıpları talebeye çektirildi.

Sonuçta şu oldu:

1. Lafız ve mana etle tırnaktı, etle tırnak birbirinden ayrıldı. Maksat ise “gramer” değil “anlamak” idi. İkili birbirinden ayrılınca, elde manasız bir gramer yığını kaldı. Yıllarını veren talib-i ilim(öğrenci), “alet ilmi” (araç) olan dili elde edip bir türlü “maksat ilme” (amaca) gelemedi. Dilin gramerini bir Arap’tan çok daha iyi biliyor, ama kurallarını bildiği dili bir türlü öğrenemiyordu. Bu, insanı tarif etmek için önce etini ve kemiğini ayırıp, tarife ondan sonra başlamaya benziyordu.

2. Bu eksen kayması sürecinde gramer kuralları bir kartopu gibi büyüdü, mana kar tanesi gibi küçüldü. Denge mana aleyhine bozuldu. İlim öğrenme maksadı dil öğrenmeye, dil öğrenme de gramer öğrenmeye indirgendi. Oysaki ilim bile kendi başına bir maksat değil, haşyete ulaşmanın bir aracıydı.

3. Dil öğreniminin en iyi metodu bir çocuğun ana dilini edinişine en yakın yöntemle bir dili “edinmek” idi. Fakat dil gramer kuralları yığını olarak kodlanınca, bu kodları öğrenip çözmek bir ömre mal olacak bir uğraş haline geldi.

Klasik sarf-nahiv yöntemiyle dil öğrenecek sabra sahip olmayan zamane talipleri, bir başka yanlışa yöneldi: Batılıların dil öğrenim yöntemine…

O yöntemin taklidiyle yazılan dil öğrenim setleri bıtırak gibi piyasayı kapladı. Kendi kadim yöntemimizi ıslah etmeyi düşünen ya olmadı, ya da oldu benim haberim olmadı. Bunlara bir de ticaret maksadıyla çıkarılan görsel setler eklenince, Arapça öğretmekle Mahmutpaşa’ya “turist rehberi” yetiştirmek aynı şey zannedildi.

Not: Soru sahibi ilim talibi, müteradifleri soruyor. Bizce mutlak müteradif diye bir şey yoktur. Kelime farklıysa, anlam da farklıdır. Bu konuda en güzel eserlerden biri Osmanlı ulemasından Ebu’l-Beka’nın yazdığı el-Külliyyat’tır. (Arif Çevikel)

http://www.mustafaislamoglu.com/makaleler.php?Kat_id=7&Makale_id=1500

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

13th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kur’an ve tevessül

A. Vedat Alkan soruyor: Büyük zatların ziyareti ve onların vesilesiyle ulaşılması umulan sağlık, kısmet ve bereket vs. gibi konulara genel bir bakış açısı getirirseniz sevinirim.”

Ben okurumuzun “genel bir bakış açısı getirme” talebini, “Vahyin bu konudaki bakışı nedir?” şeklinde anlıyorum. Çünkü mümine düşen, bir konuda öncelikle Allah’ın ne dediğini merak etmektir. Öyle ya, biz Müslümanlar her konuda en alakasız kimselerin bile ne dediğini merak ederiz de, Aziz Allah’ın ne dediğini merak etmeyiz? Her kitaba başvururuz da İlahi Kitab’a başvurmayız. Hele bu türden vahiy olmaksızın aslına bir türlü eremeyeceğimiz soruların cevabını ararken, bu başvuru farzın da farzı (efraz) haline gelir.

Büyük zatların ziyareti? Büyük zatlardan kasıt bizim büyük olduklarına ameline, ilmine, irfanına, hikmetine, eserlerine, bıraktıklarına, çevresine, talebesine bakarak hükmettiğimiz zatlardır. Bununla onların ahiretteki durumları hakkında hüküm vermiş olmayız, ancak hüsnü zanda bulunmuş oluruz.

Büyük zatları ziyaret iki türlüdür: ya sağlığında, ya ölümünden sonra.
Bir mümini sağlığında ziyaret övülmüş bir davranıştır (ahlâk-ı hamîde). Kaldı ki, etrafını aydınlatmış, ilmiyle, irfanıyla, ameliyle, aşkıyla ve mücadelesiyle büyük olmayı hak etmiş bir mümini ziyaret su kaynağını ziyaret gibidir. Bu gibiler çağıldayan bir kaynaktır. Suyu ziyaret eden o çeşmeden kabı kadar alır. Su başına gelmek yetmez, yanınızda kap (akleden kalp) getireceksiniz. Kap getirmek yetmez, ağzını kapalı unutmayacaksınız. Ne diyordu Yunus: “Çeşmelerde bardağın/Doldurmadan kor isen/Kırk yıl orda dursa da/Kendi dolası değil”. Ağzını açmak yetmez, çeşmenin tam altına koyacaksınız. Bazıları ağızlarını ayırdıkları için kabı çeşmenin altına ağzı kapalı koyarlar. Ağzını açmak yetmez, suyun tam altına koyacaksınız. Yani frekansı ıskalamayacaksınız. Bu da yetmez, kabınızın dibini iyi kontrol edeceksiniz, dibi delik mi diye. Dibi delik kap (kalp) kırk yıl su altında dursa yine dolmaz.

Günümüzde, büyükleri sağlığında ziyaret edenleri ikiye ayırabiliriz: Birinciler, dirileri türbe gibi ziyaret edenler. İkinciler, onları diri ve büyük kılan değerleri paylaşmak için ziyaret edenler. Dirileri türbe gibi ziyaret edenler, su başına gelip de kapsız ve çapsız gelenlerdir. Veya kap getirip de, suyun altına değil, yan tarafa koyanlardır. Veya altına koyup da ağzını (kulağını) açmayanlardır vs? Böyleleri, dirilere ölü muamelesi ederler. Geldikleri büyüğü, “büyük türbe” olarak görürler. Onu büyük yapan meziyetlerden yararlanma endişesi taşımazlar. Büyüklere model almak için değil, zamanını çalmak için gelirler. Bu tür bir ziyaret makbul değildir.

Dirileri, onları diri ve diriltici kılan değerleri paylaşmak için ziyaret edenlerin ziyareti, makbul ve mebruk (bereketli) ziyarettir. Nereye geldiklerini bilirler. Ne alacaklarını ve ne vereceklerini bilirler. Zaman çalmaz, aksine geldikleri büyüğün zamanına, mekanına, ilmine, irfanına bereket katarlar. Bırakın ona bir “türbe” ve “ölü” muamelesi yapmayı, onu diri bilmekten öte diriltici bilirler ve ölü yerlerini diriltmek, harap yerlerini onarmak için gelirler.

Büyükleri, ölümünden sonra ziyaret etmeye gelince? Bunlar hayatlarını ve canlarını imanlarına şahit kılmış büyüklerse, onlar vahye göre zaten ölü değil, diridirler. Buna göre Ebu Eyyub el-Ensari’ye türbe diye gelenlerinki “ölü ziyareti”, diri diye gelenlerinki “diri ziyareti” olur. [“ÖLÜ ZİYARETİ DİRİ ZİYARETİ OLUR,” İFADESİ İSTİSMARA AÇIK BİR İFADEDİR. YAZI SAHİBİNİN İFADESİNE GÖRE DİRİ ZİYARETİNDE: “Dirileri, onları diri ve diriltici kılan değerleri paylaşmak için ziyaret edenlerin ziyareti, makbul ve mebruk (bereketli) ziyarettir. Nereye geldiklerini bilirler. Ne alacaklarını ve ne vereceklerini bilirler.ÖLÜLERLE DEĞERLE PAYLAŞILAMAZ; ONLARA BİR ŞEYLER DE VERİLEMEZ. BELKİ ALMAK İSTEYENLER İÇİN ÖLÜMDEN DERS ALINIR.] Bir kısım Müslümanlar, genellikle bu tür ziyaretlere karşı tavırlarını bir hadisle delillendirirler. Bu hadise göre, üç yer dışında, başka bir yere ziyaret maksadıyla yolculuk men edilmiştir: Mekke, Medine, Kudüs?
Aslında bu hadis, münhasıran kabir ziyaretiyle alakalı değildir. Öte yandan sünnette, genel bir “ziyaret yasağı” söz konusu değildir. Kur’an birçok yerde “sîrû fi’l-ard” (dolaşın yer yüzünü) der, bu bir. Kabir ziyareti, asıl şu hadisin konusudur: “Daha önce sizi kabir ziyaretinden men ediyordum, artık ziyaret edebilirsiniz” (Müslim, 1977), bu da iki. Kabir ziyaretinden men sebebi, dirilerin yanlışlarına ölüleri referans göstermek ve yanlış ataların külünü doğru torunların közüne tercih etmektir, bu da üç… [MÜSLÜMANLAR YANLIŞLARINA ÖLÜLERİ REFERANS GÖSTERMEZLER. ANCAK ÖLÜLERDEN MEDET BEKLEYEN BİR TOPLUMDA BU İLGİ, BEKLENTİ TAM SİLİNEMEDİYSE BU AMAÇLA ÖNLEM ALINMIŞ OLABİLİR.)

“Tevessül” kelimesi, “vesile edinmek”, “vesile kılmak” anlamına gelir. Kök anlamı “kurbet” (yakınlık) ve “rağbet” (ilgi, alâka) anlamına gelir (Ahfeş, Rağıb, Râzî). Bunu “Tevessül” formuna taşırsak, “yakınlaşmak için ilgi ve çabayı yoğunlaştırmak” gibi doğru bir anlama ulaşırız.

Kelimenin bu doğru anlamı, acı bir gerçeği gösteriyor: Birçok Kur’anî kavram gibi, bu kavramın da yol kazasına uğradığı gerçeğini. Bizde bu kavram anlam kaymasına uğrayarak, “Allah’a yakın olmak için vesile-vasıta-aracı edinmek” anlamını kazanmış. Bu yanlış anlam, bilgili bilgisiz kişilerin yazılarında ve dillerinde yer etmiş. Şu soruyu sormanın tam sırası: Tevessül’e “Allah’a yakın olmak için iyileri vesile kılmak” anlamı vermek, Kur’an’la çelişmez mi?

Cevabı Kur’an versin: “Kullarım sana Benden sual edecek olurlarsa, hiç şüphe etmesinler ki Ben çok yakınım” (2:186), “Biz kulumuza şah damarından da yakınız” (50:16). Buna şöyle itiraz edilebilir: Allah kullarına yakın, fakat kul Allah’a uzak. Zaten “vesile” de bunun için gerekli. Yani Allah’ı kula yaklaştırmak için değil, kulu Allah’a yaklaştırmak için…
İtirazımız ‘bayağı’ (’hayli’ değil) tumturaklı. Fakat bakalım Kur’an bu itiraza ne diyor? Bunun için, Kur’an’da “vesîle”nin geçtiği iki ayeti iyi anlamamız lazım. Bu iki ayet de Mekke’de inmiş. Bunun anlamı şu: Dikkat edin! “Vesile” problemi “dinin detayı” (füru) ile değil, “dinin temeli” (usul) ile ilgilidir. Medine’nize ermek istiyorsanız, Mekke’nizde bu problemi halledin.

İşte o ayetlerin ilki: “De ki: “O’nun dışında kendilerinde (tanrısal güç) vehmettiğiniz kimseleri çağırsanıza; (düş kırıklığıyla) göreceksiniz ki, sizden hiçbir zararı kaldırmaya, ya da onu (yararlı bir şeyle) değiştirmeye güçleri yetmeyecektir. Kaldı ki, onların kendilerine yalvarıp yakardıkları kimseler var ya; -(Allah’a) en yakın sandıkları hangileriyse- işte onlar bile Rablerine yakın olmak için var güçleriyle(vesile) çaba gösterirler ve O’nun rahmetini dilenip cezasından da korkarlar(dı): Çünkü senin Rabbinin azabı, her daim kaçınılması gereken bir ceza olmuştur.” (17İsra suresi:56-57) Kur’an’ın iniş sürecinde “vesile” ile ilgili ilk ayet, Allah dışında Allah’a yakın olmak için “vesile” kılınan iyi kimselerin “vesile” olamayacağını açıkça söylüyor. Bu kimselerin Allah’a yakın olmak için çaba gösterdikleri ifade ediliyor. Yani, kişiyi Allah’a kendi çaba ve gayretinin yaklaştıracağı zımnen vurgulanıyor. Sizin kendileriyle Allah’a yaklaşmak istediğiniz “rasul, nebi, aziz, veli, sıddîk, şehid” gibi iyiler kendi çabalarını vesile ettiler deniliyor. Bu ayeti, Alemlere Rahmet olan Peygamber’e hitaben, ikiyüzlü davrananlar hakkındaki ilahi hükmü ele veren şu ayetlerle birlikte düşünelim: “İster onlar için Allah’tan af dile, ister dileme, hiçbir şey değişmez: Allah onları asla affetmeyecek” (63Münafıkun suresi:5) “İster onlar için af dile (fark etmez); onlar için 70 kez af dilemiş olsan dahi Allah onları asla affetmeyecektir.” (9Tevbe suresi:80). Buradaki 70 kinayedir ve “ne kadar dilersen dile, af edilmeyeceklerdir” anlamı taşır. “Ben 70′ten fazla af dileyeceğim” (Buhari, Müslim) hadisini reddeden Gazzali, “Bu haberin sahih olmadığı açıktır, zira Allah Rasulü kelamın manalarını en iyi bilendi” der (el-Mustasfa, I, 162).

İkinci ayet ise şudur: “Siz ey iman edenler! Allah’a karşı saygılı olun ve O’na yaklaşma çabası(vesilesi) içinde olun; O’nun yolunda tüm gayretinizi harcayın ki, kurtuluşa erebilesiniz.” (5Maide suresi:35) Bu ayet birinciyi teyit eder. Ayet açık ve seçik olarak, Allah’a yaklaşmak isteyen kendi iman, amel ve gayretini “vesile” kılsın demektedir. Bu vesileyle bir hatıram canlandı: Ünlü bir efendinin sohbetindeydim. Efendi “Allah’a yaklaşmak için iyileri vesile etmemiz” gerektiğini anlatıyor ve buna da bu ayeti ve Râzî’nin ayete ilişkin tefsirini delil gösteriyordu. Fakat işin aslı tam tersiydi. Râzî önce “Ta’limiyye fırkası”nın görüşünü naklediyordu: “Bu ayet, Allah’a ulaşmanın yolunun, yalnızca bir mürşidden geçtiği anlamına gelir. İşte bu yüzden Allah, mutlak anlamda, vesile aramayı emretmektedir”. Anlaşılan o ki, Razi’nin reddetmek için alıntıladığı bu cümleler, kendi görüşüymüş gibi sunuluyordu. Eğer bu bir okuma hatası değilse, bir tahrif ve iftira idi. Razi bu görüşü, “Buna cevabımız şudur ki…” diyerek reddeder ve ayetteki vesileyi “Allah’ın rızasını ibadet ve taatla kazanmak” olarak açıklar. Ayetin hemen devamındaki “ve cahidu: Tüm çabanızı harcayın” emrinden de anlıyoruz ki, en iyi “vesile” kişinin kendi amelleridir, başkaları değil. Zaten bu tür “vesile”lerin Allah katında hiçbir kabul görmeyeceği de bir sonraki ayette (5:36) yer alır. Sözün özü: Kur’an’a göre meşru ‘vesile’ 1) Allah’ın esması(isimleri), 2) İman, 3) Salih amel’dir. Mağarada mahsur kalana üç kişi hadisi (eshab-ı rakîm), salih amelin vesile kılınmasını anlatır. (Arif Çevikel)

http://www.mustafaislamoglu.com/makaleler.php?Makale_id=297&Kat_id=7

http://www.mustafaislamoglu.com/makaleler.php?Kat_id=7&Makale_id=298

posted in DUA | 0 Comments

11th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’DA İRADE, ŞEY VE FITRAT

Şey (شَيْء), kader ve irade; birbirleriyle ilişkisi olan kelimelerdir. Şey varlık; kader varlıktaki ölçü, irade de bir şeyi var etme isteği veya kararıdır. Fıtrat ise varlıkların yapısını oluşturan, geliştiren ve değiştiren kanunlar bütünüdür.

Şey (شَيْء) hem mastar hem isimdir. Mastar, kelimenin türetildiği kaynaktır. “Şey”den mimli mastar olarak () meşîet türetilmiştir. Bu kelime Kur’ân’da yoktur. Bazı zayıf hadislerde ve bir kısım edebi eserlerde az da olsa rastlanabilir. Arapların pek bilmediği meşîete, sonraları bir delile dayanmadan irade anlamı verilmiş, bu anlam Kur’ân’da çokça yer alan şâe (şâe) fiiline taşınmış ve daha sonra da şöyle bir kural oluşturulmuştur:

”LA FARKA BEYNEL MEŞİETİ VE’L-İRADE İNDE’L-EHL-İSUNNET”

“Ehl-i Sünnet’e göre meşîet ile irade arasında fark yoktur[1].”

Hâlbuki şâe () de tıpkı meşîet () gibi şey (شَيْء)’den türemiştir. Dolayısıyla ona, şey (شَيْء)’in anlamından farklı anlam yüklenemez. Ama olan olmuş ve şâe ()’nin anlamı değiştirilmiştir. Bu da Müslümanların şeyi (çoğulu eşya) doğru anlamalarını engellemiş, İslâmî ilimleri hayattan yani fıtrattan koparmış ve kaderciliği bir inanç esası haline getirmiştir. Bu sebeple konu, son derece önemlidir.

A.İRÂDE

 

İrâde, ravd () kökünden, bir noktadan bir hedefe gidip gelme anlamındadır. Bu, konaklamak ve otlak yeri aramak için gidip gelen kişinin yani râid’in, yaptığı iştir. Râid gider, dolaşır ve en iyi yeri tercih eder. بَعَثْنا رائداً يرود لنا الكَلأَ والمنزِلَ = Râid gönderdik, bize otlak ve konaklama yeri arayacak; denir[2].

