25th Nisan 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NEMRUD KISSASI VEYA HEGOMONUN GENETİĞİ

“Hegomon” sözcüğü Latince güç sahibi olmak, tahakküm (hegomonia) kökünden geliyor. Eski Yunanca’da aynı anlamda (h)egemon deniyor. Türkçe’ye Latince kökten esinlenerek “egemen” olarak geçmiş…

“Karun kıssası veya zenginin genetiği” makalesi mülkü “mal” (para, servet) boyutundan ele alıyordu. “Nemrud kıssası veya hegomonun genetiği” ise mülkü “iktidar” (güç, egemenlik) boyutundan ele alıyor. Malum, Kur’an’da mülk, mal ve iktidar gücü anlamında kullanılan bir kavramdır. Bu durumda “Mülk Allah’ındır” (lehu’l-mülk) ifadesi müstağninin (malı ile büyüklenen) ve müstekbirin (iktidarı ile büyüklenen) kibrini kırıcı ve genetiğini çözücü bir ifade…

***

“Bireysel psikoloji” ekolünün kurucusu Alfred Adler’e göre her birey “aşağılık kompleksi” içinde doğar ve yaşamı boyunca bu duyguyu gidermek için çabalar.

Çünkü biz insanlar doğduğumuzda altı temizlenmesi, süt emzirilmesi gereken ve ağlayıp duran birer zavallıyızdır. Basılınca böcek gibi ezilebilecek küçücük bir yaratığızdır. Etrafımızda kocaman kocaman adamlar dolanır, elden ele, kucaktan kucağa dolaştırılırız.

Dünya çok büyük, gökyüzü devasa ve biz minnacık bir bebeğizdir.

“İşte bu” diyor Alfred Adler, insan ruhunda sonraki tüm yaşamı boyunca peşinden gittiği bir eksikliğini giderme ve bundan mütevellit “üstünlük kompleksi” doğurur. Ona göre insanoğlundaki “mal hırsının” ve “iktidar tutkusunun” kaynağı buradan gelir.

***

Kur’an’da “Kıssaların anası” bir insan (Adem) çözümlemesi olduğuna göre, orada geçen “yıkılmayacak bir mülkün” (Taha; 20/120) sahibi olacaksınız, “mülke kavuşacak/melik olacaksınız” (A’raf; 7/20) ifadeleri ve “Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm” (A’raf; 7/12) iddiaları bununla ilgidir. Keza böylesi tipler anlatılırken kullanılan “istikbâr” (büyüklenme kompleksi) veya “müstekbir” (büyüklenme kompleksine kapılan) kişiler de hep bununla ilgilidir. (bkz. ‘Kıssaların anası’ başlıklı makale).

Yine Kabil-Habil kıssası, Karun kıssası, Salih’in devesi kıssası, Firavun kıssası gibi bir çok kıssa “kıssaların anasını” bir yönüyle açıklamak için anlatılır. Bu noktada Kur’an öykülendirmelerinin “kıssaların anası” ile sıkı bir içsel örgüye ve sağlam bir mantıki tutarlılığa sahip olduğunu görüyoruz.

“Her doğan çocuk ile Adem kıssası yeniden başlar” Yaşayan Kur’an ilkesi gereğince de tüm bu kıssalar aslında hep bizi; seni, beni hepimizi anlatır. Kur’an kıssalarının kahramanı onu o anda kim okuyorsa odur…

***

İşte bunlardan birisi de Bakara suresinin sonunda geçen ve “Nemrud kıssası” diye bilinen kıssadır. Burada “iktidarın (hegomanyanın) tabiatı” ele alınır ve “muktedirin (hegomonun) genetiği” çözülür.

“Allah kendisine mülk (iktidar ve mal) verdi diye, İbrahim ile Rabbi hakkında tartışanı görmedin mi? Hani bir zamanlar İbrahim ona ‘Rabbim yaşatan ve öldürendir’ demişti. O ‘Ben de yaşatır ve öldürürüm’ diyerek karşılık vermişti. İbrahim ‘Allah güneşi doğudan getirir, hadi sen de batıdan getir bakalım’ deyince o kâfir donakalmıştı. Allah zalimlere doğru yolu nasip etmez.” (Bakara; 2/258).

Yani: Bir önceki ayette “tağut”tan bahsedildiğine göre, kendisine mülk (iktidar ve mal) verilince büyüklük kompleksine kapılarak kendine yabancılaşan, İbrahim’in memleketi Irak’taki Babil İmparatorluğu’nun başındaki Nemrut örneğini, “tâğutların”ın kimler olduğuna dair tarihten bir yaprak olarak dinle: İbrahim’in babası Nemrut’un sadık bir memuru idi. İbrahim büyüyüp olgunluk yaşına gelince “tevhit ve adalet” çağrısına başladı. Babası onu Nemrut’a ihbar etti. Nemrut, İbrahim’i huzura çağırdı ve onunla tartışmaya girişti. “Yaşatan ve öldüren benim” diye küstahça böbürlendi. İbrahim, “Yaşatan da öldüren de Allah’tır. Sen bir insansın, haddini aşma.” dedi. Aralarında şiddetli tartışmalar oldu… İşte tâğutlar böyle Allah’a karşı diklenirler; “Elimizde mülk (iktidar ve mal) gücü var” diye tanrılık taslarlar. Kendilerini de peşlerinden gelen halklarını da karanlıklara sürüklerler. İşte tâğutlar bunlardır; tanıyın bunları…

“Yaşatmak ve öldürmek” iksadî ve siyasi olarak hegomonda yıkılmayacak bir güç vehmetmeyi ifade ediyor.

Çünkü yaşatmak, bilfiil ölüyü diriltmek olamayacağına göre insanlara iş vererek, çalıştırarak, malı ve parası ile doyurarak ve soluk alıp vermelerine (güya) izin vererek yaşamaları sağlama demek oluyor. Hegomon, artık yaşatanın, doyuranın, yedirenin, içirenin, giydirenin, barındıranın kendisi olduğunu sanmaya başlıyor. Buradan kendine pay çıkararak “yıkılmayacak bir mülkün sahibi” olduğu vehmine kapılıyor. Böylece tanrı veya tanrılıktan bir gücün kendisine geçtiği zehabına kapılarak şirk koşmuş oluyor.

“Öldürmek” ise hegomonda hem aç ve bîilaç bırakma şeklinde mustazaflaştırma (zayıf bırakma/ güçten düşürme) , hem de “siyaseten katl” dediğimiz yolla istediğini yok etme gücü vehmettiriyor. Böylece hegomon, rakiplerini güçsüz düşürdükçe veya yok ettikçe, kanla beslenen vampir gibi azmanlaşıyor.

“Kendisine mülk verilen kişi” yani iktidar ve mal sahibi kişi, içinde dinmek bilmeyen aşağılık kompleksini bu yolla tatmin ettiği için sürekli olarak iktidar ve mal (mülk) peşinde koşuyor. İktidara ve mala (güce) adeta tapıyor. Kendinden güçsüze Nemrud olurken, kendinden daha güçlü görünce donakalıyor. Onun için İbrahim’e “İstesem seni şu an yaşatır veya öldürürüm; güç bende” derken, “Allah güneşi doğudan getirir, sende batıdan getir bakalım” diyen bir “daha güçlü” görünce donakalıyor.

“Donakalmak” aslında daha güçlü görünce tırsmak, güçsüze Firavunken, daha güçlü görünce köleleşmek anlamına geliyor. Bu anlamda güç hegomonda temel değer olduğu için ya gücüne taptırıyor, ya da güçlüye tapıyor. Güçlüye tapması, ondan daha güçlü hale gelinceye kadardır. Çünkü girdiği tüm ilişkiler hegomoniktir. Ya kendi hegomonyasına kölece itaat bekler, ya da kurulu hegomonyaya, kendisi hegomon oluncaya kadar kölece boğun eğer.

Hegemon veya otoriteryen kişiliğin altında yatan Alfred Adler’in “aşağılık kompleksi” dediği şeydir. Adler’e göre psikiyatrik bir hastalıktan çok psikolojik bir durum olan aşağılık kompleksi, kişide hegomon davranışlar ve çabalar şeklinde belirir. Yani aşağılık kompleksini, üstünlük kompleksi şeklinde gidermeye çalışır. Her üstünlük kompleksinin altında mutlaka bir aşağılık kompleksi yatar. Üstünlük mal ve iktidar ile sağlanacağı için de hegomon karakter ona yönelir.

Demek ki “Beni ateşten onu çamurdan yarattın; ben ondan üstünüm” iddiasının altında, derin bir aşağılık kompleksi yatmaktadır. Bu kıyaslamayı “Ben zenginim, o yoksul, ben beyazım o zenci, ben Türk’üm o Kürt, ben erkeğim o kadın, ben batılıyım o doğulu …” vs. şeklinde de okuyabilirsiniz. Bunların hepsinin altında aşağılık kompleksi yattığını anlamak için fazla zorlanmaya gerek yok. Bir yanımızdaki mağlubiyeti (güçsüzlüğü), diğer yanımızla galibiyete (güce), bir yanımızdaki aşağılanmayı diğer yanımızla üstünlüğe çevirmeye çalışıyoruzdur.

Onun için hegomonik ilişki boyuna güçsüzken güç yüceltisi, güçlüyken güçsüz aşağılaması üreten bir totoloji (anlamsız tekrar) oluyor. Oysa olması gereken güçlü-güçsüz (yöneten-yönetilen, efendi-köle, zengin-yoksul, zenci-beyaz vs.) üreten mekanizmanın (mülkün) tabiatını ve onunla ilişkiyi sorgulamaktır.

***

Görüldüğü gibi mülk, esasen iktidar ve mal sahibi olma etrafında dönüyor. Çünkü bu ikisi arasında kopmaz bir bağ var. İbn Haldun şöyle der; “İktidar mala, mal iktidara götürür; bu ikisine mülk denir.” Günümüzde buna iktisat ve siyaset (ekonomi-politik) deniyor.

Kur’an’ın ilk Mekkî ayetlerinde mülkün (mal ve iktidarın) yani ekonomi-politiğin mal (servet, zenginlik) boyutu öncelenerek ele alındığını görüyoruz. Hatta işe onunla başlanıyor. Örneğin daha ilk surede istiğna ile tağutluk arasında ilişki kuruluyor: “İnsan mal ve servet zenginliğini kendine yeterli görünce tağut olur” (Alak; 6-7). Mekkeli tefeci bezirganlardan bahsederken hep “tuğyan etmek/tağut olmak” fiili kullanılıyor. Bahçe sahipleri “Biz zalimleştik” diyorlar. “Tağut ile hükmolunmayı istemek”, sırf zengindir, malı çoktur diye birisinin iktidarını onaylamak demek oluyor.

Demek ki “istiğna” ve “tağut” Kur’an’ın ilk kavramları… İstiğna “ğina” kökünden gelir ve mal, servet, para sahibi olmak demektir. Demek ki kişi önce mal zengini (mustağni) oluyor, sonra bununla büyüklük kompleksine kapılıyor (müstekbir). Bunlardan kaynaklanan kendinden menkül bir hakla ötekiyle “hegomonik” ilişkiye girmeye kalkışıyor. İşte buna tuğyan/tağut olmak deniyor. Kur’an’ın ilk suresi olan Alak suresi, böylesi bir tipin salât ederken bir kulunu nasıl engellemeye/yasak koymaya (nehy) kalkıştığını anlatır. Bu anlamda Kur’an, nazil olmaya, ilk olarak mal ve iktidar sahiplerinde görülen “hegomonik ilişki” yi sorgulayıp mahkum ederek başlıyor. “İşte bütün meselem, her meselenin başı!” (NFK).

***

Kur’an’ın “La ilahe illallah (Allah’tan başka tanrı/otorite yoktur) veya “La hükme illa lillah” (Hüküm koymak/hükümet etmek/egemenlik hakkını kullanmak sadece Allah’a mahsustur) ifadeleri bu anlamda Cemil Meriç’in de dediği gibi anarşizme yakın durur.

Çünkü anarşi Türkçe’deki populer anlamı ile kuralsızlık değil; yönetimsizlik/iktidarsızlık (a- (n) arche) demektir. İnsanın insan tarafından yönetilmesini, populer İslamcı argümanla kula kul olmayı reddetmek anlamındadır.

Burada, insanlar arasında her türden “hegomonik” ilişkinin reddi vardır. “İllallah” şeklindeki kelime-i şahadetin ikinci kısmında ise insanın uyması gereken tek şeyin “Allah” olabileceği beyan edilir. Yani insanlar tek yanlı hegomonik dayatmalara değil; kendi dışlarında hepsini birden bağlayacak kurallara uyabilirler. Buna anarşist filozoflar evrensel ahlak kuralları, tarihin ve tabiatın diyalektik yasaları veya gönüllü sözleşmelerden doğan kurallar derler.

***

Allah adına ortaya çıkan yönetimlere/iktidarlara değil; bizzat Allah’ın dediğine…

Evrensel ahlak kurallarını uygulamak adına ortaya çıkan yönetimlere/iktidarlara değil; bizzat evrensel ahlak kurallarının kendisine…

Tarihin ve tabiatın diyalektik yasalarını uygulamak adına ortaya çıkan yönetimlere/iktidarlara değil; bizzat tarihin ve tabiatın diyalektik yasalarının kendisine…

Gönüllü sözleşmeleri uygulamak adına ortaya çıkan yönetimlere/iktidarlara değil; bizzat gönüllü sözleşmelerden doğan kuralların kendisine…

“La ilahe”, işte bu araya giren yönetimlerin/iktidarların/otoritelerin (hegomonyanın) reddidir. “illallah” da yönetimsiz/iktidarsız/otoritesiz doğrudan (ilâhî) kurallara uymaktır.

“Bu nasıl olur?” diyecekseniz…

BİR: Büyük, merkezî, otoriter ve totaliter hegemonyalar yerine, küçük ve yerel toplulukların kendi kurallarına uyarak yaşaması ile…

İKİ: Kuralları uygulamak adına ortaya çıkan temsilcilerin veya iktidarı kullanma yetkisi verilenlerin (kendisine mülk verilmiş olanların) adil ve sağlam bir hukuk ile sürekli, eleştirel, devrimci ve amansız denetimi ile…

Aksi halde tabiatında zaten “bozma” potansiyeli olan mülkün “yaşatan ve öldüren benim” diyen hegomonlar üretip durması kaçınılmazdır.

***

Lailahe illallah ve Lehu’l-mülk bize bu denetimi sağlayacak bilinci ve dinamizmi veriyor. Öyle ki bu bilinç ve dinamizm bizi her türden hegomonik ilişkiye karşı dinç tutar. Muktedir ve müstağni saldırılara karşı kalkan olur. Mülkün hegomonik tabiatını deşifre eder. Lailahe muktedirin , Lehu’l-mülk de mustağninin panzehiridir. İnsanı her şeyden önce kendine yabancılaşmaktan kurtarır, muktediri ve mustağniyi hizaya getirir.

Tabi bunları “tarikat virdi” şeklinde değil; bireysel ve toplumsal denetimin muharrik gücü olarak anladığımız takdirde…

Gel gör ki her gün minarelerden bu sözü (lailahe illalah) dinlediğimiz halde bütün ilişkilerimiz hegomoniktir. Çünkü daha doğarken zavallı doğmuşuzdur ve toplumun bütün katmanlarından ezilerek, aşağılanarak büyürüz.

Ailede dayak yeriz, baba ve anne tarafından aşağılanırız.

Askerliğimiz dayakla, aşağılanmayla, küfürle geçer. Askere gidip de dayak yemeyenimiz veya küfür işitmeyenimiz yoktur.

Hep kahır hep kahırla geçer ömrümüz.

Böyle olunca ruhumuza sinmiş bu hegomonik iklim, ilk fırsatta bizde yeniden yeşerir.

Evlenen karısına “sahip” olmak ister. Gönüllü nikah sözleşmesiyle doğan, kurallara karşılıklı uymaya dayalı eşit bir hayat sürdüremeyiz. Evliliği alım satım gibi görürüz. Satın aldığımıza sahip olmak tabiî ki hakkımızdır. İlişki yine hegomoniktir…

İşveren, çalıştırdığına “sahip” olmak ister. Gönüllü iş sözleşmesiyle doğan, iş ve emek kurallarına karşılıklı uymaya dayalı eşitlikçi bir çalışma hayatı sürdüremeyiz. İşçiyi satın alınmış köle gibi görürüz. Onun ekmek kapısıyızdır, onun için de onun sahibi (rabbi) bizizdir. İlişki yine hegomoniktir…

Yöneten, yönettiklerinin “sahibi” olmak ister. Gönüllü toplum sözleşmesiyle, karşılıklı rızaya, birbirimizin işine görmeye dayalı eşitlikçi bir siyasi hayat sürdüremeyiz. Yönetileni sürü gibi görürüz. “Ohaa” diyerek sürümüzü güderiz, onlar doğruyu kendiliklerinden bulamayacağından boyuna balans yapar, ayar çekeriz. İlişki yine hegomoniktir…

Şöhret sahibi hayranlarının “sahibi” olmak ister. Hayranlarının baygın bakışları karşısında kendinden geçerek kendinde tanrısal güç vehmeder. Onları, etrafında pervane olmuş sinekler gibi görür. Hiçbir değer ve önemleri yoktur aslında. Nihayetinde bir çiğnemlik işleri vardır. Biri gider onu gelir. Onlar pervane oldukça, şöhret, insan olmaktan çıkar. Birbirini açan, geliştiren, özgürleştiren, eşitlikçi bir ilişki yerine, hegomonik alinasyon (her iki tarafı da kendine yabancılaştırıp insan olmaktan çıkaran efendi-köle döngüsü). İlişki yine hegomoniktir…

Yazar, okuyucularının “sahibi” olmak ister. Hür tefekkürün karşılıklı paylaşımı yerine, buyurganlık hüküm sürer. Yazarı eleştirmek, yazarın karizmasını sarsacağından görülmemeli ve duyulmamalıdır. “Yazının altındaki o yorumlara nasıl izin veriyorsun?” veya “Yanına gelen bir okuru nasıl saatlerce dinleyebiliyorsun?” sorusu bu kafayı yansıtıyor olmalı… Öyle ya yazarın sırçalı köşkten tanrısal “katına” nasıl çıkabilir ki okur dediğin. Çünkü yazar buyurmak sadece buyurmak için vardır. İlişki yine hegomoniktir…

Vehasıl komutan askerinin, lider partilisinin, şehy muridinin, kanaat önderi cemaatinin “sahibi” olmak ister. Gönüllü, özgür, eşit ve birlikte iş yapma yerine yukarıdan aşağıya itaat boyuna itaat isterler. Çünkü komutan askerinin, lider partisinin, şehy muridinin, kanaat önderi cemaatinin mutlak hegomonu ve hatta yaratıcısıdır…

Bu kartondan hegomanyaları darmadağın eden soru ise “Güneşi batıdan getir bakalım?” sorusudur. Çünkü bu öyle kıldan ince kılıçtan keskin sorudur ki, soru soranların piri İbrahim’in dilinden seyfullaha (Allah’ın kılıcına) dönüşür. Her hegomonu donakaldırıp deşifre eder; biçip atarak yer ile yeksan eder.

Her türden hegomonik ilişkinin panzehiri bu sorunun altındadır. (İhsan Eliaçık)

http://www.haber10.com/makale/19408

 

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 0 Comments

28th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

 

BİDAT VE HURAFELER

BAŞLIK

YAZI

ŞEYHLERİN RESİMLERİNİ ASMAK

Sünnetten uzaklaşanların özellikle tasavvuf çevrelerinin son dönemlerde yaptıkları yanlışlardan bir tanesi de şeyhlerin ve çeşitli şahısların resimlerini evlere, işyerlerine, vitrinlere vb. yerlere asmaları ve onlara tazim etmeleridir…. Devamı>>

HAYVAN DÖVÜŞTÜRMEK

Allah yarattığı bütün varlıkları bir ölçüye göre yaratmıştır. Ve yarattığı varlıklar arasında ise yaratılmışların en şereflisi olarak insanı yaratmıştır. Diğer bütün varlıları insanın emrine ve hizmetine vermiştir…. Devamı>>

BİDAT OLAN İSTİHARE

Yaygın hatalı kanaate göre bazı insanlar, istiharenin, ancak bir takım insanların dua etmesi  ve  uykuda  rüya  görülmesi  durumunda  söz  konusu  olabileceğini  sanmaktadırlar…. Devamı>>

BİDAT TEVESSÜL

Allah’ın sevmediği ve hoşnut olmadığı söz, fiil ve inançlarla Allah’a yakınlık aramak bid’at tevessülün kapsamına girer. Bu tevessül  çeşidi  ile  meşgul  oluşları,  bazı  insanları  Allah’ın  göstermiş  olduğu  meşru  tevessül  şe… Devamı>>

NİKAH TAZELEME VE TECDİD-İ İMAN

Nikah iki insan arasında şahitler huzurunda belli şartlara uyularak yapılan bir akitleşmedir. Nikah sırasında iki şahidin bulunması yapılan akdi işitmesi gerekir…. Devamı>>

EHL-İ SÜNNET İMAMLARININ TAVSİYELERİ

Sünnete uymak ve dinde bidat çıkarmaktan yasaklama konusunda ehl-i sünnet imamlarının söz ve tavsiyeleri… Devamı>>

YAZDIRILMA HURAFELERİ

Bu yazdırılma hikayeleri her dönemde bir kısım insanlar tarafından ortaya atılmıştır. Ancak Kur’an ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadislerinde daha sonra gelecek ümmeti içinde Allah (c.c.) tarafından vahiy gönderilecek insanların bulunacağın… Devamı>>

KABİR ZİYARETİ İLE İLGİLİ BİDATLER

Kabir ziyareti hakkında halk arasında her geçen gün daha da yaygınlaşan bazı bidatler… Devamı>>

KABİRDE KURAN OKUMAK

Bu  sünnette  aslı   olmayan hususlardandır. Çünkü  bu  meşru  olsaydı,  Rasûlullah  (s.a)  bunu yapar ve bunu ashabına öğretirdi…. Devamı>>

EZAN DUASINDAKİ BİDAT

Dinimize bulaştırılan bidleri çıkaranların ve onların peşinden gidenlerin  yapmış oldukları savunma genelde Ya bidat-i hasene olarak görme ya da ne sakıncası var ki şeklinde olmaktadır…. Devamı>>

KABİRDE DUA

Dua etmek için kabir başına, yatır taşına gitmeye gerek yoktur. Kabirde yatan mevtalar insanların dileklerini yerine getiremezler…. Devamı>>

MESCİDLERİ SÜSLEMEK

Mekruh olan bidatlerden bir tanesi de mescidleri süslemektir. … Devamı>>

MİRAÇ GECESİ KUTLAMALARI

Hicret öncesinden vefatına kadar kesinlikle İsra ve Miraç gecesi kutlanmadı. Halifelerden sonra da bu emredilmedi…. Devamı>>

BAZI BİDATLER

Topluca yapılan tesbihat – Şaban Ayının 15. gecesi – Mescidin süslenmesi … Devamı>>

KANDİL GECELERİ 2

Ülkemizde kandil geceleri diye bilinen geceler; Rabiulevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid, Recep ayının ilk cuma gecesi olan Regaib, yine Recep ayının yirmi yedinci gecesi olan Mirac, Şaban ayının on beşinci gecesi olan Beraat ve Ramazan ayını… Devamı>>

KANDİL GECELERİ 1

Peygamber salallahu aleyhi ve sellem’den kutlaması hakkında sahih bir nakil sabit olmayan ve genellikle İslam aleminde ve özellikle de ülkemizde kutlanan bazı kandil geceleri hakkında, Müslümanları uyarmayı kendimize görev bilerek bu araştırmayı y… Devamı>>

ZUHRU AHİR NAMAZI

Cuma namazından sonra öğle namazı kılmak caiz değildir. Zira malum olduğu üzere Allah’ü teala kullarına bir vakit içerisinde iki farz namazını aynı anda farz kılmamıştır…. Devamı>>

BONCUKLARLA TESBİH

Boncuklarla olan tesbih bid’attir. Çünkü Peygamber (s.a.v.)’in zamanında olmayıp, O’ndan sonra icad edilmiştir. Lügat alimleri tesbih’in yeni bir kelime olduğunu ve Arapların bu kelimeyi tanımadığını söylerler…. Devamı>>

ÇİLEHANE

Öncelikle şunu belirtelim ki: Peygamberimiz hiçbir zaman dünyadan tümüyle elini eteğini çekerek tamamen ibadet ile meşgul olmadığı gibi çile hane türü yerlerde nefis terbiyesi yapmamıştır. O hayatın her safhasında mücadele etmiş ve hayatın içinde ka… Devamı>>

KABİR ÜZERİNE BİNA YAPMAK

 Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kabrin kireçlenmesini, üzerine bina yapılmasını, üzerine oturulmasını, üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı.”… Devamı>>

HULÜL (VAHDET-İ VÜCUD)

Bir şeyin mevcudiyetinin diğerinin mevcudiyeti ile aynı olması manasındadır. İlahi zat’ın veya sıfatların, yaratıklardan birine, bir kısmına, yahut tamamına intikal edip, onlarla birleşmesi, Allah’ın insan veya başka bir maddi varlık gör… Devamı>>

SAHTE CEZBE

İlahi aşkın en büyük tezahürü Allah (c.c.) ve Rasulünün emrettiği hayatın yani tevhidin yaşanmasıdır…. Devamı>>

HATME VE İSTİMDAT

İnanışa göre Hatme-i hâcegan meclisinde ölmüş olan, saadat olarak bilinen ve silsilede adı geçen zat’ların nazarı altına giren mürid için korku olmaz…. Devamı>>

NAZAR İÇİN TEMİME

İnsanlar nazar değmemesi, belaların def olması ve kendisine isabet edecek musibetlere karşı geleceğini düşünerek kendisine temime gibi sığıntılar aramaktadır…. Devamı>>

MEZHEP TAASSUBU

Bu konu ümmetin ihtilafı  üzerindeki en büyük etkendir.İtikâdi ve siyasi konulardaki bu ihtilafın masum ve rahmet olması asla kabul edilecek bir şey değildir…. Devamı>>

MEVLİD

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ahrete intikalinden yüzlerce yıl sonra yaklaşık hicri 4. yüzyılda ortaya çıkmıştır…. Devamı>>

ZİKİR ŞEKLİ

Günümüzde zikir şekli bazı gurup ve cemaatler içerisinde Peygamberimizin emretmediği şekilde tezahür etmektedir…. Devamı>>

RABITA

Mürid’in Allah’ta fani olmuş şeyhinin şeklini hayalinde devamlı olarak canlandırmasıyla onun ruhaniyetinden yardım istemesi demektir…. Devamı>>

CEVŞEN-İ KEBİR

Cevşen olarak bilinen dua Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarından on tanesini ihtiva eden 100 bölümden oluşan bir dua’dır…. Devamı>>

HURAFELER

Allah ve Rasulünün emrettiği şeyler yeterlidir.Eksiklik yoktur.Bu emirlere sımsıkı sarılmak hidayete ermek ve ebedi saadete kavuşmak demektir…. Devamı>>

AY VE GÜNEŞ TUTULMASI

Ay ve güneş tutulmasını hurafeye karıştıranlar çıkmıştır. Nitekim bazı yörelerimizde; Ay ve Güneşin şeytanlar tarafından tutulduğuna inanılmaktadır…. Devamı>>

KUŞ ÖTMESİ HAYVAN ULUMASI

Halkımız arasında bazı kuşların ötmesi, bazı hayvanların uluması çeşitli şekillerde yorumlanmaktadır…. Devamı>>

GÜNLERİN UĞURSUZLUĞU

Yanlış inanışlarından biri de haftanın bazı günlerinin uğurlu bazı günlerinin de uğursuz sayılmasıdır…. Devamı>>

ÖLÜM VE HURAFE

Cenaze ve ölümle ilgili olarak tesbit ettiğimiz yaygın halk inanışlarından bazıları şunlardır…. Devamı>>

KADINLAR VE HURAFE

Tarih incelendiğinde görülüyor ki kadın, haklar bakımından asırlar boyu ihmal edilmiş, horlanmış, en ağır zulüm, baskı ve işkencelere maruz tutulmuştur…. Devamı>>

ÇOCUKLAR HAKKINDAKİ HURAFELER

Maalesef çocuklarla ilgili bir sürü hurafe ortaya çıkmış ve pek çok çocuk, bu batıl inanışlar yüzünden hayatından olmuştur…. Devamı>>

http://www.rahmet.org/index2.php?icerik=bidat

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 0 Comments

7th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUL HAKKI AFFEDİLMEZ GÜNAH MI?

Kul hakkı ile ilgili bilgi almak istiyorum. Halk arasında kul hakkı bağışlanmaz, Allah kul hakkını bağışlamaz diye bir anlayış vardır. Arkadaşlarla konuşurken de aynı konu geçti, ben de Kur’an’da Allah şirk dışındaki günahları dilediğine bağışlar, bağışlamayacağı tek günah şirktir diye itiraz ettim. (Kul hakkının önemini düşürmek, önemsiz gibi göstermek değil amacım) Bu konuda Kur’an’da açık bir şey bulamadım. Hadislerde de kul hakkı affedilmez diye bir şey bulamadım. Ama bazı ilmihallerde kul hakkı Allah hakkından önce ödenmelidir diye yazılar var, ama dayandığı deliller yazmıyor. Bu konuda Kur’an’a ve hadislere göre yardımcı olursanız memnun olurum. Allah razı olsun, Allah kolaylık versin.

Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de sadece şirk suçunu affetmeyeceğini bildirmiştir:

“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” (Nisa, 4/48)

Allah Teala dilediği kimselerin bütün günahlarını bağışlayacağı bu ayette açık bir şekilde görülmektedir. Bağışlamayı dilemediği kullarına ise işledikleri günahlar kadar azab edecektir.

Bir insanın hakkına tecavüz etmek kul hakkıdır ve kul hakkı büyük günahlardandır. Allah dilediği kimselerin tüm günahlarını bağışlayacağını bildirdiğine göre kul hakkı da buna dahildir. Bu arada Allah mağdur tarafa da hakkını öder ve onu razı eder. Fakat Allah bir kimsenin günahlarını bağışlamayacaksa ve bu kimse kul hakkı da yemişse durumu ne olacak? Bunu da peygamberimiz bir hadisinde şöyle açıklamıştır:

“Kim bir kul hakkı yemişse derhal o kardeşi ile helalleşsin. Çünkü (kıyamet günü) dirhem de geçmez dinar da. Böyle olunca o (hak yiyen) kişinin sevapları alınır o adama yüklenir. Eğer sevapları yoksa o hakkını yediği adamın günahları buna yüklenir.” (Buhari, Rikak, 48)

Müslümana düşen, hiç kimsenin hakkına saldırmamaktır. Böyle bir günah işlediğinde ise o kişiden helallik dilemeli ve tevbe istiğfar etmelidir. Önemli olan, ahirette Allah’ın bütün günahlarını bağışlayacağı kullardan olabilmek için çalışmaktır.

http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/fetvalar/fetva.php?fetva_id=220

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 0 Comments

7th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ŞİRK, BİR KUL HAKKI DEĞİL MİDİR?

BİREYSEL KUL HAKKI İLE EVRENSEL KUL HAKKINI AYIRT ETMEK GEREKMEZ Mİ?

BİREYSEL KUL HAKKI AFFEDİLMEYECEKSE NE AFFEDİLECEK?

 

KUL HAKKI VE ŞİRK

4Nisa/48,116-“ Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.”

 

7-Hz. Peygamber buyurdular ki: “Bana Cebrâil gelerek “Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi ortak kılmadan (şirk koşmadan) ölürse cennete gire(bili)r” müjdesini verdi” dedi. Ben (hayretle) “zina” ve hırsızlık yapsa da mı?” diye sordum. “Hırsızlık da etse, zina da yapsa” cevabını verdi. Ben tekrar: “Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!” dedim. “Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da yapsa!” Hz. Peygamber dördüncü keresinde ilâve etti: “Ebu Zerr patlasa da cennete girecektir“. Buhârî, Tevhid 33; Müslim, İman 153, (94); Tirmizî, İman 18, (2646).

 

 

KUL HAKKI İNSAN HAKKIDIR

İnsan hakları en fazla hangi ülkelerde çiğnenmektedir acaba?

Dini duyarlılığı olanlar, insan hakları konusunda ne ölçüde duyarlıdırlar acaba?

Yaşama, kendini geliştirme, kaynaklardan yararlanma, beslenme, eğitim, güvenlik, adalet, sağlık, seyahat etme, sosyal hayata katılma gibi haklardan Müslümanlar ne ölçüde yararlanmaktadırlar?

Doğruları savunan insanlara haksızlık edenler acaba kul hakkını çiğnemiş olmazlar mı?

Çevrelerinde yaşanan olumsuzluklara ve yanlışlara göz yumanların hatası acaba kul hakkına girmez mi?

Din adına insanlara bilerek veya bilmeyerek yalan-yanlış şeyler öğretenlerin bu yaptıkları kul hakkına girmez mi?

Eğitici ve öğreticilere kulak vermeyenler, onlara kulak tıkayanlar, onların söz söyletmeyenler bu yaptıklarıyla kul hakkının kapsamına girmezler mi?

Din adına kadına zulmedenler, acaba kadınları kuldan saymazlar mı?

 

 

İslam’a göre hayatta yapılabilecek en büyük günah, en büyük suç nedir diye sorsanız birçok kişi size “kul hakkı” diye cevap verir. Peki, kul hakkı nedir, kul nedir?

Kul denilen şey özünde insandır. Bedeni vardır, canı vardır, malı vardır, kişiliği vardır, aklı ve duyguları vardır, inancı vardır, yakın dostları vardır… Bunlara verilen zararlar da kulun hakkına verilen zararlar olarak kabul edilir. Bu tanıma göre bir insanı yaralamak, öldürmek, onun malını gasp etmek, parasını çalmak, cinsel istismara maruz bırakmak kul hakkı olduğu gibi, bir insana ters ters bakarak moralini bozmak, onu azarlamak, 50 gr eksik tartarak mal satmak, arabayla yoldan geçerken üzerine su sıçratmak da kul hakkı sınırları içine girer. Kısaca insana verilecek en küçük rahatsızlıktan onun ölümüne neden olmaya kadar her türlü kusur, kabahat ve suç bu kapsama girmektedir. Görüldüğü üzere kul hakkının çok geniş bir kapsamı vardır. Kul hakkına girmeyen kusur, kabahat ve suç neredeyse yok gibidir. Peki, tüm bunların telafisi var mıdır veya tövbesi nasıldır diye sorarsanız önünüze tek bir seçenek sunarlar: Hakkını yediğiniz kişiden gidip helallik isteyerek ve onun da sizin helalliğinizi kabul etmesiyle. Bunun dışında ne yaparsanız yapın hiçbir işe yaramaz, hayattaki en büyük günahı işlemiş olarak yaşayıp gidersiniz.

Bu iddialara sondan başlayarak cevap verecek olursak, yaygın inanca göre kul hakkıyla ilgili bir suç işlediğinizde bağışlanmanız için tek bir seçenek vardır. O da ilgili kulu yani ilgili insanı bulup ondan helallik istemek ve onun da bu helalliği kabul etmesidir. Dikkat ederseniz burada bağışlanma bir insanın tekeline bırakılmıştır. Bir insan hakkından feragat edebilir, “tamam benim için sorun değil, üzülme” diyebilir. Örneğin birinin evini soyan bir soyguncu, ev sahibi tarafından affedilebilir. Ancak kamu davasından kurtulamaz. Çünkü kamuyu (diğer tüm insanları) etkileyen bir suç işlemiştir. Birini yaralayan suçlu da yaralı kişi tarafından affedilse bile hakkında kamu davası açılır. İslam’da da suçlu, hak sahibi tarafından affedilse bile Allah’ın onu affedip etmediğini bilemeyiz.

Hak sahibinin suçluyu affetmesiyle, suçlunun Allah katında da mutlak olarak bağışlandığını iddia etmek Allah’ın hak(kamu hakkı) ve yetkisine müdahaledir. “Allah’ın affetme yetkisi, hak sahibinin affıyla sınırlıdır” anlamına gelebilecek bir anlayış, Allah’ın yetkilerini de sınırlandırır. “Benim bağışlamadığım birini Allah’ın da bağışlama hak ve yetkisi yoktur, ben bağışlamazsam Allah da bağışlamaz” sözü Allah’ın yetkisine müdahaledir, çok büyük bir cürettir. Böyle bir iddiada olan insan, adeta bir ilah gibidir; bir insanın Allah katında bağışlanmasını sağlayacak veya sağlamayacak; bir insanı cennete veya cehenneme gönderecek. Ne kadar büyük bir yetki ve ne kadar büyük bir hak!… Oysa mutlak anlamda bağışlama ve günahları affetme yetkisi sadece ve sadece Allah’a ait değil midir?

Birkaç örnek çerçevesinde düşünecek olursak konu daha iyi anlaşılır; farz edin ki birisi başka birinin evini yaktı, sonra bu kişi, evi yanan kişiyle helalleşti, evi yakan kundakçının kundaklama suçundan doğan günahı affedilmiş midir? Ya da aynı kişi, birine attığı iftira sonucu, onun eşinden boşanmasına neden oldu, daha sonra boşanan taraflar bu kişiyi affettiler. Boşanmadan doğan sorumluluktan bu kişinin kurtulduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da bir kişi bir kadına tecavüz etti, daha sonra kadın tecavüzcüyü affetti, bu af, yapılan hatayı bütünüyle ortadan kaldırabilir mi? Elbette ki hayır. Ya da bir insana küçük bir haksızlık yapıldı; örneğin yanında sigara içildi ve o da dumandan rahatsız oldu; adamın gıcıklığı tuttu, bu hatayı affetmedi, yalvarma yakarmaya rağmen affetmedi. Şimdi ne olacak, mahşerde onun peşine mi düşülecek? Diyelim ki bu insan iyi bir insandı, ama bir kere yaptı böyle bir hatayı. Sırf o küçük hatadan dolayı, muhatabı affetmedi diye cennete giremeyecek mi? Ya da kul hakkı en büyük günah ise, hakkını helal etmediği zaman en büyük günahı işlemiş olarak yaşayıp en büyük günahı işlemiş olarak mı ölecek?

Görüldüğü gibi bu tezin sonucunda Allah bir çeşit edilgenleşmekte, insana dünyada da ahirette de ilahi bir nitelik olan mutlak bağışlama yetkisi verilmektedir. Bu teze göre Allah mahşerde sadece insanların ibadetle ilgili olaylarını yargılayacak, geri kalan kulların kişisel hiç bir sorununa karışamayacaktır. Bu nasıl ilahi yargılama ki Allah yalnızca namaz, oruç, zekat gibi birkaç konuda hüküm verecek diğer konularda ise insanları sadece ödeştirmeye çalışacaktır? Hani Allah, “maliki yevmu’d-din” idi? O, büyük duruşma gününde tek söz sahibi idi? (1Fatiha/4) Bu iddiaya göre herkes az çok din gününün sahibi olmuyor mu?

Başka bir örnek; diyelim ki siz kurşunlanarak yaralandınız. Bilindiği üzere iki mahkeme vardır; birincisi dünyada resmi kurum olan mahkemenin yaptığı yargılama, ikincisi ise ahirette Allah’ın yaptığı ilahi yargılama. Siz suçluyu ilahi yargılama için affettiniz, dünyadaki mahkeme için de şikâyetçi olmadınız. Şimdi yargı organları sırf siz şikâyetçi olmadınız diye suçluyu görmezlikten mi gelecek? Asla. Suçlu hakkında kamu davası açıp yargılayacak ve cezalandıracaktır. İnsanların yargı organlarına tanıdığı hak ve yetkiyi ilahi yargılama konusunda Allah’a vermemeleri bir paradoksu ortaya koymaz mı?

Kur’an’da, “can, mal, namus, inanç, akıl, kişilik, vs” gibi kişinin bireysel hakları güvence altına alınmıştır. Buna göre hiç kimse bir başkasına asla adaletsizlik yapmamalıdır, haksızlık etmemelidir, zarar vermemelidir, zorbalık etmemelidir. Eğer yaparsa hak sahibine hakkını ödemelidir. Bu ödeşme bile onu Allah katında onu sorumluluktan kurtarmayabilir. Öyle ya, eğer bu sorumluluk yoksa, mağduru ikna edebileceğine inanan herkes istediği suçu işleyebilir. Evet, mağduru ikna etseniz de Allah katındaki sorumluluktan kurtulamayabiliriz. Tövbe, bağışlanma ve yardımlaşma bunun için vardır. İlahi yargılama bunun için vardır. Dünyada insanlar haksızlıklara engel olmak için Allah’ın izin verdiği ölçüde mücadele edeceklerdir, haklarını arayacaklardır. Ancak ilahi bağışlama ise yalnızca Allah’ın tekelinde olacaktır.

Bana kul hakkı ile gelmede nasıl gelirsen gel” sözünün sağlam bir dayanağı olmadığı gibi bu söz, insan için baştan bir kaybediştir. Bu sözle istisnasız bütün insanlar cehenneme gidecek demektir. Böyle bir durumda yetki, Allah’ın elinde değil, hak sahibinin elindedir. Hak sahibi ise dilerse affeder, dilerse affetmez. Peygamberleri düşünün, insana karşı küçük bir hata yaptılarsa, küçük bir hak yedilerse ve muhataplarından da helallik almadılarsa ne olacak? Olamaz mı? Musa, kazara da olsa bir insanın ölümüne neden olmamış mıydı? Bir insanın canından büyük bir kayıp olabilir mi? Bu durumda klasik kul hakkı teorisine göre Musa peygamber nasıl cennete gidebilir? Böyle iken kul hakkının da en büyük günah olduğunu savunmaya devam ederler. Bu bir çelişki değil midir? Adam öldüğü için Musa peygamberin ondan helallik alması mümkün değildir, ya adam mahşerde de helallik vermezse ne olacak?

Eğer helallik alma gibi bir tövbe şekli olsaydı, Kuran’da buna dair hükümler olurdu, değil mi? Bakın, Kuran’da kazara adam öldürmenin tövbe yolu nedir?

4Nisa/92: Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, özgürlüğü elinden alınmış bir mümini özgürlüğüne kavuşturması ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Eğer ölünün ailesi o diyeti bağışlamışlarsa(diyetten vazgeçmişlerse) başka. Eğer öldürülen mümin olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise özgürlüğü elinden alınmış bir mümini özgürlüğüne kavuşturması gereklidir. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet ve özgürlüğü elinden alınmış bir mümini özgürlüğüne kavuşturması gereklidir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peş peşe oruç tutması gereklidir. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.

Ayete göre, kişinin tövbesinin kabul edilebilmesi için öncelikle verdiği zararı telafi etmeye uğraşması gerekir; özgürlüğü elinden alınmış bir mümini özgürlüğüne kavuşturmasının yanı sıra ölen kişi artık öldüğüne ve dünyada bulunmadığına göre yakınlarını teselli edebilecek bir diyet ödemesi gerekli görülmüştür. Allah’ın hakkı olarak ölen kişi yerine bir başkasını özgürlüğe kavuşturarak bir çeşit diriltilmesi ve kişi hakkı yerine onun çevresinin öfkesinin dindirilmesi, huzur ve barış ortamını sağlamaya yöneliktir. Eğer yakınları bu diyetten vazgeçerlerse, diyetin ödenmesi gerekmez. Eğer kişinin buna gücü yetmiyorsa, Allah’ın tövbesini kabul edebilmesi için aralıksız 2 ay oruç tutması gereklidir. Dikkat edilirse burada bağışlanma öldürülen kişinin kendisine veya ailesine endekslenmemiştir. Ayette mahşerde helallik alma gibi bir şart da konmamıştır. Kişi hatasını telafi etmeye çalışır ancak bağışlanmayı Allah’tan ister. Amaç Allah’ın bağışlamasıdır.

Kul hakkı perspektifinden bakan biri için kazara ölümüne neden olarak kul hakkı yiyen kişinin bağışlanması, ölmüş olan kişinin mahşerde helallik vermesine ve ailesinin helallik vermesine bağlıdır. Oysa Allah zararı telafiye uğraşmanın dışında bağışlanmayı o kişiden ve aileden bağımsız tutmuştur. Düşünün ki bir kişi yanlışlıkla başka bir kişiyi öldürdü. Bir diyet ödemeye de çevresiyle birlikte bile gücü yetmiyor. Ancak öldürülen kişinin ailesi mutlaka diyet istiyor ve diyet olmadıkça kesinlikle hakkını helal etmiyor. Kul hakkı teorisine göre, aile hakkını helal etmediğine göre kişinin bağışlanması imkânsızdır. Oysa Allah’a göre diyete gücü yetmeyen birinin iki ay oruç tutması gereklidir.

Kuranda affetmek “afv” kavramı ile bağışlama ise “mağfiret” kavramı ile ifade edilir. Bu iki kavram, özne olarak, hem Allah için hem insanlar için kullanılır. “Af” kavramı daha çok “cezasız bırakmak, ceza vermekten vazgeçmek” anlamına gelirken, “mağfiret” kavramı ise daha çok “suçlu veya kabahatli görmekten vazgeçip önceki değeri vermek” gibi bir çeşit “iade-i itibar” anlamına gelmektedir. Allah hem dünyada hem ahirette ceza verebilir veya hem dünya için hem ahiret için ceza vermekten vazgeçebilir. Ama insanın ceza vermesi veya bağışlaması sadece dünya içindir. Bir insan kendi hakkını gasp etmiş diğer bir insanı affedebilir yani hakkından vazgeçer, cezalandırmaz, üstüne gitmez. Ya da bağışlayabilir; önceki ilişkisini sürdürmeye devam eder, kalpten duygusal olarak da bir olumsuzluk hissetmez, önceki değerini verir.

 

 

Kur’an’da affetmek ve bağışlamak

42Şura/40: Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim affeder ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez. (Affetmek: Kötülüğe denk olan kötülüğü yapmamak, cezasını vermemek)

2Bakara/109: Kitap Ehlinden çoğu, kendilerine hak apaçık belli olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) kıskançlıktan dolayı, imanınızdan sonra sizi küfre döndürmek arzusunu duydular. Fakat Allah’ın emri gelinceye kadar onları affedin ve (onlara) ilişmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir. (Affetmek: Umursamamak, savaş açmamak, ilişmemek)

5Maide/13: Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler (kitaplarını tahrif ederler). Kendilerine öğretilen hükümlerin önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever. (Affetmek: Kendi hallerine bırakmak, uğraşmamak, aldırış etmemek, ceza vermemek)

3Al-i İmran/135: Ve ‘çirkin bir hayâsızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları(zenbler) bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. (Mutlak bağışlama yetkisi, hem ahiret hem dünya için nihai bağışlama yetkisi yalnızca Allah’a aittir.)

45Casiye/14- İman edenlere söyle: Allah’ın (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar. Çünkü Allah her toplumu, yaptığına göre cezalandıracaktır.

42Şura/37-(Bunlar,) Büyük günahlardan ve çirkin, utanmazlıklardan kaçınanlar ve gazaplandıkları zaman bağışlayanlar, (Çünkü gazaplanmak kendimiz kaynaklıdır.)

42Şura/42- Yol, ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere ‘tecavüz ve haksızlıkta bulunanların’ aleyhinedir. İşte bunlara acıklı bir azab vardır. 42Şura/43- Kim olup bitenlere karşı göğüs gerer(sabreder) ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir. (Bu işten vazgeçen, azaptan kurtulacak eylemlere gidenler, onların bağışlanması, eski kinin sürdürülmesinden öte onların da eşit statüde kabul edilmeleri.)

64Teğabün/14: Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, hoşgörülü davranır ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. (Affetmek: Kusurlarını dışa vurmamak, başa kakmamak Aile bireyleriyle olan ilişkilerde son durumda bağışlama öneriliyor. )

Helallik istemeyi ve bağışlamayı, özür dilemek ve affetmekle karıştırmamak gerekir. Helallik isteme ve hakkın helal edilmesiyle kişinin bağışlanması, dünyadaki ilişkilerin düzelmesinden çok ahirette bağışlanmanın şartı olarak görülür. Özür dilemek ve affetmek ise daha çok dünyayla ilgilidir. Özür, karşımızdakinin pişmanlığımıza şahit olmasını, onun sonucunda affetme ise sosyal ilişkilerimizin sekteye uğramamasını sağlar. Zaten tövbe sadece lafla olan bir iş değildir. Bir konudaki pişmanlığımızın en önemli göstergesi; o konuda verdiğimiz zararları ne ölçüde telafi ettiğimiz, ne ölçüde o zararı kaldırmaya uğraştığımızdır. Allah’ın affetme olasılığı da buna bağlıdır. Peki, özrün amacı nedir? Eğer biz sadece ve sadece Allah’tan bağışlanma dileyeceksek niye karşımızdaki insandan özür dileriz ki? Özür bir bağışlanma talebi değildir. Özür, karşımızdaki insanın hatamızdan pişman olduğumuza şahit olmasını sağlar ve ileriki günlerde onunla olan sosyal ilişkimizin daha önceden olduğu gibi sağlıklı gitmesine ve sekteye uğramamasına katkıda bulunur. Yoksa bizim Allah tarafından bağışlanıp bağışlanmamamız bir insanın kararına bağlı değildir. Ki o insanın nasıl biri olduğu da belli değildir.

İki insan düşünün: İkisi de aynı suçu işlemiş olsun. Birinin karşısındaki insan iyi niyetli, Allah’ı önemseyen, sevgi dolu biri olsun. Diğerinin karşısındaki de art niyetli, Allah’ı dikkate almayan, öfke dolu biri olsun. İkisi de karşısındaki insanlardan helallik istiyor. Birinci kişi hakkını helal ediyor ancak ikincisi helal etmiyor. Şimdi Allah birincinin tövbesini kabul edecek, diğerininkini etmeyecek mi? Allah böyle bir haksızlık yapar mı? Allah art niyetli, Allah’ı dikkate almayan bir insanı böyle bir kayırmacılıkla ödüllendirir mi? Dolayısıyla bu “helallik isteme” davası, Allah’ın ilkeleriyle ve adaletiyle uyuşmayan bir davadır.

Diğer bir konu ise “kul hakkı” kavramının kendisidir. Kul hakkının kapsamı nedir? Kulların öldükten sonrayı da değiştirecek derecede mutlak hakları var mıdır? Kulların sahip olduğu haklar gerçekte kimin hakkıdır? İnsan sahip olduklarının daha bilincine varmadan ona bunu lütfeden Allah idi. Hani şu meşhur özdeyiş vardır:

“Mal sahibi, mülk sahibi,

Hani bunun ilk sahibi!”

 

 

KUL HAKKI nedir? İnsan hakkı ve insan hakları…

Örnekleyelim:

1. İnsanları kula kul etmek kul hakkıdır.

2. Haksız yere özgürlükleri kısıtlamak kul hakkıdır.

3. Haksız yere yargılamak kul hakkıdır.

4. Cana kıymak, insan yaralamak kul hakkıdır.

5. Haksızlık, baskı-şiddet, zulüm, kavga ve savaş kul hakkıdır.

6. Çalmak, hırsızlık yapmak, yetim hakkı yemek kul hakkıdır.

7. Kendini beğenmişlik, gösteriş yapmak, kıskançlık kul hakkıdır.

8. Masum insanların aleyhinde konuşmak veya iftira atmak kul hakkıdır.

9. İnsanların kişilik haklarına saldırmak; onlara saygısızlık etmek, onlarla alay etmek, onları küçümsemek, onlara hakaret etmek kul hakkıdır.

10. Sorumlu olduğu insanları gözetmemek ve onlara haklarını vermemek kul hakkıdır.

11. Irkçılık ve ayrımcılık kul hakkıdır.

12. Anlaşmalara, verilen söze ve dostluklara bağlı kalmamak kul hakkıdır.

13. Kötülüklere seyirci kalmak kul hakkıdır.

14. İnsanları rahatsız etmek ve onlara zarar vermek bir kul hakkıdır.

15. Dürüst olmamak kul hakkıdır.

16. Ölçüye ve tartıya özen göstermemek kul hakkıdır.

17. Cimrilik ve israf etmek kul hakkıdır.

18. Adaletli davranmamak kul hakkıdır.

19. Tahrik, taciz ve teşhir gibi her türlü cinsel istismar kul hakkıdır.

20. İnsanları üzmek kul hakkıdır.

21. Başkalarının malını sahiplerinden izinsiz kullanmak kul hakkıdır.

22. İnsanları kandırmak, aldatmak ve onlara yalan söylemek kul hakkıdır.

23. Sıra kuyruğunda birisinin sırasını gasp etmek kul hakkıdır.

24. Başkasının üzerine çamur sıçratmak kul hakkıdır.

25. Başkasının yanında sigara içmek kul hakkıdır.

26. Rahatsız edici biçimde yüksek sesle konuşmak veya müzik dinlemek kul hakkıdır.

27. Vergi kaçırmak, zamanında ödememek, başka kullara hizmeti geciktirdiği için kul hakkıdır.

28. Kamu malını kötüye kullanmak kul hakkıdır.

29. Kamu arazisine gecekondu yapmak kul hakkıdır.

30. İşe zamanında gitmemek, derslere zamanında girmemek kul hakkıdır.

31. Sokakları, havayı ve çevreyi kirletmek kul hakkıdır.

32. Kesin bilmediğimiz konuda konuşmak ve yazı yazmak kul hakkıdır.

33. Anne-babayı, yakınları ve insanları üzmek kul hakkıdır.

34. Sevimsiz lakaplar takmak kul hakkıdır.

35. Bir başkasına su-i zan beslemek kul hakkıdır.

36. Kamu malını kötüye kullanmak kul hakkıdır.

37. Bize ait olmayan arsaya gecekondu yapmak kul hakkıdır.

38. Gıybet ve dedikodu yapmak kul hakkıdır.

39. İnsanları eleştirmek kul hakkıdır.

40. Muhtaç insanlara yardım etmemek kul hakkıdır.

41. Komşuların sorunlarıyla ilgilenmemek kul hakkıdır.

42. İnsanlar arasında adaletle hükmetmemek kul hakkıdır.

43. Şahitliği doğru yapmamak kul hakkıdır.

44. Sözünde durmamak kul hakkıdır.

45. Emaneti gözetmemek kul hakkıdır.

46. Ödemeleri zamanında yapmamak kul hakkıdır.

47. Borcu zamanında ödememek kul hakkıdır.

Daha örneklere devam edelim mi? Bunları yapmayan veya yapıp da tek tek helallik alan kaç kişi vardır? Bu durumda Allah hiç kimseyi affetmeyecek, affedemez. KUL HAKKI yemeyen bir vatandaş tanıyan var mı? O zaman herkesin adresi belli, öyle değil mi?

Görüldüğü gibi “kul hakkı”nın kapsamı oldukça geniştir. Hemen her şey kul hakkına girmektedir. Yanınızdakini üzmekten tüm insanlara verilebilecek en büyük zarara kadar. Günahları affettirme yeri, dünyadır. Hiç kimse, Allah‘ın iradesinin önüne engel koyamaz. Kul hakkına girmeyenlere birkaç örnek:

1. Namaz kılmak

2. Oruç tutmak

3. Hacca gitmek

4. Dua etmek

Oysa geleneksel dini teoriye göre özellikle namaz, oruç gibi dinsel uygulamalar, dinin içinde yer almanın ön koşuludur. Bunları yerine getirenler büyük ölçüde cenneti hak etmektedirler.

Evet, kulun mutlak bir hakkı yoktur ancak sınırlı ve süreli hakları olabilir. Bu haklar bildiğimiz insan haklarıdır, önemlidir, hem de çok önemlidir. Barış, huzur ve mutluluk bunlara bağlıdır. Temel hakların dokunulmazlığı vardır, onları çiğnemek kabul edilemez. İnsanlar temel hakları korunduğu ölçüde özgürdür. Temel haklar kamu hakkıdır. Bundan dolayı muhatabı affetmekle suçlu sorumluluktan kurtulamaz.

İnsan kişisel hakkını isteyip arayabilir veya hakkından vazgeçebilir. Birisi sizin hakkınızı yediyse, gasp ettiyse, çiğnediyse, paranızı çaldı, sizi dolandırdıysa, bu hakkınızı istersiniz, adil yargılama gibi meşru zeminlerde yasal yollarla hakkınızı ararsınız. Hâlâ hakkınızı alamıyorsanız, gücünüzün ötesindeki durumlar için işi Allah’a havale edersiniz.

Gerçekte kula karşı işlenen bir suç da, doğaya karşı işlenen bir suç da, hayvanlara karşı işlenen bir suç da ve kişinin kendisine karşı işlediği bir suç da Allah’a karşı işlenmiş suçlardır. Bu suçların büyüklük dereceleri de Allah katında belirlidir. Herkese işlediği oranda günah yükü yüklenir ve kimseye bir zerre ağırlığınca bile haksızlık yapılmaz. Yüklenen günah yüklerinin miktarı da kesinlikle bir veya birkaç insanın inisiyatifine göre değişmez.

Bu konudaki büyük sorunlardan biri ise kul hakkının en büyük günah olduğu iddiasıdır. Gerçekten kul hakkı en büyük günah mıdır? Peki, hangi kul hakkı en büyük günahtır? Adam öldürmekten bir insanı üzecek basit hatalara kadar yukarıda örneklerini saydığımız farklı çeşitleri olan kul haklarının hepsi mi en büyük günahtır? Bu soruya kimsenin “evet” diyeceğini sanmıyorum. O zaman problem ne? Ya kul hakkı denilen şeyin ne olduğu bilinmiyor ya da İslam bilinmiyor. Doğrusu bu konuda her ikisi de bilinmiyor. Allah ayetlerde en üst perdeden çok açık bir biçimde, “Allah kendisine ortak(şirk) koşulmasını asla bağışlamaz, bundan alt seviyede olanları dilediğine bağışlar” derken en büyük günahın şirk olduğunu vurgulamıştır. Bundan sonra birileri kalkıp da, “En büyük günah, Allah’ın affetmeyeceği günah kul hakkıdır” diyebiliyorsa ya bu kişi hem İslam’ı hem de kul hakkının ne olduğunu bilmiyordur, ya da bir şeyler istismar etmek istiyordur.

 

4Nisa/48-Doğrusu Allah, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan alt seviyede olanları dilediğine bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa pek büyük bir günahı iftira atmıştır.

 

Kul hakkı derken, “İnsanlara verilecek zarar” biçiminde anlayacaksak bilmek gerekir ki en büyük kul hakkı ŞİRK’tir.

 

Evet, eğer kul hakkı diye bir şey varsa,

İŞLENEBİLECEK EN BÜYÜK KUL HAKKI ŞİRKTİR!!!!

Çünkü şirk;

1-Allah dışında birilerini putlaştırmaktır. (10Yunus/18) Allah’ın dışında birilerine veya bir şeylere olağanüstü güçler ve nitelikler yakıştırarak hem onlara kul olmak hem de diğer insanların onlara kul olmasına zemin hazırlamaktır. Belki Allah’a yaklaşmak için onları aracılar görerek, belki onlardan medet bekleyerek ama sonuçta onların önünde alçalarak ve diğer insanların da büyük umutlarla onların önünde alçalmasına yol açarak en büyük suç işlenmektedir.

2-Allah dışında birilerini din belirleyici olarak görmektir. (9Tevbe/31) Allah adına, din adına, peygamberler adına ortaya konan uydurmalara ve hurafelere inanmak ve bunları insanlara yaymaktır. İnsanlara bir hurafeyi din olarak göstermekten daha büyük bir suç, daha büyük bir zulüm ve daha büyük bir kul hakkı olabilir mi? Allah’ın bildirdiklerine aykırı konularda bir şeyleri helal veya haram ilan etmek (16Nahl/116) hem onlara uyan insanların yaşamını mahveder hem de Allah’ın dini lekelenmeye çalışılmış olur.

 

 

Kula kul olmak ve insanları kula kul olmaya çağırmak, hurafelere inanmak ve insanları hurafelere inanmaya çağırmak kadar büyük bir suç olabilir mi? Bundan daha büyük kul hakkı olabilir mi?

Bir insana yapılabilecek en büyük kötülük, o insanın doğru yapıyorum zannederken yanlış yapmasına, Allah’ın istediğini yapıyorum zannederken fark etmeden şeytanın istediğini yapmasına neden olmak, böylece o kişinin hem dünya hayatını hem ahiret hayatını mahvetmektir. Allah’ın din koyma hak ve yetkisini, koruyup kurtarma gücünü başkalarına da vererek insanları kula kul etmektir. İşte şirk budur. Şirk Allah hakkında, resuller hakkında uydurmalar türetmek, hurafeler yaymak ve bunları ilahi dinmiş gibi göstermektir. Bu uydurmalara inanan insanlar gerçekte Allah’ın dinine değil uydurulmuş bir dine inanmakta ve Allah’ın dinini değil o uydurma dini yaşamaktadırlar. Buradaki sorun sadece insana zarar vermek değildir. Şirk aynı zamanda Allah’a iftiradır, Allah resullerine iftiradır. İftira ise yapılabilecek en kötü şeydir. Allah’a iftira, bütün insanları kuşatıcı bir beladır. Kulların özgürlük alanlarını yapay “haramlar” ve “günahlar” ile daraltmaktır veya diğer insanların özgürlüğü aleyhine birilerini başıboşluğa sürüklemektir. Konu kul hakkı gibi öyle yalnızca mağdur kişileri hakkını elinden alan dar kapsamlı bir konu değildir. “En büyük günah kul hakkıdır” diyen insanlar da, kul hakkı derken şirki kastetmemektedirler. Tam çerçeveyi onlar da bilmemektirler. Çünkü olaya Kuran penceresinden değil gelenek penceresinden bakmaktadırlar.

Esasında “kul hakkı” konusundaki rivayetler insanları yanlış anlayışlara sürüklemiştir. Kur’an doğrultusunda olaya bakmayınca iş iyice birbirine girmiş yumağa dönmüştür.

 

Buna göre; iyilik yapanların iyilikleri(hasenat), kötülük yapanların kötülükleri(seyyiat) karşılıksız kalmaz. Bir iyilik yapan bunun karşılığında on iyilik alırken, bir kötülük yapan dengiyle karşılık görür.

6En’am/160-Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı vardır, kim bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

28Kasas/84-Kim bir iyilik getirirse, ona bundan daha hayırlısı vardır. Kim de bir kötülük getirirse, bilsin ki, kötülük işleyenler ancak yapmakta olduklarının cezasına çarptırılırlar.

27Neml/89-Kim bir iyilikle gelirse, artık kendisine daha hayırlısı vardır ve onlar, o günün korkusuna karşı güvenlik içindedirler.

 

İnsanlık suçu olan şirki işlemeyen biri, Allah katında kendi hanesindeki iyilikler ve kötülüklerle değerlendirilir:

2Bakara/271-Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da kefaret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

4Nisa/31-Eğer size yasaklanan (günah)ların büyüklerinden kaçınırsanız, küçük günahlarınıza kefaret kılarız ve sizi güzel bir yere koyarız.

11Hud/114-Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlar için bir öğüttür.

 

Bu kişinin kötülükleri fazla çıksa bile Allah bu kişinin konumuna göre onu affedebilir:

25Furkan/70-Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

42Şura/25-O, kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri affeder ve yaptıklarınızı bilir.

 

İyilik-kötülük hesap ölçümlerinde kimseye haksızlık yapılmaz

21Enbiya/47-Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.

7A’raf/9-Oysa, tartıda yükü hafif çekenler; işte, mesajlarımıza inatla karşı çıkmaları yüzünden kendilerini bedbahtlığa sürükleyecek olanlar da bunlardır.

23Müminun/102-Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

23Müminun/103-Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedî kalacaklardır.

101Karia/6-İşte o vakit, kimin tartıları ağır gelmişse,

101Karia/7-Artık o, hoşnut olacağı bir hayat içinde olacaktır.

101Karia/8-Ama kimin de tartıları hafif gelirse,

101Karia/9-Artık onun da anası (son durağı) “haviye”dir (uçurum).

 

Allah hiç kimseye en küçük haksızlık yapmaz!

4Nisa/40-Şüphesiz Allah (hiç kimseye) zerre kadar zulüm etmez. (Yapılan) çok küçük bir iyilik de olsa onun sevabını kat kat arttırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.

99Zilzal/7-Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir. 99Zilzal/8-Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.

 

İşte Allah’ın kitabı Kur’an bağışlanmaz günah veya suçun ne olduğunu açık biçimde ifade etmektedir: (4Nisa/48,116)
1)Allah şirki kesinlikle bağışlamaz.
2)Şirkten başkasını dilediğine bağışlar.
3)Allah ‘a şirk koşan, çok büyük günah iftira etmiştir.

Hadis kitapları da bunu teyit etmektedir. Allah Resulü adına rivayet edilen hadiste de 4Nisa/48 ayetinin nasıl anlaşıldığı ortaya konmuştur.

4670-”Resûlullah buyurdular ki:”Allah Teala diyor ki: “… Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” [Buharî, Tevhid 15; 35; Müslim, Zikr 2, (26 75), Tevbe 1, (2675).]

4144-”Resûlullah buyurdular ki: “Allah Teâlâ diyor ki: “Ey âdemoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey âdemoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey Adem oğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım.” [Tirmizî, Da'avât 106, (3534).]

 

 

Aşağıda rivayet edilen hadis, günümüzdeki yaygın “kul hakkı” anlayışı ciddi biçimde tırpanlamaktadır:

7-Hz. Peygamber buyurdular ki: “Bana Cebrâil gelerek “Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi ortak kılmadan (şirk koşmadan) ölürse cennete girer” müjdesini verdi” dedi. Ben (hayretle) “zina” ve hırsızlık yapsa da mı?” diye sordum. “Hırsızlık da etse, zina da yapsa ” cevabını verdi. Ben tekrar: “Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!” dedim. “Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da yapsa!” Hz. Peygamber dördüncü keresinde ilâve etti: “Ebu Zerr patlasa da cennete girecektir“. Buhârî, Tevhid 33; Müslim, İman 153, (94); Tirmizî, İman 18, (2646).

8-Hz. Peygamber buyurdular ki: “İki şey vardır gerekli kılıcıdır!” Bir zat:- Ey Allah’ın Rasûlü! Gerekli kılan bu iki şeyden maksat nedir? diye sordu: Hz. Peygamber : “Kim Allah’a herhangi bir şeyi ortak kılmış olarak ölürse bu kimse ateşe girecektir. Kim de Allah’a hiçbir şeyi ortak kılmadan ölürse o da cennete girecektir” cevabını verdi” Müslim, İman 151, (93).

Birisinin malından veya hakkından bir pay alıyorsanız, onun bundan hoşnut(razı) olması gerekir. Bunun İslam’daki karşılığı “rıza”dır. Rıza yoksa kişinin hakkını araması doğal bir durumdur. ‘Helal’ İslami bir terim, ama ‘helalleşme’ sonradan çıkarılmış bir ifadedir. Kelimeler önemlidir. Kelimelerden önemlisi, manadır. Sağlıklı bir insan, doğru sözcükleri, doğru anlamda kullanır.

Helalleşmedeki helal sözcüğü, haramın karşıtı olan helal ile sözcüğü ile aynıdır. Ancak haram’ın karşıtı olarak kullanıldığında helal kesin bir durum belirttiği halde, helalleşme olayında bir kesinlik değil bir izafîlik, görecelilik söz konusudur. Helalleşmeden amaç, kişinin yapılan şeyden dolayı kendi hakkından vazgeçmesidir. Helalleşme ile haksızlık yapan kişi, mağdura veya mazluma yaptığı haksızlıktan doğan üzerindeki haktan kurtulmuş olur.

Kişinin hakkından vazgeçmesini, Kur’an’da anahtar bir ifade olan ‘helal kılmak’ anlamına gelebilecek ‘helalleşmek’ ile hakkının yenilmemesine izin vermemesini de ‘haram kılmak’ sözcüğü ile ifade etmek doğru bir kullanım değildir. Nitekim hakkı yenilenler, “Sana haram olsun, hakkımı helal etmiyorum, haram ediyorum” gibi ifadeleri kullanmaktadırlar. Hesap günü kişinin sevapları ve günahlarıyla yargılanması ve bir çeşit ödeşmenin yaşanması adil bir durumdur. Ancak bu hesaplaşma, kişinin tek ve mutlak söz sahibi olduğu, sonucu tek belirleyenin kendisi olduğunu iddia etmek, Allah’ın o gün tek söz sahibi (mâliki yavmu’d-dîn) olduğu gerçeğini gölgeler. Diğer taraftan Allah’ın şirk dışında kalan her şeyi bağışlama olasılığı vardır:

4671-”Resûlullah buyurdular ki:”Allah Teala demiştir ki: “Kim bir hayır işlerse ona sevabının on katı verilir veya arttırırım da. Kim bir günah işlerse bunun cezası, misli kadardır veya affederim. Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım. Kim bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana hiçbir şeyi şirk koşmaksızın arz dolusu hata ile kavuşursa ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” [Müslim, Zikr 22, (2687).]

101. “Resûlullah, “Müflis kimdir,” biliyor musunuz diye sormuş. Oradakiler: ‘Bizde müflis, parası pulu, yiyip içeceği olmayan kimsedir, ey Allah’ın Resulü!’ cevabım vermişler. Resûlul­lah: ‘Ümmetimden müflis olan kimse, kıyamet günü, (şirk işlemediği halde) nama­zıyla, zekâtıyla ve orucuyla gelir. Bunun yanında falanın ırzına sövmüş, filana zina iftirasında bulunmuş, falanın malını yemiş, filana haksızlık edip dövmüştür. Bunlar da getirilir ve oturur. Bundan sonra bütün iyilikleri(hasenat), kötülüklerine(seyyiat) kısas olarak alınır. Eğer hataları tükenmeden iyilikleri biterse, haksızlık ettiği kimse­lerin suçları alınıp, ona yüklenir ve sonra cehenneme fırlatılıp atı­lır’ demiştir.” Müslim, el-Birru ve’s-sıla, 59; Tirmizî 2418, Beyhakî 6/97, Felhu’l-bârî 4/105 5/102

 

Kul hakkı, büyük günahlardan daha alt seviyede bir günahtır; ama mutlaka karşılığı(bedeli) olan bir günahtır:

1930-”Resûlullah buyurdular ki: “Allahu Teâla nazarında, bir kulun Allah tarafından yasaklanan kebîrelerden (büyük günahlardan) sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu halde ölmesidir.” [Ebû Dâvud, Büyû 9, (3342).]

Elbette ki kim olursa olsun yaptıkları hesaptan düşülür. Ancak şehitlerle ilgili hüküm Kur’an’da açıktır. Hadislerde şehidin kul hakkı borcundan sorguya çekileceği ve kara deniz şehidinin sorgulanma açısından farklı değerlendirmesi problemlidir. 4Nisa/169-170 ayetine uygun düşmez:

4Nisa/169-170-Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.

 

 

Günümüzdeki insana mutlak bağışlama veya cezalandırma yetkisi veren “kul hakkı” anlayışına sürükleyen bazı rivayetler şunlardır:

890-”Kim Kul hüvallâhu ahad suresini günde iki yüz sefer okursa, üzerindeki kul borcu hariç, elli yıllık günah (amel defterinden) silinir.” [Tirmizî, Sevabu'l-Kur'ân 10, (2900).]

5064-”Resulullah buyurdular ki: “Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka eda edeceksiniz. Öyle ki boynuzsuz koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak.” (Ebu Hureyre) der ki: “Biz şunu da işitirdik: “Kıyamet günü, kişiyi tanımadığı birisi yakalar ve der ki: “Sen beni hata ve kötülük işlerken görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!” [Müslim, Birr 6, (2582); Tirmizî, Kıyamet 2, (2422).]

5065-”Resulullah: “Ahirette kimin hesabı münakaşa edilirse, azaba maruz kalacak demektir!” buyurmuşlardı. Ben: “Nasıl olur? Allah Teala: “O vakit kimin kitabı sağ eline verilirse; kolay bir hesabla muhasebe edilecek ve ehline sevinçli olarak dönecek” (İnşikak 7-9) buyurmadı mı, (bu hesap münakaşası değil mi)?” dedim. “Hayır! buyurdular, bu (münakaşa değil) arzdır. Kıyamet günü hesaba çekilen herkes mutlaka helak olmuş demektir!” [Buharî, İlim 35, Tefsir, İnşikak 1; Rikak 49; Müslim, Cennet 80, (2876); Ebu Davud, Cenaiz 3, (3093); Tirmizî, Kıyamet 6, (2428).]

5066- Hureys İbnu Kabîsa, “Medine’ ye geldim ve: “Ey Allahım! Bana salih bir arkadaş nasip et!” diye dua ettim. Derken Ebu Hureyre’nin yanına oturdum. Kendisine: “Ben, Allah’a bana salih bir arkadaş nasip etmesi için dua ettim. Bana, Resulullah’tan işittiğim bir hadis söyle! Olur ki Allah Teala ondan faydalanmamı nasip eder!” dedim. Bunun üzerine dedi ki: “Ben, Resulullah’ın şöyle söylediğini işittim: “Kıyamet günü, kişi amelleri arasında önce namazın hesabını verecek. Bu hesap güzel olursa kurtuluşa erdi demektir. Bu hesap bozuk olursa, hüsrana düştü demektir. Eğer farzında eksiklik çıkarsa Rab Teala hazretleri: “Bakın, kulumun (defterinde yazılmış) nafilesi var mı?” buyurur. Böylece, farzın eksikleri nafile (namazları) ile tamamlanır. Sonra, bu tarzda olmak üzere diğer amelleri hesaptan geçirilir.” [Tirmizî, Salat 305, (413); Nesâî, Salat 9, (1232).]

5067-”Bana ulaştığına göre, (kıyamet günü), kulun ilk bakılacak ameli namazdır. Eğer namazı kabul edilirse, geri kalan amellerine bakılır. Eğer namazı kabul edilmezse diğer amellerinin hiçbirine bakılmaz.” [Muvatta, Kasru's-Salat 89, (1, 173).]

5068-”Resulullah buyurdular ki: “Kıyamet günü, insanlar arasında hükmedilecek ilk şey kandır.” [Buhârî, Diyat 1, Rikak 48; Müslim, Kasame 28, (1678); Tirmizî, Diyat 8, (1396); Nesâî, Tahrim 2, (7, 83).]

5078-”Ey Allah’ın Resulü dendi, biz cahiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek miyiz?” Şu cevabı verdiler: “Müslüman olduktan sonra iyi olana, cahiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene, hem İslam’daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır.” [Buhârî, İstitabe 1; Müslim, İman 189, (120).]

 

 

İşte problemli hadisler:

“Karada şehit olanın kul hakkı ve emanet hariç bütün günahları affedilir. Denizde şehit olanın ise kul hakkı ve emanet de dâhil bü­tün günahları affedilir.” Hadis Ansiklopedisi, Hadîs No: 4906 (Ziyadan ve Ibni Şahin’in Tergîb’inden)

“Şehidin, yere dökülen ilk kanıyla birlikte, kul hakkı dışındaki bü­tün günahları bağışlanır.” Hadîs No: 2829 Taberânî’nin Kebîri ve Hâkim’in Müstedrek’inden.

1013-”Bir adam sordu:”- Ey Allah’ın Resûlü, Allah yolunda öldürüldüğüm takdirde, bütün hatalarım örtülecek mi?” Resûlullah:”- Evet, sen sabreder, mükâfat bekler, geri kaçmadan ileri atılır vaziyette olduğun halde öldürülürsen!”diye cevap verdi. Ve adama sordu:”- Nasıl sormuştun?” Adam sorusunu aynen yeniledi. Bunun üzerine Efendimiz sözlerini şöyle tamamladı:”- Evet, (kul) borcu hariç, bütün günahların affedilecek. Zira Cebrâil bu hususu bana haber verdi!” [Müslim, İmâret 117, (1885); Muvatta, Cihad 31, (2, 461); Nesâî, Cihâd 32, (2, 33).]

1014-:”- Resûlullah şöyle buyurdular:”Şehidin -borç hariç- bütün günahları affedilir.” [Müslim, İmâret 118 Tirmizî, Fezâil; 13.]

 

Umulur ki insanlar, bireysel kul hakkını evrensel kul hakkının önüne geçirmez, onu gölgelemez. Kişiye vereceği zararın büyüklüğüne göre kul hakkının kötülüğü tartışılmaz bir gerçektir. Kişiye yapılan haksızlık ve zulüm kesinlikle karşılıksız kalmaz. Allah bedeli neyse onu ödetir. Ancak Allah’ın iradesine kimse ipotek koyamaz. Onun vaadi gerçektir ki o tövbe edilmediği zaman kesinlikle affedilmeyecek günahı şirk olarak belirlemiştir. Diğerlerini kendi inisiyatifine bırakmıştır. O asla vaadinden caymaz. Ancak tüm insanları kuşatıcı zararlar, insanları kula kulluğa götüren zararlar (evrensel kul hakkı) tartışmasız daha büyüktür.

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 1 Comment

15th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ŞİRK VE TEVHİD ÇİZGİSİ

Tarih boyunca insanlar, Allah’ın yaratıcı (var ve bir) olduğunu doğrudan peygamberlerden ve ilahi kitaplardan öğrenmediler. Peygamberlerin ve ilahi kitapların izleri elbette kendilerine yansıdı. Ancak iç ve dış etkenler (27Neml/93 41Fussilet/53 42Şura/30) daha belirleyici idi. Peygamberlerle ve ilahi kitaplarla beraber daha bilinçlendiler, bu inançları daha da güçlendi. Peygamberler ve ilahi kitaplar insanlara, yalnızca Allah’a kulluk edilmesini, başka ilahlık yakıştırılanlara bağlanılmamasını, Allah’ın yalnızca tek ilah olarak görülmesini öğrettiler. Putperestlerin Allah’ı yaratıcı olarak bilmeleri, konunun peygamberler ve ilahi kitaplardan bağımsız geliştiğinin bir göstergesidir. Hz. Muhammed dönemindeki putperestler de dâhil, yeryüzündeki hemen hemen tüm din mensupları Allah’ın yaratıcı (var ve bir) olduğunu bilmekte ve bunu kabul etmektedirler:

43Zuhruf/87-Eğer onlara, (Allah’tan başka varlıklara tapanlara,) kendilerini kimin yarattığını sorsan hiç tereddütsüz “Allah!” derler. Peki, neden bu (apaçık gerçekten) sapıyorlar! 43Zuhruf/88-Ve Peygamberin: “Ya Rab, bunlar inanmayan bir halktır,” demesini de (Allah biliyor).

23Mü’minun/84-89-“(Putperestlere) De ki: “Eğer biliyorsanız söyleyin: Yeryüzü ve onda bulunanlar kime aittir?” “Allah’ındır” diyecekler. “Öyle ise siz hiç düşünüp öğüt almaz mısınız?” de. De ki: “Yedi kat göklerin Rabbi, büyük Arş’ın Rabbi kimdir?” “Allah’ındır” diyecekler. “Öyle ise O’na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” de. De ki: “Eğer biliyorsanız söyleyin: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, kendisi koruyan, kendisine karşı korunulamaz olan kimdir?” “Allah’ındır” diyecekler. “Öyle ise nasıl aldanıyorsunuz?” de.

29Ankebut/61-63-“ Andolsun, eğer onlara(putperestlere), “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorlar? Allah, kullarından dilediğine bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. Andolsun, eğer onlara, “Gökten yağmuru kim indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” diye soracak olsan, mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Hamd Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu akıllarını kullanmazlar.”

8Enfal/31-32“ Onlara karşı âyetlerimiz okunduğu zaman, “Duyduk, istesek biz de bunun benzerini elbette söyleriz. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” dediler. Hani onlar, “Ey Allah’ım, eğer şu (Kur’an) senin katından inmiş hak (kitap) ise hemen üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem dolu bir azap getir” demişlerdi.”

—————————————o——————————————

Şirk, vazgeçilmediği zaman en affedilmez günah ve suçtur:

4Nisa/48-“ Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.”

 

Şirki, peygamber bile işlese iyi davranışlarını geçersiz kılar:

6En’am/88-“ İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar (peygamberler) da Allah’a ortak(şirk) koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti.”

39Zümer/65-“Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak(şirk) koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.”

 

Şirk, kişiyi bütün ilahî değerlerden yoksun bırakır:

5Maide/72-“Kim Allah’a ortak(şirk) koşarsa, artık, Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır. Onun barınağı da ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.”

 

İlahî kitaptaki ilk ilahî buyruk ve ilahî yasak “şirk” olarak gösterilmiştir:

4Nisa/36-“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak(şirk) koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.”

17İsra/22-23-“Allah ile birlikte başka bir tanrı edinme, yoksa kınanmış ve yalnızlığa itilmiş olarak kalırsın. Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.”

 

“Yalnızca Allah’ı tek ilah görme” ilkesi, bütün peygamberlerce bilinen ve bildirilen, ilk ilahî buyruk ve ilahî yasaktır:

21Enbiya/25-“Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, “Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin” diye vahyetmişizdir.”

16Nahl/36-“Andolsun biz, her topluma, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan(ilahlık iddiasında olanlardan) kaçının” diye peygamber gönderdik…”

—————————————o——————————————

ŞİRK, “ALLAH’TAN BAŞKA İLAH YOKTUR” ilkesini çiğnemektir-6En’am/19 9Tevbe/31

Kelime-i tevhid, “Allah vardır ve birdir” olmadığı gibi “Allah’tan başka varlık yoktur” veya “Allah’tan başka Allah yoktur” demek değildir.

İslam, din belirleme hak ve yetkisini yalnızca Allah’a vermektir. Din, yalnızca haramlarla ifade edildiği gibi haram, helal ve farzlarla da ifade edilir.

Din gönderme, peygamber seçme ve dini esasları belirlemede Allah’ın ortağı yoktur. Bu konuda Kuran’da şöyle buyrulmuştur: “Şüphesiz ki Kitabı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini Allah’a ait görerek kulluk et.”(39Zümer/2)

6En’am/148-Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: “Eğer Allah dileseydi, biz de, babalarımız da ortak koşmazdık; hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de (peygamberlerini) böyle yalanlamışlardı da sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: “Sizin (iddialarınızı ispat edecek) bir bilginiz var mı ki onu bize gösteresiniz? Siz ancak kuruntuya uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.”

16Nahl/35-Allah’a ortak koşanlar, dediler ki: “Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık; O’nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen sadece apaçık bir tebliğdir.

6En’am/150-“De ki: “Haydi, Allah şunu haram kıldı” diye tanıklık yapacak şahitlerinizi getirin. Onlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme. Ayetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların arzularına uyma. Onlar Rablerine, başka şeyleri denk tutuyorlar.” 6En’am/151-De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın…

10Yunus/59-60-“De ki: “Gördünüz mü, Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerin bir kısmını haram ve bir kısmını helâl yaptınız.” De ki: “Allah mı size böyle izin verdi, yoksa siz Allah hakkında yalan mı uyduruyorsunuz? Peki, bu kendi yalanlarını Allah’a yakıştıranlar, Kıyamet Günü (başlarına gelecek olan) hakkında acaba ne düşünüyorlar? Gerçek şu ki, Allah insanlara karşı sınırsız cömertlik göstermektedir; ama (ne yazık ki) onların çoğu şükrünü bilmez.”

42Şura/21-Yoksa onlar, Allah’ın asla izin vermediği şeyleri kendileri için (hukuki ve) ahlaki bir yükümlülük (din) haline sokan sözde ilahi ortakları mı var? Nihai hüküm ile ilgili (Allah’ın) bir kararı bulunmasaydı, onlar arasında her şey (bu dünyada) hükme bağlanmış olurdu ama zalimleri (öteki dünyada) acı bir azap beklemektedir.

Allah’tan başka dinî ilkeleri (haram, helal, farz) belirleyen yoktur. BU KONUDA BİR YETKİ PAYLAŞIMI SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. Tüm peygamberler dinî, ilahî kitaptan öğrenmişlerdir. Peygamberlerin veya din bilginlerinin din koyma (haram, helal, farz belirleme) yetkileri yoktur. Allah, bu konuda hiç kimseyi yetkisine ortak kılmamıştır. Din belirleme hak ve yetkisini Allah’tan başkasına vermek, dinî ilkeleri belirleme konusunda sanki Allah’ın ortağı varmış gibi bir anlayışı getirmektedir. Oysa Allah’ın insana hitap etme amacı, ona dinî ilkeleri öğretmektir. Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmak şirk olarak tanımlanmıştır. Fazladan ilahî buyruklar veya yasaklar türetmek ya da ilahî buyrukları geçersiz kılmak insanların özgürlüğünü kısıtlar ve onları mutsuz kılar.

Allah’ın bildirdiği ilahî buyruklar veya yasaklar insan özgürlüğünü kısıtlayıcı değil, geliştirici ve genişleticidir. Oysa insanların din adına türettiği buyruklar ve yasaklar, özgürlükleri daraltıcıdır. Örneğin, Allah; cana kıymayı, çalmayı, zulmü, haksızlığı, kula kulluğu haram kapsamına almıştır. Bunlarla insanlar yaşam hakkı ve mal güvenliğine sahip olacak; onurları korunacak ve özgürlükleri artacaktır. Hindular sığır grubu etini yemeyi, Hristiyan ve Budistler ruhban sınıfı için evlenmeyi, Katolikler boşanmayı dinî bir sakınca görmekle, insanların özgürlüklerine kısıtlama getirmişler ve mensuplarını mutsuzluğa sürüklemişlerdir.

—————————————o——————————————

Din belirleme hak ve yetkisini hem Allah’a, hem de Allah’tan başkasına verenler, Allah’ın helal kıldığını haram ve haram kıldığını helal kıldıkları zaman ilahi hak ve yetkiye birilerini ortak kılmış olurlar.

Allah hakkında (din konusunda) yalanlar uydurmak (iddialar ortaya atmak) veya uydurulan bu yalanlara inanmak, ilahi kitabı tek ve yetkin kanıt olarak görmemek(6En’am/19), ilahi kitabı yeterince doğru tanımamak(6En’am/20) ve bilerek veya bilmeyerek en büyük zulüm olan şirki işlemektir(6En’am/21-23):

16Nahl/116-“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü “Şu helâldir, şu haramdır,” demeyin, yoksa Allah hakkında yalan uydurmuş (Allah’a iftira atmış) olursunuz. Allah hakkında yalan uyduranlar ise kurtulamazlar.”

6En’am/19-“De ki: “Hakikatin en güvenilir şahidi(kanıtı) kimdir?” De ki: “Allah benim ile sizin aranızda şahittir; ve bu Kuran bana vahyedildi ki ona dayanarak sizi ve onun ulaşabileceği herkesi uyarabileyim“. Siz, Allahtan başka ilahların olduğuna gerçekten şahitlik yapabilir misiniz? De ki: “Ben (böyle) bir şahitlik yapmam!” De ki: “O, tek ilahtır ve bakın, sizin yaptığınız gibi, Allahtan başka şeylere ilahlık yakıştırmak benden uzak olsun!”

6En’am/20-“Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Kur’an’ı) kendi öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyana sokanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

6En’am/21-“Allah hakkında yalan uyduran, ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Zalimler de kurtuluş yüzü görmezler.

6En’am/22-Onları tümüyle (mahşere) toplayıp da Allah’a ortak koşanlara, “Nerede, ilâh olduklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız?” diyeceğimiz günü hatırla.

6En’am/23-Sonunda onların manevraları, “Rabbimiz Allah’a andolsun ki biz (O’na) ortak koşanlar (müşrikler, çoktanrıcılar, putperestler) değildik” demelerinden başka bir şey olmayacaktır.

6En’am/24-Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve iftira edip durdukları şeyler (uydurma ilâhları) onları nasıl yüzüstü bırakıp kayboluverdi?”

6En’am/25-“İçlerinden, (Kur’an anlatırken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, “Bu (Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil” derler.

6En’am/26-Onlar başkalarını ondan (Kur’an’dan) engellerler, hem de kendileri ondan uzak kalırlar. Onlar farkına varmaksızın, ancak kendilerini helâk ediyorlar.

6En’am/27-Ateşin karşısında durdurulup da, “Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak” dedikleri vakit (hâllerini) bir görsen!

—————————————o——————————————

3Al-i İmran/105: Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilaf edenler (ayrılığa düşenler) gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.

Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisinden hadis alırsanız, doğruyu bulursunuz. Ümmetimin ihtilâfı sizin için rahmettir.” (el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:64; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1:210-212; Beyhaki, er-Risaletü’l-Eş’ariyye)

Kuran’da Allah’ın “ihtilaf edenlere azap vardır” bildirisine rağmen, “ümmetimin ihtilafı rahmettir” sözünü peygamber adına uyduran ve bu anlayışı savunanlar, böylelikle din adına içine düştükleri çıkmazları, uydurmalarını ve ihtilaflarını meşrulaştırma yoluna gitmişlerdir. Allah’ın hükmünün yeterince açık olmadığı ya da her yöne çekilebilecek kadar bulanık olduğu iddialarıyla Kuran’ı eksik ve anlaşılmaz görüp İslam’a başka dayanaklar aramanın bir sonucudur. Görüldüğü gibi diledikleri hadisleri, doğruluğunu incelemeksizin ikincil derecede hadis kitaplarında bile geçse dinin en temel konularına referans olarak almışlardır.

—————————————o——————————————

Allah hakkında yalanlar nasıl uydurulmaktadır?

İnsanlar din adına, Allah adına bir şeyleri meşru veya gayri meşru, haram-helal, dinden veya dindışı göstermektedirler:

16Nahl/116-Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, “Şu helaldir”, “Şu haramdır” demeyin. Yoksa Allah hakkında yalan uydurmuş (Allah hakkında yalan iftira atmış) olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.”

10Yunus/59-60-“De ki: “Gördünüz mü, Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerin bir kısmını haram ve bir kısmını helâl yaptınız.” De ki: “Allah mı size böyle izin verdi, yoksa siz Allah hakkında yalan mı uyduruyorsunuz? Peki, bu kendi yalanlarını Allah’a yakıştıranlar, Kıyamet Günü (başlarına gelecek olan) hakkında acaba ne düşünüyorlar? Gerçek şu ki, Allah insanlara karşı sınırsız cömertlik göstermektedir; ama (ne yazık ki) onların çoğu şükrünü bilmez.”

 

Yiyecekler konusunda yalnızca dört şey haramdır:

6En’am/145-De ki: “Bana vahyolunan Kur’an’da bir kimsenin yiyecekleri arasında leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki o şüphesiz necistir- ya da Allah’tan başkası adına kesilmiş bir (murdar) hayvandan başka, haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Fakat istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın kim bunlardan yeme zorunda kalırsa yiyebilir.” Şüphesiz Rabbin çok bağışlayandır, çok merhametlidir.

Din konusunda ortaya konan her ilke ve temel dinî kural, mutlaka ilahî kitaba dayanmalıdır. Örneğin, altın yüzük takmak veya ipek giymek, midye-karides gibi birtakım deniz ürünleri, haremlik-selamlık, müzik, resim ve heykel gibi konularda türetilmiş haramlar ilahî kitaba dayanmamaktadır.

 

DÜNYALIK DEĞERLER HARAM DEĞİL: 7A’raf/32-“De ki: “Allah’ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmıştır?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında mü’minler içindir. Kıyamet gününde ise yalnız onlara özgüdür. İşte bilen bir topluluk için ayetleri ayrı ayrı açıklıyoruz.”

 

DENİZ ÜRÜNLERİ HELAL: 5Maide/96-“ Sizin için de yolcular için de bir geçimlik olmak üzere deniz avı yapmak ve deniz ürünlerini yemek sizlere helâl kılındı…”

 

6En’am/150-“De ki: “Haydi, Allah şunu haram kıldı” diye tanıklık yapacak şahitlerinizi getirin. Onlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme. Ayetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların arzularına uyma. Onlar Rablerine, başka şeyleri denk tutuyorlar.”

6En’am/106-“Sen, Rabbinden sana vahyedilene (Kur’an’a) uy. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah’a ortak koşanlardan yüz çevir.”

7A’raf/3-“ Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. Onu bırakıp başka dostlara(evliyalara) uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”

—————————————o——————————————

Adiyy İbnu Hâtim anlatıyor: “Boynumda altından yapılmış bir haç olduğu halde Resûlullah(a.s.) ‘a geldim. Bana: “Ey Adiy boynundan şu putu çıkar, at!” dedi ve arkadan şu ayeti okuduğunun farkına vardım: Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), din adamlarını (rahiplerini) ve Meryem oğlu Mesihi rab edindiler. Oysa tek olan Allah’tan başkasına ibadet etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Allah koştukları eşlerden münezzehtir.” (9Tevbe, 31)

Adiyy İbnu Hâtim bu ayeti kerimeyi duyunca Rasulullah’a: “Onlara (rahiplerine) ibadet etmiyorlar ki!” dedi. Bunun üzerine Rasulullah: “Onlar Allah’ın helal kıldığı bir şeyi haram, haram kıldığı bir şeyi helal kıldıkları zaman onlara itaat etmiyorlar mı?” diye sorunca; Adiyy İbn Hatem: “Evet” dedi. Rasulullah: “İşte böylece onlara ibadet etmiş oluyorlar” diye cevap verdi. (Tirmizi, Tefsir, Berâe, 3094-3095)

 

Hadisi dikkatlice irdelersek;

* Allah Resulü Adiyy İbn Hatim’e, “Ey Adiy boynundan şu putu çıkar, at!” demiştir. Oysa biliyoruz ki Hristiyanlar ‘haç’ın yaratıcılığına veya ‘haç’ın Allah olduğuna inanmamaktadırlar. Ancak Hristiyanlar haçı putlaştırmaktadırlar. Demek ki “put”tan amaç, bir nesneyi putlaştırmaktır.

* Allah Resulü Adiyy İbn Hatim’e altın takmasından dolayı çıkışmamıştır.

* Allah Resulü Adiyy İbn Hatim’e, ‘haham ve rahiplere ibadet edildiğinden’ söz etmiştir.

* Allah Resulü Adiyy İbn Hatim’e, ‘haham ve rahiplerin rablaştırıldığından’ söz etmiştir.

* Allah Resulü Adiyy İbn Hatim’e, ‘Allah’a şirk koşulduğundan’ söz etmiştir.

* Adiyy İbn Hatim, dinî otoritelere ibadet edildiği, onların rablaştırıldığı ve böylece Allah’a ortak (şirk) koşulduğu gerçeğini kabul etmek istememiştir.

* Allah Resulü; kulluğu, rablaştırılmayı ve şirki ‘haramı helal’ helali haram’ kılmaya bağladığına tanık olmaktayız.

Elbette ki Allah Resulü, Allah’ın indirdiği ilahi kitabı okuyarak, inceleyerek bu sonuca varmıştır. Çünkü Kur’an’da, Allah’a karşı yalan uydurmanın (iftira atmanın) şirk olduğunu bildirmiştir. Ama onlar öldükten sonra bile, “Hayır, biz dünyada müşrik değildik, bizler doğru yoldaydık” diye iddia etmişlerdir:

“Şu bizim kavmimiz Allah’tan başka ilahlar edindiler. Bari bu ilahlar konusunda açık bir delil getirseler. (Ne mümkün!) Öyle ise Allah hakkında yalan uydurandan daha zalimi var mı?” (18Kehf suresi, 15)

 

9Tevbe/31-“(Yahudiler) Allah’ın yanı sıra toplumsal liderlerini (hahamlarını); (Hıristiyanlar) da dini otoritelerini (rahiplerini) ve Meryem oğlu Mesîh’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.

9Tevbe/32-Allahın (yol gösterici) ışığını, laf kalabalığıyla söndürmek istiyorlar: Fakat Allah (bunun gerçekleşmesine) izin vermeyecektir, çünkü O, ışığının olanca aydınlığıyla yayılmasına irade etmiştir, hakkı inkar edenler bundan hoşlanmasa da!

9Tevbe/33- Odur, dinini bütün (batıl) dinlere karşı üstün kılmak üzere hidayeti ve hak dini (yaymak göreviyle) Elçisini gönderen; Allahtan başkalarına tanrılık yakıştıranlar bundan hoşlanmasalar da.

9Tevbe/34- Siz ey imana erişenler! Bilin ki, toplumsal liderlerin (hahamların) (Hristiyanlar) dini otoritelerin(rahiplerin) çoğu, insanların mallarını haksızca yiyor ve (onları) Allahın yolundan alıkoyuyorlar. Fakat bütün o altın ve gümüşü toplayıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, (işte) onlara (sonraki hayat için) çok çetin azabı müjdele:

61Saff/7-İslam’a çağrıldığı halde, Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir? Allah, zalim bir kavmi hidayete erdirmez.

61Saff/8-Allahın (yol gösterici) ışığını, laf kalabalığıyla söndürmek istiyorlar: Fakat Allah (bunun gerçekleşmesine) izin vermeyecektir, çünkü O, ışığının olanca aydınlığıyla yayılmasına irade etmiştir, hakkı inkar edenler bundan hoşlanmasa da!

61Saff/9- Odur, dinini bütün (batıl) dinlere karşı üstün kılmak üzere hidayeti ve hak dini (yaymak göreviyle) Elçisini gönderen; Allahtan başkalarına tanrılık yakıştıranlar bundan hoşlanmasalar da.

Allah Resulü’nün yaşadığı dönemde Roma İmparatorluğu’nda Hıristiyanlık resmi din olarak kabul edilmiş olsa da ne yazık ki bu din pagan (çoktanrıcı / müşrik) öğretiler çerçevesince şekillenmiştir. Yahudiler genel olarak dini birtakım hurafelere ve şekilciliğe bürümüşlerdir. Allah’ın buyruklarının yanısıra dinî otoritelerin (hahamların) ve toplumsal liderlerin görüşlerini de din olarak görmekteydiler. Yahudiler de din adamlarını (hahamları), Hıristiyanlar da rahiplerini ilahi yetkilerle donatarak putlaştırmaktaydılar. Bu durum Kur’an’da Allah’ın yanısıra dinî ve dünyevî otoritelere tapmak, onlara kulluk etmek, onlara da ilahlık yakıştırmak biçiminde ifade edilmiştir.

“(Yahudiler) Allah’ın yanısıra bilginlerini (hahamlarını); (hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i (İsa’yı) rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (9Tevbe suresi, 31)

Allah’ın bildirdiğine göre, o günkü dinî ve dünyevî otoritelerin pek çoğunun öne çıkan iki niteliği vardı:

 

a)YİYİCİLİK ve STOKÇULUK,

b)ALLAH YOLUNDAN ENGELLEYİCİLİK(YASAKÇILIK/UYDURMA GÜNAH VE HARAM ÜRETİCİLİĞİ)

 

“Ey inananlar, hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve (insanları) Allâh yolundan çevirirler. Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allâh yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara acı bir azâbı müjdele!” (9Tevbe, 34)

YİYİCİLİK ve STOKÇULUK: Haksız kazançla insanların mal varlıklarıyla geçiniyorlardı. Haksız kazançla elde ettiklerini biriktirerek toplumda bir ekonomik güç oluşturuyorlar ve bu yolla uydurdukları hurafeleri yayma imkanı buluyorlardı.

YASAKÇILIK: Halkı “şu haram, bu haram, bu günah” diye köşeye sıkıştırıyorlardı. Allah’ın serbest bıraktığı pek çok şeyi “haram” “günah” adı altında insanların kullanmasına izin vermiyorlardı. Yahudilerin din adamlarının pek çoğu helali haramlaştırma eğilimi içindeydiler. Örneğin cumartesi günüyle ilgili olarak bazı yiyecekleri haram kılmışlardı. Hristiyanlar ise domuz eti ve içki gibi bazı haramları helal görme eğilimdeydiler.

Sağlam bir delile (vahye) dayanmadan bir şeylerin haram olduğunu iddia etmek Allah’a iftira atmak, din konusunda yalanlar uydurmaktı. Allah “DİN KOYUCUDUR” demek, Allah “HARAM-HELAL KOYUCUDUR” demekti. Kendi kafalarından haramlar koyanlar Allah’a şirk koşmaktaydılar. Çünkü uydurma günah, yasak ve haram algılamaları, insanların temel hak ve özgürlüklerini haksız yere kısıtlamaktadır. İnsanlar, aslında ‘günah’ veya ‘haram’ olmadığı halde bir şeylerin ‘günah’ veya ‘haram’ olduğuna inanınca artık onu yemekten, içmekten, kullanmaktan vazgeçmektedir. Oysa insanların huzur ve mutluluğu Rabbimizin helal kıldıklarından yararlanmak, haram kıldıklarından kaçınmaktan geçmektedir. Nitekim Rabbimiz, bilip bilmeden, sağlam dayanağı olmadan haram helal türetmeyi Allah’a iftira olarak tanımlamıştır:

“De ki: Allah’ın size indirdiği rızıktan bir kısmını helâl, bir kısmını da haram bulmanıza ne dersiniz? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı atıyorsunuz?

Allah’a karşı yalan uyduranların (iftira atanların) kıyamet günü (âkıbetleri) hakkındaki kanaatleri nedir? Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.” (10Yunus, 59-60)

—————————————o——————————————

Allah’tan başkasına, ister melek, ister peygamber, ister iyi bir insan olsun, tanrılık (ilahlık) yakıştırılması asla doğru değildir. Hiçbir insan kusursuz, yanılmaz veya unutmaz değildir, Allah’tan başka kimsenin günahları bağışlama yetkisi yoktur.

Allah’a ait nitelikleri başkasına yakıştırmak, onu putlaştırmaktır. Her şeyi (gaybı-geleceği, gizliyi ve açığı) bilen, gören, duyan; , insanüstü ve doğaüstü her şeye güç yetiren, sonsuz güç ve kudret sahibi, eşsiz-benzersiz, ölmez-ölümsüz, yanılmaz-unutmaz, kusursuz- sorgulanamaz tek gerçek (hak) kutsal yalnızca Allah’tır. Bu nitelikleri Allah’tan başkasına yakıştırmak insanı küçük düşürür.

