28th Mayıs 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

SLOGAN ATMAK YA DA BAZI AYETLERİ DEVREDIŞI BIRAKMAK

Kur’an’da günümüzde “namaz” olarak bilinen sözcüğün karşılığı olarak “salat” sözcüğü kullanılmıştır. Internet ortamında bazı marjinal kesim, Kur’an’da “salat var”, “namaz yok” diyerek, “Namaz ve hac karşıtlığı” diye yeni bir anlayışı yaymak için büyük gayret sarfetmektedirler. “Namaz platformu veya Namaz yandaşları ya da Namazcılar” gibi bir anlayış ortaya çıkınca, dinin merkezine namazı alınca, belki buna bir tepki olarak “Namaz ve hac karşıtları” diye bir başka topluluğun ortaya çıkması da doğal görünmektedir. İki tarafın gündeminde “salat” veya “namaz” vardır.

Allah’ın gündemi farklı bu toplulukların gündemi farklıdır. Allah’ın gündeminde (zikrinde), içinde yaşanılan toplumun öncelikle neye ihtiyacı varsa, Allah’ın ve elçisinin gündemi daima onu anlamak, anlatmak ve yaşamak ve yaşatmak olmuştur. Ancak suni gündem yaratanlar, ne yazık ki odaklandıkları konunun ne özünü (etiğini), ne de pratiğini (estetiğini) kavramışlardır. Halka yarardan ziyade zarar vermişler; ya içi boş şekillerle veya teorik sloganlarla halkın sömürülmesine ve istismar edilmesine yol açmışlardır.

Kur’an’da, ana gündem maddeleri, şirksiz ve şeksiz bir inanç, tek ilaha kulluk, dostluk ve kardeşlik, salat ve zekat gibi konular sıralanmıştır. “Salat”, denince günümüzde Sünni kesimin “namaz” dediği, Alevi kesimin “niyaz” dediği uygulamanın toplamından ibaret olduğu söylenebilir. Salat=Namaz+Niyaz

‘Namaz’ sözcüğü daha ziyade şekle işaret ederken, ‘niyaz’ sözcüğüyle Allah’a dua, yakarı ve O’nu anmayı hedeflenmektedir.

Salat’ın temel amaçları arasında, gündelik hayatında sorunları, sıkıntıları bitmeyen insanın bunların çözümüne rasyonel ve bilimsel çözümler aramanın yanı sıra Allah’lı bir yaşam sürerek O’nu günün ana vakitlerinde (Sabah, orta (öğlen-akşam arası) ve yatmadan önce yatsı) hatırlaması ve isteklerini ve dileklerini O’na bildirmesidir. Salat, bir ikame uygulamasıdır. İnsanlar çözümsüz gördükleri sıkıntılarını, tıkandıkları, tükendikleri ve acziyet içine düştükleri durumları büyücülere, falcılara, medyumlara, türbelere, yatırlara, dinde aracı gördükleri kişilere götürme yerine, bir taraftan sorumlulukları yerine getirecekler, bir taraftan da Allah’tan yardım isteyerek güç kazanacaklardır. Adeta günlük enerji depolayacaklar, umutlarını kaybetmeyecekler ve yakıt depolarını dolduracaklardır. O yüzden namaz+niyazın (salatın) Müslümanın yaşamında son derece önemli bir yeri vardır.

Son zamanlarda ortaya çıkan namaz ve hac karşıtları, Kur’an’daki “salat”, “kıble”, “kabe”, “beyt (Ev=Kabe), hac” gibi birkaç sözcüğü kullanarak (istismar ederek), Kur’an’daki diğer sorumluluk getirici ilahi buyrukları rafa kaldırmaktadırlar. Bu sözcüklere, Kur’an’daki karşılıkları bulmak yerine Arapça sözlüklerde buldukları bazı karşılıkları kullanarak Kur’an’ın kavramlarını bağlamlarından çarpıtmaktadırlar. (5Maide, 13, 41)

“Salat” sözcüğüne, “bağlılık, izlemek ve nutuk” anlamlarını vermektedirler.  Bu durumda “bağlılık ve izlemek” anlamlarına gelen “ittiba’” ve “itaat” sözcükleri ya da “salat” sözcüğünün anlamı buharlaşmaktadır.

 

 

AŞAĞIDAKİ YAZI, 2005’DE, NAMAZ VE HAC KARŞITLARININ KURMUŞ OLDUKLARI BİR SİTEDE YAPILAN YOĞUN TARTIŞMALAR SONUCU ORTAYA ÇIKAN METİNDİR.

 Bazı Kur’ancı (!) çevrelerde Allah‘a ortak etmeden(şirk) ziyade, sık sık kınanılan çevreler gibi salata veya namaza yoğunlaşmak bir çelişkidir. Çünkü Allah şirki asla affetmeyeceğini bildirmiştir. Nisa, 48,116

İnsanlarla özellikle salat (namazın olmadığı) konusunda sürtüşmeye giren bazı kişilerin, kınadıkları mezhepçilik ve tarikatçılık savunucuları gibi şekilci olduklarını anımsatmaktadır. Birileri şekli putlaştırmakta, diğeri şekli çöpe atmaktadır. Allah, şirki affetmeyeceğini söylemiştir. Öyleyse, iddianızda samimi iseniz, bu kadar sisli havada, bulanık suda tüm söylemlerini bu konuya yoğunlaştırırsınız. Eğer şirk dediğiniz şey, namaz konusu ise, namaz bir şirktir deyip argümanlarını ispatlamalısınız. Allah‘a dua etmekten daha güçlü bir ibadet yoktur. Nedense salatın dua anlamını hep göz ardı etmişsiniz. Salat, vakitli zikir-şükür-dua disiplinidir.

 Diğer taraftan bu çevreler, uydurmacı çevrelerden daha fazla, Kur’ancı / Kur’an merkezli /sadece Kur’an diyen çevreleri sert ve alaycı biçimde eleştirme ve işi slogancı bir boyuta taşımaktadırlar.

 İslam ‘ın teslimiyet anlamına gelmez. Kime, neden teslimiyet?

 İnsanları türlü nitelendirmektedirler: Sözgelimi, putperest Müslümanlar, gelenekçi Müslümanlar, hadisçi Müslümanlar, Allah‘a ortak eden Müslümanlar,  Kabe‘ye tapan Müslümanlar nasıl oluyor? Bu Müslüman sözcüğü bu kadar kaypak bir sözcük mü ki her yerde kullanılabiliyor? Kanıt nedir? Neden insanları etiketliyorsunuz?

 

1)SALATIN ÖZÜNÜ KAVRAMADAN SALATLA İLGİLİ SAPMA, KİŞİYİ DAHA DERİN VE DAHA UZAK BİR SAPMAYA TAŞIR:

Salatı, kınadığınız gibi Sünniler veya Kur’an, Kur’an diyen ama Kur’an‘daki namazın özünü incelemeyen ve de şekle indirgeyenler gibi anladığınız için sizde namazla ilgili bir alerji oluşmuştur. Namazın özü; zikir, şükür ve duadır. Her olayın, her davranışın bir özü, bir de şekli vardır. Özü onu ayakta tutar, şekil ise onu sağlıklı kılar. Özün ıskalandığı ve şeklin öne çıkarıldığı bir davranış sahtedir. Şeklin hiçe sayıldığı bir davranış, amacına ulaşmaz. Ortaya çıkan, görülen, sezilen her şeyin bir şekli vardır. Zorunlu durumlarda terk etmeyi göze aldığımız şekildir. Her şeklin, bir duruşu, kullandığı sözcükleri, ses tonu, yönü ve kalıpları vardır. Yıktığın şeyin yerine daha sağlam bir bina ikame etmelisin. Yoksa bir taraftan put kırarken, diğer taraftan put yapımcısı olursun.

2)Salat deyince en fazla secdeden giriş yapmaya çalışıyorsunuz. Kur’an, başka sözlüklere gidinceye kadar en fazla sözlük olarak kullanılmaya layık bir kitaptır. Çünkü kendi döneminin semantiği onda verilmiştir. Secde: Bir varlığın; başka bir varlık veya onun buyrukları karşısında kendisinin, gölgesinin veya etkisinin olabildiğince zihinsel veya fiziksel olarak yere kadar eğilmesi veya yere kapanmasıdır, boyun eğmesidir. Kanıt sözlük(gerçek) anlam:

 16Nahl/48-Onlar, Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmezler mi? Bir baksalar ya, gölgeleri sağlarından, sollarından sürüklenerek, Allah’a secdeler ederek dönüp dolaşır.

 Ağaç veya dalları yere değemeyeceğine göre, gölgesi nereye yansıyor? Yere. Demek ki secde, kendimizin veya gölgemizin yere yansımasıdır. Güneş ışığı ve ısısıyla, ay ışığıyla ulaşabildiği tüm yerlere yansımaktadır. Bitkiler, hayvanlar ve dahası birçok insan Allah‘a, O’nun buyruklarına varoluş amaçlarına uygun olarak sonuna kadar boyun eğmektedirler.

 Secdeyle bir Müslüman şunu demiş olmaktadır:

 “BEN ALLAH‘TAN BAŞKA HİÇ KİMSENİN ÖNÜNDE EĞİLMEM. ALLAH‘IN ÖNÜNDE İSE, SONUNA KADAR EĞİLİRİM.”

 Bu durum bu anlayış sahiplerini niye rahatsız ediyor? Ben rabbimin önünde eğilmekten memnunun. Sen de dik başlılığınla memnun ol. MÜSLÜMAN GEREKTİĞİNDE KUZU GİBİ, HER YERDE BAŞI DİK BİR İNSANDIR. O, dinini sadece Allah‘ın kitabından öğrenir. Allah, mesajlarını, her yerden, her yönden bizlere ulaştırır. Sana, bana, ona. Yağan yağmurla, esen rüzgârla, doğumla, ölümle, her şeyle… Yeter ki gözümüzü açalım ve tercihlerimizi doğru kullanalım.

 Secdenin diğer bir kanıtı:

17İsra/107-…Onlara (ayetler) okununca/anlatılınca, çeneleri doğrultusunda secdeye eğilirler(harr).

 17İsra, 107 ayetinde tam olarak şu ifadeler kullanılmıştır:

YAHIRRUNE Lİ’L-EZKANİ SUCCEDA

 Bu ayetin MOTAMOT ÇEVİRİSİ: “SECDEYE ÇENELER İÇİN KAPANIRLAR/ EĞİLİRLER

 Peki, onlar nasıl okuyorlar?

YAHIRRUNE ALA’L-EZKANİ SUCCEDA veya YAHIRRUNE İLA’L-EZKANİ SUCCEDA

 Bu ifadelerin çevirisi ise,

“Secdeye çeneleri üzerine eğilirler” veya “Secdeye çenelere eğilirler.”

Ayeti çarpıtıyorlar.

Nedense bu ayeti çeneye eğilme diye anlayarak kendileriyle eğlenmektedirler. Oysa burada “harr” fiili “li” edatıyla kullanılmıştır. Diğer bir ifadeyle, çenenin üzerine veya çeneye eğilmek değil, çene doğrultusunda /çeneye yönelik eğilmektir. Çene doğrultusu yeri göstermektedir. Ayrıca çenenin özellikle zikredilmesi, secdenin yerle ilişkilendirilmesini ortaya koymaktadır. Çünkü secde, olabildiğince yere kapanmaktır. Nahl, 48 Yere kapanırken bu olay, çeneleri eğerek gerçekleşmektedir.

 Secdede ne okuyacağız diye soruyorlar? Belli ki ilahi kitabı gereği gibi okumuyorlar. İşte bunun cevabı:

17İsra/108-(Secdeye kapanırlar) ve derler ki:”….”

 3)Bir de anlamakta güçlük çektikleri bir şey var. Herkesin her konuda kör olduğunu iddia eden kişi, kendini kaybetmiş bir insanı yansıtır. Hiç de doğruya, güzelliğe, erdeme çağıran bir duruşta değiller. Katil, öldürünce cinayet işledi denir. İnfaz memuru öldürünce, infaz etti denir. Burada niye öyle orda niye böyleyi anlamak, mantıksal bir temele dayanmalıdır. Elbette ki Kitabın ayetlerinde sözcüklerin birbiriyle anlam örgüsü vardır.

 4)Sözde Kur’an diyorlar, ancak Kur’an ayetlerini, sözcükleri zorlayarak anlamaya çalışıyorlar. Bunu yaparken de Kur’an‘ı sözlük olarak kullanmaya öncelik vereceğine, Arapça sözcüklere öncelik veriyorlar. Salt sözlüklerden Kur’an’ı anlamlandırmaya çalışan bir kafa, istediği sözcüğe istediği anlamı verebilir. Çünkü farklı sözlüklerde br sözcüğün bazen onlarca anlamı verilmiştir.

 Örneğin TEMEL TARTIŞMA KONULARI OLAN: “salat” sözcüğünün, bağlılık veya söylev anlamına geldiğini, “beyt” sözcüğünün sistem anlamına geldiğini, “kabe” sözcüğünün yüksek makam/şan anlamına geldiğini Kur’an ‘dan yola çıkarak çıkarmadılar. Bu anlamları putperestlikle suçladıkları Arap sözlüklerinden çıkardılar. Eğer samimi olsalardı, Kur’an sözcüklerini anlamlandırmada birincil ve en doğru kaynak Kur’an olurdu.

 5)İnsanları putperestlikle suçlamaları için: a)Onların, “İnsanlar, Allah‘ın haram kıldıklarını helal, helal kıldıklarını haram kıldıkları için Allah‘a iftira atıyor, ve bunun sonucu yeni bir din icat ediyor.” veya, b)”Birilerini veya bir şeyleri putlaştırıyorlar.” ya da, c)”Kitabın ayetlerini dolaylı yollardan reddediyor olmalıdırlar,” gerekçeleri olmalıydı.

 Kullanılan sözcüklerın ve yapılan davranışların anlamı, amacı, özü sorgulanmadan, salt sözcüklere bakarak veya salt bir davranışa bakarak, işin içyüzünü sorgulamadan insanları putperestlikle suçlamak, suçlayanın da şekilci ve slogancı olduğunu ortaya koyar.

 “Bağlılık” sözcüğü Kur’an ‘da “îfâ’”, izlemek fiili “ittibâ’” diye bir fiille ifade edilmiştir.

 “Bağlılığı /bağlantıyı ayakta tutma/gerçekleştirme” derken bu ifadenin içini doldurmak gerekir. Ama bu içerik, diğer sözcüklerin tekrarı olmamalıdır.

“Arınma /iyileşme göstermek” derken de bu ifadenin içini doldurmak gerekir. Yine bu içerik, diğer sözcüklerin tekrarı olmamalıdır.

 Genel hataları göstermede işlerine gelen-yanlış bir çeviriyi kullanmaktadırlar. Nisa, 102 ‘yi kaç kişi yağmurdan yaralanma diye çevirmiştir? Nedense makul olan çevirileri alıntılamamışlardır.

 Nisa, 101- Bağlılığınızdan/yükümlülüğünüzden kesmede ne oluyor? Hem bu ayette kesmek(kat’) fiili değil, kısaltma(kasr) fiili kullanılmıştır.

 

Diyorlar ki:

“Sen de içlerindeyken onların BAĞLILIKLARINI / YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİR,”

 OYSA, bu ayette isim tamlaması yoktur. Doğrusu, “Sen onlara es-salatı ikame ettiğin zaman” olmalıdır.

Bağlılıkları=onların salatları anlamındadır. Bu ayette böyle bir kullanım yoktur. Min (İngilizce from, Türkçe “den”) harfi cerrini (edatını) sorgulayan bir kafa, burada bu hatayı yapmamalıdır.  Ayrıca ikame fiili emir değil, dili geçmiş zamandır. Oysa onlar “yerine getir” diye aktarıyorlar.

 

Diyorlar ki:

“Sen de içlerindeyken onların BAĞLILIKLARINI / YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİR, onlardan bir kısmı seninle beraber dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece itaat ettiklerinde / riayet ettiklerinde (diğerleri) arkanızda olsunlar.”

 OYSA, diğer taraftan itaat etmek diye bir fiil Kur’an’da zaten vardır; onlar ise secde etmek fiiline itaat anlamı vermektedirler.

 

Diyorlar ki:

“Sonra henüzBAĞLILIĞINI / YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜ YERİNE GETİRMEMİŞ OLAN (bu) diğer gurup gelip seninle beraber BAĞLILIKLARINI / YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİRSİNLER veonlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olsanız da üstünüze birden baskın yapsalar. Eğer yağmurdan yaralanırsanız yahut hasta bulunursanız silahlarınızı bırakmanızda size günah yoktur. Yine de tedbirinizi alın. Şüphesiz Allah, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.”

 

OYSA, bağlılık yükümlülüğünü yerine getirmemiş birinin Peygamber’in yanında savaşta ne işi var? Savaş meydanına gelinceye kadar, hatta oraya gelmekle bu bağlılık zaten yerine getirilmiş değil midir? Oradaki bağlılık yükümlülüğünün içini doldurmamız gerekmez mi? Başkalarının içini doldurdukları şeylerle eğlenirken, kendimiz kurduğumuz formatın içini boş tutmamızın benzer sorgulamamalarla karşılaşmamak için midir?

 

Diyorlar ki:

“Huzura kavuşunca da bağlantıyı / söylevi yerine getirin; çünkü bağlantı / söylev müminler üzerine vakitli bir kitap / emir olmuştur.”

 

OYSA, bu içi doldurulamayacak bir söylemdir.

 

Diyorlar ki:

“Görüldüğü gibi ortam savaş ortamıdır ve yağmur da ok yağmurudur.”

 

OYSA, başından okla yaralanan biri silahı bırakabilir, ya kolundan bacağından yaralanan? Matar, Allah tarafından yağdırılan bir felaketi simgelemektedir. Bakınız. 7/84 25/40 26/173 27/58 Bazen bu taş/balçık/ lav yağmuru olabilir-11/83 15/74

 

Nusuk kulluk anlamına geliyorsa ibadet?

 

Diyorlar ki:

“Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; BENİ ANMAK İÇİN BAĞLILIĞI YERİNE GETİR.”

 

OYSA, Allah’ı anmak için bağlılığı nasıl yerine getireceğimiz açık-net değildir.

 

Diyorlar ki:

“09:84 Onlardan ölen birinin (naaşını) ASLA İZLEME (ona bağlanma); böyle birinin mezarı başında da durma. Bunlar Allah’a ve resulüne nankörlük ettiler ve yoldan sapmış olarak ölüpgittiler.”

 

Demek ki bize yasaklanan münafığın mezarı başında durmak ve ona tasliye ala yapmamak.

 

Diyorlar ki:

“09:103 Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlara BAĞLAN / İRTİBATA GEÇ. Çünkü senin BAĞLANTIN /SÖYLEVİN onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.”

 

 Son derece kuru ve içerikten yoksun bir çeviri.

 

Diyorlar ki:

“29:45 (Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve BAĞLILIĞI / SÖYLEVİ GERÇEKLEŞTİR /AYAKTA TUT. Muhakkak ki, BAĞLILIK / SÖYLEV, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı ANMAK elbette en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.

Doğru yapılan salat tabii ki kötülüklerden alıkoyar ve bunun bir örneğini şu ayetlerde göreceğiz:”

 

 Son derece kuru ve içerikten yoksun bir çeviri. Bakın:

 

Doğru yapılan BAĞLILIK / SÖYLEV, tabii ki kötülüklerden alıkoyar. Doğru yapılan bir söylev kötülükten alıkoyar mı? Peygamber çok iyi söylevci idi. Ama sahtekarları kötülüklerden alıkoyamadı.

 

Diyorlar ki:

“Namaz kimseye emir veremez. Allah’ın tüm resullerinin MESAJI yaymak için Allah’a karşı ahitleri (BAĞLILIKLARI) vardır ve Şuayb’ın bu BAĞLILIĞI, kavme dinlerini terk etmelerini emrediyor.

11:87 Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana BAĞLILIĞIN mı emrediyor?”

 

Peki, bağlılık emredebilir mi? Başkasının çelişkisine dikkat çekerken, kendi çelişkisi konusunda körleşmek niye?

 

Diyorlar ki:

“Dediğimiz gibi dua korunamaz ancak BAĞLILIKLAR korunabilir.

70:34 BAĞLILIKLARINI koruyanlar;”

 

 Bağlılık nasıl korunur?

 

Diyorlar ki:

“Kişi namazını nasıl ziyan edebilir / kaybedebilir ya da yitirebilir? Gelen nesil yaptıkları ahdin BAĞLILIKLARINI yitirdiler ve artık Allah’ın emirlerine ve kendilerine indiriline değil kendi nefislerini izlediler.”

 

Es-salatı bozdular (ida’a). Meryem, 59 Salatı, bağlılık ve izlemek diye anladıklarına göre, şimdi bu ahdin bağlılığını nasıl bozdular? Hangisi? Bağlılık mı, ahdin bağlılığı mı? Kur’an’da zaten ahdin bağlılığı diye bir kullanım var. Ahitlere bağlı kalınız. (VA AVFÛ Bİ’L AHDİ). İsra, 34  Demek ki Kur’an’da ahde bağlılık diye farklı bir kavram zaten vardır.

 

Diyorlar ki:

“08:35 Onların sistem içindeki BAĞLILIKLARI (yaptıkları) da ıslık çalma ve nefretten / hiç hoşlanmamadan başka bir şey değildir.”

 

 Peki, bu anlam, daha mı anlamlı?

 

Diyorlar ki:

“33:43 Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için ÜZERİNİZE ( VAHİY YOLUYLA ) BAĞLANAN ( yusalli aleyküm ) O’dur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, müminlere karşı çok merhametlidir.”

 

 Allah mı, insanlara bağlanıyor?

 

Diyorlar ki:

“108:01-02 Kuşkusuz Biz sana BOLLUK verdik. Bu nedenle KENDİNİ RABBİNE ADA ve (bu bolluktan) BAĞIŞTA BULUN.”

 

 Bağlılık, kendini adamaya dönüştü.

 

Diyorlar ki:

“4.142 Şu bir gerçek ki, ikiyüzlüler hileler düzerek Allah’ı aldatmaya uğraşıyorlar. Ama Allah da onları aldatıyor. Onlar (savaş belki de söylev için) BAĞLILIĞA / YÜKÜMLÜĞÜĞE DURDUKLARINDA tembel bir halde dururlar, insanlara gösteriş yaparlar. Onlar Allah’ı çok az hatırlarlar.”

 

Bağlılığa durmak da ne demek? Sık sık başkalarının çelişkileriyle vakit kaybedeceklerine söylediklerini, kitabın ayetlerini zorlamaya gitmeden “min” (den) gibi edatlara bile dikkat ederek anlamlandırmaya çalışsalardı, belki kendilerine iyilik ederlerdi.

 

Diyorlar ki:

“Görüldüğü üzere BELLİ BİR ZAMAN DİLİMİNİN GEÇTİĞİ namaz (?) emirleri istisnasız hep YALNIZCA peygamberimize verilmiştir. Nasıl aşağıdaki ayetlerin tüm inananlar için olduğunu iddia edemezsek yukarıdaki ayetlerin de inananlara gönderildiği söyleyemeyiz.

33:45 Ey peygamber, Biz seni hakka bir şahit, hem bir müjdeci, hem bir gocundurucu (uyarıcı) olarak gönderdik.

05:67 Ey şanlı Peygamber, sana Rabbinden her indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Emin ol, Allah, kafirleri muratlarına erdirmeyecektir.

68:04 Ve herhalde sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.”

 

Madem ki tebliğ görevi sadece Peygamber’e verilmiş, buralarda neden zaman kaybediyorlar ki! Maalesef burada iyi niyet sezemiyoruz.

 

Diyorlar ki:

“17:78 Güneşin kaymasından, gecenin kararmasına kadar bağlantıyı / söylevi yerine getir; bir de kıraatiyle seçkin olan sabah söylevini / bağlantısını; çünkü sabah Kur’an’ı gerçekten şahitlidir.”

 

 Peygamber sabah akşam nutuk mu çekiyordu?

 

Diyorlar ki:

“Yukarıdaki ayetten gördüğümüz gibi Hz. Muhammed salatta Kuran okuyordu. Kimse namazında Allah’ı zikretmiyor / anmıyor; dualarını çabucak anlamadan okuyup bitiriyor.”

 

 Bunu kendileri için veya tanıdık sınırlı çevreleri için söyleyebilirler. Kimse bunu yapmıyor derken, hadlerini aşmaktadırlar. Allah’tan başka hiç kimse herkesin ne yaptığını bilmiyor.

 

Diyorlar ki:

“73:02-04 (Ey Peygamber) gece kalk, pek azı hariç, yarısı, yahut ondan biraz eksilt (yarısından az kalk) veya artır (buna ilave et, yarısından ziyade kıl) ve Kur’an’ı ağır ağır, güzel güzel oku!

PEYGAMBERİMİZ akşam bağlantısını / söylevini yerine getirirken Kuran’ı ağır ağır okuyacak, BİZ DEĞİL. Mesajı aldıktan sonra ayetleri tekrar tekrar okumanın ne anlamı var?

Allah neden böyle bir şey yapmamızı istesin? Hz. Muhammed mesajı yaymaya çalışıyordu normal olarak da Kuran’ı her gün farklı simalara okuyordu.”

 

 Onlara söylenmediğine göre niyetleri ne acaba?

 

Diyorlar ki:

“17:110 DE Kİ: “Allah deyin, Rahman deyin; hangisini derseniz, hep O’nundur, o en güzel isimler. Bununla beraber namazında ( Bİ SALATİKE = İKİNCİ TEKİL ŞAHISA HİTAP EDİYOR ) çok bağırma, çok da gizleme; ikisinin arası bir yol tut.

Namazını bağırarak kılan var mıdır? Niye böyle bir uyarı gereği duyulmuştur? Neden ayette yine sadece Peygamberimize seslenilmiştir? Bu ayet de Hz. Muhammed’in konuşma (salât) yaptığının bir kanıtıdır ve sesini fazla yükseltmemesi istenmektedir.

04:103 Korku halindeki bağlılığı (SEFERİ -önceki ayetlerde dua edilmiyor sefere çıkılıyor) tamamlayınca, artık Allah’ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Güvene erdiğinizde, bağlantıyı / söylevi gerçekleştirin. Bağlantı / söylev, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farz olmuştur.

Vakitleri belirlenmiş dediği için bu bağlılık 11:114 ve 17:78′de emri geçen söylevdir.

“Kitaben mevkuten”, “zamanlı / periyodik kitap / kural / emir” demektir. Bu da bu anlamı doğruluyor. En iyi anlamı “vakitleri belirli bir kitap/emir olmuştur” çevirisi veriyor. Geçmiş zamanı anlattığı gibi şimdikiyi de anlatıyor olabilir. Sadece o zamanda değil günümüzde de hükmünün geçerli olduğunu savunan ve belirtilen vakitlerde (11:114 ve 17:78) Kuran okuyan Kuran’cılar olsa da bence Hz. Muhammed sağ olmadığından ve söz konusu ayetlerde ona hitap edildiğinden benim bu konu da fikrim farklı ve bu ayetleri hükmü geçmiş olarak görüyorum.” 

 

 

ACABA KAÇ AYETİ DEVREDIŞI BIRAKMAYI DÜŞÜNÜYORLAR?

Salat bize değil, Peygamber’e emredilmiş diyorlar. “Bu konu da fikrimiz farklı ve bu ayetleri hükmü geçmiş olarak görüyoruz” ifadelerinde görüldüğü gibi, Sünnilerin izinden giderek onlar da ayetleri geçersiz kılmaya(neshetmeye) başlıyorlar. “Sen” diye geçen ayetleri ıskalamaya ve devre dışı bırakmaya kalkarlarsa, kitabın önemli kısmını gözden çıkaracaklar demektir. AKILLARI SIRA HER TÜRLÜ YÜKÜMLÜLÜKTEN VE ŞEKİLDEN KAÇIYORLAR. Oysa hayatları boyunca en çok önem verdikleri şey, şekildir. İnsanları bir konuda kınayanların,  küçümseyenlerin en çok konuda çıkmaza düştükleri yadsınamaz bir gerçektir.

 

Diyorlar ki:

“5:6 ayetinde “iza kuntüm iles salati (namaza durduğunuzda) sözü önemlidir”

 

AYETİ YANLIŞ OKUYORLAR:  İza kuntum değil, “izâ kumtum” olmalıdır.

 

Diyorlar ki:

“Bu ayetlerde de yine söylev / bağlantı için iştirak kuralları verilmiştir. Allah söyleve katılanların temiz olmasını ve ne dediği bilir durumda olmasını istemektedir. Çünkü sarhoş olarak söyleve katılan kişi Allah’ın sözlerini anlamakta güçlük çekebilir veya onları alaya alabilir. Bu hadiseden önce elleri, yüzü, vs… yıkamak da zihni açmak ve algılamayı kolaylaştırmak içindir yoksa kişinin ne dediğini bile bilmeden papağan gibi tekrarlayacağı birkaç dua için böyle bir şeyin istenmiş olmasının elle tutulur bir yanı yoktur. Bir başka dikkat edilecek husus ayetin “sarhoşken namaz kılmayın” değil “namaza yaklaşmayın” demesidir.”

 

 Söyleve katılmanın yüz, kol temizliği ve başı sıvazlamayla ne ilgisi var? Tamamen çarpıtma!… Ne dediğini bilmeden papağan gibi tekrarlama konusu sanırım bu foruma sırıtmaktadır. Burada yazanlar zaten bunu savunusunu yapmamaktadırlar.

 

Diyorlar ki:

“SALLAYIN BAKALIM

Aşağıdaki tabloda çevirmenlerin salat konusunda nasıl köşeye sıkıştığını ve cümlelerin anlam bütünlüğünü bozmamak için nasıl daldan dala sıçradıklarına tanık olacaksınız:”

 

 Bu ne biçim üslup!

 

Diyorlar ki:

“Ve yehırrune lil ezkani yebkune ve yezıdühüm huşua

17:109 Ağlayarak çeneleri üstü düşerler; o onların huşûunu arttırır.”

 

Bu ayette “üzerinde” anlamına gelen “âlâ” edatı değil, “için” anlamına gelen “li” edatı kullanılmıştır. “Li” edatı “için” veya “yönelik” demektir. Hem sonra birisi Allah’a çenesini göğsüne düşürerek, diğeri yere kapanarak yapıyorsa, biz bunun şirk olduğunu hangi kanıta dayanarak söyleyebiliriz? Nitekim Hıristiyanlar buna benzer bir secde yaparlar.

 

Diyorlar ki:

“02:144 Biz senin, yüzünün habire göğe doğru çevrildiğini elbette görüyoruz. Hoşlanacağın bir kıbleye (yöne / odak noktasına) seni elbette döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Nerede olsanız yüzünüzü Mescid-i Haram yönüne döndürün. Kendilerine kitap verilenler, onun, Rablerinden bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapıp ettiklerinden habersiz değildir”

 

 Peygamber, bu ayet ininceye kadar politeist bir inanca /yöne /odak noktası(kıbleye) mi sahipti?

 

Mescit geçen ayetlere, itaat davranışını monte edin bakalım, anlam ne kadar geliştirici? Mescid itaat demekse, itaat ne demektir?

 

Türkçe ‘de “Yüzümüzü Batı ‘ya çevirmeliyiz” derken, buradaki yön ve yüz neyse kıble odur. Kimisi yüzünü Batı’ya, kimisi Doğu’ya, kimisi sevgilisine çevirir. Onlar da ideolojisine yandaş oldukları düşünceye, kimden alkış bekliyorlarsa yüzlerini o yöne çevirmişlerdir.

 

Diyorlar ki:

“GELENEKSEL NAMAZ ALLAH’LA DALGA GEÇMEKTİR

Geleneksel namaz şöyle kılınır:

1. İlk önce abdest alınır (Abdest kelimesi de namaz kelimesi gibi Farsça’dan dilimize girmiştir) ve Allah’a hangi namazı kılacağınız hatırlatılır!

2. Taştan yapılmış idola dönülür. Japonya’daysanız Batıya, İngiltere’deyseniz Doğu’ya dönmeniz gerekir.”

 

 Çoğu insanın namazın özünden bihaber olduğu doğrudur. Ama onların yaptığının Allah’la dalga geçtiğini söylemek olduğunu söylemek de haksızlık!

1)Abdest gibi sözcüklere takılmaya gerek yok. Hem şekillerle dalga geçiyorlar, hem şekillere takılıyorlar. Eksik veya fazla bir temizlik faaliyeti var ortada.

2)Kabe’de doğaüstü bir güç olduğuna inanan zaten onu putlaştırmıştır. İnsanların yalnızca Allah’a dua etmesi istenmiştir. Kimisi ellerini yukarı kaldırabilir, gökyüzünü kıble yapabilir, kimisi Kudüs’e yönelebilir, kimisi Kabe’ye. İnsan şekilsel bir varlık olduğu için yüzü her zaman bir yerlere dönüktür. Allah da Kur’an’ın vahyedildiği yer olan bölgeye dönülmesini istemiştir. Oraya kutsallık yakıştırmayı değil. Çünkü kutsal olan sadece Allah’tır.

 

Diyorlar ki:

“Allah’ın Kuran’da 99 tane güzel ismi geçmektedir”

 

 Bu tamamen bir geleneksel bir bakıştır ve doğru değildir, ne taraftan sayarsan say Kur’an’daki isimler 99  değildir.

 

Diyorlar ki:

“Allah’u Ekber! denir. Yani Türkçe’siyle Allah daha büyüktür / en büyüktür! denir ve daha sonra anlamasanız da Kuran’daki bazı sûreleri tekrarlamanız gerekir.”

 

 Sözcüklere takılıyorlar. Örneğin bazıları ekberi kullanmazlar. “Allah, kebir”, “Allah büyüktür” derler. Bu kullanım daha doğrudur. Ayrıca insanların bu kullanımından bir karşılaştırma (daha büyük, en büyük) yaptığını düşünmek gerçekçi değildir. Burada aslolan özdür, anlamdır. Bu bir inanç farklılığı değildir. Bu farklılık, ilkesel bir konu gibi ele alınmaz. Bunun yeri de burası olmaz.

 

AYRINTILARI İLKESEL FARKLILIK GİBİ SUNANLAR SLOGAN ATMAKTADIRLAR.

 

 

Diyorlar ki:

“KULLUK ETMEK NE DEMEKTİR”

 

 Kulluk konusunu yaklaşık bir sayfa yazıya sığdırırken, namaz konusuna onlarca sayfa ayırmaları dikkat çekici. Oysa varoluş amacı, kulluk idi. İnsanlar en çok bu konuda hata yapıyorlardı. Demek ki bu konuyu eksik-yanlış anlıyorlardı. Dinlerinde, İslamlıklarında samimi olanlar, Kur’an’ın birinci dereceden önemli konusunu yine birinci dereceden görür ve ona o ölçüde vakit ve yer ayırırlar. III. Dereceden bir konuya I. derecedenmiş gibi yaklaşan kişiler, o Kitabın ana mesajını anlamamışlardır veya slogan atmakta, uçmaktadırlar. Ne zaman yeryüzüne inerlerse daha sağlıklı konuşma olanağı bulacağız demektir.

 

Diyorlar ki:

“02:125 Ve biz sistemi (evi) insanlar için bir kazanç/ödül yeri ve güvenli bir yer kıldık. Ve  (Rabbine) bağlı / kendini adayan İbrahim’in makamından bir yer edinin. İbrahim ve İsmail’e “Sistemimi (evimi) ziyaret edenler, sadık kişiler ve boyun eğip itaat edenler için temiz tutacaksınız” diye emretmiştik.”

 

 Sistem nasıl ödül yeri oluyor ve sistem nasıl ziyaret ediliyor?

 

Diyorlar ki:

“22:26 Ve İbrahim için SİSTEMİN KONUMUNU saptamıştık: “Bana birşeyi ortak koşma;ziyaret edenler (sistemi bulanlar), sebat edenler (bakınız sayfa 33), tevazu gösterip itaat edenler için SİSTEMİ temiz tut.”

 

 Sistemi bulanlar için temiz tutmak, daha mı anlamlı?

 

Diyorlar ki:

“Bazı sapık çevirmenler Allah’a iftira atmak pahasına cariye görüşünü HÜKÜMSÜZ bırakacağından olacak ayeti eşleri VE ellerinin altındaki cariyeler hariç olarak çevirmişler. Düşünemedikleri şey ise ayette belirli bir cinsiyetten (erkekten) DEĞİL her iki cinsiyetten (ONLAR DİYE) bahsetmesidir!”

 

 Cariye diye çevirmek, sapık olmak için yeterli bir neden mi? Yoksa aklı kullanmamak, yanlış yapmak mı?

 

 

17İsra/36- Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.

 

İnsanlarla alay edeceklerine, kendi iddialarını kanıtlasalar daha ahlaki davranmış olacaklardır. Müslümanlar Allah’ın öğrettiği dualarla, O’nun kendisini nasıl anılmasını istediyse işte o yolla Allah ile yakınlaşmak istiyorlar. Çünkü Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed öyle dua ettiler, O’nu öyle andılar. Müslümanlar da onları örnek alıyorlar.

 

Suçlama durumunda ispat, iddia sahibine gerekir. Şekle karşı çıkıyorlar, oysa özün ne olduğuyla ilgili değiller.

 

BAZI AYETLERİN ARTIK GEÇERSİZ OLDUĞUNU İDDİA EDİYORLAR. Basit ve formel hataları dağa çeviriyorlar. Dağ gibi duran putlaştırmaları göremiyorlar. Reddettikleri ayetler yerine yeni kalıplar sokmaktadırlar.

 

“Hadisçi, gelenekçi, putperest Müslümanlar” nasıl oluyor diye sorulmuştu?

 

Allah, “Müslüman” sözcüğünü daima olumlu anlamda kullanmıştır.

 

Müslümanlar ne Kur’ancıdırlar, ne de Sünnetçi.

 

Kur’an sık sık şirke vurgu yaparken onlar kınadıkları gelenekçi kesim gibi şekillerde takılıp kalmaktadırlar.

 

Kur’an; Fizik, Kimya veya Biyoloji kitabı değildir. Onda, bilgiler konu konu verilmez. Bir mozaik gibi konular içiçe girmiştir. Salat sözcüğünü, Kur’an’ın değişik yerlerine biz değil Allah serpiştirdi.

 

 

*************************0000000000000000******************************

KONU: KIBLE

 

Kıble konusundaki ayetler, esasında Bakara 125’ten başlamaktadır.

 

1-Allah, Ev (beyt)’i, insanlık için sevaba götürecek bir toplantı yeri ve güven yeri kıldığını bildirmiş ve orada Allah elçisi İbrahim’in makamının namaz kılma yeri olarak görülmesini istemiştir. Ayrıca aynı Ev’in her türlü maddi ve manevi pisliklerden arındırılmasını, putlaştırmanın önüne geçilmesini istemiştir. Bu arındırma işine Kabe’nin ve Haceru’l-Esved’in putlaştırılması da dahildir. Ki böylelikle hac /tavaf yapanlar ve namaz (âkif, ruku ve secde) kılanlar, putlaştırılan nesnelere alet olmasınlar, onlar da böyle bir oyuna gelmesinler.

وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِّلنَّاسِ وَأَمْناً وَاتَّخِذُواْ مِن مَّقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى وَعَهِدْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَن طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ (١٢٥)

Bakara 125- Biz Beyt’i (Ka’be’yi) insanlara sevâp kazanılacak bir toplantı ve güven yeri yaptık. Siz de İbrâhim’in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrâhim ve İsmâ’il’e: “Tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû ve secde edenler için Ev’imi temizleyin!” diye emretmiştik.

 

2-Elçi İbrahim’in sözünü ettiği bu Ev’den amaç, o şehirde (beled) olan evdir. Bu yüzden İbrahim, bu kenti güvenli kılması ve iman edenlere ekonomik sıkıntılara karşı yardım etmesi için Allah’a dua etmiştir. Allah ise, tanrı karşıtlarını bile bir süre geçindirebileceğini, ama sonuçta cezalandıracağından söz etmiştir.

وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هَـَذَا بَلَدًا آمِنًا وَارْزُقْ أَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ آمَنَ مِنْهُم بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ قَالَ وَمَن كَفَرَ فَأُمَتِّعُهُ قَلِيلاً ثُمَّ أَضْطَرُّهُ إِلَى عَذَابِ النَّارِ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (١٢٦)

Bakara 126- İbrâhim demişti ki: “Rabbim, bu şehri güvenli bir şehir yap, halkından Allah’a ve âhiret gününe inananları çeşitli ürünlerle besle!” (Rabbi) buyurdu: “İnkâr edeni dahi az bir süre geçindirir, sonra onu cehennem azâbına (girmeğe) zorlarım, ne kötü varılacak yerdir orası!”

 

3-Güvenliği için dua edilen bu kentte Ev (beyt)’in temellerini yükseltirken, Allah’ın kabul etmesi ve yaptığı işin hayra vesile olması yönünde İbrahim’in önceki duasını tekrarladığını görmekteyiz.

وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (١٢٧)

Bakara 127- İbrâhim, İsmâ’il’le beraber Ev’in temellerini yükseltiyor: “Rabbi’imiz, bizden kabul buyur, kuşkusuz sen işitensin, bilensin.”

رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِن ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُّسْلِمَةً لَّكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَآ إِنَّكَ أَنتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ (١٢٨)

Bakara 128- “Rabbimiz, bizi sana teslim olanlar yap, neslimizden de sana teslim olan bir ümmet çıkar; bize ibâdet yerlerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin. Sen!”

 

4-Müslümanların önceden bir kıbleye döndükleri görülmektedir. Allah buna cevap olarak, belli bir kıbleye dönmenin dinin temel değişmezleri arasında yer almadığını bildirmiştir. Sonuçta ne tarafa dönülürse dönülsün temel gerçeğin (hidayet üzere olma gerçeğinin) değişmediğini buyurmuştur.

سَيَقُولُ السُّفَهَاء مِنَ النَّاسِ مَا وَلاَّهُمْ عَن قِبْلَتِهِمُ الَّتِي كَانُواْ عَلَيْهَا قُل لِّلّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ (١٤٢)

Bakara 142-İnsanlardan bazı beyinsizler: “Onları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da batı da Allâh’ındır. O, dilediğini doğru yola iletir.”

 

5-Kıble’nin temel değişmezler (ilkeler) arasında yer almadığını, ancak bu yolla gerçekten vahyi ve Allah elçisini izleyenlerle bu konuda çark edenlerin ortaya çıkarılmasını amaçlayan bir deneme olduğunu hedeflediği görülmektedir. Nitekim önceki inananlarla sonra gelenler arasında yöntem (mensek) farklılığı vardır-22/34 Çünkü mensek, Allah dininin temel değişmezleri arasında yer almamaktadır. Keza, önceki peygamberlere emredildiği veya yasaklandığı halde, sonra gelenlerde farklı uygulamaların olmayışı da böylesi konuların Allah dininin temel ilkeleri arasında olmadığını ortaya koymaktadır.

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنتَ عَلَيْهَا إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَن يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَى عَقِبَيْهِ وَإِن كَانَتْ لَكَبِيرَةً إِلاَّ عَلَى الَّذِينَ هَدَى اللّهُ وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ إِنَّ اللّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ (١٤٣)

Bakara 143- Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şâhid olasınız. Elçi de size şâhid olsun. Biz, Elçi’ye uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, daha önceden yöneldiğini kıble yaptık. Bu, Allâh’ın yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allâh sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allâh, insanlara şefkatli, merhametlidir.

 

6-Allah elçisinin zaman zaman kesin kıble tayini konusunda bir beklenti içinde olduğunu görmekteyiz. Çünkü insan dua ederken veya namaz kılarken, yüzünü bir yerlere çevirme gereği hisseder. Her düşüncenin, ideolojinin ve dinin doğuş yeri bu anlamda kendisi için merkezi bir önem taşır. Allah, Müslümanlardan Kabe’ye değil, Mescid-i Haram’a yönelmelerini istemiştir. Mescid-i Haram, Kabe’nin de içinde yer aldığı o bölgenin adıdır. İbrahim’in güvenli kılması için dua ettiği geniş bir alandır. Kur’an’ın hiçbir ayetinde doğrudan doğruya Kabe’ye yönelin diye ifade yoktur. Eğer Allah kabe’ye yönelin demiş olsaydı, sapkın iddia sahiplerinin yanı sıra onu putlaştırma eğiliminde olan insanların da elinde bir kulp olacaktı. Nihayetinde Kabe, elbette bir taş yapıdır, bir binadır ve insan yapımı bir binadır. Haceru’l-Esved de bu gezegene ait bir taştır veya göktaşıdır. Bu, onun taş olduğu gerçeğini göz ardı etmez. Allah müslümanlara taşa veya taş yapıya yönelin demek yerine Mescid-i Haram’a doğru yönelin demiştir. Bu, boşuna değildir. Hem Mescid-i Haram’a yönelin dememiş, o tarafa (şatr) yönelin demiştir. Bu da anlamsız ve boşuna bir kullanım değildir. Böylelikle Kabe’yi putlaştırmanın önüne geçilmek istenmiştir. Ne var ki putlaştırma eğiliminde olanlar, sadece Kabe’yi değil türbeleri de putlaştırmışlardır.

قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ (١٤٤)

Bakara 144 Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu görüyoruz. Elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Nerede olursanız, yüzlerinizi o yöne çevirin. Kitap verilenler, bunun Rableri tarafından bir gerçek olduğunu bilirler. Allâh onların yaptıklarından habersiz değildir.

 

7-Allah Kitap verilenleri Müslümanların kıblesine uymadıkları için değil, hevalarına uymalarından dolayı kınamıştır. Çünkü kıble konusu, şirkin, yalanın ve cinayetin yasaklığı veya namazın, orucun, haccın ve zekatın emri gibi İslam’ın temel değişmezleri arasında yer almamaktadır. Örneğin oruç önceki tüm toplumlara emredilmiştir-2/183 Ancak oruçla ilgili ayrıntılar farklılık göstermiştir.

وَلَئِنْ أَتَيْتَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ بِكُلِّ آيَةٍ مَّا تَبِعُواْ قِبْلَتَكَ وَمَا أَنتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ وَمَا بَعْضُهُم بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم مِّن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّكَ إِذَاً لَّمِنَ الظَّالِمِينَ (١٤٥)

Bakara 145- Sen Kitap verilenlere her türlü âyeti getirsen yine onlar senin kıblene uymazlar; sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Sana gelen ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, o takdirde sen, mutlaka zâlimlerden olursun

 

8-Nitekim her ümmetin bir yönünün olması, bu konunun dinin asılları arasında yer almadığını göstermektedir.

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلِّيهَا فَاسْتَبِقُواْ الْخَيْرَاتِ أَيْنَ مَا تَكُونُواْ يَأْتِ بِكُمُ اللّهُ جَمِيعًا إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١٤٨)

Bakara 148- Her ümmetin yöneldiği bir yönü vardır. O halde hayır işlerine koşun; nerede olsanız, Allâh sizi bir araya getirir, kuşkusuz Allâh, her şeyi yapabilir.

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَإِنَّهُ لَلْحَقُّ مِن رَّبِّكَ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ (١٤٩)

Bakara 149 Nereden (yola) çıkarsan, yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir. Bu elbette Rabbinden gelen gerçektir. Allâh, yaptıklarınızdan habersiz değildir.

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ إِلاَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنْهُمْ فَلاَ تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِي وَلأُتِمَّ نِعْمَتِي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٥٠)

Bakara 150 Nereden (yola) çıkarsan yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir, nerede olursanız, yüzünüzü o yana çevirin ki, haksızlardan başka hiç kimsenin, aleyhinizde bir delili olmasın. Onlardan da çekinmeyin, benden çekinin ve (o yana dönün ki) size olan ni’metimi tamamlayayım, böylece yolu bulmuş olasınız.

 

9-Kıblenin namazla ilgisini Bakara 125 ortaya koyduğu gibi Yunus 87 ve Hacc 26 da ortaya koymaktadır.

وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِّلنَّاسِ وَأَمْناً وَاتَّخِذُواْ مِن مَّقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى وَعَهِدْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَن طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ (١٢٥)

Bakara 125 Biz Beyt’i (Ka’be’yi) insanlara sevâp kazanılacak bir toplantı ve güven yeri yaptık. Siz de İbrâhim’in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrâhim ve İsmâ’il’e: “Tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû ve secde edenler için Ev’imi temizleyin!” diye emretmiştik.

 

وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى وَأَخِيهِ أَن تَبَوَّءَا لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُواْ بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ

Yunus 87-Biz Musa ile kardeşine şöyle vahyettik: «Kavminiz için Mısır’da birtakım evler hazırlayın ve evlerinizi kıbleye karşı yapın ve namazı kılın ve müminlere müjde verin.»

 

وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَن لَّا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

Bir zamanlar Kâbe’nin yerini İbrahim’e şu şekilde hazırlamıştık: Sakın bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada (kıyama) duranlar, ruku edenler ve secdeye varanlar için evimi tertemiz et.

 

10-Kur’an’da secde etmek somut ve soyut anlam ifade etmektedir. Adem’in secdesi yelkenleri suya indirmek anlamında bir teslimiyet göstermektir. Ayetlere karşı tavır da böyledir. Secde suresi, 15

Somut secde ise kişinin eğilebildiği kadar bir yere eğilmesi veya yere kapanmasıdır. Örneğin secdenin sözlük anlamı olarak; ağaçların gölgelerinin yere secde etmeleri gösterilmiştir. Gölgenin secdesi, gölgenin yere değmesidir. Gölgenin hareket etmesi, ağacın elinde olan bir durum değildir.

 

وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلالُهُم بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ

Ra’d 15-Oysa göklerde ve yerde kim varsa ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah akşam Allah’a secde ederler.

 

11-Namazda secde, İsra suresi, 107 ‘de bildirilmiştir. İsra suresi, 107-110 arası dikkatle okunursa namazla ilgisi kurulur. Ne var ki “çeneleri üstüne secde” çevirisi, meallerde yaygın olunca bu konuyu istismar etmek isteyenlerin ellerine malzeme geçmiş, onlar da bu konuyu kullanmışlardır. İsra suresi, 107’de hangi ifadeler kullanılmaktadır.

 

 

YAHIRRÛNE Lİ’L-EZKÂNİ SUCCEDEN

 

YAHIRRÛNE: Eğilirler

Lİ’L: İçin, yönelik (Ne yazık ki bu ifade çarpıtılmıştır. “Li” edatı Arapça’da, İngilizce’deki “for” edatının karşılığıdır. Oysa bu sanki “Li” değil de, “alâ” edatıymış gibi çevrilmiştir.  Oysa Arapça’da “alâ” edatı, İngilizce’deki “on” edatına denk gelmektedir. Böyle çeviri sonucu, “alnın üzerine değil de çenelerin üzerine secde etmek” gibi bir anlam doğmuştur. Oysa ayetin orijinalinde “üzerinde” değil, “için” geçmektedir.

-EZKÂNİ: Çeneler

SUCCEDEN: Secde edenler

 

قُلْ آمِنُواْ بِهِ أَوْ لاَ تُؤْمِنُواْ إِنَّ الَّذِينَ أُوتُواْ الْعِلْمَ مِن قَبْلِهِ إِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلأَذْقَانِ سُجَّدًا

İsra 107- De ki: İster ona (Kur’ân’a) inanın, ister inanmayın; o daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda onlar, yüzleri üstü secdeye kapanırlar.

 Sonuç olarak şu söylenebilir ki insan hem somut hem de soyut yönü olan bir varlıktır. Allah’ın buyruklarının da hem somut hem de soyut yönü vardır. Temel değişmezler, İslam’ın olmazsa olmazlarıdır.

 

Diğer ibadetlerde olduğu gibi namazın ve haccın da özü ve biçimsel yönü vardır. Daha doğrusu tüm insanların yaptıkları her işin, her eylemin bir özü bir de şekli vardır. Özden veya biçimden yoksun bir olay eksiktir. Dua, zikir, şükür, tefekkür işin özüdür.  Dua eden ve namaz kılan bir insanın bir duruşu, giyimi, ses tonu, döndüğü yönü ve kullandığı cümleler vardır. Tüm bunlar, birer biçimdir.

 

İçerik, temel belirleyicidir.

İçeriksiz biçim, biçimsiz içerik olmaz

Yanlış biçim, içeriğin hızını kesebilir.

Biçimi oluşturan içeriktir. Biçimi üreten içeriktir. Kabuk, içeriğin bir ürünüdür.

Bilim biçimden içeriğe, din içerikten biçime doğru gider.

Biçim, içeriği etkiler; gelişimini hızlandırır veya engeller.

Birbirinden bağımsız içerik ve biçim, yetersizdir. Hem birbirlerinden ayrı, hem de ayrılmazdırlar.

Kabuğu sorunlu cevizin içi sağlamsa, yenilebilir. İçi çürük, kabuğu sağlam bir ceviz hiçbir işe yaramaz.

Çürük, döküntü kaporta ve sağlam motorla araba gider; ancak sağlıklı biçimde arabadan yararlanamayız.

Motor üzerine, uygunsuz geniş kaporta arabanın hızını keser.

 

*************************oooooooo*******************************

 

posted in NAMAZ | 0 Comments

3rd Nisan 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

CUMA NAMAZI

“… Ey inananlar! Toplantı günü (Yevm’ül Cum’a) namaz için çağırıldığınızda Allah’ı anmaya koşun; Alım – satımı bırakın, bilseniz bu sizin için daha iyidir…”

Yazımızın başlığı ile ilgili bilgilerden önce konuyu ana kısımlara ayırıp, bu kısımlar hakkında kaynaklara dayalı olarak bazı tesbitler yapalım. Yaptığımız tesbitler muvacehesinde konuya açıklık getirmek ve tabii seyrini gözlemek mümkün olsun.

Önce “Toplantı Günü – Yevm’ül Cum’a” ile ilgili gelişmelerin tarihçesini ortaya koyalım.

Bugün ‘Cum’a Namazı’ adı ile anılan namazın İslam Tarihine bakıldığında ilk kez kılındığı yerin hi­lafsız Medine (Yesrib) şehri olduğu görülüyor(l). Yine bu ilk Toplantı Günü (Cu’m'a Günü) Namazını kıldıran imam’ın da Peygamber olmadığı kesin. Bildiğiniz gibi Mus’ab İbn Umeyr veya Es’ad İbn Zurare‘nin isimleri üzerinde durulmaktadır. Hatta bazıları te’vil ederek önce birinin kendiliğinden bu işi yaptığını, bilahare ise Peygamber’den gelen habere dayalı ola­rak Mus’abın îmam olarak bu günde namaz kıldırdı­ğı söylenmektedir. Yine ilk toplantı günü (Cum’a) kılınan namazın zaman itibariyle ikinci Akabe Biati ile Resulullah (S.A.)’ın Medine’ye hicreti tarihleri arasında kılındığında da bir hilaf bulunmadığı görülü­yor.

Özetlersek;

1. İlk Toplantı Günü (Yevm’ül Cum’a) Namazı (bugün Cum’a Namazı adı ile anılan namaz) Medine’ de kılınmıştır.

2. Bu Namazın imamı kesin olarak Peygamber olmayıp Mus’ab veya Es’ad’dır.

3. Bu Namazın İslam Tarihi içindeki yeri (zaman bakımından) ikinci Akabe Biatı’nın yapıldığı 13. Yılın Hacc mevsimi ile birkaç ay sonraya rastlayan Resulullah’ın Medine’ye hicreti arasındaki zamana rast­lamaktadır.

Önce ayetten söz edelim: «Ey ina­nanlar! Cum’a Günü namaz için ezan okunduğu za­man Allah’ı anmaya koşun; alım – satımı bırakın; bil­seniz bu sizin için daha iyidir.»(2). Biz şimdi bu me­ali biraz daha açalım ve Cum’a Günü’nün yerine Türkçedeki karşılığını koyarak yeniden tercümesini verelim de biraz önümüz açılsın, ayetin manasını kav­ramak ve anlamak açısından.

«Ey inananlar! Toplantı Günü Namaz için ezan okunduğu (çağırıldığınızda) zaman Allah’ı anmaya koşun; alım – satımı bırakın; bilseniz bu sizin için daha iyidir.» Görünen odur ki hitab şöyledir : «Ey iman edenler! Toplantı Günü namaz için çağırıldığınızda…» Buradan açıkça şu anlaşılmaktadır: Zikri geçen günün özelliği TOPLANTI GÜNÜ oluşudur. Bil­diğiniz gibi bu günün arablar arasındaki adı YEVM’ÜL ARUBA (Yedinci cennet günü anlamına geliyor)’dır. İlk TOPLANTI yapıldığından itibaren kullanıla kulla­nıla bu isim Müslüman Araplarca terk edilmiş ve Arube günü artık TOPLANTI GÜNÜ yani YEVM’ÜL CUM’A olarak anılmaya başlanmış ve eskisi hatırlardan çıkarak bize kadar yalnızca TOPLANTI GÜNÜ anlamını ta­şıyan CUM’A GÜNÜ olarak gelmiştir, isim olarak Araplar arasında CUM’A diye bir gün yoktur, Aruba günü vardır. Lakin bu güne rastlayan günlerde Müs­lümanlar biz ÖZEL TOPLANTI (EL CUM’A) yapmaya başlayıp, sürdürüp geldiklerinden artık günün adı (gerçek adı) unutulmuş ve güne TOPLANTI GÜ­NÜ manasına gelen YEVM’ÜL CUM’A (Türkçesi Cum’a Günü.) denilmiş ve denilmektedir.

Buradan önce şunu anlamak mümkündür ki gü­nün özelliği namazdan değil, toplantı yapılan gün oluşundan kaynaklanmaktadır. Ayete bakıldığında zaten namaz için Cum’a Namazı değil, gün için Cum’a Gü­nü yani toplantı günü denilmektedir. Ayetteki anlam yalnızca budur. Perşembe ile Cumartesi arasındaki Günün adı artık ARUBA GÜNÜ değil, TOPLANTI GÜ­NÜ olmuştur Arap dilinde ve İslam ıstılahına da ay­nen geçmiştir.

Bildiğiniz gibi farslarda da günler (Yek şembe, düşembe, seşembe, çarşembe (çarşamba), pençşembe (perşembe), şeşşembe ve şembe’dir. Şembe haftanın başlangıç veya son günü anlamındadır. Yek şembe birinci gün, düşembe ikinci gün, seşembe üçüncü gün, çarşembe dördüncü gün, v.s. olarak anılırken farslar da Müslüman olduktan sonra şeşşembe (altın­cı gün)’yi İslam Istılahında yer eden ismiyle yani Yevm’ül Cum’a (Cuma Günü) olarak anmaya başla­mışlardır. Tıpkı arablarda olduğu gibi..

Müslüman olan bütün kavimler de aynı işi yapmışlar ve adı geçen altıncı güne kendi kavmî örflerinde ne deniyorsa onu terkedip, CUM’A GÜNÜ (TOPLANTI GÜNÜ) adı ile anmaya başlamışlar ve eski günlerinin isimleri de ancak çok eski kaynaklarda, tarih kitaplarında kalmıştır. Artık altıncı günün adı Müslüman olan her kavim için yalnızca TOPLANTI GÜNÜ manasına gelen CUM’A GÜNÜ’dür.

Diğer bir hususa değinmek istiyor ve diyoruz ki ayetlerin Mekkî veya Medenî olarak yazılışları genel­likle bir yanlış anlamaya meydan veriyor: Bu da başka bir rivayet bulunsa bile elimizdeki Kur’an’larda Mekkî veya Medenî olduğu yazılı bulunan surele­rin ne kadar ayeti varsa yüzeysel bakan ve temel bilgiler kendilerinde yerleşmemiş olanlarda filan su­renin tüm ayetlerinin üzerinde yazılı bulunan şehir­de nazil olduğu şeklindeki bir yanlış anlayıştır, örne­ğin Bakara Suresi Medenî bir suredir mi denilmektedir, çoğu insan sanıyor ki bütün ayetleri Medine’de nazil olmuştur. Kesinlikle böyle değildir. Üze­rinde Mekkî yazılı bir surenin de içindeki bir kısım ayetlerin Medenî olduğunu biliyoruz.

Bildiğiniz gibi Kur’an Tarihi ile ilgilenenlerin ra­hatlıkla anlayacağı gibi Resulullah (SA.), kendisine nazil olan ayetleri birer birer veya birkaçını birden isimlerini söylediği surelere yerleştirtiyor ve bir bakıma bir tasnif yapıyordu. Mekkî veya Medenî oluş­ları (isimlendirilişleri) Peygamber zamanının sorunu olmayıp, daha sonraları hatta Kur’an’ın hareketlendirilerek istinsah edilişi sırasında söz konuşu olmuş ve belirlenmeye, isimlendirilmeye çalışılmıştır. Tabii bu iş yapılırken mezkur surelerin ayetlerinin nerede (han­gi şehirde) nazil olduğuyla ilgili rivayetlere itibar olunmuştur. Amma hemen Kur’an’ın bütününde ne surelerin Mekkî veya Medenîliği konusunda, ne de hele ayetlerin birer birer hangi şehirde nazil olduğu konusunda bütünüyle bir rivayet ittifakından söz edilmemektedir.

Bu cümleden olarak galib zannımız odur ki TOPLANTI SURESİ (SURET’ÜL CUM’A)’nin ilk sekiz ayeti Medenî olsa bile son ayetlerinden 9 ve 10. ayet­lerin kuvvetle muhtemel olarak Mekkî olduğu, kanaatındayız. Bizi burada bilhassa 9 ve 10. ayetler il­gilendirmektedir. Zira Toplantının ilki Medine’de yapılmasına rağmen bu toplantıya işaret eden aye­tin Mekke’de indiği kanısındayız. Diğer yandan bi­lindiği gibi bu günde daha önceki benzerlerinde öğle vakti dört rek’at öğle (farz) namazı kılınırken toplan­tının yapıldığı bu ilk gün farz namaz olarak 2 rek’at namaz kılınmış ve bir de yine namazın bir rüknü olarak hutbe okunmuştur. Aynı gün bir de koyun kesilip eti pişirilerek toplantıya katılanlar arasında yenildiğini biliyoruz.

Şimdi Toplantı – Cum’a olayının bu şekilde cere­yan etmiş siyakına bakarak şunları daha rahat söy­leyebilir haldeyiz:

Müslümanlar din adına ne yapmışlar ve yapacak­lar ise mutlaka Allah’ın Resulü olarak kabul ettikleri Hz. Muhammed (S.A.)’den sorarak veya Onun söylemesi üzerine yapmışlardır. Teslim olmuşluk da bu manaya gelmektedir. Haftanın altıncı günleri İsra Olayından bu yana öğle vakitleri dört rekat farz namaz kılan bu Müslümanlar; ikinci Akabe Biatından sonra, Medine’de ve Peygamber imamları olmadığı halde öğle namazı kılmayıp iki rek’at farz namaz kılıyorlar ve bir de hutbe irad ediyorlar. Bu durumda düşünmek gerekiyor ki Müslümanlar bunu, dinde bir yeniliği kendiliklerinden yapamazlar. Hiçbir va­hiy de Hz. Muhammed’den başkasına gelmediğine göre onlar bunu nasıl yapmışlardır? Biz diyoruz ki Toplantı ( Cu’m'a) Suresinin 9 ve 10. ayetleri Mekke’ de nazil olmuştur. Lakin Peygamber bunu yapma yani toplantı tertib etme imkanından mahrum idi. Değil toplantı kendisinin bir kişi olarak bile artık Mekkelilerin gözünde fazla görülmeye başlandığının ve mes’elenin hayat-memat mes’elesi haline gelindiğinin farkında idi. Zira Kureyş’in kızgınlığı, azgınlı­ğı bu boyutlara ulaşmıştı.

Bu takdirde ikinci Akabe Biatını takiben Medine’ de toplanmalarına karar verilen ve birer- ikişer ve gizlice Medine’ye giden Müslümanlardan birileri bu toplantı ile ilgili talimatı Medine’deki kardeşlerine Resulullah’ın emriyle alıp götürmüştür. Bu haber üzerinedir ki Medine’de’ki Müslümanlar böyle esaslı bir değişikliği Resulullah aralarında olmadığı halde yapabilmişlerdir. Zira Peygamber kendilerine bu ha­beri Medine’ye hicret eden bir Müslüman kardeşleriy­le göndermiş olmalıdır. Nitekim DareKutni’nin İbn Abbas’tan yaptığı nakilde «Aleyhissalatüvesselam hicret etmezden evvel Cum’a'ya (Toplantıya) me’zun olmuştu, fakat Mekke’de toplantı (günü kılınan toplu namaz kıldırmaya) kudreti yoktu. Onun için Mus’ab İbn Umeyr’e yazdı ve (Medine’ye hicret eden Müslü­manlardan biriyle) gönderdi. Diğer yandan Taberanî’ nin Ebü Mes’udu Ensarî’den aynı mahi­yette olduğu ve Medine’de ilk Cum’a (toplantı) günü namazını kıldıranın Mus’ab olduğunu(3) bildiriyor.

Mus’ab ibn Umeyr (R.A.) Medine’den cahiliyye haccı zamanında Mekke’ye hacca gelmiş, Müslüman olmuş ve Medine’ye geri dönmüş birkaç Medine’linin ertesi yıl geldiklerinde Peygambere »— Ya Resulallah! Biz geçen yıl sizden öğrendiklerimizi Medine’de ka­bile ve kavmimizden birçok insana anlattık ve gör­dük ki durum çok müsaittir. Lakin biz fazla bilmediğimizden ikna edici olarak anlatamıyoruz. Bize İslamı iyi bilen birini versen de yanımızda alıp götür­sek. Orada yedirip içirir, evimizde yatırırız. Ve yanı­mızda onu gezdirip, oradaki insanlarla görüştürürüz. Umuyoruz ki Allah’ın dinine girenler bu suretle çoğa­lır.» demişler ve Resulallah bu münasebetle kendisini Medine’ye göndermişti. Bir bakıma Medine’de Resulullah’ı temsil ediyor. Onun getirdiği dini anlatıyor, tanıtı­yor ve kabul edenlere belletiyordu, ikinci Akabe Biatın­dan sonra Medine’ye toplanması istenilen Müslüman­lara liderlik de ediyordu Resulullah’a vekaleten diyebiliriz. Bu sebeble diğer namazlarda da olduğu gibi ilk toplantı namazını kendisinin kıldırması tabii gö­rünüyor. Zaten haberin de Peygamber tarafından kendisine gönderildiği rivayet ediliyor.

Şimdi biz Mekke’de bu Toplantının neden yapıla­madığını, yani Resulullah’ın toplantı tertib ederek namaz kıldırması ve hutbe irad etmesinin neden mümkün bulunmadığına müteallik Mekke’nin şartlarından kısaca bahsedelim.

Başından beri ‘kendileriyle bir türlü uzlaşmaya yanaşmayan Muhammed’in giderek kendilerini kız­dırdığını, bu kızgınlığın çeşitli işkence, ambargo ve Habeşistan’a hicretlere neden olduğunu da biliyoruz. Kendi’sine yapılan «— Gel eskisi gibi yine beraber olalım. Ziyanı yok bir gün senin Rabbine bir gün de putlarımıza tapmakta günleri eşit olarak paylaşalım vs aramızdaki ihtilaf kalksın ve sarstığın Kureyş’in itibarı yerine gelsin!» teklifine yanaşılmamıştır (4). Daha sonra kendisini koruyan amcası Ebu Talib’e defaatle hey’etler halinde gidilerek «Yeğenim bu iş­ten vazgeçirmesi ya da onu ‘korumaktan vazgeçip kendileriyle başbaşa bırakması» taleblerinin sonuçsuz kalması, ve en son kendisine yapılan «— Gel seni başımıza geçirelim. Dinini de yay. Lakin bir tek ricamız var : Şu putlarımıza birşey deme!» tekliflerinin de kabul edilmemesi Peygamberi de Onun getirdiği dine inananları da gittikçe zorlaşan bir duruma sokmuş, kendilerince hiçbir uzlaşmaya, anlaşmaya yanaşma­yan ve gücü de bulunmayan (kendi kalabalıklarına göre zayıf durumda bulunan) Müslümanlara ve on­ların lideri, önderine karşı büsbütün hiddetlenmeye başlamışlardı.

Bütün bunlara ilave olarak bir de o yılın Hacc Mevsiminde hacca gelmiş Medinelilerin bir kısmının da olsa «Kureyş aleyhine Muhammed’le anlaştıkları» haberi onları büsbütün çileden çıkarmış ve Müslü­manların varlıklarına tahammüllerini iyice bitirmişti. Medinelilerden tanıdıklarını Akabe Biatının yapıl­dığı gecenin sabahında bu haberi duyduktan sonra sıkıştırmalarından anlıyoruz bunu. Medinelilerîn he­nüz müşrik ve Kureyş ile araları iyi olanlarıyla yapı­lan bu görüşmelerde Medineliler Kureyş’i yeminle temin etmeye çalışmışlar ve Medinelilerin Kureyş aleyhine asla böyle birşey yapmayacaklarını söylemişlerdi. Bu biat (ikinci akabe biati) çok gizli ve bü­yük tedbirler alınarak yapıldığından kesin bir bilgi­leri yoktu Medinelilerin. Zira Müslümanlar Akaba Kayalıkları arkasında sabaha yakın saatte Resulullah la gizlice görüşmüşler, herbiri yataklarından sezdir­meden çıkıp, randevu (buluşma) yerine gelmişti.