İrâde (), ravd ()’in if’âl babına nakli ile oluşmuş, lazım iken müteaddiye dönüşmüş, ravd ()’ın faili, iradenin mefulü olmuştur. Yani irâde, râidi göndermektir.

İnsanın içinde, râid gibi gidip gelen, istek ve kararlarını oluşturan bir yetenek vardır. İrâde, o yeteneği harekete geçirmektir; istek ile başlar, bir karar veya kararsızlıkla biter. Bu sebeple irade ikiye ayrılır; birincisi istek, ikincisi kararlılıktır.

Şu âyet, hem Allah’ın, hem insanların istek anlamındaki iradesini gösterir.

 

وَاللّٰهُ يُرٖيدُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُرٖيدُ الَّذٖينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ اَنْ تَمٖيلُوا مَيْلًا عَظٖيمًا

Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister; arzularının peşine takılanlar da büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler. (Nisa 4/27)

Allah’ın istek anlamındaki iradesi yerine gelmeyebilir. Ama karar anlamındaki iradesi kesin olarak yerine gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

خَالِدٖينَ فٖيهَا مَا دَامَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ اِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِمَا يُرٖيدُ

Senin rabbin irade ettiği şeyi yapar. (Hûd 11/107)

Bu ayetteki iradenin Allah’ın kararı anlamında olduğunu şu ayet de gösterir:

 

بَدٖيعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِذَا قَضٰى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونَ

Allah bir işe karar verdi mi, ona sadece “ol!” der, o da oluşur. (Bakara 2/117)

İnsanın kararlılığı anlamını taşıyan iradeye şu ayet örnektir.


وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ

Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlama kararında olanlar içindir. (Bakara 2/233)

İnsan, verdiği kararı ancak Allah’ın desteği ile uygular. Mesela çocuğu emzirmek için Allah’ın vereceği imkânlara sahip olmak gerekir. Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurur:


فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلٖينَ

Bir şeye karar verdin mi Allah’a dayan. Allah kendine dayananları sever. (Al-i İmran 3/159)

İrade ayrı, irade edilen şey ayrıdır.

B. ŞEY (

 

شئ)

Kur’ân’da şey (شئ); kendi veya kaderi oluşturulmuş varlık anlamına gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْپًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

“Bir şeyi irade ettiğinde yaptığı, sadece ona “ol” demektir; sonra o şey oluşur.” (Yasin 36/82)

Ayetteki شَيْئاً (= şey’en) mastar, ondaki tenvîn ise muzafun ileyhten ıvazdır. Yani شيْئَ شَيئٍْ iken muzafun ileyh olan şey شَيئٍْ kaldırılmış yerine tenvîn konmuştur. Kaldırılan شَيئٍْ isimdir ve mastar olan شَيئٍْ’in mef’ûlüdür. Ayetteki كُنْ tam fiildir[3] ve faili, şey (شَيئٍْ)dir. Şey (شَيئٍْ)’in kendisi henüz oluşmamış olsa da ölçüsü yani kaderi oluştuğu için emre muhatap kılınmıştır.

Her şey (شَيئٍْ) bir kadere yani bir ölçüye göre oluşur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَیْءٍ قَدْرًا

“Allah her şey için bir kadr (ölçü) koymuştur.” (Talak 65/3)

Ayetteki كُنْ emrinin cevabı olan فَيَكُونُ (fetekûnu) da tam fiildir. Bu sebeple âyetin (إِذَا أَرَادَ شَيْئاً) bölümüne; = bir şeyi var etmek ve oluşturmak istediği zaman[4]’. anlamı verilmiştir. Çünkü tam fiil olan كُنْ = kün’ün anlamı, kevvin كوِّنْ = oluşmaya başla!” veya “uhdus = varlık sahnesine çık” şeklindedir. Buradan hareketle mastar olan شَیْ’in, ihdas () ve tekvîn () anlamında olduğu ortaya çıkar. İhdas, yokken var etmek, tekvîn ise oluşturmaktır. Bize göre tekvîn kelimesi daha uygundur.

Henüz kaderi dahi oluşmamış olana şey denmez. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

اَوَلَا يَذْكُرُ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْپًا

İnsan bilmez mi, daha önce hiçbir şey değilken onu biz yarattık. (Meryem 19/67)


هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ حٖينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْپًا مَذْكُورًا

İnsan, mezkûr bir şey oluncaya kadar çok zaman geçmiştir. (İnsan 76/1)

Mezkûr; zikrolunmuş, zikre konu anlamındadır. Zikir, kullanıma hazır, doğru bilgidir[5]. “İnsan, mezkûr bir şey oluncaya kadar…” sözü; “o kişiyle ilgili bilgi üretilinceye kadar” demek olur. Bu bilgi onun ölçüsü yani kaderidir.

Şey (شَيْء) mastarından (şâe) fiili türetilmiştir. Aslı (شَيَأَ)dir. Yâ (ي)’dan önce fetha olduğu için yâ elife dönüşmüş ve (şâe) olmuştur. Mastar ile fiil arasında anlam farkı olmaz; tek fark fiilin bir zaman dilimi içinde olmasıdır. Bu sebeple (شَاء) “şeyi oluşturdu” demektir. Şey mastarının anlamı () tekvîn olduğu için şâe ()’nin anlamı da “(كوَّن) kevvene =oluşturdu” olur.

Ölçüleri yani kaderi belirlenmiş ama henüz yaratılmamış olana da şey (شَيْء) dendiğine göre (şâe) fiilinin fiilinin mef’ûlü oluşmamış şey ise anlamı “şeyin ölçüsünü oluşturdu = كوَّنَ قَدَرَ الشيئ” ; oluşmuş şey ise anlamı, “şeyi oluşturdu = كوَّنَ الشيئَ” olur. Bir de şâe (şâe) fiili daima müteaddîdir[6]. Oluşturulan şey cümlenin akışından anlaşıldığı için çoğu zaman söylenmez yani mef’ûlü hazfedilir.

Her şey, Allah’ın koyduğu kanunlara göre oluşur. Bu, dünya işleri gibi din işleri için de geçerlidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

مَنْ كَانَ يُرٖيدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ فٖيهَا مَا نَشَاءُ لِمَنْ نُرٖيدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَ يَصْلٰیهَا مَذْمُومًا مَدْحُورًا وَمَنْ اَرَادَ الْاٰخِرَةَ وَسَعٰى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُولٰئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُورًا

“Kim hemen olanı isterse orada, onun için oluşturacağımız kadarını istediğimiz kişiye verir, sonra cehennemi onun yeri yaparız; yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya girer. Kim de ilerisini (Ahireti) ister ve onun için gereken çabayı inanarak gösterirse bunların çabaları teşekkürle karşılanır.” (İsrâ 17/18-19)

Bu ayetlere göre beşeri fiiller bir çabayla oluşur. Öyleyse faili insan olan şâe (şâe)’ye (كوَّن) anlamı verilebileceği gibi (سَعَى لَهَ سَعْيَهَ) “oluşum için gerekli çabayı gösterdi” anlamı da verilebilir.

Şu âyetler, (şâe)’nin bütün anlamlarını göstermesi bakımından önemildir:

وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَيْطَانٍ رَجٖيمٍ فَاَيْنَ تَذْهَبُونَ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمٖينَ لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ اَنْ يَسْتَقٖيمَ وَمَا تَشَاؤُنَ اِلَّا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمٖينَ

“O (Kur’ân) başka değil, âlemler için bir zikir, doğru bilgidir. İçinizden doğruluğu ölçü alanlar için. Siz bir şey oluşturamazsınız; varlıkların sahibi Allah’ın oluşturduğu ölçüye göre olursa başka.” (Tekvîr 81/25-29)

Şimdi âyetlere neden bu anlamın verildiğine bakalım:

لِمَن شَاء مِنكُمْ أَن يَسْتَقِيمَ ayetinde شَاء’nin mef’ûlü يَسْتَقِيمَ أَن ifadesidir. شَاءye كوَّن anlamı verince âyetin tefsiri şöyle olur.

لِمَن

“İçinizden doğruluğu ölçü alanlar için.”


وَمَا تَشَاؤُنَ اِلَّا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمٖينَ

Bu bir istisna cümlesidir. وَمَا تَشَاؤُونَ ile başlayan olumsuz anlam, إِلَّا ile olumluya çevrilmiş ve mef’uller hazfedilmiştir. Mef’ulleri yerlerine koyarsak âyet şöyle olur:

Bu âyetin anlamını şöyle de ifade edebiliriz:

Siz varlıkların sahibi Allah’ın koyduğu ölçüye uymazsanız doğruluğu oluşturamazsınız.

Ayetlere göre şey (شَيْء), yedi safhada oluşur. Birincisi irâde, ikincisi kaderin tekvîni (تكوين قدر الشيئ), üçüncüsü ilham, dördüncüsü onay, beşincisi kayda geçme, altıncısı şeyin tekvîni (تكوين الشيئ) yedincisi o şeye güç verme yani takdîr safhasıdır.

1.İrâde

 

Buradaki irâde, bir şeyi oluşturmaya karar vermektir. Bu konu yukarıda geçmişti.

Kaderin Tekvîni

Kader, ölçü demektir. Allah, yaratacağı şeyin önce kaderini oluşturur. İlgili âyetler şöyledir:


اِنَّا كُلَّ شَیْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ

“Biz, her şeyi bir kadere (ölçüye) göre yaratmışızdır”.

(el-Kamer 54/49)

 

وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ قَدَرًا مَقْدُورًا

Allah ’ın işi, kaderi (ölçüsü) tam belirlenmiş şekildedir. (el-Ahzâb 33/38)



اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ

“Allah her şeye bir kader (ölçü) koyar” (Bakara 2/20)

Yani Allah her şeyi olması gereken ölçüye göre yaratır; eksiği de fazlası da olmaz[7].

İnsanın kaderi ile eşya ve hayvanların kaderi farklıdır. Allah Teâlâ yere ve göğe; “İsteyerek veya istemeyerek emrime gelin” dediği zaman ikisi de; “İsteyerek geldik” demişlerdi.[8] Ama istemeseler de onun emrinden çıkamazlardı. İnsanla ilgili olarak da şöyle buyurmuştur:


اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبٖيلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا

Biz ona yolu gösterdik, ister teşekkür etsin, ister nankör olsun. (İnsan 76/3)

Yani insan, istemezse Allah’ın emrine uymaz. Bu sebeple dinde zorlama olamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:



لَا اِكْرَاهَ فِى الدّٖينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَىِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌ

Dinde zorlama olamaz[9]. Doğru ile eğri birbirinden iyice ayrılmıştır. Kim azgınları tanımaz[10], Allah ‘a inanırsa, kopması imkânsız en sağlam kulpa yapışmış olur. Allah işitir, bilir. (Bakara 2/256)

Önceki âyette geçen (شَاكِرًا) ve (كَفُورًا) kelimeleri önemlidir. Şâkir, (شَاكِر) şükr () kökündendir. Şükr, nimeti akla getirmek, onu vereni övmek ve karşılığını vermektir[11]. İnsan her şeyini Allah’a borçludur. Bir âyet şöyledir:


وَاٰتٰیكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا

O size istediğiniz her şeyden vermiştir; Allah’ın nimetini saysanız bitiremezsiniz. (İbrahim 14/34)

Bu nimetler insanın Allah’a olan borcudur. Arapçada borca deyn (الدين) denir. Deyn insanı itaate zorlar. Allah’a olan borca karşılık, ona itaati öngören sisteme din () denir. Din ile deyn aynı köktendir. Allah’a olan borcun sürekli kabarmasına rağmen onu görmezlik eden ve emirlerine uymak istemeyen insan çoktur.

Görmezlik edene kefûr ( كَفُور) denir. Kefûr ( كَفُور) küfr () kökünden ism-i faildir; kâfir da aynıdır. Nimete küfr, onu örtmek ve şükrünü yerine getirmemektir[12]. Bu nankörlüktür. En büyük nankörlük Allah’a karşı yapılır. Birçok insan, Allah ile ilişkilerini, olması gerektiği gibi değil de kendi istediği gibi kurar. Verdiği nimetin kıymetini bilmez ve onun düzenini bozacak işlere girişir. Bu, insana verilen hürriyetten dolayıdır. Bunun hesabı kıyamet gününde görülecektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

اِنَّ الَّذٖينَ يُلْحِدُونَ فٖى اٰيَاتِنَا لَا يَخْفَوْنَ عَلَيْنَا اَفَمَنْ يُلْقٰى فِى النَّارِ خَيْرٌ اَمْ مَنْ يَاْتٖى اٰمِنًا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖيرٌ

Âyetlerimiz karşısında yamukluk yapanlar bize gizli kalmazlar. Ateşe atılan mı hayırlıdır, yoksa Kıyamet günü güven içinde gelen mi? Tasarladığınız şeyi yapın, Allah ne yaptığınızı görür. (Fussilet 41/40)

Kur’ân’da (şâe) fiili ve türevlerinin faili ya Allah ya da insandır. Bir başka varlık bu fiile fail yapılmamıştır. Allah, her şeyin hem kaderini hem kendini mükemmel bir şekilde oluşturur. Ama insanın gücü sınırlıdır. Oluşturduğu şeyler, Allah’ın emirlerine ve fıtrata uyarsa güzel, uymazsa kötü olur. Her ikisini de yapacak hürriyete sahip olduğundan insan, medeniyet kurma, medeniyet yıkma, savaş, barış, çevreyi bozma veya ıslah gibi birbirine zıt işler yapabilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ وَاٰتَيْنَا عٖيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذٖينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰـكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَ وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰـكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُرٖيدُ

Biz o elçilerden kimini kimine üstün kıldık. Kimiyle Allah konuştu, kimini derece derece yükseltti. Meryem oğlu İsa’ya da açık deliller verdik. Onu Kutsal Ruh ile destekledik. Allah zorlayıcı kader oluştursaydı, onlardan sonrakiler o açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşamazlardı. Ama ayrılığa düştüler; kimi inandı, kimi görmezlik edip kâfir oldu. Allah, zorlayıcı kader oluştursaydı, birbirleriyle savaşamazlardı. Ama Allah dilediğini yapar.

(Bakara 2/253)

Ayetteki lev şâellahu (

لَوْ شَاء اللّهُ) ifadesinin başındaki lev (لَوْ), “ikincisi olmadığı için birincinin olamayacağını gösteren şart edatı”dır. Cümlenin akışına göre şâe (şâe) fiilinin hazfedilen mef’ûlü “şeyi’in kaderi = قدرالشَيْء” kelimesidir. Buradaki kader, (لَوْ شَاءَ اللّٰهُ) cümlesiyle insanda olmadığı vurgulanan zorlayıcı kaderdir.

لَوْ شَاء اللّهُ) ifadesinin başındaki lev (لَوْ), “ikincisi olmadığı için birincinin olamayacağını gösteren şart edatı”dır. Cümlenin akışına göre şâe (şâe) fiilinin hazfedilen mef’ûlü “şeyi’in kaderi = قدرالشَيْء” kelimesidir. Buradaki kader, (لَوْ شَاءَ اللّٰهُ) cümlesiyle insanda olmadığı vurgulanan zorlayıcı kaderdir.

 

Kavram kargaşasına meydan vermemek için insan için belirlenen kadere “” diğerine de “zorlayıcı kader = القَدَر المُجْبِر” demek uygun olur. Hazfedilen mef’ûlleri yerine koyunca âyet şöyle olur:

Allah zorlayıcı kader oluştursaydı, onlardan sonrakiler o açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşamazlardı. Ama ayrılığa düştüler; kimi inandı, kimi görmezlik edip kâfir oldu. Allah, zorlayıcı kader oluştursaydı, birbirleriyle savaşamazlardı.

Burada kader yerine sistem kelimesi konabilir. O zaman meal şöyle olur:

Allah zorlayıcı sistem oluştursaydı, onlardan sonrakiler o açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşamazlardı. Ama ayrılığa düştüler; kimi inandı, kimi görmezlik edip kâfir oldu. Allah, zorlayıcı sistem oluştursaydı, birbirleriyle savaşamazlardı.

Kur’ân’da bu anlamın verilmesi gereken ayet çoktur. Buna birkaç örnek verelim:

وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰـكِنْ لِيَبْلُوَكُمْ فٖى مَا اٰتٰیكُمْ فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَمٖيعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فٖيهِ تَخْتَلِفُونَ

Allah zorlayıcı sistem oluştursaydı hepinizi bir tek ümmet kılardı, ama verdiği şeyde sizi yıpratıcı imtihandan geçirmek için böyle yaptı. Öyleyse hayırlarda yarışın. Dönüşünüz Allah’adır; nelerde ihtilâf ettiğinizi size haber verecektir. (Maide 5/48)


وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِىَ نَفَقًا فِى الْاَرْضِ اَوْ سُلَّمًا فِى السَّمَاءِ فَتَاْتِيَهُمْ بِاٰيَةٍ وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدٰى فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِلٖينَ

Onların yan çizmeleri sana ağır gelir ve gücün de yeterse yerde bir tünel veya göklere çıkacak bir merdiven arar onlara bir mucize getirirsin. Allah zorlayıcı sistem oluştursaydı elbette onları hidayet üzere toplardı. Sakın cahillerden olma. (En’âm 6/35)


وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ مَا اَشْرَكُوا وَمَا جَعَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفٖيظًا وَمَا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكٖيلٍ

Allah zorlayıcı sistem oluştursaydı müşrik olmazlardı, biz seni onlara bekçi göndermedik, sen onlara vekil de değilsin. (En’âm 6/107)

وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِى الْاَرْضِ كُلُّهُمْ جَمٖيعًا اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِنٖينَ

Eğer rabbin zorlayıcı sistem oluştursaydı yeryüzünde kim varsa hepsi topluca iman ederlerdi. Mümin olsunlar diye onlara sen mi baskı yapacaksın? (Yunus 10/99)


وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَهُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰـكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشَاءُ فٖى رَحْمَتِهٖ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِىٍّ وَلَا نَصٖيرٍ

Allah zorlayıcı sistem oluştursaydı hepsini bir tek ümmet yapardı. Ama gayret göstereni rahmetine sokar. Zalimlere gelince onların ne dostu ne de yardımcısı vardır. (Şura 42/8)

Fıtratta kadercilik yoktur. Allah Teâlâ, bu iddiada bulunanları şu âyette kınamıştır.