7A’raf/29-“De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) doğrultun. Dini Allah’a ait görerek O’na dua edin. Sizi başlangıçta yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.”

Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu söylerler. Onlar, bu iddialarıyla İsa’nın Allah’ın biyolojik oğlu olduğunu amaçlamazlar; genel olarak şunu kastederler: İsa’nın, Allah’ın yanında özel statüsü vardır, Allah’a ait yetkilere o da sahiptir. O, her şeyi görür, duyar, bilir. Her şeye güç yetirir. Allah’ın yanında tam yetkilidir. İnsanları her türlü olumsuzluklara karşı koruma ve Cennet’e gönderme konusunda tam yetkilidir. Evrende, ilk önce İsa yaratılmış, evrendeki tüm varlıklar da İsa için yaratılmıştır. Bu abartılı nitelemelerle, İsa’ya Allah’la benzer nitelikler yakıştırılmış ve hatta çoğu, ona Allah veya başmelek demekten çekinmemişlerdir. Bu nitelemeler Kilise hiyerarşisindeki astlara da inmiştir. Papa ve pek çok aziz de, ilahî niteliklere sahip ve günahsız olarak kabul edilmektedir. Hz. Muhammed veya evliya gibi kutsallık yakıştırılan birtakım insanların da Allah’a ait niteliklere sahip olduğunu iddia etmek onlarla benzer özellik taşımaktadır. Onların dünyada yaşayan insanlara tasarruflarının olduğunu iddia etmek veya öldükten sonra Allah’ın yanında tam yetkili olduklarını iddia etmek bu abartılı nitelemelerin bir sonucudur.

Büyü ve fal inancı, türbelerden medet beklemek, birtakım nesnelere doğaüstü ilahî güç (kutsallık) atfetmek, İslam’ın asla onaylamadığı bir savruluştur. Bazı günlerde, gecelerde, aylarda, zamanlarda, yerlerde, eşyalarda, nesnelerde, sularda, ağaçlarda, bitkilerde, sayılarda, kâğıtlarda, kitaplarda vb. kendi doğal durumu dışında ilahî güç olduğu vehmi benzer sorunları tetiklemekte; Allah bilincinden uzaklaşmak, pagan öğretilere kapı aralamaktadır.

 

42Şura/11-“…O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

21Enbiya/23-“O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar.”

20Taha sures, 52-“…Benim Rabbim asla yanılmaz ve asla unutmaz.”

2Bakara/20-“… Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (2Bakara, 106,109,148,259,284; 3Al-i İmran suresi,26,29,165,189; 5Maide/17,19,40,120 6En’am/17; 8Enfal/41; 9Tevbe/39; 11Hud/4; 16Nahl/77; 24Nur/45; 29Ankebut/20; 30Rum/50; 33Ahzab/27; 35Fatır/1; 41Fussilet/39; 42Şura/9; 46Ahkaf/33; 48Fetih/21; 57Hadid/2; 59Haşr/6; 64Teğabun/1; 65Tahrim/12; 66Tahrim/8; 67Mülk/1)

2Bakara/20-“… O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (2Bakara/231,282; 4Nisa/32,176; 5Maide/97; 6En’am/80; 6En’am/101; 7A’raf/89; 8Enfal/75; 9Tevbe/115; 20Taha/98; 24Nur/35,64; 29Ankebut/62; 33Ahzab/40,54; 42Şura/12; 48Fetih/26; 49Hucurat/16; 57Hadid/3; 58Mücadile/7; 64Teğabun/11; 65Tahrim/12)

4Nisa/33-“…Şüphesiz Allah her şeye şahittir.” (5Maide/117; 22Hacc/17; 33Ahzab/55; 34Sebe’/4741Fussilet/53; 58Mücadile/6;85Buruc/9)

4Nisa/85-“…Çünkü Allah, her şeyi gözetleyicidir.” (33Ahzab/52)

6En’am/102-“…O herşeye vekildir.” (11Hud/12; 39Zümer/62)

11Hud/57-“…Şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.” (34Sebe’/21)

18Kehf/45-“…Allah, her şey üzerinde kudret sahibidir.”

67Mülk/19-“…Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.(basîr)”

 

10Yunus/18-“Allah’ın yanı sıra, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır (kayırıcılarımız, kurtarıcılarımız)” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.”

2Bakara/255-Allah -O’ndan başka ilah yoktur-; Her zaman diridir, bütün varlıkların kendi kendine yeterli yegane kaynağıdır. Ne uyuklama tutar O’nu, ne de uyku. Yeryüzünde ve göklerde ne varsa O’nundur. O’nun izni olmaksızın nezdinde şefaat edebilecek olan kimdir? O, insanların gözlerinin önünde olanı da, onlardan gizli tutulanı da bilir; oysa O dilemedikçe insanlar O’nun ilminden hiçbir şey edinemez, hiçbir şey kavrayamazlar. O’nun sonsuz kudreti ve egemenliği gökleri ve yeri kaplar ve onların korunup desteklenmesi O’na ağır gelmez. Gerçekten yüce ve büyük olan yalnızca O’dur.

27Neml/65-De ki: “Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, ancak Allah bilir. Onlar öldükten sonra ne zaman diriltileceklerinin de farkında değildirler.”

6En’am/50-De ki: “Ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece, bana gönderilen vahye uyuyorum.” De ki: “Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?”

—————————————o——————————————

Peygamberler, Allah’ın buyrukları dışına çıkmamışlardır:

5Maide/116-Ve işte o zaman Allah, “Ey İsa, ey Meryem oğlu!” dedi, “Sen insanlara, ‘Allahtan başka tanrılar olarak bana ve anneme kulluk edin dedin mi?” (İsa) cevap verdi: “Sen yücelikte sonsuzsun! (Söylemeye) hakkım olmayan bir şeyi hiç söyleyebilir miyim? Bunu söylemiş olsaydım sen muhakkak bilirdin! Sen benim içimdeki her şeyi bilirsin, halbuki ben Senin Zatında olanı bilmem. Şüphe yok ki, yaratılmış varlıkların idrakini aşan her şeyi tam bilen yalnız Sensin.”

5Maide/117-“Ben onlara, sadece bana emrettiğin şeyi söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk (ibadet) edin (dedim.) Aralarında bulunduğum sürece onlara şahit idim. Ama beni içlerinden aldığında, artık üzerlerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen, her şeye hakkıyla şahitsin.”

6En’am/88-“ İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar (peygamberler) da Allah’a ortak(şirk) koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti.”

39Zümer/65-“Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak(şirk) koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.”

3Al-i İmran/79-Allah’ın vahiy, sağlam muhakeme ve peygamberlik bağışladığı hiç kimsenin bundan sonra halkına, “Allah’ın yanı sıra bana da kulluk edin!” demesi düşünülemez; aksine, (onlara şöyle öğüt verir): “ilahi kelamın bilgisini yayarak ve kendiniz (onu) derinlemesine inceleyerek Allah adamları olun!”

3Al-i İmran/80-O, melekleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi emretmez. Siz, Müslüman olduktan sonra, size küfrü mü emredecek?

46Ahkaf/9-De ki: “Ben (Allah’ın) elçilerin(in) ilki değilim; ve (onların tümü gibi) ben de, bana ve size ne olacağını bilemem, sadece bana vahyolunana uyuyorum çünkü ben sadece açık bir uyarıcıyım”.

—————————————o——————————————

MEZHEPLER ARASINDAKİ FARKLARA 100 ÖRNEK

KONULAR

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli

1.

Abdestin farzları kaçtır?

4

7

6

7

2.

Abdestin sünnetlerinin sayısı kaçtır?

18

8

30

20

3.

Kan akması abdesti bozar mı?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

4.

Abdestte ellerin, yüzün ve kolların üçer kere yıkanması sünnet midir?

Evet

Hayır

Evet

Evet

5.

Abdesti bozan şeylerin sayısı kaçtır?

12

3

5

8

6.

Gusül abdestinin farzları kaç tanedir?

11

5

3

-

7.

Gusül abdesti almayı gerektiren sebeplerin sayısı kaçtır?

7

4

5

6

8.

Umursamazlıktan veya tembellikten dolayı namaz kılmayanın hükmü nedir?

Hapsedilir, kanatılana kadar dövülür, öldürülür.

Tevbe etmezse öldürülür.

Üç gün içinde tevbe etmezse öldürülür.

Üç gün içinde tevbe etmezse öldürülür.

9.

İçki içilmesinin cezası kaç değnektir?

80

80

40

80

10.

İçki kokan veya kusan kişiye değnek cezası uygulanır mı?

Hayır

Evet

Hayır

Hayır

11.

Dinden döndüğü için öldürülen bir kişinin malı mirasçılarına verilebilir mi?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

12.

Dinden dönen kadın öldürülür mü?

Hayır

Evet

Evet

Evet

13.

Sakalı kesmek haram mıdır?

Evet

Evet

Hayır

Evet

14.

Tavla oynamak haram mıdır?

Hayır

Evet

Evet

Evet

15.

Satranç oynamak haram mıdır?

Evet

Evet

Hayır

Evet

16.

Erkeğin kırmızı elbise giymesinin hükmü nedir?

Mekruh

Helal

Haram

Mekruh

17.

Erkeğin sarı elbise giymesinin hükmü nedir?

Haram

Helal

Haram

Haram

18.

Ud, zurna, dümbelek, boru davul çalmak nedir?

Mekruh

Helal

Helal

Haram

19.

At eti yemenin hükmü nedir?

Mekruh

Haram

Helal

Helal

20.

Midye yemenin hükmü nedir?

Haram

Helal

-

-

21.

İstiridye yemenin hükmü nedir?

Haram

Helal

-

-

22.

İstakoz yemenin hükmü nedir?

Haram

Helal

-

-

23.

Kırlangıç eti yemenin hükmü nedir?

Helal

Helal

Haram

Haram

24.

Kartal eti yemenin hükmü nedir? .

Haram

Helal

Haram

Haram

25.

Yarasa eti yemenin hükmü nedir?

Haram

Mekruh

Haram

Haram

26.

Karga eti yemenin hükmü nedir?

Haram

Helal

Haram

Haram

27.

Tüysüz bir delikanlıya değen erkeğin abdesti bozulur mu?

Hayır

Evet

Hayır

Hayır

28.

Ölü havvanın derisi helal midir?

Haram

Helal

Haram

Helal

29.

Pislikte beslenen hayvanların eti helal midır

-

Helal

-

Haram

30.

Yılan balığı yemenin hükmü nedir?

Helal

-

-

Haram

31.

Beyt-i Tavaftan önce abdest almak nedir?

Vacip

Farz

Farz

Farz

32.

İlk iki rekatta Fatiha okumanın hükmü nedir?

Vacip

Farz

Farz

Farz

33.

Rüku ve secdelerde tesbih etmek nedir?

Sünnet

-

Sünnet

Vacip

34.

İlk iki rekatta Fatiha’dan sonra sure okumak nedir?

Vacip

Mübah

Sünnet

Sünnet

35.

Fatiha’dan evvel Besmele çekmek nedir?

Sünnet

Mekruh

Farz

-

36.

Namazda ayakların arası ne kadar açık olmalı?

4parmak

2 karış

1 karış

2 karış

37.

Vitir namazının hükmü nedir?

Vacip

Sünnet

Sünnet

Sünnet

38.

Namazda selam almak abdesti bozar mı?

Evet

Hayır

-

-

39.

Namaz kılan kimsenin önünden geçilmesinin haram olduğu mesafe ne kadardır?

40 kulaç

1 kulaç

3 kulaç

3 kulaç

40.

Namaz içinde unutarak konuşmak namazı bozar mı?

Evet

Hayır

Hayır

Evet

41.

Namazda hatayla yanlış bir kelime geçerse namaz bozulur mu?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

42.

Namazda af ve of demek namazı bozar mı?

Evet

Hayır

Evet

Evet

43.

Eti yenen hayvanların sidiği ve artığı necis midir?

Evet

Hayır

Evet

Hayır

44.

Eti yenen hayvanların menisi necis midir?

Evet

Evet.

Hayır

Hayır

45.

Abdesti belli bir sıra ile almak farz mıdır?

Hayır

Hayır

Evet

Evet

46.

Abdesti ara vermeksizin almak farz mıdır?

Hayır

Evet

Hayır

Evet

47.

Misvak kullanmak sünnet midir?

Evet

Hayır

Evet

Evet

48.

Abdestte başın üç defa mesh edilmesi sünnet midir?

Hayır

Hayır

Evet

Hayır

49.

Abdestte kulakların içten ve dıştan meshi sünnet midir?

Evet

Evet

Evet

Hayır

50.

Abdestte kulaklar kaç defa mesh edilmelidir?

1

1

3

1

51.

Kadınlık veya erkeklik organına dokunmak abdesti bozar mı?

Hayır

Evet

Evet

Evet

52.

Namazda kahkahayla gülmek abdesti bozar mı?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

53.

Deve eti yemek ve cenazeyi yıkamak abdesti bozar mı?

Hayır

Hayır

Hayır

Evet

54.

Abdest şüphe ile bozulur mu?

Hayır

Evet

Hayır

Hayır

55.

Delikli meshin üzerinden mesh etmek caiz midir?

Evet

Evet

Hayır

Hayır

56.

Ezanın sözleri peşpeşe okunmasa da geçerli olur mu?

Evet

Evet

Hayır

Hayır

57.

Arapça bilmeyen kimsenin kendisi için ezanı kendi dilinde okuması caiz midir?

Hayır

Hayır

Evet

Hayır

58.

Ezanda niyet şart mıdır?

Hayır

Evet

Hayır

Evet

59.

Ezan ve kamet esnasında selam almak caiz midir?

Hayır

Hayır

Hayır

Evet

60.

Fatiha suresi okunmadan kılınan namaz geçerli olur mu?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

61.

Namazı bitirirken selam vermenin farz olduğu miktar nedir?

Farz değildir

1 tarafa vermek farzdır

1 tarafa vermek farzdır

2 tarafa Vermek farzdır

62.

Erkeğin avret yeri neresidir?

Göbeği ile

diz kapağı

arası

Ön ve arka uzuvları

Göbeği ile diz kapağı arası

Göbeği ile diz kapağı Arası

63.

Ölünün yıkanmasının farz olması için cesedin ne kadarının bulunması gereklidir?

½

2/3

Az da olsa Olur

Az da olsa Olur

64.

Ölüyü yıkarken ağzına ve burnuna su vermek gerekir mi?

Hayır

Evet

Evet

Hayır

65.

İhramlı iken hacda ölen kişinin üstüne hoş koku sürülüp başı örtülür mü?

Evet

Evet

Hayır

Hayır

66.

Cenaze namazını kimin kıldırması gerekir?

Sultan Devlet Başkanı

Kıldırması vasiyet edilen kişi

Velisi

Kıldırması vasiyet edilen kişi

67.

Cenaze namazı, namaz kılmanın yasak olduğu kaç vakitte kılınmaz?

5

3

Her vakille kılınabilir

3

68.

Ölü gömülmek için, öldüğü yerden başka bir yere nakledilir mi?

Evet

Evet

Hayır

Hayır

69.

Oruç için dil ile söyleyerek niyet etmek şart mıdır?

Evet

Evet

Hayır

Evet

70.

Ramazan orucu için hergün ayrı ayrı niyet etmek şart mıdır?

Evet

Hayır

Evet

Evet

71.

Kan aldırmak orucu bozar mı?

Hayır

Hayır

Hayır

Evet

72.

Zekatın farz olması için hangi mallardan borçlu olmak şarttır.

Zirai ürün dışındaki mallardan

Altın ve gümüş

Böyle bir şart yoktur

Bütün mallardan

73.

Erkek ve kadının ziynet eşyalarından zekat vermeleri farz mıdır?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

74.

Kağıt paradan zekat vermek farz mıdır?

Evet

Evet

Evet

Hayır

75.

Ticari bir eşyanın zekatının farzları kaçtır?

4

5

6

2

76.

Madenlerden ne kadar zekat verilmesi gereklidir?

1/5

1/5

1/40

1/40

77.

Topraktan çıkan her şey için zekat vermek farz mıdır?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

78.

Balın zekatını vermek farz mıdır?

Evet

Hayır

Hayır

Evet

79.

Vakfedilen topraktan zekat vermek farz mıdır?

Evet

Evet

Hayır

Hayır

80.

Zeytinin zekatını vermek gerekli midir?

Evet

Evet

Hayır

Evet

81.

Kiralanan ve emanet alınıp ekilen toprağın zekatını vermek farz mıdır?

Hayır

Evet

Evet

Evet

82.

Yem ile beslenen ve çalıştırılan hayvanlardan zekat vermek farz mıdır?

Hayır

Evet

Hayır

Hayır

83.

Koyun ile keçi kaç yaşlarında olursa zekatı farzdır?

Koyun 1

Keçi 1

Koyun 1

Keçi 1

Koyun 1

Keçi 2

Koyun ½

Keçi 2

84.

Kadın yanında kocası olmadan hacca gidebir mi?

Hayır

Evet

Evet

Hayır

85.

Acizlik veya zaruret yüzünden hacca gitmeyen kişinin kendi yerine başkasını göndermesi caiz midir?

Evet

Hayır

Evet

Evet

86.

Haccın şartı kaç tanedir?

2

4

5

4

87.

Şeytan taşlarken atılan taşın cemreye düşmemesi caiz midir?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

88.

Müslüman olmayan bir fakire yemek verilmesi caiz midir?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

89.

İpeğin üzerine oturmak, yaslanmak, yastık olarak kullanmak, duvar örtüsü yapmak haram mıdır?

Hayır

Evet

Evet

Evet

90.

Erkek çocuğa ipek giydirmek caiz midir?

Hayır

Hayır

Evet

Hayır

91.

Gümüş ile süslenmiş kaptan su içmek ya da abdest almak caiz midir?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

92.

Ölen bir kişinin borçları ödenmeli midir?

Hayır

Evet

Evet

Hayır

93.

Kişi kendi arazisinde bulunan maddenin ne kadarını devlete vermelidir?

1/5

Hiç

Hiç

Hiç

94.

Bir araziyi gasp edip eken kimse çıkan ürünün sahibi midir?

Evet

Evet

Evet

Hayır

95.

Yapılan bir sözleşmeyi değiştirme veya feshetme süresi ne kadardır?

3 gün

İhtiyaç gereği

kadar

3 gün

Anlaşma ile belir-

lenir

96.

Cinsi tecavüzde bulunulan hayvanın hükmü nedir?

Öldürülür, eti

yenmez

Öldürülmez, eti

yenebilir

Öldürülmez, eti

yenebilir

Öldürülmesi gere-

Kir

97.

Terketmek, hapsetmek, aç ve susuz bırakmak suretiyle bir kişiyi öldürmek, kasten öldürmek gibi midir?

Hayır

Evet

Evet

Evet

98.

Bir kadının hakimlik yapması caiz midir?

Evet

Hayır

Hayır

Hayır

99.

Köpek necis bir hayvan mıdır?

Hayır

Hayır

Evet

Evet

100.

Müezzin okuduğu ezandan dolayı ücret alabilir mi?

Hayır

Evet

Evet

Hayır

KAYNAKLAR:1)İSLAM FIKHI ANSİKLOPEDİSİ-PROF.VEHBE ZUHAYLİ 2)IV MEZHEBİN FIKIH KİTABI 3)GÜNÜMÜZ MESELELERİNE FETVALAR 4)MEZHEPLERİN BİRLEŞTİRİLMESİ VE İÇTİHAT MESELESI 5)TAM İLMİHAL-H. HİLMİ IŞIK 6)ÖMER NASUHİ BİLMEN’İN İLMİHAL KİTABI

İLAHİYATÇILAR VEYA DİN ADAMLARI ARASINDAKİ ANLAŞMAZLIKLAR: KONULAR

1.

Uğursuzluk var mı?

2.

Büyünün geçerliliği

3.

Nazar ve nazar boncuğunun doğruluğu- Nazar ve yıkanma-Nazar ve duası

4.

Mesih ve mehdi inancı

5.

Hızır inancı: Hızırın yaşayıp yaşamadığı

6.

Deccal inancı

7.

Cehennem ateşinin geçici olduğu

8.

Evliyaların gücü

9.

Türbelerden medet ummanın doğru olup olmadığı

10.

Kabirdekilere tevessül (yüzü suyu hürmetine, vesile kılma)

11.

İnsanların gaybı bilmesi

12.

Kader ve kadercilik inancı

13.

Saçın telinin görünmesinin ateşle cezalanması

14.

Peygamber Kâinatın efendisi mi?

15.

Hadislerin bağlayıcılığı (haram, helal ve hüküm koyması)

16.

Kainatın Hz. Muhammed Peygamber için yaratılıp yaratılmadığı

17.

Peygamber’i rüyada görme ve oradaki sözlerin bağlayıcılığı

18.

“Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisi

19.

Rüyaların bağlayıcılığı

20.

Mezhepçilik

21.

Tarikatçılık

22.

Kıyamet alametleri

23.

İsa’nın ölüp ölmediği

24.

Hurafeler

25.

Mürtedin öldürülmesi

26.

Recm cezası

27.

Namaz kılmayanın hükmü

28.

İçki içmenin cezası

29.

Oruç bozunca 60 gün oruç

30.

Kalu Bela inancı ve doğuştan bilgisizlik

31.

Kadınların adet halinde Kur’an, namaz ve oruçtan uzak tutulması

32.

Kur’an’ın abdestsiz okunup okunmayacağı

33.

Kur’an’ın çevirisini mi yoksa Arapçasını mı okumanın daha sevap olduğu

34.

Kurbanın farz olup olmadığı

35.

Midye, karides ve ıstakozun haram olup olmadığı

36.

Altın yüzüğün veya ipeğin (erkeklere) haramlığı

37.

Kadının aile ve ülke yönetimindeki yeri

38.

Kadının dövülmesi

39.

Dini anlamada aklın rolü

40.

Akıl, nefis, kadın, kara köpek konusunda belirsizlikler, fitne mi, şeytan mı?

41.

Kadın tek başına seyahat edebilir mi?

42.

Kadınları küçümseyici, cennetten uzak tutucu rivayetler

43.

Kadınları küçümseyici, cennetten uzak tutucu rivayetler

44.

Muska, cevşen, okuyup üflemeler

45.

Abdesti bozan şeyler

46.

Kılık kıyafet nasıl olmalı?

47.

Peygamber’in kılık kıyafetinin kutsiyeti

48.

Mirac hadisi

49.

Kandil geceleri

50.

Tesbih, istihare ve evvabin namazı

51.

Salât-ı Terficiye(hacet) (4444 defa okuyanın her istediği oluyormuş)

52.

Salaten Tüncina okumak

53.

Salâvat-ı Şerifeler okumak

54.

Namazın cem’i

55.

Abdestte ayağın mesh edilmesi

56.

Şeyhi olmayanın şeyhi şeytan olduğu

57.

Üç aylar

58.

Peygamber’in, sahabenin, 12 imamın hata yapabilirliği (masumiyeti)

59.

Sarık, sakal, cübbe, şalvar, çarşaf, kadın pantolonu, başörtü

60.

Türkçe ibadet, ezan

61.

Ölülere Kur’an okumak

62.

Şeytan taşlamak

63.

Kadın erkek tokalaşması

64.

Vücuttan kan çıkması abdesti bozar mı?

65.

Kaza namazı

66.

Vitir namazı

DİNLER ARASINDAKİ FARKLAR

KONULAR

İSLAM

HRİSTİYAN

YAHUDİ

HİNDUİZM

1

Kitapları

Kur’an-Kerîm

Tevrat-İncil

Tevrat

Vedalar-Upanişadlar

2

Kitap dilleri

Arapça

Aramice-İbranice-Yunanca-

İbranice

Sanskritçe

3

Uydurmalara neden olan kaynaklar

Hadisler-Menkıbeler

Apokrif metinler

Mişna-Gemara

Mahabharata-Ramayana-Efsaneler

4

Uydurmalara önderlik eden otoriteler

Din adamları Mezhepçilik Tarikatçılık

Kilise-Rahipler-Bilginler-Din adamları

Hahamlar

Bilginler

Din adamları

Rahipler- Bilginler-

Din adamları

5

Yaygın olarak kimler putlaştırılıyor?

Peygamber-

Din adamları-Tarikat şeyhleri-Evliyalar

İsa-Kilise-Kutsal Ruh-Azizler

Musa-

Din adamları-İsrailsoyu-

Devlet adamları

Din adamları Devlet adamları

Askerler

6

Sarhoş edici içkiler

Büyük günah

Helal

Haram

-

7

Domuz eti

Haram

Helal

Haram

-

8

Sığır eti

Helal

Helal

Helal

Haram

9

Boşanmak

Hoş değil

Haram

Hoş değil

-

10

Din adamı sınıfının evlenmesi

Helal

Haram

Helal

-

11

Sınıf ayrımı(din adamı, kadın-erkek, ekonomik, soyluluk)

Yok

Var

Var

Var

12

Irkçılık

Yok

Yok

Var

Var

13

Tarikatçılık(Gizemcilik/

Panteizm/Büyücülük/ Ruhçuluk)

Yok

Var

Var

Var

14

Tanrıtanımaz veya tanrılık iddiasında olan gruplar

Ateistler

Satanistler

New Age

Ruhçular

Madddeciler

Mistikler

Panteistler

Ateistler

Satanistler

New Age

Ruhçular

Madddeciler

Mistikler

Panteistler

Kabalistler-Esseniler

Budistler-Jainistler

15

Tektanrıcı(monoteist) açılımlar

Hurafe karşıtları-Kur’anmerkezliler

Unitarianlar-

Yahova Şahitleri-

Christadelphians-Arianlar

Sadukiler

Vedistler-Brahmanistler-Sihistler

16

Çoktanrıcı(pagan/politeist) açılımlar

Allah-Hz. Muhammed-Evliya(Hocaefendi)

Allah-İsa-Kutsal Ruh-Meryem Ana

Allah-Musa-İsrail

Brahma-Vişnu-Siva

17

Dua(namaz)

Var

Var

Var

Var

18

Zekat

Var

Var

Var

Var

19

Oruç

30 gün

40 gün

40 gün

40 gün

20

Hac

Mekke

Kudüs-Beytlehem

Kudüs

Benores

ALLAH ‘A GÖRE BİR ŞEY, YA HARAMDIR VEYA HELALDIR-16NAHL/116 ALLAH HAKKINDA HARAMLAR VE HELALLER UYDURMAK BÜYÜK BİR SUÇTUR-6EN’AM/21-24 NE VAR Kİ MEZHEPÇİ YAKLAŞIMLAR, HARAM VE HELAL GİBİ TEMEL KONULARDA ANLAŞMAZLIĞA DÜŞMÜŞ VE GRUP GRUP OLMUŞLARDIR-6EN’AM/159

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 0 Comments

5th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

TANRITANIMAZLIK(Ateistlik) VE DİĞER YANDAŞ KARARSIZLAR

(Yazıyı büyütmek için bu sayfanın en başındaki +A’yı tıklayınız.)

 

ATEİSTLİK NEDİR VE MEŞHUR ATEİSTLER

ATEİZMİN TEZLERİ NE DENLİ TUTARLIDIR?

ATEİSTLERİN PARADİGMASI (DEĞERLER SİSTEMİ) VAR MI?

İŞTE İLAHİ MANİFESTO (İLAHİ İLKELER VE DEĞERLER SİSTEMİ)!

ALLAH’A İNANMAYI, ALLAH’IN VARLIĞINI KABUL ETMEYE İNDİRGEMEK

ATEİSTLİĞİN NEDENLERİ NELER OLABİLİR?

ATEİSTLİĞİN KİŞİYE VE TOPLUMA KATKILARI NELERDİR?

YARATICI BİR GÜÇ İNANCININ EVRENSELLİĞİ

YARATICI BİR GÜCÜ KABULE GÖTÜREN NEDENLER

ATEİSTLERLE MİSTİKLER ORTAK AMACA HİZMET ETMEKTEDİRLER

ALLAH’A İNANMAK VE ALLAH’A ORTAKLAR YAKIŞTIRMAMAK

ATEİZM SERÜVENİ

ATEİSTLERLE BENZER ANLAYIŞ SAHİPLERİ

SORGULAMA VE DEMAGOJİ

BİLİNEMEZCİLİK(Agnostisizm)

YARADANCILIK(Deizm)

HİÇÇİLİK(Nihilizm)

 

ATEİSTLİK NEDİR VE MEŞHUR ATEİSTLER

Gerçek ilahi din, Allah’ın dini, Arap kültür ve geleneğini din olarak görmeyi reddeder. Kur’an (ilahi kitap) dışı herhangi bir yapıtı dinde kaynak olarak görmez. Din adamı sultasını tanımaz. Rasyonel düşünceye önem verir. Yalnızca Tanrı söylediği için değil, kendisi de gerçekten doğru olduğuna inandığı için ilahi değerlere sahip çıkar. Geleneğin kurguladığı ahlaksız, akılsız, sorumsuz tanrı anlayışına karşı çıkar.

Ateistlik, Tanrı’ya karşı aldırmazlığın yanı sıra yoğun kuşku içinde yaşamaktır. Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler bir taraftan Tanrı’ya inanmadıklarını söylerler, bir taraftan yok olduğunu iddia ederler, diğer taraftan da Tanrı’yı yoğun sorgulamaya tabi tutarlar. Oysa Tanrı’yı sorgulamak veya O’na inanmamak, Tanrı’nın varlığı konusundaki kuşkudan tamamen kurtulamamanın da bir göstergesi değil midir? Tanrı’nın var olmadığı salt birkaç soruya mı bağlıdır? Böylesine ciddi, mesajı açık birini birkaç soruya endekslemek acaba ne denli bilimseldir? Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler” diye bir kullanım, mutlak anlamda Tanrı’nın kesinlikle olmadığını veya yok olduğunu bilen ve buna inanan ateist sayısının ya hiç olmadığından veya yok denecek kadar az olmasından dolayıdır. Kuşkudaki zikzaklar, inkârda sabit bir çizgi izleyen lineer bir doğrudan söz etmeyi olanaksız kılmaktadır. Bir de bu tutum sözde kalınca ve pratik hayatta da bir şekilde dini paradigmayla iç içe yaşayınca, ateizm iddiası bir şov ve slogandan öteye geçememektedir. Örneğin;

Ateist tezleriyle dünyaca tanınmış felsefe profesörü İngiliz Antony Flew 2004 yılında yaratıcı Tanrı’nın gereği inancına dönüş yapmıştır. 1950 yılından beri yazdığı eserlerle ateist çevrelerde çok önemli yere sahip olan Antony Flew, 54 yıllık ateistlik iddialarına 2004 yılında son vermiştir. Flew, yaptığı U dönüşüyle ve yazdığı "Yanılmışım: Tanrı Varmış" (Profil Yay.) (There Is a God: How the World’s Most Notorious Atheist Changed His Mind) adlı kitabıyla dünyada büyük yankı uyandırmıştır. DNA molekülünün sarmal yapısı ve fonksiyonları, genetik koda sahip oluşu, nükleotid dizilimleri, ansiklopedik miktarda bilgi depolaması gibi pek çok şey onu etkilemiş ve yaratıcı zekânın var olmasının gereği sonucuna varmıştır. Tevrat’ta (ve Kuran’da) yer alan "Altı Günde Yaratılış" bilgisi hakkında İsrailli fizikçi Gerald Schroeder tarafından yapılan zamanın izafiyeti yorumunu da "çok etkileyici" bulmuştur. Prof. Gary Habermas’ın  Prof. Antony Flew ile mülakatı için bkz. http://www.biola.edu/antonyflew/flew-interview.pdf

Evet, 1950-2004 yılları arasında dünyanın en ünlü ateistlerinden olan Prof. Antony Flew, “Tanrı Yanılgısı” adlı kitabın yazarı Richard Dawkins’i, çok satanlardan olmak uğruna  piyasaya oynamakla, Tanrı konusunda önyargılı ve bağnaz bir seküler gibi davranmakla, Einstein’i maske olarak kullanmakla ve samimiyetsizlikle eleştirmiştir.  Dawkins’in gerçeği ve doğruyu ortaya çıkarmak yerine ideolojik muhaliflerine karşı  her yolun mubah olduğu anlayışıyla hareket ettiğini ileri sürmektedir.  http://www.bethinking.org/science-christianity/intermediate/flew-speaks- out-professor-antony-flew-reviews-the-god-delusion.htm  Ayrıca Richard Dawkins’in kitabına karşıt tezlerle ilgili çalışmalar için bkz. http://www.erdemyolu.com/bilimsel- rasyonalite/former-atheist-against-richard-dawkins-writer-of-god- delusion.html

Amerikalı Profesör Patrick Glynn, Harvard ve Cambridge gibi dünyanın en ünlü iki üniversitesinden mezun olmuş, Reagan döneminde uzun yıllar siyasî danışmanlık yapmış bir siyaset bilimcidir. Ayrıca George Washington Üniversitesi’nde yöneticilik yapmıştır. Uzun yıllar bir ateist olarak yaşamasına rağmen bilimsel delilleri yeniden incelediğinde bir dönüşüm geçirip yaratıcı Tanrı’nın varlığını kabul etmiştir. “Tanrı’nın Kanıtları/ Post- Seküler Bir Dünyada İnanç ve Bilimin Uzlaşması” (Gelenek Yay.) (God: The Evidence, The Reconciliation of Faith and Reason in a Postsecular World) adlı kitabıyla bu alanda önemli bilgiler sunmuştur. Prof. Glynn ile ropörtaj için bkz. http://www.erdemyolu.com/bilimsel-rasyonalite/eski-ateist-prof-patrick-glynnle-roportaj.html

 

 

 

ATEİZMİN TEZLERİ NE DENLİ TUTARLIDIR?

Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler, Tanrı’yı göremediklerini, laboratuarlarda deneylerle O’nun varlığını kanıtlayamadıklarını, kanıtlanamayan şeye inanamayacaklarını iddia ederek, güya masum bir gerekçe öne sürerler. Oysa deneylerle kanıtlayamadıkları o kadar çok şeye inanırlar ki! Aklın, zekânın, duyguların varlığı da deneylerle kanıtlanamaz ama bazı işaretler onların var olduğunu gösterir bize. Kaldı ki deneylerle kanıtlanmış bir şeye inanılmaz, yalnızca doğruluğu kabul edilir.

Deneyler, doğada var olan somut varlıkları daha iyi tanımak, sosyal yaşamı kolaylaştırmak için yapılır. Yoksa sosyal yaşamın kendisi deneylenmez. Yaşanmış bir sosyal olayı geri alıp tekrarladığınızda, artık o, yeni bir sosyal olay olur. İşlenmiş bir cinayet tekrarlanmaz, yapılan hırsızlık tekrarlandığında, yeni bir olay gerçekleşir. Dürüst bir tavır, adil bir yargılama, hakka hukuka bağlılık, bilimsel deneyin dışında kalır. Çünkü bilimin amacı, olanı incelemek; sosyal yaşamın(dini değerlerin) amacı ise, olması gerekeni konu edinmektir. Demek ki ateistlik savunucuları, dinsel argümanları reddederken kendi sosyal yaşamını ıskalamakta, göz ardı etmektedirler. Oysa kendi sosyal yaşamından, diğer bir ifadeyle dini değerlerinden söz etmesini istediğimizde, konuyu değiştirip bilimsel bilgiyi kendi inancı için kılıf olarak kullanmaktadır. Esasında o, hem dini hem de bilimi kullanmaktadır. Bilim gerçeği, din doğruyu ifade etmek ister. Bilim de din de amacı dışında kullanıldığında ikisi de işlevsiz kalır. Örneğin, her canlıda bulunan hücrede beyin görevi yapan, hücreyi yöneten çekirdeği binlerce yıl görmedik. Onu göremeyişimiz onun yok olduğu anlamına gelmiyordu. Onun var oluşu bizim onu bilmemizle veya görmemizle başlamadı. Binlerce yıldır yok sandığımız atom altı parçacıklar, quarklar vardı. Oysa onlar zaten işlevlerini yürütüyordu. Beynin organizmayı yönetmesini de sonradan keşfettik. Galaksilerin ve yıldızların kendi yörüngelerinde hareket halinde olduklarını da sonradan öğrendik. Oysa onları sabit sanıyorduk.

 

 

 

ATEİSTLERİN PARADİGMASI (DEĞERLER SİSTEMİ) VAR MI?

İlahi değerlere karşı çıkan bu insanların en önemli sorunu paradigma (değerler sistemi) sorunudur. İnsani uygarlığa temel olacak onları bağlayan bir paradigmadan yoksun olmalarıdır. İlahi değerleri savunanların ellerinde somut ilkeler ve değerler var iken, onlar için başvuru kaynağı olabilecek bir dayanakları yoktur. Olmayınca kimin gücü varsa gücü oranında onun sözü geçerli ve etkili olacaktır. Kuralların egemen olmadığı yerde krallar öne çıkacaktır. Ateist bir toplum olmadığına göre, küçük topluluklar içinde grubun bir süreliğine hayran olduğu ağabeyleri ve ablaları olacaktır.

Ateist paradigmanın ne olduğu sorgulamasına, “Bilimsel takılıyoruz” yanıtı, konuyu çarpıtmanın, polemikten kaçışın ve değerlerden savrulmanın bir göstergesidir. Bilimin verileri; evrensel ve nesnel olarak araştırma, gözlemler ve deneyler sonucunda elde edilen, ne kadar tekrar edilirse edilsin benzer sonuçlara varılan ve çürütülemeyen sonuçlardan oluşur. ‘Su’yun, H2O’den oluşması. Saf suyun deniz seviyesinde 1000’de kaynaması. Suyun kaldırma kuvvetinin tespiti. Elementlerin atom ağırlıklarını tespiti. Hücre organellerinin görevlerini saptama gibi. Kısaca bilimin görevi fotoğraf çekmektir. Olanı, var olanı görmek ve göstermektir. Pozitif bilimin işi budur. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi, matematik ve geometriden yararlanarak fotoğraf çeker. Durum tespiti yapar.

 

Bilimsel alan

Sosyal Alan

Din

Matematik-Geometri tabanlı

Fizik

Kimya

Biyoloji

Astronomi

Fiziki Coğrafya

İstatistik gibi

Psikoloji

Sosyoloji

Ahlak-Etik

Hukuk

Ekonomi

Siyaset gibi

Sosyal alanda son nokta konan ilahi buyruklar ve ilahi yasaklardır. Örnekler:

Cinayet, tefecilik, yalan, iftira, zulüm

Hırsızlık, haksızlık, alkol, leş, kan

Hak, adalet, sorumluluk, söze bağlılık

İyilik, yardımlaşma, insan hakları

Yakınları ve akrabaları gözetmek gibi.

 

Din sosyal alanda konuşur, sosyal alandaki bazı durumlara kesin çözümler sunar. Konuşmadığı alanı insan aklına, sağduyusuna bırakır. Ortak aklı devreye sokarak insanların çözüm üretmesini ister. Bilim; doğayı tanımaya, oradaki gerçekleri keşfetmeye ve insanlığın hizmetine sunmaya çalışır. Din ise insanı huzur ve mutluluğa götürecek doğruların neler olduğunu bildirir. Örneğin bilim, Türkiye’de yılda sigara içen insan sayısını, cinayet ve hırsızlık vakalarının son on yıldaki sayısını ortaya koyar. Cinayet ve hırsızlığın, hak ve adaletin, iyiliğin ve paylaşmanın doğru veya yanlış olduğu konusunda bilim söz etmez. Dolayısıyla sosyal paradigma konusunda bilime uyma iddiası yalnızca kaçamak bir cevaptır. Çünkü bunlar sosyal alanın konusudur. Nitekim ilahi kitap bu konularda konuşmuştur. Bilim, doğa yasalarını (fiziksel, kimyasal ve biyolojik yasaları) keşfetmeye çalışır. Bu yasalara, dinli-dinsiz herkes bilerek-bilmeyerek isteyerek-istemeyerek uyar. Yerçekimi yasasına uyma zorunluluğu gibi. Uymayanlar ağır bedeller öderler. Örneğin, suyun kaldırma kuvvetinin bilincinde olmayanlar, denizlerde gemi yüzdüremez veya bu yasayla uyumsuz olan deniz araçlarıyla denize gömülürler. Doğal afetlerde acı kayıplar yaşarlar. Evet, bilim fotoğraf çeker, sosyal alan veya din ise insanların huzuru adına fotoğraftaki resimlerin yerlerini değiştirmek ister. Der ki ya şu evler, bu ağaçlara yakın olmalı veya bu ağaçlar oraya taşınmalıdır. Hinduizme göre de fotoğraftaki inek oradan çıkarılmalıdır. Resimdeki bu yer değişiklikleri bazen mutluluk getirmektedir, bazen de mutsuzluk…

Ateistlik iddiasında olanların haklı olabilecekleri önemli dayanakları ve besin kaynakları; tutucu, gerici, bağnaz ve din istismarcısı çevrelerin çıkmazları, açmazları ve çelişkileridir. Geçim kaynakları, masa başı sohbetleridir. Çoğunun kendi yaşam biçimlerini ortaya koyacak belirli temel ilkeler ve değerler sistemleri (paradigmaları) yoktur. Bu açıdan, ellerinde bir kaynak, bilgi ve belge olmadığı için tartışma alanları başka noktalara kaymaktadır. Tarih boyunca da, günümüzde de ateist bir toplum görülmemiştir. Bulundukları yerde, sınırlı sayıdadırlar (marjinal). Hava güllük gülistanlıkken, sağlıkları yerinde iken, omuzlarına yüklenmiş sorumlulukları yokken, gerçekçi olmayan yorumlarda bulunabilirler. Ama ciddi bir fırtınada, ciddi bir sorunla baş başa kaldıklarında şüpheyle yaklaştıkları ve birçok toplumsal sorunun kaynağı gördükleri Tanrı’ya yalvarma ve dini değerlere yaklaşma durumunda kalırlar. Karaya çıkınca/sorunlarından uzaklaşınca, önceki yaşamlarına dönerler. Bu, onların gerçekte, bütünüyle ateist olmadıklarını/olamadıklarını gösterir. Hıristiyanların egemen olduğu toplumlarda, kiliseye gitmeseler de Hıristiyanlar gibi, Müslüman bilinen ülkelerde de, camiye gitmeseler de, tıpkı diğer Müslüman bilinen insanlar gibi yaşam sürerler. Aile, evlilik, kiminle evlenileceği, boşanma, miras, akraba ilişkileri, dürüstlük, iyilik, yardımlaşma, söze bağlılık, bireysel sorumluluk gibi ilahî(erdemsel) değerler bütünüyle din referanslıdır. Avrupa kaynaklı hukuk, Roma Hukukundan; Roma Hukuku da Tevrat’tan esinlenmiştir. Tanrıtanımazlar, kendilerine sözde, standart tanımaz; ama pratik yaşamda, bu standartların dışına çıkamaz. Ateist geçinen veya ateistlikten geçinen biri, bir taraftan din normlarını yaşarken, diğer taraftan dini küçümser. Onlar, dindar bir insanın yalan söylemesini diline dolar; bununla yalanın çirkinliğini anlatmak ister; ama kendisi yalan söylediğinde bunun rahatsızlığını yaşamaz. Söylemiyle yaşamı farklıdır. Aslında bu tavrının “dindar diye eleştirdiklerinden pek farkı yoktur. Çünkü onlar da doğru olanı bilir ama buna uygun davranmaz ve hep başkalarını yadırgar ve yargılarlar.

Ateistlerle yakın ilişki içinde olmayanlar, ateistlerin de kendilerince bir takım ahlaki standartlara sahip olduklarını sanabilirler. Oysa bu doğru değildir. Çünkü onlar evrensel ahlaki standart kabul etmezler. Yazılı bir paradigmaları yoktur, angajmana girdikleri (onları bağlayan) insani değerleri de yoktur.

Örneğin varsayın ki 3 çocuğunuz var.

Çocuklarınızdan biri alkolik, diğeri hırsız, biri de iyi bir insan olmak eğiliminde. 8-10 yaşlarındalar. Bir ateist nasıl bir duruş sergiler? Alkolizmin sonuçlarını anlatır mı, anlatmaz mı? İlkesel tavır mı ortaya koyar yoksa tavsiye niteliğinde mi kalır? Ya da alkoliklik sınırına ulaşıncaya kadar içmesini mi öğütler?

Hırsız olmak isteyen çocuk, kimse görmeden başarabiliyorsa çalsın mı?

Çocuklarınızdan birinin inanılmaz biçimde yalancılığa eğilimi var, diğeri (erkek veya kız) sınır tanımadan önüne gelenle cinsel özgürlüğünü yaşamak istiyor. Ateist nasıl bir duruş sergiler? ‘Yalancılık bu dönemde caiz(!) midir’ diye mi düşünür? Kız ile erkek arasında bir ayrım yapar mı, uygulamaya geçmeleri durumunda eşit bir yaklaşım içinde mi olur?

Yalan söylememeyi sırf yalancı tanınmamaya, çalmamayı yalnızca hırsız olarak bilinmemeye, öldürmemeyi toplum gözünde cana kıyan olarak görülmemeye bağlayan, diğer bir ifadeyle hayatı yalnızca dışa dönük yaşayan, yaptığı hataların acısını içinde, vicdanında yaşamayan kişi bu suçlara ne denli kapalı olabilir ki!

Evet, ateistlerden beklenen şudur?

İLKELERİNİZ var mı?

PARADİGMANIZ var mı?

İNSANİ DEĞERLERİNİZ var mı?

AHLAKİ DEĞERLERİNİZ var mı?

TOPLUMSAL SÖZLEŞMENİZ var mı?

TOPLUMSAL DEĞERLERİNİZ var mı?

EVRENSEL DEĞERLERİNİZ var mı?

???VARSA NEREDE???

“İlkeler ve değerler” derken kendimize, insanlığa, topluma, dostlarımıza, yakınlarımıza, yakın akrabalarımıza bakışımız sorgulanıyor. Eşlerimize, çocuklarımıza, akrabalarımıza ve topluma karşı sorumluluklarımız sorgulanıyor. Haklara bakışımız sorgulanıyor. Adalet anlayışımız sorgulanıyor. Üretim, tüketim ve pazarlama ilişkileri sorgulanıyor. Neleri, ne kadar üreteceğimiz ve tüketeceğimiz sorgulanıyor. Can güvenliği, mülkiyet hakkı, düşünce ve inanç özgürlüğü, beden ve akıl sağlığı, soy ilişkileri sorgulanıyor. Eşler arasındaki sadakat sorgulanıyor. Annemizin, eşimizin, çocuklarımızın, babamızın veya kardeşimizin cinsel özgürlüklerinin sınırı sorgulanıyor. Meşru (hukuki) olanla gayrimeşru (hukuk dışı) olanın sınırları nelerdir? Kendini beğenmişlik, riyakârlık, haksızlık, ikiyüzlülük, yolsuzluk, rüşvet, iftira, dedikodu hakkındaki tavırları sorgulanıyor. Ancak içgüdüsel çıkarları dışında bir gerçek ortaya çıkmıyor.

Ahlakın dönemsel, yöresel, tarihsel olduğunu sabuklarlar. Böyle olunca istedikleri ortamda, istedikleri zamanda, kişisine göre farklı tavır takınabilir ve farklı rollere girebilirler. Bu durum, ilkesel yaşayan insanları tedirgin eder. Kendisini güvende hissetmez. Evet, ateistler için mutlak bağlayıcı herhangi bir değerden söz etmek olanaksızdır.

Ateistlerin savundukları değil onaylayabilecekleri değerleri:

YÖRESELDİR

TARİHSELDİR

GÖRECELİDİR

BÖLGESELDİR

DÖNEMSELDİR

EVRENSEL DEĞİLDİR

Allah’a inananlar, birbirlerini bağlayıcı ilkeleri bilirler. Örneğin, can ve mal güvenliği, eğer onlar inançlarında samimi iseler onları ilkesel boyutta bağlayıcıdır. Birbirlerini çok yakından tanımasalar da eğer inançlarında samimi olduğuna tanık olurlarsa, iki yabancı birbirine güvenirler. Bu, sözde değil uygulamada da böyledir. Ya bir ateist, ateistlikte çok samimi olduğuna tanık olduğu, ama tanımadığı ateiste böylesine güvenebilir mi? Onları bağlayan bir sözlü, yazılı veya örtülü bir bildirge var mı?

Dini çevreleri cennet (sonuçta sunulacak olan lüks bir yaşam) çıkarı için değerlere bağlı kalmakla suçlayan kafa, acaba toplumdan yansıyacak öfke korkusu veya önüne atılacak havuç, kendisi için hem de oldukça basit bir çıkar değil midir? Hem de kişisel ve içgüdüsel bir çıkar. Oysa cinayet, yalan, hırsızlık vd. insan onuruna yakışmaz. İnsan bunlardan dolayı içinden rahatsızlık duyar, kimse bilmese de acı duyar. Başkalarının kendisine güveninden önce kendine olan güvenini kaybeder. Tanrı da “yalan söylemeyin” demez mi? Evet, hem de en üst perdeden, tüm insanlık tarihi boyunca, hem de ilk buyruklar arasında… O YÜZDEN O’NA İNANIRIZ. ÇÜNKÜ O, HEP DOĞRUYU SÖYLEMEKTEDİR.

Bağnaz ateist en fazla Allah’a, Tanrı’ya düşmandır. Tanrı kadar düşman olduğu biri neredeyse yok gibidir. Örneğin; katillerden, canilerden, soygunculardan bu denli, bu şiddette rahatsız değildir. Sahi, bu bağnazlar Allah’a neden bu kadar düşmandırlar? Eğer Allah yoksa ateisti bu konu neden bu kadar ilgilendiriyor? Eğer yoksa yok olana nasıl düşman oluyor? Neden bağnaz ateist ha bire Allah’a küfrediyor? Neden bu kadar küstahtırlar?

Bağnaz ateistlerin bulundukları ortamlarda, forumlarda ve sohbetlerde ilahi ve ahlaki değerler inanılmaz biçimde saygısızca ve küstahça aşağılanır, sözler çarpıtılır ve hakarete uğrar.

Zaten katı ateistlerin bulundukları konuma savrulmaları, değerlerden kopuşun, bir şeyleri yapmak ve uygulamaktan kaçışın, tembelliğin ve sorumsuzluğun sonucudur. Allah’a sövmekten, putları övmekten kıvanç duyarlar. İlahi değerlere inananlar yerine puta tapanları, Allah yerine şeytanı daha tercih edilebilir bulurlar. Tüm lambaları kapatıp “Neden ortalık karanlık?” diye abuk subuk suçlamalardan bıkmazlar. Şikâyetçi ve başkalarını suçlayıcı tavırları, onları geri bırakmış ve gericilerin safında yer almışlardır. Dini ve ahlaki değerleri alay konusu edinmeleri de onları yobazların safına taşımıştır. Önyargı ve bağnazlıkları ise gericiliklerini ve yobazlıklarını daha da katılaştırmıştır.

Kendi ışığını kendisi kapatan kişinin karanlıklara sövme hakkı yoktur. Karanlıkları taşlama ve karanlıklardan şikâyetçi olma hakkı da yoktur. Ateizm iddiaları; yıllarca karanlıklarda kalmış, tarihin içinden çıkamamış, saldırmak için elindeki sözün (rivayetin) referansına bile bakma gereği duymaksızın duyduğu her masalı kendisine malzeme sayan, referans (kanıtın doğrulanabilirliği) kalitesinden yoksun, pervasız ve ölçüsüz, sövgüsünde yazılı metin yerine kişilerin davranışlarını esas alan, edebi sanatlar konusunda bilinç körlüğü yaşayan ve bu yüzden sözü doğru anlamlandıramayan, sözde entelektüel, çapsız ve sığ bakış açısıyla olayları ele alan bir şovmenliktir. Duruşunu sırf karşı çıkmak olarak konumlandıran, inanmadığını konuşan, konuştuğuna tam inanmayan, konuştuğunu uygulayamayan bir slogancılıktır.

Din istismarcıları ikiye ayrılır: Din üzerinden rant elde edenler ve din karşıtı olmaktan rant elde edenler. İki taraf da din istismarcısıdır. Hem dinle ilgileri yoktur, hem de sabah akşam din konuşurlar. İki taraf da din üzerinden geçinmektedir. Tam bir istismar, sömürü örneği. Hiçbir haklı gerekçeye dayanmadan din için cana kıyan bir dinci ile, cana kıymanın dinin gereği olduğunu iddia eden bir din karşıtı arasında bir fark yoktur. İkisi de dini istismar etmektedirler.

Bağnaz ateistlere göre Allah, tüm kötülüklerin kaynağıdır. Bu bir küstahlıktır, gerçeğe saygısızlıktır. Onlara göre put tanrıları masumdur. Ne kadar çaplı ve derin cahil iseler o ölçekte de cüretkârdırlar. Put tanrılarının mensuplarına neler kazandırdığı ve neler kaybettirdiği hakkında şu kitaba göz atılabilir: Çoktanrıcılıkta, İslam’da ve diğer dinlerde Bilimin Yükselişi ve Çöküşü, Cengiz Özakıncı…

Ateist geçinenler ve ateistlikten geçinenler, Allah ile ilgili konularda çoğu kez önyargılı ve bağnaz davranmışlardır. Onların önyargılı ve bağnaz olduğunu iddia eden kişi, yine onların arasından çıkan 50 yıldan fazla ateist yaşayan ve ateistlerin dünya çapında en büyük ağabeyleri olan, felsefe profesörü Antony Flew’dur. http://www.biola.edu/antonyflew/flew-interview.pdf

Ateistler; en fazla gerici, dinci, yobaz ve din istismarcısı kesimleri takdir ederler. Çünkü kendileri, bu kesimlerin çelişkileri sayesinde bir süreliğine ayakta durmaktadırlar. Onları en fazla rahatsız eden şey, ilahi kitapların rasyonel açıklamalarıdır. Allah’ın sözlerini doğru anlamak onların var oluş nedenini temelden sarsmaktadır. Onların din diye lanse ettiği pek çok şey, Allah ile, O’nun kitabı ile ve O’nun seçkin elçileriyle alakası yoktur. Kur’an’ı Kur’an’dan okumak yerine sayıları birkaçı geçmeyen ateist yazarların yorumlarından okurlar. Kur’an’ın benzetmelerini (müteşabihler) istismar ederler. Oysa 3Al-i İmran/7 ayetinde, Kur’an’daki benzetmeleri ilkeler doğrultusunda anlamlandırmayanların kötü niyetli olduğu belirtilir. Din değerlerdir, semboller ve benzetmeler değildir. Tanrı insanlara varlığını veya yokluğunu ispatlama görevini değil, değerlere sahip çıkma görevini yüklemiştir. Kur’an, ne mezhepçiliğe izin verir, ne de tarikatçılığa. Ne katliama izin verir, ne şekilciliğe…

Agnostik, deist veya ateist tiplemeler bir virüsün değişik görünümleridir. Farklı yerlerde, zamanlarda, iklimlerde, yaşlarda, sıkıntılarda kalıptan kalıba girerler. Birbirinin değirmenine su taşırlar. Evet, mutlak ateist yoktur. Ateist gibi yaşayanlar vardır.

İçlerini öyle bir öfke bürümüş ki Allah tanrısına düşman olurken put tanrılarına dost olmuşlardır. Oysa o Allah tanrısı sayesinde pekâlâ milyonlarca insan birbirlerine yardım etmektedir. Evet, o inancı kullanarak pek çok çirkeflik olsa da yine Allah inancı sayesinde insanlar çalmaktan, cinayetten, yalandan kaçınmaktadırlar. Oysa put tanrıcıları ne merhamet, ne yardım ne dostluk konusunda kimseye güvence verememişlerdir. Yarın yaşlandıklarında, hastalandıklarında, zayıf düştüklerinde görecekler ki kendilerine put tanrıcıları değil Allah’a tanrı diyenler daha fazla el uzatacaklardır. Kendini onların yanında daha fazla güvende hissedeceklerdir.

Hayata siyah beyaz bakarak zaten körelmiş olan adalet duygularını bütünüyle köreltmiş olurlar. Hep aynı şarkıyı söyleyip hiçbir akort olmadan aynı nağmeleri dinlemektedirler.

 

 

 

 

İŞTE İLAHİ MANİFESTO (İLAHİ İLKELER VE DEĞERLER SİSTEMİ)!

 

 

 

ALLAH’A İNANMAYI, ALLAH’IN VARLIĞINI KABUL ETMEYE İNDİRGEMEK

‘Allah’ın varlığına inanmak’ ifadesi yanlış bir kullanımdır. Doğrusu, ‘Allah’ın var olduğunu kabul etmek’ veya ‘Allah’ı tanımak’ olmalıdır. ‘Allah’ın varlığını inkâr etmek’ ifadesi de yanlış bir kullanımdır. Doğrusu, ‘Allah’ın var olduğunu reddetmek’ veya ‘Allah’ı tanımamak’ olmalıdır. Ateistlik savunucularının bu reddi, bir bakıma bir ülkeyi tanımayan başka bir ülkenin durumuna benzer. Ortada bir toplum vardır, ancak onun bağımsız varlığı kabul edilmemekte, onu tanıma yoluna gidilmemektedir. Kısaca o, yok sayılmaktadır. Eğer o bir gün var olduğunu hissettirecek bir eylem içinde olursa, varlığı kabul edilecek ve tanınacaktır. Bir ülkenin, toplumun veya kişinin var olduğunu ya da bağımsız olduğunu veya kendini ifade etme hakkını kabul etmek, gerçeğe saygıdır. Onların sahip olduğu ilkeleri ve değerleri benimsemek ki bu değerlerin hepsi doğru olabilir, doğruyu kabul etmektir. Gerçeğe saygı göstermeyenlerin doğruları kabul etmeleri ahlaki erdemler adına bir değer ifade etmez. Gerçekleri görmeyenler, doğruları onaylasalar bile, dogmatik ve kalıpçı inançlardan, tutucu, bağnaz ve istismarcı yaklaşımlardan kurtulamazlar.

Ateistlik savunucuları ve cahil dindarlar, Allah’a inanmayı, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaya indirgemişlerdir. Oysa Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak Allah’a inanmak değildir. Bu virüs milyonlarca insanı uyutmuş, uyuşturmuştur. Allah’a inanmak, ‘O’nun varlığına ve birliğine değil, Allah’ın sözlerine inanmak ve vaat ettiklerinin gerçekleşeceğine güvenmek’ demektir. Allah’a inanmayı, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaya indirgeyen anlayış, en büyük günah(dini suç) olan Allah’a ortak koşmayı, Allah’ın hakkını gasp etmeyi, Allah’tan rol çalmayı, Allah’ı Allah yapan özellikleri kullara yakıştırmayı(kısaca şirki) bir takım putlar yapıp onlara tapmaya indirgemiştir. Onlara göre Allah’a inanmak demek, Allah’ı yaratıcı kabul etmektir. Allah’ı inkâr etmek de puta tapmaktır. Oysa bu anlayış kesinlikle yanlıştır. Örneğin Allah’ın elçisi Muhammed’le savaşanlar, Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul ediyorlardı(39/38 10/31 29/61-63). Bu putperestler, Allah’ın var ve bir olduğunu reddetmiyorlardı. Hatta putperestler, ‘Allahım’ diyerek O’ndan beklentilerini ortaya koymakta idiler:

8/31-“Onlara (çoktanrıcılara, putperestlere) karşı ayetlerimiz okunduğu zaman, “Duyduk, istesek biz de bunun benzerini elbette söyleriz. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” dediler.”

8/32-“Hani onlar (çoktanrıcılar, putperestler), “Ey Allah’ım, eğer şu (Kur’an) senin katından inmiş hak (kitap) ise hemen üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem dolu bir azap getir” demişlerdi.”

 

 

 

ATEİSTLİĞİN NEDENLERİ NELER OLABİLİR?

Sosyal olayların onlarca nedeni olabilir. Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenleri ateistliğe sürükleyen nedenlerin baskın olanlarından birkaçı şunlardır: İnsanların bir kısmı, bilgi ve doğru arayışı içindedir, kimisi de bilgiye ve doğruya değer verir, yaşamında ona önemli bir yer verir. Çoğu kimse ise, ne bilgi arayışı içindedir, ne de ona değer verir. İyi, güzel ve doğru işler yapmayı ilke edinenler, adımlarını daha sağlam basarlar. Kötü ve çirkin işler yapanlar, daha kaygan zemindedirler. İyi ve güzel işler yapanların kendilerine güven duygusu daha sağlıklı ve gelişmiştir. Kötü ve çirkin işler yapanların özgüvenleri yoktur, ya da yapaydır. Özgüvenleri; ceplerindeki paraya, bulundukları makama, sahip oldukları çevreye, üzerlerindeki elbiseye endekslidir. Bunlardan yoksun kaldıklarında boş çuval gibi yere yığılırlar. Kişi hata yaptıkça, kendine güveni azalır ve kendisini zayıf hisseder. Güven ve itibarı; şan şöhrette, makam mevkide, mal mülkte, gösteriş yapmakta arar.

Sık sık yalan söyleyen biri, bir süre sonra yalan söyleyenlere, sık sık hırsızlık yapan biri de, zamanla çalanlara hak vermeye başlar. Sık sık yalan söyleyenler, gün geçtikçe kuşkusuz yalancıların saflarında yer almaya başlarlar. Yalancıya hak verenler de, bir gün gelir bu değerlere karşı kuşku içine girerler. Ne kadar çok yanlış yaparsak, değerlere karşı güvenimiz o kadar azalır, kuşkularımız artar. Ateistlik iddialarının nedenlerinden biri de budur. Din ve Tanrı, değerleri temsil etmektedir. Örneğin dinin temeli, Tevrat’ta da dile getirilen 10 ilahi buyruğa dayanır. Yeryüzü kurulduğundan beri, “öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin, haksızlık yapmayacaksın, her türlü kötülükten uzak duracaksın, dürüst olacaksın, ana-babana iyilik yapacaksın” gibi değerleri insanlığa yüksek sesle, üst perdeden söyleyen Allah ve O’nun elçileri olmuştur. Sağlıklı düşünen, iyinin ve doğru olanın kazanmasını isteyen hangi insan bu değerlere karşı çıkar ki? Onlara ancak değerleri çiğneyen ve sonuçta onları gerekli görmeyen biri karşı çıkar.

Ateistlik iddiasında olan kişi, şunu da iddia edebilir; ben bu değerleri kabul ediyorum, onlara ben de sahibim ama Tanrı’ya inanmıyorum. Bu ifade çelişkili bir ifadedir. Çünkü Tanrı’ya inanmak demek, O’nun varlığı ve yaratıcılığına odaklanmak değil O’nun bildirdiği değerleri benimsemektir. Evet, değerlerin kaynağında Tanrı vardır. Diğer taraftan biz bazı değerlere sahipsek ve onları önemsiyorsak, aynı değerleri savunan, öğütleyen birileri de varsa bu bizim hoşumuza gitmez mi? Evet, akıllı ve bilinçli insan, varlık veya yoklukla ilgilenmez. Bizler değerlerimizin ne derece örtüştüğüyle ve değerlerimizin yayılmasına ne derece katkıda bulunulduğuyla ilgileniriz. Evet, eğer bizler değerler noktasında samimi isek, ateist geçinenlerin de temel sıkıntısı bu dünyadaki haksızlıkların ve kötülüklerin sona ermesi ise bu değerleri temelden çürüten nedenlerle ilgileniriz. Tanrı’nın gerçekten emrettiği veya bizden istediği hangi buyruk veya ilke insanlık için zulüm, haksızlık veya yıkım getirmiştir? Ateistlik iddiasında olanlar, adeta kör dövüşü yapmaktadırlar. Dünyada yaşanan, olup biten olumsuzlukların sorumlusu olarak Tanrı’yı görmektedirler. Hem Tanrı yok, hem de O sorumlu. Ne büyük çelişki! Birisi diğerine haksızlık yapıyorsa ve Tanrı, her ikisine de akıl verdiyse, her yaşanan olaya Tanrı hemencecik müdahale edecekse, insanın özgür iradesinden ve sorumluluğundan kim söz edebilir? O durumda insanlar Tanrı’nın kuklası olmaz mı? Oysa Tanrı her olaya derhal müdahale etmemekle insanı, davranışlarında özgür kılmış ve yaptıklarının sorumluluğunu alması yönünde de toplumsal bilinci ve ortak aklı devreye sokmuş olmaktadır.

Ateistlik iddiasında olanları ateistliğe iten diğer neden ise, sahte dindarlarda görülen sahteliği ve ikiyüzlülüğü bahane ederek, -pireye kızarak yorganı yakma misali- Allah’a ve Allah inancının temsili olan temel değerlere karşı oluştur. Oysa sahtelik dinde değil, o davranış içinde olan kişilerdedir. Üstelik sahtelikten rahatsız olanların standardın üzerinde dürüst olmaları gerekmez mi? Öyle ki kendilerinde şu kanaatin oluşması iddiaların somut kanıtı olur; ‘Biz ateistler, Allah’a inananlardan dürüstlük, adalet, iyilik ve yardımlaşmak için daha fazla mücadele ediyoruz, hayatımızı bu yola adıyoruz.’ Oysa ‘ben ateistim’ diyenlerin yaşam biçimlerinin, kültürlerinin yaşadıkları toplumdan farklı olmadığı gibi ilahi değerlere karşı getirebildikleri bir alternatifleri de yoktur. Onlar sadece ilahi değerleri ve Allah’a inanmayı küçümseme yoluna gitmektedirler.

 

 

 

ATEİSTLİĞİN KİŞİYE VE TOPLUMA KATKILARI NELERDİR?

Ateist geçinenlere veya ateistlikten geçinenlere şu soruyu sormak gerekir: Tüm dünya onlarla ortak inançta birleşse, "Allah yoktur, din yoktur, sınır yoktur" dese; sonuç olarak bu durum insanlık için iyiliği, doğruluğu, dürüstlüğü, dostluğu, mutluluğu mu getirecektir? Tanrı’yı yok saymayı ideoloji haline getiren toplum var mıdır? Eğer varsa onların sonu diğer ‘Allah’a ve O’nun bildirdiği değerlere inanıyorum’ diyenlerden daha mı iyiye gitmiştir? Yoksa tanrıtanımazlığa doğru savruluş daha fazla sömürüyü, ahlaksızlığı ve katliamları mı getirmiştir? Acaba bir ateist en fazla ateiste mi güvenmektedir? Acaba kendisi hasta, yardıma muhtaç veya yaşlı olsaydı yardımına ilk önce ateistler mi koşarlardı? Acaba ateistler daha fazla kalabalık olsaydı o zaman hırsızlık, yalancılık, kapkaç, dolandırıcılık… daha mı az olurdu? Gerçekten sormak lazım tanrıtanımaz bir toplumda yaşarken sokak daha mı güvenli olurdu? Kardeşlerini, sevdiklerini, eşyalarını daha kolay mı emanet ederlerdi? Örneğin böylesi bir toplumda evlerinde daha mı güvenle yatarlardı? Tanımadıkları ama samimi bir tanrıtanımaz olduğunu bildikleri birinin ikramını hemen güvenle kabul ederler miydi? Neye dayanarak karşı tarafın kendilerine zarar vermeyeceğini düşünürlerdi? Onlara inanmaları ve güvenmeleri için gerekçeleri ne olurdu? Ahlaklı oldukları için derlerse ahlakın Allah inancı ile daha güçlü ve ayakta durduğunu görmeleri gerekir. Ahlaki değerler, Tanrı’ya inananlara göre Tanrı kaynaklıdır. Oysa ateistlik savunucuları için ahlak görecelidir ve toplumun oluşturduğu bir kültürdür. Her zaman değişebilir ve asla mutlak değildir. Zaman değiştikçe bizim ahlakdışı gördüğümüz bir davranış ahlaklı görülebilir ya da bir bölgede ahlaki olan bir davranış başka bir bölgede ahlakdışı görülebilir. Oysaki ahlaki değerler evrenseldir. Ateistlerden oluşan bir toplumu düşününce birine göre ahlaki olan diğerine göre değilse kim kimi neye göre sorumlu tutacaktır? Ne güvensiz bir ortam ve duruş! Evrensel mutlak doğrular, mutlak yaratıcının eseridir.

Bir insan Tanrı’ya inanmasa da(!), Tanrı’nın varlığını kabul etmese de iyilik yapamaz mı, bu iyiliği ile mutlu olamaz mı? Öncelikle Tanrı’ya inanmadığı halde iyilik yapmak sözü bir paradoksu ifade eder. Çünkü Tanrı “İyilik yapın” diyor, sen de iyilik yapıyorsan O’nun bu sözünün doğruluğuna, yani Tanrı’ya bir çeşit inanmış olmaktasın. Tıpkı birbirimize inanırken sözlerimizi onaylamak gibi.

Peki, bir insan Tanrı’nın varlığını kabul etmediği halde iyilik yapamaz mı? Elbette yapabilir. İyilik yapmasını hangi gerekçeye dayandırıyorsa, iyilik yapmanın gerekli olduğu yetkisini kimden alıyorsa, kaynağını kimden alıyorsa o kaynağı irdelemek gerekir. Çünkü bu referans bu kişinin kendisine başka bir ilah seçtiğini de gösterebilir. Uğruna yaşadığı, uğruna feda ettiği her şey onun tanrısı olabilir. Böyle bir tanrı, gerçek Tanrı’yı göz ardı ettiği için başka amaçlar uğruna kendisine kul-köleler edinmiş olabilir. Böyle bir tanrı hukuk dışı işlemlerinde göz boyamak için güzel davranışlarla kulunu kendisine alıştırma seansları yapmış olabilir.

Eğer kişi, Tanrı’nın varlığını kendince kabul etmediği halde, bencillikten dolayı değil, basit çıkarlar güttüğü için değil, gösteriş uğruna veya insanlardan alkış almak uğruna değil, salt kendisi de iyilik yapmanın doğru olduğuna inandığı için dürüstçe yaşıyor ve iyilik yapıyorsa bilmeli ki Tanrı, en küçük bir davranışı bile karşılıksız bırakmaz. Buna o inanmasa da… Eğer bu kişi, gerçekten davranışlarında samimi ve istikrarlı ise bilmeli ki bu davranışları onu zamanla bu değerleri sahiplenen Allah’a inananlarla yakınlaştıracak, bu durum Tanrı’yı doğru tanımasına yardımcı olacaktır. Çünkü o salt kendi çıkarını değil başka insanların da iyiliğini istemektedir. Yarını, geleceği veya işin sonunu düşünen kaybetmez. Bu davranışıyla o, insanları kazanacağı için kaybetmez. Bu davranışıyla içi huzurla dolacağı için kaybetmez. Bu davranışıyla güven duygusu kazanacağı için kaybetmez. Allah da eğer her şeyi görüyor, duyuyor ve biliyorsa -ki kesinlikle öyledir- bu olup bitenlere kayıtsız kalmaz. Yeter ki o değerler konusunda dürüst, samimi ve istikrarlı olsun. O yüzden Allah’a ait din, Tanrı’nın varlığının veya yokluğunun ispatı ile ilgili değildir. O, değerlerin hayata indirgenmesiyle ilgilidir.

Tanrı’ya yapılacak en büyük ibadet(kulluk-tapmak) duadır. İnsan onurunun ayaklar altına alınmaması dışında O’nun yapılacak duadan hiçbir çıkarı yoktur. Yeryüzünde neredeyse inanan ve inanmayan herkesin ortak eylemidir dua. İnsanı aşan zor durumlarda herkesin başvurduğu, sayesinde beslendiği, güç ve enerji kazandığı, umutlandığı, geleceğe sevgiyle baktığı bir eylemdir dua. Dua, içinde bulunulan duruma bir itirazdır ve durumun değişmesi için ortaya konan iradedir. Dua, adil bir gözün izlediğine olan inanç ve ona duyulan güvendir. Dua, bu bilinçteki topluma gerçek bir otokontrol, iç disiplin ve özdenetim sağlar.

Kişi üzerine düşeni yaptıktan sonra bencilliğe gitmeden, gösteriş yapmadan, O’nun onaylamayacağı şeyleri O’ndan istemeden, içten, yürekten, samimiyetle, kendi anadilinde yapılan yakarılar asla karşılıksız kalmaz. Bu yola gidenler asla kaybetmezler. Dua konusunda üzerlerine düşeni yapmadıkları halde, sırf bencil tutkularını doyurmak için, insanlara şov yapmak için, anlamadıkları dilde sözcükleri tekrar tekrar yineleyerek dua ettiklerini zannedenler, sonunda türbelere, büyücülere, medyumlara, falcılara, muskacılara, üfürükçülere düşmektedirler. Böylelikle onlar hem insan onurunu ayaklar altına almakta, hem mallarını hem de itibarlarını kaybetmektedirler. Bu tuzağa sadece dindarlık frekansı yüksek olanlar düşmüyor. Tanrı’yı kabul etmediklerini söyleyenler de bunlara alet olmaktadırlar. Oysa din konusunda salt Tanrı sözünü tek doğru kabul edenler buralara düşmenin ne denli onur kırıcı ve ahlakdışı emellere hizmet ettiğini çok iyi biliyorlar. Mutlak bağlayıcı olarak salt Tanrı sözüne inananlar, ilahi kitapta yüzlerce veya binlerce buyruk geçmediğini de biliyorlar. Tanrı’nın konuşmadığı alanda özgür olduklarını da biliyorlar. Onlar konjonktüre bakarak bugün onayladıklarını yarın, güç ve itibar sahibi olunca yalanlamıyorlar. Çünkü ellerinde yazılı bir metin var, ellerinde yazılı metin olmayanlar kabile devletinde olduğu gibi söz ve sahne sanatlarını iyi kullananların, güç ve itibar sahiplerinin takipçisi (uşağı) konumuna geliyorlar. Yazılı metinler, hukukun önemini anlatır, insanlara hukuk devletini öğütler. Yazılı metnin olduğu yerde otorite, krallar değil herkesin eşit ve adil biçimde uyduğu kurallardır. Kuralların egemen olmadığı yerde krallar tek söz sahibi olurlar.

Allah’a inananlar yarınları satmıyorlar, yarınları hiçe saymıyorlar. Yarınki hesapta, sorguda onların kaybedecekleri bir şey yok. Ancak onu hiçe sayanların, eğer önlerine çıkarsa savunacakları dayanakları da yok. Dünyada 70-80 yıl yaşayıp yok olup gitmek mi, yoksa bu yaşantının devamı veya sonucu olarak farklı bir hayata başlamak mı daha anlamlı ve umut vericidir?

Öyleyse ne yapmalı? Gerçekten iki taraf da, ilahi ilkeler ve değerlere inananlar da Allah’ı kabul etmedikleri halde evrensel ve erdemsel değerlere inandıklarını iddia edenler de bu değerlerin yaşaması için olanca güçleriyle mücadele vermeliler. Eğer taraflardan biri bu sözlerinden ileride cayarlarsa bu onların sözlerinde samimi olmadıklarını ortaya koyacaktır. İlahi kitaba inananlar hem kendilerine verdikleri sözleriyle, hem topluma verdikleri sözleriyle hem de Allah’a verdikleri sözleriyle kendilerini taahhüt altına sokmuş, bir angajmana(bağlantıya) girmişlerdir. Olay ciddidir. Kendilerini denetleyecek taraflar çoğalmıştır. Yaptırımı da ağırdır. Diğer taraf da kendilerini denetleyici bir denetleme organına sahip iseler sorun yoktur. Onları denetleyici hukuki bir organizmayı tanımıyorlarsa keyfi yaşamak istiyorlar demektir. Çünkü hepimiz biliriz ki insan artılarıyla eksileriyle, zaaflarıyla insandır. Hukuki denetimden yoksun çoğu kimse, ilke ve değerleri pekâlâ çiğnemektedir. Pek azı uysa da… Eee… Yeryüzündeki kalabalıklar kendi başlarına buyruk yaşamayacaklarına göre… Ama ne yazık ki onlar muhalefet de kalmak, sınırlı sayıda kenarda köşede kalmak, entelektüel doyuma ulaşmaktan başka amaç gütmüyorlar. Ülke nüfusunun çoğunluğu ile ilgili planları nedir acaba? Herkes, kafasına göre takılsın değil midir? Eee… Bu durumda değerler rafa kalkmadı mı?

Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler, ‘Ben ne kadar iyi bir insan olursam olayım, “Allah birdir” demediğim sürece O beni cehennemde yakacaktır. Bu adalet midir?” demektedirler. Öncelikle “Allah birdir” sözüyle sayısal birlik kastedildiği için bu söz anlamlı değildir, en azından gerçek amaca hizmet etmemektedir. Tıpkı Tanrı’nın varlığının veya yokluğunun ispatlanması gibi Tanrı’nın bir veya birkaç tane olduğunu söylemek de birer safsatadır. Cahil dindar ve din istismarcısı, dinle ilgili savunma tezlerini bunların üzerine kurmaktadır. Edebi sanatları doğru kullanarak söylemek gerekirse, “Allah birdir” değil “Allah tektir” sözü doğru amaca hizmet etmektedir. Sevdiğinize, onun sizin için ‘bir’ olduğunu değil onun sizin için ‘tek’ olduğunu söylersiniz.

“Allah tektir” derken amaçlanan şudur: İlkeleri ve değerleri (ilahi yasak ve ilahi buyrukları) belirlemede Allah tektir, O’nun bu konuda ortağı ve benzeri yoktur. Diğer bir ifadeyle Allah’tan başka hiç kimse din adına benim veya başkasının hayatına sınırlama ve kısıtlama getiremez. Allah bu konuda tektir. Yine sınırsız güç sahibi olma konusunda Allah tektir. Allah’tan başka hiç kimsenin insanüstü ve doğaüstü gücü yoktur. Kimse yanılmaz, unutmaz ve kusursuz değildir, kısaca Allah’tan başka hiç kimse kutsal değildir. Buradan yola çıkarak her ne adına olursa olsun, kimse benim veya başkasının üzerinde baskı ve hegemonya kuramaz. Allah koşulsuz bağlanılma konusunda tektir. Allah hesap günü hesap görme konusunda tek söz sahibidir. Tüm bunlarla Allah’ın tekliğinden amaç üstün niteliklerde tek olmasıdır. Yoksa zatının tekliği konusunda anlamlı bir anlaşmazlık zaten yoktur.

 

 

 

YARATICI BİR GÜÇ İNANCININ EVRENSELLİĞİ

Dünya geneline baktığımızda Müslümanlar da Müslüman olmayanlar da, Yahudiler de, Hıristiyanlar da, Hinduistler de, Taoistler de, Konfüçyüs’ler de, Zerdüştler de, Mecusiler de, inkârcılar da, putperestler de, kısaca hemen herkes, yaratıcı bir varlık olduğunu kabul ederler. Ancak Allah’tan başkalarına da Allah’a ait özellikleri yakıştırırlar.

29Ankebut/61-Onlara(putperestlere): “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?” diye sorsan, mutlaka, “Allah” derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar?

29/63-Onlara: “Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?” diye sorsan, mutlaka, “Allah” derler. De ki: (Öyleyse) hamd da Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu (söyledikleri üzerinde) düşünmezler.

39Zümer/38-“Onlara(putperestlere): “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, elbette “Allah” derler. De ki: “O halde Allah’tan başka yalvardıklarınızı gördünüz mü, şimdi Allah, bana bir zarar vermek istese, onlar O’nun vereceği zararı kaldırabilirler mi? Yahut (Allah) bana bir rahmet (fayda) vermek dilese onlar O’nun rahmetini durdurabilirler mi?” De ki: “Allah bana yeter. Tevekkül edenler O’na dayanırlar.”

Dünya dinlerine mensup olan herkes, Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul eder. Kısaca Dünya nüfusunun büyük kısmı, Allah vardır ve birdir der. Bu bağlamda Allah’ın var olduğunu kabul etmek, İslam’da, Allah’ın dininde bir değer ifade etmemektedir. ‘Allah vardır’ demek bir marifet değildir. Dünyadaki hemen hemen tüm din mensupları zaten O’nun var olduğunu kabul etmektedirler. Allah’ı var kabul etmek, genel çerçevede peygamberlerden ve ilahi kitaplardan öğrenilen bir bilgi de değildir. Doğadaki dengeli ve uyumlu düzen, doğuştan her insanın sahip olduğu vicdan ve sağduyu, bunun dışa yansıması olan ahlak ve insanların yaptıkları sonucunda yaşadıkları ilahi adalet Meksikalıyı, Koreliyi, Türkü, Arabı, Afrikalıyı, Asyalıyı ilahi gücün varlığını düşünmeye, hissetmeye, tanımaya ve kabul etmeye götürmüştür. Onların bu kabullerini; çevre, peygamberler ve ilahi kitaplar güçlendirmiş ve Allah’a inanmanın (sözlerini onaylamanın ve söz ve fiillerine güvenmenin) kapısını sonuna kadar açmıştır. Ateistlik iddiasında olanların Allah hakkındaki inançları, her birinde aynı oranda değildir; Allah hakkında kimisi az, kimisi çok kuşku sahibi iken, pek azı da kesin olarak reddeder. Kesin inanç sahipleri, kesin inandıkları varlığı tanımak ve bu yönde hayatlarına yön vermek isterler. Ateistlik savunucuları, bu konuda en fazla kuşku sahibi kişidir.

 

 

 

YARATICI BİR GÜCÜ KABULE GÖTÜREN NEDENLER

Allah, insana olumlu veya olumsuz binlerce öyle olay yaşatmaktadır ki kişi, kendi iç dünyasında ve dış ortamlarda bu başına gelenlerle Allah’ın varlığının ve birliğinin zaten bilincine varmaktadır:

27Neml/93-De ki: “Hamd, Allah’a mahsustur. O, ilahi mesajlarını size gösterecek ve siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”

41Fussilet/53-“Zamanı geldiğinde insana mesajlarımızı (evrenin) ufuklarda (dış ortamlarda) ve kendi öz benliklerinde (iç dünyalarında) tam olarak göstereceğiz bunun tartışılmaz bir gerçek olduğu, apaçık ortaya çıksın. Rabbinin her şeye tanık olduğu(nu bilmeleri onlara) hala yetmez mi?”

Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu, “Allah vardır ve birdir,” der. Bu gerçeği onlara, büyüklerinden ve din adamlarından daha fazla kendi yaşadıkları öğretmiştir. İyi ve güzel işler yapanlar, huzur içinde olur ve er veya geç emellerine ulaşırlar. Kötü ve çirkin işler yapanlar ise, sık sık sorunlarla karşılaşır, sonuçta hep kaybeder ve işlerinin tersine gitmeye başladığını düşünmeye başlarlar. Böylesi deneyimleri, hemen herkes yaşamında yoğun biçimde yaşar. Yaşadığı bu sayısız örneklerle gizli bir gücün kendisine müdahale ettiğini kanıksar. Ne var ki bu inanç hepsini doğru yola getirmez. Kimisi O’na güvenir ve doğru işler yapma yönünde bir irade ortaya koyar. Kimisi de, O’nun kendisine haksızlık ettiğini, zaten kendilerini sevmediğini, üvey evlat muamelesi yaptığını düşünerek, O’na kızar ve düşman kesilir.

42Şura/30-“Başınıza gelen herhangi bir bela kendi ellerinizin yaptığı (işler) yüzündendir. (Allâh, hatâlarınızın) Birçoğunu da affeder.”

Olumsuz şeyler yaşayan gerçekçi bir insan, bunun nedenlerini sorgular. Gerçekçi gerekçeler bulmaya çalışır. Avunmacı kafa ise, başına gelenleri büyüye, fala, şanssızlığa, uğursuzluğa, nazara, kadere, muskaya yıkar. O da nedenler arar, ama problemi çözemez. Kendi itibarını, vaktini ve kazancını bu uğurda harcar. Zaten şiddetli sıkıntıyla baş başa kalan hemen herkes, Allah’a sığınır, O’na yalvarır:

6En’am/40-41-Mesajlarımızı yalanlayanlar, zifiri karanlığa gömülmüş sağırlık ve dilsizlik edenlerdir. Allah kimi uygun görürse onu saptırır ve uygun gördüğünü de dosdoğru yola yöneltir. De ki: “Söyleyin bakalım. Acaba size Allah’ın azabı gelse veya size kıyamet saati gelip çatsa (böyle bir durumda) siz Allah’tan başkasını mı çağırırsınız? Eğer doğru söyleyenlerseniz (haydi onları yardıma çağırın). Hayır! (Bu durumda) yalnız O’na dua edersiniz, O da uygun görürse (kurtulmak için) dua ettiğiniz sıkıntıyı giderir ve siz o an Allah’a ortak koştuklarınızı unutursunuz.

6En’am/46-47-De ki: “Ne sanıyorsunuz? Eğer Allah işitme ve görme duyularınızı elinizden alır ve kalplerinizi mühürlerse onları size Allahtan başka hangi ilah geri verebilir?” Bakın mesajlarımızı nasıl çok yönlü dile getiriyoruz, ama hala küçümseyerek yüz çeviriyorlar! De ki: “Allahın azabı aniden veya (derece derece) hissedilir şekilde başınıza gelse durumunuz ne olur, söyler misiniz? (O zaman hiç) zalim halktan başkası yok edilir mi?

31Lokman/32-Nitekim dalgalar onları (ölümün) gölgeleri gibi kuşattığında, (o anda) bütün içtenlikleriyle yalnız ve sadece Allah’a bağlanarak O’na sığınırlar fakat Allah onları sağ salim kıyıya ulaştırdığında da bir kısmı yolun ortasında (inanmak ile inkâr etmek arasında) kalıverirler. Ama hiç kimse, haince bir nankörlüğe kapılmadıkça mesajlarımızı bile bile reddetmez.

17İsra/67-Denizde bir tehlikeyle karşılaştığınız zaman, O’ndan başka bütün o yalvarıp yakardığınız şeyler sizi yüzüstü bırakır; ama ne zamanki sizi sağ salim karaya çıkarır, hemen yüz çevirip (unutuverirsiniz O’nu); çünkü insanoğlu gerçekten çok nankördür!

10Yunus suresi/22-“Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Öyle ki, gemilerle denize açıldığınızda, gemilerin elverişli bir rüzgârın önünde yolcuları alıp götürdüğü zaman (olanları düşünün,) gemidekiler sevinç ve güvenlik içinde hissederler kendilerini; derken bir fırtına yakalar gemiyi ve dalgalar her yandan kuşatır onları, öyle ki, (ölümün) kendilerini çepeçevre sardığını düşünürler de (o zaman) dinlerine sıkı sıkı sarılıp yalnızca Allah’a yönelerek: “Bizi bu (felaketten) kurtarırsan, andolsun ki şükreden kimselerden olacağız!” diye yalvarıp yakarırlar O’na.”

10Yunus suresi/23-Ne var ki, Allah onları bu (felaketten) kurtarır kurtarmaz, hemen yeryüzünde haksız yere azgınlık yapmaya koyulurlar! Ey insanlar! Yaptığınız bütün taşkınlıklar döne dolaşa yine kendinizi bulacaktır! (Yalnızca) bu dünya hayatının (geçici) doyumları(nı) gözetiyorsunuz: fakat (hatırlayın ki,) sonunda Bize döneceksiniz ve o zaman (hayatta) yapıp ettiğiniz her şeyi size (eksiksiz) haber vereceğiz.”

 

 

 

ATEİSTLERLE MİSTİKLER ORTAK AMACA HİZMET ETMEKTEDİRLER

Ateizm ve gizi-mitolojiyi kutsayan mistisizm(gizemcilik), Tanrı ve değerler konusunda benzer temaları savunur ve birbirlerinin değirmenine su taşırlar. İlahi kitaplar(Kur’an, Tevrat, Zebur ve İncil), Tanrı konusunda varlık problemiyle (ontolojik) ilgilenmezler. İlahi kitapların ele aldığı konular ve vurguladıkları noktalar, Allah’ın varlığıyla ilgili değildir. Hiçbir peygamber Allah’ın varlığını anlatma gibi bir görev üstlenmemiştir. İlahi kitaplar peygamberlere, “Allah’ın var olduğunu anlatın veya Allah’ın var olduğunu ispatlayın” gibi bir görev yüklememiştir. Çünkü bir postulat(ispata gerek kalmadan önceden kabul edilmiş) olarak peygamberlerin görevlendirildikleri toplumlar Allah’ın yaratıcı(var ve bir) olduğunu zaten bilmekte ve kabul etmektedirler. Kısaca Allah’ın varlığı konusu ne ilahi kitabın ne de peygamberin ilgi alanına girmemektedir. Onlar ahlaki değerler, insanları alçaltan ve değerli kılan (örneğin kula kulluk etmeme gibi) nedenler üzerinde durmuşlardır. Sözgelimi cana kıymayın, çalmayın, haksızlık yapmayın, aldatmayın, dürüst ve adil olun, zayıfı, yoksulu ve hastayı gözetin, kendinizi ve muhataplarınızı küçük düşürmeyin gibi. Namaz, türbelerden medet beklemek yerine Allah’tan daha düzenli ve disiplinli bir şekilde yardım istemek ve Allah’ın bizlere sunduğu güzelliklerle O’nu unutmamak ve O’na teşekkür etmek için var… Zekât paylaşmak için var… Oruç, yoksullarla empati kurmak ve iç disiplinli bir yaşam için var… Bu amaçla peygamberler tarafından sık sık dini buyrukları belirleyenin yalnızca Allah ve ilahi kitap olduğu vurgulanır ki insanların özgürlüğü birileri tarafından din adına kısıtlanmasın. Yine o peygamberler sınırsız güç sahibinin yalnızca Allah olduğunu vurgulamışlardır ki insanlar birilerine boyun eğip de kendilerini küçük düşürmesinler.

11Hud/1-2-“(Bu) İlahi bir kitaptır ki, ayetleri her şeyden bütünüyle haberdar olan hikmet sahibi (Allah) tarafından kendi içlerinde açık ve anlaşılır kılınmış, birbirleriyle açıklanmış ve ayrıca birbirleriyle bağlantılı olarak etraflı biçimde dile getirilmiştir ki, Allahtan başkasına kulluk etmeyesiniz. (Ey Peygamber, de ki:) “Bakın ben size Onun tarafından bir uyarıcı ve müjdeleyici (olarak) görevlendirildim:”

Diğer ifadeyle bir ifadeyle Allah’ın ilahi kitabın veya peygamberin gündeminde insani ve ahlaki değerler vardır. Müslüman da Allah, ilahi kitap ve peygamber deyince insani ve ahlaki değerleri anlar. Ne var ki mistik ve ateist tiplemeler, konuyu Tanrı’nın varlığına getirirler. Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler, “Tanrı var mıdır? Zannetmiyorum. Varsa neden?” diye başlarlar sorularına. Mistik, “Tanrı vardır, ama Tanrı kimdir, benden başkası mıdır, evrenden ve evrenin içindekilerden başka Tanrı var mıdır? Ben birebir Tanrı olmasam bile bende de Tanrılık özelliği veya Tanrı’dan parça vardır” demeye getirir. Dikkat edilirse Ateistlik iddia sahiplerinin de mistiğin de gündeminde insani ve ahlaki değerler yoktur. “Tanrı ya yoktur veya varsa Tanrı benim” gibi. Oysa gündem Tanrı’ya karşı çıkış ise bu durumda O’nun bildirdiği değerleri konuşmak gerekmez mi? Ya hiç konuşmazlar veya yan ve ikincil sorun olarak gündeme getirirler. İki grup da Tanrı’nın bildirdiği değerlerle ilgilenmezler. Biri Tanrı’ya inanmadığı için konuyla da ilgilenmez, diğeri ise o zaten Tanrı olduğu için kendisi için artık bu kuralların geçerli olmadığını sabuklar. Ne de olsa ‘ermiş’, ‘aşmış’, ‘olmuş’tur. Kısaca insanlığını tamamlamış, insanlıktan çıkmış ve Tanrılığa soyunmuştur. İlahi değerlere örnek olarak bakınız: 2Bakara/83-84; 4Nisa/36,58; 6En’am/149-153; 7A’raf/29-33; 17İsra/22-39.

7A’raf/29-De ki: “Rabbim adaleti emretti

4Nisa/58-“Şu bir gerçek ki, Allah size emanetleri, onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah size bu şekilde ne güzel öğüt veriyor.”

6En’am/151-De ki: “Gelin, Allahın (gerçekten) neyi yasakladığını size anlatayım: Ondan başka şeylere asla ilahlık yakıştırmayın; anne babanıza iyilik yapın (ve onlara karşı saygısızlıkta bulunmayın); ve çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin; (çünkü) sizin de onların da rızıklarını sağlayacak olan biziz; açık veya gizli hiçbir utanç verici fiil(fuhuş) işlemeyin; ve haklı bir gerekçeye dayanmadan Allahın haram kıldığı cana asla kıymayın: Allah bunu size emretti ki aklınızı kullanabilesiniz;

6En’am/152-“ve rüşd yaşına erişmeden önce yetimin mal varlığına -onun iyiliği için olmadıkça- dokunmayın“. (Bütün alış verişlerinizde) ölçü ve tartıya tam olarak, adaletle uyun; (Biz) hiçbir insana taşıyabileceğinden daha fazla yük yüklemeyiz; ve bir görüş belirttiğinizde, yakın akrabanıza (karşı) olsa da, adil olun. Allaha karşı taahhütlerinize (daima) riayet edin: bunu Allah size emretti ki ders alabilesiniz.”

Oysa insanları mutlu-mutsuz eden, huzurlu-huzursuz eden konu Allah’ın varlığının ispatlanması ya da ispatlanamaması değildir. Asıl gerekçe, insan onuruna yakışan insani ve ahlaki değerlerin hayata hâkim kılınıp kılınmamasıdır. Dolayısıyla Allah’ın varlığını gündemlerinin önemli konusu haline getiren din yandaşı ve din karşıtı oluşumlar insanların onurlu yaşamasının değil başka işlerin peşindedirler. Çoğu defa hiçbir değer üretmeyen ve başkalarının sırtından geçinen bu insanlar ancak laf cambazlığı ve laf ebeliğiyle, demagojiyle ve masa başı sohbetlerle vakit geçirmektedirler.

31Lokman/22-“İnsanlar arasında öyleleri var ki, bilgisi olmayanları Allah yolundan saptırmak ve onu gülünç duruma düşürmek için (yol gösterici mesajlar üzerinde) kelime oyunu yapmaya (oyalayıcı sözlerle vakit geçirmeye) kalkışırlar: böylelerini alçaltıcı bir azap bekliyor.”

6En’am/112-“Ve işte böylece, biz, hem insanlar hem de görünmez varlıklar içinden zihin çelmeyi amaçlayan yaldızlı/parlak yarı hakikatleri birbirine fısıldayan şeytani güçleri her peygambere düşman kıldık. Ama Rabbin dilemedikçe onlar bunu yapamazlardı: o halde, onlardan ve onların mesnetsiz hayallerinden uzak durun!”

6En’am/113-“Ki ahirete inanmayanların kalpleri o(nların yaldızlı sözleri)ne kansın, ondan hoşlansınlar ve onlar, işledikleri suçları işlemeğe devam etsinler.”

18Kehf/56-“Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. İnkâr edenler ise, hakkı batılla çürütmek için mücadele ederler. Ayetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya alırlar.”

22Hacc/8-“İnsanlardan kimi, hiç bir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır durur.”

40Mümin/56-“Kendilerine gelmiş hiçbir kanıt olmadan, Allah’ın ayetleri hakkında tartışıp duranlar var ya, onların göğüslerinde, asla ulaşamayacakları bir büyüklüğün kuruntusu vardır. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

 

Ateistlik iddia sahipleri, eğer bir şey yapacakları ise öncelikle ilahi ilkeler ve değerler karşısındaki duruşlarını ve tavırlarını ortaya koymalıdırlar. Bu, onun açık ilahi buyrukları karşısında duruşu olmalıdır. Örneğin Kur’an edebi açıdan açık-somut ilahi buyruklarla mecaz ve tasviri açıklamalardan oluşmaktadır. Kur’an’da, 3Al-i İmran/7’de, ancak art niyetlilerin Kur’an’a yaklaşırken öncelikle Kur’an’ın ana konusu olan ilkelere ve buyruklara bağlanmak yerine, Kur’an’daki örneklere, mecazlara ve tasviri açıklamalara takılıp kaldıklarından söz etmektedir. Öyle değil midir ki kimisi örneği ilke doğrultusunda, kimisi de ilkeyi örnek doğrultusunda anlamlandırır? Oysa örnekler ilkeleri daha doğru anlamak içindir. Sözü olan ilkelerle ilgili konuşmalıdır. Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler ya da Kur’an’a karşı sözü olanlar, art niyetli değillerse onun örneklerine takılmak yerine ilkeleriyle ilgili itirazlarını sağlam temellere dayandırmalıdırlar.

Diğer taraftan bir kitabın doğruluk derecesi saptamak için bilim insanları tarafından birtakım bilimsel ölçütler belirlenmiştir. Buna çelişmezlik yasası denmektedir. Bu bağlamda bir kitabın doğruluk ve güvenilirliği için şu ilkeler gerekli olmalıdır; a) Kitap kendi içinde tutarlı olmalıdır, birbiriyle çelişen bilgiler içermemelidir: 4Nisa/82 18Kehf/1; b) Nesnel gerçeklerle (tartışmasız kabul edilen bilimsel gerçeklerle) çelişmemelidir: 4Nisa/23 5Maide/3; c) Kendi alanında üstün ve kalıcı niteliklere sahip olmalıdır: 10Yunus/38 11Hud/13; d) Alanında daha üstün ve nitelikli bir paradigma olmamalıdır: 2Bakara/23-24 17İsra/88; e) İnsanlara barış, mutluluk, huzur getirmeli ve onları geliştirmelidir: 6En’am/151-152 4Nisa/58 16Nahl/90,125 17İsra/9

Bu gezegenin insanını hayali, ütopik ve teorik teolojik(ilahiyatçı) tartışmalar mutlu etmemektedir. Hemen her insanın, sabah-akşam ilgilendiği alanlar; beslenme standartları (yenilebilir ve içilebilir gıdalar), giyim standartları, dostluk standartları, evlilik standartları, dost ve evlilik birlikteliğini sağlıklı olarak nasıl sürdürebileceği, oturacağı semtin ve konutun özellikleri, gezme, yüzme, eğlenme, güvenlik, sağlık, ekonomi, eğitim, adalet gibi konularda tutum ve davranışlardır. Bu konulardaki temel ölçütlere biz kısaca ‘paradigma’ diyoruz. Gerçekçi insan kendi paradigmasıyla, yaşamın gerçekleriyle meşguldür. Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler ya da mistikler ise Tanrı’nın varlığının veya yokluğunun ispatlanmasıyla ilgilidirler. Gerçekçi insanın bir paradigması vardır. Bu paradigma; sağlık, eğitim, hukuk, güvenlik, adalet ve ahlaka dair onun hayata bakışındaki temel ilkeleri ortaya koyar.

Elinizde etik standartlardan veya insani ve ahlaki ilkelerden söz eden bir kitap varsa öncelikle siz bu kitapta sözü edilen ilkelerin ve değerlerin sizi mutlu edip etmeyeceğiyle, doğru olup olmadığıyla ilgilenirsiniz. Eğer bunlar sizin için bir anlam ve değer ifade ediyorsa daha sonra yazarını merak edersiniz. Evet, Allah, ilahi kitap ve peygamber demek ‘temel ilkeler ve değerler’ demektir. Din, ‘ilahi paradigma’dır, Tanrı’nın varlığının veya yokluğunun polemiği değildir.

 

 

 

ALLAH’A İNANMAK VE ALLAH’A ORTAKLAR YAKIŞTIRMAMAK

Diğer taraftan putperestler, kendilerinin putperest olduklarını bugün kabul etmedikleri gibi geçmişte de kabul etmezlerdi. Akıllarınca; meleklerin, peygamberlerin, evliya diye bildikleri kutsal kişiliklerin sembollerini yüceltiyorlardı. Ne var ki onlar, insan sözlerini Allah sözünden üstün tutuyor, Allah’ın sözlerini hiçe sayıyorlardı. Onların içine düştükleri çıkmaz, Allah’ı yanlış tanımaları, kulları Allah’a, Allah’ı da kullara benzetmeleri idi. Allah’a ait özellikleri kutsal kişilik diye bildikleri kimselere yakıştırmaları, onların sözlerini ilahi buyruk gibi kabul etmeleriydi. Bu ise, Allah’a ortaklar yakıştırma anlamına gelen şirk idi. Gerçekte şirk, tevhid’in zıddıdır. Tevhid kavramı, “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” anlamına gelen “la ilahe illallah” ifadesinin Türkçe karşılığıdır. Gerçekte bu cümle Allah’tan başka hiç kimseye veya hiçbir şeye kul olmamayı ifade eder, dolayısıyla bu bir özgürlük manifestosudur, özgürlüğe açılan bir kapıdır. İlahi vahyin dışında kimsenin yorumunu ve görüşünü tek ve mutlak doğru kabul etmemek, Allah’tan başka hiç kimseye insanüstü ve doğaüstü güç yakıştırarak kutsamamak, putlaştırmamaktır. Evet, bu hem özgürlüğün hem de bağımsızlığın anahtarıdır. Ancak çokları, “la ilahe illallah” ifadesini bile ruhanileştirmiş, farklı formlara sokmuştur; kimileri bu cümleyi yineleyerek dua ediyor, kimileri psikolojik rahatlama ifadesi olarak görüyor, kimileri tehlikeli durumlarda, kimileri doğarken ve ölürken söylemeyi dinin temel ön şartlarından biri olarak görüyor, kimileri bu cümleyi tekrarlayarak kendi güvenliğini sağladığını düşünüyor.

“Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” ifadesindeki ‘ilah’ kavramını çoğu kişi sadece “yaratıcı” olarak anlamlandırarak cümleyi ‘Allah’tan başka hiçbir yaratıcı yoktur’ biçiminde algılamaktadır. O yüzden bu anlayış sahipleri, ‘yaratma’ sözcüğünü çok büyük özenle başka varlıklar için kullanmamaya çalışırlar. Oysa Kur’an’daki 23Mü’minun/14-“…Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir!” 37Saffat/125-…“Yaratıcıların en güzelini bırakıyorsunuz…” ayetlerinde ‘yaratanlar’ sözcüğünün çoğul kullanımıyla, ‘yaratmak’ fiiline bu anlamda vurgu yapılmadığı ortadadır. “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” ilkesini, “Allah’tan başka hiçbir yaratıcı yoktur” biçiminde yorumlamak, kavram yanılgısının sonucudur. Bu anlam sapması, Allah karşıtı ve İslam karşıtı olarak neredeyse yalnızca ateistlerin karşı kutup olarak gösterilmesine neden olmuştur. Böylelikle Kur’an’ın temel ayracı olan tektanrıcılık (tevhid) ve çoktanrıcılık (şirk) buharlaştırılmıştır. Bu düşünce sahipleri insanları ikiye ayırmışlardır: Ateistler ve diğerleri… Bu tutum neredeyse bütün dinlerin işine gelmiştir. Diğerleri eğer domuz eti yemekten vazgeçer ve namazlarını kılarlarsa aralarında hiçbir fark kalmamaktadır. Oysa Kur’andaki İslam’a göre insanlar ikiye ayrılmıştır: Tektanrıcılar ve çoktanrıcılar. Yahudiler ve Hıristiyanlar farklı kategoride değerlendirilse de gerçek konumlandırma, onların tektanrıcılık ve çoktanrıcılık karşısındaki duruşlarına göre belirlenmiştir. Kur’an’da ateistler sözü edilmeye değer görülmemişlerdir.

İslam’ın temel referansını ‘Allah’ın yaratıcılığına’ hapseden çevrelere göre Allah’tan başka yaratıcı kabul eden pek kimse olmadığına göre şirk koşan kayda değer kimse de yoktur. Geride bu gerçeğe karşı çıktığını iddia eden kim kalıyor? Bir tek ateistler kalıyor sanırım. Onlar da zaten Allah’a ortak etmiyorlar, teoride Allah’ı tamamen reddediyorlar ama Allah’ın varlığını hissettikleri anlarda da sadece O’na dua ederek O’nun var ve bir olduğunu kabul etmiş oluyorlar. İlahi mesajı onaylamayı ‘yaratanı kabule’ indirgeyen anlayış, bilerek veya bilmeyerek Kur’an’ın ana mesajının kökünü kurutucu bir amaca hizmet etmiştir. Çünkü Hıristiyanlar da Yahudiler de Hindular da hatta deistler ve putperestler de Allah’tan başka yaratıcı kabul etmezler, hatta Allah’ın var, bir ve yaratıcı olduğunu kabul ederler. Allah’a bundan daha üst nitelikleri de verirler. Örneğin Allah’a dua ederler, Allah için yardım ederler, ancak Allah’ın yanı sıra başka kimselere de taparlar, onları da ilah gibi görürler.

Allah’tan başka ilah yoktur” derken ‘ilah’ kavramından ne anlamalıyız? İlah nedir veya kimdir diye Kuran’a baktığımızda ‘ilah’ın özelliklerini gösteren bir takım tanımlamalarla veya sıfatlarla karşılaşırız. Bu sıfatlar, ‘en ideal nitelikler’ (esmau’l-hüsna) olarak tanımlanır: Her şeyi (gaybı) bilen, gören ve duyan… Her şeye güç yetiren… Kusursuz ve mukayese edilemez… Ölmez ve ölümsüz… Yanılmaz ve unutmaz… Eşsiz ve benzersiz… Her türlü kötülükten ve tehlikelerden koruyan… Gerçek kutsal… Bu ve benzeri üstün nitelemelerde Allah tektir. Allah bir değil, tektir. Çünkü birlik nicelikte, teklik niteliktedir. Dolayısıyla bu sıfatlarda O’nun ortağı yoktur. Eğer Allah her şeyi bilir, şu kişi de her şeyi bilir dersek, her şeyi bilme konusunda o kişiyi Allah’a ortak etmiş oluruz. Onun da Allah’ın benzeri güce sahip olduğunu iddia etmiş oluruz. Hâlbuki Allah’tan başka hiç kimse hiçbir konuda sınırsız güç sahibi değildir. Eğer bu gerçeği kabul etmez isek birilerinin insanlar üzerinde dini hegemonya kurmasına onay vermiş oluruz. Allah’tan başka hiç kimse din belirleme yetkisine sahip değildir. Haram-helal-ilahi buyruk belirleme yetkisini Allah’tan başkalarına da verirsek Allah’a ortak etmiş oluruz. Eğer Allah’tan başkalarının da ilahi buyruk ve yasak belirleme yetkisi olduğuna inanırsak bu yetki sahiplerinin din adına insanların özgürlüğünü kısıtlamasını onaylamış oluruz. Herhangi bir kişi din adına insanların üzerinde bir hegemonya kurmaya çalışırsa, onların özgürlüklerini kısıtlarsa veya hesap görmeye kalkarsa en büyük günahı (şirki) işlemiş olur. İşte İslam özgürlüğe bu kadar değer vermektedir. Buradan Allah’a ve O’nun bildirdiği değerlere inanan insanın insanlarla din konusundaki iletişimi, Allah’ın varlığı ve yaratıcı olduğu konusunda değildir, olamaz ve olmamalıdır. Tüm peygamberler tek bir noktaya odaklanmışlardır, o da, Allah’ın hakkını gasp eden, gasp etmek isteyen kara güçlere, din bezirgânlarına ve onların ekmek kapısı gördükleri türbeci, muskacı, üfürükçü, hurafeci ve evliyaperest anlayışlara karşı uyanık bilinçte olmaktır.

 

 

 

ATEİZM SERÜVENİ

Dünya üzerinde kurumsallaşmış, organize olmuş bir ateist topluma rastlanmaz. Ateist yaşamın düşünce sistemini(paradigmasını) ortaya koyacak, ahlaki, sosyal ve hukuki değerlerini anlatıcı bir kitap olmadığı için ateist bir toplum oluşmamış, bunun sonucu ateistlik, bir iddia ve slogandan öteye geçememiş ve marjinal kalmıştır. Bunlar inançlarında kararlı olmadıkları gibi, bilinçli ve kararlı insanların karşısında bazen kuşkucu (septik), bazen bilinemezci (agnostik), bazen Yaradancı (deist), bazen hiççi (nihilist), bazen de maddeci (materyalist) öğretilere kaymaktadırlar. Kur’an’da ateistler muhatap alınmaz. Muhammed peygamberle savaşan Ebu Cehil ve Ebu Lehepler de ‘Allah yaratıcıdır (vardır ve birdir)’ diyenlerden idiler. Hatta Musa peygamberi öldürmeye kalkan ve en büyük inkârcı olarak tanıtılan Fir’avun bile Allah’ın var olduğu ve bir olduğunu kabul ederdi. 17İsra/102 26Şuara/23–29 27Neml/14 28Kasas/38–40 40Mü’min/36–37 43Zuhruf/51–54

Dinle ilişkisi sıkı olan pek çok kişinin kendileri ve ötekiler hakkında insanlara verdiği dini mesaj şudur: “Bizim dinimizde olanlar, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktadır. Bizim dışımızda kalanlar ise, Allah’ı yok saymakta, Allah’a değil, şeytana tapmaktadırlar.” Nitekim Kilise de benzer anlamda mesajlar vermektedir. Bu mesajlar ise, beraberinde ciddi bir sorun getirmektedir. Bu anlayıştaki insanlar, artık Allah’ın varlığına ve birliğine inanmakla doğru yola girdiklerini, kötü şeyler yapsalar bile, sonuçta nasıl olsa cennete gideceklerini düşünmekte ve kötülük yapmakta ciddi bir sakınca görmemektedirler. Oysa tüm insanlar, şu veya bu biçimde Allah’ın varlığını ve birliğini zaten bilmekte ve kabul etmektedirler. Diğer taraftan, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak, Allah’a inanmak değildir. Tüm insanlar, Allah’ın varlığını ve birliğini bilip kabul ederlerken, büyük çoğunluğu Allah’a inanmamaktadır. Çünkü Allah’a inanmak, O’nun var olduğunu kabul etmek değil, Allah’ın sözlerinin (ilahi kitabın) doğru olduğunu ve Allah’ın kimseye haksızlık yapmadığını kabul etmektir.

Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler, din konusunda oldukça önyargılı ve komplekslidirler. Önyargılıdırlar çünkü Tanrı, Kur’an, peygamber ve din kavramlarını duyunca sağduyulu yaklaşım sergilemek yerine zaten kararını vermiş bir insan tavrı içindedirler. Bu onların din konusunda dogmatik davrandıklarına açık bir işarettir. Onları dinlemeye tahammül edemeyen bir dindar nasıl dogmatik bir tavır içindeyse ateistlik iddiasında olanların da dinle ilgili argümanlarda, “Bana ne anlatırsan anlat, fark etmez” tavrı da dogmatiktir. Komplekslidirler çünkü dinle ilgili damgalanma çekincesi içinde oldukları için üzerlerine yapışacakmışçasına bir tutum sergilerler. Kur’an’ı Kur’an’dan okumazlar, Kur’an’ı Kur’an’dan anlama yoluna gitmezler. Ondan bundan topladıkları veya önyargıyla okudukları 3-5 sayfa bölük pörçük bilgiyle ahkam keserler. Shakspeare’i anlamak için Shakspeare’i okumak gerekir. Shakspeare’in bazı ifadelerini doğru anlamak, Shakspeare’in kitaplarını aynı zamanda sözlük olarak kullanmakla mümkün olur. Kur’an kendi kendisinin sözlüğüdür. Kur’an değil onu reddetmek için kitaplar yazanlar, Kur’an’ı kabul edenlerin kitapları okumuş olsanız bile Kur’an’ı doğru yerden okumuş olmayabilirsiniz. O yüzden Kur’an’ı Kur’an’dan okumak ve Kur’an’ı Kur’an’dan anlamak seçenekler arasındaki en doğru yoldur.

Ateistlik, Hıristiyan dogmalarına karşı doğmuştur. Asıl savunucuları, 19. ve 20. yüzyılda Feuerbach, Marx, Nietzsche ve Gide’dir.

 

 

 

ATEİSTLERLE BENZER ANLAYIŞ SAHİPLERİ

Esasında ‘Tanrı vardır’ diyenler de ‘yoktur’ diyenler de birçok ortak noktada kesişmektedirler. Eğer kişi, ‘Tanrı var ama hakla hükmetmiyor, emek verene karşılık vermiyor, dürüst olanın yanında yer almıyor, kullarına haksızlık yapıyor’ diye düşünüyorsa onun Tanrı bilinci sadece varlık boyutunda kalmış, müdahil olmayan bir Allah inancıdır. Bundandır ki dindar gözüktükleri halde dini frekansı yüksek pek çok kimsenin ateist refleksleri de vardır. Örneğin, yaşadıkları olumsuzlukları kadere, yazgıya, alınyazısına bağlayanlar, dolaylı yoldan da olsa, “Allah var, bizi üzüyor, biz onun işine karışamayız ama ahlak ve adalet yönünden O’nu anlamakta zorluk çekiyoruz” demek istiyorlardır. Böyle anlayış sahipleri, gerçek anlamda Allah’a; O’nun hak ve adaletine inanmıyor demektir. Bu anlamda bu itiraz ateistçe bir itiraz ve yargılamadır. Oysa Allah ahlak açısından da adalet açısından da en üstün olandır.

Dostoyevski’nin, “Tanrı yoksa her şey mubahtır” formülü; dini kullanan, mezhep bağnazlığıyla veya başka nedenlerle dinî kurallara uyan, ancak Allah’ı hiçe sayanların ve ateistlerin pek çoğu için geçerli olabilir. Ancak ateistlik, ahlaksızlık demek değildir. Ateistlik ahlaklı olmak da değildir. Belki ahlaklı olmak, Allah veya başka nedenlere dayalı olarak bilinçli ve bireysel bir tercihtir. Allah dışı nedenlere dayalı ahlaki tutumların kalıcılığı oldukça görecelidir. Ahlaklı olmayı en güçlü kılan unsur Allah dayanıklı olmasıdır. Ateistin ahlaklı olması mümkündür. Çünkü fıtrat(yaratıştan getirilen özellikler), insanın doğuştan getirdiği bir ahlak grameridir. Vicdanın sesini dinleyen herkes bu gramere sahiptir.

Esasında bir ateist değerleri reddetmez çünkü o değerler herkese lazımdır. Herkes kendine dürüst davranılmasını, haksızlık yapılmamasını, adaletli olunmasını, sahip olduklarının gasp edilmemesini, kandırılmamayı, rahatsız edilmemeyi ister. Ancak bu değerler herkes için geçerli olduğu zaman, evrensel olduğu zaman değerlidir. Herkese dürüst davranmak, herkese adil olmak, herkesin mal, can ve ırz güvenliği değerlidir. Gerçek barış ve huzur ortamı ancak böyle sağlanır. Tanrı bireysel değerlerin değil evrensel değerlerin kaynağıdır. Bireysel olarak, kendi lehine olan değerleri sıkı sıkı savunan bazı insanlar değer faşizminden dolayı evrensel değerleri, bu değerlerin herkes için olduğu gerçeğini reddeder. Evrensel değerlerin olmaması demek gerçekte güçlü olanın, zengin olanın, ağzı iyi laf yapanın sözünün geçmesi; zayıfların ezilmesi demektir.

 

 

 

SORGULAMA VE DEMAGOJİ

Sorgulamak bir işin, bir olayın, bir konunun doğruluğunu öğrenmek amacıyla 5N1K’yı (Ne, niçin, nerede, nasıl, ne zaman, kim, kaç gibi) işletmektir. Demagoji ise muhatabını sıkıştırmak, açıklarını yakalamak, başkalarını yanıltmak, kafa karıştırmak, sırf soru sormak için saçma sapan sorularla 5N1K’yı işletmektir.

 

‘Neden’ ve ‘Niçin’ soruları ikiye ayrılır:

1-Yanıtlanabilir ve çözümlenebilir sorgulamalar [Özgürlüğe açılan kapıdır]: Evrenin var oluşu. Suyun ve toprağın var oluş nedeni. Kişilik problemlerini nasıl aşarız? Kavga ve çatışmaların nedenleri. İnsan haklarının çiğnenme nedenleri, yoksulluğu nasıl bertaraf edebiliriz? Nasıl daha özgür olabiliriz? Bazı şeyleri neden kabul edeceğiz veya onlara niçin uyacağız? Yaşam kalitesini ve standartlarını nasıl yükseltebiliriz? Gelir düzeyleri arasında neden bu kadar büyük bir açık vardır? Bunlar;

a)Yaşam boyunca yanıtını bulabileceğimiz sorulardır.

b)Yanıtları insanın işine yarayacak sorulardır.

c)Yanıtları yaşam kalitesini ve standartlarını yükseltecek sorulardır.

2-Yanıtlanamaz ve çözümlenemez kısırdöngü sorular[Köleliğe açılan kapıdır]: Tanrı’ya inansak da, inanmasak da, bilim gelişse de, gelişmese de, bizler düşünce ve inançlarımızdan vazgeçsek de vazgeçmesek de gözlem ve deneylerle bilinen yanıtlar dışında, hiçbir zaman yanıtını bulamayacağımız sorulardır: Neden ben şu ülkede doğmadım? Neden ben şunun çocuğu olarak dünyaya gelmedim? Tanrı varsa neden insanlar ölmektedir? Tanrı varsa neden biz insanlar yiyeceğe ve içeceğe muhtaç kılındık? Neden güneşe mahkûmuz? Tanrı isteseydi bizi, oksijene, ısıya, ışığa vd. gereksinimi olmayan varlıklar olarak yaratamaz mıydı? Tanrı neden meydana geldi? Tanrı’yı kim yarattı? Neden geleceğimizi bilecek bir güçte veya her şeyi yapabilecek bir güçte varlıklar olarak yaratılmadık? Ve daha binlerce soru.

a)Bu sorular, insanlar Tanrı’ya inansa da inanmasa da yanıtını insanların bilemeyeceği ve bulamayacağı sorulardır. Yanıtı olmayan sorular, çoğu kez birer slogan ve demagojidir.

b)Diğer taraftan varsayalım ki böylesi soruların yanıtı bulunsa, acaba insanların ne işine yarayacak, hangi derdine çözüm olacak, hangi sıkıntısını giderecek, hangi sorununu çözecektir?

c)Yanıtı ve çözümü olmayan sorular, insanlığa vakit kaybettirir. Bu tip tartışmalar, ancak onların gelişim ve ilerlemesini geciktirir. İnsanlar, dikkatlerini, güçlerini ve enerjilerini onlar için çözümsüzlüğü daha başında belli olan kısırdöngülere harcarlar. Ve esasında yapmaları ve üzerinde durmaları gereken gerçekçilikten uzaklaşırlar(fitne). İnsanlık, sonu gelmez metafizik tartışmaların içine çekilir. Bu arada, fırsat düşkünleri amaçlarına kavuşurlar. Çünkü bu, karanlık dünyanın, ayartıcıların ve istismarcıların işine gelir.

 

 

GERÇEKÇİ ‘Neden’ sorusu, BİR din arayışıdır: Ben ve başkaları neden, niçin vardır? Niçin sömürü, haksızlık, zulüm, cinayet, soygun, katliam vardır? İnsanca yaşamanın bir amacı olmalıdır.

GERÇEKÇİ ‘NASIL’ sorusu, BİLİMSEL BİR arayışTır: Ben ve başkaları dünyaya nasıl geldi? Canlı, cansız, bitki, hayvan, insanlar nasıl yaşamakta, nasıl ölmektedirler? Hayatı daha nasıl kolaylaştırabilirim? Nasıl insanca yaşayabilirim? Evrenin işleyişi nasıldır?

‘NEDEN’ ANLAMINDA ‘NASIL’ sorusu, DEMAGOJİK BİR ÇABADIR: Nasıl bana veya başkalarına bu yapılır? İnsanlığın hali n’olacak? Nasıl anlamazsın, nasıl yapmazsın? Tanrı nasıl ölüme izin verir?

 

 

 

BİLİNEMEZCİLİK(Agnostisizm)

Düşünce tarihinde çeşitli biçimler altında ortaya çıkan bilinemezciliğin kökleri ilkçağ Yunan felsefesine, özellikle de bilgiyle oynayan Sofistlere dek uzanır. Ortaçağ felsefesinde de olumsuzlamacı tanrıbilim ile kendini gösteren bilinemezcilik, terim olarak tarihi oldukça yenidir(1869). İlk kez Yeni İngiliz felsefesinin önde gelen düşünürü Thomas Henry Huxley tarafından felsefe sözdağarcığına katılan bilinemezcilik, her türden metafizik düşüncenin ne kanıtlanabileceğini ne de çürütülebileceğini, insanın bilgisine erişemeyeceği Tanrı’nın varlığı ya da ölümsüzlük türünden fizikötesi konularda yargıda bulunmaktan kaçınması gerektiğini öne süren, Huxley’in kendisinin de savunduğu öğretiyi nitelemek için kullanılmıştır.

Felsefe tarihinde, önceleri Tanrı’nın ya da doğaüstü tanrısal bir varlığın var olup olmadığının kanıtlanmasının olanaklılığına yoğunlaşan bilinemezcilik, modern dönemde XIX. yüzyıldan itibaren büyük ölçüde Kant ve Hume’un felsefelerine yaslanarak kendini çok daha geniş bir felsefi konum olarak temellendirmeye girişmiştir.

Hume’un deneyciliği ile Kant’ın aşkınsal idealizmini, bir başka deyişle biz insanların yalnızca duyularımız ve algılarımız tarafından bize sunulan gerçeği bilebileceğimiz, deneyi aşan konularda ise kesin bilgiye ulaşamayacağımız yollu görüşü devralan XIX. yüzyıl bilinemezcileri arasında, isim babası T. H. Huxley dışında, Herbert Spencer, William Hamilton, Leslie Stephen adları sayılabilir XX. yüzyıla gelindiğinde ise dolaylı da olsa bilinemezciliğe destek veren iki felsefe akımından söz edilebilir; mantıkçı olguculuk ve doğalcılık. (Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları)

Felsefedeki en bilinen anlamıyla bilinemezcilik; teizmin Tanrı’nın var olduğu, tanrıtanımazcılığınsa Tanrı’nın var olmadığı şeklindeki savlarına karşı geliştirilen, Tanrı’nın var olup olmadığını bilmenin olanaklı olmadığı savını savunan düşünce akımına karşılık gelir.

Her türden tanrıbilimsel öğretiye kuşkuyla yaklaşan felsefi bir duruş olarak bilinemezcilik, evrenin var oluşundan sorumlu olan/tutulan kutsal bir gerçekliğin belirlenmesinin insanın bilişsel gücünün sınırlarını aştığı görüşündedir. Tanrı’yla ilgili her türlü soruya verdiği yanıt açıktır: “Ne biliyorum, ne bilmiyorum, ne de bilmenin olanaklı olduğunu düşünüyorum”.

Bilinemezcilere göre Tanrı ile ilgili konular, insan aklının ötesinde konulardır. Bu konuda konuşmak, akıl yürütmek doğru değildir. Bu grup, akılları sıra kendilerini garantiye almak istemişlerdir. Bunlara göre, Tanrı’nın yok olduğunu söylemek de, var olduğunu söylemek de gerçekçi değildir. Düşünsel planda, yaşamları kuşku içinde geçer. Marjinal olan bu grup da ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler gibi, gerçek yaşamda çevrelerindeki din standartlarından kurtulamazlar.

Temel bakış açılarının da ateistlerden pek de farklı oldukları söylenemez. Çünkü sonuçlandırılmayan her kuşku sorusu aslında olumsuz tarafa yakınlığı gösterir. Hele bu soru hayati bir konuda ise sonuçlandırılmaması bir çeşit oyalanma ama aynı zamanda katılmamayı ifade etmektir. Örneğin birine “yalan söylemek kötü ve zararlı mıdır?” diye bir soru sorulsa ve muhatabımız “ne kötü ve zararlı derim ne de değil derim” derse siz onun yalanı meşru gördüğünü düşünür içinizde de bir güvensizlik hissedersiniz. Çünkü karşınızdaki kişi muhtemelen bir yalancıdır.

Öyleyse ‘Tanrı var da diyemem yok da diyemem’ diyen biri aslında var olduğu düşüncesinden daha çok yok olduğu düşüncesine yakındır. Hatta direkt yok diyemediği için böylesi bir kaçış bulmuştur. Ateistlik iddiasında olanlar kadar katı görünmek ya da karşıt görünmek istememelerinden veya kesin bir reddedişten içlerinde rahatsızlık duyduklarından, kuşku içinde kalmayı tercih etmektedirler.

Kuşkulanmak, geçici ise geliştirici, kalıcı ise yıkıcıdır. Kuşku, sizi araştırmaya sevk ediyorsa, kuşkularınızı bir an önce sonuçlandırmak istiyorsanız, gerçekten değerlidir. Yaşam boyu kuşku hiç bitmez. Her kuşku, sonuçlanması gereken bir soru işaretidir. Bilimsel gelişmeler, sıkı dostluklar, var olan kuşkuların ortadan kaldırılmasıyla olanaklı olmuştur. Ne var ki yaşamlarını sürekli aynı kuşkularla sürdürenler, batağa saplanmaktan kurtulamazlar.

Allah hakkında şüphelere sahip olmak aslında yaşadığımız hayatta Tanrı’nın var ve her an etkin olduğunu gösteren delilleri de yok saymak, görmezden gelmek demektir. Şimdi ‘Tanrı’nın var ya da yok olduğunu söyleyemem’ diyen biri aslında aynı zamanda şu ve benzeri şeyleri de söylüyor demektir: “Kötülüğün yanlış ya da doğru olduğunu bilemem’, ‘Evren yoktan mı var oldu ya da kendiliğinden mi oldu bilemem’, ‘Kötüler cezasını bulur mu bulamaz mı bilemem’, ‘Hayat tesadüf mü değil mi bilemem’, ‘Doğruluk her zaman kazanır mı bilemem’, ‘Doğru diye bir şey var mıdır yok mudur bilemem…’ Bu liste uzar da gider. Dürüstlük, aldatma, ihanet, cana kıyma, vd. gibi.

Tanrı hakkında emin olamazsak demek ki O’ndan kaynaklı temel değerlerden de emin olamayız. O zaman aldatılmaya karşı duramayız, çünkü bunun gerçekten yanlış olup olmadığından emin olamayız. Bu durumun ahlaki olup olmadığı da belli değildir. Ancak bu insanlar kendi hayatları ile ilgili ahlaki sorunlarda bu kadar rahat “emin olamayız” diyemezler. Elbette onların da işlerine gelen ahlak kuralları vardır. Ne var ki Tanrı’ya şüpheli bakan bir insan için tüm değerler sarsıntıdadır demektir. Çünkü temel evrensel değerlerin kaynağı Tanrı’dır. Herkesin kendine ait değerleri olabilir. Hiç kimse aldatılmayı, ihanet edilmeyi, canına ve malına kıyılmasını istemez. Bu değerlerin herkes için savunulur olması sorumlu insan olmanın bir gereğidir. Herkes için geçerli olan bu değerler evrensel olup bütün insanları bağlayan birleştirici bir unsurdan kaynaklanmaktadır. O unsur Tanrı’dır.

Şüpheciler de bilirler ki yaşadıkları hayatta başıboş değildirler, iyilik yaptıklarında başlarına iyi şeyler gelirken kötü davranışları bir şekilde onları sıkıntıya sokar. Ateistler gibi bazı anlarda, kötü olaylar yaşadıklarında Allah’ın varlığını açıkça hissederler ancak eski hayatlarına döndüklerinde, bir bakıma “karaya çıktıklarında” o şüpheci tutumlarına devam ederler.

Antik Yunanda bilgiçlik taslayarak, laf cambazlığı ve kelime oyunu yaparak felsefe yaptığını iddia eden Sofistlerin en meşhuru Protagoras’tır. Protagoras bir bilinemezcidir. Onun yolundan giden Gorgias ise işi daha ileri götürerek kuşkucu(septik) ve hiççi(nihilist) olmuştur. Kısaca bilinemezcilik bir köprüdür. Bu köprü kişiyi şüpheciliğe, şüphecilik hiççiliğe o da atezime götürmektedir.

 

 

 

YARADANCILIK(Deizm)

Deistler, Allah’ı yaratıcı olarak kabul ediyor, diğer Allah’la ilgili her durumu ya bilinemezci yaklaşımla geçiştirmekte veya reddetmektedirler. Tanrı’nın var ve bir olduğunu kabul etmelerine rağmen Kur’an’ı, Tevrat’ı ve İncil’i reddederler. Peygamberleri de kabul etmezler. Mekkeli putperestler(çoktanrıcılar-müşrikler) de deist idiler. Deistler ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenlere göre güya işi sağlama alma ve uyanık davranma yoluna gitmişlerdir.

Onlara göre, Allah vardır ancak evreni yaratmış ve kenara çekilmiştir. İnsanlar arasında ne bir temsilci görevlendirmiş, ne de insanlığa ilahi bir kitap sunmuştur. Allah’ı kabul ederken, dini, peygamberi ve Allah’a ait kitapları reddederler. Onlar, Tanrı’yı sürgüne göndermiş ve O’nu edilgen bir varlık olarak görmüşlerdir.

Ateistlik iddia sahipleri de deistler de, ilahi ilkeler ve değerleri kabul etmezler. Deistler, kendilerinin dinsiz ve kitapsız olduklarını söylerler. Esasında deizm de bir dindir, ancak ilahi din değildir. Sonuçta toplumdan topluma değişse de onların da kendilerine göre uydukları birtakım ilkeler ve değerler vardır.

Bir deist Tanrı’nın işlevini merak etmez, bu konuda düşünmez ve sorgulamadan kaçınır. Ona göre Tanrı evrende sistemi yaratmış ve kenara çekilmiştir. Oysa Tanrı evreni yaratmakla zaten evrene müdahale etmiştir.

Deistlerin milyarlarca galaksi ve milyarlarca yıldızı yaratan bir gücü kabul etmeleri, O’nun aynı zamanda her şeyi yapabilecek bir güçte olduğunu kabulleri anlamına gelir. Böyle bir gücün kendisini pasifize etmesi, edilgen konuma sokması asla düşünülemez. İnsan, kendi deneyimlerinden de bilir ki kendi ürettiği makineler, buzdolapları, çamaşır makineleri, otomobiller veya bilgisayarlar için bir kullanma kılavuzu vardır. Kullandığı ilacın bir prospektüsü vardır. Sağlıklı ve doğru bir yaşam için bu zorunludur. Tüm bunlar, bir amaç için üretilmiştir. Tanrı’nın amaçsız olduğunu ileri sürmek, çok büyük bir safdilliktir. Bu kadar devasa evreni var eden Tanrı’nın, insan gibi son derece karmaşık olan bir varlığı kılavuzsuz bırakacağını beklemek, mantıkdışıdır.

İnsan ki sadece onun hücresini incelemek için binlerce bilim insanı yaşamını buna vakfediyor. İnsan ki onun sadece gözünü incelemek için doksan yaşındaki profesör, sadece göz üzerinde çalışıyor; ama yine de onu bütünüyle kavrayamıyor. Böylesine akıllı ve tasarımcı Tanrı, insan konusunda neden sessiz, etkisiz ve tepkisiz kalsın?

Tanrı bir tavuğa yumurtlamayı, yumurtadan çıkan civcivi yetiştirmeyi; bir sığıra yavrulamayı ve bu yavruyu emzirmeyi ve yetiştirmeyi öğretir de yine kendi yarattığı evrenle ve onda olup bitenlerle ilgilenmez mi? Deiste göre Tanrı evreni yaratmıştır, ama evrenle bir ilgisi yoktur. Deistin Tanrı’ya inancı, Tanrı’dan bir beklenti anlamı taşımaz mı? Deist Tanrı’yı arar, bu arayış bir beklenti değil midir? Yaratıcı Tanrı akıllı ve tasarımcı olmalı, tasarım ise bir bilinç işidir. Bir amacı vardır. Bu anlayış şuna da cevap verebilmelidir: Hiçbir müdahalede bulunmayacağı evreni yaratmakla Tanrı acaba neye hizmet etmiş olmaktadır?

Soru tersten de sorulabilir. Hiçbir şeye müdahale etmeyen bir Tanrı, gerçek anlamda bir Tanrı mıdır? Tanrı kendini ilahi kitaplarında tanımlarken her şeyi gören, bilen, karşılık veren, doğrunun yanında yer alan v.b olarak tanımlamıştır. Bir yaprağın düşmesinden bile O’nun haberi vardır. Dünyada savaşlar, katliamlar, haksızlıklar, tecavüzler, soygunlar olmakta bazı insanlar bu kötülüklere taraf olurken bazıları şiddetle karşı çıkmakta dürüst, adaletli, düzgün bir yaşam sürmeye çalışmaktadır. Tüm bu olaylar karşısında müdahil olmayan ve olmayacak olan, bir kenara çekilip duran bir Tanrı nasıl bir tanrıdır? İyi midir? Adaletli midir? Eğer deistlerin iddia ettiği gibi Tanrı bu olaylar karşısında tarafsız ise 2 tane seçenek vardır: Ya Tanrı iyi bir Tanrı değildir; hakkın ve adaletin taraftarı değildir ya da acizdir, bu olayları göremiyordur, bilemiyordur. Deistlere göre acaba hangisi doğrudur? Hayır onlar bu tartışmaları bile gereksiz bulurlar. Gerçekte onların iddia ettikleri şudur: Eğer bir Tanrı varsa bile ki öyle gözüküyor; bizim işimize, bizim hayatımıza karışmasın, o kendi işine baksın. Ne biz O’nu konuşalım, tartışalım; ne de o bizimle ilgilensin.

Ayrıca şu da sorulabilir: Yağmuru yağdıran, sel taşkını yaratan, gökten taş yağdırabilen Tanrı ise tüm bunları amaçsızca mı yapmaktadır? Hayvana, cansıza, taşa toprağa karışan Tanrı neden tek akıl sahibi olarak yarattığı insana karışmamaktadır? Ya da neden ona bir akıl vermiştir? İnsana akıl vermek bir anlamda ona ‘kılavuz okuyucu’ vermektir. Evren, ilahi kitaplar ve hayat boyu yaşanan olaylar birer kılavuzdur. Akıl, aynı zamanda insanın doğru adım atmak için kullandığı bir kılavuzdur. Sırf bu haliyle bile yani akıl sahibi bir varlık yaratması ile bile Tanrı hayata müdahale etmiştir. Aksi takdirde insanı diğer varlıklar gibi akılsız kılabilirdi.

Allah’ın elçisi Muhammed’in getirdiği mesajı reddeden Mekkeli çoktanrıcılar (putataparlar, paganlar) din konusunda deistlerden daha tutarlı idiler. Örneğin, onlar İbrahim peygamberi kabul ettiklerini iddia ederlerdi. Ancak peygamberliği herkese yakıştırmazlardı. Mekkeli putperestler de Allah’ın var ve yaratıcı olduğunu kabul ediyorlardı(39Zümer/38 10Yunus/31 29Ankebut/61-63); ancak hayatlarını veya dinlerini Allah’ın gönderdiği ilkeler-kurallar çerçevesinde sürdürmüyorlardı. Din belirleme yetkisini Allah’a değil, Allah’ın yanı sıra edindikleri bir takım ilahlara veriyorlardı. Putperestlere göre her şeyi Allah yaratmıştı ama hayatlarına karışan, müdahale eden Allah değil, Allah ile kendileri arasındaki sözde aracı ve yaklaştırıcı ilahlardı. Bu yönleri düşünüldüğünde deistlerin putperestlerden bir farkları yoktur. Çünkü onlar da Allah’ı yaratıcı olarak kabul ediyorlar ama hayatlarını-dinlerini Allah’a göre değil kendi edindikleri bir takım ilahlara göre belirliyorlardı. Din belirleme, hayatlarını kontrol etme yetkisini o ilahlara veriyorlardı.

Deizm, agnostisizme agnostisizm de ateizme kapı aralar. Deizm ateizme bir geçiş formudur, bir geçiş aşamasıdır. Deizmde Tanrı’nın kanıtı olarak kişinin varlığı gösterilir. Kişi varsa Tanrı da vardır. Evren yoksa Tanrı’nın var olup olmadığı belirsizdir. Esasında bu tip sorgulamaları o doğru bulmaz. Çünkü bu sorgulamalar agnostisizme oradan da ateizm götüreceği gerçeğini bilir, böylece kendisinin konumlandırdığı yerin çürüklüğü ortaya çıkarır. Tanrı’nın neliği ve niceliği de onu ilgilendirmez. Ona göre binlerce insanın tasarladığı Tanrı farklı olabilir, bu da önemli değildir. Deizm nereye çekilirse o yöne gider. Bir paradigma olarak temelsiz ve tutarsızdır. Deist Tanrı’nın yaratıcı olduğunu kabul ederken Tanrı’nın akıllı ve tasarımcı olup olmadığı konusunda akıl yürütmez. Tanrı olaylar, olup bitenler karşısında ne yapar sorusunu gereksiz bulur. Tanrı evreni yaratmış ve evrene bir sistem yerleştirmişse bu sistemin amacı da onun ilgi alanı dışında kalır. Ancak tüm bunlara rağmen deist, evrendeki olaylardan Tanrı’yı sorumlu tutar.

Deistler de, marjinal(sınırlı sayıda) olup, gerçek yaşamda din standartlarında yaşarlar. Ateist ve agnostik gruplar gibi, slogancı söylemden kurtulamazlar. Pascal, ateistliğin ve deizmin(Yaradancılığın) Hıristiyanlığa aykırı olduğunu savunmuştur. Yaradancılık 16. yüzyılda ateistliğe alternatif olarak doğmuştur. Aydınlanma döneminde Kilise dinini eleştirerek akıl dinini savunan bir öğretidir. Savunucuları: Jean Bodin, Herbert Of Cherbury, Joh Toland Shaftesbury, Voltaire, J.J.Rousseau.

 

 

HİÇÇİLİK(Nihilizm)

Modernizm sonu ve onun eseri olarak anlam ve değerlerin artık kaybolduğunu, Tanrı’nın öldüğünü savunan Alman düşünür G.W.F.Nietzsche’dir. Mevcut görüşlere, düzene ve değerlere karşı çıkar. Hiçbir değer tanımaz. Her şeyi eleştiren ve her şeyden kuşku duyan yaklaşımının yanı sıra, hiçbir ahlak kuralını ve değerini tanımadığını söyler ancak “üstün insan”ı tanımlarken ahlaklı, değere sahip bir insan modeli tasavvur eder. Dostluğun olmayışından, dürüstçe davranılmadığından yakınır. Hem ahlaki değerleri reddedip hem dostluk ve dürüstlük arayışı bir paradokstur. Kendi bütünlüğü içinde çelişkilerle doludur. Bir yandan tanrıyı öldürürken bir yandan da Tanrı’nın istediği dürüstlüğü, açıklığı, dostluğu insanlarda arar. Yani hem öldürmeye hem de diriltmeye çalışır. Bir kısır döngü savaşıdır onunki! Şiddete, ahlaksızlığa karşı çıkarken bir taraftan da asil ırkı yaratmaya çalışarak faşizme kapı aralamıştır. İstediği kadını elde edemeyince kadınlara düşman olmuştur.

Her türlü siyasal düzeni reddederek anarşizme ve salt bireyciliğe yakın durur.

“İnsan eksik, tamamlanmamış bir varlıktır, açıktır her şeye: Gerisin geri de gidebilir, sağa sola da sapabilir, yukarılara da yükselebilir. Öyleyse insanın yönünü, ereğini belirlemeli. “Hayat, hep kendini alt edendir.” Hayata ayak uydurmaktan, hayatla yöndeş olmaktan başka sağlam yol yoktur. İnsan eksiktir, ama bu eksiği kendisi giderecektir; kurtuluş kendisinden gelecektir ona; şimdiye dek kendi dışında sanarak yücelttiği varlıkların bütün görkemi, güzelliği onun olacaktır. Bir gerçek var ki insan, kendi içinde kalarak gerçekleştiremez bunu; insan varlığının yöneldiği, erek bildiği bir örnek koymak gerek onun üstüne: Üstinsan. İnsan, var gücünü seferber ederek bu örneğe doğru akmasında hep kendini aşmaya çalışmalıdır.

İnsanın erek olarak hiç bir büyüklüğü yoktur çünkü; o ancak, köprü olarak değerlidir: Üstinsana götüren köprü. Üstinsan, yalnız insanın değil, bütün yeryuvarlağın anlamıdır; yeryüzünde var olan her şey, üstinsanın yaratılmasına katıldığı ölçüde haklı çıkarabilir varlığını.

Üstinsandan yoksun insan, kargaşadan, yıldız doğurmamış bir karanlıktan başka bir şey değildir. Zaman gelmiştir: İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtmazsa karanlığına, yok olacaktır. “(Zerdüşt’ün önsözünden…)

Görüldüğü gibi ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler de, Yaradancılar(deistler) da, bilinemezciler(agnostikler) de, şüpheciler(septikler) de, hiççiler(nihilistler) de birbirinin değişik zaman ve yerlerdeki farklı görünümleridirler. İşin, eylemin ve icraatın değil polemiklerin adamıdırlar. Muhataplarının güçlü savlarına göre farklı role girerler. Çoğunun bu role girmesinin nedenini, kendi problemleriyle birlikte bir grup tarafından kabul edilme güdüsünde yatmasında aramak gerekir. Kimi insanlara karşı anlamsız bir hayranlık ve öykünme, kimisine karşı anlamsız bir önyargı ve öfke vardır. Kendileri için veya insanlık için hak ve adalet arayışı diye bir dertleri yoktur. Kendilerini basit birtakım olumlu duygularla, örneğin salt bir hayvan sevgisiyle, avuturlar, yetinirler. Yaşlarına, rollerine ve statülerine göre yapmaktan ve üretmekten daha fazla tüketmeye ve bozmaya eğilimlidirler.

Allah tüm insanları şeytani her türlü virüsten korusun.

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 2 Comments

7th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

YERYÜZÜ TANRILARI ŞİRK PSİKOLOJİSİ

Önsöz

İslam inancı, İlahı ‘bir’lemeyi şart koşuyor.

Esasen; yaratılışın sırrı, hayatın anlamı ve amacı, tek İlah olarak Allah’ı tanımak ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamaktır.

Bu amacın gerçekleşmesi için, Allah’a ortak koşmanın, yani ‘şirk’in ne anlama geldiği bütün yönleriyle iyi bilinmeli. Ancak o zaman; “la ilahe illallah”, yani “Allah’tan başka ilah yoktur”, “İlah olduğu iddia edilen, yetkileri ve konumu iti­bariyle İlahlığa kalkışan herhangi bir kişi, nesne, makam ve mevki kabul etmiyorum” demenin şuuruna varılabilir.

Sosyal ve psikolojik bunalımların girdabında boğulmakta olan şirk toplumlarına sunulacak en büyük hizmet, onların yolunu aydınlatacak, onlara sağlıklı bilgiler sunacak ve sahte ilahların tasallutuna son vermeye yarayacak çalışmalar olma­lıdır. Çünkü, fert ve toplumun huzura kavuşmasında ön şart şirkten temizlenmektir.

Alışılagelen şekliyle, daha çok ilahiyat zemininde işlen­meye alışılmış konunun, psikolojik bir yaklaşımla, akıl sahiplerinin ilgi alanına arz edilmesi gerektiği inancı bizi böyle bir çalışma yapmaya yöneltti.

İnsanlık tarihi kadar eski ve klasik, kıyamete kadar da taze ve aktüel olacak böyle bir konuda, bilgi ve fikir birikimi olan herkesin çaba sarf etmesinin ilahi bir borç, misyon ve de lezzet mevzuu olarak algılanması gerektiği konusundaki kanaat ve temennimizi belirtmeden geçmemeliyiz.

Elinizdeki bu mütevazı çalışmayı, konu üzerinde yap­makta olduğumuz, “Yönetim ve Şirk Psikolojisi”, “Akıl Bilgi ve Şirk Psikolojisi” isimli iki kitapla daha destekleme gayretimiz sürmektedir

Beklenen yararı sağlaması ve Allah (cc) indinde makbul sayılması umuduyla..![1]

 

 

İlah Edinme

İnsan Psikolojisinde Tapınmanın Yeri

İnançların insan hayatı üzerindeki belirleyici etkisi, başka hiçbir şeyle kıyas kabul etmeyecek derecede önemlidir. Kendi elinde olmayan bir şekilde ve yine kendi iradesi dışında belir­lenen bir zaman ve mekanda hayata gözlerini açan insanoğlu hep bir inançla yaşamıştır. En inkarcı bir halde bulunduğu za­manda bile inkarını iman haline getirmiş ve varlığını varlıkla­rına bağladığı birilerini ya da bir şeyleri elinde, dilinde, zih­ninde; yanında, yöresinde, meydanında, mabedinde, çarşısın­da, pazarında; sözünde, kitabesinde; taşında; dileğinde, duasında; yaşında, başında, yönetiminde hep yaşatır olmuştur. Zaman, zaman birlediği, bazen de ihtiyacına göre çeşitlendirdi­ği ve çoğalttığı tanrıları ile birlikte olmaktan haz duymuş ve ha­yatı kendince böyle anlamlandırmıştır.

Tanrı ya da tanrılara o kadar ihtiyaç duymuştur ki, Batılı bir düşünürün; “Eğer tanrı yoksa onu biz yaratmalıyız” sözü bunun ne derece kaçınılmaz bir ihtiyaç olduğunun ifadesi ol­ması bakımından oldukça anlamlıdır. Öyle ki, insanoğlu için bir Tanrıya inanmak ve bağlanmak hayatın gayesidir’ demek hiç de yadırganacak bir hüküm olmaz.

Esasen, İslam bunu açık ve kesin bir biçimde ortaya koymuş­tur.

Ayette:

“Ben cinleri de, insanı da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım,” buyuruluyor. [2]

“İbadet kavramı ise, Allah’ın arzu ettiği, gizli ve açık söz ve davranışların bütününü içine alır.

Bu geniş anlamı ile ibadetin yerine getirilmesi, insanın kendi hayatını, çeşitli davranış ve sözlerini, tasarruflarını, diğer insanlarla olan ilişkilerini İslam’ın gösterdiği şekilde ayarlamasını gerekli kılar.[3]

Bu ise insan psikolojisini temelden etkileyen, yeniden Kur’an ve hayatı baştan sona yönlendiren esaslı bir olgudur. Burada konunun nirengi noktasını teşkil edecek temel soru şu­dur: “İnsanın duygu, düşünce ve davranışları üzerinde bu de­rece önemli rol oynayan, hayatı belli bir düzene sokan inanç­ların esası nedir?” Yine bundan hareketle; “İman ve ilah edin­mek kavramları ile insan ihtiyaçları arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır?

İnsanın varlığını sürdürmesi bakımından; ‘Hüküm ve hik­met sahibi’, her şeyi bilen bir ilah olan Allah’a iman, esasen neyin kabul ve tasdik edilmesidir? Bu inançtan sapmanın anlamı, insan psikolojisi açısından neleri ifade eder? Bunun anlaşılması için öncelikle ‘iman’ kavramı yerli yerince ve yeterince doğru olarak kavranmak.

İslam alimi Ömer Nesefı, imanı ‘mutlak tasdik’ olarak tarif ediyor, “Habercinin haberine veya hüküm verenin hük­müne, yani herhangi bir şeye hiç tereddüt etmeden inanmak, onun doğru olduğunu kabul etmektir” diyor.[4]

İslam’da istenen İman; Allah Resulü’nün getirdiği haberi tereddütsüz kabul ve tasdik etme anlamında olup, kabul ve tasdik edilmesi istenen haberin esası ise ilah’ın “tek” oluşu üzerine kuruludur.

Doğruluğu peşinen kabul edilmiş inançların test edilme­sinin kolay olmayacağı açıktır.

İnsanın hayata gelişinin, hayatla ve yaratılışla ilgili temel sorularının izahı ve tüm davranışlarının şekillenmesi bu noktadaki kabuller, yani inançlar üzerinde gelişir. Dolayısı ile insan davranışlarını anlamak bakımından bu inançların teşekkülü irdelenmeli ve bu noktadaki sağlam kaynaklara dayalı ilahiyat bilgileri ve konu ile ilgili sosyal bilimlerin ışığında çarpık­lıklar ortaya konmalıdır. Bu hususta bize öncelikle yardımcı olacak bilim dalları şüphesiz ki Psikoloji, Psikiyatri ve Sosyolojidir. Biz burada daha çok Psikiyatri ve Psikolojiden istifade yoluna gideceğiz. [5]

 

 

İlah Edinme İhtiyacı

‘İlah edinme’, kaçınılması mümkün olmayan bir psikolo­jik ihtiyaç olarak görülüyor.

“İnsanların ilk tarihi günlerden itibaren inandıkları çeşitli putlar bir köklü ihtiyacın ifadesidir. İnsanlar karşılaştıkları bü­yük tehlikeler ve yoksunluklar karşısında; ihtiyaçlarının doyu­rulması, tehlikelerin azaltılması veya yok edilmesi için; ken­disini yaşatacak, ona zor anlarında yardım edecek, onu mutlu kılacak bir güce ihtiyaç duymuş ve inanmıştır. İnsanın ‘put’da toplanan, kutsal ve insanüstü güçten beklediği, bir üstün ger­çeklik ve enerjidir. Zamanda ve zamanı yaşayan insan, asırlar boyunca dağınık hayatını toplamak ve bir şeye dayanmak zo­runda kalmıştır. İşte, bu toplama gücünün kurtarıcı enerjisi (şirk içindeki toplumlar tarafından) putlarda bulunmuştur.” [6] Bu zan sonucu oluşan etkileşimle kutsallaştırma sürecine giril­miştir.

Bir şeyleri kutsallaştırma, ilahlaştırma ve onlara tapma eğilimi, hemen her devirde var olagelmiştir.

Konu ihtiyaç açısından ele alındığında putlaştırılan nesne ve objeler üç grupta toplanabilmektedir:

1. Günlük zevk, heyecan ve ihtiyaçları doyuran, komp­leksli ruhlara hitabeden geçici putlar (putlaştırmalar):

Birçok sanatçılar, sporcular, şu veya bu devrin halkta coşku uyandıran hatipleri, büyüleyici mistikler, büyük şarla­tanlar bu grupta toplanabilir. Bunun ekstrem örneklerini pek çok milletin hayatında görmek mümkün.

Hayatı ve birkaç yıl Rus devletinin yönetiminde oynadığı menfî rolü ile Rasputin gibilerden, gençlik yıllarında ‘Sarışın Bomba’ ismini alan artistin, filmlerinin gösterildiği sinema kapılarının önünde halkın kuyruklar halinde toplanmasına bir yerde göründüğü zaman; binlerce insanın üstüne üşüştüğünü, fotoğrafçıların birbirleriyle yarışırcasına resimlerini çektiği sa­natçılar, gençlerin büyük bir coşkuyla resimlerini yanlarında taşıdıkları, önlerinde kendilerini jiletleyerek kendilerinden geçtikleri örnekler bugün bile sayılamayacak kadar çoktur.

2. İnsanın estetik zevkine, sanat merakına, bilim ve moral ihtiyacına cevap veren ve insanlığı bugünkü medeni basama­ğına çıkardığı düşünülen putlar galerisinde objektif eserleri ile ve her zaman ünleriyle anılan bilim, düşünce ve edebiyat yıl­dızları veya putları. Rafael’den Van Gogh’a, Hipokrat’tan Freud’e, Aristo’dan Newton’a, Einstein’e, Dante’ye, Goethe’ye.. kadar olmak üzere birçok uluslara mensup (erişilmez görülen) kişiler.

3. Şu veya bu memleketi büyük bir felaketten kurtarmak, esirlikten özgürlüğe ulaştırmak, bir savaşta zaferler kazanmak, bir ideolojiyi kitleler için gerçekleştirmek., gibi milyonlarca insan tarafından takdir edilmiş ve benimsenmiş tarihi kişiler galerisinde, herkesin görüşüne göre birçok simalar yer alır. Ancak farklı uluslara mensup insanların ortak takdirine ula­şanlar, objektif başarıları ile olduğu kadar, kitlelerin psikoloji­sine de ustalıkla girebilen ve halkı eserleri ile büyüleyici telkinlerine katabilen ve zamanında tanrılaştırılmış olan faniler.. Şüphesiz ki bunların başında Buda’dan İsa’ya ve bazı bü­yük azizlere, imamlara kadar din adamları da var. Bunların dı­şında Sezar, Cromvel, Napolyon, Washington, Marks, Lenin, Gandi ve Atatürk gibi güçlü kumandanlar, devrimciler ve devlet adamları tipindeki seçkin kişiler de yer alır. Bunlara daha birçok isimler de eklenebilir.

Herhalde 20. asır toplumlarında üstünkörü bir bakışla tapmanın ilkel şekillerinin (devam etmekte) gelişmekte olduğu görülür. İkinci Dünya Savaşı’nın meydana getirdiği şiddetli sarsıntılar, Atom bombasının büyük ölçüde maddi ve manevi yıkıntıları, ‘Kumsalda Bir Gün’ filminde olduğu gibi nükleer silahların gelecekteki trajik ve kollektif ölümlerin tasarlama­ları yanında, bugün bile dünyanın belirli yerlerinde bir üçüncü dünya savaşı körüklemek tehlikesini gösteren kanlı savaşlar ve çatışmalar, iki üç düşman cephesine ayrılan gençlik grup­ları yeni bir insan şuuru ve ruhu oluşturmakta ve bunlar büyük bir hızla gelişmektedir. Kaldırımlardan, LSD’li ve esrarlı seks alemlerine kadar, düşürülen moral inanışlar yeniden birçok ihtiyaçlar ve tepkiler yaratmakta, birçok bireysel ve kollektif manevi sapıklıklar görülmekte ve bu ideolojilere ve mentalitelere uygun olmak üzere yeni yeryüzü putları doğmaktadır.”[7]

Birbirinden farklı veya benzer şartlar altında “İnsan, ken­di gücünün çok üstünde olup da ümitlerini gerçekleştirmede bel bağladığı yahut şu veya bu şekilde yararlandığı değişik tabiat güçlerini; lider, kahraman, sporcu, şarkıcı, artist, seks yönünden çekici pek çok kuvvet ve objeyi kutsallaştırır, hatta tanrılaştırır.. Bu, insanın kendini adamaya karar verdiği, mut­lak gönül bağlılığı içinde olduğu gücü “tanrısal kudret’i temsil eder.. İnsanın günlük denemelerini ilgilendiren her şey kutsallaştırılmıştır. Kozmik fenomenler ve tabii güçler (Güneş, ay, yıldızlar, pınarlar, ırmaklar, dağlar), hayati ve psikobiyolojik güçler, hayvanlar, ağaçlar, cinsel enerji, (özellikle erkek cinsel organı ve döllenmenin bütün güçleri).. Irk, vatan, sınıf, parti, savaşlar, altın, para., boş inançların birçok şekilleri… Umdurucu ve korumak gücünde görülen her şey, insanın merakını ve mistik yönünü kamçılar” ve bir şekilde putlaştırılır.[8]

Rahatlıkla denilebilir ki; “İnsanın zihninde, onu ilah edin­meye iten etkenin asıl kaynağı muhtaç ve varlıksız oluşudur. İnsanın, kendisinin ihtiyaçlarını gidermeye gücü yeten, sıkıntı­lara karşı yardım eden, gerektiği her an onu koruyan, ıstırap ve korku halinde korkusundan onu emniyete çıkaran bir var­lığa ihtiyacı vardır.

Yine kişinin ihtiyaçlarını gideren, dualarına icabet eden, isteklere cevap veren bir varlığın, mevki bakımından da şüp­hesiz kendinden daha yüce ve derece bakımından da daha üstün olması gerekir.

Nihayet kaçınılması imkansız tabii hallerden biri de, insanın aşkla ve şevkle yöneleceği kudretin (ilahın), insanın, anında ihtiyacını gidermeye, sıkıntıya düştüğü zaman sıkıntı­sından kurtarmaya, ıstıraplı anlarında sükunet bahşetmeye gü­cü yetmelidir. (Ya da öyle inanılmalıdır.)

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, “ilah” kelimesinin mabud hakkında kullanılmasına sebep olan faktörler: İhtiyaçları gi­dermesi, amelin karşılığını verme, sükunet bahşetme, yüceliği ve hükmü altına alıp koruma, musibet anında onu korumaya gücünün yeter olması..” gibi düşünce ve kanaatlerdir. [9] Kişi­nin bütün bu sayılanları kendisine verebilecek bir büyük Kud­reti kabul etmesi, bu özelliklerin onda var olduğuna ve bu­nunla birlikte kendisine yardım edecek olduğuna inanması.. İşte ilah edinme ihtiyacının esası! [10]

 

 

İlah İle Sözleşme

İslam’a göre tek ilah olarak kabul edilen Allah, ‘her şeye gücü yeten’dir.

O; kuvvetli, kudretli, izzetli ve Kahhar olan bir ilahtır. Müslüman O’na yöneldiğinde, şu varlıklar aleminde Hakk’ın kendisi olan biricik kuvvete yönelmiş olur. Her türlü sahte kuvvetlerden kurtulup sükunete ulaşır, gönül huzuruna kavuşur ve rahat eder. Artık mü’min hiç kimseden, hiç bir şeyden korkmaz.. O, şunun bunun vergi ve mahrumiyetine de tamah etmez.” [11] Çünkü o, ruhlar aleminde Rabb’ine söz vermiş, Rab ve ilah olarak O’nu kabul etmiş; O’nunla ahitleşmiştir.

Müslüman, “Allah’ın ahdini te’kid ettikten sonra bozan­lar..” [12] dan olmak istemez.

Müslüman’ın hayatı bu ahitleşme üzerine şekillenir. Bu­nun için o, Allah’tan başkasını ilah ve Rab olarak kabul ede­mez. Esasen ezelde yapılan bu ahitleşmenin Allah’la tüm insanlar arasında olduğuna inanılır.

“Allah’u Teala ile beşer arasındaki ahdin bir çok çeşitleri var. Bunlardan biri insanoğlunun Halik’ını (yaratıcısını) bil­mesi ve O’na yönelip ibadet etmesi için yaratılışında sahip olduğu fıtri ahittir. Allah’ın mevcudiyetine inanmak ihtiyacı, insan fıtratında daimidir. Şu kadar var ki bu fıtrat, bazen şaşırıp yolunu sapıtır ve Allah’a ortak aramaya koyulur.”[13]

Bir olan ilah ile yapılan bu sözleşmeye riayet ise ‘takva’ ile ifade edilir.

“Muttakiler için… Bu kitaptan (Kur’an’dan) kalbe fayda­lanma ehliyeti veren, takvadır. Kalbin kilitlerini açan takva, o nurun kalbe girerek vazifelerini yapmasını sağlar.

Faydası olan her şeyi tutup kaldırabilmeğe, karşılayıp hüsnü kabul göstermeye ve hayra çağrıldığında icabet etmeye kalbi hazırlayan takvadır.

Kur’an’da hidayeti bulmak isteyen kimsenin, ona selim kalple ve hulüs-u niyyetle teveccüh etmesi zaruridir. Daha sonra buna (Kur’an’a) korkan, korunan, delalete düşmekten yahut herhangi bir sapıklık tarafından avlanmaktan çekinen bir kalple yanaşması lazım gelir. İşte o vakit Kur’an esrar ve envarını açar.”[14]

Böylece kul ile ilah arasında uyum yolu da açılmış olur. [15]

 

 

İlah Kavramı İle “Allah” Kelimesinin İlintisi

İlah kelimesinin İslam literatüründe özel bir yeri var.

Allah kelimesinin etimolojisi hakkında ileri sürülen ve sayısının otuza yaklaştığı kaydedilen, birbirinden farklı bütün görüş ve iddialar değerlendirildiği takdirde, bu kelimenin Arapça asıllı ve zengin manalı “ilah” lafzından türediği görüşü ağırlık kazanmaktadır.

Bir görüşe göre bu kelime, “gizlenmek, perdelenmek ve duyu idrakinin ötesinde olmak” anlamındaki “lah” kelime­sinden türemiştir. “Duyuların idrakinin fevkinde olan” mana­sında “lah” kelimesinden lam harfleri birleştirilerek “Allah” lafzı elde edilmiştir.

Daha çok üzerinde durulan bir görüşe göre de; Allah lafzı, “kulluk etmek” veya “hayret ve şaşkınlık içinde kalmak, gönülden bağlanıp sığınmak” anlamında bir mastar olan “ilah” kelimesinden türemiş ve bazı dil işlemlerinden geçmiş. “Tapı­nılan, yüceliğinin karşısında hayrete düşülen, gönülden bağla­nılan ve sığınılan” anlamına gelen bu kelimenin başına önce bir harf-i ta’rif getirilerek “el-ilah” şekline dönüşmesi sağlan­mış, daha sonra dilde kullanım kolaylığı sağlamak amacıyla, “lam” harfleri birleştirilmiş ve kelime azamet ifade eden tok bir sesle “Allah” şeklinde okunmuştur”. [16] Bu bilgiler, Al­lah’ın 99 ismi üzerinde çalışma yapan Prof. Metin Yurdagür’ün ‘Esma ül Hüsna’ isimli kitabından. [17]

 

 

Şirkin Psikolojik Mahiyeti Ve Önemi

Hangi psikolojik mekanizmalar sonucu İnsanlar, ‘Bir’ olan Allah’ı bırakır da, birden çok ilah edinme ihtiyacı duyarlar ve de Allah’a has olan ilahlık kudretini başka şeylere yakıştırırlar? Bu soruya sağlıklı bir cevap bulabilmek için şir­kin psikolojik mahiyetini iyi irdelemek gerekir.

“La ilahe illallah” demeden; yani “tanrı olduğu zanne­dilenler ya da tutum, davranış, söz, yönetim ve yöntemleri ile kendilerini ilahlık mevkiinde görenler ilah değildir” demeden ve öylece inanmadan kimsenin imanı sahih olmayacağına göre konu hadsiz derecede önemli. Kul ile tanrısı arasında ruhi bir bağ olan İman, bu ilah kavramı üzerine kurulu.

Allah Resülü’nün; “Sizin için endişem, tekrar küfre döne­ceğiniz ihtimalinden değil, size karanlıkta karıncanın ayak sesleri gibi gizli ve sinsi gelecek olan şirktendir” anlamındaki sözleri, şirki, mahiyeti ile tanımanın ne denli önemli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. İşte ancak o zaman, karıncanın ayak sesleri kadar sinsi gelen düşmana karşı korunmak müm­kün olabilir.

Şirk olayını hayatın her alanında görmek mümkün: Günlük işleri düzgün gitsin diye yanında taşıdığı uğur simgesi (soteria) bir boncuk, bir tutam saç, içinde ne yazdığı pek de önemli olmayan ve merak da edilmeyen bir muskadan uğurlu kelime ve sayılara; hayatı üzerlerinde yetki sahibi olarak kabul ettiği dini ve idari otoriteleri olağan üstü görerek putlaştırma­ya kadar her alanda!

“İnsanlar kendilerine egemenlik eden, onları büyüleyen liderleri veya şefleri ölür ölmez kısa bir süre içinde yenilerine dönerler. Bu süreli olarak iktidarı doldurmak ve boş bırak­mamak, esasen daima ona bağlı olduğumuz ve kendisini say­dığımız kutsal bir varlığı tutmanın ihtiyacıdır. Kişiler gider; lakin insan gönüllerinde kutsal olan ve putlaştıran güçler ve değerler kalır.

Bu putlaştırılan güçler zamana, tarihî dönem ve gereğe göre bir kurt-tanrı, bir çakal-tanrı, bir öküz-tanrı, savaşan ba­kire, her şeyi yutan bir ejder, bir doğurucu karınlı ana, yıldı­rımlar saçan Zevfe, Sezar gibi bir imparator, Hitler gibi bir lider, bir Prima Donna yani çok yönlü bir tiyatro veya sinema artisti, çılgınca dans eden ve striptiz yapan bir dansöz, bir seks vampiri, sesiyle gençleri çıldırtan ve yerlerde tepindiren Elvis Presley gibi bir şarkıcı, bir karlı tepeden öbür karlı tepeye uçan bir kayakçı veya Arjantin’de yapılmış olan futbol şampi­yonasında takımını golleri ile şampiyon yapan bir Kempes gibi sporcu da olabilir.

Kutsallaştırılan (obje ve) hayallerin çeşidinin çok oluşu, değişik insan gruplarından ve kültürlerinden kaynak aldıkla­rını gösterir. (En ilkel kabilelerden, en yeni örgütlü topluluk­lara kadar).Bunlardan bazılarının süreklilikleri ya da evrensel tarihin değişkenlikleri arasında yeniden canlanmaları, daima ve her yerde, insanların durmadan yeni putlar ve yeryüzü tanrıları yarattıklarını gösterir.

Lakin bütün bunlar putlara tapmaya olan insancıl ihtiyacı derinliğine anlamamız için yeterli aydınlatmalar sayılmaz. Putlara tapmanın ve her alanda suni putlar yaratmanın dünya üstünde evrensel olması, bu durumun tarih boyunca sürmesi ve özellikle müspet bilimlerin her çeşit teknik başarıları ile egemen oldukları toplumlarda bile itibar görmesinin mantık­sızlığı (ve anlaşılmazlığı) bunun insan ruhunda çok derin kökleri olduğunu gösterir. Bundan ötürü bunun aydınlanma­sını en iyi şekilde bize psikanalitik metotlar sağlar.

Bütün insancıl eğilimler, zorlayıcı hevesler, zevke dönük dürtüler, saplantılar, alışkanlıklar ve daha genel bir terimle bi­linç dışı komplekslerin aydınlanması için kullandığımız yolu, “Putlara tapma ihtiyacı”nı da anlamak için kullanmak gerektir. Herhalde bunun için de, insan yaratığının çocukluğundan iti­baren erginliğe doğru giden gelişme yoluna girmelidir. Yeni doğan her insan yavrusu, temel psikolojik ihtiyaçlarını doyur­mak için tamamıyla çevresine ve özellikle 5 yaşına kadar an­nesine veya onun yerine geçenlere bağımlıdır. Bu, annede, he­nüz duygusal yetersizliği ve kendi vücudunun hayalinin bü­tünlüğünü kavrayamaması dolayısıyla, çocuk ancak hayal meyal olarak bazı yerler görür: Bir meme veya emzik tutan bir el ve bunlara katılmış olarak bir koku, dokunma duyguları, az çok hoş olan durum değişmeleri gibi… Bu dağınık duygular, sinirsel olgunlaşma yokluğu dolayısıyla, bir bütünlük halinde reaksiyonlarda bulunur. Anne, bebek bağırmalarına karşı bir şey vermesi ya da ihtiyaç olduğu anda kaybolmasına göre; ve henüz mevcut olmayan bir zaman karışmasıyla da bu birbiri­nin tersi olan hayaller aynı anda karışık bir şekilde bulunur.

Bunlar erginlik çağına kadar bilinç dışı derinliklerde yer alır ve ancak psikanalitik bir inceleme ile meydana çıkarıla­bilir. Bunlar bazı lojik (bilim) dışı inançlarda ve kollektif topluluklarda önemli bir rol oynar. Bu bağımlılık, az çok ge­nel bir güvensizlik de yaratır..

Şüphesiz ki her şey bunlarla bitmez. Lakin daha sonraki denemeler ve gerçekliklerle karşılaşmalar şu veya bu şekilde hazırlanmış olan bir zeminde vaki olmaktadır.”[18]

Geliştiği zeminin özelliklerine göre, kişilikler başkalarına sığınmaya, kolayca inanmaya, bağlanmaya ve itaate; gereksiz korkulara, sapmış sevgilere, umut ve beklentilere eğilim oluş­turur. Bütün bu çalışma süresince göreceğimiz psikolojik özel­likler, defektler (eksiklikler) ve bunların analizleriyle ilah edinmenin hazırlayıcı, kolaylaştırıcı zeminini irdelemeye, anla­maya çalışacağız.

İnsanlar çoğunlukla kendi durumlarının farkında değiller­dir. Kendilerini şirk içine sokan sebepleri ve hatta şirk içinde olduklarını bile bilmekte ve anlamakta zorluk çekerler.

Bunun için İslam alimlerinin insanları sürekli olarak uyardıklarını görürüz.

Abdulkadir el-Geylani; “Allah’tan başka her kime itaat ediyorsan, o senin ilahın olur. Kimden korkuyor ve kurtuluşu kimden bekliyorsan onu ilah seçmişsin demektir. Zarar ve menfaati kimden biliyor ve Allah’ın o işi onun eliyle yaptığını görmüyorsan o senin için ilahtır. Ey kalbi ölü olanlar! Ey güç ve kuvvetlerinin putlarına tapanlar; geçim kaynaklarını, mal­larını ve memleketlerinin sultanlarını putlaştıranlar! Kim zarar ve menfaati Allah’tan değil de başkasından görüyorsa o, Al­lah’ın kulu değil, onun kuludur..” [19] diyor ve devam ediyor;

“Yalnız dille şahadet getirmek sana fayda vermez.

Çünkü kalbinde birçok ilah vardır. İdarecilerden olan korkun kalbine ilahtır. Çalışmasına, kuvvetine ve yaptığın ticaretine güvenmen sana birer ilahtır. Onları kalbinden çıkar­madıkça, ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ demen faydasızdır.. Neye, kime itimad ediyorsan sana ilah o’dur.”[20]

Ebul Hasan el Nedvi de;

“Allah’tan başka kime itaat ediyorsan o senin ilahın olur; Kimden korkuyor ve ondan kurtuluşu diliyorsan, onu ilah seç­mişsin demektir. Zarar ve menfaati kimden biliyor ve Allah’ın o işi, onun eliyle yaptığını görmüyorsan, o senin için ilah­tır.” [21] diyerek uyarıyor.

Mevdudi de konuya şöyle açıklık getiriyor;

“Durmadan, ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ kelime-i şaha­detini tekrarladığı halde (insanlar) Allah’tan başka birçok ilahlar edinirler.. Şüphesiz ki bu şahıslar Allah’tan başkasına dua etmez, O’ndan başkasını ilah ve Rab olarak adlandırmaz. Lakin bu dil iledir. Bunun yanında, bu iki kelimenin kullanıl­dığı manalarda birçok ilahlar edinir de, zavallıların bundan haberleri bile olmaz.”

Bir kimse; “Ne olursa olsun herhangi bir şeyi kendisi için veli, yardımcı, kötülükleri uzaklaştıran, ihtiyaçlarını gideren duasını kabul eden, zarar ve fayda vermeye gücü yeten bir varlık olarak görüyor ve bütün bunları tabiat kanunları çerçe­vesi dışında manalarla anlayıp, onlar hakkında kabul ediyorsa; bu, inandığı şeyin, bu alemin nizamı üstünde bir otoriteye sa­hip olduğunu kabul etmesinden ileri gelmektedir.

“İster ondan korkmak ve ona ümit bağlamak olsun, ister­se onu Allah huzurunda bir şefaatçi kabul etmek veya ona mutlak itaat ve emrine düşüncesizce uymak kabilinden olsun (bu ilah edinmektir). Allah’tan başkasına bağlanan maddi ve manevi bağların Allah’u Teala’ya tahsis edilmesi gerekir. Zira O, yalnız başına bütün otoriteye maliktir.”[22]

Seyyid Kutup da, ayetler ışığında şu izahları yapıyor; “Tevhid akidesinin, berraklığını ve sadeliğini korumak için Kur’an-ı Kerim’in şiddetle yasakladığı (Allah’a eş koşma) keyfiyeti, her zaman müşriklerin yapa geldiği gibi, bir takım şeyleri ilah ittihaz edip, Allah’la birlikte onlara da ibadet etmek şeklinde olmaz. Bunun, muhtelif şekilleriyle bir de gizli olanı vardır ki: Mesela, ümitlerinin herhangi bir şekilde Al­lah’tan başkasından geldiğine inanmak şirkin bir çeşidi­dir. Yani gizlice Allah’a şirk koşmak demektir. İbn-i Abbas (r.a) bir rivayetinde şöyle demektedir: “Ayette geçen öyle bir şirk çeşididir ki, bu gizlilik, gecenin karanlığında kaypak-siyah taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak seslerinden daha hafidir (gizlidir).

Hal böyleyken, söz ile, ‘biz hiç kimseyi Allah’a ortak koşmuyoruz’ demenin bir yararı yok!

Unutma o günü ki, onları hep birden toplayacağız; sonra da, Allah’a ortak koşanlara; ‘Nerede boş yere davasını güttü­ğünüz ortaklarınız?’ diyeceğiz.” [23]

“Sonra onların mazeretleri, ‘Rabb’imiz Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık!’ demekten başka şey olmadı.” [24]

“Gör ki kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler ve (tanrı diye) uydurdukları şeyler kendilerinden nasıl kaybolup gitti!” [25]

Bir kimsenin; “Ey falan, Allah hakkı için, hayatımı sana borçluyum”, gibi tabirler kullanması, eğer “şu köpek olma­saydı, hırsızlar gelirdi” şeklinde konuşması.. Arkadaşına; “Al­lah ve sen isterseniz bu iş olur”, “Allah’la falan adam olmasaydı işimiz olmayacaktı”, gibi sözler söylemesi hep bu gizli şirkin bir nevidir.”

Bir hadis-i şerifte, bir adamın Peygamberimiz efendimi­ze; “Allah ve sen isterseniz” dediği ve bu söze karşılık Resul-i Ekrem’in; “Beni Allah’a eş mi koşuyorsunuz?” buyurduğu rivayet edilir.”[26]

Şirk bu bilgiler ve izahlar ışığında ortaya konduğunda konunun önemi daha iyi anlaşılıyor olsa gerek. Yoksa;

“İslam’ı sadece tahtadan ve taştan imal edilmiş putları yok edip, onların yerine, o putlar gibi hiç bir fonksiyonu olma­yan, kişi ve toplum hayatına müdahale etmeyen, hükmetmek gibi bir sıfatı bulunmayan, soyut bir tanrı inancı getiren din olarak algılayanlar, nice sahte ilahların hükümlerine uyarak gönül hoşluğuyla yaşarlarken, ‘la ilahe İllallah’ı arada bir mı­rıldanarak cenneti garantilemiş olmanın hayalleriyle avunur dururlar.”[27]

 

 

Sağlıklı Aklın Yolu Tek İlah’a

Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın birliğini doğrudan ifade et­mek üzere ‘vahid’, ‘ahad’ ve ‘vahde’ gibi kelimeler kullanılır­ken, İslami literatürde tevhide (tek ilah inancına) aykırı olan inanışların ise geniş kapsamlı bir kavram olan şirk kelimesi ile ifade edildiği bilinmektedir.

Yine Kıır’an’da, Allah’ın “bir”liğini belirten ayetlerin, Al­lah’ın varlığını bildiren ayetlerden fazla olması da konunun ciddiyetini gösteren önemli kriterlerden biri olarak görülür.

Ansiklopedilerde; ‘Tanrıya ortak koşma; ‘birden fazla tanrı edinme; ‘çoktanrıcılık (politeizm)’, ‘putataparlık (paganizm)’ anlamlarında kullanıldığı belirtilen şirk kavramı Allah’ın asla bağışlamadığı bir cürüm ve günah olarak bildirilmiştir.

Şirk olayı, esasen Allah’a has olan “ilahlık” kavramının ifade ettiği anlamların, Allah dışındaki varlıklara atfedilmesi, Allah’ın sıfatları ile bildirilen kudretinin inkar edilmesi, çoğu zaman sözle açıkça ifade edilmese de, hatta bazen tersi iddia edilse bile, daha çok düşünce, duygu ve davranışlarla kendini gösteren bir inkar (negasyon) ve isyan halidir.

Bu durum, insanın yaratılış amacı ile çeliştiği gibi fıtrata yani yaratılıştan getirilen ruhi ve yapısal özelliklere de ters düşer.

“Kur’an-ı Kerim, Allah’ın varlığının benimsenmesini ve O’nun ‘bir’liğine inanmayı, insanın selim yaratılışının bir gereği olarak kabul etmiştir.”[28]

Bundan rahatlıkla şu hüküm çıkarılabilir; aklı başında olan ve düşünebilen her insan Allah’a yönelir, O’nu tanır, O’nu bilir. Bu, yaratılışın tabii sonucudur.

Aksini düşünmenin ise ne derece yanlış ve ters bir tavır olacağını ayetlerin etkili üslubundan takip edelim. [29]

 

 

“Allah İle Beraber Bir İlah Ha!”

Neml: 27/60-64.ayetlerinde Allah’tan başka inanı­lan, umut bağlanan, yardım istenen, sığınılan, korkulan ve itaat edilen nesnelerin asla buna layık olmadıkları, ilahlık fonksiyonuna erişemeyecekleri vurgulanıyor. Tek olan ilah ta­rafından yaratılmış ve her an kendisi ilaha muhtaç olanlar, na­sıl olur da, ilah gibi görülürler.! Bu bir çelişkidir.

Ayetler, insanları bunun üzerinde düşünmeye çağırıyor. Rabb’in fazlı kereminden verdiği nimetlerden örnekler sayı­larak, uyarı ve ikaz üslubuyla soruluyor; “Allah ile beraber bir ilah ha!”

“(O nesneler mî) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten sizin için bir su indiren? Öyle bir su ki, biz onunla sizin bir ağacını bile bitiremeyeceğiniz nice güzel bahçelerin bitkilerini bitirmişizdir. Allah ile beraber bir ilah ha! Hayır, onlar sapık­lıkta devam eden bir güruhtur.”

“O nesneler mi yoksa yeri bir karargah yapan, aralarından ırmaklar akıtan, ona has ve.sabit dağlar kuran, iki denizin arasına bir perde koyan.. Allah ile beraber bir ilah ha!”

“Hayır, onların çoğu (tevhidi) bilmiyorlar. Yoksa, kendi­sine dua ettiği zaman bunalmışa icabet eden, fenalığı gideren, sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber bir ilah ha!”

“Siz ne kıt düşünüyorsunuz. Yahut, o kara ve denizlerin karanlıkları içinde sizin yolunuzu doğrultmakta, rahmetinin önünde rüzgarları müjdeleyici olarak göndermekte olan mı? Allah ile beraber bir ilah ha!”

“Allah onların tuttukları ortaklardan çok yüce ve münez­zehtir.”

“Yahut yaratmayı önce başlatan, sonra onu iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber bir ilah ha!”

“De ki, eğer (şirk koşmanızın) doğruluğuna inanıyorsanız getirin delilinizi.”[30]

Allah’ın verdiği akıl nimetini kullananlar için O’na ortak koşmak elbette akıl karı olamaz! Üstelik sadece baştan bir kere yaratılmış olmakla hayata devam etme imkanının olma­dığı ve her an yaratılıp duran bir varlık olduğumuz bilinirken! [31]

 

 

Her An “Yaratılıp Durmak”

Her şeyin her an yaratılıp durması ve Yüce Yaratıcı’nın yaratma fiilinin bir kereye mahsus olmadığının bilinmesi duygu ve düşüncelerin hizaya sokulması bakımından oldukça önemli bir husustur.

“O (Allah) ki göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Hiç bir evlat edinmemiştir O. Mülkünde O’nun bir ortağı da yoktur. O her şeyi yaratıp, bir düzen ve bir ölçü tayin etmiştir. Böyle iken kafirler O’nu bırakıp da birtakım ilahlar edindiler; ki, bunlar hiçbir şey yaratamazlar. Bilakis kendileri yaratılıp durmaktadırlar. Onların nefisleri için ne bir zararı gidermeye, ne de bir fayda sağlamaya güçleri yetmez. Öldürmeye, dirilt­meye, ölenleri yeniden diriltip kabirden çıkarmaya ise hiç güçleri yoktur.”[32]

Yukarıda bahsi geçen Neml süresindeki ayetlerde; “Sizi gökten ve yerden rızıklandıran” ifadesi ile bu süresindeki “yaratılıp durmak” tabirleri, üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli ve sadece inanca değil bilime de doğrultu verecek boyutta ip uçları içeren ikazlar. Bunların anlaşılması halinde başka ilahları reddedip, Allah’ı tek ilah olarak kavramanın inkar edilmesi mümkün olmayan bilimsel ve akli delillere ulaşılır.

Her şeyi yoktan var eden ve gökten ve yerden rızıklandıran..ilah O.

Yerden gıdalar; proteinler, karbonhidratlar, yağlar, vita­min ve mineraller.. Sonra su ve hava.. Bütün bunlar canlılığın devamı için gerekli.

İnsana yerden rızk verilmezse açlığa ve susuzluğa ne kadar dayanabilir!.. Belki birkaç hafta.. Sonra? Sonra, canlılık sona erer.

Yine hayat için çok önemli bir rızk olan oksijen olmaz ise hayat kısa sürede sonlanır. Dokular içinde oksijensizliğe en fazla dayanıklı olan kaslardır ki onlar da en çok beş dakikada canlılığını yitirir. Beyin hücreleri ise iki dakika oksijensiz kalamıyor. Daha fazlasına dayanamıyor ve ölüyor. Tekrar ok­sijene kavuşulsa bile artık beyin fonksiyon yapamadığı için, ‘bitkisel hayat’ denilen olay gerçekleşir ki, solunum ve dolaşı­mın suni olarak devam ettirilse de kişi çevresi ile bir ilişki kuramaz, konuşamaz, işitemez; iradi hareketlerden yoksundur, şuuru yerinde değildir.

Eğer ‘tek ilah’ olan ve “rızıklandırma” kudreti bulunan ‘Yaratıcı’ ilah’ın bu gıdalar, su ve hava (oksijen) ile nimetlendirmesi olmasaydı, bunu kim sağlayabilirdi ki!

Kim gıda verir, kim hidrojen ve oksijeni yoktan var edip, sonra 2 Hidrojen’i 1 Oksijen’le birleştirerek yağmuru yağdırabilir ve yerden suları fışkırtır?

Allah’a rağmen kendilerine itaat edilen; sığınılan, umut bağlanan, korkulan ya da Allah gibi sevilerek ilah edinilen­lerin hangisi!

Bir de “gökten rızıklandırma” var ki, müthiş bir olay! Gökten verilen rızkın kesilmesinin sonuçları yerden verilen­lerin kesilmesiyle meydana gelen ölüm gibi olmaz. Sonuç kor­kunçtur, ortada ne beden kalır, ne ceset; tam bir yok oluştur gerçekleşen.

Görünür alemde, insan ve canlılar dahil bütün maddi varlıkların en küçük yapı taşları; elektron, proton ve nötron­lardır. Bunları meydana getiren alt parçacıklar ise ‘quark’lar diye isimlendirilen enerji paketçikleri. Soyut alemden somut aleme geçişin tespit edilebilen ilk elemanları, cisim olarak var oluşun temel taşları.. Tüm madde, nihai tahlilinde bu enerji paketçikleriyle oluşuyor.

İşin en ilginç yanı, görünen bütün bu maddi alemi temel­de meydana getiren enerji paketçiklerinin kendi kendilerine varlıklarını sürdürmelerinin imkansız oluşudur. Bunlar kesin­tisiz bir şekilde madde ötesi (fizik ötesi) alemden gelen ener­jiyle her an yeniden oluşur, yani yaratılır ve var oluşunu böy­lece sürdürür. Eğer görünmeyen madde ötesi sonsuz bir enerji kaynağından gelen bu kesintisiz enerji (gökten verilen rızk) bir an kesilse, bu paketçikler (quarklar) varlığını sürdüremez. Dolayısı ile atomun elemanları olan elektron, proton ve nöt­ronlar teşekkül edemez yani atom, dolayısı ile madde var ola­maz. Cisim, yani varlık bir anda tükenir; hiç var olmamış gibi olur. görünürken görünmez olur. Ortada ceset diye bir şey de kalmaz. Çünkü cesedi meydana getiren yani madde olmayı sağlayan elemanların artık hiçbiri ortada yoktur; bu ise tam bir yok oluştur.

Cisim, madde ya da vücut, mevcut durumunu muhafaza edebilmek için bu enerji paketçiklerinin, fizik ötesi bir alem­den, sonsuz bir enerji kaynağından, büyük bir kudretten sürekli beslenmeye ihtiyacı olduğu gibi, herhangi bir fiilini, yapmak istediği herhangi bir şey için de aynı şekilde fizik ötesinin, gayb aleminin enerjisi şarttır. Bu olmadan hiçbir fiil hayat bulamaz, oluşamaz.

İşte bir anlamda kişinin kendi fiillerinin yaratıcısı ol­madığı, esas yaratıcının yine Yaradan ilah olduğu, kişinin ise sadece istek ve tercihini ortaya koymakla kaldığının bir izahı da budur. Kişi ister, yani yönelir, Allah (cc) yaratır. Her şey O’nun kudret elindedir. Dilerse olur, dilemez ise olmaz. İnsan iyi ya da kötüyü tercih edişinin mükafat ve sorumluluğunu yüklenmiş olur böylece.

Demek ki, yalnızca Allah yaratıcıdır ve kendi varlığı ile kaimdir. Varlığında ve yaptıklarında kimseye muhtaç değildir. O’nun dışındakiler yani yaratılmış olanların tümü, ilk yaratıl­dıkları zamanda Allah’ın yaratmasına muhtaç oldukları gibi, ölüme kadar olan (hayat) süreleri içinde de muhtaç oluşları sürer. Ceset olarak var olmak da yine yaratıcı kudret tarafın­dan her an yaratılmasını gerektirir. Hiçbir şey ‘Vacibu’l vücut’ yani kendi nefisleriyle ayakta duracak kudrette değildir. Kendi varlığı ile kaim olan, kendi kendine var olabilen (Kıyam bi nefsihi) yalnızca tek ilah olan Allah’tır. İnsan dahil tüm varlık­ların, bir kere yaratılmakla işleri bitmemiştir; her an vücutları ve fiilleri ile birlikte “yaratılıp durmakta” dırlar. Hiç bir an kendi kendilerini ve fiillerini var ediyor değildirler.

Ve eninde sonunda rızk kesilecek, her nefis ölümü tada­caktır. Bundan kaçış yok!. İlk insandan itibaren yeryüzüne doğan, takribi 125 milyar kişiden kimsenin kaçamadığı gibi.!

Furkan: 25/2. ve 3. ayetlerini sürekli hatırlamalı;

“Böyle iken, kafirler O’nu bırakıp da bir takım ilahlar edindiler ki bunlar hiçbir şey yaratamazlar. Bilakis kendileri yaratılıp durmaktadırlar..”

“Ve o ilahi ikaz: “Allah ile beraber ile bir ilah ha!.”

Akıl gibi bir büyük nimetle şereflendirildiler, nasıl olur da; ‘yaratan, rızk veren, yardım eden, her söylediği tartışmasız ve mutlak hakikat olan, kayıtsız şartsız itaat edilmeye layık’ bir ilaha yönelmekten başka bir yol ararlar!. İşte bunu anla­mak için şirkin, hangi duygularla insan psikolojisinde yer etti­ğine bakmalı ve bu duyguların gelişimini analiz etmelidir. [33]

 

 

‘Nefs’, Kişilik Ve Şirk

Şu Ruh Haline Bakınız!

Ebu Leheb, Resulüllah’a soruyor;

“Ben iman edersem, bana ne var?” diye. Cevap;

“Herkese ne varsa, sana da o var!” Bu cevap karşısında Ebu Leheb, nefsini başkalarından üstün tutmanın mahvedici ve kahrolası kıskacında kendini ebedi azaba mahkûm edecek sözü söylüyor; “Beni herkesle bir tutan din olmaz olsun!”

Şirk, insanın istekleri, arzuları, umutları, korkuları, endi­şeleri, sevgi, zevk ve heyecanı, alışkanlıkları gibi bütün kişilik özellikleri ile sıkı bir bağlantı içinde.

Kişilik ise özet olarak, zaman içinde kazanılmış ve kalıp­laşmış davranışların tümü diye ifade edilebilir. Kişiliğin oluş­ması ve davranışlarda nefsin önemi büyüktür; ama nefs tek etkili unsur değildir.

İnsan davranışları ‘ruh’un, kalb’in, ‘akl’ın ve ‘nefs’in bir­likte etkileri altında oluşur.

Ruhi kuvvetler, kalbi tesirler, akli dinamikler ve nefsi istekler daimi bir etkileşim içindedir. Denebilir ki, insanın ‘behavior’u (davranışı); yani, yaptığı, yapmadığı, söylediği, söyleyemediği, duruşu, düşünüşü, bakışı, konuşması, tüm duygulanımı, içe ve dışa yönelik bütün bir psikolojik aktivitesi bu dört kuvvetin (ruh, kalp, akıl ve nefsin) o anki bileşkesidir.

Bunlardan her biri, hem etkileyen hem etkilenen konu­munda olup, yerine göre bazen biri, bazen de diğeri baskın olur.

Bu, iç güçlerin şekillenmesi ve yönlendirilmesinde etki sahibi olan dış dinamikler de (din içi, din dışı) inançlar, sosyal ve fîzik çevre ile kültürel yapılar olmaktadır. Aile ise bu dış etkilerin ferde yansıtıldığı ve benimsetildiği laboratuar ortamı.

Düşünceyi yönlendirecek olan kavram ve semboller bu faktörlerin etkisi ile zihinlere yerleştirilir. Davranış biçimleri ve değer yargıları böylece şekillenir.

İlah ve ona bağlı kavramlar da, başta inançlar olmak üze­re, dış faktörler tarafından insana, öncelikle çocukluk dönem­lerinde telkin edilir ve doğru olarak inandırılır, kabul ettirilir.

“Şirk” olayının insan psikolojisinde kendine yakın buldu­ğu taraf ise “nefs”tir. Konunun kavranmasında, nefsle ilgili olarak, önce ilahiyat bilgilerine sonra da psikoloji ve psikiyat­rinin yaklaşımlarına müracaat edelim.

“Nefs kelimesi Kur’an’da 304 defa zikredilmekte. Bunla­rın bir kısmı “kendi” ve “kendileri” anlamında geçmektedir.”[34]

Gazali de nefse iki anlam vermiş;

Biri; İnsandaki gazap ve şehvet gücü.

İkincisi; İnsanın bizzat kendisi, özü, hakikati.”[35]

“İbn Sina’nın, ‘yetkinlik’ diye ifade ettiği ‘nefs’, Kur’ani anlayış içinde üç kademede ele alınmış:

1- Nefs-i emmare; kötülüğü (kendine) emreden nefis. “Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefis, Rabb’imin merhameti olmadıkça kötülüğü emreder. Doğrusu Rabb’im bağışlayandır, merhamet edendir” ayeti buna işaret. eder.[36]

2- Nefs-i Levvame; ayıplayan, (kendini) eleştiren nefis.

“Bütün genişliğine rağmen yer onlara dar gelerek, nefis­leri kendilerini sıkıştırıp, Allah’dan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan, savaştan geri kalmış üç kişinin tövbesini de kabul etmiştir..”[37] ayeti bu eleştiren nefsi göste­riyor.

3- Nefs’i mutmeinne; sekinete, itminane ulaşan nefis.

“Ey huzur içinde olan can, O senden, sen de O’ndan hoşnut olarak Rabb’ine dön!”[38] ayetinde olgun ve üst seviyede bir nefs kademesi söz konusu.[39]

Görüşleri çok fazla yankılar meydana getirmiş olan ünlü ruhbilimci Freud da insan benliğini açıklarken bu tasniften esinlenmişçesine tespitler ortaya koyuyor. Ona göre de insan benliği; “id”, “Ego”, “Süper ego” olmak üzere üç bölümden oluşmakta.

‘İd’ kelimesi, ‘idios’ kelimesinden türetilmiş, ‘kendisi’ an­lamına gelir. Psikiyatride ise, ‘ölçü ve sınır tanımayan, arzu­layan, elde etmek isteyen, arzu ettiğine sınırsız ulaşmak iste­yen’, ‘ilkel benlik’ anlamında kullanılır.

‘Ego’; bilinçli benlik. Bilen; neleri elde edeceğini ya da neleri elde edemeyeceğini, neyi elde etmesinin doğru olduğu­nu veya olmadığını idrak eden; cemiyet, örf, din, yasa, terbiye, tecrübe gibi dış faktörlerle frenlenmiş, değer yargıları ile makul hale getirilmiş benlik.

‘Süper ego’; ahlaki (olan) ve başkaları için hakkından feragat ettiren, inançları için kendini feda ettiren benlik.”[40]

İslam kaynaklarındaki nefs-i emmareyi andırır şekilde ve ‘id’ diye ifade edilen ilkel benliği ise Freud iki kısımda inceler;

“Biri zevk hissini ve seksüel güdüleri, öteki; yıkıcı, tahrip edici, yok edici tecavüzkar hisleri içerir. Bu hislerin, şuurlu ya da şuursuz, klinik yansıması hostilite (düşmanlık) ve ağresivite (saldırganlık) şeklinde olan ilkel benliği (’id’i) ifade eden duygu ve davranışlar olmaktadır.”[41]

Freud’un seks üzerinde fazla ısrar etmesi sebebi ile ondan ayrılan bir diğer psikolog Carl Gustav Jung ise; din, felsefe, mitoloji ve sembolizmden aldığı materyal üzerine kurduğu ekolle kişiliği izah gayretine girişmiş, Freud’un daha çok seks­le izah ettiği “libido’yu, o; non-sexual bir hayat kuvveti olarak görmüştür.”[42]

Bu haliyle “nefs-i emmare” ya da “id”; frenlenmeye, ter­biye edilmeye muhtaç. Azıp sapmaya, saptırmaya götürecek özellikleriyle de id (veya nefs-i emmare), şirkin yerleşmesine müsait bir zemin ve bu zeminde gelişen, kendini yüceltme yani büyüklenme olayı karşımıza çıkar. [43]

 

 

“Büyüklenme”

“Nefs” ya da “İd” ağırlıklı hareket eden kişinin davra­nışları kendi nefsini yüceltme ve tatmine yöneliktir. Bu ise, şirkin hem temellerini oluşturan hem de onu kolayca fark edilemeyecek hale getiren önemli bir tespit. Burada cereyan eden psikolojik mekanizmalar ise oldukça ilginç.

Alfred Adler’in ‘Individual Psychology’ teorisine göre; insanda aşağılık hissinin ortaya çıkmasına sebep olan fiziki kusur ve yetersizlik hisleri, şahısta bu hisleri bastırmak için geliştirilen övünme ve güven hislerini tahrik eder; ki, bu da ‘büyüklenme’nin en olmaz gibi görünen dinamiklerinden biri.

Ona göre; “Her şahıs, kendisini, muvaffak olma ve etra­fına karşı hakimiyet kurma hırsına doğru götüren inferiotorite (aşağılık-aşağılama) hissine sahip olur ki, bu hemen hemen daima çirkinlik, sakatlık, organ yetersizliği gibi bir kusurdan neşet eder. Dolayisı ile, her insan, daha ilk çocukluk yaşlarından beri, bu kusurunu kompanse (telafi) etmek gayesiyle, bütün hayatınca tatbik ve takip edecek bir hayat stratejisine sahiptir.

Adler; karakteri, çocukluk yaşlarından beri şahsın vücut konstitusyonu (durumu), sosyoekonomik durum, seks hayatı, aile şartları ve tahsil gibi birçok hayat cepheleri ile münase­betinde kurmuş olduğu ve takip ettiği, muvaffakiyet ve tahak­küm etmede, kendisince en uygun olarak kabul edilen bir ta­kım davranışlar zinciri diye tarif eder.

Adler nazariyesine göre, şahsın, superiorite (üstünlük) te­mini hususunda kendi kusurları ile yapmış olduğu bu mücade­le; bazen ya fazla bir kompansasyon (telâfi) veyahut da (bir kuvvet ve mazeret elde etmek gayesiyle) hastalığa sığınmak şıklarından biri ile neticelenmektedir.”[44]

İster yukarıda bahsedildiği gibi bedensel kusurlar ve ye­tersizlikler sonucu, isterse tatminkar bir inanç ve kişilik eğiti­mi yoksunluğundan dolayı olsun, insanoğlu kendindeki eksik­lik ve acziyet duygusuyla sığınacağı; kendisine yardımcı ve koruyucu bir sığınak olacak, güç ve kuvvet verecek; güven kaynağı olan ve rahatlatan bir yer arar ki, işte bu, kavramsal bazda bir ‘ilah’ arayışıdır.

Esasen ruhun, yönelmek ve sığınmak istediği ilah; gücü her şeye yeten, her şeyi işiten, bilen, gören, hiçbir kimsenin ve hiçbir nesnenin kendisine denk olamayacağı, varlığı hiçbir varlığa muhtaç bulunmayan ve bütün varlıkların kendisine ihtiyaç duyduğu, her şeyi yaratan bir ilah olması gerekir ki, insanın ilah ihtiyacına karşılık verebilsin. Ve insanın ona tam teslimiyetle huzura kavuşması mümkün olsun. Nefsini yada başka nesneleri yüceltme olayı, psikopato­lojik bir olaydır. Kendinde gördüğü eksikliklerin verdiği hu­zursuzluğu ve sıkıntıyı, başkalarını aşağılama (inferiorite) ve kendi nefsini yüceltme (superiorite) ile telafiye çalışmak patolojik (hastalıklı) bir davranış biçimidir. “Bir” ilahta toplanması gereken sığınma, güvenme, teslim olma yerine, kendi nefsini yücelterek, büyüklenmeyle nefsine (heva ve hevesine) gü­venme ve dayanma, kendini putlaştırmaktan başka bir şey değildir. Ve de yalnızca bir felakettir, aldanmadır, hem de kendi kendini (nefsini) aldatma.

“Kendisine üstün varlık gözüyle bakan böyle insanlar, adeta kendi kendilerini esir alıyorlar. Bu üstünlük psikozu onların etrafını şişleyerek gerçekleri görmelerini engelliyor. Said Ramazan el-Buti bu insanlara işaretle diyor ki; “Dikkat ediniz, insanlar sahte ilahlık tahtları kurmuşlarsa, bu sadece kendi varlıkları hakkında sadakatle düşünmeye vakit ayıramamaları ve etrafındakileri(n niteliğini) görmemelerinden kaynaklanmaktadır.”[45]

Başkalarına karşı bu büyüklenme sonuçta Tanrıya karşı da bir büyüklenme ve kibir haline varır ki, bu, insanın Tanrı karşısında kendi nefsi ile şirke düşenlerden olması ile sonuç­lanır.

Kur’an bu yapıdaki insanlar için şunları söylüyor:

“Yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslayanları, ayetle­rimizi (anlamaktan) uzaklaştıracağım. Onlar ki, her ayeti gör­seler de ona iman etmezler. Doğru yolu görseler de o yolu tut­mazlar. Eğer sapıklık yoluna görürlerse o yolu tutarlar. Öyle yaparlar. Çünkü onlar ayetlerimizi yalanmayı adet edinmiş­lerdir. Ve onlardan gafil olagelmişlerdir.” [46]

Kur’an mesajı incelendiği zaman görülür ki, kendi gerçe­ğini tanıma konusunda insanlar genel olarak üç kısma ayrıl­maktadırlar;

Birincisi; Kendilerini olduklarından yukarda görenler:

Kur’an’da, bunlar mağrur ve mütekebbir insanlar olarak tanıtılır. (Nefsini yücelten, tanrılaştıran kimseler)

İkincisi; Kendilerini olduklarından daha aşağı görenler:

Kur’an’a göre bunlar zelil insanlardır. (Yukarıdakinin ak­sine kendilerini aşağılayıp başkalarını yücelten, onlara sığı­nan, güvenen ve isteklerine teslim olan, mutlak itaatle zulüm­lerine rıza gösterenler ve bundan dolayı suçlu olanlar).

Üçüncüsü; Kendi gerçeklerini olduğu gibi görenler:

Bunların Kur’an’da birçok isimleri vardır. Genel ve yay­gın isimleri mü’min ve müslimdir.[47]

Makul davranışın ölçüleri, bir taraftan büyüklenmeyi red­dederken diğer taraftan da Yaratıcının bahşettiği onuru koru­mayı ve zelil duruma düşmemeyi öngörür.

Birinci konumda olanların yaptığı ile Şeytanın isyanı arasında mahiyet itibariyle bir fark yoktur. İblis’in yaptığı da Allah’ın eşref olarak yarattığı insanı hor görüp, onun karşı­sında kendini yüceltme, büyüklenme idi.

Başkalarını aşağılayan, nefsinden başkasına değer verme­yen böylece onları horlayan bu gibi kimseler Hz.Adem karşı­sında kendini yüksekte gören ‘İblis’ten farklı mütalaa edilmez.

Büyüklenerek nefsini yüceltenlerdeki psikolojik meka­nizmalar hep aynı yönde işler. Sırf bu haleti ruhiye sebebi ile; “Çeşitli zamanlarda, inananlar tarafından samimi, nezih, açık ve dürüst bir karaktere sahip olmaları için imana davet edilen münafıklar, bunu fakirlere, düşkünlere mahsus olarak kabul ediyor; ve şan, şöhret ve makam sahibi kimselerin iman etme­lerini düşüklük addediyorlardı. İşte bunun içindir ki ayette;

“O beyinsizlerin inandığı gibi biz de mi inanacağız?” diyorlar. Ve bu tutumlarına mukabil Allahü Teala onları, acı ve sert bir ifadeyle karşılıyor:

“Dikkat et! Asıl beyinsizler kendileridir. Fakat bunu bil­mezler ki!..”[48]

Ad Kavmi’nden verilen örnekler de aynı yönde;

“Ad Kavmi, yeryüzünde haksız yere kibirlenmek iste­diler. ‘Bizden daha kuvvetli kim var?’ dediler. Kendilerini yaratmış olan Allah’ın onlardan daha kuvvetli olduğunu gör­mediler mi?..”[49]

Bunlar sadece kendileri için değil, toplum için de prob­lem teşkil ederler.

Bu kimselerin bu ruh halleri ile toplumların üzerinde bulunmaları sosyal bir felakettirler. Çünkü, ellerine geçirdik­leri politik ve ekonomik imkanlarla daha da azar ve horladık­ları halkı ezdikçe ezerler.

“Zaman ve mekan hudutlarını aştığımızda aynı manzara insanlık tarihinin her neslinde karşımıza çıkar. Yüksek taba­kayı temsil eden böyle zümreler, halk içinde kendi kendilerini yüksek mevkilere layık görür ve kendilerini halkın münevveri (aydınları) sayarlar.

Ayet-i kerimeler, bir taraftan tarihi bir vakayı canlandı­rırken, diğer taraftan, her nesilden sarsılmaz adımlarla hak yolda yürüyen samimi mü’minlerin karşısında böyle zümre­lerin de bulunacağına işaret eder.[50]

Böyle kimselerinin toplumun önünde olması, o toplum için felaket olan bir kısır döngünün kurulması demektir. Bunlar toplum tarafından kabul gördüğü ölçüde kitleler köleleşir ve sürü haline gelir, değersizleşirler. Bu köleleşme ve sürü haline gelme ise baştakilere hastalıklı bağımlılığı daha da artırır ve onları daha da azdırır. İşte o zaman karşı karşıya ka­lınan vakıa sosyo-patolojik bir kısır döngü halini almıştır.