Bu’na rağmen Kureyş’in kulağına kar suyu kaç­mış ve zaten kızıp durdukları ve nasıl yapacaklarını bilemediklerinden birşey yapamadıkları Müslüman­lara ve hele onların liderinin bir de aleyhlerine baş­kalarıyla anlaştığı haberi onları büsbütün çıldırtmıştı. Fakat yaptıkları araştırmada bu haberin doğruluğu yönünde bir ize rastlamadıklarından haberi biraz kulak ardı ettilerse de kızgınlıklarım azaltıcı değil, belki aşırı birşey yapmalarım çabuklaştırmadı o ka­dar.

Bu biattan sonra Müslümanların birer-ikişer Mekke’yi terkedişleri, göz önünden kayboluşları Mekke’lilerin böyle bir anlaşma yapıldığı yolundaki zannlarını güçlendirmeye başlamış ve gidişler çoğaldıkça artık Muhammed bin Abdullah’ın da gideceği ve kendileri için tehlikenin büsbütün artacağını düşünmeye başlamışlar ve bu dıırum karşısında ne yapacakları gündemlerinin baş maddesi haline gelmişti. Mekke de esen hava bu idi ve her hareketlerinden bu an­laşılıyordu. Kureyş artık bu işi bitirecekti, karar gecikmiçti bile. Bilindiği gibi Resulullah’ı öldürme planları üzerinde konuşmalar da bir sonuca varmış ve bütün kabile temsilcilerinin aralarında anlaşma sağlanmıştı. Her kabileden bir kişi bu cinayet şebekesinde bulunacak ve Benî Haşim kan davası güdemeyecek ve ister istemez de diyete razı olacaktı.

Müslümanların ancak canlarını kurtararak kaçabildikleri, Resulullah’ın da hayatının gittikçe tehlikeye girdiği bu ortamda gitmemesini, kendisine ar­kadaş olarak kalmasını istediği Hz. Ebü Bekir (R.A.) ile Peygamber de bir takım gidiş (kaçış) planları ha­zırlıyorlar, tedbirler alıyorlar ve Allah’a tevekkül edi­yorlardı. Bu cümleden olarak Hz. Ebu Bekir yapacak­ları bu yolculuk için bir kendisi, bir de Peygamber için iki güçlü deve satın almış fakat hemen de bu develeri gözönünden uzaklaştırarak yine parası ile tuttuğu bir de yol kılavuzunu develerle birlikte gözden uzaklaştırmış ekke’den çıkarmıştı. Develeri Mekkelilerin gözünden uzak bir yerde yayacak olan kılavuzun Hz. Ebu Bekir biliyor ve gerektiğinde ona ha­ber göndererek istedikleri yere gelmesini tenbih etmişti.

Şimdi böyle bir ortamda yani Peygamberin bile hayatının azamî tehlikede bulunduğu bir ortamda yani Müslümanların birinin bile varlığının, görülmesinin Kureyş için tahammülü mümkün olmayan hale geldiği bir ortamda Peygamber kendisine inananları da başına toplayarak ‘Kureyş’in gözüönünde Kureyş açısından adeta GÖVDE GÖSTERİSİ mahiyeti de ta­şıyacak bir toplantı tertib edecek, onlara topluca na­maz kıldıracak ve bir de İslam’ın ve Müslümanların kaderleriyle ilgili konuşma (hutbe) yapacaktı. Bu mümkün değildi. «Cum’a kıldırmaya istitaatı yoktu. Bunun için Mus’ab’a yazdı» diyen İbn Abbas (RA.) gerçeği ifade ediyordu.

Bilindiği gibi bir şer’î kaide vardır : «Bir vacibin vücubu için birbaşka şey elzem ise bu elzem olan şey de vacib olur». Örneğin pek küçük yaşta çocuk­ların nikahlanması, bir diğer ifade ile bu çocuklardan birinin karı, digerinin koca olması demek anlamında olmakla birlikte bu vücubun yerine gelmesi için bir başka şey elzemdir: Bu da erkek çocukta erkeklik iktidarı (gücü) varlığı, kız çocukta da kadınlığın (ka­dınlık iktidarının). teşekkül etmesine ihtiyaç vardır. îşte ancak bu suretledir ki ‘bunlardan biri karı, diğe­ri koca olabilir. Karı – Kocalık için erkeklik ve kadın­lık iktidarına nasıl ihtiyaç var ise, aynı illete bağlı olarak Resulullah’ın da Mekke’de böylesi bir gövde gösterişi niteliği taşıyan TOPLANTI (CUM’A) yapması aynı iktidara sahip olmasını gerektiriyordu fakat Mekke’de bu iktidara malik değildi, zira orada bulu­nan Müslümanların Kureyş’e nisbetle güçleri çok zayıftı ve başa çıkabilecek halde değildiler. Böylesi bir toplantı bir diğer açıdan varlık belirtisidir, ayrı bir cemaatın varlığının dışa vurulması, gösterilmesi şeklidir dışa dönük yanı bakımından. Bir başka ifade ile de iktidar (güç) sahibi olmanın belirtisidir. Zira herkese rağmen bu ÜMMET (CEMAAT) kendine has bir ümmettir ve varlığı başkalarına rağmendir. Bu­nun izharı ise ancak bir gücü (iktidarı) gerektirir. Bu güç de Mekke’de Müslümanlarda’ yok idi. Bundandır ki orada TOPLANTI (CUM’A) yapılamadı ve toplu namaz kılınıp, hutbe irad edilemedi. Bunun mümkün olduğu Medine’ye haber salındı ki orada yapılsın ve ÎLK TOPLANTI (CUM’A) Medine’de yapıldı, namaz kılındı ve hutbe irad olundu. Peygamber’in Cum’ası Medine’deki Müslümanlarınkinden. dört – beş Cum’a eksiktir. Zira bilindiği kadarı ile Peygamber bu toplan­tıdan 4 ila 6 hafta sonra Medine’ye Hz. Ebu Bekir ile birlikte gelebilmiştir.

Resulullah’ın Medine yakınlarındaki Küba’da ilk konak yerini seçtiği, burada bir mescid inşa ettiği ve birkaç gün burada kaldığı bilinmektedir. Bugün, mez­kur mahaldeki Mescid KÜBA MESCÎDÎ olarak anıl­maktadır. Küba’dan ayrılarak Medine’ye doğru yola koyulmuş ve Medine’li Müslümanlardan Salim bin Avf Oğulları’nın RANUNE denilen vadisinde ÎLK TOPLANTI’yı yapmış ve gün adı olduğu halde son­radan namaza da adını veren CUM’A NAMAZI’nı kıldırmış, ilk hutbeyi de irad etmişti.

Şimdi biz bu kadar bilgiden sonra ve konuşulan unsurlarını ortaya çıkarmamızı takiben MEDÎNE’de Resulullah tarafından kurulan ilk ÎSLAM DEVLETÎ’nde Cum’a (toplantı) günü kılınan namazların bu namazların bir rüknü olan ve CUM’A HUTBESÎ adı ile anılan hutbelerin anlamı ve kapsamı üzerinde biraz duralım.

Bize ulaşan bilgilerden biliyoruz ki Resulullah (SA.) haftanın diğer günleri işleri, güçleriyle meşgul olan, ticaret veya ziyaret için, ziraat veya hayvan sürülerinin başında veya bir başka münasebetle yeni teşekkül etmiş bu cemaatın ulaştığı son nokta olan ÎSLAM DEVLETi’nin daha sağlıklı yürümesini sağ­lamak, yönettiği kişilerde vaki olacak dağınıklıkları giderek, unuttuklarını hatırlatacak, kendileri için vaki tehlikelerden onları haberdar edecek, ne yapmaları, nasıl yapmaları gerektiği konusunda bilgi ve­recek velhasıl müşterek problemlerini birlikte çöze­cek, istişare edecek en iyi ortamı (imkanı) ancak bu TOPLANTI (Cum’a) larda buluyordu. Hayat hergün bu denli birsıraya gelmeye elvermeyecek kadar işler ile doludur. Lakin insan için onca yorgunluk, meşgale ile geçirdiği günlerin ardından haftada birgün böyle bir toplantı yapılması, bu toplantıya katılması, kendi iradeleri ile seçtikleri din üzerinde teşekkül eden Devlet’lerinin işlerinden haberdar olmaları, kendile­rini nelerin beklediğinden bilgi almaları, neler yap­maları gerektiğini öğrenmeleri, sürüp giden hayatın dağıttığı fikirlerini gözden geçirip toparlanmanın sağlanması için böyle bir toplantı mutlaka hayatî önemi haizdir.

Böylesi disipline bir toplantının insan hayatı için öneme ışık tutacak bir teşbih île konuyu anlamayı kolaylaştıracağı; mülahazası ile şöyle bir örnek ver­mek istiyoruz: Düşününüz ki aynı anda alınmış iki otomobil vardır. Bunlardan birisi rastgele ve kah 6 ayda bir defa, kah ayda bir defa bakıma götürülüyor. Diğeri ise her hafta muntazam bakıma sokuluyor. Yı­kanıyor, yağlanıyor, aküsüne, yağma, lastiklerinin havasına, motoruna, ve her tarafına bakılarak kont­rol ediliyor velhasıl. Yani ne gibi bir eksiği varsa ta­mamlanıyor, ne gibi bir arızası varsa gideriliyor ve ne gibi bir gevşemiş vidası somunu varsa sıkılıyor yani elden geçiriliyor baştan aşağıya. Mutlaka her hafta bakıma alınan araba bu kadar titizlikle üzerinde du­rulmayan ve rastgele bakıma götürülen bir arabadan çok daha fazla dayanacak, daha uzun süre kendisinden ‘yararlanılacak halde kalacaktır.

Belki örnek önemsiz ama günlük hayatımızdan alındığı ve anlatılmak istenilen şeyi anlatıcı gördüğü­müz için verilmiş ve bu haftalık bakıma benzettiği­miz CUM’A (TOPLANTI) GÜNÜ kılınan namazın ve verilen HUTBE’nin, ÜMMET’in bakımı manasında anlaşılması gerektiğine değinmek istiyoruz. HAFTA­LIK BAKIM’ın sağlandığı gündür YEVM’ÜL CUM’A pratikte. Resulullah ya da Onun halefleri ÎSLAM ÜMMETÎ’ni CUM’A (TOPLANTI) GÜNLERÎ toplu­yor ve onlarda geride bırakılan hafta içinde vaki ol­muş ne gibi eksiklik, değişiklik, arıza, bilgisizlik var­sa hepsini o gün ve birarada gideriyorlardı. Müslü­manlar da bugünde birbirlerini görüyor, dostluklarını tazeliyor, haberleşiyorlar, bilinçleri yenileniyor, bilmediklerini öğreniyorlar, duymaları gerekenleri duyuyorlar, yapmaları gerekenleri öğreniyorlar vel­hasıl daha sağlıklı hale geliyorlardı Cum’a'dan son­ra. Yenilenmiş, elekten geçmiş, eksikleri giderilmiş, bilmedikleri öğretilmiş, bir hafta içinde dünyada ve ülke (dar) de olup bitenlerden haberdar olmuşlar, kardeşlikleriyle ilgili bilinçleri perçinlenmiş, İslam’ın nasıl bir nimet olduğunu daha iyi ve tazelenmiş olarak anlamış ve bir sonraki haftaya kadar yine «Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah’ın lütfundan rızık isteyin; Allah’ı çok anın ki saadete erişesiniz» dağılıp işleriyle uğraşmak üzere yeryüzüne yayılırlar. Bir bakıma bakımdan çıkıp yeniden hayatın içine dağılıyorlardı.

Nasıl ki bu toplantıya (Cum’aya) «… Alım-satı­mı bırakarak Allah’ı anmaya koşmaları daha iyi ol­duğu» gerekçesi ile koşmuşlardı. Bu toplantıdan son­ra da yeryüzüne yayılıp Allah’ın lutfundan rızık arayacaklardı. Fakat elden geçmiş olarak, eksikleri ta­mamlanmış, bilmedikleri öğretilmiş, bildikleri yeni­den hatırlatılmış bir balama akünün şarj edilmişli­ği gibi ŞARJ olup dağılıyorlar, hayata karışıyorlardı.

Devlet (İslam Devleti) yönettiği ümmeti böylece her an taze tutuyor, bilincini geliştiriyor, zamanı ya­şar hale getiriyor, zamanın gerisinde kalınmasının önüne geçiyor, paslanmasının, köhnemesinin önüne ge­çiyordu. Yönetenlerle yönetilenlerin her hafta böyle­sine birarada sorunlarının ideolojileri (dinleri) istikametinde çözülmesini sağlayan bir diğer ifade ile HAFTALIK KONGRE (TOPLANTI) yapmaları, aralarına girecek soğukluklara meydan vermiyor, birbi­rinden habersiz bırakmıyor, birbirlerinden haberli kılıyor, hasta olanlarından, derdi bulunanlarından, sevincine iştirak edilmesi gerekenlerinden haberdar olurlar haftada bir olsun hep birarada bulunarak.

Toplantı (Cum’a) Günleri hem Devlet ile halkın hem de halkın biri ile diğeri arasındaki ilişkileri taze) ve sağlıklı tutmayı mümkün kılan bir LUTF-U ÎLAHÎ dir gerçekten. Böylesi bir müessese bir başka dünya görüşünde, hayat tarzında yoktur, denilse yeridir. Her ne kadar Pazar ve Cumartesi’nin hıristiyan ve yahudiler için aynı maksadı gerçekleştirici günler olarak kullanıldığı biliniyorsa da onların dinlerinin İslam Dini ile kıyasının mümkün olmayacağı kadar farklılıklar arzetmesi ve İslam’ın Allah’ın Kelamına dayalı bir din olduğu ve hiçbir değişiklik olmadan günümüze kadar geldiği gibi kıyamete kadar da Allah’ın koruyuculuğunu Bizzat yüklendiği bir din oluşuna karşılık adı geçen bu iki dinin ruhban sınıflarının uydurmalarından ibaret hale gelmiş olmaları sonuçla TOPLANMA GÜNLERİ olan Pazar ve Cumartesileri ibadet için bir araya geldiklerinde yalnızca Papaz rahib ve Hahamları konuşurlar ve cemaat yalnızca dinler. Dinledikleri ise uydurulmuş şeyler olup Allah ın kelamı diye takdim olunan şeylerdir.

İslam’da TOPLANTI (CUM’A) GÜNÜ irşad edilen hutbe ise çok yanlı, ve yönlüdür. Başta gelen vasfa Hutbe’nin resmî beyanat niteliğini taşıyor oluşudur. Ve mutlaka ya Devletin fiilî başı (İmam, Emir’ül Mü’minîn, Halife veya Devlet Başkanı) tarafından ve ya ister merkezde ister taşrada olsun onun tarafından tevkil edilmiş ve kendi adına konuşan bir görevli tarafından bu konuşmanın yapılıyor oluşudur. Bir kere İslam’da DÎN ADAMI diye bir kavram bulunmadığından ne namazın kıldırılmasında ne de Hutbe’nin iradında bu tür bir sıfat taşıyanın -ki yasaktır bu tür sıfat taşımak bulunması söz konuşu olamaz.

Bu TOPLANTI (Cuma) İslam Devleti tarafından tertib olunan bir toplantıdır ve bu toplantıda Devlet temsil edilir. Ya bilfiil bu devletin başınca bu temsil yerine getirilir veya onun vekil ettiği kişi yina ona vekaleten devleti temsil ederek namazı kıldırır ve hutbeyi okur. Değindiğimiz gibi bu toplantıyı devlet tertib etmekledir. Devletin kendisi -Ümmetin seçimi ile başa Allah’ın Kitab’ı ve Resulü’nün Sünneti ile hükmetmek üzere getirilen Ümmet’in başı bu toplantının da tabii başkanıdır. Ya da onun vekalet verdiği bir resmî devlet görevlisi bu görevi (toplantı başkanlığı, bir diğer ifade ile Cum’a İmamlığını) yapacaktır.

Toplantıya çağırılanlar bu devleti kuran ve Allah’ın Kitab’ı ve Resulü’nün Sünneti üzere kendilerini idare etmek üzere kendisine biat eden ÎSLAMÎ TEBEA’dır.

Toplantının gündemi Müslümanların umuru, dev­letlerinin durumu, dünyada ve ‘Dar’da neler olup bit­tiği, Yapılan ve Yapılacak îşler ile Müslümanların fer­den ferda Allah ile aralarındaki ilişkileri sağlam temellere oturmaktır. Kitabullah ve Sünneti Resulullah’ın ışığında kitleler bu toplantılarda bilgilendiri­lir, yönlendirilirler.

Mahiyeti, açıklamaya çalıştığımız türden olan bu resmî toplantının neden bölük-pörçük cemaatler halinde birçok camide kılınması yerine merkezî ve müsait bir tek camide veya mahalde kılınması ge­rektiği daha iyi anlaşılıyor. Burada Hanefiyye ve Ca’feriyye’nin; CUM’A'nın neden bir yerleşim merkezinde (şehir veya benzeri bir yer) bir imam arkasında bir tek cemaat oluşturmak gerekliğine dair ictihadlarının isabeti daha iyi alışılmaktadır. Devletin res­mî görüşü etrafında tebeayı birleştirmek, aralarındaki bağları pekiştirmek, bilgi ve bilinç düzeyini yük­seltmek, Devleti’nin amacını daha iyi anlaması ve benimsemesine imkan tanımak ezcümle YÖNETENLERLE YÖNETİLENLER arasında en güçlü bağları kur­mak korumaktır bu toplantının amacı, İslam Devleti’nde gerek Devletin gerekse İslam tebeanın ALLAH’I RAZI ETME ÎSTÎKAMETÎNDE katedeceği yolun haftalık durak ve lojistik vakitleridir Cum’a Vakitleri.

Herhangi bir vakit namazını cemaatla kılmak Resulullah (S.A.) tarafından teşvik edilmiş ve 25 ila 27 misli sevabı bulunduğu bildirilmiştir. Gerek farz vakit namazları gerekse nafile olarak eda edilecek herhangi bir namazın imamı, bu namazı kılacaklar arasından ve bir takım şartlar (kıraat v.s. gibi) aranarak seçilebilir ve onun arkasında namaz eda edi­lebilir iken CUM’A GÜNÜ kılınan ÎKÎ REK’AT farz namazın imamı mutlaka resmî sıfatı olan birisi olmalıdır. Zira bu toplantıda Devleti temsil etmektedir. Devlet adına konuşacak (hutbe) tır. Resmî bir beyanatın güven vericiliğinin ilk şartı ise bu beyanatı verenin resmî kişiliğidir. Bu konuşmayı yapacak kişi rastgele bir imam olmayıp Devlet’i temsil eden ÎMAM (Devletin başı) olmak gerekmektedir. Veya onun tev­kil ettiği fakat kendi yerine kaim bir resmî yetkili. Vilayetlerde Devleti Vali temsil ettiğinden mutlaka Vali tarafından Vali’nin fevkalade bir meşguliyeti var ise ve yerine vekil ittihaz ettiği kişinin kıldırması ve bilhassa resmî beyanat anlamındaki HUTBE’yi okuması gerekmektedir. Zira CUM’A'daki Hutbe Devletin sesi, tebeasının duyması gereken sesi demektir.

Bu vasıflarıyla Cum’a kılınan namaz bir siyasî namaz, okunan hutbe de bir siyasî konuşmadır. Ki İslam Devleti’nin ne dediği anlaşılır bu konuşmadan.

Resulullah (S.A.) zamanında Cum’a Günü okunan hutbe esnasında Müslümanlar Resulullah’a soru sorarlardı. Açıklanmasını istedikleri hususu öğrenmek isterlerdi. Resulullah’ın sünneti olarak bu tatbikat Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman ve hz. Ali (R.A.)’ lerin Devlet başkanlıkları gününde de devam etti.. Bilindiği gibi Hutbe için Minbere çıkan Emir’ül Mü’ minin Ömer İbn’ül Hattab’a cemaatın içinden birisi bir gün önce ganimetten herkese eşit olarak dağıtı­lan fakat kimseye bir elbise çıkacak kadar olmayan kumaştan üzerinde bir elbise görüp sorması ve Hz. Ömer’in oğluma düşen miktar ile birleştirerek o ku­maştan bir elbise yaptırabildiğini söylemesi Hutbe sırasında DEVLET TEBEA ilişkilerinin hiçbir rejim­de emsaline rastlanamayacak kadar yüzyüze, açık, murakabe edilebilir, hesab sorulabilir olduğunu gös­termektedir.

Yaptıklarının hesabını veremeyecek durumda bu­lunanların Müslümanlara başkan oldukları müteakib yıllarda ise Cum’a (Toplantıda)’da konuşmanın yasaklanması başlamış ve günümüze kadar dinin bir gereği gibi sürdürülüp gelmiştir. Resulullah (S.A.)’ın belki pek gereksiz bir konuyu o kadar insanı meş­gul edecek şekilde topluluğun önünde sormaması gerektiğini bir tür bir soru sahibine minberden açıklaması sonrakiler için suistimal edilerek kendi emellerinin istikametinde kullanılmış ve Müslüman ce­maat (yönetilenler) susturulmuştur. O gün bugündür de bu suskunluk sanki din sanılarak sürdürülmekte hatta nereden çıkarıldığı bilinmeyen bir takım mesnedlerle «Camide (hutbe sırasında) konuşana sus de­mek bile caiz değildir» derecesinde kendisinden sevab umulan bir amel olup çıkmıştır. Peygamber’in gününde dinde bulunmayan birşey olması itibariyle de bir BÎD’AT’tır ve her bid’at gibi de haramdır bu tutum.

Elbetteki toplantı yerleri (Camiler) herkesin, her kafadan bir ses çıkardığı, kiminin ne dediğinin an­laşılmadığı yerler değildir. Toplantılar Devletin riya­seti ve İslami disiplin içinde yapılırlar. Hutbeler de yine resmi görevlilerce verilir. Lakin İslami Tebea kendini yönetenlere sualleri burada tevcih ederler, onlara dertlerini bu toplantılarda anlatırlar, onlarla buralarda içiçeleşir, birleşir, saflarını sıklaştırırlar. Bunun yapılmasında da anarşiye yer vermezler. Belli bir edeb içinde konuşur, sorar, söylerler. Ümmetin söylediklerini dinlemeyen Yöneticide hayır olmadığı gibi, Yöneticisini uyarmayan ümmette de hayır yok­tur.

Muaviyye bin Ebu Süfyan Şam’da bilinen yollar­la Müslümanlara Emîr olduktan sonra bir gün ken­disi gibi Resulullah’a VAHÎY katîplîğî de yapmış olan birine der ki : «— Sen Resulullah’ın yanında benden fazla bulundun. Bana Ondan bir hadis nakleder misin?». Sorduğu kişi ise kendisine şu hadisi nakleder; «— Şehidlerin efendisi Hamza’dır. Kim caiz (zalim) bir hükümdar zamanında yaşar ve ona hakkı söylediği için onun tarafından öldürülürse bu kimse de şehidlerin efendisi Hamza gibidir.» Bu ha­disi işiten Muaviyye nakledene «— Anan ölsün emi bula bula bu hadisi mi buldun nakledecek!» diye ta­rizde bulunur. Zira Müslümanların Emirliğini şeriatta hîle varmış gibi hile-i şer’iyye ile ele geçiren ve bu kadarla da kalmayıp, İslam tarihinde Saltanat( BA­BADAN oğula SULTAYIN DEVRÎ)’ın ilk mucidi kendisidir ve bu ilk Bid’at’ın sahibidir. Yaptıklarını bildiğindendir ki kendisine yukarıda nakledilen tür­den bir hadis nakledilmesi onu rahatsız etmiş ve hoşlanmamıştır.

Camilerde, hutbe esnasında ve giderek hemen her zaman konuşmak işte yaptıklarından gocunanların günlerinde yasaklanmaya başlamıştır ve günümüze kadar bildiğiniz biçimine bürünerek gelmiştir. Zira Müslümanların tümünün birarada bulunduğu bir zamanda cemaatten birinin yapılan bir yanlış işi açıkça söylemesi mü’minlerin otoritesini onların da, Allah’ın da razı olmayacağı yollarla ele geçirenler için elbette düşünülemezdi. Yaptıkları yanlışlar kendilerini de aşarak zamanımıza kadar gelenlerin elbette bu yanlışlarından sorulacaklarını biliyoruz.

Cami (Toplantı Yeri)’de konuşulmaz: Ne demektir bu? Nasıl olur böyle birşey? Olmuştur işte. Allah’ tan az korkanların günlerinde bu bid’at işlenmiş, bu cinayet işlenmiş ve günümüze kadar tek tük bazı Müslümanlar bu konuda da seslerini çıkarmışlarsa da sesleri kaybolup gitmiş ve günümüze kadar nicesi gibi batıllar, bid’atlar hak kılığında çıkıp gelmiştir. Dinini atalarından tevarüs eden, atalarından kalanları elden geçirmediği gibi üzerine de birşeyler koyayım endişesi taşımayanlar da böyle şeyleri gerçek din sanarak yaşatmaya azamî gayret gösteregelmişlerdir.

Resulullah (S.A.)’ın zamanında ve onu takib eden kısa da olsa yıllarda CAMÎ (TOPLANTI YERÎ), özel adı ile MESCÎD-Î NEBEVÎ hemen herşeyin içerisinde konuşulduğu, yabancı (kafir) ziyaretçilerden elçilere kadar herkesin kabul edildiği, Ümmet’in kadın -erkek hayatı ile ilgili en önemli şeylerin konuşuldu­ğu, dertleşildiği, tedbirlerin alınıp gereğiyle tevessül edildiği, velhasıl Ümmet’in YÖNETÎM YERÎ olduğunu da biliyoruz. CAMÎLER/MESCÎDLER İslam’da ilk örneğini Peygamberimizde gördüğümüz gibi Devletin idare Merkezi’dir. Ümmetin hayatinin etrafında dönüp durduğu bir mihverdir. Okuldur, sosyal bir tesistir aynı zamanda. Bir yandan devlet yönetilmektedir buralarda, diğer yandan yatacak yeri olmayanların sofasında barındığı bir sosyal tesisdir.

Resulullah (S.A.) ve Onun halefleri gününde MESCÎD’ÜN NEBEVÎ İslam Devlet ve Toplum hayatının etrafında dönüp durduğu, tüm yaşamın kendisiyle ilgisi bulunduğu bir Merkez’di. Devlet yönetiminin Mescidlerden saraylara geçici Şam’daki yönetimle olmuştur. Her ne kadar bilhassa Hz. Ömer zamanında nüfusu artan, işleri çoğalan, sınırları iyiden iyiye genişleyerek, başka kavimden olanların da girmesiyle büs­bütün gerçek cihanşümul niteliğine bürünen İslam Devleti’nin çoğalan işlerinin rahat görülebilmesi için Mescid Yönetim Merkezi kalmak kaydı ile ikinci dere­cede (Beyt’ül Mal’ın saklanması ganimet mallarının muhafazası dağıtılana kadar ve diğer ihtiyaçlar için) binalar da devreye girmişse de MESCİD merkezî önemini korumuştur. Benzer uygulamayı Asr-ı Saadet’e motifleri taşıyan İran’daki İslamî Devrim sonrasında da görüyoruz. Bu uygulama bilhassa Toplantı (Cum’a) Günleri kendini bütün heybeti ile göstermektedir. Asgarî l milyon Müslümanın Tahran Üniversitesi bahçesinde Cum’a imamı olarak ya Devlet Başkanının veya Meclis Başkanının kıldırdığı Cum’a Günü namazında görmek, İslam’ın ilk yıllarının hafızalarda canlanmasına neden olmaktadır.

Şimdi biz Benî Umeyye’nin sultayı bilinen yollar­la ele geçirmesinden sonra yine konumuz olan Top­lantı (Cum’a) günü namazlarıyla ilgili neler olup bittiğine dair bazı bilgiler vermeye çalışarak konumuza tarihten ışıklar da tutalım.

İbn Nüceym El Bahr’ür-Raîk isimli eserinde Tabiîn’in ileri gelenleri (müctehid)’nden İbn Muhacir ve İbrahim Nehai’nin Benî Umeyye emirlerinin kıldırdığı namazlara Cum’a günleri gitmediklerini, evlerinde öğle namazı kıldıklarını anlatmaktadır. Böylesi ileri gelenlerin, yani Müslümanların gözlerinin üzerlerinde bulunduğu böylesi takva sahibi ‘kişilerin Cum’a'ya (toplantıya) gitmemeleri ve namazı kılmaktan kaçınarak, o (Cum’a) günü evlerinde öğle namazı kıldık­ları haberini alan Benî Umeyye sultasının sahipleri (Vali, kumandan ve diğer görevliler)’nin bu gibi ileri gelen müctehidleri evlerinden zorla alıp Cum’a (Toplantı)’ya iştirak ettirdikleri ve kendilerine «— Bili­yoruz siz neden Cum’a'ya gelmiyorsunuz. Bizim yönetimimizi tasvib etmemek anlamına gelen bu hareketinize asla müsaade etmeyeceğiz. Sizi sürükleye sürükleye de olsa cemaatın içine götürecek ve orada bulunduğunun görünmesini sağlayacağız. Bunu döverek, hapsederek de olsa yapacağız!.» dediklerini nakleden İbn Nuceym eserinde daha da ileri giderek cemaatın bile Cami’de namaz için toplanmasına rağmen Benî Umeyye’den birinin imamlığa geçtiğini görmeleri üzerine namaza kalkılmasına rağmen camiyi terkettiklerini de yazmaktadır. Buna engel olmak için o günkü yönetimin cami-mescid kapılarına kolluk kuvvetlerinden kişiler yerleştirdikleri ve cemaatten ayrılmak isteyenleri kırbaçlayarak onlara engel olmak istediklerini ve cemaatın buna rağmen camiyi terkettiklerini de nakletmektedir.

İbrahim Nehaî, İbn Muhacir ve daha başkalarının da aynı şekilde hareket ettiklerini, o yönetimde evlerinde öğle namazı kıldıklarını nakletmesi, Cum’a ile ilgili Resulullah günü uygulamalarına uygun düşmektedir. Zira Cum’a (Toplantı) Günü kılınan namazın, irad olunan hutbenin ve bu amaçla meydana getirilen Toplantı’nın gerçek anlamını taşımadığı zamanlar şartlarının bulunmadığı diye fıkıh kitaplarına geçmiştir- Öğle Namazı farziyyetini korumakta, fa­kat Cum’a namazı onun yerini alamamaktadır. Nite­kim Resulullah (S.A.) da Medine’de Müslümanlar Cum’a Günü iki rek’at farz namazlı ve hutbeli farz namazı kılarlarken, kendileri Mekke’de bu imkana kavuşana kadar aynı günler öğle vakitlerinde öğle namazı kılmaya devam etmişlerdir. Müslümanların Resulullah’ın hareketlerinin inceliklerine vukufunu gösteren davranışları Onun getirdiği dinin gerçeğine uygun şekilde bilinip, anlaşıldığı, taklidin yaygınlaşmadığı yıllarda onunkine benziyordu. Zira onlar tef­him ederek, tefekkür ederek İslamı yaşamaya çalı­şıyorlar ve bunu da çoğu başarıyordu.

Bilindiği gibi yukarıda adı geçen İbrahim Nehaî Ebu Hanife’nin kendisinden ders aldığı hocalarından biridir ve önde gelenlerindendir. Ebu Hanife’nin ve diğer müctehid imamların da gerek Benî Umeyye Sultası döneminde gerekse Benî Abbas Sultası dönemlerinde Resulullah’ın Allah Katından getirdiği dini yaşamaya, onu yaşatmaya çalışmaları karşısında bu yönetimlerde neler çektiklerini tarih kitapları kaydetmiş ve günümüze kadar da bu bilgiler ulaşmıştır. Meşru bulmadığı yönetimini tasvib anlamına geleceği ve Müslüman halkın da böyle anlayacağı endişesi ile Abbas Oğulları Emîrlerinden Harun’ur-Reşîd’in kendisine teklif ettiği Kad-ul Kudat (Başkacılık) görevini kabul etmemesi ve bu sebeble hapislerde ömrünü geçirmesi, kırbaçlanması yine bildiğimiz olaylardandır. Bu olayların geçtiği yıllar da devlet temelinde Allah’ın hükümleriyle hükmedilen bir devlet idi. Buna rağmen yöneticilerde görülen zulüm nitelikli söz, tavır ve uygulamalar karşısında İslamı bilenlerin yukarıda anlatıldığı gibi davrandıklarını görüyor ve günlük hayatımızda bunları örnek hareketler olarak da anıyoruz çoğu kez. Azıcık bu konularda mürekkep yalamış olanların bile İslam mefahiri olarak mezkur olayları imrenti içinde naklettiklerine hemen her yerde rastlıyorsunuz.

İslam Devleti, hukukunun Allah’ın hükümlerinden teşekkül ettiği bir Hukuk Devleti idi. İşte yaşadıkları zaman bu hukuka riayet eder görmedikleri yöneticilerine Müslümanlar yukarıda pek az da olsa verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi davranıyorlar ve yöneticilerini bu hareketleriyle hukuka uygun hareket eden yöneticiler olmaya zorluyorlardı. Cum’a'ya (toplantıya) iştirak etmemek de bu cümleden mütalea olunuyordu, İslam Hukuku’nun carî bulunduğu ve temelde uygulamanın bu hukuka uygunluğu söz konuşu olduğu dönemlerde bile Hukuka uygun düşmeyen görünüşteki idarenin tasarruflarına karşı muhlis-müctehid Müslümanlar böyle davranırlarken, adı geçen hukukun tümden sözünün bile edilmediği, bilakis mezkur hukuktan tümüyle vazgeçildikten sonra nasıl hareket edilmesi gerektiği kendiliğinden ve anlaşılır şekilde ortaya çıkıyor değil midir?

Biz, ele aldığımız ve tamamen kaynaklara dayalı olarak vermeye çalıştığımız bilgilerle istedik ki okuyucularımız veya konuyu İslam Tarihi ve nassların ışığında anlayıp kavramak isteyenler doğru bir muhakeme sahibi olsunlar, mes’eleyi gerçeğine uygun olarak bilsinler. Nasıl amel edecekleri konusu ise artık doğruları bildikten sonra nasıl hareket edileceği ortaya çıktığından tamamen kişilere kalmakta ve basiret ve takvaları ile ilgili bulunmaktadır. Şunu dileriz elbette ki insanlara doğru ulaştıktan sonra insanlar, kendilerine ulaşan doğrularla amel etsinler. Fakat buna rağmen alışkanlıklarını din edinenler, düşünmeden mukallidlik edenler, babalarını yürür buldukları yolda yürümeyi doğru bilenler her zaman bulunmuştur, şimdi de vardır, belki çoğunluktadır da. Lakin bu hal üzere bulunmanın sakıncaları Kur’an’ da defaatle örneklendirilerek kınanmakta ve bu gibiler için ‘Kötü bir yer hazırlandığı’ndan söz edilmek­tedir. Mü’min olana, iman ettiğinin emirleri istikametinde inanmak ve amel etmek düşer ki Allah yine çoğu yerde «Ya Eyyühellezine amenü ve amilüssalihati!. (Ey iman eden ve salih amel işleyenler!) ».diye hitab etmektedir.

Müslüman olarak ne aklen, ne de kalben kimsenin kötülüğünü isteyecek ruhsatımız yoktur. Cennet geniştir ve Allah’a, O’nu razı edecek şekilde inananlar ve yine O’nun belirttiği salih amelleri işleyenlerin hepsini alacak kapasitededir. Bu sebeble biz de elbette insanların tümünün Allah tarafından belirtilen ‘Doğrular’ üzerinde bulunmasını diliyoruz. Lakin bilinmelidir ki yalnız bizim dileyip istememizle kendisi için dilekte bulunduğumuz Cennet’e girici değildir. İlla ki kendisi de bunu istemelidir. Nitekim Resulullah (SA.) hayatı boyunca kendisini koruyup, kollayan amcası Ebu Talib’in cennete girmesini çok istemiştir, hem de vazgeçmeden.. Fakat Ebu Talib de aynı şeyi istemeyince bu gerçekleşmemiştir. Bildiğiniz gibi Peygamber’in kendisine ölüm döşeğinde iken sevgi, merhamet dolu ifadelerle: «— Ey amcam! Ne olur şu anda bari Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim de O’nun kulu ve Elçisi olduğuma iman et! İman et ki Senin için Allah’a yalvarabileyim..» demiş durmuş fakat amcasının cevabı bize kadar in­tikal eden bilgilere göre şöyle olmuştur : «Mekke’nin kadınlarının Ebu Talib ölümden korktu da Müslüman oldu’ demelerinden çekinmese idim, sana iman ederdim.».

Görüldüğü gibi tek taraflı istek birşey ifade etmemektedir. Gerçekten biz Müslüman olarak herkesin Cennete girmesini, Allah’ı razı etmesini diliyor, istiyor ve bunun için uğraşıyoruz. Lakin kendileri için istediklerimiz de aynı şeyi ister olmadıkça bu gerçekleşemeyecektir. Allah herşeyi bilendir.

Dipnotlar: (*) Yevm’ül Cum’a, Toplantı Günü, Cum’a (Toplantı) Suresî 62/9

(1) İlk Toplantının yapıldığı ve Toplantı Namazı’nın kılındığı mahallin Medine olduğu için bütün İslam Tarihi kaynaklarına bakınız.

(2) Cum’a (Toplantı) Suresi 62/9

(3) Elmalılı H. Yazır; Hak Dini, Kur’an Dili, C. 7, S. 4977

Konuya ışık tutucu gördüğümüz için buraya almak gereğini duyduğumuz bazı bilgileri de dipnot olarak vermekte yarar umduk.

Alman müsteşriki Julius Wellhausen Emevî Devleti’ne tahsis ettiği eserinde, Emevî iktidarına karşı vücuda getirilen muhalefet cephesinde; din alimleri, fukaha ve Kurra’nın mevki alış sebebini şu şekilde beyan ediyor ; «Müslüman sözle ve fiille iyiyi belirtmek ve fenayı reddetmek (Emr-i bil ma’ruf, nehy-î anil münker) ‘le muvazzaftır (vazifelidir). O, sadece, Allah’ın iradesini bizzat yerine getirmekle değil, onu cemaatte muzaffer kılmaya yardıma da mecburdur. Quietisme (Tasavvurla selameti Allah sevgisinde bulanların mesleği)’e yer yoktur. Din her şahsı ayrı ayrı onu, fiilinde bütüne karşı mes’ul tutmak suretiyle, amme hayatına mudahaleye icbar eder. Dinin iştigal sahası politikadır.

Muhterem Prof. Dr. Mehmed Said Hatiboğlu henüz yayınlanmamış olan Siyaset İsimli eserinde Hacc suresinin 41. ayetinin Medine’de nazil olduğunu ve ayette zikri geçen ‘Emir ve Nehy’in iktidar olmaya meşru bulunduğuna işaret etmektedir. Aynı anlamdaki Nahl suresi 90. ayeti, Al-i İmran Suresi 104. ayeti, aynı surenin 110. ayeti’nin de anlam ayniyetleri gözönünde bulundurularak gözden geçirilmesinde yarar ummaktayız. Yine yukarıda adı geçen muhakkik yazar «Cum’a namazında siyasî otoritenin temsil edildiği camide uzun zaman görünmeyen bir kimse o siyasî otoriteyi tanımıyor demekti» demekte, ve Haccac’a karşı dayak ve kılıç korkusundan ağızlarını açamayan sahabe ve tabiinin çokluğundan bahisle (Ahkam’ül Cessas, 111. Cilt, 404. Sahife) (İbn Sad 7.cilt, 176. sahife) ‘lerden alıntılar yapmaktadır.

Emevîlerin şahsen imamlık yaptıkları zamanlarda (Fazilet Ehli)’nin onların arkasında namaz kılmak istemediklerini, camiden çıkmak için kapılara koştuklarını, muhafızlarında onları kırbaçlamaya başladığını zikr ile, tabiinin camiden çıkıp kurtulana kadar da durumun devam ettiğini kaydetmektedir. İbn’ü l Arabi’nin Emevîlere karşı gelen İlim Erbabı’nın davranışlarından uzun uzadıya bahsettiğini de kaydetmektedir.

Konumuzla ilgili olarak Ebu Vail Şakîk İbn’ül Seleme (H. 1 – 82 veya l00)’nin Cum’a günü öğle namazını evinde kıldıktan sonra Toplantı (Cum’a) Namazına nafile olarak, yukarıda zikrettiğimiz zulüm sebebiyle katıldığını belirtiyor. Aynı konularda başka örnekler için Abdürrezzak’ın Musannef’ini 2. Cildi, 386. sayfasına da bakılmalıdır.

İbn Nuceym (ikinci Ebu Hanife adı ile meşhur) ‘in El Bahr’ür-Raik isimli eserinin 2. Cildi, 160. safasında Yezid zamanında Tabiîn’in müctehidlerinde İbrahim Nehaî (H. 47-36) ve İbn Muhacir (Ö. H. 94)’in Cum’aya nafile namaz olarak katıldıkları kaydolunmaktadır. İbrahim Nehaî’nin Ebu Hanife’nin hocalarından olduğunu biliyoruz. İbn Muhacir’inde fakih ve muhaddislerin ileri gelenlerinden olduğu kaynaklarda kaydolunmuştur. Yukarıda adı geçen eserin sahibi İbn Nuceym ise Kanunî Sultan Süleyman (H. 970 – M. 1563) zamanı alimlerinden ve ileri gelenlerindendir.

Yukarıya aldığımız kısa fakat özlü malumatın okuyucuyu güçlendireceği, besleyici değeri yüksek bulunduğu kanısı ile kaydediyor ve umulan iz’anın teşekkülünde ayakların sağlam yere basmayı şiar edinenlere sunuyoruz. (Ercüment Özkan)

http://www.islam-tr.net/namaz/20084-cuma-namazi.html#post149235

posted in NAMAZ | 0 Comments

25th Haziran 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Sünnet Anadilde İbadete İzin Veriyor mu?

Arapça bir sözcük olarak sunna deyimi “işlek yol” anlamına gelen bir sözcüktür.

Sünnet, Hz. Peygamber’in bizzat yaptıkları (fiilî), yapılmasına sözle izin verdikleri (kavlî), yapıldığını gördükleri halde yasaklamadıkları (sükûtî) eylemlerin adıdır.

Kavlî Sünnet Kur’ân-ı Kerîm’in Başka Dillere Çevrileceğine İzin Vermektedir.

Kur’ân-ı Kerîm Kureyş lehçesi ile inmiştir. Bu lehçeyi okuyamayan Araplar, Hz. Peygamber’e başvurmuş ve kendi lehçeleri ile Kur’ân okunmasında dinsel sakınca bulunup bulunmadığını sormuşlar. Hz. Peygamber başvuranlara kendi lehçeleri ile Kur’ân okuyabileceklerini söylemiştir. Bundan sonra da birkaç lehçe ile Kur’ân okunmaya başlanmıştır. [1]

İmâm Buhârî Hz. Peygamber’in bu sünnetinden hareketle şunları yazmıştır: “Arapların Kur’ân’ı değişik lehçelerle okuması câiz ise başka milletlerin de kendi dillerindeki çeviriyi okumaları câizdir.” [2]

Sükûtî Sünnet Kur’an’ın Çevirisine İzin Vermektedir.

“İranlılar Selman-ı Fârisî’den, Kur’ân’ın birinci sûresi olan Fâtiha’yı Acemce (Farsça) yazıp kendilerine göndermesini istemişler. Selman’da bu sûreyi Acemce yazıp kendilerine göndermiş ve bunlar dilleri Arapçaya yatıncaya kadar namazlarda Fâtiha’yı Farsça okumuşlardır.” [3]

Selman-ı Fârisî hakkında Hazret-i Peygamber şunları buyurmaktadır:

“Ruhum elinde olan Rab Teâla’ya yemin olsun! Eğer ilim Süreyya (Ülker) Yıldızı’na asılmış olsa, Fâris’ten (yetişecek) kimseler ona yine de ulaşırlar.” [4]

“Cennet üç kişiye iştiyak (şiddetli arzu) duymaktadır: Alî, Ammâr ve Selman”[5]

“Resulullâh, Selman’ı, Ebu’d-Derdâ ile kardeşlemiştir.” [6]

“Hz. Alî’ye Selmân’dan sorulunca: “Evvelki (önceki) ve âhirki (sonraki) ilmi bilir, tükenmez bir denizdir. Ehl-i Beyt’tendir (Ev Halkındandır). diye cevap vermiştir.” [7]

“Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Selmân’ın teklifini kabul ederek hendek kazımını emrettiği zaman Ashab, Selmân’ı daha iyi takdir eder ve Ensar’la Muhacirün “Selmân bizdendir.” diye aralarında paylaşamazlar. Resûlullâh araya girip; “Selman bizden Ehl-i Beyt’tendir.” buyurur ve ihtilafı halleder (uyuşmazlığı çözer).” [8]

Hem Hz. Peygamber’in ve hem de Hz. Alî’nin yukarıda aktarılan buyrukları Selmân-ı Farisî’nin Ev Halkı’ndan olduğunu ve Peygamber’le iç içe yaşadığını kanıtlamaktadır.

Ev Halkı’ndan olan Selmân’ın, Hz. Peygamber’in iznini almadan, Fâtiha Sûresini Farsçaya çevireceğini düşünmek, eşyanın doğasına aykırıdır. Bu nedenle, Selmân aracılığı ile bir sükûtî sünnet oluşmuştur.

Kaldı ki Selmân İslâma, tıpkı yol kardeşi Ebu’d-Derdâ gibi, içtenlikle bağlıdır. Bu bağlılık nedeniyle, İran’ın fethinde kendi soydaşlarına kılıç çekmiş ve İran’ın zaptına ve İslamlaşmasına önemli katkıda bulunmuştur. Bu nedenle O’nun İslama aykırı bir işi yapması asla düşünülemez.

“Sahabenin en seçkin Kur’ân ehli olanlarından Abdullah b. Mes’ud (Ölm 32/652), Ubey b. Ka’b (Ölm 30/650), Enes b. Mâlik (Ölm 90/708) Kur’ân lafızlarının (sözlerinin) müterâdifleri (eş anlamlıları) ile okunmasına (yani başka kelimelerle tercüme edilerek okunmasına) cevaz vermişlerdir. Örneğin “Günahkârların yemeği” (Duhân Sûresi 44) âyetindeki “günahkâr” anlamına gelen “esîm” kelimesini telaffuz edemeyen kişiye İbni Mes’ud “Esîm” yerine “Fâcir” kelimesini kullanarak okumasını söylemiştir. Aynı zat, Bakara 20 âyetteki “Meşer” (yürüdüler) yerine “Merrû” denmesine, Müzemmil 6 âyetteki “etkili – isabetli” anlamına gelen “akvem” yerine “asdak” kelimesinin kullanılmasına cevaz vermiştir.” [9]

İmâm-ı A’zam Ebû Hanife ve Hanefîlik, Anadilde İbadete İzin Veriyor mu?

Türk ve İslâm dünyasının büyük bir bölümü, İmâm-ı A’zam Ebû Hanife’ye bağlıdır. O’nun fetvaları Hanefî Mezhebi’ne bağlanan Müslümanlar için bir buyruktur. Bu nedenle Ebû Hanife’nin anadilde ibadetle ilgili görüşünü, önemi nedeniyle açıklamak gereklidir.

Önceki Diyanet İşleri Başkanlarımızdan Ord. Prof. Şerâfeddîn Yaltkaya [10] ve Ord. Prof. İsmail Hakkı İzmirli [11] Ebû Hanife’nin şu fetvayı verdiğini açıklamaktadırlar: [12]

“… Ebû Hanife’ye göre Kur’ân lâfız (söz) değil, belki lâfzın açıkladığı anlamdır.[13]

Bunun için Kur’ân’ın Arapça, Türkçe ve Acemce (Farsça) gibi herhangi bir dile ihtisası yoktur. Anlamdan ibaret olan Kur’ân’ın herhangi bir dil ile açıklanması müsavidir (eşittir).[14]

Ebû Hanife’nin bu konudaki (yargısının) kanıtları şunlardır:

1. “Şüphe yoktur ki Kur’ân; önden (önceden) gelip geçen peygamberlerin kitaplarında var idi.” [15]

2. “Şüphe yoktur ki bu Kur’ân; ilk kitaplarda var idi.” [16]

Pek açıktır ki Kur’ân; (Hz. Peygamber’den) önce yaşayan peygamberlerin kitaplarında Arapça değildi. Oysa ki bu âyetlerle kesin surette Kur’ân’ın bu kitaplarda mevcut olduğu açıklanmakta olduğundan Kur’ân sözcüğünün önceki peygamberlerin kitaplarında olan ile Peygamberimize indirilmiş olan (yani Kur’ân-ı Kerîm) arasında iştirak noktasını ifade ettiği anlaşılmaktadır. Bu iştirak noktası ise, yalnız Arapça değildir. Belki Arapçanın ifade ettiği anlamı bildiren herhangi bir dil ile terkib-i hususîdir.

Bundan dolayı namazda okunması emredilmiş olan Kur’ân; bu iştirak noktasını oluşturan Kur’ân’dır. Bu ise yukarıda söylenildiği gibi Arapçanın ifade ettiği anlamı bildiren herhangi bir dil ile olan terkib-i hususîdir. Kesilen bir hayvanın kesildiği sırada çekilen besmelenin herhangi bir dil ile çekilmesi icma[17] ile caiz (dine uygun) olduğu gibi, namazda dahi herhangi bir dil ile olursa olsun Kur’ân’ı kıraat (okumak) caiz olur.[18]

Bundan dolayı Kur’ân’ın yalnız namazdan ibaret olduğunu kabul eden İmam Ebû Hanife’ye göre bu kitabın Arapça olan özel nazım ve terkibini güzelce telâffuz (söyleme) kudreti olanları ile bu nazm-ı Arabiyi (Arapça şiiri) telaffuza (söylemeye) kudreti olmayanlar (yeteneği bulunmayanlar) bir fark gözetmeye bir mahal kalmadığından Nazm-ı Arabîyi teleffuz kudreti olsun olmasın, herhangi bir kimsenin namazda Kur’ân’ı herhangi bir dille okuması caiz (uygun) dir. [19]

Namazın başlangıcında dahi İmam Ebû Hanife’ye göre Arapçadan başka herhangi bir dil ile Allah zikretmek, örneğin “Tanrı uludur…” demek caiz olur. Çünkü [Kur'ân-ı Kerîm 87. A'lâ Sûresi 15. âyeti şunu buyurur]: “Rabbının adını anar anmaz namaza durdu.” [Bu âyetle] sabit olduğu gibi namazın başlangıcında maksud (amaç) olan, Tanrı’nın anılmasıdır. Bunun ise hiçbir dile ihtisası yoktur. Tanrı’yı herhangi bir dil ile anmak diğer bir dil ile anmaya müsavidir (eşittir).[20]

Sonuç: İmam Âzam’a göre Arapçadan başka herhangi bir dil ile namazın başlangıcında Tanrı’yı anmak, namazın içinde Kur’ân’ı kadelerde teşehhütleri okumak ve Cuma günleri hutbe irat (okuma) etmek uygun (caiz) olur.” [21]

İmam Âzam’a göre, “ezanda muteber (geçerli) olan örf” [22] tür.” [23]

[İmam-ı Âzam'ın] öğrencilerinden Hasan b. Ziyad’ın İmam’dan rivayetine göre bu nokta şöyle açıklanıyor: Örneğin, Acemce (Farsça) ezan olduğunu anlayacak olursa bu ezan caizdir, anlamayacak olurlarsa caiz değildir. Çünkü ezandan amaç vaktinin gelmiş olduğunu halka bildirmektir.[24]

Açıklama yerinde ise, Hanefî mezhebinin üç önderi (imamı) vardır. Bunlar İmam-ı Âzam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’dir. Bu mezhebe mensub olanlar dilerlerse Ebû Hanife’nin, dilerlerse Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’in fetvalarına uyarlar. Bu nedenle İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’in içtihatları (fetvaları) önem kazanmaktadır.

Acaba adına imameyn (iki imam) denilen Ebû Yusuf ile İmam Muhammed bu konuda neler söylediler?

“… Kur’ân yalnız anlam (mana) değil; anlam ile birlikte nazm-ı Arabînin toplamından oluşmaktadır (ibarettir). [Bu yargının] delilleri şunlardır:

1. “Biz o kitabı Arapça Kur’ân kıldık.” [25]

2. “Açık bir dil ile olan Arapça ile sana indirdik” [26]

İmameyn (iki imam) bu âyetlerden Kur’ân’ın sadece anlamdan değil; lafz (söz) ve anlamdan mürekkeb olduğunu anlatmışlardır. Bunlara göre lâfız ve mana (anlam) Kur’ân’ın ayrı ayrı birer rüknüdür (olmazsa olmazıdır). Şu kadar var ki lâfız rüknü (koşulu) zait olmakla acz zamanında sakıt olur. [27]

Oysa ki

“Biz o kitabı hükm-ü Arabî olmak üzere indirdik” [28] buyurulduğu halde yine bu âyet; hükmün Arabî diline ihtisasına delâlet (işaret) etmiyor. Çünkü Acemce (Farsça) ile olan hüküm dahi bu kitap ile hükümdür. [29]

Bununla beraber bu iki imam, Kur’ân’ın hususi (kendisine özgü) nazmı olan Arapçayı telafuzdan (söylemekten) aciz olan kimseler hakkında Arapçadan başka herhangi bir dil ile Kur’ân’ın okunmasını caiz görmüş olduklarından üstadları (Ebû Hanife) ile bu iki öğrenci arasındaki uyuşmazlık kalkmış olur.” [30]

Yurdumuzda yaşayan 70 milyon insanın milyonda biri, Arapça konuşma ve anlama yeteneğine sahip değildir. Bu durumda İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed, Türkiye’de yaşayanların Arapça değil de Türkçe ibadetini buyurmaktadırlar.

“İmam Ebû Hanife’nin daha sonra öğrencilerinin fikrine katıldığı (rücu ettiği), diğer bir öğrencisi Nuh b. Meryem Mervezî’den aktarılmışsa da bu nakil (aktarma) hilâfiyat (tartışmalı konularla ilgili) kitaplarında görülmüyor. Yalnız hilâfiyata ait manzum bir eser yazan Ömer b. Muhammed Nesefî (vefatı H. 357) Ebû Hanife ile tilmizleri (öğrencileri) arasındaki yukarıdaki uyuşmazlığı bildirdikten sonra şu [sözleri söylemektedir]: “Ebû Hanife’nin daha sonra tilmizlerinin kavline (sözlerine) döndüğünü kendisinden güvenilir olan raviler rivayet etmiş olduklarından aralarında uyuşmazlık kalmamıştır.”

Ve bu âyetin açıklamasında Zevzenî, İmam-ı Âzam’ın bu rücu (düşünceden vazgeçme) rivayetini Ebû Bekir Razî’ye atfetmektedir.[31] Oysa ki:

“Ebû Bekir Razî, Ahkâmü’l-Kur’ân [adlı yapıtında] Şuarâ Sûresindeki yukarıda zikrettiğimiz, “Şüphe yoktur ki Kur’ân; önden gelip geçen peygamberlerin kitaplarında var idi.” [diyen] âyetinde: Bu âyet; Kur’ân’ın bir dilden başka bir dile naklonulmasının (çevrilmesinin) Kur’ân’ı Kur’ân olmaktan çıkarmayacağına bir kanıttır. (…) diyerek İmam Âzam gibi Kur’ân’ın mânâdan ibaret olduğunu beyan etmekte olduğundan, İmam Âzam ile aynı düşüncededir. Ve bu rücuu (vazgeçmeyi) rivayet etmediği meydandadır. Bundan başka bu rücu rivayeti kesin olmak için H. 370′te vefat etmiş olan Ebû Bekir Razî’ye değil; ilk asırlara kadar çıkarılmak, daha açığı İmam Âzam’a mülaki olan (görüşen) kimselerden veya tek bir kimseden inkıtaa (kesintiye) uğramaksızın müselselen (kuşaktan kuşağa) rivayet edilmek lâzım gelirken biz bu rivayeti imam Âzam’dan iki üç asır sonra yazılmış olan kitaplarda görüyoruz.

Ebû Bekir Razî’den sonra (H. 490) sıralarında vefat eden Serahsî Mebsût [adlı] kitabında asla bu rücudan bahsetmiyor…” [32]

Büyük din bilginleri İsmail Hakkı (İzmirli) ile M. Şerafeddin (Yaltkaya) tezlerini şöyle bağlıyorlar:

“Özetle: İmam-ı Âzam Nazm-ı Arabîyi rükün (koşul) olarak kabul etmediği ve kendisinin rücu ile sonradan şuyu’ bulduğu halde, daha sonra gelen fakihler imameyn ile beraber Nazm-ı Arabî’nin rüknü aslî (vazgeçilemeyecek koşul) ancak rüknü zait (fazlalık) olduğunu ve acz [33] zamanında sukut (ortadan kalkmak) edebileceğini ileri sürmüşler ve bu noktada iki yanın uyuşumu meydana gelmekle artık Hanefî imamları arasında bir uyuşmazlık kalmamıştır.”[34]

“Kaldı ki çeviri ile namaz kılmaya cevaz veren mutlak müçtehid sadece İmam-ı Âzam değildir. Tâbiûn nesli[35] bilginlerinin tartışmasız hocası ve önderi olan ve tüm alanlarda müçtehid ve otorite kabul edilen Hasan el-Basrî (ölm. 110 / 728) ile Sûfî-bilgin Habîb el-Acemî de (öl. 120 / 737) bu konuda imamı Âzam gibi düşünmektedir.

Ensarî (Abdülali Muhammed b. Nizamuddîn), Fevâtihu’r- Rahamût adlı eserinde bize şunları söylüyor: “Mazeret halinde Kur’ân tercümesi ile namaz kılmak konusunda imameyn (İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed) de İmam-ı Âzam’la aynı görüştedir. Velilerin ve âriflerin tacı, tarikat silsilelerinin halkalarından biri ve muhaddislerle (hadis ilmi ile uğraşanlarla), müçtehidlerin baş tacı Hasan el-Basrî’nin yakın dostu Habîb el-Acemî, Arapçaya dili çok yatkın olmadığı için namazlarında Kur’ân’ın Farsça tercümesini okurdu.”[36]

İmam Ebû Mansûr-ı Mâturidî’de Anadilde İbâdete İzin Vermiştir.

İmam Mâturidî İslâm dünyasının büyük çoğunluğu tarafından önder kabul edilmiş bir din bilginidir. O’nun anadilde ibadete yaklaşımı şöyledir:

“Kur’ân Allah kelâmıdır. Allah’ın kelâmı zatı ile kaim, ezelî bir sıfattır. Harf ve ses cinsinden değildir, O Bir’dir, bölünmez (tecezzî etmez), Arapça da değildir, Süryanice de. Şu kadar ki insanlar, bir olan Kur’ân’ı değişik ibarelerle okurlar; nitekim Allah’ın zatı türlü adlarla, keza zat sıfatlarından olan hayat, irade, beka sıfatları türlü türlü ibareler ile dile getirilmiştir”.[37]

Bu sözleri yorumlayan dil bilgini Prof Dr. Yusuf Ziya Yörükhan, şöyle demektedir:

“Burada müellif (yani İmam Mâturidî), Kur’ân’ın muhtelif dillerde okunacağını açıklıyor. Kur’ân harf ve ses cinsinden değildir. Arapça da, Süryanice de değildir. İnsanlar bunları kendi dillerince dile getirirler; nasıl Allah’ın zatına her dilde ayrı bir ad konur, hayat ve irade sıfatları her dile göre başka tabirlerle ifade edilirse, Allah kelâmının da, Allah’ın ezeli sıfatıve O’nunla kaim bir mana olması bakımından, lâfızlardan ibaret olması caiz olmaz, dillerin ve ibarelerin ayrılığı, O’nun birliğine zarar vermez. Mâturidî’nin bu görüşü, Ebû Hanife’nin koyduğu esaslara dayanmaktadır”.[38]

Sahabeler ve Tâbiûn Bu Konuda Ne Düşündüler ve Nasıl Uyguladılar?

İslâm fıkhında, bilginin kaynaklarından biri de Sahabe, yani Hz. Peygamber’e arkadaşlık etmiş onun davranışlarını görmüş ve yargılarını bizzat işitmiş insanların açıkladığı kurallardı. Sahabelerin verdikleri bilgiden, dinsel âdetlerin yollarına ve ilâhî yasaların ayrıntısına dair sonuçlar çıkarılabilirdi.

Bu ilk kuşak kaybolunca şu ya da bu sorun için onların verdikleri bilgilerin toplanılması ile yetinildi. Daha sonra da sahabelerle ilişkisi olan kuşaklardan (tâbiûn) elde edilen bilgiler toplandı, böylece kuşaktan kuşağa, en yeni zamanlara değin gelindi. Bir yargı veya bir hareket tarzı kesiksiz ve sağlam bir an’ane ile herhangi bir sahabeye bağlanırsa doğru sayılıyor ve o olay şeriatın kuralı haline geliyordu. [39]

Bu açıklamadan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kur’ân-ı Kerîm’in başka dile çevrilmesi ve ana dilde ibadet konusunda bir şer’i bir kural oluşmuştur:

Narşahî,

“Emir Küteybe Hicri 94 tarihinde Buhârâ Zerdüşt ateşkedesini [yıktırdı]. Yerine büyük bir cami yaptırdı. İbadet Fars lisanıyla yapılıyordu. Çünkü halk Arapça bilmiyordu. Ezan Farsça okunduğu için, namazda bir adamın “Niktaniknet – nikünya nikünü” komutasıyla kılınıyordu. [40] Daha sonra Irak içtihat medresesi, Kur’ân’ın yanlışsız ve tam tercemesi (çevirisi) ile her dilde ibadetin caiz olduğuna ilişkin Fetvayı verdi.” [41]

“Farsça çeviri ile namaz kılma ruhsatının (izninin) öncüsü olan Selmân-ı Fârisî’nin bu işi bizzat yaptığı Fâtiha çevirisi ile fiilen başlattığını, daha önce görmüştük. Selman’ın ölüm (Hakk’a yürüme) tarihi H. 36′dır. Onun Fâtiha çevirisini hayatının son günlerinde yapılmış saysak bile, Kuteybe olayı ile Selmân çevirisi arasında 60 yıl vardır. Demek oluyor ki, Farsça tercüme ile namaz, Buhara ve civarında – Kuteybe olayı ile bittiğini varsaysak bile – 60 yıl gibi bir zaman uygulanmıştır. Selman’ın çeviri için Hz. Peygamber’den izin aldığı yolundaki rivayeti dikkate alır, Kuteybe olayına da hiç değilse birkaç yıl devam etmiş gözü ile bakarsak Farsça çeviri ile namazın bir asırlık bir uygulamasını tarihsel bir gerçek olarak öğrenmiş olduğumuzu söyleyebiliriz. Hem de öyle bireysel ibadetlerde, evde odada değil, kamunun ibadet ettiği camilerde ve Cuma gibi namazda…”.[42]

Benzer bir uygulama Endülüs Emevi devletinde de yapılmıştır. İspanya’nın fethinin ardından, camilerde İspanyolca namaz kılınmasına izin verilmiştir.

Günümüz İslâm bilginlerinin (ulemânın) otoriteleri de Kur’ân-ı Kerîm’in başka dillere çevrilmesinde ve ibadetin ulusal dillerde yapılmasında sakınca görmemişlerdir. Nitekim Şeyh Muhammed Abduh, El Ezher başkanı Meragî ve Tantavî bu doğrultuda görüş bildirmişlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm’in bunca açık hükmüne, Hz. Peygamber’in sünnetine ve müçtehitlerin duragan (istikrarlı) içtihatlarına karşın anadilde ibadete karşı çıkıp çıkılmayacağını, Tanrı’dan başka Sevgili olmadığına inananların vicdanına bırakıyorum.

Notlar

[1] Ebû Davud, Vitr, 22 ve Nesaî, İftitah. 37′den aktaran Yaşar Nuri Öztürk, Agy, s. 107.

[2] Buhârî, Keşfu’l-Esrâr, 1/24′den aktaran Yaşar Nuri Öztürk, Agy, s. 108.

[3] Serahsî, Mebsûd, I, 36′dan aktaranlar: İsmail Hakkı İzmirli ve Şerafeddin Yaltkaya, Mustafa Kara, Hikmet bayur, Kurân dili Üzerine, Belleten, 22/88′den aktaran İsmail Kara, Türkiye’de İslâmlık Düşüncesi, Risâle Yayınları, İstanbul 1987, c. II, s. 133 – 134.

[4] Tırmizî, Tefsir, Muhammed, 3256 – 3257′den aktaran: Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Akçağ Yayınları, Ankara 1995, c. 12, s. 552.

[5] Prof. Dr. İbrahim Canan, Agy, c. 12, s. 553.

[6] Agy, c. 12., s. 553.

[7] Agy, c. 12, s. 553.

[8] Prof. Dr. İbrahim Canan, Agy, c. 12, s. 554.

[9] Kurtubî, Tefsir, 16/149′dan aktaran: Yaşar Nuri Öztürk, Anadilde İbâdet Meselesi, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul 2002, s. 111-112.

[10] Ord. Prof. Şerafeddin Yaltkaya Darülfünun İlâhiyat Fakültesinde Kelâm Müdürlüğü yapmıştır. Darülfünunun kapatılmasının ardından kurulun İstanbul Üniversitesi’nde İslâm Tetkikleri Direktörlüğü’ne atanmıştır. Börekçizâde Rifât Efendi’nin vefatından sonra 1938 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirilmiştir. 1947 yılında vefat etmiştir. Yayınlanmış yetmiş dört adet kitap ve makalesi vardır.

[11] Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı İzmirli, Dârülfünun Felsefe Müderrisliği yapmıştır. Dârülfünun İstanbul Üniversitesi’ne dönüşünce Hukuk Fakültesi’nde Felsefe Hocalığı yapmıştır. Bir ara da İstanbul Ün. İlâhiyat Fakültesi’nde Dekanlık da yapmıştır. Kırk dokuz tane yayınlanmış kitabı vardır.

[12] Bu Fetva için bakınız: Hikmet Bayur, Kur’ân’ın Dili Üzerine, Belleten, 22/88′den Aktaran: İsmail Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi (Metinler – Kişiler), Risale Yayınları, İstanbul 1987, c. II, s. 132 vd. Dili Fakîr tarafından arılaştırılmıştır.

[13] Ebu’l-Leys Semerkandî, Kitabu’l-muhtelif, Üçüncü mesele.

[14] Hüsamüddin Buharî, Şerhu’l- Camii’s-sağir.

[15] Tırnak içindeki bu sözler 26. Şuara Sûresi 196 âyetinin Türkçe mealidir.

[16] Tırnak içindeki sözler 87. A’lâ Sûresi, 18. âyetinin Türkçe açıklamasıdır.

[17] İcma’ (İcmâ-ı Ümmet): Kur’ân ve hadislerle açıkça çözümlenemeyen hukuk (Fıkıh) konularında ulemânın (bilginlerin) uyuşmasıdır (oybirliğidir). Böyle bir oybirliği sağlanan konularda ulaşılan sonuç bütün Müslümanlar için uyulması zorunlu bir yasa (kural) oluşturur. İcma-ı Ümmet, Hz. Peygamber’in “Benim ümmetim kesinlikle hatada birleşemez.” hadisine dayalı olarak bir İslâm hukuku kuralı olmuştur.

[18] Zevceni, Şerhu Manzume-i Nesefi.

[19] Hüsamûddin Buharî, Şerhul-Camii’s-sağir.

[20] Zevzenî, Şerhu Manzume-i Nesefi.

[21] Zevzenî, Şerhu Manzume-i Nesefî.

[22] Örf: İnsanların üzerinde birleşerek kural üretmesidir. Sözcük Türkçede gelenek, görenek (âdet) şeklinde kullanılır.

[23] Zevzenî, Şerhu Manzume-i Nesefî,

[24] Serahsî, Mesbût, I, 36.

[25] Tırnak içindeki sözler 43. Zühruf Sûresi 3. âyetinin sözleridir.

[26] Tırnak içindeki sözler 26. Şuarâ Sûresi 195. âyetinin sözleridir.

[27] Zevzenî, Şerhu Manzume-i Nesefî.

[28] Tırnak içindeki sözler 13. Ra’d Sûresi 37. âyetinin sözleridir.

[29) Ebu'l-Leys Semerkandî, Kitabu'l-muhtelif.

[30] Hüsameddin Buharî, Şerhu Camiî’s-sagir’den aktaranlar Şerafeddin Yaltkaya ve İsmail Hakkı İzmirli. Aktaran: İsmail Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, Risâle Yayınları, c. II, s. 133 ve 134.

[31] Zevzenî, Şerhu Manzume-i Nesefî.