سَيَقُولُ الَّذٖينَ اَشْرَكُوا لَوْ شَاءَ اللّٰهُ مَا اَشْرَكْنَا وَلَا اٰبَاؤُنَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ شَیْءٍ كَذٰلِكَ كَذَّبَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ حَتّٰى ذَاقُوا بَاْسَنَا قُلْ هَلْ عِنْدَكُمْ مِنْ عِلْمٍ فَتُخْرِجُوهُ لَنَا اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَخْرُصُونَ

“Müşrikler diyeceklerdir ki: “Allah hidayeti oluştursaydı ne biz şirke düşerdik ne atalarımız. Bir şeyi haram da kılmazdık.” Onlardan öncekiler de yalana böyle sarıldılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: “Yanınızda bununla ilgili bir bilgi var mı ki, çıkarıp bize gösteresiniz. Siz sadece zannınızın peşine takılmışsınız; siz sadece atıyorsunuz.
De ki, susturucu delil Allah ’ınkidir; eğer hidayeti oluştursaydı elbette hepinizi yola getirirdi.”
(En’âm 6/148–149)

Âyetin akışına göre hazfedilen mef’ul hidayet ()’tir. Onu yerine koyunca şöyle olur:

= Allah hidayeti oluştursaydı şirke düşmezdik; babalarımız da öyle..

Buna karşılık Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

= Allah hidayeti oluştursaydı elbette hepinizi yola getirirdi. (Birinizi mümin, birinizi müşrik yapmazdı)

Müşrikler demiş oluyorlar ki, “Allah, bizi böyle yaratmış, bunda bizim suçumuz yoktur.” Her insan gibi müşriklerin de temel bilgi kaynağı fıtrat, yani yaşadıkları hayattır. Herkes bilir ki, Allah insanı, nasıl üzüm veya şarap üretmeye zorlamazsa yola gelmeye veya yoldan çıkmaya da zorlamaz. Ayet, kaderciliğin yalan ve boş bir kuruntudan ibaret olduğunu, bu iddianın ispatlanamayacağını bildirmektedir.

İnsan da bir şeyi oluşturmak istediğinde Allah’ın koyduğu kanuna göre hareket ederek önce onun kaderini yani ölçüsünü belirler. Mesela canı çorba çekiyorsa önce zihninde istediği çorbanın ölçüsü oluşur. Eğer o ölçü tam ise çorbayı, kendisi de pişirebilir.

Allah’a kulluk da insanın zihninde başlar. Her insan kendi zihninde, Allah ile ilişkilerinin ölçüsünü oluşturarak ona kul olması gerektiğini anlar. Sonra başka şeyler öne geçer ve bu ilişkiler bozulur. Bu da Allah’a kul olma isteğinin karara dönüşmesini engeller. Bazısı akılını kullanarak Allah’ı birinci planda tutar ve ömür boyu ona kulluk eder. Bazısı da zorda kalınca ona kulluk ihtiyacı duyar, sıkıntı geçtikten sonra, Allah’ı yine ikinci plana iter. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:


وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهٖ

Allah’ın gerçek değerini ölçemediler. (En’âm 6/91)

İnsan, bir şey yapmayı kararlaştırırsa Allah o kişiye önce, onun iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu ilham eder.

2.İlhâm

 

İlham; Allah’ın, kulunun kalbine bir şeyi do­ğur­masıdır[13]. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Nefse isyankâr­lı­ğını ve takvâsını ilham ede­ne yemin olsun,
Onu arındıran um­du­ğuna kavuşmuş, kirle­tip karartan da kaybetmiş olur.”
(Şems 91/1-10)

Karar verdiği şeyin takvâ mı yoksa isyankarlık mı olduğu kişinin kalbine ilham edilir. Bundan sonra o, ya devam eder ya da vazgeçer. Doğru karar verenin içi giderek daha da rahat eder. Karar yanlışsa üzüntü, vicdan azabı ve bunalımlara kadar varan sıkıntılar olur. Şu âyet, ilhamın her iki çeşidini de göstermektedir:


فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِى السَّمَاءِ كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذٖينَ لَا يُؤْمِنُونَ

Allah kimi hidayete erdirme kararı vermişse onun gönlünü İslam’a açar. Kimi de saptırma kararı vermişse onun içini daraltır; sanki göğe yükseliyor gibi olur. Allah o pisliği inanmayanların üstüne işte böyle yığar. (En’âm 6/125)

Allah Teâlâ, hidayete erdireceği kişilerle ilgili şu ölçüleri koymuştur:


وَيَهْدٖى اِلَيْهِ مَنْ اَنَابَ

“Allah , kendine yöneleni yola getirir.” (R’ad, 13/27)


وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِىَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ

“Kim Allah ’a bağlanırsa kesinkes doğru yola iletilir” (Al-i İmran, 3/101)

Allah Teâlâ; kâfirlik, fâsıklık, zalimlik, yalancılık, nankörlük, müsriflik ve âyetlerine inanmazlık edenleri, tevbe edinceye kadar yoluna kabul etmez. Aşağıdaki âyetler bunu göstermektedir:


وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْكَافِرٖينَ

“Allah kâfirler topluluğunu yola getirmez.” (Bakara, 2/264)

وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِقٖينَ

“Allah fâsıklar topluluğunu yola getirmez.” (Maide, 5/108)


اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَ

“Allah zâlimler topluluğunu yola getirmez.”(Maide, 5/51)

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدٖى مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ

“Allah nankör yalancıyı yola getirmez.”( Zümer, 39/3)


اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدٖى مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ

“Allah yalancı müsrifi yola getirmez.”(Mü’min, 40/28)


اِنَّ الَّذٖينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ لَا يَهْدٖيهِمُ اللّٰهُ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ

“Âyetlerine inanmayanları Allah yola getirmez.”( Nahl, 16/104)

Vabısa b. Mabed di­yor ki, Muhammed sallal­lahu aleyhi ve selleme git­tim buyurdu ki; “İyi­likten ve günahtan sormak için mi geldin? “

Evet, dedim.

Sonra parmaklarını bir araya getirerek göğsüne vurdu ve üç kere şöyle dedi: “Nefsine danış, kalbine danış Va­bısa! İyilik, nefsin yatış­tığı, kalbin yatıştığı şeydir. Günah da içe dokunan ve göğüste te­reddüt do­ğuran şeydir. İsterse in­san­lar sana fetva vermiş, yaptığını uygun bul­muş ol­sunlar.[17]”

Muhammed sallallahu aleyhi ve selemin bir sözü de şöyledir: “Seni işkillendiren şeyi bı­rak, işkillendirmeyene geç. Çünkü doğru­luk iç hu­zuru verir, yalan da şüphe ve te­reddüt doğu­rur[18].”

Allah Teâlâ yanlış davranış gösterenlerle ilgili şöyle buyurur:


لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذٖى بَنَوْا رٖيبَةً فٖى قُلُوبِهِمْ اِلَّا اَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْ وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ حَكٖيمٌ

Kurdukları bina, içlerinde bir şüphe olarak devam edecektir; kalpleri parça parça olursa başka. (Tevbe 9/110)

3. Allah’ın onayı

 

Kur’an’da onay vermeyi ifade eden kelime izin () dir. Arapça’da kulağa üzün (الأذن), kulakla alınan veya kulağa duyurulan bilgiye izin (), o bilgiyi yüksek sesle bildirene müezzin () bildirilen şeye de ezan () denir[19]. Allah’ın onayı çıkmadan hiçbir şey olmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


مَا اَصَابَ مِنْ مُصٖيبَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ يَهْدِ قَلْبَهُ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ

“Meydana gelen her şey Allah’ın onayıyla (izniyle) olur. Kim Allah’a inanırsa kalbini doğrultur. Allah her şeyi bilir.” (Teğâbun 64/11)

İnsan kararını kendi içinde oluşturur; onu Allah’ın dışında, melekler dâhil, kimse bilemez. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


اِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمٖينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعٖيدٌ مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَقٖيبٌ عَتٖيدٌ

İki alıcı (melek) sağda ve solda oturur; ağzından bir söz çıkmaya görsün hemen yanında gözetleyici (melek, yazmak için) hazır bulunur. (Kaf 50/17–18)

وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظٖينَ كِرَامًا كَاتِبٖينَ يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ

Üzerinizde koruyucular vardır, değerli yazıcılar; bütün işlediklerinizi bilirler. (İnfitâr 82/10–12)

Allah’ın izni yani onayı olmazsa kişi kayıtlara mümin olarak geçmez. Çünkü her insan, kendine göre Allah’a inanır ama Allah, her imanı onaylanmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تُؤْمِنَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذٖينَ لَا يَعْقِلُونَ

Hiç kimse, Allah’ın onayı (izni) olmadan mümin olacak değildir. Allah pisliği, aklını kullanmayanların üzerine yığar. (Yunus 10/100)

4.Kayda geçirme

 

Allah, iznini önce yazıcı meleklere bildirir. Onlar bunu hemen kayda geçerler. Oluşum bu kayıttan sonra başlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


مَا اَصَابَ مِنْ مُصٖيبَةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا فٖى اَنْفُسِكُمْ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَبْرَاَهَا اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسٖيرٌ

Yeryüzünde ve kendinizde olan her şey[20], onu ayrı bir varlık olarak yaratmamızdan önce mutlaka bir kitaba kaydolunur. Bu, Allah için kolaydır. (Hadîd 57/22)

Kayda geçmeyen hiçbir şey meydana gelmez. Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle dememizi emretmiştir:


قُلْ لَنْ يُصٖيبَنَا اِلَّا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَنَا هُوَ مَوْلٰینَا وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

De ki, bize Allah’ın yazdığı dışında bir şey olmaz. O bizim dostumuzdur. Müminler yalnız Allah’a güvensinler. (Tevbe 9/51)

Kaydın güzel olması için şöyle dua etmemiz öğütlenmiştir:


وَاكْتُبْ لَنَا فٖى هٰـذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى الْاٰخِرَةِ اِنَّا هُدْنَـا اِلَيْكَ

“Bu dünyada bize iyilik yaz, Ahirette de… Biz sana yöneldik.. (Araf 7/156)

Kayıttan sonra tekvîn yani şeyin oluşumu başlar.

5.Şeyin tekvîni ()

 

Allah’ın şeyi tekvîni yani oluşturması ile insanın tekvîni farklıdır. Allah, tekvînine karar verdiği şey için sadece “ol” der, o şey oluşmaya başlar.

Allah, ölçünsü belirlediği her şeyi yapacak güçtedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَهُوَ الْعَلٖيمُ الْقَدٖيرُ

Allah kaderini belirlediği şeyi yaratır. O bilir ve ölçüyü koyar. (Rum 30/54)

قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ لٖى غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِىَ الْكِبَرُ وَامْرَاَتٖى عَاقِرٌ قَالَ كَذٰلِكَ اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ

Zekeriya dedi ki; “Yarab! Benim oğlum nasıl olur; ihtiyarlık gelmiş çatmış, karım da kısır? Dedi ki, bu böyledir, Allah ölçüsünü belirlediği şeyi yapar. (Al-i İmran 3/40)

İnsanın böyle bir gücü yoktur. O, bir şeyi, ancak Allah’ın koyduğu kanunlara göre oluşturabilir. Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurur:


وَلَا تَقُولَنَّ لِشَاىْءٍ اِنّٖى فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَدًا

اِلَّا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَسٖيتَ وَقُلْ عَسٰى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبّٖى لِاَقْرَبَ مِنْ هٰـذَا رَشَدًا

“Hiçbir şey için yarın bunu yapacağım, deme; “Allah şartları oluşturursa” dersen başka.” (Kehf 18/23–24)

Her oluşum için belirlenen şartlar vardır. Üzüm üretmek isteyen kişi, toprağa, suya, üzüm kütüklerine, gübreye, tarım aletlerine, uygun tabiat şartlarına, bilgiye ve beceriye vs. ihtiyaç duyar. Gereken çabayı da gösterirse üzümü üretir. Bundan sonra “bunu ben ürettim” diyebileceği gibi “bunu Allah yarattı” da diyebilir. Çünkü Allah o kanunları koymasa ve şartları oluşturmasaydı üzüm üretilemezdi. Şarap üreticisi de benzer durumdadır. Allah, üzümü helal, şarabı haram kılmıştır ama insanı, ne üzüm üretimine zorlar, ne de şarap üretimine engel çıkarır. Bütün insan fiilleri böyledir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى

İnsanın kendine ait bir şeyi yoktur; çaba gösterdiği başka. (en-Necm 53/39)

Yani kişinin bir çabası yoksa kendinin sayılacak işi de yoktur. Miras, hediye ve sair yollarla eline geçen şeylerde kendi katkısı olmadığından bu kişi iyi veya kötü diye vasıflandırılamaz.

6.Şey’i güçlendirme

 

Takdîr, bir şeyin ölçüsünü oluşturmak veya ona güç vermektir[21]. Yaratılış bir kadere göre olduğundan, âyetlerde yaratılıştan sonrasını gösteren takdîr kelimeleri, bir şeye ölçülü güç verme anlamındadır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰى اَلَّذٖى خَلَقَ فَسَوّٰى وَالَّذٖى قَدَّرَ فَهَدٰى

Yaratan ve düzenleyen odur. Güç veren, arkasından yolu gösteren odur. (Alâ 87/1-3)

Birinci âyette geçen سَوَّى (sevvâ) tesviye etti, yani eşitledi, yaratılışını tamamladı, demektir. Allah her varlığı, kendi cinsine ait ölçülerde yaratır. Armut, elma olmaz; hangi cins armut ise o cinsin şeklini ve özelliklerini alır.

İkinci âyette, yaratılıştan sonrasını gösteren قَدَّرَ (kaddere) kelimesi, o şeye kudret, yani belli ölçüde güç vermeyi ifade eder. Demek ki Allah, yarattığı her varlığın içine bir güç koymaktadır.

İkinici âyetteki (fe hedâ) “arkasından yolu gösterdi” anlamındadır. Bütün varlıklar Allah’ın gösterdiği yola girerler. Bu özellikleri sebebiyle eşya Allah’a muhatap hale gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:


ثُمَّ اسْتَوٰى اِلَى السَّمَاءِ وَهِىَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِیَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا قَالَتَا اَتَيْنَا طَائِعٖينَ

Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: «İsteyerek veya istemeyerek emrime gelin» dedi. İkisi de: «İsteyerek geldik» dediler. (Fussilet 41/11)

Varlıkların أَتَيْنَا طَائِعِينَ = (eteynâ tâiîn = isteyerek geldik) demeleri önemlidir. Bu, onlardaki şuurun ve gerçeği gördüklerinin delilidir. Bunu şu âyet daha açık ifade eder:


تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ وَلٰـكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبٖيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلٖيمًا غَفُورًا

Yedi gök, yer ve bunlardaki varlıklar onu tesbih ederler; Onu hamdi sebebiyle tesbîh etmeyen bir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. (İsrâ 17/44)

Hamd; birini, yaptığı iyi bir işten dolayı övmektir[22]. Allah’ı, hamdi sebebiyle tesbih etmek, yaptığı her şeyi güzel yaptığı için tesbih etmektir. Bu da eşyanın şuurunu gösterir.

İnsanı, diğer varlıklardan farklılaştıran güç ana rahminde, yaratılışın tamamlanmasından sonra verilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ

İnsanı nutfeden (döllenmiş yumurtadan) yaratmış sonra ona güç vermiştir. (Abese 80/19)

Onun farklı hale gelmesi[23] ruhun üflenmesinden sonradır. Bu safha şöyle açıklanır:


ثُمَّ سَوّٰیهُ وَنَفَخَ فٖيهِ مِنْ رُوحِهٖ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْپِدَةَ قَلٖيلًا مَا تَشْكُرُونَ

Sonra Allah o cenini (organları itibariyle diğer insanlara) eşitledi ve ruhundan üfledi. Böylece sizde dinleme özelliği, gören gözler ve (karar veren) gönüller oluşturdu. Ne kadar az şükrediyorsunuz! (Secde 32/9)

Bu safhada köklü değişiklikler olur. Kulak, dinledikleri sesleri ayrıştırarak bilgi edinme aracına, gözler; olayların arka planını görecek özelliğe, kalp ise sevginin, nefretin, imanın, küfrün ve her türlü kararın merkezi olacak yapıya kavuşur.

C.FITRAT

 

Fıtrat, varlıkların yapısını oluşturan, geliştiren ve değiştiren kanunlar bütünüdür. Bu kanunlar, Allah’ın şey () için oluşturduğu ölçülerin ve şeyler arası ilişkilerin incelenmesi ile ortaya çıkar. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, yerin, göğün, kurumların, kavramların hâsılı her şeyin yapısı ve işleyişi fıtrata göredir. Kur’ân’da bu kanunlar ve onlarla oluşan varlıklardan her biri birer âyet sayılmıştır. Bu âyetlerle Kur’ân âyetleri arasında tam bir bütünlük vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّٖينِ حَنٖيفًا فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّتٖى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدٖيلَ لِخَلْقِ اللّٰهِ ذٰلِكَ الدّٖينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

“Sen yüzünü dosdoğru bu dine, Allah ’ın fıtratına çevir. O, insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din bu dindir. Ama insanların çoğu bunu bilmezler.” (Rum 30/30)

Bu âyete göre din, fıtrattır. Bundan dolayı Kur’ân’da, sık sık fıtrata vurgu yapılmış ve Kur’ân’daki örneklerin tamamı fıtrattan yani doğadan seçilmiştir.