“Kendisini beğenerek böbürlenen, kendinde doğa üstü güçler vehmeden insan ne kadar tehlikeliyse, kendisini küçük ve değersiz gören; zelil, inançsız, ilkesiz insanlar da o kadar tehlikelidir. Şahsiyet zaafı ile ma’lül olarak büyüklenenler, bir kere toplumun yönetimini ele geçirdilerse artık onlardan kur­tulmak kolay olmaz. Çünkü düzenlerini öyle kurarlar ki, o düzenin hiçbir ünitesinde şahsiyetli adamın yeri yoktur. Bu düzen bütün üniteleri ile kişiliksiz adam kusar. Herkes birbi­rini alkışlar, herkes birbirini yer. Bu toplumlar, başka toplum­ların paryası olmaya da namzettir.

Kur’an’ın, insana bizzat insanı tanıtması aynı zamanda, onun bu bataklıklara düşmesini önlemeye de yöneliktir.

İnsanın kibirlenmesi de, kendisini küçük görerek zillete düşmesi de onun çıkmazıdır. [51] Ve her iki davranış türü de Tanrı önünde cürüm sayılmıştır. Ayrıca, büyüklenerek kendi­lerini toplumun üzerinde görenler, gerçek ilah’a çağırıldıkla­rında ellerindeki imkanları kaybedecekleri endişesine kapı­larak projeksiyon (yansıtma) mekanizmasını kullanırlar.

Ancak bunu itiraf edemeyip, içlerindeki yanlış ve marazi duyguları, hak yola çağıranlara yansıtıp, onları hep bîr haki­miyet ve dünyalık peşinde olmakla suçlarlar.

Allah’a çağıran Resulünü de, kendilerine kıyas ederek O’nun dünyevi bir üstünlük aradığını vehmeder ve hakimiyet­lerini yitirmemek için tevhide gelmekten kaçınırlar. Pek çok­ları gibi, Hz.Nuh (a.s) da, kavminin hakim sınıfı tarafından aynı suçlamaya maruz kalmıştı.[52]

Esasen dünyevi üstünlük ve hakimiyet peşinde olanlar, ellerindekilerle büyüklenen, ‘kendilerini kendilerine yeter’ gö­ren ve böylece benliklerini ilahlaştıranlardır.

“Onlar kuvvetin kendilerinde olmasıyla, hakkın da kendi­lerinde olması gerektiğine hükmetmişlerdir.”[53]

Hz.Şuayb (a.s)’a, müşrik olan kavmi; ‘Ey Şuayb! Söyle­diklerinin çoğunu anlamıyoruz. Hem seni aramızda güçsüz görüyoruz’, [54] demiş ve müşrik akrabalarının hatırı olmasaydı, kendisini taşlayarak öldüreceklerini söylemişlerdi. Keza Firavun hükümetinin ileri gelenleri, Hz.Musa (a.s)’nın davetinde icabet etmeyişlerini sırf kendilerinin maddi üstün­lüklerine, onun ve beraberindekilerin ise zayıflıklarına göre hesap etmişlerdi.

Demişlerdi ki:

“Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz.”[55]

“Hep düşük kimseler sana bağlanmışken, biz mi sana inanacağız” derler. [56]

İnanmak, o sade insanlarla beraber olmak, kendilerinin prestijlerini alt üst etmez mi? Şayet peygamber fakir mümin­leri yanından kovarsa, ekabir takımı onunla ilgilenebilecek­lerini söylerler. İnsanların hidayetine sebep olma arzusunun, Peygamber tarafından bu teklifin kabulüne yol açabileceği ihtimaline karşı, Allah onların bu sözlerine kulak vermesini şiddetle yasaklar. [57]

Kendilerini sözü dinlenecek, sığınılacak ve tek hak sahibi olarak görenler bu tavırları bırakmadan, hakka kapalı olacak­ları ve yeni bir inancı kabul etmekten çok uzakta bulunacak­ları açıktır.

Müşrik ‘Nefs’lerin esareti altında bulunanlarla hak üzere uzlaşabilmenin her hangi bir zemini bulmak zordur. Onların bu hastalıklı psikolojilerinin iyilikler, güzellikler, hak ve ada­let üzere bir uzlaşmaya izin vereceğini zannetmek aldanmak­tır.

Hüküm Kur’an’ındır, ona kulak verelim;

“Baksana şu hevasını ilah edinenlere!” [58]

Onlara: ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ dendiği vakit; ‘Biz hiç sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!’ derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler veya bilmezlikten gelirler”. [59]

 

 

Yüceltme Olgusu

Şirk olayının diğer bir önemli boyutu da, “yüceltme”; yani, herhangi bir nesneye yaratılıştan verilen özelliklerin üs­tünde bir “olağanüstülük” atfetme olgusudur. Bu da olağan dışı beklentiler ve ilişkiler yumağını oluşturur. Böyle bir etki­leşim ise şirk vakıasının oluşma mekanizmalarından biridir. [60]

 

 

Kabe’den Başlayan Tapınma

İbn-i İshak, eserinin, İsmail oğullarının İbrahim Peygamber’in dinini bırakarak putlara tapmaya başlayışlarını anlatan kısmında şöyle diyor;

“Mekke, İsmail oğullarına dar gelip, diğer bölgelerde bir yurt aramak için Mekke’den ayrılırken, kutlu tapınağa (Kabe) saygı sebebiyle oradaki taşlardan bir tanesini yanında alıp gö­türürdüler. Mekke’den ayrılanlar gittikleri yerde bu taşı bir yere koyar ve Kabe’nin etrafında dolaştıkları gibi bu taşın etrafında dolaşırlardı; bu suretle yavaş yavaş hoşlarına giden veya beğendikleri başka taşlara tapma adeti ortaya çıktı. Bundan sonra nesiller birbirini takip etti, eski hak dinlerini unuttular. Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in dinini başka bir dinle değiştirmiş oldular, putlara taptılar ve daha önceki milletlerin düştükleri sapıklıklara düştüler.”

Kur’an-ı Kerim, bu ve benzeri zihni sapıklıkları ve çe­lişkileri sürekli vurgular:

Mü’minun: 23/85. ayette: “Onlara de ki, yer yüzü ve onun üstündeki yaratıklar kimindir? Eğer bilirseniz söyleyiniz. Hemen derler ki: ‘Yüce Tanrınındır.’ Sen de ki; ‘O halde siz fikr edip düşünmez misiniz?’ Onlara de ki; ‘Yedi göğün ve koca arşın sahibi kimdir?’ Onlar hemen cevap verirler; ‘Yüce Tanrıdır.’ Sen de de ki; ‘Öyle ise o tanrıdan korkmuyor mu­sunuz?’ Onlara de ki; ‘Bütün eşyanın padişahlığı kimin elin­dedir, ki istediğini himaye eder ve hiç kimse onun azabını men edemez. Eğer bilirseniz söyleyiniz.’ Onlar derhal cevap verirler: ‘Yüce Tanrının elindedir.’ De ki, ‘öyle ise niçin iğfalata kapılıyorsunuz?” buyuruluyor.

Keza Ankebut 29/63. ayetinde de; “Eğer onlara, ‘gökten yağmur yağdırıp onunla yeri ölü durumdan dirilten (canlandıran) kimdir?’ diye sorsan, ‘Tanrıdır’ diye cevap ve­rirler.” deniliyor.

Gene Zümer: 39/8. ayetinde: “İnsana bir zarar eriş­tiği vakit Ulu Tanrıya rücu ile ona dua eder, sonra yüce Tanrı ona o zarara karşılık nimet verdiğinde, duayı unutup halkı İslam’dan men için Tanrıya ortak koşar” buyuruluyor.”[61]

İnsanların Yaratıcı Tanrı’yı tanıyor olmaları halinde bile başka şeyleri yüceltip tanrılaştırmaları nasıl bir psikolojik et­kileşim sonucu ortaya çıkar? sorusu üzerinde dikkatle durul­ması gereken bir önemi haizdir. İşte bu soruya cevap teşkil edecek önemli olgulardan biri “yüceltme” diye ifade edebile­ceğimiz olgudur. Çünkü bununla kurulan etkileşim insanları bir kısır döngü ile şirk çemberi içine sokar. [62]

 

 

Tapınmada Etkileşim

Herhangi bir nesneye, Yaratıcı’nın fıtrat ile (doğuştan) verdiği özelliklerin üstünde işlevler yakıştırmak bu hastalıklı etkileşimin ilk basamağı. Sonra atfedilen olağanüstülük ora­nında beklentiler içine girmek ise ikinci basamak. Sonuçta yü­celtilen nesneye bağlı ve bağımlı hale gelmek de kaçınılmaz olur.

Yüceltilen nesne ne olursa olsun, ona olağan üstü güç ve özellikler atfetme ve buna paralel olarak da ondan, o ölçüde beklentilere kapılma tam bir kısır döngüdür. Yüceltilen, her ne ya da kim ise, onun her şeyinde bir hikmet arama ve yorumlama dönemi başlayınca bunun sonu gelmez. Cansız ise, şeklinde şemailinde, insan ise oturmasından kalkmasına, giyi­nişinden soyunuşuna; yemesinde içmesinde, gidişinde duru­şunda, söylediğinde söylemediğinde, hatta idrarını büyük abdestini yapmasında bile hikmet aranır. Hz. Peygamber’in, altın­da abdest bozduğu ağaca karşı insanların farklı baktığını gören Hz. Ömer’in bu endişelerinden dolayı o ağacı kestirmesi bu açıdan düşündürücüdür.

Yaratılmışların özelliklerini yüceltmede sınır tanınmadığı gibi bizatihi cisimlerini yüceltmede de sınır tanınmamıştır. Hıristiyanların Hz. İsa’yı tanrılaştırmaktan tutunda cinleri, me­lekleri putlaştıran, güneşe tapmaktan önderlerini ilahlaştırmaya, hatta bazı Uzakdoğu ülkelerinde, fareleri tanrı sayan­lardan erkek cinsel organına tapanlara kadar hayal edilmesi bile zor olan ilginçlikler putlar galerisinde saygın(!) yerlerini almışlardır.

Yüceltilen şeyin bir taş, bir heykel, uğurlu sayılan bir nesne ya da bir insan (idareci, başkan, şeyh, lider v.s.) olması bu yüceltme mekanizmanın işleyişini değiştirmiyor.

Yaratıcının bahşettiği ve takdir ettiği çerçevenin üzerinde birtakım nesnelerin mahiyetlerini ya da kendilerini ‘büyük görme’, yaratıcıya ait olan kudret ve sıfatlarla vasıflandırma aynen sürüp gider.

Şimdi yüceltme mekanizması ile pratikte şirk olayının nasıl cereyan ettiğine dair, geçmişte bazı örneklere göz atalım.

“Mekkeliler, önemli bir işe başlamadan önce ve yolcu­luktan dönünce veya Mekke şehir devletine ait tören ve me­rasimlerden önce Kabe’nin içindeki Hubel putunun heykelini ziyaret eder, ona bağlılıklarının ifadesi olarak saygı gösterir­lerdi.”[63]

Böylece işlerinin düzgün gideceğine inanırlardı.

Mekkeliler (de, bu psikoloji ile) Kabe etrafında dolaşarak O’na ibadet ettiklerini sanıyor ve fakat put heykellerine de aynı şekilde saygı gösteriyorlardı.

Herhangi bir Mekkeli, seyahate çıkınca veya seyahatten dönünce, yahut önemli bir işe başlayınca, Kabe’yi tavaf edi­yor; bayramlar devletin ileri gelenlerinin putlara saygı göster­mesiyle başlıyor, devletin en önemli işleri görüşülmeden önce heykellere saygı duruyorlardı.

Ticari ya da siyasi bütün kuruluşlar, önemli toplantıla­rından önce de bu heykellere karşı saygıya durur, ondan sonra işlerine bakarlardı.”[64]

Onlar hem Allah’ı tanıyorlar, hem de putlara tapıyorlardı. Esasen şirkten kasıt da buydu, birtakım nesneleri Allah’ın sıfat ve kudretine ortak koşmak ve Allah’ın yanında başka güçler tanımak, Allah’a inanmak ve fakat O’nu inkar edenlerin hü­kümlerini inanarak kabul etmek ve onlara bile bile uymak. “Allah’a inandık” deyip, putların önünde saygıya durmak; sec­de etmek, eğilmek, onlar etrafında dönmek; o heykellerden medet ummak, onları ilham kaynağı saymak; güç ve ilhamla­rını Allah’tan değil, o put heykellerinden veya Firavun gibi, Nemrut gibi (yaşayan ya da ölü birtakım) putlaştırılmış şahıslardan beklemek.!

“Kur’an dilinde şirkin çeşitlerine göre ayrı ayrı isimlen­dirildiği görülüyor; “vesen” küçük putlara verilen isimken şe­kilsiz putlara “sanem” deniyor. Yönetici putlar ise “tağut” ola­rak isimlendiriliyor, “Erbab” ise; üstün meziyetler ve ilahi va­sıflar yakıştırılarak ilahlaştırılan varlıklara verilen isim. Bu ke­lime, ilah seviyesine getirilen puta duyulan sevgiyi de ifade eder. Peygamberlerin ve salih insanların ilahlaştırılması da genellikle bu kelime ile anlatılır.”[65]

“İnsanı bayağı putlaştırma ve ona mistik bir bağlantı ile tapma, psikolojik olarak yalnız tarihin başarılı hakanlarına, büyük devrimci liderlere, savaş meydanlarında önemli zaferler kazanan güçlü komutanlara ya da insanlığa çeşitli bilimsel eserleriyle hizmet etmiş bulunan bilginlere ve büyük sanatkar­lara ya da insan ruhunu bütün ıstırapları ve çıplaklığı ile yan­sıtmakta olan güçlü ediplere ve ozanlara dönük değil; özel­likle asrımızda insan, çeşitli eğlencelere ve zevklere dürtüsel bir eğilimle bağlandığı ve her şeyi tatmak ve denemek istediği cihetle çeşitli yeryüzü putları yaratmakta ve özellikle genç kuşaklar bunları benimsemek suretiyle yatak odalarına resim­lerini asmaktalar. “[66]

İnsanlar ya birtakım yeteneklerden dolayı, bu yetenek ve imkanları abartarak, bazı kişi ve nesnelere tanrısal özellikler yakıştırır, onları olağan üstü görürler ya da tamamen kendi hayallerinin ürünü olarak, yarı insan yarı tanrı varlıklar tahay­yül eder ve onlara taparlar.

Bu şekilde hayal ederek yüceltmenin en çarpıcı örnekleri eski Yunan’dadır.

“Orada insanların bir inanç ihtiyacı ile, hayali olarak yaratmış oldukları ve çok kez fizyonomisi ve kıyafeti ile tasarladıkları on iki büyük tanrının oturduğu ve fani insanların varamadıkları yer Olympos dağı idi. Bir bakıma bu tanrılar göklerde değil, yine yeryüzündeydi. O zaman Olympos deniz­den çok ihtişamlı bir yükseklikler zinciri halinde görülen dağların en yükseği idi. Kışları kaim bir kar tabakası tepesini örtüyor; yazları da çok derin uçurumlarını ve sırtlarını büyük yeşil ağaçlar gölgeliyordu. Ediplerin tasvirlerine göre doğan güneşin ilk ışıkları bu kutsal dağın tepesini aydınlattığı gibi, akşam çekilişinde de bir tatlı kızıllık üstündeki bulutlara aksediyordu. Zaman zaman bunun tepesinde kasırgalar kopu­yor, üstünde gökler gürlüyor, kalın siyah bulutlardan şimşekler kopuyor, seller halinde yağmurlar yağıyordu. İşte bütün bu tabii görüntüler eski Greklerin kuvvetli hayallerini bu dev dağa götürüyor; onu kutsallaştırıyor ve tabii fenomenlerin ve güçlerin kaynakları ve hakimleri, tasarladıkları tanrıları buradaki güzel saraylarda oturtuyordu.

Burası büyük dinlerin kıyametten sonraki ebedi hayatta vaad ettikleri cennet gibi bir yer olarak her çeşit nimetler, manevi huzur ile doluydu. Işık saçan bu Olimpos cennetinde her tanrının kişisel yeri yani sarayı vardı. Bunlardan en büyü­ğü, en göz kamaştırıcı olanı ölümsüz tanrıların en güçlüleri ve başları olan Zevs’e aitti. Her sabah, güneşin ilk ışıkları ortalığı aydınlatmaya başladığı zaman bütün bu tanrılar şeflerinin sa­rayında toplanırlardı. Zevs altından yapılma bir tahta oturmuş olarak sarayının en geniş salonunda bunları kabul ediyordu. Bir babanın önündeki bir aile gibi erkek ve dişi tanrılar da en büyüklerinin etrafında toplanmış olarak sonsuz bir mutluluk duyuyorlardı. Kumral saçlı ve ışık saçan Apollon çok güzel saz havaları ile onları keyiflendirirdi. Başları çiçekli taşların süslediği güzel bakireler dans ediyorlar; ara sıra musiki peri­leri en ahenkli nameleriyle tanrılarda neşe yaratıyorlardı. Gençlik tanrıçası Hebe adlı son derece güzel bir bakire bun­lara lezzetli yemekler ve bal özü ikram ediyordu. Bu neşeli ve mutlu Olympos korosu onlara ebedi bir gençlik bütün dünyaları ve insanları idare etme gücünü veriyordu.. Tanrılar ihti­şamlı evlerinde yalnız değillerdi. Kralların kalabalık mahiyeti gibi, on iki tanrının hizmetinde tanrısal vasıfları olan ve çeşitli hizmetler yapan yardımcıları vardı..

Bu tanrılar arasında Zevs, Olimpos’un en yüce hakimi insanların ve tanrıların ortak babası idi. Gök ve arz onun ebedi sultanlığına bağlı idi. Canlı cansız bütün şeyler onun bir baş işaretine bakarlardı. Her nimet, yerine göre ceza, her tabii afet onun hakim olduğu göklerden geliyordu.. Zevs ebedi varlık, bütün varlıkların ilki, bütün şeylerin başlangıcı ve sonu idi. Şairler bu yüce tanrının ihtişamını ifade edemediği için onu, görünürde çok güçlü ve çok güzel bir insan olarak tasarlıyor ve tasvir ediyor; onun için birçok hamasi efsaneler düzüyor­lardı..

Diğer Olimpos tanrılarının da belirli bir tabiat kuvvetine egemenlikleri vardı. Bunlardan Athena bir savaş tanrısı idi ve eski Yunanlılar için görünmeyen en kuvvetli savaşçı idi. Ko­ruduğu ordu mutlaka galip gelirdi. Cesareti başka kimsede yoktu. Apollon gün ışığının parlak tanrısı Güneşi temsil edi­yordu. Ve Zevs’in oğlu idi. Hermes kanatlı sandalları ile Zevs’in oğlu ve elçisi idi. Ayrıca rüzgarların da tanrısı idi..[67]

İnsanoğlunun gördüğünü yüceltmesi, bu da yetmezse ha­yal edip, uydurup yüceltmeye meyilli olduğunu göstermesi bakımından bu anlatılanlar oldukça ilginç.

İnsanoğlu öyle bir psikolojik yapıya sahip ki, bir kere sapmaya görsün artık ilahlaştırmada sınır tanımaz. Akla ha­yale gelen her şey yüceltilebilir. Fareden liderlere ve ruhlara, yıldızlardan makinelere kadar.!

Bazı Uzak Doğu ülkelerinde birtakım toplulukların fare­leri kutsal saydığı ve onlara taptığı bilinir. Kim bilir belki fa­relerin çoğaldığı bir zamanda, pislik içinde farelerle yan yana yaşarlarken veba hastalığından binlerce insan kırılmış ve onlar bunu fareden bulaşan bir hastalık olarak değil de, farelerin kutsal gücü olarak zannetmişlerdir.

Yıldızlara ve gezegenlere kutsallık atfetmenin vatanı ise Mezepotamya olarak bilinir. Burada doğan astral mitoloji, sonradan Yunanlılar ve Romalılar tarafından da benimsen­mişti. Bir insanın doğumu anındaki gezegenlerin yerleri ve burçların durumunun o insanın yeryüzündeki kaderini yansıt­makta olduğuna inanılmıştı. Mezepotamya ve Roma’nın tan­rılar dünyası çoktan tarihe karıştığı halde bugün dahi münec­cimlerin kehaneti eski mitolojik tasavvurlar üzerine bina edil­mektedir.[68]

T.W. Arnold’un İntişar-ı İslam Tarihi isimli kitabında anlattığı örnek ise oldukça düşündürücüdür.

Güney Nijerya’nın bir yöresinde, Müslüman mübeşşirlerden biri halka İslam’ı telkin etmeye çalışır, ancak yöre halkı­nın dilini iyi bilmediğinden pek de başarılı olamaz. Buna rağ­men insanlar onda birtakım iyi haller görür ve onu severler. Bu zat ölünce, zaman zaman elinde gördükleri Kur’an’ı Kerim’i, onun odasında bulur ve onda daha önce gördükleri ve kendilerine olağan üstü gelen hallerin bu kitaptan dolayı olduğunu düşünerek Kur’an’ı tapılacak bir şey olarak kabul ederler.[69]

“Ne şekilde düşünülürse düşünülsün makine de insanın yarattığı putlardan biri olmuş sayılabilir. Otomobilleri olan bazı insanlar, güzel atlarına tapan insanlar gibi, otomobillerin­den bir sevgili duygusuyla söz ederler. Rüya yorumlaması di­linde, otomobil cinsel enerjinin ve hatta ruhsal enerjinin sem­bolü olmuştur. İnsan otomobilini, hayatı idare edercesine sü­rer. Otomobil birçok insanların en yakın yardımcısı olarak ona taparlar ve çocuk gibi bakarlar ve diğer güzel yabancı otomo­billere kıyasla kıskanırlar. Bu çok özel ilişki modern insanı arabasına bağlamış; ve yeni bir insan tipi yaratmıştır, (Automobiliste).”[70]

Yüceltmenin o kadar sınırı yoktur ki, “Türkistan’da, Başgırt halkından bir kısmının ve bazı kabilelerin erkeklik uzvuna taptıkları da görülmüştür.. Bunlardan bazıları muhte­melen Hinduizm’i kabul etmiş Türklerdi.”[71]

 

 

“İnsan Peygamber” Hazımsızlığı

Yüceltme olgusu ile ilgili olarak peygamberler konu­sunda birbirinden farklı iki sonuçla karşılaşırız. Bunlardan ilkinde peygamberler insanüstü birer varlık olarak görülür, yüceltilir ve böylece tanrılaştırılır. İkincisinde ise, kendilerine peygamberlik gelmeden önceki sosyal konumlarına bakılarak, birer insan, hatta toplumun önünde bulunanlardan çok geride halktan biri olmalarından dolayı da kendilerine Tanrı elçiliği yakıştırılamaz ve bunun için inkar edilirler; taşlanır, kovulur­lar; hatta öldürülenler olurdu.

Koca bir Hıristiyan alemini perişan eden ve Allah indinde sıkıntıya sokan husus bu mekanizmanın birinci şekilde işleyişi sonucudur. Onlar Hz. İsa’yı insan üstü bir varlık zannederek, tanrısal fonksiyonlarında tek olan ilaha ortak koşmuşlardı. Ona Allah’ın oğlu demeleri de bundandı.

Halbuki, “Peygamberler, kendilerine Allah tarafından ve­rilmiş bazı özellikler taşırlar; yüce bir ahlak ve akla sahip­tirler. Gerektiğinde bazı mucizeler gösterme imkanı kendileri­ne verilmiştir. Ancak bütün bunlar peygamberleri insan üstü bir konuma sokmaz. Çünkü, bu özellikler kendilerine ait de­ğildir. Onlara Allah tarafından verilmiştir ve bu sebeple de asıl Allah’ın övülmesi gerekir. Oysa kavrama düzeyi düşük insan­lar, peygamberlerin olağanüstü özelliklerini, onların insanüstü bir varlık, bir tür ‘ilah’ olmaları ile açıklamaya çalışırlar.

Peygamberlerin aracılıktan (elçilikten) başka olağanüstü bir özelliğinin olmadığını Kur’an’ın sıkça vurguladığı görülü­yor:

“Biz onları yemek yemez kılmadık ve onlar ölümsüz (de) değillerdi” [72] gibi ayetlerde onların birer insan oldu­ğu hatırlatılır..

Peygamberlerde insanüstü özellikler vehmedenler ise kendilerine gönderilen (insan) peygamberi tanımak istememişlerdi.

“Dediler ki; ‘Bu elçiye ne oluyor ki, yemek yemekte ve pazarlarda dolaşmaktadır? Ona kendisi ile birlikte uyarıcı olacak bir melek indirilmesi gerekmez miydi?”[73]

Anlaşılan, bu yüceltme olgusu öyle bir psikoloji ki, kimin beyninde yer etmişse o, peygamberleri bile bir insan olarak görmeye tahammül edemiyor!.

“Peygamberlik müessesesinin bir insan tarafından temsil edilmesini hazmedemeyip itiraz edenleri Kur’an bir başka ayette şöyle anlatır;

“Kendilerine doğru yolu gösteren hidayetçi geldiği zaman insanların iman etmelerine, ‘Allah bir insanı mı peygamber gönderdi?’ demeleri mani oldu.” [74]

Halbuki peygamberler ve dolayısı ile onların yolunda olan büyük insanlar, değil yüceltilmelerini, tam aksine kendi­lerinin de birer insan olduklarını her vesile ile hatırlatmış­lardır. Kur’an ise bunu açık bir biçimde vurgulanmıştır.

“Ey Muhammed, senden önce gönderdiğimiz bütün pey­gamberler de, şüphesiz yemek yerler, sokaklarda gezerlerdi.” [75]

Nefislerinde zaaf bulunanlar ise; “Bu Kur’an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?’ dediler. Ey Muhammed, Rabb’inin rahmetini onlar mı taksim edip paylaş­tırıyorlar?” [76]

“And olsun ki biz, senden evvel de peygamberler gön­derdik. Onlara da eşler ve çocuklar verdik”. [77]

Nefislerini büyük görenler, apaçık ayetlere rağmen, ka­bullenecekleri ve itaat edecekleri peygamberleri kendileri gibi bir insan olarak düşünemiyorlardı.

“Peygamberi reddeden kimselerin reddediş sebeplerinin (aynı zamanda) kendi nefislerini yüceltmek olduğu açıktır. Onlar, sıradan, hele zengin ve varlıklı olmayan birinin, peygamberlik gibi bir makamla, kendilerine üstün gelmesine ta­hammül edemiyorlardı.

Ayetler bu duygulara şöyle değiniyor;

“Doğrusu uyarıcı göndermiş olduğumuz her kasabanın varlıklı kimseleri, onlara; ‘Biz sizinle gönderilen şeyleri inkar ediyoruz’, diye gelmişlerdir. ‘Malları ve çocukları en çok olan bizleriz. Azaba uğratılacak da değiliz’ derlerdi.

Allah böyle düşünen insanlara şöyle bir ikazda bulunu­yor;

‘Ey insanlar, sizi bana yaklaştıracak olan ne mallarınız ve ne de çocuklarınızdır; yalnız inanıp yararlı iş işleyen kimsele­rin, işte onların, yaptıklarına karşılık mükafatları kat kattır. İşte onlar, yüksek derecelerde, güven içindedirler.”[78]

Esasen peygamberlerin birer insan olarak gönderilmeleri çok anlamlıydı. Onların insan olması, insanların, kendilerine yapılan teklife itiraz etmelerini engeller, mazeretlerini bertaraf eder. “Biz yaratılmış insanlarız. Bu teklifler ağır tekliflerdir. Binaenaleyh, yerine getirilmeleri imkansızdır.” şeklindeki mu­kadder bir itiraza karşı Allah (cc), peygamberine şunu söylet­tiriyor:

“De ki; ‘Ben de ancak sizin gibi bir insanım..” [79]

İnsanlar; “Evet, Hz.Muhammed insandır ama, olağanüstü bir insandır” diyebilirlerdi. Allah, “sizin gibi” sözünü kullan­mak suretiyle bu yolu da kapatmıştır. Aksi halde Allah Hz. Muhammed’i, yaptıklarını yapmaları hususunda insanlara ör­nek göstermekle “teklif-i malayutak”da (tahammül edileme­yecek bir teklifte) bulunmuş olacaktı. Allah için böyle bir şey düşünülemez.

Ve Allah (cc), Resul’ün yanındaki kimselere sevgili Re­sulü için, “arkadaşınız” diyor.

“Arkadaşınız (Muhammed) (hak olan müstakim yoldan) sapmadı, batıla da inanmadı. O kendi heva’sından konuşmaz. O’nun konuştukları, Allah’tan gelen bir vahiyden başka bir şey değildir.”[80]

İslam’da insanların putlaştırılmaması için bütün tedbirler alınmıştı. Bu minval üzere Resulüllah, kendisi dahil kimse için tazim istemiyordu.

“Siz Acemler gibi ayağa kalkmayınız. Onlar da birbirle­rini tazim ediyorlardı,” buyurdu.[81] Sa­habe de bunu bildikleri için Resulüllah geldiğinde ayağa kalk­mazlardı. O sevgili peygamber boş bulduğu yere otururdu.

İnsanların kimseye eğilip bükülmesi de kabul edilmiyor­du; velev ki peygamber için de olsa.!

Resulüllah (sav) ise; “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa (a.s)’yı yücelttikleri gibi siz de beni yüceltmeyin” buyurmuş ve bu yönde eğilimlere karşı koymuş.

Ve yine;

“Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’ya eğilip büküldükleri gibi, siz de bana eğilip bükülmeyin. Ben bir kulum. Ve bana Allah’ın kulu ve Rasulü deyiniz”[82] buyurmuştur.[83]

Oysa, önünde eğilmeye, övülmeye ve yüceltilmeye layık olan tek ilah ancak Allah’tır, Çünkü “kuddüs” olan O’dur.

Allah Teala’yı niteleyen “el Kuddüs” vasfını, ilk dönem müelliflerinden Halimi; “faziletleri ve güzel sıfatları sebebiyle daima övülen” şeklinde tanımlar. Gazali, Allah Teala’nın sade­ce insanlar tarafından noksanlık addedilen vasıflardan değil, onlarca üstünlük sayılan birtakım beşeri ve izafi anlamlı ke­mal sıfatlarından da münezzeh bulunduğunu kaydeder. Bu ba­kımdan ona göre “el Kuddüs” Allah’ın yaratılmışlara benze­mekten, insanların “kemal” zannettiği göreceli üstünlüklerle muttasıf bulunmaktan, her türlü eksiklik ve noksanlıktan çok uzak ve pek temiz olduğunu beyan etmektedir. Son dönem Türk bilginlerinden Elmalılı Hamdi Yazır ise “el-Kuddüs” için; “gayet mukaddes, her şaibeden münezzeh, her vasfında ekmel, tahdit ü tasvire sığmaz, hiç bir leke kabul etmez, ter­temiz, pam pak” şeklinde bir açıklama getirmektedir.”[84]

Yaratılmışlara “kuddüs” sıfatı verircesine, onların noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna inanıp bağlanmak; sürekli övme­yi bir görev addedip, mutlak itaatle önlerinde eğilmek şüphesiz ki ilah edinmeye, putlaştırmaya götüren davranışlardandır.

Hud (as)’a karşı çıkanların psikolojisine bakınız! Onlar;

“Ey Hud! Sen bize açık bir mucize getirmedin, senin sözünden ötürü ilahlarımızı terk etmeyiz ve sana inanmayız.” [85] dediler.

Anlaşılan, onlar; doğru inancı, doğru yolu ve güzel ahlakı öğreten bir resul değil, bir sihirbaz ve hatta hayal hanelerinin uydurduğu her şeyi gerçekleştirecek üstün bir kudret bekli­yorlardı .[86]

Görüldüğü gibi burada suç, yüceltmek istedikleri kim­selerde değildi.

Mekke müşrikleri de, Hz.Muhammed (sav)’den; insan gücüyle ve risaletle ilgisi bulunmayan, olur olmaz bir sürü

şeyler istemişlerdi.

“Dediler ki: Bize, yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız veya hurmalıkların, bağların olup aralarından ırmaklar akıtmalısın. Yahut da iddia ettiğin gibi göğü tepe­mize parça parça düşürmeli, ya da Allah’ı ve melekleri karşı­mıza getirmelisin.” [87]

Bütün bu saçmalıklara karşı Allah, Resulü’ne sadece şöyle demesini emreder;

“Fesubhanallah! Ben resul olan bir insandan başka bir şey miyim?” [88]

Öteki elçiler gibi Hz.Muhammed de bir yanıyla elçi, bir yanıyla da beşerdir. Kendisinin uyguladığı ve uygulanmasını teklif ettiği şeyler, insan gücünün yetmeyeceği şeyler değildir. O, beşeri yönüyle, ne yapmış ve yapabilmişse insanlar da isterlerse onu yapabilirler. Buna karşı ortaya koyacakları, ka­bul edilebilir hiçbir mazeretleri de olamaz”.[89]

İnsanların itaat edecekleri kimseyi ille de insan üstü gör­mek isteyişleri ise bazıları tarafından istismar edile gelmiştir.

Bu zaafı iyi bilen ve bundan istifade ile insanları kendi­lerine köle yapmak isteyenler, sürekli her söylediklerinde ve yaptıklarında bir gizemlilik ve bir hikmet dolu olduğunu etraf­larına pompalamaya çalışırlar. Yine insanlardaki bu psikolojik zaaf sebebiyle başkanlar, liderler, sahte şeyhler ve sahte pey­gamberler kendilerini olağanüstü göstermek isterler; böyle yapmazlarsa etraflarındakilerin dağılıp gideceğini düşünürler. Bu endişeyi siyasi sahada da görmek mümkün, iyi bir gözlemci olduğu anlaşılan İspanyol düşünür Greciany Morales (1601-1658) diyor ki; “Bir hükümdar, kendini gerçekliği içinde görmüş olanı görmeye katlanamaz.”[90]

Çünkü tanrılaştırılan yöneticilerin hemen yakınında olup ta, onların zaaf ve acizliklerine şahit olanlar, onlara yakın bulunmadan evvel zannettikleri, hayal ettikleri ya da kendile­rine propaganda edildiği gibi liderlerinin pek de büyük olma­dıklarını fark ederler ve böylece onlara karşı oluşmuş olan büyü bozulur. Bunun için pek çok lider, zaman zaman ken­dilerine en yakın olanları, birtakım bahanelerle harcamayı ge­rekli görür ve bunu alışkanlık haline getirirler; henüz büyüsü bozulmamışları tercih ederler. Sara hastalığına müptela bulu­nan Moğol hakanlarından biri, sara nöbeti geçirirken yanında olup da bu durumuna şahit olan her kim olursa onu öldürtürmüş.

Her vesileyi kendilerinin yüceltilmeleri yönünde kulla­nanlar, yüceltilmelerine gölge düşürecek şeylerin başkalarınca bilinmesine asla tahammül edemezler. Velev ki bu bir hemoroit hastalığı da olsa.! İnsanların onu tuvalette zorlanırken dü­şünmeleri bile büyüyü bozabilir. [91]

 

 

‘Yüceltme’nin Yönü

Yüceltme olgusu bazen, yücelten ile yüceltilen arasında karşılıklı etkileşim sonucu gelişmesinin yanında çoğu zaman yüceltilen kişi ya da nesnenin bir dahli ve vebali bulunmak­sızın da gerçekleşebilir.

Bir varlığı tebcilde (öne çıkarmada, yüceltmede) ileri gitmek, zamanla ilahi aştırmaya yol açabilecek olmasına reğmen, ibadet edercesine yüceltilen şahsiyetler Allah katında makul ve aslında böyle bir ta’zimden uzak kimseler bile ola­bilirler. Yüceltildiklerinden habersiz olmaları da mümkündür.

Hıristiyanların Hz. İsa ile Hz. Meryem’i[92], Yahudiler’in Hz.Üzeyri[93], her iki din mensuplarının da din büyüklerini[94]; keza müşriklerin melekleri[95] ta’zimde (saygıda) ileri gitmeleri, onlara uluhiyete mahsus bazı özellikleri vermeleri gibi.”[96]

Peygamberlerin zamanına erişmiş olanlar, bu duygularla onların da bir insan oluşuna tahammül edemeyip reddederken, peygamberlerden sonraki zamanlarda dünyaya gelenlerden bazıları ise yine aynı psikolojik mekanizma ile onları insan­üstü birer varlık olarak tahayyül etmiş, olağanüstü özellikler atfetmiş ve böylece kendi ruhlarındaki defektlere uygun bek­lentilerine karşılık bulmuş oluyorlardı.

“Onların putlardan hayır ummaları da gösteriyor ki, put­lara çeşitli üstün vasıflar yükleniyor. Ve bu yakıştırmalar ile onlara tapınıyorlardı.”[97]

Aslında bu haleti ruhiyeyi oluşturan duyguların sadece üstün görülen kişi için değil, yüceltilen her nesne için beslen­diği açıktır.

“İnsanlar mabud anlamında put olarak yalnız resim ve heykellere değil, canlı-cansız çeşitli tabiat varlık ve kuvvetle­rine de tapmışlar ve halen tapmaktalar: Bu bazen bir hayvan­dır; Hindular’ın inekleri gibi. Bir ağaç veya ağaç topluluğu, bir dağ; Japonya’nın sembolü olan Fuji-Yama veya eski Yunan’ın Olimpos’u gibi. Bir ırmak (Ganj nehri gibi) veya bunların komple birliği; Türkler’in tarihi merkezi Ötüken gibi., mukad­des sayılmış ve bunlara ilah veya ilahi mahiyetli varlık mua­melesi yapılmıştır. Ateş, rüzgar, Ay, Güneş, Yıldızlar da put­perest tapınmaların mevzuu olmuştur.” Dolayısı ile bunların herhangi bir vebali de yoktur. “Nemrud, Firavun gibi gerçek şahıslar veya gerçek şahısların heykelleri de (Buda, Konfüçyüz gibi) put olarak kabul edilmiştir.”[98]

Bunların konumları ise elbette farklıdır. Çünkü hastalıklı ve zayıf ruhları sömürmek ve dünyevi çıkar sağlamak amacındadırlar.

Sonuç olarak denebilir ki, yüceltme olayı, daha çok yü­celtilen kişi ve nesnenin talebiyle değil, yücelten kişi ve toplulukların zihninde cereyan eden psiko-sosyal bir hastalık olarak ortaya çıkar. [99]

 

 

“Korku” Duygusu Ve Şirk

Korku insan düşünce ve davranışları üzerinde büyük et­kiler meydana getiren temel duygulardan biri.

İnsanı tedirgin eden, yönlendiren; yerine göre ona isteme­diklerini yaptıran, söylemeyeceğini söyleten; arzu ettiklerin­den ve yapmak istediklerinden vazgeçiren duygudur, korku.!

Temelleri çocuklukta atatılan korku, hem kaçınılmaz hem de temel bir duygu.. “Tehlikelere karşı kişiyi uyanık tuttuğu, kulak kesilmesini sağladığı için de şarttır. Fakat bugünün ço­cuğunda korku çoğu kez yararlılık sınırlarını aşmaktadır. O kadar ki çocuk kovalanmaktan kaçan bir yaratık durumuna düşmektedir. Bu açıdan, çocuğa yardımcı olmak yerine, haya­tın baskılarına göğüs germe yeteneklerini sınırlayan bir etmen olur. Çocuğun kaynaklarını harekete geçirmek yerine onları hareketsiz kılar. Böylece korku çocuğun hayatında bir yalnız­lık alanı oluşturur..”

“Bebeklikteki korkular çevrenin ortaya çıkardığı yakın tehlikeler karşısında gösterilen tepkiler olarak bilinir. Çocuk büyüdükçe korku alanı da genişlemektedir. Geçmişi düşünüp geleceği konusunda umutlar besleme yeteneği kazandığı za­man, uzak tehlikeler, gelecek günlerin getireceği sıkıntılar, kendi güdüleri, yaptıkları, yapabilecekleri, hep birer korku kaynağı olabilmektedir.

Çocuk yalnız dış tehlikeler algılamakla yetinmiyor; bu tehlikeleri kendi içinde büyütüyorsa, korkunun üstüne endişe de eklenir.”[100]

Müspet yönlendirilmediği taktirde hareketleri sınırlayan, zihni verimliliği engelleyen; sevgi gibi kuvvetli, fakat ters yönde etkiler meydana getiren bu duyguyu, İslam inancı, kontrol edilmesi gereken duygular arasında görür.

Esasen, ruhsal savunma mekanizmalarının temellerinden birini teşkil eden ve yaşam dengesi içerisinde önemli bir yer tutan, beşeri ve doğal çerçevede mütalaa edildiğinde ruhsal ve bedensel bütünlüğü korumaya ve tedbirli olmaya yönelten ‘korku’ hissi, Allah’ın yarattığı sebepler dışında varlıklara olağanüstü özellikler atfetmede etkili olmaya başlayınca hem ruh sağlığının, hem de inançların bozulmasında rol oynamaya başlar.

Analiz edildiğinde görülür ki, korku ve ondan kaynak­lanan davranışların altında, (hayat ve akli, bedeni, mali imkanlar dahil) kişinin sahip olduklarını kaybetmek, koruyamamak, arzu ettiklerine ulaşamamak ve zarara uğramak endişesi yatar. İnsan için iyilik halini elde etme, koruma ve artırma gay­retlerini tehlikeye sokacak; akli, bedeni, mali ve ailevi işleri­nin zarar görmesine sebep olabilecek her ihtimal önemlidir.

Bu yöndeki her söylentiye kulak verilir; ve çoğu insan zarar vereceği söylenen tehlikenin makul ve mantıklı olup ol­madığına bile bakmadan, hurafe de olsa onun gereğini yapar.

Çünkü bu yöndeki bütün gelişmeler bir tedirginlik hali oluşturur. Bu ise her zaman tetikte bekleyen şirk olgusunu ha­rekete geçirecek faktörlerden birini oluşturur.

“Müşrikler, taptıkları şeylerin kendilerine zarar verebile­ceğini düşünerek de onlara kulluk etmekteydiler; Onlar Hz. Hud {as)’a şöyle diyorlardı; “Sana, ‘İlahlarımızdan biri seni çarpmıştır’ demekten baş­ka bir şey söyleyemeyiz.” [101]

Buradaki çarpmak daha ziyade deli etmek, aklını gider­mek şeklinde izah edilir.

Arap müşrikleri, her bir putun içinde bir cin bulunduğunu zannederlerdi. Cinnet vermek de cinlerle ilgili zannedilirdi. Dolayısı ile onların putları da (bir açıdan) cinleri temsil edi­yordu.

Putlara olan ibadet ve saygıları ile zarar görme tehlike­sinden böylece sakınabileceklerini düşünüyorlardı. Taparcası­na bağlı olduğu şeyhinin isteklerini yerine getirip onu mem­nun edemez ise, onun gazabına uğrayacağından korkan kim­sede de aynı mekanizma söz konusudur.

Hz.Peygamber, birine;

“Kaç ilaha tapıyorsunuz?” diye sorduğunda,

“Altısı yerde biri gökte” cevabına karşılık,

“İsteyerek ve korku ile ibadet ettiğin hangisidir?” diye sordu.[102]

Bundan da anlaşılıyor ki “korku”, ilaha bağlananların, ilah edinilen nesne karşısında hissettikleri ortak bir duygudur.

Araplar içinde güneşe tapan, onu ta’zim eden ve ona ‘ilahe’ diyen bir kısım insanlar vardı; bunlardan el-A’şa bir şiirinde bu korkuyu şöyle dile getiriyor:

“Ona yakın bir şekilde, ilahenin (güneşin) önünde eğil­diğimde duyduğum korku gibi bir korku duymadım.”[103]

Görüldüğü gibi bu korkunun bir mantığının olması da gerekmiyor.

İşte bunun içindir ki, İslam alimleri korku duygusunu bazı hallerde şirke götüren sebepler içinde saymışlardır.

“Allah’tan başkasından korkmak, rızk istemek, Allah’ın vermiş olduğu nimete karşı O’ndan başka birine teşekkür edip, nimetleri O’ndan başkasına nispet etmek, Allah’a hamdden kaçınmak, O’ndan başkasına tevekkül etmek, O’ndan başka birine boyun eğmek, itaat etmek, kainatta Allah’ın dilemediği şeyin olacağına inanmak da şirktir,” denilirken korku bütün bu sebeplerin başında sayılmıştır.[104]

Bu manada uğursuzluk inancı da, böyle bir korkunun sonucu olup “şirk”den sayılır.

Resüllullah bir hadisinde;

“Uğursuz saymak şirktir. Uğursuz saymak şirktir. Uğur­suz saymak şirktir,” diye üç kere tekrar ederken, bir başka hadis-i şeriflerinde ise; “Kimi (bir şeyi) uğursuz sayması işin­den alıkoyarsa Allah’a şirk koşmuş olur” buyuruyor.

Dediler ki;

“Ey Allah’ın Resulü! Bunun keffareti nedir?” Şöyle buyurdu;

“Allah’ım! Senin hayrından başka hiçbir hayır yoktur. Senin uğrundan başka hiçbir uğur da yoktur. Senden başka hiçbir ilah yoktur, demesidir.”[105]

Aynı psikolojinin sayılarla ilgili tezahürleri ise oldukça ilginç:

“Uğruna inanılan 9′lar, 21′ler, 40′lar.. insanların asırlardır sayıların büyüsüne inandığını ortaya koyuyor. İslam kültürü uzmanı Annemarie Schimmel’in inanışlarda sayıların önemini ele aldığı “Sayıların Gizemi” adlı kitabında çeşitli inançlar ve kültürden örneklerler veriyor.

‘1’ sayısı, bütün inanç sistemlerinde kutsal kabul ediliyor ve ‘1’, birçok inançta Tanrı’yı simgeliyor. Kutsal 3 ve 7 sayı­larının çarpımı sonucu 21 “in “mükemmellikle” bağlantılı oldu­ğu kabul edilirken, 5′in “yaşam ve sevgi sayısı”, 6′nın yaratıl­mış dünyanın mükemmel sayısı olduğuna inanılıyor. Hıristi­yanlıkta ise İsa’nın ayın 13′ü cuma günü öldürülmesi ve müritlerinden 13′üncüsünün İsa’ya ihanet etmesi nedeniyle 13 rakamına nefretle bakılıyor. Bu korku, işe gelme, uçak ve tren rezervasyonu iptalleri gibi nedenlerle Amerika’ya yılda yak­laşık bir milyar dolara mal oluyor.

Müslümanlarda ise 40 sayısı büyük öneme sahip. Zira Hz. Muhammed (sas)’in adının başında ve ortasındaki mim harfinin sayısal değeri olan 40 bazılarınca önemli sayılmıştır. Bu noktada Schimmel, “Bir kahvenin 40 yıl hatırı var, 40 fırın ekmek yemek gerekir,” gibi deyimleri de hatırlatıyor.”[106]

Uğursuzlukla ilgili hurafelerin halk arasında ne kadar yaygın olduğu düşünülürse konunun sosyal psikolojisi üzerin­de ne derece yer etmiş olduğu daha kolay anlaşılır.

Bazı kültürlerde ise tüm kötülük ve uğursuzlukların ayrı bir tanrısı olduğu düşünülür, birçok tanrı yanında ona da ayin­ler yapılır, ibadet edilir. Yunan tanrılarından bazıları ve eski Türkler’de “Yerlik Tanrısı” buna örnektir.

“Eski Türk topluluklarından bazılarında yer altında yaşa­dığına inanılan, büyük felaketlerden salgın hastalıklara kadar, bütün kötülüklerin sebebi ve kaynağı olarak Erlik Tanrısı’nın olduğuna inanılıyordu.[107]

Bazen, kötülükleri bir şahıstan bilme ve her yanlışlığı onunla izah etme alışkanlığı da aynı psikolojinin bir başka tezahürü olsa gerek. Kitlelerin her devirde bir kötülük tanrısı bulup, kendi nefislerinde mevcut olup da kabullenemedikleri günah ve hatalarını da ona yüklemeleri pek de sağlıklı olma­yan psikolojik sebeplere bağlıdır. İnsanlar kendilerinde var olanları yansıtma (projeksiyon mekanizması) ile kötülük sim­gesi olarak buldukları objeye yükleyip, onu lanetleyerek rahat­larlar. Başarısız ve ezilmiş topluluklar beceriksizliklerini itiraf etmek ve bunun sebepleri üzerinde durmaktansa başkalarını suçlamayı daha kolay ve rahatlatıcı bir yol olarak tercih ederler. Böylece kendi yanlışlıklarını giderme zahmetinden ve bunun meydana getirdiği stresten de kurtulurlar.

Böylece, kimileri için kurtarıcı tanrı gibi olan bir kişi, karşıt kesim için kötülük tanrısı (lanetlenecek put) fonksiyonu görür.

Bir kesimin taparcasına bağlı olduğu, karşıt kesimin ise, bütün kötülüklerin başı ve müsebbibi olarak M. Kemal’i görmelerinin de bu mekanizma ile ilgisi olsa gerek. [108]

 

 

Rızk Endişesi Ve Gelecek Korkusu

İnsan davranışlarını etkileyen korkunun diğer bir varyantı da “gelecek” ve “rızk” endişesidir. Şirk konusunda önemli etkenlerden biri de bu.

Ayette;

“De ki; ‘Rabbin rahmet hazinelerine siz malik olsaydınız o zaman harcama(ktan tükenir) korkusuyla muhakkak cimrilik edersiniz’. Çok cimridir insan!”[109] buyuruluyor.[110]

Rabb’in hazineleri..!

Hani, şu dahil olduğumuz Samanyolu Galaksi’sinde, sani­yede 217 km hızla hareket eden, galaksi merkezi etrafındaki turunu 226 milyon yılda tamamlayan küçücük dünyamızın da, içinde yer aldığı muhteşem kainatın sahibi Rabb’imizin hazi­neleri.!

Bilindiği ve hesaplanabildiği kadarıyla, Samanyolu Ga­laksisi gibi her biri 150-200 milyar yıldız ihtiva eden galak­silerden tam 200 milyarı aşkın galaksinin bulunduğu bir kainatın ve daha kim bilir nice alemlerin sahibi olan, tek ilah Cenabı Allah’ın hazineleri.. Bunlara sahip olmak ve tükene­ceğinden korkmak!

İnsanoğlu bu kadar hazinelere sahip olsa, tükenir diye harcamaktan korkacak.! Korku ve gelecek endişesinde mantık bulunmadığının bundan daha çarpıcı bir ifadesi olabilir mi?!

Psikolojik zaaflar sonucu oluşan bu endişe, insanı sürekli biriktirmeye, biriktirdiklerine sımsıkı sarılmaya sevk eder. İnsan, tüm sahip olduklarını kendisine veren ve kendisini de yaratan Rabb’inin yolunda pek azını sarf etmekten bile kaçınır. Kazandıklarını elinde tutma yolunda pek çok zillete de boyun eğer, ki bu, toplumların şirk içinde yönetilmesine ses çıkar­mama ve hatta rıza göstermesinin baş sebeplerindendir.

İnsanların bu zaafı sayesinde, birtakımları yönetimi kolayca ellerinde bulundurur. Kaybetmek korkusu içinde olanlar, onlara karşı durmaktan çekinirler. Onlar da böylece makam, mevki ve iktidarlarını kolayca elde tutma imkanına kavuşurlar. Kanunları, yönetmelikleri ve sistemleriyle baş kal­dırılmaz, kendileri ile uğraşılmaz imajını yerleştirirler.

Ezilenler de, hükmedenlerin safında, hem de ağır bir hesap yüklenerek böylece yer almış olurlar. Sefasını sürmedikleri şeylerin cefasını çekmeye razı olmaktan başka bir şey değildir bu!

İşte bu sebeple zarara uğrama ve fakir düşme korkusunun giderilmesi, sağlıklı ve onurlu kişiliğin kurulması için çok önemlidir.

Allah, fakirlik korkusunun şeytani bir telkin olduğunu ikaz ediyor;

“Şeytan sizi fakirlik ile korkutur ve cimriliği emreder. Allah ise kendisinden bir mağfiret ve bir bolluk vaat eder. Ve (O) Vasidir, Alimdir.”[111]

İnsana çocuklarını öldürtebilen duygu da bu duygudur:

“Evlatlarınızı fakirlik korkusu ile öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Hakikat onları öldürmek büyük bir suçtur.”[112]

Bütün bu korkulardan ve bu sebeple başka ilahların baskısından kurtulmak ancak Allah’a dost olmakla mümkün­dür. Çünkü;

“İşte o şeytan ancak kendi dostlarını korkutur. Bana iman etmiş iseniz onlardan değil, sadece benden korkun.”[113] Şeytan’ın dostu olma zaafını taşımayanlar, ne pahasına olursa olsun, başka ilahlara boyun eğmeyecek irade ve ka­rarlılıktadır. Sadece onlar, korku duygusunun etkisi ile yanlışa razı edilemeyecek yüksek şahsiyete erişmiş kimselerdir.

Mü’min bir kişiliğe sahip kimse bilir ve inanır ki; bu hayatta her şey Allah’ın takdiri ile ve sadece bir sınanmadır, imtihandır, Allah’a rağmen bir şeylerden korkmak, dört bir taraftan hücum ettiği belirtilen Şeytan’ın teşvik ve gayretleri ile olmaktadır.

O Şeytan ki, kafalarda vesvese uyandırır, nefislerde arzuları tahrik eder; vicdanları karartıp, kalplerde başka ilahlara sevgi ve onlardan çekinme ve korku duygusu telkin eder, işte bu, Şeytanın dört bir taraftan hücumdur. [114]

 

 

 

Sosyal “Neofobi”

“Neofobi”, yani yenilik korkusu toplumları yönlendiren ve bir anlamda şirke zemin hazırlayan bir başka olumsuz korku çeşidi. Bu korku sonucu insanlar, ‘eski’lerine sıkı sıkıya yapışırken yeni olan her şeye karşı tedirginlik duyarlar.

Sosyal ve psikolojik sebeplerle insanlar, eski inanç ve gelenekleri konusunda oldukça tutucu ve tabir yerinde ise ‘gerici’ bir tavır takınırlar. Yeniliklerden ürker, endişe ve kor­kuya kapılırlar. Bu zeminde inanç ve ibadetler adet olmaya, adet ve gelenekler ise ibadet huşuu içinde uygulanır.

“Kur’an’da, üzerinde çok durulan şirk amillerinden birini de bu teşkil eder. Antik çağda müşrik toplumların çoğu, geç­mişlerine olan saygılarını atalarına tapma derecesine vardırmışlardı. Kur’an’ın ilk muhatapları olan müşrikler arasında, dar anlamda bir ‘Atalar Kültürü’ görülmese de, onlardan gelen her şey üzerine, körü körüne titredikleri meydandır. Kur’an’ın ısrarlı hücumlarına hedef teşkil eden zihniyetlerden biri de budur.

Bugün tecrübelerle öğrenilmiş gerçeklerden biri olarak kabul edilmektedir ki, gelenekler saçma bile olsalar, toplum hayatından kolay kolay sökülüp uzaklaştırılamamaktadırlar. Bazen geleneklerin direnişi, fikirlerin mukavemetinden daha uzun ömürlü olmakta, düşünce tarzını değiştirmiş olmasına rağmen, bir çok kimse geleneğin gereğini yerine getirmeye devam etmektedir.”[115]

Psikopatolojik olgular içinde önemli bir yer tutan sebep­siz, mantıksız korkulardan biri olan ‘yenilik fobisi’ (neofobi), yaşlılarda bir demans (bunama) belirtisi olarak görülürken; kendini yenilemeyi beceremeyen, çürümüş, içi geçmiş, yaş­lanmış toplumlarda, eskiye taparcasına bağlanma ve yeni fikir ve inançlara karşı da aşırı bir direnişe sebep olur.

Şirk sistemlerinin sahipleri ise, çıkarcı düzenlerinin devamı için, bu psikolojiden istifade ederler.

Tek ilah inancı olan Tevhid inancıyla savaşıp nefislerini tanrılaştırarak toplumu yönetmeyi hep kendi tekellerinde bir hak olarak görenler, insanların bu zaaflarına hitap ederek, onları Tevhid inancına karşı tahrik etmişlerdir. Firavunlar ve onların yolundan gidenler; “O peygamberler sizi atalarınızın dininden vazgeçirecek” diyerek insanları korkutuyor ve kendi­lerine bağlıyorlardı.

Bu psikoloji sonucu, insanlar tapmakta oldukları putları terk etmekle kendilerine birçok bela ve musibetlerin isabet edeceğini sanıyor. Böyle bir inanç, putlarda ilahi (olağan üstü) bir gücün var olduğuna inanmalarından kaynaklanıyordu. Nuh kavminin ileri gelenleri; “Sakın ilahlarınızı bırakmayın” diyor­lardı.[116] İnsanların ilahlardan bir zarar ve musibet ge­leceğine inandırılarak sahte ilahlara sığınmalarına karşılık, Kur’an; “O sabredenler kendilerine bir bela geldiği zaman, ‘Biz Allah’ın kullarıyız, O’na döneceğiz derler’.[117]

Zarar ve musibetleri bir nesneden bilmek ve ona sığın­mak; yalvararak hoş görünerek zararlarından kurtulacağını ummak insanları zillete mahkûm eden bir kısırdöngüyü oluş­turur.

Kitleler, dinlerini yalnızca kalıplaşmış geleneklerden ibaret zannederek şuursuzca tekrar edip dururken, sadece geleneksel değil, şuurlu bir tarzda inanmayı ve yaşamayı teklif edenlere karşı da, Firavunca metotlar uygulayanlar, aynı ‘neofobik reaksiyon’ oluşturularak elde tutulur. Statükocular (mevcut düzenin değişmesini istemeyenler) toplumu, yenileş­me ve gelişmelere karşı tahrik etmekten çekinmezler. Buna, mevcut uyuşuk halin devamından çıkarı olanların desteği de katılınca yeni bir inanca karşı reaksiyon gösterilmesi, toplu­mun önemli bir kesimini toplumsal bir ‘histeri’ gibi sarar. Bütün bu tahrik ve dayatmaları yapanlar, bunu, milletin birliği ve vatanın bölünmez bütünlüğü’ gibi hemen herkesin hassas olduğu bir amaç için yaptıklarını söyleyerek herkesi susturma yoluna giderler. [118]

 

 

 

Tavsiye Edilen Korku

Korkunun buraya kadar ele aldığımız yönü kaçınılması ve yüreklerde barındırılmaması gereken kısmı iken, şimdi ir­deleyeceğimiz boyutu ise insanın duygu ve düşünce dünyasına bütünlük kazandıran sağlıklı bir ruh hali için gerekli ve koruyucu bir fonksiyona sahip.

Buradaki korkunun kaynağı Allah sevgisine layık ola­mama endişesidir. Ve daha çok takva kelimesi ile ifade edilir.

“İnsan ruhunun yücelişi, yüce Yaratıcı ile sevgi müna­sebeti kurma yoluyla gerçekleşebilir. İlahi muhabbetin yanında, dini hayatın üstün yönünü ifade eden “takva”, sadece ‘korkmak’ değil, ‘Allah sevgisine engel olacak şeylerden ken­dini korumak’ tarzında da anlaşılmalı. Çünkü bu kelimenin kökünde, ‘endişe edilen şeylerden nefsi korumak’ gibi bir söz­lük anlam bulunur.

Buna göre takva, Allah ile kul arasında bir sevgi ve dost­luğun oluşup devam etmesi esasına bağlıdır. Bu sebeple Kur’an’da; “Allah, muttakilerin dostudur,”[119] buyurulmuştur.

Allah Teala, beşer için hem kurtarıcı ve yardım edici, hem de sevgi ve saygı duyulan bir varlık olarak tecelli eder.”[120]

Dolayısıyla buradaki korku; saygı ve sevgi dolu bir kor­kudur. Sevdiğinin sevgisini kaybetme, gözden düşme korkusu.

Allah’tan korkmayı kendine yediremeyenler ise nefsini tanrılaştıranlar yani “büyüklenen”lerdir.

Ayet; “Ve ona, ‘Allah’tan kork’ denilince, kendisini günah ile bir izzet’i nefis yakalar. İşte ona cehennem yeter.”[121] buyuruyor. [122] Böyleleri; “Sırf Allah korkusunu, Allah’tan utanmayı, Allah’ın gazabından sakınmayı hatırlat­mak için “Allah’tan kork!” denildiğinde, böyle söylenmesine kızarlar, kibirlenirler., kendilerini bir azamet kaplar.. Günahkarlığıyla, hatalarıyla, suçlarıyla izzetlenir.. Hakikate karşı gelirler.. Dıştan hayırlı, ihlaslı, iyilik sever, feragat ve hayır sahibi (!) olarak görünseler bile.! [123]

 

“Hesap Günü”nden Korkmak

Tek ilaha inananların davranışlarında etkili hususların belki başta geleni ‘hesap günü’ inancıdır.

Düşünsünler ve hakkıyla korksunlar diye, rahmet kitabı Kur’an, insanları, geleceğinde şüphe bulunmayan o günden sakınmaya çağırıyor. O müthiş gün! Hesap günü, Ayırım gü­nü, Ceza günü!.

O gün ki, kimsenin kimseye (Allah dilemedikçe) yardı­mının dokunmayacağı. Hiçbir servetin yarar sağlamayacağı, kaçınılmaz olan o müthiş an. Kur’an’ın, inanlara “korkun” de­diği hesap günü, yargı günü. Herkesin tutanaklarının ortaya konduğu gün. [124] Büyük mahkemenin kurulacağı gün.. [125]

Allah’ın adaleti o gün tecelli edecektir. Bundan kaçış yoktur.

“Her insan ölümü tadacaktır. Kıyamet günü yaptıklarını­zın karşılığı size tastamam verilecektir.” [126]

O gün ne malın, ne çocukların faydası vardır;

Fayda verecek olan şey temiz bir kalpdir.” [127]

“O gün herkese kazandığının karşılığı verilir, kimseye zulmedilmez.” [128]

“O gün, (kişi) kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve oğullarından kaçar. O gün bir takım yüzler aydınlıktır; gülmekte ve sevinmektedirler. O gün bir takım yüz­ler de tozlanmış ve onları karanlık bürümüştür. İşte bunlar inkarcı olanlar, Allah’ın buyruğundan çıkanlardır.” [129]

“O gün bir kısım insanların pişmanlık günüdür. Onlar, Yüzleri ateşte çevrildiği gün; “Keşke Allah’a itaat etseydik”, derler.”[130]

“Allah’a döneceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının kendisine eksiksiz verileceği günden korkunuz.” [131]

“O gün Allah onlara seslenir; ‘Benim ortağım olduklarını iddia ettikleriniz nerededirler?’ der.” [132]

Kur’an, ’sakınanlar’a ise, bu müthiş gün için korkusuzluğu müjdeliyor;

“Haberiniz olsun, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar. Onlar Allah’a, Allah’ın belirttiği biçimde inanmışlar ve O’na karşı gelmekten kesinlikle kaçın­mışlardır”. [133]

İşte bu kimseler için ‘O Büyük Gün’ ödül günüdür. Çünkü, onlar sadece Allah’tan korkan­lardır.

“Rabb’inin makamından korkan kimseye iki cennet var­dır”. [134]

“İman edip de amal-i salih işle­yenleri, elbette onları, cennette altından ırmaklar akan köşk­lere yerleştireceğiz. Onlar orada ebedi kalacaklardır. (Böyle) amel edenlerin mükafatı ne güzeldir. Ki onlar sabredip yalnız Rablerine tevekkül edenlerdir.”[135]

Bir de bu yüksek karşılıktan daha büyük olan Allah’ın rızasını kazanmış olmaktır.

“Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır”.

Çünkü bütün isteklerin en üstünü, bütün lezzetlerin en yükseği olan Allah’ın rızasına erişmek; razı olmuş olarak ve ‘razı olunmuşlar’ makamına ermişlerden olmak. İşte bu başa­rının tek sebebi ve hikmeti Allah korkusunu duymaktır. Bu, haşyet ve tazim ile sevgi neticesi olan saygı manasına bir korkudur. Bu hal, mutlak güzele layık, ihsana yaklaştıracak yüksek bir aşk heyecanı uyandıran güzel bir ruh halidir.

Bir hadislerinde Peygamberimiz; “Hikmet’in başı Allah korkusudur”, buyuruyor. Bu korkunun derecesi de ilim ve marifetin derecesi ile orantılıdır. Bundan dolayı ayette; “Kulları içinde ancak alimler Allah’tan gereğince korkarlar.” [136] denirken, melekler için de; “Onun (Allah’ın) korku­sundan titrerler” buyurulur. [137]

Yine bir hadisi şeriflerinde Resulüllah; “Allah’ı en çok tanıyanınız, Allah’tan en çok korkanınızdır. Ben ise O’ndan en çok korkanınızım.” diyor.[138]

Bu korku O’na, tek ilaha olan saygıdandır ve O’nun rızası içindir.

“(Öyle takva sahipleri) ki onlar, tenhada da Rablerine candan saygı gösterirler. Onlar kıyametten korkanlardır.”[139]

İnsanların dosdoğru olmalarını, öylece hak üzere sebat etmelerini, azıtıp sapmamalarını sağlayan faktörlerin başında, bu korkunun geldiği anlaşılıyor.

“Onlar ki Allah’ın ulaştırılmasını (idame ve riayet edilmesini-sürdürülmesi ve gözetilmesini) emrettiği şeyi ulaştırır­lar. (Ona riayet ederler) Rablerinden korkarlar, (bilhassa) kötü hesaptan endişe ederler..”[140]

Kur’an’ın da ancak böyle kimseler için bir öğüt olduğu ifade ediliyor.

“Biz Kur’an’ı sana zahmet çekesin diye değil, ancak (Allah’tan) korkacak kimselere bir öğüt ve yerle, o yüce yüce

gökleri yaratanın tedricen indirdiği bir (kitap) olmak üzere indirdik.”[141]

Sevgiye dayalı Allah korkusu sağlam bilgi ile destek­lenince de, şirke yöneltecek önemli sebeplerden biri giderilmiş oluyor.

Ne sevgide ne de korkuda alemlerin Rabb’ine eş olacak hiçbir şey yoktur.

“Hakikaten Rabb’ini büyük tanıyıp (onun korkusuyla) rikkate gelenler (titreyenler) Rabb’inin ayetlerine iman etmek­te sebat gösterenler.. Rablerine eş tutmazlar onlar.”[142]

Onlar yalnızca Allah ve Resulüne itaat ederler. Onları, Allah’a isyan edene itaat etmeye hiçbir kuvvet mecbur ede­mez, onlardaki Allah korkusu ve sevgisi buna manidir. Çünkü onlar dünyevi ve uhrevi kurtuluşu bunda görürler.

“Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, Allah’tan korkarsa, O’ndan sakınırsa, kurtuluşu bulanlar da ta kendileridir.”[143]

İnanç böyle olunca hiçbir fani ve beşeri gücün önemi yoktur. Tek ilah olarak Allah’ı kabul edenler, iki korku arasında, yani Allah korkusu ile beşer korkusu arasında kalınca tercihleri Allah korkusu yönündedir. Onlar Allah’ın her an kendileri ile beraber olduğunu bilir ve O’nun hükmüne rağmen korkutmaya ve yanlış iş yaptırmaya çalışanlardan değil kork­mak, onlara karşı da kendilerini öncelikle tebliğle görevli bilirler.

Ayetler bunu emreder. Velev ki Firavun karşısında olun­sa bile;

“Firavun’a gidin. Çünkü o hakikaten çok azdı. (Gidin de) Ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler, yahut (Allah’tan) korkar. Dediler ki; ‘Ey Rabbimiz! Doğrusu onun bize karşı aşırı gitmesinden yahut tuğyanını artırmasından en­dişe ediyoruz”. Buyurdu; “Korkmayın! Çünkü, ben sizinle beraberim. Ben (her şeyi) işitirim, görürüm.”[144]

“Allah’tan yüz çeviren kuvvetlerle mücahede ve müca­dele etmek gerekir. Bu dalalet (sapık) kuvvetin büyüklüğü, azgınlığı Müslümanı korkutamaz. Çünkü onlar zaten kendile­rini var eden Allah’ın kudretini kabul etmekten uzaklaşınca hakiki kuvvetini kaybetmiş olurlar. Bu, alev saçan büyük bir yıldızdan kopan parçanın sönüp soğuması, ziyasını ve hara­retini kaybetmesi gibidir.

Böyle bir inanışa erişmiş kişinin sindirilmesi, susturul­ması, zapt edilmesi öyle kolayca mümkün olmaz. Bu kişi ye­nilmezlik duygusu içindedir; her hal-ü karda galip olduğuna inanır. O, karşısındaki bütün beşeri sistemlerin geçici olduğu­na, yıkılmaya, yok olmaya mahkûm olduğuna inanır. Onun için azlık da, çokluk da önemli değildir. Ayette; “Nice az bir kitle vardır ki, Allah’ın izni ile bir çok topluluğu yenmiştir”, buyuruluyor.

“Tabiat kuvvetlerine gelince, müslüman bütün kuvvet­lerin yaratıcısının Allah olduğuna, bunların hepsinin bir sırra binaen yaratıldığına ve mukadder hedefe, bu kuvvetlerin bir­biri ile yardımlaşması sonucu gidileceğine inanır. Bilir ki, bu kuvvetleri kendisinin hakimiyetine veren, onun sırlarını keş­fedip, kanunlarına vakıf olmaya muvaffak kılan ancak Allahü Tealadır. Ayette; Allah, “Göklerde ve yerde bulunanların hep­sini size musahhar kıldı”, buyuruyor.” [145] Müslüman, bu güç­leri tanımak, onlardan istifade etmek ve tedbirli olmakla gö­revli olduğunu ve şükredici konumda bulunması gerektiğini unutmaz. [146]

 

 

 

Kaybetme Korkusunun İlacı: Allah İçin Vermek.

Rahatsız edici ve saptırıcı bir duygu olması hasebiyle önemli bir problem olan kaybetme korkusunun bir devası olmalıdır.

Bin bir zahmetle biriktirilenlerin her an kaybedilmesi korkusu, sahip olduklarının hepsini bırakıp bu dünyadan git­mek mecburiyeti, ölüm gerçeği., bütün bunlar insan için kolay kabul edilecek ve kulak arkası edilebilecek cinsten gerçekler gibi görünmüyor..

Kazanılan her şey burada kalırken, hiçbir şey götüremeden gitmenin dayanılmazlığı! Biriktirirken zahmet, muhafaza ederken endişe ve korku, bırakıp giderken mahzun olma, ayrılınca da yakıcı bir hasretin kaçınılmazlığı bu fani hayatın dramı!

Bütün bunların önüne geçecek tek çare ne olabilir? İnsanoğlunun huzur içinde yaşaması ve bu hayattan göçüp giderken gözünün arkada kalmaması ne ile mümkündür?

Kur’an inananlar için, bu problemin çözümünü veriyor:

Allah yolunda, Allah için verenlerin mahzun olmayacağı, onlar için korkunun da olmadığı bildiriliyor. Onun gösterdiği yolda verilen her kuruşun asla zayi olmayacağı, teminat altına alındığı; kaybetme korkusuna yer bulunmadığı vurgulanıyor.

Çünkü veren kişi tek ilah olarak inandığı Rabb’ine, güzel borç (Karz-ı Hasen) vermiştir. Verdiklerini alma, kabul etme durumunda olan insanlara karşı da, böyle bir kutsal ve büyük bir kazanca vesile oldukları için teşekkür ve minnet duyusu içindedir.

İnanmayan bir kişinin, malının elinden alınacağı endişe­sine karşılık, mal ve parasından almayı kabul eden muhtaç kişilere karşı şükran hisleri içinde olmak!. Ne etkin bir inanış! Birinde huzursuzluk ve endişe ile sıkan ve cimrileştiren korkunç duygu birikimine karşılık, berikinde, cömertleştiren hu­zur ve mutluluk bahşeden rahatlık.!

“Verilen her sadaka Allahü Teala’ya verilmiş bir karzdır (borç). Şüphesiz ki, Allahü Zülcelal onların karşılığını kat kat fazlası ile verir. Bunun karşılığında sadakayı alan muhtaç kişi de, Allahü Teala’nın kat kat ihsan etmesi için mal sahibine bir vasıtadır..

Veren kişi, Allah yoluna, yine Allah’ın malını vermişse mutlaka bunun karşılığını Allah’ın indi ilahisinde görecektir.. Onlar ne dünyada infak ettikleri şeylerden ötürü mahzun olur­lar, ne de ahrette vasıl olacakları neticeden dolayı.”[147]

İşte bu, mal ve mülkün esir edici sahte Hanlığından kurtu­lup, tek ilaha sığınma ve onun garantisiyle ruhların hürriyete kavuşmasıdır! Artık korku ve endişeden eser kalmamıştır. As­lında canını bile Allah için vermeye hazır olan kimse için artık neyin korkusu olabilir ki!

Bunun aksi olan hal, ruhlar için çekilmez bir haldir.

Malını, servetini ilah edinmiş ve böylece onun esiri ol­muş ‘ruhlar’ ise bilirler ki, bir gün, ‘beden’ kendilerini taşıya­maz olup da ‘ceset’ diye isimlendirildiği anda, ‘nefs’in bir türlü kopmak istemediği şeylerin hepsinden koparılacak ve üstelik bir de bütün bunların hesabını verecektir. Başına gelecek olanları hisseden ruh, kendini ifade tarzı olan; tatminsizlik, keder hissi, huzursuzluk, endişe, sıkıntı, korku gibi hallerin ilacı; ’sonraki hayat’a inananlar için, eldekileri; gidilmesi mukadder ve mü’min için bir müjdeli hayat olan, ebedi hayata aktarmaktır; ki bu, kişinin Rabb’inin vadine olan inancında samimi ve ciddi olduğunun da önemli bir delili ve göstergesidir. [148]

 

 

Tanrı Korkusu Üzerine Kurulu Yanlış Otorite Benimsemesi

Şirkin Çocuklukta Atılan Temelleri

Tanrı fikrî, toplumun önemli bir kesiminde, çocuklara öncelikle bir dini eğitim konusu olarak verilmez. Çocuklar bu fikirle, okul öncesi dönemde, daha çok anneleri tarafından tanıştırılır. Ve bu, çoğunlukla da korku üzerine kurulu yanlış otorite benimsemesi şeklinde olur.

Esas amacı çocuk üzerinde otorite kurmak ve kendini saydırmak olan anne, amacına ulaşmak için; ‘öcü’ veya babasına söylemeyle başlattığı tehdidini tanrı ile korkutmaya kadar vardırır. “O’nu yapma”, “Şunu yeme”, “Bunu elleme”; “Allah seni çarpar, yakar, öldürür”, “Allah gözlerini kör etsin”. “Allah seni kahretsin”, “Cehennemde yanarsın” gibi tehditler, Tanrı ile ilgili ilk telkinlerdir. Bunlar çocuğun gözünde Tanrı ile öcüyü eş anlamlı hale getirir.

Bununla, esas amacı kendisini çocuğa saydırmak olan anne, çocuğun ruhsal yapısı üzerinde ne derece tahribatta bu­lunduğunun farkında bile değildir. Öyle bir şartlanma oluşur ki; Allah kelimesi Cehennemle birlikte bir çok kötülükleri çağrıştırır ve her anıldığında kişiye stres yükler. İnsanların ek­seriyetinin dinden, Kur’an’dan, Allah’tan bahsedildiğinde sıkıl­maları ve huzursuz olmalarının ardında, nefsinin ve Şeytan’ın telkinleri yanında bu tarz oluşmuş Tanrı figürünün şuur altına yer etmiş olmasının da önemli bir etkisi olsa gerek. Kişi, şuur dışı, sebebini izah edemediği bir sıkıntı ve korku hissinin ra­hatsız edici etkisiyle konu değiştirmek ister. Sevgi dolu olsa böyle mi olurdu!

“Cehennem, kurtuluşu kaçışı olmayan, ana babanın elinin eremeyeceği kadar uzakta ve bir çocuğun hayal edebileceği korkuların en büyüğünü yaratabilecek niteliktedir.”[149]

Bu tarz telkinler, kişinin zihninde ölümü de asla kabulle­nemeyecek bir konuma sokar

Bu şekilde kokutulan çocuklar için ölüm, bırakılmışlığın ve yalnızlığın sembolüdür.

Tehdit edici tekinler, çocuğun ruhsal yapısı üzerinde ür­kütücü, korkutucu ve nefret duyguları uyandırıcı bir sonucu ortaya çıkarır. Çocuk, en müsait çağında olumlu bir tanrı fikri ile tanışması gerekirken, tam tersi bir şekilde yıkan, yakan, azap eden, ürkütücü, soğutucu ve olumsuz bir tanrı imajı ile karşı karşıyadır.

Halbuki Tanrı, öncelikle ‘çok seven ve sevilen’ (Vedud) olduğuna göre ve telkinlerin de bu yönde yapılması gerekirdi. Çünkü, O, sevmeseydi yaratmazdı; kimse tanrıyı istemediğini yapmaya mecbur edemeyeceğine göre..! Daha baştan yaratıp vücut vermekle ve bahşettiği nice nimetlerle, lütufkar olduğu anlatılması gereken Yüce Tanrı yerine; sevimsiz, ürküten, kor­kutan, kaçınılması gereken, kötülük yapmak ve cezalandırmak için fırsat kollayan bir korkunç Tanrı telkini, kişide; yanlış otorite benimsemesine yol açılır ki, bu da; kişinin hayatı boyunca taşımakta zorluk çekeceği psikolojik bir yüktür. Ve pek çok olumsuzluklara temel teşkil edecek niteliktedir.

Böyle bir otorite benimsemesine maruz kalmış çocuk ileride, birbirinden farklı normal dışı birçok davranışları sergi­lemeye namzettir.

Zihni, otoriteye karşı ürkütücü telkinlerle dolu kişilerin bir kısmı, bütün otoriteler karşısında çekingen, pasif ve ürkek bir davranış sergiler. Toplumda, genel bir tavır halinde gözle­nen ürkekliğin ve ’sorgulamadan itaat etme’ kültürünün teme­lini teşkil eden sebeplerden biri ve belki başta geleni bu psikolojik özellikler olsa gerektir.

Yanlış otorite benimsemesi bu kimselerin bazılarında hak ve adaletten uzak bir yaltaklanma ile otoritenin hışmından ve zararlarından korunma yolunu tercih etmeye sebep olur.

Yetenekçe müsait olanlar ise, bu şuur altı birikim ile, bütün otoritelere karşı negatif bir tutum içine girer. Mesela böyle bir genç, anne-babasından öğretmenine, amirinden tan­rısına kadar, otoriteyi temsil ve ifade eden her makama karşı dik kafalı, isyankar bir tavır sergilemeye meyillidir. Bunlardan bir kısmı okul otoritesine karşı çetelere girerken, bazıları da toplumun geleneksel kültür örgüsüne ve toplumsal otoritelere karşı antısosyal (topluma karşı zıt) gruplara katılarak isyankar duygularını tatmin etmenin yolunu bulurlar. Bu tavrın en üst ifadesi de terörist örgütlere katılarak topluma ve yasal düzenlere karşı savaşmaktır.

Geliştirilebilecek bir başka davranış ise korkutucu tanrı figürünün meydana getirdiği anksiyete karşısında negasyon (inkar) mekanizmasını kullanmak. Tanrıyı yok farz ederek, cezalandırılma korkusunun meydana getireceği sıkıntı ve nahoş duygulardan kurtulma yolunu seçmek, ateist olmaktır. Korkuya dayalı sevgisiz otorite benimsemesi sonucu geli­şebilecek bir diğer tavır da, sıkıcı tanrı imajı karşısında bir başka objeye sığınma şeklinde görülür. Sığınılacak yer sevgi ve dostluk objesi olmalıdır. Bu, kişiye sevgi gösteren her han­gi bir şahıs, bir sevgili hatta bir genel kadın olabileceği gibi; cinselliğin, sıra dışı gençlik akımlarının, uyuşturucu kullanmının ya da ‘uç’ inançların öne çıkarıldığı bir cemaat, tarikat, örgüt ve toplum dışı sapık bir grup da olabilir. Kişiliği tama­men pasifıze eden bu sığınma olgusu, şahsın sığındığı yeri ya da objeyi hayatı pahasına müdafaa ettirir. Onsuz hayatın asla düşünülemeyeceği bir haleti ruhiye oluşturur. Bu ise nihai tahlilde ’sığınılan’ı ilah edinmekten başka bir şey değildir.

Eğer kişinin kafasında asla inkar edemeyeceği ve savaşamayacağı ölçüde güçlü bir tanrı fikri oluşmuşsa, o zaman buna karşı geliştirilebilecek bir olumsuz tavır da, ceza­landırıcı, korkunç ama çok güçlü ve reddi mümkün olmayan tanrıya karşı kendisine yardım edecek; kendisini, bu tanrının elinden kurtaracak bir yardımcı, aracı olacak ilahını arar. Bu yardımcı tanrı, bazen bir put, bazen bir sahte şeyh hatta pey­gamber olabilir. Putuna, liderine, şeyhine ya da peygamberine bir kurtarıcı olarak sarılan kişi, böylece kafasında kendini sürekli rahatsız eden korkunç tanrının hıncından ve gaza­bından, onlar tarafından kurtarılacağına inanarak rahatlar.

Sağlıklı bir sevgi üzerine kurulmuş otorite benimsemesi olmadığı için, peygamberler dahil tüm şefaat edicilerin yar­dımlarının ancak sevgi dolu Tanrı’nın sonsuz rahmetiyle ve çok merhametli Tanrı’nın izni ile olabileceğini akla bile geti­rilemez.

Tanrı’nın cezalandırmasından kurtaracak; o hınç dolu tan­rı ile aralarını düzeltecek, barıştıracak bir vasıta, aracı ve yar­dımcı bulduğuna inanan kimseyi koruyucu, yardımcı tanrıla­rından soğutmak ya da koparmak öyle kolayca mümkün ol­maz. Çünkü onlardan ayrılmak, ‘korkunç tann’nın gazabı ile doğrudan karşılaşmak demektir ki, bunu hayal etmek bile zor­dur. Ancak büyük ölçüde şok etkisi yapacak olayların mey­dana getireceği değişimler büyüyü bozup, kopmaları sağlaya­bilir. Ama kişi yine de sevgi ve merhamet dolu olumlu bir Tanrı anlayışına varamaz ise başka sığınacak tanrılar arar. Bu yeni tanrı bir başka kurtarıcı lider, sahte şeyh ve bir sevgili olabileceği gibi içki ve her nevi uyuşturucu madde de olabilir. [150]

 

 

Zihinsel Putlar

Hayatın “Olmazsa Olmazları”

İnsanoğlu, çocukluktan beri sevgi ve korku üzerine ya­pılan telkinlerle pek çok “olmazsa olmaz” putlarının cenderesi altına girer.

Kendi varlığını birinin ya da bir şeyin var oluşuna bağ­lamak; onsuz hayatı anlamsız ve çekilmez olarak görmek.. Yokluğuna tahammül edememek. Onu, o şeyi kendisi için ha­yatın şartı, ‘olmazsa olmazı’ olarak görmek ilah edinmenin bir başka boyutu.

Birçok kimse için; iş, eş, para, mal, mevki, meslek, meş­rep, şeyh, başkan, lider, grup, doktrin, ideolojik tercih vs. ya­şamın “olmazsa olmazlarını” oluşturur. Bu ve benzeri şeyler, kişi için; iyilik, mutluluk ve kurtuluş şartı ve hayatın vazge­çilmezleri olarak görülüyorsa sanıldığından da önemli bir psi­kolojik problemle karşı karşıyayız demektir.

Fert için bağlılık hissedilen kadın, sevgili, eş; sahip olu­nan iş, makam, mevki, rütbe, mal, servet., kaybedildiğinde yokluğu hayatın sona ermesiyle, ölümle eş görülüyorsa.. Ve belki dayanamayıp intihar bile göze almıyorsa..! Mesleğini, meşrebini, grubunu, cemaatini, partisini., bir şarkıcıyı, sanat­çıyı; şeyhini, başkanını, liderini vazgeçilmez, kurtarıcı ve iyiliklerin kendi başına kaynağı olarak görüyor ve onu, her­kesin muhtaç olduğu, her şeyin üstünde kimse ve nesne olarak düşünüyor, görüyor ve onsuz iyiliklerin asla söz konusu olmayacağını zihnine yerleştiriyorsa, burada bir ilahlaştırma söz konusudur.

Doktrin ve ideolojileri ve bu ideolojileri temsil eden kişi­leri, kendisi için tartışılmaz, erişilmez, eleştirilmez, değişmez ve vazgeçilemez olarak algılamakta da yine ilah edinme anla­mında bir problemli bağlılık vardır. Asla vazgeçilmez olan, hayatın onsuz devamının göze alınamayacağı; hayatta kalma­nın ve iyiliklerin ancak onlarla kaim olacağı düşüncesi, her şahıs için, kendine has zihinsel putlar olur. Bunlar, hayatı yönlendiren ve kişinin düşünce ve duygu dünyasına nüfuz etmeyi zorlaştıran önemli faktörlerdir. Tek İlah’a ulaşmada aşılması en zor olan engeller de bunlar olsa gerektir.

Bir kadına bir ömür boyu köle olup sömürülenler, beyaz atlı prensin hayali ile yanıp kavrularak ömür tüketenler!..

Hayatını bir kurtarıcıya vakfeden, onun için canlı bomba olmayı bile göze alan, bir lider için gözünü kırpmadan ateşe atılanlar., bir laik doktrin uğruna kendini yiyip bitirenler.!

Ömrünü işine, şirketine adayan ve günün birinde işler ters gitti diye hayatına son verenler!. Her şeyi yaratan ve her şeye kaadir olan Kudreti, bir vakit bile aklına getirmeyip, ruhlarını putlaştırdıklarına köle edenler!

Başkanlığını, liderliğini, mevkiini hayatı pahasına elde tutmaya çalışanlar.. Koltuğunu elinden alacaklar diye paranoid hezeyanlara kapılarak, herkesi kendisine düşman olmakla, hainlikle ve bölücülükle suçlayanlar.!

Engellemeler ve kayıplar karşısında büyük sıkıntılara giren; anksiyeteden, depresyona ve intiharlara sürüklenen, ma­kam ve rütbesini kaybetmeye bir de karısını kaybetme ekle­nince kafasına kurşun sıkanlar.. “Onsuz”luğu asla düşünemeyen ya da yok olmakla eş sayan “olmazsa olmazlarının kö­leleri.. Şirk psikolojisinin girdabında şuursuzca bocalamanın zavallılığını iliklerine kadar yaşayanlar.!

Tek “vazgeçilmez” olanın, bir Allah olduğu şuuruna varamayışın, kurtuluşu ve mutluluğu Allah’tan başkasında ara­yıp, kurtarıcılara köle oluşun cezası., ruhların esaretinin ifa­desi..

Kurtarıcısından kurtarılmaya muhtaç hale düşmenin za­vallılığı.! İlahlar edinmenin en trajik yönü de bu olsa gerek! [151]

 

 

“Sevgi” Duygusu Ve “Şirk”

Ruhları şirke yönlendiren başat duygulardan biri de sevgi.. Layık olana, layık olduğu kadarı ile yönlendirilmesi gereken, aksi halde insanı birine köle yapan duygu.

Herhangi birine ya da bir şeylere karşı aşırı sevgi besle­menin kişiyi ilah edinmeye götürebileceği konusunda İslam bilginlerinin hemfikir olduğu görülüyor.

“Herhangi bir şeyi, Allah’ı sever gibi sevip onların arzu­larına, emirlerine ve yasaklarına itaat etmek, onları Allah’a denkler tutmak demektir. Açıkça söylemeseler bile birtakımla­rını, Allah’ı sever gibi sevenler, velinimet tanıyanlar, onların sevgi, emir ve isteklerini hareket prensibi edinirler. Allah’ın rızasını düşünmeden, onların rızasını elde etmeye çalışanlar onları kendilerine ilah seçmişlerdir.

Servet, kudret, mevki, güzellik., insanların ümitlerine sebep olan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar gibi uğurla­rında her şeyi göze aldıran nice kimseler, nice nesneler vardır. Yunan, Roma, Avrupa medeniyet ve edebiyatında, böyle mu­habbet tanrılarının haddi hesabı yoktur. Zamana göre, bu his­sin çeşitli şekilleri ortaya çıkar..

Allah’ın melekleri, nebi ve velileri gibi değerli kullarını severken de, bir sınırda durmasını bilmelidir. Zira Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmek farklıdır.. Hıristiyanların Hz. İsa (as.) hakkında yaptığı gibi olmamalıdır.

Mü’minlerin ise Allah’a muhabbeti, her şeyden ziyade, o müşriklerin taptıklarına benzer sevgilerinden daha şiddetli ve kuvvetlidir. Mü’min her zaman Allah’a yönelir. Müşrik bir puta tapar, hevesine göre durmadan tanrı değiştirir; çok darda kalınca Allah’ı hatırlar.”[152]

“Şüphesiz ki, müminler Allah’ı sevdikleri kadar hiç bir şeyi sevmezler. Ne kendilerini, ne de başkalarını., ne şahısları, ne değerleri, ne alametleri, ne de insanları peşine takan şu yeryüzü kıymetlerinden herhangi birisini.!

Allah sevgisi en büyük sevgidir. Her türlü kayıt ve ölçü­nün üstünde, mutlak bir sevgi. Başkalarına karşı beslenen bü­tün sevgilerin fevkinde Allah sevgisi!

O’na kalpten bağlanmak..bu bağ ruhta meydana gelen cezbeyle, dostluk ve yakınlık bağıdır.” [153]

Kişi bu ilahi sevgiyle başka tanrıları reddedip Rabb’ine bağlanır ve onun rızasına uygun hareket ederse, Rabb’i de onu sevdiği kimselere sevdirir.

“Hakikat şu ki, iman eden ve ameli salih işleyenlere, Rahman bir sevgi verecek, onları gönüllere sevdirecektir.”[154] Allah, sevdiği kulu için sevgi yaratacak; gönüller onun için sevgi ile dolacak.. Bu, insan için ne büyük bir mutluluk!

Allah’tan başkasını ilah edinircesine sevenlerin ise ruhla­rını büyük bir pişmanlığın beklediği Kur’an’da şöyle haber ve­riliyor:

“İnsanlardan kimi de, Allah’tan başka şeyleri O’na eş tutuyorlar da, onları, Allah’ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli olduğunu anlasalar­dı!” [155]

“O zaman kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaşmışlar ve aralarındaki bütün bağlar parça parça kopmuştur.” [156]

“Onlara uyanlar da şöyle demektedirler; Ah, bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da, onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!’ İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler halinde göstere­cektir. Onlar bu ateşten çıkacak değillerdir.” [157]

Elmalılı Hamdi Yazır, bu ayetleri sevgi ve ilah edinme bağlamında şöyle açıklıyor:

“Allah’ın birliği ve kudreti bu kadar açık ve parlakken buna karşı insanlardan bazıları vardır ki, Allah’a karşı denkler, benzerler tutarlar, onları, Allah’ı sever gibi severler. Onların emirlerine, yasaklarına, arzularına itaat ederler de böylece Allah’a isyan içinde sayılırlar.

Şüphe yok ki, böyle yapmak, gerek Allah’ı inkar ederek olsun ve gerekse olmasın, ilahlık manasında, onları Allah’a or­tak yapmaktır. Bunların bir kısmı, bunlara açıktan açığa ilah, mabud adını vermekten çekinmezler. Onlara “Rabb’imiz, tan­rımız” derler. Hatta ilahlarının doğması ve doğurması görüşü­nü benimseyerek onlara aynı cinsten, mabut derecesinde oğullar, kızlar tasavvur edip yakıştırırlar. Diğer bir kısmı da açığa vurmadan aynı şeyi yaparlar. Onları, Allah’ı sever gibi sever­ler, onları nimet sahibi olarak tanırlar. Onların sevgisini, hareketlerinin başı kabul ederler. Allah’a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını elde etmeye çalışırlar. Allah’a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.

Ayetler bize gösteriyor ki, ilah edinme için, “son derece sevgi” bir esastır. Ve mabud, “en yüksek seviyede sevilen” şeydir. Böyle son derece sevilen şeyler; ne olursa olsun, ma­bud edinilmiş olur. Sevginin hükmü ise itaattir. Bunun için mabuda “son derece itaat” edilir.. İnsanlar tarafından bu de­rece sevgiyle mabud mertebesi verilerek Allah’a denk tutulan şeyler o kadar çeşitlidir ki; bir taştan, bir maden parçasından, bir ağaçtan tutun da gök cisimlerine, ruhlara, meleklere kadar.

Bunun içindir ki, tefsirciler; denk, benzer manasına gelen ‘endad’ı, Allah’a isyanda itaat ettikleri liderleri, başkanları ve büyükleri diye açıklamışlardır.

Gerçekten; servet, büyüklük, kuvvet, makam, itibar, gü­zellik ve kahramanlar gibi şeyleri Allah’ı sever gibi seven ve onlar uğrunda her şeyi göze alan nice kimseler vardır.. Her birinin gönlünde zaman zaman bir veya birkaç mahluk yer tutmuştur.. Onlara mabud muamelesi yaparlar. Onlara itaat et­mek için Allah’a isyan ederler; buna velileri ve peygamberleri mabud derecesine çıkaranlar da dahildir.

Bunun için Allah’ın velileri, peygamberleri ve melekleri gibi sevgili kullarını severken ayet-i kerimenin kapsamını iyi düşünmeli; sevgilerini, Allah sevgisi derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır.. Allah’ı sevenler, Allah yolunda giden sevgili kullarını da severler. Allah için sevenler, bu sevgi ile Allah yolunda onlara, öncelikle de peygambere uyarlar.

“Ey Muhammedi de ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız ba­na tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin.” [158]

Bir müslüman; “Ben şahadet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve peygamberidir,” derken Allah’tan başka bütün mabudların hepsini reddedip, temiz bir kalp ile Hz.Muhammed’in, Allah’a kulluk ve peygamberlikle bağlılığını tasdik eder ve Allah için bu gerçeğe şahitliğini arz eder. Bu şahadette Allah’tan sonra Peygambere bir sevgi ilanı vardır. İman bu sevgi ile tamam olur. Allah sevgisi., yanında Hz.Muhammed sevgisi, Allah’a kulluğu ve peygamberliği cihetiyledir.”[159]

Tavsiye edilen, ruhlara huzur veren, yaratılıştaki gayeye uygun olan ve kurtuluşa götüren sevgi işte bu sevgidir.

“Buna karşılık velileri veya ruhlarını ya da melekleri onlara ilahlık payı verircesine sevmek, onları severken Allah’ı ve Allah’ın emirlerini unutmak, onlar adına kurbanlar kesmek, ayinler yapmak, onların isimlerini işlerin başı kabul etmek, şüphe yok ki, bir şirk ve küfürdür.

Üzülmekle beraber Müslümanlık adına da böyle batıl bir sevgi akidesine tutulan ve bununla dindarlık yapıyoruz zanne­den, birtakım gafil kimseler de ortaya çıkmıştır. Bunlar genel­likle din ilminin iyi tahsil edilmediği ve dini bilgilerin esası bilinmeden ağızdan ağza bir efsane gibi dolaştırıldığı cahillik devirlerinde ve cahil bölgelerde ortaya çıkagelmiştir. Çünkü, kulluk duygusu insanlarda yaratılıştan geldiği için, gerçek ve gelişmiş din ilmi kaybolunca insanlar, ilk cahiliye devrindeki efsanelerle gönlüne doğan acayip hevesler içinde ibadete kal­kışır, hurafelerle boğulur, giderler. Ölü veya diri, cansız veya canlı putlara bağlanırlar.”[160]

Kafir ve müşrikler, bu şekilde sevgi besledikleri mabudlarını sürekli değiştirirler. Onların mü’minler gibi devamlı bir sevgileri olamaz. Mü’minler Allah’a inandıkları için bütün sevgileri bizzat Allah’ta toplanmıştır. Allah’ın yarattıklarına olan sevgileri de bu başlangıç noktasından neş’et eder.. Sev­diklerini de ancak Allah için, Allah rızası için severler.”[161]

Bu, şirkten kurtuluşun önemli bir basamağıdır. Bunun dışında kalanlar, sevgileriyle kendilerine zulmederler.

“Allah’a eşler koşmak sureti ile haksızlık yapmış olanlar, yani Allah’a karşı başkalarını eş ve ortak tutup; onları Allah’ı sever gibi severek ve Allah’a karşılık bizzat kendilerine uyu­lacak varlıklar edinerek, emirlerine itaat etmek böylelikle Al­lah Teala’nın hakkı olan ilahlık sıfatına ve mabutluğuna baş­kalarını ortak etmek büyük zulümdür.

Ayette, “Şüphe yok ki şirk, büyük bir zulümdür”, buyuruluyor. [162]

Onlar, göklerin ve yerin yaratıcısı, kainat saltanatının mutlak hakimi olan Allah Teala’nın hakkına tecavüz etmek cüretinde bulunmuş olurlar..”[163]

İnsan; kendine hoş görünen şeyleri sevmeye meyillidir. “Mevzu ile ilgili ayet-i kerimelerden birinde; kadınlar, oğullar, tatminkar servetler, verimli topraklar, atlar, develer gibi yeryüzünün, insan nefsini lezzetleriyle memnun edecek şeyler zikrediliyor. Bunlar, ister bizatihi, ister sahiplerine bil­vasıta kazandırdıkları lezzetler itibariyle yeryüzündeki arzula­rın aslını teşkil etmektedir. Bunun karşısında ise öteki alemin lezzetleri ortaya konuyor. Altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve bütün bunların üstünde Allah’ın rızası.!

Şu ayetler ise, dünya lezzetlerinin ötesini görebilen ve kalbini Allah’a bağlayan kimseler içindir:

“Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlara, develer ve ekinlere muhterisane sevgi, insanlar için süslenip hoş göründü. Bunlar dünya hayatının metaıdır. Oysa gidilecek yerin güzel olanı Allah katındadır.” [164]

“De ki, ‘Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi?’ Takvaya erenler için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada devamlı kalacaklardır. Tertemiz eşler ve Al­lah’ın rızası vardır. Ve Allah, kullarını hakkıyla görücüdür.” [165]

Eğer insanlar sevgi ve lütfün yaratıcısı ve kaynağı olan Allah’tan başka ilah ararlarsa onları bekleyen, geçici ve boş, anlamsız, sonu karanlık sevgilerdir.[166]

Ayette, bu sevgilerin tümüne sembol olacak bir sevgiden bahsediliyor. Bu ilginç ifade şöyle; “Ve kalplerine buzağı (sevgisi) yerleştirilmişti”. Tasvir gayet manidardır. Ayetteki “içirildi” kelimesi önemli..Buzağı sevgisi.! Bu sevgi kalple­rine içirilip dolduruldu. İşte bu, “içirildi” ifadesi ile şiddetli tekdirin ve gülünç bir hareketin müşahhas halde belirdiği görülüyor.”[167]

Allah’ı unutup da sevgisini yalnız, yaratılmışlara, bir gün mutlaka elden kayıp gidecek şeylere hasreden, sevgi duygu­sunu Allah’ın sevmediklerine hasredenler, “buzağı sevgisi” gibi ruhlarını karartacak bir marazı satın almışlar demektir. Tek ilah olan Yaratıcıya rağmen ondan başkasını ilah gibi sevenin bu sevgisi, kişiyi sevdiği nesneye köle yapar; sevdiği şey her ne ise ona esir olur.

Duygu düşünce ve muhakemenin sınırlarını böyle bir sevginin tayin ediyor olması ise koyu bir esarettir.

Sevginin yalnızca karşı cinse hasredilmesi ve onun, her şeyin üstünde sevilmesi de konunun ayrı bir patolojik boyu­tudur. Kadın için erkek, erkek için de kadının hayatın vaz­geçilmezi haline getirilerek tanrılaştırılması nefse zulmün bir başka çeşidi.

“En eski zamanlardan beri insanlar, kadınlığı, en çekici ve şehvet kamçılayıcı bir şekilde temsil eden kadınlara bayağı tapmışlardır ve bu putlaştırma ile onların ayaklarına kapan­mışlar, emirleri ile savaşlar yapmışlar ya da aksine ‘Lisistrata’ temsilinde gördüğümüz gibi yerine göre ilgilileri savaşlardan vazgeçirmişler ve hatta Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük hükümdarlara en sevgili oğullarını öldürtmüşlerdir.

Cleopatra, Mesalina, Belkıs, Semiramis, L.Borjia, Theodora, Pompadur, Dubarı, Katerina, E.Peron., gibi tipler bir bakıma J. Paul Sartre’in ‘İtibarlı Fahişe’ adlı eserinde yer ala­cak kadar beylik kadınlar olduğu halde, zamanlarında krallara, kumandanlara, devlet adamlarına hükmedecek ve hatta bazıla­rını felaketlere sürükleyecek kadar ‘Dişi şeytan’ rollerini oyna­mışlardır. Bunlara ait büyük ediplerin kalemlerinden çıkmış olan ünlü kitaplar ve romanlar mevcuttur. Zamana göre gece klüpleri, çalgılı gazinolar veya bazı sinema yıldızları M. Ditriech, J.Harlıw, R.Hayworth, M.Monroe, E.Taylor, B.Bardot, Ursula Andreus, Faquelwelsh… gibi artistler çeşitli sürelerde büyük bir başarı ile bütün erkekler için cinsel arzu objeleri olmuşlar ve “Seks bombaları” ismi altında putlaştırılmışlardır.”[168]

 

 

Dua, Umut Ve Şirk

İlah kavramının bir anlamı da sığınılacak yer, umut bağ­lanacak makam. İnsanların bu makama yönelişleri ise duadır. Dua; aciz olduğunu itiraf edenin, büyüklüğünü kabul ve tasdik ettiği makamdan dilekte bulunması.