[32] İsmail Kara, Agy, s. 134-135. Ek bilgi için bakınız: Dücane Cündioğlu, Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet, Kitabevi yayınları, İstanbul 1999.

[33] Arapçanın bilinmemesi ya da aslına uygun bir şekilde söylenemeyeceği halinde.

[34] M. Şerafeddin (Yaltkaya) ve İ. Hakkı (İzmirli)’nin 8 Mart 1936 tarihli açıklamaları. Aktaran İsmail Kara, Agy, c. II., s. 135.

[35] Tâbiûn nesli: Sahâbelerle birlikte yaşayan kuşak.

[36] Ensârî, Fevâtih, 1/16′dan aktaran Yaşar Nuri Öztürk, Anadilde İbâdet Meselesi, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul 2002, s. 122.

[37] Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükhan, İslâm Akaid Sistemlerinde Gelişmeler (İmam-ı Azam Ebû Hanife ve İmam Ebû Mansûr-ı Mâturidî, Ötüken Yayınları, İstanbul 2006, s. 238.

[38] Agy, s. 238′de yer alan 242 numaralı dipnot

[39] Ignaz Goldziher, İslâmda Fıkıh ve Akaid, Çeviren Prof. Dr. İlhan Başgöz, Ardıç Yayınları, Ankara 2004, s. 41 vd.

[40] Nerşahî, Tarih-i Buhara, 78′den aktaran Tahir Harimi Balcıoğlu (Önsöz Hilmi Ziya (Ülken)), Türk Tarihinde Mezhep Cereyanları, Kanaat Kitabevi, s. 118.

Benzer bir uygulamayı Hint prenslerinin paralarının üzerinde görüyoruz. Bu paralara İslâmiyetin en önemli ilkesi olan Kelime-i şahâdet şöyle yazılmıştır: “Hak birdir, Muhammed O’nun Avatarıdır.”

Avatar: Hindu dininde, genel olarak Tanrıların bedenleşmesi insan şeklini alması özel olarak Tanrı Vişnu’nun insan kılığında inmesi demektir. Bakınız İgnaz Goldziher, İslâmda Fıkıh ve Akaid, Ardıç Yayınları, Ankara 2004, s. 332.

[41] Fetva-yı Gıyasiye’den aktaran: Tahir Harîmî Balcıoğlu, Agy, s. 118. Ayrıca Bakınız: Yaşar Nuri Öztürk, Ana Dilde İbadet Meselesi, Yeni Boyut Yayınları, Eylül 2002, s. 121.

[42] Yaşar Nuri Öztürk, Anadilde İbadet Meselesi, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul 2002, s. 121.

http://www.turkceibadet.net/?page_id=351

posted in NAMAZ | 0 Comments

17th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’DA KULLANILAN “NAMAZ (SALAT)” İFADELERİ

98 yerde

2Bakara/3. Onlar ki duyularıyla algılayamadıkları gerçeklere (gayba) de inanırlar, namazı gözetirler, kendilerine verdiğimiz rızktan muhtaçlara verirler.

 

2Bakara/43. Namazı gözetin, zekâtı verin ve ruku edenlerle (eğilenlerle) birlikte ruku edin.

 

2Bakara/45. Güçlüklere karşı direnerek(sabırla) ve namazla yardım isteyiniz. Ancak bu, ilahi mesajdan derinden etkileşenlerin dışındaki kimselere ağır gelir.

 

2Bakara/83. İsrail oğullarından şöyle söz almıştık: ALLAH’tan başkasına tapmayacak, anaya babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlarla dostça konuşacaksınız. Namazı gözetecek, zekâtı vereceksiniz. Fakat bundan sonra pek azınız hariç ilgi göstermeyip döndünüz.

 

2Bakara/110. Namazı gözetin, zekâtı verin. Kendiniz için yapıp gönderdiğiniz her iyiliği elbette ALLAH katında bulacaksınız. ALLAH yaptığınız her şeyi görür.

 

2Bakara/125. Kabe’yi halk için bir odak noktası ve bir güven yeri kıldık. İbrahim’in makamını bir namaz yeri olarak kullanın. “Ziyaretçiler, kendini ibadete verenler ve eğilip secde edenler için ikiniz Tarihi Yapımı (evimi) temiz tutun,” diye İbrahim ve İsmail’i görevlendirmiştik.

 

2Bakara/149. Her nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Saygın Mescide (Mescid-i Haram’a) doğru çevirmelisin. Bu, elbette Rabbinden gelen bir gerçektir. ALLAH yaptığınız hiçbir şeyden habersiz değildir.

 

2Bakara/150. Her nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Saygın Mescide (Mescid-i Haram’a) doğru çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin ki halkın size karşı bir eleştiri malzemesi olmasın. Zalimlere gelince, onlardan çekinmeyin, benden çekinin ki size olan nimetimi tamamlayayım ve siz de doğruya ulaşabilesiniz.

 

2Bakara/153. İnananlar! Güçlüklere karşı sabır ve namaz ile yardım dileyin. ALLAH sabredenlerle beraberdir.

 

2Bakara/157. Rablerinden onlara destekleyici yardımlar (salatlar-namazlar) vardır ve hidayete erenler de bunlardır.

 

2Bakara/177. Yüzlerinizi doğu veya batı yönüne çevirmeniz erdem ve iyilik değildir. Gerçek erdemliler, o kimseler ki ALLAH’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanırlar; akrabalara, yetimlere, muhtaçlara, yolda kalmışlara, dilencilere ve köleleri özgürlüğe kavuşturmaya seve seve yardımda bulunurlar; namazı gözetir, zekâtı verir, sözleştikleri vakit sözlerinde dururlar; zorluğa, sıkıntıya ve zulme karşı direnirler. İşte doğru olanlar onlardır, erdemli olanlar da onlardır.

 

2Bakara/238. Namazlara, özellikle orta namaza dikkat edin. Kendinizi tümüyle ALLAH’a vererek durun(kıyam).

2Bakara/239. Bir kaygı ve endişeniz varsa, yaya veya binmiş olarak (namaz kılın) … Güvene kavuştuğunuz zaman, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi ALLAH’ı anın.

 

2Bakara/277. İnanıp erdemli bir hayat sürerek namazı gözetenlerin ve zekâtı verenlerin ödülleri Rab’leri katındadır. Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler.

 

3Al-i İmran/39. Tapınakta(mescitte) durmuş namaz kılıyorken melekler ona, “ALLAH seni, ALLAH’ın sözünü doğrulayacak, onurlu, iffetli ve erdemli bir peygamber olan Yahya ile müjdeliyor,” diye seslendiler.

 

4Nisa/43. İnananlar! Sarhoşken, ne okuduğunuzun bilincinde oluncaya kadar, yolcu olanlar hariç cinsel ilişkiden sonra yıkanıncaya kadar namaza durmayın. Hasta veya yolcu iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse yahut kadınlarla cinsel ilişkiye girmiş olup da su bulamamışsanız, temiz ve kuru bir toprağa dokunup yüzünüze ve ellerinize sürerek teyemmüm edin. ALLAH Affeder, Bağışlar.

 

4Nisa/77. Kendilerine, “Elinizi savaştan çekin, namazı gözetin, zekâtı verin,” denilenlere dikkat etmedin mi? Kendilerine savaşmaları emredildiğinde, insanlardan ALLAH’tan korkar gibi, belki daha fazla korkmaya başladılar ve “Rabbimiz, neden bize savaşı yükledin, bizi yakın bir zamana kadar erteleyemez miydin!,” dediler. De ki, “Bu dünyanın varlığı azdır, erdemliler için ahiret daha hayırlıdır; en ufak bir haksızlığa uğratılmayacaksınız.”

 

4Nisa/101. Yeryüzünde savaş için yolculuğa çıktığınız zaman tanrıkarşıtlarının size saldırmasından korkuyorsanız namazı kısaltmanızda bir sakınca yoktur. Kuşkusuz tanrı karşıtları sizin açık düşmanınızdır.

4Nisa/102. Sen içlerinde olup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir grup sizi korumak için yanınızda bulunsun(kıyam) ve silahlarını da yanlarına alsın. Namaza duranlar secdeye vardıklarında(secde) arkanızda bulunsunlar. Sonra namaz kılmamış olan grup gelsin ve seninle birlikte dursunlar(kıyam), silahlarını alıp nöbet tutsunlar. Kâfirler, silahlarınız ve eşyanız hakkında dikkatsiz davranmanızı ve böylece sizi ani bir baskınla bozguna uğratmayı umarlar. Yağmur ve hastalık gibi özürlerden ötürü silahlarınızı bırakmanızda bir sakınca yok. Ancak alarmda olun. ALLAH kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırladı.

4Nisa/103. Namazı kılıp bitirdiğiniz zaman, ayakta, oturarak ve uzanarak ALLAH’ı anın(zikredin). Güvene kavuştuğunuzda namazı gözetiniz. Namaz, inananlar üzerine belirli vakitlerde farz kılınmıştır.

 

4Nisa/142. İkiyüzlüler ALLAH’ı aldattıklarını zanneder. Hâlbuki O, onları aldanmış bırakır. Onlar namaza kalktıklarında üşene üşene kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve ALLAH’ı pek az anarlar.

 

4Nisa/162. Ancak aralarındaki derin ilim sahipleri ve inananlar, sana indirilene ve senden önce indirilene inanır. Namazı gözetir, zekâtı verir, ALLAH’a ve ahiret gününe inanırlar; bunlara büyük bir ödül vereceğiz.

 

5Maide/6. İnananlar! Namaza kalktığınız zaman yüzünüzü ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı ve topuklara kadar ayaklarınızı da sıvazlayın (/yıkayın). Cinsel ilişkide bulunmuşsanız yıkanınız. Hasta veya yolcu iseniz yahut tuvaletten gelmiş, yahut kadınlarla cinsel ilişkide bulunmuş ve su bulamamışsanız, temiz bir toprağa yönelip yüzünüzü ve kollarınızı onunla sıvazlayın. ALLAH size güçlük çıkarmak istemez. Ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor. Olur ki şükredersiniz.

 

5Maide/12. ALLAH, İsrail oğullarından söz almıştı ve içlerinden on iki başkan göndermiştik. ALLAH demişti ki: “Namazı gözetirseniz, zekâtı verirseniz, elçilerime inanıp onlara saygılı olursanız ve ALLAH’a güzel bir borç verirseniz sizinle beraberim. Günahlarınızı örter, içlerinden ırmaklar akan bahçelerde ağırlarım. Artık sizden kim bundan sonra inkar ederse doğru yolu sapıtmış olur.”

 

5Maide/55. Gerçek dostlarınız, ALLAH, elçisi ve namazı gözetip alçak gönüllü olarak zekâtı veren müminlerdir.

 

5Maide/58. Namaza çağırdığınızda onunla alay edip eğlendiler. Düşünmeyen bir topluluktur onlar.

 

5Maide/91. Şeytan, sarhoş edicilerle ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi ALLAH’ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyorsunuz değil mi?

 

5Maide/106. İnananlar, birinize ölüm yaklaşınca, vasiyet anında aranızdan iki adil şahit tanık bulunsun. Yolculuk anında size ölüm gelirse, sizden olmayan iki kişi… Kuşkulanıyorsanız, namazdan sonra tanıkları alıkoyup ALLAH adıyla: “Akraba dahi olsa tanıklığımızı hiçbir değerle değiştirmeyeceğiz, ALLAH’ın tanıklığını gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde, günahkârlardan oluruz,” diye yemin ettirin.

 

6En’am/72. Namazı gözetmeli ve O’nu sayıp dinlemelisiniz. Huzurunda toplanacağınız O’dur.”

 

6En’am/92. Bu, kendisinden öncekileri doğrulayan kutlu bir kitap olup anakenti ve etrafındakileri uyarman için indirilmiştir. Ahirete inananlar ona inanırlar ve onlar namazlarına da devam ederler.

 

6En’am/162. De ki: “Namazım, dini tüm eylemlerim, hayatım ve ölümüm evrenlerin Rabbi olan ALLAH içindir.”

 

7A’raf/170. İlahi Kitab’a sarılanlar ve namaz kılanlara gelince, iyiliğe çalışanları ödülsüz bırakmayız.

 

8Enfal/3. Onlar ki namazı gözetirler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan yardım olarak verirler.

 

8Enfal/35. Onların (çoktanrıcıların), Kâbe’nin yanındaki namazları ses çıkarmak ve hareket yapmaktan başka bir şey değildir. İnkârınızdan dolayı azabı tadın.

 

9Tevbe/4. Ancak, kendileriyle sizin (ey inananlar) bir andlaşma yapmış bulunduğunuz Allahtan başkalarına tanrılık yakıştıranlar arasından size karşı yükümlülüklerinde bundan böyle bir kusur işlemeyen ve size karşı kimseye arka çıkmayan kimseler bu söylenenlerin dışındadırlar; öyleyse onlarla olan andlaşmanıza, üzerinde anlaştığınız süre doluncaya kadar riayet edin. (Ve bilin ki) Allah, yalnızca, kendisine karşı sorumluluk bilinci içinde olanları sever.

9Tevbe/5. Antlaşma ayları çıkınca, o putperestleri yakaladığınız yerde öldürün. Onları yakalayın, onları kuşatın ve her hareketlerini izleyin. Tevbe edip namaz kılar ve zekât verirlerse yollarını serbest bırakın. ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir.

9Tevbe/6. Ve Allahtan başkalarına tanrılık yakıştıranlardan biri senin korumana başvurursa, onu koruma altına al, olur ki (senden) Allahın sözünü işitip anla(yabili)r; ve sonra onu, kendini güvenlik içinde hissedebileceği bir yere ulaştır; bu (davranışın), onların (belki de yalnızca) (hakkı) bilmedikleri için (günah işleyen) kimselerden olmaları ihtimalinden dolayıdır.

 

9Tevbe/10. Onlar (hiç) bir mü’mine karşı ne ‘akrabalık bağlarını’, ne de ’sözleşme hükümlerini’ gözetip tanırlar. İşte bunlar, haddi aşmakta olanlardır.

9Tevbe/11. Tevbe ederlerse, namaz kılar ve zekât verirlerse din kardeşleriniz olurlar. Bilenlere ayetleri böyle açıklarız.

 

9Tevbe/18. ALLAH’ın mescitlerini, ancak ALLAH’a ve ahiret gününe inananlar, namazı gözetenler, zekâtı verenler ve ALLAH’tan başkasından korkmayanlar sıkça ziyaret ederler. Onlar, doğru yolu bulanlardandır. 9Tevbe/19. (Ey çoktanrıcılar) Hacılara su verme ve Saygın Mescit’i ziyarete hazır bulundurma hizmetini, ALLAH’a ve ahiret gününe inanma ve ALLAH yolunda cihat etme ile bir mi tutuyorsunuz? ALLAH yanında onlar bir değildir. ALLAH zalim toplumu doğruya ulaştırmaz.

 

9Tevbe/54. Yardımlarının kabul edilmesine engel sadece şudur: ALLAH’ı ve elçisini inkar ettiler, namaza ancak üşenerek yaklaşırlar ve yardımları da isteksiz yaparlar.

 

9Tevbe/71. İnanan erkekler ve inanan kadınlar birbirlerinin dostudur. İyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı gözetirler, zekâtı verirler, ALLAH’a ve elçisine uyarlar. İşte onlara ALLAH rahmet edecektir. ALLAH Üstündür, Bilgedir.

 

9Tevbe/84. Onlardan (ikiyüzlülerden) ölen birisi için namaz kılma, mezarı başında da durma. Çünkü onlar ALLAH’a ve elçisine karşı geldiler ve yoldan çıkmışlar olarak öldüler.

 

9Tevbe/99. Bedevîlerden kimileri de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır. Harcayacaklarını, Allah katında yakınlık ve Peygamberi destekleyici yardımlar (salatlar-namazlar) olarak görür. Bilesiniz ki bu, (Allah katında) onlar için yakınlıktır. Allah, onları rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

 

9Tevbe/103. Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir bağış al ve onlara destekleyici yardım ver/dua et(salat-namaz et). Çünkü senin destekleyici yardımın/duan(salat-namaz) onlar için sükûnettir / yatıştırıcı / iç huzuru vericidir. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

 

9Tevbe/108. Böyle bir yerde (ikiyüzlülerin inşa ettiği mescitte) ebediyen durma. İlk günden itibaren erdemlilik üzere kurulan mescit, kıyama durman için çok daha uygundur. Orada temizlenmek isteyen insanlar vardır ve ALLAH temizlenenleri sever.

 

10Yunus/87. Musa’ya ve kardeşine: “Halkınız için Mısır’da evler hazırlayın. Evlerinizi tapınak yapın ve namazı gözetin. İnananları müjdeleyin,” diye vahyettik.

 

11Hud/87. Dediler ki: “Şuayb, atalarımızın tapmış olduklarını veya ticaretimizi dilediğimiz gibi çevirmekten vazgeçmemizi, senin namazın mı gerektiriyor/ emrediyor? Sen aslında yumuşak huylusun, akıllısın.”

 

11Hud/114. Gündüzün iki ucunda, gecenin yakın kısmında namazı gözet. İyilikler kötülükleri silip götürür. Bu, öğüt alacak olanlara bir öğüttür.

11Hud/115. Ve sabret, sonuna kadar dayan: çünkü Allah iyilik yapanların hak ettiği karşılığı hiçbir şekilde zayi etmez!

 

13Ra’d/22. Ve onlar ki sadece Rab’lerinin onayını kazanmak için sabredip direnirler, namazı gözetirler, kendilerine verdiğimiz rızklardan gizli ve açık yardım için harcarlar ve kötülüğü iyilik ile savarlar. Son durağı onlar hak etmişlerdir.

 

14İbrahim/31. İnanan kullarıma söyle! Alış-verişin ve dostluğun olmadığı gün gelmeden önce namazı gözetsinler, kendilerine verdiğimiz rızklardan gizli ve açık yardım için versinler.

 

14İbrahim/37. “Rabbimiz, ben çocuklarımdan bazısını, Kutsal Evinin yanındaki ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz, onlar namazı gözetsinler diye… İnsanların gönüllerini onlara karşı sempatiyle doldur ve onları ürünlerle rızıklandır ki şükretsinler.”

 

14İbrahim/40. “Rabbim, beni namazı gözeten biri kıl, çocuklarımı da… Rabbimiz dualarımı kabul et.”

 

17İsra/78. Güneşin zevalinden (öğle vaktinde Batı’ya kaymasından) gecenin kararmasına kadar namazı gözet. Sabah Kuran’ını da gözet. Sabahleyin Kuran tanık olunur.

17İsra/79. Gecenin bir kısmında kalk, sana ait nafile olarak onunla (Kur’an’la) namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.

17İsra/80. “Ve (dua ederken) de ki: “Ey Rabbim, (girişeceğim her işe) doğruluk ve içtenlik üzere girmemi; (bırakacağım her işten de) doğruluk ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla; ve bana katından destekleyici bir güç, bir tutamak bahşet!

17İsra/81. Ve yine de ki: “Değişmeyen gerçek geldi, sahte ve tutarsız olan yıkılıp gitti; zaten sahte ve tutarsız olan er geç yıkılıp gitmek zorundadır!”

 

17İsra/107. De ki: “Ona ister inanın, ister inanmayın. Şüphesiz, daha önce kendilerine ilim verilenler, Kur’an kendilerine okunduğunda derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.”

17İsra/108. “Rabbimizin şanı yücedir. Rabbimizin va’di mutlaka gerçekleşecektir” derler.

17İsra/109. Çeneleri üzerine secdeye kapanırlarken, gözyaşları dökerler. Kur’an onları ürpertir, saygılarını artırır.

17İsra/110. De ki: “İster ALLAH diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle dua ederseniz dua edin, tüm güzel isimler O’nundur. ” Namazında ne yüksek sesle oku, ne de kısık sesle; ikisinin arasında bir yol tut!

17İsra/111. “Ve de ki: “Bütün övgüler, çocuk edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, güçsüzlükten, düşkünlükten ötürü herhangi bir yardıma, yardımcıya gereksinme duymayan Allah’a yakışır”. İşte, O’nu (hep böyle) yücelterek an.”

 

19Meryem/31. “Nerede bulunursam bulunayım beni kutlu kıldı. Yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı ver. ”

 

19Meryem/55. Ailesine namazı gözetmeyi ve zekâtı vermeyi emrederdi. Rabbi tarafından beğenilmişti.

 

19Meryem/59. Onlardan sonra gelenler namazın değerini yitirdiler ve heva heveslerine uydular. Nitekim felakete uğrayacaklar.

 

20Taha/14. “Ben, evet Ben ALLAH’ım; Benden başka tanrı yoktur. Bana kulluk et ve Beni anmak (zikretmek) için namazı gözet.”

 

20Taha/132. Ailene namazı emret ve bu konunun üstünde önemle dur. Biz senden herhangi bir rızık beklemiyoruz. Aksine biz seni besliyoruz. Sonuç, erdemlilerindir.

 

21Enbiya/73. Biz onları, emrimize göre yol gösteren önderler kıldık. Onlara iyi işlerin nasıl yapılacağını, namazın nasıl gözetileceğini ve zekâtın nasıl verileceğini vahyettik. Onlar bize kulluk edenlerdi.

 

22Hacc/35. Onlar öyle kimselerdir ki, ALLAH’tan söz edildiğinde yürekleri ürperir. Başlarına gelene sabrederler, namazı gözetirler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan yardım için harcarlar.

 

22Hacc/41. Onlar ki kendilerini yeryüzüne yöneticiler kıldığımız zaman namazı gözetir, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülükten menederler. Son karar ALLAH’a aittir.

 

22Hacc/78. Ve ALLAH uğrunda gereken çaba ve gayreti gösteriniz. O’dur sizi seçen. O, babanız İbrahim’in yolu olan bu dini, sizin için güç ve ağır kılmadı. Elçinin size tanık olması, sizin de halka tanık olmanız için, sizi, daha önce de şimdi de “Müslümanlar” olarak adlandıran O’dur. Namazı gözetin, zekâtı verin ve ALLAH’a sarılın; Mevla’nız O’dur. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!

 

23Müminun/2. Nitekim onlar namazlarında ilahi mesajdan derin etkileşim içindedirler.

23Müminun/9. Onlar ki namazlarını düzenli olarak gözetirler.

 

24Nur/37. Kişiler vardır. Onları, ALLAH’ı anmaktan, namazı gözetmekten ve zekâtı vermekten ne bir iş ne de bir ticaret alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin ters döneceği günden korkarlar.

 

24Nur/41. Göklerde ve yerde var olan bütün yaratıkların, kanatlarını yayarak uçan kuşların, (hepsinin) Allah’ın sınırsız kudret ve yüceliğini dile getirdiklerini görmüyor musun? Gerçek şu ki, her biri kendi niyazını (salat-namazını), O’nun yüceliğini nasıl dile getireceklerini (bunların) hepsi bilmektedirler ve Allah da onların edip eylediği her şeyi tam olarak bilmektedir;

 

24Nur/56. Namazı gözetiniz, zekâtı veriniz ve elçiye uyunuz ki merhamet edilesiniz.

 

24Nur/58. Ey inananlar, emriniz altında çalışanlar ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar üç kez izin almalıdırlar: Sabah namazından önce, öğle vaktinde dinlenmek için elbisenizi çıkardığınız zaman ve yatsı namazından sonra… Bunlar, sizin özel üç vaktinizdir. Bunların dışında, birbirinizin yanına girip çıkmakta bir sakınca yoktur. ALLAH ayetleri size böyle açıklar. ALLAH Bilendir, Bilgedir.

 

27Neml/3. Onlar ki namazı gözetirler, zekâtı verirler ve ahiret konusunda da kuşkuları yoktur.

 

29Ankebut/45. Sana vahyetmiş olduğumuz kitaptan oku ve namazı gözet. Çünkü namaz, iğrenç ve kötü şeylerden vazgeçirir. ALLAH’I anmak en önemlidir. ALLAH ne yaptığınızı bilir.

 

30Rum/31. O’na yönelin; O’nu sayıp dinleyin. Namazı gözetin ve ortak koşanlardan (çoktanrıcılardan) olmayın.

 

31Lokman/4. Onlar ki namazı gözetirler, zekâtı verirler; ahiret hakkında da kuşkuları yoktur.

 

31Lokman/17. “Sevgili oğlum, namazı gözet, iyiliği emret, kötülükten menet ve başına gelene sabret. Bunlar temel davranışlardandır.”

 

33Ahzab/33. Evlerinizde oturun ve eski cahiliye dönemindeki gibi halkla fazla içiçe olmayın. Namazı gözetin, zekâtı verin ve ALLAH ve elçisine uyun. Ey Kâbe’nin çevresinde oturanlar, ALLAH sizden günahları gidermek ve sizi tamamıyla arındırmak istiyor.

 

33Ahzab/43. O(ALLAH) ve melekleri, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size destekleyici yardım veriyor(salat-namaz). Allah, mü’minlere çok merhamet edendir.

 

33Ahzab/56. Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e destekleyici yardım veriyor(salat-namaz). Ey iman edenler! Siz de ona destekleyici yardım edin(salat-namaz) ve (onun rehberliğine) tam bağlılıkla bağlılığınızı ortaya koyun.

 

35Fatır/18. Kimse kimsenin günahını yüklenmez. Günahla yüklenmiş birisi yükünü taşımak üzere akrabalarını bile çağırsa onun yükünden hiç bir şey taşınmaz. Sen yalnızca, kendi başlarına iken Rab’lerini sayan ve namazı gözeten kişileri uyarabilirsin. Kim kendisini arındırırsa kendisi yararına arınmıştır. Dönüş ALLAH’adır.

 

35Fatır/29. ALLAH’ın kitabını okuyanlar, namazı gözetenler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık yardım için verenler, tükenmeyen bir kazanç umarlar.

 

42Şura/38. Onlar, Rab’lerinin çağrısına (davetine) karşılık verirler, namazı gözetirler, işlerini aralarında danışma ile kararlaştırırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan yardım için verirler.

 

58Mücadele/13. Özel görüşmenizden önce bir sadaka vermekten çekindiniz mi ki onu uygulamadınız? ALLAH tövbenizi kabul eder. Namazı gözetin, zekâtı verin, ALLAH’a ve elçisine uyun. ALLAH yaptıklarınızdan haberdardır.

 

62Cumua/9. Ey inananlar, cuma günü namaza çağrıldığınızda ALLAH’ı anmak için acele edin ve alışverişi bırakın. Bilseniz, bu sizin için daha iyidir.

62Cumua/10. Namaz bitince, yeryüzüne yayılarak ALLAH’ın lütfunu arayın ve ALLAH’ı sürekli anmaya devam edin.

 

70Mearic/22. Ancak namaz kılanlar hariç:

70Mearic/23. Onlar ki namazlarını kaçırmazlar;

 

70Mearic/34. Namazlarına özen gösterirler.

 

73Müzzemmil/20. Rabbin, senin ve yoldaşlarından bir grubun, gecenin üçte ikisinden az, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir. Gecenin ve gündüzün miktarını ALLAH belirler. O, sizin bunu yapamayacağınızı bildiği için sizi affetmiştir. Öyleyse Kuran’dan kolayınıza geldiği kadar okuyun. Aranızda hastalar, yeryüzünde ALLAH’ın lütfünden rızk arayanlar ve ALLAH yolunda savaşanlar olduğunu bilmektedir. Ondan kolayınıza geldiği kadar okuyun. Namazı gözetin, zekâtı verin ve güzel davranmak yoluyla ALLAH’a bir borçsunun. Kendiniz için yaptığınız her iyiliği, ALLAH katında daha iyi ve daha büyük bir ödül olarak bulacaksınız. ALLAH’tan bağışlanma dileyin; ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir.

 

74Müddessir/43. Diyecekler ki, “Desteklemezdik/namaz kılmazdık”

 

75Kıyamet/31. (Artık son pişmanlık fayda etmez) çünkü (yaşadığı sürece) hakikati kabul etmedi ve (aydınlığa kavuşmak için) namaz kılmadı;

87A’la/15. Rabbinin ismini anıp namaz kılan.

 

96Alak/10. Namaz kılarken bir kulu?

 

98Beyyine/5. Oysa onlardan, dini sadece ALLAH’a ait kılan tektanrıcılar olarak O’na kulluk etmeleri, namazı gözetmeleri ve zekâtı vermeleri istenmişti. İşte dosdoğru din budur.

 

107Maun/4. Yazıklar olsun o namaz kılanlara,

107Maun/5. Onlar ki namazlarından tümüyle bilinçsizdirler/yanılgıdadırlar.

107Maun/6. Onlar ki gösteriş yapmaktadırlar.

 

108Kevser2. Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kendini ada/yönel.

 

posted in NAMAZ | 0 Comments

4th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ALLAH’I VE O’NUN BİLDİRDİĞİ DEĞERLERİ ANIMSAMAK VE GÜNDEMDE TUTMAK (ZİKRETMEK)

Allah’ın yarattığı ve yaşattığı güzellikleri anımsamak ve dile getirmek (zikretmek), bunlardan dolayı memnuniyeti ve şükranlarını bildirmesi bilinçli ve sorumlu bir insani tavırdır. Güzelliklerin değerini bilmeyenlerin daha güzelliklere kavuşması, kavuşsa bile onlarla mutlu ve huzurlu olması kolay değildir.

Bakmasını görmesini bilenler için doğada inanılmaz güzellikler, anlamlı ve değerli nimetler vardır. Bu sayede nice canlılar ayakta durur, birbirlerinin ayakta durması için anlamlı katkı sağlar. Doğadaki bu uyum ve denge, farklı döngülerle milyonlarca yıldır sürüp gitmektedir. Kuşkusuz bunlar, yaratıcı ve O’nun kurduğu kozmik sistem sayesindedir.

İstek, dilek ve sıkıntıları olan insanlar tattıklarının, hissettiklerinin, gördüklerinin, duyduklarının, bildiklerinin, kısaca yaşadıklarının da farkına varmalılar -ki bunlar yaşadıkları sorunlardan daha çoktur- değişmesini istedikleri durum gerçek anlam ve amacına hizmet etsin.

 

 

NAMAZDA ALLAH’I ZİKRETMEK VE O’NA ŞÜKRETMEK

2Bakara/151- Nitekim size, mesajlarımı iletmesi, sizi arındırması, vahiy ve hikmeti bildirmesi ve bilmediklerinizi öğretmesi için içinizden bir elçi gönderdik.

2Bakara/152- Öyleyse Beni anın(zikredin) ki, Ben de sizi anayım(zikredeyim); Bana şükredin ve Beni inkar etmeyin.

2Bakara/153- Siz ey imana ermiş olanlar! Sarsılmaz bir sabır ve namaz ile yardım arayın; zira, unutmayın, Allah zorluklara karşı sabredenlerle birliktedir.

 

 

‘ZİKİR’ VE ‘ŞÜKÜR’ İFADELERİNE KUR’AN’DAN ÖRNEKLER

Kovuntu ayartıcı karagüçten(şeytan) sadece Allah‘a sığınırım

1Fatiha suresi/1-Gerçek esirgeyici(rahman), gerçek kurtarıcı koruyup kollayıcı(rahim) Allah adıyla,

1Fatiha suresi/2-Yüceltilmek(hamd), varlıklar dünyasının Yüce Sahib‘i olan sadece Allah‘a yakışır.

1Fatiha suresi/3- Gerçek esirgeyici, gerçek kurtarıcı koruyup kollayıcı Allah adıyla.

1Fatiha suresi/4-Son duruşma(din) günü tek söz sahibi olan.

1Fatiha suresi/5-Sadece seni kulluk ederiz ve sadece senden yardım bekleriz.

1Fatiha suresi/6-Bizi, dosdoğru yaşam biçimine yönlendir.

1Fatiha suresi/7-İlahi değerlerle donattığın kişilerin yaşam biçimine…; hiddetlenilenlerin ve kötü yola sapanlarınkine değil.

2Bakara/21- Ey insanlar! Sizi ve sizden önce yaşamış olanları yaratan Rabbinize kulluk edin ki, O’na karşı sorumluluğunuzun bilincine varasınız.

2Bakara/22- O ki, yeryüzünü size bir dinlenme yeri, gökyüzünü bir çardak yapmış, gökten su indirmiş ve onunla size rızık olarak meyveler çıkarmıştır: O halde (Bir ve Tek İlah olduğunu) bile bile Allah’a ortaklar koşmayın.

2Bakara/29-Ve dünya üzerinde ne varsa sizin için yaratan, plan ve tasarımını göklere uygulayıp onları yedi gök şeklinde düzenleyen O’dur; ve yalnızca O’dur her şeyin tam bilgisine sahip olan.

2Bakara/83-“Hani, biz İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına kulluk(ibadet) etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.

2Bakara/84-Hani, “Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız” diye de sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul etmiştiniz. Kendiniz de buna hâlâ şahitlik etmektesiniz.”

2Bakara/107- Bilmez misin ki göklerin ve yerin hükümdarlığı Allah’ındır ve Allah’tan başka sizi koruyacak ve yardım edecek hiç kimse yoktur?

2Bakara/117- O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.

2Bakara/136-Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O’nun için Müslümanlarız.”

2Bakara/152- Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.

2Bakara/163-Sizin ilahınız tek bir ilahtır; O’ndan başka ilah yoktur; O, Rahman’dır, Rahim’dir (bağışlayan ve esirgeyendir).

2Bakara/164- Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini takip edişinde; insanlara faydalı yüklerle denizlerde seyreden gemilerde; Allah’ın gökten indirerek onunla ölü toprağa can verdiği ve her çeşit canlının çoğalmasını sağladığı yağmurlarda; rüzgarların (yönünün) değişmesinde ve gökle yer arasında kendileri için tayin edilmiş belirli güzergahlarda akan bulutlarda: (bütün bunlarda) düşünüp, akıllarını kullananlar için mesajlar vardır.

2Bakara/165- Ama hala Allah’a rakip gördükleri varlıklara inanmayı tercih eden ve onları (yalnızca) Allah’a özgü (olması gereken) bir sevgi ile seven insanlar var: Halbuki imana ermiş olanlar, Allah’ı başka her şeyden daha çok severler. Zulüm yapmaya şartlanmış olanlar, (Kıyamet Günü) azaba uğratıldıkları zaman görecekleri gibi, bütün kudretin yalnızca Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın cezalandırmada ne çetin olduğunu da keşke görselerdi!

2Bakara/170- Ama onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde bazıları: “Hayır, biz (yalnız) atalarımızdan gördüğümüz (inanç ve eylemler)e uyarız!” diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve hidayetten nasip almamış iseler?

2Bakara/171- İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir papağan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler.

2Bakara/177- Gerçekte erdemlilik, yüzünü doğuya veya batıya çevirmeniz ile ilgili değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah’a, Ahiret Günü’ne, melekler, vahye ve Peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, (yardım) isteyenlere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan ve arındırıcı (mali) yükümlülüğünü ifa eden kişidir; ve (gerçek erdem sahipleri) söz verdiklerinde sözünü tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte onlardır gerçek dürüstler (sadakatlerini gösterenler) ve işte onlardır Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar.

2Bakara/199- Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

2Bakara/200- Hac ibadetinizi bitirdiğinizde, artık (cahiliye döneminde) atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan da kuvvetli bir anışla Allah’ı anın. İnsanlardan, “Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver” diyenler vardır. Bunların ahirette bir nasibi yoktur.

2Bakara/203- Ve Allah’ı tayin edilmiş belli günler de hatırlayın; her kim iki gün içinde acele ederse günaha girmez, kim daha uzun kalırsa o da Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde oldukça günaha girmemiş olur. O halde Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve sonunda O’nun huzurunda toplanacağınızı bilin.

2Bakara/238- Namazlarınıza ve namazı en uygun şekilde ifa etmeye dikkat edin; ve Allah’ın huzurunda içten bir bağlılıkla durun.

2Bakara/239- Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, namazı yaya olarak veya binek üzerinde kılın. Güvenliğe kavuşunca da, Allah’ı, daha önce bilmediğiniz ve onun size öğrettiği şekilde anın(zikredin) (namazı normal vakitlerdeki gibi kılın).

2Bakara/255- Allah -O’ndan başka ilah yoktur-; Her zaman diridir, bütün varlıkların kendi kendine yeterli yegane kaynağıdır. Ne uyuklama tutar O’nu, ne de uyku. Yeryüzünde ve göklerde ne varsa O’nundur. O’nun izni olmaksızın nezdinde şefaat edebilecek olan kimdir? O, insanların gözlerinin önünde olanı da, onlardan gizli tutulanı da bilir; oysa O dilemedikçe insanlar O’nun ilminden hiçbir şey edinemez, hiçbir şey kavrayamazlar. O’nun sonsuz kudreti ve egemenliği gökleri ve yeri kaplar ve onların korunup desteklenmesi O’na ağır gelmez. Gerçekten yüce ve büyük olan yalnızca O’dur.

2Bakara/256- Dinde zorlama yoktur. Artık doğru ile yanlış, birbirinden ayrılmıştır: O halde, şeytani güçleri (tağutu) reddedenler ve Allah’a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam mesnede (kulpa) tutunmuşlardır: Zira Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.

2Bakara/257- Allah inanç sahiplerine yakındır, onları koyu karanlıktan aydınlığa çıkarır; oysa hakikati inkara şartlanmış olanlara yakınlık gösterenler onları aydınlıktan çıkarıp derin karanlığa iten şeytani güçlerdir: İçinde yaşayıp kalmak üzere ateşe mahkum olanlar da işte böyleleridir.

3Al-i İmran/2- Allah, Kendisinden başka ilah olmayan, sonsuza kadar diri, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağı olan, her şeyi hükmüne, iradesine bağlı kılan yaratıcı!

3Al-i İmran/3- (Geçmişte vahyedilenlerden) bugüne ulaşan doğru haberleri tasdik eden bu ilahi kelamı sana safha safha indiren O’dur. Tevrat’ı ve İncil’i de O indirmişti;

3Al-i İmran/4- Geçmişte insanlığa yol gösterici olarak; yine O indirmişti, doğruyla eğriyi birbirinden ayırd etmeye yarayan gerçeklik bilgisini… Allah’ın mesajlarını inkara şartlanmış olanlara gelince; onları acı bir azap beklemektedir: Zira Allah kudret sahibidir, kötülüğü cezalandırandır.

3Al-i İmran/5- Göklerde ve yerde hiçbir şey Allah’tan saklı değildir.

3Al-i İmran/6- Rahimlerde size istediği şekli veren O’dur. O’ndan başka ilah yoktur, O kudret sahibi, hikmet sahibidir.

3Al-i İmran/7- İlahi kelamın özü olan ilkesel buyruklar (açık ve kesin hükümlü mesajlar) ile açıklayıcı mecazları (müteşabihleri) kapsayan bu ilahi kelamı sana bahşeden O’dur. Kalpleri hakikatten sapmaya meyilli olanlar, sırf kafaları karıştır(acak şeyler bul)mak için ve ona (keyfi) anlamlar yüklemek amacıyla ilahi kelamın açıklayıcı mecaz (müteşabih) olarak ifade edilen kısmına uyarlar; oysa Allah’tan başka kimse onun kesin anlamını bilemez. Bu yüzden bilgide derinleşenler şöyle derler: “Biz ona inanırız: (ilahi kelamın) tümü Rabbimizdendir; derin kavrayış sahipleri dışında kimse bundan ders almasa da.”

3Al-i İmran/18- Allah, (bizatihi Kendisi) ile melekler ve hak ve adaleti gözeten ilim sahipleri O’ndan başka tanrı olmadığına şahittir: O’ndan başka tanrı yoktur, Kudret ve Hikmet Sahibi(dir).

3Al-i İmran/19- Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.

3Al-i İmran/26-De ki: “Ey mutlak egemenlik sahibi Allah’ım! Sen egemenliği dilediğine verirsin, dilediğinden alırsın; dilediğini yüceltirsin, dilediğini alçaltırsın. Bütün iyilikler Senin elindedir. Doğrusu, Sen istediğini yapmaya kadirsin“.

3Al-i İmran/27- “Gündüzü kısaltarak geceyi uzatır ve geceyi kısaltarak gündüzü uzatırsın. Ölüden diri ve diriden ölü çıkarırsın. Ve dilediğine her türlü hesabın üstünde rızık bağışlarsın.”

3Al-i İmran/29- De ki: “Kalplerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Zira O, göklerdeki ve yeryüzündeki her şeyi bilir; ve Allah her şeye kadirdir.”

3Al-i İmran/62- İşte işin hakikati budur ve Allah’tan başka bir ilah yoktur; şüphe yok ki Allah -yalnızca O- kudret ve gerçek hikmet sahibidir.

3Al-i İmran/63- Ve eğer (bu hakikatten) yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah ifsad edicilerden tamamiyle haberdardır.

3Al-i İmran/64- De ki: “Ey geçmiş vahyin izleyicileri! Sizinle bizim aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah’tan başka kimseye kulluk etmeyeceğiz, O’ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız ve Allah ile birlikte insanları rab edinmeyeceğiz.” Ve eğer yüz çevirirlerse de ki: “Şahit olun ki biz kendimizi O’na teslim etmişiz!”

3/79-Allah’ın vahiy, sağlam muhakeme ve peygamberlik bağışladığı hiç kimsenin bundan sonra halkına, “Allah’ın yanısıra bana da kulluk edin!” demesi düşünülemez; aksine, (onlara şöyle öğüt verir): “ilahi kelamın bilgisini yayarak ve kendiniz (onu) derinlemesine inceleyerek Allah adamları olun!”

3/80-O, melekleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi emretmez. Siz, müslüman olduktan sonra, size küfrü mü emredecek?

3Al-i İmran/84-De ki: “Biz, Allah’a; bize indirilene; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve o’nun neslinden gelenlere indirilene; Rableri tarafından Musa’ya, İsa’ya ve (diğer) tüm peygamberlere bahşedilene inanırız; onlar arasında hiçbir ayrım yapmayız. Ve kendimizi O’na teslim ederiz.”

3Al-i İmran/189-Göklerde ve yeryüzünde hükümranlık Allah’a aittir: ve Allah, her şeyi yapmaya kadirdir.

3Al-i İmran/190-Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün birbirini izlemesinde derin kavrayış sahipleri için alınacak dersler vardır.

3Al-i İmran/191-Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah’ı anar, (ve) göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde inceden inceye düşünürler: “Ey Rabbimiz! Sen bunları(n hiç birini) anlamsız ve amaçsız yaratmadın. Sen yücelikte sınırsızsın! Bizi ateşin azabından koru!”

3Al-i İmran/192-”Ey Rabbimiz! Kimi ateşe mahkum edersen, kuşkusuz, onu (bu dünyada) alçaltmış olursun: Ve bu zalimler, hiçbir yardımcı da bulamazlar.”

3Al-i İmran/193-”Ey Rabbimiz! (Bizi) imana çağıran bir ses duyduk; ‘Rabbinize iman edin!’ Ve böylece imana geldik. Ey Rabbimiz! Günahlarımızdan ötürü bizi affet ve kötülüklerimizi sil; ve gerçek erdem sahipleri olarak canımızı al!”

3Al-i İmran/194-”Ey Rabbimiz! Elçilerin vasıtasıyla vaad ettiğin şeyi bize bahşet ve Kıyamet Günü bizi mahcup etme! Şüphesiz, sen sözünden asla caymazsın!”

3Al-i İmran/195-Ve Rableri onların dualarını şöyle cevaplar: “İster erkek, ister kadın olsun, (Benim yolumda) çaba gösterenlerden hiç kimsenin çabasını boşa çıkarmayacağım: (çünkü) hepiniz birbirinizin soyundan gelirsiniz. Zulüm ve kötülük diyarından kaçanlara, yurtlarından sürülenlere, Benim yolumda eziyet çekenlere ve (bu yolda) savaşıp öldürülenlere gelince; onların kötülüklerini mutlaka sileceğim ve onları, Allah’tan bir mükâfat olarak, içinden ırmaklar akan hasbahçelere sokacağım: Zira mükâfatların en güzeli, Allah katında olanıdır.”

4Nisa/36-“Allah’a kulluk edin ve ona hiç kimseyi ve hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.”

4Nisa/48-“ Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.”

4Nisa/58-Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.

4Nisa/87-Allah -ki O’ndan başka ilah yoktur- (geleceği) hakkında hiçbir şüphe olmayan Kıyamet Günü sizi bir araya toplayacaktır. Kimin sözü Allah’ın sözünden daha doğru olabilir?

4Nisa/135-Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.

4Nisa/136-Siz ey imana ermiş olanlar! Sımsıkı sarılın Allah’a ve Peygambere olan inancınıza ve Onun Peygamberine safha safha indirdiği vahye: Zira Allah’ı, meleklerini, vahiyleri, peygamberleri ve Ahiret Gününü inkar eden, gerçekten şiddetli bir sapıklığa düşmüştür.

4Nisa/150-Allah’ı ve elçilerini (tanımayıp) inkâr eden, Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isteyen, “Bazısına inanırız, bazısını tanımayız” diyen ve bu ikisi arasında bir yol tutturmak isteyenler.

4Nisa/151-İşte bunlar, gerçekten kafir olanlardır. Kafirlere aşağılatıcı bir azab hazırlamışızdır.

4Nisa/152-Allah’a ve Resûlü’ne inananlar ve onlardan hiç biri arasında ayrım yapmayanlar, işte onlara ecirleri verilecektir. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

5Maide/7- (Daima) hatırlayın(zikredin), Allah’ın size bahşettiği nimetleri ve “Duyduk ve itaat ettik!” dediğinizde Allah’a karşı altına girdiğiniz kesin taahhüdü. O halde, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: şüphe yok ki Allah, (insanların) kalpler(in)de olanı kesinlikle bilir.

5Maide/8- Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.

5Maide/17-”Allah, Meryemin oğlu Mesihtir!” diyenler hakikati inkar ederler. De ki: “Eğer Meryem oğlu İsayı ve onun annesini ve yeryüzündeki herkesi -onların tümünü- helak etmek isteseydi kim Allah’a mani olabilirdi? Zira, göklerin ve yerin onlar arasında bulunan her şeyin hükümranlığı Allah’a aittir; O dilediğini yaratır: ve Allah dilediğini yapmaya kadirdir!”

5Maide/72-Gerçekten, “Allah Meryem oğlu Mesihdir” diyenler hakikati inkar etmiş olurlar; (bizzat) Mesihin, “Ey İsrailoğulları! (Yalnızca) hem benim Rabbim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin!” dediğini gördükleri halde. Unutmayın, kim Allah’tan başka bir varlığa ilahlık yakıştırırsa(Allah’a ortak(şirk) koşarsa), Allah onu cennetten mahrum edecek(haram kılmıştır) ve böylelerinin varış yeri cehennem olacaktır: ve böylece zalimler kendilerine bir yardımcı bulamayacaklardır.

5Maide/72-Gerçekten, Tek Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığını gördükleri halde “Bakın, Allah üçlünün üçüncüsüdür” diyenler, hakikati inkar etmiş olurlar. Ve onlar bu iddialarından vazgeçmedikçe, hakikati inkar eden bu gibilerin başına şiddetli bir azap gelecektir.

5Maide/73-Öyleyse pişmanlık içinde Allah’a yönelip Onun bağışlanmasını hala dilemeyecekler mi? Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.

5Maide/74-Meryem oğlu Mesih sadece bir peygamberdir: (Diğer) bütün peygamberler ondan önce gelip geçti; onun annesi, hakikatten asla sapmamış olan biriydi; ve onların ikisi de (diğer ölümlüler gibi) yiyecekle beslenirdi.Bak, bu mesajları onlara nasıl açıkladık: ve sonra bak, nasıl ters yüz olmuştur onların zihinleri!

5Maide/75-De ki: “Allah’ın yanı sıra size ne bir fayda sağlama ne de zarar verme gücü olmayan şeye mi taptınız? Oysa yalnız Allah’tır her şeyi duyan, her şeyi bilen!”

5Maide/76-De ki: “Ey İncilin takipçileri! İnançlarınız(ın içerdiği hakikat)in sınırları(nı) ihlal etmeyin; ve daha önce kendileri sapmış olup bir çoğunu da saptırmış olan ve doğru yoldan hala sapmakta devam eden bir topluluğun mesnetsiz görüşlerine uymayın.”

5Maide/100-De ki: “Kötü ve çirkin olan şeyler ile iyi ve güzel şeyler mukayese edilemez, kötü şeylerin bir çoğu sana büyük zevk verse bile. O halde, siz ey derin kavrayış sahipleri, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki mutluluğa eresiniz!”

5Maide/101-Siz ey imana ermiş olanlar! (Kesin hukuki kurallar şeklinde) açıklandığı taktirde sizi sıkıntıya sokabilecek olan konular hakkında soru sormayın; zira, Kuran vahyedilirken onlar hakkında soru sorsaydınız, size (hukuki kurallar şeklinde) açıklanabilirlerdi. Allah, bu konuda (sizi her türlü yükümlülükten) azat etmiştir: Zira Allah, çok bağışlayıcıdır, halimdir.

5Maide/102-Sizden önceki insanlar da böyle sorular sormuş ve sonuçta hakikati inkara varmışlardı.

5Maide/103-Bazı hayvan cinslerinin batıl inançlarla işaretlenmesi ve insanların kullanımından alıkonulması, Allah’ın emri değildir: Ama hakikati inkara şartlanmış olanlar, kendi uydurdukları yalanları Allah’a yakıştırırlar. Ve onların bir çoğu akıllarını asla kullanmaz:

5Maide/104-Zira onlara, “Allah’ın indirdiğine ve Elçisine gelin!” denildiğinde, “Atalarımızdan gördüğümüz inançlar ve fiiller bizim için kafidir” diye cevap verirler. Ya ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yoldan uzak kimseler idiyseler de mi?

5Maide/116-Ve işte o zaman Allah, “Ey İsa, ey Meryem oğlu!” dedi, “Sen insanlara, ‘Allah’tan başka tanrılar olarak bana ve anneme kulluk edin dedin mi?” (İsa) cevap verdi: “Sen yücelikte sonsuzsun! (Söylemeye) hakkım olmayan bir şeyi hiç söyleyebilir miyim? Bunu söylemiş olsaydım sen muhakkak bilirdin! Sen benim içimdeki her şeyi bilirsin, halbuki ben Senin Zatında olanı bilmem. Şüphe yok ki, yaratılmış varlıkların idrakini aşan her şeyi tam bilen yalnız Sensin.”

5Maide/117-Ben onlara (söylememi) emrettiğin şeyden başkasını söylemedim: ‘Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz (olan) Allah’a kulluk edin (dedim). Ve onların arasında yaşadığım sürece yaptıklarına şahitlik ettim: Ama Sen bana ölümü verdikten sonra onların koruyucusu yalnız Sen oldun: Zaten Sen her şeye şahitsin.

5Maide/118-Şayet onları azaba çarptırırsan şüphesiz onlar Senin kullarındır; ve eğer onları bağışlarsan şüphesiz yalnız Sensin kudret sahibi, hikmet sahibi!”

5Maide/119- (Ve Hesap Günü) Allah şöyle diyecektir. “Bugün sözlerine sadık olanlar hakikate sadakatlerinin faydasını görecekler: sonsuza kadar kalacakları, içinden ırmaklar akan hasbahçeler onların olacak; Allah onlardan çok hoşnuttur ve onlar da Allah’tan çok hoşnutturlar: Bu büyük bir mazhariyettir”.

5Maide/120- Göklerin, yerin ve içlerindeki her şeyin hükümranlığı Allah’ındır: O, dilediğini yapmaya kadirdir.

6En’am/1-Her türlü övgü, gökleri ve yeri yaratan, derin karanlığı ve (parlak) aydınlığı var eden Allah’a özgüdür: Ama hakikati inkara şartlanmış olanlar, başka güçleri Rableri ile eş tutarlar!

6En’am/2-Odur sizi balçıktan yaratan ve sonra (sizin için) bir ömür tayin eden, (yalnızca) Onun bildiği bir ömür. Ama hala şüphe edip duruyorsunuz.

6En’am/3-Oysa O, göklerin ve yerin Allah’ı, gizlediğiniz ve açıktan yaptığınız her şeyi ve hak ettiklerinizi bilir.

6En’am/19-“De ki: “Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Allah benimle sizin aranızda şahittir. İşte bu Kur’an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahyolundu. Gerçekten siz mi Allah ile beraber başka ilâhlar olduğuna şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben şahitlik etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilâhtır ve şüphesiz ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”

6En’am/20-“ Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Kur’an’ı) kendi öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyana sokanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

6En’am/21-“Allah hakkında yalan uyduran, ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Zalimler de kurtuluş yüzü görmezler.

6En’am/22-Onları tümüyle (mahşere) toplayıp da Allah’a ortak koşanlara, “Nerede, ilâh olduklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız?” diyeceğimiz günü hatırla.

6En’am/23-Sonunda onların manevraları, “Rabbimiz Allah’a andolsun ki biz (O’na) ortak koşanlar (müşrikler, çoktanrıcılar, putatapar) değildik” demelerinden başka bir şey olmayacaktır.

6En’am/24-Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve iftira edip durdukları şeyler (uydurma ilâhları) onları nasıl yüzüstü bırakıp kayboluverdi?”

6En’am/25-“İçlerinden, (Kur’an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, “Bu (Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil” derler.

6En’am/26-Onlar başkalarını ondan (Kur’an’dan) engellerler, hem de kendileri ondan uzak kalırlar. Onlar farkına varmaksızın, ancak kendilerini helâk ediyorlar.

6En’am/27-Ateşin karşısında durdurulup da, “Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak” dedikleri vakit (hâllerini) bir görsen!

6En’am/56- (Hakikati inkar edenlere) de ki: “Allah’ı bırakıp yalvardığınız (varlıklar)a tapmaktan men olundum”. De ki: “Ben sizin dayanaksız görüşlerinize uymam, yoksa sapkınlığa düşerdim ve doğru yolu bulanlar arasında olmazdım“.

6En’am/57-De ki: “Bakın, ben Rabbimden gelen açık bir kanıta dayanmaktayım; ve (bu şekilde) siz Onu yalanlamış oluyorsunuz! (Bilgisizliğiniz yüzünden) bu kadar şiddetle arzuladığınız şey benim elimde değil: Hüküm ancak Allah’a aittir. O hakikati ilan edecektir, çünkü (hak ile batıl arasında) en iyi hüküm veren Odur.”

6En’am/58-De ki: “Eğer bu kadar şiddetle arzuladığınız şey benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızda (verilmesi beklenen) hüküm verilmiş olurdu. Ama kimin zulüm işlediğini en iyi Allah bilir“.

6En’am/59-Çünkü, yaratılmış varlıkların idrakini aşan şeylerin anahtarları Onun katındadır: onları Allah’tan başka kimse bilemez. O, karada ve denizde olan her şeyi bilir; bir yaprak düşmez ki O bundan haberdar olmasın; ve ne yeryüzünün derin karanlığında bir habbe, ne de canlı veya ölü hiçbir şey yoktur ki (Onun) apaçık fermanında kaydedilmiş olmasın.

6En’am/60-O’dur sizi geceleyin ölü (gibi) yapan ve gündüzün ne yaptığınız bilen. O, sizi (Kendisi tarafından) tespit edilen ömrü tamamlamak üzere her gün hayata geri döndürür. En sonunda O’na döndürüleceksiniz: ve o zaman (hayatta) yaptığınız bütün şeyleri size gösterecektir.

6En’am/61-Yalnız O’dur kulları üzerinde hüküm sahibi olan. Ve O, birinize ölüm yaklaştığında elçilerimiz onun canını alıncaya kadar sizi gözetlemek için semavi güçler gönderir: ve bu güçler (hiç kimseyi) atlamazlar.

6En’am/62-O (ölmüş ola)nlar, bunun üzerine Allah’ın, gerçek Yüce Efendilerinin huzuruna getirilirler. Doğrusu, nihai hüküm yalnız Onundur: ve O, hesap görenlerin en hızlısıdır!

6En’am/63-De ki: “Siz, boynunuzu bükerek ve içinizden, ‘Eğer O bizi bu (sıkıntı)dan kurtarırsa kesinlikle şükredenlerden olacağız! diye Allah’a yalvardığınızda karanın ve denizin kapkara tehlikelerinden sizi koruyacak olan kimdir?”

6En’am/64-De ki: “(Yalnızca) Allah, sizi bundan ve başka her türlü sıkıntıdan kurtarabilir, ama siz hala Onun yanısıra başka güçlere ilahlık yakıştırıyorsunuz!”

6En’am/65-De ki: “Yalnız Odur sizi tepenizden ve ayaklarınızın altından azapla kuşatma kudretinde olan; sizi birbirine muhalif topluluklar haline getirip birbirinizin üzerine salan”. Bak, iyice anlasınlar diye, mesajları nasıl her yönüyle açıklıyoruz!

6En’am/71-De ki: “Biz, Allah’ın yerine bize ne faydası dokunan ne de zarar verebilen şeylere mi yalvaralım? Ve Allah bizi doğru yola ilettikten sonra topuklarımızın üzerinde gerisin geri mi dönelim? Tıpkı kendisini doğru yola çağıran arkadaşları (uzaktan) “Bizimle gel!” diye seslendikleri halde şeytanların ayartmasına kapılıp dünyevi zevkler peşinde körü körüne koşturan kimse gibi (mi olalım?)” De ki: “Şüphe yok ki Allah’ın rehberliği, yegane rehberliktir; ve biz, kendimizi bütün alemlerin Rabbine teslim etmekle emrolunduk.

6En’am/72-Namazlarımızda dikkatli ve devamlı olmakla ve kendimizi Ona karşı sorumluluk bilinci içinde tutmakla: Çünkü hepimiz sonunda Onun huzurunda toplanacağız“.

6En’am/73-O’dur gökleri ve yeri (deruni) bir hakikate göre yaratmış olan. O ne zaman “Ol!” dese emri derhal yerine gelir; ve (mahşer) borusu çalındığı Gün hükümranlık yine Onun olacaktır. O, yaratılmışların idraklerini aşan şeyleri de, onların duyuları veya akılları ile kavrayabileceklerini de bilir: yalnızca Odur gerçek hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan.

6En’am/74-Ve bir zaman İbrahim babası Azere (şöyle) demişti: “Sen putları ilah mı ediniyorsun? Görüyorum ki sen ve halkın açık bir sapıklık içindesiniz!”

6En’am/75-Böylece Biz İbrahime, (Allah’ın) gökler ve yer üzerindeki güçlü hükümranlığı ile ilgili (ilk) kavrayışı kazandırdık, ki kalben mutmain olan kimselerden olsun.

6En’am/76-Sonra, gece onu karanlığı ile örttüğü zaman (gökte) bir yıldız gördü (ve) haykırdı: “İşte benim Rabbim bu!” Ama yıldız kaybolunca, “Ben batan şeyleri sevmem!” diye söylendi.

6En’am/77-Sonra, ayın doğduğunu görünce, “İşte benim Rabbim bu!” dedi. Ama ay da batınca, “Gerçekten, eğer Rabbim beni doğru yola iletmezse ben kesinlikle sapkınlığa düşmüş kimselerden olurdum!” dedi.

6En’am/78-Sonra, güneşin doğduğunu görünce, “İşte benim Rabbim bu! Bu (hepsinin) en büyüğü!” diye haykırdı. Ama o (da) kaybolunca: “Ey halkım!” diye seslendi, “Bakın, sizin yaptığınız gibi, Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmak benden uzak olsun!”

6En’am/79-”Bakın, ben batıl olan her şeyden uzak durarak yüzümü gökleri ve yeri var eden Allah’a çevirmekteyim; ve ben Ondan başkasına ilahlık yakıştıranlardan değilim!”

6En’am/80-Ve (sonra) halkı onunla tartışmaya girdi. (Bunun üzerine) onlara: “Beni doğru yola ileten O iken benimle Allah hakkında hala tartışıyor musunuz? Ama Ondan başka ilahlık yakıştırdığınız hiçbir şeyden korkmuyorum, (zira hiçbir kötülük bana dokunmaz) Rabbim dilemedikçe. Rabbim her şeyi bilgisi ile kuşatır; peki bunu hiç düşünmüyor musunuz?

6En’am/81-Allah’tan başka taptıklarınızdan neden korkayım, Allah size yüce katından hakkında hiçbir şey indirmemişken Ondan başka varlıklara ilahlık yakıştırmaktan korkmuyorsanız? O halde (söyleyin bana,) eğer (cevabını) biliyorsanız: İki taraftan hangisi kendini daha emin hissedebilir?

6En’am/82-”İmana ermiş olan ve zulüm işleyerek imanlarını karartmayanlar, işte onlardır güven içinde olacak olanlar, çünkü doğru yolu bulanlar onlardır!” dedi.

6En’am/88-“ İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar (peygamberler) da Allah’a ortak(şirk) koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti.”

6En’am/91-Nitekim onlar, “Allah insana hiçbir şey vahyetmemiştir!” derken Allah’ı gereği gibi kavramadıklarını göstermişlerdir. De ki: “Kim indirdi Musanın insanlara bir ışık ve rehber olarak getirdiği ve sizin (sırf) kağıt parçaları olarak gördüğünüzü, (o kadar) çok gizlediğiniz halde bir gösteri aracı yaptığınız o ilahi kelamı? Halbuki (onunla) size ne sizin ne de atalarınızın bilmediği şeyler öğretilmişti.” “Allah (o ilahi kelamı vahyetmiştir)!” de; ve sonra da bırak, onlar boş laflarla oyalanıp dursunlar.

6En’am/95-Kuşkusuz Allah, tohumu ve meyve çekirdeğini çatlatarak ölüden diriyi meydana getirendir ve diriden de ölüyü çıkaran. İşte budur Allah: ve akıllarınız hala nasıl da tersyüz oluyor!”

6En’am/96-Tan yerini ağartan(dır O), geceyi sükunet(in kaynağı) yapan ve güneş ile ayı tespit edilen yörüngelerinde hareket ettiren (Odur). Bu(nların tümü) her şeyi bilen sonsuz kudret sahibinin iradesi ile tayin edilmiştir.

6En’am/97-Karanın ve denizin zifiri karanlığında onlara bakıp yolunuzu bulabilesiniz diye yıldızları sizin için var eden Odur: Gerçek şu ki, Biz bu mesajları kavrama yeteneği olan insanlara açık ve anlaşılır kılıyoruz!

6En’am/98-Bir canlıdan sizi(n hepinizi) var eden Odur, ve O (sizin her biriniz için yeryüzünde) bir vade ve (ölümden sonra) bir dinlenme yeri (tayin etmiştir): Biz bu mesajları hakikati kavrayabilecek insanlar için açık ve anlaşılır kılmaktayız!

6En’am/99-O, gökten suları indirendir; işte Biz bu yolla her türlü canlı bitkiyi yetiştirdik ve bundan çimenleri yeşerttik. Yine bundan birbirine yapışık büyüyen tahıl tanelerini yetiştiririz; ve hurma ağacının tomurcuğundan sık salkımlı hurmalar; asma bahçeler ve zeytin ağacı ve nar: (hepsi) birbirine çok benzeyen ve (hepsi) birbirinden çok farklı! Mahsul verdiği ve olgunlaştığı zaman onların meyvesine bakın! Şüphesiz bütün bunlarda inanacak insanlar için mesajlar vardır!

6En’am/100-Ama bazıları bütün görünmez varlık türlerine(cinlere), Allah’ın yanında (Ona denk) bir yer yakıştırmaya başladılar, halbuki onları(n tümünü) yaratan Odur; ve cehaletleri yüzünden Ona oğullar ve kızlar isnat ettiler! O, sonsuz ihtişam sahibidir ve insanların her türlü tasavvur ve tahayyülünü aşan bir yüceliğe sahiptir:

6En’am/101-Göklerin ve yerin ilk defa var edicisi(dir)! Onun hiçbir zaman bir eşi olmadığı halde nasıl olur da çocuk sahibi olabilir, ki her şeyi yaratan O iken ve yalnız O her şeyi bilirken?

6En’am/102-İşte Rabbiniz Allah budur: Ondan başka ilah yoktur, O her şeyin Yaratıcısı (dır): Öyleyse yalnız Ona kulluk edin, zira Odur her şeyi görüp gözeten.

6En’am/103-Hiçbir beşeri görüş ve tasavvur Onu kuşatamaz, halbuki O her türlü beşeri görüş ve tasavvuru çevreleyip kuşatır: zira yalnız Odur (hikmetine) tam nüfuz edilemez olan, her şeyden haberdar bulunan.

6En’am/114-Sen onlara (de ki:) “Hakikati apaçık ortaya koyan bu ilahi kelamı size indiren O iken, (neyin doğru neyin yanlış olduğu konusundaki) hüküm için Ondan başkasını mı arayacağım?” Ve kendilerine daha önce vahiy bahşettiklerimiz bilirler ki bu (vahiy) de Rabbin tarafından safha safha indirilmiştir. Öyleyse şüphe edenlerden olmayın.

6En’am/141-Zira Odur (hem) ekilip biçilen ve (hem de) kendi başına yetişen bahçeleri (var eden) , hurma ağaçlarını, çeşit çeşit mahsuller veren tarlaları, zeytin ağacını ve narı meydana getiren: (hepsi) birbirine benzer ve hepsi birbirinden çok farklıdır! Olgunlaştığında onların meyvelerinden yiyin ve (yoksullara) mahsulün toplandığı gün haklarını verin. Ve (Allah’ın nimetlerini) israf etmeyin: kuşkusuz O müsrifleri sevmez!

6En’am/149-“De ki: “En üstün delil yalnızca Allah’ındır. O, dileseydi elbette sizin hepinizi doğru yola iletirdi.”

6En’am/150-“De ki: “Haydi, Allah şunu haram kıldı” diye tanıklık yapacak şahitlerinizi getirin. Onlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme. Ayetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların arzularına uyma. Onlar Rablerine, başka şeyleri denk tutuyorlar.”

6En’am/151-De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça, Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.”

6En’am/152-Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa âdil olun. Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti.

6En’am/153-İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.”

6En’am/154-Ve bir kez daha: İyilik yapmada sebat edenlere (nimetlerinizin) devamı olarak, Musaya, her şeyi tafsilatıyla bildiren ve (böylece insanları) rahmet ve hidayet(e erdiren) bu ilahi kelamı bağışladık ki, Rableri ile (nihai) buluşmaya inansınlar.

6En’am/155-Ve bu da yücelerden indirdiğimiz bereketli bir ilahi kelamdır: Öyleyse ona tabi olun ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincine varın ki Onun rahmetine layık olabilesiniz.

6En’am/156- (Bu kitap, size verildi) ki, “Yalnızca bizden önce yaşamış iki gurup insana ilahi kelam bahşedilmişti ve biz onların öğretilerinden habersizdik!” demeyesiniz;

6En’am/157-Yahut da, “Eğer bize de bir ilahi kelam indirilmiş olsaydı onun rehberliğine kesinlikle onlardan daha sıkı uyardık” (demeyesiniz). İşte, şimdi size Rabbinizden hakikatin açık bir kanıtı ve bir rehberlik, bir rahmet geldi. Öyleyse, Allah’ın mesajlarını yalanlayandan ve onlardan küçümseyerek yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Mesajlarımızdan küçümseyerek yüz çevirenleri bundan dolayı şiddetli bir azapla cezalandıracağız!

6En’am/158-Yoksa onlar, meleklerin kendilerine görünmesini mi bekliyorlar yahut (bizzat) Rabbinin veya Ondan bazı (kesin) işaretlerin? (Ama) Rabbinin (kesin) işaretlerinin ortaya çıkacağı Gün iman etmenin, daha önce inanmamış yahut inandığı halde bir hayır yapmamış olan kimseye hiçbir yararı olmaz. De ki: “Bekleyin (öyleyse Ahiret Gününü, ey inançsızlar:) bakın, biz (mümin)ler de bekliyoruz!”

6En’am/159-İnançlarının bütünlüğünü bozarak guruplara, fırkalara ayrılanlara gelince: onlar için yapabileceğin bir şey yoktur. Unutma, onların işi Allah’a kalmıştır: ve zamanı geldiğinde Allah onlara vaktiyle yaptıklarını gösterecektir.

6En’am/160-Kim (Allah’ın huzuruna) iyi bir iş ve davranışla çıkarsa bu yaptığının on katını kazanacaktır; ama kim de kötü bir fiil ile çıkarsa onun aynısıyla cezalandırılacaktır; ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.

6En’am/161-De ki: “Bakın, Rabbim beni doğru bir inançla dosdoğru bir yola yöneltti; her türlü batıldan uzak durarak Allah’tan başka şeye ilahlık yakıştıranlardan olmayan İbrahimin yoluna”.

6En’am/162-De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.”

6En’am/163-“O’nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben Müslümanların ilkiyim.”

6En’am/164- De ki: “Öyleyse, O her şeyin Rabbi iken Allah’tan başka bir Rab mı arayacağım?” İnsanların işlediği (kötü) fiiller yalnızca kendilerini ilgilendirir; ve sorumluluk taşıyan hiç kimseye başkasının sorumluluğu yüklenmez. Zamanı geldiğinde hepiniz Rabbinize döneceksiniz: ve o zaman üzerinde ihtilafa düştüğünüz her şeyi size (gerçek haliyle) gösterecektir.