Fıtrattaki şeylerin, kendi içinde ve diğer şeylerle ilişkisinde bir sistem vardır. Bunu her insan, bilgisi ve tecrübesi ölçüsünde bilir. Tıpkı bunun gibi, Kur’ân’daki dini hükümlerin de kendi içinde ve diğerleri ile ilişkisinde bir sistem vardır. Bu sistem fıtratla birebir uyumludur. Öyle olmasaydı örnekler fıtrattan seçilemezdi.

Kur’ân’da, kendisinden şey () diye bahsedilen talakın, kendi içinde nasıl bir sisteme sahip olduğu, örnek olarak verilebilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Ey Peygamber! Kadınları boşadığınızda iddetleri içinde boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz Allah ’tan çekinin; onları evlerinden çıkarmayın. Onlar da çıkmasınlar; açık bir fuhuş yapmış olurlarsa başka. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa kendine kötülük etmiş olur. Bilemezsin, belki Allah bunun ardından yeni bir durum ortaya çıkaracaktır.

Kadınlar sürelerinin sonuna geldiklerinde onları ya mâruf [24] ile tutun veya mâruf ile ayırın. İçinizden güvenilir iki kişiyi şahit tutun; şahitliği Allah için yerine getirin. İşte bu size, içinizden Allah’a ve Ahiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür. Kim Allah’tan çekinirse o, ona bir çıkış yolu açar.

Beklemediği yerden ona rızık verir. Kim Allah ‘a güvenirse o, ona yeter. Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey () için bir ölçü koymuştur.” (Talak 65/1–3 )

“Allah her şey () için bir ölçü koymuştur” buyrularak talak da ölçüleri belirlenmiş bir şey () sayılmıştır.

Eşini boşamak isteyen erkeğin uyacağı bu ölçüler şöyle sıralanabilir:

1.Boşanma iddet içinde olmalı yani kadın adetli olmamalı, temizse o temizlik dönemi içinde eşiyle ilişkiye girmemiş olmalıdır.

Bu dönemde, hem adetin kadına verdiği sıkıntıdan, hem de eşinin onunla ilişkiye girememesinden dolayı erkekte huzursuzluk olur ve karısını kolayca boşayabilir.

Adetten temizlenmiş olan eşiyle ilişkiye giren erkek, arzusuna kavuşmuş olacağından eşini yine kolayca boşayabilir. Her iki durumda da boşamanın geçersiz sayılması fıtrat gereğidir.

2.İddeti erkek saymalıdır. Boşadığı kadının, evde geçireceği günleri kocanın sayması, bu dönemde onunla yakından ilgilenmesi demektir.

3.Kadını evinden çıkarmamalıdır. Üç ay kadar sürecek bekleme dönemini, birlikte geçiren çiftler, bir şekilde anlaşabilirler. Eğer anlaşamazlarsa sıkıntı büyük demektir.

4. Kadın da evden çıkmamalıdır. Kadının evi terk etmesi halinde araya soğukluk girer ve eşleri birleştirme işi zorlaşır.

5.Erkek, süre içinde veya süre sonunda eşine iyilikle dönmeli veya iyilikle ayrılmalıdır. Zoraki evlilik olmaz; bu aileye zarar verir. İyilikle ayrılırlarsa daha sonra yeni bir nikâhla birleşebilirler.

6.Gerek boşarken gerek dönüş sırasında ve gerekse ayrılırken iki kişiyi şahit tutmalıdır.

Böylece durumdan haberdar olan Müslümanlar Nisa 35. âyete göre erkeğin ve kadının ailesinden birer hakem görevlendirip eşleri barıştırma yollarını ararlar.

Erkeğin, iddet bitmeden karısında dönmesi, iyi niyetli olmasına bağlıdır (Bakara 228). Bunun da şahitlerle tespiti gerekir.

Ayrılma halinde de şahit tutulur ki, evliliğin sona erdiğini herkes öğrensin.

1. ve 6. şartlar, yapısı gereği olmazsa olmaz şartlardır. Bunlar yerine gelmezse talak oluşmaz.

Bu, birinci boşamadır. Erkek karısını bu ölçülere göre bir kere daha boşayabilir. Üçüncüsünde 1. ve 6. şart dışında bir şart yoktur. Bunların tamamı fıtrat gereğidir.

SONUÇ

 

Görüldüğü gibi şey (شَيْء), kader ve irade; birbirleriyle ilişkisi olan kelimelerdir. Tarihi süreçte bu ilişkinin koparılması, dinin bilimden ve fıtrattan ayrı düşmesine yol açmış, Kur’an’ın doğru anlaşılmasını engellemiştir.

Bize göre çağımızın en önemli problemi din-bilim ilişkisinde odaklanmaktadır. Bilimin kaynağı fıtrattır. Din ile fıtrat arasında da birebir ilişki kurulabilirse insanlığa çok büyük bir hizmet yapılmış olur.

Bu çalışmanın, bu hizmete katkısının olduğunu ümit etmekteyiz.

Dipnotlar:
————————————————–


[1] Nuruddin es-Sabûnî, el-Bidâye fî usûl’id-dîn, Ankara 1995, s. 72. Eş’ârîlerin aynı mealde ibareleri için bkz. İbrahim b. Muhammed el-Beycûrî (öl. 1277 h./1860 m.), Şerhu cevhereti’t-tevhîd, Beyrut 1403/1983, s. 65.[2] Cemalüddin Muhammed b. Manzur, Lisanu’l-arab, Beyrut tarihsiz, (

 

رود

) mad.[3]

 

كان ya tam, ya nakıs fiil olur. Tam fiil olduğu zaman fail alır. Nakıs ise mübteda ve haberin başına gelir, mübtedayı kendine isim yapar, haberi de mensup kılar. Mübtedânın, bir zaman diliminde haber ile vasıflandığını gösterir. Bazen de كان الله عليما حكيما da olduğu gibi süreklilik ifade eder. Eğer كان

tam olursa burada olduğu gibi fail alır.[4] Bkz. El-Hazin, Ali b. Muhammed b. İbrahim el-Bağdâdî, Lübâb’ut-tevîl fî meânî’t-tenzîl (telifi h. 725’te tamamlanmış) Matbaa-a Amire 1319 h. C. V, s 223 (Kitabu mecmuatin min’et-tefâsîr içinde.) Konuyla ilgili bir başka âyet şudur:

 

وَإِذَا قَضَى أَمْراً فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ Allah Bir işe karar verdi mi, onun için sadece “ol!” der, o da oluşur. (Bakara 2/117) Buradaki قَضَى kelimesi ‘irâde etti’ أَمْر kelimesi de ‘şey’ anlamındadır. Tenvîn ise muzaftan ıvazdır. إِذَا قَضَى أَمْراً= bir şeyi oluşturmak isterse, anlamındadır. Kurtubî bunu; إذا أراد خلق شَيْء

= bir şeyi yaratmak isterse, şeklinde ifade etmiştir. (Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed el- Ensarî el-Kurtubî, el-Cami li ahkâm’il-Kur’ân, Dar’ul-Kutub’il-ılmiyye, Beyrut 1408/1988, c. II, s. 61.)[5] Ragıb el-İsfahânî, Müfredât, (nşr. Safvan Adnan Dâvûdî), Dımışk ve Beyrut, 1412/1992,

 

ذ كر

mad.[6] Şu âyette (

 

شاء)’in mef’ulü شَيْئًا olarak geçmektedirِ إِلاَّ أَن يَشَاء رَبِّي شَيْئًا { الأنعام

(80}[7] Müfredat,

 

قدر

maddesi.[8] Fussilet 41/11

[9]- Dinin özü imandır. İmanın temeli onu içten kabul etmek, yani kalp ile tasdiktir. Kalpteki tasdiki bir o kişi, bir de Allah bilir. Orası in­sanın en hür ol­duğu yerdir. Bu se­beple hiç kimse bir inancı kabule veya inkara zorlanamaz. Zorla ibadet de olmaz. Çünkü ibadet için niyet şarttır. Niyetin yeri de kalptir; kalpten yapılmayan niyet geçersizdir. Kimseye zorla niyet ettirilemeyeceğinden ibadet de yaptırılamaz.

[10]- Yoldan çıkmışlara boyun eğmez.

[11] Müfredat,

 

شكر

maddesi.[12] Müfredat,

 

كفر

maddesi.[13]- Fahrüddin er-Razî, et-Tefsîr’ül-Kebîr, Matbaa-i Amire, c.VIII, s. 583.

[14] Bakara, 2/264; Maide, 5/67; Tevbe, 9/37; Nahl, 16/107.

[15] Maide, 5/108; Tevbe, 9/24, 80; Saff, 61/5; Munafıkun, 63/6.

[16] Bakara, 2/258; Al-i İmran, 3/86; Maide, 5/51; En’am, 6/144; Tevbe , 9/19, 109; Kasas, 28/50; Ahkaf, 46/10; Saff, 61/7; Cuma, 62/5.

[17]-Sünen-i Dârimî, Büyû’, 2.

[18]-Tirmizî, Kı­yame, 60.

[19] Mucemu mekayîs’il-luğa, Müfredat

[20] Ayette geçen

 

مُّصِيبَةٍ musibet, savb (صوب) kökündendir. Mucemü mekâyîs’il-luğa’ya göre savb, bir şeyin nüzulü ve yerine yerleşmesi (يدلُّ على نزولِ شيءٍ واستقرارِهِ قَرَارَه) anlamına gelir. Bu sebeple âyete, ister iyi ister kötü olsun ‘olan her şey’ anlamını verdik. Sonraki âyet de bu anlamı doğrulamaktadır. Ayet şöyledir:

لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

Bunun böyle olması, kaybettiğinize üzülmeyesiniz, Allah’ın verdiği şeyle şımarmayasınız diyedir. Allah, kendini bir şey zannedip övünen hiç kimseyi sevmez.

[21] Müfredat

 

والقدر يدلُّ على مَبْلَغ الشَّيء وكُنهه ونهايته. والتقدير إحداثه أو أعطا الشَّيء القدرة

[22] Müfredat

 

حمد

maddesi.[23] (Müminûn 23/14)

[24] Maruf, bilinen şey demektir. Bu bilgi, ya gelenek ve göreneklerden ya da Kitap ve Sünnetten elde edilir. Gelenekten elde edilmişse Kitap ve Sünnete aykırı olmaması gerekir. Böyle bir bilgi fıtratı yansıttığı için evrensel nitelikte olur. http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/nsections/index.php?op=viewarticle&artid=94

 

posted in KAVRAMLAR | 0 Comments

10th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

TELAFFUZ VE TECVİD

ALLAH "YARATTI(khaleka)" FİİLİNİ "TRAŞ ETTİ(halaka)" DİYE ANLAMAK?

Bütün dillerde harfleri doğru telaffuz etmek önemlidir. Amacı doğru ifade etmek, yanlış anlamalara neden olmamak için sözcükleri doğru okumak ve doğru seslendirmek gerekir. Bu durum konuşmacının dili akıcı ve sade kullandığının göstergesi olduğu gibi dinleyicinin de ıkınmadan ve sıkılmadan dinlemesinin yolunu açar. Ancak bu, hayati bir konu olmadığı gibi gündemin birinci öncelikli maddesi de değildir. Hayat, anlam ve değerini bununla kazanmaz. Haikate odaklanmış insanlar mesailerinin önemli kısmını buna harcamazlar. Bu bir öz, içerik ve mahiyet olmadığı gibi üslup da değildir. Belki üsluptaki renktir ve tattır. Güzel konuşmacı, doğru telaffuzuyla konuşmasına renk ve tat katar.

Pek çok dini çevrede Arapça, kutsal bir dil olarak görüldüğü için Arapça sözcüklerin telaffuz edilmesi, öteden beri istismar edilen bir konudur. Bu nedenle harflerin çıkışına (mahrec) ve telaffuzuna özel bir önem verilir. Bu amaçla Kur’an öğretimi adı altında pek de Kur’an’la ilgili olmayan ‘tecvid’ diye yeni bir eğitim alanı icat edilmiştir. Tecvidle, harflerin telaffuzu dışında kendi içinde bir disiplin icat edilmiş ve Kur’an’ı anlamanın önüne engel oluşturulmuştur.

Sözde Kur’an okurları veya öğrencileri, mahreç ve tecvid konusuna uzunca bir süre ayırırlar. Bu seviyeyi aşanların Kur’an öğrendiklerine inanılır. Hatta hafızlar, hafızlık öncesinde bu sorunu(!) aşarak oldukça uzun bir süreçte yoğun bir emekle Kur’an’ı ezberlerler. Oysa böyle yoğun emek sonucu, Kur’an’ın amacına uygun atılmış kayda değer bir adım yoktur. Bunun mesainin sonucu ülkemizde ‘Kur’an okumak’ denince, ilk akla gelen onu Arapça olarak anlamadan okumak akla gelmektedir. ‘Kur’an’ı düzgün ve doğru okumak’ ifadesi ise dini çevrelerde daha çok Arapça harfleri mahreçlerinden doğru çıkarmak ve tecvitli okumak olarak anlaşılmaktadır.

Ne Allah’ın kitabında ne de O’nun elçisinin anlayışında ‘Kur’an okuma’ ifadesinden asla harfleri mahreçlerinden doğru çıkarmak ve tecvitli olarak okumak biçiminde bir mesaja gönderme yapılmamıştır. Allah’ın dininde, ‘Kur’an okumak’, kişinin kendi ihtiyaçları ve sorunları hakkında doğru cevapları bulma, düşünce ve inancını sağlam temele oturtma arayışıdır. Bu ise onu ancak anlayarak, kavrayarak ve özümseyerek okumakla olanaklı olur.

Arapçayı kutsal bir dil olarak görenler, diğer dillerde vahyin indirilmiş olmasını düşünmezler ve sorgulamazlar. Oysa, “Kendilerine apaçık anlatabilsin diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik…” (14İbrahim/4) ayeti buna dikkat çekmekte ve dillerin Allah açısından üstünlük vesilesi olmadığına işaret etmektedir. Evet, bu mesaj bizlere bütün dillerin çok değerli olduğu bilincini de vermektedir. O diller sayesinde insanlar birbirlerine hakkı, adaleti ve sorumluluğu öğretirler. “O’nun âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı-çeşitli olmasıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır.” (30 Rum/22) ayetiyle dillerin farklılığının Allah’ın ayetlerinden olduğunun bildirilmesi, bütün dillerin saygın, değerli ve dokunulmaz (övünme veya yerinme aracı yapılamayacağını) olduğunu ifade etmektedir.

Arapça kutsal görülünce ona ait nokta, çizgi ve işaretler de kutsala dönüşmektedir. Bunun göstergelerinden biri de, bunu sahiplenen çevreler genellikle şu örneğe sığınmalarıdır;

“Halekallahus semavati vel erda…” “Allah gökleri ve yeri yarattı…” (29Ankebut/44) ayeti, bu anlayış sahiplerine göre telaffuzun önemini ortaya koymaktadır. Onlar; ‘Eğer ayet, “Halekallahus semavati vel erda…” diye okunursa “Allah gökleri ve yeri yarattı…” değil, “Allah gökleri ve yeri traş etti…” biçiminde anlaşılır’ diye her ortamda bu iddialarını savunmaktadırlar. Bunun için, “Halekallahus” ifadesindeki “Ha” harfinin mahrecinden doğru olarak, “Kha”ya benzer bir biçimde çıkarılması gerektiğinin üzerinde dururlar. Aksi takdirde bu okuma, “yarattı” değil, “traş etti” anlamına geldiğini düşünceleri için önemli bir örnek olarak görürler..

Kur’an’a yaklaşımda bu anlayışa birinci öncelik verilmesi beraberinde ciddi sorunları getirmektedir. Örnek üzerinden gidersek, “Halekallahus semavati vel erda…” ve benzeri ayetlerde yanlış telaffuz edilmesi halinde ortaya çıkacak sorunu biraz irdelemekte yarar vardır:

Acaba bu sözcüğün yanlış telaffuz edilmesini Allah mı yanlış anlar? Elbette ki hayır. Çünkü Allah yapılanları da, bilinenleri de, bilinmeyenleri de ve kastedileni de çok iyi bilendir. Peki, bu sözcüğün yanlış telaffuz edilmesini Arapça bilmeyen fakat bunu dinleyen biri (örneğin bir Türk) mi yanlış anlar? Bu da kesinlikle hayır. Çünkü o hiçbir anlamamıştır. Son seçenek olarak bunu dinleyenin bir Arap olduğunu düşünelim: Peki, bu sözcüğün yanlış telaffuz edilmesini, bu ayeti defalarca dinlemiş olan bir Arap mı yanlış anlar? Kesinlikle hayır. Biz Türkler Türkçeyi öğrenmiş bir yabancının bazı sözcükleri yanlış telaffuz ettiğini duyunca böyle anlamsız sonuçlara varmaz, onu ne demek istediğini anlarız. Eğer bir Arap böyle bir ayeti hayatında ilk defa duyuyorsa sadece ortada bir tuhaflık olduğunu düşünür ve doğru yorumlar. Ancak cahil değil zır cahil böyle hataları yanlış yorumlar.

Türkçede, “Bugün pek kar edemedik” diye “kâr” sözcüğünü yanlış telaffuz eden birini Türkçe bilen herkes doğru anlar. Türkçe bilmeyen kişi de yanlış anlamaz. ‘Yanlış’ sözcüğü ‘yalnış’, ‘yalnız’ sözcüğünü ‘yanlız’, ‘yar’ sözcüğünü ‘yâr’, ‘ırak’ sözcüğünü büyük harfle ‘Irak’, ‘hâlâ’ sözcüğünü ‘hala’ diye telaffuz etmekle de durum değişmez. Tüm bunlar konu bütünlüğü içinde, cümle içinde doğru anlaşılır. Zaten polemik konumuz sözcüklerin telaffuzu değil sözcüklerin cümle içinde kullanılmasıdır.