Kur’an’da dua üzerine öğretilenler, sığınılacak ve umut bağlanacak makamın tek olduğu, dua ve umut edilecek başka merci aramamak gerektiğini gösteriyor.

Ayetteki; “Rabb’inize dua edin, yalvararak ve gizli ola­rak”, ifadesinden çıkarılan sonuç:

“O yücelik ve ululuk karşısında O’na müracaat etmeye, ihtiyaçlarınızı sunarak, talep ve niyaza emredilmiş bulunduğu­nuzu biliniz..Çünkü, “küçüğün büyükten, aczin güçlüden, ihti­yaç ve arzusunu ciddi olarak istemesi demek olan duada, kişi­nin söz ve hal olarak yalvarmak, ihlas ve ciddilik durumu şart­tır. Bir de, istenilen şey, isteyen ve kendisinden istenilen ma­kamın hal ve şanına layık ve uygun olması; aralarındaki nis­peti bozucu olmaması da gerekli şartlar arasında sayılmıştır.

Bunun için duada yalvarma halinde bulunmamak perva­sızlığa, fazla söz söyleme ve uzatma da haddi aşmaya hamle­dilir.

Resulüllah’ın duaları kısa, öz ve yalnızca Allah’a yöne­liktir.

“Allah’ım senden cenneti ve ona yaklaştıran sözü ve işi dilerim; ateşten ve ona yaklaştıran söz ve işten de sana sığınırım, demesi kişiye yeterlidir”, buyurmuş ve arkasından ‘Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez’ ayetini okumuştur.” [169] Allah dua (dilek, istek, umut, yakarış, yalvarma) makamı olmaya tek layık olandır. O’ndan daha güçlü ve kudret sahibi başka bir makam olmadığı gibi, İnsana, hatta tüm yarattık­larına, O’ndan daha yakın olan da yoktur. Ayette ifade edilen bu yakınlık iyi anlaşıldığı taktirde, başka dua edilecek ve sığınılacak bir ilah aramaya ihtiyaç kalmayacaktır.

İnsanın, Yaratıcı kudreti, kendinden çok uzak sanarak, sesini işitecek, kendisine yardım elini uzatacak zannıyla baş­kalarına yönelişe bir cevap olarak şu ayet üzerinde dikkatle düşünmelidir.

“Ve kullarım sana beni sorunca, şüphesiz ki ben çok yakınım. Bana dua edince, dua edenin davetine icabet ederim. O halde onlar da, benim davetime icabet etsinler. Bana ibadet etsinler. Ta ki doğru yola ulaşmış olalar.”[170]

Bu ayeti kerime, mümin gönüllere tatlılık, güzellik, şef­kat ve ünsiyet, rıza ve itminan, bağlılık ve yakin nurları saçıyor.”[171]

“İmam Fahreddin Razi ise bu ayet üzerine şöyle diyor; ‘Ben yakınım’ ilahi sözünde akli bir sır vardır. Şöyle ki; ‘mümkün’ Allah’ın var etmesiyledir. Bu yüzden Allah Teala, her mümkünün mahiyetine o mahiyetin varlığından daha ya­kındır.. Mahiyetlerin var olması O’nun tesir ve yaratması ile olduğu gibi, her mahiyetin o mahiyet olması da Allah’ın yaratmasıyladır. İşte bu bakımdan Allah Teala (her varlığa ve) ma­hiyete, kendinden (yani o varlık ve mahiyetten) daha yakındır.

Bu bakımdan Allah’ın, bu ayet gereğince yakın oldu­ğunda şüphe olmadığı gibi, “Biz daha yakınız”[172] ayeti gereğince de, O’nun bize bizden daha yakın olduğunda, aklen ve naklen tereddüt edilmemesi gerekir. Biz kendimizin ve baş­kalarının arzu ve temennilerini duyup bilebiliyor ve onlara ce­vap da verebiliyorsak, bize bizden daha yakın olan Allah Teala’nın, dualarımızı ve yakınmalarımızı daha önce işittiğine iman etmek kaçınılmaz olur.”[173]

Ancak, insanın iyiliklere hak kazanması için aşması gere­ken kendi egoizmidir ve bunun da şartları vardır.

Resullullah (sav) şöyle buyuruyor:

“Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, siz, ya ma’rufu emreder münkeri nehy edersiniz, yahut da Allah üzerinize azabını gönderir. Sonra O’na dua edersiniz de duanızı kabul etmez.” [174]

Kur’an-ı Kerim, insan ruhunu tahlil ederken şu tespit­lerde bulunur:

“İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman Rablerine gönül vererek yalvarır, dua ederler. Sonra onlara kendi tarafından bir rahmet tattırdığı vakit de bakarsın onlardan bir kısmı Rablerine ortak koşarlar.” “Eğer Allah, rızkı kullarına bol bol veriverseydi, onlar yeryüzünde mutlaka azarlardı”. “Fakat insana bir sıkıntı dokunuverince bize yalvarır. Kendisine tarafımız­dan bir nimet verdiğimiz zaman da; ‘O bana bilgimden dolayı verildi’ der. “Bu bir imtihandır, fakat pek çokları bilmez.” “Ama insan, her ne zaman Rabb’i onu imtihan edip de ona ikram eyler ve ona nimet verirse, o vakit, ‘Rabb’im bana ikram etti’ der. Ama her ne zaman da imtihan edip rızkını daraltırsa; o vakit de, ‘Rabb’im bana ihanet etti’ der. “Hakikat insan, tahammülsüz ve huysuz yaratılmıştır. Kendisine şer dokundu­ğu zaman cimrilik eder.. Ceza gününü doğrulayanlar, Allah’ın azabından korkanlar bu insanlara benzemezler.” (Meariç: 70/20-27″)[175]

Anlaşılan odur ki, yakarış ancak ilah olan makama ya­pılır. Başka dua makamı da aramamak gerekir; aksi halde kime sığınılır, dua edilir ve ondan beklenti içine girilirse, o makam, kişi ya da nesne her ne ise, o ilah edinilmiş olur. [176]

 

 

İbadet Ve İlah Edinmek

Şirk konusunun iyi anlaşılmasında yardımcı olacak bir konu da “ilah edinmek” anlamında “ibadet” kavramı konu­sudur.

“İbadet” kavramı, Kur’an’da, ilah edinmeyle ilgili olarak iki anlamda kullanılıyor.

Birincisi: Kişinin bir başkası için tapınma ve kulluk amacıyla secde, rüku, kıyam ve tavaf etme ya da kapı eşiğini öpme ve onun için adak ve kurban kesme ve benzeri davra­nışlardan birisini göstermesidir. Bu şekilde kendisine tapınılan kimsenin başlı başına bir ilah olduğuna inanılmış olsun veya tüm bu ibadetleri onun şefaat ve yakınlığının elde edilmesi için yapılmış bulunsun, yahut yüce ilaha ortak olduğuna ve bu dünya işlerinin yönetiminde yardımı ve katkısı bulunduğuna iman edilmiş olsun fark etmez; her halükarda, böyle bir kimse ilah edinilmiş olur.

İkincisi ise: Kişinin bir kimseyi, bu alemde sebepler nizamı üzerinde egemen zannederek isteklerini gerçekleştirmesi için ona dua etmesi., zarar ve felaketler karşısında ondan medet umması.. Korkuları esnasında, mallarının ve canlarının tehlikeye girmesi halinde ona sığınması.

Kişinin bu türden tutumlarının ikisi de ilah edinip kulluk etmek manasındadır.

Bunun delili aşağıdaki Kur’an-ı Kerim ayetleridir;

“De ki; ‘Bana Rabb’imden (akli delilleri takviye eden) apaçık ilahi deliller gelince, o, sizin Allah’ı bırakıp dua ettiğinize ibadet etmekliğimden kesin olarak men edildim…”[177]

Allah’tan başkasına dua etmek demek; onu ilah edinmek ve ona ‘ibadet’ etmek anlamına geldiğinden Allah Resulü (sav)’in şöyle buyurduğunu görüyoruz;

“Allah kendisinden istemeyene gazap eder.”[178]

Kişi elbette istediğini verebileceğine inandığı kimseden ve makamdan ister. Bu ise kendisinden isteneni (dua edileni) büyük, güçlü, kuvvetli ve istenileni vermeye kaadir (gücü yeten) olarak kabul ve tasdik ediyor anlamına gelir.

Dua ile bir yere, bir makama yöneliş, o makamı yücelt­meyi ve böylece ilah edinmeyi ifade eder.

Yine Resulüllah (sav) buyuruyor ki;

“Allah’tan onun lütuf ve ihsanından isteyin! Çünkü Allah kendisinden istenmesin­den hoşlanır. En üstün ibadet, (dua edip) sıkıntının giderilmesini beklemektir.”[179]

Bunun için dua hali mü’min için sürekli bir haldir; öyle olmalıdır.

Halbuki birçok insan için bunun böyle olmadığını yine ayetler ifade ediyor.

“İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman bütün bütün gönlü­nü vererek Rabb’ine dua eder. Sonra kendisine, tarafından bir nimet lütuf ettiği zaman da önceden O’na dua ettiği hali unutur da, yolundan sapıtmak için Allah’a ortak koşmaya başlar. Ey Muhammed! De ki: “Küfrünle biraz zevk et, çünkü sen, o ateşliklerdensin” [180]

Allah’a dua edilmesi bir ibadet olduğu gibi, duaya icabet etmenin de ilahlığın şanından olduğu anlaşılıyor. Resulüllah (sav) buyurdu ki;

“Kul iki elini açarak Allahü Teala’dan hayır temenni ederse, Allahü Teala onları boş olarak geri çevirmekten haya eder.”

Peygamber (sav) bir başka hadisinde;

“Yeryüzünde yaşayan müslüman bir kişi Allah’tan bir istekte bulunduğu zaman, günah işleyip sila-i rahmi terk etme­dikçe Allahü Teala, ya onun istediğini verir, ya da o nispette kötülük def eder.”

“Sizden biriniz acele etmedikçe, Allahü Teala duanızı ka­bul eder. Acele etmek, dua ettim de kabul etmedi, demektir.” Orada bulunanlar;

“Ey Allah’ın rasulü; acele etmek ne­dir?” dediler. Rasulüllah buyurdu:

“Dua ettim de duamın kabul olduğu­nu görmedim deyip dua etmeyi terk etmektir.” [181] Allah Resulü (sav);

“Allah ü Teala buyurdu: “Ey Ademoğlu! Bana dua etti­ğin, benden umduğun sürece aldırmam, sende olan (hataları) affederim. Ey Ademoğlu! Günahların gök bulutlarına ulaşsa bile af dilediğinde günahlarını bağışlarım. Ey Ademoğlu! Ba­na şirk koşmaksızın yer dolusu hatalarla gelip huzuruma çıksan, sana yer dolusu mağfiretle gelirim.”[182]

Önceleri, Allah’tan başkasından istemenin insanları şirke götürmesinin hikayesi oldukça masumanedir;

“Ademoğlularının dini olan tevhid dini, Nuh’un kavmine kadar aynı hal üzeri devam etti. Fakat bu ümmet tevhidten yüz çevirerek putlara tapmağa başladı. Nuh’un kavminin putpe­restliğe geçişi ağır ağır olmuştur. Başlangıçta Allah’a inanan dürüst insanlar vardı. Onlar ölünce kabirlerine saygı göster­meğe başladılar. Şeytan, daha iyi hatırlanır ve daha iyi uyulur diye, bu, atalarının resimlerini yapmalarını onlara fısıldadı. Aradan uzun zaman geçtikten sonra şeytan, kendi dedelerinin de bu kabirlere ibadet ettiklerini onlara telkin etti. Onlar da bu kabirlere secde ettiler, ağladılar, sızladılar. Kabirdekilere bo­yun eğerek, dualarının kabulünü istediler. Halbuki bu tür di­lekler ancak Allah’tan istenebilirdi. Gizlilikten korkarcasına bu kabirlerden korkmağa başladılar. Bu kabirleri Allah’ı severcesine, hatta ondan daha çok sevmeğe başladılar. Bu ölülerle Allah’a ortak koşmağa başladılar. İşte tevhidten putperestliğe dönen ilk kavim bu idi.”[183]

Dua, hem “büyüklenerek” nefsini ilahlaştırmaya engel ol­duğu gibi, hem de yalnızca Allah’tan isteyerek, O’nu yücel­terek başka istenecek makam olmadığının; yani bütün bu an­lamları içeren ilahlık sıfatının sadece Allah’a has olduğunun kabul ve itirafıdır. İşte bunun için dua ile yöneliş aynı zaman­da bir ‘ibadet’halidir. Öyle ki, Allahu Teala’nın (cc) kudreti ile insanoğlunun aczini, aynı anda tefekküre vesile olan bir iba­dettir. Allahu Teala (cc) kendisine nasıl dua edileceğini, Kur’an-ı Kerim’de resullerinin dualarını örnek haber vererek öğretmiştir. Mü’minler Hz. Adem (as)’in; “Ey Rabb’imiz, biz nefislerimize zulmettik. Eğer sen bizi affetmez ve bize acımazsan mutlaka zarara uğrayanlardan oluruz,” [184] diyerek dua ettiğini insanlara örnek olarak göstermiştir. İn­sanoğluna bilmediklerini öğreten Kur’an-ı Kerim’de, Müslü­manlara; “Ey Rabb’imiz unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma..” [185] demeleri tavsiye edilmiştir.

Hesap gününü düşünen her insanın, dua ibadetini ihmal etmemesi gerekir. Bir hadis-i şeriflerinde Peygamberimizin (sav); “Duanın karşılıksız kalmayacağı ve üç şeyden birinin (ya kabul, ya Ahirete bırakma, yahut eda edilen dua sebebiyle günahın affedilmesi) meydana geleceğini” müjdelediği belirti­liyor.”[186]

Ancak dua diye isimlendirilen bu psikolojik yönelişte bir sistem ve tertip olması da tavsiye ediliyor. Dikkat edilmesi gereken bu tertibi Hz.Peygamber (sav) şöyle açıklamış;

“Biriniz dua edeceği zaman Allah’a hamd ve sena ile başlasın, Resulüne selavat getirsin ve bundan sonra artık dile­diği duayı yapsın”.

Resulullah, Peygamberlik makamı ile, değil kendisinin sığınılacak bîr yer olduğunu ihsas ettirmek, kendisinin bile duaya ihtiyacı olduğunu, dua makamının tek ilah olan Allah’tan başkası olmadığını anlatmıştır. O’na salavat getirmenin anlamı da bu. Bütün mü’minler kıyamete kadar onun için de salavatla Allah’tan iyilikler istemeye devam edecek.

Şu hadis-i şerif yardımın kimden isteneceğini vurgula­ması açısından ilginçtir:

Bir keresinde Hz.Peygamber, umreye gitmekte olan Hz.Ömer’e;

“Kardeşim, benim için de dua ediniz” buyuruyor.

Bir mü’mine, yöneleceği makamı bundan daha açık ne anlatabilir.!

Duanın şirkten uzak olması için dikkat edilmesi istenen diğer bir husus da, araya bir vasıta koymamaktır.

Hanefi fukahası: “Herhangi bir kimsenin aracılığıyla Allahü Teala (cc)’dan bir şey istemek caiz değildir,” hükmünde ittifak etmişlerdir. Zira Fatiha Suresi’ndeki;

“Yalnız sana ibadet eder ve sadece senden yardım dile­riz” ayetiyle taahhütte bulunmanın günde 40 sefer tekrar edi­lişi de işin önemini gösterir. [187]

 

 

Ümid Etmek

Ümid edilecek, tek makamın da ilah makamı olduğu konusunda şüphelere yer verilmemiştir. Allah’tan ümit kesmek ya da ondan başka yerlere umut bağlamak, Allah’tan başka ilahlar edinmeye yöneliş olarak görülmüştür.

“De ki; ‘Ey kendilerinin aleyhinde (günahta) haddi aşan­lar! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları yarlığar.’ Şüphesiz ki O, çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.” [188]

“(İbrahim), ‘Rabb’inin rahmetinden sapıklardan başka kim ümidini keser?’ dedi.”[189]

“İnsan hayır talep etmekten usanmaz. Eğer ona bir şey dokunursa (bakarsın ki) o, şimdi (Allah’ın fazl-u rahmetinden) ümidini kesmiş, (bu) ümitsizliği açığa da vurmuştur.” [190]

“O, (insanlar) ümitlerini kestikten sonra da, yağmuru indirtmekte, rahmetini yaymakta olandır. O hakiki yar (dost), her hamde sezavardır (layıktır.)” [191]

“Ey İman edenler! Üzerlerine Allah’ın gazap ettiği o ka­vim ile dost olmayın ki, mezarların yaranından olan (mezara giren) kafirler nasıl ümitlerini kestilerse onlar da öylece ahret­ten ümitlerini kesmişlerdir.”[192]

“Kıyametin kopacağı gün, o suçlu kafirler ümitlerini ta­mamen kesip susarlar.” [193]

“Ne zaman insanlara bir rahmet tattırdı isek onunla şımarmışlardır. Kendi ellerinin öne sürdürdükleri (günahlar) yüzünden onlara bir fenalık isabet edince de hemen onlar ümitlerini kesiverirler.” [194]

“Halbuki onlar bundan evvel üzerlerine (Allah’ın yağ­muru) indireceğinden kafiyen ümitlerini kesmişlerdi.”[195]

“Nihayet üzerlerine, azabı çetin bir kapı açtığımız vakit (görürsün ki) onlar bunun içinde ümitsizlikle donup kalmış­lardır.” [196]

“Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı (inkar ile) kafir olanlar (yok mu?) İşte benim rahmetimden (ancak) onlar ümit­lerini kestiler. İşte acıklı azap da onlarındır.” [197]

“İnsana nimet verdiğimiz zaman (zikrullahtan) yüz çevi­rip yan çizer. Ona şer dokununca da pek ümitsiz olur.”[198]

“(Bu azap) Onlardan hafifletilmeyecek. Onlar bunun için­de ümitsiz susacaklardır.” [199]

Şirk karanlığı içindekileri bekleyen akıbet bu iken, mü­minin psikolojisi sadece Allah’tan ümid etmek ve yalnızca O’ndan korkmak arasında şekillenir, ki bu; bireyin ruhsal dengesini sağlayan, onun, kendi kendisi ile, çevresiyle, İlah ile ilişkilerini düzenleyen; azıtıp sapıtmasını önleyen; ne mikromanik (küçüklük) ve ne de megalomanik (kendini büyük gör­me) hezeyanlara yer bırakmayan, uyumlu ve olumlu tavırların kişilik haline gelişini sağlayan önemli bir psikolojik faktör… ruh sağlığını korumak açısından da, tek ilah olan Allah’a inancın getirdiği paha biçilmez bir şanstır! [200]

 

 

Güven İhtiyacı Ve Vekil Tanrılar

İnsanın kendisini huzur içinde ve mutlu hissetmesi güven duygusu olmadan gerçekleşemez.

Güven ihtiyacı doğumla başlar; çocuğun ilk güven kay­nağı ise anne babasıdır. Emzirmeden sevmeye okşamaya kadar, anne babanın çocukla olan tüm olumlu temasları erken çocuklukta bu ihtiyacı karşılar.

“Çocuğun kendine olan güvenini sarsacak ya da onu ba­şarısızlıkla, dayakla, hor görmeyle, kendi hakkında görüşünü bozacak diğer davranışlarla tehdit eden her şey, ondaki kor­kuya kapılma duyarlılığını arttıracaktır.

Çocuğun kendisine güvenini azaltacak hor görme eylem­leri bir çok biçimlerde ortaya çıkabilir. Hiçbir zaman ulaşa­mayacağı bir takım standartlara erişmesinin istenmesi, değer­sizliğinin durmadan hatırlatılması, her yaptığı şeyin yanlış olduğunun söylenmesi gibi..”[201]

“Çocuk büyüdükçe bu durum değişiklikler arz etmeye başlar. Dış gerçeklerle karşılaştıkça, anne ile babasının her güçlüğün karşısında, her zaman onu koruyacak kadar güçlü olamadıklarını, onların da imkansızlıkları ve kusurlarının ola­bileceği, her sıkıntı anında hazır bulunamayacaklarını öğrenir. Bu arada kardeş ya da anne babadan birinin ölümü veya aileyi ilgilendiren bir felaket, çocuğa (güven kaynağı olarak gördü­ğü) babasının zayıflıklarını düşündürür. Bunlar hayal kırıklığı, derin iç sıkıntıları ve güvensizliğin kaynağı olurlar. Böylece gelişen bağımlılık, suçluluk, aşk ihtiyacı ve güvensizlik insanı birtakım telafilere de zorlar.

Telafi için bulunan çözümler ise çok çeşitli olabilir. Bun­lardan biri, kişinin kendine ‘Narsistique’ bir eğilimle yönelmesi, yani kendini beğenmesi, kendine hayran olmasıdır. Bunda kişi doğrudan doğruya benliğini bir put yerine koyar ve ona tapar. J.Rostand’ın, ‘Bir Karakterin Jurnalı’nda, “Can attığım daima kendi öz değerimdir” deyişi buna bir örnektir.

Diğer bir çözüm tarzı da, artık ana ve babaya ait bir ideale kanılmaması ve onu geçmek isteme şeklindedir. Ayrıca bir başkasına bağlanmak.. Hayranlığı davet eden bir davranış veya bir yetenekten dolayı ona benzetmek girişiminde bulu­nulan bir kişiliğe kuvvetle bağlanmadır.. Benimsediği kahramanın başarıları arasında kendini de değerlenmiş olarak hisseder; başarısızlığı halinde ise ancak geçici olarak kendini zayıf bulur; zira basit bir şekilde taptığı putu da ona göre değiştirir. Bu tapmaların son derece oynak olmaları, hakikatte putun ancak belirli bir zamanda bir daya­nak olmasından, değerlendirilen bir şeyin veya kişinin diğe­rine dönmesindendir.

Bugün dünyanın her tarafında, çeşitli alanlarda yeni yeni putlar yaratılmakta; bir kaç şarkı okuyan genç bir insan putlaştırılmakta, heyecan yaratmak ve satışlarını arttırmak sure­tiyle dergilerin aşk maceralarını, skandallarını sundukları aşk putlarını, yüksek sosyeteyi ve az bir halk kesimini ilgilendir­diği için bir tarafa bıraksak da; müzik, sinema ve hatta spor yıldızları için problem aynı değildir. Zira bunlarla bir çeşit olağan üstü hayranlık ve tapma ile ilgili olanlar, özellikle gençler arasında milyonları bulmaktadır… Ve de bunun kitle­ler üzerinde istenmeyen etkileri olmaktadır. ‘Put’la olan ilişki­nin tek anlamda olmadığını belirtmek gerekir. Tapanla tapılan arasında sürekli bir alış veriş vardır ve dilekleri birbirini tamamlayıcıdır. Put, halk tarafından sevilmek ve istenmek ihtiyacındadır. Kendi benliğine hayranlık ve sevgi ile dönmesi dolayısı ile böyle bir kişi, iyi sevilmeyen ve derinliğine sevemeyen bir varlıktır. Bunun sonucu olarak hasıl olan derin yokluk veya eksiklik ancak halkın ona gösterdiği hayranlık ve saygının meydana getirdiği güvenle telafi edilebilir.

Güvensizlik çok kuvvetli ve ana baba ile olan ilişkiler son derece yetersiz ve zayıf olarak geçmişse, yeterli insancıl ilişkilerle beklenen doyumlar ve karşılıklı sempatiler sağlanamamışsa” (tapınma yani ilah edinme ihtiyacı daha bir kuvvetle kendini hissettirir.) Esasen tapınmak ihtiyacının son çözüm yolu, doğrudan doğruya bir ‘tüm güçlü’ varlığa dönüş, son derece ulu, son derece güçlü ve aynı zamanda iyi ve ihsan edici bir varlığa dönmektir.”[202]

Ancak kişinin buna erişmesi de özel gayretleri gerektirir.

Bu çerçevede vekil kelimesi bir anlamda bu ihtiyacın karşılığı olarak zihinlerde yerini bulur.

İnsanı yaratan Allah (cc), onun vekil konusundaki ihtiya­cına da cevap veriyor, çünkü bu ilahlığın şanındandır.

“Allah her şeyin yaratıcısıdır. O her şeye vekildir.” [203]

O yarattığı varlıkları başıboş bırakmadığı gibi, sahipsiz ve desteksiz de bırakmayışı ‘Rahman’ sıfatının da bir tecellisidir. ‘Rahim’ sıfatıyla da daha fazlasını lütfediyor.

“Allahü Teala mü’minlerin saflarını kendi safı; işlerini kendi işi ve maslahatlarını kendi maslahatı kabul ediyor. On­ları himayesine alarak, düşmanlarını kendine düşman sayıp, onlara karşı tertiplenen kurnazca hileleri bizzat kendisine karşı tertiplenmiş addediyor.”[204]

Yeter ki mü’min olduğunu söyleyen kişi, Allah’tan başka­sını, sevgi, korku, dua, sığınma, itaat, umut kapısı ve kurtarıcı olarak görmesin.

İlah olması hasebiyle, yaratıcı kudret, insanın bütün ihti­yaçlarını karşılayacak güce malik olduğu gibi, sevgi ve rah­meti gereği, inananlar için daha büyük bir ihsan ve lütuf sahibidir de.

Hayat, başlı başına ve tümüyle Allah’ın lütfü ve keremiyledir. İlk yaratılış O’nun kudret eline muhtaç olduğu gibi, yaratılmış bir ‘hayat’ın devamı da yine O’nun sonsuz enerjisine muhtaç.

“Bütün rızklar O’nun ihsanı.. Bir buğday tanesinin yetiş­mesi için buğdaydan toprağa, havadan suya kadar bütün tabiat kuvvetleri birlikte bir arada gereklidir ve bunları var etmek insanoğlunun kudreti dahilinde olmayan şeylerdir.”[205]

Böyleyken, kudreti sonsuz bir ilah olan Allah’tan baş­kasından bir şeyler ummak, tevhid inancından uzaklaşma an­lamına geleceği gibi, insana yaratılıştan bahsedilen Psikolojik yapısal özelliklere de uymadığı için, ruhsal bir travma (hasar) sonucunu ortaya çıkarır.

Hem sonsuz kudret sahibi bir yaratıcının var olduğuna inanmak, hem de ihtiyaçlarını O’ndan başkasından istemek, ummak, beklemek.! Bu zıt yönlü ikili duygu ve davranışın aynı anda bir arada yaşanması mecburiyeti Psikiyatride ‘ambivalans’ diye isimlendirilen belirtiyle ruhsal hastalıklara zemin teşkil eden önemli bir faktördür. Bunun için birlik inancından (tevhidden) ayrılmakla meydanagelen tezatlar, ruhsal bütünlü­ğü zedeleyen, ‘akıl yarıklığı’na neden olan önemli sebeplerin başında sayılabilir. [206]

 

 

Yaratıcı İlah’ın Vekillere İhtiyacı Var mı?

Şirk sapmasının önemli bir argümanı da Yaratıcı Kudret’in kendisine bazı yardımcılar seçtiği şeklindeki düşünce ve inanıştır. Burada, özellikle dünya hayatı ile ilgili işleri onlara havale ettiği zannı öne çıkar. Yaratıcı Tanrı, dünya işleri gibi basit şeylerle ilgilenmez, ilgilenmeye tenezzül etmez diye dü­şünülür.

Ünlü Yunan filozofu Aristo, bu müşrik inanışı şu aynı mantıkla savunuyor;

“Şüphesiz ki Allah bu kainatı yarattı. Bundan sonra bı­raktı, ona ehemmiyet vermedi. Zira Allah, daha aşağı olan bu alemle uğraşmaktan alidir. O ancak kendi zatını düşünür.”[207]

Mantığı ile meşhur olan Aristo’nun hangi mantıkla böyle bir sonuca vardığını anlamak zor.

“İşte filozoflarının bu gibi düşüncelerle insanları etkileye geldiği ve tevhid dışı inançların revaç bulduğu bir zamanda Tek îlah inancı, bir kutsal kitapla yeniden yeryüzüne indiri­liyordu.

“O zaman bu alem, çeşitli fikir cereyanları, muhtelif ve­himler, efsanevi ve felsefi inançlar yığını halinde idi. Hak ile batıl ayırt edilemiyor, din hurafelerle dolmuş ve efsanelerle boğuşuyordu.”[208]

Halbuki, tek olan ilahın bir ortağa ihtiyacı olmadığı gibi kendisine ortak yakıştırılmasını da asla kabul etmediği kesindir.

Resulüllah bir kudsi hadislerinde bunu şöyle dile geti­riyor;

“Allah Teala şöyle buyurdu: ‘Ben ortaklığa hiç ihtiyacı olmayanım.”[209]

Ancak O’na yardımcı vekiller yakıştıran anlayışa göre, her bir dünya işinin ayrı bir tanrısı vardı. Büyük Tanrı tara­fından memur edildikleri konudaki işlerden sorumlu oldukla­rına inanılan bu yardımcı tanrıların genel özelliklerinin her devirde aynı olduğu görülüyor.

Bazen taş, bazen bir ağaç, bir nehir, dağ, tepe, ay yıldız, güneş gibi ya da büyücü, din adamı, komutan, lider, şef, baş­kan, şeyh, kurul, kurum tarzında farklı görülseler de arala­rındaki bu farklılık daha çok görevleri nedeniyledir. Ortak karakterleri ise hep aynı. Yüce Yaratıcı tarafından seçilmiş ve onlara verilmiş vasıflarından dolayı benzerlerinden üstün yetki ve özelliklerle olağanüstü kılınmış, insanlar ve hayat üzerinde görünen durumlarından farklı görev ve etkilerinin bulunduğu genel anlayışı değişmiyor.

Tanrı edinilen rahiplerden yıldızlara kadar pek çok yar­dımcı ilah söz konusu.

Yıldızları tanrı edinenler, onları, dünya alemi ile ilgili zannediyorlardı. Mesela Şi’ra yıldızı diye isimlendirilen bir yıldız Huzaa kabilesinin taptığı yıldızdı. Mekke ve Kabe’de üç yüz yıl başkanlık yapmış olan bu kabilenin inancında her konunun bir yıldızı vardı. Her hangi bir yıldızın kayması, o beldede bir büyüğün ölmesine yahut bir felaketin geleceğine işaret sayılırdı.

Hicaz bölgesinde bulunan bazı kabilelere göre de kimi yıldızlar yağmur yağdırır, kimileri bereket verirdi.

Ayetler ise bunların düzme ilahlar olduğunu söylüyor;

“Onlar kendileri için bir izzet ve kuvvet kaynağı olsunlar diye Allah’tan başka düzme ilahlar edindiler.” [210]

“Onlar Allah’ı bırakıp, güya kendileri yardım(a mazhar) edilecekler ümidi ile ilahlar edindiler.” [211]

Yardımcı tanrılardan beklentilerin bir yönüyle de güven­lik duygusu ile ilgili oluşu da konumuz açısından önem ta­şıyor.

Cahiliye devri insanları, kendileri için ilah olduğuna kanaat getirdikleri varlıkların, şiddet ve sıkıntı anlarında koru­yucu oldukları, onların himayelerine sığındıklarında, ahdi boz­maktan meydana gelecek sorumluluklardan ve çeşitli korku­lardan kendilerini emin kılacaklarını zannediyorlardı.[212]

Bu anlayışın, bugün de, pek çok toplumda aynı mahiyetle ama farklı objelerle devam ettiğini görmek mümkün.

Tanrı’nın, çok uzak ve ulaşılamaz olarak tahayyül edilişi ile büyük Tanrı’nın böyle basit işlerle uğraşmaya tenezzül et­meyeceği zehabı, vekil tanrılar edinmenin temelini oluşturur. [213]

 

 

“Milli Tanrı” İnancı

Hastalıklı bir ruh hali üzerinde gelişen, “Toplumsal Ego­izm” ve “Megalomani” sonucu ortaya çıkan milli tanrı anlayışı en köklü şirk sebepleri arasında sayılabilir. Irk ve kabile üstünlüğü temelleri üzerine kurulan inançlar, kendi kabilesine, ırkına, milletine has tanrı edinme ihtiyacını ortaya çıkarır. Bu milli tanrılar, bir kaya parçasından, Özel bir cin’e, toplum için kurucu, kurtarıcı, toplumu yoktan var edici olduğuna inanılan milli kahramanlara kadar uzanan bir çeşitlilik arz ederler.

Toplumsal egoizmin ve üstün gelme arzularının tatmin edici vasıtası olan milli tanrılar daha çok çöküş dönemi toplum­larının hastalıklı zeminlerinde ortaya çıkar. Büyük felaketler yaşamış ve ezilmiş olan toplumların bu tanrılara sığınarak ezil­mişliklerinin verdiği sıkıntıdan ve aşağılık duygularından kur­tulmaya çalıştıkları görülür.

Bir millet, tapınma ölçüsünde; ‘kurucu’, ‘kurtarıcı’, ‘yok­tan var edici’, ‘milli kahramanlara ne kadar ihtiyaç duymakta ise o derece sağlıksız bir ruh hali mevcut demektir. Bu milli tanrıların etkinliği ve yaygınlığı toplumun ruh sağlığının bo­zulma seviyesini gösteren önemli kriterlerden biridir.

Özellikle ezilmiş toplumlarda övünme ve güven kaynağı kabul edilen milli tanrıların başka milletlere karşı toplumu koruduğu inancı hakimdir. Günümüzde daha çok milli kahra­manlarla karşılanan milli tanrı tiplerinin tarihin derinliklerine kadar uzandığı görülüyor:

“Her bir kabilenin veya birkaç kabile topluluğunun özel bir cini, kayası, ağacı veya buna benzer bir putu bulunup, ya­kınında belli bir topluluk ikamet eder ve dini ödevlerini yerine getirirlerdi. Esasen yalnız Araplar değil, bütün sami uluslar, bu düşüncelerle ulu ağaçların, mağaraların, pınar başlarının ve büyük kaya parçalarının., ruhlarla, cinlerle meskun olduğuna inanırlardı. Esasını kurban kesmenin teşkil ettiği bir ayin yoluyla putlar, kendilerine tapanların kabilesiyle bir kan akra­balığına dahil olurlar ve böylece de bu kabilenin koruyucusu, çoğu zaman da ceddi olurlar.”[214]

Roma’nın en eski şehir tanrıları; Jüpiter, Mars ve Quirinus bir anlamda milli tanrılar idi.[215]

Kökleri bu kadar derinliklerde olan milli tanrı anlayışı, ay­nı ilkel duygularla ama farklı şekillerde zamanımızda da devam ediyor. Pek çok millet ya da topluluk tapma derecesinde saygı duyduğu emir ve fikirlerini, peygamber hatta tanrı buyruğun­dan daha önde gördüğü milli kahramanlara, dolayısı ile bu an­lamda birçok tanrılara sahiptirler.

“Sezar’dan Büyük İskender’e, Anibal’den Dara’ya, Cromvel’den Deli Petro’ya, Napolyon’dan Washington’a, Hitler’den Mao ze Tung’a, Lenin’den Atatürk’e kadar zamanında olağan­üstü değer verilmiş (tam güçlü=Omnipotent) olarak inanılmış olan ve bugün dahi eserleri yaşayan faniler çoktur.” Bunlar sağlıklarında ve hatta ölümlerinden sonra, uzun yada kısa bir süre, kendi halkları için milli tanrı mevkiinde görülürler.[216]

Yahudi milletinin dini inançları konumuz açısından önemli bir örnektir. Tanrı Yahova’nın yalnızca Yahudiler’in milli tanrısı olduğu, sadece onlara yardım ettiği ve onları başka milletlere karşı koruduğu inancı Yahudi dininin esasını oluşturur.

Yahudi toplumunun başka milletlere karşı hiç de dostça davranamayışının sebeplerini biraz bu inanç temellerinde aramak gerekir. [217]

 

 

Hakka İletici Aracı Tanrılar

İnsanları başka ilahlar aramaya iten sebeplerden biri de, bir makam sahibi (vali, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı) gibi kimseler ile görüşmek ve onlardan istekte bulunmak için bir vasıtaya ihtiyaç duydukları gibi, Yaratıcı Tanrıyla yakınlık kurmanın, ancak bir aracı ile mümkün olabileceğini düşünmelerindendir.

“Allah’ı ve O’nun sıfatlarını idrak edemeyenler, Allah’ı kendisinden çok uzakta tasavvur eden putperest halklar, daima dualarını O’na ulaştıracak, kendilerini O’na yakınlaştıracak ve (onun rahmet ve nimetleri için) aracılık yapacak, düşük dere­cede tanrılar tasavvur etmişlerdir.”[218]

“O’nun berisinde birtakım veliler edinenler de, Allah de­nilince kendisinden daha ilerisi, daha yükseği, daha ötesi mümkün olmayan en mükemmel zat kastedilmiş olduğu için, Allah üstünde ilah iddiasına kalkışılması bahis konusu ola­maz. Şirk koşanlar, hep O’ndan aşağılarda birtakım veliler, koruyucular tutmak isterler. İster O’ndan başka velilere, emir sahiplerine, ister putlara, ister meleklere ve gerekse Hz.İsa gibi şerefli kullara sarılsınlar; ‘Biz onlara ancak, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz,’ diyerek onlara tutunmaktadırlar.”[219]

Onlar bu putları, kendilerini Allah’a yaklaştıran vasıtalar olarak kabul ederler. Doğrudan doğruya Allah’a yönelmele­rini, haddini aşmak gibi bir cür’et sayarak, putları Allah’a teveccühlerinde tapınma kıbleleri edinir; güya Allah’a ibadet­lerini böylece izhar ederler. Bir hükümdarın saltanat kuv­vetlerini vezirleri, valileri arasında taksim ettiği gibi, maiye­tinin aracılığı olmadan bir hükümdarla doğrudan doğruya te­masa geçilemeyeceği düşüncesiyle, Allah’ın da uluhiyeti da­ğıttığı düşünülür; ilaha yakın olduğu düşünülen kimseleri razı etmeden o ilaha yaklaşılmayacağını sanırlar.”[220]

Allah’ın uluhiyetinden bir pay ve imtiyaz verdiği düşü­nülen kimselerin istismarı hangi duygular üzerine kurduklarını göstermesi bakımından bu son tespit üzerinde durulmaya de­ğerdir. Bu kanaat, yani yardımcı ilahların memnun edilmesi ile Allah’ın hoşnutluğunun elde edileceği zehabı, insanların sahte tanrılara bağımlı hale gelmesine, hayatını ve imkanlarını onların gösterdiği yolda harcamalarına ve gönüllü kulluğa rıza talip olmalarına sebep teşkil eder.

Bir çok ayet, bu bağımlı ruh hali sonucunda meydana gelen ve şirk ifade eden davranışları anlatıyor;

“Ortak koşanlar, kendilerinde özel güçler bulunduğuna inandıkları ilahları (ya da onların) sembolü olarak kabul ettikleri putlarını Allah’ı sever gibi severler. [221] Bu yaratıklara aşırı tazim gösterirler. [222] Bunlardan bazı­larını hüküm sahibi sayarlar. [223] Bunların fayda ve zarar verebileceğine inanırlar. [224] Kendilerine yardım edebileceklerini vehmederler. [225] Bazen de onların Allah’ın yanında şefaatçi olacaklarını öne sürerler. [226]

Şüphesiz bütün bunlar bilgisizliğin ya da yanlış bilgilen­dirilmenin sonuçlarıdır.

“Uluhiyetin hususiyetlerinden birini veya birkaçını başka varlıklara müstakil olarak verme tevehhümleri, din ilminin iyi öğrenilmediği ve dini bilgilerin esasının bilinmeden ağızdan ağza bir efsane gibi dolaştırıldığı yörelerde ortaya çıkar.”[227]

Allah’a ulaştırma düşüncesi ve iddiası aynı zamanda şirkin meşruiyet bulmasını sağlamak içindir.

“Müşrikler, çoğunlukla bir taraftan Allah’a inandıklarını iddia ederken, diğer taraftan da çeşitli varlıkları Allah’a ortak koşan kimselerdi. Ortak koştukları şeyleri Allah ile kendileri arasında aracı kabul ediyorlardı. Böylece ortak koşmalarına da meşruiyet kazandırıyorlardı.[228]

“Biz bunlara hürmet ediyoruz ama bunu onlar için değil, onların bizi Allah’a yaklaştırması için yapıyoruz” diye ileri sürdükleri gerekçe, vicdanları rahatlatan bir rasyonalizasyon (aklileştirme) ve meşruluk kazanma gayretinden başka bir şey değildir.

Bu ise içinden çıkılması zor bir problemi önümüze koyar. Çünkü onlar kendilerini, dindar ve dolayısıyla kurtulmuş, başkalarını ise dinden sapmış ve mahvolmuş olarak görürler.

Toplumlar ayrı ayrı da olsa şirk mekanizmalarının işleyi­şinde bir değişiklik yoktur. Ve bu nesilden nesile sürüp gider. [229]

 

 

Dolaylı (Kulluk) İbadet Anlayışı

Birtakım kimselere veya nesnelere hizmeti, itaat ve iba­det etmeyi, dolaylı olarak Allah’a yapılan ibadet ve hizmet olarak tasavvur etmek şirk kültürünün en eski ve önemli temellerinden biri.

Önceleri bu anlayış daha çok meleklerle ilgiydi:

“Bazıları; ‘İnsanların Yüce Allah’a ibadet etme ehliyetleri yoktur’ derlerdi. ‘En doğru olanı, insanların meleklerden birine ibadet etmeleridir; melekler de Yüce Tanrı’ya ibadet ederler’. Bu düşüncenin ardından birçok insan, bulunduğu beldenin yöneticisi olduğuna inandığı melek şeklinde bir put edindi. Ve ona tapınmaya başladı,” [230]

Bu anlayışın günümüze yansıması da, birine ibadet şuuru ile hizmet etmenin Tanrıya yapılmış hizmet anlamına geleceği şeklindeki düşüncedir. Lidere, başkana, şeyhlere gösterilen saygının ve hizmetin, ibadet anlayışı ve huşuu içinde yapıl­ması da çoğunlukla aynı duygunun eseri.

Güzel bir gaye için kurulmuş birlikteliklerde emekleri boşa çıkaran anlayış! İşlerin bir intizam içinde yürütülmesini sağlamak üzere hiyerarşik bir yapı içinde, ‘birlikte Allah için çalışmak’la, bizatihi onların ‘nefslerine hizmet etmenin’, ara­sındaki farkı, her zaman herkesin ayırt etmesi mümkün ol­muyor.

Zihinlerde oluşan her yanlış kabul ve inanış, insanları çarpık bir mantık ve ilişkiler ağı içine sokuyor.

Bu çarpık mantık sonucu bazılarınca; “Diğer ilahların, en üstün ilahın ilahlığında nüfuz ve dahli bulunduğu, onların isteklerinin yüce ilah huzurunda makbul olduğu; istek ve arzuların, onların vasıtası ile tahakkuk edebileceği; şefaatleri (ve himmetleri) sayesinde, menfaatleri celp ve zararları defetmenin mümkün olduğu zannedilir. Bu gibi zanları sebe­biyle, onları Allah ile birlikte ilah edinmişlerdir. Bundan da anlaşılıyor ki, bir insan, birisini Allah katında kendisi için şe­faatçi edinir, sonra da ona dua eder, ondan yardım isteyerek tazim ve hürmet gösterir; adaklar, kurbanlar sunarsa; bütün bunlar, onu ilah edinme, İlah seçme adını alır.”

Onlara hizmette kusur etmekten korkmak da aynı ruh halinin bir başka hastalıklı tezahürü.

Kur’an bu marazi korkuya işaretle şöyle buyuruyor:

“Allah; ‘İki ilah edinmeyin. O, ancak bir ilandır. Onun için benden, yalnız benden korkun; buyurdu” [231]

Anlaşıldığına göre insanlar, şu sebeple de ilahlarından korkuyorlardı:

Şayet herhangi bir sebeple ilahların (yani bu aracı tan­rıların) öfkesini çeker, onların, kendilerine olan iyiliğini ve merhametini kaybederlerse, hastalık, kıtlık, mal ve can nok­sanlığı gibi musibetlere duçar olurlar ve çeşitli belaların tepe­lerine çökeceğini düşünürler.”[232]

Hizmette kusur edince, şeyhinin hışmına uğrayacağından endişe eden Moon Tarikatı üyelerinin ruh hali ile filan “uç” grubun mensuplarına kadar bu tür İstismar üzere kurulu oluşumlardaki yanlış duygular hep aynı psikolojik mekanizma­larla oluşur.

Korkunun, sadece bu dünyadaki belalar ve zararlarla sınırlı kalmayacağı, aynı zamanda, bu ‘vasıta ilahları’ memnun etmedikten sonra ahrette de iyiliklere ermenin mümkün ola­mayacağı düşüncesinden de kaynaklandığı görülüyor.

Bu problem, kişiye nüfuz etmeyi adeta imkansız kılar. Mensuplarını böyle oluşumlardan ayırmanın zorluğu da daha çok bu tarz şartlanmalardan kaynaklanır. [233]

 

 

“Hakka İletme Gerçeği”

Ehli kitabın, din adamlarını tanrı edinmeleri, onların Tanrı’dan aldıklarına inandıkları imtiyazla, insanları Hakka iletme yetkilerinin bulunduğuna inanıyor olmalarındandır.

Bunun için; “Ancak bizi Allah’a yaklaştırmaları için bun­lara tapıyoruz” diyorlardı. Onların mazeretlerine işaret eden Kur’an-ı Kerim, ehl-i kitab hakkında şöyle buyuruyor; “Ha­hamlarını, papazlarını Allah’tan başka rabbler ilahlar ittihaz edindiler.”

İslamiyet’in doğuşunda, yeryüzüne hakim olan cahiliyet inançları, çeşitli tanrılarla dolup taşmıştı. Bu batıl itikatlara göre bir takım büyük tanrıların yanında bir çok küçük tanrılar da yer atıyordu.”[234]

Halbuki Hakka iletmek yalnızca Allah’tan istenir ve an­cak O’nun nasip etmesiyledir.

Özel anlamda ibadet olan Namazda, kişinin, değil Allah’tan başka kimselerden istekte bulunması, tam aksine Pey­gamberler dahil, Allah’ın salih kulları için de Rabb’inden iyi­likler niyaz eder.

“Namazda Allah’tan başkasını, çok cüzi bir şekilde de olsa niyete karıştırmak küfürdür; Namazı bozar. Namazda peygamberden ve Allah’ın salih kullarından hiçbir şey isten­mez. Aksine Tahiyyat’ta onlar için de esenlik, salavat, rahmet ve bereket niyaz edilir. Bu duada Peygambere ve salih kullara elbette bir sevgi gösterme vardır. Namaz kılan kimse, onlara da derecelerinin yükselmesi için Allah’ın rahmetini isteme, durumundadır.”[235]

 

 

Şifa Tanrıları

“Politeist (çok ilahlı) dinlerin hemen hepsinde görülen ortak özellikler Allah’ın sıfatlarının herhangi bir şekilde yara­tılmışlara atfedilmesidir. Bunlardan biri de Allah’ın ‘şafî’(şifa veren, iyileştiren) sıfatının, hekim-tanrı olarak bazı nesnelere verilmesidir, (Yunan mitolojisindeki Asklepios’ta olduğu gibi.)”[236]

‘Şifa vericilik’ inancı, insanların birtakım nesneleri ilah edinmelerinde oldukça önemli bir faktördür. Pek çok kimse şifa beklentisi ile ağaçlara çaputlar bağlar, türbelere mum yakar, bazı kimselerin oturduğu mekana kadar eğilerek ya da secde halinde ilerleyerek eşiğine yüz sürer; onun kullandığı eşyaları koklar, vücuduna sürer, artığını ve onun tarafından okunmuş yiyecekler ve içecekleri yiyip içerek şifa umar.

Bu tarz putlaştırmanın kökü de çok eskilere dayanır. Ka­be’ye ilk putların dikilişindeki maksadın da bu olduğundan bahsedilir.

İbnü’l-Kelbi konuyu şöyle rivayet ediyor:

“Amr b.Luhayy, ağır bir hastalığa tutuldu, Kendisine de­nildi ki; ‘Suriye’de, Belka denilen yerde suyu sıcak bir pınar vardır. Oraya gidersen iyileşirsin. Amr oraya gitti, yıkandı ve kurtuldu. Bölge halkının putlara taptığını gördü.

‘Bunlar ne­dir?’diye sordu. Onlar da;

‘Biz bunların aracılığı ile yağmur bekler ve düşmana karşı yardım isteriz’ dediler. Bunun üzerine Amr bu putlardan kendisine de vermelerini istedi. Aldıklarını Mekke’ye getirdi ve Kabe’nin çevresine dikti.”[237]

Ay ve Güneş’e tapınılmasında da yine şifa beklentisi söz konusu. Ay’ın bir melek olduğu düşüncesiyle Ay’a karşı dura­rak dileklerde bulunmak; bazı yerlerde de yaygın olan bir inançla, gelişmemiş cılız ve hastalıklı çocukların, anaları tara­fından Ay’a gösterilerek; “Ya al, ya ver” diye yakarıp, bunun sonucunda çocuğun ya iyileşeceği veya öleceğine inanılması da aynı tür inanışlardandır.

Cahiliye Arapları’nın, diş değiştiren çocuklarının çıkan dişlerini ellerine alıp güneşe doğru atarak, ‘bunu daha güzeli ile değiştir’ demeleri de buna bir örnektir.”[238]

Ağaçlar, kuyular, mağaralar, kayalıklar gibi bazı tabii şeylere tapınmada da, onların aracılığı sayesinde “ilah” ile doğrudan rabıta tesis edebileceğine inanılmasının yanında, onların şifa verme ve hayat bahşetme hassalarına sahip ol­dukları düşüncesi vardır. Suyuyla çöldeki bir kuyu, hürmet gösterilen bir şey olmuştur. Mağaralar, yeraltı kuvvetleri ve ilahları ile ilişki halinde mütalaa edildiklerinden kutsal adde­dilmişlerdir. Cahiliye devri Arapları’nın Uzza putu ve Nahle’deki Gabğab mağarası da esasında böyleydi.

Günümüzdeki Müslüman Ruvale Bedevi’leri, su buharla­rını bir araya toplayan, mer’alara faydalı çiğ düşürmek suretiy­le nebatları büyütüp geliştiren Ay tarafından insan hayatının tanzim edildiğini tahayyül etmektedirler.

Dini inanış unsurlarının hepsinin göze çarpan belli başlı özellikleri, daha yüksek bir gelişme seviyesine ulaşıldığında değişik bir şekil altında varlıklarını sürdürme temayülü gös­terirler.

Kur’an-ı Kerim’de zikri geçen Ved, yani Main’liler panteo­nunun tepesinde duran “Ay Tanrısı” böyledir. İbn Hişam ve et-Taberi, Necran’da bulunan bir mukaddes hurma ağacından bahsetmektedirler. Bu ağaca silahlar, elbise ve bezler hediye olarak sunuluyor ve onun gövdesine asılıyordu. Mekkelilerin her yıl gelip ziyaret ettikleri, üzerine eşyalar asılan Zat-ü Envat, belki de Nahle’deki el-Uzza ile aynı şeydi, Ta’if’deki el-Lat, kare prizma şeklindeki bir kaya ile temsil edilmekteydi. Nihayet Petra’daki Zü’ş-Şara, yüz yirmi beş santim yüksekliğinde ve altmış beş santim eninde yontulmuş dik dörtgen priz­ma şeklinde kara bir taştan ibaretti.”[239]

Yukarıda adı geçen “Zatü Envat” şifa ve dilekler konu­sunda ilginç bir örnektir:

Hz. Peygamber devrinde tapılan put ağacının adı Zat-ü Envat idi, bir başka deyimle bir dilek ağacı.. Daha sonra bu ad, bazı Müslüman bilginlerce örtülü şirkin sembolü olarak kullanılmıştır. Bu bilginlerden biri de, hurafe ve yozlaşmaların kutsala fatura edilmesine savaş açmış ünlü bilgin Ebu Şame (ölm.1266) kendinden önceki kaynaklarını da göstererek şu ibret verici olayı anlatır:

Huneyn Savaşı’na katılan bir grup sahabi demiştir ki; “Hz. Peygamberle birlikte Huneyn’e doğru yol alıyorduk. Kureyş putperestlerinin o yörede kutsal tanıdıkları büyük bir ağaç vardı. Her yıl belli bir süre bu ağacın altına gelir, silahlarını ağaca asar, orada kurban keserlerdi. Bu süre içinde tüm dilekleri için bu ağaca bezler-giysiler astıklarından, adı Zat-ü Envat konmuştur. Ağacın yakınından geçerken biz Hz. Pey­gambere şu ricada bulunduk;

“Ey Tanrı elçisi, sen de bizim için bir Zat-ü Envat belirlesen olmaz mı?” Peygamber bize şu cevabı verdi;

“Allah Allah! Siz ne cahil bir toplumsunuz. Önceki ümmetlerin geleneklerini mi ihya edeceksiniz? Sizin şu sözünüz, İsrail Kavmi’nin Hz. Musa’dan put isteyen ve Kur’an’da da geçen şu sözüne benziyor: ‘Ey Musa! Şu belde halkının taptıkları ilahlar türünden bize de bir ilah bul.”[240]

Ebu Şame, Zat-ü Envat ağacınınki türünden işlevi olan tüm bina, ağaç vs.’nin ortadan kaldırılmasını Allah’a imanın bir gereği sayıyor. Daha ilginci, Ebu Şame, bu tür işlevlere araç yapılan tüm cami, mescit ve benzeri mekanların da şirk aracı olduğunu ve yıkılmaları gerektiğini söylüyor. Bu tür mescit ve mabetler diyor Ebu Şame, Tevbe: 9/108. ayette sözü edilen bölücülük, halka zarar veren riyakarlık odağı mescitler cümlesindendir. Bu tür yerlerde yapılan zikirler, kılman namazlar, tutulan oruçlar ibadet görünümünde birer şirk sergilenişidir.”[241]

Şirk konusunda şu hadis-i şerif de oldukça önemlidir;

İbn Mes’ud (ra), Peygamber (sav)’in şöyle buyurduğunu Zeynep(ra)’den rivayet ediyor;

“Rukye, muska ve muhabbet muskasında şirk vardır.” Dedim ki

“Neden bunu söylüyorsun? Gözüm ağrıyordu, falan Yahudi’ye gidip geldim, rukye yaptır­dım. Beni okuduğu zaman gözümün ağrısı kesildi.” Bunun üze­rine Abdullah şöyle dedi;

“Bu şeytanın işiydi. Onu kendi eliyle koyar, ona okunduğu zaman ondan uzaklaşır. Allah re­sulü (sav)’in buyurduğu gibi şöyle demen yeterlidir: “Sıkıntıyı gider, ey insanların Rabb’i! Şifa ver! Şifa veren ancak sensin. Senin şifandan başka hiçbir şifa yoktur. Hiçbir hastalık bırak­mayan şifa ihsan eyle!”[242]

Şirkten uzak ve temiz bir kalp ile dosdoğru bir yol üzere bulunan Müslüman, şifa dahil bütün iyilikleri ancak Allah’tan bekler; çünkü, Allah:

“Biz Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o, mü’minler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır”[243] buyuruyor.[244]

 

 

Şefaatçi Tanrılar

Şefaat kavramı, fertteki güvenlik duygusunun, daha çok, ‘ölümden sonraki hayat’ inancıyla ilgilidir.

Ölümden sonra da hayatın varlığına inanan bir kimse için şefaat beklentisi bir ihtiyaçtır. Çünkü, sonraki hayatı kişi için birçok yönleriyle meçhuldür. Bundan dolayı da insan tedîrginlik ve endişe içindedir. Yanlışlık, hata ve günahların, ’sonraki hayat’ta karşılıklarının görüleceğine inanılması sebebiyle, Allah katında affedilmek ve Cennet’te derecelere nail olmak için bir şefaatçiye ihtiyaç duyulur. İslam, bu ihtiyaca, Allah’ın izni ile şefaat edeceği bilinen Peygamber ve şefaat etmesine müsaade edileceği umulanlar ile cevap verir.

Ancak bunun kimse için bir garantisi yoktur. Rasulüllah (ve O’nun zamanında cennetle müjdelendiği bilinen on kişi) hariç olmak üzere kimsenin kendisinin kurtuluşa ereceği ve üstelik başkalarına şefaat edeceği şeklinde bir senedi de yoktur.

İnsanların değişik dönemlerde, çeşitli varlıkları ve birta­kım kimseleri kendileri için şefaatçi olarak seçtikleri ve onlara, bu sebeple, sımsıkı sarıldıkları; onların istek ve arzu­larını itirazsız yerine getirdikleri, kendilerine ve hatta yakın­larına, kullandıkları eşyalara, oturdukları mekanlara büyük saygı gösterdikleri bilinmektedir.

“İslam’ın ortaya çıktığı dönemde, Hicaz bölgesinde bir kısım Araplar; melek, cin ve şeytan gibi bir takım ruhani varlıklara ibadet ediyorlar ve meleklerin Allah katında saygın bir yeri olduğunu düşündükleri için onların daha şanslı olduk­larını ve eğer onlara ibadet (itaat) eder ve hürmette kusur etmezlerse, Allah katında kendilerine şefaat edeceklerini dü­şünüyorlardı.[245]

Onlar; “Biz onların suretlerini yapıp, onlara dişi isimler vererek tapındığımız zaman Allah katında bize şefaatçi olurlar” diyorlardı. [246] Büyük saydıkları kimselerin suretlerini yaparak bunlara saygı gösterip tapınanlar da, bununla o yüce ruhların ve azizlerin kendilerine şefaat edeceklerine inanırlar; bunu, hürmet ettikleri şeylerin Allah katında makbul kimseler olduğuna inandıkları için yapıyorlardı.[247]

Kur’an ise buna; “Ve size (Allah) melekleri ve peygam­berleri ilahlar edinin diye emretmez..” [248] diyerek set çekiyor.

“Öyle anlaşılıyor ki; şirk içinde olan insanlar, Allah ke­limesi ile isimlendirdikleri ilahın, her şeyden üstün bir ilah olduğu düşüncesinde idiler. Diğer ilahlar hakkındaki inançları ise bu en üstün ilahın ilahlığında biraz nüfuz ve dahli bulun­duğu, onların isteklerinin üstün ilah yanında makbul olduğu, dolayısı ile bu ilahlar vasıtasıyla istek ve arzularının kabul edileceği, böylece zararlardan kurtulup iyiliklere erebilecekleri noktasında toplanıyordu.

Bu sebeple onları Allah ile beraber ilah ediniyorlar. Yine bu anlayışa göre zannediliyor ki; Bir insan, birini şefaatçi edinir, ona dua eder, ondan yardım isteyerek tazim ve hürmet gösterir, ona adaklar, kurbanlar sunarsa, ve böylece onu memnun edebilirse, Allah da onun hatırına kendisinin dilek­lerini kabul eder. (O kişi ya da nesne) Ona ahrette azap edilmemesi için şefaatçi olur.”[249]

Aynı mantıkla bu ilahlara sığınan kimseler, ilahların memnun edilmemesi, küstürülmesi veya kızdırılması halinde kendilerine kötülülüklerin isabet edeceği; kıtlık, hastalık, can ve mal kaybı gibi musibetlere ve belalara duçar olunacağı şeklinde endişe ve korkulara da sahiptiler.”[250]

Halbuki ayetler, Allah’tan başka ilah edinilenlerin bir fay­dası olmadığı gibi zararlarının da dokunamayacağını haber ve­riyor;

“Onlar Allah’ı bırakıp, kendilerine ne bir zarar ne bir fay­da vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir de; ‘Bu taptığımız şeyler, Allah yanında bizim şefaatçimizdir’ derler.”[251]

Konuyu biraz daha iyi anlayabilmek için, İslami kaynak­larda, şefaat ve şefaatçi kavramlarının ne anlama geldiğini görelim.

Ömer Nasuhi Bilmen şefaati şöyle açıklıyor: “Ahret gününde bir kısım günahkar müminlerin affedil­meleri ve bir kısım zevatın da fazla lütfu ilahiyeye nailiyetleri için enbiyayi izam ile ümmetin büyükleri, Cenab-i Hak’tan istirhamda bulunacaklardır. En büyük şefaatkarımız ise Pey­gamberi Zişan’ımızdır. O, bir hadisi şeriflerinde; “Benim şefa­atim ümmetimden büyük günahlar işlemiş olanlar hakkında vaki olacaktır,” buyuruyor.”[252]

Aynı konu Mevdudi tarafından da ele alınmış. Onun tespitiyle; “Şefaat iki kısımdır:

Birincisi: Arkasında bir tür nüfuz ve kuvvet bulunan şefaattir ki, bu tür şefaat (anlayışında şefaatin Tanrı tarafından) kabul edilmesi zorunludur.

İkincisi ise: İsteklerin içtenlikle ve alçak gönüllülükle arz olunduğu, ancak şefaatin kabulünü zorunlu kılan bir güç ve kuvvetin olmadığı şefaat anlayışıdır.

Birinci anlamda, bir kimseyi şefaatçi kabul eden kişi hiç şüphesiz ki, onu ilah edinmiş ve şefaatçiyi Allah’a ortak koş­muş olur. İşte böyle bir şefaat anlayışını Kur’an-ı Kerim kesin olarak reddeder.

İkinci anlamdaki şefaate gelince, başkaları için peygam­berlerin, meleklerin ve salih insanların Allah katında buluna­cakları şefaat çeşididir. Allah böyle bir talebi dilerse kabul eder dilemezse kabul etmez. Ahmet Hamdi Akseki ise;

“Allah’ın bir olduğunu söyledikleri halde kendilerini Allah’a yaklaştırmak maksadı ve O’nun yanında şefaatçi olur itikadi ile., onlara uyarak tapmak da bir çeşit şirktir” diyor. [253] Anlaşılan o ki, insanlar ister sembolik manası ile putlara, ister bizatihi şahıslara yönelsinler, şafaati birtakım kişi ve nesnelerden bilirlerse, maksatları Allah’a yaklaşmak dahi olsa şirke sapmış olmaktan kurtulamazlar.

Deniliyor ki, “kevni veya arizi bir varlığa bizatihi kendisi için tapınmak zaten dinler tarihinde rastlanmayan bir durumdur.’[254]

Tapınma ya da ilah edinme, o nesneye atfedilen değer ve özellikler ile, bu atfetme sonucu ondan umulan, beklenen şey­ler içindir. Şefaat beklentisi de böyle bir mekanizma sonucu ilah edinme olayında karşımıza çıkar.

Hiçbir konuda ilahlığa ortak kabul etmeyen Tevhidi inanış, şefaat konusunda da aynı kesin tavrı ortaya koymuştur. Şefaat ancak Allah’ın dilemesi ile olur. Kimsenin kendi zatından dolayı böyle bir yetkisi yoktur.

Ayetler şüpheye yer vermeyecek derecede açıktır.

“O gün, ne mal fayda verir, ne de evlat. Ancak Allah’a kalb-i selim (temizlenmiş kalp) ile gelenler fayda bulur.”[255]

“Kalb-i selim, şüphelerden ve şirkten temizlenmiş kalp demektir.”[256]

Diğerlerinin ise ortak koştukları, her ne ise hesap gü­nünde, birbirilerini inkar edeceği haber veriliyor. Bu ise olayın en dramatik safhası ya da sonu!

“Kendilerine ortaklarından şefaatçılar da bulunmaz. Onlar ortaklarını da inkar edeceklerdir.”[257]

Ruhlar yaratıldığında herkesin Rabb’ine verdiği söz doğ­rultusunda, hesapların görüleceği o büyük yargı gününe vara­bilmenin yolu dosdoğru ve tertemiz bir kalp ile, putlardan uzak bir ruh halinden geçiyorsa, ki bunda asla şüphe yoktur; öyleyse, ilah kavramının içerdiği bütün anlamlarıyla kurtuluş sunan kelimeye sığınmakta hiç gecikmemeli;

“La ilahe illallah!” [258]

 

 

Kendinden Başka İlah Olmayan Allah Nasıl Bir İlah!

Özgürlük psikolojik bir olaydır, önce zihinlerde gerçek­leşir. Kafaların içinde duvarlar örülmüşse sistemlerin hürriyet ve özgürlükler sunması ile esaret getirmesi fazla bir anlam ifade etmez. Beyinleri hür olmayanların gerçek hürriyeti tatmaları ve kurtuluşa ermeleri düşünülemez. Hür ve özgür bir psikolojiye sahip olan kimseyi ise sistemlerin ve diktaların ördüğü duvarlar sınırlayamaz, hapsedemez. Gerçek hürriyet ise insanın, önce zihinleri esir eden ilahlardan kurtulması ile başlar; bu ilk adımdır. Hemen akabinde inanılacak, tasdik ve teslim olunacak ilahı bulmak gelir. Bunun da bir tarifi olmalıdır; kurtuluş bahşedecek, ilaha götürecek, bu büyük arayışı sağlam ve doğru bir sonuca ulaştıracak tarif! İnsanlar bunu nereden bulacak? İşte bu sorunun cevabı ilahi bir yön tayin edici (pusula), hayat yolunu hakka çıkaracak şaşmaz ölçüleri bulmayı sağlayacak rehberi verecek.

Kıyamete kadar hükmünü ve tazeliğini muhafaza edecek olan ve insanların ateşten kurtuluşunun talimatını içeren; alemlerin Rabb’inin sonsuz lütuf ve rahmetinin tecellisi Kur’an bize bu imkanı sunuyor.

Kur’an; Allah’ın ‘Oku’ buyurduğu, çoğu insanın inadına okumadığı ‘Kitap’. Sadece inanmayanın değil, inananın bile ömründe bir kez, içinde anlatılanları merak edip okumadığı, okumamakta ısrar ettiği-, Okumamakla Allah’a muhalefetini ilan ettiği, o yüce ‘Oku’ emrini hiçe saydığı. Böylece kendini ışığından mahrum ve karanlıkların girdabına mahkûm ettiği, o müthiş uyarı ve muhteşem kurtuluş reçetesi Kur’an!

Sadece Allah’a has olan ‘ilah’ kelimesinin kavramsal içeriğini, işte en güzel bir biçimde bu ‘Kitap’ta buluruz.

Haşr suresinin son üç ayeti, ‘ilah’ kavramının anlaşılması açısından yol göstericidir. Bu ayetlerde, ‘Kitab’ın sahibinin bir nevi kendini tarif edişi var. O’nu, tek olan ‘ilah’ı, ilah kavramı­nı bütün yönleri ile açıklığa kavuşturan boyutlarıyla, burada ge­çen (kamil sıfatları ifade eden) ‘esma ül hüsna’ ile anlamak mümkün.

Öncesinde, “Lev enzelnahü” diye başlayan ayette, ruhlara dehşet veren bir tasvir var.

“Bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, dağın ezilip bü­zülerek Allah korkusuyla paramparça olduğunu görürdün.” [259]

İnsanlardaki bu ne kayıtsızlık, ne gaflet!

“Allah’a ve bütün manevi/ahlaki sınırlara/değerlere karşı gaflet içinde bulunmakla, ruhen hareketsiz ve bir dağdan daha fazla cansız olanların tersine.!”[260]

Kur’anın dağlara teklifi halinde korku ve dehşetten pa­ramparça olacaklarından bahisle, insanın; nasıl bir sorumluluk karşısında bulunduğu ve kiminle, nasıl bir ilahla muhatap olduğu ilahi ikazının muhteşem üslubu!

Allah; nasıl bir ilah!

“Allah, o Allah’dır ki, ondan başka ‘ilah yoktur.” [261]

“O’ndan başka ilah yoktur.” O Allah ‘Bir’ olan ilahtır, O’ndan başka ilah yok.

İnsanlığın yaratılışından beri karşılaştığı bütün problem­lerin, doğrudan veya dolaylı bir şekilde ilintisinin bulunduğu muhteşem kelime, kelime-i tevhid! Bütün çözümlerin asıl kay­nağı ve kurtuluş bu kelimelerle özetlenen manada sunuluyor.

Sabah ve akşam, namazından sonra okunan ve anlamı ruhlara dehşet salması gereken, “Hüve Allahullezi La İlahe İllallahü” diye başlayan ayetler, ilahın ne olduğunu ve “başka ilah yok demekle, başka neyin olmadığını; “tek bir ilah” olan Allah’a teslimiyetin ve onu tek ilah olarak tasdik etmenin anlamını yeterince açık bir biçimde veriyor.

“Hüvallahüllezi La İlahe İllallahü..” “O, tek ilah olan Allah, öyle bir Allah’tır ki..! Ondan başka ilah yoktur.”

Ve O ilah “Alim”dir

Gizli ve açık, “Her şeyi hakkıyla bilen” ancak O’dur.[262]

O’ndan başkaları ise ancak onun bildirdiğini ve izin verdiği kadarını bilme imkanına sahip. Mutlak hakikat ve doğruluğu tartışılmaz olan, ancak “ilah” olanın söylediğidir; O da Allah’tır, İlah olmayanın kanaatleri, her kim olursa olsun, mutlak hakikat olamayacağı gibi tartışılmaz da değildir. Çünkü, gerçek İlah olandan başkası “her şeyi hakkıyla bilen” olamaz.[263]

Her söylediğine tartışılmaz bir tarzda teslim olunacak makam da, ilahtan başkası değil. Bundan çıkan bir sonuç da şudur ki; kimin her söylediği, her kanaati ve her emri tartışılmaz bir doğru olarak görülürse o ilah edinilmiş olur. Dolayısı ile bu, tek ilah olarak Allah’a inananlar için kabul edilebilir bir davranış tarzı değildir.

O “Rahman” dır.

Ancak O, “Rahman” olduğu için lütuf ve koruyuculuğu ile “bütün alemi kucaklayan ve kuşatandır. Yarattığı tüm var­lıklardan, mü’min olsun, kafir olsun bütün insanlardan rahmet, lütuf ve nimetlerini hiç esirgemeyen zat” sadece O’dur.

O hem müminlerin, hem de yine Rahman sıfatı ile ka­firlerin de İlah’ıdır. Fark gözetmeden inananları da, inanmayanları da nimetlendiren yalnızca O’dur. O’ndan başka kimse rızk vermeye, O’nun verdiğini engellemeye, vermediğini vermeye muktedir olamaz; bu nedenle de kimse rızk endişesi ile çekinilecek ve korkulacak makam asla değildir. Kişi kimi rızk veren veya rızkına mani olabilecek kişi ve makam olarak görüyorsa onu ilah edinmiş olur.

‘Rahim’dir.

O, Rahman sıfatının yanında Rahim’dir de. Yani; “Dün­yada kendisine inanıp, emirlerine uygun bir şekilde yaşayan­ları ahrette ebedi nimetlerle mükafatlandıracak olandır.” Kim­se O’nun, ’sonraki hayat’ta vereceğini vermeye muktedir ola­maz. Bunda vasıta da olamaz. Ancak O’nun diledikleri, O’nun dilemesi ile O’nun dilediklerine, yine O’nun Rahman sıfatının bir tecellisi olarak şefaat edebilir.

‘Melik’ Olan O’dur.

“Melik olan, yani; “Görünen ve görünmeyen bütün alem­lerin (gerçek) sahibi ve yöneticisi (hükümdarı) ancak O’dur.” Diğerleri; adil olanlar da, insanları köle yapmaya çalışanlar da hepsi birer emanetçidirler. Gerçek ve ebedi hükümdar değil­lerdir. O’ndan başka kimse gerçek ve ebedi sahip, efendi (dav­ranışlarından kimseye karşı sorumlu olmayan) gibi görüle­mez.

O ‘Kuddüs’tür.

Başkası, hiçbir kimse ve hiçbir şey değil., yalnızca O; “Her türlü eksiklik ve noksanlıktan uzak, bütün kemal sıfat­larla vasıflı olan”dır.[264]

Filan kimse, falan lider, başkan, imam, sultan ya da kral “kuddüs” değildir. Yani kimse hatadan ve noksanlıklardan uzak bilinmeye layık değil; şaşmaz ve yanılmaz asla değil. Tek mükemmel, gerçek doğru, mutlak hakikat, “pak ve temiz” olan; (ilah kavramının bu manasıyla da) yalnızca O’dur. Hiç kimse (başkan, lider, imam, sultan, şef, yönetici, din adamı, bilim adamı) noksanlıklardan uzak ve hatasız olarak görülüp, ‘bir bildiği vardır’ diyerek her davranışında bir hikmet arana­maz ve kendisine öyle davranılıp ilahlaştırılamaz.

“Selam” O.

“Esenlik veren”, yani gerçek “kurtarıcı” olan ancak O’dur.

“Gerek dünya, gerek ahrette tehlikeye düşenleri esenliğe ulaştıran..”

“Her türlü eksiklikten bizzat kendisi salim olduğu için, güç ve kuvvet ile, her şart altında kurtarmaya ve tehlikeleri bertaraf etmeye yeterli olan., gerçek “kurtarıcı” ilah O.

“O’ndan başkasının, değil başkalarını kurtarmaya, bir olan Rabb’in izni ve yaratması olmaksızın parmağını kımıldatmaya bile yetecek gücü kendinde bulmaz. Kaldı ki insan­ları, ülkeleri ve dünyayı kurtarmak!

Her şey, kendisi “selam” olan, yani esenlik (kurtuluş) vermeye gücü yeten, ortak ve yardımcıya ihtiyacı olmayan tek ilah olan Allah’ın ol emriyle; dilemesi, takdirî ve yaratması iledir.”[265]

Esenlik vermek (kurtarıcılık) da ancak ve sadece O’nun elinde. Bu manada da ilah olan yalnızca O’dur. O’ndan başka hiçbir kişi, kurum ya da makam kurtarıcı olarak görülemez, kabul edilemez; yani ilah edinilemez.

“el-Mü’min”

O “Güven veren, vadine güvenilen”dir.

“İnsanların gönlünde iman ışığı uyandıran, bu şerefi onlara ikram ederek, şüphe, endişe ve tereddütleri izale buyuran; kendisine sığınanlara eman vererek, onları her türlü tehlikeden koruyan., ahirette ebedi mutluluğu kendilerine sağ­layacak olan” O’dur. Çünkü O ‘ilah’tır.[266]

“el-Muheymin”

“Evrenin bütün işlerini düzenleyen, gözeten ve yöneten; insanları murakabe eden” O’dur.’ [267] O’nun kainata ve insana koyduğu kuralların dışında hiçbir mercinin kuralı, kainatı ve insanları hakkıyla yönetmeye ve murakabe etmeye layık ve yeterli olamaz.

O “Aziz”dir.

“Aziz” olmak kendi zatından olan, ilah olmanın gereği, eşi ve benzeri ve dengi bulunmayan, değerli, şerefli ve güçlü; hiçbir zaman yenilmeyen, daima galip” olan yani aziz olan O.[268]

Filan kuruluşun başkanı, falan davanın ya da organizas­yonun sahibi, kurucusu ya da falan süper gücün lideri, başkanı değil, yalnızca O aziz (eşi, benzeri ve dengi olmayan, daima galip) olandır.!

“Cabbar” O.

“Mutlak iradesini her durumda yürüten”, “düzeni bozulan her şeyi tanzim eden, her güçlüğü kolaylaştıran..”

Gerektiğinde, “zor kullanarak iş yaptıran..” O istemezse, hiç kimse, hiçbir kurum, hiç bir makam, hiç kimse hiçbir işi zorla.yaptırma gücüne sahip değil. Dolayısıyla korkmak gerekirse, İlah olmanın gereği “Cabbar” olan O olduğundan, O’nun zorundan korkmalı.

O’ndan başkasından korkarak, Allah’ın açık emirlerine muhalefet etmek onları ilahlaştırmaktır. Cebbar olduklarını yani Allah dilemese de, ‘isteklerini zorla yaptıracak’güce sahip olduklarını zannederek boyun eğmek, onlara tek olan ilahın sıfatlarını yakıştırmaktır.

“Mütekebbir” olan İlah..

“Her şeyde ve her işte azamet ve yüceliğini gösteren” yani mütekebbir olan O.

Onun dışında tüm büyüklenmeler, “büyüklük taslama”dır. Ondan başka hiç kimse “mütekebbir” değil.! Çünkü ilah değildir.

“Halik” O

“Her şeyi takdir ettiği şekilde yaratan”. Neyi nasıl dilerse… “Ol” emriyle. Yoktan var eden, Halik olan ilah..” O’dur.

“Bari” de O.

“Her hangi bir modele bağlı kalmadan” hiçbir şeyin, hiçbir kayıtla sınırlayamayacağı bir kudretle, dilediği şekilde serbest olan.”

“Tüm işlerinde kimsenin asla sınırlayamayacağı.” [269] O’ndan başka hiç kimse “bari” değil. Kimse dilediğince, sorumsuzca, hesapsız bir şekilde hareket serbestisine hak ka­zanmış değil. Kral da olsa, şah da, padişah da, lider de, sultan da olsa.!

O’ndan başka kimse işinde, yaptıklarında kimseye hesap vermeme konumunda zannedilip ilah yerine konamaz!

“O Allah’tır. Yaratıcı; bütün özlere ve görüntülere şekil veren Yapıcı. Bütün mükemmellik vasıfları (esmaü’l-hüsna[270] (yalnız) onundur. Göklerde ve yerde olan her şey, O’nun sınırsız şanını yüceltir. Çünkü yalnız O’dur kudret ve hikmet sahibi olan.”[271]

“Hüveallahüllezi la ilahe illahu..” Allah, o Allah’tır ki, işte bütün bunlar (bu kamil sıfatlar= esma ül hüsna) yalnız ona mahsustur.

“La ilahe illahu” , O’ndan başka bu kamil sıfatları haiz kimse yoktur.[272]

 

 

İlah’ın Sıfatları

Yukarıdaki kavramlarla ilahlığının anlamını kavramaya çalıştığımız Yüce Allah (cc)’ın bütün sıfatları belli başlıklar altında özetlenir; ve O ancak sıfatları ile bilinir.

Sıfat ise; vasıf, nitelik, hal, keyfiyet demektir.

Hem zatında, hem de sıfatlarında tek olan ilaha, sadece O’na has olan ve O’ndan başkalarında bulunmayan bu nite­likler nelerdir?

İlah kavramının zihinlerde yeterince yer edebilmesi, yal­nızca “ilah”a has olan bu niteliklerin tam olarak anlaşılması ile mümkündür.

Allah’ın bu sıfatların doğru olarak bilinmemesi ise zihin­lerde başka ilahların yer etmesine zemin hazırlar ve tapma sapmalarına ve sapkınlıklara neden olur.

Şirk içinde bulunanların az veya çok, başka yaratıklara yakıştırdıkları, aslında yalnızca Allah’ın (cc) sahip olduğu bu sıfatlar (hal, nitelik, keyfiyet ya da vasıflar) şunlardır: [273]

I- Vücut Sıfatı:

Varlığı kendisi ile kaim olmak; başkası vasıtası ile değil, yalnız kendi zatının gereği olarak var olma. Var oluşu ve var­lığının devamı için hiçbir şeye ve hiç kimseye muhtaç olma­yan. Ondan başkasının varlığı ise kendi zatının gereği değil..

Her şeyin ‘olmazsa olmaz’ı yalnızca O’dur. O olmasaydı hiçbir şey olmazdı. O’ndan başka, her ne olursa olsun, ‘olmazsa olmaz’ değildir; olmasa da olur.

Aklın gereği olarak olması gereken budur: “Bütün bu gördüklerimizi var eden, onlar yok iken yaratan bir vacibü’l vücudun (varlığı kendi zatından olanın) bulunması lazımdır. O olmadıkça bu varlıklar var olamaz ve izah edilemez. İşte bütün bu varlıkları yaratan ve kendi varlığı başka bir varlığa muhtaç olmayan ‘Vacibü’l vücud’ olan Allahu Teala Hazretleri’dir. Bunun içindir ki, varlığın zıddı olan yokluk, O’nun hakkında düşünülemez.[274]

“Aklı başında olan her insana, Allah’ın varlığını bilip tas­dik etmek farzdır. Kainatta her zerre, ilim ve kudret sahibi Allah’ın varlığına şahadet edip dururken, her şeyin üstünde bir akla sahip olan insanın bunu anlamaması, düşünüp bulmaması caiz olamaz. Onun içindir ki, insanın, nerede ve hangi za­manda yaşamış olursa olsun, kendi akliyle düşünerek Allah’ı bulması ve bilmesi üzerine farzdır.”

Ebu Hanife, Fıkh-ı Ekber’inde;

“Allah insanlara, dini vecibelerini beyan eden bir Pey­gamber göndermemiş olsa idi bile, akılları ile Allah’ın varlığını ve birliğini bilmek onların üzerine vacib olurdu”, hükmüne varıyor.[275]

Demek ki aklın tabii fonksiyonu ve ilahi misyonu yara­tıcısını düşünüp bilmektir. Bunun içindir ki; aklı olmayanın dini de yoktur, denmiştir. [276]

II. Kıdem:

(Ezeli olmak) Allahu Teala kadimdir (ezelidir).

Kıdem, varlığın ezeli olması, yani bir başlangıcı bulun­mamak. O’nun yok olduğu bir anın geçmemiş olması demektir. Görmekte olduğumuz her şeyin bir evveli, bir başlangıcı vardır. Çünkü, her şey önce yok iken sonradan olmuştur. Fakat Allahu Teala böyle değildir.

Geriye doğru ne kadar gidilirse gidilsin, O’nun bulun­madığı bir zaman tasavvur olunamaz. Esasen zaman ve mekan, her şey, sonradan ve Allah’ın yaratmasıyla olmuştur. [277]

III. Bakaa:

Allahu Teala bakidir; varlığının bir sonu yoktur. Gör­düğümüz bütün varlıklar sonradan oldukları cihetle, bir zaman sonra yine yok olacaklardır.

Fakat, Allahu Teala böyle değildir.. Varlığı için bir başlangıç olmadığı gibi, bir nihayeti de yoktur. [278]

IV. Vahdaniyet:

Allah’ın Bir olması demektir. Zatında, sıfatlarında, işle­rinde tek olup; eşi, benzeri ve ortağı olmamak demektir. “Al­lah birdir. Doğmamış ve doğrulmamıştır. O’nun hiçbir ortağı, örneği ve cüzileri yoktur. Her bakımdan ‘Bir’ olmak, O’nun zati sıfatlarındadır. Zatının eşi, ortağı, benzeri olmadığı gibi, sıfatları itibariyle de benzeri yoktur. Her şeyi yaratan yalnız kendisi olup, O’ndan başka yaratan olmadığı için işlerinde de tektir. Bunda da eşi, ortağı ve yardımcısı yoktur.” [279]

V. Sonradan Olanlara Benzememek:

“Allahu Teala zatında ve sıfatlarında hiçbir şeye benze­mez. Biz O’nu nasıl düşünürsek düşünelim, O, bizim düşün­düklerimizden, hatır ve hayalimizden geçenlerin hepsinden başkadır ve hiç birine benzemez. Çünkü hatırımıza gelebile­cek şeylerin hepsi mümkündür ve yokken, sonradan yaratılmış ve başkasına muhtaç şeylerdir. Onların her birinin bir cihetten başkalarına bir benzerliği vardır. Allahu Teala ise böyle olma­yıp..zatı cihetinden de, sıfatları bakımından da hiçbir şeye benzememek ve hiçbir yönden benzeri olmamak sıfatı O’nundur.”[280]

VI. Varlığı Kendi Zatının Gereği Olmak:

Varlığı için başka bir şeye muhtaç olmamak demektir. Şu varlık aleminde ne varsa hiçbiri var olma ve varlığını devam ettirmede müstakil değildir. Hepsi “ilah”a muhtaçtır. Yalnızca Bir tek, kendisi ilah olan Allah hariç. [281]

VII. Diri Olmak, Hayat

“Her şeyi yaratan Allahu Teala’dır ve Canabı Hak, ezeli ve edebi bir hayat ile “hay”dır; yani diridir. Hayat, Allah’ın bir sıfatıdır. Bizim hayatımız sonradandır; Allahu Teala’nın mah­lukudur. O’nun hayatı ise, zatının muktezasıdır, ezeli ve ebedidir; hayat O’nun zatından ayrılmayan bir sıfattır.

Çünkü hayat bulmadıkça, bu sıfatların bulunmasına im­kan yoktur. [282]

VIII. İlim:

“İlim, Allahu Teala’nın her şeyi bilmesidir. “Allah alim­dir”; olmuşu, olanı, olacağı, gerek kül (bütün) halinde ve ge­rek ayrı ayrı hepsini bilir. Cenab-ı Allah için ezeli olan ilim, ezelden ebede bütün ma’lumatı, her şeyi kuşatmıştır. O’nun ilminden dışarı kalmış hiçbir şey yoktur. Dünya ve dünyadakiler yokken onların hepsini, nasıl ve ne zaman olacaksa onları öylece bilir. Hiçbir şey, gönlümüzden geçenler bile O’na gizli değildir.”

Allahu Teala’nın bugün vukua gelen ve gelmekte olan her şeyi, nasıl olacaklarsa ezelde (Önceden) Öylece bilinmiş ol­ması, iş yapabilmemize asla mani değildir. “Allahu Teala, ola­cak şeyleri olacağından dolayı bilir. Yoksa, Allah bildiği için o şeyler vücuda geliyor değildir. Olacaklarını Allah’ın bilmiş olması, onların olmasını icap ettirmiyor; belki iradelerimizle olacakları için biliyor.”

Bir alimin, şu kadar zaman sonra filan gün, şu saat ve şu dakikada güneş tutulacağını şimdiden söylediği için güneş tu­tulmuyor. Günü gelince, söylendiği gibi güneş tutuluyor. Gü­neşin o anda tutulacağı onun bilmesine, yazmasına tabi de­ğildir. Tabiidir ki, güneş nasıl olsa tutulacak; fakat alimin geniş ilmi onu vaktinden evvel gördü. İşte bizim bugün yapa­cağımız işleri Allah’ın ezelden bilmiş olması da böyledir.” [283]

IX. İrade:

Allah’u Teala’nın irade sıfatı vardır. İrade bir şeyin şöyle olup da, böyle olmamasını dilemek ve dilediği gibi tayin ve tahsis etmektir. Dünya da olmuş ne varsa hepsi Allah’ın dile­mesi ile olmuştur. Mümkün olan her şeyin hangi şekil ve za­manda olmasını dilemiş ise, zamanında öylece olur. Her şey O’nun irade ve dilemesiyledir”. O’nun iradesi haricinde bir şey olamaz. [284]

X. Kudret:

Allahu Teala’nın, nihayetsiz, bitmek tükenmek bilmeyen bir kudreti vardır. Kudretinin yetişemeyeceği şey yoktur. Bu kadar yıldızlarıyla, güneşleriyle, dağlarıyla, ovalarıyla, denizleriyle, ağaçlarıyla, hayvanlarıyla, insanlarıyla bütün dünyayı ve kainatı yok iken var eden Allahu Teala’nın, ne büyük ve ne nihayetsiz bir kudret sahibi olduğu az bir düşünme ile anlaşı­labilir. Binaenaleyh, Allahu Teala, ezeli olan kudret sıfatıyla herhangi bir şeyi dilediği gibi yapmaya kaadirdir. [285]

XI. Kelam:

Kelam, Allahu Teala’nın harf ve savta muhtaç olmayarak söylemesidir. [286]

XII. XIII. İşitmek Ve Görmek:

Allahu Teala görülmek veya işitilmek şanından olan her şeyi görür, işitir. O’na uzaklık, yakınlık, karanlık gibi şeylerin hiç te’siri yoktur. İçimizdeki fısıltıları da işitir. Hikmetinin muktezasına muvafık olarak kullarının yaptıkları dualara cevap verir. Allah’ın görmesi ve işitmesi olduğu Kur’an-ı Kerim ile sabittir. [287]

XIV. Tekvin:

Cenab’ı Hakk’ın bilfiil yaratmak sıfatı demektir. Bütün varlıkların hakiki yaratanı Allahu Teala Hazretleridir.

Allah’ın yaratmak, rızk ve ni’met vermek, azap etmek, diriltmek, öldürmek gibi olan bütün fiilleri, yaratma sıfatına racidir.”

Her cismi ve mahiyetini, özelliklerini yaratan da O’dur. Her şeyi işiten, gören, bilen ve gücü her şeye yeten, ancak ve yalnızca O’dur. Tek sığınılacak, yardım istenecek, mutlak itaate layık, her buyruğu mutlak hakikat olan da O.

Korkulmaya ve sevilmeye, korku ve sevginin de yaratanı olarak layık olan O’ndan başkası değildir. Dünyevi ve uhrevi kurtuluş ancak O’ndandır.

Yalnız O’ndan yardım ister, ancak O’na kulluk ederiz.

O’ndan başka ilah yok, O’ndan başka sığınak da yok. O’ndan geldik, O’na döneceğiz.!

Ne mutlu o kimselere ki, kalplerinden ve kafalarından sahte ilahları silmiş, Allah’tan başkasına kul olmayı reddetmiş. yalnızca O’na kul olma şeref ve hürriyetine erişmişlerdir.

Ne mutlu o kimselere ki, onlar Allah (cc)’ı severler, Allah (cc) da onları!

Allah(cc) cümlemizi kulluğu ile şereflendirdiği, sevgisini kalplerine yerleştirdiği kullarından eylesin.![288] (Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları ŞİRK PSİKOLOJİSİ, Marifet Yayınları)



[1] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 7-8.

[2] Zariyat: 51/56.

[3] Prof. Dr. A.Zeydan, İslam’da Fert ve Devlet Münasebetleri. Kayhan Yay. İst. 1978, s.69

[4] Ömer Nesefı, Akaid, Otağ Yay. İst. 1978, s.59

[5] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 9-11.

[6] Prof. Dr. Rasim Adasal, Liderler ve Kahramanlar Psikolojisi, Yeryüzü Tanrıları, Minnetoğlu Yay. İst. 1982, s.74

[7] Prof. Dr. Rasim Adasal, age, 82-84.

[8] Prof. Dr. Rasim Adasal, age, 62.

[9] Mevdudi, Kur’an’da Dört Terim, Beyan Yay. İst. 1990, s.16-17.

[10] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 11-14.

[11] Prof. Dr. Seyyid Kutub, Fizilal’il Kur’an, Ilıcak Matbaası. Akit. İst, 1990.c l,s.430.

[12] Bakara: 2/27.

[13] Prof. Dr.Seyyid Kutub, age, s.105.

[14] Prof. Dr. Seyyid Kutub, age, s.77.

[15] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 14-15.

[16] Prof. Dr. Metin Yurdagür, Esma-i Hüsna, Marifet yay. İst. 1996, s.68

[17] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 16.

[18] Prof. Dr. Rasim Adasal, age. s.76.

[19] Celalettin Vatandaş, Tevhid ve Değişim, Pınar yay. İst. 1987, S.122.

[20] Abdulkadir Geylani, İlahi Armağan, Bedir Yay. İst. 1997 s. 103.

[21] Ebul Hasan en-Nedvi, İslam Düşünce Hayatı, İst. s.237.

[22] Mevdudi, age, s.23-25.

[23] En’am: 6/22.

[24] En’am: 6/23.

[25] En’am: 6/24.

[26] Prof. Dr. Seyyid Kutup, Fiziki il Kur’an cl, s.96.

[27] Celalettin Vatandaş, age, s.246. Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 17-22.

[28] Prof. Dr. Metin Yurdagür, age, s. 198.

[29] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 22-23.

[30] en-Neml: 27/60-64. Hasan Basri Çantay, Kur’an-ı Kerim Meali Hakim, Risale yay.1957, İst. S.383.

[31] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 23-24.

[32] Furkan: 25/3. Mevdudi, Kur’an’da Dört Terim, Beyan yay. İst. 1990 s.27.

[33] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 25-28.

[34] Dr.Yaşar Fersahoglu. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Marifet yay. İst. 1998, s.40.

[35] İmam Gazali, İhya, c.lll, s.10-11.

[36] Yusuf: 12/53.

[37] Tevbe: 9/118.

[38] Fecr: 89/27, 28.

[39] Y. Fersahoğlu. age, s.40.

[40] Kriton Dinçmen, Dekstriptiv Psikiyatri, Atlas Kitabevi, İst. 1969, s.223.

[41] Kritan Dinçmen, s.224.

[42] Kriton Dinçmen, s.249.

[43] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 29-32.

[44] Kriton Dinçmen, age, s.248.

[45] Y. Fersahoğlu’dan, R.Ramazan el-Buti, Kur’an Eğitiminin Eşsiz Metodu s.23.

[46] Araf: 7/146.

[47] Y. Fersahoğlu, age, s.257.

[48] Bakara: 2/13. Prof .Dr. Seyyid Kutub, age, c.I, s.89.

[49] Fussilet:41/15.

[50] Prof. Dr. Seyyid Kutub, age, c.II. s.85.

[51] Y. Fersahoğlu, age, s.269.

[52] Mü’minun: 23/24.

[53] Prof. Suat Yıldırım, Kur’an’da Muhiyet, Kayıhan Yay.İst. 1987, s.295 s.269.

[54] Hud: 11/91.

[55] A’raf: 7/127.

[56] Şuara: 26/111.

[57] Şuara: 26/114, Hud: 11/29-30.

[58] Furkan: 25/43.

[59] Bakara: 2/13. Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 32-38.

[60] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 39.

[61] Doç.Dr. Vecdi Akyüz, Bütün Yönleriyle Asrı Saadette İslam, Beyan Yay. s. 102-104.

[62] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 39-40.

[63] Ezraki, Ahbaru, Mekke, I, 121.

[64] Ezraki, Ahbaru, Mekke I, s.121 Doç. Dr. Vecdi Akyüz, 183, İst. 1994.

[65] Doç. Dr. Nedim Macit Kur’an ve Hadislere göre Şirk ve Müşrik Toplumu, Ribat Basın Yayın A.Ş. Konya,1992 s.79.

[66] Prof. Dr. Rasim Adasal, age, 87.

[67] Prof. Dr. Rasim Adasal, age, 64-72 .

[68] Doç. Dr. Ekrem Sarıkçıoğlu, 32.

[69] T.W.Arnold, İntişar-ı İslam Tarihi, Akçağ yay. Ank. 1978. s.326.

[70] Prof. Dr. Rasim Adasal, age, 108.

[71] Doç.Dr.Ekrem Sarıkçıoğlu, age, s.91. Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 40-46.

[72] Embiya: 21/8.

[73] Furkan: 25/7. Cavit Yalçın, Kavimlerin Helaki, İst. 1997, s. 134.

[74] Kehf: 18/110.

[75] Furkan: 25/20.

[76] Zuhrut: 43/31,32.

[77] Ra’d: 13/38.

[78] Sebe: 34/37. Y. Fersahoğlu age s.325-28.

[79] Kehf: 18/110.

[80] Necm: 53/2-4. İhsan Süreyya Sırma, Hilafette Saltanata, Beyan Yay. İst. 1991 s. 19.

[81] Ebu Davut, İbni Mace.

[82] Buhari.

[83] Prof. Seyyid Kutub, Fizilal’il Kur’an, c.l s.296.

[84] E.H.Yazır Hak Dini Kur’an Dili VII. s.3871.

[85] Hud: 11/53.

[86] Prof. Suat Yıldırım, s.298.

[87] İsra: 17/90-93.

[88] İsra: 17/93.

[89] Y. Fersahoğlu, age, s.328.

[90] Atilla Tokatlı, Tarih Boyunca Politika, Hür yay, İst. s. 132.

[91] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 46-53.

[92] Maide 5/16.

[93] Tevbe: 9/30.

[94] Tevbe: 9/1.

[95] Sebe: 34/40.

[96] Prof. Suat Yıldırım, age, s.298.

[97] Cedu’l Mevla, Kısasu’l Kur’an, Şam, 1954, s. 15.

[98] Yeni Türk Ansiklopedisi. Ötüken Yayınlan, 8.cilt s.3150.

[99] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 53-54.

[100] Artur T.Jersıld, (Çev.Gülseren Günce) Çocuk Psikolojisi, Ank.Üni. Eğitim Bölümleri Fakültesi yay. Ank. 1983, s.373.

[101] Hud: 11/51.

[102] Tirmizi, Da’vat 70, V, 519, 520.

[103] Y. Doç. Dr. Ali Çelik, İslam’ın Kabul yada Reddettiği Halk İnançları, Beyan Yay. yay. s.74.

[104] Celalettin Vatandaş, age, s.110.

[105] İbrahim Canan, Büyük Hadis Külliyatı, c.4. s.200.

[106] Zaman, 6 Mart 1999.

[107] Ekrem Sarıkçıoğlu, s.93.

[108] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 54-59.

[109] İsra: 17/100.

[110] H.Basri Çantay, Kur’an-ı Kerim Meali, s.292.

[111] Bakara: 2/268. Prof. Dr. S. Kutub, Fizila’il Kur’an, c.2, s.74.

[112] İsra: 17/31.

[113] Ali İmran: 3/175.

[114] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 59-61.

[115] Prof. Dr. Suat Yıldırım, age, s.291.

[116] Nuh: 71/23.

[117] Bakara: 2/156.

[118] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 62-64.

[119] el-Casiye: 45/19.

[120] Prof. Dr. Metin Yurdagür, age, s.260.

[121] Bakara: 2/206.

[122] Prof. Dr. S. Kutup, age, c.2, s.426.

[123] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 64-65.

[124] Nebe: 79/29. Al-i imran:. 3/30.

[125] AI-i İmran: 3/9, 25. Nisa: 4/87. En’am: 6/12.

[126] Al-i imra’n: 3/185.

[127] Nahl: 16/89.

[128] Mümin: 40/17.

[129] Abese: 80/34-42.

[130] Ahzab: 33/66.

[131] Bakara: 2/281.

[132] Kasas: 28/62.

[133] Yunus: 10/62.

[134] Rahman: 55/46.

[135] Ankebut: 29/58-59. Yunus Fersahoğlu, age, s. 84.

[136] Fatır: 35/28.

[137] Enbiya: 21/28.

[138] E.H.Yazır, age. s.366.

[139] Enbiya: 21/49. H.B.Çantay, s.326.

[140] Ra’d: 13/21. H.B.Çantay, s. 252.

[141] Taha: 20/3. H.B.Çantay, s.312.

[142] Mü’minun: 23/57-59. H.B.Çantay, s.345.

[143] Nur: 24/52. H.B.Çantay, s.358.

[144] Taha: 20/43-46. H.B.Çantay, s.314.

[145] Prof. Dr. S. Kutub, age, c.4 s.42-44.

[146] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 65-69.

[147] S. Kutup, age, c.2 s.84.

[148] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 70-71.

[149] Artur T. Jersıld. age. s.388.

[150] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 72-75.

[151] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 75-77.

[152] M. Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, c.I, s: 572-80.

[153] Prof. Dr. Seyyid Kutub, Fizilal’il Kur’an, c.I, s.328.

[154] Meryem: 19/96.

[155] Bakara: 2/165.

[156] Bakara: 2/166.

[157] Bakara: 2/167.

[158] Ali İmran: 3/3.

[159] E.H.Yazır, age, s.472-476.

[160] E.H.Yazır, age, s.472-476.

[161] E.H.Yazır, age, s.278.

[162] Lokman: 31/13.

[163] E.H.Yazır, age, s.479.

[164] Ali imran: 314.

[165] Ali imran 3/15. S.Kutup, age, c.2 s.229.

[166] Bakara: 93. Nisa: 4/153. A’raf: 7/148.

[167] S.Kutup:age, c.l s. 193.

[168] Prof. Dr. Rasim Adasal, age, s.104. Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 77-84.

[169] E.H.Yazır, age, s.64.

[170] Bakara: 2/186.

[171] E.H.Yazır, age, s.546.

[172] Kaf: 50/16.

[173] E.H.Yazır, age, s.546.

[174] Tirmizi.

[175] Y.Fersahoğlu, age, s.249.

[176] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 84-87.

[177] el-Mü’min: 40/66. Mevdudi, age, s.89.

[178] Tirmizi. Prof. Dr. İbrahim Canan, B.Hadis Külliyatı, c.5. s.239.

[179] Tirmizi. Prof. Dr. İbrahim Canan, B.Hadis Külliyatı, c.5, s.240.

[180] Zumer: 39/8. E.H.Yazır, age, s.478.

[181] Prof. Dr. S.Kutub, age, c.l s.360.

[182] Tirmizi. Prof. Dr. İbrahim Canan, B.H.Külliyatı, c.5 s.333.

[183] Prof. Dr. Abdülkadir Şeybe, Çağdaş Dünya Dinleri ve Mezhepleri, Beyan Yay. 1995, s.22-23.

[184] El-A’raf: 7/23.

[185] El-Bakara: 2/286.

[186] Akit, 3 Kasım 1998.

[187] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 87-92.

[188] Zumer: 39/53.

[189] Hicr: 15/56.

[190] Fussilet: 41/49.

[191] Şura: 42/23.

[192] Mümtehine: 60/13.

[193] Rum: 30/12.

[194] Rum: 30/36.

[195] Rum: 30/49.

[196] el-Mü’minun: 23/77.

[197] Ankebut: 29/23.

[198] İsra: 17/83.

[199] Zuhuf: 43/75.

[200] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 92-93.

[201] A.T. Jersıld, age, s.390.

[202] Prof. Dr. Rasim Adasal, age, s.81-83.

[203] Zumer: 39/62.

[204] Prof. Dr. Seyyid Kutub, Fizilal’il Kur’an, c.l s.86.

[205] Prof. Dr. S.Kutub, Fizilal’il Kur’an, c.2 s.84.

[206] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 94-97.

[207] Prof. Dr. Seyyid, S.Kutup, age, c.l s.38.

[208] Prof. Dr. S.Kutub, age, c.l s.38.

[209] Ali Çelik, age, s.73-74.