6En’am/165-Zira O sizi dünyaya mirasçı yapmış, ve bazınızı diğerlerine derecelerle üstün kılmıştır ki bahşettiği şeyler aracılığıyla sizi sınayabilsin. Şüphe yok ki Rabbiniz karşılık vermede hızlıdır: ama, unutmayın ki, O gerçekten çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.

7A’raf/3-“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. Onu bırakıp başka dostlara(evliyalara) uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”

7A’raf/29-“De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) doğrultun. Dini Allah’a has kılarak O’na dua edin. Sizi başlangıçta yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.”

7A’raf/30-“Allah, bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık lâyık oldu. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdi. Kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlardı.”

7A’raf/31-“Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.”

7A’raf/32-“De ki: “Allah’ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında mü’minler içindir. Kıyamet gününde ise yalnız onlara özgüdür. İşte bilen bir topluluk için ayetleri, ayrı ayrı açıklıyoruz.”

7A’raf/33-De ki: “Rabbim ancak, açık ve gizli cinsel açıdan edepsizlikleri, günahı, haksız saldırıyı, hakkında hiçbir delil indirmediği herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”

7A’raf/43-…“Hamd, bizi buna eriştiren Allah’a mahsustur. Eğer Allah’ın bizi eriştirmesi olmasaydı, biz hidayete ermiş olamazdık. Andolsun Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişler” derler…

7A’raf/57-Yaklaşan rahmetinin önünde müjdeleyici olarak rüzgarları gönderen O’dur; yağmur yüklü bulutlar toplandıklarında, onları çorak bölgeye doğru sürükleyip bu yolla su indirelim ve böylece her türlü ürünün yeşerip boy vermesini sağlayalım diye. Ölüleri de işte böyle dirilteceğiz; belki düşünür ders alırsınız.

7A’raf/97-O halde, artık hangi toplumun insanları, azabımızın, geceleyin daha onlar uykudayken ansızın başlarına kopmayacağından emin olabilirler?

7A’raf/98- Yahut artık hangi toplumun insanları, azabımızın, güpegündüz onlar (dünyayla) oyalanıp dururken başlarına kopmayacağından emin olabilirler?

7A’raf/99-Kim güvenlik içinde görebilir kendini, Allah’ın önceden kestirilmeyen ince tertibine karşı? Hayır, zaten tükenip gitmiş insanlardan başka kimse Allah’ın ince tertibine karşı güvenlik içinde göremez kendini!

7A’raf/100-Öyleyse, önceki kuşakların izinden yeryüzüne varis olanlar için (şu gerçek) hala ortaya çıkmadı mı, eğer dileseydik kendi günahları yüzünden onları (da) pekala çarpabilirdik; hem de (hakikati) işitmesinler diye kalplerine mühür basarak!

7A’raf/158-De ki: “Ey insanlar, şüphesiz, ben Allah’ın hepinize gönderdiği bir elçiyim; O (Allah) ki, göklerin ve yerin egemenliği Ona aittir! Ondan başka tanrı yoktur; hayatı ve ölümü bahşeden Odur!”…

7A’raf/180-Yetkinlik ve kusursuzluğa dair nitelikler(esmâu’l-husna) (yalnızca) Allah’a aittir. Öyleyse, bu niteliklerle artık yalnız Allah’ı çağırın. Ve Onun niteliklerinin anlamını eğip büken kimselerden uzak durun: Böyleleri yapıp ettiklerinden ötürü er geç cezalandırılacaklardır!

7A’raf/189-Sizi (hepinizi) bir tek candan yaratan, Ve (sevgiyle) kadına meyletsin diye ona kendi özünden eş var edip çıkaran Odur. Öyle ki, o eşini kucaklayınca, eşi (ilkin) hafif bir yük yüklenir ve taşır o yükü. Sonra (kadın) gün gelip (çocuğun yüküyle) iyice ağırlaşınca, her ikisi birden Allah’a, Rablerine yalvarırlar: “Bize gerçekten kusursuz bir (çocuk) bahşedersen, muhakkak ki sana şükreden kimselerden olacağız!”

7A’raf/190-Ama ne zaman ki O, kendilerine kusursuz bir (çocuk) bahşeder, hemen tutup Onun bahşettiği şeyin dünyaya gelmesinde Ondan başla güçlere de bir paye yakıştırmaya kalkarlar! Oysa, Allah, uluhiyetinde Ona ortak koştukları her şeyden, herkesten çok yücedir.

7A’raf/191-Peki, bunlar hiçbir şey yaratmayan, tersine kendileri yaratılmış bulunan varlıklara mı Allah’la birlikte tanrılık yakıştırıyorlar?

7A’raf/192-Ne onlara ne de kendi kendilerine bir yardımda bulunamayacak olan varlıklara mı?

7A’raf/193-Yol göstermeleri için yakarsanız size cevap verecek durumda olmayan varlıklara mı? Onlara ister yakarın, ister karşılarında susun, sizin için fark eden bir şey olmaz.

7A’raf/194-Allah’tan başka çağırıp, sığındığınız şeylerin hepsi, hiç şüphe yok ki tıpkı sizler gibi yaratılmış varlıklardır: eğer doğru sözlü kimselerdenseniz, haydi onları çağırın da dualarınıza icabet etsinler!

7A’raf/195-Yürüyecek ayakları mı var peki onların? Tutacak elleri mi? Görecek gözleri, işitecek kulakları mı var? De ki: “Haydi, Allah’a ortak olarak gördüğünüz bütün o varlıkları çağırın, bana karşı elinizden geleni ardınıza koymayın ve böylece bana göz açtırmayın!

7A’raf/196-Doğrusu benim koruyucum bu kitabı indiren Allah’tır; çünkü O’dur dürüst olanların koruyucusu.

7A’raf/197-Beri yandan, O’nun yerine sığınıp çağırdığınız bütün o varlıklar ne size yardım ulaştıracak güçtedirler ne de kendi kendilerine yardım edecek güçte;

7A’raf/198-Onlara yol göstermeleri için yalvarsanız, işitmezler; sana baktıklarını sanırsın, oysa görmezler.”

9Tevbe/30-Yahudiler: “Üzeyir Allah’ın oğludur” diyorlar; Hıristiyanlarsa: “İsa Allah’ın oğludur” diyorlar. Bunlar, özleri itibariyle, böylelerinin geçmiş çağlarda hakkı inkar edenlerin uydurduğu asılsız iddialara özenerek dillerine doladıkları söylentilerdir! (işte şu bedduayı hak ediyorlar:) “Allah kahretsin onları!” Zihnen nasıl da saptırılıyorlar!

9Tevbe/31-“(Yahudiler) Allah’ın yanı sıra toplumsal liderlerini (hahamlarını); (Hristiyanlar) da dini otoritelerini ve Meryem oğlu Mesîh’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.

9Tevbe/32- Allah’ın (yol gösterici) ışığını, laf kalabalığıyla söndürmek istiyorlar: Fakat Allah (bunun gerçekleşmesine) izin vermeyecektir, çünkü O, ışığının olanca aydınlığıyla yayılmasına irade etmiştir, hakkı inkar edenler bundan hoşlanmasa da!

9Tevbe/33- O’dur, dinini bütün (batıl) dinlere karşı üstün kılmak üzere hidayeti ve hak dini (yaymak göreviyle) Elçisini gönderen; Allah’tan başkalarına tanrılık yakıştıranlar bundan hoşlanmasalar da.

9Tevbe/34-Siz ey imana erişenler! Bilin ki, toplumsal liderlerin (hahamların) (Hristiyanlar) dini otoritelerin(rahiplerin) çoğu, insanların mallarını haksızca yiyor ve (onları) Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Fakat bütün o altın ve gümüşü toplayıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, (işte) onlara (sonraki hayat için) çok çetin azabı müjdele.

10Yunus/3-Gerçek şu ki, sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede yaratan, sonra da kudret ve egemenlik makamına geçip varlığı yöneten Allah’tır. O’nun izni olmadıkça, araya girip kayıracak kimse yoktur. İşte böyledir sizin Rabbiniz: öyleyse (yalnızca) O’na kulluk edin: artık bunu (iyice) aklınızda tutmayacak mısınız?

10Yunus/4-Hepiniz topluca O’na döneceksiniz: bu Allah’ın, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan sözüdür, çünkü O (insanı) bir kere yarattıktan sonra buna sonuna kadar devam ediyor ki, imana erişip iyi ve yararlı işler, eylemler ortaya koyanları adaletle ödüllendirsin. Hakkı inkara yeltenenleri ise, hakkı inat ve ısrarla reddetmelerinden ötürü yakıcı bir umutsuzluk içkisi ve can yakıcı bir azap beklemektedir.

10Yunus/5-Güneşi parlak bir ışık (kaynağı) ve ayı aydınlık kılan, ve yılların sayısını bilesiniz, (zamanı) ölçebilesiniz diye ona evreler koyan O’dur. Bunların hiç birini Allah bir anlam ve amaçtan yoksun yaratmış değildir. (Allah), bilmek isteyen bir topluluk için ayetlerini ayrıntılı olarak (işte böyle) açıklıyor:

10Yunus/6-Çünkü, gerçekten de, geceyle gündüzün ardarda gelmesinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı her şeyde, O’na karşı sorumluluk bilinci taşıyan bir toplum için mutlaka işaretler vardır!

10Yunus/18-“Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır (kayırıcılarımız, kurtarıcılarımız)” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.”

10Yunus/22-Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Öyle ki, gemilerle denize açıldığınızda, gemilerin elverişli bir rüzgârın önünde yolcuları alıp götürdüğü zaman (olanları düşünün,) gemidekiler sevinç ve güvenlik içinde hissederler kendilerini; derken bir fırtına yakalar gemiyi ve dalgalar her yandan kuşatır onları, öyle ki, (ölümün) kendilerini çepeçevre sardığını düşünürler de (o zaman) dinlerine sıkı sıkı sarılıp yalnızca Allah’a yönelerek: “Bizi bu (felaketten) kurtarırsan, andolsun ki şükreden kimselerden olacağız!” diye yalvarıp yakarırlar O’na.

10Yunus/59-“De ki: “Gördünüz mü, Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerin bir kısmını haram ve bir kısmını helâl yaptınız.” De ki: “Allah mı size böyle izin verdi, yoksa siz Allah hakkında yalan mı uyduruyorsunuz?

10Yunus/60-Peki, bu kendi yalanlarını Allah’a yakıştıranlar, Kıyamet Günü (başlarına gelecek olan) hakkında acaba ne düşünüyorlar? Gerçek şu ki, Allah insanlara karşı sınırsız cömertlik göstermektedir; ama (ne yazık ki) onların çoğu şükrünü bilmez.”

10Yunus/66-Unutmayın ki, göklerde ve yerde kim varsa hepsi ister istemez Allah’a aittir; hal böyleyken, peki, Allah dışında tanrısal nitelikler yakıştırılan varlıklara yalvarıp yakaran kimseler (böyle yapmakla) neye uyuyorlar? Sadece zanna uyuyorlar; yalnızca tahmine dayanıyorlar.

10Yunus/67- (Oysa,) bağrında dinlenesiniz diye geceyi ve (işlerinizi) görüp gözetesiniz diye gündüzü var eden O’dur; işte bunda, dinleyip (ders almak) isteyen insanlar için ayetler vardır.

10Yunus/68-(Bütün bu açıklamalardan sonra (yine de)), “Allah kendine bir oğul edindi!” diyorlar. O yüceler yücesi, kendisine yakışmayacak niteliklerden kesinlikle uzaktır! Her bakımdan mutlak olarak kendine yeterlidir: göklerde ve yerde var olan her şey O’na aittir! Sizinse elinizde bu (tür iddialarınızı) destekleyecek hiçbir deliliniz yoktur! Hal böyleyken, bilemeyeceğiniz şeyi mi Allah’a yakıştırıyorsunuz?

10Yunus/69-De ki: “Kendi uydurdukları yalanı Allah’a yakıştıranlar asla esenliğe erişemeyeceklerdir!”

11Hud/1-2-(Bu) İlahi bir kitaptır ki, ayetleri her şeyden bütünüyle haberdar olan hikmet sahibi (Allah) tarafından kendi içlerinde açık ve anlaşılır kılınmış, birbirleriyle açıklanmış ve ayrıca birbirleriyle bağlantılı olarak etraflı biçimde dile getirilmiştir ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz. (Ey Peygamber, de ki:) “Bakın ben size Onun tarafından bir uyarıcı ve müjdeleyici (olarak) görevlendirildim:

11Hud/3-(Rabbinizden günahlarınız için bağışlanma dileyin ve sonra tevbe ve pişmanlık tavrı içinde Ona yönelin ki, O da sizi (bu dünya) hayatında (Onun belirlediği) bir süre doluncaya kadar güzel bir geçimle geçindirsin; ve (öte dünyada da) erdem sahibi herkese erdemliliğinin karşılığını (fazlasıyla) versin. Fakat eğer (doğru yoldan) dönerseniz, o zaman, doğrusu o zorlu Gün (gelip çattığında) azabın sizin başınıza gelmesinden korkarım!

11Hud/4-Hepinizin dönüşü Allah’adır; ve O her şeyi edip eylemeye yeten sınırsız bir kudrete sahiptir.

11Hud/5-Bakın hele, (kitabın doğruluğunu inkara şartlanmış olanlar) kendilerini Onun gözetiminden gizlemek için kalplerini (nasıl) kat kat örtülerle örtüyorlar. Bilin ki, (hakikati görmemek ya da duymamak için kat kat) giysiler içine girdikleri zaman (bile) O, onların gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bütünüyle bilmektedir; çünkü O, kalplerde olan hakkında mutlak ve eksiksiz bilgi sahibidir.

11Hud/6-Ve yeryüzünde yaşayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a bağlı olmasın; ayrıca O, her canlının (yeryüzünde) yaşama süresini de, (ölümden sonra) yerleşip kalacağı yeri de bilmektedir: Bütün bunlar apaçık bir kitapta yer almış bulunmaktadır.

11Hud/7-O’dur, gökleri ve yeri altı evrede yaratan; Ve (hayatı yarattığı sürece) Onun kudret ve tahtı suyun üstündeydi. (Allah size böylece Ona olan bağımlılığınızı hatırlatıyor) ki sizi sınayıp hanginizin eylem ve davranışça iyi olduğunu ortaya koysun. Şöyle ki: eğer (sen, ey Peygamber,) (insanlara:) “Unutmayın ki, ölümden sonra diriltileceksiniz!” desen, hakkı inkara şartlanmış olanlar hemen, “Açıkçası, bu büyüleyici bir vehimden başka bir şey değil!” diye karşılık verirler.

11Hud/14- Eğer size (bu konuda) cevap veremedilerse, bilin ki o (Kur’an) ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Artık Müslüman oluyor musunuz?

12Yusuf/39-Ey mahpus arkadaşlarım! Hangisi daha iyidir: birbirinden ayrı pek çok rabbe mi, yoksa bütün varlıklara egemen bir tek Allah(a inanmak) mı?

12Yusuf/40-”Sizin Allah’tan başka kulluk ettikleriniz/taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. İlahi hüküm belirlemek, yalnızca Allah’a aittir. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.”

12Yusuf/105-Kaldı ki, göklerde ve yerde nice ayetler, işaretler var ki, onlar (üzerinde düşünmeden) sırtlarını çevirerek yanlarından geçip gidiyorlar!

12Yusuf/106-Ve onların çoğu başka varlıklara da tanrısal nitelikler yakıştırmaksızın Allah’a inanmazlar.

12Yusuf/107-Peki, bunlar Allah’ın cezalandırıcı azabı olarak kuşatıcı bir örtünün kendilerini sarmasından ve Son Saat’in onlar (yaklaştığının) farkında değilken ansızın gelip çatmasından büsbütün güvencede mi görüyorlar kendilerini?

12Yusuf/108-De ki: “Budur benim yolum: akla uygun, bilinç ve duyarlıkla donanmış bir kavrayışa dayanarak (hepinizi) Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar (aynı çağrıyı yapıyoruz)”. Ve (yine de ki:) “Allah kudret ve azametiyle her türlü eksikliğin üstündedir, ötesindedir. Ve ben O’ndan başka varlıklara tanrılık yakıştıran kimselerden değilim!”

13Ra’d/1-Bunlar, sana vahiyle bildirilen mesajlardır; ve sana Rabbin katından indirilenler hakkın ta kendisidir; ama yine de insanların çoğu (buna) inanmayacaklar.

13Ra’d/2-Gökleri, görülebilir herhangi bir destek, dayanak olmadan yükselten ve sonra da kudret ve hükümranlık tahtına kurulan Allah’tır; her biri -(O’nun tarafından) belirlenmiş bir süre için- kendi seyrini sürdüren güneşi ve ayı (koyduğu yasalara) tabi tutan O’dur; var olan her şeyi (yöneten), çekip çeviren de O. Bütün bu mesajları açık açık dile getiriyor ki, (Yargı Günü’nde) Rabbinizin huzuruna çıkacağınıza yürekten kesin bir biçimde inanasınız.

13Ra’d/3-Yeryüzünü yayıp genişleten ve onun üzerine yerinden oynatılmaz dağlar yerleştirip vadilerinden nehirler akıtan ve orada her tür bitkiden iki cins yaratan ve gündüzü geceyle örtüp bürüyen O’dur. Doğrusu, bütün bunlarda, düşünen insanlar için mutlaka (çıkarılacak) dersler vardır!

13Ra’d/4-Ve yeryüzünde birbirine komşu (ama yine de yapı olarak birbirinden ayrı nice) kara parçaları, üzüm bağları, hububat ekili tarlalar, bir kökten sürgün verip küme halinde ya da tek başına boy veren hurma ağaçları vardır ki hepsi de aynı suyla sulanırlar: hal böyleyken yine de (insanlara ve hayvanlara sağladıkları) ürünler bakımından Biz onların bazılarını bazılarına üstün kılıyoruz. Doğrusu, bütün bunlarda aklını kullanan insanlar için mutlaka (çıkarılacak) dersler vardır.

13Ra’d/8-Her bir dişinin neye gebe olduğunu ve rahimlerin neyi ne kadar erken bırakacağını, neyi ne kadar (olağan süresinden) fazla bekleteceğini bilen Allah’tır. Çünkü (yarattığı) her şey O’nun katında bir ölçüye ve bir amaca bağlı kılınmıştır.

13Ra’d/9-O, yaratılmışların duyu ve tasavvurlarının ötesinde olanları da, onların görüp gözleyebildikleri şeyleri de tam olarak bilmektedir. Büyük olan O’dur; var olan veya olması mümkün her şeyin/herkesin üstünde ve ötesinde olan O.

13Ra’d/10-O’nun için sizden birinin düşüncesini saklamasıyla açığa vurması ya da (kötülüklerini) gecenin örtüsü altında gizlemesiyle bu kişinin gün ışığında (cüretle ortalıkta) dolaşması arasında bir fark yoktur.

13Ra’d/11- (Böyle biri sanıyor mu ki) kendisini önünden ve ardından izleyen (ve) onu Allah her ne ki takdir etmişse ona karşı koruyup gözeten refakatçileri vardır. Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez; ve Allah insanlara (kendi kötülüklerinin bir sonucu olarak) bir felaket tattıracağı zaman hiçbir şey bunun önünde duramaz: çünkü onların, kendilerini O’na karşı koruyabilecek kimseleri yoktur.

13Ra’d/12- (Hem) Korkuyu, (hem de) umudu tattırmak için size şimşeği gösterip (yağmur) yüklü bulutları çağıran O’dur;

13Ra’d/13-Gök gürlemesi O’nun sınırsız kudret ve yüceliğini övgüyle anmakta; melekler de korku ve sakınma içinde bunu yapmaktalar. Ve O yıldırımları gönderip onlarla dilediğini çarpmaktadır. (Hal böyleyken) onlar yine de Allah hakkında tartışıp duruyorlar; hem de O(’nun), kavranamaz ince ve derin planını gerçekleştirmek için sınırsız bir kudrete sahip olduğu ortada olduğu halde!

13Ra’d/14-Nihai Gerçek’e varmak amacıyla yapılan bütün dualar, bütün çağrı ve arayışlar ancak O’na yöneltilmelidir; çünkü insanların O’nu bırakıp da yakardıkları (öteki varlıklar ve güçler) bu yakarışlarına hiçbir şekilde karşılık veremezler. Öyle ki, (onlara, yakarıp duran kimsenin durumu) ellerini suya doğru uzatıp, suyun kendisine ulaşmasını bekleyen birinin durumuna benzer; oysa bu durumda su asla ona ulaşmayacaktır. Bunun içindir ki, hakkı inkar edenlerin yakarması kendilerini sapıklık içinde tüketmekten başka bir sonuç getirmez.

13Ra’d/15-Göklerde ve yerde var olan her şey ve herkes isteyerek yahut zorunlu olarak Allah’ın önünde eğilmektedirler; onların gölgeleri de sabah akşam bunu yapmaktadır.

13Ra’d/16-“Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” diye sor (onlara). Ve de ki “Allah(tır)!” (Ve yine) de ki: “Peki, öyleyse (niçin) Allah’ı bırakıp, kendileri için bile ne bir yarar sağlayabilecek ne de bir zararı giderebilecek güçte olmayan şeyleri kendinize koruyucular, kayırıcılar olarak görüyorsunuz?” Sor (onlara): “Hiç kör olan kimseyle gören kimse bir olur mu? Yahut kopkoyu karanlıkla aydınlık bir tutulabilir mi?” Yoksa onlar Allah’la beraber, O’nun yarattığına benzer (şeyler) yaratan başka tanrısal güçlerin var olduğuna (gerçekten) inanıyorlar da bu (sözde) yaratma eylemi onların gözünde (O’nun yaratma eylemine) benzer mi görünüyor? De ki: “Her şeyin yaratıcısı Allah’tır; ve O’dur, var olan her şeyin üstünde mutlak hükümranlık sahibi biricik (Yaratıcı)!”

13Ra’d/17-O gökten su indirdiğinde ve (kurumuş) nehir yatakları(ndan her biri) kendi hacimlerine göre dolup taştıklarında, akıntı yüzeydeki çerçöpü, tortuyu alır götürür; tıpkı süs eşyası ya da alet yapmak için ateşte eritilen (madenlerin), yüzeyinde açığa çıkan köpüklü tortudan arındırılması gibidir bu. Hak ile batılı Allah işte böyle bir benzetmeyle gözönüne koyuyor: çünkü, gerçekten de, tortuysa, çerçöpse sözkonusu olan, bu, (bütün) köpüksü şeyler gibi akar gider; ama insanlara yararlı olan şeye gelince, o her (zaman olduğu) yerde, sapasağlam ayakta kalır. Allah işte böyle benzetmelerle ortaya koyuyor,

13Ra’d/18-Rableri(nin daveti)ne güzel bir karşılık verenlerle O’na hiç karşılık vermeyenlerin durumları. (Bu sonrakiler), yeryüzünde ne varsa, hepsi onların olsa -hatta bunun iki katı- (Hesap Günü’nde) kurtulmak için hiç şüphesiz bunların hepsini gözden çıkarırlardı: İşte hesapların en kötüsü böylelerini bekliyor; böylelerinin sonunda varacakları yer de cehennem olacak: o ne kötü bir dinlenme yeri!

14İbrahim/39-“Hamd, iyice yaşlanmış iken bana İsmail’i ve İshak’ı veren Allah’a mahsustur. Şüphesiz Rabbim duayı işitendir.”

16Nahl/10-O’dur gökten suyu indiren; öyle ki, hem siz içersiniz o sudan, hem de, hayvanlarınızı otlattığınız çayır çimen;

16Nahl/11-onunla Allah sizin için ekin(ler), zeytin ve hurma ağaçları, üzümler ve her türden (daha) nice ürünler bitirmektedir: dikkat edin, bütün bunlarda, düşünen insanlar için mutlaka bir ders vardır!

16Nahl/12-Ve geceyi gündüzü sizin (yararlanmanız) için (koyduğu yasalara) boyun eğdirmiştir O; güneş ve ay ve bütün yıldızlar, hepsi O’nun buyruğuna boyun eğmişlerdir: dikkat edin, bütün bunlarda, şüphesiz, aklını kullanan kimseler için çıkarılacak dersler vardır!

16Nahl/13-Ve sizin için yeryüzünde yarattığı bütün o rengarenk (güzel) şeyler: işte bunlarda da anıp da hatırda tutmasını bilen kimseler için elbette çıkarılacak bir ders/bir mesaj vardır!

16Nahl/14-Ve yemek için taze et, takınmak için değerli taşlar çıkarasınız diye denizi; ve denizin üstünde suları yararak yol aldığını gördüğünüz gemileri, O’nun cömertliğinden belki bir pay ararsınız ve şükredersiniz diye (koyduğu tabii yasalara) bağlı kılan O’dur.

16Nahl/15-Ve sizi sarsmasın diye arza yerinden oynatılmaz dağlar; ve yolunuzu bulasınız diye nehirler, yollar yerleştirdi;

16Nahl/16-Ve daha (nice) işaretler: (söz gelimi) yıldızlar (ki, onlar)la da insanlar yollarını bulmaktadırlar.

16Nahl/17-O halde, (düşünün, bütün bunları) yaratan (Allah), hiçbir şey yaratamayan herhangi bir (varlıkla) kıyaslanabilir mi? Hala aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?

16Nahl/18-Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, asla böyle bir işin altından kalkamazsınız! Gerçek şu ki, çok acıyan çok esirgeyen gerçek bağışlayıcı elbette Allah’tır;

16Nahl/19-Çünkü neyi ki gizliyor ve neyi ki açığa vuruyorsanız, hepsini bilen Allah’tır.

16Nahl/20-Allah’tan başka o yalvarıp yakardıklarınıza gelince -bunların kendileri yaratılmış varlıklar olduklarına göre- hiçbir şey yaratamazlar;

16Nahl/21-hayatı hiç tatmamış ölülerdir onlar; ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.

16Nahl/22-Sizin tanrınız Tek Tanrıdır; ne var ki, ahirete inanmayanların kalpleri bu (gerçeği), boş bir kibir yüzünden, kabule yanaşmıyor.

16Nahl/23-Hiç kuşkusuz, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da Allah tastamam bilmektedir: kesin olan şu ki O, kendini büyüklük duygusuna kaptıranları asla sevmez!

16Nahl/36-Gerçek şu ki, Biz her toplumun içinden, “Allah’a kulluk edin, şer güçlerden (tağuttan) kaçının!” (mesajıyla gönderdiğimiz) bir elçi çıkardık. O (geçmiş nesil)lerden bir kısmını Allah hidayetiyle doğru yola yöneltti; bir kısmı da sapıklık içinde bırakılmaya müstehak oldular: O halde, şimdi, yeryüzünde dolaşın ve hakkı yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün!”

16Nahl/114-“Artık Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin. Eğer yalnız O’na kulluk ediyorsanız, Allah’ın nimetine şükredin.

16Nahl/115-Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

16Nahl/116-“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü “Şu helâldir, şu haramdır,” demeyin, sonra Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. Allah hakkında yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar.”

17İsra/1-Yüceliğinde sınır olmayan O (Allah) ki kulunu geceleyin, kendisine bazı alametlerimizi göstermek için (Mekke’deki) Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götürdü. Çünkü, gerçekten her şeyi işiten, her şeyi gören O’dur.

17İsra/22-“Allah ile birlikte başka bir tanrı edinme, yoksa kınanmış ve yalnızlığa itilmiş olarak kalırsın.

17İsra/23-Rabbin, kendisinden başkasına asla kulluk(ibadet) etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.

17İsra/24-Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.”

17İsra/25-Rabbiniz, içinizde olanı en iyi bilendir. Eğer siz iyi kişiler olursanız, şunu bilin ki Allah tövbeye yönelenleri çok bağışlayandır.

17İsra/26-Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma.

17İsra/27-Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir.

17İsra/28-Eğer Rabbinden umduğun bir rahmeti istemek için onlardan yüz çevirecek olursan, o zaman onlara yumuşak bir söz söyle.

17İsra/29-Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın.

17İsra/30-Şüphesiz Rabbin, dilediğine rızkı bol bol verir ve (dilediğine) kısar. Çünkü O, gerçekten kullarından haberdardır ve onları görmektedir.

17İsra/31-Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır.

17İsra/32-Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.

17İsra/33-Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine yetki vermişizdir. Ancak o da (kısas yoluyla) öldürmede meşru ölçüleri aşmasın. Çünkü kendisine yardım edilmiştir.

17İsra/34-Rüştüne erişinceye kadar, yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın, verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü söz (veren sözünden) sorumludur.

17İsra/35-Ölçtüğünüzde ölçmeyi tam yapın, doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlı, sonuç bakımından daha güzeldir.

17İsra/36-Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.

17İsra/37-Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin.

17İsra/38-Bütün bu sayılanların kötü olanları, Rabbinin katında sevimsiz şeylerdir.

17İsra/39-Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği bazı hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilâh edinme. Sonra kınanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.”

17İsra/110-De ki: “İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye: O’nu hangi isimle çağırırsanız çağırın, (O hep Birdir; ve) bütün güzel ve üstün nitelikler(esmâu’l-husna) O’nundur”. (O’na dua et, ama) duanda sesini fazla yükseltme, çok fazla alçaltma da, ikisinin ortası bir yol tut;

17/111-Ve de ki: “Bütün övgüler, çocuk edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, güçsüzlükten, düşkünlükten ötürü herhangi bir yardıma, yardımcıya gereksinme duymayan Allah’a yakışır”. İşte, O’nu (hep böyle) yücelterek an.

18Kehf/1-Bütün övgüler Allah’a yakışır; O (Allah) ki, kuluna bu ilahi kelamı indirmiş ve onun anlaşılmasını güçleştirecek hiçbir çapraşıklığa yer vermemiştir:

18Kehf/2- (Bu) tutarlı ve dosdoğru (kitap, inkarcıları) O’nun katından zorlu bir cezayla uyarmak ve dürüst, erdemli davranışlarda bulunan müminlere hak ettikleri güzel karşılığı müjdelemek içindir,

18Kehf/3- İçinde sonsuza kadar kalacakları (bir mutluluk esenlik halini müjdelemek için).

18Kehf/4- Ayrıca, (bu ilahi kelam,) “Allah kendine bir oğul edindi” iddiasında bulunanları uyarmak için(dir).

20TaHa/2-Bu Kuran’ı sana, seni sıkıntıya sokmak/mutsuz kılmak için indirmedik,

20TaHa/3-Yalnızca, (Allah’tan) korkan herkese bir öğüt, bir uyarı olsun diye (indirdik):

20TaHa/4-Yeri ve yüce gökleri yaratan Allah katından indirilen bir vahiydir bu.

20TaHa/5-O sınırsız rahmet Sahibi ki, mutlak kudret ve hükümranlık tahtına kurulmuştur.

20TaHa/6-Göklerde ve yerde ve bunların arasında ve toprağın altında ne varsa hepsi O’na aittir.

20TaHa/7-Sözü (ister gizle ister) açığa vur, O (insanın) gizli (düşüncelerini de) bilir, gizlinin gizlisi (duygularını) da.

20TaHa/8-Allah ki, kendisinden başka tanrı olmayan O’dur. En güzel, en yüce nitelikler (esmâu’l-husna) O’nundur!

20TaHa/14-“Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana kulluk et ve beni anmak(zikretmek) için namaz kıl.”

21Enbiya/16-Bir de, (şunu bilin ki,) gökleri ve yeri ve bu ikisi arasında var olan hiçbir şeyi bir oyun, bir eğlence olarak yaratmadık;

21Enbiya/17- (çünkü,) eğer bir oyun, bir eğlence edinmek dileseydik, bunu herhalde kendi katımızdan edinirdik; ama hiç böyle bir şeyi diler miyiz!

21Enbiya/18-Tersine, Biz (gerçek bir yaratma eylemiyle) hakkı batılın başına çarparız da bu onu paramparça eder ve böylece beriki yok olur gider. O halde, (Allah’a) yakıştırdığınız şeylerden ötürü yazıklar olsun size!

21Enbiya/19-Çünkü, göklerde ve yerde var olan her şey O’nundur; O’nun yanında yer alanlar O’na kulluk etmekte asla ne kibre kapılırlar ne de usanç duyarlar.

21Enbiya/20-Gece gündüz, bıkmadan yorulmadan O’nun sınırsız kudret ve yüceliğini anıp dururlar.

21Enbiya/21-Yine de bazı insanlar, birtakım dünyevi varlıkları, bunların (ölüleri) diriltebileceği yanılgısı içinde, tanrı ediniyorlar;

21Enbiya/22-Oysa, (anlamıyorlar ki,) göklerde ve yerde Allah’tan başka tanrılar olsaydı, bu iki alem de kargaşalık içinde yıkılıp giderdi! Bunun içindir ki, O mutlak hükümranlık tahtının Efendisi, O sınırsız kudret ve yücelik sahibi Allah, insanların tanımlama ve tasvir yoluyla kendisine yakıştırdığı her şeyin ötesinde, her şeyin üstündedir!

21Enbiya/23-O edip eylediği şeylerden ötürü sorguya çekilemez; ama onlar (mutlaka) sorgulanacaklar: (hal böyleyken), onlar yine de, kulluk etmek için O’nun yerine (düzmece) tanrılar ediniyorlar! (Ey Peygamber,) de ki: “Haydi, siz de davanızı destekleyecek bir delil getirin: İşte bu, benimle birlikte olanların ve benden önceki (peygamber)lerin dile getirip durdukları ilahi öğretidir”. Hayır, onların çoğu gerçeği bilmiyor ve bunun için de (ondan) inatla yüz çeviriyorlar.

21Enbiya/24-Oysa, Biz senden önce de peygamberleri yalnızca: “Benden başka tanrı yok, öyleyse (yalnızca) Bana kulluk edin!” diye vahyederek gönderdik.

21Enbiya/25-Yine de, bazıları kalkıp: “Rahman kendine bir oğul edinmiştir!” diyor. O yüceler yücesi (ölümlülere özgü bu tür eksiklerden) mutlak anlamda uzaktır! Hayır, (Allah’ın “soyundan” gelmiş gözüyle baktıkları o kimseler) yalnızca Allah’ın seçkin kullarıdır:

21Enbiya/26-Sözkonusu kimseler, O kendileriyle konuşmadan asla konuşmazlar; ve ancak O’nun buyruğuyla edip eylerler.

21Enbiya/27-O, onların gözünün önünde olanları da bilir, onlardan gizli tutulan şeyleri de bilir; bunun içindir ki, onlar, O’nun (zaten) hoşnut olduğu insanların dışında kimseye yan çıkıp kayıramazlar; çünkü (herkesten önce) onların kendileri O’nun korkusuyla titrerler.

21Enbiya/29-Ve eğer onlardan biri: “O’nun gibi ben de bir tanrıyım” diyecek olsaydı mutlaka onu cehennemle cezalandırırdık: (çünkü) zalimleri biz böyle cezalandırırız.

21Enbiya/30-Peki, hakkı inkara şartlanmış olan bu insanlar, göklerin ve yerin (başlangıçta) bir tek bütün olduğunu ve Bizim sonradan onu ikiye ayırdığımızı ve yaşayan her şeyi sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Hala inanmayacaklar mı?

21Enbiya/31-Ve (görmüyorlar mı ki,) onları sarsmasın diye arz üzerine sapasağlam dağlar yerleştirdik; ve kolayca yollarını bulabilsinler diye orada vadiler açtık;

21Enbiya/32-Ve göğü güvenli bir kubbe, bir çatı olarak yükselttik? Ve yine de onlar (yaratılışın) bu açık işaretlerine inatla sırt çeviriyor,

21Enbiya/33-ve (görmüyorlar ki,) geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı -hepsi de uzayda dolaşan (o gök cisimlerini)- yaratan O’dur!

22Hacc/61-Bu böyledir, çünkü Allah (öylesine sınırsız kudret Sahibidir ki,) gündüzü kısaltarak geceyi uzatan, geceyi kısaltarak gündüzü uzatan O’dur; çünkü Allah olup biten her şeyi görücü, işiticidir.

22Hacc/62-Bu böyledir, çünkü nihai gerçek, şüphesiz, Allah’tır; apaçık sahte ve düzmece olan ise, onların O’ndan başka yalvarıp yakardıkları varlıklardır; ve çünkü Allah ulular ulusu, yüceler yücesidir!

22Hacc/63-Görmüyor musun, gökten su indiren Allah’tır; ki onunla yeryüzü yeşeriyor? Doğrusu, Allah her şeyden haberdar olan, (bilgi ve gözetimiyle) her şeye nüfuz eden ama kendisine asla nüfuz edilemeyen aşkın Varlık’tır.

22Hacc/64-Göklerde ve yerde var olan her şey O’na aittir; ve Allah’tır, Yalnız O’dur, bütün övgülere layık ve kendine yeterli olan.

22Hacc/65-Yeryüzünde var olan her şeyi ve koyduğu (fiziki) yasalara uyarak denizde seyreden gemileri size boyun eğdirenin Allah olduğunu görmüyor musun? Ve gök cisimlerini, kendi izni olmadıkça yeryüzüne düşmemeleri için, yerlerinde, yörüngelerinde tutan(ın O olduğunu görmüyor musun?) Gerçekten de Allah insanlara karşı çok acıyıp esirgeyen, çok şefkat gösterendir.

22Hacc/66-Nitekim, size hayat veren, sonra sizi öldüren ve en sonunda sizi yeniden hayata döndürecek olan O’dur; (bütün bu gerçeklere rağmen, yine de) insan, gerçekten, çok nankördür.

23Müminun/78-(Ey İnsanlar! Rabbinizin mesajlarına kulak verin,) çünkü, sizi işitme duyusuyla, görme duyusuyla, düşünme, hissetme yeteneğiyle donatan O’dur; (yine de) ne kadar az şükrediyorsunuz!

23Müminun/79-(Sizi çoğaltıp yeryüzüne yayan da O’dur; ve sonunda toplanıp O’na döndürüleceksiniz.

23Müminun/80-(Hayatı bağışlayan ve ölüme hükmeden O’dur; geceyle gündüzün birbirini kovalaması O’nun buyruğuyladır. Öyleyse, artık aklınızı kullanmayacak mısınız?

23Müminun/91-Allah asla çocuk edinmemiştir, ne de O’nunla beraber başka bir tanrı vardır: (çünkü, eğer başka herhangi bir tanrı) olsaydı, her tanrı kendi yarattığı alemi kendinden yana çeker ve şüphesiz her biri diğerine baskın çıkmaya çalışırdı! Sınırsız kudret ve yüceliğiyle Allah, onların tasavvur ve tanımlama yoluyla yakıştırdıkları şeylerden mutlak olarak uzaktır;

23Müminun/92-O kullarının algı ve tasavvurlarının erişemediği şeyleri de, onların akıl ve duyu yoluyla tanıklık edebildikleri şeyleri de künhüyle bilir; ve bunun içindir ki, onların Kendisine yakıştırdıkları her türlü eşten ve ortaktan mutlak olarak yücedir!

23Müminun/116-Öyleyse, artık (bilin ki) Allah yüceler yücesidir; mutlak hüküm ve egemenlik sahibidir; nihai gerçektir; O’ndan başka tanrı yoktur; çok yüce, çok cömert hükümranlık makamının sahibi O’dur!

23Müminun/117-Öyleyse artık, kim ki, hakkında hiçbir delile sahip olmadığı halde Allah’la beraber başka bir tanrıya yakarırsa bunun hesabını Rabbinin katında mutlaka verecektir; (ve) şüphesiz, hakkı böylece inkar etmiş olanlar asla kurtuluşa, esenliğe erişemeyeceklerdir!

23Müminun/118-Öyleyse, (ey inanan kişi,) de ki: “Rabbim! (Beni) bağışla, (bana) acı; çünkü gerçek acıyan, esirgeyen Sensin!”

24Nur/55-Allah, imana erişip dürüst ve erdemli davranışlarda bulunanlara, tıpkı kendilerinden önce gelip geçen (bazı toplumları) egemen kıldığı gibi, onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına; onları üzerinde görmekten hoşnut olduğu dini onlar için kuvvetle kökleştireceğine ve çektikleri korkulardan, kaygılardan sonra onları mutlaka güvenli bir duruma kavuşturacağına dair söz vermiştir; çünkü (böyleleri yalnız) Bana kulluk eder, Benden başkasına tanrısal güçler ve nitelikler yakıştırmazlar. Artık (bütün) bu (açıklamalardan) sonra da hakkı inkar yolunu seçenler, günaha gömülüp gitmiş olanların ta kendileridir!

24Nur/56-Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve elçiye itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz.

24Nur/57- (Ve) hakkı inkara şartlanmış olan kimseler de (hak ettikleri cezayı) bu dünyada (bulmasalar bile, nihai yargıdan) kaçabileceklerini zannetmesinler: Çünkü onların (öte dünyada) varacakları yer ateştir; gerçekten de, varılacak ne kötü bir sondur bu!

24Nur/58-Siz ey imana erişenler! Meşru şekilde sahip olduğunuz kimseler, içinizden henüz ergenlik çağına varmamış olanlar, günün şu üç vaktinde, sabah namazından önce, gün ortasında soyunup dinlenmeye çekildiğiniz zaman ve yatsı namazından sonra yanınıza girmeden önce sizden izin istesinler; bu üç vakit mahremiyetinizin korunmasız olabileceği vakitlerdir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmanızda sizin için de, onlar için de bir sakınca yoktur. Allah mesajlarını size işte böyle açıklamaktadır: Çünkü Allah doğru hüküm ve hikmetle buyuran mutlak ve sınırsız bilgi Sahibidir!

25Furkan/27-O Gün ki, (vaktiyle) haksızlığı kendisine yol edinmiş olan kişi ellerini kemirip, “Ah, n’olurdu, Rasul’ün gösterdiği yolu tutmuş olsaydım!” diyecek,

25Furkan/28-”Vah bana, n’olurdu, falancayı kendime dost edinmemiş olsaydım!

25Furkan/29-Gerçekte, bana uyarıcı, hatırlatıcı mesaj geldikten sonra, beni (Allah’ı) hatırlamaktan o uzaklaştırdı!” Zaten, Şeytan (işte böyle) yalnız ve çaresiz bırakır insanı.

25Furkan/30-Ve (o gün) Rasul: “Ey Rabbim!” diyecek, “Kavmimden (bazıları) bu Kuran’ı gözden çıkarılacak bir şey olarak gördü/rafa kaldırdı!”

25Furkan/45- Görmez misin (ey insanoğlu), Rabbin gölgeyi (akşama doğru) nasıl uzatıyor; eğer dileseydi, hiç şüphesiz onu olduğu gibi bırakırdı; fakat sonra gölgeye güneşi yol gösterici kılmışızdır;

25Furkan/46-Ve sonra da onu yavaş yavaş Kendimize çekmekteyiz.

25Furkan/47-Sizin için geceyi bir örtü, uykuyu bir dinlenme hali kılan ve her (yeni) günün (sizin için, adeta) yeni bir diriliş olmasını sağlayan O’dur.

25Furkan/48-Rahmetinin önünden rüzgarları müjdeci olarak gönderen O’dur. Evet, böylece gökten tertemiz suyu Biz indiriyoruz,

25Furkan/49-Ki onunla ölü toprağı yeşertip canlandıralım ve yine onunla, hayvan olsun, insan olsun, yarattığımız nice canlıyı suya kavuşturalım.

25Furkan/50-Gerçek şu ki, Biz bütün bunları insanların gözü önüne hep seregelmişizdir ki, belki ders alıp akıllarında tutarlar; ama insanların çoğu, nankörlükte direnmektedir.

25Furkan/51-Eğer dileseydik, (önceki çağlarda olduğu gibi) her topluma (ayrı) bir uyarıcı gönderirdik;

25Furkan/52-Bunun içindir ki, sen hakkı inkara şartlanmış olan kimselere uyma; tersine, bu (ilahi mesajın) ışığında onlara karşı bütün gücünü ortaya koyarak büyük bir direnç ve çaba göster.

25Furkan/53-İki büyük su kütlesini -ki bunlardan biri tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri tuzlu ve acıdır- birbirine salıveren ve ikisinin arasına bir engel, karışmalarını önleyen bir perde koyan O’dur.

25Furkan/54-Ve insanı (işte bu) sudan yaratan ve onu soy sop ve evlilik yoluyla kazanılan yakınlık, bağlılık (duygusuyla) donatan O’dur; (evet,) çünkü Rabbin sınırsız kudret Sahibidir.

25Furkan/55-Ama yine de bazı insanlar, Allah’ı bırakıp, kendilerine ne yarar ne de zarar ulaştırmaya gücü olmayan şeylere tapınıp duruyorlar; zaten (gerçek) kafir de, Rabbine sırtını dönen kişidir!

25Furkan/56-Bununla birlikte, (ey Peygamber,) Biz seni yalnızca bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

25Furkan/57-De ki: “Bunun için sizden, dileyen kimsenin Rabbine giden yolu bulmasından başka bir karşılık istemiyorum!”

25Furkan/58-Öyleyse, ebediyyen ölmeyecek olan o mutlak diri varlığa güven ve O’nun sınırsız kudret ve yüceliğini övgülerle an, ki kimse kullarının günahlarından O’nun kadar haberdar değildir.

25Furkan/59-Gökleri, yeri ve bu ikisi arasında var olan her şeyi altı evrede yaratan ve kudret ve hükümranlık tahtına kurulan O’dur, O: Rahman / sınırsız Bağış (Kayra) Sahibi! O’nu (Kendisinden), O her şeyden Haberdar Olan’dan sor.

25Furkan/60-Hal böyleyken, onlara “Rahman önünde secdeye varın” denildiğinde, “Rahman da neymiş (ya da kimmiş?) Şimdi biz senin buyurduğun şeyin önünde mi secdeye varalım yani?” derler; ve böylece (senin çağrın) onların nefretini artırır.

25Furkan/61-Göğe büyük takım yıldızları serpiştiren, ve yine oraya (parlak) bir ışık kaynağı ve ay (gibi) bir aydınlatıcı yerleştiren (Allah) ne yüce, ne cömerttir.

25Furkan/62-Ve, hatırda tutmak isteyen, yani şükretmek isteyen kimseler için (varlığına, birliğine işaret olmak üzere) geceyle gündüzün birbiri ardınca gelmesini sağlayan da O’dur.

27Neml/15-Andolsun! Biz Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar, “Hamd, bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a mahsustur” dediler.

27/26-(Ve) en yüce hükümranlığın, arşın Sahibi olan Allah’tan başka tanrı yoktur.

27Neml/59-De ki: “Bütün övgüler (gerçekte) Allah’a yaraşır. Selam olsun, O’nun (rasul olarak) seçtiği kullara!” Zaten Allah, insanların tanrısal nitelikler yakıştırdıkları her şeyden daha üstün, daha hayırlı değil mi?

27Neml/60-Peki kimdir, gökleri ve yeri yaratan ve sizin için gökten su indiren? Öyle bir su ki, onunla, sizin bir tek ağacını bile yetiştiremeyeceğiniz görkemli bağlar, bahçeler yeşertiyoruz! Allah’la beraber başka bir tanrı, öyle mi? Hayır, hayır, (böyle düşünenler) yoldan çıkmış kimselerdir!

27Neml/61-Peki kimdir, yeryüzünü (yerleşmeye) uygun bir yer haline getiren ve vadilerden dereler, ırmaklar akıtan; ve onun üzerine sağlam dağlar yerleştiren; ve iki büyük su kütlesi arasına bir engel koyan? Allah’la beraber başka bir tanrı, öyle mi? Hayır hayır, (böyle düşünenlerin) çoğu (ne söylediklerini) bilmiyorlar!

27Neml/62-Peki kimdir, kendisine başvurduğunda darda kalmış olanın darına yetişen, kötülüğü gideren ve sizi yeryüzüne mirasçı kılan? Allah’la beraber başka bir tanrı, öyle mi? Aklınızda ne kadar az tutuyorsunuz (bütün bu gerçekleri)!

27Neml/63-Peki kimdir karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulmanızı sağlayan ve rüzgarları rahmetinin önünden müjdeci olarak gönderen? Allah’la beraber başka bir tanrı, öyle mi? Allah, insanların tanrısal nitelikler yakıştırabileceği her şeyin ötesinde, her şeyden yücedir!

27Neml/64-Peki, yaratılışı ilk defa başlatan ve sonra da onu aralıksız devam ettirip, yenileyen kimdir? Ve kimdir, sizi gökten ve yerden rızıklandıran? Allah’la beraber başka bir tanrı, öyle mi? De ki: “Eğer ileri sürdüğünüz iddiaya gerçekten inanıyorsanız getirin o zaman delilinizi!”

27Neml/65-De ki: “Göklerde ve yerde olan hiç kimse, (yani) Allah’tan başka (hiç kimse,) yaratılmışların duyu ve tasavvur alanı dışında kalan gerçekleri bilemez”. (Yaratılmış olanlar) öldükten sonra ne zaman diriltileceklerini de bilemezler;

27Neml/75-“Göklerde ve yerde gizli olanı ortaya çıkaran, sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan onları yoldan çıkarmış.)”

27Neml/93-Ve yine, de ki: “Övgüler olsun Allah’a! İlahi işaretlerini size gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız”. Ve Rabbin yaptıklarınızdan asla gafil değildir.

28Kasas/68-Ve (gerçek şudur:) dilediğini yaratan ve (insanlar için) en iyi olanı seçen senin Rabbindir. Sınırsız kudret ve yüceliğiyle Allah onların tanrısal nitelikler yakıştırarak ortak koştukları her şeyin, herkesin mutlak olarak üstündedir!

28Kasas/69-Ve yine senin Rabbindir, onların içlerinde gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da künhüyle bilen!

28Kasas/70-Çünkü O, kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır. (Hayatın) başında da sonunda da tüm gerçek övgüler yalnızca O’na yaraşır; nihai hüküm O’nundur; çünkü O’na döndürüleceksiniz.

28Kasas/71-De ki: “Hiç düşündünüz mü: Allah geceyi üzerinizde Kıyamet Günü’ne kadar sürekli kılacak olsa, söyleyin, Allah dışında size ışık getirebilecek başka bir tanrı var mı? O halde, artık (gerçeğin sesine) kulak vermeyecek misiniz?”

28Kasas/72-De ki: “Hiç düşündünüz mü: Allah gündüzü üzerinize Kıyamet Günü’ne kadar sürekli kılacak olsa, söyleyin, Allah dışında, bağrında dinlendiğiniz geceyi size (geri) getirebilecek başka bir tanrı var mı? Peki, artık (gerçeği) görmeyecek misiniz?”

28Kasas/73-Çünkü rahmetinden sizin için geceyi ve gündüzü O yarattı ki birinde dinlenesiniz, ötekinde de O’nun cömertliğinden (nasibinizi) arayasınız da belki böylece şükredesiniz.

28Kasas/88-Allah’la beraber tutup başka bir tanrıya yalvarmaya kalkma! (Çünkü) O’ndan başka tanrı yok; (çünkü) O’nun (ebedi) Zatı’ndan başka her şey, herkes, yok olmaya mahkumdur; hüküm bütünüyle O’nun elindedir ve sonunda O’na döndürüleceksiniz.

29Ankebut/60-Nice canlı var ki hiçbir geçim endişesi taşımaz, (ama) sizinki(ni sağladığı) gibi onların rızkını da Allah sağlar; çünkü yalnız O’dur her şeyi bilen, her şeyi duyan.

29Ankebut/61- (Çoğu insana) olduğu gibi, şayet onlara da “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı (kendi koyduğu yasalara) tabi kılan kimdir?” diye soracak olursan, hiç tereddütsüz “Allah’tır!” derler. O halde zihinleri nasıl da tersyüz oluyor!

29Ankebut/62-Allah, kullarından dilediğine bol rızık bağışlar, dilediğine ise ölçülü ve idareli: zira unutmayın, Allah her şeyi hakkıyla bilir.

29Ankebut/63-Ve hep olduğu gibi, şayet onlara da: “Gökten yağmuru boşaltıp ölü toprağa tekrar hayat veren kimdir?” diye sorarsan, hiç tereddüt etmeden, “Allah’tır!” derler. De ki: “(O halde) Hamd (yalnız) Allah’a mahsustur!” Fakat onların çoğu akıllarını kullanmazlar:

29Ankebut/64-Çünkü (akıllarını kullansalardı bilirlerdi ki) bu dünya hayatı geçici bir zevk ve eğlenceden başka bir şey değildir; oysa sonraki hayat, tek (gerçek) hayattır: keşke bunu bilselerdi!

29Ankebut/65-Bir gemiye bindikleri zaman (ve kendilerini tehlikede gördükleri sırada) (işte o anda) içten bir inançla yalnız Allah’a yalvarıp yakarırlar; sağ salim karaya çıkar çıkmaz da bazı hayali güçleri (tekrar) O’na ortak koş(maya başl)arlar:

30Rum/17-Öyleyse akşam vaktine girdiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah’ın sınırsız şanını yüceltin;

30Rum/18-Göklerde ve yerde her türlü övgünün O’na mahsus olduğunu (görerek) öğle vaktinde de sonrasında da (O’nu yüceltin).

30Rum/19-O, ölüden diriyi meydana getiren(dir), diriden de ölüyü; ve toprağı öldükten sonra yeniden canlandıran O’dur, işte siz de (ölümden hayata) böylece döndürüleceksiniz.

30Rum/20-Sizi balçıktan yaratması, O’nun mucizevi işaretlerinden biridir ve (yaratıldıktan) sonra, baktınız ki, birbirinizden farklı insanlar olup çıkmışsınız!

30Rum/21-O’nun işaretlerinden biri de, sizi cezbeden kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza sevgiyi ve şefkati yerleştirmesidir: bunda, kuşkusuz, düşünen insanlar için dersler vardır!

30Rum/22-Göklerin ve yerin yaratılması, renklerinizin ve dillerinizin farklılaştırılması (da) O’nun alametlerindendir: bunda, kuşkusuz, (fıtri) bilgiye (anlama ve kavrama yeteneğine) sahip insanlar için dersler vardır!

30Rum/23-Hem gece hem de gündüz uyuyabilmeniz ve O’nun nimetlerinin ardından koşma (arzu ve yeteneğine sahip olma)nız da O’nun işaretlerinden biridir, bunda, kuşkusuz, dinley(ip anlamak istey)en kimseler için mesajlar vardır!

30Rum/24-Gözünüzün önünde size korku ve ümit veren şimşekler çaktırması ve gökten yağmur yağdırıp bununla ölü toprağa can vermesi (de) O’nun mucizevi işaretlerinden biridir; akıllarını kullananlar için bundan alınacak dersler vardır!

30Rum/25-Göklerin ve yerin Allah’ın buyruğu altında sapasağlam durmaları da O’nun mucizevi işaretlerindendir. (Bunları hatırlayıp düşünün; çünkü) sonunda O sizi bir tek seslenişle yerden kalkmaya çağırdığında, hepiniz (yargılanmak üzere) ortaya çıkacaksınız.

30Rum/26-Göklerde ve yerde olan her şey O’na aittir; hepsi O’nun iradesine tabidir.

30Rum/27- (Bütün hayatı) yoktan var eden, sonra onu yeniden vücuda getiren O’dur: Bu O’nun için pek kolaydır; çünkü O, göklerde ve yerde mevcut olan bütün yüceliklerin özü ve esasıdır ve yalnız O kudret ve hikmet sahibidir.

30Rum/28-O size kendi hayatınızdan örnek getirir: Sağ elinizin sahip olduğu kimseleri size verdiğimiz rızık üzerinde (tam yetki sahibi) ortaklarınız olarak görmeye ve böylece (onlarla) bu hakkı eşit olarak paylaşmaya razı olur musunuz? Ve (daha güçlü olan) emsallerinizden korktuğunuz gibi onlar(a danışmadan o hakkı kullanmak)tan korkar mısınız? İşte akıllarını kullanan insanlara mesajlarımızı böylece açıklarız.

30Rum/29-Ne var ki, zulüm işlemeye şartlanmış olanlar bir (hakikat) bilgisine dayanmadan kendi arzu ve heveslerinin peşinde giderler. Allah’ın (bu şekilde) saptırdıklarını kim doğru yola sevk edebilir ve (bu işde) kim onlara yardım edebilir?

30Rum/30-Böylece sen, batıl olan her şeyden uzaklaşarak yüzünü kararlı bir şekilde (hak olan) dine çevir ve Allah’ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davran: (ki,) Allah’ın yarattığında bir bozulma ve çürümeye meydan verilmesin: bu, sahih (bir) din(in gayesi)dir; ama çoğu insanlar onu bilmezler.

30Rum/31- (O halde batıl olan her şeyden yüz çevirerek yalnızca) O’na yönel; ve O’na karşı sorumluluğunun bilincinde ol; namazını devamlı ve dikkatli şekilde ifa et ve O’ndan başkasına ilahlık yakıştıranlar arasına girme;

30Rum/32- (Yahut) inançlarının bütünlüğünü bozarak parçalara bölünen ve her grubun yalnız kendi sahip olduğu (ilkelerle) övündüğü kimselerden olma!

30Rum/33-Şimdi (vaki olduğu üzere) insanlar sıkıntıya uğradıklarında Rablerine dönerek (yardım için) O’na yalvarıp yakarırlar; fakat rahmetine nail olunca da bir kısmı, başka güçleri Rablerinin ilahlığına ortak koş(maya başl)arlar.

30Rum/40-Sizi yaratan, sonra geçinmeniz için gerekli vasıtaları sağlayan, ardından sizi ölüme götüren ve en sonunda tekrar hayata döndürecek olan, Allah’tır. O’nun ilahlığına ortak koştuğunuz güçler veya varlıklar bu işlerden birini yapabilirler mi? (Hayır!) O, ihtişamında sınırsızdır ve insanların kendisine eş koştuklarından çok yücedir!

30Rum/41- (Allah’ın buyruklarını umursamaz hale gelen şu) insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri sonucunda karada ve denizlerde çürüme ve bozulma başladı: Bu şekilde (Allah), belki (doğru yola) geri dönerler diye yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını onlara tattıracaktır.

30Rum/46-Çünkü O, mucizevi işaretlerden biri olarak güzel haberler yüklü rüzgarlar (gönderir gibi mesajlarını) göndermektedir ki (hayat veren yağmurlar yoluyla) rahmetini üzerinize yağdırsın, gemiler kendi buyrukları doğrultusunda hareket edebilsin ve böylece O’nun nimetlerinden pay almak için çaba gösterenlerden ve şükredenlerden olasınız.

31Lokman/25-(Çoğu insan) gibi, şayet onlara, “Gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye sorsan, hiç tereddüt etmeden “Allah’tır!” derler. De ki: “(O halde bilin ki) bütün övgüler yalnız Allah’a mahsustur!” Fakat onların çoğu (bunun ne demek olduğunu) bilmez.

31Lokman/26-Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Şüphesiz yalnız Allah, kendi kendine yeterlidir, bütün övgüler yalnız O’na mahsustur!

31Lokman/27-Yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsaydı, denizler de mürekkep, sonra yedi deniz (daha) eklenseydi, Allah’ın sözleri yine de tükenmezdi: çünkü Allah, kudret ve hikmet sahibidir.

31Lokman/28-Hepinizin yaratılması ve yeniden diriltilmesi, (O’nun için) tek bir can(lının yaratılması ve diriltilmesi) gibidir: Şüphe yok ki Allah, her şeyi işiten, her şeyi görendir.

31Lokman/29-Bilmez misin gündüzü kısaltarak geceyi uzatan ve geceyi kısaltarak gündüzü uzatan Allah’tır; O, her biri belirlenmiş bir vade içinde hareketini sürdüren güneşi ve ayı (kendi yasalarına) tabi kılmıştır ve bütün yaptıklarınızdan haberdardır?

31Lokman/30-Gerçek budur: Yalnızca Allah, Mutlak Hakikattir ve insanların O’ndan başka çağırdıkları her şey tamamıyla değersiz ve geçersizdir; çünkü yalnız Allah yüce ve gerçekten uludur!

31Lokman/31-Görmez misin, gemiler Allah’ın lütfü ile denizlerde nasıl yol alıyorlar ve böylece Allah kendi varlığının bazı işaretlerini önünüze nasıl koyuyor? Kuşkusuz bunda, sıkıntılara sonuna kadar göğüs geren ve (Allah’a karşı) derin bir şükran duygusu taşıyanlar için mesajlar vardır.

31Lokman/32-Nitekim, dalgalar onları (ölümün) gölgeleri gibi kuşattığında, (o anda) bütün içtenlikleriyle yalnız ve sadece Allah’a bağlanarak O’na sığınırlar fakat Allah onları sağ salim kıyıya ulaştırdığında da bir kısmı yolun ortasında (inanmak ile inkar etmek arasında) kalıverirler. Ama hiç kimse, haince bir nankörlüğe kapılmadıkça mesajlarımızı bile bile reddetmez.

31Lokman/33-Ey İnsanlar! Rabbinize karşı sorumluluğunuzu unutmayın; ve ne hiçbir anne babanın çocuğuna herhangi bir faydasının erişebileceği, ne de hiçbir çocuğun anne babasına en ufak bir fayda sağlayamayacağı Gün’den korkun! Unutmayın, Allah’ın (yeniden diriltme) vaadi gerçektir: öyleyse, bu dünyanın sizi ayartmasına izin vermeyin ve Allah hakkındaki müfsitçe düşüncelerinizin sahte cazibesine kapılmayın!

31Lokman/34-Son Saat’in ne zaman geleceğini yalnız Allah bilir; yağmuru yağdıran O’dur; rahimlerde yer alanı (yalnız) O bilir; Halbuki kimse yarın ne kazanacağını ve hangi topraklarda öleceğini bilmez. (Yalnız) Allah, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır.

34Sebe/1-Hamd, göklerde ve yerde ne varsa tümünün gerçek maliki olan Allah’a mahsustur; ahirette de hamd O’na mahsus olacaktır. Yalnız O’dur hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan.

34Sebe/2-O, toprağa giren ve ondan çıkan her şeyi, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. O, tek başına, rahmet kaynağıdır, mağfiret sahibidir.

34Sebe/3-Ama hakikati inkara şartlanmış olanlar, “Kıyamet Saati bizi asla bulmaz!” diye düşünürler. De ki: “Hayır, insan kavrayışının ötesindeki her şeyi bilen Rabbimin hakkı için o mutlaka sizi bulacaktır!” Göklerde ve yerde zerre kadar bir şey bile O’nun bilgisinden kaçamaz; ve bundan daha küçük veya daha büyük bir şey yoktur ki (O’nun) apaçık fermanında yer almasın;

35Fatır/1-Her türlü övgü, göklerin ve yerin yaratıcısı olan ve melekleri iki, üç veya dört kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. O, dilediğini (kesintisiz şekilde) kendi hilkat alemine katıp onu genişletir. Kuşkusuz Allah, her şeye kadirdir.

35/2-Allah’ın insanlar için açacağı rahmet kapısını kimse kapatamaz ve O’nun kapattığını da kimse açamaz; çünkü O, kudret ve hikmet sahibidir.

35/3-Ey insanlar! Allah’ın size bağışladığı nimetleri hatırlayın! Size göklerden ve yerden azık sağlayan Allah’tan başka bir yaratıcı var mı? (Hayır!) O’ndan başka ilah yoktur: ama nasıl olur da zihinleriniz bu (apaçık hakikatten) sapar!

35Fatır/34-Ve şöyle derler: “Bütün övgüler bize acı ve üzüntü tattırmayan Allah’a mahsustur. Rabbimiz gerçekten çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını anında verendir;

35Fatır/36-O, lütfuyla bu konak yerine bizi yerleştirdi: orada bize ne bir çatışma ve gerginlik bulaşır, ne de yorgunluk ya da bıkkınlık!”

35Fatır/38-Şüphesiz, Allah göklerin ve yerin gizli gerçekliğini bilir (ve) doğrusu O, (insanların) kalplerindekini de tam bilendir.

35Fatır/39-Sizleri yeryüzüne varis kılan O’dur. O halde, (Allah’ın birliği ve benzersizliği) gerçeği(ni) inkara kalkışan kişi (şunu bilsin ki), onun bu inkarı kendi aleyhinedir; çünkü, onların bu gerçeği (inatla) inkar etmeleri, yalnızca Rablerinin katındaki çirkinliklerini arttırır ve bu gerçeği inkar etmeleri inkarcıların ziyanını artırmaktan başka bir işe yaramaz.

35Fatır/40-De ki: “Allah’a ortak koştuğunuz varlıkları ve güçleri (ve) Allah’tan başka yalvarıp yakardıklarınızı (gerçekten) hiç düşündünüz mü? Bana onların yeryüzünde ne yarattıklarını gösterin; yoksa onların gökler(in yönetimin)de bir katkıları mı var (sanıyorsunuz)?” Onlara (görüşlerini destekleyici) bir kanıt olarak kullanabilecekleri bir ilahi vahiy mi gönderdik? Hayır! Zalimlerin birbirleri hakkında besledikleri (ümitler), hayalden öteye geçmez.

35Fatır/41-Gerçek şu ki, semavi varlıkları ve yeri (yörüngelerinden) sapmamaları için tutan (yalnızca) Allah’tır. Bir kere sapınca da, O’nun müdahale etmemesi halinde başka hiçbir güç onları tutamaz. (Fakat) Allah halimdir, çok bağışlayıcıdır!

36Yasin/33-Onlar, ölü toprağa can vermemizde ve beslenmeleri için topraktan ürünler çıkarmamızda (yaratma ve diriltme gücümüzün) işaretini görürler; orada (nasıl) hurmalıklar ve üzüm bağları (yetiştirmiş) ve içlerinden (nasıl) pınarlar fışkırtmıştık,

36Yasin/34-ki onları meydana getiren kendileri olmadığı halde meyvelerini yiyebilsinler. Buna rağmen hala şükretmeyecekler mi?

36Yasin/35-Toprağın verdiği her türlü ürünü, insanların bizzat kendilerini ve hakkında (henüz) bilgi sahibi olmadıkları şeyleri çift çift yaratan Allah ne yücedir!

36Yasin/36-Ve (bütün evren üzerindeki hakimiyetimizin bir parçası olan) gecede de onlar için bir işaret vardır: Biz ondan gün (ışığı)nı çekip alırız; ve birden karanlıkta kalıverirler.

36Yasin/37-Ve güneş(te de onlar için bir işaret vardır): o, kendine ait bir yörüngede akıp gider; bu, kudret sahibi ve her şeyi bilen (Allah)ın iradesinin bir sonucudur;

36Yasin/38-ve ay(da da bir işaret vardır ki) Biz onu, kuru ve eğik bir hurma dalını andırır hale gelinceye kadar çeşitli safhalardan geçirdik:

36Yasin/39-ne güneş aya erişebilir, ne de gece gündüzü yok edebilir, çünkü hepsi uzayda (yasalarımız doğrultusunda) hareket ederler.

36Yasin/40-Onlar için bir işaret de, soylarını/hemcinslerini dolu gemilerle (denizlerde) taşımamızda

36Yasin/41-ve (yolculuklarında) binek olarak kullanabilecekleri benzer araçlar yaratmamız da (bulunmakta)dır;

36Yasin/42-dilersek onları suda boğabiliriz, kimse de yardımlarına gelemez, işte (o zaman) onlar için bir kurtuluş yoktur,

36Yasin/43-meğer ki Biz onlara katımızdan bir rahmet ve (biraz daha fazla) hayat bağışlayalım.

36Yasin/77-İnsan bilmez mi ki, kendisini bir sperm damlasından yaratırız; ve o anda kendisini düşünme ve tartışma yeteneği ile donatılmış görür.

36Yasin/78-Ama o hem (Bizi tartışmakta ve) Bizim hakkımızda karşılaştırmalar yapmakta, hem de bizzat kendisinin nasıl yaratılmış olduğundan gafil bulunmaktadır! (Ve bunun şaşkınlığıyla da) “Kim, çürüyüp toz olmuş kemiklere hayat verebilir?” diye sormaktadır!

36Yasin/79-De ki: “Onları yoktan var eden, (yeniden) hayat (da) verir, çünkü O, her tür yaratma eyleminin bilgisine sahiptir;

36Yasin/80-O, yemyeşil ağaçtan sizin için bir ateş çıkarır ve onunla (kendi ateşinizi) yakarsınız”.

36Yasin/81-Gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, (yok olanların) yerine onlar gibi (yeni)lerini yaratmaya muktedir olamaz mı? Elbette olur! Zaten O her şeyin bilgisine sahip olan Yaratıcı’dır.

36Yasin/82-O, Tek’tir, Biricik’tir, öyle ki bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece “Ol!” der; ve o (şey hemen) oluverir.

36Yasin/83-Her şeyin üstünde tasarruf sahibi olan Allah, ne yücedir; ve hepiniz O’na döndürüleceksiniz!.

37Saffat/180-Kudret ve izzet sahibi Rabbin, insanların her türlü tasavvurunun üstünde (bir yüceliğe sahip)tir.

37Saffat/181-O’nun bütün elçilerine selam olsun!

37Saffat/182-Ve hamd, bütün alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur!

39Zümer/1-Bu ilahi kelamın indirilişi, güç ve hikmet Sahibi olan Allah’tandır.

39Zümer/2-Hakikati ortaya koyan bu vahyi sana indiren Biziz. Öyleyse içten bir inançla Allah’a bağlanarak yalnız O’na kulluk et!