Konuşmaya renk, tat ve anlamda sadelik katan unsurları çok önemli konu olarak görmek doğru değildir. Hele, bu durum, Allah’ın dini gibi insan için en temel konuda ise hakka ulaşmayı erteleyici, engelleyici ve amaçtan saptırıcıdır. Eğer bir ulusun Kur’an’ı tanıma girişiminin yeterli düzeyde olmadığı biliniyorsa buna rağmen böyle iddiaların savunucusu olmak, böyle bir yaklaşım art niyetli kuşkusunu bile doğurur. Evet, bir kez daha yinelemek gerekir ki, “Halekallahus semavati vel erda…” ifadesini ne Allah, ne Arap, ne de Türk “Allah gökleri ve yeri traş etti…” diye anlar, hepsi de “Allah gökleri ve yeri yarattı…” diye anlar. Oysa koskoca bir halkı bu sinsi tuzaklarla aldatmak isteyenler çok büyük kayıplar yaşarlar. Ne gelişirler, ne de ilahi iradeye uygun davranmış olurlar.

Amaç Allah’ın sözlerini, ilahi kelamı doğru okumak, düzgün bir diksiyonla dile getirmekse, bu konuda Arapça sözcüklere değil Türkçe sözcüklere daha fazla dikkat etmek gerekir. Çünkü bu halk Türkçe konuşmaktadır. İlahi kelamı kendi anadilinde en doğru ve en güzel diksiyonla dinlemeleri, ilahı mesajı en güzel tatta ve renkte öğrenmelerine kapı aralayacaktır. (01.10.2008)

posted in Anasayfa | 0 Comments

8th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Buna karşılık sizden bir ücret de istemiyorum.

Benim ücretim, ancak alemlerin Rabbine aittir.” ( Şuara 109 )

İÇİNDEKİLER

1- Hangi İslam?

2- Nasıl Müslüman Olunur?

3- Kavramların Önemi

a- Sabır kavramı

b- Zikir kavramı

c- İbadet kavramı

d- Veli kavramı

4- Sünnet ve Hadis Anlayışı

5- Sünnet Nedir?

6- Hadis Nedir?

7- Peygamber ve Peygamberliği Yanlış Anlamak

8- Şefaat Etme Hakkı Var mıdır?

9- Alimlerin Görüş ve D üşüncelerini Ölçü Almak

10- Allah ile Kul Arasındaki Aracılar

11- Geleneksel Kültürün Etkisi

12- Tevhidi Düşünceyi Gereğince Anlayamamış Olmak

13- Hidayet ve Sapmayı İnsan Seçer

14- Müslüman Olmayanlarla İlişkilerimiz Nasıl Olmalı?

 

 

1-Hangi İslam?

İyiligi sonsuz, ikramı bol olan Allahın adıyla..

Hamd ancak Allah içindir. Ona Hamd eder, Ondan yardım diler. Ona sığınır ve yalnız ona tevekkül eder ve onun afvını isteriz… Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden ona sığınırız. Hakikat şu ki: Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak, kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek kimse yoktur.

Allahtan başka ibadete layık ilah olmadığına şahadet ederim. O tektir ve şeriki yoktur. Mülk onun, her türlü medh-u sena onundur ki O her şeye kadirdir. Ve yine şahadet ederim ki, Hz.Muhammed(s.a.v) onun kulu ve rasulüdür.

Değerli Kardeşlerim; Buradaki konular asla Müslümanların kafasını karıştırmak veya alimlere dil uzatmak veya alimleri devre dışı bırakmak gibi asla alğılanmamalıdır.! Gayemiz araştırarak, okuyarak, anlayarak, manalarını iyi etüd ederek saglam bir İslam Akidesine sahip olabilmektir.

Hangi İslam ?

Oldukça garip bir soru. Ne demek hangi İslam? Kaç tane İslam var ki? Elbetteki îslam bir tanedir. O da Kur’an’daki İslam’dır. Ancak böyle bir ayırım yapmadan gerçeği anlatabilmek oldukça zordur.

Çünkü, îslam oldukları iddiasında olan ve temel referansları itibariyle birbirinden büyük farklılıklar gösteren anlayışlar hakkında bir yargıda bulunmak için bu ayırımı yapmak zorunluluk arz etmektedir.

Diğer bir anlatımla, gerçek olan Kur’an’daki İslam’la, uydurulmuş (kültürel/ilahî din) olan lslam’ı(!) birbirinden ayırabilmek için bu soruyu sorduk- Bu iki anlayışı (dini) dayandıkları değerlere göre tanımlayabilir veya kavrayabilirsek o oranda doğruyu seçmemiz mümkün olacaktır.

Yoksa; yarısı hak, yarısı batıl olan bir anlayışı din edinmiş oluruz ki; bu bizi ‘şirk‘e düşürür. Evet, gerçek din ile gerçek din adına uydurulmuş dinleri birbirinden ayırmak için bildiğimiz doğruları ortaya koymaya çalışırken, ‘ne diyorsak tamamen ve tek doğru bizim dediklerimizdir’ iddiasında değiliz; isabet ettiğimiz gibi yanıldığımız da olacaktır.

Yine de doğru olduğuna inandığımız şeyleri başkalarına ulaştırmak ve özellikle “Tevhid‘i” bozan, hakka batılı karıştıran, geleneksel kültürlerini din haline dönüştüren ve üstelik bunu îslam adına yapan Müslümanların(!) durumlarım yeniden değerlendirmelerine katkıda bulunabilirsek amacımıza ulaşmış olacağız.

Müslümanların parçalanıp bölündükleri; her bir grubun kendisini ‘hak’, diğerini ‘batıl saydığı bilinen bir gerçektir. Temel kaynağı Kur’an olan ve kendisini peygaınber (sav)le pratize eden îslam, ne yazık ki, Peygamberimizin ölümünden hemen sonra ki yıllarda başka görüş ve düşüncelerin kaynaklan ile kirlenmeye başladı. Bu kirlilikle birlikte Müslümanlar da giderek ana kaynaklarından uzaklaşmaya başladılar.

Böylece farklı ‘din anlayışları ortaya çıktı, öyle ki, bizzatihi Allah’ın korumasında olan Kur’an’ın metni dışında, İslam’a ait bütün değerler az veya çok bu değişiklikten nasibim aldı. Bütün bu olumsuzluklara rağmen tarihi süreç içinde, her dönemde Allah’ın ipi Kur’an’a tutunabilen mü’minler, dini Allah’a has kılarak bu değişmenin/ sapmanın dışında kalmayı ve Tevhidi inançlarını korumayı başardılar.

Bunu başaramayanlar ise “Kur’an İslamı” yerine geleneksel/kültürel bir inanca sahip oldular. Ve böylece bu sürecin neticesinde Müslümanlar temelde iki ana gruba ayrılmış oldular: Kur’an İslam’ına bağlı olanlar ve Kur’an îslamı’ndan sapanlar.

Tevhidi İslami düşünceyi koruyan Kuran İslamı’nın bağlıları, dinin esası sayılmayan konularda zaman zaman farklı görüş geliştirmiş olmaları onların Kur’ani çizgiden uzaklaştıktan veya saptıkları anlamına gelmemelidir. Dinin teferruatına dair düşünce farklılığı tamamen Sünnetullah’ın gereğidir ve insan olmanın doğasından (fıtratından) kaynaklanmaktadır.

Tevhidi İslam’ın yolunu sürdüren, Kur’an ve Sahih sünneti ölçü alan bu kimselerin yoluna “Hak” yol diyoruz. Öte yandan, Kur’an İslam’ından uzaklaşanlar, inançlarında Kur’an a da yer vermekle birlikte, beşeri görüş, düşünce ve geleneksel kültürleriyle ve özellikle İslam öncesi sahip oldukları eski dinlerinin kutsallarıyla hak ve batılın birbirine karıştığı kültürel-ihali yeni bir din oluşturdular.

İsminden başka İslam’la ilgisi kalmayan bu dinin bağlıları, dinlerini oluşturdukları değerlere göre birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Örneğin daha çok kültürel değerlerden etkilenen kişinin din anlayışı ile eski dininin kutsallarına öncelik veren kişinin din anla* yışı arasında bu önceliklerine göre farklılıklar oluşmaktadır.

Birisinde, inancın merkezinde geleneksel kültür varken, bir diğerinde merkezi atalar dini işgal etmektedir. Bu grupta yer alanları Tevhidi İslam’dan sapanlar olarak nitelemekteyiz. Bu yol ise “batıl” yoldur. Anlaşılması ve içinden çıkılması en zor olan konu ise, “hatırda olanların kendilerini gerçek îslam olarak görmeleri ve “hak yolda olanları dinden sapma ve sapıklıkla suçlamalarıdır. Oysa herkesin kabul ettiği gibi gerçek birdir.

Burda temel sorun, gerçeğin neye göre tesbit edileceğidir. Yani doğru ve yanlışı belirlemede neyin ölçü alınacağıdır. Bu sorunun cevabı kuşkusuz ölçü Kur andır* şeklinde olacaktır, o halde şimdi Kur’an’ı ölçü alarak “hak” ve “batılın ne olduğunu ortaya koymaya çalışalımalıyız.

 

 

2-Müslüman Olmak (Nasıl Müslüman Olunur)

Bir kimse öğrenci olmadığı halde, kendisine öğrenciyim demekle, memur olmadığı halde memurum demekle, mühendis olmadığı halde mühendisim demekle iyi insanım demekle, dürüstüm, erdemliyim demekle, filanca yaşam biçimini benimsiyorum demekle, yani sadece ‘ben buyum” demekle dediği şey olmuş olur mu?

Elbetteki olmaz. Zira her şeyin kendisine göre şartlan vardır. O şartlar oluşmadan, yerine getirilmeden, elde edilmeden hiçbir şey olunmaz. İslam’la ilgisi olmadığı, İslam’a ters düştüğü, İslam’ı gerçek anlamda benimsemediği veya gereklerini yerine getirmediği, şartlarına uymadığı halde kendisine “Elhamdülillah Müslümanım” dedigi için kimse Müslüman sayılmaz.

Her şeyin olduğu gibi Müslüman olmanın da kendine özgü şartları vardır. Bu şartlara uymayan, bu şartları bulundurmayan veya bu şartlan taşımayan kişinin kendisini Müslüman olarak görmesi, gerçekten birşey ifade etmez.

O Müslüman olmanın başta gelen şartı, Allah’a ve Kitab’ına inanmaktır, ikinci şartı da, bu inanış biçiminin Allah’ın istediği şekilde olmasıdır. Yani, hiç kimsenin, ben, istediğim gibi inanırım demeye hakkı yoktur.

Bir kimse, Allah’ın kitabında belirlendiği şekilkide inanmadıkça, inancının bir değeri yoktur. İman üç bölümden oluşur. Birinci şartı, inanmaktır.

İkinci şart ise, inanmanın geçerli olabilmesi için, doğru biçimde olmasıdır. Yani Kur’an’ın belirlediği biçimde olmasıdır. Üçüncüsü de, inandığını yaşamaktır. Yaşama dönüşmeyen inancın, doğru olmayan inanç gibi bir değeri yoktur. Örneğin okula kayıt yaptırmak tek başına yeterli değildir.

Öğrenci olmak için okula/öğrenime devam etmek şarttır. Tıpkı bunun gibi yalnızca inanmak tek başına yeterli değildir, İnanıyorum demekle inanç gerçekleşmez. İnancın gerçekleşmesi için, inanılan şeye nasıl inanılması gerekiyorsa öyle inanmak gerekir. Bu da Müslümanlığın öngördüğü şartları yerine getirmekle olur. Bu değerlendirmemizin ışığı altında kendilerine Müslümanız demelerine rağmen İslam’la ilgisi olmayanları dört gruba ayırabiliriz.

Bunlar:

a -İslamı bilmeyenler
b -Yanlış bilenler, hak ile batılı birbirine karıştıranlar
c -Münafıklar
d -İnancını hayata geçiremeyenler.

Yaşadığı hayatı İslam’a göre düzenlemeyi amaç edinmeyen ve bu amacı gerçekleştirmek için gayret göstermeyen bir kişinin inancının gereği yaptığı bütün işler geçersizdir. Ne var ki her Müslümanın inancında ihlaslı olmada ve inancını yaşama geçirmede farklılıklar olabilir.

Hatta Mü’min bîr kimse, zaman zaman günah olan bir fiili isleyebilirken, diğer bir mü’minde takvada yarışanlardan olabilir. Bu bakımdan, Müslümanın zaman zaman hata yapması, günah işlemesi onun Müslüman olma özelliğini iptal etmez. Ancak bir Müslümanın günahında ısrarcı olması ve günah işlemeyi alışkanlık haline getirmesi onu “mücrim” yapar.

Günümüzde öylesine garip bir durumla karşı karşıyayız ki İslam’ın koyduğu kuralları geçersiz ve gereksiz saydığı halde, İslam’ın bir kısmını çağdışı gördüğü halde, İslam’ı yeterli ve akılcı bulmadığı halde yine de Müslüman olduğunu söyleyenler var.

Bu durumun nasıl bir çelişki olduğunu sorgulamak ve ortaya gerçeği çıkarmak için Müslümanlığın ve Müslüman olmanın ne demek olduğunun tanımını yapmak bir zorunluluk olmuştur. Evet, nedir Müslüman olmak? Müslüman olabilmek veya Müslüman sayılabilmek herkese göre değişen bir şey midir?

Bunun Kur’ an’a dâyâlı, kendine özgü bir tanımı yokmu? Kendine göre şartları yok mu Müslüman olmanın? Bu şartları kim belirlemelidir?
Bu konuda Allah’tan başka belirleyici var mı? Bu soruların cevabını ararken önümüze iki ayrı yol çıkmaktadır:

1-Müslüman olmanın şartlarını Allah’ın kitabı belirler. Allahin koyduğu ölçülerin esas alınması zorunludur.

2-Herkes bu şartları istediği şekilde belirleme hakkına sahiptir.

İkinci yolun kabul edilmesinin mümkün olmadığına iman etmek zorunda olduğumuza göre, Müslüman olmanın şartlarını Allah’ın kitabı belirler. Herkes Allah’ın yaptığı tanıma (Kitabına) bakmak ve Müslüman olup olmadığına Ona göre karar vermek zorundadır.

Şimdiye değin yapılan Müslümanlık tanımlarının yetersiz veya yanlış oluşu ve dileyenin dilediği gibi (işine geldiği gibi) anlamasına uygun oluşu veya yeterince açık ve net olmayışından olsa gerek, kendilerini Müslüman olarak tanımlayıp öyle gördükleri halde Kur’an’daki İslam’ı bilinçsizce reddedenler ortaya çıkmıştır,

Bir karşılaştırma yapacak olursak;

Dinini Allah’a has kılarak O’na kulluk yapmayı, yaşamının ana gayesi sayan da Müslümanım diyor; Allah’la birlikte birçok ilah edinmiş, yaşamını, insanlarca belirlenen esaslara göre düzenleyen, heva ve hevesine göre yaşayan da.

Allah’ın Kitabına uymayı, Müslümanlığının esası sayan da; Kitab’a yalın bir saygı duymanın ötesinde O’nunla ilişkisini tamamen kesmiş olanlar da.

İslam en üstün hayat nizamıdır diyen de; … Yalnız mü’minleri dost edinenler de; mü’minleri bırakıp, kafirleri dost edinenler de. İçinde bulunduğu İslam dışı hayatı İslam’la değiştirmenin mücadelesini veren de; o hayatı benimseyen, hatta onu İslam’a karşı korumaya çalışan da.

Küfrü reddeden de; ona rıza gösteren de. Doğru ve yanlışı Allah’ın kitabı ve sahih sünnet belirlemelidir diyen de; heva ve hevesini, bidat ve hurafeleri din edinen de. Kur`anın öngördüğü şekilde inanan ve yaşayan da; mürşidinin, şeyhinin veya cemaatinin öngördüğü şekilde inanan, ve yaşayan da.

Velî olarak Allah yeter diyen de; Allah ‘la kendi arasında tayin ettiği aracıları veli edinen de.

Mürşit Kur`andır diyen de; insanları mürşid edinen de. Rehber Kur`andır diyen de; biz Kur’an’ı anlamayız, bize üstadlarımızın dedikleri yeter diyenler de.

Allah’tan başka şefaat edici olan yoktur diyen de; Allah’tan başkalarını şefaatçi seçen/tayin eden de.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Peki bu kadar zıt kutupların hepsinin Müslümanlık olması mümkün olmadığına göre, Müslümanlık hangisi? Acaba yanlışlık nerede? Yanlışlık kuşkusuz ki İslam’da ve Müslümanlık’ta olamaz. Yanlışlık İslam’ı ve Müslümanlığı gereğince bilmemektedir. Maalesef kendilerine Müslümanım diyen birçok kimse, İslam’ı da Müslümanlığı da gerçek anlamı ile bilmiyor, îşte bundan dolayı kime Müslüman deneceğini açıklamaya, kim Müslüman, kim değil; kim inanan, kim inanmayan; kim mü’min, kim kafir sorularına cevap aramaya çalışacağız.

Geleneksel kültürümüzde yeretmiş, bütün yanlışların başı veya başlangıç noktası olarak gördüğümüz bir batıl inançtan başlayarak bu konu yu açıklamaya çalışalım.

Şimdiye değin yığınla insanımız „la ilahe illallah“ sözünü söyleyen ve kabul eden Müslümandır, yalanı ile aldatıldı. İyi niyetle ortaya konmuş olduğuna inandığımız bu ilke, başlangıçta doğru gibi algılansa da sonuçta nasıl bir yanlışın ve sapmanın alt yapısını oluşturduğu, Müslüman’ın tanımını yaptığımızda ortaya çıkacaktır.