[210] Meryem: 19/81.

[211] Yasin: 36/74.

[212] Mevdudi, age, s.17.

[213] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 97-99.

[214] Dr. Neşet Çağatay, İslam Dönemine dek Arap Tarihi, Atatürk Kültür Dil Tarih Yüksek Kurum VII. 1989. s. 102-111.

[215] E.Sarıkçıoğlu, age, s.72.

[216] Prof Dr.Rasîm Adasal, Kahramanlar Psikolojisi. Minnetoğlu yay. İst. 1982, s.74.

[217] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 100-101.

[218] Doç. Dr. Ekrem Sarıkçıoğlu, age, s.27.

[219] E. H.Yazır, age, s.98.

[220] Şah Veliyullah Ahmed ed Dehlevi, Huccetullahi’l Balığa c, 1 s.59-61, Darül- Marife, Beyrut.

[221] Bakara: 2/165.

[222] Maide: 5/116.

[223] Tevbe: 9/31.

[224] Mülk: 67/20. Hud: 11/54.

[225] Yasin: 36/75.

[226] Zümer: 39/43, 44.

[227] E.H.Yazir,s.175.

[228] Doç. Dr. Ali Çelik, age, s.69.

[229] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 101-104.

[230] Fahru’d -din er Razi, İslam İnancının Ana Konulan Çev. Nedim Macit, İhtar Yay. s.74.

[231] en-Nahl: 16/51.

[232] Mevdudi, age, s.21.

[233] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 104-106.

[234] S. Kutup, age, s.37.

[235] E.H.Yazır, age, 475-477. Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 106-107.

[236] Cahit Yalçın, age, s.108.

[237] Prof. Dr. İbrahim Hasan, İslam Tarihi, Kayıhan Yay. c.l s.92.

[238] Doç. Dr. Ali Çelik, age, s.72.

[239] Prof. Dr. Philip K.Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi c.l Boğaziçi Yay. İst. 1980 s.146-147 ( Çev: Salih Tuğ).

[240] A’raf: 7/138.

[241] Bk.Ebu Şame, 101-105.

[242] Cilt 4, s. 192, 7560.

[243] İsra: 17/82.

[244] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 107-110.

[245] E.H.Yazır, age, c.4, s.5381.

[246] Ali Çelik, age, s.76.

[247] E.H.Yazır, age, c.4 s.462-463.

[248] Ali İmran: 3/80.

[249] Mevdudi, age, s.20.

[250] Mevdudi, age, s.22-23.

[251] Yunus: 10/18.

[252] Ömer Nasuhi Bilmen, İlim Tevhid, Beyan Yay, İst. 1979 s.79.

[253] A.Hamdi Akseki, age, s. 65.

[254] Prof. Dr. Suat Yıldırım, age, s.297.

[255] Şuara: 26/88-89.

[256] Prof. A. Özek ve Ank. Kur’an Meali, Medine,1991 s.370.

[257] Rum: 30/13.

[258] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 110-114.

[259] Haşr: 59/21.

[260] Muhammed Esed, age, s.l 134.

[261] Haşr: 59/22.

[262] Metin Yurdagür, age, s.69.

[263] Metin Yurdagür, age, s.69.

[264] A. Hamdi Akseki, İslam Dini, İst. 1942, s.63.

[265] Metin Yurdagür, age. s.69.

[266] Metin Yurdagür, s.82.

[267] Metin Yurdagür, s. 82.

[268] Metin Yurdagür, s.69.

[269] Metin Yurdagür, age, s.69.

[270] El esmaü’l-hüsna: ‘En güzel isimler’ tabiri bütün Kur’an’da dört sefer geçer. İsim denilince ilk akla gelen ele alınan ya da işaret edilen herhangi bir nesnenin özünü, cevherini, kendi özünden, yapısından ileri gelen özellik ve niteliklerini göstermek üzere seçilen bir kelime oluyor. ‘El hüsna’ terimi ise ‘el hasen, en iyi/en güzel sözcüğünün çoğulu. Hal böyle olunca, ‘El esmaü’l-hüsna’ terkibini, ‘yetkinliğe, kusursuzluğa dair sıfatlar’ şeklinde çevirmek yanlış olmayacaktır. (Muhammed Esed, age, s.l134)

[271] Haşr: 59/24. MelinYurdagür, age, 70.

[272] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 115-122.

[273] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 122.

[274] A. Hamdi Akseki, age, s.64.

[275] A. Hamdi Akseki, age, s.64.

[276] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 122-123.

[277] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 124.

[278] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 125.

[279] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 125.

[280] A.Hamdi Akseki, age, s.67-68. Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 125.

[281] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 125-126.

[282] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 126.

[283] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 126-127.

[284] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 127.

[285] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 127.

[286] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 127.

[287] Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 127.

[288] A. Hamdi Akseki, age, s.69. Dr. Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Marifet Yayınları: 128.

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 0 Comments

23rd Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Atalar Dini ve Tarihselcilik

İnsanı yaratıcısı karşısında sorumlu kılan, onun seçme yeteneğinin ve yaratıcı kabiliyetinin kaynağını oluşturan aklıdır, insan, kendisinde mevcut olan bu kaynak güç ile diğer canlılardan ayrılarak hayatta kendisi için bir yaşam tarzı belirleyebilir, birey ve toplum bazında kendisi için bir kültür oluşturabilir.

İnsan, ortaya koyduğu yaşam tarzından sorumlu tutularak aklını kullanma biçimine göre “din günü”nde hesaba çekilecektir. İnsanın kendisi için seçtiği yaşam biçimi (kültür) bazen yaratıcısının çizdiği çerçeve içinde bazen de yaratıcıya karşıt bir takım otoritelerin çizdiği çerçeve içinde gerçekleşir.

Yaşamını Allah’ın çizdiği çerçevede oluşturan insanlar (müminler) kitaplarını sağ taraflarından alarak cennete girecek [56/8]; bunun dışında bir yaşam tarzı (kültür) belirleyenlerse kitaplarını sol taraflarında alacak ve cehenneme gireceklerdir [56/9].

Bu noktada kültür tanımı hakkındaki yaklaşımımızı ifade edelim. Kültür; insan cinsinin kendi çabalarıyla ve tarihinden devraldıklarıyla oluşturduğu ve kendinden sonraki nesle aktardığı her türlü ortak duygu, düşünce, dil, sanat, yaşayış biçimi ve unsurlarının tümüdür.

Yaşam biçiminin tümünü belirleyen öğeler vahyi bildirimler doğrultusunda olursa buna “ilahi kültür”, ilahi otoritenin dışındaki bir düzlemde olursa buna da “cahili kültür” demek mümkün olur. İnsanlık tarihi incelendiğinde de görülür ki, bu anlamda iki kültür var olagelmiştir. Bunlardan ilki insanı sadece Allah’a kullukla yükümlü tutarak insana doğal özgürlüğünü vermiş/vermektedir, diğeri ise, çeşitli vesilelerle Allah’ın insana verdiği bu doğal özgürlüğü elinden alarak, başka otoriteler karşısında köle durumuna getirmiş/getirmektedir.

İnsanların fıtratlarına uygun olarak Allah’a kulluk yapmaları peygamberler aracılığıyla getirilen veya tahrif olmadan devam edegelen vahye (Kur’an’a) uymaları ve hayatlarını ona göre düzenlemeleri ile sağlanırken; Allah dışındaki otoritelere köle durumuna getirilişi ise çeşitli vesilelerle gerçekleşmiştir. Bunlardan biri ve belki de en önemlisi diyebileceğimiz tarihin devrettiği yanlış anlayış ve kültürün bir sonraki nesli de etkiliyor ve yanlışlara sürüklüyor olmasıdır. Bu noktada insan üzerinde etkin olan otorite ilahi vahiy değil, bir önceki nesilden devraldığı yanlış anlayış ve kültürdür.

Bu çerçevede kültürlerin oluşum gelişim ve sonuçlarını geniş olarak inceleyen bilim dalı “antropolojidir. Burada “antropolojinin de ilgi alanına giren bizim “cahili kültür” diye adlandırdığımız ve nesilden nesile nakledilirken bir sonraki neslin düşünce ve yaşam perspektifini belirleyen kültür aktarımının birey ve toplum üzerindeki tesirlerine değinmek istiyoruz.

İnsanların çoğu zaman düşünce ve yaşam perspektiflerini büyük ölçüde tarihlerinden devraldıkları kültür ve geleneksel yaşam tarzıyla şekillendirmektedirler. Çünkü insan doğduğu andan itibaren -doğru ya da yanlış- atalarının kültür ve geleneğiyle içiçedir. İnsan, içinde bulunduğu bu kültürle yetişerek, onun bir parçası, onu devralıp daha sonra devredecek olan bir dişlisi haline gelir. Bu rolün taşı­yıcılığını yapan insan, rolünün yanlışlığını düşünmek bir yana, çoğu zaman yaşatmaya çalıştığı kültürünün doğruluğundan şüphe bile etmez. Onun yapması gereken; devraldığı kültürü yaşatmak, kendinden sonraki nesillere devretme görevini yerine getirmektir. Bu görevi yerine getirmeye içinde bulunduğu toplum tarafından zorlanır ve kendisini de bu noktada bilinçsizce zorunlu hisseder. (Çünkü geleneksel yapı bir anlamda, hatta çoğunlukla bilinç denen olgunun iyiden iyiye köreldiği ve alışkanlığa dönüşen davranışlar bütünü olduğu için, insanı etkin yönlendiricilikle kuşatıverir.) İnsanın, kendisini saran gelenek hakkında kuşkuya kapılması için ya tamamen farklı kültür ve geleneklerin egemen olduğu bir toplum içinde yaşamak zorunda kalması ya da peygamberlerin itikat noktasında ortaya koyduk­ları tebliğ ve mücadelede olduğu gibi kendi geleneğine karşı şiddetli bir başkaldırı ve dirençle uyarılmış olması gerekir. Bu faktörlerin etkisi değişim söz konusu olmadığı müddetçe, gele­neksel çark dönmeye devam edecek, yerleşik kültür tek düze yaşamını sürdürecektir.

Antropoloji bu olayı “tarihselcilik [historizm]” olarak tanımlar. Kur’an-ı Kerim’in anlatımı ile bu durum, “Atalar Dini”nin devam ettirilmesi diye vasıflandırılabilir.

Kur’an’da anlatılan geçmiş kavimlere ait kıssalarda görürüz ki; “Atalar Dini” mazereti, ilahi tebliği reddetmekte büyük bir yer tutmaktadır. Yani insanların atalarından devraldıkları dinden ayrılmak istemeyişleri, onları ilahi dini reddetme sonu­cuna götürmüştür. Çünkü hemen her yönden birbiriyle tezat teşkil eden “Atalar Dini” ile “ilâhî Din”in öğretileri karşısında bu insanlar tercihlerini atalar dini yönünde yapmışlardır. Bu noktada “Atalar Dini”ni tercih eden insanlar, alışılmış tarihi düşünce kalıpları ve davranış biçimleri dışındaki tutum ve anlayışları reddetmişlerdir.

İşte bu “tarihselcilik”, ilahi mesaj karşısında insanın doğru ve hür düşünebilmesini, buna bağlı olarak da yalnızca dini Allah’a halis kılarak yaşayıp, sadece Allah’a kul olarak gerçek özgürlüğüne kavuşmasını engellemiştir. Bu ön kabuller “ilahi Din”in evrensel ilkeleri değil de, temelde “Atalar Dini”nin ön kabulleri olunca, asırlar boyu yanlış anlayış ve yaşayış devam edegelmiştir. Kendilerine getirilen doğrular karşısında da atalarından devraldıklarını mazeret göstererek kendilerini sorumluluktan kurtarmaya çalışmışlardır.

Kur’an-ı Kerim peygamberlerin kıssalarını anlatırken inkarcıların mazeretçi tavırlarını ve “Atalar Dini” yönündeki tercihlerini bize ibret verici bir şekilde aktarmaktadır. Zaten kıssaların anlatılmasının da ibret vermekten başka bir amacı yoktur.

Ad kavminin kıssasından bahsederek Hud (a)’ın tebliği karşısında kavmi: “Ya! demek sen, tek Allah’a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi bize geldin.” (7/Isra, 70) şeklinde tavır almış, Allah’a kulluk yerine atalarının taptıklarını tercih etmişlerdir.

Yine Medyen halkına gönderilen Şuayb (a)’ın tebliğine karşı kavminin takındığı tavır da farklı olmamış, yine “Atalar Dini”ni tercih yönünde olmuştur [11/87].

Kur’an’da anlatılan kavimlerin kıssalarında temelde iki ortak nokta göze çarpmaktadır. Birincisi, dini sadece Allah’a halis kılarak kulluk yapmak; ikincisi, bu kulluğun zorunlu sonucu olarak “Atalar Dini”nin getirdiği yanlış anlayışları reddetmektir. Ancak, içlerinde küçük birer topluluk hariç ilahi mesajla karşılaşan her kavim atalarından devraldıkları dinin tesiriyle “ilâhî Dini” red sonucuna varmışlardır. Kur’an’ı yalanlayanların durumu da bunlardan farklı değildir. Mekke dönemi müşriklerini anlatırken Rabbimiz bir genelleme yaparak elçi gönderilen her kavmin inkârcılarının aynı mazereti ileri sürdüklerini bildirmektedir [43/22, 23].

Buna göre; ilahi mesajla gönderilen her elçi birçok yalanlamalarla birlikte “Atalar Dini” mazeretiyle karşılaşmışlardır. Bu insanlar ise gelen mesaj karşısında akıllarını birazcık kullanmak külfetine katlanmak yerine daima kolaycılığı tercih etmişler, atalarının üzerinde bulunduklarından başka bir şey yaşamaktan uzak durmuşlardır. Bu tavırda sürekli olarak yanlışların kültürel olarak devam etmesine sebep olmuştur.

Kur’an-ı Kerim “Atalar Dini”ni mazeret gösterenlere karşı «…ataları bir şey düşünmeyen ve doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?» (2/Bakara, 170; 5/Maide, 104) şeklindeki sorularla, yaptıklarının ne kadar tutarsız ve geçersiz olduğunu istihza ile ortaya koymuştur. Atalar dinini mazeret gösterenler hiç bir şekilde ataları tarafından kendilerine sunulan dinin doğru olup olmadığını araştırmamış, öylece kabul etmişlerdir. Düşünmeyen ve doğru yolu bulamayan atalarını mazeret göstererek kendileri de ataları gibi düşünmeyen dolayısıyla doğru yolu bulamayan kimseler durumuna düşmüşlerdir [21/54]. Atalar dininin düşüncesi dışına çıkamamaları ve kendi akıllarını kullanamamaları, onları Allah’a karşı iftiraya [7/28] ve sonuçta da şeytanın davet ettiği alevli ateşin azabına götürmüştür [31/21].

İnkarcıların durumu böyle iken Rabbimiz kitabında iman edenlere hitap ederek kesin ve net bir dille onları uyarmış; değil cahili kültürü ve atalarını taklid etme…. yanlış üzere olan en yakınları, babalan ve kardeşlerini dahi veli edinmemelerini istemiştir [9/23].

Yukarıda anlatılanların günümüzdeki yansımalarını düşündüğümüzde içerik olarak belki biraz farklı olmakla birlikte, Kur’anî doğrular karşısında öne sürülen mazeretlerin yer yer benzer itirazlarla aynılaştığı gözlenir. Bu anlayış; ya mezhep taassubu, ya geçmiş ulemanın dokunulmazlığı ya da yaşayan her geleneğin doğruluğunu kabul etmek gibi ön kabullerle kendisini göstermiştir/ göstermektedir. 14 yüzyıllık bir süreç geçiren İslam kültürü bu zaman zarfında düşünce ve yaşantı itibariyle birçok eksiltme, artırma, bidat ve hurafelere maruz kalmıştır. Geleneksel din anlayışı, tarihin taşıdığı yanlış anlayışları da dinin aslından saymış ve tarihin (geleneğin) baskısı altında onların doğruluğuna hükmederek yaşatmaya devam etmiştir. Dinin aslını Kur’an-ı Kerim’den ve örnek uygulamasını sahih sünnetten almayı bırakan insanlar, atalarının kendilerine taşıdığı yanlış-doğru ne varsa hepsini sorgulamadan kabul ederek hepsini “Asıl Din”(!) konumuna getirmişlerdir.

Doğru olmayan şeyleri gözü kapalı olarak doğru saymak ne kadar yanlış ise; doğruluğu kesin delillerle ortaya konmamış, ancak ataların ve mevcut geleneğin getirmiş olması dolayısıyla “doğru kabul edilen”(!) şeyleri doğru saymak da o kadar yanlıştır. Bundan dolayı atalarımızın düştüğü hatalara düşmemek, inanç ve amelde “gerçekten doğru” [5/48] olanla hareket edebilmek için; doğrularımızı dinin aslı olan Kur’an’dan almak ve atalarımızın bize taşıdıklarım da Kur’an süzgecinden geçirmek zorundayız. Aksi taktirde farkında bile olmadan hüsrana düşebiliriz.

«Asra andolsun ki insan HÜSRAN içindedir. Ancak iman edip, iyi iş yapan, birbirlerine HAKKI ve SABRI tavsiye edenler başka.» (103/Asr, 1-3)

(Mustafa Alphan Başbekleyen Haksöz Dergisi – Sayı: 12 – Mart 92 Kavramlar)

http://www.haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=172

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 0 Comments

15th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

TEVHİD NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Tevhid’ kelimesi ‘birlemek’ demektir. Terim olarak Allah’ı birlemek anlamına gelir. Tevhid kelimesi Kur’an’da bulunmaz ancak kavram olarak ‘tevhid’in Kur’an’a ait olduğunu yadsımak mümkün değildir. Bir başka deyişle, tevhid Kur’anî bir kavramdır; İslam’ın Allah’ın birliği esasına dayandığını ifade eder. Kur’an Dini’nin özü, esası, füruatı ve usûlü tevhide yaslanır. Öte yandan tevhid akidesi Kur’an’da, başka kelimelerle işlenmiştir. Şirkin zıddı tevhiddir.

Kur’an’da “Allah’ı birleyiniz” (vahhidû=tevhid ediniz) şeklinde bir kelime yoktur fakat, aynı kökten ism-i fail olan ‘vâhid’ kelimesi birkaç kere kullanılmıştır. ‘Vâhid’ sözcüğü Allah’ın bir tek olmasını ifade eder. “Sizin ilahınız bir tek İlah’tır!” (ve ilâhukum ilâhun vâhidun) (2/Bakara, 163); “Bir tek İlah’dan başka İlah yoktur” (5/Maide, 73); “De ki O ancak bir tek İlah’tır” (6/En’am, 19) ayetlerinde ‘vâhid’ kelimesi kullanılmıştır ki, ‘tevhid’le aynı köktendir.

Tevhid Allah’ı birlemektir, fakat bu, sadece “Allah bir ve tekdir, başka ilah yoktur” sözünden ibaret değildir. Zira, tevhidin açılımları vardır. Allah’dan başka ilah kabul etmeyen bir insan, büyük bir inanç ve yaşam sistemini (tevhidi) kabul ettiğine dair bir sözleşmeyi imzalamış gibidir. Dolayısıyla “lâ ilahe illallah” sözü üç kelimeden oluşuyorsa da, kapsam alanı olarak karşımıza bütün Din’i çıkarmaktadır. İşte bu yazıda tevhidin bu açılımlarını ortaya koymaya çalışacağız.

Evet Allah biriciktir, bir tek’tir, O’ndan başka ilah yoktur. Bu ayetlere biraz incelikli bakıldığında, şu gerçek fark edilecektir: Burada kastedilen, “Allah bir tanedir, sizin zannettiğiniz gibi iki, üç ya da beş tane değildir, tek bir tanedir” değildir. Bunun yerine, İlah’ın tekliği üzerinde duruluyor. Yani burada asıl tartışma konusu, Allah’ın var mı yok mu olduğu değildir. Çünkü, Kur’an’ın ilk muhatapları olan Mekke müşrikleri yaratıcı bir güç olarak Allah’ı biliyor ve inanıyorlardı, yani ateist değillerdi. Mekkeliler, Allah’la beraber başka birtakım ilahlar, tanrılar da edinmişler, bu tanrıların Allah katında bir değerlerinin olduğuna inanmaktaydılar.

Kur’an’ın ilk müşrik muhatapları ateist değildi ama, zihinlerindeki Allah, Kur’an’ın tanımladığı gerçek Allah da değildi. Bu nedenle Kur’an, onların çarpık Allah anlayışlarını sürekli düzeltmiştir. Mesela Kur’an, yerleri ve gökleri (yani bütün kainatı) yoktan var eden, bunları düzenleyen, sevk ve idare eden bir tek Allah’ın varlığına dikkat çeker:

“Eğer yerde ve göklerde Allah’dan başka ilahlar bulunsaydı, (yer ve gök) bozulur, dağılır giderdi. Öyleyse, arşın sahibi Allah onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” (21/Enbiya, 22). Bu ayetin bir öncesinde, insanları Allah’dan başka diriltecek bir ilahın varlığını ortaya atanlar varsa bunların, iddialarını ispatlamaları istenir (21/Enbiya, 21), sonrasında da Allah’dan başka ilahlar edinenlerin buna dair delilleri (burhan) varsa onları neden getirmedikleri sorgulanır. (21/Enbiya, 24). Allah’a evlat isnad eden kafirlere cevap verirken Kur’an şöyle der: “Allah evlat edinmemiştir. O’nunla birlikte hiçbir İlah da yoktur. Eğer olsaydı, her İlah kendi yarattığıyla ilgilenir ve mutlaka biri diğerine galebe çalardı. Halbuki Allah onların yakıştırageldikleri sıfatlardan münezzehtir.” (23/Mü’minun, 91).

Bir başka ayette ise, eğer Allah’dan başka ilahlar olsaydı, herhalde Allah’a karşı taşkınlık ederlerdi buyurulmaktadır. (17/İsra, 42). Bu ayet, “bu durumda o ilahlar Allah’a itaat etmek için çareler ararlardı” diye de yorumlanmaktadır. ‘İbteğa’ kelimesi buna uygundur, fakat yukarıdaki ayetleri ve benzerlerini göz önüne aldığımızda, bu ayetin, var sanılan tanrılar gerçek olsaydı, Allah’a karşı, Allah’a rağmen bir şekilde tanrısal güçlerini kullanıp kendi tanrısallıklarını ortaya koyma yoluna giderlerdi, mademki Allah’a karşı böyle bir güç ortaya koyabilen yok, bu durumda bir tek Allah’ın kudretine teslim olmanız gerekmez mi mesajını verdiğine kanaat getirebiliriz.

Tevhid deyince akla gelen İhlas suresi Kur’an’ın en kısa surelerinden biridir ama mesaj olarak Kur’an’ın sanki özeti gibidir. Bu özelliğinden dolayı kendisine ‘tevhid’ suresi de denilmiştir. Tevhid herhalde en kısa ve özlü şekilde ancak böyle tanımlanırdı. Bibal-i Habeşî, bedenine hükmeden Ümeyye tarafından kızgın kumlar üstüne yatırılıp da işkence edilirken “ehad, ehad” sözleriyle mukabele ve mukavemet ediyordu. Bu hâdise, ihlas suresinin Mekke’nin erken dönemlerinde inmiş olduğu ihtimalini güçlendirmektedir. Böylece Kur’an kelime ve kavramlarının, yeni filizlenen bir İslam toplumunu nasıl ilmek ilmek dokuduğu da görülmektedir. “De ki O Allah bir tek’dir. Allah samed’dir. Doğurmadı, doğurulmadı. Hiçbir şey O’nun eşi dengi olamaz.” Müfessirler ‘ehad’ kelimesinin arapçada genelde izafet terkibi ile kullanıldığına, münferid olarak pek kullanılmadığına dikkat çekmektedirler. Şu halde ‘ehad’ yalnızca Allah’dır. Allah’dan başka hiçbir şey ‘ehad’ değildir, sadece Allah’ın eşi, benzeri ve ortağı yoktur. Varlığı örneksizdir.

İhlas suresini özetlersek üç ana temanın işlendiği görülecektir: 1.Allah bir tek’dir. 2.Allah doğmak, ya da doğurmak gibi beşeri niteliklerden münezzehtir. 3.Hiçbir şey Allah’ın dengi ve benzeri değildir. Böylece Allah yüzde yüz bir tenzihle teşbihden, tecsimden arındırılarak tevhid edilmiştir.

İşte tevhid dini İslam’ın Allah’ı budur. Bu ayetler İslam’ın İlahı’nı bütün diğer muharref dinlerin ve beşeri metafizik sistemlerin tanrı tasavvurlarından ayırmaktadır. Allah bir tek’dir, benzeri olmayan bir İlah’dır. Hiçbir şey O’nun misli değildir (42/Şura, 11). Allah’ın bir örneği, öncesi ve sonrası yoktur. O’nun cinsiyeti olmaz, zamana ve mekana muhtaç değildir. O hiçbir şeye muhtaç değildir. Çünkü O ilah’dır, her şeyi yaratan O’dur, bu kadar ekmel gücü elinde bulunduran, gücünün ve kudretinin sınırı olmayan bir yaratıcı, nasıl beşeri arazlara ihtiyaç duyabilir? Samed kelimesi hem surenin, hem Kur’an’ın, hem de tevhidin anahtar kelimesidir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, ama O her dileğin merciidir. Her muhtaç, avucunu O’na açar. O’nun dışındaki her varlık, talebini O’na yöneltir. Hiçbir varlık Allah’dan müstağni olamaz, ama O her şeyden müstağnidir.

İhlas suresinin, sözü hemen Allah’a çocuk isnad edenlere getirmesi ve bunu mutlak surette reddetmesi, Kur’an’ın nüzulü döneminde Allah’ı o şekilde tanıyan insanların varlığına delalet eder. Bilindiği gibi Hristiyanlar Meryem oğlu İsa’yı Allah’ın oğlu telakki etmişlerdir. Halbuki Samed Allah, çocuk edinmekten münezzehtir. Böyle bir ihtiyacı yoktur. Allah, bütün insanları olduğu gibi İsa ve annesini de kul olarak yaratmıştır. (19/Meryem, 93). Onlar da kul olmuşlardır. Ölümünden sonra ilah edinilmişse, ne İsa gibi bir nebînin, ne de salih bir insanın bunda bir günahı yoktur. Allah’ın İsa’ya “İnsanlara beni ve anamı Allah’dan başka iki ilah edinin diye sen mi söyledin?” diye sorması üzerine İsa’nın cevabı gayet açıktır: “Haşa! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim Sen onu mutlaka bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, fakat ben Senin zatında olanı bilmem. Sen şüphesiz gaybları mutlak bilensin.” (5/Maide, 116).

Hristiyanların Allah’a çocuk isnad etmeleri, bağışlanabilir, sıradan bir günah değildir. Bu iftiraya Allah’ın gazabı o kadar şiddetlidir ki, bundan dolayı “neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp gidecektir” (19/Meryem, 88-92). Kur’an, “Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kafir olmuşlardır” ayetiyle (5/Maide, 73), teslis akidesini icad eden Hristiyanları tekfir etmektedir. (Demek ki tevhid dininde ‘tekfir’ vardır. Önemli olan, bir delile dayanmadan, hakkında bilgimiz olmayan insanları ulu orta tekfir etmemektir). Bununla beraber, onların içinde az da olsa, şirksiz iman edenlerin bulunabileceğini kabul etmektedir. Yahudiler ve Hristiyanlar tıpkı müşrikler gibi (22/Hac, 74; 39/Zümer, 67), Allah’ı hakkıyla takdir edememişlerdir. Çünkü Yahudiler Üzeyir’i, Hristiyanlar da İsa’yı Allah’ın oğlu saymışlardır. (9/Tevbe, 30). Kur’an’ın indiği dönemin kültüründe tanrılar karılı-kocalı idiler. Tanrı demek, toplum içinde insanlar arasında dolaşan, insan türü varlıklardı. Bu anlamda şirk, bu özelliğinden hiçbir şey yitirmemiştir. Eski çağların ‘sırlı’ bildiği bir çok şeyin fâş olmuş olmasına, kısacası tabiatın büyüsünün bozulmasına rağmen, toplumlar hala herhangi bir beşeri gerçek bir tanrı olarak görebilmektedirler.

Yahudiler’in muharref kitabı Tevrat Allah’ı, tıpkı pagan dinlerin yeryüzünde, insanlar arasında gezip dolaşan bir ‘insan tanrı’sı gibi tanıtmaktadır. Tevrat’ın tanrısı, bahçede (cennette) günün serin vaktinde yürüyüş yapan, kendi eliyle yarattığı adam ve kadını, kendisinden korkup çalıların arkasına gizlendikleri için göremeyen ve “Adam! Neredesin?” diye seslenen, bazen de, yine bir kul ve peygamber olan bir beşerle (Yakup) sabaha kadar güreş tutan ve fakat her seferinde de yenilen, insan suretinde bir tanrıdır. Hristiyanlarda ise görüldüğü gibi Tanrı, kendi eliyle yarattığı İsa’yı kendine oğul edinmiş(!) beşer benzeri bir tanrıdır. Şimdi bunların Allah’ı hakkıyla takdir ettiklerini söylemek mümkün müdür?

Allah’a çocuk isnad etmek gibi bir densizliği sadece Hristiyanlar değil, Mekke putperestleri de işlemişlerdi. Aslında Kur’an, Yahudi ve Hristiyanlar’ın bu konuda, geçmiş bazı kafir kavimlerin sünnetine uyduklarını haber vermektedir. (9/Tevbe, 30). Mekke müşrikleri melekleri dişi olarak hayal ediyorlar ve bu dişi varlıkların Allah’ın kızları olduklarını iddia ediyorlardı. (16/Nahl, 57; 17/İsra, 40; 37/Saffat, 149; 43/Zuhruf, 16; 52/Tur, 39; 53/Necm, 21). Bu ayetlerde bu iddia “insafsız bir taksim”, “çok büyük bir söz” olarak tavsif edilmekte ve müşriklerin yalan söyledikleri belirtilmektedir. Ki doğrusu elbette budur. İnsanlar hem geçmişte hem günümüzde, Allah’ın bilgi vermediği, gayb kategorisinde kalan konularda fikir yürüterek, türlü yanlış kanaatler belirtmişlerdir. İşte Kur’an bu davranışa ‘gaybı taşlamak’ demektedir. (18/Kehf, 22). Tevhid akidesi, gaybî konularda Kur’an’ın açıkladığı ile yetinmeyi, açıklamadığı konularda ise “size ilimden çok az bir (pay) verildi” (17/İsra, 85) hikmetince susmasını bilip, “Allah en iyi bilendir” ilkesine teslim olmayı icab ettirir.

Kur’an’ın Allah’ı vacibul vücud’dur. Varlığı kendiliğindendir, zorunludur. O’nun varlığı hiç kimseye, hiçbir şeye bağımlı, izafi, ilintili değildir. Allah evvel ve ahir, kadîm ve bâkî, ezelî ve ebedî, zahir ve bâtın’dır. O, doğmak, ölmek, acıkmak, susamak, uyumak, uyuklamak, yorgunluk duyup dinlenmek, sıcaktan ve soğuktan etkilenmek gibi, akla gelebilen bütün beşerî ilineklerden beri ve münezzehtir. Böyle birisi Tanrı değil, ancak bir kul olabilir. Allah ise, beşere ait bütün sıfatlardan mütealdir. Allah’ı zatında hakkıyla takdir edememek, doğal olarak sıfatlarında da takdir edememeyi doğurur. Tevhid dini İslam O’nu hem zat hem de sıfatlarıyla en doğru biçimde tanıtmaktadır.

Allah’ı sıfatlarıyla doğru tanıyamamak insanları şirke düşürmektedir. Aslında insanlar Allah’ın sıfatlarını inkar etmemektedirler fakat, Allah’ın dışında bazı insanları veya cinleri v.b. Allah gibi güçlü, kudretli, en azından Allah katında nüfuzu olan varlıklar olarak telakki etmektedirler. Yani, Allah’a ait olan birtakım yetki, güç ve kudreti başka varlıklara da taksim etmektedirler.

Mesela, her şeyden önce Allah yaratıcıdır. Bütün her şeyi O yoktan var etmiştir. “Bedîus semâvâti vel arz”dır. (2/Bakara, 117). Gökleri ve yeri (kainatı) altı günde (7/A’raf, 54 v.b.) hak ile yaratmıştır. (6/En’am, 73). Gerçi müşrikler Allah’ın yaratıcı olduğunu inkar etmiyorlar (39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9), fakat Allah’ı hakkıyla takdir edemedikleri için dini Allah’a has kılmıyorlar, Allah’a ortaklar koşarak O’nun uluhiyyetini ve rububiyyetini taksim ediyorlar. “Oysa” diyor Kur’an, “o sizin Allah’ın ortakları sandığınız ilahlar bir sivri sineği bile yaratamazlar; hatta sinek onlardan bir şey kapsa götürse onu bile geri alamazlar.” (22/Hac, 73). Hasılı, hiçbir şey yaratamayan, kendisi yaratılmış olan bir varlık nasıl tanrı olabilir? (16/Nahl, 20; 25/Furkan, 3).

Bütün mevcudatı sadece ‘kün’ emriyle (36/Yasin, 82) yaratan âlemlerin Rabbi Allah, her şeyin rızkını da vermektedir. Yeryüzünde hayat süren her canlının rızkı Allah’a aittir. (11/Hud, 6). Yeryüzü bir sofradır ve her canlının o sofrada nasibi vardır. Dolayısıyla tevhidi iyi kavramış mü’minlerin, seküler bir zihinle rızık endişesi taşıması mümkün değildir. Bununla beraber, rızkı kazanmak için meşru alanlarda çalışmak da yine tevhidin gereğidir. Çünkü Allah rızkı sebepler aracılığıyla verir. Sünnetullah böyledir. Nebatâtın ve hayvanların aksine insan ancak çalışarak rızkını elde edebilir. İslam dinine göre insanlar kâsib (kazanan)dir. Allah ise rızkı yaratandır.

Rızık endişesi mü’minlere haramları işletemez. Örneğin, “bakamayız” kaygısıyla çocuklarını öldürmeyi Allah kesin bir dille yasaklamıştır. “Geçim endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Biz onları da rızıklandırırız, sizi de. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.” (17/İsra, 31). Seküler batı felsefesini referans alan çağdaş toplumlar, rızkı Allah’ın verdiğini değil, adeta kendilerinin yarattığını zannetmektedirler. Sonuç itibariyle, tıpkı Karun gibi, kazandığı her mala yüzde yüz ‘benim’ demekte, Allah’ın, malına fakiri ortak yapması gibi bir erdemi kabul etmemektedir.

Rızkı kendisinin yarattığını her fırsatta hatırlatan Allah, bir anlamda insanı Allah’ın mülkünde kiracı / işletmeci olarak görmekte ve kiracıya, Allah’ın kendisine hesapsızca verdiği rızıklardan, muhtaç olanlara vermesini istemektedir. Buna da din dilinde ‘infak’ denmektedir. Allah, fakire verilen yardımı, kendi üzerine “güzel bir borç” (karz-ı hasen) olarak yazmakta, karşılığını o kimseye kat kat fazlasıyla vereceğini müjdelemektedir. (57/Hadid, 18).

Peki, kendisini hiç yoktan var eden ve rızkını veren Allah’a karşı kul ne yapmalıdır? Kulun yapacağı bir tek şey var o da hamd etmektir. Kendilerine yapılan en küçük bir iyiliğe karşı defalarca teşekkür eden insanlar, Allah’ın onlara olan nimet ve lütuflarını düşündüğü zaman, hamd etmenin boyutu da anlaşılacaktır. Hamd sadece Allah’a yapılır. Çünkü O alemlerin Rabbidir, hiç yoktan yaratandır, hem bu dünyanın, hem de ahiretin sahibidir.

İnsanların Allah’ı hakkıyla takdir etmelerinin en önemli bir adımı, yaratıcı ve rızık verici olarak Allah’ı bildikten sonra, uluhiyyeti ve rububiyyeti de gerçek merciine, yani Allah’a tahsis etmeleridir. İlah kelimesi Türkçe’ye ‘tanrı’ olarak çevrilebilir. İnsanın kendisinden korkup saygı duyduğu, aşırı sevgiyle sevdiği, ibadet/kulluk ettiği varlıklara ilah denir. İnsanlar ilah zannettikleri varlıklarda kendilerini koruyup kollayacak bir gücün bulunduğunu sanırlar. Fakat Kur’an der ki, Allah’dan başka ilah yoktur! “La ilahe illallah” (Allah’dan başka ilah yoktur) sözü, kelime-i tevhid olarak adlandırılır ve İslam’ın ve tevhidin özetidir. Aslında “La ilahe illallah” sözü, insanlar nezdinde bir vakıa olarak ilahların/tanrıların varlığını kabul etmektedir. Daha doğrusu, insanların belki sonsuz sayıda varlığı ilah yerine koymasını bir vakıa, ama sonuç itibariyle geçersiz saymaktadır. Elbette Allah’dan başka sanal tanrılar, tanrıçalar vardır; insanların kendilerine tapmalarını isteyen, bunun için kanuni düzenlemeler yapan monarklar her zaman olagelmiştir. Hatta insan kendi heva ve hevesini bile ilah edinebilmektedir. (25/Furkan, 43). Fakat “Allah’dan başka ilah yoktur” demek, bu ilah sandıklarınızın hiçbir gerçekliği yoktur, onların ilah sayılmaları bir aldanmaktan ve aldatılmaktan öte bir şey değildir demektir.

Şirkin mantığı doğru kavranmalıdır. Çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi, müşrikler sıradan bir ağaç kütüğünü ya da, sıradan bir taş, beton ya da metal kütlesini ‘öylesine’ ilah ediniyor değiller. O taş, ağaç, beton ya da metal kütlesi bir formdur, zarftır, esas olan o zarfın/formun içine konulan mazruftur, ruh(!)tur. Ağaçtan, tahtadan, taştan veya metalden diktikleri ilah/tanrı heykelleri, adı üstünde temsillerdir. Bütün müşrikler bu temsillerin ardında, içinde çok ‘yüce’ anlamlar bulmaktadırlar. Tıpkı Samiri’nin, altından yaptığı buzağıya yüklediği ve Musa’nın göremeyip de kendisinin gördüğünü iddia ettiği anlam gibi. (20/Taha, 88, 96). Bu konuda gelmemiz gereken saded şudur: İnsanlar esas olarak güçlü zannettikleri siyasî önderleri, din ulularını, toplum liderlerini v.b. ilah edinmektedirler.

Günümüzde bunlara, sesiyle, güzelliğiyle, cinselliğiyle, bedensel özellikleriyle toplumu büyüleyen ses ve sinema sanatçıları, pop-starlar, futbol oyuncuları da dahil olmuştur. Şunu diyebiliriz ki, Allah’dan başka varlıkları ilah edinmek, bir biçimde onların büyüsüne kapılmak, teshir olmakla alakalıdır. Bu bazen ezilerek sağlanabilir, bazen aşağılık kompleksine kapılarak sağlanabilir. Allah’ı ilah bilmek ise tezekkür, tefekkür, tedebbür ve ta’akkul ile olur. Allah’ın âfaktaki ve enfüsteki ayetlerini (41/Fussilet, 53) seyr ü temâşâ eden, tefekkür eden insanlar (67/Mülk, 3-4) Allah’ın azametini takdir etmekten başka çare bulamazlar. Allah’dan başka varlıkları ilah edindikçe insanlar aşağılaşır, esfeli safiline düşerlerken, Allah’ı ilah bilen insanlar yücelir, eşrefi mahlukat olurlar.

Tevhid’i “Allah’ı birlemek” olarak tanımlıyoruz. Bu tanım türkçe itibariyle sanki birden fazla Allah varmış da biz onu bire indirecekmişiz gibi bir çağrışım yapmaktadır. Halbuki Allah’ı birlemek, Allah’ın kendisi açısından değil, insanlar açısındandır. Yani, Allah’ı bir bilmek ve kabul etmek, her şeyi yaratan bir tek Allah’ın varlığına iman etmektir. Allah’dan başka ilah kabul etmeyerek, Allah’ın ilahlığını onaylamaktır.

Bazen de insanlar, bir tür dindarlık saikiyle ilahlar edinmektedirler. Şöyle ki, müşrikler Allah’ı, yanına varılması neredeyse imkansız olan, bir sürü engellerden, sorgulamalardan, güvenlik çemberinden sonra ve önceden alınması gereken randevudan sonra ancak ulaşabildikleri, yanına varınca da çok kısa bir süre kalıp, korku, telaş, panik ve sıkılma nedeniyle dertlerini yarım yamalak ancak anlatabildikleri krallara benzetmektedirler. Ama böyle bir krala kendilerini yaklaştıracak, iltimas yapacak bir aracı buldukları zaman, hem korkuları gitmekte, hem de istedikleri işlerini yaptırabilmektedirler. Bu işler meşru olabildiği gibi, gayri meşru da olabilir. Hatta krala rüşvet vermek de söz konusu olabilir. İşte müşrikler, krala benzettikleri Allah’a kendilerini yaklaştırması, O’nun katında şefaat etmesi ümidiyle ilahlar edinmektedirler. (10/Yunus, 18; 39/Zümer, 3). İlk başta Allah hakkında yanlış bilgi edinince, böyle yanlış bir (şefaat) sonucunun çıkması doğaldır. Kur’an bunu şöyle bir formülle izah etmektedir: Güzel ülkenin bitkisi güzel, çorak ülkenin bitkisi ise faydasız bitki olur. (7/A’raf, 58). Halbuki bu, Allah’a, göklerde ve yerde sanki hiç bilmediği yepyeni bir şey öğretmek gibidir. (10/Yunus, 18). Allah asla böyle bir şey yazmamıştır. Zaten bunun çürütülmesi de oldukça kolaydır: O ilahlar (sanal tanrılar), müşriklere ne bir yarar sağlayabilirler, ne de bir zarar verebilirler. (10/Yunus, 18).

İlah edinmek, o varlığı itaat edilecek yüce bir güç, emirlerine karşı gelinmemesi gereken bir otorite, insanlara istedikleri şeyleri verebilen bir merci, bir dediği iki edilmemesi gereken üstün kişilikler olarak görmekten kaynaklanmaktadır. İnsan Allah’dan başka kimi böyle görüyorsa o varlığı ilah edinmiş olur. İşte tevhid, uluhiyyeti sadece ve sadece Allah’a tahsis etmeyi gerektirir. Kur’an’ın heva ve hevesini ilah edinmek dediği de işte, insanın zevklerine perestij etmesi, hayvani arzularının esiri nefsinin bir dediğini iki etmemesi demektir. Hiçbir kutsalı olmayan, haram-helal gibi bir ölçü tanımayan, hayvanî duygularının tatmininden başka hiçbir ideali olmayan insanlar, heva ve hevesini ilah edinmişlerdir. Tevhid, nefsin isteklerinin helal/meşru yollardan itidal içerisinde tatmin edilmesini talep eder. Nefsani arzuları ilahlaştırmak kadar, ruhbanlık hayatı da dinin yasakladığı bir sapmadır. (57/Hadid, 27).

Çok genel olarak, “tevhid davası, uluhiyyeti ve rububiyyeti alemlerin Rabbi Allah’a tahsis etmektir” dense yeridir. İlah kavramı gibi Rab kavramı da dinde belki en önemli ikinci kavramdır. Bu iki kavramın açık seçik bilinmesi, akideyi tamamen netleştirecek, mü’min, bilerek mü’min olacak, müşrik ve kafir de bilerek müşrik ve kafir olacaktır. Bilmeyenler ise ‘müzebzebîne beyne zalik’ türünden münafık olarak kalacaklardır.

Rab kelimesi terbiye edici, yetiştirici, eğitici, koruyup kollayıcı, mes’uliyet yüklenici, yücelik, efendilik, istediğini yapar olmak, sahip olmak gibi anlamlara gelmektedir. Şimdi bu anlamları tek tek ele alıp, mesela, “bir öğretmen/eğitmen (mürebbî) de eğitici, öğretici, yetiştiricidir, peki öğretmen rab midir?” gibi bir soru sorulabilmektedir. Halbuki bu soru yersizdir. Elbette hiçbir öğretmen rab değildir. Fakat önemli olan, bir öğretmenin/mürebbinin, ne ile, kimin adına (besmeleyi hatırlayalım), kimin ölçüleriyle, hangi terbiye sistemiyle, ne gibi hedefler için ve kimi ululayarak terbiye ettiğidir.

Eğer insanlar Firavun veya Nemrut gibi bir tek kişiyi rabbani sıfatlarla kutsuyor, onun kendilerini rızıklandıran, yetiştiren, kendilerinin sahibi ve efendisi olduğuna, onun hükmünün geçerli, onun değer yargılarının egemen olduğuna inanıyorlarsa işte o kişi rab edinilmiştir ve insanlar da onun kulu durumundadır. Kısacası, kime rablık sıfatları tanrısal bir içerikle yükleniyorsa o kişi rab edinilmiştir. Rab edinilen, bazen bir kişi değil, bir kurum da olabilir.

Kur’an çerçevesinde konuyu incelediğimizde görürüz ki, mesela Nemrut’la İbrahim Peygamber’in ihtilafı, Allah var mıydı, yok muydu meselesi değildir. Mesele, Allah’ın Rab kabul edilip edilmemesidir. Nemrut da Allah’ın varlığını tasdik etmektedir. Fakat günlük hayatta, egemen olduğu topluma, Allah’ın yerine, önceki atalarından devralınan, toplumun kendi katkılarıyla da gelişip yayılmış olan, ama sonuçta sınırlarını kendisinin belirlediği İslam dışı değerler bütününü egemen kılmaktadır. Yani Nemrut, Allah’ın eğiticiliğinden, yetiştiriciliğinden, terbiye ediciliğinden asla razı değildir. İşte ihtilafın konusu budur. Oysa tevhid, hiç tartışmasız Allah’ın terbiye sistemine teslim olmayı, onunla terbiye olunmayı emreder. Çünkü otorite bölünme kabul etmez. Yaratıcı, öldürüp diriltici, rızık verici, kainatı sevk ve idare edici Allah, Rububiyyete gelince onu neden bir başkasıyla paylaşsın?

Musa ile Firavun’un mücadelesinde Firavun’un Musa’ya, “O alemlerin Rabbi dediğin de neymiş?” diye sorduğunu görmekteyiz. (26/Şuara, 23). Bu sözle Firavun, ilk defa duyduğu bir şeyi anlamaya çalışıyor değil, “bu mesele de nereden çıktı?” demek istiyor. Çünkü Mısır’ın Rabbi olarak kendisine Allah’ın ortak kılınmasını(!) istemiyor. Musa ise, “O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir”, hatta “O sizin de, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir” diyerek, Firavun’un kastını hedef alan cevap vermiş oluyordu. (26/Şuara, 24, 26). Bu durumda Firavun’a, Musa’nın ‘mecnun’ olduğunu söylemek düşüyordu… (26/Şuara, 27). (Günümüzde de ‘meczup’ denmektedir.) Şimdi Musa’nın Allah için kullandığı ‘alemlerin rabbi’ sözünü tahlil ettiğimiz zaman, Musa’nın bütün kainatı Allah’a bağladığı, kainatı, oluşu, yaratılmış alemi Allah merkezli yorumladığı ortaya çıkar. Firavun bugünkü batı felsefesi literatürünü bilmiş ve anglo-sakson diline vakıf olmuş olsaydı kuşkusuz Musa’yı ‘entegrist’, ‘fundamentalist’, ‘totaliter’, ‘gerici’, ‘kör radikal’, ‘çağ dışı’ gibi sözcüklerle yaftalardı.

İşte bu anlamda, Allah’ın hükümlerinin dışında yaşam tarzları, ahlak ölçüleri, hukuk sistemi, siyasi ilkeler belirlemek, daha doğrusu bunlara göre yaşamayı talep etmek, Allah’dan başkalarını rab edinmek sayılacaktır. Tam bu nokta, tarih boyunca pek çok dindarın da anlamakta zorlandığı, bilerek veya bilmeyerek Allah’dan başka varlıkların rab edinildiği noktadır. Bunu biraz daha açarsak, bir insan Allah’a inanıyor olabilir, hatta Allah emrettiği için namaz kılıyor, oruç tutuyor olabilir, para bulunca Kabe’yi ziyarete gidebilir, bayram günlerini ve kandil gecelerini ‘ihya ediyor’ olabilir, fakat bütün bunlara rağmen, Allah’dan başka varlıkları, özel veya tüzel kişileri, hatta bazı ideolojileri, siyasi sistemleri rab edinmiş de olabilir. Çünkü bu andığımız ibadetler, ne yazık ki onları yapan insanları tevhid bilincine erdirmenin garantisi değildirler. Tevhidî bilincin elde edilmesi, yüzde yüz Kur’an’ı esas alan bir eğitimle olabilir. Namaz kılmadan önce, namazı niçin kıldığını bir insanın öğrenmesi gerekir. Bu da tefekkürle olabilir. Hem namaz kılmak, hem oruç tutmak, hem Kabe’ye gitmek, hem de Allah’dan başkasını rab edinmeyip, sadece Allah’ı ilah ve rab edinmek için işte, İbrahim’deki ve Musa’daki tevhid bilincini elde etmek gerekmektedir.

Kendisine kitap verilen toplumlar yerine göre din adamlarını, din büyüklerini, kendilerine birtakım yücelik payeleri verdikleri azizlerini, ermişlerini, evliyalarını, şeyhlerini, mürşidlerini, parti ve cemaat liderlerini v.b. rabler edinmektedirler. Bu soruna Kur’an Yahudiler ve Hristiyanlar bağlamında parmak basmaktadır. Fakat şu anda, Tevbe suresinin 30-31. ayetlerinin ‘müslüman’ toplumlar için de bir mesaj içermediğini kim söyleyebilir?

Kur’an, Yahudilerin “Üzeyir Allah’ın oğludur”, Hristiyanların da “İsa Allah’ın oğludur” dediklerine dikkat çektikten sonra, bu iki kitap ehli toplumun, kendi din adamlarını (hahamlarını ve rahiplerini) ve Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı Allah’dan başka rabler edindiklerini haber vermektedir. (9/Tevbe, 30-31). Halbuki diyor Kur’an, bunlar “bir tek İlah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı!” Ayetin bu son cümlesi, Yahudilerin ve Hristiyanlar’ın, sözü edilen din adamlarına ve İsa’ya ibadet ettikleri tezini ihtiva etmektedir. Rasulullah zamanında Hristiyanlar bunu reddetseler de, O, din adamlarının helal saydıklarını helal, haram saydıklarını haram kabul ettiklerini kendilerine doğrulatmış, böylece bu tutumun, o adamları rab kabul etmek olduğunu açıklığa kavuşturmuştur. Demek ki, adı, sıfatı, ilmî mertebesi v.s. ne olursa olsun, bir insanı haramın ve helalin, iyinin ve kötünün, yanlışın ve doğrunun, yararlının ve zararlının ölçüsü kabul etmek onu rab edinmektir. Halbuki din adamları da birer insandır. Doğrunun, yanlışın, iyinin ve kötünün nihai kaynağı sadece Allah’dır. Dolayısıyla sadece Allah’ı rab edinmek için, dini Allah’a has kılmak (39/Zümer, 3, 11) Allah’dan başka haram ve helal koyucu tanımamak gerekir. (16/Nahl, 116).

İnsanlar, kendilerinde büyük güçler, erişilmez nüfuzlar bulunduğunu vehmettikleri ‘din büyüklerini’ ilahlaştırmaya çok meyyaldirler. Onların yanında ‘edep’ gerekçesiyle, namazda tahiyyata oturur gibi oturan, ayakta ise namazda kıyam eder gibi el göğüsde divan duran, hiç ağızlarını açmadan onları dinleyen, yüzlerine bakmayı edebe mugayir sayan, onlara soru sormayı ya da sözlerinin nedenini, niçinini, kaynağını sormayı edepsizlik kabul eden, hatta kızını evlendirecekken şeyhinden izin isteyen insanlar herhalde Tevbe suresinin 31. ayetinden kendilerini muaf görmemelidirler.

Peygamber Muhammed (a.s)ın vefatını ganimet bilen İslam karşıtı kültür havzaları, Yahudiler’in ve Hristiyanların ruhbanlarına yaptıklarını, ‘müslümanların’ kendi ruhbanlarına yapmaları için gerekli ortamı hazırlamışlardır. Söz konusu kültürler sayesinde müslüman coğrafyasında İslam dışı velayet nazariyeleri geliştirilerek, başta Peygamber olmak üzere, birçok tasavvuf büyüğü, bâtınî yorumcular, hulûl ve ittihad nazariyesinin, vahdet-i vücudun teorisyenleri ilahlaştırılmış, Allah’dan başka rabler konumuna yükseltilmiştir. Kur’an kavramlarının içini boşaltarak, yeni bâtınî anlamlar yüklenmesi, tevillerle vahyin tahrif edilmesi de işte bu süreçte başlamıştır. ‘Velî’ kelimesi bunun en canlı örneğidir. (Galatı meşhur olarak bazen ‘evliya’ da ‘veli’ yerine, tekil anlamda kullanılmaktadır). Kur’an dilinde velî dost, yardımcı, koruyucu, hâmî demektir. Bir öğrencinin her şeyinden sorumlu, her şeyine kefil olan yakınına (babası gibi) veli denir. Tasavvuf dilinde ise velî, büyük kerametler gösteren, gaybı bilen, tayyı mekanla bir anda birden fazla yerde görülebilen, kısacası, kendisine izafe edilen ilahî güçlerle Peygamberlerden de öne geçirilen tasavvuf şeyhlerine denir. ‘Evliyalık’ nübüvvetle yarıştırılmış, nübüvvetin hitama ermesine rağmen, velayetin hitama ermediği ve ermeyeceği ileri sürülmüştür. Yani nübüvvet velayetin gölgesinde kalmıştır. Üçler, yediler, kırklar, kutub, gavs gibi ‘gaybî adamlar’ dünyanın hakimi ve yöneticisi mertebesinde görülmüştür. Buradan, ‘insan-ı kamil’ adı verilen ve sıfatları itibariyle, bazen yarı tanrı, bazen tam bir tanrı görüntüsünde bir ‘insan’ tasavvuruna ulaşılmıştır. Aslında tasavvuf kültürünün ürettiği bu insan-tanrı kavramı, Hristiyanların İsa’yı Allah’ın oğlu görmelerinden farksız bir sapmadır.

Zaten vahdet-i vücud felsefesi, Allah’ı insanlaştırmış (hulul), insanı tanrılaştırmıştır (ittihad). Bütün alemlerden müstağni Allah’ı, üzerine bastığımız, dokunduğumuz dünya mesabesine indirgemek, yine de tevhid olarak iddia edilegelmiştir.

Peki, Allah’ı hiçbir şeye benzetmeyen, daha doğrusu hiçbir şeyin Allah’a benzemediğini bildiren, Allah’ın kemal sıfatlarının hiçbir ortağı olmadığını açıklayan İslam’ın tevhid akidesi ne olmuştur? Zihinler nasıl bu kadar yanıltılabilmektedir? Akıllar neden bu kadar dumura uğramıştır? İslam’ın çok açık tevhid ilkeleri nasıl bu kadar tartışma götürmüştür? Tevhidi tamamen tarumar eden bir felsefe, nasıl olup da, hatta tevhidin de hası olarak lanse edilebilmiştir? Bu soruları sormamız gerekir, fakat bütün bunlara şaşmamamız da gerekir, çünkü bu, İslam’ın başına ilk defa geliyor değildir. Daha önce de Beni İsrail Musa’nın ve İsa’nın tebliğlerine aynı şeyi yapmışlardı.

Şu halde mü’minler velî olarak yalnızca Allah’ı, Peygamber(ler)i ve mü’minleri bileceklerdir. (5/Maide, 55). Fakat kendileri gibi beşer olan mü’min kardeşlerini hiçbir şekilde putlaştırmayacaklar, Allah’ın yaratma, alemleri sevk ve idare etme, rızık verme, gaybı bilme, insanların kalplerinden geçeni bilme, insanlar için neyin hayır, neyin şer olduğunu takdir etme gücüne sahip tek merci olduğuna iman edeceklerdir.

Tevhid, sadece Allah’ı rab bilmek, sadece O’nu ilah tanımak, sadece O’na ibadet edip, sadece O’ndan yardım istemektir. Din Allah’ındır, ancak O din vaz eder, ancak O’nun vaz ettiklerini yaşamak dindar olmaktır. Allah’ın koyduğu sınırların ötesinde dindarlık ölçüleri olamaz. Bir insan hem Allah’ın vaz ettiği dine, hem de heva ve heves ürünü beşeri ideolojilere iman edemez. Toplumların hayatını hem Din’in hem de bir ideolojinin felaha erdireceğine inanamaz. Eğer Din’in dışında böyle alternatif bir kaynak olsaydı Rabbül alemin bunu bize söylerdi, o alternatif kaynaktan istifade etmemizi salık verir, bizi ‘dalalette’ bırakmazdı. Halbuki O diyor ki, benim dinime (sırat-ı müstaqiim) uyanlar doğru yolda, uymayanlar (beşeri ideolojilere iman edenler) dalalettedirler. (Fatiha suresi).

Tevhid, yalnızca Allah’a kulluk etmeyi gerektirir. Sadece Allah’a kulluk eden mü’min, akîdede, fikirde ve ahlakta kafirlerden, kafir ideoloji ve fikirlerden yüzde yüz ayrışmak zorundadır. Tevhid, “Ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam! Siz de benim taptığıma tapmazsınız! … sizin dininiz size, benim dinim banadır!” diyebilmektir. Bu denmediği sürece tevhid gerçekleşmez. Bir insan bunu diyemiyorsa, demek ki tevhidi, kendi kişisel kabulleri elverdiği oranda benimsiyor demektir. Yok eğer tevhidin bu olduğunu bilmiyorsa, yine dalalettedir. “Ben sizin taptıklarınıza tapmam” demek yerine, “ben sizin taptıklarınızı da aziz biliyorum; bizim tanrımız kadar sizin tanrınız da yücedir” demek şirk üzere uzlaşmaktır ki şirkin ta kendisidir. Medineli Ehli Kitap da kafirleri, Muhammed ve mü’minlerden daha doğru yolda görüyorlardı.. (4/Nisa, 51). Tevhid aynı zamanda kendi kendini inkar etmemektir.

Din ayrılığı’ bir gerçektir ve bunu dile getirmek, tevhid noktai nazarından bir tefrika, fitne, fesat, anarşi değildir. Bozgunculuk hiç değildir. Bilakis din ayrılığını yok saymak, “biz de sizin gibiyiz” ya da “siz de bizim gibisiniz; yok birbirimizden farkımız” demek fitne, fesat, tefrika olur. Elma ile armudun aynı şeyler olmadığını; bir teneke parçasının cam olmadığını, suyun ateşten ayrı bir şey olduğunu söylemek fitne-fesat olabilir mi?

Tevhid dini İslam Allah’a kulluk dinidir. İbadet, bütün beşer hayatının baştan sona Allah rızasına göre tanzim edilmesidir. Kulluk, kayıtsız şartsız, O’nun buyruklarına içinde hiçbir itiraz hissi olmaksızın (33/Ahzap, 36) teslim olmaktır. Bununla beraber, namaz gibi, elle tutulur gözle görülür, belirli rükünleri olan, vakitleri tayin edilmiş ibadet biçimleri de çok önemlidir. Bu ibadetler tevhidin ihlasla, huşû ile tezahür ettirileceği kulluk eylemleridir. Namazın kıyam, rükû, secde ve kâde rükünleri, bir insanın Rabbi (Allah) önünde kulluğunu göstermesinin, Allah’dan başka hiç kimsenin önünde zillete düşmeyeceğini ifade etmesinin en mütekamil biçimleridir. Namazın her karesinde tevhid biraz daha kıvama ermektedir. Namazın cemaat halinde kılınması, tevhid ruhunu zirveye çıkartan mükemmel bir kaynaştırma halidir. Dolayısıyla tevhid, kelime-i tevhidle başlamakta, namazla sürmektedir. Fakat maalesef, her namaz kılan, bu tevhidî bilince eriyor demek mümkün değildir.

İslam’ın namazdan belki daha fazla önem atfettiği ve kişiyi denemek açısından daha ciddi gördüğü bir ibadet de infaktır. Allah, yeryüzündeki zenginlikleri Allah’ın insanlara lütfu olarak görür. İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesidir, sanki yeryüzü nimetlerinin bölüşümünde görevli bir kalfa gibidir. İnsan emanetçidir. Allah ona nimetler vermişse, o da diğer insanlara vermekte cimrilik etmemelidir. Çünkü mal ve mülkün tamamı Allah’ındır. İnsan, ne kadar zeki ve becerikli olsa da, çok mal kazanması garanti değildir. Nihayetinde her şey Allah’ın elindedir. Dinin infak emri bu zaviyeden okunmalıdır. Allah’ın lutfettiği mallarla tefâhur yapmak ancak cahil insanların işi olabilir.

Tevhidin kavilden fiile dönüşmesi en fazla infakla olacaktır. Kur’an altın ve gümüş (para) biriktirmenin, güzel atların (araba), hayvanların ve ekinlerin (sanayi, ticaret, tarım, iş hayatı v.b.) insan için tezyin edildiğini belirtir. Mallardan harcamak kolay bir imtihan değildir. Fakat, sadece bedensel ibadetlerle ve birtakım görüntüye dönük aktivitelerle tevhidin olmayacağı da bir gerçektir. Kapitalist bir iştiyakla mal biriktirmek, tevhidî değil, teşrikî bir eylemdir.

Dinde hüküm sahibi Allah’dır. Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmek Allah’ın emridir. Tevhid böyle gerçekleşir. Allah’ın, ilk peygamberden sonuncuya kadar gönderdiği bütün ayetler, hükmedilmesi içindir. Son Kitap Kur’an, Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenleri kafirler, zalimler ve fâsıklar sayar. (5/Maide, 44, 45, 47).

Allah hüküm koyucudur demek yasamanın kaynağı Allah’ın vaz ettiği Din’dir demektir. Halbuki günümüzde yasamanın kaynağı ‘halk’ kabul edilmektedir. Burada ‘halk iradesi’ Allah’ın iradesi karşısına çıkartılmaktadır. Halk iradesiyle kastedilen de asla sözün zahiri anlamındaki gibi değildir. ‘Halk’ kelimesinin içine rahatlıkla, halka hükmeden belirli lobiler, mahfiller yani güç odakları doldurulabilir. Fakat ne yazık ki zaman zaman dindar kimselerin bu söylemleri gerçekçi zannedip, Allah’ın indirdiği hükümleri hakimiyetin kaynağı yapmaktan utanç duymalarına şahit olunmaktadır. Demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kavramlar sözü edilen dindar kesimler tarafından Allah, din, kulluk, ilah ve rab gibi kavramlardan daha fazla telaffuz edilmektedir. Artık dindarlar “hakimiyet kayıtsız şartsız halkındır” demektedirler. “Yap işlet devret” türü, İslam karşıtı rejimleri kuran irade, projeyi ‘dindarlar’a devretmiş durumdadır. Fakat ‘dindarlar’, işletmeyi devretmek şöyle dursun, asıl sahibinden daha heyecanlı işletmeye devam etmektedirler.

Allah teşride ortak kabul etmez. İctihad ise teşri değil, teşriyi anlama çabasıdır. Peygamberler teşride Allah’ın ortağı değil, elçisidirler. Allah’ın hiçbir konuda hiçbir ortağı olmadığına göre, Peygamber’i de bu kapsamda düşünmek gerekir. Peygamber bizatihi dinde hüküm koyan birisi (şari) değildir. Haramı helali Peygamber belirlemez. İbadetleri tayin eden Peygamber değildir.

Bununla beraber Peygamber, ‘sıradan’ biri de değildir. O bir elçidir, dinde model insandır, üsvetün hasenedir. (33/Ahzap, 21; 60/Mümtehine, 4). Peygambersiz İslam kesinlikle olamaz. Peygamber’i sanki dinde ayrı bir başmış gibi görmek, tevhîdî bir anlayış değildir. Peygamber’le Allah’ın buyruklarını kimse birbirinden ayıramaz. Çünkü o, Rabbinin elçisidir, şerefli bir elçi. Onun sünneti, ümmetini bağlayıcıdır. Peygamber bir postacı gibi de görülemez. İnsanlık gerçekten peygamberliğe ve peygamberlere ne kadar da muhtaçtır. Bunda ters bir durum da yoktur, çünkü peygamberleri Allah seçmektedir. Görevi O vermektedir. Risaletsiz insanlık, denize dökülmüş yüzme bilmeyen, tutunacakları -yılandan başka- hiçbir dalları olmayan insanlar gibidir. Bütün dünya asırlardır, müstekbirlerin dünyayı risaletsizleştirme girişimlerine tanıktır. Dolayısıyla tevhid, peygambersiz asla olmaz. Ne var ki, Peygamber’e, olduğundan başka konum tahsis etmek de tevhid değildir.

Dünyada dinin sahibi olan Allah, ahirette hepten sahibidir. Ahirete Kur’an ‘din günü’ adını vermektedir. O gün, çok büyük bir muhakeme günüdür, yargı günüdür, hesap/laşma günüdür. O günde hesabı görecek olan Allah’dır. Mükafaatı veya mücazaatı verecek olan O’dur. Onun için o güne ‘din günü’ denmiştir.

Tevhid inancına göre ahirette hiç kimseye çekirdeğin filizi kadar bile haksızlık yapılmayacaktır. (4/Nisa, 77). Cenabı Allah ahiretin yegane hüküm merciidir. Orada O’ndan başka sözü geçen kimse olmayacaktır. Allah o gün, hem gönderdiği elçilere, hem de ümmetlere hesap soracaktır. (7/A’raf, 6). Herkes başını eğmiş, Rabbinin kendisi hakkında vereceği hükmü heyecanla ve korkuyla bekliyor olacaktır. Ancak yine O müjde veriyor ki orada mü’minler için korku yoktur, onlar hüzünlü de olmayacaklar. (2/Bakara, 62, 112, 10/Yunus, 62 v.b.).

Ahirette hiçbir günahkar, -Allah’ın affetmesi dışında- günahının affedilmesi için herhangi bir yol bulamayacaktır. O gün hiçbir alış veriş, hiçbir iltimas, adam kayırma ve dostluk, hiçbir şefaat geçerli değildir. (2/Bakara, 43, 254 v.b.). Allah katında kendilerine aracı olurlar ve kendilerini Allah’a yaklaştırırlar zannıyla tapındıkları ilahlar o gün müşrikleri yüz üstü bırakırlar, hiçbir yardımları dokunamaz. (39/Zümer, 3, 43-44).

Muharref yorumların aksine, ahirette peygamberlerin de Allah katında hiçbir şefaat yetkisi yoktur. Tevhid akidesi böyle inanmayı gerekli kılar. Çünkü o gün sadece Allah söz söyleyecektir. Kur’an dışı muharref yorumlar, ahirette Peygamber’in de ötesinde, evliya, ermiş, ricalül gayb, kutub, gavs-ı azam gibi bir yığın insana Allah katında şefaat etme rolü vermektedir. Mesela, bir büyük tarikat kurucusunun cehennemin kapısında durup, kendi müritlerini oraya girmekten alıkoyacağı açıkça yazılmaktadır. Kimisi Ali b. Ebi Talib’i cehennemin yanına durdurup cehenneme girmekten engelletiyor, kimisi Rasulullah’ın kızı Fatıma’ya, ümmetin günahları sevaplarından ağır geldiği zaman, başındaki örtüyü çıkartıp sevap kefesine koydurtuyor ki, sevapları ağır gelsin! Kimisi, Ümmül mü’minin Aişe’yi Allah’la öyle bir pazarlığa oturtuyor ki, sonunda Allah, ümmetin anası olarak bütün ‘çocuklarını’ ona bağışlıyor!

Kur’an Peygamber (a.s)ın Rasul olmakla beraber, yine de bir beşer oluşunu asla hatırdan çıkartmamayı öğütlemektedir. (41/Fussilet, 6; 18/Kehf, 110). Tevhid peygamberi Muhammed (a.s) kendisini ilahlaştırmaya karşı çok ciddi uyarılarda bulunmuştur. “Hristiyanların Meryem Oğlu İsa’ya yaptıkları gibi siz de beni aşırı yüceltmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. ‘Allahın kulu ve Elçisi’ deyin.” buyurmuştur. Peygamber’in dindeki konumu bu iken, sıradan bir beşer olan insanların hangi özelliği var ki, insanları cehenneme ya da cennete girdirme yetkisi onlara tanınmaktadır? Bu insanların cehenneme girmeyecekleri nasıl da garanti görülüyor?

Tevhid dini İslam, günlük hayatın müslümanca yaşanmasını emreder. Müslüman her şeyden önce rol yapmaktan kaçınmalı, sahte maskeler takınmamalı, gerçekçi, açık ve dürüst olmalıdır. Müslüman günlük hayatında gösterişten uzak, cimrilikle saçıp savurma ortasında dengeli bir infakı ilke edinen, Muhammed (a.s)ın ahlakını sünnet edinmiş, haram helal sınırlarına kesin bir şekilde riayet eden, kul hakkı yemeyen, insanları kandırmayan, dolandırmayan, kendi çıkarı için insanlara haksızlık yapmaktan son derece kaçınan bir ahlakın sahibi olmalıdır. Tevhid ilk olarak aile içinde adaletli olmayı, anne babaya şefkatli ve edepli davranmayı emreder. Anne baba müşrik bile olsalar, onlara kaba, kırıcı ve sert davranma hakkını çocuklara tanımaz. Ayrıca akrabayı, yetimleri gözetmeyi, elimizdeki mallarımızdan onlara vermeyi emreder. Akraba, eş dost ilişkileri genelde çıkara dayanıyorken müslümanlar, ahlakı, erdemi, fedakarlığı, Allah rızasını öncelemeliler. Din her şeyi helalinden elde etmeyi buyurur. Fırsatçı, faydacı, “kazanayım da nasıl olursa olsun” mantığı müslümanca mantık olamaz.

Tevhid akidesi bütün ırkçı, kabileci, aşiretçi fikirleri reddeder. Bütün ırkları, soy ve sopları Allah yaratmıştır. Bir ırkı ya da kabileyi sevip sevmemenin ölçüsü, ‘bizim’ olması değil, takva olmalıdır. Bir ırkı blok halinde yüceltmek, diğerlerini sevmemek, yaratıcı Allah’ın yaratmasını sorgulamak anlamına gelecektir. İnsanları ırkıyla, kabilesiyle ya da cinsiyetiyle değil de, akidesiyle, ameliyle, ahlakıyla değerlendirmek tevhidî bir ölçüdür. Tevhid kitabı Kur’an, “Allah’ın boyası… Allah’dan daha güzel boyası olan kim var? Biz ancak O’na kulluk ederiz.” (2/Bakara, 138) sözleriyle, adeta bir tek fırça darbesiyle bütün ırk merkezli yanlış anlayışları yok etmektedir. Sonundaki cümle ise, tam bir aksiyon örneğidir: “Biz yalnızca O’na kulluk ederiz.”

Tevhid bir bütündür. Buraya kadar yazılanların hepsi bir bütünlük arzetmektedir. Tevhid akidesini bir bütün halinde kabul etmedikçe tam bir mü’min olunamaz. İslam bölünüp parçalanmayı kabul etmez. Bir kubbenin tepesini “la ilahe illallah” sözü gibi düşünürsek, kubbenin duvarları da Din’in ibadet, siyaset ve ahlakını teşkil etmektedir. Ya da Kur’an’ın hayranlık uyandıran benzetmesiyle, tevhid, kökü toprakta sabit, dalları göğe doğru uzanmış, meyvesini bitiren mükemmel bir ağaç gibidir. (24/İbrahim, 24-25) (İktibas Dergisi, Sayı: 307, Temmuz 2004) http://www.iktibas.info/dergi/2004/temmuz/kavram.htm

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 0 Comments

29th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ALLAH’A ORTAK(ŞİRK) KOŞMAYIN!

GENEL SONUÇLAR

1. Allah’tan başkasına kulluk etmemek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, birbirimizi rab olarak görmemektir-3Al-i İmran suresi, 64

2. Allah’a kulluk edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin-4Nisa suresi, 36

3. Allah, şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur-4Nisa suresi, 48,116

4. Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle kâfir olur. Kim Allah’a ortak koşarsa, artık, Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır-5Maide suresi, 72

5. Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, beslediği hâlde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah’tan başkasını mı veli olarak göreyim?” Müslümanların ilki ol ve sakın şirk koşanlardan olma-6En’am suresi, 14

6. İlahî buyrukları ve yasaklarını (uyarı konularını) belirlemede Allah’tan ve Kur’an’a aykırı bir şahit(delil, kanıt) olduğunu iddia etmek, Allah’tan başka ilah olduğuna tanıklık etmektir. Bu ise, şirktir-6En’am suresi, 19

7. Allah hakkında yalan uydurmak veya O’nun ayetlerini yalanlamak en büyük zulüm olup şirktir. Bu duruma düşerek müşrik olanlar bu konumlarını kabullenmek istemezler-6En’am suresi, 21-22

8. Allah’tan başkasına dua etmek, Allah’tan başkasına umut bağlamak, kurtuluşu Allah’ı göz ardı ederek başkasına bağlamak şirktir-6En’am suresi, 40-41,63-64

9. Yıldıza, aya veya güneşe yarar sağlayıcı ve zarar savıcı olarak umut bağlamak, medet beklemek, dua etmek, rab olarak görmektir, putları ilahlar olarak görmektir, şirktir. Göklerin ve yerin egemenliğinin Allah’tan başkasına da ait olabileceğini iddiadır. Tam tersine Allah’a yönelmek, çoktanrıcılardan olmamak için gereklidir. Şirk koşanlar Allah’a şirk koşmaktan korkmadıkları halde, Allah’a yönelenler ne diye şirk koştuklarından endişe etsin ki (Dua ettikleri gök cisimleri veya başka timsaller). Müslümanlar imanlarına bu zulmü karıştırmamalıdırlar-6En’am suresi, 76-81 26Şuara suresi, 72-75 (6En’am suresi, 71,74 10Yunus suresi, 18,106 21Enbiya suresi, 66 22Hacc suresi, , 12)

10. İlahî yasak: Kitab’a ve uyarı konularına inanmamak, Allah hakkında yalan uydurmak olup en büyük zulümdür. Asılsız olarak kendisine vahyedildiği veya benzerini getirebileceği iddiası da aynı kapsama girmektedir. Bunlar, Allah hakkında hakikat (el-haqq) dışı konuşmaktır ve O’nun ayetlerinden kibirlenmektir. Bu inançta olanların, kendi haklarında ilahî ortak güçler olarak iddia ettikleri şefaatçilerle o gün aralarındaki bağlar kesilecektir-6En’am suresi, 92-94

11. Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Çoktanrıcılardan yüz çevir. Allah zorlayıcı sistem oluştursaydı ortak koşamazlardı-6En’am suresi, 106-107

12. Allah adının anıldığı şeylerin yenilemeyeceği, adının anılmadığı şeylerden ise yenileceği doğrultusunda Müslümanlarla tartışmaya girsinler şeytanlar kendi işbirlikçilerine vahyederler. Şeytanlara itaat edenler müşrik olurlar-6En’am suresi, 121

13. İlahî yasak: Bitkisel ve hayvansal ürünleri kamusal hak ile sözde ilahîortak güç diye tanımladıkları arasında bölüştürmek, bir de bu ortakları kayırmak, çok kötü hüküm vermektir-6En’am suresi, 136 Bu ortaklar, böylesi uydurmalarla mensuplarının çocuklarını ihmal ettirip ölüme sürüklerken, hem büyük kazançlar elde etmekte, hem de bu kişilerinin dinlerini bulandırmaktadırlar-6En’am suresi, 137

14. İlahî yasak: Bitkisel ve hayvansal ürünlerin yenilmesine birtakım iddialarla, dinsel sınırlama ve kısıtlamalar getirmek, bazı hayvanlarda Allah’ın adını, O’nun hakkında bir uydurma gereği olarak gündeme getirmemek yine bir onların uydurmalarıdır-6En’am suresi, 138

15. İlahî yasak: Hayvanlar ve yavrularının paylaşımında cinsiyet ayrımı yapmak ve bunu dinî gerekçelere(haram) bağlamak düzmece nitelemelerdir. Allah’ın rızık olarak verdiğini haram kılmak Allah hakkında yalan uydurmaktır-6En’am suresi, 139-140

16. İlahî yasak: Bitkisel ürünleri, bazı hayvanları ve onların yavrularını dinî gerekçelerle(haram) vahye dayanmadan haram görmek, Allah hakkında yalan uydurmaktır. Oysa yiyecekler konusunda haram kılınanlar, yalnızca 6En’am suresi, 145’te bildirilen dört haramdır. Yahudilere fazladan haram kılınanlar istisnai bir durumdur. Oysa Allah’a şirk koşanlar, kaderci bir anlayışla din adına haramlar türetmelerinin ve şirk işlemelerinin sorumluluğunu Allah’a yıkmaktadırlar. Oysa bu konuda getirebilecekleri hiçbir kanıtları yoktur-6En’am suresi, 141-148

17. İlahî yasaklar: Vahiy dışında haram iddiası Rabbe birilerini denk tutmaktır-6En’am suresi, 150; Rabbimizin neleri haram kıldığı bellidir: 1)Şirk, 2)Ana babaya iyi davranmak, 3)Yoksulluk nedeniyle çocuklarımızı öldürmemek, 4)Gizli ve açık edepsizliklere yaklaşmak, 5)Haksız yere cana kıymak, 6)Yetim malına en güzel biçimde yaklaşmak, 7)Ölçüyü adaletle tam yapmak, 8)Tartıyı adaletle tam yapmak, 9)Konuşunca yakın bile olsa adil olmak, 10)Allah’a verilen söze bağlı kalmak-6En’am suresi, 151-152

18. Dinlerini tefrika tefrika yaparak ayrışan kişiler, çoktanrıcılardan olmayan İbrahim’in dinine, Rabbimizin dosdoğru bir yola iletmedikleridir. İslam, ibadetlerin, dinî yöntemlerin, hayatın ve ölümün yalnızca Allah’ın rızasına uygun gerçekleşmesidir. Bu konularda Allah’a ait ilahî ortak düşünülemez. Aksi takdirde Allah’tan başka rab arayışı olur. Böyle durum ihtilafları getirir-6En’am suresi, 159-164

19. İlahî buyruk: Edep yerlerinizi kapayın, böyle bir hataya bahane olarak geleneği veya Allah’ı referans olarak kullanmayın-7A’raf suresi, 26-28 İlahî buyruk: Adaletli olun ve dini Allah’a özgüleyerek yalnızca O’na dua edin. Hidayet ve şeytanı evliya görerek sapma buna bağlıdır-7A’raf suresi, 29-30 İlahî buyruk: Dua ve ibadetlerinizi edep yerlerinizi açarak değil tam tersine en güzellerinizi giyinerek yapın. Çünkü Allah zineti de temiz rızıkları da sizin için var etti-7A’raf suresi, 31-32 İlahî yasaklar: Rabbimiz ancak, 1)Açık ve gizli cinsel açıdan edepsizlikleri(el-fevâhiş), 2)Günahı(el-ism), 3)Haksız saldırıyı(el-bağy), 4)Hakkında hiçbir delil(sultân) indirmediği(tenzîl) herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmayı, 5)Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır-7A’raf suresi, 33 Bunlara aykırı inanç, Allah hakkında yalan uydurmak veya ayetleri yalanlamaktır. Bu ise Allah’tan düşük düzeyde de olsa başkalarına dua etmek olup tanrıkarşıtlığıdır-7A’raf suresi, 37 Sonuçta yıkım getirir-7A’raf suresi, 38-41 İlahî değerlere uygun davrananlara ise mutlululuk vardır-7A’raf suresi, 42-44 Aralarındaki diyalogda buna örnektir-7A’raf suresi, 45-51

20. Şirkin öyküsü: İnsan Allah’tan bir şeyler ister, örneğin doğuma yakın sağlıklı çocuk için dua eder, Allah’a sözler verir. Allah insanın bu duasını gerçekleştirir, çok geçmeden sözler unutulur, çocuğun sağlıklı oluşu başka etkenlere (muskaya, türbe ziyaretine, okunmuş suya, kurşun dökmeye, gök cisimlerinin etkilemesine, asil soya, yapay kutsallara vd.) bağlanır. Allah’ın sağladığı bu güzelliklere O’na ait ilahi ortak güçler varmış gibi kabullenme başlanır ve Allah’a şirk koşulur. Yaratılan ve hiçbir yaratamayan Allah’a ortak koşulur mu? Oysa ilahi ortak güçler olarak görülenler, ne onlara yardıma güç yetirebilir, ne de kendilerine yardım edebilirler. Hidayet çağrısına cevap veremezler. Dua edilen kişilerin elleri ve ayakları(fiziksel gücü), gözleri ve kulakları (duyusal yetenekler) artık işlevsiz olduğu dile getirilerek geçmişte birer insan (ellezîne-ibâd) oldukları hatırlatılıyor. Gerçek velinin hatırlatılması isteniyor. Bu ilahi ortak güçler olarak görülenlerin(ellezîne) diğer varlıkların, ne onlara yardıma güç yetirebileceği, ne de kendilerine yardım edebileceği, hidayet çağrısına cevap veremedikleri gibi duyma ve görme özelliklerinin olmadığı yineleniyor-7A’raf suresi, 189-197

21. Şirk nedir: Allah’tan düşük seviyede de olsa dini ve toplumsal otoriteleri rab olarak görmek, tek ilahtan başkasına kulluk etmektir ve şirktir-9Tevbe suresi, 31 Resulün hidayet rehberi ve hak dinle görevlendirilme amacı, çoktanrıcılar beğenmeseler de tüm dinlere galebe çaldırmaktır-9Tevbe suresi, 33

22. Apaçık ayetlere rağmen Allah hakkında yalan uydurmak veya ayetleri yalanlamak, kendisine zarar veremeyecek ve fayda sağlayamayacak varlıklara Allah’tan düşük düzeyde de olsa kulluk(ibadet) etmektir; buna gerekçe şefaatçi beklentisidir, oysa bunlar şirktir-10Yunus suresi, 15-18

23. Göklerde ve yeryüzünde kim varsa Allah’a aittir; esasında onlar Allah’tan düşük seviyede dua ettikleri sözde ilahîortak güçlere değil zanna uymakta ve saçmalamaktadırlar-10Yunus suresi, 66 Allah’ın çocuk edindiğini iddia etmek, bu konuda hiçbir delil(sultan) olmaksızın Allah hakkında bilemeyeceğimiz şeyleri söylemektir.- 10Yunus suresi, 68 Bu ise, Allah hakkında yalan uydurmaktır.”- 10Yunus suresi, 69

24. Allah’ın dininden kuşku içinde olanlar bilmeliler ki Müslümanlar, onların Allah’tan düşük seviyede de olsa kulluk(ibadet) ettiklerine kulluk(ibadet) etmezler. Onlar yalnızca Allah’a kulluk(ibadet) ederler ve onlara müminlerden olmak bir tektanrıcı olarak yüzünü hak din adına ayakta tutmak ve çoktanrıcılardan olmamak emredilmiştir. Allah’tan düşük seviyede de olsa, bize fayda sağlayamayacak ve zarar veremeyecek şeylere dua edersek zalimlerden oluruz. Allah bize bir zarar dokundurursa onu O’ndan başka kaldırıcı olmaz. Bir hayır isterse O’nun lütfünü geri çevirici de olmaz. Onu da kullarından şartlarını oluşturana ulaştırır-10Yunus suresi, 104-107

25. Şirk nedir: Allah’a herhangi bir şeyi şirk koşmamız kabul edilemez. Bu Allah’ın bir lütfüdür. Ama insanların çoğu şükretmezler. Şirk, grup grup olmuş rabları kabul etmektir. Toplumun ve atalarının isimlendirdiği ve Allah’ın haklarında hiçbir yetki vermediği isimlere kulluktur(ibadet). Oysa hüküm yetkisi Allah’tan başkasına ait değildir ki yalnızca kulluk (ibadet) edilsin. İşte sağlam din budur. Ama insanların çoğunluğu bilmiyor-12Yusuf suresi, , 38-40

26. Hak olan davet sadece O’na olandır. O’ndan düşük seviyede de olsa dua ettikleri onlar için hiçbir şeye olumlu karşılık veremezler. Göklerde ve yeryüzünde kim varsa zaten O’na boyun eğer. Göklerin ve yeryüzünün rabbi de elbette Allah’tır. O’ndan düşük seviyede de olsa evliya olarak gördükleri, onlar için ne fayda ne de zarar ellerinden gelmez. Bu gayet açıktır. Yoksa Allah’a sözde ilahîortak güçler mi nispet mi ettiler? Onlar da O’nun yaratışı gibi mi yarattılar da onlara göre yaratılış benzeşti? Oysa Allah her şeyi yaratandır ve tek kahhar olandır-13Ra’d suresi, , 14-16

27. Kitap verilenler indirilenle memnun olurlar. Emredilen yalnızca Allah’a kulluk(ibadet) etmek ve O’na şirk koşmamak, O’na dua ve davet etmek ve O’na yönelmektir-13Ra’d suresi, , 36

28. Kur’an’ı bir bütün olarak görme yerine pay pay edip işlerine gelene uyanlar, emredileni görme yerine kendi çıkarları için kullanan çoktanrıcılara ilgisiz kalmak gerekir. Çünkü onları, Allah ile beraber başka ilah tutan alaycılardır-15Hicr suresi, , 90-96

29. Allah’tan düşük seviyede de olsa dua ettikleri kişiler hiçbir şey yaratamazlar, kendileri de yaratılırlar, canlı değil ölüdürler, ne zaman dirileceklerini de bilmezler. Sizin ilahınız tek bir ilahtır, ahirete inanmayanların kalpleri kibirli olmalarından dolayı bu ilkeye yabancıdır. Kıyamet günü onları rezil eder ve haklarında ayrılığa düşülen sözde ilahîortak güçler nerde diye sorularak rezillik ve olumsuzluğun kafirlere olacağı söylenir-16Nahl suresi, 20-27

30. Şirk koşanların iddiasına göre Allah zorlayıcı bir sistem oluştursaydı O’ndan düşük seviyede de olsa ne kendileri ne de ataları hiçbir şeye kulluk(ibadet) etmezlerdi ve O’ndan düşük seviyede de olsa hiçbir şeyi haram kılmazlardı. Oysa öncekiler de böyle yapmıştı. Elçi, zaten yalnızca Allah’a kulluk(ibadet) ve şeytani güçlerden(tağut) uzak durun diye görevlendirilmiştir-16Nahl suresi, 35-36

31. İki ilah edinmeyin, çünkü O tek bir ilahtır. Yalnızca O’ndan çekinerek kötülüklerden sakınmak gerekmektedir. Göklerde ve yerde olanlar O’na ait, din de O’na aittir. Öyleyse O’ndan başkasına karşı mı takvalı olunur? İnsanlardaki her nimet Allah kaynaklıdır. Kötülük dokununca mızlar, kötülük kalkınca onlardan bir kısmı Rablerine şirk koşarlar-16Nahl suresi, 51-54

32. Kur’an okurken lanetlik şeytandan Allah’a sığınmak gerekir. Esasında onun iman eden ve rablerine güvenenlerin üzerinde hiçbir etkisi ve yetkisi yoktur. Onun etkisi ve yetkisi, onu dost görenlerin ve bunun sonucu çoktanrıcıların üzerindedir. Allah’ın indirdiği ayetlere inanmayanları elbette O doğru yola iletmez. Allah hakkında ancak, ayetlerine inanmayanlar yalan uydurur-16Nahl suresi, 99-105

33. Mağara arkadaşlarının kaldıkları süreyi Allah daha iyi bilir. Çünkü göklerin ve yerin gaybı O’na aittir. Çünkü en güzel gören ve duyan O’dur. O’ndan düşük seviyede de olsa hiçbir veli yoktur. Hükmüne de kimseyi ortak kılmaz-18Kehf suresi, 26

34. Malıyla ve taraftarıyla övünen, kendi benliği için bir zalim olarak servetinin telef olacağını asla sanmamaktadır. Son saatin de şu sıralarda gerçekleşeceğini sanmamaktadır. Rabbine döndürülse de, bundan daha hayırlısını bulacağını düşünmektedir. Böyle bir anlayış Rabbini reddetmektir. Oysa O, rab olan Allah’tır. Rabbimize hiç kimseyi şirk koşmamalıyız. Allah şartları oluşturmuş. Allah sayesi dışında güç-kuvvet olamaz. Yoksa Allah öyle bir afet gönderir de bir anda her şey bitiverir de “Keşke Rabbimize hiç kimseyi şirk koşmasaydık,” demek durumunda kalırız-18Kehf suresi, 34-40

35. Rabb’inin buyruğundan çıkan İblis’i ve soyunu Allah’tan düşük seviyede de olsa evliya olarak görülmemeli. Çünkü onlar insanlara düşmandırlar. Onlar ne göklerin ve yerin yaratılışına tanık tutuldular ne de yardımcı olmadılar. O gün iddia edilen sözde ilahîortak güçlere seslenilir, onlara yalvarırlar, ama olumlu bir karşılık veremezler, aralarında uçurum olur-18Kehf suresi, 50-52

36. Allah’ın haramlarına saygı gösterirse, Rabbi katında kendi hayrınadır. Size anlatılanlar dışındaki hayvanlar helal kılınmıştır. Öyleyse evsanlardan kaynaklanan pisliklerden ve yalan sözden kaçınmak gerekir. Allah için tektanrıcılar olarak O’na çoktanrıcılar olmaksızın. Kim Allah’a şirk koşarsa gökten düşmüş da onu kuşların kapıştığı veya rüzgârın uzak bir yerlere savurduğu gibidir. Kim Allah’ın ilkelerine saygı gösterirse, işte bu kalplerin takvasındadır. Hayvanların üzerinde Allah adını anın. Çünkü sizin ilahınız tek bir ilahtır. Öyleyse O’nun için Müslüman olun-22Hacc suresi, , 30-34

37. Müslümanlar tek bir toplumdur. Rabbe karşı takvalı olmaları gerekir. Ama onlar işlerini aralarında başka kitapçıklar halinde parça parça ettiler. Her hizip yanındakiyle yetinmekte ve övünmektedir. Malca ve taraftarca güçlü olmalarını doğru olduklarının kanıtı sanmaktadırlar. Zannediyorlar ki Allah onların hayrına koşturmaktadır. Rablerinin çekincesiyle duyarlı davrananlar, Rablerinin ayetlerine inananlar ve Rablerine şirk koşmayanlara-23Müminun suresi, , 52-59

38. Allah asla çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilah da olmamıştır. Böyle bir durumda her ilah kendi yarattığını kendi tarafına çekerdi ve sonuçta birbirlerine karşı üstün gelirlerdi. Oysa Allah onların bu nitelemelerinden uzaktır. Gizli ve açığı bilen onların şirk koşmalarından yücedir-23Müminun suresi, , 91-92

39. Allah’a hamd, seçtiği kullara selam olsun! Allah mı hayırlıdır, yoksa şirk koştukları varlıklar mı? Gökleri ve yeri yarattı, gökten su indirdi, onunla türlü çeşit bitkiler bitirdi ki sizin bir ağacını bile bitiremezsiniz. Allah ile beraber bir ilah mı var? Yahut yeryüzünü istikrarlı kılan mı, içinde nehirler akıtan, onun için oturaklı dağlar yapan ve iki denizin arasına bir engel koyan mı? Allah ile beraber bir ilah mı var!? Hayır, onların çoğu bilmiyor! Yahut kendisine dua ettiği zaman zorda kalmışa cevap veren ve başa gelen kötülüğü kaldıran, sizi yeryüzünde sizi söz sahibi yapan. Allah ile beraber bir ilah mı var!? Ne kadar az düşünüyorsunuz! Yahut karanın ve denizin karanlıklarında size yol gösteren ve rahmetinin önünden rüzgârları bir müjdeci olarak gönderen. Allah ile beraber bir ilah mı var!? Allah, onların ortak koştuklarından yücedir. Yoksa, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran Allah ile beraber bir ilah mı var!? De ki, “Eğer doğru söyleyenler iseniz kesin delilinizi getirin.” Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, ancak Allah bilir. Onlar öldükten sonra ne zaman diriltileceklerinin de farkında değildirler-27Neml suresi, 59-65

40. O gün Allah seslenir ki: İddia ettiğiniz sözde ilahîortak güçlerim nerede? Söz aleyhlerinde gerçekleşenler, “Kendimiz yoldan çıktığımız gibi bunları da yoldan çıkardık. Şimdi sana yöneldik. Esasında onlar bize kulluk(ibadet) etmiyorlardı.” Peki, o zaman sözde ilahîortak güçlerinizi çağırın, denilir. Onları çağırdılar, ama onlara olumlu karşılık veremediler; azabı gördüler. Keşke doğru yolda olsalardı. Peki, elçilere ne karşılık vermiştiniz, der. O gün onlara karşı bütün haberler kapanmıştır. Artık birbirlerine de soramazlar. Ama tövbe edip iman eden ve salih amel işleyen kimsenin kurtuluşa erenlerden olması umulur. ”Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların ise seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir. Rabbin, onların sinelerinin gizlediğini de açığa vurduklarını da bilir. O, Allah’tır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Dünyada da ahirette de hamd O’nadır. Hüküm yalnızca O’nundur. Kesinlikle O’na döndürüleceksiniz. De ki: “Ne dersiniz? Allah, üzerinize geceyi kıyamete kadar sürekli kılsaydı, Allah’tan başka hangi ilâh size bir aydınlık getirir? Hâlâ duymayacak mısınız?” De ki: “Ne dersiniz? Allah, üzerinize gündüzü kıyamete kadar sürekli kılsaydı, Allah’tan başka hangi ilah size içinde dinleneceğiniz bir gece getirebilir? Hâlâ görmeyecek misiniz?” Allah, rahmetinden ötürü geceyi içinde dinlenesiniz; gündüzü de, lütfundan isteyesiniz ve şükredesiniz diye sizin için yarattı. ”Allah’ın, onlara seslenerek, “Hani benim, var olduğunu iddia ettiğiniz sözde ilahîortak güçlerim”? diyeceği günü hatırla. Her ümmetten bir şahit çıkarırız ve (kâfirlere), “Kesin delilinizi getirin” deriz. Onlar da gerçeğin Allah’a ait olduğunu bilirler ve uydurdukları(iftira) şeyler kendilerini yüzüstü bırakıp kaybolup gitmişlerdir-28Kasas suresi, 62-75

41. Sen Rabbinden bir rahmet olma dışında kendine kitap verileceğini ummuyordun. Sakın tanrıkarşıtlarına destek olma! Sakın seni Allah’ın ayetlerinden engellemesinler. Rabb’ine dua ve davet et, çoktanrıcılardan olma! Allah ile beraber başka bir ilaha dua ve davet etme! O’ndan başka ilah yoktur. O’nun yüzü dışında her şey yok olacaktır. Hüküm O’na aittir. Dönüş O’nadır-28Kasas suresi, 86-88

42. Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın bir konuda Allah’a şirk koşmak için anne-baba bile mücadele verse sakın itaat etme-29Ankebut suresi, 8

43. Gemiye bindikleri zaman dini Allah’a özgüleyerek yalnızca O’na dua ettiler, karaya kurtarınca hemen şirk koşmaya başlarlar. Böylelikle onlara verdiğimize karşı nankörlük ederler, faydalanırlar… Onlar batıla mı inanıyor ve Allah’ın nimetini red mi ediyorlar? Allah hakkında yalan uyduran veya kendisine gelen hakkı yalanlayandan daha zalim kim vardır? Cehennemde kafirlere bir konaklama yeri mi yok?-29Ankebut suresi, 65-68

44. Allah örnek verdi: Hizmetçilerinizden sahip olduklarınız konusunda hiç ortak güçler var mı? Oysa onda sizler eşit konumdasınız. Böyle bir durumdan endişeye kapılırsınız. Zulmedenler kesin bilgiye dayanmadan keyfi eğilimlerine uydular. Yüzünü tektanrıcı olarak din için dik tut. İnsanlara yaratılıştan kazandırdığı Allah’ın doğal yapısına… Allah’ın yaratmasında değiş(tir)me olmaz. İşte sağlam din budur, ama insanların çoğu bilmez. Sadece O’na yönelerek. Namazı kılın ve çoktanrıcılardan olmayın. Dinlerini kamplara bölenlerden. Her hizip yanındakiyle yetinmekte ve övünmektedir. İnsanlara bir kötülük dokununca Rablerine dua ettiler. Onlara bir rahmet tattırınca onlardan bir grup Rablerine şirk koşarlar. Böylelikle onlara verdiklerimizi reddederler. Yoksa onlara bir yetki mi indirdik de O’na şirk koşmalarını söylüyor-30Rum suresi, 28-35

45. Çocuğumuza verilecek en büyük öğüt şirk koşmamak olmalıdır. Çünkü şirk, gerçekten büyük bir zulümdür. Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın bir konuda Allah’a şirk koşmak için anne-baba bile mücadele verse itaat etmemek, Allah’a yönelenin yoluna uymak gerekir-31Lokman suresi, 13,15

46. O gün cezalandırılırken, “Keşke Allah’a ve resule itaat etseydik. Keşke efendilerimize ve büyüklerimize itaat etmeseydik. Onlara iki kat ceza ver” derler. Musa eziyet edenler gibi olmayın. Allah onu temize çıkarmıştı. Çünkü onun Allah’ın yanında yüzü vardı. Ey inananlar! Takvalı olun ve sözü sağlam söyleyin ki davranışlarınızı düzeltsin, bağışlasın. İnsanı sorumluluğu yüklenmiştir. Allah, ikiyüzlü ve çoktanrıcı erkek ve kadınları cezalandıracaktır. Mümin erkek ve kadınların tövbelerini kabul edecektir-33Ahzab suresi, , 57-73

47. Geceyi gündüzü birbirinin içine geçiriyor, güneş ve ayı fiziksel yasalara bağlı kıldı. İşte Allah rabbinizdir. Mülk O’na aittir. O’ndan düşük seviyede de olsa dua ettiğiniz kişilerin ellerinden en küçük şey bile gelmez. Onlara dua etseniz duanızı duymazlar. Duymuş olsalar, olumlu bir karşılık veremezler. Kıyamet günü şirkinizi tanrıkarşıtlığı olarak görecekler. Sana her şeyden haberdar olan gibi kimse haber veremez-35Fatır suresi, 13-14

48. Allah’tan düşük seviyede de olsa dua ettiğiniz sözde ilahîortak güçlerinize bakın! Yerden ne yarattılar yahut göklerde onlara ait bir ortaklık(şirk) vardır, ya da onlara bir kitap mı verdik de ondan bir delile mi dayanmaktadırlar. Hayır o zalimler birbirlerine gururdan başka bir şey vaat etmiyorlar-35Fatır suresi, 40

49. De ki: “Ey cahiller! Siz bana Allah’tan başkasına kulluk(ibadet) etmemi mi emrediyorsunuz?” Öncekilere de elçiye de vahyolunan şey: Eğer şirk koşarsan yaptığın boşa gider ve kaybedenlerden olursun. Yalnızca Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Kıyamet günü yeryüzü bütünüyle O’nun elindedir. Gökler de O’nun gücüyle dürülmüştür. O, şirk koşmalarından uzak ve yücedir-39Zümer suresi, 64-67

50. Bir insan olduğunu, sizin ilahınızın tek bir ilah olduğunu söyle. Öyleyse dürüst olun ve O’ndan bağışlanma dileyin. Çoktanrıcıların vay haline! Onlar zekat vermez ve ahireti de reddedenlerdir-41Fussilet suresi, 6-7

51. Son saatin bilgisi O’na havale edilir. Hiçbir şey O’nun bilgisi dışında gerçekleşmez. Onlara, “Sözde ilahîortak güçlerim nerede?” diye seslenilir. Derler ki: “Bizden şahit olan yok diye bildiririz” Önceden dua ettikleri onları yüzüstü bıraktı. Kaçacak yer olmadığını anlarlar-41Fussilet suresi, 47-48

52. Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim, Musa ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi sizin için de dinden yasa yaptı ki “Dini ayakta tutun, onda parçalanıp bölünmeyin. Ama onları kendisine davet ettiğin şey çoktanrıcılara ağır geldi. Allah kendisine şartlarına uygun olanı seçer ve yöneliş içinde olanı kendisine iletir-42Şura suresi, 13

53. Allah’ın izin vermediğini dinden onlar için dinî kural yapan onlara ait sözde ilahîortak güçler mi var? Ayırma sözü olmasaydı aralarında derhal hükmedilirdi-42Şura suresi, 21

54. Allah’tan düşük seviyede de olsa dua ettiklerinize bir bakın! Yerden ne yarattılar yahut göklerde onlara ait bir ortaklık(şirk) vardır? Eğer doğru sözlüler ise bundan önceki kitabı veya bir bilgi kalıntısı getirin. Kıyamet gününe kadar kendisine olumlu tepki vermeyecek ve dualarından habersiz olan kimseye Allah’tan düşük seviyede de olsa dua eden kimseden daha sapmış kim vardır? İnsanlar toplandığı zaman onlara düşman olacaklar ve kulluklarını tanrıkarşıtlığı olarak görecekler-46Ahkaf suresi, 4-6

55. O; gaybı ve şahit olunanı bilen, Rahman ve Rahim olan O’ndan başka hiçbir ilâh olmayan Allah’tır. O; mülkün gerçek sahibi, kutsal, barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan O’ndan başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, onların şirk koştuklarından uzaktır. O; yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir-59Haşr suresi, 22-24

56. İslam’a davet edilirken Allah hakkında yalan uydurandan daha zalim biri var mı? Zalim halkı Allah’a yola iletmez. Allah’ın aydınlığını ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Tanrıkarşıtları hoşlanmasalar da aydınlığını tamamlayıcıdır. Çünkü O resulünü, çoktanrıcılar hoşlanmasalar da tüm dinlere egemen kılsın diye hidayet rehberi ve hak dinle göndermiştir-61Saff suresi, 7-9

57. Müslümanlarla suçluları Allah eşit tutar mı? Ne biçim hüküm veriyorsunuz? Yoksa içinde siz neyi seçip beğenirseniz sizin olacak diye ders yapmakta olduğunuz size özgü bir kitap mı var? Yoksa Kıyamet gününe dek bizim tarafımızdan size verilmiş sözler/garantiler mi var? İyi de buna hangisi kefil olur? Yoksa onlara ait sözde ilahîortak güçler mi var? Eğer doğru sözlüler iseler sözde ilahîortak güçlerini getirsinler-68Kalem suresi, 35-41

58. (Cinler: Kur’an) Sorumluluğa yönlendiriyor. Biz de ona inandık. Doğal olarak Rabbimize hiç kimseyi şirk koşmayız. Kuşkusuz Rabbimizin şanı yücedir. Ne eş ne de çocuk edinmemiştir. Ne var ki sorumsuzca davrananımız Allah hakkında saçma sapan şeyler söylemektedir. Biz de insanların ve cinlerin Allah hakkında yalan söylemeyeceğini sanmıştık. Oysa insanlardan kimi adamlar cinlerden kimi adamlara sığınıyorlardı da onları daha da çıkmaza sürüklüyordu. Sizin sandığınız gibi Allah kimseyi görevlendirmeyeceğini/diriltmeyeceğini sanmıştı-72Cinn, 2-7

59. Bizden Müslümanlar da var bölücüler de… Müslüman olanlar doğruyu araştıranlardır. Bölücüler cehennem için odundurlar. Eğer yolda dürüst olsalardı onları o konuda deneyelim diye bolca rızıklandırırdık. Rabbin zikrinden uzak duran zor bir yokuşa sürer. Mescitler Allah’a aittir. Sakın Allah’la beraber kimseye dua etmeyin! Allah’ın kulu dua ve davet etmeye harekete geçtiğinde ona karşı kampanya oluşturdular. De ki: “Ben yalnızca Rabbime davet ederim. O’na hiç kimseyi şirk koşmam.” De ki: “Ben sizin için zarar vermek ve mükemmel kılmak elimden gelmez. Allah’tan beni kimse koruyamaz. O’ndan düşük seviyede de sığınak bulamam.” 72Cinn, 14-22

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 0 Comments

21st Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

TEVHİD DİNİ

Tevhid “birlemek, bir şeyin bir ve tek olduğunu kabul etmek, onu böylece bilmek”tir. İslam dinine “tevhid dini” de denildiği biliyoruz. Bunun manası şudur: İslam dininin insanlığa sunduğu uluhiyet kavramında “bir”lik her yönüyle açıklanmış, bu konuda hiçbir tereddüde yer bırakılmamıştır. Dinler tarihi kaynaklarından öğrendiğimize göre İslamiyet’in ortaya çıktığı asırlarda yeryüzündeki insanlar, inanç sistemleri bakımından doğru yoldan sapmış, kainatı yaratan ve idare eden Allah’ın zatı ve sıfatları konusunda çeşitli görüşlere ayrılmıştı. Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi ilahi dinlerin dışında kalan kitler çeşitli putlara, tabiat varlıklarına ve kuvvetlerine, hatta insanlara tapıyor, bunlarda tanrılık özelliklerinin bulunduğunu zannediyordu. Bununla birlikte putların fevkinde yüce kudret sahibi bir tanrı’nın mevcudiyetini de kabul ediyor, putların o tanrı’ya aracı olacağına inanıyorlardı.[1]

Yahudi ve Hıristiyan gelince Yahudiler, Allah’a beşeri sıfatlar yakıştırıyor, onun “yorulduğunu, bahçede gezdiğini, önceden yaptığına sonradan pişman olup yüreğinde acı duyduğunu”[2] kabul ediyordu. Hıristiyanlar ise üçlü bir ulûhiyet sistemine (baba, oğul, Ruhu’l- kudüs) inanıyordu. İşte İslam dini bütün bu sapmaları, yanlış anlamaları, yersiz yorumları bertaraf etmiş, Allah’ın birliğini şüpheye mahal bırakmayacak bir açıklıkla izah ve ilan etmiştir.