39Zümer/3-Halis inancın yalnız Allah’a yönelmesi gerekmez mi? O’ndan başkasını dost ve koruyucu(evliyalar) edinenler, “Biz bunlara sırf bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz!” (derler). Şüphesiz Allah, (Kıyamet Günü) onlar arasında (hakikatten saptıkları) her konuda mutlaka hüküm verecektir, çünkü Allah, (kendi kendine) yalan söyleyen ve inatla nankörlük yapan hiç kimseyi rahmetiyle doğru yola ulaştırmaz!

39Zümer/4-Eğer Allah bir evlat edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediği herhangi birini seçebilirdi; (fakat) O, kudret ve ihtişamında sınırsızdır! O, Tek Allah’tır: bütün mevcudat üzerinde mutlak otorite Sahibi!

39Zümer/5-O, gökleri ve yeri (deruni bir) hakikate göre yaratmıştır. O gecenin gündüze sızıp onu örtmesini ve gündüzün de geceye sızıp örtmesini sağlar; O, güneşi ve ayı (kendi kanunlarına) tabi tutmuştur, her biri (O’nun tarafından) belirlenen bir süre içinde akıp gitmektedir. O, güçlü ve bağışlayıcı değil midir?

39Zümer/6-O, sizi, (hepinizi) bir tek candan yaratmıştır ve ondan da eşini var etmiştir; ve size dişi erkek evcil hayvanlardan dört tür bağışlamıştır. O, sizi annelerinizin rahimlerinde, üç katman karanlığın içinde, peşpeşe yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabbiniz Allah budur; hükümranlık O’nundur; O’ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen hakikati nasıl gözardı edersiniz?

39Zümer/7-Eğer nankörlük yaparsanız bilin ki Allah size, hiç birinize muhtaç değildir; fakat O, yine de kullarının nankörlüğüne razı olmaz ama eğer şükrederseniz size rıza gösterir. Hiç kimse kimsenin yükünü taşıyacak değildir. Sonra tümünüz Rabbinize döneceksiniz ve o zaman (hayatta iken) yaptıklarınız(ın anlamın)ı size gösterecektir, çünkü O, (insanların) kalplerinde olan her şeye hakkıyla vakıftır.

39Zümer/10-“Bizim adımıza de ki: “Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlar için (ahirette) bir iyilik vardır. Allah’ın yeryüzü geniştir. Sabredenlere mükâfatları elbette hesapsız olarak verilir.”

39Zümer/11-De ki: “Şüphesiz bana, dini Allah’a has kılarak O’na kulluk etmem emredildi.”

39Zümer/12-“Bana, Müslümanların ilki olmam da emredildi.”

39Zümer/13-De ki: “Eğer ben Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.”

39Zümer/14-De ki: “Ben dinimi Allah’a has kılarak sadece O’na kulluk ediyorum.”

39Zümer/65-“Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak(şirk) koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.”

39Zümer/74-Onlar da: “Bize verdiği sözü yerine getiren ve bu (esenlik) alanını yaptıklarımızın karşılığı olarak bize bağışlayan, böylece cennette dilediğimiz şekilde yerleşmemizi sağlayan Allah’a hamdolsun!” diyeceklerdir. Ve (Allah yolunda) çaba sarf edenlerin mükafatı ne yüce, ne üstün olacaktır.

40Mümin/2-Bu ilahi kelamın indirilişi, her şeyi bilen, Kudret Sahibi Allah’tandır,

40Mümin/3-Günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, intikamı çetin, lütfu sınırsız olan (Allah’tan). Ondan başka ilah yoktur, varış O’nadır.

40Mümin/13-Size (her türlü) işaretlerini gösteren, sizin için gökten rızık indiren O’dur. Ama Allah’a yönelmiş olanlardan başkası (bundan) bir ders çıkarmaz.

40Mümin/14-Hakikati inkar edenleri ne kadar öfkelendirse de içten bir inançla yalnız Allah’a bağlanarak O’na dua edin!

40Mümin/15-O, bütün (varlık) derecelerinin en yücesi olarak kudret tahtına kurulmuştur. O, Kendi iradesiyle kullarından dilediğine vahiy indirir ki (bütün insanları) O’na kavuşacakları Gün(ün gelip çatacağı) konusunda uyarsın;

40Mümin/16-Ki o Gün Allah’tan gizli saklı hiçbir şeyleri olmadan (öldükleri yerden) meydana çıkacaklardır. O Gün hükümranlık kimin olacak? Elbette bütün varlıklar üzerinde mutlak otorite Sahibi olan Tek Allah’ın (olacak)!

40Mümin/17-O Gün her insan kazandığının karşılığını görür. O Gün hiçbir haksızlık (yapılmaz). Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir!

40Mümin/18-Bu sebeple, onları yüreklerin boğulurcasına gırtlağa dayanacağı o yaklaşan Gün’e karşı uyar! (o Gün) zalimler ne bir dost bulacaklar, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi.

40Mümin/19- (çünkü) O, art niyetli bakışların ve yüreklerin gizlediği şeylerin farkındadır.

40Mümin/20-Allah hakikate ve adalete göre hükmeder; O’nu bırakıp yalvardıkları şu (varlık)lar ise hiçbir hüküm veremezler çünkü, yalnız Allah’tır her şeyi işiten, her şeyi gören.

40Mümin/60-Ama Rabbiniz buyurur ki: “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim! Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!”

40Mümin/61-Geceyi dinlenmeniz ve gündüzü de görmeniz için yaratan Allah’tır. Allah insanlara karşı sonsuz derecede lütufkardır ama çoğu insan (bunu görmeyecek kadar) nankördür.

40Mümin/62-İşte her şeyin Yaratıcı’sı olan Rabbiniz Allah budur! O’ndan başka ilah yoktur. Nasıl olur da zihinleriniz hala (bu gerçekten) sapıp durmaktadır!

40Mümin/63-İşte böyle, Allah’ın mesajlarını bile bile reddedenlerin zihinleri çarpılmıştır.

40Mümin/64-Yeryüzünü sizin için bir dinlenme yurdu ve göğü de bir kubbe yapan, size şekil veren -çok da güzel bir şekil veren- ve sizi hayatın tertemiz nimetleri ile rızıklandıran Allah’tır. İşte Rabbiniz Allah budur. Bütün alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!

40Mümin/65-O, hep diri’dir; O’ndan başka ilah yoktur, öyleyse içten bir inançla yalnız O’na bağlanarak O’na yalvarın. Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur!

40Mümin/66-De ki: “Rabbimden bana hakikatin bütün kanıtları verildiği için, Allah’ı bırakıp da yalvardığınız varlıklar(dan hiç birine) kulluk yapamam; ben alemlerin Rabbine kendimi teslim etmekle emrolunmuşum”.

40Mümin/67-Sizi topraktan, sonra bir sperm damlasından ve sonra bir döllenmiş hücreden yaratan O’dur ve sonra O, sizi çocuklar olarak hayata getirir ve sonra olgunluk çağına erişmenizi ve ardından yaşlanmanız(ı emreder) -ama bir kısmınız için daha erken ölüm (verir)- ve (bütün bunları takdir eder ki O’nun) belirl(ediğ)i vadeye erişesiniz ve aklınızı kullan(mayı öğren)esiniz.

40Mümin/68-Hayat veren ve ölüm dağıtan O’dur; bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece “Ol!” der ve o (şey hemen) oluverir.

41Fussilet/37-Gece ile gündüz, güneş ile ay O’nun işaretlerindendir: (O halde,) güneşe ve aya secde etmeyin ama onları yaratmış olan Allah’a secde edin; eğer (gerçekten) O’na kulluk etmek istiyorsanız.

41Fussilet/38-Bazısı (bu çağrıya kulak kapatacak kadar) büyüklük tasladığı halde (içlerinden) Rableri ile birlikte olanlar gece gündüz hiç bıkmadan, usanmadan O’nun sınırsız şanını yüceltirler.

41Fussilet/39-O’nun işaretlerinden biri de şudur: Sen toprağı çorak görürsün ama üzerine yağmur yağdırdığımızda hemen harekete geçer ve (hayata) uyanıverir! Ona hayat veren, şüphesiz, ölü (kalbe de) hayat verir, çünkü O, her şeye kadirdir.

41Fussilet/53-Zamanı geldiğinde insana ilahi mesajlarımızı (evrenin) uçsuz bucaksız ufuklarında ve kendi öz benliklerinde (bulduklarıyla) tam olarak anlatacağız ki bu (vahy)in tartışılmaz bir gerçek olduğu, apaçık ortaya çıksın. Rabbinin her şeye tanık olduğu(nu bilmeleri onlara) hala yetmez mi?

42Şura/25-Ve O’dur kullarının tevbelerini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptığınız her şeyi bilen,

42Şura/26-İnanıp doğru ve yararlı işler yapanların dileklerini kabul eden; ve (O’dur öteki dünyada) lütfuyla onlara (hak ettiklerinden) fazlasını verecek olan. Hakikati inkar edenleri (yalnızca) çetin bir azap beklemektedir.

42Şura/27-Eğer Allah (bu dünyada) kullarına bol rızık vermiş olsaydı, yeryüzünde küstahça davranırlardı. Halbuki O, (rahmetini) gereği kadar dilediğince ihsan etmektedir çünkü O, kullarının (ihtiyaçlarından) tamamiyle haberdardır ve onları görmektedir.

42Şura/28-O, (insanlar) bütün ümitlerini yitirdikten sonra yağmuru indiren ve (bu suretle) rahmetini sergileyendir; çünkü (insanların) koruyucusu yalnız O’dur, hamd O’na mahsustur.

42Şura/29-Gökleri ve yeri ve bunların içinde üretip çoğalttığı bütün canlı varlıkları yaratması, O’nun işaretlerindendir. (Bunları yaratan) Allah, dilediği zaman onları (kendi katında) toplama gücüne de sahiptir.

42Şura/30-Başınıza gelecek her felaket/bela/olumsuz bir durum kendi ellerinizle yapıp ettiklerinizin bir ürünüdür; bununla beraber çoğunu da Allah affedicidir;

42Şura/31-Ve siz O’nu yeryüzünde bertaraf edemezsiniz, (öteki dünyada da) sizi Allah(ın cezasın)dan koruyacak ve size yardım edecek kimse bulamazsınız.

42Şura/32-Denizler üzerinde, dağlar(ın salınıp durması) gibi akıp giden gemiler de O’nun işaretlerindendir:

42Şura/33-Dilerse rüzgârı dindirir, o zaman denizin üstünde hareketsiz kalıverirler; bunda, şüphesiz, sıkıntılara göğüs geren ve (Allah’a) gönülden şükreden herkes için mesajlar vardır;

42Şura/34-ya da yapıp ettiklerinden dolayı onları yok eder, (her şeye rağmen) Allah çok bağışlayıcıdır.

43Zuhruf/81-De ki: “Eğer Rahman (gerçekten) bir erkek çocuk sahibi olsaydı, ben ona tapanların ilki olurdum!”

43Zuhruf/82-Göklerin ve yerin Rabbi -kudret ve egemenlik tahtının sahibi Rabb- onların isnad ettikleri her türlü sıfattan kesinlikle münezzehtir!

43Zuhruf/83-Onları bırak da vaad edilen (Hesap) Günü ile karşılaşıncaya kadar beyhude konuşmalarla oyalansınlar ve (kelimelerle) oynayıp dursunlar!

43Zuhruf/84-Çünkü (o zaman anlayacaklardır ki) gökte ve yerde ilah (yalnız) O’dur ve yalnız O’dur hikmet sahibi olan, her şeyi bilen.

43Zuhruf/85-Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin mülkünün kendisine ait olduğu, Son Saat bilgisinin Sahibi ve hepinizin O’na döneceği (Allah)ın şanı ne yücedir!

44Duhan/4-7-Katımızdan bir emirle her hikmetli iş o gecede ayırt edilir. Eğer kesin olarak inanıyorsanız, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden bir rahmet olarak biz peygamberler göndermekteyiz. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

44Duhan/8-O’ndan başka ilah yoktur, hayat bağışlayan ve ölüm veren O’dur: O sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da.

45Casiye/2-Bu ilahi kelam, Kudret ve Hikmet Sahibi olan Allah’tan gelmektedir.

45Casiye/3-Bakın, göklerde ve yerde inan(mak istey)enler için (ibret dolu) mesajlar vardır.

45Casiye/4-Kendi yaratılışınızda ve O’nun (yeryüzüne) serpiştirdiği hayvan (tür)ler(in)de bütün kalpleriyle inananlar için mesajlar vardır.

45Casiye/5-Gece ile gündüzün birbirini izlemesinde ve Allah’ın göklerden indirip onunla cansız toprağa hayat verdiği rızık imkanlarında ve rüzgarların değişmesinde, (bütün bunlarda) akıllarını kullanan insanlar için mesajlar vardır.

45Casiye/6-Hakikati ortaya koyan Allah’ın bu mesajlarını sana aktarıyoruz. Eğer Allah’ın (bu ibret dolu) mesajlarına değilse başka hangi habere inanacaklar?

45Casiye/36-Hamd, göklerin Rabbi ve yerin Rabbine mahsustur, bütün alemlerin Rabbi olan Allah’a!

45Casiye/37-Göklerde ve yerde bütün azamet yalnız O’nundur; ve yalnız O, kudret ve hikmet sahibidir!

48Fetih/4-Müminlerin kalplerine sükunet bağışlayan O’dur, ki göklerin ve yerin bütün güçlerinin Allah’a ait bulunduğunu ve Allah’ın her şeyi bilen ve gerçek hikmet Sahibi olduğunu görerek, imanlarını daha da sağlamlaştırabilsinler;

48Fetih/5-Ve Allah, mümin erkek ve kadınları, mesken olarak, içinden ırmakların geçtiği bahçelere kabul etsin ve (geçmişte işledikleri kötü) fiilleri silsin; bu, Allah katında gerçekten büyük bir kurtuluştur.

48Fetih/6-Ve (Allah) ikiyüzlü erkek ve kadınları ve Allah’tan başkasına ilahlık yakıştıran erkek ve kadınları (öteki dünyada) azaba uğrat(mayı dile)miştir. Bunların tümü Allah hakkında kötü, uygunsuz düşünceler taşırlar. Kötülük onları her taraftan kuşatır ve Allah’ın gazabına uğrarlar. O, (rahmetinden) onları dışlamış ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. Ne kötü bir varış yeridir orası!

48Fetih/7-Göklerin ve yerin bütün güçleri Allah’a aittir ve Allah kudret sahibidir, hikmet sahibidir!

48Fetih/24-Sizi onlara muzaffer kıldıktan sonra Mekke vadisinde onların ellerini sizin üzerinizden, sizin ellerinizi de onların üzerinden çeken O’dur; ve Allah yapmış olduğunuz her şeyi görmektedir.

48Fetih/25- (Düşmanlarınızı sizin elinizden almam, onların hatırı için değildir, çünkü) onlar, hakikati inkara şartlanmış olan, sizi Mescid-i Haram’dan alıkoyan ve kurbanlarınızın yerine ulaşmasına engel olanlardır. İstemeden çiğneyip geçebileceğiniz ve bilmeden, kendileri yüzünden büyük bir hata işleyebileceğiniz (Mekke’deki) mümin erkekler ve kadınlar olmasaydı (evet, eğer bunlar olmasaydı şehre savaşarak girmenize izin verilirdi ama savaşmanız yasaklandı) ki Allah (zamanı geldiğinde) dilediğine rahmetini ihsan edebilsin. Eğer onlar, (Bizim rahmetimizi hak edenler ile gazabımıza uğrayanlar, sizin tarafınızdan) ayırt edilebilselerdi içlerinden hakikati inkar edenleri (sizin elinizle) acıklı bir azaba çarptırırdık.

48Fetih/28- O, Elçisini rehberliği ve hak dini (yayma görevi) ile göndermişti ki, bu (dini) öteki bütün (batıl) dinlere üstün kılsın; ve hiç kimse Allah kadar (hakikate) şahitlik yapamaz.

55Rahman/1-4-Rahmân Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.

57Hadid/1-Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ın sınırsız kudretini yüceltir; çünkü yalnız O’dur güç sahibi, hikmet sahibi!

57Hadid/2-O’nundur göklerin ve yerin mülkü; O’dur öldüren ve yaşatan; ve O’dur dilediğini yapmaya muktedir olan!

57Hadid/3-O, İlk ve Sondur; hem Dış Görüntüdür hem İç Gerçeklik ve O, her şeyin bilgisine sahiptir.

57Hadid/4-O, gökleri ve yeri altı çağda yaratmış ve kudret ve egemenlik tahtına oturmuştur. O, hem toprağa giren ve ondan çıkan her şeyi, hem de gökten inen ve ona yükselenleri bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir; ve Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.

57Hadid/5-Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; ve bütün işler, (asıl kaynağı olan) Allah’a döndürülür.

57Hadid/6-O, gündüzü kısaltarak geceyi uzatır, ve geceyi kısaltarak gündüzü uzatır; ve O, (insanların) kalpler(in)de olanı eksiksiz bilir.

57Hadid/9- (Bu) kuluna, sizi koyu karanlıktan aydınlığa çıkarmak için apaçık mesajlar indiren O’dur: çünkü Allah size karşı sonsuz şefkat sahibidir, rahmet kaynağıdır.

59Haşr/1-Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ın sınırsız şanını yüceltir; çünkü yalnız O’dur izzet ve hikmet sahibi.

59Haşr/2-Hakikati inkara şartlanmış olan geçmiş vahyin mensuplarını (savaş için) ilk toplanmalarında yurtlarından çıkaran O’dur. Siz (ey müminler,) onların (hiçbir direnme göstermeden) bırakıp gideceklerini düşünmediniz; onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sandılar ama Allah onlara hiç beklemedikleri bir tarzda vurdu ve kalplerine korku saldı; onlar (böylece) yurtlarını kendi elleriyle ve müminlerin eliyle yok ettiler. Öyleyse bundan ders alın siz ey derin kavrayış sahipleri!

59Haşr/22-Allah O’dur ki O’ndan başka ilah yoktur. O, yaratılmışların kavrayış alanı dışındaki şeyleri de, duyuları yahut akıllarıyla kavrayabildiklerini de tek bilendir. O, Rahman ve Rahim.

59Haşr/23-Allah O’dur ki O’ndan başka ilah yoktur. Mutlak Hakim, Kutsal, Kurtuluşun Tek Kaynağı, İman Bağışlayan, Doğru ile Yanlışın Tek Belirleyicisi, Üstün, Eğriyi Düzeltip Doğruyu İhya Eden, Bütün İhtişamın Sahibi! Şanı yüce olan Allah, insanların ilahlık yakıştırdıkları her şeyden münezzehtir.

59Haşr/24-O, Allah’tır, Yaratıcı, bütün özlere ve görüntülere şekil veren Yapıcı!

61Saff/1-Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah’ın sınırsız şanını yüceltir çünkü yalnız O’dur kudret ve hikmet sahibi.

61Saff/7-İslam’a çağrıldığı halde, Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir? Allah, zalim bir kavmi hidayete erdirmez.

61Saff/8-Onlar Allah’ın nurunu boş laflarıyla söndürmek isterler ama Allah, hakikati inkar edenler ne kadar öfkelenseler de, nurunu bütün parlaklığıyla yaymaya devam edecektir.

61Saff/9-Allah’tan başka şeylere ilahlık yakıştıranlar ne kadar öfkelense de, elçisini, bütün (batıl) dinlere üstün kılmak üzere rehberliği ve hakikat dinini yaymak (görevi) ile gönderen O’dur.

62Cumu’a/1-Göklerde ve yerde olan her şey, Mülkün Sahibi, Mukaddes, Kudret ve Hikmet Sahibi Allah’ın sınırsız şanını yüceltmektedir.

62Cumu’a/2-O, Kitap ile ilgisiz bir topluma, kendi içlerinden kendilerine Allah’ın mesajlarını aktaran, onları arındıran, ilahi kelamı ve hikmeti öğreten bir elçi göndermiştir ki, o’ndan önce, açık bir sapıklık içindeydiler;

64Teğabun/1-Göklerde ve yerde olan her şey, Allah’ın sınırsız şanını yüceltir. Bütün otorite O’nundur ve bütün övgüler O’na mahsustur. O dilediğini yapmaya kadirdir.

64Teğabun/2-Sizi yaratan O’dur. İçinizden kimi hakikati inkar eder, kimi de (ona) inanır. Ve Allah her yaptığınızı görür.

64Teğabun/3-O, gökleri ve yeri (deruni bir) anlam ve amaç üzere yaratmış ve size (belli bir) şekil vermiştir; hem de öyle güzel bir şekil ki. Yolculuğunuzun varışı O’nadır.

64Teğabun/4-O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir; ve O, sakladıklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilmektedir. Çünkü Allah, (insanların) kalpler(in)de olanın her türlü bilgisine sahiptir.

67Mülk/1-Hükümranlığın sahibi olan Allah kutludur, yücedir; O her dilediğini yapmaya kadirdir.

67Mülk/2-O, hem ölümü, hem de hayatı yaratmıştır ki sizi sınamaya tabi tutsun (ve böylece) davranış yönünden hanginiz daha iyidir (onu göstersin) ve yalnız O(nun) kudret sahibi ve çok bağışlayıcı (olduğuna sizi inandırsın).

67Mülk/3-Yedi göğü birbiriyle tam bir uyum içinde yaratan O, (ne yüce)dir! Rahman’ın yaratışında hiçbir aksaklık göremezsin. Gözünü bir kez daha (ona) çevir! Hiç kusur görüyor musun?

67Mülk/13-Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.

67Mülk/14- Yaratan bilmez mi? Evet, yalnız O, (hikmetinde) erişilmez bir derinlik sahibidir, her şeyden haberdar olandır!

67Mülk/15-O, yeryüzünü yaşanması kolay bir yer yapmıştır. Öyleyse onun her tarafını dolaşın ve Allah’ın verdiği rızıktan pay almaya çalışın ama (hiçbir an aklınızdan çıkarmayın ki) yine O’na döneceksiniz.

67Mülk/16-O Gökteki’nin, yeryüzünün bir gün gelip sarsılmaya başladığında sizi yutmasına izin vermeyeceğine emin olabilir misiniz?

67Mülk/17-Yahut, O Gökteki’nin, Benim uyarımın ne kadar (doğru) olduğunu size gösterecek olan ölümcül bir kasırgayı üstünüze salmayacağından emin olabilir misiniz?

67Mülk/18-Doğrusu, daha önce yaşamış olanlar(ın birçoğu) da (Benim uyarılarımı) yalanlamıştı ve Benim (onları) yok sayıp dışlamam ne korkunçtu!

67Mülk/19-Onlar, üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara hiç bakmazlar mı? Onları havada tutan yalnızca Rahman’dır. Gerçek şu ki O, her şeyi gözetiminde bulundurur.

67Mülk/20-Rahman’dan başka size kalkan olabilecek ve sizi (tehlikelere karşı) koruyabilecek kimse var mı? Bu hakikati inkar edenler, büyük bir yanılgı içindeler!

67Mülk/21-Yahut Allah geçim imkanlarınızı (elinizden) alacak olursa size rızık sağlayacak kimse var mı? Hayır, ama onlar, (bu hakikati inkar edenler, Allah’ın mesajlarını) küçümsemekte ve (O’ndan) körükörüne inatla kaçmaktalar!

67Mülk/22-Peki öyleyse, gözünü yere dikerek giden, hedefe, doğru yolda dümdüz yürüyenden daha iyi mi ulaşır?

67Mülk/23-De ki: “O, sizi hayata getiren, size kulaklar, gözler ve kalpler bağışlayandır; (yine de) ne kadar az şükrediyorsunuz!”

67Mülk/24-De ki: “Sizi yeryüzünde yaratıp çoğaltan O’dur; ve (yeniden dirildiğinizde) O’nun huzurunda toplanacaksınız”.

85Buruc/8-yalnızca Kudret Sahibi, bütün övgülere layık olan Allah’a inanmalarından dolayı nefret ediyorlardı o müminlerden,

85Buruc/9-O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığına sahiptir. Allah ki her şeye tanıktır!

87A’la/1-Yücelt Rabbinin sınırsız şanını! Yüceler Yücesi(nin şanını),

87A’la/2-O ki, (her şeyi) yaratmakta ve amacına uygun şekiller vermektedir;

87A’la/3-O ki, (bütün mevcudatın) tabiatını belirlemekte ve onu (hedefine doğru) yöneltmektedir;

87A’la/4-O ki, yeşil ot(lar)ı çıkarmakta,

87A’la/5-Ve sonra on(lar)ı kara, kavruk kök haline getirmektedir!

96Alak/1-Oku yaratan Rabbin adına,

96Alak/2-İnsanı bir yumurta hücresinden yaratan!

96Alak/3-Oku, çünkü Rabbin Sonsuz Kerem Sahibidir,

96Alak/4- (İnsana) kalemi kullanmayı öğretendir,

96Alak/5-İnsana bilmediğini belleten!

112İhlas/1-De ki: “O, Tek Allah’tır:

112İhlas/2-Allah, Öncesiz ve Sonrasız, Bütün Evrenin Asıl Sebebi.

112İhlas/3-O’ndan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir).”

112İhlas/4-ve hiçbir şey O’na denk tutulamaz.”

 

 

‘Zikir’ ifadelerine örnekler

Ey gökleri ve yeri yaratan Allah! Ey canlıların tüm ihtiyaçlarını karşılayan Allah’ım! Ey yeryüzündeki her şeyi hizmetimize sunan Allah’ım! Ey her şeyi bilen, her şeyi gören ve her şeye gücü yeten Allah! Ey kullarına ışık olsun diye ana kaynak kitap indiren Allah’ım! Ey en doğru yolu gösteren Allah’ım! Ey kulları arasında en doğru kararı veren Allah’ım! Ey herkesi adil yargılayan Allah’ım! Allah’ım, bizim sahibimiz Sensin. Sen her şeyi gören ve her şeyi bilensin. Senin adaletine sığınıyorum. Evrendeki tüm varlıkları, canlıları ve güçsüzleri gözeten Sensin. Bizlere bilmediklerimizi öğreten Sensin. Sen affedici, bağışlayıcı ve merhamet edicisin. Gerçek koruyucu ve kurtarıcı Sensin.

Rabbimiz! Sen bizlere güç verdin, kuvvet verdin, bunca yiyecek ve içecek verdin. Bağ verdin, bahçe verdin. Ev verdin, araba verdin. Can verdin, canan verdin. Bana ailemi verdin. Akrabalarımı verdin, dostlarımı verdin. Güneşi verdin, ayı verdin. Tüm bunları anlayacak en değerli varlığımız, aklımızı verdin. Sayesinde birbirimize ısınacağımız duygularımızı verdin. Gerçekleri ve doğruları görme ve gösterme yetisi verdin. Tüm bunlar için gereksinim duyduğumuz vakti verdin. Bilmediğimiz şeyleri öğrenmemizi sağladın. Kullanacağımız eşyalar, mal mülk verdin. Ülkemde yaşama güvenliği verdin, eğitim imkânı sağladın. (14İbrahim/32-34 16Nahl/78)

 

 

Şükür (hamd) ifadelerine örnekler

1. Tüm varlıkların rabbi olan Allah’a övgüler ve şükürler olsun! (1Fatiha/2)

2. Bizlere bunca yiyecek, içecek sağlayan, insanca yaşama yeteneği ve gücü veren Allah‘a övgüler ve şükürler olsun.(26Şuara/79-80)

3. Rabbimiz! Bizlere lütfettiğin bunca nimetler ve iyilikler, sunduğun olanaklar ve sağladığın fırsatlar, bizlere verdiğin sağlık, sıhhat ve afiyet için Sana sonsuz övgüler ve şükürler olsun. (27Neml/15; 26Şuara/79-80)

4. Gökleri ve yerküreyi yaratan, karanlıkları ve aydınlatıcı ışığı sağlayan Allah’a övgüler ve şükürler olsun! (6En’am/1)

5. Bize doğru yola ileten (hidayet veren) Allah’a övgüler ve şükürler olsun! Allah bize hidayet vermeseydi, doğru yolu bulamazdık. (7A’raf/43)

6. Bana, anne-babamı ve yakın dostlarımı armağan eden Allah’a övgüler ve şükürler olsun! (14İbrahim/39)

7. Kimseye ayrıcalıklı davranmayan, egemenlik hakları konusunda ortak tanımayan ve buyruklarını gerçekleştirmede zaaf göstermeyen Allah’a övgüler ve şükürler olsun! 17İsra/111

8. Bizlere anakaynak kitap indiren ve onda hiçbir kusur ve çarpıklık bulundurmayan Allah’a övgüler ve şükürler olsun! (18Kehf/1)

9. Bizleri kötülüklerden ve tehlikelerden koruyan Allah’a övgüler ve şükürler olsun!” 23/28

10. Bize bilmediğimizi öğreten ve bize üstün nitelik ve yetenekler veren Allah’a övgüler ve şükürler olsun!” (27Neml/15)

11. Tüm varlıkların gerçek sahibi Allah’a övgüler ve şükürler olsun! İlahi adalet sürecinde de O’na övgüler ve şükürler olsun! (34Sebe/1)

12. Galaksilere ve yerküreye yaradılıştan özellikler kazandıran, doğruları bilmemiz için melekleri ve insanları vahiyelçileri olarak atayan Allah’a övgüler ve şükürler olsun! (35Fatır/1)

13. Bizlere vaat ettiklerini doğru çıkaran ve bizi, yeryüzüne mirasçı kılan Allah’a övgüler ve şükürler olsun! (39Zümer/74)

posted in NAMAZ | 0 Comments

4th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

DUADA MANTIKSAL GEREKÇE

ALLAH ‘A YÖNELİŞ VE YAKARI (DUA) NEDİR?

KİMLERİN DUASI BOŞUNADIR?

DUA NASIL OLMALIDIR? SAMİMİ DUAYA ÖRNEK

DUA KONUSUNDAKİ YANILGILAR

DUAYA YETERİNCE KONSANTRE OLAMAMA NEDENLERİ

DUA ETMEDEN ÖNCE YAPILMASI GEREKENLER

KUR’AN’DA DUA VE ÖNEMİ, DUA VE KULLUK, DUA VE ŞİRK

NAMAZDA DUANIN GEREĞİ

DUA ÖRNEKLERİNE DAİR KUR’AN AYETLERİNDEN ÇIKARIMLAR

DUA İFADELERİNE KUR’AN AYETLERİNDEN ÖRNEKLER

 

DUADA MANTIKSAL GEREKÇE

Hayat sorunlarla doludur. Sorunlarla bütünüyle baş etmek kolay değildir. Kişi üzerine düşeni yaparken bir taraftan da Yaradan’dan yardım almak ister. Dua, insan için bir ihtiyaçtır. Allah’a, O’nun iradesine uygun dua ve kulluk, Allah’ın ihtiyaç duyduğu bir durum değildir. Buna, insanlar gereksinim duyar ve onunla güç ve enerji kazanır. Bu güç ve enerji, sanal veya salt psikolojik bir terapi değildir. Gerçeğin gerçekten yaşanmasıdır. Allah, gerçekten insana yardım etmekte, insan da bundan güç kazanmaktadır. Çünkü Allah, yardım ettiği zaman gerçekten yardım etmektedir.

35Fatır/15-“Ey İnsanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz, ama O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Öyleyse gerçek övgüye layık olan O’dur.”

 

 

ALLAH ‘A YÖNELİŞ VE YAKARI (DUA) NEDİR?

Dua; Allah’a yalvarma, yakarma, ondan maddi ya da manevi bir şeyler isteme demektir. Dileklerin iletilmesinde kullanılan bir tür ’dilekçe’dir. Dua eden dilekçesini doğrudan Rabbine sunmuş, Allah ile arasına aracı koymamış olur. Genellikle insanı aşan durumlarda Rabbimize dua edilir. İnsanı aşan zor durumlarda herkesin başvurduğu, sayesinde beslendiği, güç ve enerji kazandığı, umutlandığı, geleceğe sevgiyle baktığı bir eylemdir dua. Kendimizin yapabileceği işleri Rabbimizden istemek dua olmadığı gibi doğru da değildir. Hakkını ısrarla aramak, dua değildir. Birinden yapabileceği bir yardım istemek de dua değildir. Dua, adil bir gözün izlediğine olan inanç ve ona duyulan güvendir. Dua; bu bilinçteki topluma gerçek bir otokontrol, iç disiplin ve özdenetim sağlar.

Dua etmek, Allah ‘a yaklaşmanın en güzel yoludur. Sıkıntıların, isteklerin ve beklentilerin Rabbimize açılmasıdır. Ne kadar içten, yürekten, yüreğin derinliklerinden seslendirilirse o ölçüde yankı bulur. Olayları yürekten yaşamayanlar yürekten konuşamaz ve yürekten seslenemezler. İnsanla Allah arasındaki en güçlü ilişki duadır.(İnananlara) de ki: “Dua ve yönelişiniz O’na olan inancınız için değilse, Rabbim size niçin değer versin?” (Ve inkârcılara da de ki:) “Gerçek şu ki, siz (Allah’ın mesajını) yalanladınız: artık bu (günah) yakanızı bırakmayacaktır!” (25Furkan/77)

Dua; işin başında, sonunda, her yerde ve her zaman yapılır. Tükettiğimiz her şey için birine borçluyuz. En fazla borçlu olduğumuz ise, Allah‘tır. Borcumuzu ve minnettarlığımızı dillendirmek, diğer varlıklara karşı sorumluluğun bir parçasıdır. (35Fâtır/15)

Dua, bir şeylerin değişmesinin arayışıdır; durumu kabul etmeme, değiştirme için bir rica, bazen duruma bir çeşit itirazdır. Rica veya itiraz edenler sorumluluklarını tam yerine getirmiş olmalıdırlar ki itirazları veya ricaları dinlemeye değer bulunsun. (10Yunus/88)

Herkesin istekleri, dilekleri, beklentileri ve ihtiyaçları farklı olabileceğinden dua; bireysel, içten, şova dönüştürmeden ve samimiyetle yapıldığı zaman üstün değeri ve arzu edilen sonuca ulaşılması beklenilebilir. (7A’raf/55,205 6/63)

Tanrı’ya yapılacak en büyük ibadet(kulluk-tapmak) duadır. Allah’ın yapılacak duadan hiçbir çıkarı yoktur. Dua, yeryüzündeki neredeyse tüm insanların dinle ilgili ortak eylemidir. Herkes dua etmektedir. Müslüman’ı, Yahudi’si, Hıristiyan’ı, Hindu’su ve hatta çok zor durumda dinlere sıcak bakmayan kişiler de dua etmektedirler.

 

 

KİMLERİN DUASI BOŞUNADIR?

13Ra’d/14-“Nihai Gerçek’e varmak amacıyla yapılan bütün dualar, bütün çağrı ve arayışlar ancak O’na yöneltilmelidir; çünkü insanların O’nu bırakıp da yakardıkları (öteki varlıklar ve güçler) bu yakarışlarına hiçbir şekilde karşılık veremezler. Öyle ki, (onlara, yakarıp duran kimsenin durumu) ellerini suya doğru uzatıp, suyun kendisine ulaşmasını bekleyen birinin durumuna benzer; oysa bu durumda su asla ona ulaşmayacaktır. Bunun içindir ki, hakkı inkar edenlerin yakarması kendilerini sapınç içinde tüketmekten başka bir sonuç getirmez.”

Kendini beğenmiş insanların duası boşunadır. Onlar zaten başkalarını aşağılamakta, hor görmekte, ötekileştirip düşmanlar yaratmakta ve ancak çok zor durumlarda duaya başvurmaktadırlar. Onların öncelikle kibirden kurtulmaları gerekir: “Rabbiniz buyurur ki: “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim! Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler (kibirlenenler), mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!” (40Mu’min/60).

Riyakârlık duası anlamsızdır. Çünkü gösteriş olsun diye dua etmektedirler. Tanrı’yı denemek için dua edenlerin duası da boşunadır. İnandıkları için değil denemek için dua etmektedirler. Allah’ın yanı sıra Allah’tan başkasına ilahi güçler ve Allah’a ait özellikler yakıştıranların duası da karşılık bulmaz. Çünkü Allah’a ait yetkileri başkalarına yakıştırdıkları için zaman zaman bu sahte ve yapay tanrı görüntülerinden medet beklemekte ve gerçekleşen dileklerini onlara bağlamaktadırlar.

Allah’a dua (yalvarı ve yakarı), en güvenilir ve en güçlü varlığa umut bağlamaktır. Allah’a dua, kişiye umut ve güç verir. Allah’tan başkasına dua kişiyi alçaltır, onurunu ayaklar altına sokar. Allah’tan başkasına dua, kişinin kendisi gibi aciz varlıklara umut bağlamasıdır.

Kişi üzerine düşeni yaptıktan sonra bencilliğe gitmeden, gösteriş yapmadan, O’nun onaylamayacağı şeyleri O’ndan istemeden, içten, yürekten, samimiyetle, kendi anadilinde yapılan yakarılar asla karşılıksız kalmaz. Bu yola gidenler asla kaybetmezler. Dua konusunda üzerlerine düşeni yapmadıkları halde, sırf bencil tutkularını doyurmak için, insanlara şov yapmak için, anlamadıkları dilde sözcükleri tekrar tekrar yineleyerek dua ettiklerini zannedenler, sonunda türbelere, büyücülere, medyumlara, falcılara, muskacılara, üfürükçülere düşmektedirler. Böylelikle onlar hem insan onurunu ayaklar altına almakta, hem mallarını hem de itibarlarını kaybetmektedirler. Bu tuzağa sadece dindarlık frekansı yüksek olanlar düşmemekte, Tanrı’yı kabul etmediklerini söyleyenler de bunlara alet olmaktadırlar. Oysa din konusunda salt Tanrı sözünü tek doğru kabul edenler buralara düşmenin ne denli onur kırıcı ve ahlakdışı emellere hizmet ettiğini çok iyi bilmektedirler.

 

 

DUA NASIL OLMALIDIR? SAMİMİ DUAYA ÖRNEK

Çok büyük bir sıkıntı içinde olan, anne-babasından, eşinden, çocuğundan, tanıdığı herkesten umudunu kesmiş bir insanı düşünün. Bütünüyle çaresiz bir insan… Herkes onu terk etmiş… İşte bu insanın Allah’a olan yakarışı, son derece içtendir. O, duasını hiç de anlamadığı bir dilde yapmaz, duasını bir an önce bitirme gayreti içinde de olmaz. Normalde konuşmasını beceremese de, o an bülbül kesilir. En büyük edebiyatçılar, söz yazarları bile onun gibi içten ve ağır sözleri söyleyemez. O, bir sanatçı gibi edip, bir âşık gibi samimi, bir bitki gibi doğal ve bir kul gibi sadedir.

 

 

DUA KONUSUNDAKİ YANILGILAR

* “Allah, bazı özel yerlerdeki duayı daha çok kabul eder” inancı. Adeta önceden kodlanmış bazı yerler vardır; duayı orada yapmak gerekir.

* “Allah, bazı özel günlerdeki veya saatlerdeki duaları daha çok kabul eder’” inancı. Adeta kodlanmış bazı günler veya saatler vardır; o günlerde ve saatler (eşref-i saat) dua etmek gerekir, duayı onlara denk getirmek gerekir.

* “Allah, bazı özel dillerdeki duaları daha fazla kabul eder” inancı. Örneğin, ilahi kitap dillerini kutsamak gibi.

* “Allah, bazı duaları belli sayıda tekrarlarsak daha çok kabul eder.” inancı. Adeta kodlanmış bazı sayılar (7, 33, 40, 99) vardır; duayı onlara denk getirmek gerekir.

* “Allah her türlü duayı (isteği) kabul eder.” inancı. Allah’ı doğru tanımak gerekir. Örneğin, Allah’a inanan birine yapılan beddua geçersizdir. Birinden bir şey isteniyorsa onun neleri kabul edip neleri etmeyeceği de bilinmelidir. Sigaraya karşı olandan birinden sigara parası istemenin anlamsızlığı gibi. 2Bakara/186 5Maide/90

* “Allah, bazı özel kişilerin duasını daha çok kabul eder.” Adeta Allah’a göre seçkin insanlar vardır; O’nun yanında ancak onların sözü geçer.

 

 

DUAYA YETERİNCE KONSANTRE OLAMAMA NEDENLERİ

* Ezberlenmiş duayı aceleyle bitirme gayreti

* Dua ederken önceden belletilen şekillere ve kalıplara girme gayreti

* Dua ederken önceden belletilen zamanı bekleme

* Ne okuduğunu anlamadığı için yeterince yüreğinden seslenememe

* Allah’ı deneme yoluna gitme anlayışı: Büyükler, şu duayı oku dediler; ben de iyi gelir diye okuyorum. Bir okuyayım bakayım, bakayım.

 

 

DUA ETMEDEN ÖNCE NELER YAPMALI?

1)Kişi, öncelikle dürüst yaşamalı, Allah’ın kitabında anlattıklarını ciddiye almalıdır–2Bakara/186

2)Allah’tan ne istediğinin bilincinde olmalı, söylediklerini anlamalı, anlamadıklarını söylememelidir–11Hud/45-47 8Enfal/22-24

3)Allah’tan bir şeyler isterken, istek ve dileklerinin gerçekleşeceğine kesin inanmalıdır–12Yusuf/108 40Mü’min/41-42 72Cinn/20

4)Allah’ı denemeye kalkışmamalıdır–22Hacc/15

5)Sadece zor zamanda değil isteklerini sık sık Allah’a dile getirmelidir–6En’am/40-41 7A’raf/189 10Yunus/22-23,12 29Ankebut/65 30Rum/33 31Lokman/32

6)Allah’tan bir şeyler isterken, araya aracılar (türbeler, yatırlar, melekler, peygamberler, evliyalar, muskalar ve uğur diye sanılan nesneler) sokmamalı, direkt Allah’tan istemelidir–2Bakara/186 39Zümer/1-3 50Kaf/16 72Cinn/18

 

 

DUA VE ÖNEMİ, DUA VE KULLUK, DUA VE ŞİRK

2Bakara/186-Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.

7A’raf/29-De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) doğrultun. Dini Allah’a has kılarak O’na dua edin. Sizi başlangıçta yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.”

7A’raf/180-En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua ve davet edin edin ve O’nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.

10Yunus/12-İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) bize dua eder; fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi.

13Ra’d/14-Gerçek dua ve davet ancak O’nadır. O’ndan başka yalvardıkları (dua ettikleri) ise onların isteklerine ancak, ağzına ulaşmayacağı hâlde, ulaşsın diye avuçlarını suya uzatan kimsenin isteğine suyun cevap verdiği kadar cevap verirler. Kâfirlerin duası daima boşa çıkar.

13Ra’d/36-Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilen Kur’an ile sevinirler. Fakat (senin aleyhinde olan) gruplardan onun bir kısmını inkâr edenler de vardır. De ki: “Ben ancak Allah’a kulluk etmek ve O’na ortak koşmamakla emrolundum. Ben yalnız O’na davet ediyorum ve dönüşüm de yalnız O’nadır.”

17İsra/110-De ki: “(Rabbinizi) ister Allah diye dua edin, ister Rahman diye dua edin. Hangisiyle dua ederseniz dua edin, nihayet en güzel isimler O’nundur.” Namazında sesini pek yükseltme, çok da kısma. İkisi ortası bir yol tut.

18Kehf/14-15- Kalkıp da, “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başka ilâha asla dua ve davet etmeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, O’ndan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?” dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik.

40Mü’min/14-O hâlde, kâfirlerin hoşuna gitmese de, siz dini Allah’a has kılarak O’na dua ve davet edin.

40Mü’min/60-Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duanıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.”

40Mü’min/65-O, diridir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde sadece Allah’a itaat ederek (samimi olarak) O’na dua ve davet edin. Hamd, âlemlerin Rabbine mahsustur.

72Cin/20-De ki: “Şüphesiz ben ancak Rabbime dua ve davet ederim ve O’na hiç kimseyi ortak koşmam.”

 

 

NAMAZDA DUANIN GEREĞİ

2Bakara/43- Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.

2Bakara/44- Siz kendinizi unutarak diğer insanlara erdemli olmayı mı öğütlüyorsunuz -hem de ilahi kelamı okuyup durduğunuz halde?- Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız?

2Bakara/45- Sabır ve namazla yardım dileyin: Bu, tam bir sığınma duygusu içinde yürekten Allah’a yönelenler dışında herkes için zor bir iştir.

2Bakara/46-Onlar ise (sonunda) Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini kesinlikle bilirler.

2Bakara/47- Ey İsrail oğulları! Size bağışladığım nimetleri ve sizin diğer kavimlere karşı üstün gelmenizi sağladığım günleri hatırlasanıza!

2Bakara/151- Nitekim size, mesajlarımı iletmesi, sizi arındırması, vahiy ve hikmeti bildirmesi ve bilmediklerinizi öğretmesi için içinizden bir elçi gönderdik.

2Bakara/152- Öyleyse Beni anın(zikredin) ki, Ben de sizi anayım(zikredeyim); Bana şükredin ve Beni inkâr etmeyin.

2Bakara/153- Siz ey imana ermiş olanlar! Sarsılmaz bir sabır ve namaz ile yardım arayın; zira, unutmayın, Allah zorluklara karşı sabredenlerle birliktedir.

 

 

DUA ÖRNEKLERİNE DAİR KUR’AN AYETLERİNDEN ÇIKARIMLAR

* Rabbimiz! Bizleri, doğruyu gören, gösteren ve ona uygun yaşam sürenlerden kıl! Bizi erdemli insanların arasına kat. (1Fatiha/6-7; 12Yûsuf/101)

* Rabbimiz! İşlerimizi kolaylaştır, bizi işimizde verimli ve başarılı kıl! Yaptığımız hatalar ve ölçüsüz davranışlarımızdan dolayı bizleri bağışla. Unuttuklarımızdan ve yanılgılarımızdan dolayı bizleri sorumlu tutma! (20Taha/26; 3Ali İmran/147; 2Bakara/286)

* Rabbimiz! Çevremizde, ülkemizde ve dünyada yaşanan olumsuzlukların, kavgaların, çatışmaların ve savaşların insanlığın hayrına sonuçlanmasını sağla! (28Kasas/24)

* Rabbimiz! Yaşam boyunca doğru seçim yapmamızı, doğru-isabetli kararlar vermemizi ve bunları kararlılıkla yerine getirmemizi sağla! Rabbimiz! Sorunlarımızı en ideal biçimde çözebilmemizde bize yardım et! (18Kehf/10; 12Yûsuf/108)

* Rabbimiz! Bize, işin başında da sonunda da güzellik ve iyilik ver. Bizi yıkıcı ve can yakıcı cezadan koru! (2Bakara/201)

* Rabbimiz! İşlediğimiz hatalar ve ölçüsüz davranışlarımızdan dolayı bizleri bağışla. Bizi doğru ve sağlam çizgi üzerinde tut! Erdem karşıtlarına karşı bize yardım et! (3Ali İmran/147)

* Rabbim! Yaşadığımız sorunların, çektiğimiz sıkıntıların, geçirdiğimiz hastalıkların bizi bilinçlendirmesini, geliştirip ilerletmesini sağla! (21Enbiya/83)

* Allahım! Bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilme sağduyusu ver. (2Bakara/286; 8Enfal/29)

* Senin isteğin üzerine, fırsatları-kaynakları doğru değerlendiririz(şükür) ve özdenetim sağlarız(takva) umuduyla oruç tuttuk, yalvarımıza ve yakarımıza olumlu karşılık ver! (2Bakara/183,185)

* Rabbimiz bizleri depreme, her türlü felaketlere, hastalıklara, tehlikelere karşı koru. Bize pişmanlığımızda kararlı olma fırsatı ver. Bizleri dosdoğru yola yönlendir. Bizleri koru, kurtar, bizlere yardımcı-destekçi bir güç ver. (2Bakara/286 17İsra/80 7A’raf/155,173 26Şuara/80)

 

 

DUA İFADELERİNE KUR’AN AYETLERİNDEN ÖRNEKLER

Kovuntu ayartıcı karagüçten(şeytan) sadece Allah‘a sığınırım

1Fatiha suresi/1-Gerçek esirgeyici(rahman), gerçek kurtarıcı koruyup kollayıcı(rahim) Allah adıyla,

1Fatiha suresi/2-Yüceltilmek(hamd), varlıklar dünyasının Yüce Sahib‘i olan sadece Allah‘a yakışır.

1Fatiha suresi/3-Gerçek esirgeyici, gerçek kurtarıcı koruyup kollayıcı olan.

1Fatiha suresi/4-Son duruşma(din) günü tek söz sahibi olan.

1Fatiha suresi/5-Sadece sana kulluk ederiz ve sadece senden yardım bekleriz.

1Fatiha suresi/6-Bizi, dosdoğru yaşam biçimine yönlendir.

1Fatiha suresi/7-İlahi değerlerle donattığın kişilerin yaşam biçimine…; hiddetlenilenlerin ve kötü yola sapanlarınkine değil.

2Bakara/127-Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı.

2Bakara/128-Rabbimiz! Bizi senin için Müslümanlar kıl. Soyumuzdan da senin için Müslümanlar bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.

2Bakara/129-“Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”

2Bakara/200-Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı-atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı anın. İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.

2Bakara/201-Onlardan, “Rabbimiz! Bize dünyada (işin başında/kısa vadede) da iyilik ver, ahirette (işin sonunda/uzun vadede) de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru” diyenler de vardır.

2Bakara/250-(Tâlût’un askerleri) Câlût ve askerleriyle karşı karşıya gelince şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.

2Bakara/285-Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de… Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. «Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır» dediler.

2Bakara/286-Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. “Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”

3Âl-i İmrân/8- “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.”

3Âl-i İmrân/9-Rabbimiz! Şüphesiz sen, hakkında şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz Allah va’dinden dönmez.”

3Âl-i İmrân/16-17- Onlar: “Rabbimiz şüphesiz biz iman ettik, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru” diyenler; sabredenler, doğru olanlar, gönülden boyun eğenler, infak edenler ve ’seher vakitlerinde’ bağışlanma dileyenlerdir.

3Âl-i İmrân/38- Aynı yerde Zekeriya Rabbine yalvardı: “Ey Rabbim! Rahmetinle bana hayırlı bir nesil bağışla; zira Sen, her yakarışı duyarsın.”

3Âl-i İmrân/53- “Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve resule uyduk. Böylece bizi şahitlerle beraber yaz.”

3Âl-i İmrân/147- Onların tek söyledikleri şuydu: “Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıkları bağışla! Adımlarımızı sağlamlaştır ve hakikati inkar edenlere karşı bize yardım et!”

3Al-i İmran/191-Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah’ı anar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde inceden inceye düşünürler: “Ey Rabbimiz! Sen bunları anlamsız ve amaçsız yaratmadın. Sen yücelikte sınırsızsın! Bizi ateşin azabından koru!”

3Al-i İmran/192-”Rabbimiz, şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu ‘hor ve aşağılık’ kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur.”

3Al-i İmran/193-”Ey Rabbimiz! (Bizi) imana çağıran bir ses duyduk; ‘Rabbinize iman edin!’ Ve böylece imana geldik. Ey Rabbimiz! Günahlarımızdan ötürü bizi affet ve kötülüklerimizi sil; ve gerçek erdem sahipleri olarak canımızı al!”

3Al-i İmran/194-”Ey Rabbimiz! Elçilerin vasıtasıyla vaad ettiklerini bize ver ve kıyamet Günü bizi mahcup etme! Şüphesiz, sen sözünden asla caymazsın!

3Al-i İmran/195- Rableri, onlara şu karşılığı verdi: “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini boşa çıkarmayacağım. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatın en güzeli Allah katındadır.”

4Nisa/75-Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?

5Maide/83- Elçiye indirileni dinlediklerinde hakkı tanıdıklarından dolayı gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün. Derler ki: “Rabbimiz inandık; öyleyse bizi şahidlerle birlikte yaz.”

5Maide/84 “Hem Rabbimizin bizi salihler topluluğuna katmasını umarken ne diye Allah’a ve bize haktan gelene inanmayalım?”

5Maide/114- Meryem oğlu İsa şöyle yakardı: “Allahım, ey Rabbimiz! Üzerimize gökten bir sofra(rızık) indir de bizim hem öncekilerimize hem sonrakilerimize bir bayram olsun, senden bir mucize olsun. Rızıklandır bizi! Rızık verenlerin en hayırlısı sensin!”

7A’raf/23- O ikisi: “Ey Rabbimiz! Biz kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, hiç şüphesiz, kaybedenlerden olacağız!” dediler.

7A’raf/89-“Allah, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer ona dönersek mutlaka Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi olmadıkça, sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında gerçekle hükmet. Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın.

7A’raf/125-Dediler ki: “Biz mutlaka Rabbimize döneceğiz.

7A’raf/126-“Sen sırf, Rabbimizin ayetleri bize geldiğinde iman ettiğimiz için bize hınç duyuyorsun. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve Müslüman olarak bizim canımızı al.

7A’raf/149-İsrailoğulları (yaptıklarına) pişman olup, gerçekten sapmış olduklarını görünce, Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa kesin olarak hüsrana uğrayanlardan olacağız dediler.

10Yunus/10-Bunların oradaki duaları, “Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım!”, aralarındaki esenlik dilekleri, “selâm”; dualarının sonu ise, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” sözleridir.

10Yunus/85-Onlar da şöyle dediler: “Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!

10Yunus/88-Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun’a ve onun ileri gelenlerine, dünya hayatında nice zinet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz, yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz, sen onların mallarını silip süpür ve kalplerine darlık ver, çünkü onlar elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler.

14İbrahim/37-“Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe’nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için… Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler.”

14İbrahim/38-“Rabbimiz! Şüphesiz sen, gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.

14İbrahim/40-Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle.”

14İbrahim/41-“Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana babamı ve inananları bağışla.”

17İsra/80-De ki: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver.”

17İsra/108-“Rabbimiz yücedir. Rabbimizin va’di mutlaka gerçekleşecektir” derler.

18Kehf/10-Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da, “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır” demişlerdi.

18Kehf/14-15-Kalkıp da, “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başkasına asla ilâh demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, O’ndan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?” dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik.

20Taha/45-Mûsâ ve Hârûn, şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz, onun bize karşı aşırı davranmasından yahut azmasından korkuyoruz.”

20Taha/73-Şüphesiz ki biz; günahlarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri affetmesi için, Rabbimize inandık. Allah’ın vereceği mükâfat daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

21Enbiya/83- Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine, “Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye dua etmişti.

21Enbiya/112-(Peygamber), “Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Bizim Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı yardımı istenecek olan Rahmân’dır” dedi.

23Müminun/93-De ki: “Ey Rabbim! (Sana baş kaldıranların) vaad edildikleri azabın gerçekleşmesine tanık olmamı diliyorsan,

23Müminun/94-Rabbim, o zaman, benim de bu zalim insanlardan biri olmama izin verme!”

23Müminun/95- (İşte böyle dua et) çünkü, şüphesiz Biz, onlara vaad ettiğimize seni tanık kılacak güçteyiz!

23Müminun/96- Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz.

23Müminun/97- Ve de ki: De ki: “Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım.”

23Müminun/98- Rabbim, onların bana yaklaşmalarından da Sana sığınıyorum!”

23Mü’minun/109-Kullarımdan, “Ey Rabbimiz! Biz inandık, bizi bağışla, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın” diyen bir grup var idi.

25Furkan/65- Ve şöyle yakarırlar: “Rabbimiz, cehennem azabını bizden uzak tut. Doğrusu, onun azabı inatçı ve yapışkandır.”

25Furkan/74-Onlar, “Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle” diyenlerdir.

26Şuara/51-“(Burada) ilk inananlar biz olduğumuz için şüphesiz Rabbimizin, hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz.”

26Şuara/78- “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.”

26Şuara/79- “O, bana yediren ve içirendir.”

26Şuara/80- “Ve hasta olduğum zaman beni iyileştirendir.

26Şuara/81- “O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır.”

26Şuara/82- “O, hesap gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur.”

26Şuara/83- “Ey Rabbim! Bana (doğruyla eğrinin ne olduğuna) hükmedebilme bilgi ve yeteneğini bağışla ve beni dürüst ve erdemli insanların arasına kat.

35Fatır/34-Şöyle derler: “Hamd, bizden üzüntüyü gideren Allah’a mahsustur. Şüphesiz Rabbimiz çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.”

38Sad/41-Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani o, Rabbine, “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” diye seslenmişti.

40Mü’min/8-“Ey Rabbimiz! Onları da, onların babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi olanları da, kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”

41Fussilet/30-Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size va’dedilmekte olan cennetle sevinin!”

43Zuhruf/12-14- O, bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve “Bunu hizmetimize veren Allah’ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.

59Haşr/10-Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.”

60Mümtahine/4-İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in, babasına, “Senin için mutlaka bağışlama dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” sözü başka. Onlar şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Ancak sana dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.

60Mümtahine/5-Ey Rabbimiz! Bizi, inkâr edenlerin zulmüne uğratma. Bizi bağışla. Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.

66Tahrim/8-Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tövbe edin. Umulur ki, Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların nurları önlerinden ve sağlarından aydınlatır, gider. “Ey Rabbimiz! Aydınlığımızı bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü senin her şeye hakkıyla gücün yeter” derler.

68Kalem/29-Onlar, “Rabbimizi tesbih ederiz (yüceltiriz). Şüphesiz biz zalim kimseler imişiz” dediler.

68Kalem/32-“Umulur ki, Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz artık Rabbimizi arzulayanlarız.”

72Cinn/20-De ki: “Şüphesiz ben ancak Rabbime dua ederim ve O’na hiç kimseyi ortak koşmam.”

113Felak/1- De ki: “Sığınırım ben yükselen şafağın Rabbine,

113Felak/2- O’nun yarattıklarının şerrinden,

113Felak/3- Ve bastıran kapkara karanlığın şerrinden,

113Felak/4- Arabozucu üfürükçülerin şerrinden!

113Felak/5- Ve kıskançlık duyduğunda kıskancın şerrinden.”

114Nas/1- De ki: “Sığınırım ben insanların Rabbine,

114Nas/2- İnsanların yöneticisine, yönlendiricisine,

114Nas/3- İnsanların İlahına;

114Nas/4- Fısıldayan sinsi ayartıcının şerrinden,

114Nas/5- İnsanların göğüslerine kuşkular, kuruntular sokar o;

114Nas/6- Görünmez güçler(in-cin) ve insanlar(ın bütün ayartmaların)dan”.

posted in NAMAZ | 4 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

TERÂVÎH NAMAZI

TERÂVÎH NAMAZI- SÜLEYMAN ATEŞ

Hz. Peygamber, teravihi vitirle beraber 11 rek’at kildırmıştır. Buna yatsının son sünneti de dahildir. Buna göre terâvîh sekiz rek’attir. Şimdi bu konudaki rivayetleri inceleyelim:

Hz. Aişe, bir soru üzerine Peygamber’in, sabahın iki rek’at sünneti dışında kâh yedi, kâh dokuz, kâh onbir rek’at; vitr namazı ile sabahın iki rek’ati de dahil onüç rek’at gece namazı kıldığını söylemiştir. Abdullah ibn Abbâs da Peygamber’in, geceleyin onüç rek’at nafile kıldığını belirt­miştir.

Hz. Âişe, Peygamber’in, Ramazanda ne kadar namaz kıldığı sorusuna: “Allah’ın Elçisi, ne Ramazanda, ne de Ramazan dışında onbir rek’atten fazla gece namazı kılmazdı. Dört rek’at namaz kılardı, ama öyle kılardı ki onlanrigüzellİğini ve uzunluğunu sorma! Sonra yine dört rek’at kılardı ki onların da güzelliğini ve uzunluğunu sorma! Sonra üç rek’at kılardı. Kendisine:’Ey Allah’ın Elçisi, vitri kılmazdan önce mi uyuyorsun?’ dedim.’Benim gözlerim uyur, kalbim uyumaz’ dedi.

Bu rivayetlere göre Peygamber (s.a.v.) bazen altı rek’at teheccüd, bir rek’at vitr, bazen sekiz rek’at teheccüd, bir rek’at vitr; ayrıca iki rek’at de sabah namazının sünnetini kılmıştır ki toplam onbir rek’at eder. Bazen de yatsının ve sabahın ikişer rek’at sünneti ve bir rek’at vitir dahil, toplam onüç rek’at nafile kılmıştır. Hz. Âişe’nin ifadesine göre Peygamber (s.a.v), gecenin evvelinde uyur, sonunda kalkıp namaz kılar, tekrar yatağına gelirdi. Müezzin ezan okuyunca sıçrar, gerekli ise yıkanır, değilse abdest alıp namaza çıkardı. Geceleyin tehecciide kalktığında ağzını misvâkle fırça­lardı.

Aslında sağlam rivayetlerden anladığımıza göre Peygamber(s.a.v.) in Ramazanda kıldığı teheccüd namazına, teravih denmiştir. Yoksa Hz. Pey­gamber, her zaman kıldığı bu nafile namazlardan ayrı olarak terâvîh adıyla bir namaz kılmamıştır.

Hz. Âişe’den gelen rivayete göre, “Peygamber (s.a.v.), gece yarısında (teheccüdünü kılmak üzere) odasından çıkıp mescide geldi ve namaz kıldı. Başka kimseler de gelip onun namazına katıldılar (onlar da onun gibi namaz kıldılar). Sabahleyin halk arasında bu olay konuşuldu. Ertesi gece daha çok kimse gelip Allah’in Elçisi ile beraber namaz kıldılar. Sabahleyin bu olay halk arasında anlatılınca üçüncü gece gelenler daha da arttı. Allah’ın Elçisi odasından çıkıp namazını kıldı (ötekiler de namazlarını kıldılar). Dördüncü gece mescid cemâati almaz oldu. Peygamber (s.a.v.), sabah namazından sonra halka dönüp şehâdet getirdi ve buyurdu ki:

Sizin durumunuzu takdir ediyorum. Ama bu namazın farz olaca­ğından korkuyorum, çünkü farz olursa yapamazsınız.”

Bundan sonra artık gece nafile (terâvîh) kılmak için mescide gelmedi. Tâ Ömer döneminin ilk yıllarına kadar mescidde terâvîh kılınmazdı.

Hz. Peygamber, farz olur endişesiyle ashabına cemâatle terâvîh namaz) kıldırmamıştır. Zaten kendisi, farz namazlar dışındaki namazların, evlerde kılınmasını öğütlemiş: “Farzlar hariç, en üstün namaz, kişinin evinde kıldığı namazdır” buyurmuştur. Fakat artık bu korkunun söz konusu olmadığını gören Hz. Ömer, Übeyy ibn Ka’b'ı, halka terâvîh imamı ata­mıştır. Übeyy erkeklere, Temîm ed-Dârî de kadınlara (teravih) namazı kıldırırdı. Abdu’r-Rahmân ibn Abdu’l-Kariyy şöyle demiş: “Bir Ramazan gecesinde Ömer ibn Hattâb ile birlikte Mescide gittik. Halkın, dağınık vaziyette, kiminin tek başına, kiminin cemâatle namaz kıldığını gören Ömer,’Bunları güzel Kur’ân okuyan birinin arkasında toplasam iyi olur!’ diyerek onları Übeyy ibn Ka’b'ın arkasında topladı. Başka bir gün yine onunla birlikte Mescide gittik. Halk kari’lerine uyarak (cemâatle) namaz kılıyordu. Ömer:’Bu, güzel bir bid’attir, ama bu vakitte uyuyanlar, namaz kılanlardan efdal(iyi)dir.’ dedi. Halk, gecenin evvelinde namaz kılıyordu. Ömer bu sözüyle, şimdi uyumanın ve gece yarısından sonra kalkıp namaz kılmanın daha iyi olduğunu anlatmak istemiştir.

Hz. Ömer zamanında teravihin kaç rek’at kılındığı da ihtilaflıdır: Rivayetlerden kimine göre vitirle biraber 11, kimine göre 13, kimine göre (vitr hariç) 20, kimine göre (vitirle beraber) 21, kimine göre 23 rek’at kılınmıştır.

Kimi rivayete göre Ebân ibn Osman ve Ömer ibn Abdu’I-Azîz zamanlarında otuzaltı rek’at terâvîh, üç rek’at de vitir kılınmıştır. Şâfi’î’nin de: “Medine’de halkın, otuzdokuz rek’at, Mekke’de yirmiüç rek’at kıldığını gördüm. İkisi de olabilir” dediği rivayet edilir. Yine ŞâfiTye göre uzun okuyarak, ta’dîl-i erkân ile az kılmak, çok kılmaktan iyidir. Tirmizî’nin rivayetine göre vitirle birlikte 41 rek’at kılınmıştır. Hattâ 40 rek’at terâvîh, 7 rek’at vitir olmak üzere 47 rek’at, 46 terâvîh, 3 de vitir olmak üzere 49 rek’at kılındığı rivayetleri de vardır. Nâfİ’in rivayetine göre üçü vitir olmak üzere 39 rek’at kılınmıştır.

Bu rivayetler, Hz. Ömer döneminden başlamak üzere halkın ilâvelerle terâvîh kıldıklarını; kiminin, teravihi vitirle beraber 21, kiminin 23, kiminin 39, kiminin 41, kiminin 47, kiminin 49 rek’at kıldığını gösterir. Bunlar Peygamberimizin sünneti değildir. Peygamberimiz sadece sekiz rek’at terâvîh, bir rek’at de vitir kılmıştır ki tamamı dokuz rek’at eder. Buna ikirek’at olan sabahın sünneti de eklenince tamamı onbir rek’at olur. İşte Peygamberimizin, gerek Ramazanda, gerek Ramazan dışında en çok kıldığı nafile namaz rek’ati bu kadardır. Bu kadarını kılan, Peygamber Aley-hisselâm’ın sünnetini yerine getirmiş olur. Fazlasının sınırı yoktur. Kişi istediği kadar nafile namaz kılabilir. (Süleyman Ateş- Kur’an Ansiklopedisi, Namaz maddesi)

**********o*****************

HADİSLERDE TERAVİH NAMAZI

Teravih namazı, bidat: “Sonradan çıkan şeylerden kaçının, zira, en fena şey sonradan çıkan şeydir, her sonradan çıkan şey, bid’attir, her bid’at ise dalâlettir” gibi muhtelif hadîsler, herhangi bir kayda yer vermeksizin “bid’at”ı alelıtlak reddeder. Ancak, bu babta gelen başka ifâdeleri de göz önüne alan İslâm âlimleri, onu, “iyi” ve “kötü” olmak üzere ikiye ayırmıştır… Hz. Ömer, Resûlullah devrinde kısmen münferid(tek olarak), kısmen cemaat halinde kılınan terâvih namazının tamamının cemaat halinde kılınmasını emreder ve öyle yapılmaya başlandığını görünce: “Bu ne güzel bid’attır” der… İbnu Hacer, Fethu’l-Bâri’de aynen şöyle der:… Bidatın mendûbuna misal: Hz. Peygamber devrinde bizzat yapılmamış olan iyi işler: Terâvihin topluca kılınması… Kütübü Sitte Giriş c.1 s.326

posted in NAMAZ | 0 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZDA SESİN TONU

KUR’AN’A GÖRE NAMAZDA SES TONU:

17İsra suresi/110-De ki: “Allah, diye çağırın, ‘Rahman’ diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O’nundur.” Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse.

HADİSLER:

2571-”Resûlullah bir gece (evinden) çıkmıştı. Hz. Ebü Bekr’e uğradı. Alçak sesle namaz kılıyordu. Hz. Ömer’e uğradı, o da yüksek sesle namaz kılıyordu.” Râvi der ki: “Resûlullah’ın yanında toplanınca buyurdular ki: “Ey Ebü Bekr sana uğradım sen sessizce namaz kılıyordun.” Ebü Bekr: “Ben konuştuğum Zât-ı Zülcelâl’e sesimi işittirdim ey Allah’ın Resülü!” cevabını verdi. Hz. Ömer’e de: “Sana da uğradım. Sen yüksek sesle namaz kılıyordun!” dedi. O da şu cevabı verdi: “Ey Allah’ın Resülü! Uyuklayanı uyandırıyor, şeytanı da uzaklaştırıyordum.” Ebü Dâvud, Salât 315, (1329); Tirmizî, Salât 330, (447); Hadisin metni Ebü Davud’a ait. Hasan Basrî rivâyetinde der ki: “Resûlullah Hz. Ebü Bekr’e: “Ey Ebu Bekr sen sesini biraz yükselt!” dedi. Hz. Ömer’e de: “Sesini sen de biraz alçalt!” buyurdu.”

posted in NAMAZ | 0 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZLARIN REK’AT SAYISI

KUR’AN’DA NAMAZ REKÂTLARI:

4Nisa suresi/102- İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan bir grup, seninle birlikte dursun(KIYAM) ve silahlarını (yanlarına) alsın; böylece onlar secde ettiklerinde(SECDE), arkalarınızda olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle namaz kılsınlar, onlar da ‘korunma araçlarını’ ve silahlarını alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek için, sizin silahlarınızdan ve emtianız (erzak ve mühimmatınız)dan ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veya hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz, Allah kafirler için aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır.