Müslüman, Allah’a eş koşmadan inanan, Kur’anı inancının ve hayatının ana kaynağı olarak gören, İslam’ı sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi alarak benimseyen, İslam’ı hayata hakim kılmanın mücadelesini veren ismi ne olursa olsun, …. onları İslam’la değiştirmeyi Allah’a kulluğunun şartı sayan, Dini yalnızca Allah’a halis kılan, din adına ortaya çıkan bid’at ve hurafeye dayalı aracıları (veli, şeyh, mûrşid v.s) ilahlaştırmayı şirk sayan, Peygamber’in nasıl yediğini, içtiğini, nelerden hoşlandığını değil, O’nun İslam’ı nasıl yaşadığını, küfre, zulme ve haksızlıklara karşı nasıl mücadele verdiğini sünnet olarak görendir. Kur’an’a göre Müslüman olmanın iki boyutu vardır; biri itikadı (teorik) boyut, diğeri amelî (pratik) boyut. Müslümanlık yalnız inanmaktan ibaret olmadığı gibi amelden de ibaret değildir.

Teori ve pratik birbirini tamamlar; biri olmadığı zaman, diğeri de bir değer ifade etmez. Müslüman sayılmada sözde inanmanın bir önemi yoktur. Hayatı Kur’an’ın ilkelerine göre düzenlemeyi benimsemeden/istemeden, bütün özellikleri ile (hüküm koymada, helal ve haramı belirlemede, Rızık vermede, kullukta, otoritede…) Allah’ı birlemeden Müslüman olunmaz. Müslüman yalnız şehadet kelimesini söylemekten değil, Kur’an’ın tümünden sorumludur. Kur’an’ın tümüne muhataptır. İslam’ın şartı sadece beş değildir: Kur’an’ın iki kapağı hepsi İslam’ın şartıdır. Teoride Müslüman olmak yetmez.

Kur’an, yolunu sürdürenleri, peşinden gidenleri Cennete götüreceğine dair söz vermektedir. Kur’anın belirlemediği hiçbir yol sahibini Cennete götürmez. Cennet Kurana göre inanmanın ve yaşamanın karşılığıdır. Kim ki Cenneti istiyorsa Müslüman olmak; kim ki Müslüman olmak istiyorsa Allah’ın kitabında gösterdiği yoldan gitmek ve o yolun dışındaki bütün yolları reddetmek zorundadır.

Yani, bir kimse hem Müslüman, hem de başka bir görüşün benimseyeni olamaz hem Allah’ın yolunu, hem de başka yolları gidilecek yol olarak göremez. Böyle yapan ya cahil ya yanılmakta, ya da münafıktır.

Kısaca Müslümanlık, herkesin işine geldiği gibi anladığı, tanımladığı ve uyguladığı bir din değil. hal bole olunca ister istemez şu söz gerçekleşiyor ben inandım Müslüman oldum ama ben Kurana değil Kuran bana uyacak mantığı ortaya çıkıyor…iyi düşünmek lazım…..Kur’an bizden nasıl inanmamızı ve yaşamamızı istiyorsa öyle inanmak ve yaşamak zorundayız. Şehadet kelimesi ise bu kabulün sadece bir parçasıdır.

İslam’ı bir bütün olarak benimseyen ve ona göre yaşamak isteyen kimse Müslümandır. O bütünü parçalara ayırmak, ayıranı dinden çıkarır. Ve o kimse günde binlerce kez la ilahe illallah da dese, gerçekten hiçbir şey ifade etmemiş olur.

Yani, sadece la ilahe illallah demekle Müslüman olunmaz.

 

 

3-Kavramların Önemi

Kavramlar tıpkı yazı yazmada ve okumada kullanılan harfler (alfabe) gibidir. Nasıl ki okuyup yazmak bu harfleri bilmeye bağlıysa, harfler bilinmeden okuyup yazmak mümkün değilse; tıpkı bunun gibi Kur’anî kavramları bilmeden de Onu gereğince anlamak mümkün değildir.

Her düşünce ve inancın kendisini en doğru ve anlaşılır olarak, ancak kendi kavramları ile ifade edebileceği bir gerçektir. Bu bakımdan, bir düşünceyi, görüşü anlamak veya tanımlamak için en uygun yöntem o düşüncenin kavramlarını kullanmaktır. kur’an’in kavramları da Kur’an’ın alfabesi gibidir.

Kim ki Kur` an’ı gereğince anlamak istiyorsa Kur’an’ı kavramları bilmek zorundadır.

Örneğin, ilahın, ibadetin, dinin, Rabbin, sabrın, tagutun, şirkin, velinin, zulmün, şükrün… kavram olarak anlamlan bilinmeden, Kur’an’m mesajım anlamak, Kur’an ı Kur’an’ca kavramak ve ölçü edinmek mümkün olamaz. Kavramları bilmek öylesine önemlidir ki, bir tek Tevhid kavramının bile ne anlama geldiğini bilmediğimiz zaman, Kur’anın bizim için hiçbir anlamı olmayan, bomboş bir kitap halice dönüşeceğini görürüz.

Kur’an’la ilk muhatap olan toplumun, kavramları bilmeme gibi bir sorunları yoktu. Zira Kur an, onların anlamlarını bildiği kavramları kullanmış ve onların dili ile vahy edilmişti. Onlar kendilerine söylenen her sözün doğru anlamını biliyor ve Kur’ an’ın kendilerinden ne istediğini anlıyorlardı.

Ne var ki Kur’ani kavramlar, tarihi süreç içinde harici etkilerle ya anlamlarını yitirdi ya da anlam değisikliğine uğradı. Böylece, Kur’an’ın onlara yüklediği anlam, yerini değişik ve tamamen karşı anlamlara bıraktı. Bunun neticesinde de bugün Kur’an’ın orjinal mesajı, muhatabında istenilen inanç ve anlayışı gerçekleştirememektedir.

Deyim yerinde ise, Kur’an, bu şekilde susturulup söz hakkı elinden alınmıştır.

Kavramlardaki bu değişiklik Kur’an’ın anlaşılmasına yansıdığı için, Kur’an sözcük olarak, metin olarak hiçbir değişikliğe uğramadığı halde, anlamda değişikliklere uğrayarak etkisiz hale dönüştü. Hatta yer yer olumsuz etkiler yapan(yaptırılan) bir kitap oldu. Konunun daha iyi anlaşılmasına ve öneminin kavranmasına katkıda bulunmak için örnek bazı kavramların gerçek tanımlarını yapmaya çalışalımcagiz:

a-Sabır

b-Zikir

c-İbadet

d-Veli

 

a-Sabır Kavramı

Kur’an’da, direnme, karşı koyma, yılmama, dayanma, inancının mücadelesini vermede her türlü zorluğa ve zulme direnme, başa gelen acı ve kötü olaylara karşı dayanmanın ve umutsuzluğa (ye’se) düşmemenin karşılığında kullanılan sabır; aynı zamanda harama ve günaha sürükleyecek nitelikteki nefsin arzu ve isteklerine karşı koymak anlamına da gelmektedir.

Ne var ki zamanla gerçek anlamını yitiren ve anlam değişikliğine uğrayan sabır kavramı, Müslümanın anlayışında da değişiklik yaparak onu zulme seyirci yapmış, haksızlıklara karşı rıza göstererek boyun eğdirmiş, her türlü kötülüğe ve fitneye karşı sessiz hale getirmiş, izzet ve şerefinin ayaklar altında çiğnenmesine tepki gösteremez hale düşürmüştür.

Oysa ki, Müslüman’dan istenen sabır, küfre, zulme ve haksızlığa karşı verdiği mücadelede, Allah’ın dinini yeryüzüne hakim kılmak için yaptığı cihad’da karşılaşacağı her türlü zorluğa karşı direnmek, başına gelecek her türlü belaya karşı yılmadan, usanmadan yoluna devam etmede kararlı olmak ve her türlü çileye karşı dayanmaktır:

ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (10)

” Rabb’in, türlü eziyete uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra savaşan ve sabredenlerin yanındadır. Elbette bütün bunlardan sonra Rabb’in bağışlayan, esirgeyendir” (Nahl-110)

Sabır korkaklık ve ürkeklik değil, cesaret ve yiğitliktir. Sabır, yeis değil, umuttur. Kur’an’da sabır, genellikle

sabretmek ve salih amel işlemek“,

cihad edip sabretmek,”

’sabredip takva sahibi olmak” kalıplan ile kullanılmaktadır,

Bu nitelemeler de bize, sabrın, salih amelle, cihad etmeyle, takva ile içice ve birlikte olduğunu göstermektedir.

Sabrın Kur’an’daki anlamı budur günümüzde anlam değişikliğine uğradığından veya kavram olarak gerçek anlamı her yönü ile bilinmediğinden, Müslümanlar sabır adına zulme rıza gösteren, kötülüğe seyirci kalan pısırık insanlar olmuşlardır. Acizlik ve uyuşukluk sabır sayılmıştır. Zillete rıza sabır olmuştur. Kur’an’a baktığımızda yüce Allah, kulunu sürekli sabırla imtihan etmektedir. Sabretmeyenler, imtihanı kaybedenler olarak nitelenmekte ve Cennetten yoksun bırakılacakları bildirilmektedir.

Kim ki direnir; cesaretle, umutla hakka sarılır, zulme baş kaldırışında uğradığı bütün belalara karşı koyar ve hak yolunda her türlü zorluğa katlanır ve sabırla Allah’a yönelirse imtihanı kazanacaktır,

إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُوْلَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (11)

“Ancak sabredip iyi işler yapanlar böyle değildir. İşte onlar için magrifet ve büyük mükafat vardır.” (Hud -11)


أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمْ اللَّهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ (12)

“Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri (sınayıp) bilimden, sabredenleri(sınayıp) bilmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Al-i imran 142)

Her konuda olduğu gibi, sabır konusunda da Resuller bizim için en iyi örneklerdir. Onlar Kur’an’ın rehberliğinde Allah’ın yolunda yürürlerken karşılaştıkları her türlü engeli (zulmü, işkenceyi,) sabırla, sabırdan aldıkları güçle nasıl ki aşmışlarsa, onların yolunu sürdürme iddiasında olan Müslümanlar da kötü olana, harama, günaha, zorluğa, zulme karşı direnmede sabra sığınmalıdırlar….

 

 

b- Zikir Kavramı

Sözcük olarak, anma, anımsama anlamlarına gelmektedir. Kur’an’da, evreni kavrama, Kuranı anlama, Allah’a yönelme, Kur’an’ın ve vahyin diğer bir ismi, Allah’ı anma, hatırda tutma gibi anlamlarda kullanılmıştır. Zikir kelimesi türevleri ile birlikte Kur’an’da 300 den fazla yerde geçmektedir, Kur’an’ın kendisi de bir zikirdir. Çünkü O, bize Allah’a yönelmenin yolunu göstermekte, Onu tanımamız ve bilmemiz konusunda yardımcı olmak amacıyla evrende olan canlı ve cansız birçok şeyi dikkatimize sunmakta ve onlarla bize hatırlatmada bulunmaktadır. Allah’ı zikretmek, kulluğumuzun en büyük özelliği olmalıdır. Zikir, sanıldığı gibi sadece belli sözlerin tekrarı ile gerçekleşmez.

Zikir, Allah’ı düşüncemizde ve yaşantımızda söz sahibi yaparak, Onun yasalarına göre hareket etmek ve O’nun koyduğu ölçülere göre yaşamakla gerçekleşir. Zikir, insanın Allah’ı yüceltmesidir ki o yüceltme, yaşantımızı düzenlemede tercihlerimizle ortaya çıkar. O’nun verdiklerine karşı nankörlük etmemek ve verdiklerini rızasına en uygun şekilde kullanmaktır. Kısacası zikir Allah’ın Kur’anını yaşamaktır, belli, sözlerin tekrarı değildir.

Zikir, “Ey Allah’ım, senin olmadığın hiç bir yer senin görmediğin hiçbir şey senin duymadığın hiçbir söz olamaz. O halde ben bu bilinçle, yani seni bu şekilde, sürekli aklımda tutarak, sanki devamlı benimle birlikteymişsin gibi düşünerek, bütün davranışlarımda senin koyduğun kurallara göre hareket etmeliyim“ ifadesiyle somut anlamını bulur. Öyle ya, Allah’ı bu şekilde anan (zikreden) bir kimsenin, bu anışı(zikri) gönlünde ve aklında yaşattığı sürece, Allah’ın gösterdiği yoldan sapması mümkün olabilir mi? Yukanda da değindiğimiz gibi, zikir, sanıldığı gibi bir takım sözlerin veya kelimelerin belirli sayılarda tekrar edilmesi demek değildir.

Zikir, Allah’ı sürekli akılda tutarak, onun gösterdiği yoldan gitmektir. Zikir. Allah’ı sözle anmak değil, gönülden onaylayarak bilinçli bir şekilde O’nun hükümlerine teslim olmaktır. Teslim olmak ise, istenilen şeyi yapmakla gerçekleşir. Yoksa yüzlerce kez ‘La ilahe illallah’ sözünü tekrar etmekle Allah zikretmiş sayılmayız.

Allah’tan başka ilah yoktur (la ilahe illallah) deyiminin yüzlerce, binlerce kez tekrar etmeyi zikir sayanlar, sözde bir saygınlıkla Ona saygıda bulunanlar, bütün hayatı kapsaması gereken bir gerçeği, bazı sözlerin tekrar edilmesi işine hapsederek, amacından uzaklaştmmş bulunuyorlar. Kaldı ki bu çevreler ‘zikrin’ kelime olarak geçtiği 300′ün üzerindeki ayeti dikkate almamakta, bu konuda kullandıkları kimi ayetleri de yanlış algılamakta ve anlatıldığı gibi değil, anlamak istedikleri şekilde anlamlandırarak kendi hakim kültürlerine uydurmaktadırlar. Zikrin söz konusu edildiği bazı ayetlere bakmakta yarar var, Kuran, kendisinin bir zikir olduğunu belirtmektedir.

“O zikri (Kitab’ı) Biz indirdik Biz; ve Onun koruyucu da elbette biziz“ (hicr 9 )

Evet görüldüğü gibi Allah Kur’an’ında zikirin Kur’an olduğunu ve Kur’anı yaşamanın zikir olduğunu söylemektedir.Ne varki günümüzde zikir anlam değişikliğine ugrayıp Kur’anı bir yaşayışdan sadece birkaç kelimeleri tekrar etmekle yetinme yerini almıştır.

Ya da şöyle diyebiliriz bu gibi kavramların tahrifi ile Kur’an’ın değişmeyeceğini, koruyucusu da Allah olduğuna göre, Kur’anın değişmeyeceğini bilen İslam düşmanları, bizleri kavram yanılgısına ugrattıgını düşünmek yerinde olacak sanırım.

Her şey açık ve nettir. Ayetle devam edelim:

“O zikri (Kitab’ı) Biz indirdik Biz; ve Onun koruyucu da elbette biziz” (Hicr9)

Vahyin karşılığında kullanılmıştır. Demek ki, zikir kelimesi günümüzde sanıldığı gibi sadece Allah’ı bazı söz ve hareketlerle anmak anlamına gelmemektedir, Kuşkusuz Kur’an’da zikir, Allah’ı anmak anlamında da kullanılmıştır.

Ve Allah, bizden kendisini anmamızı istemektedir. Bizim yanlıştır dediğimiz şey, bu anmanın yerine getiriliş biçimidir. Elbetteki Allah’ı anmak(zikretmek) şarttır. Ama bu anma nasıl olacaktır? Allah’ı anmak, mutlaka tesbihle ve belli sözlerin tekrar edilmesi ile mi olmalıdır?

Yoksa, namazla, zekatla, haccla, cihadla, kısaca Allah’ın bütün hükümlerine karşı boyun eğerek, itaat ederek, helal ve haramlara dikkat ederek hayrı ve şerri gözeterek, yani ne yaparsak yapalım Allah’ın bizimle beraber olduğu düşüncesini taşıyarak, Allah’ı aklımızdan hiç çıkarmayarak mı olmalıdır?

Bir takım sözleri tekrar ederek mi, yoksa O’nu razı etmeyi esas alarak, O’ndan korkarak, O’na gönülden yalvararak, O’na sığınarak, güç ve destek isteyerek mi? Zikretmeyi tesbih çekmek ve birtakım sözleri belirli sayılarla tekrar etmek olarak görenlerin

الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللَّهِ أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ (28)

“Onlar inanan ve Allah’ı anmakla (zikretmekle) gönülleri huzur bulan kimselerdir. Bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur (13 Rad -28)

ayetini delil göstererek kendilerini haklı saymaları, zikir kavramını gerçek anlamı ile yani, Kur’an’da ifade edilmek istenen anlamda değil, ona kendi anlayışlarına göre anlam vermelerinden kaynaklanmaktadır. Elbetteki, mü’minler ancak inanmakla ve gönüllerinin Allah’ı anmasıyla huzur bulurlar. Buna hiçbir müminin itirazı olamaz. Ancak, gönüllerin Allah’ı anması nasıl olacaktır? Önemli olan bu soruya doğru cevap vermektir. Herkes eline tesbihi alsın ve günde beşyüz veya bin kez la ilahe illallah desin ve bu şekilde gönlü Allah’ı anmış olsun diye bilir miyiz?

Böyle yapan gerçekten bu ayetin gereğine uymuş mu olur? Önce bu ayetin neyi ifade ettiğinej neyi anlatmak istediğine bakalım. Ayetin, gerçekten neyi anlatmak istediğini, daha iyi anlamamız için bir önceki ve sonraki ayetlerle birlikte ele almamızda yarar var:

“İnkar edenler: “Ona Rabb’inden bir ayet (belge l mucize) indirilmeli değil miydi? diyorlar. De ki: “Allah, dilediğini (bu tür sözlerle) saptırır. Yöneleni de kendisine iletir.(13 Rad 27)

“Onlar inanan ve Allah’ı anmakla gönülleri huzur bulan kimselerdir. iyi bilin ki gönüller ancak Allah’ıanmakla huzur bulur .(13 Rad 28)

“İşte mutluluk ve güzel gelecek o inanıp güzel işler yapanlarındır” (13 Rad-29).