Son peygamber Muhammed aleyhisselam, tevhid inancının tebliğine, izahına, öğretilmesine ve gönüllere yerleştirilmesine son derece önem vermiştir. Çünkü o devirlerde tevhid anlayışı yeryüzünden kalkmış gibiydi. Üstelik Hz. Peygamber’in ilk muhatapları asırlardan beri puta tapan, bunu ikinci karakter haline getiren bir neslin çocuklarıydı. İslam’ın ilk günlerin de Abese oğlu Amr ile Peygamber efendimiz arasında geçen şu konuşma bu gerçeğin açık ifadesidir. Amr, gece vakti Harem-i şerif’te karşılaştığı Resül-i Ekrem’e sormuş:

“ Necisin sen?”

“ Allah’ın habercisiyim”

“ Allah’ın habercisi ne demektir.”

“ Allah’ın elçisi demektir.”

“ Peki, seni Allah mı göndermiş, görevlendirmiştir? “

“ Evet”

“ O halde hangi görevde göndermiştir?”

“ Allah’ın birlenmesi, hiçbir şeyin O’na ortak koşulmaması, putların kırılması, hısım akrabanın gözetilmesiyle.”

Bunun üzerine Amr Müslüman olmuştu. O, kendisinin dördüncü Müslüman olduğunu söylerdi.[3]

Asr-ı saadet tarihi ve sonraki İslami kaynaklar şunu ispat etmiştir ki son peygamberin getirdiği tevhid inancı ona inanlar arasında tam manasıyla yerleşmiş, kökleşmiş ve dünya durdukça varlığını sürdürebilecek bir güce erişmiştir. Bugün dünya nüfusunun dörtte birini teşkil eden Müslümanlar, yeryüzünün iskan edilmiş hemen her bölgesinde az veya çok sayıda bulunmaktadır. Namaz vakitleri güneşin hareketine (başka bir deyişle yer küresinin güneşe karşı hareketine) bağlı olarak kuzey ve güney yarımkürenin çeşitli yerlerinde farklı zamanlarda oluşur. Bu sebeple yer küresi her an ezan sesleri dinlenmektedir. Ezan “ilan” demektir. Ezan-ı Muammedi, büyük şairimiz Mehmet Akif’in:

“Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli”

Mısrasında belirtildiği üzere, dinimizin temelini cihana duyurmaktadır. Bu temel Allah’ın birliği, Muhammed aleyhisselamın elçiliğidir.

Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlar için “bütün insanların faydalanması maksadıyla yaratılmış bir ümmet”[4] aşırılığın iki türünden de sakınan “mütedil ümmet”[5] denilmektedir. Bu özelliklerin en önemli neticesi tevhid inancının yaşatılmasında göze çarpar.

On dört asırlık İslam tarihi içinde zaman zaman tevhid inancından sapmalar olmuş, bazı gruplar bu inancı zedelemeye yeltenmiştir. Aşağıda anlatacağımız üzere tevhid, yani Allah’ın birlenmesi, onun zatında, sıfatlarında, fiillerinde ve kendisine ibadet edilmesinde olmak üzere dört yerde aranmalıdır. Şimdi bu noktaların her birinde meydana gelen sapmalara kısaca göz atalım.

1- Tarihsel süreç içinde kısa veya uzun ömürlü birçok itikadi mezhep, farklı inanç grupları ortaya çıkmıştır. Bunların arasında “Allah’ın zatında tevhid’i bozanların, yani Allah’tan başkasına tanrılık nisbet edenlerin sayısı pek azdır, birkaç kişiden ibarettir. Evet, tarih kitapları incelendiğinde sayıları pek sınırlı bazı insanların, kendilerinin tanrı oluğunu, tanrılığın kendilerine hulul ettiğini(geldiğini, girdiğini) iddia ettikleri görülecektir. Fakat aynı kaynaklardan bu maceraperestlerin çok az taraftar bulduğu, tesirlerinin kısa zaman içinde sönüp gittiği de hemen görülecektir. Yine İslam dünyasında görülen bazı gruplar, Hz Ali sevgisini maske edinerek ona veya kendilerine lider(imam) kabul edilen bazı kişilere tanrılık nisbet etmişlerdir. Ne var ki bunların Ali taraftarlığını(Şiiliğini) bizzat Şii gruplar bile samimi görmemiştir. Hareket noktaları siyaset, hedefleri de anarşiden ibaret bulunan bu grupları gerek sünnet, gerek bid’at bütün İslam mezhepleri mensupları “İslam dışı” kabul etmiştir.

2-Allah’ın sıfatlarında tevhidi zedeleyenlere Müşebbihe(benzetenler) denilmiştir. Bunlar Allah’a ait bazı sıfatları kulların sıfatlarına benzetmişler. Bu çeşit görüşleri benimseyenlerin sayısı az olmakla beraber çoğu samimidir. Bu konudaki fikir farklılıkları daha ziyade ilmi güçlüklerden ve metot ayrılıklarından doğmaktadır.

3- Cenab-ı Hakk’ın fiillerinde tevhide gelince, bundan maksat şudur: Kâinatı yaratan ve zerresinden küresine kadar onu idare eden Allah Teala’dır. Bu konuda İslam filozoflarıyla Mu’tezile’nin farklı bazı görüşleri varsa da bu görüş sahiplerini “tevhidi bozan gruplar” diye vasıflandırmak doğru değildir.

4-Tevhidin dördüncü nevini ibadette tevhid teşkil ediyordu. Buradaki hedef ibadetin sadece Allah’a tahsis edilmesi, onun rızası için yapılmasıdır. Bu tevhidin bozulması gösterişi(riya) doğurur. Bu konu daha ziyade psikolojiktir. Riya hiçbir zaman açık bir şirk(tevhid bozma) manasına gelmez. Bin dört yüz küsür yıllık İslam tarihi boyunca Allah’tan başkasına “kulluk”(ibadet) eden Müslümanlar varsa sayıları gerçekten istisna teşkil edecek kadar azdır.

 

 

b) TEVHİD ÇEŞİTLERİ

 

1- İmanda Tevhid

Kur’an-ı Kerim’de dünya ve ahiret saadeti iki şarta bağlanmıştır: iman ve amel. İslam dininin nazari ve ameli (teorik ve pratik) yönünü teşkil eden bu iki esası kendisinde birleştiren insan, gerçek manada dindardır. Tevhid dini olan İslamiyet’te iman “Allah’ın birliği” temeli üzerine oturduğu gibi bütün çeşitleriyle amel ve ibadetler de sadece “Allah rızası” için yapılır. Bunlardan birincisi imanda tevhidi, ikincisi de amelde tevhidi teşkil eder.

İmanda tevhid, Allah Teâlâ’yı zatında, sıfatlarında, fiillerinde bir ve tek kabul etmek, bu noktalarda O’na ortak koşmamaktır.

 

 

A) Allah’ın Zatında Tevhid

Allah’ın zatı, kendisi demektir. Onun zatında tevhid, kendisinin birliğini, tek, yegane ve biricik olduğunu kabul etmekten ibarettir. Allah’ın varlığı konusunun çeşitli yerlerinde belirttiğimiz üzere insan, kendisine ve yaşadığı tabiata hakim bir kuvvete, bir yüce yaratıcıya yaratılışı itibariyle inanmak ihtiyacındadır. Bu beşeri ve ruhi ihtiyaç tarih boyunca kendini hissettirmiş, çeşitli insan toplulukları doğru veya yanlış bir tanrı inancına bağlana gelmiştir. Denebilir ki inanç tarihinde dikkati çeken, inkâr değil şirktir. İnsanlar, dün de bugün de, büyük bir çoğunlukla(bir yoruma göre ittifakla) tanrının mevcudiyetinde yanılmamış, fakat Allah’ın birliğinde ve onun kemal sıfatları konusunda doğru çizgiden ayrılmışlardır. Dün, daha çok bilgisizlikten, bugün ise iradesizlikten… Bunun için bütün peygamberler ümmetlerine tevhidi telkin etmeye çalışmıştır.

“Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona şunu vahyetmemiş olmayalım: benden başka tanrı yoktur. Yalnız bana ibadet edin.”[6]

Aslında Allah’ın varlığı, aklı yerinde olan ve onu kullanmak isteyen kimseler için nasıl ki tabii bir şey ise O’nun birliği de aynen böylece, tabii ve kaçınılmaz bir gerçektir, bir realitedir. Bu gerçeği sezmekte insanın karşısına çıkan iki engel var: Akıl nimetinden mahrum olmak veya akla sahip olduğu halde onu kullanmamak. Birinci hastalığa müptela olanların sayısı hem azdır, hem de beşeri planda ve Allah katında sorumlulukları yoktur. İkinci hastalığa yakalananlara gelince, işte problem olan bunlardır. Bunlar aklı olup da düşünmek istemeyenler, gözleri olup da gerçeği görmezden gelenler, kulakları olup da doğru haberi dinlemeyenlerdir. Peygamberler bunları uyarmak için gönderilmiş, hakimler bunlara öğüt vermek istemiş, bilginler bunlara ışık tutmaya çalışmış, gönül adamları bunların kalbini yumuşatmayı ummuş, terbiyeciler bunların iradesini kuvvetlendirmeyi hedef edinmiştir. İşte ilahi ikazın birkaç örneği:

“De ki: hamd olsun Allah’a, selam olsun onun seçip ayırdığı kullarına. (şimdi düşünün) Allah mı daha hayırlıdır, yoksa onların ortak koştukları nesneler mi?”

“ Evet, onların mı, yoksa gökleri ve yeri yaratan, sizin için gökten su indiren mi? Doğrusu biz, o su ile bir ağacını bile yetiştiremeyeceğiniz nice güzel bahçeler bitirdik. Allah ile birlikte başka bir tanrı mı? Hayır, onlar Allah’a ortak koşmayı adet edinen kimselerdir.”

“ Yoksa yer küresini karargah yapan, orasından burasından ırmaklar akıtan, ona has sabit dağlar yükselten, iki denizin arasına(tuz miktarları karışmasın diye) engel koyan mı? Allah ile birlikte başka bir tanrı mı? Besbelli ki onların çoğu bilmiyorlar.”

“Yoksa çaresiz kalanın yalvarışlarına cevap veren, sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün varisleri ve hükümdarları kılan mı? Allah ile başka bir tanrı mı? Siz ne kadar az düşünüyorsunuz?”

“Yoksa kara ve denizlerin karanlıkları içinde size yol bulduran, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah ile başka bir tanrı mı? Doğrusu Allah, onların kattıkları ortaklardan yücedir. Münezzehtir. ”

“Yoksa yaratmayı başlatan, sonra onu devam ettiren, size gökten ve yerden rızık veren mi? Allah ile birlikte başka bir tanrı mı? De ki: Eğer haklı ve samimi kimselerseniz getirin delilinizi”[7]

Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın birliğini ifade eden birçok ayet vardır. Müslümanların, hayatlarında en çok tekrar ettikleri söz kelime-i tevhiddir:

“ La ilahe illallah”

“ Allah’tan başka tanrı yoktur.”

La ilahe illallah: Müslümanların bayrağıdır.

La ilahe illallah: Cennetin anahtarıdır.

La ilahe illallah: Allah’ı anmanın en üstün derecesidir.

La ilahe illallah: İnsanın hürriyeti, can ve mal güvenliğidir.

Akıl nimetinden yoksun olmayan, kültür derecesi ne olursa olsun kendi seviyesinde aklını kullanma iradesine sahip bulunan herkes tabiattaki birlik, beraberlik, ahenk ve düzeni sezer. Milyarlarca insan, hayvan, bitki ve cansızlar alemi… milyarlarca yıldızlar, gezegenler… Gözle görülen ve görülmeyen varlıklar… Bunca çokluk ve çeşitlilik karşısında her bir alemi kendi içindeki tezatlara rağmen ahenk içinde devam ettiren, bütün bu alemleri düzenleyip kainatın birliğini sağlayan, ilmin ve sanatın en büyük harikalarını göstererek idare eden sonsuz kudret sahibi yüce Allah, zatında bir, sıfatlarında tek, fiillerinde yegane olmaz mı? Müslümanlar günün beş vaktinde kıldıkları kırk rek’at namazda kırk defa “el-hamdü lillahi rabbi’l-alemin” cümlesini tekrar ederek bu evrensel gerçeğin şuurunu muhafaza ederler: “Bütün övgü ve senalar, alemlerin yaratıp geliştiren, idare eden biricik Allah’a layıktır!”

Kur’an-ı Kerim insanın bu şuuruna, bu anlayışına hitap etmekte, ibret nazarıyla kâinata bakmasını ve onu incelemesini istemektedir. Bu suretle insan Allah’ın hem varlığını hem birliğini idrak edecek, çokluktan kurtulup “bir”liğe ulaşacaktır.

“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı, şüphe yok ki, kainatın düzeni bozulurdu.”[8]

Yahudilerle Hıristiyanlar, ilahi dinlere bağlı oldukları halde, Allah’a evlat nispet etmişler, birinciler Üzeyir’i, ikinciler de Hz İsa’yı Allah’ın oğlu zannetmişlerdir.[9] Şüphe yok ki bu inanç da, Cenab-ı Hakk’ın zevcesi olduğunu söylemek de tevhidi bozan batıl akidelerdir.

“Allah, asla evlat edinmemiştir. O’nunla birlikte başka bir tanrı da yoktur. Öyle olsaydı her bir tanrı kendi yarattığına sahip çıkar, tanrıların bir kısmı diğerini yenip üstün gelirdi(kâinatın düzeni bozulurdu). Allah, müşriklerin yakıştırdıkları vasıflardan yücedir.”[10]

Gökleri ve yeri var eden odur.

Nasıl olur da çocuğu olabilir ki O’nun hiçbir zaman eşi olmamıştır. Her şeyi yaratan O’dur. Her şeyi hakkıyla bilen de O’dur.”[11]

Müslümanlar yine günde kırk defa, namaz içinde okudukları Fatiha süresinin sonunda Allah’a nisbet edilen batıl inançları reddetmekte ve bunlardan O’na sığınmaktadır:

“ Bizi dosdoğru yola, nimetine erdirdiğin kimselerin yoluna ilet, Allah’ım! İlahi gazaba çarpılmış (Yahudilerin) ve haktan sapmış(Hıristiyan)ların yoluna değil!”[12]

 

 

B)Allah’ın Sıfatlarında Tevhid

Cenab-ı Hak zatında her bakımdan bir ve tek olduğu gibi sıfatlarında da birdir. Allah Teâlâ’yı anlayabilmemiz için kendisinin bize bildirdiği vasıflara, özelliklere O’nun sıfatları denilmiştir: Varlığının başlangıcı olmamak, sonu olmamak, bilir, işitir ve görür olmak gibi. Kur’an ‘da ve hadiste Cenab-ı Hakk’a nisbet edilen sıfatların bir kısmı sadece kendine hastır. O’ndan başka hiçbir varlık için söz konusu edilemez. Bir kısmı da kelime ve kavram olarak yaratıklar –mesela insanlar için- de kullanılır. Bilmek, işitmek, görmek gibi. Bununla beraber onun bütün vasıfları mahiyeti, iç yüzü, aslı, özellikleri bakımından kendine hastır, hiçbir yaratığın sıfatına benzemez. Örnek verelim:

1. Hayat (diri olmak).

İnsan için düşünüldüğünde:

- Sonradan edinilen,

- Varlığı başkasında olan,

- Devamı için belli şartlara ihtiyaç hissetiren,

- Sonu olan bir sıfattır.

Allah için düşünüldüğünde:

- Varlığının başlangıcı olmayan,

- Varlığı başkasından olmayan,

- Devamı için hiçbir şarta muhtaç olmayan,

- Sonu olmayan bir sıfattır.

2- İlim, (bilici olmak)

İnsan için düşünüldüğünde:

- Sonradan kazanılan,

- -Elde edilmesi öğrenim gibi sebeplere bağlı bulunan,

- Sınırlı olan,

- İnsanın ölümüyle son bulan bir sıfattır.

Allah Teâlâ için düşünüldüğünde:

- Varlığının başlangıcı olmayan,

- Varlığı kendinden olup başka sebeplere bağlı bulunmayan,

- Sınırlı olmayan,

- Hiçbir şekilde son bulup yok bir sıfattır.

İslam alimleri Kur’an-ı Kerim’in şu ayetini tevhid konusunda ana prensip olarak kabul etmişlerdir.

“Hiçbir şey O’nun benzeri değildir.”[13]

Yaratanla yaratılmış arasında hiçbir noktada ve hiçbir şekilde benzerlik yoktur, herhangi bir ortak nokta mevcut değildir. Bazı İslam düşünür ve bilginleri bu konuda o konuda o kadar titizlik göstermiştir ki halikla mahluk arasında benzerliğe meydan vermeyeceğiz diye- nerede ise Allah’ın kısım sıfatlarını inkar etme durumuna düşmüşlerdir.

Yaratılmışla yaratılmışlar arasında benzerlik kurmamanın, başka bir deyişle Allah Teala’yı sıfatlarında “bir”lemenin hayatımıza yansıyan iki önemli neticesi vardır:

a) Yüce Allah hakkında, O’nun şanına yakışacak şekilde saygılı ve ölçülü ifadeler kullanmak

b) Kendi değer hükümlerimize göre sevgi ve saygıya ne kadar layık olursa olsun hiçbir insan için beşer üstü bir özellik tanımamak, beşer üstü bir özellik tanımamak, beşer üstü kavram ve ifadele kullanmamak, hiçbir nesnede ilahi bir kutsiyet kabul etmemek.

 

 

C)Allah’ın Fiillerinde Tevhid

Fiil “iş” demektir. Allah’ın fiilleri, O’nun yaptığı işler manasına gelir. Bu “işler”, oluşturmak ve yaratmak kavramlarıyla özetlenebilir.

“Allah her şeyi yaratandır. O, her şeyi gözetleyen ve idare edendir.” [14]Kainatı ilkin var eden, geliştiren, değiştiren, yaratma, geliştirme ve değiştirme her an için yürüten yalnız O’dur. O’ndan başka her şey, her varlık, her olay yaratılmıştır, O’nun idaresi ve yasarrufu altındadır. O, yaratıcı olarak da tektir, O’ndan başka yaratıcı yoktur.

Hiçbir Müslüman Allah’tan başkasına yaratıcı, yoktan var edici kabul edemez. Böyle bir telakki İslam’ın tevhid inancına layıktır. Alimlerimiz gerçek manada olmasa bile (yani mecazi de olsa) “yaratmak” mefhumunun Allah’tan başkası için kullanılmasını İslam adabına ve konunun nezaketine uygun görmemişlerdir.

 

 

2-İbadette Tevhid

Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız “imanda tevhid” prensibi, imanın fikir ve bilgi ile ilgili(nazari, teorik) yönünü teşkil ediyordu. Bu, zihni ameliyeye dayanır. Yani İslam’ın getirip sunduğu imani tevhid, ona inanan insanların, zihinlerini işletmek ve bilgi edinme kabiliyetlerini harekete geçirmek suretiyle anlayacakları, kabul edecekleri gerçeklerden ibarettir, Allah’ı zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir ve tek bilmek gibi. Buna tevhid-i ilmi diyebiliriz. Bir de ameli tevhid vardır. Bu, zihniyle Allah’ın birliğini kavrayan insanın kalbiyle O’nu sevmesi, davranışlarıyla bu sevgisini isbat etmesidir. Bu davranışlar da ibadetlerdir. İmanda tevhid insanın kafasını(zihnini), ibadette tevhid ise onun kalbini(duygusunu) aydınlatır. İmanda tevhid insanın fikir hürriyetini, ibadette tevhid ise duygu hürriyetini sağlar.

Düşünce tarihinde her sistem, kenine göre, bir yaratılış felsefesi(kozmogoni) yapmaya çalışmıştır. Kimine göre kainat ezelden beri vardır, maddenin bir yaratıcısı yoktur. O, kendi kendine oluşup varlığını sürdürmektedir(materyalist felsefe). Düşünürlerin ve dolayısıyla insanların çoğunluğuna göre ise; kainatın yaratan ve idare eden, madde ötesi bir varlık, yani Allah vardır. Şüphe yok ki peygamberler de Allah’ın varlığını ve birliğini tebliğ etmişleridir.

Nice insan vardır ki kainatı yaratan ve idare edenin Allah Teala olduğunu, hatta Allah’ın, zatında ve sıfatlarında bir olduğunu kabul eder. Onların zihinleri, yaratılış felsefeleri içinde Tanrı’nın mevcudiyetini savunan düşünce tarzını tercih eder. Ancak biz böylelerine “mümin” diyememekteyiz. Çünkü bunlar Allah’ı bilmişler, fakat onu sevmemişlerdir. Başka bir deyişle ilmi ve zihni tevhidi gerçekleştirler; fakat ameli ve kalbi tevhide ulaşamamışlardır. “ Bilmek başka şey, inanmak başka şeydir”. Bilmek zihnin fonksiyonudur. İnanmak zihni fonksiyona iradenin de katılmasıdır. iman bilgi ile sevginin bir araya gelmesinden doğar.

Allah sevgisi ibadetle kendini gösterir. İadet boyun eğmek, itaat etmek manasına gelir ki Türkçe’de “kulluk” ve “tapmak” kavramlarıyla karşılanabilir. Müslümanların en çok tekrar ettikleri kelime-i tevhiddeki “ilah” kelimesi “mabud”(tapacak) manasına gelir.

“Yoktur tapacak, Çalap’tır ancak”.

İbadette tevhid, tapılmaya, boyun eğilmeye, ençok sevilmeye, son noktasına kadar tazim edilmeye layık olanın sadece Allah Teala olduğuna inanmak, bu gerçeğe gönülden bağlanmaktır. İbadette tevhidin ruhu ihlastır. İhlas, sadece Allah rızasını gaye edinmek, dini davranışlarında sevgi ve samimiyetten başka bir hedef gözetmemektir. Beş vakit namazda kırk defa okuduğumuz Fatiha suresinde bu samimiyet prensibini günde kırk defa tekrar etmekteyiz:

“ Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz”.

Kişiler sevgi, saygı ve şükran bağlarıyla birbirine bağlı olabilirler. Bu, tabii de değerli bir şeydir. Bir Müslüman elbette anasına, babasına, hocasına, mürşidine, büyük bildiği kimselere karşı hürmet ve tazim duyguları besler. Ancak bu hürmet ve tazim, hiçbir zaman, konu edindiği kimseyi “insan üstü” bir seviyeye çıkaramaz. Müslüman, şahsiyetli insandır. Allah’tan başkasına kul-köle olmaz, peygambere bile, çünkü o da bir insandır. Kaynakların kaydettiğine göre Resül-i Ekrem, kendisine secde etmek isteyen bir sahabiyi men etmiş ve bunun islam’da caiz olmadığını ifade buyurmuştur.[15]

İslam dininde imani tevhide çok önem verildiği gibi ameli tevhide de son derece özen gösterilmiş, ibadette tevhidi zedelemeye vesile olabilecek her şey yasaklanmıştır. Resulullah kabirlerin üzerinde namaz kılınmasını men etmiş[16] ve “ Şunu biliniz kiinsanların en kötüsü peygamberlerin kabirlerini namazgah edinen kimselerdir.”[17] “Peygambelerinin kabirlerini namazgah edinen kimseleri Allah kahretsin”[18] buyurmuştur. Müslümanların en çok kullandıkları cümlelerden biri şudur: Allahüekber . “ Allah en büyüktür” veya “ Allah yegane büyüktür”(sadece O büyüktür, O’dan başka büyük yoktur) tarzında manalandırabileceğimiz bu cümle hem zihni, hem de kalbi tevhidi çok güzel bir örneğidir.

O Allah ki varlığında en büyüktür: Varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Varlığında başkasına muhtaç değildir. O’dan başka her şey sonradandır, yaratılmamış, fanidir, O’na muhtaçtır.

O Allah ki sıfatlarında en büyüktür: Sıfatlarının da varlığı başlangıçsız ve sonsuzdur. En üstün dereceye sahiptir. Kimseye benzemez, kimse O’na benzemez.

O Allah ki fiillerinde en büyüktür: Yegane yaratıcıdır, O’dan başka yaratıcı yoktur.

O Allah ki ibadet edilmeye layık olan sadece O’dur. O’ndan başka mabud yoktur. Huzurunda eğilmeye, secde edilmeye hak kazanan sadece O’dur.

Allahüekber, fert ve cemiyet olarak Müslümanların hayatına girmiş çok kısa, fakat çok manalı bir cümledir. Dini hayatın devam ettiği Müslüman bir toplum düşünelim. Bu toplum içindeki Müslüman, günde beş defa ezan dinler, müezzinle birlikte otuz defa Allahüekber cümlesini tekrar eder. Beş defa kamet getirir, yine otuz defa Allahüekber der. Her gün kıldığı kırk rek’at namaz içinde 221 defa Allahüekber okur. Şayet namazların sonunda tesbih çekerse 1665 defa Allahüekber der. Böylece bir Müslüman, hem zihni, hem de kalbi tevhidin sembolü olan tekbiri yirmi dört saat içinde 446 defa okumuş veya dinlemiş olur. Tekbirin ayrıca hac vazifesinin yerine getirilmesi sırasında, ramazan bayramında, kurban bayramı günlerinde, kurban kesme sırasında, cenazede, yolculuktan önce, yolculuk sırasında ve dönüşte, savaşlarda, hatta uykudan önce emir veya tavsiye edildiği de hatırlanınca tevhid inancının Müslüman hayatında ne kadar büyük bir önem kazandığı, bu akidenin korunmasına, bu şuurun devam ettirilmesine ne derece özen gösterildiği kolaylıkla anlaşılmış olur.

Zihni tevhid faydalı bilgiyi yani imanı, kalbi tevhid makbul ameli(amel-i salih) doğurur. Bu ikisi de saadeti sağlar, dünya ve ahret saadetini. Şu ayet-i kerime bu mutlu sonucu kutlamaktadır:

“İman edip de iyi işler(amel-i salih) yapanlara ne mutlu! Dönüp gidecek güzel yurt da onların!”[19]

 

 

B)Şirkin Çeşitleri

Şirk, sözlükte “ ortak olmak, ortak koşmak” manasına gelir. Şerik de “ortak” demektir. İslam dininde, Allah teala’ya zatında, sıfatlarında, fiillerinde veya kendisine ibadet edilmesinde ortak tanımak, bu noktalarda onun benzeri, dengi, ortağı olduğunu söylemek şirktir. Şirk en büyük günahtır. Cenab-ı Hak şirki affetmeyeceğini beyan buyurmuş ve bu günahı işleyenin cennet yüzü görmeyeceğini haber vermiştir:

“ Şüphe yok ki Allah kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bundan başka dilediği kimselerin günahını bağışlar.”[20]

“ Hakikat şu: Allah’a ortak koşarsa, şüphesiz ki Allah ona cenneti haram kılar. Onun varacağı yer ateştir.”[21]

Şirk insanlığın bir şaşkınlığıdır; cehaletin, aczin ve tembelliğin eseridir. Yüce Allah, kâinatın üstün varlığı olarak yarattığı insanı akıl gücü ile donatmış, ona rehberlik etsin diye peygamberler göndermiş, onlar vasıtasıyla insanların düşüncelerini aydınlatacak kitaplar göndermiştir. İnsan türünün hayatı, Hz Adem’le birlikte, tevhid inancı ile başlamıştır. Bu gerçeği ilahi kitaplar haber vermekte, dinler tarihi ve sosyoloji alanındaki yeni araştırmalar da ispat etmektedir. Ne var ki insanlar, zamanla düşünce tembelliğine müptela olmuş, maddenin ve bedeni arzuların cazibesine kapılmış, uzak ve gerçek sebebi unutmuş, görünmeyen gücü, biricik yaratıcıyı ikinci planda tutarak görünene tapmış, hazır ve peşin olana gönül bağlamıştır. Şirk, dün de bugün de, insanlığın bayağılaşması, fikirsizliğe ve iradesizliğe yenilmesi, boşluğa düşmesidir. Eğer o, taassuptan kurtulup zekasını kullanabilse, iradesini bağlayan şehvet zincirini kırabilse fikren ve ruhen yükselecek, ahenk arz eden, birlik fısıldayan kainat içinde la ilahe illallah gerçeğini kavrayacak, şirk boşluğundan kurtulacaktır.

Şirke düşen insanın psikolojisini tasvir eden ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “ Kim Allah’a ortak koşarsa, yükseklerden düşüp parçalanmış, kuşlar tarafından kapılmış, yahut rüzgar tarafından uzak bir yere sürüklenip atılmış gibi olur.”[22]

Evet, şirk, putatapıcılık, Allah’tan başkasına boyun eğicilik, bir şahsiyetsizlik, bir dünya menfaatçiliğidir. Yalan üzerine oturulmuş bir dostluk, sahte bir antlaşma, iğreti bir dayanışmadır. Bu şenliğin dünya çapındaki ömrü pek kısadır. Yalancının mumu yatsıya kadar yanacakdır.ahirete, o ölümsüz hayata gelince, putçuluğun oradaki durumunu putperestlerle kıyasıya mücadeleye girişen peygamberin dilinden ve Kur’an-ı Kerim’in ifadesinden dinleyelim: “İbrahim şöyle dedi: Siz, dünya hayatında aranızda dostluk vesilesi olsun diye, Allah’ı bırakıp da birtakım putları mabud edindiniz. Kıyamet günü birbirinize küfredecek, birbirinize lanet okuyacaksınız. Barınacağınız yer ateş olacak, hiçbir yardımcınız da bulunmayacaktır.”[23]

 

 

1-Büyük Şirk

Allah Teâlâ’ya karşı işlenebilecek en büyük günah O’na eş ortak koşmak, O’na benzer ve denk olacak, O’na yardımcı, muhalif veya rakip olacak bir varlığın bulunduğunu kabul etmektir. Şirk denen bu günahın affedilmeyeceğini yukarıda söylemiştik. Şüphe yok ki tövbe kapısı daima açıktır. Şirkten dönmek, o inancı bırakıp tevhide bağlanmak, başka bir deyişle Müslüman olmak demektir.

Denilir ki kâinatın yaratıcısı Allah Teâlâ’ya her yönüyle denk olacak ikinci bir tanrı tasavvuru insan yaratılışına, onun zihni kuruluşuna uymayan bir düşüncedir. Bu bakımdan dış görünüşüyle birden fala tanrıya tapanlar, aslında, o tanrıların üstünde hakim ve yüce bir Tanrı’nın temsilcileri, şefaatçileri durumundadır. Fakat İslam dinine ve ondan önceki bütün ilahi orijinal tebligata göre Allah Teâlâ’nın zatında olduğu gibi sıfatlarında, fiillerinde denk veya benzer bir kuvvet, bir varlık kabul etmek yine şirktir, tevhidi bozucu, imanı yok edici bir inanıştır. Nitekim Hz. İsa israiloğulları’na ısrarla tevhidi telkin ettiği, Allah’a ortak koşanların cennet yüzü göremeyeceğini anlattığı halde[24] Hıristiyanlar, Cenab-ı Hakk’ı bir ve tek bilmekle beraber O’nun bazı sıfatlarının başka varlıklarda da tecelli ettiğine inanmışlar, böylece hem bir, hem üç(1=3) çelişkisine düşmüşlerdir. Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i kitabın bu tarz inançlarını da şirk kabul etmiştir: “De ki: Ey kitaplılar! Geliniz, bizim için de, sizin için de doğru olan bir söz üzerinde birleşelim: Allah’tan başkasına tapmayalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rab edinmesin.”[25]

Çeşitli kaynakların kaydettiğine göre Peygamber efendimizin Hıristiyan devlet adamlarına gönderdiği islam’a davet mektublarında mealini sunduğumuz ayet-i kerimenin metni de yer almıştır.[26]

Resul-i Ekrem müslümanların, doğrudan puta tapmayacaklarına işaret ederek şöyle buyurmuştur:

“ şeytan, namaz kılanların kendisine tapacaklarından ümidini kesmiştir artık.”[27]

On dört asırlık İslam tarihi içinde islan dininin sınırları dahilinde kalan gruplardan puta tapan, apaçık şirke düşen kişiler hiç yoktur. Veya yok denecek kadar azdır. Ancak dolaylı olarak şirk sayılan, tevhid inancını zedeleyen telakkiler vardır. Bunları şöyle özetlemek mümkündür.

 

 

2-Yaratıklara Aşırı Hürmet

 

a-Şahıslara Hürmet

İslamiyet sevgi üzerine kurulu bir dindir. Son peygamber Muhammed aleyhisselamın dini yayma çalışmalarında bağlı kaldığı hareket noktasını belirten ayet-i kerime Müslümanlar arasında levha haline gelmiştir.

“ Ey Muhammed! De ki: Ben tebliğ görevime karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum, sadece yakınlık ve dostluk bağları içinde sevgi bekliyorum.”[28]

Her insanın sevdiği, hürmet gösterdiği kişiler vardır. İnsan, hem cinsinden başka tabiatı, tabiat nesnelerini de sever. Ancak müslümanın, Allah’tan başka varlıklara karşı duyacağı sevgi ve saygı beşeriyet ve yaratılmışlık sınırlarının ötesine geçemez. Din dost gibi bunların içbiri müminin kalbinde Allah sevgisine ortak olamaz, Allah’a gösterilecek tazime konu teşkil edemez; nazargah-ı ilahi olan müminin kalbi fanilere esir olamaz.

Bu temel prensibe dayalı olarak içbir insan Allah’ın haram kıldığını helal yapamayacağı gibi O’nun helal kıldığını da haram diye ilan edemez. Kimse dinde olmayan bir şeyi ona ilave edemez, dinde olanı da ondan çıkaramaz. Yahudi Hıristiyanların, din adamlarını rab edindiklerini beyan eden ayet-i kerimeyi peygamber efendimiz şöyle tefsir etmiştir: “ Gerçi Yahudilerle Hıristiyanlar din adamlarına tapmamışlardır. Fakat Yahudi bilginleriyle Hıristiyan rahipleri dindaşlarına helali haram, haramı helal kılıyor, onlar da bunu kabul ediyordu.”[29]

Müslüman düşüncelerinde, duygularında ve davranışlarında hem şuurlu, hem de samimi olmalıdır. Şimdi soralım:

- Müslüman neden Allah’tan başkasını yüceltir, ona hürmet gösterir?

- Onu yüceltilmeye, hürmet gösterilmeye layık gördüğü için.

- Peki, kâinatın efendisi, peygamberlerin sonuncusu, insanlığın kurtarıcısı Muhammed aleyhisselamdan da mı üstün?

- Hayır! Hiçbir Müslüman böyle bir düşünceye sahip olamaz.

Kur’an ayetleri, Muhammed aleyhisselamın bizim gibi bir insan olduğunu, ilahi talimata(vahiy) mazhar olmaktan başka bir ayrıcalığının ısrarla haber veriyor:

“ De ki: Ben sadece sizin gibi bir beşerim. Şu kadar var ki Tanrnızın bir tek Tanrı olduğu gerçeği bana vahyedilmektedir.”[30]

Siyer ve İslam tarihi kitapları, hatta yabancı kaynaklar son peygamberin hayatını ince noktalarına kadar tesbit etmiştir. Bütün kaynaklar onun tevazuunda ittifak etmekte, kendisine aşırı hürmet gösterilmesine müsaade etmediğini yazmaktadır. O, kendisine secde edilmesine izin vermemiş, huzurunda konuşan bir sahabinin, söz sırasında Allah ve Resulü ‘nü andıktan sonra “…o ikisi…” manasına ikili(tesniye) zamir kullanmasını tasvip etmemiş, bir topluluğun yanına gittiğinde kendisi için ayağı kalkılmasını yasaklamış, yanına giren bir zatın, heybetinden titremesi karşısında, “müsterih ol, ben kral değilim, sadece et kurusu yiyen bir kureyş kadının oğluyum” demiştir. Hatta ona aşırı bir tazim edası içinde “Efendimiz! Efendimizin oğlu!” tarzında hitap edilince, “Ey insanlar! Takvadan ayrılmayın, şeytana aldanmayın! Ben sadece Abdullah oğlu Muhammed’im, Allah’ın kulu ve elçisiyim. Yemin ederim ki, beni Cenab-ı Hakk’ın oturttuğu mertebenin üstüne çıkarmanızı asla istemem” şeklinde karşılık vermiştir. Bir başka rivayette Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Efendi (seyyid), hepimizin efendisi olan Allah’tır.”

İki cihan Peygamber’i gerek hayatında, gerek ölümünden sonra şahsı etrafında herhangi bir aşırılığın oluşmasına fırsat vermemiş, bu konuda da ümmeti için örnek olmuştur. Aslında “efendi”(seyyid) kelimesi Arap dilinde yerleşmiş ve hürmet gösterilen, büyük tanınan kimseler için normal olarak kullanılagelmiştir. Ancak özellikle İslamiyet’in ilk devirlerinde ve söyleyenin özel durumuna göre aşırılıkla sebeble olacak, sonraki nesillere de intikal edebilecek her ihtimalli ifade menedilmiş, bu konuda titizlik gösterilmiştir. Son Peygamber’in, son nefeslerini yaşadığı sırada tekrar ettiği şu söz de aynı inceliği taşımaktadır: “ Peygamberlerinin kabirlerini tapınak edinen kimselere Allah lanet etsin!”

Hıristiyanlar Hz. İsa’yı tanrılaştırmıştır. Kur’an-ı Kerim ise İsa’nın da, annesi Meryem’in de insan olduklarını, insanlar gibi yemek yediklerini ifade etmiştir. Aynı hataya Asr-ı saadet müşrikleri de düşmüş ve “ Bu nasıl peygamber ki (tıpkı bizim gibi) yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor” demiştir. Kur’an ise bütün peygamberlerin bu tür beşeri vasıfları taşıdığını haber vermiştir. Resul-i Ekrem de şöyle buyurmuştur: “Ben bir kulum. Her insan gibi yer, her insan gibi otururum.” Yine o şöyle buyurmuştur:

“Hıristiyanların Meryem oğlu isa’yı aşırı bir şekilde övdüğü gibi siz de beni övmeyin. Ben sadece Allah’ın kuluyum. Bu sebeble Allah’In kulu ve resulü, deyin.”

Müslümanın nazarında, hiçbir insan peygamber derecesine çıkamayacağına, peygamberlere bile insan üstü bir özellik nisbet edilemeyeceğine göre hiçbir kimsede insan üstü bir kuvvet düşünülemeyecek, ancak Allah’a sunulabilecek tazim ve hürmet O’dan başka kimseye gösterilemeyecektir. Her Müslüman , düşünce ve duygu hayatında daima bu şuuru muhafaza etmek, sözlerinde ve hareketlernde tedbirli olmak mecburiyetindedir. Nezaket kurallarını yerine getireceğim diye taparcasına davranmak, türbe ve kabirlere karşı aşırı hürmet göstermek bunların üzerinde namaz kılmak, yatrlardan medet ummak saf tevhid inancına ve İslam şahsiyetine yakışmayan hareketlerdir. Bundan başka “yaratmak, diriltmek” gibi Allah’a mahsus fiil ve sıfatları O’ndan başkasına nisbet etmek –dış görünüşü itibariyle de olsa tevhid prensibini zedeleyen şeylerdir.

 

c) Tabiatı Yüceltme

Tabiat Allah’ın sanat eseridir. Karıncasından galaksisine kadar birkoç güzelliğe, harika denecek özeliklere, eşsiz ahenk ve inceliklere sahiptir. Ama hepsi büyük yaratıcının mahlukudur, onun emrindedir. İnsan da O’nun mahlukudur. İnsan kainatın efendisidir,ondan üstün, ondan değerlidir. İnsan tabiat için değil, tabiat insan için yaratılmıştır. Yer, gök, ay, güneş, yıldızlar bütün tabiat insanın emrine, insanın hizmetine verilmiştir.”

Allah’tan başka hiçbir şey kutsiyet taşımaz. Bizim bazı şeylere kutsiyet nisbet etmemiz sadece mecazi ve itibarimahiyet arz eder. İnsanadan başka her şey yaratana kılavuzluk, yaratılmışa hizmet ettiği ölçüde değer ifade eder, insan da rabbini tanıdığı nisbette.

Kabe, Hacerülesved, Mescid-i nebi, Mescid-i Aksa, Müslümanların hayatında gördüğü vazifeler ve taşıdığı hatıralar açısından kıymet taşır, kendi yapıları, maddeleri ve hacimleri bakımından değil. Hz. Peygamber’in hırkası ve sakalı da böyledir. O halde bunlara ve diğer herhangi bir şeye yaratılmışlık ötesi bir özellik, bir yücelik, bir kutsiyet verilemez.

Bu türden olmak üzere Allah’tan başka herhangi bir şey üzerine yemin edilemez, milyarların kıblesi olan Kabe üzerine de, Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“ Yemin etmek isteyen Allah’a yemin etsin, aksi takdirde sussun.”

Hz. Ömer’in hacerülesved için söylediği şu söz de konuya ışık tutmaktadır: “ Senin, zararı ve faydası dokunmayan bir taş olduğunu biliyorum. Resullallah’ın seni öptüğünü görmeseydim ben de öpmezdim.”

İnsanlar içinde yıldızlara tapanlar, kainatı yıldızların idare ettiğine inanalar olmuştur. Tabii, bu da batıl bir inanç ve isabetsiz bir düşüncedir. O halde fal açtırmak, yıldızlardan ve burçlardan hüküm çıkarmak, dış görünüşüyle şirk kokusu taşıyan mantıksız şeylerdir. Peygamber efendimizin oğlu ibrahim’in öldüğü gün güneş tutulmuş, bazı Müslümanlar bunun İbrahim’in ölümü sebebiyle meydana geldiğini zannetmişti. Durumdan haberdar olan Resullah şöyle buyurmuştur: “ Güneş ve ay kimsenin ne ölmesi, ne de yaşaması sebebiyle tutulmaz. Onlar Allah’ın (varlık ve birlik) ayetlerinden iki ayettir. Tutulduklarını gördüğünüzde namaz kılınız, dua ediniz.”

Cenab-ı hak, insanlığa son peygamber Muhammed aleyhisselama, davet ve tebliğinin dayandığı esası şöyle ilan etmesini emretmiştir:

“ de ki: işte benim yolum! Ben insanaların körükörüne değil basiret üzere Allah’a çağırıyorum; ben de bana uyanlar da böyleyiz. Allah’ı tenzih ederim. Ben müşriklerden değilim.”

İslamiyet basiret dinidir. Müslüman basireti açık insandır. Dini, dindarlığı fevkalade hadiselerde, sihirli ve mucizeli görünümlerde aramaz. Vahyin aydınlatığı akıl yoluyla açıklanamayan konuları dinden saymaz: bu tür dedikoduları iman sahasına yaklaştırmaz. Bu türden olmak üzere bazı günleri uğursuz saymak, göz ve kaş seğirmesinden, köpeğin filan yerden geçmesinden sonuç çıkarmak, özellikle kötüye yormak islam’ın ve tevhid inancının kabul etmeyeceği hususlardır.

 

 

3-Gaybın bilinmesi

Duyularımızın ötesinde ve bilgimizin dışında kalan hususlarda gayb denilir. Bir şeyi gözümüzle görmüyor, kulağımızla işitemiyor, diğer duyu organlarımızla idrak edemiyor ve bir de aklımızı kullanmak suretiyle o konuda açık bilgi edinemiyorsak o, bizim için gaybdır, gizlidir, bilinemezdir. Artık o mevzuda bilgi edinmemiz sadece onu bilenin haber vermesiyle mümkündür.

Mesela, Allah’ın zatı duyularımızın ötesindedir. Fakat onun varlığını, eserlerine bakmak ve aklımızı kullanmak suretiyle idrak edebiliyoruz. O halde Allah bu manda gayb konularından değildir. O’nun sıfatlarına gelince, onları da duyularımızla idrak edemiyoruz. Aklımız da bu konuda tam ve kesin bir bilgi sunamıyor bize. Bunun gibi, ahret ve halleri, cennet, cehennem ve özellikleri de bizim için gaybdır. İşte bu hususları peygamberin bildirmesiyle(haber) öğreniyoruz.

Geçmişte meydana gelen olaylara kendimiz şahit olmuşsak, unutmadığımız sürece onları biliriz. Kendimiz şahit olmamışsak bizzat görenlerin sözlerinden ve yazılı beyanlarından öğrenebiliriz. Şu anda olan bitenler, şayet duyularımızın içinde ise, onları biliriz, dışında ise bilemeyiz, görenlerden öğrenebiliriz. Gelecekte vuku bulacak hadiselere gelince, bunların sadece Allah bilir. Gerçi gelecek için bazı tahminler, kıyaslar, yorumlar yapılabilir. Fakat bütün bunlar bize kesin sonuç (bilgi,ilim) sağlamaz, ancak ihtimaller(zan) gösterir.

İslam dini gaybın bilinmesini(ilmü’ı-gayb)sadece Allah Teala’ya tahsis etmiştir. Kur’an-ı kerim’de bununla ilgili birçok ayet vardır. Bunlardan biri şudur:

“ De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilemez.”

Cahiliye devrinin putperestlik anlayışına göre kahin ve benzeri kişiler gaybı bilir. O devrin insanları böylelerine başvurur, bilinemeyecek hususların bilgisini onlardan öğrendiklerine inanırlardı. Bu da bir putperestlikti. Kahin, bir bakıma tanrılık, bir bakıma peygamberlik taşıyan bir şahsiyetti. Bu husus islam’ın benimsenmesine, tevhid inancının yerleşmesine engel teşkil ediyordu. Bu sebeble Resul-i Ekrem(sallallahu aleyhi ve sellem) kahine gitmeyi, ona danışmayı, ona ücret vermeyi, söylediklerini tesdik etmeyi şiddetle yasaklamıştır. Bu yasak sadece o devreye mahsus değildir. Tevhid inancının yerleşmesi ve korunması için her çağa ve her şahsa yaygındır. Onun bu konudaki hadislerin biri şöyledir:

“Kim bir kahine gider de onun söylediğini tasdik ederse Muhammed’e indirilenden (İslam) sıyrılmış olur.

Bugünkü toplumlarda kahinlerin yerini kitap açanlar, fala bakanlar, cin derleyenler, periler almıştır.

Gaybı Allah’tan başka kimse bilemez. Bu genel kaidenin bir istisnası var: peygamberler. Kaide olarak peygamber gaybı bilmez. Önceki peygamberler gaybı bilmediklerini beyan ettikleri gibi bizim peygamberimizde beyan etmiştir: “De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem.” Ancak Allah Teala elçilerinden dilediği kimseleri seçmiş ve onlara gayb haberlerinden bazılarını bildirmiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“ Gaybı bilen o’dur. Beğenip seçtiği peygamber müstesna, kimseyi gaybına vakıf kılmamıştır.”

O halde her peygamber gaybı bilmez, içlerinden bilenler de her şeyi bilmez. Sadece mucize olarak Cenab-ı Hakk’ın öğrettiklerini bilir. Peygamber efendimizin hayatını incelediğimiz takdirde onun bazı gaybları bildiğini, haber verdiğini görürüz. Bunun yanında bilmedikleri de vardır. Peygamberin gösterdiği fevkalade(tabiat üstü) hadise demek olan mucize, her istediği zaman kullanılabilen bir vasıta değildir. Yani peygamber her istediği zaman mucize gösteremez. Mucize Allah’ın elinededir. O, lutfederse, yaratırsa vuku bulur.

“ Allah’ın sevgili kulu ve dostu” demek olan veliye gelince, Ehl-, sünnet inancına göre velinin elinde fevkalade hadiselerin meydana gelmesi mümkündür. Buna keramet diyoruz. Veli iman ve takva sahibi kimse demektir. Onun elinde zuhur edecek fevkalade hadise onun için keramet, bağlı bulunduğu peygamber için de mucize sayılır. Ancak mucize hakkında söylediğimiz keramet hakkında da söylemeliyiz: keramet her istediği zaman meydana gelen bir olay değildir. Allah verirse olur. Burada şu önemli noktaya da temas edelim: peygamber olduğunu ve Allah’ın izniyle bir mucize gösterdiği sırada mucize göstermekte olduğunu bilir, mucizesinin gerektirdiği neticeden de emin olur. Veli ise veli olduğunu bilmez, elinde zuhur edecek kerameti önceden kestiremez. Keramet bir doğuştur, bir tecellidir. Kişinin iradesi ve bilgisi olmadan doğar. Bu açıdan “keramet göstermek” sözü dedoğru değildir. Mucize peygamber tarafından – Allah’ın izniyle- gösterirlir, keramet ise zahir olur, Allah’ın izniyle kendiliğinden meydana gelir. O halde keramet bilgi, iş ve tesir vasıtası olarak arzu edildiği zaman meydana getirilemez, kullanılamaz. Bu sebeble “ Filan zat gaybı bilir, filan mürşid insanların iç yüzüne vakıftır, şeyhmüridlerinin bütün hareket ve davranışlarından haberdarolup onları manevi kontrol altında tutar” gibi söz ve kanaatler İslam akaidine, Kur’an ve Sünnet’in tesbit ettiği tevhid inancına uymaz.

“ Göklerin ve yerin gaybını bilen Allah’tır. Göğüslerde ve gönüllerde olanı bilen de O’dur.”

“ Allah açıkladığınızı da, gizlediğinizi de bilir.”

Ehl-i sünnet inancına, yani İslam tarihi boyunca ve bugün Müslüman çoğunluğunun itikadına göre peygamber efendimizin dışında, kimsenin hiçbir müslümanın özel bir bilgi kaynağı yoktur. İslami gerçekler herkese açıktır, hatta inanmayanlara bile. Okuyan, inceleyen, soruşturan onları öğrenir. Gaybın bilgisi Allah nezdindedir. Onu bu dünyada ilan etmiyor, kimseye bildirmiyor. Ahiret ise bazı bilinmezlerin esrar perdesinin kaldıracağı bir alemdir.

 

 

4-Günahsızlık Şefaat

“ Her insan yanılır,yanıların en iyisi hatasından dönendir.” Resul-i Ekrem’in bu sözleri hiçbir insanın günahtan korunmuş(masum) olmadığını ifade ediyor. Sanıyorum ki yaratana ve yaratılmışlara karşı vazifelerini bilen, beşeri özelliklerini de tanıyan her insan bu gerçeği hemen kabul etmek durumundadır.

Bu genel kaidenin bir tek istisnası vardır: Peygamberler. Onlar, cenab-ı Hakk’ın insanlara gönderdiği elçiler, tebliğcilerdir. Ta ki insanaların Allah’a karşı ileri sürecekleri bahaneleri kalmasın. Bu sebeble gerek sözlerinde gerek davranışlarında daima örnek durumunda olan peygamberler özel olarak günahtan korunmuştur. Son peygamber Muhammed aleyhisselam olduğuna göre ondan sonra hiçbir insan, kim olursa olsun, günahtan korunmuş değildir. Alim, sufi, filozof, mezhep imamı, tarikat kurucusu, şeyh, lider gibi kimselere günahsız(masum), hatasız gözüyle bakılmaz, yüzde yüz kurtulmuş, cenneti hak etmiş telakki edilemez.

Gerçi Şia grupları Hz. Peygamber’den sonra belli bazı kişileri de (on iki imam gibi) masum kabul etmiştir. Onlara yönelttiğimiz ilmi itirazlarımız bir yana, şunu söyleyelim ki, o şahıslar da gelmiş geçmiş ve tarihteki devrelerini çoktan kapamıştır. Uzun asırlardan beri olduğu gibi bugün de günahsız olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir insan yoktur.

Hiçbir Müslüman hakkında “ mutlaka cennetliktir” veya “mutlaka cehennemliktir” diye kesin bir hüküm veremeyiz. Ancak ilahi vahye mazhar olan Resul-i Ekrem’in, kendi devrindeki belli kişiler(aşere-i mübeşşere gibi) hakkında söyledikleri müstesna. Biz, kendimiz de dahil kimsenin Allah nezdindeki derecesini ve akıbetini bilemeyiz. Sadece iyiler hakkında ümitli, kötü davranışlarını gördüklerimiz hakkında da endişeli oluruz. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)şöyle buyurmuştur: “içinizden biri Müslüman kardeşini ille de övmek istiyorsa kesin konuşmayıp şöyle desin: Filan şöyle şöyle zannediyorum fakat Allah’a karşı kimseyi temize çıkarmıyorum.”

Bazı insanlar vardır ki bilgisizlikleri ve iradesizlikleri yüzünden belli kişiler hakkında aşırı derecede övgü duygusuna ve tezkiye düşüncesine sahiptirler. Onların nazarında bu kişiler büyük insanlardır, ermiştir, evliyaullahtır. Kıyamet gününde şefaatlerine nail olanlar kurtulur, eteklerine yapışanlar cennete girer.

Biraz önce söylediklerimizi tekrar etmeden şunu belirtelim ki evliyaullaha inanırız, Kur’an ve Sünnet’te de belirtildiği üzere Allah’ın veli kullarının ve dostlarının mevcut olduğunu kabul ederiz. Fakat bunların belli şahıslar olarak kimler olabileceğini kestiremeyiz. Ancak dine ve insanlığa hizmet edenler hakkında hüsnüzanda bulunuruz. Veli Allah’ın dostu demektir. “ Allah takva sahiplerinin dostudur.” Hadi diyelim ki biz filan zatı Allah dostu olarak görüyoruz, O zat da kendisini samimiyetle Allah dostluğuna adamıştır. Peki ,yüce Allah’ın, o zatı dost olarak kabul ettiğini, yani onun kulluğunun nezd-i ilahide kabule şayan görüldüğünü nereden bileceğiz? Bunu kim garanti edebilir?

Biz şefaate de inanırız. Kıyamet gününde peygamberlerin ve salih kulların, Cenab-ı Hakkı’ın izin vereceği kimselere şefaat edeceğini kabul ederiz. Ancak, belirttiğimiz üzere, Allah nezdinde kimin Salih kul olduğunubilemediğimiz için şu dünya hayatında kimse ile bu konuda bir anlaşma yapamayız. Sonra, şefaat edilmeye layık olduğumuzu da bilemeyiz. Çünkü şefaate nail olabilmek için belli bir kulluk merhalesine ulaşmak gerekmektedir. “nasıl olsa bir şefaat eden bulunur” diyerek kulluk vazifelerimizi ihmal edemeyiz. İki cihan peygamber’inin, son nefeslerini yaşadığı bir sırada, kızı fatıma ve halası safiiyye’ye söylediği sözler ne kadar manalıdır! “Kızım Fatıma, halam Safiyye! Yarın Allh’ın huzuruna çıkmak için iyi işler yapmaya bakın! Şunu bilin ki ben sizi Allah’ın azabından hiçbir şekilde kurtaramam!”

Netice olarak peygamberlerden başka herhangi bir zatı günahsız kabul etmek, belli kişileri veli, ermiş telakki etmek, onların şefaat edeceğine kesinlikle inanıp buna bel bağlamak doğrudan bir şirk değilse de nezih tevhid akidesine leke getiren ve onu zedeleyen bir inançtır.

 

 

5-Riya ve Menfaat

Riya “gösteriş” demektir. Dinde “Ahiret ameliyel dünya menfaati gözetmek” diye tarif edilir. “ Ahiret ameli”nden maksat ibadettir, sözle, bendenle ve servet yolula yapılan bütün ibadetler. İbadet yalnız Allah’a yapılır. O’nun rızası için yerine getirilir. Biz Müslümanlar günde kırk defa bu gerçeği tekrar ederiz: “ Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz” diye.

Bir Müslüman, mesela namaz kılarken, zekat verirken, Kur’an okurken, kendisi için “Ne güzel namaz kılıyor, ne çok zekat veriyor, ne güzel kur’an okuyor!” denilmesini aklından geçiriyor, bunu hareket noktalarından biri olarak kabul ediyorsa riyaya düşmüş olur. Resul-i Ekrem riyayı “küçük şirk”(şirk*i asgar) kabul etmiş ve ümmeti hakkına en çok korktuğu şeylerden biri olduğunu söylemiştir.

İbadet “tapmak, boyun eğmek, itaat etmek”, başka bir deyişle “zihnini ve gönlünü teslim etmek” demektir. Bu, insan için düşünülebilecek en büyük cömertlik, en büyük fedakarlıktır. Böylesi ancak en büyük varlık olan Allah’a yapılabilir. Kulluk sadece Allah rızası için ifa edilir; sadece O’na sunulursa sahibini, ulaşabileceği en yüksek noktaya yükseltir; dünya menfaatiyle karışırsa sahibini aşağılara düşürür.

Bir gün bir sahabi Resulullah’ın huzurunda gelerek “Ey Allah’ın elçisi, demiş, ben Allah rızası için savaşlara katılıyorum, fakat insanalar tarafından takdir edilmemi de arzu ediyorum. Buna ne dersin? “ Hz. Peygamber cevap vermeden şu ayeti kerime geldi: “ Kim rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa doğru dürüst işler işlesin. Rabbine ibadet ederken hiçbir kimseyi O’na ortak tutmasın.”

Riya veya gösteriş “ibadet” gibi yüksek bir duygu ve yüce bir vaziyeyi samimiyetten(ihlas) yoksun kılar, menfaate alet eder, servet veya şöhret diye isimlendirebileceğimiz menfaat şu üç günlük dünya hayatının cazibesine kapılanlar, ya servetten ibaret olan maddi menfaate veya şöhret ve nüfuzdan ibaret bulunan manevi menfaate kurban olurlar. “Her ümmetin bir fitnesi (imtihan vesilesi) vardır, benim ümmetimin fitnesi de servettir” buyuran Resul-i Kibriya servet düşkünlerine şöyle beddua etmiştir.

“Kahrolsun altına, gümüşe ve lükse tapan kimse! Verilirse hoşlanır, verilmezse kızar o. Kahrolsun, boynu altında kalsın! Bir yerine diken battığında çıkaranı olmasın!”

Allah’tan başka tanrı edinmek suretiyle büyük şirke düşenler de, çoğu zaman, tevhid inancına menfaatleri yüzünden karşı çıkmışlardı. Peygamber efendimizin devrindeki müşriklerinin İslam’a karşı direnişi nedendi? Putla dolu bulunan kabe’nin, Mekke’yi bir dini turizm şehri haline getirmesi, bunun sağladığı servet ve şöhret. Kureyş eşrafı Müslüman olmak suretiyle bu avantajlarını yitirmek istemiyorlardı. Bugün de durum aynıdır. Tevhid inancından ayrılanlar, Allah’tan başkasına insan üstü saygı gösterenler, onlarıitira edilmez hatasız kişiler olarak ilan edenler cehaletin ve bir de şuurlu veya şuursuz bir şekilde servet ve şöhret menfaatlerinin itişleriyle hareket ederler. Böyleleri için Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Onlar kendileri için şeref ve güç kaynağı olsun diye Allah’tan başka bir tanrılar edindiler. Hayır hayır, o tanrılar ibadetlerini tanımayacaklar ve onlara düşman kesileceklerdir.”

Şirkin küçüğü de büyüğü de çirkindir. Fert hayatı için de toplum hayatı için de felakettir. Müslümana, onun değerli şahsiyetine, yüce davasına yakışmayan bir şeydir.

“Allahım! Bilerek sana bir şeyi ortak koşmamdan sana sığınırım. Bilmediğim hatalarımın bağışlanmasını da senden dilerim. Bütün gizlilikleri bilen sensin, yalnız sen!” (Prof. Bekir Topaloğlu, Prof. Yusuf Şevki Yavuz, Prof. İlyas Çelebi, İslam’da İnanç Esasları, Çamlıca Yayınları, s.75-110)


[1]Ez-Zümer 39/3

[2] Eski Ahid, tekvin, 2/1-3, 3/8, 6/6

[3] Ahmed b. Hanbel, El-müsned, 4, 112; bk. İbnü’l-Esir, Üsdü’l-gade,4, 251-252

[4] Al-i İmran 3/110

[5] El-Bakara 2/143

[6] El- Enbiya 21/25

[7] Neml suresi 27/59-64

[8] Enbiya suresi 21/22

[9] Tevbe suresi 9/30

[10] Muminun suresi 23/91

[11] Enam suresi 6/101

[12] Fatiha suresi 1/5-7; bk. İbn Kesir, tefsir, I, 53-54

[13] Şura suresi 42/11

[14] Zümer suresi 39/62

[15] Ebu Davud, “Nikah”, 40; Tirmizi, “Rada”,10

[16] Bu konudaki hadisler için bk. Wnsinck, Miftahu künüzi’s-sünne, “el- Kubur” maddesi

[17] Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, I, 195

[18] Buhari,”Salat”,48, “Enbiya”, 96; Müslim, “Mesacid”,19,23

[19] Rad suresi 13/29

[20] Nisa suresi 4/48

[21] Maide suresi 5/72

[22] Hac suresi 22/23

[23] Ankebut 29/25

[24] Maide 5/72,116

[25] Al-i İmran 3/64

[26] M. Hamidullah, mecmuatü’l-vesaikü’s-siyasiyye,s 26,29,50

[27] Müslim, “Sıfatü’l-münafikin”,16; Tirmizi, “Bir”, 25

[28] Şura 42/23

[29] Tevbe 9/31; İbn kesir tefsiri; Tirmizi, “tefsir”,10

[30] Kehf suresi, 110. ayet

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 0 Comments

9th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

RİSALE-İ NUR’DAKİ ŞİRK SÖZLERİ

Risale-i Nur’un şefaatçı kabul edilmesi

Şuâlar, Onüçüncü Şua’da geçen;…Bütün arkadaşlar lâ ilâhe illallah zikrine devam ediyorduk. Zelzele bütün şiddetiyle devam etmekteydi. O sırada hatırımıza geldi, Risale-i Nur’u aşkla ve bir saikle üç-beş defa şefaatçi ederek Cenab-ı Hak’tan halâs ettik.(Bu apaçık şirk değil midir?) Elhamdulillah derhal sakin oldu…

Risalei Nur’un darda kalanlara ve günahkârlara yardım etmesi

“Darda kalmış kişi dua ettiği za­man onun yar­dımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzü­nün hâkimleri ya­pıyor? Allah ile be­raber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsu­nuz..” (Neml 27/62) “De ki, Allah’ın dışında kuruntu­sunu ettikle­ri­nizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gi­der­meye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yeti­rebilirler. (isrâ 17/56) ayetlerini hatırda tutarak aşağıdaki bölümü okuyalım.. Sikke-i Tasdik-i Gaybî’de geçen bir şiirde: “Cürmümüzle külhan gibi pürnârız, Dert elinden hem her gün zâr u zârız. Affet bizi madem sana hep yârız, Ey nur-u rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur! Çevrildi ateşle bu koca dünya, Bir cehennem gibi kaynadı derya. Yetiş imdada ey şâh-ı evliya! Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur!” Risalei nurlar sığınılacak, af dilenecek makam, âlemlerin rahmeti olarak gösterilmektedir. Bu şiir yukarıdaki ayetlere ve Kur’ana göre şirktir. Çünkü af istenecek, sığınılacak, yardım istenecek Risale değil Allah; alemlerin rahmet nuru Risaleler değil Kur’an-ı Kerim’dir.

Risale-i Nur’un ve talebelerinin manevî kişiliğinin Gavs-ı Âzam olması

İslama göre “Gavs” (kendisine sığınanlara yardım eden) sadece Allah ‘tır. “yalnızca Sen’den yardım dileriz.” Ayetinin ışığında Kur’an; yardım istemek için bizleri Allah’a yöneltir. Aksi inanç ise şirktir. Fakat bakalım Risaleler yardım için kimlere yönlendiriyor.. Kastamonu Lâhikası’nda geçen;“Ben, eskide, Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsini, o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Âzam’da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, “Ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet makamının mazharıdır.” Sözüyle Said Nursi Risale-i Nur’u “Gavs” olarak kabul etmiş olup şirk işlemiş oluyor.

Risalelerin koruyucu kabul edilmesi

Emirdağ Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup’da geçen: “ bîçare Ceylan yanıma geldi, dedi: “Biz yanıyoruz, mahvolduk.” Ben de iki gün evvel mağazalarında bulunan Âyet-ül Kübra’nın bir kısım matbu’ nüshalarını yanıma getirmek için söyledim, fakat getirmedi. Demek o ateşi söndürmek için orada kalmıştı. Ben de Risale-i Nur’u ve Âyet-ül Kübra’yı şefaatçı yapıp: “Ya Rabbi kurtar” dedim. Üç saat o dehşetli yangın hücumundabütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktırdı. Risale-i Nur’un ve Âyet-ül Kübra’nın hıfzında (korumasında) olan mağazaya kat’iyyen ilişmedi ve altındaki şakirdin dükkânı da müstesna olarak sağlam kaldı.” Sözleriyle Said Nursi Risalelerin yangına engel olduğunu, mağazayı koruduğunu iddia ederek şirk işlemiştir.

Vahdeti vucud inancının kabul edilmesi

Öncelikle, Vahdeti Vucud inancının kurucusu olan İbn Arabî’nin inandığı Allah’ın, Kur’an’ın anlattığı Allah olmadığını belirtelim, zira onun Allahı, her an yoktan yaratan, ahlâkî sıfatlara sahip olan şahsî bir Allah değildir. İbn Arabî, inandığı Allah’ı insana bağımlı kılmakta, insanı bir bakıma Allah’ın yaratıcısı kabul etmekte ve böylece insanı ilâhlaştırmakla din dairesinden çıkmış bulunmaktadır. Şimdi bu küfür ve şirk dolu inançla ilgili Said Nusi’nin cümlelerine bakalım..Lem’alar, Yirmisekizinci Lem’a; Öyle de: Vahdet-ül-Vücûd mes’elesi gibi hakaik-ı ulviye,(yüce bir hakikat) ehl-i gaflet ve esbab içinde dalan avamlara girse, tabiat telâkki edilir ve üç mühim zarar verir. Lem’alar, Dokuzuncu Lem’a; …. Muhyiddin-î Arabî demiş: “Ruhun mahlukiyeti inkişafından ibarettir.” O suâl ile benim gibi zaif bir biçareyi Muhyiddin-î Arabî gibi müthiş bir harika-i hakikat, bir dâhiye-i ilm-i esrâra karşı mübarezeye mecbur ediyorsun. Fakat madem nusûs-u Kur’ana istinaden bahse girişeceğim, ben sinek dahi olsam o kartaldan daha yüksek uçabilirim. Belki: Hazret-î Muhyiddin aldatmaz, fakat aldanır. Hâdîdir, fakat her kitabında mühdî olamıyor. Gördüğü doğrudur. Fakat hakikat değildir.Vahdet-ül-Vücud ise bir meşreb ve bir hal ve bir nâkıs mertebedir. Fakat zevkli, neş’eli olduğundan, seyr ü sülûkta o mertebeye girdikleri vakit çoğu çıkmak istemiyorlar, orada kalıyorlar; en münteha mertebe zannediyorlar.Nur Risaleleri’nde oldukça yumuşatılarak geçiştirilmiş olan konu hakkında Said Nursî’nin ifadeleri birbirini tutmamaktadır. Getirdiği izahlarda tutarlılık olduğu söylenemez. Bu şirk inancını bir yandan “tevhide gark olmak, tevhide dalmak, Hüdâperestlik, zevkî bir tevhîd, ulvî hakikatlar” vb. sözlerle nitelemektedir; diğer yandan da İslâmî esaslara aykırılığını bildiğinden “bunu avam anlayamaz” tarzında bir gerekçe ile insanları bu öğretiden men etmeye çalışmaktadır. Bu ne menem bir tevhittir ki, “avamın eline geçince onları firavunlaştırma, nefislerini mâbûd edinme” gibi gizli (potansiyel) bir tehlikeyi de içermektedir.

Said Nursi’ye “Bediüzzaman” lakabı verilmesi

Bedii’in sözlükte iki anlamı vardır: Biri; örneği ve benzeri olmayanı yaratmaktır. İkinci anlamı ise; “örneği ve benzeri olmayan, harika varlıktır. Kur’ana göre bu özellikler yalnız Allah’a aittir:“O (Allah), göklerin ve yerin bedi’idir.”(Bakara 117) Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, Sekizinci Şua’da konuyla ilgili;“…Hem şimdi anlıyorum ki: Eskiden beri benim liyakatım olmadığı halde bana verilen Bediüzzaman lâkabı benim değildir. Belki, Risale-i Nur’un mânevî bir ismi idi. Zâhir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş. cümlesi geçer. Öyleyse soralım: Neden bu sıfatı Şakirtlerden başka hiç kimse âlimleri için kullanmıyor? Tarihte bu sıfatı kullanan hangi peygamber, hangi âlim var? El cevab: Yok. Çünkü bu apaçık bir şirktir, bunun lamı cimi de olamaz. Fakat Risale-i Nur’un tercümanı, müritlerince yakıştırılan bu sıfatı kabullenmiş eyvallah demiştir.

Hz. Ali’nin ve evliyaların Geleceği (Gaybı) bildiği iddiası

Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Onsekizinci Lem’ada geçen; “….Hz. Ali diyor: “…. Evveli dünyadan kıyamete kadar ulum-u esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur.” Sike-i Tasdiki Gaybi Sekizinci Lemada geçen; “…ulûm-u evvelîn ve ahirîni bildiğini müftehirane iddia eden Hz. Ali (R.A.)…” Said-i Nursi Şuâlar, On Dördüncü Şuâ “…Hattâ, evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinde Risale-i Nur’u aynı o âhir zamanın hidâyet edicisi olduğu, bu tahkikatla teville anlaşılır diyorlar.” Siracü’n-Nûr isimli kitapta;“…Evet Hazret-i Ali Radıyallahü Anh, “Kaside-i Celcelûtiye”de iki suretle Risâle-i Nur’dan haber verdiği gibi..”,Denizli Müdâfâsı’nda ise Hz.Ali haşa Said’in geleceğini haber verir ve Said’le konuşur; “Hz. Ali’nin kasidesinde ebced hesabıyla, “binüçyüzellide Said-i Kürdî gelecektir” çıkıyor. Hülâgû’dan ve latin hurufundan ve İslâm deccalından ve bir kısım ulemâların yanlışlarından kat’i haber veren İmam-ı Ali o cümle ile biçare Said’e diyor: “Sen o zamana yetişeceksin. Cenab-ı Hak’tan muhafazanı niyaz eyle”Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, Sekizinci Şua’da;“… Birden bir ihtar-ı gaybî gibi kalbime denildi: İmam-ı Ali Radıyallahü anhü Risale-i Nur ile çok meşguldür. Mecmuundan haber verdiği gibi kıymetdâr risalelerine de işaret derecesinde remzedip îma ediyor. Eğer sarîh bir surette gaybdan haber vermek (çok zararları bulunduğundan hikmete münafi olduğu cihetle) hikmet-i İlâhiye tarafından yasak olmasa idi tasrih edecekti. (Güya Hz. Ali, gerçek bir şekilde gaybı biliyor fakat Allah, bu gaybın açıkça haber verilmesini yasakladığı için sadece işaret yoluyla söylüyor!!!)Said Nursî ve Nur Risaleleri hakkında verilen bunca haberin (!) yanı sıra daha başka haberler de (!) vardır. Bunların en yoğun olanı “Keramet-i Gavsiye” adıyla takdim edilen Şeyh Abdülkadir Geylânî’nin haberleridir.Sike-i Tasdiki Gaybi Sekizinci Lemada geçen;“On dördüncü asırda “El-Kürdî” lâkabiyle yâdedilen Molla Said, benim müridimdir. O fitne ve belâ asrının her şer ve fitnesinden, Allah’ın izniyle ve havl-i kuvvetiyle onun muhafızıyım.”

Hz. Ali’nin Risaleyi şefaatçi kılıp yardım istediği iddiası

Allah’tan başka bir dostunuz ve şefaatçınız yoktur. Düşünüp öğüt almıyor musunuz?” (Secde 4) “De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez. ” ( Neml, 65)Allah’ın kitabındaki bu ve benzeri ayetleri bizden de iyi bilen Hz. Ali acaba Said-i Nursi’nin dediği gibi yapmış mıdır? Bakalım bu konuda Said-i Nursi ne diyor? Şuâlar, On Beşinci Şuâ’da Hz.Ali’nin gaybı bildiği ve Risaleden yardım istediği geçer; “ Birinci Kelime ­لا إله إلا الله tır. Bundaki hüccet ise matbu’ Âyetü’l-Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin harikalığı içindir ki; İmam-ı Ali (R.A.), Nur’un eczalarından haber verdiği sırada وبالآية الكبرى أمني من الفجت (Ayetül Kübrâ hakkı için beni ani ölümden koru) deyip o Âyetü’l-Kübra’yı şefaatçı yaparak…” Bu iddia, Hz. Ali’ye (r.a.) atılmış bir iftiradır; çünkü Hz. Ali Allah’ın Kitabını en iyi bilenlerdendir. Hz. Ali, şahadeti ile bitecek olayların bile sonuçlarını kestirememişken, kendisinden yüzyıllar sonra gelecek bir adamdan ve onun risalelerinden haber verecek… Üstelik onca sıkıntısının arasında oturacak ebced ve cifir hesapları yaparak, bu kitaplardan yardım isteyecek.

Allah’tan başkasından yardım isteyip ölülere sığınma ve ölmüş bir insanın kendisinden yüzlerce yıl sonra yaşayan başka insanlara yardım ettiği iddiası

“De ki, Allah’ın dışında kuruntu­sunu ettikle­ri­nizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gi­der­meye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yeti­rebilirler”. (isrâ 17/56) “Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de sizin ortak saymanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyin iç yüzünü bilen Allah gibi, haber ver­emez.” (Fatır 35/14) Bu ayetleri hatırda tutarak aşağıdaki yazılara bir bakalım.Sike-i Tasdiki Gaybi Sekizinci Lemada geçen;“On dördüncü asırda “El-Kürdî” lâkabiyle yâdedilen Molla Said, benim müridimdir. O fitne ve belâ asrının her şer ve fitnesinden, Allah’ın izniyle ve havl-i kuvvetiyle onun muhafızıyım.” …. Gavs’ın o müridi mahfuz kalmıştır. Korktuğu şer ve mehâlikten bir hıfz-ı gaybî ile kurtulmuştur” “O Gavs’ın müridi olan Said-ül-Kürdî, …. Allah’ın izniyle, havl ve kuvvet-i Rabbânî ile ona imdad etmişim ve istimdadına yetişmişim.” ve Gavs-ı Azam’ın ceddi ve üstadı olan Hz. Ali (R.A.; …. Risale-i Nur şâkirdleri … o müthiş mehalike karşı sarsılmadıkları halde imdat-ı ruhaniye ve kuvve-i maneviyenin takviyesine pek çok muhtaç oldukları bir zamanda o ulûm-u evvelîn ve ahirîni bildiğini müftehirane iddia eden Hz. Ali (R.A.) hiç mümkün müdür ki; Evladından olan Gavs-ı Geylani’den geri kalsın. .. Risale-i Nur şâkirdlerinin imdadına yetişmesin. Elbette bu suretle yetişir ve yetişti. “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hîzan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim. Çocukluk itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur” derdim. Şaşırtıcıdır ama yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiştir.” Demek Cenâb-ı Hak o kudsî üstadımı, bir melek-i sıyanet gibi bana muhafız kılmış Gençlik Rehberinde geçen;Hz.Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan imdat ve Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisinden himmet dileyerek çalışıyoruz Mektubat, Birinci Mektubta geçen; “Hattâ Seyyid-üş-şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vakıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.”. Barla Lâhikası, Yirmi yedinci Mektupta geçen;“ Hele Gavs-ı A’zam Şeyh Geylânî Hazretlerinin kerâmet ve ihbârât-ı gaybiyesini hemşîreniz o kadar lezzet ve muhabbetle dinliyor ki, üç sene evvelisi hastalığa tutulduğu vakit, o halinde ve kısmen aklı başında olmadığı zamanlar bahçede ağaçların dallarını tutup, “Yâ Abdülkâdir-i Geylânî, Yâ Veysel Karânî, meded!” diye bağırıp sallanıyordu.Kendisinden yüzyıllar önce ölmüş bir insandan yardım istemek, bu insanın yardım ettiğini iddia etmek, Allah’tan başkasına sığınıp o kişiden yardım istemek Kurana göre şirktir. Bunun tevili, kıvırması olamaz.“Mescitler, kuşkusuz Allah’ındır. Allah ile beraber bir başkasına dua etmeyin! (…) De ki: ‘Ben ancak Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi ona ortak koşmam.’” (Cin,18-20)

Evliya zannedilen bazı insanların ilahlaştırılması

Barla Lâhikası Yirmiyedinci Mektupta geçen; “Özellikle, Allah adamı Hz. Abdülkadir, Gavs-ı A’zam, “ol” der “olur” dairesinin kutbu” (…)Sike-i Tasdiki Gaybi Sekizinci Lemada geçen; “Hazret-i Şeyhin vefatından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufları ehl-i velâyetce kabûl edilen üç evliya-yı azîmenin en âzamı o Hazret-i Gavs-ı Geylânî’dir.” Mektubat, Birinci Mektubta geçen;

“Hattâ Seyyid-üş-şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vakıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş.

Mektubat, Birinci Mektubta geçen;Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır?…Elcevap: Hayattadır, … Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki bir derece serbesttir. Yâni bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler… Tevatür derecesinde ehl-i şuhûd ve keşif olan evliyânın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder.”Sözler, Onaltıncı Söz/Birinci Şua/Üçüncüsü;. “İşte şu sırdandır ki mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salâvatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirisine mâni olmaz. Hattâ evliyâdan, ziyade nuraniyet kesbeden ve abdâl denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş. Aynı zat, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.”Sözler, 657’de geçen; “…Velilerin abdâlı, çok yerlerde bir anda zuhur eder, görünür”.Bediüzzaman Said Nursî, Afyon Hayatı; “… Aynen bunun gibi; Denizli’de, camilerde beni gördükleri gibi hattâ resmen ihbar da edilmiş, müdür ve gardiyana aksetmiş. Bazılar telâş ederek, “Kim ona hapishane kapısını açıyor?” demişler. Hem burada dahi aynen öyle oluyor. Halbuki, benim çok kusurlu ve ehemmiyetsiz şahsiyetime, pek cüz’î bir hârika isnadına bedel, Risale-i Nur’un harikalarını isbat edip gösteren “Sikke-i Gaybîye Mecmuası” yüz derece, belki bin derece ziyade Nurlara itimad kazandırır ve makbuliyetine imza basar. Hususan, Nur’un kahraman talebeleri ve onlar hakikaten hârika hallerimle ve kalemleriyle imza basıyorlar.Allah Tealâ, kimilerini yaratırken, kimilerini öldürür. Kendisine edilen tüm dualara karşılık verir. Sesleri birbirine karıştırmadan ancak o işitir. Her şeyi ancak o görür, o bilir. Her türlü eksiklikten münezzeh olan sadece o; tüm kemal sıfatlarıyla muttasıf olan da sadece odur. Onun dışındaki herkes ve her şeyin eksiklikten bir nasibi vardır. Melekler ve peygamberler ise onun kullarıdır. Aynı anda birçok yerde olup, birçok işler yapamazlar. Her şeyi işitip, göremezler. Şüphesiz ki; işleri evirip çevirmede, yönetmede, âlemlere tasarrufta yüce Allah’ın hiçbir şeriki (ortağı) yoktur. Hay olan, hiç ölmeyen sadece Allah’tır. O, şöyle buyurur: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeyin yöneticisidir.” (39/62)“Bilmedin mi ki, göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı, yönetimi, mülkiyeti) yalnız Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı vardır.” (2/107)Şirk, Allah’a mahsus olan sıfatlardan herhangi birini, münezzeh ve yüce Allah’tan başkasına isnat etmektir. Bu sıfatlar KÜN FE YEKÛN (”ol” der olur) ile tabir edilen irade ile âlemde tasarruf etmek, yahut hastaya şifa icadı, rızkını daraltacak yahut öfke sebebiyle onu hasta yapacak, yahut bedbaht edecek derecede bir şahsa lânet etme ve gücenme, öfkelenme, yahut bir şahsa rızkını genişletecek, bedenine sağlık verecek, kendini mes’ut kılacak derecede rahmet etmek gibi sıfatlardır.

Said-i Nursi’nin Kıyamet tarihini belirtmesiAllah; “Kıyamet vakti yaklaştı. Allah’tan başka onun vaktini bilen de yok.” (53/57-58) buyurduğu halde Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, Birinci Şuada; “.. Ve’l-ilmu indallahi lâ ya’lemu’l-gaybe illallâhu Hattâ ye’tiyallahu bu emrihi (şedde sayılır) fıkrası dahi, makam-ı cifrîsi bin beşyüz kırkbeş (1545) olup kâfirlerin başında kıyamet kopmasına îmâ eder… Bu îmalar gerçi yalnız bir tevafuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtar edilmesi bana kanaat verdi. Hem kıyametin vaktini kat’î tarzda kimse bilmez; fakat, böyle îmalar ile bir nevi kanaat bir gâlip ihtimal gelebilir. (…)denilerek Allaha şirk koşulmaktadır. Said Nursî’nin, hesap aralarına “Allah’tan başka, hiç kimse gaybı bilmez” anlamına gelen “lâ ya‘lemu’l-gaybe illallâhu” cümlesini koyması, adeta fasıkların büyük günahları bile bile işlerlerken “tövbe, tövbe” demelerini andırmaktadır. (Hilmi POLAT) http://www.aliumuc.com/?p=69

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 0 Comments

9th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

3Al-i İmran suresi, 64. ayet. De ki: “Ey Ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir sö­ze gelin: Yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarım rab edinmesin.” Eğer yine yüz çevirirlerse, “Şahit olun ki biz Müslümanlarız” deyin. 65. Ey Ehl-i kitap! İb­rahim hakkında niçin tartışırsınız? Oysa Tevrat da İncil de kesinlikle ondan sonra indirildi. Hiç düşünmüyor musunuz? 66. İşte siz böylesiniz; hadi hak­kında bilginiz olan konuda tartıştınız, fakat hiç bilgi sahibi olmadığınız bir ko­nuda niçin tartışıyorsunuz! Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz. 67. İbrahim ne Yahudi ne Hıristiyan idi; bilâkis o hanîf bir müslümandı; müşriklerden değil­di. 68. Doğrusu insanların İbrahim’e en yakın olanı, ona tâbi olanlar, şu Pey­gamber (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir. Allah da müminlerin dostudur.

Tefsiri

3Al-i İmran suresi, 64. ayet. Yukarıdaki âyetlerde Hıristiyanlıktaki yanlış yönelişlerin odak noktası­nı oluşturan “Hz. İsâ’nın konumu” hakkında aydınlatıcı açıklamalar yapılıp bu ko­nudaki tartışmalara 62. âyette belirtilen “mübâhele”ye davet ile son verildikten sonra burada asıl amaca geçilmektedir.

Âyetten anlaşıldığına göre daha önce geçen açıklamalar, taraflar arasında çe­kişmenin derinleştirilmesi ve kuru bir münazara yapılması gibi bir amaç taşıma­makta, aksine diyalog engellerini kaldırıp yahut azaltıp ortak bir alanda buluşma­yı hedeflemektedir.

Âyet-i kerimede geçen “ehlü’l-kitap” tamlaması ile:

a) Necran Hıristiyanlarının.

b) Medine Yahudilerinin.

c) Hem Yahudi hem Hıristiyanların birlikte kastedil­diğine dair görüşler vardır. Âyetin nüzul sebebine göre tercih belirten müfessirler bulunmakla beraber, Hz. Peygamber’in Bizans İmparatoru Heraklius’a yolladığı ve bu âyete de yer verdiği İslâm’a davet mektubundaki üslûptan bu âyette aslî şekliyle tevhid inancına dayalı din mensuplarına genel bir çağrının bulunduğu anlaşılmaktadır.

Taraflar arasında mevcut ortak noktaların belirginleştirilmesinden hareketle kurulacak diyalogun sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi için, karşılıklı saygı esasına riayet edilmesi, sübjektif üslûp ve tavırlardan kaçınılması gerekir. İşte âyet-i kerîme bu konuda müminler için çok güzel bir örnek ortaya koymakta, muhatapla­rı Allah’ın kitabına ehil sayan gönül alıcı ve nazik bir hitapla söze başlanarak on­lara değer verilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in başka bir âyetinde de Ehl-i kitap’la yapılacak tartışmada ve onların yanlış tu­tumlarına karşı verilecek mücadelede -kural olarak- en güzel yolun izlenmesi isten­miş, yine bazı âyetlerde onların içinde Kur’an’ın tasvip ettiği imana sahip insanlar bulunduğuna dikkat çekilmiştir. Öte yandan Rûm sûresinde Hıristiyanların ateşperestlere karşı zafer kazanacakları haber verildikten sonra Müslümanların bundan sevinç duyacakları ifadesi kullanıl­mıştır. Âyetin sonunda, müteakip âyetlerde ve Kur’ân-ı Kerîm’in başka sûrelerindeki birçok âyette Ehl-i kitabı mahkûm eden ifadeler bulunmakla beraber bunların sübjektif bir tavrı yansıtmadığı, bilâkis fikirlerin billûrlaştırmasını ve muhatabın kendi kendini sorgulamasını sağlamaya yönelik olduğu görül­mektedir. Bu surenin 119. ayetindeki sert ifade ise, Müslümanların bütün iyi niyet­lerine ve onların hayrını arzulamalarına rağmen insaf ölçülerini tamamen bir yana bırakıp onlara karşı için için kin besleyen Ehl-i kitap’la ilgilidir.

“Müşterek olan bir söz” diye tercüme ettiğimiz “kelimetin sevâin” tamlama­sı tefsirlerde, “âdilâne, dosdoğru, orta yolun ifadesi olan bir söz, adalet ve insaf öl­çülerine uygun bir söz” şeklinde açıklanmaktadır. Âyetin bu tamlamaya bağlı ola­rak yer alan “sizinle bizim aramızda” anlamındaki “beynenâ ve beyneküm” kısmı âyetin devamında bu sözün ne olduğuna dair yapılan açıklama dikkate alındığın­da, burada Müslümanlar ile aslî hüviyeti itibariyle tek Tanrı inancının savunucusu olan din mensupları arasındaki ortak ilkelerin özünün kastedildiği açıkça anlaşılır. Âyette bu ilkelerin en temel noktası “yalnız Allah’a kulluk etme” şeklinde belir­tilmiştir. Fakat bu ilkenin zedelenmeden varlığını koruyabilmesi İki ön şarta bağ­lı sayılmıştır:

a) Hiçbir şeyi Allah’a ortak saymamak.

b) Allah’ın dışında hiçbir merci, kişi veya gücü rab kabul etmemek. Böylece bir taraftan Ehl-i kitap peygam­berlerin tebliğ faaliyetinin ortak çizgisine çağrılmakta, bir taraftan da onların anı­lan iki şarta riayet etmemeleri sebebiyle tevhid inancının safiyetini ihlâl ettikleri hatırlatılmış olmaktadır.

Elmalılı Muhammed Hamdi ayetteki çağrının dayandırıldığı düşünceyi şöy­le açıklar: Burada muhtelif vicdanların, milletlerin, dinlerin, kitapların temel bir vicdanda, bir hak sözde nasıl birleştirilebilecekleri, İslâm’ın insanlık âlemine ne kadar geniş, açık ve tutarlı bir hidayet yolu, özgürlük kanunu öğrettiği ve artık bu­nun Araplar’a veya başka belirli bir millete özgü olmadığı tam anlamıyla gösterilmiştir. “Yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bı­rakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin” sözünde toplanan vic­dan birliğinden daha geniş, daha hâkim hiçbir vicdan bulmak mümkün değildir ki onun arkasına düşülsün. Din alanındaki ilerleme ve gelişmeler, vicdanların birbi­rinden ayrı düşen özelliklerinde değil, bütüncüllüğünde ve genişliğindedir. Bütün özgürlük ve eşitlik çağrılarının temeli şu “bir sözde, bir vicdanda toplanır: Allah’ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin.” İşte özgürlük ve eşit­lik meselesinin çözümünü sağlayacak yegâne anahtar budur: Birbirimizi rab, mevlâ, hâkim-i mutlak tanımayalım, bütün davranışlarımızı bir hakkın buyruğuyla ve Allah’ın hoşnutluğuyla ölçelim. Allah’ı bırakıp da O’nun hükümranlığı altındaki varlıklara hakka aykırı bir bağlılık mîsâkımız olmasın, hepimiz Allah’a kul olalım ve kendimizi ancak O’nun hükmü altında bilelim, birbirimize de ancak bu açıdan tâbi ve bağlı olalım, birbirimizin hakkına tecavüz etmeyelim, başkalarına ancak Allah’ın buyruğuna itaat kastıyla itaat edelim.

Âyette hem “ulûhiyyet birliği” hem de “rubûbiyyet birliği”, yani tanrı ve rab olarak tek bir varlığa inanıp bağlanmanın kaçınılmazlığı üzerinde durulmaktadır ki bunlardan birincisi Allah’a fizik ötesi âlemle ilgili yegâne gücün kendisine ait olduğu inancıyla tapmayı, ikincisi de hayata sadece Allah’ın iradesini hâkim kıl­mayı, yalnız O’nun istediği biçimde kulluk etmeyi ifade eder.

Gerek Yahudilik gerekse Hıristiyanlık “tapılacak, ibadet edilecek, kulluk edi­lecek” varlığın yüce Allah olduğunu kabul noktasında İslâm inancıyla kesiştiği halde, zamanla bu dinlerin mensuplarınca benimsenen bazı inanç ve davranışlar, Tann’nın tek olduğu ve Allah’tan başka hiçbir varlığın rab sayılamayacağı telak­kisini, dolayısıyla “yalnız Allah’a kulluk etme” ilkesini temelden sarsmış bulunu­yordu. Birçok âyette belirtildiği üzere bütün peygamberlerin ısrarla Allah’a ortak koşulmaması uyarısında bulunmalarına rağmen, Yahudiler Üzeyir’i, Hıristiyanlar da İsâ’yı Allah’ın oğlu olarak nitelendirmişler., Hıristiyanlar Allah “üçün üçüncüsüdür” demişler. Yahudiler Tanrı’yı millileştirerek Allah’ın sadece bir kavmin, hatta sadece insanların değil bütün ev­renin yaratıcısı ve Tanrısı olduğu hakikatini perdelemeye çalışmışlar ve âdeta bü­tün insanların aynı mabuda kulluk etmelerine rızâ göstermemişlerdir. Oysa tahrif edilmiş şekliyle bile bugün mevcut Tevrat ve İnciller’deki ifadeler Tanrı’nın “bîr” olduğunu ve Hz. isa’nın İsrâiloğulları’na “gönderildiğini belirtmektedir: “Dinle, ey İsrail: Allahımız rab bir olan rabdir; ve Allah’ın rabbi bütün yüreğinle ve bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin.” “Ve Allah bütün bu söz­leri söyleyip dedi: (…) Karşımda başka ilâhların olmıyacaktır”

Hep emirlerin birincisi hangisidir, diye ona sordu. İsâ cevap verdi: Birincisi, ‘Dinle, ey İsrail; Allahımız rab bir olan rabdır. Ve Rab Allah’ını bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün fikrinle ve bütün kuvvetinle seveceksin.’

“Fakat İsâ cevap verdi: Ben İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim.”

Yine evrendeki bütün varlıkların sahibi ve onları terbiye eden, onlara diledi­ği kıvamı veren yüce Allah olduğuna göre O’na kullukta yine O’nun iradesine yürekten teslimiyet gerektiği halde Hıristiyanlar Hz. İsâ’yi, Yahudiler ve Hıristiyanlar din adamlarına (ahbâr ve ruhban) Tanrı benzeri bir otorite tanıyarak yalnız Allah’a kul olma çizgisinin dışına çıkmışlardı. Nitekim Tevbe süresindeki bu ayetin lafzını esas alan Adîy b. Hatim ile Hz. Peygamber ara­sında geçen şu konuşma, burada yer alan “Allah’ı bırakıp da içimizden bazıları di­ğer bazılarını rab edinmesin” ifadesinin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır:

-”Yâ Resûlallah! Biz onlara kulluk etmiyorduk ki!”

-”Peki, onlar size istediklerini helâl, istediklerini haram kılıyorlar ve siz de onlara uyuyor değil miydiniz?”

-”Evet.”

-”İşte burada söylenen de odur

Bu yaklaşımın dünya hayatının düzenlenmesinde pek acı meyveler vermesi karşısında Batı dünyasının yakın zamanlarda aldığı önlemler ve birçok düşünce akımınca bu konuda ciddi tepkilerin ortaya konulmuş olması Kur’an’ın bu konu­daki çağrısına uyma açısından olumlu bir gelişme sayılabilirse de, bu tedbirlerin dinin egemenlik ve sömürü aracı olarak kullanılmasını engelleme hedefiyle sınır­lı kaldığı inkâr edilemez. Nitekim hâlâ bu iki dinin mensuplarınca din adamları, mürşid, yol gösteren, uyaran kişiler olmanın ötesinde tanrıya nasıl kulluk edilece­ğine karar verebilen ve Hıristiyanlarca tanrı adına affedebilen merciler olarak gö­rülmekte, yine hıristiyanlar tarafından Hz. İsâ koruyan, gözeten insanüstü bir var­lık olarak telakki edilmektedir. Dolayısıyla inanç esasları bakımından Ehl-i kita­bın bu çağrı üzerinde dikkatle durması ihtiyacının devam ettiği kuşkusuzdur. Öte yandan yukarıda işaret edilen tepkilerin “din”e ve “inanma”ya karsı bir tavır hali­ne dönüşen biçimlerini de kaş yaparken göz çıkarmaya varan ayrı bir olumsuz so­nuç olarak hatırlamak gerekir.

Kurtubî bu âyeti yorumlarken İslâm’da dinî hükümlerin çıkarılmasında kişi­sel eğilimlerin ve keyfî takdirlerin hâkim kılınmasına müsaade edilmediği anlamı üzerinde durur. Bu cümleden olmak üzere âyette, şer’î delile dayandırılmayan “istihsan”ın geçersiz olduğuna delâlet bulunduğunu, yine şer’î dayanağını gösterme­den imamın sözünün bağlayıcılığını iddia eden Râfizîler’in bu yaklaşımının red­dedildiğini belirtir. Tabii ki burada geçerli bir dayanaktan yoksun keyfî istidlallere yöneltilmiş bir eleştiri söz konusudur. Hakkında daha güçlü özel bir delil bulunması sebebiyle mûtat çözümü terketme; yarar ilkesi, hak­kaniyet kuralı, dürüstlük kuralı gibi ilke ve kurallara dayanarak bir olayın benzer­lerinde uygulanan hükümden vazgeçme anlamındaki istihsan delili -isimlendirme ihtilâfları bir yana- içerik olarak hemen bütün İslâm âlimlerince kabul edilmiş ve uygulanmıştır. (Diyanet tefsiri, 3/64 açıklaması.)

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 0 Comments

9th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Tevhidden Şirke Dönüş

9/30. Yahudiler, ‘Üzeyir, Allah’ın oğludur’ dediler. Hı­ristiyanlar da, ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyor­lar. Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar.

31. (Yahudiler) Allah ‘ı bırakıp bilginlerini (hahamları­nı); (Hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Me­sih’i rabler edindiler. Halbuki onlara sadece tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka tanrı yoktur. O bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.

Bu âyetlerin analizinden çıkarılacak neticeler şunlardır:

1. “Yahudiler, ‘Üzeyir Allah’ın oğludur’ dediler.” Üzeyir kimdir? Arap dilinde Üzeyr, İbrânîce’de Ezra adıyla anılan bu insan kaybolan Tevrat’ı yeniden toparlayıp tedvin eden kişidir.

Tevrat’a bugünkü şeklini veren kimsedir. Ona Allah’ın oğlu sıfatını ve­ren Arabistan yahudilerinin olduğunda hemen hemen ittifak vardır. İbn Abbas’tan rivayet edilen bir hadise göre, Medineli Yahudilerin bir kısmı bir keresinde Hz. Peygamberce şöyle demişti: “Sen bizim kıblemizi terketmişken ve Üzeyir’i Allah’ın oğlu olarak görmezken biz sana nasıl uyarız?”

Tevrat’ı tedvin etmesi sebebiyle yahudiler Üzeyir’e saygı ve iti­barda müstesna bir yer verdiler ve onu en abartılı sıfatlarla andılar. Üzeyir, sonraki Yahudilik’te hâkim olacak olan, kendine has, resmî ve standart yahudi din kurumunun kurucusudur.

Yahudiler tanrısal sıfatlar vererek tam anlamıyla şirk olan bir ifa­deyle Üzeyir’in, Allah’ın oğlu olduğunu söylediler. Ona bu sıfatları ya­kıştıran ifadeleri Eski Ahid’de bulmak mümkündür: “İsrail benim oğlumdur”; “Ben İsrail için babayım” Bu ifadeler müşrikçe çağrışımlar olduğu için Kur’ân bunları reddetmektedir.

Yahudilerin sadece Üzeyir ile ilgili olan bu ifadeleri, daha sonra genişletilerek bütün yahudilerin Allah’ın oğlu olduğu iddiasına ve inan­cına kadar uzandı (Mâide 5/18). Öyle anlaşılıyor ki yahudiler bir taraftan Allah’ı beşerileştiriyor, diğer taraftan da beşer olanı tanrılaştınyorlardı.