 

 

HADİSLERDE REKÂT SAYISI: Namazlarda rekat sayısı ve namazı kısaltma

Cuma namazı, iki rekattır; cemaatla kılındığı için aslını korumuştur. Cuma namazı, Cuma günü kılınan öğle namazıdır.

2332-”Allah, namazı peygamberinizin diliyle hazerde(memlekette) dört, seferde iki, korku halinde de dört rek’at olarak farz kılmıştır.” Müslim, Salât 5; Ebu Dâvud, Salât 287, (1247); Nesâî, Taksir 1, (3,118,119).

2333-”Allah namazı (ilk defa farz ettiği zaman) iki rek’at olarak farz etmişti. Sonra onu hazer için (dörde) tamamladı. Yolcu namazı ilk farz edildiği şekilde sabit tutuldu.” Buhârî, Salât 1, Taksîru’s-Salât 5; Müslim, Salâtu’-Müsâfarî.n 2; Muvatta, Kasru’s-Salât 8; Ebü Dâvud, Salât 270.

2905-İbnu Ömer anlatıyor: “Resûlullah Mina’da bize iki rek’at kıldırdı, arkasından Ebû Bekr de öyle kıldırdı. Ebû Bekr’den sonra Hz. Ömer ve hilafetinin başında Hz. Osman da iki kıldırdılar. Sonra Hz. Osman dört rek’atli olarak kıldırdı. İbnu Ömer imamla kılarsa dört kılardı, yalnız kılınca da iki kılardı.” [Buhârî, Taksîru's-Salât 2, Hacc 84; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 17, (694); Nesâî, Taksîru's-Salât 3, (3, 121).]

2896- Hz. Enes anlatıyor: “Medine’de öğle namazını Resûlullah ile dört rek’at kıldık. Mekke’ye gitmek üzere yola çıkıp Zülhuleyfe’ye gelince ikindiyi iki rek’at kıldı.” [Buhârî, Taksîrû's-Salât 5; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 11; Ebû Dâvud, Salât 271; Tirmizî, Salât 391; Nesâî, Salât 17]

2902-İmrân İbnu Husayn anlatıyor: “Fetih günü, Resûlullah’la birlikte Mekke’de hazır bulundum. Mekke’de onsekiz gece kaldı, bu esnada namazları hep iki kıldı. Şöyle hitabediyordu:”Ey bölge halkı! Siz bize bakmayın, dört kılın. Biz hep yolcuyuz (bu sebeple kasrederek iki kılıyoruz).” [Ebû Dâvud, Salât 270, (1229).]

2904- Hârise İbnu Vehb anlatıyor: “Resûlullah Mina’da bize, sayıca en çok olduğumuz ve en ziyade güven içinde olduğumuz bir zamanda namazı iki rek’at kıldırdı.” [Buhârî, Taksîr 2; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 21; Ebû Dâvud, Hacc 77,; Tirmizî, Hacc 52; Nesâî, Taksîru's-Salât 3]

2906- Hz. Osman’dan anlatıldığına göre, Tâif’ de emvâl edinip orada ikâmet etmeyi arzu ettiği zaman Mina’da dört rek’at kıldı. Sonra imamlar bununla amel ettiler.” [Ebû Dâvud, Menâsik 76, (1961-1964).]

2907- Bir rivâyette de şöyle denmiştir: “Hz. Osman (sonradan) bedevîler sebebiyle dört kılmıştır. Çünkü o sene pek çok bedevî hacc’a gelmişti. Namazın dört rek’at olduğunu öğretmek için halka dört rek’at kıldırdı.” [Ebû Dâvud, Menâsik 76

2908- Yine Ebû Dâvud'un kaydına göre İbnu Mes'ud (Mina'da) namazı dört kılmıştı. Kendisine:"Sen, (daha önce dört kıldığı için) Osman'ı ayıplamıştın, şimdi ise dört kılıyorsun!" denilmişti. (Özür beyan ederek) şu cevabı verdi:"Muhalefet zararlıdır." [Ebû Dâvud, Menâsik 76, (1960).]

 

 

 

NAMAZLARIN SÜNNETLERİ VE SÜNNET OLMAK

Akşam ve sabahın sünnetlerini peygamber Kur’an’dan çıkarmıştır: 798-Hz. Peygamber: “Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra dahi tesbih et”(Tur, 49)ayetinde geçen “yıldızların batışından sonra” kılınacak namazın (idbâre’ssücud), sabahın farzından önce kılınan iki rekat; (Kâf suresinde geçen) edbâre’ssücud ile de akşamın farzından sonra kılınan iki rek’at olduğunu söylemiştir.” [Tirmizî, Tefsir, Tûr, (3271).]

 

SÜNNET NAMAZI DİYE BİR NAMAZ PEYGAMBER KAYNAKLI OLMADIĞI GİBİ, SÜNNET OLMAK DA BİR GELENEKTİR

“Aslında dikkat ederseniz o yazılarımda Peygamber’in herhangi bir namaz için, “Bu farzdır, bu da sünnettir” demediğini, bu farz – sünnet bölümlemelerinin zamanla gelişen fıkıhçıların ortaya çıkardıkları terimler olduğunu söylemiştim.

(SÜNNET OLMAK) Köklü bir gelenekti: Evet Ali de, Ebubekir de, Ömer de, Ebucehil de, Ebusüfyan da hep sünnetliydiler. Sünnet olmayı Hz. Muhammed getirmiş değildir. Sünnet olma, Araplara Hz. İbrahim dininden kalma bir uygulamadır. Araplar sünnet olurlardı. Hele Kureyş içinde sünnet olmayan biri yoktu. Peygamber’in kendisi de sünnet olmuştur, sahabileri de… İslam olduktan sonra değil, İslam olmadan önce, çocukluklarında sünnet olmuşlardı. Çünkü sünnet onların köklü dini geleneklerindendi.

Ama 40-50 yaşından sonra Müslüman olan bir kişiyi ille de sünnet ettirmek şartı yoktur. Kur’ân’ın hiçbir yerinde böyle bir emir mevcut değildir. Allah insanın kalıbına değil, gönlüne baktığını, dinin gönüldeki takva olduğunu vurgulamıştır. Artık sünnet asırlardan beri İslâm’ın bir simgesi haline gelmiştir. Bu konuda tüm İslam âleminde bir icma (konsensüs) oluşmuştur.

Sünnet olmadan Müslüman olunmaz diye bir hüküm yoktur. Yahudiler de sünnetlidir. Hz. İsa da sünnetliydi. Hıristiyanlığın başında sünnet, dini gereklerdenken Pavlos, sünnet operasyonunun, Anadolu’da ve Avrupa’da müşriklerin zorlandıklarını, bu operasyonun Hıristiyanlığın yayılması önünde büyük engel oluşturduğunu görünce sünnetin gerekliliğini kaldırmış, bu yüzden Barnaba ile arası açılmıştı. Sünnet zorunluluğunun kaldırılmasıyla Hıristiyanlık Avrupa’da yayılmaya başlamıştır.” (Süleyman Ateş-Vatan Gazetesi-1/8/2003)

 

 

SÜNNETİ KILMAYANA ŞEFAAT EDİLMEZ Mİ?

“Farz olan namazlar sadece 17 rekâttır. Ama farz namazlara sünnetler eklenerek 40′a çıkarılmıştır. Aslında bu hesaplamalar kesin değildir. Çünkü Hz. Peygamber, sünnetleri muntazam kılmamış, kimini çoğu kez, kimini çok nadir kılmıştır.

Çoğu kez kıldıklarını da genellikle 2′şer rekât olarak kılmıştır. Fakat zamanla dine eklemeler yapıldığı bilinen bir gerçektir. Sünnetleri kılma zorunluluğu yoktur. Sadece farzlar kılınmakla Allah’a karşı görev yerine getirilmiş olur. “Sünnet kılmayan kimse, Peygamber’in şefaatinden mahrum kalır” diye bir söz dolaşır ortalıkta. Bu doğru değildir. Allah, emirlerini yerine getiren insandan memnun ve razı olur.

Allah’ın razı olduğu kimsenin, zaten bilinen anlamda şefaate ihtiyacı olmaz. Çünkü şefaat tamamen Allah’a aittir (ayet). Farzları kılan kimse, Peygamber’e inanmasa, onu küçümsese farzı kılar mı? Namaz kılar mı? Peygamber’i önemsemeyen insan, onun peygamberliğini de kabul etmez ve zaten namaz da kılmaz. Namaz kılan insan, Peygamber’i kabul ediyor ve onun tebliğlerini uyguluyor. Öyle bir insan neden Peygamber’in şefaatinden mahrum kalsın?

Hem kim söylemiş sünneti kılmayan, Peygamber’in şefaatinden mahrum kalır diye? Allah mı söyledi? Hayır. Peygamber mi, “Sünnet namazları kılmayıp sadece farzı kılan benim şefaatimden mahrum kalır” dedi? Hayır, vallahi hayır. Öyle ise bu sözün ne değeri var? İnsanların kendi zanlan din olur mu?” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi-17/10/2003)

“Hiç sünnet kılmayıp sadece farzı kılmak da yeterlidir. Sünnet kılmamak günah değildir.

Devamlı sünnet kılmamak, Peygamber’i küçümseme anlamına geliyorsa bu çok tehlikelidir. Böyle bir kasıt olmadan iş çokluğu, yorgunluk sebebiyle sünnet kılmamakta bir sakınca yoktur…

Peygamberimiz cemaatle kıldıkları namazlardan ayrı olarak da çeşitli zamanlarda namaz kılmışlardır. Ama kendisi kıldığı namazları, farz, nafile gibi derecelere ayırmış değildir. Zaten “farza, yahut nafileye niyet ettim” şeklinde bir niyet yaparak da namaz kılmamış, o sadece Allah’a yaklaşmak, O’nun rızasını kazanmak için cemaatle ve yalnız olarak namaz kılmıştır. Onun kendi başına kıldığı namazlara sonradan sünnet ve nafile adları verilmiştir. Bu terimlerin, Peygamber döneminde kullanılan terimler olduğu kanaatinde değiliz.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -3/9/2003)

“Sünnet namazlar, Peygamberimizin kendi kendine kıldığı nafile ibadetlerdir. Bunların kılınmasında sevap vardır, kılınmamasında günah yoktur. Sünneti kılmamakla günaha girmiş olmazsınız. Sünneti kılmayanın, Hz. Peygamber’in şefaatinden mahrum kalacağı söylentisi vardır. Bu doğru değildir.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -17/5/2003)

posted in NAMAZ | 2 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZLARIN KAZASI

KUR’AN’DA NAMAZLARIN KAZASIZLIĞI:

4Nisa suresi/103-Namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep Allah’ı anın. Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın. Çünkü namaz, mü’minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.

4Nisa suresi/101- Yeryüzünde (sefere) çıktığınızda, hakikati inkara şartlanmış olanların aniden üzerinize saldırmasından korkarsanız namazlarınızı kısaltmanız günah olmaz: Çünkü o hakikati inkar edenler sizin apaçık düşmanlarınızdır.

2Bakara suresi/239-Ama eğer tehlikede iseniz, yürürken ve binek (üzerin)de (namazınızı ifa edin); tekrar güvenliğe kavuşunca Allah’ı anın, çünkü daha önce bilmediklerinizi size öğreten O’dur.

KASTEN TERKEDİLEN NAMAZIN KAZASI OLMAZ-SÜLEYMAN ATEŞ

Emredilen şeyin yerine getirilmesi üç türlüdür: Eda, kaza, iade. Namazı vaktinde kılmak eda, vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak kaza, aynı namazı vakti içinde veya vaktinden sonra herhangi bir halden ötürü yinelemek de iadedir.

Hz. Peygamber: “Bir namazı unutan, hatırladığı zaman(unutma veya uyku sonucu sadece hatırladığı zaman, diğer zamanlar değil) onu kaza etsin. O namazın başka kefareti yoktur.” buyurmuştur.

Ebû Katâde’nin rivayetine göre de Peygamber, uyku dolayısıyla namaz kılamadıklarını söyleyenlere: “Uykuda kusur yoktur, kusur uyanıklık halinde olur. Biriniz namazı unutur, ya da uyku sebebiyle kılamazsa, hatırladığı zaman o namazı kılsın!” demiştir. Başka bir rivayette de bir seferden dönerken sabah namazına uyanamayan Allah elçisi ve arkadaşları, güneş doğup yükseldikten sonra Bilâl’in ezan okumasıyla iki rekat sünnetin ardından kamet getirerek sabah namazını kılmışlardır. Sonra arkadaşları: “Yâ Resûlallah, bu namazı yarın vaktinde iade etmeyelim mi?” diye sormuş, Peygamber, “Rabbiniz sizi ribâdan(tefecilik) ederken kendisi sizden ribâ(faiz) mı alacak? buyurmuştur.” Hendek Savaşı’nda da 2 veya 4 namazı kılamayan Allah Elçisi, geceleyin bu namazları hep birlikte sırasıyla kıldırmıştır.

Peygamber’in kaza edilmesini emrettiği namazlar, unutmak veya uyku gibi nedenlerle kılınamayan namazlardır. Bunların kazası lâzım gelir. Fakat bile bile namaz kılmayan kimsenin bu namazlarını kaza etmesi gerekip gerekmeyeceği konusunda bir görüş ayrılığı mevcut. Hadîslerden sadece bir özür dolayısıyla kılınamayan namazların kazasının gerekeceği, mazaretsiz kılınmayan namazların, günâh olan namazı terk etmekten dolayı Allah’a tevbe ile af ve mağfiret dilemek gerektiği anlaşılır. Şevkânî de Neylu’l-Evtârında: “Uzun araştırmasına rağmen kasten kılınmayan namazların kazasının gerektiği hakkında geçerli bir delil bulamadığını” belirtmektedir.

40-50 yaşından sonra Müslüman olanlar, daha önceki dönemlerde yerine getirmediği ibâdetleri yapmakla yükümlü değiller. İslama adım atmaları daha önceki günahlarını siler. Uzun süre namaz kılmayıp daha sonra namaza başlayan da, ömrünün ileri bir döneminde Müslüman olan kimsenin durumuna benzer. O kimsenin, geçen dönemlerindeki namazlarını kaza etmesi, büyük bir zorluktur. Zaten onların, tövbe ve istiğfardan başka kefareti de yoktur. Nasıl yıllarca yıkanmayan insanın, daha sonra yıkanmayı âdet edinmesiyle eski yıkanmamalarını kaza etmesi mümkün değilse, uzun yıllar kasten yapılmayan ibâdetlerin de kazası mümkün değildir. Kaza diye yapılan, aslında bir ruh temizlemesidir. Eski hatâ ve kusurlara tövbe edip bundan sonra ibâdetine devam etmelidir.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -4/12/2003)

HADİSLERDE NAMAZIN KAZASI

“Kur’an’da vaktinde kılınamayan namazların kaza edilmesi ile ilgili olarak açık bir ifade bulunmamakla birlikte, Hz. Peygamber bizzat kendisi vaktinde kılamadığı namazları kaza etmiş ve ashabına da bunu tavsiye etmiştir: Peygamberimiz Hendek savaşı sırasında harbin şiddetlenmesi nedeniyle ikindi namazını kılamamışlar; bunun üzerine “Bizi ikinde namazından alıkoydular. Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun” demiş ve ikindi namazini akşam ile yatsi arasinda kaza etmiştir (Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 627). Ayrıca Hayber Fethinden dönerken, bir yerde konakladıklarında gece uyuya kalmışlar ve vaktinde kılamadıkları sabah namazını güneş doğduktan sonra kaza etmişlerdir (Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 680). Yine Peygamberimiz “Kim namazı unutursa veya uyuyup kalırsa hatırlayınca onu kılsın” buyurmuş ve “ekımi’s-salâte li zikrî” (Taha, 20/14) ayetini delil getirmiştir. (Buhârî, Mevâkîtü’s-Salati, No: 562; Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 680-684) (Diyanet Fetvaları)

Namazın kazası yoktur: 2340-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim bir namaz unutacak olursa hatırlayınca derhal kılsın. Unutulan namazın bundan başka kefareti yoktur.” Buhârî, Mevakîtu’s-Salât 37; Müslim, Mesâcid 314; Tirmizî, Salât 131; Ebü Dâvud, Salât 11; Nesâî, Mevâkît 52)

“Kasten namazını kılmayan kişiye kaza gerekmez” “Peygamber’in kaza edilmesini emrettiği namazlar; unutmak, uyku gibi bir özür dolayısıyla kılınamayan namazlardır. Bunların kazası lazım gelir.

Hadislerden, unutularak veya herhangi bir özürle vaktinde kılınmayan namazların, hemen kaza edileceği ve üzerinde kılamadığı namazlar olduğu halde ölen kimsenin yerine, namazlarının kaza edilemeyeceği ve bunlar için kefaret (fidye) verilmeyeceği anlaşılır. “O namazların, bundan başka kefareti yoktur” cümlesi bunu gösterir. Peygamber’in kaza edilmesini emrettiği namazlar; unutmak, uyku gibi bir özür dolayısıyla kılınamayan namazlardır.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -19.2.2003)

***************o*************************

KAZA NAMAZI (Namazın kazası olmaz)

Kazanın tarifi :

“Herhangi bir mazeret dolayısıyla asıl vaktinde yapılamayan ibadetin, vakit çıktıktan sonra başka bir vakitte yapılmasıdır.”

İşte ibadetin kazasının tanımı bu. Peki vaktinde kılınmayan namazın kazası olur mu? Diğer bir anlatımla; geçmiş namazlar kaza edilir mi? İşte bu konu Müslümanlar arasında, İslam`ın tasvip etmediği tarzda yanlış inanç ve amellerin oluştuğu bir konudur. Din adına toplumdaki bu yanlışın dinimizdeki esas şeklini açıklamak istiyoruz. O nedenle dinimizin ana kaynağı Kur’ân ve onu en iyi anlayan ve uygulayan Peygamber efendimizi dikkate alacağız.

Kur’an’ı kerimde vaktinde kılınmamış namazların kazasına dair açık bir âyet olmadığı gibi buna işaret edecek hiçbir işaret de söz konusu değildir.

Ancak Nisa suresi, âyet 43 : “Ey iman edenler! Sarhoş iken ne dediğinizi bilinceye kadar, cünüpken de -yolculuk halinde olmanız dışında- boy abdesti alıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hastalanırsanız yahut yolculuk halinde bulunursanız ve yahut biriniz tuvaletten gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, bütün bu durumlarda su da bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin. Yani yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Allah Afüvv’dür, Gafür’dür.”

Allah-ü Teâla, görüldüğü gibi ‘Sarhoş iken ayılıncaya kadar namaza yaklaşmayın’ buyurur. Âyette geçen ’Sükâra’ sözcüğü sadece sarhoşluk anlamına olmayan, ‘bilincin, aklın bulanıklığı, uyuşukluğu’ anlamlarını da ihtiva eder. ’Bilinçli olmak’ ibadetin ana unsuru olduğundan, bilinçsiz iken namaza yaklaşmayın buyrulmaktadır. Bu nedenle namazı vaktinde kılmaya tek engel, bilinçsizliktir. Yani, uyku, unutmak, sarhoşluk, baygınlık, bunaklık ve deliliktir. Bunların dışında hiç bir koşulda namaz terk edilmez. Bu hallerden kurtulunduğu zaman kılınamamış namaz hemen kılınır. Aşağıda sünnet örneğine iyi dikkat edilmelidir.

Sünnet’te ise uykuda veya unutarak vaktinde kılınmamış namazın, uyanınca ve ya hatırlanınca, vaktin dışında hemen kaza edildiğini görüyoruz. Örnekler :

“Enes RA. anlatıyor: Rasulüllah As. buyurdular ki: Kim bir namazı unutacak olursa hatırlayınca onu hemen kılsın. Ona bundan başka keffaret yoktur.”

“Sizden biriniz namaz kılacak vakitte yatmış idiyse veya namaza karşı gaflet etmişse yani unutmuşsa, hatırlar hatırlamaz onu kılsın. Çünkü Allah, ‘Beni anmak için namaz kıl.’ (Ta ha Suresi âyet 14.) buyurmuştur.”

“Ebu Katade RA. anlatıyor: ‘Rasulüllah ile birlikte bir gece boyu yürüdük. Cemaattan bazıları:

“Ey Allah’ın Rasülü! Bize mola verseniz” diye istekte bulundu. Efendimiz:

“Namaz vaktine uyuyakalmanızdan korkuyorum” buyurdu. Bunun üzerine Bilal: ”Ben sizi uyandırırım” dedi. Böylece mola verildi ve herkes yattı. Nöbette kalan Bilal de sırtını devesine dayamıştı ki gözleri kapanıverdi, o da uyuyakaldı.

Güneşin doğmasıyla Rasulüllah uyandı ve :

“Ey Bilal! Sözün ne oldu? diye seslendi ve Bilal: “Üzerime böyle bir uyku hiç çökmedi” diyerek cevap verdi. Peygamber Efendimiz:

“Allah Teala Hazretleri, ruhlarınızı dilediği zaman kabzeder, dilediği zaman geri gönderir. Ey Bilal! Halka namaz için ezan oku” buyurdu. Sonra abdest aldı ve güneş yükselip beyazlaşınca kalktı, kafileye cemaatle namaz kıldırdı.”

Olay şudur:

Hayber’in fethinden Medine’ye dönen Müslüman kafilesi, yorgun ve uykusuzdur. Dinlenip biraz uyumak isterler. Uyanık durup da kafileyi uyandıracak nöbetçi de uyumuş olduğundan uyanıp sabah namazını vaktiyle kılamazlar. Sabah namazını kuşluk vakti kaza ederler.

Bu olay tüm sahih ve muteber hadis kitaplarında değişik rivâyet yoları ve ufak tefek farklılıklarla yer alır.

Bir başka örnek:“Cabir RA. anlatıyor: ‘Ömer, Hendek savaşında bir keresinde güneş battıktan sonra geldi ve Kureyş kafirlerine sövmeye başladı ve bu meyanda: “Ey Allah’ın Rasulü dedi, güneş batmak üzereyken ikindi namazını kılabildim.” Rasulüllah:

“Vallahi ikindiyi ben de kılamadım.” dedi. Beraberce kalkıp Butha’ya gittik. Orada efendimiz abdest aldı, biz de abdest aldık. Güneş battıktan sonra ikindiyi kıldı, sonra da akşamı kıldı.”

Bu hadis de Kütübü Sitte dediğimiz sağlam ve muteber hadis kitaplarında değişik kişilerin rivâyetleriyle ve bazı ekleme ve çıkarmalarla yer alır. Ama işin özü bu.

“Nafi anlatıyor. Hz. Ömer’in oğlu Abdullah bayılmış ve aklı gitmişti. Baygın iken kılamadığı namazı kaza etmedi.”

İmam Malik der ki: “Doğruyu Allah bilir ya, bana göre bu şundan ileri gelir: vakit çıkmıştır. Ama vakit içinde ayılan, o vaktin namazını kılar.”

“Yine Nafi anlatıyor : “İbn-ü Ömer RA. dedi ki: ”Kim bir namazı unutur ve bunu imamın arkasında namaz kılarken hatırlarsa, imam selamı verince unutmuş olduğu namazı hemen kısın sonra da imamla kıldığı namazı yeniden kılsın.”

Son iki hadisi şerif, Kütübü Sitte’den Muvatta’da yer alır. İmam Şafii hariç tüm mezhep imamları da bu görüşü benimserler.

Sağlam kaynaklarda yer alan peygamberimize ait sözler ve uygulamalar bunlar. Efendimiz ve onun seçkin arkadaşlarının, keyfi olarak namaz kılmadıkları ve onları aylar, yıllar sonra kaza ederek ödedikleri vaki değildir. Bizlere düşen de onlara harfiyen uymaktır.

Bu konu, tüm din bilginlerince epey tartışılmış bir konudur. Bizim sunduğumuz görüş bu tartışmaların neticesi olmakla birlikte en sağlamının da olduğuna kâniyiz.

Konunun teknik açıklamalarına geçmeden, evvela biz kaza namazını kılacak Müslümanın da bir portresini çizelim:

Anadan doğma Müslüman, çoğu hacı – hoca çocuğu, sağlıklı, genç, dinamik, aklı başında, vakti bol, ama kırkına kadar namaz kılmamış, belki bayramdan bayrama veya cumadan cumaya kılmış. Şimdi geçmişteki kılmadıklarını kılmak istiyor veya kılıyor.”

Yukarıda kazanın tarifini verdiğimiz de ‘Bir mazeret nedeniyle’ ifadesine yer vermiştik. Kur’ân’ı kerime ve peygamberin sünnetine dikkat edilirse, akılsızlığın dışında namaz kılmamaya herhangi bir mazeret veya verilmiş bir ruhsat olmadığını görürüz. Halbuki oruç için ruhsat vardı. Mesela :

Bakara suresi, âyet 183-185 : “Ey iman sahipleri! Oruç, sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazılmıştır. Bu sayede korunmanız umulmaktadır.

Sayılı günlerdir. Sizden kim hasta olursa ve ya yolculuk halinde bulunursa tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutar. Oruca zorlukla dayananlar üzerine düşen, fidye olarak, bir yoksulu doyurmaktır. Kim bir mecburiyeti olmaksızın içinden gelerek iyilik yaparsa bu onun için daha hayırlı olur. Ve oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır.

Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayırımıyla hidâyetten kanıtlar getiren Kur’an onda indirilmiştir. O halde bu aya ulaşanınız onu oruçlu geçirsin. Hasta olan veya yolculuk halinde bulunan, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık ister; o sizin için zorluk istemez. Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiği için Allah`ı yüceltmenizi ister. Ve sizin şükretmeniz umulur.”

Dikkat edilirse orucun kazaya bırakılması ancak, hastalık ve yolculuk mazeretleri nedeniyle olabiliyor. Keyfi olarak vaktinde tutulmayanları da kaza etme ruhsatı verilmiyor. Mazeretsiz keyfi olarak bırakılan ibadetin kazası olmaz cezası olur. Bu suç da Allah ile kulu arasında olduğundan kulun Tevbe etmesi gerekir. Allah dilerse kabul eder dilerse red eder.

Kaza namazının olabileceğine inananlar bunu orucun kazasına GIYAS etmek suretiyle yapmaktadırlar. Halbuki oruç ve namaz birbirine gıyas edilemez. Mahiyetleri ve amaçları farklı farklı olması nedeniyle gıyasdaki ana neden, ortak illet burada söz konusu olamaz. Ayrıca ‘Gıyas’ kesinlik ifade etmez, Zanni bir delildir. Zannın ise dinde herhangi bir değeri yoktur. Zann üzerine İnanç ve amel kurulmaz. İşte Allah’ın beyanı :

Yunus suresi, âyet 36 : “Onların çoğu zanndan başka bir şeyin ardından gitmiyor. Doğrusu da şu ki zann, hakktan hiç bir şey ifade etmez. Allah onların yaptıklarını iyice bilmektedir.”

Yine Yunus suresi, âyet 32 : “İşte bu Allah’tır sizin Hak Rabbiniz. Hakk’tan sonra sapıklıktan başka ne vardır ki ? Peki nasıl oluyor da yüz geri döndürülüyorsunuz ?”

Maide suresi, âyet 77 : “De ki: “Ey ehli kitap! Dininizde azgınlık edip Hakk dışına çıkarak aşırılığa gitmeyin. Daha önce sapmış, bir çoğunu saptırmış ve yolun denge noktasından uzağa düşmüş bir topluluğun keyiflerine uymayın.”

Halbuki yukarıda da görüldüğü vechile oruç, hastalık ve yolculuk mazeretleriyle kazaya bırakılıyordu. Keyfiliğe hiç değinilmiyordu. Halbuki namaz öyle değil. Namaz hiçbir mazeret nedeniyle kazaya bırakılamaz. (Sadece ‘Uyku, Unutmak, bayılmak, sarhoşluk, bunamak, delirmek gibi yükümlülüğü düşüren mazeretler hariç.`) Bu mazeretler nedeniyle vaktinde kılınmayan namaz ise bu bilinçsizlik durumu geçer geçmez, yani ne yaptığını ve ne dediğini bilebilir duruma gelindiğinde hemen kılınır. Bu zihinsel özür kerahet vakti dediğimiz vakitlerde bile geçerse, kılamamış olduğu namazı hemen kılar.

Namazın önemini konu alan âyetlere dikkat edelim:

Bakara; 238, 239 : “Namazları ve vusta namazı koruyun. Tam bir saygıyla Allah’ın huzurunda kıyam edin.

Bir korku ve endişe duyarsanız yürüyerek veya binit üzerinde (kılın). Güvene kavuştuğunuzda bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı anın. “

Birinci âyette geçen “Vusta Namaz” ifadesi Müslümanlar arasında tartışılan bir ifadedir. Fıkıh ve tefsir (!) kitaplarına bakıldığında iyice anlaşılamamış bir mesele olduğunu görülür. Kimine göre sabah namazıdır, kimine göre ikindi namazıdır, kimine göre de öğle namazıdır. Bu konuya ait sitemizde özel bir makale bulunmaktadır. Lütfen onu okuyunuz.

Al-i İmran suresi, âyet 191: “Aklı ve gönlü işletenler o kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler. Ey rabbimiz! Sen bunu boşu boşuna yaratmadın. Şanın yücedir senin. Ateş azabından koru bizi.”

Nisa suresi, âyet 101-103 : “Gaza niyetiyle yeryüzünde dolaştığınız zaman, küfre sapanların size tedirginlik vermelerinden korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şu bir gerçek ki, küfür içinde olanlar sizin için açık bir düşmandır.

Sen içlerinde olup onlara namaz kıldırdığın vakit, içlerinden bir gurup seninle namaza dursun; silahlarını da alsınlar. Bunlar secdeye varınca, diğerleri arkalarında beklesinler. Sonra namaz kılmamış olan diğer gurup gelip seninle birlikte kılsınlar. Dikkatli olsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar. Kafirler isterler ki, silahlarınızdan ve teçhizatınızdan habersiz olasınız da üstünüze çullanıversinler. Eğer yağmurdan gelen bir sıkıntı varsa yahut hasta-yaralı iseniz silahlarınızı bırakmakta bir sakınca yoktur. Ama tedbirinizi alın, dikkatli olun. Allah, kafirler için rezil edici bir azap hazırlamıştır.

Korku halindeki namazı tamamlayınca, artık Allah’ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Sükunet bulduğunuzda, namazı tam bir biçimde yerine getirin. Namaz müminler üzerine vakti belirlenmiş bir farz olmuştur.”

Meryem suresi, âyet 59 : “Ama arkalarından öyle bir nesil geldi ki; namazı yitirdiler, şehvetlerine uydular. Bunlar azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.”

Ta ha suresi, âyet 132 : “ailene namazı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırıyoruz. Sonuç Takva’nındır.”

Nur suresi, âyet 37 : “Öyle erkekler vardır ki, ne bir ticaret ne bir alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoyamaz. Onlar, kalplerle gözlerin döneceği günden korkarlar.“

Yukarıda sunduğumuz âyetlerde görüyoruz ki, Müslüman her türlü koşullar içinde namazı vaktinde kılacak. Herhangi bir nedenle başka zamana bırakılmasına asla ve asla ruhsat yok. Yani namazı kılmaya hiçbir şey engel değil, namaz kılmamaya hiçbir şey mazeret değil:

Ne iş-güç, ne alış-veriş, ne işçilik-patronluk, ne yolculuk (yolcu kısaltabilir ama terk ya da te’hir edemez.) ne esirlik ne askerlik, ne savaş (cephede düşmanla yüz yüze iken bile), ne hastalık, ne hayız, ne nifas (kadınların kanamalı dönemleri), ne dermansızlık, ne ihtiyarlık, ne mal-mülk, ne çoluk-çocuk, ne abdest almak için suyun yokluğu (teyemmüm çare oluyor.) Kısaca hiçbir şey…

Sonuç şu dur ki, Mükellefiyeti düşüren sebepler (uyku, unutmak, bayılmak, bunamak, delirmek gibi zihinsel gerekçeler) olmadan, aklı başında olan hiçbir insan namazını kazaya bırakamaz. Bırakırsa keyfi olarak bırakılan namazın kazası olmaz cezası olur.

Namaz niçin bu kadar önemlidir ?

Bu sorunun cevabını verebilmemiz için önce insanı tanımamız lazım. Kendi gözlemlerimizin ötesinde, Allah’ın açıklamalarına yani Kur’ân’a başvuralım.

Nisa suresi, âyet 26-28 : “Allah size açıklamalar sunmak istiyor. Sizi, sizden evvelkilerin yol ve yasalarından haberdar ediyor. Size tevbe nasip ediyor. Allah her şeyi bilir, tüm hikmetlerin sahibidir.

Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlarsa sizin büyük bir sapışla sapmanızı isterler.

Allah size hafiflik getirmek istiyor. Çünkü insan çok zayıf yaratılmıştır.”

İbrahim suresi, âyet 34: “Kendisinden istediğiniz her şeyden size bir parça verdi. Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, sayıp bitiremezsiniz. Doğrusu şu ki insan gerçekten çok zalim, çok nankördür.”

Hud suresi, âyet 9,10 : “İnsana bizden bir rahmet tattırıp sonra onu ondan çekip alsak, insan elbette çok ümitsiz, çok nankör bir hale düşer.

Ve eğer ona,kendisine gelip çatan bir zorluk ve kederden sonra bolluk ve nimet tattırsak, hiç kuşkusuz şöyle diyecektir: “Tüm sıkıntı ve kötülükler benden uzaklaşmıştır.” Bu durumda o, bir sevinç delisi, bir kendini beğenmiş olur.”

İsra suresi, âyet 67 : “Denizde size bir zorluk dokunduğunda, O’nun dışındaki tüm yalvardıklarınız ortadan kaybolur. Fakat o, sizi kurtarıp karaya çıkarınca yüz çevirirsiniz. insan çok nankördür.”

Yine İsra suresi, âyet 100: “De ki: ”Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da harcanır, biter korkusuyla cimri davranırdınız.”İnsan, çok cimridir.””

Nahl suresi, âyet 4 : “İnsanı bir spermden yarattı. Bir de bakmışsın insan, açıkça kafa tutan bir hasım oluvermiştir.”

Rum suresi, âyet 54 : “Allah O’dur ki, sizi bir güçsüzlükten yarattı. Sonra bu güçsüzlüğün arkasından bir kuvvet oluşturdu. Sonra o kuvvetin arkasından bir güçsüzlük ve ihtiyarlığa vücut verdi. Dilediğini yaratır. Alim’dir O, Kadir’di.”

Fussılet suresi, âyet 49 : “İnsan, hayır istemekten bıkıp usanmaz. Kendine bir şer dokunmaya görsün; hemen ümidini keser, yıkılır.”

Meariç suresi, âyet 19 : “İşin gerçeği şu ki insan; aceleci, hırslı, sabırsız, tahammülsüz yaratılmıştır.”

Adiyat suresi, âyet 6 :“İnsan rabbine karşı gerçekten çok nankördür.”

Al-i İmran suresi âyet 14 : “Kadınlara, oğullara, altın ve gümüşten oluşturulmuş yığınlara, salma atlara, davarlara ve ekinlere tutkunluk sevgisi, insanlar için süslenip püslenmiştir. Tüm bunlar geçici-iğreti hayatın nimetidir. Allah’a gelince, varılacak yerin en güzeli onun yanındadır.“

Gördüğümüz gibi, insan zalim, nankör, cimri, zayıf, aciz, hırslı, huysuz ve şehvet perest olarak yaratılmış. Allah`ın razı olmayacağı bu çirkinliklerden insanın arınması lazım geliyor. Onun için insan eğitilecek. İnsan bu mikroplardan temizlenecek. Ve erdemli birisi olarak yaşamını sürdürecek.

İnsanı mikroplardan arındıracak ilaç, manevi gelişmesini, sağlıklı beslenmesini sağlayacak gıda, iyi bir insan olmasını sağlayacak eğitim aracı namazdır.

Bunu da yine Kur’ân’dan inceleyelim.

Nur suresi, âyet 21 : “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse, şeytan ona iğrençlikleri ve kötülüğü emreder. Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, içinizden tek kişi bile sonsuza dek temize çıkamazdı. Ama Allah dilediğini arıtıp temizliyor. Allah her şeyi işitiyor, her şeyi biliyor.”

Hud suresi, âyet 114 : “Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın saatlerde namaz kıl. Güzellikler kötülükleri silip süpürür. İşte bu Allah’ı ananlara bir öğüttür.“

Ankebut suresi, âyet 45 : “Kitap’tan sana vahyedileni oku. Namazı da kıl. Çünkü namaz, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar. Elbette ki Allah’ın anılması daha büyüktür. Allah neler yaptığınızı biliyor.”

Ahzap suresi, âyet 33 : “Evlerinizde oturun. İlk cahiliye yürüyüşü gibi kendinizi teşhir ederek yürümeyin. Namazı kılın, zekatı verin, Allah`a ve Rasülüne itaaat edin. Allah sizden kiri-lekeyi gidermek istiyor ey ehli beyt, sizi tam bir biçimde temizlemek istiyor.”

Görüldüğü gibi namazın niçin farz edildiği, niçin namaz kılmamız lazım geldiği ve namazın ne işe yaradığı bu âyetlerden açıkça anlaşılıyor. Yani bizim eksiklerimizi tamamlayacak olan namazmış, bizim manevi dertlerimizin ilacı namazmış, manevi temizliğimizin sabunu, deterjanı, namazmış. Ve de manevi gelişmemizi sağlayan gıda da namazmış.

Namazın kazası niçin olmaz ?

Âyeti celilerden anlıyoruz ki, insanın bu ilaç ve gıdaya Müslümanlığa adım attığından itibaren gereksinimi vardır. Nasıl ki, maddi hayatlarında büyüme ve gelişme çağlarında yeterli, dengeli beslenmeyi yapamayanlar hastalıklı, cılız, güçsüz olurlar, manevi gıda ve ilaçlarını düzenli almayanlar da manevi açıdan sağlıksız olurlar. Yani, cahil, zalim, cimri, şehvet perest, nankör, aciz, hırslı, huysuz zayıf, egoist, tembel, vahşi, sadist ve diğer tüm kötü huyların sahibi olurlar.

Öyleyse maddi bedenin gelişmesi için günde üç öğün yemek yeniyorsa, manevi varlığın da gelişmesi için üç vakit namaz kılınması gerekiyor. Bu manevi gıda (Namaz) öğün/vakitlerinde alınmazsa/kılınmazsa insan sağlıksız olur.

İşte gıdasını zamanında düzenli almamış, hastalıklara karmış bir insana, yıllar sonra, vaktinde yemediği güçlü besinleri toptan yedirmek, üç öğün yerine mesela otuz üç öğün yemek yedirmek o insanı güçlü ve sağlıklı bir insan yapmıyorsa ve vaktinde almadığı ilaçlar yıllar sonra topluca kullanıldığında tedavi etmiyorsa, vaktinde mazeretsiz, keyfi olarak kılınmamış namazlar da daha sonra toptan kılınmasıyla insanın geçmişini temizlemez sağlıklı bir duruma getirmez.

Keyfi olarak vakitlerinde kılınmamış namazların kazası olmaz, cezası olur. Onun için tevbe edilmesi gerekir. Allah’tan afv ve mağfiret dilenmesi icap eder.

Kılınmamış namazları Allah’a ödenmemiş bir borç kabul edip sonra da topluca kılıverip, ‘ben namazlarımı kaza ettim, namaz borcum yok’ gibi ödeşme mantığı, namazın farz oluş gayesine terstir, namaz esprisine aykırıdır.

Namaz vaktinde kılınırsa hedefini bulur, gayesine ulaşır. İnsanı temizler, geliştirir, olgunlaştırır .

Bu açıklamalarımız yanlış anlaşılmamalı ve çarpıtılmamalıdır. İnsan çetele tutmadan, boş olduğu zamanlarda Allah’ın rızasını kazanmak ve onu memnun kılmak için (Borç alış verişi, ödeşme olmadan.) bol bol nafile namaz kılmalıdır. Vaktinde kılmadığı namazlar için ise Allah’a çok çok tevbe etmelidir.

Bakara suresi, âyet 275 : “O ribayı yiyenler, şeytanın bir dokunuşuyla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu böyledir, çünkü onlar, ”alış-veriş de riba gibidir” demişlerdir. Oysa ki Allah, alış-verişi helal, ribayı haram kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah’a kalmıştır. Kim ki yeniden dönerse, işte o dönenler ateşin dostlarıdır. Sürekli kalacaklardır orada.” (Hakkı Yılmaz) http://www.istekuran.net/?p=89

posted in NAMAZ | 0 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZLARIN FARZLARI

KUR’AN’DA ZORUNLU NAMAZLAR:

2Bakara suresi/110-Namazı kılın ve zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür.

14İbrahim suresi/31-İnanan kullarıma söyle, namazı kılsınlar, hiçbir alışveriş ve dostluğun bulunmadığı bir gün gelmeden önce kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda gizlice ve açıktan harcasınlar.

24Nur suresi/56-Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Resûle itaat edin ki size merhamet edilsin.

98Beyyine suresi/5-Hâlbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.

 

 

HADİSLERDE FARZ NAMAZLA YETİNMEK

76-Sehl İbnu Ebî Ümâme’nin anlattığına göre, Sehl ve babası beraberce Hz. Enes’in yanına girerler. Enes’i yolcu namazı kılıyormuşcasına çok hafif bir namaz kılıyor bulurlar. Selam verip namazdan çıkınca: “Allah sana mağfiret buyursun bu kıldığın namaz farz mı yoksa nafile miydi? dedik. “Farz namazdı. Bu (eksiksiz). Hz. Peygamber’in  namaz tarzıdır. Bilerek hiç bir değişiklik de yapmadım” dedi ve ilave etti: Resûlullah buyurdu ki: Kendinize zorluk çıkarmayın, zorluğa uğrarsınız. Zira (geçmişte) bir kavim (bir kısım zahmetli işlere azmederek) kendisini zora attı. Allah da zorluklarını artırdı. Manastır ve kiliselerdekiler bunların kalıntısıdır. “Onlar, üzerlerine, bizim farz kılmadığımız, fakat, güya Allah’ın rızasını kazanmak için kendilerinin koydukları ruhbaniyete bile gereği gibi riâyet etmediler” (Hadîd, 27). Ebu Dâvud, Edeb 52, (4904). (49)

 

NAMAZLARIN SÜNNETLERİ VE SÜNNET OLMAK

Akşam ve sabahın sünnetlerini peygamber Kur’an’dan çıkarmıştır:

798-Hz. Peygamber: “Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra dahi tesbih et”(Tur, 49)ayetinde geçen “yıldızların batışından sonra” kılınacak namazın (idbâre’ssücud), sabahın farzından önce kılınan iki rekat; (Kâf suresinde geçen) edbâre’ssücud ile de akşamın farzından sonra kılınan iki rek’at olduğunu söylemiştir.” [Tirmizî, Tefsir, Tûr, (3271).]

 

**************o*****************

 

 

SÜNNET NAMAZI DİYE BİR NAMAZ PEYGAMBER KAYNAKLI OLMADIĞI GİBİ, SÜNNET OLMAK DA BİR GELENEKTİR

“Aslında dikkat ederseniz o yazılarımda Peygamber’in herhangi bir namaz için, “Bu farzdır, bu da sünnettir” demediğini, bu farz – sünnet bölümlemelerinin zamanla gelişen fıkıhçıların ortaya çıkardıkları terimler olduğunu söylemiştim.


(SÜNNET OLMAK) Köklü bir gelenekti: Evet Ali de, Ebubekir de, Ömer de, Ebucehil de, Ebusüfyan da hep sünnetliydiler. Sünnet olmayı Hz. Muhammed getirmiş değildir. Sünnet olma, Araplara Hz. İbrahim dininden kalma bir uygulamadır. Araplar sünnet olurlardı. Hele Kureyş içinde sünnet olmayan biri yoktu. Peygamber’in kendisi de sünnet olmuştur, sahabileri de… İslam olduktan sonra değil, İslam olmadan önce, çocukluklarında sünnet olmuşlardı. Çünkü sünnet onların köklü dini geleneklerindendi.

Ama 40-50 yaşından sonra Müslüman olan bir kişiyi ille de sünnet ettirmek şartı yoktur. Kur’ân’ın hiçbir yerinde böyle bir emir mevcut değildir. Allah insanın kalıbına değil, gönlüne baktığını, dinin gönüldeki takva olduğunu vurgulamıştır. Artık sünnet asırlardan beri İslâm’ın bir simgesi haline gelmiştir. Bu konuda tüm İslam âleminde bir icma (konsensüs) oluşmuştur.

Sünnet olmadan Müslüman olunmaz diye bir hüküm yoktur. Yahudiler de sünnetlidir. Hz. İsa da sünnetliydi. Hıristiyanlığın başında sünnet, dini gereklerdenken Pavlos, sünnet operasyonunun, Anadolu’da ve Avrupa’da müşriklerin zorlandıklarını, bu operasyonun Hıristiyanlığın yayılması önünde büyük engel oluşturduğunu görünce sünnetin gerekliliğini kaldırmış, bu yüzden Barnaba ile arası açılmıştı. Sünnet zorunluluğunun kaldırılmasıyla Hıristiyanlık Avrupa’da yayılmaya başlamıştır.” (Süleyman Ateş-Vatan Gazetesi-1/8/2003)

 

SÜNNETİ KILMAYANA ŞEFAAT EDİLMEZ Mİ? “Farz olan namazlar sadece 17 rekâttır. Ama farz namazlara sünnetler eklenerek 40′a çıkarılmıştır. Aslında bu hesaplamalar kesin değildir. Çünkü Hz. Peygamber, sünnetleri muntazam kılmamış, kimini çoğu kez, kimini çok nadir kılmıştır.

    Çoğu kez kıldıklarını da genellikle 2′şer rekât olarak kılmıştır. Fakat zamanla dine eklemeler yapıldığı bilinen bir gerçektir. Sünnetleri kılma zorunluluğu yoktur. Sadece farzlar kılınmakla Allah’a karşı görev yerine getirilmiş olur. “Sünnet kılmayan kimse, Peygamber’in şefaatinden mahrum kalır” diye bir söz dolaşır ortalıkta. Bu doğru değildir. Allah, emirlerini yerine getiren insandan memnun ve razı olur.

Allah’ın razı olduğu kimsenin, zaten bilinen anlamda şefaate ihtiyacı olmaz. Çünkü şefaat tamamen Allah’a aittir (ayet). Farzları kılan kimse, Peygamber’e inanmasa, onu küçümsese farzı kılar mı? Namaz kılar mı? Peygamber’i önemsemeyen insan, onun peygamberliğini de kabul etmez ve zaten namaz da kılmaz. Namaz kılan insan, Peygamber’i kabul ediyor ve onun tebliğlerini uyguluyor. Öyle bir insan neden Peygamber’in şefaatinden mahrum kalsın?

    Hem kim söylemiş sünneti kılmayan, Peygamber’in şefaatinden mahrum kalır diye? Allah mı söyledi? Hayır. Peygamber mi, “Sünnet namazları kılmayıp sadece farzı kılan benim şefaatimden mahrum kalır” dedi? Hayır, vallahi hayır. Öyle ise bu sözün ne değeri var? İnsanların kendi zanlan din olur mu?” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi-17/10/2003)

“Hiç sünnet kılmayıp sadece farzı kılmak da yeterlidir. Sünnet kılmamak günah değildir.

Devamlı sünnet kılmamak, Peygamber’i küçümseme anlamına geliyorsa bu çok tehlikelidir. Böyle bir kasıt olmadan iş çokluğu, yorgunluk sebebiyle sünnet kılmamakta bir sakınca yoktur…

Peygamberimiz cemaatle kıldıkları namazlardan ayrı olarak da çeşitli zamanlarda namaz kılmışlardır. Ama kendisi kıldığı namazları, farz, nafile gibi derecelere ayırmış değildir. Zaten “farza, yahut nafileye niyet ettim” şeklinde bir niyet yaparak da namaz kılmamış, o sadece Allah’a yaklaşmak, O’nun rızasını kazanmak için cemaatle ve yalnız olarak namaz kılmıştır. Onun kendi başına kıldığı namazlara sonradan sünnet ve nafile adları verilmiştir. Bu terimlerin, Peygamber döneminde kullanılan terimler olduğu kanaatinde değiliz.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -3/9/2003)

“Sünnet namazlar, Peygamberimizin kendi kendine kıldığı nafile ibadetlerdir. Bunların kılınmasında sevap vardır, kılınmamasında günah yoktur. Sünneti kılmamakla günaha girmiş olmazsınız. Sünneti kılmayanın, Hz. Peygamber’in şefaatinden mahrum kalacağı söylentisi vardır. Bu doğru değildir.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -17/5/2003)

posted in NAMAZ | 2 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZLARIN BİRLEŞTİRİLMESİ VE VAKİTLERİ (CEM’ VE TELFİK)

KUR’AN’A GÖRE NAMAZ / ÜÇ VAKİT NAMAZ:

24Nur suresi/58-Siz ey imana erişenler! Meşru şekilde sahip olduğunuz kimseler, içinizden henüz ergenlik çağına varmamış olanlar, günün şu üç vaktinde, sabah namazından önce, gün ortasında soyunup dinlenmeye çekildiğiniz zaman ve yatsı namazından sonra yanınıza girmeden önce sizden izin istesinler; bu üç vakit mahremiyetinizin korunmasız olabileceği vakitlerdir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmanızda sizin için de, onlar için de bir sakınca yoktur. Allah mesajlarını size işte böyle açıklamaktadır: Çünkü Allah doğru hüküm ve hikmetle buyuran mutlak ve sınırsız bilgi Sahibidir!

17İsra suresi/78-Güneşin doruğu aşmasından gecenin çöküşüne kadar(ki süre içinde) namazı(nı) gereği üzere yerine getir; sabah (namazı) okumasını da (tam bir dikkat ve duyarlık içinde gerçekleştir); çünkü sabah okuması(nda insan) gerçekten de (ulvi olan her şeye) açıktır. 79-Ve gecenin bir vaktinde kalkıp, kendi isteğinle yaptığın ilave bir eylem olarak namaz kıl: ki böylece Rabbin seni belki (ahirette) övgüye değer bir konuma yükseltir.

11Hud suresi/114-Ve gündüzün başında ve sonunda, bir de gecenin erken saatlerinde salatta devamlı ol; çünkü muhakkak ki iyi eylemler kötü eylemleri giderir; (Allah’ı) hatırında tutanlar için bir öğüt, bir hatırlatmadır bu.

2Bakara suresi/238-Namazlarınıza ve namazı en uygun şekilde ifa etmeye dikkat edin; ve Allah’ın huzurunda içten bir bağlılıkla durun.

2Bakara suresi/239-Ama eğer tehlikede iseniz, yürürken ve binek (üzerin)de (namazınızı ifa edin); tekrar güvenliğe kavuşunca Allah’ı anın, çünkü daha önce bilmediklerinizi size öğreten O’dur.

 

HADİSLERDE NAMAZLARI BİRLEŞTİRME(Namazı üç vakte indirgeme)

2918-“Resûlullah korku ve sefer hali olmaksızın öğle ve ikindiyi birleştirerek, akşam ve yatsıyı da birleştirerek kıldı.” [Müslim, Müsâfirîn 49, (705); Muvatta, Kasru's-Salât 4, (1, 144).]

2912-”Resûlullah yol halinde iken öğle ile ikindiyi birleştirirdi, akşam ile yatsıyı da birleştirdi.” [Buhârî, Taksîru's-Salât 13.]

2910-”Resûlullah, güneş batıya meyletmeden yola çıkınca, öğle namazını ikindi vaktine te’hir eder, ikindi olunca mola verir, ikisini cemederdi (beraber kılardı). Yola çıkmazdan önce güneş batıya meyletti (öğle vakti) girdi ise, hareketten önce her ikisini de (öğle ve ikindi) kılar sonra yola çıkardı.”

2911-”…Acele yürümek gerekirse öğleyi ikindiye te’hir eder, ikisini birleştirirdi, keza ufuktaki aydınlık kaybolunca da akşamla yatsıyı birleştirirdi.” [Buhârî, Taksîru's-Salât 16; Müslim, Müsâfirîn 46; Ebû Dâvud, Salât 274; Nesâî, Mevâkît 42]

2397-”Resûlullah hava sıcaksa öğleyi serinleyince kılıyordu, hava serinse ta’cil (edip ilk vaktinde) kılıyordu.” [Nesâî, Mevâkît 4]

2335-”Resûlullah’ın bana öğrettikleri arasında: “Beş vakit namaza devam edin!” emri de vardı. Ben: “Bu beş vakit, benim meşguliyetlerimin bulunduğu anlardır. Bana (bunların yerine geçecek) cami (kapsamlı) bir şey emret, öyle ki onu yaptım mı, benden beş vakit namaz borcunun yerine geçsin!” dedim. Bunun üzerine: “Öyleyse Asreyn’e devam et!” buyurdu. Bu kelime bizim dilimizde yoktu. Bu sebeple: “Asreyn nedir?” diye sordum. “Güneş doğmazdan önceki namazla güneş batmazdan önceki namaz” buyurdu.” Ebu Dâvud, Salât 9, (428).d

Orta namazı vakti: 491-Hz. Ali anlatıyor: “Resûlullah Hendek Savaşı sırasında “Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun, bizim orta namazımıza mâni oldular, güneş batıncaya kadar kılamadık” buyurdu. Buharî, Tefsir, Bakara 2; Müslim, Mesâcid 202-206; Ebu Dâvud 5; Tirmizî, Tefsir, Bakara 2; Nesâi, Salât 14; İbnu Mâce, Salat 6,.

496-Zeyd İbnu Sâbit ve Hz. Aişe: “Orta namazı, öğlen namazıdır” derlerdi. Muvatta, Cemâ’a 27, (1, 139); Tirmizî, Salât 133, (182); Ebu Dâvud, Salât 5, (411).

 

NAMAZLARI BİRLEŞTİRME-HAYRETTİN KARAMAN

“İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: “Nebiyyi Ekrem (s.a.v.) öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı (birlikte) yedi (rek’at) ve sekiz (rek’at) olarak kıldırırdı.” (Tecrid-i Sarih Tercemesi, 11/487, Ank. 1972)

Bu hadîse dayanarak öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı bir arada kılmaya “iki namazı birleştirmek: cemi’ beyne’s salâteyn” denmektedir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Vedâ haccında Arafat’ta öğle ile ikindiyi, Müzdelife’de akşam ile yatsıyı birleştirerek kıldırdığında ittifak vardır. Yılın başka zamanlarında ve başka bölgelerde cemi’ yapılması konusunda müctehidler ihtilâf etmişlerdir.

İbn Ömer, Urve b. Zübeyr (r.a) Said b. El-Müseyyeb, Ömer b. Abdülaziz, Ebu Bekr b. Abdurrahman, Zührî, Ebu Seleme, Medine fakihlerinin hepsi, İmam Malik, İmam Şafiî, İmam Ahmed b. Hanbel gibi zevât, korku, sefer, şiddetli yağmur gibi şer’î özürler bulunduğu takdirde her zaman ve her yerde cemi’ yapmak câizdir, demişlerdir.

Buna mukâbil cem’in var olduğunu savunanlar, ayrıca bu cem’in sadece Hacc mevsimine ve Arat ile Müzdelife’ye mahsus olmadığını, bunun meşakkat halinde her zaman ve her yerde câiz olduğunu söylemekte, bu konuda Rasûlullah’ın (s.a.v.) müteaddit hadîslerini delîl olarak zikretmektedirler. (Geniş bilgi için bkz. Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 11/487-489, Ank. 1972)…

Kendisine farklı iki ictihad nakledilen (meselâ namazları birleştirme konusunda iki farklı ictihad var, birisine göre câiz, diğerine göre değil denilen) mümin, bu bilgiyi alınca, daha önce uyguladığı ictihadı (mezhebi) bırakır da yeni öğrendiği mezhebi uygularsa intikâl ve telfik gerçekleşir. İntikâl: Bir mezhebi toptan veya belli birkaç meselede terkederek diğerine geçmektir. Telfîk ise bir uygulamada, birbirine zıt mezhep hükümlerini bir araya getirmek ve böylece uygulamaktır. Hanefî mezhebinde olan bir mümin, şartları oluştuğunda namazları birleştirerek kılarsa intikâl ve telfik yapmış olur; yani bir namazda vakit bakımından diğer imamlara, meselâ okunacak sûre ve miktar bakımından Hanefîlere uymuş bulunur.

Fıkıh âlimlerinin kahir ekseriyetine göre intikâl ve çoğuna göre telfik câizdir. Şu halde yukarıda geçen hadîse dayanarak ictihad yoluyla veya ilmihal bilgisine dayanarak; taklit ve telfik yoluyla namazları birleştirerek kılmak câizdir. Yolculuk halinde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı; ya öncekinin ya sonrakinin vaktinde (hangisi yolcu için daha uygun ve kolay ise o vakitte) kılınır. Meselâ yola çıkmadan öğle namazının vakti girmiş ise önce öğle, hemen ardından ikindinin farzları kılınır ve yola çıkılır. Öğle namazının vakti girmemiş olursa kılmadan yolculuk başlar, öğle namazının vakti yolda geçer, ikindinin vakti girerse, akşam olmadan, bulunan fırsatta önce öğlenin farzı, ardından da ikindinin farzı kılınır… Bu kılış kazâ değildir, edadır, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetine dayanmaktadır, binekte (meselâ otobüste), vakti kaçırmayacağım diye birçok rüknü (kıbleye dönmeyi, rükû ve sücudu…) terkederek farz kılmak ise sünnette yoktur. Hadîslerden müctehidlerin çıkardığı hükme göre korku, tehlike, şiddetli yağmur ve kar, yürümeyi zorlaştıran çamur, hastalık, hastaya bakma gibi sebepler ve mazeretler bulunduğunda, yolcu olmayanların da namazları, yukarıda açıklandığı şekilde birleştirerek kılmaları câizdir. Ancak namaz vakitli bir ibâdet olduğu için birleştirmenin, mazeretli olması gerekir. Bugün ameliyata giren doktor, bulunduğu yer ve durumda namaz kılması -yukarıda sıralanan sakıncalar ölçüsünde sakınca doğuran- müminler, fırsat bulduklarında namazlarını birleştirerek kılarlar.” (Hayrettin Karaman-Hayatımızdaki İslam- Namazların Cem’i, Telfîk, Enflasyon ve Nemâ BAŞLIĞI)

 

SÜLEYMAN ATEŞ-KUR’AN ANSİKLOPEDİSİ

“İşlerin çok sıkı, toplumsal ilişkilerin yoğun olduğu bu çağda ileri ki çağlarda bugünkünden çok daha ağır ve yoğun şartların doğacağı muhak­kaktır- müslümanlar, zorunlu hallerde namazları cem’edebilirler. Fabrika­da, özellikle Avrupa’da çalışan işçilerimiz, öğle paydosunda öğle ile ikin­diyi; gece vardiyesinde çalışanlar da akşamla yatsıyı takdim veya te’hîr cem’iyle birlikte kılabilirler. Namazı cemâatle kılmak hedeftir. Böylece müslümanlar üç vakitte toplanıp beş namazı cemâatle kılma feyzine ula­şırlar.

Onun için Kur’ân’da, namaz için, insanın en huzurlu olacağı gündüzün uçları ile gece saatleri seçilmiştir. Gündüz ise çalışmaya ayrılmıştır. Müzzemmil Sûresi’nin 1-7. ayetlerinde Hz. Peygamber’e gece kalkıp ibâdet etmesi emrediliyor; gece ibâdetinin daha etkili olduğu belirtiliyor; çünkü gündüzün yapacağı çok işi olduğu vurgulanıyor:” Çünkü gündüz, senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.” Bu demektir ki gündüzün çalışıp çabalama, iş güç zamanı olduğundan, insanın zihni birçok işte dağınık olacağından gece saatleri ibâdete daha uygun görülmüştür.

Sabah namazı dışındaki namazlar için kesin vakitler belirtilmemiştir. Öteki namaz vakitleri, Hz. Peygamber’in uygulamasıyla sabit olmuştur. Kanâatimize göre Hz. Peygamber (s.a.v.), sabah ve akşam namazlarını, ayetlerde belirtilen vakitler içinde kılmış, gece ve gündüzün belli başlı değişim zamanlarında da namaz ve tesbîh ile Rabbini anmıştir. Fakat bu iki vakit dışındaki namazlar için katı çizgiler koymamıştır.

Vakitler arasını birbirinden ayıran kesin çizgiler, sonradan mezhep ihtilâflarından doğmuştur. Hz. Peygamber’in, fakîhlerin, mezheplerine göre kesin çizgilerle belirledikleri vakitlerin dışına hiç çıkmadığı söylenemez. Eğer o, sürekli olarak bu çizgiler içinde namaz kılmış ve bunların dışına çıkmamış olsaydı mezhepler arasında bu kadar görüş ayrılıkları olmazdı. Kimi öğlenin vakti için şöyle, kimi böyle demiş. Kimi ikindinin vakti, eşyanın gölgesi, kendisinin bir katı, kimi iki katı olunca başlar; akşamın vakti şu kadardır veya bu kadardır; yatsının vakti şöyle başlar, böyle başlar demiş; fıkıh kitapları bu ihtilâflarla dolmuştur. Bu ihtilâfların sebebi, Peygamber’in, şu zamanda veya bu zamanda namaz kıldığı hakkındaki çeşitli rivayetlerdir. Eğer bu rivayetler doğru ise şunu gösterir:

Peygamber (s.a.v.), Kur’ân’da belirtilen iki vakit dışındaki gündüz ve gece namazları için kesin vakit belirtmemiş; bazen öğleyi geç, bazen erken kılmış; bazen öğle ile ikindiyi, akşamla yatsıyı birleştirerek edâ etmiş; bazen de zaruret dolayısıyla dört beş vakti birlikte kılmıştır.

Bu hoşgörü, ümmet için ruhsat ve kolaylıktır. Önemli olan, insanın, Rabbıyla bağlantı içinde olmasıdır. Bunun için Kur’ân’ın belirttiği bu genel vakitlerde namaz kılınır. Esas olan, müslümanların çoğunluğunca ittifak edilen beş vakit içinde ve her namazı vaktinde kılmaktır. Ama görev, yolculuk, hava koşulları gibi zorunlu durumlar içinde bulunanlara da ruhsat, kolaylık vardır. Onlar, zevalden, akşama kadar olan zaman içinde öğle ile ikindiyi; güneşin batmasından itibaren tan yeri ağanncaya kadar olan zaman içinde de akşamla yatsıyı birlikte kılabilirler. Buna cem’ (birleştirme) denilir ki hem takdim cem’i, hem de te’hîr cem’i caizdir. Yani henüz vakti girmemiş olan bir namazı kendinden öncekinin vakti içinde onunla birlikte kılmak (takdîm cem’i), yahut bir namazı erteleyip, sonrakinin vakti içinde onunla birlikte kılmak (te’hîr cem’i) caizdir.

Peygamber(s .a.v.)in bazı zamanlarda, özellikle sefer esnasında iki namazı birlikte kıldığına dair hadîsler çoktur. Ashâb-ı kiramdan Abdullah ibn Ömer (r.a.) diyor ki: “Allah’ın Elçisi sefer esnasında acele yürümek gerektiğinde akşamla yatsıyı beraber kılardı, Hz. Enes de şöyle demiştir: “Peygamber (sa.v.) seferde iki namazı beraber kılmak istediği zaman öğleyi erteler, ikindi vakti girince öğle ile ikindiyi birlikte kılardı.”

Abdullah ibn Abbâs da: “Allah’ın Elçisi (s.a.v.), bir korku ve sefer olmadığı halde Medine’de öğle ile ikindiyi birlikte kıldı” demiş, Hz. Peygamber’in neden böyle yaptığını soran kimseye:’Ümmetine güçlük çıkarmak istemediği için böyle yaptı!” yanıtını vermiştir. Bu konuda Buhârî ve Müslim’den ayrı olarak öteki hadîs mecmu’alarında da birçok hadîs mevcuttur.

Prof. Dr. Fazlu’r-Rahman da Bu Konuda Şöyle Diyor:Namaz vakitlerinin aslında üç olduğu hususu, Hz. Peygamber’in, hiçbir sebep olmaksızın, bu dört vakit namazı iki vakit namaz şeklinde birleştirdiğinin rivayet edilmesinden de anlaşılmaktadır. Namazların sayısının başka hiçbir seçeneğe yer bırakmaksızın değişmez bir şekilde beş olarak saptanması, Hz. Peygamber’den sonraki devirde olmuş ve namaz sayısının aslında üç olduğu hususu, namazların sayısının beş olduğu fikrini desteklemek için ortaya atılan hadîs dalgası altında kaybolmuştur.” [İslam, s.50]

Bu Hadîs, sahîh olmasa bile, Peygamberimizin Hendek Olayında dört-beş vakti birlikte kılması; seferlerinde çoğunlukla, hazarda ise bazen iki vakti birleştirmesi, namazların birleştirilerek kılınabileceğini kanıtlar. Böyle olunca zorunluluk dolayısıyla, gece gündüzün, normal bölgelere göre farklı olduğu yerlerde namaz vakitleri takdir ile ve birleştirilerek kıhnabilir. Yani öğle ile ikindi namazları birlikte, akşamla yatsı namazları da birlikte kıhnabilir. Bu namazlar için belli vakit (saat) takdir edilir.

Kutup bölgeleri için de vaktin tayin edileceği aşikârdır. Zira oralarda gündüzün 24 saatten fazla sürmesi, takdir için kaçınılmaz bir özürdür. Böyle yerlerde oturan veya buralara seyahat eden kimseler, takdir edilen vakte göre ibâdet yaparlar. Ancak, bu vakit neye göre takdir adilacektir? Herhalde bu yerlerin sâkinlerinin, kendilerine en yakın beş vakit bulunan bir bölgeye göre ibâdetlerini yapmaları en uygun durumdur. Ona göre namaz kılınır, ona göre oruç tutulur. Bugün radyo ve televizyon, bu meseleyi gayet kolaylaştırmıştır. Tâ Magri b’de, Kahire’de, Yemen’de okunan ezanı evimizde duyuyoruz.” (Süleyman Ateş- Kur’an Ansiklopedisi, Namaz maddesi)

 

DİYANET İLMİHALİ: İKİ NAMAZI BİR VAKİTTE KILMAK (CEM‘)

Âlimler, hac zamanında Arafat’ta öğle ile ikindinin öğle namazının vaktinde birlikte kılınması (cem‘-i takdîm) ve Müzdelife’de akşam ile yatsının yatsı namazının vaktinde birlikte kılınması (cem‘-i te’hîr) konusunda görüş birliği etmişlerdir. Bu iki yer dışında iki namazı cemederek birlikte kılmanın câiz olup olmadığında ve cemetmeyi câiz kılan mazeretlerin neler olduğunda farklı görüşler öne sürmüşlerdir.

Hanefî mezhebinde, hac zamanında Arafat ve Müzdelife’deki cem‘in dışında, iki namazın bir vakitte cemedilmesi câiz görülmez. Bununla birlikte Hanefîler’e göre yolculuk, yağmur gibi cem‘i mubah kılan mazeretlerin bulunması durumunda şöyle bir cem‘ uygulaması mümkündür: Bir namaz (öğle veya akşam), diğer namazın (ikindi veya yatsı) vaktinin girmesine yakın bir zamana kadar geciktirilip, bu namazın kılınmasından sonra diğerinin vaktinin girmesi ve bu namazın da kendi vaktinde kılınması mümkündür. Bu uygulamada, bir namaz hemen diğerinin ardından kılındığı için buna “cem‘ü’l-fiil” ve “cem‘ü’l-muvâsala” denildiği gibi, bir namaz son vaktinde diğeri de ilk vaktinde olmak üzere her namaz kendi vakti içinde kılınmış olacağı için buna “mânevî cem‘” ve “şeklî (sûrî) cem‘” de denilir. Bu şekildeki cem‘, yukarıda tanımı verilen gerçek anlamda bir cem‘ değildir. Çünkü bu uygulamada vakit değil, fiil birleştirilmektedir.

Diğer mezheplerde cem‘, belirli sebep ve şartlarla câiz görülmüştür. Şiî-Ca‘ferî mezhebinde ise, hiçbir mazerete gerek olmaksızın iki namazın bir vakitte cemedilmesi câizdir. Cem‘i kabul edenlere göre, iki namazın cemedilmesini câiz kılan sebepler, ayrıntıdaki görüş ayrılıkları bir tarafa bırakılacak olursa şunlardır: 1. Yolculuk (sefer), 2. Yağmur, çamur, kar, dolu, 3. Hastalık, 4. İhtiyaç ve meşguliyet…

1. Yolculuk. Hanefîler dışındaki çoğunluk âlimler, yolculuğu bir mazeret kabul ederek, yolculukta cem‘ yapılmasını câiz görmüşlerdir. Ancak bazı ayrıntılarda aralarında görüş ayrılığı vardır. Buna göre Mâlikîler, cem‘ yapmanın câiz olabilmesi için yolculuğun yorucu bir yolculuk olmasını şart koşarken, Şâfiîler ve Hanbelîler, yorucu olup olmamasına bakılmaksızın yolculuğun her hâlükârda cem‘ için bir mazeret olduğunu söylerler

2. Yağmur, Kar, Dolu. Yağmur, şiddeti konusundaki görüş ayrılıkları bir tarafa bırakılacak olursa, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinde, yolcu olmayan (mukim) kişiler için bir mazeret kabul edilmiş ve böyle günlerde namazın cem‘i belli şartlarla câiz görülmüştür

Şâfiîler, yerlerin çamurlu olmasını cem‘ yapmayı câiz kılan mazeret kabul etmezken, Hanbelîler bunu bir mazeret saymış, Mâlikîler ise cem‘in câiz olabilmesi için çamurla birlikte zifiri karanlık durumunun bulunmasını şart koşmuşlardır.