Ayet, önceki ve sonraki ayetlerle birlikte değerlendirildiğinde ortaya şu gerçeği koymaktadır:

Müşrikler her fırsatta Peygamberimizi (Ra’d-27′de olduğu gibi), peygamberliğini kanıtlamaya davet ediyorlardı. Peygamberden, peygamber olduğuna dair mucizeler istiyorlardı. Eğer peygamberse diğer peygamberler gibi mucize göstermeliydi. “Ona gökten yardımcı melekler inmeli“, ”kendisine Rabb’inden hazineler verilmeli‘, “ölüleri diriltmeli“, ”altından ırmaklar akan bağları, bahçeleri olmalı değil mi?” diyorlardı.

Allah da inanmakta direnen ve bahane arayanlara cevaben: Bu bahanelerle doğru yoldan saptıklarını, bu tür bahanelere kanmayıp Kitab’a yönelenlerin de doğru yolu bulduğunu, ve onları, Allah’ın, kendisine ileteceğim söylemektedir. (Ra’d-27′nin devamı Ra’d-28′de) de yüce Allah şöyle demektedir: Allah’ın zikrine -ki burada zikir Kitap anlamında kullanılmıştır- gönülden inananlar bu inançlarında kuşkusuz olduklarından, gönülden kabul ettiklerinden huzurludurlar. Çünkü kuşkusuzca inanmaları onlara huzur vermektedir, Allah’ın zikri, Allah’ın sözü demektir.

Kim ki bu zikre/söze gönülden inanırsa en güzel işi yapmış ve o, Allah’a yönelmiştir. Yani, Mümin Allah in zikrine inanmakla en güzel işi yapmış, mutluluk ve güzel geleceği haketmiştir. Görüldüğü gibi, zikir, Kur’an’ın diğer bir ismi anlamında kullanılmıştır.

“Allah’ı zikretmekle, yani Allah’ın, sözünü kuşku duymadan kabul etmekle gönüller huzur bulur” anlamına gelen ayeti, hergün belli bir sayıda bazı sözleri tekrar etmeye dayanak göstermek, ona yanlış anlam vermekten veya onu kendi doğrularına uydurmaktan başka birşey değildir Diğer bir ayette:

“Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara – 152)

diyen Rabb’imizin bu ayetini tasavvuf anlayışı ile açıklarsak o zaman Allah; “Siz tesbih çekerek, beni zikrederseniz ben de size, tesbih çekerek karşılık veririm (zikrederim)” mi demek istiyor?

Yoksa: “Siz bana kulluk yaparsanız, ben de bunun karşılığında yaptığınızı unutmayarak size nimetler veririm’ mi demek istiyor? Elbetteki bizim Allahı zikretmemiz demek, kulluğumuzu ona has kılmaktır;

Rabb’imizin bizi zikretmesi de bize mükafat olarak Cennet de dahil vereceği nimetlerdir. Yoksa bu ayete ‘Allah’ın hergün ve belli sayılarda ‘ey kulum…, ey kulum/ diyerek kullarım anar şeklinde bir anlam vermek asla doğru olamaz.

 

 

c- İbadet Kavramı

İbadet, düşüncenin, inancın pratiğe dönüşmesinin adıdır denilebilir. Kişinin inancı adına, inandığı değerler adına yaptığı herşey ibadet kapsamına girer, ibadet kavramı bütün bir düşünceyi ve hayatı kuşatan, insanın yapmakta olduğu herşeyi kapsamına alan bir kavramdır.

Ne var ki günümüzde., bütün bir hayatı kuşatan bu kavram, alabildiğine dar bir alanla sınırlandırılarak, sadece bazı şeyler için kullanılan bir deyim, olmuştur. Bu kavram, İslamın bütün pratiğini kapsarken, bunun daraltılması ve sadece bazı hareketlere (namaz, oruç, hac,.,,) indirgenmesi ile İslam da hayatın bütününden koparılarak sadece bazı alanların dini haline dönüştürülmüştür.

Onun için Müslümanın inancında ibadet kavramı gerçek değerini/yerini almadıkça İslamın bir bütün olarak kavranması ve yaşanması mümkün değildir. Bu yüzden diyoruz ki ; ibadet kavramı doğru anlaşılmadıkça, İslam doğru anlamak mümkün değildir. İbadet, kulun her şeyini borçlu olduğu varlığın, kendisine çizdiği rotada yürümesidir. Bir yanda Mabud, diğer yanda abid. ibadet, kulun (abidin) yaratıcının (Mabud’un) ipine tutunmasıdır.

Ve bu tutunma sadece belli şeylerde değil, hayata dair ne varsa hepsinde olmalıdır. Yaşadığı hayatı Allah’ın koyduğu esaslara göre düzenlemeyi amaç edinen bir kulun yaptığı meşru her şey ibadettir.

Evet, o kulun çalışması, okuması, yemesi, içmesi, gezmesi… ibadettir.

İslamı bir yaşam biçimi olarak almayan ve İslamı hayata hakim kılmayı hayatının amacı saymayan bir kimsenin yaptığı hiçbir iş ibadet sayılmaz. İslam adına, din adına yaptığı her sey boşa gider. Ne namazı, ne orucu, ne haccı ona fayda sağlamaz; kısaca yaptığı her sey boştur. Onun yaptıkları, ibadet değil adettir.

Bir işin ibadet sayılması için, o işi yapanın yeryüzünden fitnenin kaldırılması ve dinin tamamen Allah’a ait olması amacını taşıması gerekir. Evet, bîr davranışın ibadet olabilmesinin ölçüsü budur. Ve sevap, bu ibadet ölçüsü içinde yapılan işe verilen karşılıktır. Ölçüsü bu olmayan işe karşılık verilecek sevap yoktur. o iş boşa gitmiştir. Yapana hesap gününde hiçbir yarar sağlamaz.

Yapılan işin iyi, güzel ve doğru bir iş olması bu gerçeği değiştirmez. Ayrıca davranışın ibadet sayılmasının önündeki en büyük engellerden biri de riya‘dır.

Riya ibadeti öldürür, hatta şirke kapı açar. Amaçsız, ruhsuz ve özsüz davranışlar/hareketler- şekil olarak ibadet görülse de- alışkanlıkların körü körüne sürdürülmesinden başka bir anlam içermez.

İşin dindarlık ve Allah adına yapılıyor oluşu bu gerçeği değiştirmez, Tanımından da anlaşıldığı gibi, ibadet, sadece bazı şeyleri yapmakla sınırlı bir şey olmayıp, kişinin bütün iş ve davranışlarını kapsar. Her alanda olduğu gibi, ibadette de Tevhidi korumak zorundayız. Yani ibadet yalnızca Allah’a ait olmalıdır. Allah’ın dışında hiçbir varlığa ibadet edilmez.

Kurallarını İslam’ın belirlediği, yüce Allah’ın Kitab’ında açıkladığı esaslara göre yapılmayan ibadet sahih değildir:

Allahu teaale şöyle buyurur:

“Ben cinleri ue insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Za-riyat-56).

İbadet kavramı sadece bazı davranışlarımıza karşılık kullanıldığı ve anlamı doğru bilinmediği için, kul da kapsamı daraltılmış anlam içinde ibadet olarak nitelenen işleri yapmakla kendisini yeterli görmüş ve böylece Allah’ın dinini heva ve hevesine dayalı bir inanca dönüştürmüştür.

Görünürde Allah’a, yönelmiş olsa da özde atalar dininin izleyicisi olmuştur. İbadet, İslam’a ait ne varsa, Allah’ın ne kadar hükmü varsa, bunların davranışa dönüşmesi demek iken onu sadece bazı davranışlardan ibaret (namaz oruç, zekat,,/) sayanlar bu anlayışın gereği olarak da dinin çok az bir bölümünü yerine getirdikleri halde, tümüne uyduklarını sanmaktadırlar.

Oysa ki ibadet, Allah’a bütün hükümlerinde… itaatin pratiğe dönülmesindeki içtenlik, uygunluk ve istekliliktir. İtaat etmenin biçimidir, emrin yerine getirilmesidir.

Diğer önemli bir husus ta, ibadetin kime yapılacağıdır. Bu soruyu her Müslüman tereddütsüz bir şekilde Allah’a diye yanıtlarken bu pratikte gerçekleşmemekte ve ibadetin, gerçek anlamını ve kapsamını bilmeyen kimi Müslümanlar(!) Allah’la birlikte bir çok varlığa ibadet etmektedirler. Zira, inanıyoruz ki hiçbir Müslüman, Allah’la birlikte veya Allah’a rağmen başka bir varlığa bilinçli bir şekilde ibadet etmeyi asla kabul etmez.

Ve yine inanıyoruz ki, kul kimin, koyduğu kuralları davranışa dönüştürüyorsa ona ibadet etmiş olacağını kavrarsa Allah’tan başka ibadet ettiği bütün varlıkları ve varlıkların kurallarını terk edecektir. Yani, birçok Müslüman ibadetin anlamını yanlış bildiği için, Allah’la birlikte başka varlıklara da ibadet etmek durumuyla karşı karşıya kalmaktadır. Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, Allaha ibadet etmek demek Allah’a itaat etmek demektir.Tağuta itaat edende Taguta ibadet etmiş olmaktadır.

“Allah’ı herşeyden üstün görenler ve O’nu herşeyden üstün sayarak yüceltenler Onun koyduğu yasalara boyun eğerek ve o yasalarını içtenlikle uygulayarak, ibadetlerini Allah’a; bunun dışında kalanlar., yani kendi yanlarından uydukları kuralları benimseyip, onlan pratiğe geçirenler de kurallarına uydukları varlıklara ibadet etmiş sayılırlar. Bu da onların Allah için ve din adına yaptıkları herşeyin iptal olmasına geçersiz sayılmasına neden olmaktadır:

“Bu böyledir. Çünkü inkar edenler batıla uymuşlar; inananlar ise Rabb’lerinden gelen hakka uymuşlardır. (Allah da böylece herkesin hakettiğini vermiştir). İşte Allah, onların durumlarını, insanlara böyle anlatır” (Muhammed-3).

Kur’an’da ibadet kelimesi kulluk, itaat ve dolaylı olarak ilahlık iddiasında bulunma anlamında kullanılmıştır.

Her ne amaçla olursa olsun, insanın, başkasını ibadete değer görmesi veya Allah’a ibadette başka bir varlığı aracı yapması, yapacağı işin (ibadetin) şirke dönüşmesi ile karşı karşıya kalmasına neden olur. Zira, insanların, kimi kişilere, değerlere, güçlere bağlanması, onların koyduğu hükümlere itaat etmesi, onlara, ibadet etmesi anlamına gelmektedir.

Müslümanın inancında, hüküm Allah’ın’dır ve itaat de O’na olmalıdır. Allah’tan başka veya Allah’la birlikte bazı kişi, kurum ve kuruluşların koydukları hükümlere uymak onlara itaattir. Ve bu itatin gereği yapılan her türlü iş de ibadettir. Ve bu ibadet şekli, sahibini küfre düşüren bir ameldir.

Tağut’a kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a içten yönelenler ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver. “ (39 Zümer- 17).

İbadet kelimesini itaatten, ilahlık iddiasından soyutlayarak, dar bir alana sıkıştırmak Kur’an’ı anlamada ve yaşamada da aynı daralmaya neden olmaktadır. Ve bunun sonucunda İslam yanlış anlaşılmakta, insanlar delalete ve sapıklığa düşmektedirler.

İbadet Allah’a has kılınmalıdır, ibadeti Allah’a has kılmak ise yalnız ve yalnız Onun koyduğu kuralları geçerli sayarak pratiğe geçirmeyi gerektirir:

“De ki: Bana dinî yalnız Allah’a halis kılarak O’na kutluk etmem emredildi” (39 Zümer-11).

 

 

d) Veli Kavramı

Sözcük olarak, dost, arkadaş, yardımcı ve gözeten anlamlarına gelmektedir. Kur’an’da veli kelimesi Allah’a atfen kullanıldığı gibi, kul için de kullanılmıştır. Evliya kelimesi velinin çoğuludur. Veliyyullah, mümin için kullanılan bir terimdir; Allah’ın kendisine veli ve mevla olduğu kişi demektir. Mevla sadece Allah için kullanıllır. Allah, kulun mevlasıdır.

Fakat, kul Allah’ın mevlası olamaz. Veli, Allah’ın sıfatı olduğu gibi kulun da sıfatıdır. Yani, Allah kulun velisi olduğu gibi, kul da Allah’ın velisi olabilir. Günümüzde velilik kavramına gerçek anlamından başka anlamlar yüklenerek amacından saptırılmış ve onunla İslam inancına birçok bid’at ve hurafe sokulmuştur. Bu kavramın yanlış anlaşılmasından dolayı dine sokulan bidat ve hurafelerden kurtulmak için, bu kavramın doğru anlamını bilmek gerekir. Zira şu bir gerçektir ki, İslamın kavramları bozulmadan îslami anlayışın bozulması mümkün değildir, îslami kavramlar doğru anlaşılmadan da İslam doğru anlamak mümkün değildir.

Din ve dine ait bütün kavramlar kendi mensuplarınca tarihi süreç içinde başka faktörlerin de devreye girmesiyle öylesine tahrip edildi ki, dinin ortadan kaldırdığı ne kadar cahili adet, sapıklık, bid’at ve hurafe varsa yeniden Müslümanların hayatında yer etmeye başladı. Öyle ki dine ait ne varsa hepsi tersyüz edildi, îşte velilik kavramı da tersyüz edilen kavramlardan bir tanesidir. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, Veli, dost, arkadaş, yardımcı demektir. Ve kim, kimin dostuysa onun velisîdir.

Keza isteyen istediğine veli (dost) olabilir- Ancak dini ifsad edenler (bozanlar) Veli’lik sıfatını, Allah’ın kendisine yakın gördüğü, diğer kullarından üstün değeri olan kimselere verdiği bir armağan (rütbe) olduğunu öne sürerek insanları aldatmaktadırlar.

İşin doğrusu şudur: Allah’ı seven ve onun emirlerine/hükümlerine gönülden/isteyerek boyun eğen bağlanan her kul Allah’ın velisidir. Velilik belirli kişilerin tekelinde olmayıp, her mü’mün’in sahip olabileceği bir özelliktir.

Veliliği bazı kişilere has bir özellik (sıfat) olarak algılamak ve bu sıfatı taşıyor olma özelliğinden dolayı onları olağanüstü konumda görmek, söz ve davranışlarda kutsamak şirktir. Allah’ın bazı kullarına olağanüstü özellikler verdiğini ve bu kulların da gelecekten haber verme, görülmeyeni görme , bilinmeyeni bilme, masum olma, şifa dağıtma, görüş ve düşüncelerinde yanılmaz olma gibi üstün özellikler taşıdıkları iddiası İslam dışıdır ve bir kuruntudan ibarettir.

Kuruntu ise dinde asla ölçü değildir. Bilakis bu tür iddialar Kur’an tarafından lanetlenerek reddedilmektedir. Allah, elçisi de dahil hiçbir kulunu gayb’ına ortak etmediğini Kitab’ında bildirmektedir. Bu gerçeğe rağmen veli olduğu söylenen / sanılan bazı kimselerin gelecegi bildiklerini iddia etmek, kavramın ne kadar yanlış değerlendirildiğinin, en somut örneğidir.

Yine Kuran, Allah’a , Kitabına ve Elçisine bağlanmayı, kurtuluşa ermenin ancak böyle mümkün olacağını çok açık bir biçimde bildirmiştir. Buna rağmen bazı kimselerin ölü veya diri insanlardan, falcılardan, muskacılardan, şeyhlerden, mürşidlerden, sihirbaz ve kahinlerden yarar ummaları ve onların kurtarıcılığına umut bağlamaları kuruntudan başka bir şey değildir. Ve bu kimseler “deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar” umduklarına kavuşamayacaklardır.

Evet, Allah mü’minlerin velisidir;

اَللَّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنْ الظُّلُمَاتِ اِلٰى النُّورِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا اَوْلِيَاۤؤُهُمْ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنْ النُّورِ اِلٰى الظُّلُمَاتِ اُولَۤئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (257)

“Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.“ (2 Bakara- 257).

Mü’minler Allah’ın velisidir.

Mü’minler, Rasulü ve Mü’minleri veli edinirler:

إِنَّمَا وَلِيُّكُمْ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ (55)

“Sizin veliniz yalnızca Allah, O’nun Rasulü ve namaz kılan, zekat veren ve rüku eden mü’münlerdir” (5 Maide – 55).

Müminler, Şeytanı (4/119 ), kafirleri (3/28), yahudi ve hiristiyanları (5/51), zalimleri (Şura – 8) veli edinmezler.

Öyle ki , İslam’ı dışlayan, ona karşı koyan/ Allah’ın Düşmanlarıyla dost olan kimse, baba veya kardeş de olsa, yine de veli (dost) edinilmez:

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا آبَاءَكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ أَوْلِيَاءَ إِنْ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْإِيمَانِ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الظَّالِمُونَ (23)

“Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfürden hoşlanıyorlarsa, onları veliler (dost) edinmeyiniz. Sizden her kim onları veli (dost) edinirse işte onlar da zalimlerin ta kendileridir” (9Tevbe 23)

Gerek yukarıdaki ayetlerde ve gerekse diğer birçok ayette, veli kavramının ne anlama geldiğini Kur’an gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Buna rağmen, başta tasavvuf inancını/düşüncesini benimsemiş olanlar olmak üzere daha birçok din mensubu, dine ait birçok konuda yaptıkları ifsadı bu kavramda da yaparak, veliliği seçilmis /atanmış kişilerin özelliği olarak nitelendirdiler. Onlara göre, Allah, seçtiği bu kullarını bütün kötülüklerden koruyor ve bütün isteklerini kabul ediyor.

Bu anlayışın veliliğe yüklediği anlam, neticede onların Allah’ın tasarruf alanına girmesine yol açmaktadır. Sonuçta bu insanlar, oradan edindikleri güçle de, yağmur yağdırma, kötülükleri savma, dünyanın batmasına ve gökten başımıza taş yağmasına engel olma, isteyenin yardımına ulaşarak onlan kötülerden ve kötülüklerden koruma/kurtarma gibi üstün özellikleri olan, bilim kurgu filmlerindeki süpermenlere bile taş çıkartan , süper kullardır.

Tasavvufun bu velileri öylesine süpermenlerdirler ki öldükten sonra bile kurtarıcılığa devam etmektedirler. Öyle ki bir çok kimse bu ölülere dua ederek onlardan yardım dilemektedir.

İnsanların Kur’an’ı anlamaları ve hayatlarını Ona göre düzenlemeleri, Müslüman olabilmenin şartıdır. Kuran anlaşılmalıdır.

O anlaşılmadan, Müslümanlık adına hiçbirşey doğru anlaşılmaz. Kuşkusuz bu konuda kavramlara büyük bir iş düşmektedir. Kavramların gereğince bilinmesi, doğru olanla yanlış olanın birbirinden ayrılmasına, hakla batılın iyice açığa çıkmasına yardımcı olacaktır. Buraya kadar yukarıda sıraladığımız örneklerle kavramların önemini vurgulamaya çalıştık.

Anlaşılan o ki kavramlar anlaşılmadan, doğru ve kendine özgü anlamları ile kavranmadan, Kuranın gereğince anlaşılması mümkün değildir.

 

 

4-Sünnet ve Hadis Anlayışı

Bilinen genel ve klasik tanıma göre sünnet, Hz, Muhammed (sav)’in söz, fiil ve takrirlerinin bütününü ifade eden terimdir.

Sözcük olarak da alışılmış yol, tutulan yol, izlenen örnek, adet gibi anlamlara gelmektedir. Bu genel çerçevenin içinde Peygamber’in Kur’an ı pratîze etme şekline sünnet, söyledikleri sözlere de hadîs diye tanımlama yapabiliriz.

Yukarıdaki tanımlan geçerli ve doğru olduğunu kabullenirsek o zaman sünneti de hadisi de yok saymak, inkar veya reddetmek demek Peygamberi devre dışı bırakmak demektir. Ki buda dinin bir kısmım yok saymayla eş değer bir cürümdür. Zira, Peygambe sav’in fonksiyonel gerçekliği Kur’an’la sabittir. Kur’an varsa Peygamber(sav) de vardır; Peygambe(sav) varsa yaptıkları ve söyledikleri de vardır. Bu imanı bir hakikattir.

Sünnet ve hadis konusu, 1400 yıldır Müslümanlarca üzerinde en çok tartışılan ve konuşulan bir konudur. Ne yazık ki yapılan bütün çalışmalar, konunun açıklığa kavuşmasına bir katkı sağlamamış, daha da tartışılır hale getirmiştir. Herkes kendi yanındakini doğru, diğerlerininkini yanlış ve İslam dışı olarak nitelemektedir.

Aslında bu fazla yadırganacak birşey de değildir. Çünkü kaynak olarak sıralamada birinci, fakat başvuruda sıralamaya bile alınmayan Kur’an, doğru anlaşılmadıkça ve sıralamada olduğu gibi kaynak alınmada da birinci sıraya konmadıkça doğru bir sonuç elde etmek mümkün olamaz. Ne zaman ki, Kur’an ölçü olarak alınır; doğru ve yanlış O’na göre belirlenmeye başlanırsa, ancak o zaman sünnet ve hadis de gerçek anlamını bulur ve dindeki gerçek işlevine kavuşur.

Sünnet ve hadis, İslamın ilk yıllarında, daha doğrusu Peygamber(sav) hayatta iken, kavram olarak tanımları yapılmış ve kayda geçirilmiş şeyler değildi. Kur’andan sonra İslam’a referans olarak alınan sünnet ve hadisin kavram olarak tanımlarına, dileyen dilediğince anlam vermiş ve verdiği anlama göre de bir inanç şekli ortaya koymuştur. Sözlük tanımları üzerinde hemen hemen aynı şeyler söylenirken, kavramsal tanımlarda aynı birliktelik sağlanamamıştır,

Günümüzde ise yeniden Kur’an’a dönüş hareketi ile beraber, zaman içinde İslamî anlamları ya tamamen kaybolmuş veya kısmeti İslamî olan inançlar, Kur’an’a göre sorgulanmaya başlanmış; Kur’ana uygunluk esası çerçevesinde herşey gerçek anlamına göre anlaşılmaya ve değerlendirilmeye başlanmıştır.

Tarihî süreç içinde, Müslümanlar belki de üç kez ve bu oranda ciddi bir şekilde Kur’an’a dönüşü yaşamaya başladılar denilebilir.

Ölçü Kur’an alınınca, İslam adına İslam’a sokulan ne kadar hurafe varsa, onların İslamî olmadıkları anlaşılmaya başlanmış ve Müslümanlar, Kuran’ın öngördüğü bir bakış açısına kavuşmuşlardır.

İsminden başka İslam’la hiçbir ilgisi olmayan, sözde İslamî olan anlayış ve düşünce sahipleri Mekkeli Müşriklerin benzeri bir tutumla, yeniden Kur’an’a dönen Müslümanları suçlamakta ve İslam adına gerçek İslam’a ve taraftarlarına acımasızca saldırmaktadırlar.

Öyle anlaşılıyor ki, Sünnet ve Hadis konusu doğru anlaşılmadıkça, İslamî anlayışın Kur’anla bütünleşmesi mümkün olamayacaktır.

Ve Kur’an İslamî ile sünnet ve hadis adına uydurulmuş İslam olmak üzere, birbirinden farklı iki ayrı İslam varlığını sürdürmeye devam edecektir. Sünnet ve hadisi Kuran açısından tanımlayıp gerçek anlamlarına göre değerlendirmeden sahih bir inanca sahip olmak mümkün değildir.

 

 

5-Sünnet

Sünnet; Peygamber (sav)in insan olma sıfatıyla şahsına ait yaptıkları şeyler değil; Peygamber olarak Allah’ın hükümlerini, yani Kuranı pratize etmesi ile din adına yaptığı uyguladığı ve yaşanarak bize ulaşan hal ve hareketlerdir. Peygamber (sav) in kişisel olarak yaptıkları şeyler bu tanımın kapsamı dışındadır. Peygamber(sav), Allah’ın hükümlerim pratiğe geçirmede bizim için örneklik teşkil etmektedir.

Ve Peygamber, elçi Hz.Muhammed olarak yaptıkları ile bizim için bağlayıcıdır, insan hz.Muhammed olarak yaptıklarını yapmak gibi bir sorumluluğumuz yoktur.

Sünneti, Kur’an’ın pratize edilmesi olarak görüyor ve bu pratiğin de yaşanarak bize ulaştığını kabul ediyoruz. Bu anlamı ile hadis de sünnetin kapsamı dışındadır.

Sünnetin tanımını şimdiye değin yapılan tanımlardan ayırıyor ve İslami anlayışımıza uygun olarak sünnete:

‘Peygamberin Kur’an hükümleri ve bu hükümler çerçevesinde dine dair kuralların uygulanış biçimidir’ diyoruz. Yani, hükmü Allah’a ait olup ta uygulaması Peygamberce yapılan davranışa sünnet diyoruz

Ayrıca peygamber (sav)’ın kendi içtihadı ile hayata geçirdiği ve yaşanarak sürdürülen fiilleri de sünnet kapsamındadır.

Bu fiiller sözle (hadisle) bize intikal etmiş de olsa pratiğe geçirildiği için sünnet sayılmaktadır. Bu tanımın dışında kalan fiil ve sözleri sünnetin kapsamı içinde görmüyoruz.

 

 

6-Hadis

Hadis;Pratiği olmayan ve yaşama geçirilmemiş, rivayet olarak bize intikal etmiş “Peygamberin söylediği söylenen sözlerdir

Söz (hadis), sünnet gibi değildir. Zira, söz bir konu ile ilgili bir kez söylenmiştir. Sünnet ise, sürekli ve defalarca tekrar edilerek (yaşanarak) bize kesin bir bilgi (mütevatir) olarak ulaşmış ve sabitleşmiştir.

Söylenen sözü dinleyen veya duyan onu bir başkasına aktarırken sözün orjinalini değil, sözden ne anlamışsa, aklında ne kalmışsa onu aktarır. Çünkü, insanın yaratılışı gereği bir şeyi olduğu gibi (tamamiyle) aklına yerleştirmesi ve bir başkasına da orjinal biçimi ile aktarması mümkün değildir. Kişi, ancak kendisine söylenenden veya duyduğundan ne anlamışsa onu aktarır. Onun için ”hadisleri, Peygamberin sözleri olarak değil,
peygamberin söylediği söylenen sözler olarak görüyoruz
. Bu konumu île hadislere, içinde Peygamber (sav)in sözleri olabilir ihtimali ile bakmaktayız.

Zira, Kıır’an’dan sonra İslam’ın ikinci derecede kaynağı kabul edilen Kütûb-i sitte diye anılan hadis kitaplarına baktığımızda bu kitapların ortalama hicri 200. yılda yazıldığını ve derlendiğini görmekteyiz. Ayrıca, bu kitaplardaki dokuz/onbin civarındaki hadisin yüz binlerce (yedi yüzbin/sekiz yüzbin) hadisin içinden seçildiği eser sahiplerince ifade edilmektedir.

Şimdi, Peygamberimizden yaklaşık ikiyüz yıl sonra ve bir milyona yakın hadis içinden dokuz/on bin hadisin seçilmiş olması bu konudaki haklılığımızı pekiştirmektedir.

Öyle ya, bir milyona yakın uydurulmuş hadisin içinden doğru olabilir diyerek tekrarları da saymazsak- dört bin, beş bin civarında hadis seçilerek kayda geçirilmiştir. Bu oran bile hadisler konusunda nasıl bir çıkmazla karşı karşıya bulunduğumuzu açıkça ortaya koymaktadır.

Işin diğer bir boyutu da sahih diye kitaplarda yer etmiş hadislere baktığımızda bir çoğunun Kur’an’a açıkça ters olduğu görünmektedir.

Peygamberimizin Kur’ana ters birşey söylemesinin mümkün olmadığı gerçeği göz önünde bulundurulursa, bu kitablarda yer etmiş bir çok hadisinde uydurma olduklarınıda rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mesela en ufak bir araştırma yaparsaniz göreceksinizki; bırakalım Peygamberimizden 200 yıl sonra hazırlanan hadis kitablarınıda, daha Peygamberimizden hemen sonra, Hz.Ebu Bekir Hz.Ömer Hz.Osman.Hz Ali dönemlerinde hadisler ile nasıl hüküm verildiğine bir göz atın.

Bu konu ile ilğili (hadislerin anlaşılması adlı bölüme mutlaka bakın)

Hadisleri değerlendirirken şu gerçeği göz önünde bulundurmakta yarar var.

Hadisleri gerçeğe yakınlığına göre üç bölüme ayırmak gerekir:

1- Sahabenin kendisinin de Peygamberle beraber yaptığı bir işe dair rivayetler.
2- Yapıldığına şahid olunan bir hareketi anlatan rivayetler.
3- Herhangi bir konu ile ilgili duyulan veya anlatılan sözler
.

Kişi yaptığı bir hareketi bir başkasına aktarırken daha az yanılır. Bu gerçekten yola çıkarak diyoruz ki, Peygamber(sav)le birlikte yaptığı bir işi başkasına aktarmada daha az yanılma olduğundan, bir hareketi anlatan hadis, sadece duyduğunu aktaran hadis gibi değildir. Keza, insan gördüğü bir şeyi de, duyduğu şeyden daha az yanılma payı ile ifade eder.

O bakımdan hadis, yapılan veya görülen bir işi aktarıyorsa; bu hadis, sadece duyulan bir sözün rivayeti olan hadisten daha güçlüdür. Şu da bir gerçektir ki hiçbir hadisin Peygamber(sav)e ait olduğu konusunda kesinlik yoktur. Bütün sözler rivayete dayanmaktadır.

Rivayete dayanan bir şeyde de zann (sanı) vardır. Bu bakımdan gerek sünnet ve gerekse hadis, inançta itikad’da esas alınmaz. Amelde ise bizim tanımladığımız biçimiyle sünnet bağlayıcı özelliğe sahiptir.

Hadis ise, değerlendirme amacıyla kendisine gidilmesi gereken bir kaynaktır. Zira iman etmek, kuşkusuz olmayı; yüzde yüz emin olmayı gerektirir. Bu eminlik özelliğine ise yalnızca Kuran sahiptir. Çünkü, Kur’an Allah tarafından korunmuştur. Hadis ise, ne Kur’an gibi korunmuş, ne de zamanında kayda geçirilmiştir.

Peygamber(sav)in hadis yazımını yasaklamasından dolayı Kur’anın pratize edilişi olarak tanımladığımız sünnet ise, Kur’an gibi olmasa da yaşanarak bize kadar ulaşmıştır. En azından yapılan işin hükmü Kur’an’da olduğundan doğruluğu sabittir. Ancak zamanla bazı değişikliklere uğramış olabilir.

Yine de hükmü Kur’an’da olduğundan uyulması şarttır. Şu gerçek çok iyi kavranmalıdır; Eğer hadis îslam’ın olmazsa olmaz şartı olsaydı tıpkı Kur’an gibi koruma altına alınırdı. Oysa mevcut kaynaklara göre hadis yüz- yüzelli yıl sonra derlenmeye ve yazılı metinlere geçmeye başlanmıştır.

Bu işi yapanların ifadelerine göre bize sunulan hadisler yüzbinlerce hadisin içinden seçilmiştir. O bakımdan hiçbir hadise kesinlikle Peygamberi s a v)in sözüdür denilemez. Ancak Peygamber(sav)in sözü olduğu ihtimali vardır denilebilir. İhtimaller de inanca esas teşkil etmeyeceğine göre, hadislere yararlanma amacıyla gidilmelidir.

Bu anlayış sünneti ve hadisi dışlayıcı bir anlayış değil, tersine onlara gerçek anlamlarım (işlevlerini) kazandıran bir anlayıştır.

Değil sünnet ve hadisi dışlamak, Müslüman, Kur’an’ca belirlenen alanın dışında kalan konularda bir şey yaparken bu iş daha önce nasıl yapıldığının bilgisine ulaşmak ister. Ve öncelikle o konuda Peygamber(sav)in, ashabının, kendisinden önce yaşamış İslam alimlerinin yaptıklarına ve düşüncelerine bakar, onlardan da yararlanarak karar verir. Değil Peygamber(sav) ve sahabesi, en sıradan birisinin bile ne düşündüğünden, nasıl yaptığından yararlanmak Müslüman için kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Burada dikkat edilmesi gereken bu yararlanmada Kur’an’ın ölçü alınmasıdır. Doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü, yapılması ve kaçınılması gerekenleri belirlerken, geçmişin bilgisine ihtiyaç vardır. O bakımdan Peygamberin elçilik ve insanî boyutundan da, hadisten de, ashabının söyledikleri ve yaptıklarından da, İslam alimlerinden de yararlanırız.

Ancak, Kur’an’a uyanı alır; Kur’an’a rağmen olanı ve Kur’an’a uymayanı da atarız.

Tarihi tesbitlerle bize ulaşan Peygamberimizin tercihleri, tavırları, kararları bizim için davranışlarımıza kaynak ve referans teşkil eder. Söz gelimi, müşriklerle bir sözleşme yapacaksak ve bunun daha önce Peygamberce bir uygulaması varsa, Peygamberce yapılmış bu uygulama bizim için örneklik teşkil eder. Bu boyutu ile Peygamberin Kur’an’ın kapsamı dışındaki uygulamaları da mü’minleri bağlayıcı bir esastır.

 

 

7-Peygamber ve Peygamberliği Yanlış Anlamak

Peygamberi ve peygamberliği doğru anlamadan, İslamı doğru anlamanın mümkün olamayacağı bilinen bir gerçektir. Bu gerçeği, Kurana götürerek, mevcut anlayışımızı yeniden gözden geçirmek ve Kur’an’ın şaşmaz doğrularına uymayan yanını atmak zorundayız. Biliyoruz ki:

Peygamber, Allah’ın vahyini kullarına sunmak için, kulları içinden seçtiği elçidir, Onu diğer insanlardan ayıran, farklı ve üstün kılan, elçilik boyutudur.

İnsan Muhammed ile Peygamber Muhanımed(sav) ayrı ayrı değerlendirilmeden, peygamberliği doğru tanımlamak mümkün değildir, insan olma boyutu ile Hz. Muhammed (sav), fiziki anlamda bizden farklı olmayan, bizim gibi acıkan, susayan, yorulan, üzülen, sevinen, öfkelenen, unutan” bir insandır.

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا (110)

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım, ancak bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahy ediliyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amel işlesin ve kulluğunda Rabbine hiç kimseyi ortak koşmasın” (18 Kehf-110).

Gerek ”sünnetle‘, gerek “hadisle‘ ilgili değerlendirme yaparken, peygamberin bu yönünü dikkate almak zorundayız. Peygamberin kendi şahsı ile ilgili yaptıkları, bizim için yapılması ve uyulması şart olan şeyler değildir, Diyelim ki, Peygamber(sav) renklerden beyazı seviyor diye, bizim de beyazı sevmemiz; yemeklerden kabağı seviyor diye, bizim de kabak yemeğini sevmemiz gerekmez.

Bizi bağlayıcı olan ve asıl uyulması gereken O’nun peygamberlik boyutudur. Ne var ki peygamberlik boyutu, bağlılarınca doğru değerlendirilmediğinden sünnet de yanlış anlaşılmaktadır. Öncelikle ifade edelim ki, Peygamber ( sav), ne Allah’a, ne de O’nun gönderdiği dine ortak olmadığı gibi, kendiliğinden din adına hüküm koyan da değildir.

O, sadece konulmuş olan hükümleri açıklayan, bildiren ve uygulayandır, insanları kendine değil, Allah’a çağırandır.