Mezheplerin cem‘ konusunda görüş ayrılığına düşme sebepleri üç noktada toplanabilir:

1. Namazların vakitlerini tayin eden hadisler yanında, cem‘ konusunda birbiriyle çelişir gözüken haberlerin bulunması…

2. Arafat ve Müzdelife’de cem‘ yapmanın meşrûluğunda ittifak vardır…

3. Namazların müşterek vakitleri olup olmadığı noktasındaki tartışma da, cem‘ konusundaki görüş ayrılığının önemli bir nedeni olmuştur.

Beş vakit namazın ilk ve son vakitleri, ayrıntıdaki ihtilâflar bir yana, bellidir ve herkes tarafından kabul edilmektedir. Ca‘ferî mezhebinin vakit anlayışı, Ehl-i sünnet’ten farklı olup, olağan durumlarda bile cem‘e imkân veren bir şekildedir. Şiîler genelde cem‘ yaparak namaz kıldıkları için, onların namazı üçe indirdiği zannedilir…

Hanefî mezhebinin görüşü, teorik olarak daha tutarlı ve savunulabilir olmakla birlikte, günümüzde cem‘in yapılmasının namaz kılanlara sağlayacağı birtakım kolaylıklar bulunmaktadır. Cem‘ yapmak sonradan ortaya çıkmış, uydurulmuş bir uygulama değildir. Nitekim Arafat ve Müzdelife’de cem‘ yapılacağını bütün mezhepler söylemektedir. Bunun yanında Hz. Peygamber’in çeşitli zamanlarda ve çeşitli durumlarda iki namazı birleştirerek bir vakitte kıldığı yönünde rivayetler bulunmaktadır. Gerek Arafat ve Müzdelife’deki cem‘in, gerekse öteki rivayetlere göre çeşitli zamanlarda yapılan cem‘in gerekçesi ve hikmeti namaz kılanlara kolaylık sağlanmasıdır. Hz. Peygamber’in, korku ve yolculuk durumu olmaksızın da öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birlikte kıldığına dair rivayetler bulunduğu gibi (Muvatta, I, 144; Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 49), bazı sahâbîlerin de cem‘ yaptığı nakledilmektedir…

Şu kadar ki, namaz vakitlerini fiilî olarak uygulayan ve belirten Hz. Peygamber olduğu gibi, cem‘in meşruiyetini söz ve fiili ile belirten de odur. Sünnetin bir kısmı alınıp bir kısmı atılamayacağına göre, bunların arasını uzlaştırmak gerekir.

Cem‘ Yaparken Dikkat Edilecek Hususlar: Sabah namazı hiçbir şekilde cemedilemez. Cem‘ yalnızca öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı arasında olabilir…

Cem‘-i takdîmde, sırayı gözetmek (tertibe riayet etmek) gerekir. Öğle ile ikindi cem‘ ediliyorsa önce öğle, sonra ikindi kılınmalıdır. Cem‘-i te’hîrde ise sıraya riayet edilmezse Hanbelîler’e göre sahih olur; Şâfiîler’e göre de sahih olmakla birlikte ikinci namaz kazâ olarak kılınmış olur. (TÜRKİYE DİYANET VAKFI İlmihali-Namazların Cem’i)

 

 

DİYANET: “NAMAZLARIN CEM’İ (BİRLEŞTİRİLEREK KILINMASI)

Belirli şartlari taşiyan her Müslüman’a günde beş vakit namaz farzdir. Her namaz kendi vakti içinde edâ edilmek üzere farz kilinmiºtir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de : “Namaz, müminler üzerine belli vakitlerde edâ edilmek üzere farz kılınmıştır” (Nisa Suresi, ayet 103) buyurulmaktadır. Bu itibarla normal şartlar içinde her namazın vaktinde kılınması gerekir.

Hanefi mezhebine göre hac mevsiminde arefe günü Arafat ve Müzdelife’nin dışında hiçbir yerde namazların birleştirilerek kılınması caiz değildir.

Bununla birlikte, Hz. Peygamber’in sahih hadisleri ve uygulamaları dikkate alındığında, yolculuk, hastalık, doktorun ameliyatta bulunması gibi zorunluluk hallerinde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazları duruma göre takdim veya tehir edilerek birlikte kılınabilir. Birleştirilerek kılındığında, iki namaz arasındaki sünnet namazlar terk edilir; her bir farz için ayrı kamet getirilir.” (Diyanet Fetvaları)

 

 

SÜLEYMAN ATEŞ: KUR’AN-I KERİM (NAMAZI) ÜÇ VAKİT BELİRLEMİŞTİR! “Kur’ân-ı Kerîm, namaz için üç vakit belirlemiştir. Bunlar, gündüzün iki ucuyla, gecenin gündüze yakın bir kesimidir. İsrâ 78-79′uncu ayetlerde Hz. Peygamber’e, güneşin sarkmasından, gecenin alacakaranlığına değin ve bir de tan yeri ağarırken namaz kılması emrediliyor.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -13/6/2003)

 

 

(ÜÇ VAKİT NAMAZ- FARZ SÜNNET AYRIMI) PEYGAMBER, NAMAZI ALLAH RIZASI İÇİN KILMIŞTIR

“Kur’ân’da açık olarak anılan namaz vakitleri 3′tür. Gündüzün iki ucu. Birinci ucu, sabah vaktidir, ikinci ucu ise başlangıç ve sonu belirtilmiş olan biraz geniş bir vakittir. O da güneşin batmasından, alacakaranlığa kadar olan zamandır. Bu ikisi ayrı zaman değil, bir vaktin iki sınırıdır. Güneşin batmasından itibaren alacakaranlığa kadar olan zaman, akşam namazının vaktidir. 3′ncü vakit ise gece aralığında olan vakittir. Ancak Peygamberimiz, güneşin batmasından alacakaranlığa kadar olan vakitte iki namaz kıldırmıştır. Bunların birincisine akşam, ikincisine yatsı namazı denmiştir. Gece aralarında kılınan namazın adı da teheccüddür. Bu da farzdır.

Kur’ân’da belirtilen bu 3 vakte Peygamberimiz, 2 vakit daha eklemiştir. Öğle ve ikindi. Peygamberimiz bu namazları cemaatle kıldırdıktan için bu namazlara farz denmiştir. Aslında Hz. Peygamber herhangi bir namaz için farz veya sünnet ayırımı yapmamış, Allah rızası için namaz kılmıştır.

Daha sonra gelişmeye başlayan fıkıh (ibadet ve hukuk) bilimi uzmanları, Hz. Peygamber’in, sürekli olarak cemaatle kıldırdığı namazlara farz, kendi başına kıldığı namazlara nafile veya sünnet demişlerdir. Ama bu bölümleme veya tasnif, Peygamber’e ait değil, uzmanlara aittir. Kur’ân’da namaz vakti olarak 3 vakit anılmıştır ama “Bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl” (Tâhâ: 14) emri geneldir. Bir vakitle sınırlı değildir. Peygamberimiz de ayetle belirlenen vakitler dışında öğle ve ikindide de cemaatini toplayıp namaz kıldırmıştir. Kur’ân’a göre 3 vakit namaz kılan da Allah’ın emrini yerine getirmiş fakat Peygamberimizin ve o zamandan bu zamana İslâm ümmetinin icmaını terk etmiş olur ki bu da bir vebaldir. Fakat yine de o, böyle yapmakla İslâm dışına çıkmış veya günahkâr olmaz. Sadece kendi içtihadına uymuş olur. Bu bir yorumdur, samimi kanaatiyle bu yoruma inanmış ise günahkâr olmaz. Çünkü İslâm tarihinde bu görüşte olan kimseler de vardır. Mesela Haricîler, sadece sabah ve akşam namazlarının farz olduğunu söylemişlerdir.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -5/11/2003)

NAMAZLARIN BİRLEŞTİRİLMESİ-Bayındır

Öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsının birlikte kılınabileceğine dair ha­dis-i şerifler vardır. Kur’an-ı Kerim’de de buna engel bir hüküm yoktur. Ayetler öğle ile ikindi vaktini birbirinden, kesin çizgilerle ayırmamaktadır.


فَاصْبِرْ
عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ

“Onlar ne derlerse desinler sen katlan. Güneş doğmadan önce de batmadan önce de her şeyin en güzelini yapan Rabbine ibadet et.” ( Kaf 50/ 39)

Güneş doğmadan önce sabah namazı, batmadan önce de öğle ve ikindi na­mazları kılınır.

فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ. وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُون

“Akşama girdiğiniz vakit ve sabaha erdiğiniz vakit Allah’a ibadet edin.Göklerde ve yerde yaptığı her şeyi en güzel yapmak ona hastır.Günün so­nunda ve öğleye erdiğinizde ona ibadet edin.” (Rum 30/ 17-18)

Ayetlerde akşam ile yatsı vaktini ayıran açık ifadeler de yoktur.

فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا وَمِنْ آنَاء اللَّيْلِ فَسَبِّحْ وَأَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضَى

“Onlar ne derlerse desinler sen katlan; gece saatlerinin bir kısmında ve gündüzün uçlarında her şeyi en güzel yapan Rabbine ibadet et, böylece hoşnut olabilirsin.” (Taha 20/130)

“Akşama girerken ve sabaha kavuşurken Allah’a ibadet et.” (Rum 30/17)


أَقِمِ
الصَّلاَةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا

“Güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına kadar namaz kıl; sabah vakti de namaz kıl, zira sabah namazına melekler şahit olur.” (İsra 17/78)

Şu ayet, günde en az beş vakit namaz kılınması gerektiğini açıkça ifade etmektedir:


وَأَقِمِ
الصَّلاَةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِّنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّـيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِين

“Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt kabul edenler için bir öğüttür.” (Hud 11/114)

Arap dilinde gündüz, güneşin doğuşu ile batışı arasındaki vakittir. İsra 17/78’de gündüzün birinci ucunun güneşin tepe noktasından batıya kayması, Kaf 50/ 39’da ikinci ucunun güneşin batmasından önceki vakit olduğu açıklanmıştır. Gecenin gündüze yakın zamanları ise en az üç zamandır. Çünkü Arapça’da çoğul kelime en az üçü gösterir. Bu vakitler, güneşin doğmasından önceki vakit ile batmasından sonraki vakittir. Taha 20/130’da, güneşin doğmasından önceki vakit, Rum 30/ 17’de akşama erdiğimiz vakit zikredilmiştir. Peygamberimizin uygulamasında güneşin batmasından sonra kılınan akşam namazı ile batı ufkundaki beyazlığın kaybolmasından sonra kılınan yatsı namazı olmak üzere iki vakit akşam üzeri kılınan namaz olarak açıklanmıştır. Böylece bu son âyet, beş vakit namazı göstermiş olmaktadır.

Şu âyet de namazların en az beş olması gerektiğini gösterir:


حَافِظُواْ
عَلَى الصَّلَوَاتِ والصَّلاَةِ الْوُسْطَى وَقُومُواْ لِلّهِ قَانِتِينَ

“Namazlara ve orta namaza özen gösterin; Allah’ın huzurunda saygıyla durun.” (Bakara 2/238)

Namazlar diye tercüme edilen “salavât” “salat”ın çoğuludur. Arapça’da çoğullar en az üç şeyi gösterdiğinden savât, en üç namaz demek olur. Bir de orta namaz emredildiği için üçten sonra ortası olan ilk sayı beştir. Bu sebeple namazların en az beş vakit olması, bu âyetin de gereğidir. İbn Abbas radiyellahu anh’in bildirdiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem namaz vakitleri konusunda şöyle buyurmuştur:

“Cebrail Kâbe’nin yanında bana iki kere imamlık yaptı. Birin­cisinde öğle namazını, gölgeler bir ayakkabı kayışı kadar iken kıldırdı. Sonra her şeyin kendi gölgesi kadar olduğu za­man ikindiyi kıldırdı. Güneşin battığı ve oruçlunun iftar ettiği saatte akşam namazını kıldırdı. Şafağın kaybolduğu saatte de yatsıyı kıl­dırdı. Sabah namazını da tan yerinin ağardığı, oruç tutana yeme­nin içmenin ya­sak olduğu saatte kıldırdı.

Cebrail ikinci kez imamlık yaptığında öğle namazını, dünki ikindi vaktinde, her şeyin gölgesinin kendi boyu kadar olduğu vakitte kıldırdı. İkindiyi, her şeyin gölgesi kendinin iki katı ol­duğu vakitte kıldırdı. Sonra akşam namazını ilk günkü vaktinde kıldırdı. Son yatsı namazını gecenin üçte biri geçtikten sonra kıl­dırdı. Sabah namazını da ortalık aydınlandığı sırada kıldırdı. Sonra Cebrail bana döndü ve dedi ki, «Ya Muhammed, bu senden önceki peygamberlerin ibadet vaktidir. İbadet vakti bu iki vaktin arasıdır.[1]”


I- NAMAZLARI BİRLEŞTİRME İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

A- Yolculukta Birleştirme

Enes b. Malik radiyellahu anh, Resulullah sallallahualeyhi ve sellem’in öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı yolculukta birleş­tirdiğini söylemiştir.[2]

Ebu Tufeyl diyor ki; Muaz b. Cebel radiyellahu anh şöyle dedi: “Tebuk sava­şında Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile bir­likte çıktık. Öğle ile ikindiyi bir, akşam ile yatsıyı da bir kılardı. «Neden böyle yaptı?» dedim. Dedi ki; «Ümmetini sıkıntıya sok­mak istemedi.»[3]“

İbni Abbas (RA) dedi ki; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yolculuk halinde iken öğle ile ikindiyi birleştirirdi. Akşamla yatsıyı da birleştirirdi”[4].

Abdullah b. Abbas dedi ki; Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem yaptığı bir yolculukta, Tebuk savaşında namazı birleştirmiştir. Öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı bir kılmıştır.

Hadisin ravisi Saîd b. Cübeyr diyor ki, İbni Abbas’a, “Onu buna zorlayan neydi ?” diye sordum. Dedi ki: “Ümmetini sı­kıntıya sokmamak istedi.”[5]

a – Cem-i takdim ve cem-i te’hir
Cem-i takdim, öğle ile ikindinin öğle namazı vaktinde, akşam ile yatsının akşam namazı vaktinde; cem-i tehir de öğle ile ikindinin ikindi namazı vak­tinde, akşam ile yatsının da yatsı namazı vaktinde kılınmasıdır.

Küreyb, İbni Abbas radiyellahumâ’dan şunu rivayet ediyor: «Size Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’ın seferdeki nama­zından bahsedeyim mi?» dedi, «Elbette» dedik. Şunu anlattı: «Konak yerinde iken güneş batıya kayar (öğlen vakti girer) ise binmeden öğle ile ikindiyi birleştirirdi. Konak yerinde iken güneş batıya kaymamışsa ikindiye kadar yürür, iner, öğle ile ikindiyi bir­leştirirdi. Konak yerinde iken güneş batarsa akşam ile yatsıyı bir­leştirirdi. Güneş batmamışsa biner, yatsı oluncaya kadar yürür ve iner ikisini birleştirirdi.»[6]

Muaz b. Cebel (RA)’dan şu rivayet edilmiştir: Pey­gamber sallallahu aleyhi ve sellem, Tebuk savaşında güneşin kay­masından önce hareket ederse öğleyi birleş­tirmek için ikindiye kadar geciktirir, ikisini birlikte kılardı. Güneşin kaymasın­dan sonra hareket ederse öğle ile ikindiyi birlikte kılar, sonra yola devam ederdi. Akşam namazından önce yola çıkarsa akşamı yatsıyla birlikte kılmak için gecikti­rirdi. Akşam namazından sonra yola çıkacak olursa yatsıyı öne alır akşamla bir­likte kılardı.[7]

Aişe (R.Anha); Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yolculuk sıra­sında öğleyi geciktirip ikindiyi öne aldığını, akşamı öne alıp yat­sıyı geciktirdiğini söylemiştir.[8]

b- Öğle ile ikindinin birleştirilmesi
Enes b. Malik radiyellahu anh dedi ki: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sel­lem güneşin batıya kaymasından önce yola çıkarsa öğleyi ikindi vaktine erteler, sonra iner ikisini birlikte kılardı. Yola çıkmadan güneş kayarsa öğleyi kılar, sonra binerdi.”[9]

Ebu Kılâbe, İbni Abbas’ın şöyle dediğini rivayet edi­yor: «Peygamber sal­lallahu aleyhi ve sellem bir yerde konaklar ve orası hoşuna gi­derse öğleyi gecikti­rerek ikindiyle birleştirirdi. Yürürde konak yeri bulamazsa konak yerine gelin­ceye kadar öğleyi geciktirir öğle ile ikindiyi birleştirirdi.»[10]

c – Akşam ile yatsının birleştirilmesi
Cabir b. Abdullah radiyellahu anhuma dedi ki: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem güneş battığı sırada Mekke’den çıktı. Serif’e gelinceye kadar namaz kılmadı. [11] Orası Mekke’ye 10 mil me­safededir.”[12]

Ondan ikinci bir nakil de şöyledir: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Serif’de iken güneş battı. Mekke’ye gelinceye kadar namaz kılmadı.”[13].

Ömer b. Ali babasından, O da dedesinden şunu rivayet etmiştir: «Ali ra­diyellahu anh güneş batıp ortalık kararıncaya kadar yürürdü; sonra iner akşam namazını kılar, arkasından da yatsıyı kılardı. Sonra da “Ben Resulullah sallal­lahu aleyhi ve sel­lem’in bu şekilde yaptığını gördüm” derdi.»[14]

Nafi’, İbni Ömer radiyellahu anhümânın akşam ile yatsıyı şa­fak kayboldu­ğunda birleştirdiğini ve şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: «Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem yolculukta acelesi ol­duğu zaman akşamla yatsıyı birleştirirdi.»[15]

İsmail b. Abdurrahman dedi ki: «İbni Ömer’e Hıma­’ya kadar arkadaşlık et­tim. Güneş batınca ona namazı hatırlatmaktan çekindim. Ufuktaki beyazlık ve yatsının alaca karanlığı kaybolunca konak­ladı, akşamı üç rekat kıldırdı Sonra da iki rekat kıldırdı[16]. Sonra dedi ki: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in böyle yaptığını gör­düm.”»[17]

Nafi’den gelen bir rivayet şöyledir: «İbni Ömer radiyallahu anhümâdan Sa­fiyye’nin imdadına yetişmesi istendi. O da hemen o akşam üç günlük yola çıktı. Akşama kadar yürüdü. “Namaz!” dedim, dönüp bakmadı, yürüdü. Karanlık çö­künceye kadar de­vam etti. Salim veya bir başkası “Akşam oldu! Namaz!” dedi. Dedi ki: “ Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yolculukta acele gitmesi ge­rektiğinde bu iki namazı birleştirirdi. Ben de bir­leştirmek istiyorum. Yürüyün!” şafak kayboluncaya kadar yü­rüdü, sonra ikisini birleştirdi.»[18]

Nafi dedi ki: «İbni Ömer iki namazı bir kere birleştir­miştir. Eşi Ebu Ubeyd kızı Safiyye’nin hasta olduğu haberi geldi. İkindiyi kıldıktan sonra ağırlıklarını almadan yola çıktı. Akşam namazı vakti oluncaya kadar süratle yürüdü. Arka­daşlarından birisi “Namaz!” dedi. Ona cevap vermedi. Sonra bir başkası dedi. Ona da cevap vermedi. Üçüncü biri konuşunca “Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüm. Yolculukta acelesi olduğu zaman iki namazı bir­leştirmek için bu namazı geciktirirdi. dedi.” [19].

Ebû Zübeyr dedi ki: «Cabir’e Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem akşam ile yatsıyı birleştirmiş midir diye sordum “Evet” dedi. “Beni Musta­lik[20] savaşı sı­rasında yaptı.»

Amr b. Şuayb babasından dedesinin şöyle dediğini ri­vayet etmiştir: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Beni Mustalik savaşında iki namazı bir­leştirmiştir.” [21]

Abdullah b. Mes’ud radiyellahu anh şöyle dedi: “Cem’de[22] kıldığı bir yana, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemi görmedim ki, bir namazı vaktinde kıl­masın. Cem’de akşamla yatsıyı, birleştirmişti. Ertesi gü­nün sabah namazını da vaktinden önce kılmıştı.”[23].

d – Ezan ikamet ve arada kılınan nafile namaz
Abdurrahman b. Zeyd diyor ki; «Abdullah b. Mes’ud’la birlikte Mekke’ye çık­tık. Sonra Cem’e geldik. Herbiri için bir ezan ve ikamet ile iki namaz kıldırdı. Akşam yemeği ikisinin arasında yendi. Sabah nama­zını tanyeri ağardığı an kıl­dırdı. Biri tanyeri ağardı, diğeri de ağarmadı diyordu. Sonra şöyle dedi; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki bu iki namaz, akşamla yatsı, burada vakitlerinin dışına çıkarılmıştır. Yatsının son vakti girmeden insanlar Cem’e ulaşmaz. Sa­bah namazı da bu saattedir. Ortalık aydınlanıncaya kadar vakfe yaptı. Sonra dedi ki; Emir’ül-müminîn şimdi yola çıksaydı sünnete uymuş olurdu. ”»[24]

Abdullah b. Malik dedi ki, Cem’de İbn Ömer ile birlikte namaz kıldım. İka­met getirdi, akşam namazını üç rekat kıldı, sonra yatsı namazını bir tek ikemetle iki rekat kıldı[25].

Saîd b. Cübeyr ve Abdullah b. Malik dediler ki, Akşam ve yatsıyı, İbn Ömer ile Müzdelife’de bir tek ikametle kıldık[26].

Said b. Cübeyr dedi ki, İbn-i Ömer ile birlikte aşağı indik. Cem’e varınca bize akşam ve yatsıyı bir ikametle üç ve iki (rekat) kıldırdı. Geriye dönünce dedi ki, «Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem bu yerde bize böyle namaz kıldırdı.»[27]

İbni Ömer (R.Anhüma): Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Müzdeli­fe’de akşam ile yatsıyı birleştirdiğini, bir tek ikametle akşamı üç rek’at, yatsıyı iki rek’at kıldığını haber verdi[28].

Abdullah b. Ömer radiyellahu anhüma şöyle dedi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Müzdelife’de ak­şam ile yatsıyı her biri için bir ikamet alarak bir­leştirdi. İkisinin arasında da bunlardan biri­nin arkasında başka namaz kılmadı.[29]

Küreyb, Üsame b. Zeyd (R.Anhüma)’dan şunu işitmiştir: Peygamber sallal­lahu aleyhi ve sellem Arafât’tan hareket etti, Şi’b’e geldi. İdrarını yaptı, yıkandı ama abdest almadı. Ona “Namaz!” dedim. “Namaz ileride” buyurdu. Müz­delife­’ye gelince güzelce abdest aldı, sonra kamet getiril­di ve akşam namazını kıldırdı. Sonra herkes olduğu yere devesini ya­tırdı. Sonra ikamet alındı ve namaz kıl­dırdı. İkisi arasında namaz kılmadı[30].

B- Yolculuk Dışında Birleştirme
İbni Abbas (R.Anhüma) şöyle dedi: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem öğle ile ikindiyi ve akşamla yatsıyı birleş­tirdi. Ne korku vardı, ne yolculuk.[31]“

İbni Abbas (R.Anhüma) şöyle dedi: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de öğle ile ikindiyi birlikte kıldırdı. Ne korku vardı, ne yolculuk.”

Hadisin ravilerinden Ebu’z-Zubeyr dedi ki, Saîd b. Cubeyr’e, ”O bunu niye yaptı?” diye sordum. Dedi ki; İbni Abbas’a senin bana sorduğun gibi sordum, şöye dedi; «İstedi ki, ümmetinden kimseye sıkıntı vermesin.»[32]

İbni Abbas şöyle dedi: «Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de öğle ile ikindiyi akşamla yatsıyı birleş­tirdi. Ne korku vardı, ne yağmur.»

(Hadis ravilerinden Veki’i şu ilavede bulunmuştur) İbni Abbas’a dedim ki; “Bunu niye yaptı?” Şöyle dedi: «Ümmetini sıkıntıya sokmamak için.»

Ebû Muaviye’nin rivayetinde de şu vardır: İbni Abbas’a dendi ki, “Bununla maksadı neydi?“ Şöyle dedi: “İstedi ki, ümmetini sıkıntıya sokmasın.”[33]

Amr, Cabir b. Zeyd’in İbni Abbas’tan şöyle bir rivayette bulunduğunu söyle­miştir : “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte sekiz rek’at bir arada, yedi rek’at bir arada kıl­dım.”

Dedim ki; “Ebu’ş-Şa’sa! herhalde öğleyi geciktirdi ikindiyi öne aldı. Akşamı geciktirdi yatsıyı öne aldı.” O, «Bende öyle zannediyorum.» dedi.[34]

İbni Abbas (R.Anhüma) şöyle dedi.: «Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de yedi ve sekiz kıldırdı. Öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı» [35]

Akşam ile yatsı birleşince yedi, öğle ile ikindi birleşince sekiz rek’at olur.

Abdullah b. Şakîk diyor ki; Abdullah ibni Abbas bir­gün ikindiden sonra bize konuşma yaptı. Güneş battı, yıldızlar or­taya çıkmaya başladı. İnsanlar ona; «Namaz! Namaz!» diye seslendiler. Benû Temîm’den bir adam geldi, ciddi ve dimdik bir şekilde «Namaz! Namaz!» (dedi.) İbni Abbas dedi ki; «Sünneti bana mı öğretiyorsun be anasız.» Sonra şöyle devam etti: Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirdiğini gördüm.»

Abdullah dedi ki; «Bu benim içimi kemirdi. Ebu Hureyre’ye gittim ve sor­dum; onun sözünü tasdik etti.»[36]

Müslim’in ibni Abbas’tan yaptığı bir diğer rivayet şöyledir:

“Biz Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında iki namazı birleşti­rirdik.”[37]

II- MEZHEBLERİN GÖRÜŞLERİ
İlim adamlarının çoğuna göre, sefer sırasında iki namaz bir arada, bunlardan birinin vaktinde kılınabilir. Bunlar arasında Saîd b. Zeyd, Sa’d, Üsame, Muaz b. Cebel, Ebu Musa, İbn Abbas ve İbn Ömer vardır[38]. Tavus, Mücahid, İkrime, Ma­lik, Sevrî, Şafiî, İshak, Ebu Sevr ve İbn ‘ül-Münzir de böyle demişlerdir.

el-Hasen (el-Basrî), ibn Sîrîn ve Hanefîlere göre namazlar yal­nızca Arefe günü Arafat’ta ve Müzdelife gecesi Müzdelife’de birleştirilebilir. İbn’ül-Kasım’ın Malik’ten rivayeti ve tercihi de böyledir. Onlara göre namaz vakitleri tevatürle sabit olduğu için haber-i vahid ile terk edile­mez[39].

Zahirî mezhebi de Arafat ve Müzdelife dı­şında namazları birleştirmeyi ka­bul etmez. Ca­ferî Mezhebi’ne göre namazlar her zaman birleştirilerek kılınabilir. Hanbelî ve Mâlikî mezhebleri bu iki görüşün orta­sında yer alır.

A- YALNIZ ARAFAT VE MÜZDELİFE’DE BİRLEŞTİRME
Bu Hanefî ve Zahirî Mezheplerinin görüşüdür.

a- Hanefî Mezhebi
Hanefî mezhebine göre yolculukta, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı, bunla­rın birinin vaktinde birleştirilerek kılınamaz Ancak yolcu, birinci namazı vakti­nin sonunda ikinciyi de vaktinin başında kılıp namazları fiilî olarak birleştirebi­lir. Çünkü Buhari ve Müslim, İbn Mes’ud radiyel­lahu anh’ın şu sözünü rivayet etmişlerdir: «Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemi görmedim ki, bir namazı vaktinde kılmasın. Sadece Cem’de [40]akşamla yatsıyı birlikte kıldı. Bir de ertesi günün sabah namazını vaktinden önce kıldı.”[41]

Yani Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem o gün (sabah na­mazını), her zaman kıldığı vakitten önce, ufuk henüz yeni aydın­lanırken (ğales), kılmıştı. Araftta birleştirme meşhur olduğu için, İbn Mes’ûd ona değinmemiş olmalıdır.

Ta’rîs gecesi[42] ile ilgili Müslim’de geçen şu hadis de konunun delilidir: “Uykudayken kusur olmaz. Asıl kusur, bir namazı ikincinin vakti girinceye ka­dar kılmayanın kusurudur.”[43]

Enes’in rivayet ettiği şu hadis yukarıdaki iki hadise zıttır. “Resulüllah sallal­lahu aleyhi ve sellem yolculukta acelesi olduğu zaman öğleyi ikindinin ilk vak­tine erteler ikisini bir kılardı. Ak­şam namazını da şafak kaybolunca kılmak için ertelerdi.”

İbn Ömer’den gelen şu hadise de zıttır. “Resulüllah sal­lallahu aleyhi ve sel­lem, yolculukta acelesi oldu mu akşamla yatsıyı şa­fak kaybolduktan sonra birleş­tirirdi.”

Ravî’nin daha fakih olması ve ihtiyata uygun bulunması sebebiyle İbn Mes­’ud’un hadisi tercih edilir ve çelişkili durumda ona ön­celik tanınır.

Çelişkiyi gidermek için İbn-i Ömer’in rivayet ettiği hadiste geçen şafak, kır­mızı şafak kabul edilir. Çünkü şafak kelimesi hem akşam batı ufkunda bir süre devam eden kırmızılık için hem de onu çevreleyen be­yazlık için kullanılır. Bu da bizim dediğimiz gibi birleştirmenin ta kendisi olur. Yani yolcu vaktin so­nunda iner, o vaktin namazını kılar. İkinci namazı da kendi vaktinin başında kı­lar.

Birleştirme ile ilgili hadislerde bir birine ters şeyler vardır. Onlardan birinde İbni Abbas radiyellahu amhumâ’dan şu rivayet edilir: «Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine-i Münev­vere’de öğle ile ikindiyi ve akşamla yatsıyı bir­leştirdi. Ne korku vardı, ne yağmur.» İbni Abbas’a «Böyle yapmakla neyi kas­detti?» diye soruldu. «Ümmeti sıkıntıya sokulmasın, istedi.» dedi.

Böyle bir durumda birleştirmenin caiz olacağına dair ne bizim ne de öbürle­rinin görüşü vardır. Ya Ta’rîs gecesi hadisi buna açıkça muhalifken durum ne olur?[44]

Hacılar Arafat’ta öğle ile ikindiyi öğle vaktinde kılabilirler. Bunun için bir ezan okunur iki ikamet getirilir. İki farz namaz arasında nafile kılmamak evla­dır. Eğer kılarsa mek­ruh olur ve ikindi için de bir ezan okumak gerekir.

Ebu Hanife’ye göre Arafat’ta namazları birleştirebilmek için her iki namazı da halife veya onun görevlendireceği kişiyle birlikte kılmak ve ih­ramlı olmak gerekir. İmameyn bunu şart koşmaz.

Hacılar akşamla yatsıyı Müzdelife’de, yatsı namazı vaktinde bir ezan ve bir ikametle birleştirirler.[45]

b- Zâhirî Mezhebi
Zahirîlere göre öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsının ortak olduğu bir va­kit yoktur. Arafat ve Müzdelife’deki durum o güne, o geceye ve o iki yere hastır.

Öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı, zaruret olsun olmasın her za­man şu şe­kilde birleştirilebilir: Öğle namazına kendi son vak­tinde başlanır, ikindi vakti girdiği sırada selam verilir. Sonra ikindi ezanı okunur, kamet getirilir ve ikindi kılınır. Akşam na­mazına da kendi son vaktinde başlanır, selam verilir, yatsı vakti de girmiş olur. Sonra ezan okunur kamet getirilir ve yatsı kendi vaktinde kılınır. Böyle yapılınca bütün hadislere uygun davranış sergilenmiş olur.

Namazları birleştirme ile ilgili en sahih hadisi Abdullah ibni Abbas ri­vayet etmiştir. «Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı bir arada kıldırdı. Ne korku vardı ne yolculuk.» İbni Abbas’a bununla maksadı neydi, diye soruldu. Dedi ki: “Ümmetini sıkıntıya sokmak istemedi.”

Bizim anlattığımız şekilde yapılacak birleştirmenin bu hadisle de çeli­şen bir yanı yoktur.[46]

c- Bu mezheplere yapılan eleştiri
Birleştirmeyi caiz görenler yukarıdaki görüşleri şöyle eleştirmektedirler:

1- Bunlar namaz vakitleri ile ilgili haberlerin mütevatir olduğuna bakarak, “Mütevatir haberleri terketmeyiz” diyorlar. Biz de terket­miyoruz, sadece tahsis ediyoruz. Mütevatirin sahih haberle tahsisinin caiz olduğu konusunda icma vardır. Kur’an’ın haber-i vahidle tahsisi­nin caiz olduğunda dahi icma vardır. O zaman sünnet sünnetle rahatlıkla tahsis edilebilir. Bu gayet açıktır.

2- “Hadislerde geçen birleştirmenin anlamı birinci namazın son vaktinde, ikincinin de ilk vaktinde kılınmasıdır.” deniyor. Bu iki yönden yan­lıştır: Evvela Peygamber sallallahu aleyhi ve selle­min iki namazı bunlardan birinin vak­tinde kıldığına dair olan haber açıktır. Enes şöyle demiştir: “O, öğleyi ikindi vak­tine erte­lerdi. Sonra iner, ikisini bir kılardı. Akşam namazını da şafak kaybo­lun­caya kadar geciktirirdi ki, yatsı ile birlikte kılsın.”

O zaman yukarıdaki yorum boşunadır. Sonra birleştirme bir ruhsattır. Onla­rın dedik­leri gibi olsaydı namazları birleştirme, vaktinde kılmaktan daha sıkın­tılı ve daha zor olurdu. Çünkü her bir namazı kendi vaktinde kılmak, birinciden, sa­dece onu kılmaya yetecek bir vakit kalacak şekilde iki vaktin uçlarını, kolla­mak­tan kolaydır. Düşünen herkes bunu anlar.

Birleştirme bu ol­saydı, ikindi ile akşamı, yatsıyla sabahı birleştirmek de caiz olurdu. Ama bunun haram olduğunda ümmet arasında görüş ayrılığı yoktur[47].

B-YOLCULUK, YAĞMUR VS. SEBEPLERLE BİRLEŞTİRME
Bu Şafiî, Malikî ve Hanbelî Mezheplerinin görüşüdür.

a- Şafiî Mezhebi
1- Yolculukta birleştirme
Uzun yolculukta dört rek’atlı farzlar iki rekat olarak kılınabildiği gibi, öğle namazı ikindiyle, akşam da yat­sıyla birleştirilebilir. Tercih edilen görüşe göre namazların kısaltılamayacağı kısa yolculuklarda da birleştirme olabilir. Namazlar birincinin vaktinde birleştirilirse cem-i takdîm, ikincinin vaktinde birleştirilirse cem-i tehir adını alır.

Birinci namazın vaktinde seyir halinde ise cem-i tehir yap­mak, istirahat ha­linde ise cem-i takdim yapmak efdaldir. Her iki­sinin vaktinde de seyir halinde veya istirahat halinde olursa cem-i takdim efdal olur. Yalnız Arafat’ta öğle ile ikindi namazlarını cem’-i takdim olarak, Müzdelife’de de akşam ile yatsı namaz­larını cem’-i tehir olarak kılmak daha faziletlidir.

Bir yolcu, birleştirdiği takdirde, namazını daha iyi kılacaksa mesala cemaatla veya avreti örtülü yahut özrü kesilmiş olarak kı­labilecekse birleştirmesi efdal olur.

2- Yağmur sebebiyle birleştirme
Mukim de olsa, yağmur veya dolu yağıyorsa yahut erimiş kar varsa, eve gi­dip tekrar camiye dönmek zor olacağından, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı ce­m’i takdim olarak kılınabilir. Bunun için cem-i takdimin ilk üç şartıyla birlikte üç şart daha gerekir ki toplam altı şart eder.

(1) Yağmur, birincinin selamından ikincinin ilk tekbirine kadar devam et­melidir.

(2) Öne alınacak namaz cemaatla kılınmalıdır.

(3) Mescid ikametgaha uzak olmalı, mescide gidip gelirken alışılmadık bir şekilde yağ­murdan rahatsızlık duyulmalıdır.

Cuma namazı da öğle namazı gibidir. Yani öğle namazı ile ikindi cem’i tak­dim olarak kılınabil­diği gibi cuma namazı ile ikindi namazı da cem’i takdim ola­rak kılınabilir.

3- Hastalıkta birleştirme
Tercih edilen görüşe göre hasta, nasıl kolayına ge­lirse namazlarını öyle bir­leştirebilir.


4- İhtiyaç halinde birleştirme
Abdullah b. Şakîk diyor ki; Abdullah b. Abbas bir­gün ikindiden sonra bize konuşma yaptı. Güneş battı, yıldızlar or­taya çıkmaya başladı. İnsanlar ona; «Namaz! Namaz!» diye seslendiler. Benû Temîm’den bir adam geldi. Ciddi ve dimdik bir şekilde «Namaz! Namaz!» (dedi.) İbni Abbas dedi ki; «Sünneti bana mı öğretiyorsun be anasız.» Sonra devam etti: Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirdiğini gördüm.»

Abdullah dedi ki; «Bu benim içimi kemirdi. Ebu Hureyre’ye gittim ve sor­dum; onun sözünü tasdik etti.»[48]

Şafiî alimlerinden İmam Nevevî bu hadis-i şerifi açıklarken şu bilgileri vermektedir:

“İmamlardan bir topluluk, adet haline getirmeyecek kişinin, ihtiyaç halinde yolcu değilken de namazları birleştirebileceğini kabul etmiştir. Malikîlerden İbn-i Sîrîn ve Eşheb’in, Şafiîler’den Şâşî el-Kebîr’in ve bir grup hadis aliminin bu gö­rüşte olduğu bildirilmektedir. İbn’ül-Münzir bunu tercih etmiştir. İbni Abbas’ın “İstedi ki, ümmetini sıkıntıya sokmasın.”[49] ifadesi de bu görüşü kuvvetlendir­mektedir. İbn-i Abbas burada hastalığı veya başka bir şeyi sebep göstermemiş­tir[50].”

5- Cem-i takdimin şartları
Cem-i takdim, öğle ile ikindiyi öğle namazı vaktinde; akşam ile yatsıyı da akşam namazı vaktinde birleştirmektir. Şafiîlerde bunun dört şartı vardır:

1- Tertibe riayet etmelidir. Yani öğle ile ikindiyi birleştirirken önce öğle na­mazını, sonra ikindiyi kılmalı; akşam ile yatsıyı birleş­tirirken de önce akşamı sonra yatsıyı kılmalıdır. Cem-i takdim olarak namaz kılındıktan sonra birinci namazın fasid olduğu an­laşılırsa, her iki namazı da yeniden kılmak gerekir.

2- Birinci namazın ilk tekbiri ile selamı arasında ikinci namazı birleştirece­ğine niyet etmelidir.

3- Bir özür sebebiyle de olsa iki farzın arası fazla açılmamalı­dır. Bunun fazla­lığı ve azlığı örfle belirlenir. Arada çabuk da olsa iki rek’at namaz kılmak uzun bir fasıla sayılır. İki namaz arasında teyemmüm ve kamet alınabilir.

Farzları kıldıktan sonra, ilk namazdan bir rükün terk ettiğini hatırlarsa, her iki namazı iade etmesi lazımdır. Ama ikinci na­mazdan bir rükün terk ettiğini hatırlarsa, fazla zaman geçmemiş ise hemen bunu telafi eder. Yoksa ikinci namaz fasid olur ve birleştirme imkanı ortadan kalkar.

Bir rüknü terk ettiğini biliyor, ama onun hangi namaza ait olduğunu hatır­lamıyorsa, cem-i takdimi bırakarak her iki namazı zama­nında tekrar kılması la­zımdır.

Cem-i takdim olarak birleştirilen farzlar arasında, bunlara bağlı sünnetler de dahil hiç bir namaz kılınamaz. Arada kı­lınacak sünnetler, her iki namaz bittikten sonraya alınır. Yani öğle namazının son sünneti ile ikindinin ilk sünneti, ikin­dinin farzı kılındıktan sonra kılınır. Akşam namazının son sünneti ile yat­sının ilk sünneti de yatsının farzından sonra kılınır.

4- İkinci namaza başlayıncaya kadar özür devam et­melidir. Yoksa cem yapı­lamaz.


6- Cem-i tehirin şartları
Cem-i tehir, öğle ile ikindiyi ikindi namazının vaktinde, akşamla yatsıyı da yatsı namazının vaktinde birleştirmektir. Şafiîlere göre bunun iki şartı vardır:

1- Birinci namazın vaktinde, onu ikinci namazın vaktine te­hir edeceğine niyet etmelidir, yoksa namaz kazaya kalmış olur.

2- Yolculuk hali her iki namaz bitinceye kadar devam etmeli­dir. Birinci veya ikinci namazı kılarken, gitmek istediği yere varsa mesela gemisi limana yanaşsa birinci namazı kazaya dönüşür fakat gü­nahkar olmaz.

Cem’-i tehirde sırayı gözetmek şart değildir. İkindiyi, öğle namazından; yat­sıyı akşam namazından evvel kılabilir[51].

b- Hanbelî Mezhebi
Bir rivayete göre birleştirme efdaldir. Çünkü kasır gibi çok rahat ve kolaydır. Bir rivayete göre ayrı kılmak efdaldir. Çünkü ihtilafa girilmemiş olur. Zaten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin onu devamlı uyguladığı da nakledil­memiştir. Eğer efdal olsaydı, kasır gibi devamlı uygulardı[52].


Namazlar yedi yerde birleştirilebilir :

1- Yolculukta birleştirme
Yolculukta öğle ile ikindi veya akşam ile yatsı birleştirilebilir. Ancak bu yalnız namazı kısaltmanın mubah olduğu yolculukta olur. İmam Malik’e ve Şa­fiî’nin bir görüşüne göre birleştirme kısa yolculukta da olabilir. Çünkü kısa yolcu­luk olduğu halde Mekkeliler Arafat ve Müzdelife’de namazları birleştirirler.

Bize göre birleştirme, yolculuktaki sıkıntıyı gidermek için konmuş bir ruh­sattır. Bu da kasr ve mestlere üç gün meshetmek gibi uzun yolculukta olur. Bir­leştirme, ibadeti vaktinden geriye bırakma olduğu için tıpkı Ramazan’da oruç tutmamaya benzer.

Bir de birleştirmenin delili Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin uy­gulamasıdır. Ondan nasıl görülmüşse öyle yapılması gerekir. Onun namazları, yalnızca uzun yolculukta birleştirdiği nakledilmiştir[53].

2- Hastalıkta birleştirme
Hastalıkta namazlar birleştirilebilir. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem istihâze kanı[54] gören bir kadına iki namazı birleştirmesini emretmiş­tir[55]. İstihâze bir çeşit hastalıktır[56].

Hastalıktan dolayı birleştirme, Atâ ve Malik’in de görü­şüdür. Rey taraftarları ve Şafiî’ye[57] göre bu durumda birleştirme caiz olmaz. Çünkü namaz vakit­leriyle ilgili haberler sağlamdır, bunlar, muhtemel bir şeyle terkedilemez.

Bu konuda İbn Abbas’ın şu sözüne dayanmışlardır : “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem öğle ile iknidiyi, akşam ile yatsıyı birleştirdi; ne korku vardı ne yağmur. ” Bir başka rivayette “ne korku vardı, ne yolculuk.” ifadesi geç­mekte­dir[58]. Özürsüz birleştirmenin ola­mayacağında ittifak olduğuna göre bunun hasta­lık sebebiyle olduğu ortaya çıkar.

Ahmed b. Hanbel’in İbn Abbas hadisi hakkında şöyle dediği rivayet edilmiş­tir : “Bana göre bu, hasta ile emzikli kadın için bir ruhsattır. Çünkü Süheyl’in kızı Sehle ile Cahş’ın kızı Hamene istihaze olunca Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem onlara öğleyi geciktirip ikindiyi öne alarak bir yıkanma ile ikisini bir­leştirmeyi emretmiş, istihazadan dolayı bunu mubah saymıştı.

Birleştirmeyi mubah kılan hastalık, namazları vaktinde kılmayı zorlaştıran hastalıktır. el-Esrem[59] diyor ki, Ahmed b. Hanbel’e “Hasta iki namazı birleştirir mi ? ” diye soruldu, dedi ki, ” Güçsüzleşir de ancak bu şekilde kılabilirse birleşti­receğini umarım.”

Adet dışı kanaması olan (müstehaze) kadın ile idrarını tutamayanlar ve bunlara benzer du­rumda olanlar da birleştirebilirler. Delili yukarıdaki ha­distir.

Hasta da yolcu gibi her iki namazı öne almada veya geriye bırakmada serbest­tir. Bir farkı olmayacaksa geriye bırakmak daha uygun olur[60].

3- Çocuk emzirirken birleştirme
Emzikli kadın namazlarını birleştirebilir. Çünkü çocuk üzerini pisletir ve her namaz için elbisesini temizlemesi zor olur.

4- Su kullanamayan ve teyemmüm edemeyenin birleştirmesi
Her namaz için su kullananamayacak veya teyemmüm edemeyecek du­rumda olanlar namazlarını birleştirebelirler.


5- Vakti bilemeyecek durumda birleştirme
Vakti bilemeyecek durumda olanlar namazlarını birleştirebilirler. Kör olan veya karanlık bir yerde bulunan kimseler böyledir.

6- Cuma veya cemaate gitmemeyi mubah kılan özür
Cuma veya cemaate gitmemelerini mubah kılan bir özrü olanlar namazla­rını birleştirebilirler. Mesela canına, namusuna veya malına zarar geleceğinden korkanlar veya namazı birleştirmediği taktirde geçiminde darlık olacak olanlar birleştirebilir[61].


7- Yağmur çamur vs. sebeplerle birleştirme
Yağmur çamur vs. sebiyle namazlar birleştirilebilir.

Kar, buz, çamur, çok soğuk rüzgar ve elbiseyi ıslatacak kadar yağmur ile bir­likte bir sıkıntı da olursa akşamla yatsı evde dahi birleştirilebilir.

Akşam ile yatsının, yağmur sebebiyle birleştirilebileceği İbn Ömer’den riva­yet edilmiştir. Ebban b. Osman Medine halkı arasında bunu uygulamıştır. Yedi fakih[62] ile Mâlik, el-Evzâî, eş-Şafiî ve İshak’ın görüşü de böyledir. Bu görüş Mer­van’dan ve Ömer b. Abldülaziz’den de rivayet edilmiştir. Rey taraftarları bunu caiz görmezler.

Delili Ebû Seleme b. Abdurrahman’ın şu sözüdür: “Yağmurlu günde akşam ile yatsıyı birleştirmek sünnettendir.” Bu sözü el-Esrem riva­yet etmiştir. Bu, Re­sulüllah’ın sünneti demek olur.

Nafi’in ifadesine göre Abdullah b. Ömer devlet yetkililerini bir araya topla­dığı zaman akşamla yat­sıyı birleştirirdi.

Hişam b. Urve dedi ki, Ebbân b. Osman’ı gördüm, yağ­murlu gecede akşam ile yatsıyı birleştiriyor; Urve b. ez-Zübeyr, Ebu Seleme b. Abdurrahman ve Ebu­bekr b. Abdurrahman da namazı onunla kılıyor ve onu yadırgamıyorlardı. Onla­rın çağında bu konuda farklı görüşe sahip biri bilinmemektedir. Öyleyse bu bir icma olur. Bunu el-Esrem rivayet etmiştir[63].

Yağmurlu havada Öğle ile ikindinin birleştirilmesi caiz değildir. el-Esrem şöyle dedi: Ahmed b. Hanbel’e yağmurda öğle ile ikindinin birleştirilmesi so­ruldu da dedi ki, “Hayır, böyle bir şey işitmedim.” Bu görüş, Ebubekr ve İbn Hâ­mid’in tercihi ve Malik’in görüşüdür.

Ebu’l-Hasen et-Temîmî dedi ki, bu konuda iki görüş vardır. Birincisine göre yağmur sebebiyle öğle ile ikindinin birleştirilmesinde bir sakıncası yoktur. Ebu’l-Hattâb’ın gö­rüşü ve Şafiî’nin mezhebi böyledir. Çünkü Yahya b. Vadıh Musa b. Akabe’den, o Nafi’den, o da ibn Ömer’den “Resulüllah salllallahü aleyhi ve sel­lemin Medine’de yağmurda öğle ile ikindiyi birleştirdiğini.” rivayet etmiştir.

Bize göre birleştirmenin dayanağı Ebu Seleme’nin sözünden naklettiğimiz bölüm ile icma’dır. Bu da sadece akşam ve yatsı namazları ile ilgilidir. Öğle ile ikindiyi yağmurda birleştirmeyi caiz görenlerin dayandıkları hadis sahih değildir. Çünkü sahih kitaplarda ve sünende geçmemektedir.

Birleştirmeyi mubah kılan yağmur, elbiseyi ıslatan ve dışarı çıkmayı zorlaş­tıran yağmurdur. Çisenti ve elbiseyi ıslatmayacak hafif yağmur bunu mubah kılmaz. Bu konuda kar da yağmur gibidir, çünkü aynı an­lamı taşır. Soğuk da öy­ledir.

Çamur ile ilgili olarak el-Kâdî şöyle dedi : Arkadaşlarımıza göre çamur özürdür. Çünkü ayaklara ve elbiseye bulaşır ve yağmur gibi sı­kıntı verir. Malik de böyle demiştir. Çünkü çamur elbiseyi ve ayakkabıyı kirletir. İnsan kayabilir; kendisi ve elbisesi zarar görebilir. Bu, ıslanmaktan kötüdür. Her ikisi de Cuma ve cemaata git­meme hususunda aynı seviyede birer özürdür.

Soğuk ve karanlık gecede esen şiddetli rüzgarla ilgili iki görüş vardır. Birin­cisine göre birleştirme yapılabilir. Amudî, en “doğrusu budur” dedi. Bu Ömer b. Abdülaziz’in görüşüdür. Çünkü böyle bir rüz­gar, Cuma ve cemaat konusunda bir özürdür. Delili Muhammed b. es-Sabbâh’ın rivayet ettiği hadistir. Süfyan Eyyub’­tan, o Nafi’den, o da İbn Ömer’den şunu rivayet etmiştir : “Resulullah sallallahü aleyhi ve sel­lem yağmurlu veya rüzgarlı soğuk gecelerde şu ilanı yaptırırdı : ” Namazınızı evlerinizde kılınız.” (İbn Mace, İkâmet’us-salâh, bab 35, hadis no 937-938)[64].

İkinci görüşe göre soğuk ve karanlık bir gecede esen şiddetli rüzgardan do­layı birleştirme olmaz. Çünkü bunun sıkıntısı yağmurunkinden azdır. Bunu yağmura kıyaslamak doğru olmaz. Bir de bununkisi yağmur sıkıntısı cinsinden değildir. İkisinin ortak bir yönü yoktur, bunu ona bağlamak doğru değildir.

Tek başına kılanın veya Mescid yolunun üstü kapalı olup kendini yağmur­dan koruyanın yahut Mescit içinde ikamet edenin birleştirmesi konusunda da iki görüş vardır. Birincisine göre caizdir. Çünkü özür varsa yolculukta olduğu gibi sıkıntının bulunup bu­lunmaması önemli olmaz. Bir de ihtiyaç genel olunca hü­küm, ihtiyacı olmayan için de geçerli olur. Zaten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yağmurlu günde birleştirdiği rivayet edilmiştir. Halbu ki, odası Mescide bitişikti.

İkinci görüş, caiz olmadığıdır. Birleştirme sıkıntıdan dolayı yapılır. Hüküm de sıkıntıya girenlere özeldir. Bu, Cuma ve cemaattan geri kalma ruhsatı gibi­dir. Camide veya camiye yakın bir yerde olan kimseyi kapsa­maz[65].

Yağmur sebebiyle birleştirme yalnızca birincinin vaktinde yapılır. Çünkü se­lef böyle bir birleştirmeyi birincinin vaktinde yapardı. Bir de birinciyi ikincinin vaktine ertelemek karanlıkta dışarı çıkmayı veya yatsıya kadar mescitte bekle­meyi gerektirdiği için sıkıntıyı uzatır. Ayrıca insanların akşam namazı için mes­citte toplanmaları adettir. İki namazı birleştirmek için onları mescitte bekletmek her namazı vaktinde kılmaktan daha çok sıkıntı verir[66] Bazan da birin­cinin vakti çıkmadan özür ortadan kalkar ve birleştirme batıl ve imkansız olur. Cem-i tehiri tercih etmeleri de mümkündür. Müstahab olan birinciyi ilk vaktin­den biraz geciktirmektir.

el-Esrem Ahmed b. Hanbel’e iki namazı yağmurda birleştirmeyi sormuş o da ” Evet, karanlık bastırıp henüz şafak kaybolmadan birleştirilebilir. İbn Ömer böyle yaptı.” demiştir.

el-Esrem dedi ki, ” Ebû Üsâme ve Ubyedullah Nafi’den bize şunu bildirdi­ler: Yöneticilerimiz yağmurlu gecede akşamı geciktirir, yatsıyı şafağın kaybolma­sından öncesine alırlardı. İbn Ömer de onlarla birlikte namaz kılar, bunda bir sa­kınca görmezdi.

Ubeydullah dedi ki, Kasım ve Salim’in böyle bir ge­cede onlarla birlikte na­maz kıldığını gördüm.

Ahmed b. Hanbel’e, ” Sana göre sünnet olan, yağmurlu gecede iki namazı şa­fağın kaybolmasından önce; yolculukta ise şafağın kaybolmasından sonra birleşti­rilmektir, değil mi ?” diye sorulunca ” Evet” dedi[67].


8- İhtiyaç halinde birleştirme
Anlatılanların dışında namazları birleştirmek caiz değildir.

İbn Şübrüme’ye[68] göre, ihtiyaç olduğunda veya alışılmamış bir durumda namazlar birleştirilebilir. Çünkü ibn Abbas’ın şu hadisi vardır : “Peygamber sal­lallahu aleyhi ve sellem öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirdi. Ne bir korku vardı, ne de yağmur.” İbn Abbas’a, ” Niye böyle yaptı? ” diye soru­lunca dedi ki, “Ümetine sıkıntı vermek istemedi.”

Hanbelîler buna karşılık şöyle derler:

“Bizim delilimiz, namaz vakitleriyle ilgili hadislerin genelidir. İbn Abbas’ın rivayet ettiği hadisi hastalık zamanına hamlederiz. Emzikli kadın, güçsüz ihtiyar ve birleştirmediği taktirde sıkıntıya düşecek ben­zeri şahısları da kapsaması caiz olur. Bir de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin birinci namazı vaktinin sonunda ikincisini de vakti­nin başında kılmış olma ihtimali vardır. Amr b. Di­nar bu hadisi Cabir b. Zeyd’den o da İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. Amr diyor ki, Cabir’e, “Ebu’ş-Şa’sâ ! Zannediyorum öğleyi geciktirip ikindiyi öne aldı, akşamı geciktirip yatsıyı öne aldı.” dedim. “Ben de öğle zannediyorum. ” dedi.[69]”


9- Cem-i takdimin şartları
Cem-i takdim, öğle ile ikindiyi öğle namazı vaktinde; akşam ile yatsıyı da akşam namazı vaktinde birleştirmektir. Hanbelîlerde bunun üç şartı vardır:

1- Birleştirmeye niyet etmelidir. Ebubekr’e göre niyet şart değildir.

Cem-i takdîmin niyetinde iki görüş vardır. Birincisine göre niyetin yeri, ifti­tah tekbiridir. İkincisine göre namazın başından selama kadar olan zamandır. Çünkü birleştirme, birincinin sonuyla ikincinin başı arasında yapılır. Bu sebeple birinci namaz bitmeden yapılan niyet yeterli olur.

2- İki namazın arası açılmamalıdır.

Cem-i takdimde iki namazın arası fazla açılırsa birleştirme batıl olur. Cünkü birleştirme, peş peşelik veya yakınlık demektir. Peşpeşelik olamıyorsa yakınlık olmalıdır.

Ara ister uyku, ister unutma ile, ister kasıtlı ister başka bir şekilde açılsın far­ketmez. Çünkü meşrut olmayınca şart da olmaz[70]. Ara çok kısa olabilir, çünkü bu kadarından kaçın­mak mümkün olmaz. Azlık ve çokluk konusunda örf ve adete bakılır. Bunun başka bir tanımı olmaz. Bir kısım fakihler, ikamet ve abdest al­maya yetecek kadar bir vakti kısa vakit olarak belirlemiştir ama doğru olan bir sı­nır koymamaktır. Çünkü şeriatın ölçü koymadığı yerde ölçü koymanın bir yolu olmaz. Burada kaynak örftür. Abdest ve te­yemmüm almaya ihtiyaç duyunca arayı uzatmayacaksa alır. Az bir konuşma ile de birleştirme ibtal olmaz.

İki namaz arasında sünnet kılarsa birleştirme batıl olur. Çünkü başka namaz kılmış gibi arayı açmış olur. Ahmed b. Hanbel’den bu durumda birleştirmenin batıl olmayacağı da nakledilmiştir. Çünkü bu, abdest almak gibi kısa olur[71].

3- Özür, birinci namazın başı ile sonunda ve ikincinin başında var olmalı­dır. Bu üçünden birinde özür ortadan kal­karsa birleştirme caiz olmaz.

Cem-i takdimde birinci namazı kılarken yağmur kesilse de namaz bitmeden tekrar başlasa veya ikinci namazın tekbirini aldıktan sonra kesilse birleştirme caiz olur. Çünkü niyet sırasında yani birincinin iftitah tek­birinde ve birleştirme za­manında yani birincinin sonu ile ikincinin başında özür vardır. Bunun dışında olmaması önemli değildir.

Yolcu, birinci namazı kılarken orada kalmaya (ikamete) niyet edecek olsa bir­leştirme biter. Vazgeçip yolculuğa niyet etse bile artık oradan ayrılmadan yolcu­luk ruhsatından yararlanamaz. İkinci namaza başladıktan sonra orada kalmaya niyet etse veya bindiği gemi belde­sinin limanına yanaşsa, yağmurun kesilmesine kıyasla yapacağı birleştirme sahih sayılayabilir.

İkinci namaz sırasında iyileşip özrü ortadan kalkan hasta ile ilgili hü­küm de aynıdır[72].


10- Cem-i te’hîrin şartları
Cem-i tehir, öğle ile ikindiyi ikindi namazının vaktinde, akşamla yatsıyı da yatsı namazının vaktinde birleştirmektir. Hanbelîlere göre bunun iki şartı vardır:

1- Birincinin vaktinde birleştirmeye niyet etmelidir. Niyet, bir rekat kılmaya veya iftitah tekbiri almaya yetecek va­kte kadar yapılabilir. Ama niyeti bu kadar geciktirmek haramdır[73]. Birleştirmeye niyet etmezse namaz kazaya kalmış olur.

2- İkinci namazın vakti girinceye kadar özür devam etmelidir.

Eğer birincinin vaktinde özür ortadan kalkarsa, mesela hasta iyileşir, yolcu döner, yağmur kesilirse artık namazlar birleştirilemez. Ama özür, ikincinin vakti girdikten sonra biterse caiz olur. Çünkü artık iki namaz da kendine borç olmuş­tur[74].

Cem-i tehirde iki namazın arası açılabilir. Çünkü ikinci namaz kendi vakti içindedir. Geriye bırakılması onu eda olmaktan çıkar­maz.

Birleştirmenin sahih olması için imam ile cemaatin aynı olması gerek­mez[75].

Cem-i takdim ve Cem-i tehirden hangisi kolayına gelirse onu yapmalıdır. Bunların her ikisi de aynı ise o zaman cem-i tehir tercih edilir.



c- Malikî Mezhebi
İmam Malik ve bütün arkadaşları vakitleri ortak olan iki namazın yolculuk, hastalık ve yağmur özründen dolayı birleştirileceğinde ittifak etmişlerdir. Konu­nun detayında görüş ayrılıkları vardır. Bunun delili; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in öğle ile ikindiyi ak­şam ile yatsıyı Tebük’e giderken birleştirmiş ol­masıdır. Birgün namazı geciktirmiş, sonra çıkıp öğle ile ikindiyi bir arada kılmış, sonra girmiş çıkmış akşam ile yatsıyı bir arada kılmıştır. Gündüz yürümek istedi­ğinde öğle ile ikindiyi; gece yürümek istediğinde de akşam ile yatsıyı birleştirmiş­tir.

Bir delil de İbni Abbas’tan gelmiştir. O demiştir ki: «Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleş­tirdi. Ne korku vardı ne yolculuk.» Malik diyor ki; «Bana göre yağmur vardı. Bu sözün, “Ne korku vardı ne yağmur” şeklinde de rivayeti de vardır.» İbni Abbas dedi ki: « Pey­gamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu ümmetini zora sokmamak için yapmış­tır.» Buna benzeyen diğer rivayetler de konunun delillerindendir.


1- Yolculukta birleştirme
Konak yerinden hareket eden yolcu öğle ile ikindiyi öğle vaktinin başında birleştirir. Delili Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti ve Arafat’ta yapılan birleştirmeye kıyastır. Mezhepte meşhur olan budur. Yolda acelesi olmayanların namazları birleştiremeyeceği görüşü olduğu gibi acelesi olsa bile birleştiremeyeceği görüşü de vardır[76].

İmam Malik’e göre acele etmesi gerekmeyen kişi yolculukta iki namazı bir­leştirmez. Acele gitmesi gerekiyorsa öğleyle ikindiyi birleştirebilir. Şöyle ki; öğleyi vaktinin sonuna tehir eder sonra kılar. İkindiyi de vaktinin başında kılar. Akşam namazını da vaktinin sonuna, şafağın kaybolma vaktinden öncesine bırakır ve o vakitte kılar. Sonra yatsıyı şafağın kaybolmasından sonra ilk vaktinde kılar. Bu şekildeki birleştirme, Hanefî ve Zahirî mezheplerinin de kabul ettiği surî birleş­tirme, yani gerçek değil görünüşte birleştirmedir.

İmam Malik dedi ki: “Hac ve benzeri yolculuklarda acelesi olmayanlar iki namazı birleştiremez. Bir şeyi kaybetmekten korktuğunda da iki namazı birleşti­rebileceği görüşündeyim. Zevalden sonra yola çıkacaksa namazı bu saatte konak yerinden hareketten önce birleştirmekte bir sakınca görmüyorum. Akşamla yat­sıyı da şafak kaybolmadan önce akşam namazının son vaktinde kılabilir. Şafak kaybolunca yatsıyı kılar.” İmam Malik’ten akşamla yatsı hususunda konak ye­rinde öğle ile ikindiyi birleştirmeye benzer bir rivayet gelmemiştir.

Ali b. Hüseyin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gündüz yola çık­mak istediğinde öğle ile ikindiyi birleştirdiğini gece yola çıkmak istediğinde ak­şam ile yatsıyı birleştirdiğini rivayet etmiştir.

Enes b. Malik Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yolculukta acelesi olduğu zaman böyle yaptığını rivayet etmiştir. Dediler ki: «Öğleyi ikindinin ilk vaktine erteler, ikisini bir kılardı. Akşamı şafak kayboluncaya kadar ertelerdi ki yatsıyla bir kılsın.»

Ebû Osman en-Nehdî diyor ki: «Sa’d b. Malik ile Mekke’ye gittik. Öğleyi ge­ciktiriyor, ikindiyi öne alıyordu. Akşamı geciktiriyor yatsıyı öne alıyor ve iki na­mazı kılıyordu.»[77].


2- Hastalıkta birleştirme
İmam Malik dedi ki: Namazları birleştirmek hastaya kolaylık sağlayacaksa öğleyle ikindiyi öğlen vaktinin ortasında birleştirir. Eğer baş dönmesinden kor­karsa daha önce, zeval vaktinin arkasından birleştirebilir. Akşamla yatsıyı şafağın kaybolması esnasında birleştirir. Ancak baş dönmesinden korkarsa bundan önce birleştirebilir.

Birleştirme, iç hastalığı veya onun gibi hastalıklarda ya da hastanın her na­mazı vaktinde kılmasının zararlı olacağı şiddetli hastalıklarda olur.

İbni Abbas (RA) Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin, yolculuk veya korku hali yokken öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birleştirdiğini bildirmiştir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunları yolculukta zaten birleştirmiştir.

Birleştirme, yol yorgunluğu ve sıkıntısından dolayı acelesi olan yolcuya ve­rilmiş bir ruhsattır. Hasta, yolcudan daha bitkin ve daha sıkıntılı olur. Soğukta abdest alma, karnın şişme endişesi ya da hareket etme zorluğu gibi sebeplerden dolayı hasta, yolcudan daha çok ruhsata layıktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanlara kolaylık olsun diye akşamla yatsıyı yağmurda birleştirmiştir. Bu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile Ebu Bekir, Ömer, Osman ve halife­lerinin adetidir. Bir çok endişe sebebiyle hasta kolaylığa daha layıktır[78].


3- Yağmur çamur vs. sebeplerle birleştirme
İmam-ı Malik dedi ki; “Yoculuk dışında eğer çamur ve karanlık varsa ak­şamla yatsı birleştirilir. Yağmur olduğu zaman da bu iki namaz birleştirilir.”

Yağmur veya çamur ve karanlıkta akşamı biraz geç kılarlar. Henüz şafak kaybolmadan da yatsıyı kılarlar. Ortalık kararmadan herkes evine döner. Bundan maksat insanlara kolaylıktır. Yoksa namazlar birleştirilmezdi.

İbnü’l-Kasım’a, «Öğleyle ikindi de akşamla yatsı gibi yağmurda ve çamurda birleştirilebilir mi?» diye soruldu. Dedi ki: «İmam Malik’e göre yolculuk dışında öğleyle ikindi birleştirilmez. Bu akşam ve yatsı gibi görülemez.

İmam Malik’e göre yağmurlu gecede bir kimse akşam namazını evinde kılıp mescide gelse ve cemaatın yatsıyı kılmış olduğunu görse ve kendisi de kılmak is­tese yatsıyı kılamaz. Çünkü insanlar kendilerine kolaylık olsun diye namazları birleştirmişlerdir. Bu adam ise namazı onlarla birlikte kılmamıştır. O, yatsıyı şa­fağın kaybolmasına kadar geciktirip sonra kılmalıdır[79].

Dedim ki; «Bu şahıs onlara akşamı kıldıktan sonra ama yatsıyı kılmadan önce yetişse, kendisi zaten evde akşamı kıldığına göre onlarla birlikte yatsıyı kıl­mak istese ne olur?» Dedi ki; «Onlarla birlikte kılmasında bir sakınca görmem.»

Akşamla yatsının güneşin bat­ması sırasında birleştirileceği görüşü de vardır. Bu Abdülhakem­’in ve İbnü Vehb’in görüşüdür. Bunlar bu görüşü İmam Malik’­ten rivayet etmişlerdir[80].

İbni Vehb, Amr b. el-Halis’ten Said b. Ebi Hilal’in şu hadisini rivayet etmiş­tir. Kendisine İbnü Kasît demiş ki; Yağmurlu gecede Medine’de akşamla yatsının birleştirilmesi adettir. Her nekadar Ebu Bekir, Ömer ve Osman bunu ara­sıra yapmış olsa bile akşam namazı kılındıktan sonra yatsı akşama yaklaştırılarak kılınır. Medine’de bu şekilde kılarlar.

İbni Vehb, Abdullah b. Ömer, Said İbnü’l-Müseyyeb, el-Kasım, Salim, Urve­tu’ bnu’z-Zübeyr, Ömer b. Abdülaziz, Yahya b. Said, Rabia ve Ebu’l-Esved bu gö­rüştedir[81].

4- Özürsüz birleştirme
İki namazın özürsüz birleştirilmesi konusunda ihtilaf edil­miştir. Meşhur görüşe göre bu caiz değildir. Eşheb[82], İbni Abbas hadisine ve başka hadislere da­yanarak bunun caiz olduğunu söy­lemiştir[83].

* Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR, “Seferilik ve Namazların Birleştirilmesi”, Seferilik ve Hükümleri (İslami Araştırmalar Vakfı Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi) , Ensar Neşriyat, İstanbul, 1997, s: 361-384

5- Namaz vakitleri
Öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı vakitlerinin başlangıç ve bitimi hususunda Malikî mezhebinde farklı görüşler vardır. Zaruret halinde olanlar için öğle ile ikindi güneş batıncaya kadar, akşam ile yatsı da tan yeri ağarıncaya kadar devam eder. Bunlar beş grup insandır. (1)Erginlik çağına eren çocuk, (2)müslüman olan kafir, (3)kendine gelen baygın, (4)temizlenen hayızlı kadın veya temizken hayız gören kadın, (5)mukimken yolcu olan veya yolcu iken evine dönen kişi.

a) Öğle ile ikindi vakitleri

Öğlenin ilk vakti güneşin tepe noktasından batıya kaymasıyla başlar. Nor­mal ve müstehap olan son vakti ise zeval vaktinin gölgesi dışında herşeyin göl­gesinin kendi boyu kadar olduğu va­kittir. Bu, aynı zamanda ikindinin normal ve müstehap olan ilk vaktidir. İkindinin normal ve müstehap olan son vakti ise zeval gölgesini çıktıktan sonra bir şeyin gölgesi kendinin iki katı olduğu vakittir. Zeval vaktindeki gölge hiçbir zaman hesaba katılmaz. İkindi, öğlenin tercih edilen müstehap vaktinde girer ve o vakitte özürden dolayı öğle ile ortak olur.

Zeval vaktinin başından itibaren veya öğlen namazı kılınacak kadar bir vak­tin geçmesinden sonra bu iki vaktin ortak olacağı da söylenmiştir. Öğlen de ikin­dinin tercih edilen müstehap vaktine girmiş olur. Özürden dolayı gölgeler iki boy miktarına ulaşıncaya kadar ona ortak olur.

b) Akşam ile yatsı vakitleri

Akşam namazı vakti güneşin batmasıyla başlar. Onun iki vakti olduğu gö­rüşünde olanlara göre normal ve müstehap vak­tinin sonu şafağın kaybolması­dır. Bu aynı zamanda yatsının normal ve müstehap olan ilk vaktidir. Yatsının son vakti gecenin üçte biri veya yarısıdır. Normal ve müstehap vakitte yatsı vakti akşam namazı vaktine girer ve özür sebebiyle onunla ortak olur.

güneşin batmasından itibaren akşamla yatsı vaktinin ortak olacağı söylen­diği gibi akşam namazı kılınacak kadar bir vakitten sonra ortak olacağı da söylenmiş­tir.

Öğle ile ikindinin ne zaman birleştirileceği hususunda üç görüş vardır.

1) Gölgelerin bir misline ulaştığı zamanın sonunda,

2) Gölgelerin iki misline ulaşmasının başında.

3) Öğlen namazını gölgenin bir misli oluşunun sonunda, ikindiyi de iki misli oluşunun başında birleştirir.

Birinci ve ikinci görüş bu iki vaktin normal durumda ortak oldukları vakitle ilgili ihtilafa dayanır. Üçüncü görüş de nor­malde bu iki vaktin ortak ol­madığı görüşüne dayanır.

Akşam ve yatsı namazıyla ilgili görüş de bunun gibidir. Konak yerinden ha­reket eden kişi, güneşin batmasından sonra namaz­ları birleştirir. Bu konuda gö­rüş birliği vardır. Akli fonksiyonları­nın azalacağı endişesinde olan hasta konusu ihtilaflıdır.

Güneşin batmasından önce yola çıkan gecenin yarısı geçmeden önce na­mazı birleştirir. Bu konuda görüş birliği vardır. Akşam namazı vakti girdiği zaman hasta olup yatsı vaktinin sonuna yani gecenin üçte biri veya yarısı geçinceye ka­dar hastalığın geçeceğini ümid eden hasta ile ilgili de ihtilaf vardır. Namazları birleştirmek kolayına gelen hasta şafak kaybolacağı sırada birleştirir.

Güneş batmadan önce yola çıkıp yatsı vakti bitimine yani gecenin üçte biri veya yarısı geçinceye kadar yürüyecek olanın acelesi olsa da olmasa da öğle ile ikindiyi gün batımına ka­dar ertelemesi veya gölgelerin iki misline çıkmasından sonraya ertelemesi caiz olmaz. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: «Bu, münafıkların namazıdır. Bu, mü­nafıkların na­mazıdır.» Hiçbir özür böyle bir şeyi caiz kılmaz.

Aynı şekilde hiçbir sebep akşamla yatsıyı tanyerinin ağarmasına veya gece­nin yarısından sonrasına ertelemeyi caiz kılmaz. Bunun tek istisnası hastalığının ağırlığından dolayı üstlenmesi gerekmeyen bir güçlüğe girmeden namaz kılama­yan hastadır. Bu hasta tanyeri ağarma zamanına kadar namazını geciktirebilir. Böyle bir şeye hiçbir şekilde katlanamayacak durumda ise o vaktin çıkmasıyla namazın kendisinden sakıt olması hususunda baygın kişi gibi olur. Bu İbnü’ l-Kasım’ın görüşüdür ve onun Malik’ten rivayetidir[84].

C- NAMAZLARI HER ZAMAN BİRLEŞTİRME

Caferî mezhebi, namazların her zaman birleştirilebileceğini kabul eder. Bu, namaz vakitleri ile ilgili anlayışın sonucudur. Caferîlere göre öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsının ortak vakitleri vardır. Bu sebeple o namazlar birlikte kılına­bilir. Ancak öğle ile ikindinin cem-i takdimi dışında özürsüz birleştirme mek­ruhtur.

a- Öğle ve ikindi vaktleri

Her namazın iki vakti vardır. İlk vakit efdal vaktidir. Özrü olmayan kimse ikinci vakti o namazın vakti sayamaz. Namazı ikinci vakte bırakan haram değil, mekruh işlemiş olur.

Öğlenin ilk vakti güneşin zevaliyle, yani tepe noktasından batıya kaymasıyla başlar. Bu konuda icma vardır. “Güneşin batıya kaymasından gecenin kararma­sına kadar namazı güzel kıl.” (İsra 17/78) ayeti bunu göstermektedir.

Öğlenin ilk vakti, bir şeyin gölgesinin kendi boyunu ulaşmasına kadardır. Bundan sonra tercih edilen vakit çıkar. Bu vakte vakt-i ihtiyar ( ) denir.

Öğle namazı, güneş batmadan dört rekatlık ikindi namazını kılacak vakte kadar kılınabilir. Bu öğlenin ikici vaktidir. Buna ıztırarî vakit ( ) denir.

İkindinin ilk vakti öğlenin farzının bitmesiyle başlar. Bu konuda Caferî uleması icma etmiştir. İkindinin ilk vakti yani fazilet vakti bir şeyin gölgesi ken­dinin iki katına çıkıncaya kadardır. İkinci vakti de güneş batıncaya kadardır. Bi­rincisi normal durumlarda ikincisi de özürlü iken ikindinin vaktidir.

Malik, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yolcu değilken bu iki namazı birleştirdiğini rivayet etmiştir. Bu, birleştirmenin caiz olduğunun delili­dir. Bu rivayet, öğleyi vaktinin sonunda, ikindiyi de vaktinin başında kıldığı şek­linde yorumlanamaz. Çünkü böyle birleştirme olmaz. Bu iki namaz seferde de hac da da birleştirilir. Bu vakitler öğle ile ikindinin vakti olmasaydı elbette onları birleştirmek caiz olmazdı. Nitekim ikindi ile akşamı, bunlardan birinin vaktinde birleştirmek caiz değildir.

Ahmed b. Hanbel, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin öğle ile ikin­diyi, korkunun ve yolculuğun olmadığı bir zamanda birleştirdiğini rivayet etmiş­tir. Diğer rivayette “ Ne korku vardı ne yağmur.” ifadesi geçmektedir. Niye böyle yaptı diye sorulunca dedi ki, “Ümmetine sıkıntı vermesin diye.”

b- Akşam ile yatsı vakitleri

Akşamın ilk vakti güneşin batmasıyla başlar. Fazilet vakti şafak kaybolun­caya kadar sürer. Iztırarî vakti ise gece yarısının yatsıyı kılacak bir süre öncesine kadardır. Gecenin dörtte birine kadar süreceği görüşünde olanlar ol­duğu gibi fecir vaktinden önce yatsıyı kılmaya yetecek vakte kadar süreceği görü­şünde olanlar da vardır.

Yatsı vakti, güneşin batışından sonra akşam namazını kılacak kadar bir sü­renin geçmesiyle başlar. Ancak akşam şafağının kaybolmasından sonraya tehir etmek efdaldir. Özrü olmayanların bundan önce yatsıyı kılması mekruhtur. Yat­sının faziletli vakti gecenin üçte birine kadar sürer. Bir görüşe göre gecenin yarı­sına kadar sürer. Yatsının ıztırarî vakti tan yeri ağarıncaya kadar sürer.[85]

Sorulara Cevaplar

Soru – Namazların birleştirilmesi sırasında kasır da gerekir mi?

Cevap – Namazların birleştirilmesini caiz görenlerin çoğunluğu bunun yol­culuk sırasında olabileceği görüşündedir. Kasır, yani dört rekatlı namazların iki rekat olarak kılınması da yolculuk sırasında olduğu için birleştirme kasırla bir­likte yapılır. Ancak, yolculuk dışında yapılan birleştirmelerde kasır yapılamaz. Yağmur, çamur, hastalık vs. sebeplerle namazlarını birleştirenler, yolcu değillerse kasır yapamazlar.

Soru – İkindi ile akşam namazı birleştirilebilir mi?

Cevap – Birleştirme sadece öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazları ara­sında olur. Onun dışında birleştirme olmaz. Bu konuda tam bir ittifak vardır. Bu husus hadis-i şeriflerden de açıkca anlaşılmaktadır.

Halil GÜNENÇ’in Katkısı

“Bismillahirrahmanirrahim.

Bildiğiniz gibi İslam dini bir takım emir ve nehiylerin manzumesinden iba­retttir. Bu ilahi manzumeyi beşeriyete sunmaktan maksat, insanın ruhunu ve kalbini temizlemek ve onu ulvi gayelere yönlendirmektir. Bu emir ve nehiy­lerde herhangi bir zorluk ve meşakkat olursa, hafifletici hükümlere geçilir .

Mesela, domuz eti ve leş yasaklanmıştır. Fakat bir zorluk halinde yenebilir. Buluğ çağına ermiş ve akıllı bir müslümanın Ramazan-ı şerifte oruç tutması farzdır. Ama hasta veya yolcu olursa orucu daha sonra tutabilir.

Yolculuk sırasında kılınan namaz da öyledir. Abdülaziz Bey konuyu dört mezhebe göre izah etmiştir. Ben de dört mezhebin dışına çıkmadan bazı şey­lere kısaca temas etmek istiyorum. Çünkü bizim memleketin sakinleri daha fazla bunlardan ibarettir.

Yolculuk hem meşakkatli, hemde yorucudur. Hastalık da öyledir. Bunun için Şafii, Hanbeli, ve Maliki mezhepleri bazı hadislere dayanarak bu meşakkat­ten dolayı namazların cem’-i takdim ve cem-i tehirini kabul etmişlerdir. Hanefi mezhebine göre namazları birleştirme iki yerde, Arafat’ta ve Müzdelife’de olur, başka yerde olmaz.

Cem‘i takdim ve tehir hasta için de çok önemlidir. Hastalık sefer­den daha zor olduğu için caiz olması gerekir. Nitekim üç mezhep de bunu kabul etmiştir.

Yalnız hastalıkta değil, yağmurda da cem olur. Mesela bir cemaaat akşam namazını kılmak üzere camiye gider, fakat hava yağmurlu veya karlı olduğu için yatsıya tekrar gelip namazı cemaatla kılmak zor olur. Camide cemaatle kıl­mak şartıyla bunlar cem-i takdim yapabilirler. Ama böyle birin kendi evinde cem‘i takdim ve tehir yapması mümkün değildir.

İbnu Sîrîn’e, Malikilerden Eşheb’e ve bazı Şafiilere göre ihtiyaç halinde de namazlar birleştirilebilir. Mesela öğle vaktinde imtihana girip ikindiden sonra çıkacak olan talebeler öğle ile ikindi namazını cem‘-i takdimle kılıp imtihana gi­rebilirler. Öğleden evvel imtihana girerler de öğle namazının geçmesinden kor­karlarsa öğleyi ikindiye erteleyip cem-i tehirle kılabilirler.

İmam Nevevî, Müslim şerhinde bunlardan naklen diyorki : “ Adet haline getirmezse ihtiyaç olduğu zaman cem‘i takdim ve te’hir caizdir.” Bu bizim için güzel bir şeydir. Çünkü her zaman bir mezhebe bağlı olmamız şart değildir.

İbni Abidin, birinci cildin 52 ve 53. sayfalarında diyorki : “ Bir gün Hanefiye, başka gün Malikiye göre, diğer bir gün de Şafiye göre namaz kılınabilir.

Mesela Hanefî mezhebine bağlı bir kimse Ankara’ya giderken Şafiii mezhe­bine göre cem‘i takdim veya te’hir yapabilir. Ama Şafiye göre abdest nasıl alınır, nasıl namaz kılınır, onu bilmesi gerekir. Cem‘-i takdimin ve cem‘-i te’hirin şart­larını da bilmesi gerekir. Bilmeden sadece ben Şafii’ye göre cem‘i takdim – te’hir yapacağım dese caiz olmaz. İbni Hacar’e göre namaz ve namazın mukaddimele­rinde o mezhebi taklit etmeye mecburdur. Yani mesela Şafii’ye göre namazını kılacak ise, abdestte de gusulde de yine bu şartlara riayet etmeye mecburdur. Ama Ebu Ziyad’a göre mecbur değildir.

Sadece bunlarla yetinmek istiyorum.Teşekkür ederim.

——————————————————————————–


[1] Tirmizî, Mevâkît 1, Hadis No 149.
[2] Buharî,Taksîr’us-Salâh 13,14,16; Müslim, Salat’ül-müsafirîn, bab 5, hadis no, 46,47 (704).
[3] Müslim, Salât’ül-Müsafirîn, bab 6, hadis no 52-(705), 53-(706).
[4] Buhârî, Taksîr’us-salâh, 13.
[5] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 51-(705)
[6] Ahmed b. Hanbel c.I, s.367-368.
[7] Ahmed b. Hanbel c. V, s. 241.
[8]- Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, el-Feth’ur-Rabbânî li tertîbi Müsned’il-İmam Ahmed b. Hanbel eş-Şeybânî maa şerhihi Bülûğ’il-emânî,Kahire, c.6, s. 120 Hadis no 1237. Bu hadisi Tahavî ve Hâkim’den nakletmiş ve senedinin ceyyid olduğunu belirtmiştir. .
[9] Buharî,Taksîr’us-Salâh 15,16; Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 5, hadis no 46-(704).
[10] Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, a.g.e. Hadis no 1239. Beyhakî’nin es-Sünen’ül-Kübrâ’sından nakletmiş ricalinin sikadan olduğunu ancak ref’inde şek bulunduğunu, mahfuz olanın onun mevkuf olduğunu ifade etmiştir.
[11] Ebu Davud, Salâh 1215; Neseî, Mevâkît, 45; Ahmed b. Hanbel, c.III,s.305, metin Ahmed b. Hanbel’den alınmıştır.
[12] Ebu Davud, Salâh 1216, Neseî, Mevâkît 45,bâb’ul-vakt’illezî yecmau fîhi’l-müsafir.
[13] Ahmed b. Hanbel, c. III, s. 381.
[14] Ahmed b. Hanbel c.I,s. 136.
[15] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 5, hadis no 42-(703); Buhârî bu hadisi Salim tarikiyle rivayet etmiştir. Taksîr’us-salâh, 13.
[16] Yatsının dört rekatlık farzını iki rekat olarak kılmış.
[17] Nesai, mevâkît, 45.
[18] Ahmed b. Hanbel c.II, s.51.
[19] Ahmed b. Hanbel c.II,s.150.
[20]- Beni Mustalik savaşı Hicretin 5. yılında olmuştur.
[21]- Ahmed b. Hanbel. Bu iki hadisi nakleden kitap: Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, a.g.e, c.VI, Hadis no 1243 ve 1244.
[22] Cem, Müzdelife’nin adıdır. Çünkü Hz. Adem ile Hz. Havva cennetten çıkınca orada birleşmişlerdir.
[23] Müslim, Hac, bab 48, Hadis no 292-(1289); Ebû Davud, Menâsik, 65; hadis no l934. Neseî, Hac, 310. Tercüme Ebu Davud’daki metne aittir.
[24] Buharî, Hac, 99.
[25] Ahmed b. Hanbel c.II, s. 152.
[26] Ebu Davud, Menâsik, 65, hadis no l930.
[27] Ebu Davud, Menâsik, 65, hadis no l931. Ebu Davud’un l932 ve 1933 numaralı hadisleri de aynı anlamdadır.
[28] Ahmed b. Hanbel’den naklen, Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, a.g.e. c.V, s.137, Hadis No 1255.
[29] Buhârî, Hac, 96; Ahmed b. Hanbel, c.II, s, 56.
[30] Buhârî, Hac, 95.
[31] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 49-(705)
[32] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 50-(705)
[33] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 54-(705)
[34] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 55-(705)
[35]Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 56-(705).
[36]Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 57-(705).
[37] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 58-(705).
[38] Bunların hepsi sahabîdir.
[39] Muvaffakuddîn ve Şemsüddin ibnâ Kudâme, el-Muğnî, Beyrut l404/1984, c. II, s.113.
[40] Cem Müzdelife’nin diğer adıdır. Çünkü Hz. Adem ile Hz. Havva Cennetten çıktıktan sonra orada birleşmişlerdir.
[41] Müslim, Hac bab 48 hadis no 292-(1289). Buhari’deki rivayette Müzdelife’den bahsedilmiyor. Meali şöyledir. “Abdullah radiyel­lahu anh dedi ki, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemi görme­dim ki, iki namaz dışında herhangi bir namazı vaktinde kılmamış olsun. Akşam ile yatsıyı cem etti, sabah namazını vaktinden önce kıldı. (Buhari, Hacc 99).
[42] Ta’rîs gecesi bir savaş dönüşü Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının istirahata çekildikleri yerde uyuya kalıp sabah namazının kazaya kaldığı gecedir.
[43] Müslim, Mesacid bab 55, hadis no 311-(681).
[44] Kemâlüdin b. el-Hümâm (öl.681 h. /1282 m.) Şerhu Feth’il-Kadîr, Bulak 1315, C. I, s. 407, Cuma namazı bahsinin öncesi.
[45] Damat Abdurrahman b. Şeyh M. b. Süleyman, Mecma’ul-enhür, Matbaa-i Amire, 1301, C. I, s. 269-270.
[46] Ali b. Ahmed b. Hazm, el-Muhallâ, Beyrut 1408/1988, C. II, s.204, 206.
[47] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.114.
[48] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 57-(705).
[49] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 54-(705)
[50] Muhyiddin en-Nevevî, Sahîhu Muslim bi şerh’in-Nevevî, Beyrut, c.V,s.219.
[51] Ahmed b. Hacer el-Heytemî, Tuhfet’ül-muhtac, haşiyeleri ile birlikte, C. II, s. 393-404.
[52] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.112.
[53] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.116-117.
[54] İstihâze, bir kadından, adet günleri dışında gelen kandır.
[55] Hamne bint-i Cahş, adet dışı kanamalarının çokluğundan şikayet edince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona yaptığı uzun nasihatinin sonunda şöyle demişti : Öğleyi geciktirip ikindiyi öne almaya gücün yeterse yıkanırsın; iki namazı, öğle ile ikindiyi birleştirirsin. Akşamı da geciktirir, yatsıyı öne alırsın, sonra yıkanırsın iki namazı birleştirirsin. Bunu yap. ..(Ebu Davud, Tahâret, ll0, hadis no 287; Tirmizî, ebvâb’ut-tahâre, 95 hadis no 128.) Ebu Davud’un Hz. Aişe’den yaptığı diğer bir rivayete göre, Sehle bint-i Süheyl’den istihâze kanı gelmişti. Nebi sallallahu aleyhi ve selleme geldi. O da ona her namaz için yıkanmasını emretti. Bu ağır gelince, “ Bir kere yıkanıp öğle ile ikindiyi, bir kere daha yıkanıp akşamla yatısıyı birleştirmesini ve sabah namazı için de yıkanmasını emretti.” (Ebu Davud, Tahâret, ll0, hadis no 295.)
[56] Ali Abdülhamîd Baltacı, Muhammed Vehbi Süleyman, el-Mu’temed fî fıkh’il-İmam Ahmed (Abdülkâdir b. Ömer eş-Şeybânî’nin Neyl’ül-Meârib bi şerhi delîl’it-tâlib adlı kitabıyla İbrahim b. Muhammed b. Dıvyân’ın Menâr ‘us-sebîl fî şerh’id-delîl adlı eserinin birleştirilmesiyle meydana getirilmiştir.)Mekke, l991-1412, c.I, s. l95-l96.
[57] Yukarıda geçtiği gibi Şafiî mezhebinin tercih edilen görüşüne göre hastalar cem yapabilirler.
[58] Bu hadiszlerin tam metni ve kaynakları yukarıda geçmiştir.
[59]- Anhmed b. Muhammed el-Esrem, Ahmed b. Hanbel’in talebelerindendir. (v.273/886) {Hayrettin KARAMAN, İslam Hukuk Tarihi , s. 105}
[60] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.120-121.
[61] Ali Abdülhamîd Baltacı, Muhammed Vehbi Süleyman, el-Mu’temed c. I, s. l96.
[62]- Yedi fakih, (fukahâ-i seb’a) Medine4nin yedi fakihi diye şöhret bulan şu şahıslardır : Saîd b. el-Müseyyeb, Urve b. ez-Zübeyr (v.97/715), el-Qasım b. Muhammed (v.102/720), Hârice b. Zeyd (v.l00/718), Ebubekr b. Abdurrahmân (v.94/713), Süleyman b. Yesâr (v.l07/725), Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe (v.98/716), {Hayrettin KARAMAN, İslam Hukuk Tarihi , İstanbul l975, s. 55}
[63] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.117.
[64] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.119.
[65] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.120.
[66] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.121.
[67] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.122.
[68] Abdullah b. Şübrüme Tabiînden ve Kufe fakihlerindendir. Şa’bîden, İbn-i Sîrînden ve İmam-ı Azam’dan rivayette bulunmuştur. h. 144 de vefat etmiştir. (Ö.N.BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, İst. l967, c. I, s. 331)
[69] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.122, paragraf 1263.
[70]- Yani cem’in şartı iki namazın bir arada kılınmasıdır. İkisi bir arada kılınamazsa cem olmaz.
[71] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.123. paragraf l265.
[72] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.124.paragraf 1266.
[73] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.122-123, paragraf 1264.
[74] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.125.
[75] Ali Abdülhamîd Baltacı, Muhammed Vehbi Süleyman, el-Mu’temed, c.I, s. l95-l98.
[76] Ebu’l-Velîd Muhammed b. Ahmed b. Rüşd (öl.520 h.), el-Mukaddimat, el-Matbaat’ül-Hayriyye, 1325, s.114.
[77] İmam Malik, el-Müdevvenet’ül-Kübrâ (Sahnûn’un rivayeti) , Mısır, c.I,s.116-117.
[78] el-Müdevvenet’ül-Kübrâ, c.I,s.116.
[79] el-Müdevvenet’ül-Kübrâ, c.I,s.115.
[80] el-Mukaddimat, s. 111-116.
[81] el-Müdevvenet’ül-Kübrâ, c.I,s.115.
[82] Eşheb b. Abdilaziz’il-Kaysî (145 h.-762 m./204 h.-819 m.), Mâlikî fukahasındandır. İmam Malik’den, Leys’den ve başkala­rından rivayette bulunmuştur.
[83] el-Mukaddimat, s.116.
[84] el-Mukaddimat, s. 111- 116.
[85] el-Mu’teber fî’l-fıkhi’il-İmamiyye, v.87-90, yazarı belli değil, el yazması, Süleymaniye Kütüphanesi İzmirli İsmail Hakkı,757.

http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/nsections/index.php?op=viewarticle&artid=81

posted in NAMAZ | 0 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZIN KILINIŞI

KUR’AN’A GÖRE NAMAZIN KILINIŞI:

4Nisa suresi/101- Yeryüzünde (sefere) çıktığınızda, hakikati inkara şartlanmış olanların aniden üzerinize saldırmasından korkarsanız namazlarınızı kısaltmanız günah olmaz: Çünkü o hakikati inkar edenler sizin apaçık düşmanlarınızdır.

4Nisa suresi/102- İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan bir grup, seninle birlikte dursun(KIYAM) ve silahlarını (yanlarına) alsın; böylece onlar secde ettiklerinde(SECDE), arkalarınızda olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle namaz kılsınlar, onlar da ‘korunma araçlarını’ ve silahlarını alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek için, sizin silahlarınızdan ve emtianız (erzak ve mühimmatınız)dan ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veya hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz, Allah kafirler için aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır.

2Bakara suresi/238-Namazlarınıza ve namazı en uygun şekilde ifa etmeye dikkat edin; ve Allah’ın huzurunda içten bir bağlılıkla durun.

2Bakara suresi/239-Ama eğer tehlikede iseniz, yürürken ve binek (üzerin)de (namazınızı ifa edin); tekrar güvenliğe kavuşunca Allah’ı anın, çünkü daha önce bilmediklerinizi size öğreten O’dur.

22Hacc suresi/26-Çünkü, İbrahim’e bu İbadet Evi’nin kurulacağı yeri gösterdiğimiz zaman (o’na demiştik ki:) “Bana kimseyi ortak koşma! Ve Benim Mabedimi, onu tavaf edecek olanlar için, onun önünde (Rablerini tazim ve tefekkür ederek) dikilip duranlar(KIYAM) için, saygıyla eğilenler (RUKU) ve yere kapananlar(SECDE) için temiz tut!”

23Müminun suresi/2-Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.

17İsra suresi/110-111-De ki: “Allah, diye çağırın, ‘Rahman’ diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O’nundur.” Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse. 111-Ve de ki: “Bütün övgüler, döl edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, güçsüzlükten, düşkünlükten ötürü herhangi bir yardıma, yardımcıya gereksinme duymayan Allah’a yakışır”. İşte, O’nu (hep böyle) yücelterek an.

2Bakara suresi/45-Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.

20Taha suresi/14- “Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak (zikretmek) için namaz kıl.”

1Fatiha suresi/1-7- Rahmân ve Rahim Allâh adıyla 2- Her türlü övgü yalnızca Allah’a özgüdür, bütün alemlerin Rabbi, 3- Rahman’dır, Rahîm’dir O. 4- Hesap Günü’nün Hakimi. 5- Yalnız Sana kulluk eder; ve yalnız senden yardım dileriz. 6- Bizi dosdoğru yola ilet, 7- Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.

HADİSLERE GÖRE NAMAZIN KILINIŞI-: Namaz, son secdeden kalkmakla sona erer: 2672-”Resûlullah buyurdular ki: “Bir kimse son rek’atte oturmuşken daha selam vermeden hades vâki olsa namazı caizdir.” Tirmizî, Salât 300, (408).

Namazda selam almak: 2709-”Resûlullah’a selam verirdik, O da bize mukâbele ederdi. Necâşî’ nin yanından döndüğümüz zaman O’na yine (namazda) selam vermiştik, bize mukabeleten selam vermedi.”Ey Allah’ın Resûlü, dedik, biz sana vaktiyle namazda selam verirdik, sen de selamımızı alırdın (şimdi niye almıyorsun)?” dedik. Bizi şöyle cevapladı:”Namazda meşguliyet var!” [Buhârî, Amel fis's-Salât 2 Müslim, Mesâcid 34; Ebû Dâvud, 170; Nesâî, Sehv 20]

Namazda, gerektiğinde, hareket çokluğu namazı bozmaz

2726- Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah : “Namazda iki siyahı yani yılan ve akrebi öldürün” buyurdu.” [Ebû Dâvud, Salât 169; Tirmizî, Salât 287; Nesâî, Sehv 12]

Zorunlu durumlarda namaz: 2507-”Bende basur vardı. Namazı nasıl kılacağım diye Resûlullah’a sordum. “Ayakta kıl, muktedir olmazsan oturarak kıl, buna da muktedir olmazsan yan üzeri (yatarak) kıl” buyurdu.”

2608-”Hasta kimse secde etmeye muktedir olamazsa başıyla ima eder, alnına herhangi bir şey kaldırmaz.” Muvatta, Kasru’s-Salât 74, (1, 168).

2701-”Resûllullah bineğinin üzerinde iken yönü hangi istikâmette olursa olsun tesbih ediyor, (nafile namaz kılıyor, rükû ve secde içinde) başıyla imada bulunuyordu. İbnu Ömer de böyle yapıyordu.” [Buhârî, Taksîru's-Salât 7; Müslim, Müsâfirîn 39; Muvatta, Kasru's-Salât 22; Ebû Dâvud, Salât 277; Tirmizî, Salât 345; Nesâî, Kıble 23]

Ruku etmek, namaz anlamına gelmekte: 4296-”Sakif hey’eti geldiği zaman, Resûlullah’ın yanına indiler. onları mescidde ağırladı, tâ ki kalplerini daha bir rikkate getirip müessir olsun. Onlar (müslüman olup bey’at yapmak için) öşür alınmamasını, cihada çağrılmamalarını ve namazın kendilerine farz kılınmamasına şart koştular. Resûlullah :”Sizden öşür alınmasın, cihada da çağrılmayın. Ama rükusuz (namazsız) bir dinde hayır yoktur” buyurdu.” [Ebû Dâvud, Harâc 26, (3026).]

Yürüyerek namaz kılmak: 2929-Abdullah İbnu Üneys anlatıyor: “Resûlullah, beni, Hâlid İbnu Süfyân el-Hüzelî’yi öldürmem için bulunduğu yere gönderdi. O, Urane ve Arafat taraflarında idi.”Git onu öldür!” dedi. Ben onu gördüğümde ikindi namazının vakti girmişti. Kendi kendime: “(Bu herifi öldürme işi) onunla benim arama girip namazımı geciktirmesinden korkarım” dedim. (Ara vermeden) ilerledim. Hem yürüyor hem de ima ile namazımı kılıyordum. Herife tam yaklaşmıştım ki:”Sen kimsin?” dedi.”Araplardan biriyim. Duydum ki, şu adam için asker topluyormuşsun, onun için sana katılmaya geldim!” dedim.”Evet ben bu işin içindeyim” dedi. Onunla bir müddet yürüdüm, öldürmeme imkân sağlayacak bir fırsat doğunca kılıçla tepesine bindim ve geberttim.” [Ebû Dâvud, Salât 289, (1249).]

posted in NAMAZ | 0 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZI TERCÜME İLE KILMAK

KUR’AN’A GÖRE NAMAZDA OKUDUĞUNU ANLAMAK:

4Nisa suresi/43-Siz ey inananlar! Sarhoş iken namaz kılmaya kalkışmayın, ne dediğinizi bilinceye kadar (bekleyin); ve boy abdestini gerektiren bir durumda (iken de) yıkanıncaya kadar seyahatte olmanız (ve yıkanma imkanından yoksun bulunmanız) hali dışında- (namaza kalkışmayın). Ama eğer hasta iseniz veya seyahatteyseniz yahut tuvaletten geldiyseniz veya kadın ile birlikte olmuşsanız ve hiç su bulamıyorsanız, o zaman temiz toprakla teyemmüm edin, (onunla) yüzünüzü ve ellerinizi meshedin. Bilin ki Allah, gerçekten günahları temizleyendir, çok affedicidir.

14İbrahim suresi/4-Biz, görevlendirdiğimiz her resulü ancak kendi toplumunun diliyle gönderdik ki, onlara açık seçik beyanda bulunsun. Bunun ardından, Allah dilediğini saptırır, dilediğini de iyiye ve güzele kılavuzlar.

26Şuara suresi/192-199-Gerçekten o (Kur’an), alemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir. 193-Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine 195-apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir. 196-Şüphesiz bu (Kur’an) öncekilerin kitaplarında da vardı. 197-İsrailoğulları arasındaki (birçok) bilginin bu (gerçeği) bilmeleri onlar için yeterli bir belirti sayılmaz mı? 198-Onu Arap olmayan birine indirseydik, 199-ve bu yabancı onu (kendi diliyle) onlara okusaydı, onlar yine inanacak değillerdi.

41Fussilet suresi/44-Eğer bu (ilahi kelamın) Arapça dışında bir dilde (indirilmiş) bir hitabe olmasını dileseydik, onlar, (şimdi onu reddedenler,) bu defa, “Neden onun mesajları anlaşılır bir şekilde ifade edilmemiş? Hayret! Arapça dışında bir dil(de indirilmiş bir mesaj bu) ve (tebliğ eden de) bir Arap (elçi)?” diyeceklerdi. De ki: “Bu (ilahi kelam,) iman edenler için bir rehber ve bir şifa kaynağıdır; ona inanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir sağırlık var ve bundan dolayı (Kuran) onlara kapalı, anlaşılmaz gelir. Onlar çok uzaklardan seslenilen (insanlar gibi)ler.”

TERCÜME İLE NAMAZ-SÜLEYMAN ATEŞ: “Arapça’yı bil­meyen bir insan olarak Türkçe mânâsı ile sureleri okuyup namaz kılabilir miyiz?”

Aynı mealde ikinci bir soru: “Arapça bilmiyor, anlamıyorum. Kur’ân-ı Kerîm’i Türkçe okuyorum. Bu durumda hayrı (sevabı) daha mı az olacaktır? Namazı da Türkçe sûrelerle kılmayı düşünüyorum. Ne dersiniz?”

Cevap: Elbette Kur’ân-ı Kerîm’i okumaktan maksat onu anlayıp uygulamaktır. Kur’ân’ı anlayarak okumak, anlamayarak okumaktan daha sevaptır. Okuduğunu anlayacak kadar Arapça bilen, Kur’ân’ı aslından okumalıdır.Ama Arapça hiç bilmeyen kimse,doğru bir meâlinden Kur’ân’ın anlamını okursa sevabının daha az olacağı söylenemez. Tabii bu, okuyanın amacına bağlıdır. Kur’ân’ın asıl metnine Önem vermeyerek tercemeyi tam Kur’ân gibi düşünen hatâ etmiş olur. Fakat Kur’ân’ın asıl metnine saygılı olmak, onu okumayı amaç bilmek kaydıyla sırf anlamak için meal okumanın hayrı daha az değil, aynen Kur’ân okumak gibi, hattâ daha çok istifade edileceği için daha çok olur…

Nitekim Abdullah ibn Mes’ûd, dili dönmeyenin, Kur’ân’ı, aynı anlamı veren başka kelimelerle okumasına cevaz vermiştir. Diğer mezheb imamları çeviri ile namaza geçit vermezken Hanefî mezhebinin üç büyük imamı buna geçit vermişlerdir. Yalnız aralarında küçük bir fark vardır:

İmamı A’zam Ebû Hanîfe (ö. 150/767), şartsız olarak terceme ile namaz kılınabileceğini söylerken, İmam Ebû Yusuf (ö. 182/789) ve İmam Muhammed eş-Şeybânî (ö. 189/805) bunu orijinal Kur’ân metnini okuyamama şartına bağlamışlardır.

İmam Şâfi’î (150/767) ise namazda hiçbir suretle tercemenin yeterli olmadığı, Arapça’yı hiç bilmeyen ümmî birinin, hiç Kur’ân okumadan namaz kılması gerektiği kanısındadır. Yani onun bu görüşü, namazda susmanın, terceme Kur’ân’ı okumaktan iyi olduğu anlamına gelir ki çok garîp bir anlayıştır. Şâfi’î bu görüşüne de: “Allah’ın, Kur’ân’ı Arapça yaptığını, ancak Arapça metnin Kur’ân olduğunu, Farsça’nın ise insan sözü olduğunu, bundan dolayı Farsça (veya herhangi bir dildeki) Kur’ân tercemesini okumanın, Kur’ân olmayacağını” gerekçe göstermiştir.

Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre de “Kur’ân mu’cizliği, lafız ve anlam bütünlüğündedir. Yapabilen için, bunların ikisini de yapmak (Kur’ân’ı Arapça okumak) gereklidir. Ama Arapça metni okuyamayan, yapabildiğini yapar (tercemeyi okur). Nasıl ki rükû’ ve secdeyi yapmaktan âciz olan kimse de, bunları îmâ ile (başını eğerek) yapar.

Ebû Hanîfe, görüşüne, İranlıların, Selmân-ı Fârisî’nin, kendileri için yazdığı Fatiha tercemesini okuyarak namaz kıldığını delîl getirmiştir. Ayrıca ona göre Kur’ân’ın i’câz yönü söz kalıplarında değil, anlamındadır

. Bu anlamdaki kelâma Arapça ibareler delâlet edeceği gibi Farsça ve diğer dillerdeki tercemeler de delâlet eder. Bundan dolayı tercemelere de Kur’ân denilebilir. Zira “Eğer biz onu, yabancı (dilde) bir Kur’ân yapsaydık derlerdi ki:’Âyetleri (anlayacağımız) bir dille açıklan­malı değil miydi? Araba yabancı söz mü (geliyor)’?” ayeti de Kur’ân’ın, yabancı bir dilde indirilse de yine Kur’ân olacağını belirtmektedir.

Abdu’1-Azîz Buharı de şöyle diyor: “Ebû Hanîfe’ye göre Kur’ân’ın lafzı, gerekli değil, talî bir rükündür. Çünkü lafız, asıl amaç değil, anlamı taşıma aracıdır. Özellikle Allah’a yalvarma hali olan namazda asıl amaç lafız değil, anlamdır. Ayrıca yüce Allah: “Kur’ân’dan kolay olanı okuyu­nuz” buyurmuştur (kişiye, Kur’ân’dan kolay olanı okumasını emretmiştir).

Lafız, temel rükün olmadığı içindir ki bizim mezhebimize göre namazda imamın okuması, muhalifimize göre de rek’ati kaçırma korkusu halinde imama uyandan Kur’ân okuma düşmektedir. Fakat namazın diğer rükünleri, imamın yapmasıyla cemâatten düşmez. Öyle ise namazda asıl temel rükün ile yetinilebilir ki Kur’ân’ın temel rüknü de mânâdır. Bunun izahı şöyledir:

Kur’ân önce, Arap lehçelerinin en fasihi olan Kureyş lehçesi ile indi. Fakat bu lehçe ile Kur’ân’ı okumak, diğer kabilelere zor gelince, Allah Elçisine bu durumu arz ettiklerinde onlara, Kur’ân’ı, kendi lehçe-leriyle okuma müsâadesi verilmiş, Kur’ân’in, yedi harf üzere indiği, bunlardan herhangi biriyle okunabileceği belirtilmiştir. Bu suretle asıl Kur’ân’ın indiği Kureyş lehçesiyle okuma zorunluluğu kaldırılmıştır. Bir Arap için kendi lehçesini bırakıp başka bir lehçe ile Kur’ân okuması, hattâ kendi diliyle Kur’ân okumaya tam anlamıyla muktedir olan Ku-reyşlinin, meselâ Temîm lehçesiyle okuması caiz olunca, Arapça’yı iyi bilmeyen bir yabancının da, asıl önemli olan mânâ ile yetinerek Kur’ân’ın tercemesini okuması caizdir.” demektedir

Tarihî veriler de ilk dönemlerde Arapça bilmeyenlerin, terceme ile namaz kıldıklarını göstermektedir. İranlıların, Selmân’ın yaptığı Farsça Fatiha tercemesini okuyarak namaz kıldığını anlatmıştık. Narşahî (ö. 348/ 959)’nin Târîhu Buhârâ adlı eserinde belirttiğine göre Türkistan fetih hareketlerinde yer alan Emevî komutanı Kuteybe ibn Müslim (ö. 96/714), Buhârâ halkını, yaptırdığı cami’de topladı. O zaman Arapça bilmeyen Buhârâ halkı, Farsça namaz kıldılar. Rükû’a varma zamanı olunca cemâatin arkasında duran biri “Nekintâ nekînet” diye bağırır, secde için de “Ne-konya nekonî” diye bağırırdı.

Nizâmu’d-dîn el-Ensârî de güvenilir birine dayandırdığı habere göre Hasan-ı Basri 110/728)’nin talebesi, tasavvuf silsilesinin ilk halkaların­dan biri olan Habîb-i Acemî, dili Arapça’ya iyi yatmadığı için namazda Kur’ân’ın Farsça tercemesini okurmuş.

Konumuza ışık tutması bakımından bu konuda çeşitli görüşlere yer verdik. Biz, namazda Kur’ân’ın orijinal metni ile okunmasını gerekli görüyoruz. Bu konuda İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’in görüşünü esas alarak diyoruz ki okuyabilen, Kur’ân’ın Arapça metniyle namaz kılar. Fakat Kur’ân’ı hiç bilmeyen, okuyamayan ise, asıl metni öğreninceye kadar Fâtiha’nın ve bazı ayetlerin tercemesini okuyarak namaz kılabilir.

Dîn, kimsenin tekelinde değildir. Falan veya filanın buna karşı çıkması bizi bağlamaz. Yüce Allah, Kur’ân’ı anlaşılmak için indirdiğini vurgulamıştır. Peygamber (s.a.v.) de Kur’ân’ın tercemesi okunamaz, onun­la namaz kılınamaz diye bir şey söylememiştir. Allah ve Elçisinden başka da hiç kimsenin din hakkında yasaklar koyup kaldırmaya hakkı yoktur. Allah her dili anlar. Onun için kalıp değil, ruh, mânâ önemlidir. Kişi, Hakkın dîvânına durduğu zaman gönlünden ne dediğini bilmeli, bilinçli olarak ibâdet etmelidir.

Arapça, İslâm milletleri arasında müşterek dil olabilir ve olmuştur da. Fakat bu dil, sadece âlimler arasında geçerlidir. Halk tabakasının Arapça’yı öğrenip Kur’ân’ın mânâsını anlayacak hale gelmesi imkânsız denecek kadar güçtür. Halk anlamadan Kur’ân’ın Arapça okunmasında fazla yarar yoktur. Namaz kılabilecek derecede Arapça Kur’ân metni öğrenilir ve onunla ibâdet edilir. Fakat namaz dışında Kur’ân’ın tercemesinin okunması ve her Müslümanın her fırsatta, her gün mutlaka Allah kelâmının mealinden birkaç sayfa okuyup öğrenmeğe çalışması gerekir. Ramazanda cemâatin, camilerde oturup saatlerce Kur’ân dinlemeleri güzel ama, hiç anlamadan dinlemenin yararı nedir? Camilerde bir cüz, iki cüz Arapça Kur’ân okunacağına, yarım cüz Kur’ân ve sonra da onun meali -katma ve çıkarma yapmadan- okunursa çok daha yararlı olur. İnsanlar, Allah’ın ne dediğini anlayarak camilerden çıkarlar. Dediğimiz gibi herkesin namaz kılacak derecede Arapça Kur’ân öğrenmesi uygundur. Arapça bilm­eyen, öğreninceye kadar Türkçe mealden okuyarak namazını kılabilir. İmamı A’zam’a göre Farsça ve diğer dillerle Kur’ân okuyup namaz kılmak caizdir.

Yüce Allah bütün dilleri bilir. Arapça Allah’ın kendi dili değildir ki O’na kendi diliyle yalvaralım da bizim dilimizi anlasın. Biraz önce yazdığımızayet-i kerîme uyarınca Allah, bizim, ibâdet ederken ne dediğim­izi bilmemizi istemiştir.

Bundan dolayı şekilden, kalıptan dinin özüne, ruhuna dönmeli, du’âla-rımızı anladığımız dilde, içimizden geldiği biçimde ve kendimizi Allah’a vererek yapmalıyız. Dinin özü, kelime kalıpları değildir; gönülden kopan sözlerle Allah’a yalvarmaktır. İşte böyle gönülden Allah’a bağlanan bütün tevhîd dinlerinin adı “İslâm”dır.

4. Soru: “İslâm tarihinde terceme ile namaz kılma girişimleri olmuş mudur?”

Cevap: Tarihî veriler ilk dönemlerde Arapça bilmeyenlerin, terceme ile namaz kıldıklarını göstermektedir. İranlıların, Selmân’ın yaptığı Farsça Fatiha tercemesini okuyarak namaz kıldığını anlatmıştık. Narşahî(ö. 348/-959)’nin Târîhu Buhârâ adlı eserinde belirttiğine göre Türkistan fetih hareketlerinde yer alan Emevî komutanı Kuteybe ibn Müslim (ö. 96/714), Buhârâ halkını, yaptırdığı câmi’de topladı. O zaman Arapça bilmeyen Buhârâ halkı, Farsça namaz kıldılar. Rükû’a varma zamanı olunca cemâatin arkasında duran biri Nekintâ nekînet” diye bağırır, secde için de Nekonya nekonî” diye bağırırdı.

Nizâmu’d-dîn el-Ensârî de güvenilir birine dayandırdığı habere göre Hasan-ı Basrî(ö. 110/728)’nin talebesi, tasavvuf silsilesinin ilk halkala­rından biri olan Habîb-i Acemî, dili Arapça’ya iyi yatmadığı için namazda Kur’ân’ın Farsça tercemesini okurmuş.

20. asrın başlarında Türkiye’de Türkçe du’â ve Kur’ân ile ibâdet edilmesi tartışılmıştır. Sorunun ateşli savunucularından biri olan, aslen Afganlı Ubeydullah Efendi, şöyle diyor:

“Geçenlerde siyasi gazetelerden birinde,’Bütün Türkiye’de Arap dilinin öğrenilip yaygınlaştırılmasına önem verilmelidir ki millet hiç ol­mazsa Cuma günleri okunan hutbeleri anlayabilsin’ deniliyordu. Bu söz, kalın kafalılık eseridir. Hutbeyi anlamak için bütün Türklere Arapça’yı öğretmekten ise hutbeyi Türkçe okumak kadar kolay bir şey düşünülebilir mi? Zaten İmamı A’zam mezhebince Kur’ân ve hadîs ve hutbeyi terceme caizdir.

“Peygamber Efendimiz yalnız Araplara gönderilmedi. Şanlı Kur’­ân’in bütün dillere tercemesi farzdır. Kitabımızın asıl kudsiyyeti maânî-i celîle ve cemîlesinde(yüce ve güzel anlamlarındadır. Lafzın kutsallığı ikinci derecede kalır. Her birey, dinin hükümlerini ve emirlerini doğrudan Kitabından okursa inancı yükselir, şer ve fesat azalır, dinsizliğin yaygın­laşması azalır.”

Türkiye’de sosyolojinin kurucularından Ziya Gökalp de o dönemde ibâdetin Türkçeleştirilmesi akımının savunucularındandı. “Vatan” adlı şiirinde şöyle diyor:

“Bir ülke ki cami’inde Türkçe ezan okunur, Köylü anlar mânâsını okuduğu du’ânın Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’ân okunur Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Huda’nın, Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!”

Hattâ Cumhuriyet döneminin başlarında, İstanbul Göztepe Camii İmam Hatibi Cemalettin Efendi, bir gün Cuma hutbesini Türkçe okuduktan sonra “Allah büyüktür” şeklinde Türkçe tekbîr alıp Fatiha ve eklenen sûrelerin Türkçe’sini okuyarak namaz kıldırmış, bu hareketi, kendisinin görevden alınmasına neden olmuştur.

Abdullah ibn Mes’ûd’dan aktarılan olay, bir kıraat ihtilâfı değil, onun, Kur’ân’ı mânâ ile okumaya cevaz verdiğinin kanıtıdır. Çünkü Ab­dullah, kendisiayeti “Ta’âmu’l-esîm” olarak okuyor. Fakat öğrencisi esîm kelimesini söyleyemiyor. O zaman ona, yine esîm gibi günahkâr anlamına gelen fâcir kelimesini söylemesini emrediyor. Adam da taâmu’l-esîm yerine ta’âmu’l-fâcir olarak okuyor. Bu, kıraat farkı değil, kişinin, söylemekten âciz kaldığı bir kelimeyi, aynı mânâyı veren başka bir kelime ile okumasıdır.

İbn Mes’ûd’dan gelen rivayetler, kendisinin ve okuma uzmanı sahâbîlerin, anlamını değiştirmeyecek biçimde sinonim kelimelerle Kur’ân okunmasına cevaz verdiklerini gösterir. Übeyy ibn Ka’b, “meşav fîhi” yerine “merrû fîhi”, “lillezîne âmenû unzurûnâ” yerine “lillezîne âmenû ahhirûnâ”, ya da “lillezîne âmenû urkubûnâ”; Enes’in: “akvemu kîlâ” yerine “asvebu kîlâ” okunabileceğini söylemiştir. Her biri birer otorite olan bu sahâbîler, Kur’ân kelimelerinin, aynı anlamı verecek sinonim kelimelerle okunabileceğine fetva verdiklerine göre elbette bir yabancı da Kur’ân’ı, kendi dilinde aynı anlamı veren kelimelerle, yani tercemesiyle okuyabilir. Dili dönmeyen bir Araba, Kur’ân’ı, kolayca söyleyebileceği başka kelimelerle okuma müsaadesi verilir de, yabancıya bu müsaade verilmez mi? Bir Türkün, Arapça öğrenip de Kur’ân’ı aslından okuması ve anlaması, insanın ömrünü alacak kadar uzun, yorucu bir iştir. “Allah, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez!”

Meal ile okunduğu takdirde Kur’ân’ın, muharref Kitapların durumuna düşeceği sanısına gelince bu, bir vehimden ibarettir. Bir kere Kur’ân’ın milyonca değil, milyarca nüshası dünyânın her tarafına yayılmıştır. Kim bu nüshaların kaldırılıp imha edilmesini, ve sadece bir dildeki tercemenin, orijinal Kur’ân yerine ikame edilmesini istiyor ki?

Ayrıca Kur’ân zaten 10. asırdan yani bin yıldan beri çeşitli diller yanında Türkçe’ye de terceme edilegelmiştir. Özellikle son zamanlarda, hattâ sadece 1970′ten sonra Kur’ân’ın Türkçe’ye 50′den fazla çevirisi yapılmıştır. Birçoğu ticari amaçlı olan bu çeviriler okunmaktadır. Bunların okunmasıyla Kur’ân’ın tahrif edildiğini iddia eden yoktur. Şimdi bunların namazda okunmasıyla namaz dışında okunması arasında ne fark var ki namazda okunmakla Kur’ân tahrif edilmiş olsun?

Hiç kimsenin hatırından Kur’ân’ı tahrif etme düşüncesi geçmez, zaten kimsenin de buna gücü yetmez.

Ayrıca Kur’ân’ın doğruladığı Kitapları, muharref kitaplar diye nite­lendirmek de Kur’ân düşüncesiyle bağdaşmaz. Kur’ân’ın tasdik ettiği, kendisinin de ona uygunluğunu vurguladığı Kitaplara siz nasıl tahrif edilmiş dersiniz? Bu, Kur’ân saygısına da aykırı düşmez mi?

Bir arkadaşımız da “Çeviri ile ibâdet caiz olursa Kur’ân’ın Arapça inmesinin ne anlamı kalır?” diye bir soru yöneltmiş. Bu tür iddialar, vahyi indirmenin hikmetini anlamamadan kaynaklanmaktadır.

Kur’ân Arapça indirilmiştir. Çünkü Peygamber Arap, ilk muhataplar Araptır. Onların anlaması için Kur’ân Arapça indirilmiştir. Kur’ân, bütün insanlık için rehber olduğuna göre diğer insanların da anlamaları için onların dillerine çevrilmesi gerekir. “Allah, her ulusa, kendi diliyle konuşan peygamber gönderir.” Bir cemâate anlamadıkları dil ile mektup yazmanın ne anlamı var? Anlamadıkları bu mektubu nasıl uygulayacaklar? Anlama­ları için onun çevirisini okumaları gerekir. Kur’ân’ın da anlaşılması için çevrisinin okunması gerekir. İşte mes’ele bu kadar basit. Bunu şu tarafa, bu tarafa çekip uzatmanın bir anlamı yoktur. Hattâ bu tür saplantılar bağnazlıktan başka bir şey değildir.

Biz hiç bilmeyenlerin, öğreninceye kadar Kur’ân mealini okuyarak namaz kılabileceklerini söyledik. Devamlı değil, öğreninceye kadar. Hanefî mezhebinin üç imamı (İmam-ı A’zam, İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed bu görüştedirler. Bu görüşün kaynaklarını verdik. Daha fazla uzatmaya gerek yok). (Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Sualler ve Cevaplar)

ELMALILI HAMDİ YAZIR TEFSİRİ: 4Nisa/43-Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın… AÇIKLAMA: “Sarhoş iken namaza yaklaşmayın.” Burada bazı müfessirler, salattan maksat cami ve namazgahtır. Bununla sarhoşlar camilere girmekten men edilmişlerdir, demişler ise de bu mânâyı anlamak için salatı, esas mânâsından çıkarmaya gerek yoktur. Bu yasak, söylediğini bilmeyen sarhoşun namazının sahih olmadığına ve bundan dolayı sarhoşluğun haram olduğuna delalet ettiği gibi, sarhoşun ve cünübün camiye girmesinin ve ona yaklaşmasının yasak olduğuna da işaret yoluyla delalet edebilir.

SÜLEYMAN ATEŞ: 4Nisa/43-“Ey inananlar, sarhoşken namaza yaklaşmayın ki ne dediğini­zi bilesiniz. Yoldan geçici olmanız dışında çünüp iken de yıkanıncaya kadar, (namaza yaklaşmayın). Eğer hasta, yahut yolculukta iseniz, yahut biriniz tuvaletten gelmişse, yahut da kadınlara dokunmuşsanız (bu du­rumlarda) su bulamadığınız takdirde temiz toprağa teyemmüm edin: (Toprağı) yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah, çok affeden, çok bağışlayandır.” AÇIKLAMA: …Kişi ne dediğini bilmek için sarhoş iken namaza yaklaşmaktan menedilmiştir. Kişinin ağzından çıkanı, gönlünden hissetmesi, ne dediğini bilmesi ibadette çok önemlidir. Ne dediğini bilemeyecek kadar gaf­let ve uyku sarhoşluğu içinde bulunan kimsenin de o halde namaza durması doğru değildir. Hz. Peygamber: “Biriniz namaz kılarken esnerse, uy­kusu geçinceye kadar uyusun, zira biriniz esneye esneye namaz kılarsa bil­mez, belki istiğfar ederken kendi kendine söver.” buyurmuştur.( Buhari, Vudu’: 53; Babu’l-vudu’i mine’n-nevm; Müslim, Musafirin: b. 31, h. 22 2. Kurtubi, 5/206)… Fakat nedense müfessirler, ayette hiçbir işaret yok iken “namaz” tabi­rine, namaz kılınan mescidleri de katmış ve ayetteki “yoldan geçici olma”yı da mescidin içinden geçme şeklinde tefsir etmişlerdir: Kimi cünüp iken mes­cide girilemeyeceğini, sadece içinden geçilebileceğini; kimi abdest alarak mes­cide girilip oturulabileceğini, çünkü Peygamber’in sahabilerinin, cünüp iken abdest alıp mescide geldiklerini ve mescidde oturup konuştuklarını; kimi de cünüp iken mescide girmenin bir sakıncası olmadığını söylemiştir. Mescidle ilgili olmadığı için ayetin, bu görüşlerle de bir ilgisi yoktur. Bu görüş sahipleri, adetleri vechile birtakım rivayetlere dayanarak ayeti kendi düşünceleri doğrultusuna çekmişlerdir. Bilindiği üzre Hz. Peygamber’in ve Hz. Ali’nin evleri mescide açıldığı gibi Ebubekir’in ve daha başka birkaç sahabinin evlerinin de mescide açılan pencereleri vardı. Sonradan Hz. Peygamber, Ebubekir’in penceresinden başka mescide açılan pencerelerin kapatılmasını emretmiştir. Ancak kendisinin ve Ali’nin evleri yan yana idi ve kapıları mescide açılıyordu. Kendileri ve Hz.Ali, cünüp oluyor, yıkanıyorlardı. Cünüp iken mescide girmek yasak olsay­dı, önce onlara büyük bir zorluk olurdu. Bazıları da mescidde cünüp dolaş­manın, sadece Az. Ali’ye verilmiş bir ruhsat olduğunu söylemiştir. Ama bunun tutarlı bir yanı yoktur. Zira dini genel emirlerde istisna yoktur. Pey­gamber kimseye böyle bir istisna tanımamıştır. Aynı şartları haiz olan her­kes, aynı hükümlerle yükümlüdür.

HADİSLERLE KUR’AN TEFSİRİ-İBN KESÎR: 4Nisa/43-Ey iman edenler, sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de cünübken –yolcu olmanız müstesna- gusül yapmadıkça namaza yaklaşmayın…. AÇIKLAMA: Müslümanlar, namaz kılarken, namaz kıldıran kişi, namazda Kafirûn sûresini okudu. Okumasında:”…Biz sizin ibadet ettiğinize ibadet ederiz…” diye yanlış okuyunca bu ayet indi. …Dahhak, “Ey iman edenler, sarhoşken namaza yaklaşmayın.” ayeti hakkında şöyle demiştir:

Bununla içki sarhoşluğu değil, uyku sarhoşluğu kastedilmiştir. Bu söz İbn Cerir ve İbn Ebu Hatim tarafından rivayet edilmiştir.

Yine İbn Cerir der ki: Doğrusu; burada içki (içilerek) sarhoş olmanın kastedildiğidir. Yasaklama; söyleneni anlamayan sarhoşa yönelik değildir. Çünkü o, deli hükmündedir. Burada yasaklamaya muhatab olan, teklifi anlayabilen sarhoştur.

Usûlcülerden birçoğu; kendisine söyleneni anlamayan sarhoşun dışında, hitabın sözü anlayabilene yöneltileceğini söylemişlerdir. Zira anlama teklifin şartıdır…

Ne söylediğinizi bilinceye kadar” ayeti sarhoşluğun tarifinde söylenebileceklerin en güzelidir. Buna göre, sarhoş; ne söylediğini bilmeyendir. Sarhoş; okuduğunu karıştıracak, düşünmeyecek ve huşu’ içinde olamayacaktır. İmam Ahmed şöyle diyor: Hz.Peygamber:” Sizden birisi namaz kılarken uyukladığında namazı bıraksın ve dediğini anlayacak hale gelinceye kadar uyusun” buyurmuştur. Bu hadisi, Buhari ve Nesai de nakletmiştir. Hadisin bir rivayetinde:”Olur ki, istiğfar edeceğim derken, kendine söver.” fazlalığı vardır. s.1700-1701

TEFHİMU’L-KUR’AN TEFSİRİ: 4Nisa/43-Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. AÇIKLAMA: Arapça metindeki “sekr” (sarhoşluk) kelimesi, bu emrin sadece içkili iken değil, her türlü sarhoşluk anı için geçerli olduğunu ifade eder. Bunun yanısıra, sarhoşluk veren bir şey aslında haramdır, fakat eğer sarhoş iken namaza yaklaşırsa, o zaman iki kata büyük bir günah işlemiş olur… Bazı kimseler bu ayetten yola çıkarak, Arapça metnin anlamını bilmeyen kişinin namazının hiç kabul olmayacağını iddia etmişlerdir.

HADİSLERDE KUR’AN ‘I ANLAMADAN OKUMAMAK:

918-Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Sizden biri geceleyin kalkınca Kur’ân diline dolaşıp ne dediğini anlamamaya başlayınca hemen yatsın.” [Müslim, Müsâfirin 223, (787); Ebû Davud, Salât 308, (1311).]

4124-Hz. Ali demiştir ki: “İnsanlara anlayacakları şeyleri anlatın. Allah ve Resulünün tekzib edilmelerini ister misiniz?” [Buhârî, İlm 49.]

4125-İbnu Mes’ud diyor ki: “Sen bir cemaate akıllarının almayacağı bir şey söylersen mutlaka bu, bir kısmına fitne olur.” [Müslim, Mukaddime 5.]

556-Hz. Ali anlatıyor: “İbnu Avf bizim için yemek hazırlayarak bizi davet etti, gittik, yemeği yedik. Arkadan şarap ikram etti, içtik. Bu ziyafet şarabın haram edilmesinden önce idi. Şarab beni sarhoş etmişti. Namaz vakti gelince imam olmamı istediler. Namazda Kâfirûn suresini okudum. Ancak “sizin taptığınıza ben tapmam” diyecek yerde “biz, sizin taptığınıza taparız” şeklinde yanlış okudum. Bunun üzerine: “Ey iman edenler! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünübken -yolcu olan müstesna- gusledene kadar namaza yaklaşmayın…”ayeti nâzil oldu.” Ebu Dâvud, Eşribe 1, (3671); Tirmizi, Tefsir, Nisa (3029). Tirmizî hadisin sahih olduğunu belirtir.

PEYGAMBER KUR’AN ‘I ANLAMAYA ÖNEM VERİRDİ

915-İbnu Mes’ud anlatıyor: “Resûlullah bana:”- Kur’ân’ı bana oku!” dedi. Ben (hayretle):”- Sana indirilmiş bulunan Kur’ân’ı mı sana okuyayım?” diye sordum. Bana:”- Evet, ben onu kendimden başkasından dinlemeyi seviyorum!” dedi. Ben de ona Nisa sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki, “Her ümmete her şâhid getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara şâhid getirdiğimiz vakit durumları nasıl olacak?” mealindekiayete (41.ayet) geldim.”- Dur!” dedi. Durdum ve dönüp Resûlullah ‘a baktım. Bir de ne göreyim, iki gözünden de yaşlar akıyordu.” [Buharî, Fedâilu'l-Kur'ân 32, 33, 35; Müslim, Musâfirin 247, (700); Tirmizî, Tefsir, Nisa, (3027, 3028); Ebû Davud, İlm 13, (3668).] (Hadislerin kaynağı için bakınız: Hadis Ansiklopedisi(Kutub-i Sitte) Prof.İbrahim Canan Akçağ Yayınları)

NAMAZDA KUR’AN ‘IN YÜZÜNDEN, KUR’AN ‘I ELİNDE TUTARAK OKUMAK

2797-Hz.Âişe ‘nin anlattığına göre: “Kendisine kölesi Zekvân, Mushaf’ın yüzünden okuyarak imamlık yapıyordu.” [Buhârî, Ezan 54.] AÇIKLAMA: …Mushaf’tan okuyarak namaz kılmayı câiz görenler (İbnu Sîrîn, Hasan, Hakem, Atâ) bu hadisle amel ederler… Aynî şu açıklamayı sunar: “Hadisin zâhiri, Mushaf’ın yüzünden namaz sırasında kırâatı yürütmenin câiz olduğuna delâlet eder.” İbnu Sîrîn, Hasan Basrî, el-Hakem ve Atâ böyle hükmetmiştir. Hz.Enes , namaz kılar, arkadaki bir köle onun için Mushaf’ı tutardı. Eğer birayette yanılacak olsa Mushaf’ı onun için açıverirdi. İmam Mâlik ramazandaki (terâvih) namazında bunun caiz olduğuna hükmetti… Aynî, bahsi şöyle bağlar: “Derim ki: Namazda mushafın yüzünden kırâat, Ebû Hanîfe nezdinde namazı bozar, çünkü amel-i kesîrdir. Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre câizdir, çünkü mushafa bakmak da ibadettir, ancak yine de mekruhtur, çünkü bu davranışta Ehl-i Kitab’a benzeme var… İmam Mâlik ve Ahmed’den gelen bir rivâyete göre onlar nazarında, bu sadece nafile namazlarda namazı bozmaz.” (Hadislerin kaynağı için bakınız: Hadis Ansiklopedisi(Kutub-i Sitte) Prof.İbrahim Canan Akçağ Yayınları)

posted in NAMAZ | 0 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZDA NE OKUMALI?

KUR’AN’A GÖRE NAMAZDA NE OKUMALI?:

1Fatiha suresi/1-7- Rahmân ve Rahim Allâh adıyla 2- Her türlü övgü yalnızca Allah’a özgüdür, bütün alemlerin Rabbi, 3- Rahman’dır, Rahîm’dir O. 4- Hesap Günü’nün Hakimi. 5- Yalnız Sana kulluk eder; ve yalnız senden yardım dileriz. 6- Bizi dosdoğru yola ilet, 7- Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.

2Bakara suresi/45-Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.

20Taha suresi/14- “Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak (zikretmek) için namaz kıl.”

17İsra suresi/110-111-De ki: “Allah, diye çağırın, ‘Rahman’ diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O’nundur.” Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse. 111-Ve de ki: “Bütün övgüler, döl edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, güçsüzlükten, düşkünlükten ötürü herhangi bir yardıma, yardımcıya gereksinme duymayan Allah’a yakışır”. İşte, O’nu (hep böyle) yücelterek an.

17İsra suresi/79-80-Ve gecenin bir vaktinde kalkıp, kendi isteğinle yaptığın ilave bir eylem olarak namaz kıl: ki böylece Rabbin seni belki (ahirette) övgüye değer bir konuma yükseltir. 80-Ve de ki: “Ey Rabbim, (girişeceğim her işe) doğruluk ve içtenlik üzere girmemi; (bırakacağım her işten de) doğruluk ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla; ve bana katından destekleyici bir güç, bir tutamak bahşet!”

2Bakara suresi/201-Ama içlerinde öyleleri de var ki: “Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, ahirette de ve bizi ateşin azabından koru!” diye dua ederler.

2Bakara suresi/286-”Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez: Kişinin yaptığı her iyilik kendi lehinedir, her kötülük de kendi aleyhine.” “Ey Rabbimiz! Unutur veya bilmeden hata yaparsak bizi sorgulama!” “Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yükler yükleme! Ey Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz yükleri bize taşıtma!” “Ve günahlarımızı affet, bizi bağışla ve rahmetini yağdır üstümüze! Sen Yüce Mevlamızsın, hakikati inkar eden topluma karşı bize yardım et!”

3Al-i İmran suresi/147-Onların tek söyledikleri şuydu: “Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıkları bağışla! Adımlarımızı sağlamlaştır ve hakikati inkar edenlere karşı bize yardım et!”

MEZHEPLER: Subhaneke ve Ettehiyyat gibi duları Malikiler okumazlar.

HADİSLER: 2532-”…Bana Resûlullah: “Haydi git ve Medîne’de ilan et ki: “Sadece Fatiha süresi de olsa, Kur’ân’dan bir parça okumadıka kıldığınız namaz namaz değildir” dedi ve başka bir şey ilave etmedi.” Ebu Davud

2534-”(Namazda) Fatiha süresi ile kolaya gelen bir miktar (Kur’ânayetin)i okumakla emrolunduk.” Ebü Dâvud, Salât 136, (818).

NAMAZDA DUA

KUR’AN’DA NAMAZIN ÖZÜ VE DUA:

2Bakara suresi/45-Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.

20Taha suresi/14- “Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak (zikretmek) için namaz kıl.”

1Fatiha suresi/1-7- Rahmân ve Rahim Allâh adıyla 2- Her türlü övgü yalnızca Allah’a özgüdür, bütün alemlerin Rabbi, 3- Rahman’dır, Rahîm’dir O. 4- Hesap Günü’nün Hakimi. 5- Yalnız Sana kulluk eder; ve yalnız senden yardım dileriz. 6- Bizi dosdoğru yola ilet, 7- Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.

NAMAZDA DUA-HADİSLER: 2663-”Resûlullah buyurdular ki: “Namaz ikişer ikişer kılınır. Her iki rek’atte bir teşehhüd vardır. Namazda huşû duyulur(derin saygı), temeskün(tezellül)(yoğun ihtiyaç içinde) izhâr edilir. Ellerini kaldırırsın.” Şöyle de dedi: “Ellerini, içleri kendi yüzüne dönük olarak Rabbine kaldırır; isteklerini (ısrarla tekrarla söyleyerek) istersin: “Ya Rabbi! ya Rabbi! ya Rabbi!..” Kim bunu yapmazsa namazı eksiktir.” Tirmizî, Salât 283, (385).

2616-”Resûlullah rükü’ya gitti, sonra başını kaldırdı ve “Gıfâr kabilesini Allah mağfiret etsin, Eslem kabilesine Allah selâmet versin, Useyye Allah’a ve Resulüne isyan etmiştir. Allahım, Benî Lihyan’a lanet et. Ri’l ve Zekvân’a da lânet et” deyip secdeye gitti.” Müslim, Mesâcid 308, (679).

2617-İbnu Ömer’in anlattığına göre, Resûlullah’ın sabah namazının son rekatinin rükûsundan başını kaldırınca semi’allâhu limen-hamideh Rabbena ve leke’l-hamd dedikten sonra şöyle söylediğini işitmiştir: “Allahım falancaya falancaya lânet et.” Allah Teâlâ bunun üzerine şu mealdekiayeti indirdi: “(Kullarımın) işinden hiçbir şey sana ait değildir. (Allah) ya onların tevbesini kabul eder, yahud onları, kendileri zâlim (kimse)ler oldukları için, azablandırır” (Al-i İmrân 128). Buharî, Tefsîr, Âl-i İmrân 9; Tirmizî, Tefsîr; Nesâî, İftitah 121.

posted in NAMAZ | 0 Comments

  • Takvim

  • Temmuz 2010
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Haz    
     1234
    567891011
    12131415161718
    19202122232425
    262728293031  

Din