2. Hıristiyanlar da ‘Mesih, Allah’ın oğludur’ dediler.” Mesih de Hz. İsa’dır, “Onları baba, oğul ve kutsal ruh adına vaftiz ettiler” (Matta, 19/28). Öyle anlaşılıyor ki Yahudi kültürü Hıristiyan kültürünü etkilemiştir. Üzeyir’e Allah’ın oğlu diyen Yahudilere karşı nazire olarak Hıristiyanlar da Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu dediler. Hz. İsa Allah’ın oğlu olarak kalmadı, onu doğrudan tanrılaştırdılar: “Andolsun ki Allah kesinlikle Meryem oğlu Mesih, diyenler kâfir olmuşlardır” (Mâide 5/72). “Rahman çocuk e-dindi dediler.” Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız; bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşe­cektir” (Meryem 19/88-90).

Görüldüğü gibi Kur’ân ve Matta İncili, Hıristiyanların Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu olduğuna inandıklarını ispatlamaktadır. Yahudiler gibi, bu oğul olma işi Hz. İsa’da kalmadı kendilerinin de Allah’ın oğlu olduğuna kadar uzandı (Mâide 5/18),

3. “Bu onların ağızlarında geveledikleri sözler­dir.” Ağız kelimesi buna “bilgilerin köksüz olduğu, hakikatle ilgisi ol­madığı, akıldan gelmediği” anlamını katmaktadır. Düşünmeden, doğru­luğunu tartışmadan gelişigüzel söylenen bir söz olmaktan Öte, herhangi bir değer taşımadığı mânasını vermektedir. Akıldan kaynaklanmayan, bir delile dayanmayan bu iddia ağızdan çıkan dayanaksız bir sözden iba­rettir. Bunu şu âyetlerle ispat edebiliriz. “On­lar, kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylerler” (Al-i îmrân 3/167) “Bu, ağızlarından çıkan ne büyük bir sözdür. Onlar ancak yalan söylerler” (Kehf 18/5),

Allah, ağızdan geveleyerek fetva vermeyi de müslümanlara yasak­lamıştır: “Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak bu helâldir, şu da haramdır demeyiniz, çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ere­mezler” (Nahl 16/116). Üzeyir’i ve Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu olarak ifade eden söz Allah’a iftiradan ve şirk koşmaktan başka bir şey değildir,

4. “Daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar.” Ayetin bu kısmından çıkarılacak neticeler şun­lardır:

a) Ayette geçen müdâhaât kelimesi “benzemek” anlamına gelmektedir. Bu mânayı Ferrâ vermiştir. Şemîr de bu fiilin “uymak, tâbi olmak” mânasına geldiğini söylemektedir.

Bu mânadan hareket edersek varacağımız netice yahudilerin ve hıristiyanların bu sözlerini geçmişteki kâfirleri taklit ederek söyledikle­ridir. Çünkü onlardan önce inkarcılar, melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlardı: tfıiı “Ey müşrikler! Rabbiniz, erkek çocukları sizin için ayırdı da, kendisi meleklerden kız çocukları mı edindi?” (İsrâ 17/40). Yahudiler ve hıristiyanlar, müşriklerin bu sözleri­ni değişik bir şekle sokarak taklit ettiler.

b) Önceki kültürün sonraki kültürü taklit anlamında etkilediğini görüyoruz. Arap kültüründeki inanış biçiminde Allah’ın kızları olduğu anlayışı vardı. Bu anlayış önce yahudi inanış biçimini etkiledi, daha son­ra da Yahudiliğin bu inanışı, Hıristiyanlığı etkileyip Allah’ın oğlu inan­cına dönüştürdü. Demek ki şirk, kültürden kültüre kimi zaman kılık de­ğiştirmektedir. Bulaşıcı bir hastalık biçiminde ortaya çıkan şirk, insanlı­ğın manevî hayatının en tehlikeli mikrobu olmuştur. Âyetteki “benzeti­yorlar” ifadesi hem taklidi hem de geçmişin inanç biçiminin etkisini gündeme getirmektedir.

5. “Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar.” Arapça’da bir beddua şeklidir. Allah helak, kahr ve lanet etsin mânasına gelmektedir. Bedduadaki “ölüm” sözcüğü, lanet edilen kimsenin manen ölmüş olmasındandır, Yahudi ve hıristiyanlann Üzeyir ve Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu olarak görmelerinden dolayı Allah onlara beddua etmektedir.

“Nasıl da döndürülüyorlar?” ifadesinden anlıyoruz ki, onlar yanlış bir inanış biçiminin etkisinde kalıp hak inanıştan döndürül­mektedirler. Döndürülen insanların, düşünce bağımsızlığı yok demektir. İradesi elinden alınmış kimse kimliksiz hale getirilmiş, başkalarının tut­sağı haline getirilmiş demektir. “Başkaları” ifadesiyle şeytan ve diğer insanlar kastedilmektedir. İnsanların her zaman etki altında kalıp döndü­rülecekleri ihtimali hiçbir zaman din bilginleri tarafından göz ardı edil­memelidir Bu insanlar şirk gibi en çirkin iftirayı Allaha isnat edecek kadar dön dürü leb i İm işlerdir.

6. “Yahudiler Allah ‘ı bırakıp bilginlerini, Hıristiyanlar da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler.” “Hz. Üzeyir ve Hz, İsa’nın Allah’ın oğludur’ gibi ağır bir söz ve şirk yetmemiş gibi, yahudiler “ahbâr” denen bilginle­ri rab edindiler. Buradaki rab, tanrı anlamına gelmektedir. Yahudiler bu bilginlere Allah’a tapar gibi taptılar. Allah’ın hükümlerini bırakarak o bilginlerin kişisel görüşlerine inandılar. Allah’ın emirleriyle onların gö­rüşleri çatıştığında bilginlerin görüşlerini tercih ettiler.

Bilginlerini, Allah’ın emirlerini öğrenip anlatan bir kişi olarak görme yerine, dinde Allah gibi hükümler veren varlıklar olarak gördüler, inandılar. Allah, hiristiyanların da aynı tarzda rahiplerini rab edindikleri­ni hatta Hz. İsa’yı da rab edindiklerini bize nakletmektedir. Allah onların yaptıklarını bize niçin anlatıyor? Müslümanların da aynı duruma düşme ihtimali vardır, bu ihtimali ortadan kaldırıp müslümanları eğitmek için bu ayrıntıları vermiştir.

Müslümanlar da âyetle hadis çatıştığında hadisi, âyet ile ictihad ça­tıştığında içtihadı alabilirler, beşerin fetvasını Kur’ân’ın önüne geçirebi­lirler, hatta geçirmektedirler. Öyle ki bunları fıkıh usulü kitaplarında bile görmek mümkündür. “Mezhebin nedir” diye sorulunca Kur’ân yerine bir mezhebin adını verebilirler. Din adına halka âlimlerin görüşünü verebi­lirler. Bunun ne anlama geldiği yahudilerin ve hıristiyanların yaptıkları örnek verilerek anlatılmaktadır.

Bu âyet tarihî bir olguyu anlatmak yerine müslümanları eğitmeyi hedef almaktadır. Hucurât sûresinin birinci âyetinde yer alan Allah’ın ve Peygamberi’nin önüne geçmeme emri de bunu anlatmaktadır. Bu âyette âlimlerin görüşlerini veya kendi görüşlerini Allah’ın vahyi önünde tut­manın vahametine işaret edilmektedir.

Bir âlimi nasıl rab ediniriz? Bu sorunun cevabını şu hadisle verebi­liriz: “Adî b. Hatim: Boynumda altından bir haç bulunduğu halde Hz. Peygamberdin huzuruna vardığımda şöyle buyurdu: ‘Bu da ne oluyor ey Adî? Şu putu üzerinden at!” Hz. Peygamber’i Tevbe sûresinin, “Onlar Allah’ı bırakıp âlimlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler” âyetini okurken dinledim. Hz. Peygamber’e, ‘Onlar bunlara ibadet etmiyorlardı’ dedim. Hz. Peygamber buyurdu ki: ‘Allah’ın helâl kıldığına haram derler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah’ın haram kıldığına helâl derler, siz de helâl saymaz mıydınız?1 Ben de ‘evet’ de­dim. ‘İşte bu onlara ibadettir* buyurdu”

Al-i İmrân sûresinin 64. âyetinde, “Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimimizi rabler edinmeyelim” ilkesine çağrılmaktadır. Müslüman da olsa geçmişteki, ya da yaşamakta olan bir âlimi veya âlimleri rabler edindiğimizin farkında değiliz. Masum bir anlayışla, onlara saygı gösterdiğimizi söyleyerek davranışlarımızı aklî-leştiriyoruz. Bunun sınırını kaçırıp şirke düşüyoruz.

Allah’tan başkasının rab edinilmesi anlamı verilen ve Kurân’da pek çok âyette zikredilen ifadesi, “Allah’ın daha aşağı mertebesinde”, “O’nun altında” anlamına da gelir. Çünkü sözü edilen müşrik gruplar ve kitap ehlinden küfür içindeki insanlar Allah’a inanmaktadırlar. Yaptıkları yanlışlık ise başka varlıkları Allah’a ortak ilâha ibadet etmekle emrolunmuşlardı” ifadesi “Allah, onların şirk koştukları şeylerden münezzehtir” ifadesi bu grupların, tek ilâha ibadetle yükümlü tutulmalarına rağmen şirke düştüklerini göstermektedir. Şirk ortaklık anlamına geldiği için ‘dun’ ifadesi, “Allah’ı bırakmak” veya “Allah’tan başkası” anlamından ziyade Allah’a ortak koşanların ortaklarından söz eden âyetlerde dûn kelimesinin altında, aşağı anlamından hareketle “Allah’ın daha aşağı mertebesinde” şeklinde anlamlandırılmalıdır. Çünkü şirkte mutlak inkar değil, ortaklık söz konusudur. Ortakların zirvesine de Allah yerleştirilmiştir.

7. “Halbuki onlara sadece tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır,”

a) Yahudiler ve hıristiyanlar Allah’tan başkasına kulluk etmemele­ri konusunda uyarılmışlardı. Bunun anlamı, bilinçli olarak şirk koşmuş olmalarıdır. Bilgilendirilmelerine rağmen şirk koşmuş olmaları affedilmez bir hatadır.

b) Allah’tan başka hiçbir varlığa tanrılık sıfatı verilemez. Bu ilke bütün peygamberlerin kutsal kitabında ve ilâhî Öğretilerde yer almıştır. Evrensel nitelik taşıyan tevhid inancı, yahudiler ve hıristiyanlar tarafın­dan tahrif edilmiştir.

c) Onların tanrılık verdikleri varlıklardan ve Allah’a atfettikleri “çocuk edindi” inancından Allah’ın uzak olduğu ilân edilmektedir. Sübhân burada “uzak” anlamına gelmektedir. Tevhid inancını ayakta tutan en güçlü sıfatlardan biri sübhândır. Allah âyetin sonunda tevhid inancının eğitimini yapmaktadır. 30. âyette başlayan şirk koşma çeşitleri 31- âyetin sonuna kadar devam etti. Öncelikle yahudilerin ve hıristiyanlann nasıl şirke düştükleri anlatıldı, oradan şirk hastalığının nasıl tedavi edileceğine geçildi. İnsanın insanı tanrılaştırması anlatılırken, kültürlerin, inançların birbirini etkilemesine dikkat çekildi ve bu etkilemede taklidin rolü gözler önüne serildi. (Bayraktar Bayraklı tefsiri, 9/30-31 açıklaması).

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | 0 Comments

9th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

 

ŞİRK NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Bakara, 96; Kavram: 85

“Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk koşan müşriklerden/putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa (uzun ) yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.” (2/Bakara, 96 )

  


Şirk; Anlam ve Mâhiyeti

“Şirk”, “şerike” fiilinden masdardır. “Şirk” ve aynı kökten gelen şirket, müşâreket, sözlükte; mülk ve saltanatta ortak olmak demektir. Bir şeyin birden fazla kişiye ait olduğunu ifade ederler. Aynı kökten gelen ‘eşreke’ fiili, ortak koşmak, ortak olmak anlamına gelir. Ortak koşana ise “müşrik” denir.

Istılahta şirk; Allah’a zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı ma’bud (ibadet edilen ) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadim, bâkî… gibi sıfatlarını başka varlıklara vermek şirktir. Kısaca şirk, Allah’ın ilâhlık vasıflarını Allah’tan başkasına vermektir. Şirk; tevhidin temeli olan “lâ ilâhe illâllah” gerçeğinin dışına çıkmak, Allah’tan başka ilâh(lar ) olduğunu inanç, söz veya eylemle iddia etmek, Allah’ın dışında ibâdet edilecek, duâ edilecek, gerçek anlamda güç ve kudret sahibi olduğunu kabul etmektir.

Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir. Şirk kavramı, insanların uydurdukları dinleri tanımlama açısından son derece önemli kavramlardan biridir. İnsanlar tarih boyunca sınırlı sayıdaki inançsızlar/ateistler dışında ya “şirk’ dini üzerinde ya da ‘Tevhid’ dini üzerinde olmuşlardır. Aslında ateistler de bir anlamda müşrik ve münkirdirler.

Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul olması için ihlâs, yani yapılan ibâdetin yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.” (18/Kehf, 110 )

Şirk, kelime anlamı itibariyle bir ortaklığı, ortak olmayı, bir eş-arkadaş tutmayı, malda ve tasarrufta bir hissedar bulmayı ifade eder. Söz gelimi, aynı kökten gelen ‘şerik’ arkadaş, yardımcı, hissedar yani ortak demektir. Şirk, bu ortak olma, eş ve arkadaş bulma fiilidir. İslâm kültüründe şirk kelimesi sözlük anlamından hareketle çok daha özel bir mânâ kazanmıştır. Tevhid dinine aykırı olarak inanılan dinleri ve Allah’tan başka ilâh kabul edenlerin kafa yapılarını, aynı zamanda da onların yaptıkları yanlış işi değerlendirmek üzere kullanılır olmuştur.

 

 

 


Şirk ve Küfür İlişkisi
:

Şirk olayının küfr olayı ile birlikteliği vardır. Aslında şirk de bir inkârdır; Hak’tan gelen gerçeğin üzerini örtmektir (küfürdür ). Ancak ‘küfr’ kelimesi ‘şirk’e göre biraz daha kapsamlıdır. ‘Küfr’ kavramı bütün inkârcıların eylemini ifade ederken; ‘şirk’ Allah’ı kabul ediyor görünürken O’na ortak koşmayı, birden fazla ilâh edinmeyi, bir şeye Allah’ın özelliklerini vermeyi anlatmaktadır. Kısaca ‘şirk’ Tevhid dini dışında kalan bütün ilâh anlayışlarını, tüm bâtıl inançları içeren anahtar bir kavramdır. İnsanın, fıtratından gelen inanma ve ibadet etme ihtiyacını karşılarken düştüğü alçak seviyeyi, haktan yüz çeviren insanın içindeki kaosu, inanma adına insanların düştüğü cahillik ve sapıklığı anlatmaktadır. Yine ‘şirk’ kavramı, insanların kendi kafalarından uydurdukları inançları ve bu inançlar adına yaptıkları yanlışlar, fesatlar ve zulümleri gözler önüne sermektedir…

Kur’an, şirk üzerinde ısrarla durmaktadır. Çünkü tarih boyunca dinsiz toplumlardan çok şirk koşan toplumlarla, ateist insanlardan çok müşrik insanlarla karşılaşıyoruz. İnsanlar, Tevhid’ten uzaklaştıkça, din adına çok çeşitli yalanlar, hurâfeler uyduruyor, kendi kafalarından sahte tanrılar icad ediyor; sonra da onlara yine kendi kafalarına göre ibâdet ediyorlar. Bazı toplumlar da, başlangıçta Tevhid’e bağlı iken zamanla çeşitli nedenler yüzünden şirke düşmüşler, dinlerini bozmuş ve yanlış bir şekilde inanıp din adına ilâhlar, ilkeler, törenler, âyinler ve ibâdet türleri uydurmuşlardır.

İnanmak fıtratta/yaratılışta vardır. İnanma ve yüce bir kudrete kulluk yapma ve ona tapma; yüce bir güçten yardım isteme ihtiyacı bütün insanlarda vardır. İnsanın fıtratı böyledir. Yaşamak için suya, yemeğe, havaya muhtaç olan insan, inanmaya ve inandığı ilâhın önünde eğilmeye de muhtaçtır. Bu ihtiyacı bilen, insanların yaratılışına bu ihtiyacı koyan âlemlerin Rabbi, ilk insandan itibaren toplumlara peygamberler/elçiler göndermiş ve nasıl hareket etmeleri gerektiğini onlara göstermiştir. Dünyaya imtihan için gelen insan, bu elçilerin gösterdiği gibi yani Tevhid dini üzerinde yaşadığı zaman, hem sınavı kazanır hem de dünya hayatını fıtratına uygun olarak yaşamış olur. Üstelik Tevhid’in ilkeleri, insana gerçek saâdeti ve kurtuluşu getirmektedir. İnsana ait hakları ona vermekte, insanlar ve toplumlar arasındaki adâleti sağlamakta, azgın kimselerin hevâ ve heveslerinin getirdiği fitne ve zulümden insanları korumaktadır.

Ancak insanların çoğunluğu bu gelen elçileri dinlemedi. Elçilerin öğrettiklerini ya hiç almadı veya aldıktan kısa bir zaman sonra bir tarafa attı, tevhidi tahrif ve dejenere etti; kendi hevâsının peşinden gitti. Eline geçirdiği güç ve dünyalıklarla ‘bağy’ etti, ‘tuğyan’ ederek azgınlaştı ve tevhidin doğru yolundan ayrıldı…

Tevhid dininden ayrılıp kendi hevâsına uyarak ‘bağî’ ve ‘müşrik’ olan ve bu şekilde doğru yoldan uzaklaşan zâlimler, kendi kafalarından koydukları ilkeleri bir inanç haline getirirler ve insanlara dayatırlar. İnsan, inanma ihtiyacı ile beraber yaratılmış olduğu için, âlemlerin Rabbine olan tevhidî inancını kaybetmiş veya hak dini bulamamışsa, içindeki boşluğu mutlaka bir şeyle dolduracaktır. Geçmişte daha çok putçuluk ve bâtıl/uydurma din şeklinde görülen bu ihtiyaç, günümüzde de benzer şekilde karşımıza çıkmaktadır. Kimileri Allah’a ait ilâhlık özelliklerini bir başka şeye verirler. Sayı olarak, birden fazla ilâh kabul ederler, kimileri de Allah’a ait yaratma, rızık verme, cezalandırma, ödüllendirme, kendisine ibâdet ve duâ edilme gibi özellikleri Allah’ın dışındaki varlıklara da verirler. Onlar bu değer verdikleri niddlerini (ortak koştukları ilâhlarını ) Allah’ı sever gibi, hatta daha fazla severler (2/Bakara, 165 ). Kimileri, herhangi bir şeye hayatlarında Allah gibi yer verir; Allah’tan fazla ondan korkar, Allah’tan fazla ona değer verir. Allah’ın hükümlerini takmaz, aldırmaz; ama o çok sevdiği şeyden geldiğini zannettiği her şeye daha fazla itibar eder.

Bu gibi müşrikler, bir müslümanın Allah’a ibâdet ettiği gibi, ilâh haline getirdiği şeyin karşısında rukû’ yapar, ya da secdeye kapanır veya namazdaki kıyâma benzer şekilde saygı duruşunda bulunur. Ona olan saygısını ve bağlılığını çeşitli şekillerde ortaya koyar. Ilâh haline getirdiği şeyin veya kişinin emrinden dışarı çıkmaz. Onun önünde boyun eğer, onu râzı etmeye ve onun cezasından kurtulmaya çalışır.

Şirk olayı, Allah’ın dışındaki herhangi bir şeyi, bir varlığı, bir kişiyi, bir gücü veya beşerî ideolojiyi Allah gibi değerlendirme, Allah yerine koymanın mantığıdır. Allah dışındaki herhangi bir şeyi Allah gibi sanmanın, onlara ilâhlık vermenin adıdır şirk. Bu, onlara tapınma şeklinde ortaya çıktığı gibi, inanç ve saygı olarak da görülebilir. Nitekim Kur’an câhiliyye Araplarının putlara tapınmasını şirk olarak nitelendirdiği gibi (53/Necm, 19-23 ), O’na çocuk isnat etmeyi ve yaratıkların ilâh sayılmasını da şirk olarak nitelemektedir (6/En’âm, 100; 7/A’râf, 191-192 ). Bu yanlışlık, kulların Allah’a ait ilâhlığı ve rabliği yeterince anlamamalarından kaynaklanmaktadır. Kur’an bu konuda şöyle diyor: “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.” (22/Hacc, 74 ) Allah’ı hakkıyla bilemeyenler, O’nu ve O’nun rabliğini anlamayanlar, başka dinlere girer, başka ilâhlara boyun eğerler. Kendilerini âlemlerin Rabbinden mahrum edenler, içlerindeki ihtiyacı başka yalancı ilâhlarla gidermeye çalışırlar. Kendini Allah’tan mahrum edenler, mutlaka başka ilâhlar (tanrılar ) bulacaklardır. Yaratılış gereği Allah’a kulluk etmeyenler, ibâdet edecekleri bir ilâha, bir puta bağlanacaklardır. Allah’a hakkıyla kul olamayan insanın böyle dalâleti var, putunu kendi yapar, kendi tapar. İşte şirk yanlışı, insanı bu noktaya düşüren bir zillet ve bayağılıktır.

Şirk En Büyük Zulümdür: Kur’an’ın ifadesine göre şirk en büyük zulümdür (31/Lokman, 13 ). Zulüm, hem nûrun zıddı olarak karanlık; yani kötülük, mutsuzluk, kaos, huzursuzluktur; hem de hakkı asıl sahibine değil de bir başkasına vermek, Allah’ın hâkimiyet hakkını, hiç hakkı olmayan başkalarında görme yanlışlığıdır. Şirk inancı, insana huzur değil; sıkıntıyı, emniyeti değil; korkuyu ve güvensizliği, saâdeti değil; şekaveti, adâleti değil; zulmü, iyi ahlâkı değil; azgınlığı ve fesâdı kazandırır. Kur’an, şirk koşanların sürekli huzursuzluk içinde olduklarını çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır: “Kim Allah’a şirk koşarsa sanki o gökten yere düşmektedir de kuşlar onu didik didik etmektedir veya rüzgâr onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.” (22/Hacc, 31 )

 

 

 

Şirk İnancının Bir Temeli Yoktur:

İslâm’a göre tek yaratıcı Allah’tır ve O bütün kâinatın tek hâkimidir (6/En’âm, 101, 164; 10/Yûnus, 68; 17/İsrâ, 111; 22/Furkan, 2 ). Bu açıdan şirkin bir esası, bir temeli yoktur. Zaten müşrikler bile sıkıştıkları zaman âlemlerin Rabbi Allah’a sığınırlar (6/En’âm, 40, 63; 10/Yûnus, 22 ). Yerde ve gökte iki veya fazla ilâh (tanrı ) olsaydı hepsinin düzeni bozulurdu (21/Enbiyâ, 22 ). Öyleyse şirk dininin ilâh anlayışı temelinden sakattır. Şirk inancı, sahibini desteksiz ve yönsüz bırakır. Şirk koşanlar, Allah ile bağlarını kopardıkları için haktan uzak kalırlar, yanlış hüküm verirler, adâletten uzaklaşırlar, zulme bulaşırlar. Hatta bu şirk onlara çocuklarını öldürmeyi bile güzel gösterebilir (6/En’âm, 137 ). Ancak, şirk inancı insanı tatmin etmez. Müşrik kimse, bir arayış ve özlem içerisindedir. Müşrikler, ibâdet ve duâ ettikleri ilâhlarının kendi ihtiyaçlarını karşılayacağını sanırlar. Halbuki ilâhlar onlara hiç bir karşılık veremezler. İlâhlara yalvaranların hali susuzluğunu gidermek için iki elini suya uzattığı halde asla suya ulaşamayan kimse gibidir (13/Ra’d, 14 ).

Müşrikler, hiç bir şey yaratamayacak olan, aksine kendileri bir Yaratıcı tarafından yaratılmış şeyleri Allah’a şirk/ortak koşmaktadırlar. Şüphesiz aklını iyi kullananlar bunun yanlışlığını görürler (7/A’râf, 191 ). Allah’a ait özellikleri (nitelikleri ) yaratılmış olanlara vermek, yanlışların en büyüğüdür. Şirk koşanlar büyük sapıklık ve karmaşa içerisine düşerler (4/Nisâ, 48 ). Onlar, dibi görünmez bir karanlığa yuvarlanırlar (4/Nisâ, 116 ). Allah (c.c. ) böylesine yanlışlığa ve sapıklığa düşenlerin yüreklerine sürekli bir korku salmıştır. Onlar devamlı bir tedirginlik ve korku içerisindedirler (2/Âl-i İmrân, 151 ). Onlar, âhiret hayatına yakînen inanmadıkları için, hep dünyada kalmak isterler, ölmekten korkarlar (2/Bakara, 96 ).

Allah (c.c. ) şirk günahını affetmez: Kur’an’ın haber verdiğine göre Allah, şirk koşma dışında kalan günahlardan dilediğini bağışlayacaktır. Ancak, rahmetinin genişliğine rağmen müşrikler bu rahmetten mahrum kalacaklar. Çünkü şirk, kulun işlediği en önemli cürümdür (4/Nisâ, 48, 116 ). Yarın hesap gününde onlar affedilmeyi, merhamet olunmayı istedikleri zaman onlara “hani dünyada iken ortak koştuklarınız, çağırın bakalım” denecek. Ama ortak koştukları şirk unsurları onlara asla yardım edemeyecektir (6/En’âm, 23; 16/Nahl, 27; 18/Kehf, 52 ). Hatta o şirk koştukları şeyler, müşriklere ‘siz yalancılarsınız’ diye cevap verecekler ve kendilerinin Allah’a teslim olduklarını söyleyecekler (16/Nahl, 86-87 ).

 

 

 

Şirk koşmadan ölenlerin affedileceği umulur:

Şirk koşanlar, kesinlikle cehennemliktirler (5/Mâide, 72; 4/Nisâ, 116 ). Müslümanlardan şirk koşmadan ölenlerin affedilip cennete konulacağı umulur (Müslim, İman 151-152, hadis no: 93-94, 1/94 ).

Ebû Zer (r.a. )’in rivâyet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.s. ) şöyle buyurdu: “Cebrail (a.s. ) bana gelerek; ‘Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi şirk koşmadan ölürse cennete girer müjdesini verdi.” Ben, (hayretle ) zina ve hırsızlık yapsa da mı? diye sordum. “Evet, hırsızlık etse de, zina yapsa da” cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Yani hırsızlık etse, zina yapsa da ha?’ dedim. “Evet, bunları yapsa da (Cennete girecektir )” buyurdu. Ben aynı soruyu dördüncü defa sorunca; “Ebû Zerr’in burnu kırılsa (patlasa ) da Cennete girecektir” buyurdu. (Müslim, İman 153-154, hadis no: 94, 1/94-95; Tirmizî, İman 18, hadis no: 2644, 5/27; Buhârî, Tevhid 33; K. Sitte, 2/205 ). Peygamberimiz, açık ve büyük şirkten sakındırdığı gibi, mü’minleri gizli şirkten de sakındırmaktadır (İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204, 1/1406 ). Peygamberimiz, şunu da ilâve ederek diyor ki: “Dikkat edin ben size onlar (müslümanlar ) güneşe, aya tapacaklar demiyorum, ancak onlar amellerini Allah’tan başkası için yapacaklar.” (İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4205 ). (1 )

 

 

 


Şirkin Çağdaş Yansımaları

Şirk, Allah’a ait özellikleri bir anlamda gasbetmek ve onları hak etmeyenlere vermektir. Haddi aşan insanlar veya aklını iyi kullanmayanlar, Allah’ın rabliğini, melikliğini, ilâhlığını, hâkimiyetini gasbederler. Bütün bu ilâhî özellikleri bazı şeylere, insanlara veya birtakım güçlere verirler. Sonra da onların önünde şöyle veya böyle boyun eğerler, onlara mutlak anlamda itaat ederler. İnsanların şirk içinde olması Allah’ın rabliğine zarar vermez. İnsan, kendi aleyhine olarak şirke yuvarlanır. Ancak, şirkin zararı sadece müşrikle sınırlı kalmaz, topluma da yayılır. Şirkin ve müşriklerin güçlü olduğu yerlerde fesat yaygınlaşır, hayatın huzuru bozulur. Allah’tan başka yaratıcı, öldürücü, mutlak tasarruf sahibi, sınırsız güç sahibi, sevilen ve ibâdet eder gibi itaat edilen, hükmüne –Allah’ın hükümlerine aykırı olarak- boyun eğilen her şey, şirke götüren sahte tanrılardır. Şirk içinde olanlar, şüphesiz toplum içinde, tabiatta ve insan ilişkilerinde dengeyi bozarlar. Halbuki Tevhid bu hayatî dengeyi kurmak ve korumak için gönderilmiştir.

Şirke düşenler hiç bir zaman “Allah (c.c. ) evreni şu kadar ortakla, yardımcı ile idare ediyor” demiyorlar. Onlar, yaptıklarının şirk olduğunu çoğunlukla kabul bile etmezler. Hatta birçoğu İslâm’a ve Kur’an’a saygı duyduklarını dahi söylerler. Ancak, şirk koşmaktan maksat, Allah’ın evren üzerindeki hâkimiyetini tanımamak, O’nun hükümlerini reddetmek ve O’na Rabliğinde ortaklar bulmak, öyle inanmaktr. Dolaysıyla hayata ait hükümleri, ilâhî ölçüleri Allah’tan almamak, kulluğu, mutlak itaati başka sahte ilâhlara yapmaktır.

Bu anlamda çağımızda yepyeni şirk örnekleri gelişmiştir. Eskiden görülen şirk çeşitlerine yenileri de ilave olmuştur. Artık atalar dini, eskiden beri devam eden putçuluk, falcılık, kurtarıcı liderlik, siyasal güçler, mezarda yatan ölüler, spor kulüpleri, ikon (put ) haline getirilen sevgililer, her bir şeyi taklit edilen sanatçılar, dünya çıkarları, makamlar, heykeller ve ölümlü kişiler birer şirk aracı haline getirilmiştir. Allah’a inandığını söyleyen niceleri, O’nun Rabliğini göklere gönderirken, O’nun yalnızca göklere karışmasını isterken, kendi hayatına ve toplum hayatına başkalarının ilkelerini daha uygun görmekte, Allah’ın peygamber aracılığıyla gönderdiği ölçüye aldırış etmemektedirler. Bir kişinin veya bir siyasal gücün ilkelerini Allah’ın hükümlerinin önüne getirebilmektedirler. Çok üstün sandıkları birtakım kişilere ve şeylere Allah’tan ve O’nun hükümlerinden daha fazla değer vermektedirler. İslâm, insanın bu sapıklıktan kurtulup Tevhidle hayat bulmasını istiyor. Allah’ı birlemek ve yanlızca O’na kulluk yapmak üzere yaratılan insanın fıtratına uygun olan da budur. İnsana düşen, Kur’an’ın “De ki O Allah tektir. O’nun eşi ve benzeri yoktur. Doğmamış, doğurulmamıştır. Hiç bir şey O’na denk/eş değildir.” (112/İhlâs, 1-4 ) gerçeğine teslim olmak ve gereğini yapmaktır. (2 )

İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde, cehalet ve düzenin/ortamın cahilî yapısından dolayı -Allah muhafaza etsin- kolaylıkla şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok zor değildir; esas önemli olan, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı çevrelerde mü’min kalmak ve müslüman olarak ölmektir…

 

Şirkin En Belirgin Özelliği olarak Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma

Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlanageldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücadeleden ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas, tevhiddir. Kur’an-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulmasıdır. Şirk, sadece putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek de şirktir.

Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte bir çok ilâha inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde 365 tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri; Hubel, Lat, Menat, Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suva, Yeûk ve Nesr isimli putlar vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu, cömert ve sâlih insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve zaman geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Bazı Araplar bunlardan başka, güneşe, aya, bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı. Bazı müşrikler ise, melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlar ve onları Allah’a şirk koşuyorlardı. Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefislerini ilâh edinmeleridir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında temelde bir fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. Günümüzde şirkin aldığı en net görünüm budur…

Kur’an-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara ibadet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütâlâa edilebilir:

1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.

2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir. Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki putlar, tapanların nazarında tabiat üstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için putperestler, bu güç ve kuvvetin tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş tarihsel bir mitleştirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs. yi temsil eder.

İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre putperestlik, İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da putçuluğun bütün çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci maddede belirtilen putperestlik yaygındı. Kâbe’nin, putperestliğin sergilendiği bir yer olarak gerçek amacından saptırıldığını görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.s. ) Mekke’yi fethettiği zaman Kâbe’ye girmiş ve orada peygamberlerin resimlerinin bulunduğunu görünce, bunların ortadan kaldırılmasını emretmişti. Ayrıca Kâbe’de herbiri farklı kabile ve şahıslara ait olan ve değişik şeyleri temsil eden 360 putu görünce, onların da kırılmasını emretmişti.

Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini ve putların, heykellerin de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar )a mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.” (Saffat, 95-96 )

Put, sadece Arapların cahiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi muhtelif cahiliyye sistemlerinde tapınılan tahtadan, taştan, tunçtan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamış olmayız. Oysa Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-manevî her şeydir. Bu putları, hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. İnsanları kendilerine faydası dokunmayan ağaç, taş, maden vs. şeylere ibadete sevk eden sebepler nelerdir? İnsanlar niçin putlara taparlar? Göz göre göre bu cansız şeylere neden tâzimde bulunulmuş ve bulunulagelmektedir?

 

 

Putlara Tapınmanın Sebepleri: Kur’an, putlara tapınma sebepleri konusunda şunları sayar:

1- Şefaat düşüncesi ve Allah’a bu aracılarla güya yakın olma arzusu: Kur’an, putçuların bu bahanelerini, yapay kılıflarını geçerli bir neden kabul etmez ve insanları putperestliği bırakmaları için en keskin ve sert dili kullanır. (Bkz. 39/Zümer, 3, 44; 10/Yûnus, 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 30/Rûm, 13 ).

2- Aşırı ta’zim: Kur’an’a göre bir varlığa aşırı saygı gösterme, onu yüceltme ve onu ululama, sonuçta onu tanrılaştırmaya yol açacağı için yerilmiş ve şirk olarak değerlendirilmiştir. Sanki ibâdet edilecek derecede yüceltilen şahsiyetler, Allah katında makbul ve aslında böyle bir ta’zimden kaçan kimseler bile olabilirler. Kur’an, peygamberlere, din adamlarına, meleklere, sâlih insanlara vb. varlıklara gösterilen bu aşırı ta’zimi şirk olarak değerlendirmiştir. (Bkz. 5/Mâide, 116; 9/Tevbe, 30, 31; 34/Sebe’, 40; 71/Nuh, 23 ).

3- Aşırı sevgi: Kur’an, herhangi bir şeyi, Allah’ı sever gibi severek, onun arzularına, emir ve yasaklarına itaat etmeyi Allah’a şirk koşmak olarak değerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye karşı beslenen aşırı sevgiyi de, onu putlaştırmak olarak nitelemiştir. “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tanbaşka eşler tutarlar. Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise, en çok Allah’ı severler…” (Bakara, 165 ) Allah’a inanmak, kişinin O’nun isteğini kendi dileğine veya başkalarının isteklerine tercih etmesini ve diğer arzuları O’nun yolunda feda edecek kadar O’nu sevmesini gerektirir. Allah’ı sevmenin kanıtı, Allah’ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmemek ve O’nun hakkını sahte ilâh ve rablere vermemektir. Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu sevdiklerini iddia edemezler; bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah’a denk tutmuş olurlar. İnsan, Allah’ın melekleri, nebî ve velîleri gibi değerli kullarını severken de, bu âyetin çizdiği sınırda durmasını bilmelidir. Zira Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmenin arasındaki farkı bilip ona göre davranmak gerekir. Hiçbir şeyi veya kimseyi Allah’ı sever gibi sevemeyiz, O’na ait vasıfları veremeyiz, O’nun gibi yüceltemeyiz.

Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de bir Allah inancına sahipti (Bkz. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3 )…

Günümüzdede kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri, bayrakları, heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kavram ve ideolojileri, sanatı, sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını, parti veya kurumlarını, devlet adamlarını, liderlerini… yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını, mülklerini, namuslarını, ahlaklarını pâyimal ettikleri, böylece bunlara kulluk ettikleri ortadadır…

Bunlar, müşrik değil de nedir? Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir mi? Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan hiç ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına ve Rasülü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha iyi putperest olur mu? Bunlar, apaçık müşrik olduklarını kendileri ilân ediyorlar. Bu tür insanlar, ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister hacca gitsin ve isterse sabahlara kadar Allah Allah diyerek tesbih çeksinler. Ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan kurtaramaz, kimse de onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz!.. (3 )

Putları Kırmak: Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık, tevhidi, ihlâsı ve imanı ise yaşanması imkânsız gibi olağanüstü zor gösterebilir. Oysa bu, yalnızca şeytanın verdiği bir vesveseden ibarettir (14/İbrâhim, 22 ). Bilinmelidir ki, şirkten kurtulmak için samimi bir niyet ve tavır değişikliği yeterlidir. Bu niyet tashihi kişininn herşeye, herkese ve tüm olaylara karşı olan bakış açısını şirkten tevhide çevirecektir. Yani siyah gözlük takan birisinin etrafını görebilmek için her yeri tek tek aydınlatmasına gerek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir. Şirk de her yeri karartan bu gözlük gibidir. Gözlüğü çıkarmadan zorlama yöntemlerle şirkten arınmaya çalışmak hem zor, hem de ümit kırıcıdır. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak ise hem kolay, hem de tek etkili çözümdür. İnsanın şirk boyutundan Allah’ın râzı olduğu iman ve ihlâs boyutuna geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi gerektirir. Bu da her ne durumda olursa olsun Allah’a güvenmek ve Kur’an’a bütünüyle ve samimi olarak uymaya karar vermektir. Bu samimiyet ve kararlılık, muhakkak beraberinde Allah’ın yardımını, hidâyetini ve büyük bir nimetle rahmetini getirecektir.

Şeytan tabii ki, tevhidi ve ihlâsı çirkin, sıkıntılı ve ıstırap verici olarak göstermeye çalışacaktır. Halbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve ıstırap şirktedir. Bu, dünyada da âhirette de böyledir. Taptığı sahte ilâhları bırakarak sadece Allah’a yönelen bir insan boşlukta ve sahipsiz kalmaz; aksine tek gerçek ilâh olan Allah’a sığınarak olabilecek en büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır. “Kim Allah’tan ittika ederse (korkup sakınırsa ), (Allah ) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir.” (65/Talak, 2-3 )

Şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı farkıdır. Peygamberimiz (s.a.s. ) Kâbe’deki putları fiilî olarak kırmış, Hz. Mûsâ yahûdilerin edindiği altın buzağı heykelini yakıp küllerini denize savurmuştur. Bunlar, sembolleştirilen şirklere karşı vurulan darbelerdir. Bugün de sembolleştirilen şirklere karşı aynı fiilî müdâhaleler yapılabilir; ama önemli olan öncelikle şirkin mantığını yıkmaktır. Gönül ve kafalardaki putlar yıkılmadan diğer putların yıkılması çok önemli olmayacaktır. Şirki gönül ve kafalardan yıkmak için, niyet ve bakış açısının değiştirilmesi gerekmektedir.

Bu nedenle, şirkten vazgeçip tevhide yönelen insanın yaşadığı büyük değişim, öncelikle kalpte ve zihinde meydana gelir. Dış görünüm olarak belki eski yaşamının bazı ögelerini devam ettirse bile, tamamen farklı bir bakış açısına ve kavrayışa sahip olur muvahhid insan. Eskiden atalarından gördüklerine, kendi tutkularına, birtakım insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını, şimdi sadece Allah’ın kitabına göre ve sadece O’nun rızâsı için düzenler. Böylece binlerce küçük ve sahte ilâha kulluk etmeyi, onları memnun etmek için uğraşmayı bırakarak, “birbirinden ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhar olan bir tek Allah mı?” (12/Yûsuf, 39 ) diyen Hz. Yûsuf gibi, sadece kendisini Yaratan’a teslim olur. (4 )

“İbrâhim / İçimdeki putları devir / Elindeki baltayla / Kırılan putların yerine / Yenilerini koyan kim?”

“Andolsun biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!’ Sonunda İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir kısmı: ) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhim denilirmiş’ dediler. O halde, dediler, ‘onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Haydi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine ) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız? Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Siz akıllanmaz mısınız?’ (Bir kısmı: ) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin!’ dediler. ‘Ey ateş! İbrâhim için serinlik ve esenlik ol!’ dedik. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.” (21/Enbiyâ, 51-71 )

Hz. İbrâhim’in putçularla mücâdelesi ve putları devirmesi Sâffât sûresinde de şu şekilde anlatılır: “Şüphesiz İbrâhim de onun (Nuh’un ) milletinden idi. Çünkü Rabbine kalb-i selîm ile geldi. Hani o, babasına ve kavmine: ‘Siz kime kulluk ediyorsunuz?’ demişti. ‘Allah’tan başka birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz? O halde, âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?’ (Hz. İbrâhim’in kavmi, yıldızlara bakar, onlarla kâhinlik yaparlardı. Bir bayram günü İbrâhim’e kendileriyle beraber bayram yerine gelmesini söylediler. ) Bunun üzerine İbrâhim yıldızlara şöyle bir baktı. ‘Ben hastayım’ dedi. Ona arkalarını dönüp gittiler. Yavaşça (kavmin ) putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş çelenkleri, yemekleri görünce: ) ‘Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz?’ dedi. Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi ). (Putperestler ) koşarak İbrâhim’e geldiler. (Neden putları kırdığını sordular. ) İbrâhim: ‘Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı’ dedi. ‘Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın!’ dediler. Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık.” (37/Sâffât, 83-98 )

Ve Rasûlullah: Yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s. ), put kıran bir peygamber babanın, put kıran bir peygamber oğludur. Tek başına bir ümmet olan İbrâhim (a.s. ), put kıran bir peygamber idi. O babanın oğlu, yani onun neslinden olan Rasûlullah da, put kıran bir Peygamberdir. Rasûlullah, hem kalplerdeki, hem beyinlerdeki putları ve putlaşmış fikirleri, akîdeleri kırıp parçalamış, hem de müşrik putperestlerin kendi elleriyle yapıp meydanlara diktikten sonra tapınılan put heykelleri paramparça edip kırmıştır. Rasûlullah, hem putçu ideolojileri ortadan kaldırmış, hem de tapınılan ve putlaştırılan şeyleri yok etmişti.

Gerek içteki, gerekse dıştaki putları kırmak ile vazifeli olan Rasûlullah’ın, müşrik tâğutların egemen olduğu ve bir dâru’ş-şirk haline getirdikleri tevhidin merkezi Mekke’deki bir uygulaması şöyledir: (Bu uygulama, Rasûlullah’ın hicret edeceği sırada gündeme gelmiştir. ) Emîru’l-Mü’minîn İmam Ali bin Ebî Tâlib (r.a. ) anlatıyor: “Ben ve Peygamber (s.a.s. ) yürüdük, nihâyet Kâbe’ye vardık. Bana: “otur!” dedi. Oturdum, omuzuma çıktı, yukarıya kaldırmak istedim. Benim güçsüzlüğümü görünce, indi ve: “Sen, benim omuzuma çık!” dedi. Omuzuna çıktım, beni kaldırdı, bana öyle bir hal geldi ki, istersem göğe kadar yükselebileceğimi sandım. Nihayet Beyt’in üstüne çıktım. Bakır ve altından yapılmış birçok heykellerle karşılaştım. Beyt’in sağından, solundan, önünden ve arkasından onları toplayıp bir araya getirdim. Hepsini topladığımda bana, şöyle buyurdu: “Şimdi onları bir bir aşağıya fırlatıp at!” Fırlatıp attım, cam bardaklar gibi kırılıp parça parça oldular. Sonra indim. İnsanlardan birinin bizi görmesinden korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçtık, kaybolduk.” (Ahmed bin Hanbel, 1/84; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid: Büyük Hadis Külliyatı, c. 3, s. 259, hadis no: 6396-6398; İslâm Tarihi, Mekke Devri, M. Âsım Köksal, c. 6, s. 149 )

Olayı anlatan Hz. Ali (r.a. )’nin ifadelerine dikkat edilecek olursa, bu put kırma hareketi çok gizli yapılmış, gerekli önlemler alınıp en müsait zaman seçilmiş, olay gerçekleştikten hemen sonra koşarak evlerin arasında kaybolup olay yerinden uzaklaşılmıştır. Hatta İmam Ali’nin ifadesiyle, “insanlardan birinin bizi görmesinden korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçtık, kaybolduk.” Bu korku, tedbir mâhiyetinde bir endişe idi ki, tabiî ve fıtrîdir. Yoksa korkunun adı tedbir olmuş değildi. Yine dikkat edilecek olursa, tüm ihtimaller düşünülerek ve tedbirler alınarak olay gerçekleşmiştir. Müşrik tâğutların egemenliğindeki Mekke’de örnek bir put kırma olayını gerçekleştiren önderimiz Rasûlullah, birkaç yıl sonra fethedilen Mekke’de, gerek Kâbe’nin içinde ve üstünde, gerekse Kâbe’nin etrafında, yani Harem-i Şerif’teki bütün putları kıracaktı.

Abdullah bin Mes’ud (r.a. ) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.s. ), Mekke’nin fethi günü Kâbe’nin avlusuna girdi. Kâbe’nin etrafında ibâdet için dikilmiş üç yüz altmış put vardı. Rasûlullah, elindeki deynekle bu putlara dürtmeye başladı (onunla dokunduğu her put, yüz üstü düşüyordu ) ve şu âyetleri okuyordu: “Hak geldi, bâtıl yok oldu.” (17/İsrâ, 81 ) “Hak geldi, bâtıl ise, ne (bir şey ) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir.” (34/Sebe’, 49 ) (Buhârî, Meğâzî, B. 50, hadis: 294; Müslim, Cihad ve’s-Siyer, B. 32, hadis: 87; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, B. 18, hadis no: 3345 ) (5 )

Ebu’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a. ): ‘Rasûlullah (s.a.s. )’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın kendisene: “Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.” (Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99 )

Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara biz de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz aklınızı kullanmaz mısınız?” (21/Enbiyâ, 67 )

 

Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanım Ve Görüntüleri

Kur’an’da Şirk ve türevleri 168 yerde geçer. Şirk kelimesi geçmese bile, âyetlerin çok büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle mücadeleyi konu edinir. Kur’an-ı Kerim, müşrikleri, yeryüzünde birliği ve huzuru bozan, insanlar için zararlı, çirkin bir tip olarak görür ve necis, yani pislik olarak nitelendirir ( 9/Tevbe, 28 ). Kur’an’da şirk, herhangi bir şeyi, kavramı veya bir kimseyi tercih etme, önem ve kıymet verme, yüceltme bakımından Allah’la eşit düzeyde görmek veya bunu davranışlarıya göstermektir. Kur’an bize Allah’ı (c.c. ) birçok sıfat ve isimleriyle tanıtmış ve O’ndan başka ilâh olmadığını kesin ifadelerle bildirmiştir. İlâh, Allah’ın Kur’anda bildirilen özelliklerine sahip olan varlıktır. Allah gerçek ve tek ilâhtır; Allah’ın sıfatlarına sahip olan başka hiçbir varlık olamaz. İşte, Allah’ın herhangi bir sıfatına başkasının Allah’la birlikte veya bağımsız olarak sahip olduğunu iddia etmek, Allah’tan başka ilâh kabul etmektir, yani şirktir.

Kur’an-ı Kerim’de birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri hususunda uyarır: “De ki: ‘Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’ Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar, Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Halbuki kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır. Gökler O’nun eliyle dürülüp bükülecektir. O, müşriklerin ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.” (39/Zümer, 64-67 ).

“(İbrahim onlara ) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar ) edindiniz…” (29/Ankebût, 25 )

“İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a -hâşâ- eşler, ortaklar, benzerler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.” (2/Bakara, 165 )

“Onlar (müşrikler ), O’nu bırakıp yalnızca birtakım dişilere tapar, onlardan yardım isterler. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar.” (4/Nisâ, 117 )

“Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din de (itaat ve kulluk da ) yalnız O’nundur. Böyleyken, Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” (16/Nahl, 51-52 )

“Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.” (26/Şuarâ, 213 )

“…Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının, yalan söz söylemekten de kaçının. Kendisine şirk/ortak koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nun birliğini kabul eden mü’minler olun ). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış gibidir.” (22/Hacc, 30-31 )

“De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden olma!’ (denildi ).” (6/En’âm, 14 )

“Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” (18/Kehf, 102 )

“Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost ) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” (4/Nisâ, 45 )

“Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Halbuki onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların ) kendilerine yardım etmeye asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.” (36/Yâsin, 74-75 )

“Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan ) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” (4/Nisâ, 116 )

“Ey oğlum, Allah’a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en büyük zulümdür.” (31/Lokman, 13 )

“Gönülden katıksız bağlılar olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.” (30/Rûm, 31 )

“Allah, sizlerden iman edip sâlih amellerde bulunanlara vaad etmiştir: Hiç şüphesiz kendilerinden öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde halifeler (yeryüzüne hâkim, güç ve iktidar sahibi ) kılacak, kendileri için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı ) kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları geçirdikleri korku döneminden sonra, güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibâdet ederler ve Bana hiçbir şeyi şirk/ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır (büyük günahkârlardır ).” (24/Nûr, 55 )

“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir.” (22/Hacc, 74 )

“Biz insana, anne ve babasına (karşı ) ihsânı/güzelliği tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.” (29/Ankebût, 8 )

“Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: ‘Nerede (o bir şey ) sanıp da ortak koştuklarınız?’ Sonra onların: ‘Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden başka bir fitneleri olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup uzaklaştı.” (6/En’âm, 22-23 )

“Andolsun, ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur: ) ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin. Çünkü O, kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur. Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere mutlaka (acı ) bir azab dokunacaktır.” (5/Mâide, 72-73 )

“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar ) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de… Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” (9/Tevbe, 31 )

“De ki: ‘Ey Kitap ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan ) bir kelimeye (tevhide ) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da bir kısmımız (diğer ) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.’ Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şâhid olun, biz gerçekten müslümanlarız.” (3/Âl-i İmrân, 64 )

“Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler” (10/Yûnus, 106 )

“Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar )? Eğer o fasıl kelimesi (azabı erteleme sözü ) olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir )di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” (42/Şûrâ, 21 )

“Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe ) uyarız’ derler. Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (2/Bakara, 170; Benzer âyetler için bkz. 5/Mâide, 104; 43/Zuhruf, 22-24; 7/A’râf, 28 )

“İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi ki: ‘Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. Tanrıları bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu bu, tuhaf bir şey!’ Onlardan mele’ (ileri gelen bir grup, egemen güçler ): ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, içi boş bir uydurmadan başka bir şey değildir.” (38/Sâd, 4-7 )

“Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız ) isimlerden başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden

başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.” (12/Yûsuf, 39-40 )

“Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ derler. De ki: ‘Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.” (10/Yûnus, 18 )

“Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktirler…” (9/Tevbe, 28 )

“Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk/ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma yerleri ateştir. Zâlimlerin konaklama yeri ne kötüdür!” (3/Âl-i İmrân, 151 )

“O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin, işte benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları.’ Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” (21/Enbiyâ, 24 )

“O ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan mâsumum’ de.” (6/En’âm, 19 )

“Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.” (28/Kasas, 88 )

“İşte, Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi yaratandır. O her şeye vekildir. Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O latiftir, -her şeyden- haberdardır.” (6/En’âm, 102 – 103 )

“De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir. Her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır. Hiç kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na benzeyen hiçbir şey de yoktur.” (112/İhlâs, 1-4 )

Kur’an’da birçok âyetlerde açıkça görüldüğü gibi, Allah, ibâdetin sadece kendisine yapılmasını emrediyor. İster içimizde ve ister dışımızda olsun bizi kendisine râm eyleyen, mutlak anlamda itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve ruhumuzu kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi istediği yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyeti bizim yalnızca kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada bütün sahte ilâh ve rableri reddetmemizi istiyor.

 

Kur’ân-ı Kerim’de Şirk, Şu Şekillerde Tanımlanır:

1- ) Büyük Günah: “Allah’a ortak koşan kimse şüphesiz büyük bir günahla iftira etmiş olur.” (4/Nisâ, 8 )

2- ) Büyük Zulüm: “Lokman, oğluna öğüt vererek: ‘Ey oğulcuğum, Allah’a eş koşma. Doğrusu O’na eş koşmak büyük haksızlıktır, zulümdür’ demişti.” (31/Lokman, 13 )

3- ) Büyük Cehâlet: “O’nu bırakıp tanrılar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin. İşte benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitabı.’ Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” (21/Enbiyâ, 24 )

4- ) Apaçık Sapıklık: “Allah’ı bırakıp da, kıyâmet gününe kadar cevap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kimdir? Çünkü, yalvardıkları şeyler yalvarışlarından habersizdirler.” (29/Ankebût, 5 ) “Allah kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse, derin bir sapıklığa sapmış olur.” (4/Nisâ, 116 )

5- ) Büyük Alçaklık: “Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler, Rablerinin öfkesine ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklardır. İftira edenleri böylece cezalandırırız.” (7/A’râf, 52 )

6- ) Zanna Göre Hareket: “Yeryüzündekilerin çoğunluğuna itaat edersen seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar, sadece tahminde bulunurlar.” (6/En’âm, 116 )

7- ) Dünya Hayatına Düşkünlük: “Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk koşan müşriklerden/putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa (uzun ) yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.” (2/Bakara, 96 )

8- ) Halkı, Sağlam Temellerden Uzak Tutma: “Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bilseler!” (29/Ankebût, 41 )

9- ) Şirk Koşanların Kalplerinin Korku ile Doldurulması: “Hakkında hiç bir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koşmalarından ötürü, inkâr edenlerin kalbine korku salacağız. Onların varacağı yer cehennemdir. Zâlimlerin durağı ne kötüdür!” (3/Âl-i İmrân, 151 )

10- ) Cennetin Kapılarının Şirk Koşanlara Kapanması: “Kim Allah’a ortak koşarsa, muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” (5/Mâide, 72 )

11- ) Tevhid İnancında Olanlara Karşı Düşmanlık: “İman edenlere en şiddetli düşman olarak, yahudileri ve Allah’a eş koşanları bulursun…” (5/Mâide, 82 )

Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah (s.a.s. ) bana, “Ey Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir? diye sordu. Ben: ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, kulların O’na ibadet edip, başka hiçbirşeyi ortak koşmamalarıdır.” buyurdu (Buhâri, Müslim ).

 

 

Şirkin Sebepleri

İnsanların şirke düşme sebepleri söyle özetlenebilir:

1- ) İnsanın Kendisini/Hevâsını (Basit Arzu ve Şehvetlerini ) Tanrılaştırması: İnsanların tevhidden sapıp şirke düşmelerinin asıl sebebi; insanın kendi nefsine tapması, nefsini, yani kötü arzularını (hevâsını ) ilâh edinmesi ve diğer insanlara karşı üstünlük sağlayıp onları kendisine kul etmek istemesidir. Kur’ân-ı Kerim bunu şu şekilde belirtmektedir: “( Firavun: ) ‘sizin en yüce Rabbınız benim’ dedi.” (79/Nâziât, 24 ) “Firavun milletine şöyle seslendi; ‘Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?” (43/Zuhruf, 51 ) İnsan, büyüklük taslayınca, tuğyan eder, azgınlaşır; Rabbine döneceğini unutur. “İnsan, azgınlık etmektedir, kendisini müstağnî/ihtiyaçsız görerek. Şüphesiz dönüş Rabbinedir.” (96/Alak, 4-5 )

“Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, başka değil, ancak aralarındaki bağy nedeniyle ayrılığa düştüler.” (3/Âl-i İmrân, 10 ) Bağy; “hakka saldırı, payına razı olmayıp başkalarının payına el uzatma, haksızlık etme, hased, birbirini çekememezlik” mânâlarına gelir. İnsanları bağy etmeye iten, hevâ ve heveslerinin peşine gitmeleri, kendi nefislerine tapınmalarıdır. “Hevâ ve hevesini ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın.?” (25/Furkan, 43 ) “Allah’tan bir hidâyet olmaksızın, kendi nefsine uyandan daha sapık kim vardır?” (28/Kasas, 50 )

Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler. Çünkü, Allah’ın dini, adâleti emreder ve bütün insanları eşit olarak görür. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, insanları kendilerine kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilahlara insanları taptırarak, aslında kendilerine kulluk ettirirler. Sosyal ve siyasal anlamda şirk, insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır. Tevhid de, kulun kula kulluktan kurtulup yegâne Yaratıcısına yönelmesidir.

2- ) Ataların Yolunu Körü Körüne Tâkip Etmek, Gelenekleri, Örf ve Âdetleri Yüceltmek, Irkçılık: Şirkin temel sebebi cehâlettir. Cehâlet taklidi getirir. Câhil kimseler doğru bir inanca sahip olmak için hiçbir gayret sarfetmezler. Atalarından, büyüklerinden nasıl görmüşlerse öyle inanırlar. Atalarının ve büyüklerinin her şeyin en iyisini bildiklerini zannederler. Onların belletttikleri ve miras bıraktıkları örfe âdete uymayı da görev kabul ederler. Atalardan kalma her şeyin doğru olduğuna inanma veya topluma uyma yanlışlığı, insanı şirke yaklaştırır. “(Ne yapalım, ) Daha önce babalarımız Allah’a şirk/ortak koşmuşlardı. Biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onun için biz de onların izinden gittik…” (7/A’râf, 173 ) “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denilince, ‘hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?” (2/Bakara, 170 ) “Ey Muhammed! Senden önce, herhangi bir kasabaya gönderdiğimiz uyarıcıya, o kasabanın şımarık varlıklıları sadece: ‘Doğrusu babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerini izlemekteyiz’ derlerdi. Gönderilen uyarıcı: ‘Eğer size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş isem de mi bana uymazsınız?’ dedi. Onlar: ‘Doğrusu sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz’ dediler.” (43/Zuhruf, 23 – 24 )

3- ) Aşırı Hürmet ve Saygı; Diğer Varlıkları Allah ve Rasûlünden Çok Sevmek: “De ki: ‘Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, sizce Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah’ın hükmü gelinceye kadar bekleyin.’ Allah fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez.” (9/Tevbe, 24 ) “Sen, yahûdi ve müşriklerin dünya hayatına daha düşkün olduklarını görürsün. Her biri ömrünün bin yıl olmasını ister. Oysa uzun ömürlü olması onu azabtan uzaklaştırmaz. Allah onların yaptıklarını görür.” (2/Bakara, 96 )

4- Kibir, Büyüklenme (İstikbar ): Şirk ve küfrün sebeplerinin başında büyüklük taslama gelir. “Küfredenler, cehenneme sunuldukları gün, onlara ‘Siz, dünya hayatında bütün iyi şeylerinizi tükettiniz ve onlardan gönlünüzce faydalandınız. Fakat bu gün, hem dünyada haksızca büyüklük taslamış olmanız, hem de fâsıklık etmeniz dolayısıyla alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız’ denir.” (46/Ahkaf, 20 ) Cehennemdeki kâfir kuluna Allah şöyle seslenir: “Sana, ayetlerim gelmişti de, onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştun.” (39/Zümer, 59 ) “Mûsâ şöyle dedi: ‘Ben, hesap gününe inanmayan her kibirlenen (mütekebbir )den Rabbime sığınırım.” (40/Mü’min, 27 ) İblis’in Adem için Allah’a secde etmemesinin ve küfre düşmesinin sebebi de kibir idi. “Meleklerin hepsi onun için secde etmişti; yalnız İblis hariç. O, büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuştu.” (38/Sâd, 72-74 ) Azgın Firavun da istikbarı yüzünden rablığını ilân etme küstahlığında bulundu: “(Firavun, ) adamlarını topladı ve onlara bağırdı: ‘Ben, sizin en yüce rabbinizim!’ dedi.” (79/Nâziât, 23-24 )

5- Haddi Aşmak (Taşkınlık ): Şirk ve küfrün sebeplerinden biri de Kur’an’da “beğâ” fiili ile anılan Türkçesi “başkalarına karşı aşırı kibri yüzünden haksız ya da hukuksuz davranışlarda bulunmak” olan durumdur. “Eğer Allah, rızkı kullarına (ölçüsüz ) verseydi, mutlaka yeryüzünde bağy ederler, küstahlaşırlardı. Ama, O bir ölçü dahilinde dilediğini indiriyor.” (42/Şûrâ, 27 ) “Karun, Musa ümmetindendi. Ama o, toplumda kendini bilmez bir bağî/taşkın oldu. Biz ona öyle bir hazine vermiştik ki, onun anahtarları güçlü bir topluluğa ağır geldi. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarıp böbürlenme, Allah, taşkınlık edenleri sevmez. İyilik yap, Allah’ın sana verdiği ile dünyadan nasibini unutmadan âhiret yurdunu ara ve dünyada fesat çıkarmaya niyetlenme. Allah, bozgunculuk yapanları hiç sevmez.” (28/Kasas, 76-77 )

6- Utuv ve Tuğyan (Çılgınlık, Azgınlık ): İnsanların çoğu, bilhassa refah içinde zengin bir hayat yaşamaya başladıkları zaman, çılgınlık ve azgınlık sebebiyle, Allah’a ve O’nun vahyine karşı burun kıvırıp meydan okuyarak şirkin ve küfrün alçaklığına saplanırlar. “Oysa Biz, Bize kavuşmayı ummayanları azgınlıkları (tuğyanları ) içinde bırakırız da bocalayıp dururlar.” (10/Yûnus, 11 )

7- İstiğnâ (Kendisini Yeterli Görmek ), Zenginlik ve Refahla Şımarma, Dünyevî Endişeler: İnsanın kendi kendini yeterli görmesi ve kendi dışında ilahî bir güce ihtiyacı olmadığını zannetmesi yeni değildir. Teknolojinin baş döndürdüğü dünyamızda, insanlar, bu ürünlerinin kulu olarak Allah’ı unutmuşlar ve yaptıklarına tapınmaya başlamışlardır. “Hayır, doğrusu insan, istiğna ederek (kendi kendine yeterli olduğunu zannederek ) tuğyan/azgınlık etmektedir. Oysa dönüş Rabbinedir.” (96/Alak, 6-8 )

8- Cebbarlık: İnsanın büyüklük taslayarak, kendi kendine yeterliliğini tahakküm biçiminde ortaya koymasına cebbarlık denir. Bu da şirkin ve küfrün sebeplerindendir. Kendini bu pozisyonda gören bir insan, Allah’a iman ihtiyacı duymaz, O’nu tanımaz. “İşte Allah, her büyüklük taslayan ve cebbar kalbe böyle mühür vurur.” (40/Mü’min, 35 )

9- Çoğunluğa, Sürüye Uymak; Zanna Tâbi Olmak: “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar, zandan (kesin olmayan bilgiden, tahmin ve teoriden ) başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan da başka (söz ) söylemezler.” (6/En’âm, 116 ) Hakikat adına hiçbir şey ifade etmeyen zannın (10/Yûnus, 36; 53/Necm, 28 ) peşine düşmek, insanı Allah’a şirk/ortak koşmaya (6/En’âm, 116, 148; 10/Yûnus, 35-36, 66 ) götürür. Allah’a şirk koşmanın ve sahte tanrılara tapmanın, zanna tâbi olmanın (tahmin ve teorilere yaslanmanın ) dışında hiçbir dayanağı yoktur.

10- Aklı Kullanmamak, Allah’ı Yeterince Tanımamak; Câhillik, Allah’ı ve O’nun Tasarruflarını bilmemek

11- Sadece Hissedilebilene, Beş Duyu ile Algılanılabilene İnanıp, Hissedilemeyeni İnkâr, Duyu Organlarının İlâhlaştırılması, Gayba İman Etmeme

12- İnsanlara Tevhidî Dâvetin Yeterli Şekilde Yapılmaması

13- Yarını/Âhireti Uzak Görmek, Önemsemeyip İhmal Etmek, Bâtıl Umutlar

14- Şeytanın Aldatması, Şirk Düzenlerinin ve Müşrik Çevrelerin (İslâm’a Teslim Olmayan Ailenin, Arkadaş Grubunun, Medyanın, Eğitimin ) Etkisi.

 

 

Şirkin Çeşitleri

Câhiliyye Araplarının putlara tapan müşrikler olduğunu okuyan veya duyan bazılarının zannettiği gibi, şirkin tek çeşidi putlara tapmak değildir. Gerek Kur’an’a ve gerekse câhiliyye Araplarının hayatına baktığımızda putlara ibâdetin şirk çeşitlerinden sadece biri olduğunu görürüz. Evet, putlara tapma, şirkin en açık bir örneğidir; ama onun dışında her zaman dilimindeki câhiliyyenin şirki çok çeiştlidir. Farklı câhiyyelerde şirk, değişik boyutlar kazanmıştır. Modern câhiliyyenin egemenliğindeki günümüz düzen ve toplumlarında, doğuda ve batıda insan hayatında sayısız şekilleriyle şirk mevcuttur.

Arap câhiliyyesinde de, sanıldığı gibi, şirk unsuru olarak put, yalnız ve tek çeşit değildi. Müşrik Araplar, putlara ibâdetin yanı sıra; meleklere, cinlere tapınma, kabile taraftarlığında (ırk ve soy asabiyetinde ) aşırıya gitme, atalarının örf ve âdetlerini körü körüne taklit gibi sahte rablere kulluk ediyorlardı. Zaten onlar, putlara Allah gibi bir ilâh gözüyle de bakmıyorlar, onların Allah’a yakınlık için aracı, şefaatçi olduklarına inanıyorlardı. Bununla birlikte kesinlikle Allah’ı yaratıcı ve büyük ilâh olarak kabul de ediyorlardı. Şirk çok çeşitlilik arzeder. Şirk, temelde Allah’tan başka ilâh/tanrı kabul etmek olduğu halde, çok farklı görüntüleri vardır. Şirki iyi anlamak için çeşitlerini bilmek şarttır. Şirk çeşitlerini şöyle sayabiliriz:

1- ) Şirk-i İstiklâl: Birbirinden ayrı iki ilâhın varlığını kabul etmek; Allah ile birlikte başka bir ilâh tanımak, yahut tamamen ayrı olmak üzere Allah’tan başka bir veya birden fazla mâbudun varlığına inanmaktır. Eski Türklerdeki yer ve gök tanrısı inancı veya mecûsîlerin iyilik ve kötülük tanrısı inançları gibi.

2- ) Şirk-i Teb’iz: Allah’ın bir olduğunu kabul etmekle beraber, birden fazla tanrının toplanmasından meydana gelmiş bir Allah kabul etmektir. Hristıyanların teslis, yani Allah’ın baba-oğul-ruhul kudüs toplamı olarak bir olduğu inancı gibi.

3- ) Şirk-i Takrib: Allah’a yaklaştıracakları zannıyla bir takım putlara tapınmak; Kâinatın yaratıcısının ve düzenleyicisinin bir olduğuna inanmakla beraber ona yaklaştıracağı inancı ile insanların kendi yaptıkları put, heykel ve benzeri şeylere tapmasıdır. Peygamberimiz zamanında yaşayan câhiliyye Arapları putlara, kendilerini Allah’a yaklaştıracakları iddiası ile tapıyorlardı. Kur’an-ı Kerim onların şöyle dediklerini anlatır: “Allah’ı bırakıp da kendilerine bir takım dostlar edinenler derler ki: Biz bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.” (39/Zümer, 3 )

4- ) Şirk-i Taklid: Çevrenin etkisinde kalarak düşülen şirk; Ataların bâtıl inanışlarını aynen sürdürmek, bâtıl da olsa atalar dinine inanmak. Hususi olarak beğenip seçtikleri için değil de, atalarından geldiği için bâtıl olduğu halde kabul ettikleri inanç, düşünce ve yaşama biçimi, şirktir. Genellikle insanların çoğu, dinini araştırıp delilleriyle bilerek, bâtılı haktan ayırıp seçerek değil; içinde bulunduğu toplumda o din bulunduğu için, bulduğu saflığı veya yanlışlığıyla birlikte bir dine sahip olur. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de müşriklerin ağzından şöyle belirtilir: “Atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyarız.” (43/Zuhruf, 23 )

5- ) Şirk-i Esbab: Sebepleri putlaştırmak; Kâinattaki her türlü kanunun Allah’ın yaratması ve müsaadesiyle değil de, kendi kendine oluştuğuna ve işlediğine inanmak. Evrendeki her şeyi yaratan ve eşyanın hususiyetlerini tayin ve takdir eden Allah’tır. Kâinatta her şeyin özellikleri vardır. Su yüz derecede kaynar, ateş yakıcıdır gibi. Eşyaya bu özellikleri Allah vermiştir. Allah’ı hiç tanımayarak her şeyi eşyaya ve sebeplere bağlamak şirktir. Allah her şeye bir sebep göstermiştir. Her şeyin sebeplerine bağlı olduğuna, sebepsiz bir şey olmadığını kabul etmekle beraber, sebepleri Allah’ın yarattığına inanmak şirk değildir. Şirk olan, her şeyi yalnız tabiata ve zâhirî sebeplere vermek, sebepleri gerçek fâil ve yaratıcı kabul etmek, sebepleri putlaştırıp yüceltmektir.

6 ) Şirk-i Ağraz: “Acaba Allah ne der?” yerine; “insanlar acaba ne der?” diyerek, insanların hatırını Allah’ın hatırından üstün tutmaya ve Allah’ın rızâsı yerine insanların beğenisini tercih ederek Allah’ın hükmünü uygulamayıp başkalarının hükmünü isteyenlerin şirkine şirk-i ağraz denilir.

 

 

Şirk İçin Bazı Örnekler

Bu şirk çeşitleri yanında, bazı inanç ve davranışlardan dolayı düşülen şirki, şu örneklerle ayrı ayrı ele almak da mümkündür:

Allah’ın Sıfatları Konusunda Şirke Düşmek. Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinden herhangi birini inkâr etmek veya başkasını bu hususlarda ortak görmek, O’nu gereği gibi tanımamak. Sadece Allah’a ait olan bazı sıfat ve özellikleri, Allah’la birlikte veya O’ndan bağımsız olarak başkasına vermek. Bunun sonucu olarak, Allah’a herhangi bir eksiklik izâfe edilir veya ortak koşulur ki, bu tevhidi bozar. “En güzel isimler Allah’ındır. O halde Allah’a bu isimlerle duâ edin. O’nun isimlerinde sapıklık edenleri terk edin. Yarın kıyâmette onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” (7/A’râf, 18 )

…Allah’ın hükümlerini bir tarafa bırakıp, tâğutların hükümlerini uygulamak ve onlara tâbi olmak insanı tevhidden uzaklaştırır. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” (5/Mâide, 44 ) “Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.” (12/Yûsuf, 40 ) “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar ).” (42/Şûrâ, 21 ) “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu ) tam mânâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (4/Nisâ, 65; ve yine bkz. 4/Nisâ, 59 ). Allah ve Rasûlü’nün hükmüne teslim olmamak, İslâm’dan olan bir şeyden tiksinip hoşlanmamak, Allah’ın haram kıldığını helâl/serbest veya helâl kıldığını haram/yasak saymak da açık bir şirktir.

Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram kılma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi bozar, insanı şirke sokar. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir tarafa bırakarak hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin yapamayacağı şeydir. Bu konuda Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Hüküm/egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece kendisine kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.” (12/Yûsuf, 40 ) “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i rabler edindiler. Halbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle emrolunmamışlardı. O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.” (9/Tevbe, 31 )

Kur’an’ın hak-bâtıl, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin… gibi ölçülerini kabul etmeyerek başka ölçü ve kıstasları benimsemek, şirktir. Bir kimse, benimsediği bu İslâm dışı ölçüleri koyanları, Allah’ın dışında hüküm koyucu olarak kabul ederse, onu Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu ölçü veya hükümleri koyan, kişinin kendisi, yani hevâsı, babası, ataları, patronu, çevresi, içinde yaşadığı toplum, çeşitli ideoloji ve felsefelerin kurucuları ve uygulayıcıları, devlet veya devlet adamları… olabilir. Allah’ın itaat edilip uyulmasına izin vermediği kimselerin görüşlerini veya İslâm’ın çizdiği yoldan farklı bir yolu benimseyen, beşerî düzen ve yasaları ilâhî nizama tercih eden kimse şirke girmiş demektir. Böyle bir kimse, kendisinin müslüman olduğunu iddia etse, hatta İslâm’ın birçok emirlerini yerine getirse bile, bir tek konuda bile Kur’an’a ters bir anlayışı, düşünce ve değer yargısını tercih etse şirke düşmüş olur. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (33/Ahzâb, 36 )

Allah’tan Başka İlâh Kabul Etmek: İlâh; kendisine kulluk edilen, yönelinen, kendisinden korkulan, aynı zamanda sevilen, sayılan, kâinatın idaresini elinde tutan zat demektir. İlâh, her şeyi görür, bilir, dilediğini yapmaya gücü yeter. Allah’tan başka bir zatın da her şeyi gördüğünü, bildiğini ve evrende dilediği gibi tasarruflarda bulunduğunu zannetmek şirktir. (Bkz. 6/En’âm, 19; 27/Neml, 63; 41/Fussılet, 6 )

Allah’tan Başka Rabler Edinmek: Rab kelimesinin anlamı: Eğiten, yetiştiren, yönlendiren, terbiye eden, hükmeden, idare edendir. Allah’tan başka rab edinmek şirktir. Allah’tan başka rab olarak benimsenen sâlih bir insan, hatta peygamber bile olsa bu durum, yine açık bir şirk olur. “Onlar, Allah’tan başka âlimlerini, din adamlarını ve Meryem oğlu Mesih’i kendilerine rab edinmişlerdi. Halbuki onlar da tek bir ilâha kulluktan başka bir şeyle emrolunmamışlardı. Zira O’ndan başka ilâh yoktur. O, koştukları şirklerden münezzehtir.” (9/Tevbe, 31; ayrıca bkz. 3/Âl-i İmrân, 64; 12/Yûsuf, 39; 18/Kehf, 110 ). İnsanların Allah’tan başka rab edinmeleri nasıl olur? Allah’ın gönderdiği Kur’an’ı bir tarafa bırakarak, üstün ve büyük bildikleri zatlara yönelip onların her dediğini kabul eden, her hükmüne iman eden kimseler, onların Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram, haram kıldıklarını helâl kabul eden görüşlerine uyan kimseler onları rab edinmiş olurlar. (Bkz. 9/Tevbe, 31. âyetin izahı olarak Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hds no: 3292 ).

Kur’ân’ın temel konusu olan tevhidle, bunun Peygamberî izah ve uygulamasıyla yetişmiş Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi zatlar, yöneticiliklerinde kendilerini rab olarak kabul etmemelerini insanlara öğretmişler, “Eğer biz Allah’ın yolundan ayrılırsak, bize itaat etmeniz gerekmez” demişlerdi. Halkın içinden herhangi bir genç çıkıp, “Ey Ömer, Allah’ın yolundan ayrılırsan, seni bu kılıçlarımızla doğrulturuz” diyebilmişti. Hz. Ömer ise, bu tevhidî şuur dolayısıyla Allah’a hamd ediyordu.

Yakınlaştırma ve Vâsıta Anlayışıyla; Şefaatçi Kabulü ile Düşülen Şirk: “Dikkat et, hâlis din Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine birtakım dostlar edinenler, ‘onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler.” (39/Zümer, 3 ) “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların şirk/ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.” (10/Yûnus, 18 )

Allah ile insanlar arasında, ibâdetleri Allah’a çıkaran ve aracılık/arabuluculuk yapan varlıklar olduğuna inanmak: Allah ile insanlar arasında, Allah’ın buyruklarını insanlara ulaştıran peygamberlerden başka, Allah ile insanlar arasında bu anlamda aracılar/şefaatçiler yoktur. Kul ile Allah arasına ibâdet yönüyle hiç kimse giremez. Allah, kulun ibâdetini, duâsını işitir ve onu görür. Allah, kuluna şah damarından daha yakındır. Kul duâ ettiği zaman, Allah onun duâsını ânında işitir. Allah’ı hakkıyla takdir edemeyen câhiller ise, kulu Allah’a yaklaştırıcı, aracı zatların olduğuna inanırlar, böylece şirke düşerler. Yanlış bir örnekle doğruluklarını isbatlamaya kalkışırlar: “Bir vatandaşın cumhurbaşkanı ile görüşebilmesi için aracılara, cumhurbaşkanına yakın zatlara ihtiyaç duyulur da âlemlerin rabbi olan Allah ile görüşebilmek için aracılara ihtiyaç duyulmaz mı?” derler. Elbette cumhurbaşkanı ile herkes görüşemez, aracılara ihtiyaç duyulur. Çünkü cumhurbaşkanı, bir anda ancak bir kişiyle görüşebilen, bir kişiyi duyabilen âciz ve zavallı bir varlıktır. Milyonlarca vatandaşı bir anda kabul etmesi, onları görmesi ve işitmesi mümkün değildir. Fakat, Allah bundan âciz midir ki aracılara gerek duysun! O, bir anda bütün kâinatı ve yarattığı varlıkları görür ve duyar. O, semî’ ve basîrdir. Çünkü O, ilâhtır. Gerçek İlâh, âcizlik göstermez, eksik ve noksanlıktan uzaktır. Kul ile Allah’ı karşılaştırıp kıyas ederek böyle bir şirki, ibâdet gibi insanlara sunmak, şeytanın evliyâsının bir tuzağıdır. Bu tuzağa düşmemek için uyanık olmak, Allah’ın kitabını okumak ve anlamak gerekir. Allah Kitab’ında ne buyuruyor: “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an ile uyar. Ki onların Allah’tan başka velîleri ve şefaatçıları (aracıları ) yoktur. Umulur ki sakınırlar.” (6/En’âm, 51 ) “Kullarım sana Benden sorarlarsa, Ben şüphesiz onlara yakınım. Bana duâ edenin, duâ ettiği zaman duâsına cevap veririm. O halde onlar da Benim çağrımı kabul etsinler ve Bana inansınlar ki doğru yolu bulabilsinler.” (2/Bakara, 186 )

Velî/Dost Edinme Şekliyle Şirk; Mü’minleri Bırakıp Kâfir ve Münâfıkları Velî/Dost Edinmek: Sevgi, güvenme ve yardım bekleme gibi duyguların bir araya gelip kaynaşmasından velî/dost edinmek adı verilen yakınlık doğar. Allah, Kur’an’da velî, dost ve yardımcı olarak kendisinin yeterli olduğunu belirtir “Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost ) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” (4/Nisâ, 45 ) İnsan için Allah’tan başka gerçek anlamda dost ve yardımcı yoktur. “Gerçek şu ki, göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır; diriltir ve öldürür. Sizin Allah’tan başka velîniz ve yardımcınız yoktur.” (9/Tevbe, 116 ) Kâfirleri dost tanıyıp, müslümanları sevmemek açık bir şirktir: “Ey iman edenler! Yahudilerle, hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.” (5/Mâide, 51 ) “Ey iman edenler! Sizden önce Kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer gerçek müminlerden iseniz Allah’tan korkun.” (5/Mâide, 57 )

Kâfirleri velî ve yönetici tanımak açık bir şirktir. Velî kelimesi, Arapçada hem dost, hem de sahip, yönetici anlamına gelir. Mü’minler birbirlerinin dostudur. Allah da mü’minlerin sahibi ve yöneticisidir. Bir mü’min, Allah için ve O’nun izin verdiği mü’minleri velî/dost edinmeyi bırakıp kâfirleri dost ve yönetici olarak kabul ederse, imanı boşa çıkar ve müşrik olur. “Allah, mü’minlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velîsi ise tâğuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar ateş arkadaşlarıdırlar. Orada temelli kalacaklardır.” (2/Bakara, 257 ) “Ey iman edenler, kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat ederseniz, onlar sizi, imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.” (3/Âl-i İmran, 100 ) Velî, yani gerçek ve mutlak anlamda yönetici, dost ve yardımcı edinilmeye lâyık yegâne varlık Allah’tır. O’ndan başkaları, kendilerine bile yardım etmeye güçleri yetmeyen, kendileri de Allah tarafından yaratılmış olan, her bakımdan Allah’a muhtaç ve bağımlı olan âciz varlıklardır. “De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden olma!’ (denildi ).” (6/En’âm, 14 ) Müşriklerin önemli bir özelliği, kendilerine Allah’tan başka dostlar edinmeleridir. Allah’ı bırakıp kullarını velî (mutlak yönetici, dost ve yardımcı ) edinmek, Kur’an’a göre şirktir. “İnkâr edenler, Beni bırakıp kullarımı evliyâ/dostlar, velîler edindiklerini mi sandılar? Gerçekten Biz cehennemi kâfirler için bir konak/durak olarak hazırladık.” (18/Kehf, 102 ) “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Halbuki onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların ) kendilerine yardım etmeye asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.” (36/Yâsin, 74-75 )

Herhangi Bir İbâdet Şekliyle, Özellikle Duâ Hususunda Şirke Girmek, İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak. Allah’tan başkasına secde etmek, Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına duâ etmek gibi fiiller tevhidi bozar. “De ki, şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız alemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (6/En’âm, 162 ) “Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım ister, medet umarız (Ey Allah’ım! )” (1/Fâtiha, 5 ) “Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.” (26/Şuarâ, 213 ) “Allah’tan başkasına (yalvarıp ) duâ edenden daha sapık kim vardır? Yalvardıkları o kimseler kıyâmet gününe kadar onlara cevap veremezler ve onların duâlarından habersizdirler.” (46/Ahkaf, 5 ) “Allah’tan başka duâ ettikleriniz sizin gibi kullardır.” (7/A’râf, 194 ) “Allah’ı bırakıp da duâ ettikleriniz size yardım etmeye muktedir olamazlar; Onlar, kendilerine bile yardım edemezler.” (7/A’râf, 97 )

İlâhî gücün tamamı Allah’ın elindedir. O’ndan başka böyle bir güce sahip kimse yoktur. Duâ elbette, güç ve kudret sahibi, yardım etme ve tasarruf sahibi olma gibi şartları taşıyan kimseye yapılır. Müşrikler, Allah’ın dışında, bu tür şartları, vasıfları üzerinde taşıyan zatların olduğuna inanırlar. Onlara yönelerek medet umar, duâ ve niyaz ederler. Tevhîdî bir imana sahip olan, şirklerden arınmış bir mü’min ise yalnızca Allah’a yalvarır, ihtiyacını O’na arzeder ve yalnızca mutlak anlamda O’ndan yardım diler. Müşrikler, yardım ümidiyle; ölülere, mezar taşlarına, türbelere ve kutsal saydıkları yerlere giderek orada çeşitli ibâdetler yaparlar, onlar için adaklar ve kurbanlar keserler, çaputlar bağlarlar, şekiller çizerler, orada medfun olan yatır veya evliyâ dedikleri zatlara duâ edip arzularına nâil olmak isterler. İnsanların çoğu, bilmeden bu tür şirke düşer. Câhillik, insanı şirke götüren en kolay, en kestirme yoldur. Hele İslâm dışı bir çevrede, İslâm’ı yozlaştıran ve tahrif eden bir anlayışın hâkim olduğu, gerçek dinin mahkûm olduğu ortamlarda bu yol daha hızla kişiyi şirke ulaştırır.

Câhil halk, Allah’tan başka yatırlara, türbelere duâ etmekte, hatta bazen Allah’ın Rasûlünü de kendi şirkine âlet etmektedir. Bazı câhil insanlar, duâ ederken: “Ya Rabbi, Ya Rasûlallah!” diye nidâ etmektedir. Dolayısıyla hem Allah’a, hem de Allah’ın Rasûlüne duâ ediyor. Bunun sebebi, çoğunlukla “Rasûlullah” kelimesinin anlamını bilmemek olmalıdır. İkinci sebep ise, Rasûlullah’ın ölümsüz olduğu, herkesi görüp gözeterek ümmetinin yardımına her an koştuğu inancı olabilir. Hurâfe ve şirk inancı, insanlara Peygamber’in ölümsüz olduğunun yanında, evliyâların, Hızır’ın, Mehdi’nin, Mesih’in ölümsüz olduğunu, fakat bunların gizli yaşadıklarını, herkesin onları görmesinin mümkün olmadığını kabul ettirmiştir. Oysa peygamberlerin ölümlü olduğunu Kur’an bize açıkça ifade etmektedir: “Muhammed ancak bir peygamberdir/elçidir. O’ndan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize ) mi döneceksiniz? Kim (böyle ) geri dönerse, Allah’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (3/Âl-i İmrân, 144 ) Peygamberimiz’in vefatından sonra, onun ölümüne inanmak istemeyenlere karşı Hz. Ebû Bekir’in cevabı meşhurdur: “Herkes bilsin ki Muhammed (s.a.s. ) ölmüştür. Kim, Muhammed’e tapıyorsa O, beşerdi ve öldü. Kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki O, diridir, hayy ve kayyûmdur. Kendisinden başka ilâh olmayan tek Allah’tır.”

“Sizden hiç biriniz, beni ana babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe gerçek mü’min olamaz.” İnsanlar içinde en çok, hatta kendi nefsimizden daha fazla Allah rasûlünü sevmek zorundayız. Bu sevgi, “anam babam (ve kendim, senin uğruna ) fedâ olsun yâ Rasûlallah!” diyen ashâbın dillendirdiği fedâkârlık boyutlarında da olmalıdır. Ama, Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmek, tevhidle şirk kadar birbirinden apayrı şeylerdir. Peygamberlerini sevmekte aşırıya giderek şirke düşen hıristiyanlar, peygambere duâ edip yalvarır, ondan bir şeyler isterken; tevhidî esaslara bağlı olan mü’minler, peygamberleri için Allah’a duâ eder, Allah’ın ona rahmet etmesini isterler; yani salevat getirirler. Birinde kendisinde ilâhî özellik görülerek duâ edilen, Allah’a şirk koşulan bir yanlış sevgi; diğerinde, kendisi için Allah’a duâ edilen, insan olarak büyüklüğüne rağmen, duâya, Allah’ın rahmetine muhtaç kabul edilen bir kul olarak doğru sevgi…

Allah ve Rasûlü’nden Geldiği Kesinlikle Sâbit Olan Nasslara, Hükümlere Bir Bütün Olarak Tümüne İnanmamak: Kim Kur’an’ın hükümlerinden birini geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi Allah’a ortak koşmuş olur. “…Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası, ancak, dünya hayatında rüsvaylık/rezilliktir. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” (2/Bakara, 85 ) “…Sakın dinlerini parçalayan, fırka fırka olan ve her fırkası, kendi elindekiyle sevinen müşriklerden olmayın.” (Rûm, 31-32 )

Kur’an’la, Sünnetle, Dinle, Peygamberle Alay Etmek, Onlara Hakaret Etmek: “Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini ) sorarsan, elbette, ‘biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk’ derler. De ki: ‘Allah ile, O’nun âyetleriyle ve O’nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz? (Boşuna ) özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz. Sizden (tevbe eden ) bir grubu bağışlasak bile, bir gruba da suçlu olduklarından dolayı azab edeceğiz.” (9/Tevbe, 65-66 ) “O (Allah ), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: ‘Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (başka konuya geçinceye ) kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münâfıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.”(4/Nisâ, 140 )

Allah’tan Başkasına Tevekkül Etmek, Mutlak İtimad ve Güven Duymak: “Mümin iseniz Allah’a tevekkül ediniz..” ( 5/Mâide, 23 ) “De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isâbet etmez. O bizim mevlâmızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.” (9/Tevbe, 51 ) “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Halbuki onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların ) kendilerine yardım etmeye asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.” (36/Yâsin, 74-75 )

Sevgi, Hürmet ve Bağlılık Yönüyle Şirk. Bir İnsanı veya Nesneyi, İdeolojiyi Aşırı Şekilde Severek Putlaştırmak: “(İbrahim onlara ) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar ) edindiniz…” (29/Ankebût, 25 ) “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a -hâşâ- eşler, ortaklar, benzerler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.” (2/Bakara, 165 ) “Biz insana, anne ve babasına (karşı ) ihsânı/güzelliği tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.” (29/Ankebût, 8 ) Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim, onların güneşe, aya, putlara tapmaları değildir. Benim korktuğum şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve gizli şehvettir.” (İbn Mâce, hadis no: 4205 )

Allah’tan Başkasının da Gaybî Yollarla Fayda ve Zarar Verebileceğine İnanmak: Gaybî yollarla, yani arada hiçbir vâsıta olmadan, mûcizevî bir şekilde yapılan yardıma, böyle bir güce ancak İlâh sahiptir. İlâh ise yalnızca Allah’tır. Allah’tan başka hiçbir varlık hiçbir surette gaybî yollarla hiç kimseye fayda da zarar da veremez. Böyle bir güce peygamber de sahip değildir. “De ki: ‘Ben Allah’ın dilediğinden başka kendime (bile ) herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı, ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” (7/A’râf, 188 ) “De ki: ‘Allah’ı bırakıp da sizin için fayda ve zarara gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Hakkıyla işiten ve bilen yalnız Allah’tır.” (5/Mâide, 76 )

Allah’ın Âyetlerinden Yüz Çevirmek: Kur’an’dan, Allah’ın âyetlerinden yüz çevirmek, onları önemsemeden hayatına yön vermek, yaşadığı hayatı Kur’an’a uymayan bir tarzda sürdürmek de şirktir. Çünkü insan ancak Allah’ın âyetlerini yaşadığı sürece Allah’a kulluk eder. Allah’ın âyetlerinden uzak olduğu zaman Allah’a kulluktan da uzaklaşır. Ya hevâsının, heveslerinin kulu olur, ya da uyduğu lider ve büyüklerinin kulu olur. “Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Rabbine yalvar ve sakın müşriklerden olma!” (28/Kasas, 87 ) “Şu hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?” (45/Câsiye, 23 ) “Âyetlerimiz size okunmadı mı? Fakat siz, büyüklük tasladınız ve suçlu bir kavim oldunuz.” (45/Câsiye, 31 ) “…Âyetlerimizi tanımayıp yalanlayanlar ise, işte onlar cehennem ateşinin dostlarıdır ve orada ebedî kalacaklardır.” (2/Bakara, 39 )

İtaat ve İttibâ Yoluyla Şirk. Tâğutların Hükmünü Allah’ın Hükmüne Tercih Etmek, İslâm’ın Yaşanıp Kur’an’ın Hâkim Olmasını İstememek, Rasûlullah’ın Örnek ve Önder Olduğunu Kabullenmemek. “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar.” (42/Şûrâ, 21 ) “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar ) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de… Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” (9/Tevbe, 31; Ve bkz. 4/Nisâ, 65, 59; 33/Ahzâb, 36 ).

Kötülüğü Hoş Karşılayıp Yayılmasına Seyirci Kalmak, Kötülüğü Emretmek: “Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil ), birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik ederler. Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu (Onları terketti, hidâyet ve yardımını kesti )! Çünkü münâfıklar fâsıkların kendileridir!” (9/Tevbe, 67; Ve bkz. 5/Mâide, 78-79 ).

Korku Yönüyle Şirk: “Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Din de (itaat ve kulluk da ) sürekli olarak O’nundur. Böyleyken Allah’tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?” (16/Nahl, 51-52 ) “ Allah, kuluna yeterli değil mi? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur.” (39/Zümer, 36 ) “İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını (veya, sizi kendi dostlarından ) korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.” (3/Âl-i İmrân, 175 )

Müşrikler, taptıkları şeylerin kendilerine zarar verebileceğini düşünerek, onlara kulluk edebilirler. Hz. Hûd (a.s. )’a onlar şöyle diyorlardı: “Tanrılarımızdan biri seni çarpmıştır’ demekten başka bir şey söylemeyiz.” (11/Hûd, 54 ). Buradaki “çarpmak”, daha ziyade “deli etmek” şeklinde izah edilmiştir.

Cibt ve Tâğuta da İnanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler, Allah’tan başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Cibt; büyücülük, müneccimlik, gaybdan/gelecekten haber verme, kehânet gibi şeylere denir. Tâğut ise: Allah’ın çizdiği sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler; Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki anlayış, düzen, sembol, put veya şahıslardır. Bunlar, Allah’ın Kitabında olmayan ve Kitab’a aykırı olan hükümleri insanlara Allah’ın kanunları gibi sunarlar. Cahil kimseler de bunlara aldanıp inanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar. “Kitaptan bir nasip verilenleri görmüyor musun? Cibt ve tâğuta (putlara ve bâtıl tanrılara ) iman ediyorlar. Sonra da kâfirler için ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. İşte bunlar, Allah’ın lânetledikleridir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli ) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.” (4/Nisâ, 51-52 ) “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Tâğutun önünde mahkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Oysa onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor.” (4/Nisâ, 60 )

 

 

 

Tasarruf ve Hulûl Yoluyla Şirk.

r- Kur’an’ın Zâhirî Mânâsına Ters Düşen Bâtınî Anlamlarının Olduğuna, Bunları da Ancak İlham Aracılığıyla Az Sayıda İnsanların Bilebileceğini İddia Etmek.

s- Tevhid Ehli Bir Mü’mini Haksız Yere Tekfir Edip Katlini Helâl Saymak.

 

 

İttibâ Şirki

İnsanın inanç, düşünce ve davranışları yönüyle şirki üçe ayırmak mümkündür: İtikad şirki, ibâdet şirki ve ittibâ şirki. Bırakın eğitim kurumlarını, câmiilerde bile (istisnalar dışında ) tevhidden şirkten pek bahsedildiği olmaz. Olursa bile yasak savma bâbından ve fincancı katırları ürkütmemeye özen göstermek adına hakla bâtıl karıştırılarak veya hakkı ketmederek… Abdesti bozan şeylerin üzerinde durduğu kadar insanlar tevhidi bozan konulara önem vermez. Halbuki insanların kurtuluşunun yolu, Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin yeniden Kur’anî değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle de lâ ilâhe illâllah kavramının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların düzeltilmesi gerçekleşmeden dünyamızın da âhiretimizin de kurtulması mümkün değildir. Bütün şikâyet edilen olumsuzluklar, bu kavramların düzeltilmesine ve sağlam şekilde yaşanmasına bağlıdır. Filistin topraklarında siyonist yahûdiler başta olmak üzere, İslâm topraklarını işgal eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor, zaten müslümanın elindeki silâhın pek korkutmaya yetecek önemi de yok. Ama onlar, eliyle (veya buna gücü yetmiyorsa ) diliyle, kalemiyle kendilerini taşlayan mü’minin akîdesinden çekiniyor, korkuyor. Tevhid eri Allah’ın askerini, ölümden korkmayan canlı şehidi korkutup yıldıracak hiçbir silâhın mevcut olmadığı gibi; tevhid bilincine sahip insan da imanı oranında kâfirlerin korkulu rüyası olmaktadır.

Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki yüz senedir uygulanan batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir. Şirk düzeninin ıslah edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz. “Zulmedenler, hangi inkılâpla devrilip döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” (26/Şuarâ, 227 ) Çözüm, câhiliyye düzenini devirip yerine saâdet asrının anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in yaptığı gibi. İnsanları sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî çizgiye yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve benzeri özellikleri teşvik ederek ) delik kabı doldurursanız, o, kısa zaman içinde boşalacaktır.

Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’an en fazla önem verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi tevhide vurgu yapan âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla tevhide atıfta bulunur, onu kökleştirmeye çalışır. Ahkâm âyetlerinin ekserisi “Ey iman edenler…” diye tevhide işaretle, o temeli güçlendirmek ve üstüne bina dikmek için alt yapıya dikkat çeker. Tevhid, bir zaman konuşulup birazcık üstünde durularak başka söze geçilecek bir konu değildir. Hemen her konu buna dayanmalı, müslümanın hayatından hiçbir zaman geri planlara atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir. “Ey iman edenler, İman edin! (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil anlamda iman edin, imanınızı yenileyin, güçlendirin, imanda sebat edin ).” (4/Nisâ, 136 )

“Lâ ilâhe illâllah” hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece kâfirler inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz ona. Mü’minler de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır. Kalplerinde canlı ve sâbit kalması, hayatlarında etkili olması, gereklerini ihmal etmemeleri için “Ey iman edenler, İman edin!” diye uyarılır. Kur’an, insanın hayat programını çizen bir kitap olduğu için tevhide karşı bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı, yegâne hâkim ve yönetici, rızık verici… olduğundan yalnız O’na ibâdet edilmeli, başkası O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine muhtaç değildir, ama insan muhtaçtır ve her an mutlaka ibâdet halindedir; ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere. İnsan, imanla küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih yapmalıdır. Âdemoğlu, hem Allah’a hem de şeytana kul olarak yaşayamaz (Bkz. 33/Ahzâb, 44 ). “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle Allah’a yönelenlere müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı müjdele!” (39/Zümer, 17-18 ) Bunun için insan daima “Lâ ilâhe illâllah”a muhtaçtır.

Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur” diyerek insanları tevhide dâvet ediyorlardı. Peygamberimiz de kavmini bu esasa çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle, onunla Allah’ın yanında sana şefaatçı olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah…” diyordu. Câhilî tavır, eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren bu cümleyi kabullenmiyor, bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece bir cümle için mi, yoksa o cümlenin anlam ve gerekleri için mi? Çağrıldıkları hayatla, yaşadıkları hayat arasında bir uçurum vardı. Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli sebepleri vardı: Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı. İlâhın tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı, Kitab’a uymayı, Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de ahlâkî çıkmazları vardı: İçki, kumar, zina, zulüm… Ama bunların temeli itikad ve itaat idi; inanç, düşünce, helâl ve haram ve ahlâkı içeren kapsamıyla Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri gibi böyle bir dinin bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.

Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş sorun vardı: İbâdetin tek olan Allah’a yapılması ve helâl-haramda Allah’ın indirdiğine uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka ilâhların varlığına inanma, amelde ve ibâdette Allah’tan başkasına yönelme ve Allah’tan başkasının Allah’a rağmen hüküm koyması, helâl haram tayin etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar, kelime-i tevhidi kabul etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar. Yığınlar, tutucudur; alıştıkları çok sayıdaki ilâhları, atalarının yolunu bırakmayı kolay kabullenmezler. Elleriyle tutabildikleri, duyu organlarıyla algıladıkları eşyaya bağlıdırlar. Mele’ (ileri gelenler, müstekbirler, tâğutlar ) ise, onların ilâhlara bağlılığı gerçekçi değil; sahtedir, şeklîdir. Mevcut sahte ilâhları savunmaları, onların adıyla halk kitlesini sömürmelerinden kaynaklanır. Bu zâlimlere göre, gerçek sorun hâkimiyet sorunudur. Onlar mı, yoksa şeriatının uygulanması yoluyla Allah mı? Bütün câhiyyelerdeki müstekbirleri tevhid çağrısıyla savaşa iten gerçek sorun budur. Hakları olmayan egemenliğin ve otoritenin ellerinden çıkıp sömürünün ortadan kalkması onların işine gelmez. Halbuki otorite, hüküm; tek yaratıcı, rızık verici… Allah’a aittir. “…Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbı Allah ne yücedir!” (7/A’râf, 54 ) “…Hüküm sadece Allah’a aittir.” (12/Yûsuf, 40 ) “Hiç yaratan, yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?” (16/Nahl, 17 ) “Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka ilâh yoktur. O halde, nasıl oluyor da (tevhidden ) çevriliyorsunuz (imanı istemeyip küfre dönüyorsunuz )?” (35/Fâtır, 3 )

Buna rağmen, toplumun üst tabakası açık veya gizli diktatörlükle yığınlar üzerindeki otoriteleri neticesinde hevâlarına, süflî arzu ve heveslerine hizmeti kaybetmek istemezler. Aslan payının ellerinden çıkmasına tepkiyi arkasına gizlendikleri, aslında kendilerinin de inanmadığı sahte putların gölgesine sığınarak, güya onlar adına sürdürürler.Yönetimi ve rantı elinde bulunduranlar, bundan dolayı, koltuklarına alternatiflerden, makamlarına aday olanlardan daha çok, tevhid çağrısından çekinirler. Bütün güçlerini tevhidle savaşa hazırlarlar. Yığınları kandırır, korkutur, tevhidi savunanları karalar, onlara komplo kurar ve halkı onlara karşı kışkırtırlar. “Firavun dedi ki: ‘Bırakın, Mûsâ’yı öldüreyim de, o Rabbine duâ etsin, yalvarsın (bakalım O Mûsâ’yı kurtaracak mı? ) Çünkü ben, onun dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde bir fesat/bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.” (40/Mü’min, 26; Ve yine bkz. 10/Yûnus, 75-78; 43/Zuhruf, 54 ).

Mekke’deki olay da aynıydı. Mele’, Kureyş’ti orada. Düşmanlık ve savaş, onlarla Rasûlullah arasında değil; onlarla dâvet, tevhid arasındaydı. Kendilerine karışmayacak “el-emîn” Muhammed (s.a.s. )’den şikâyetçi değillerdi. Onun için, dâvetten vazgeçmesi halinde mal, mülk, dünya varlığı, hatta yöneticilik teklif ve takdim ediliyordu. Dâvetle düşmanlık, ister istemez onlarla dâvetin temsilcisi arasında bir savaşa dönüşüyordu. Putlar yalnız değildi rablık anlayışında. Şirk de tek çeşit değildi: Kabile, tapınılan bir rabdı, baba ve dedelerin örfü, kamuoyu tapınılan bir rabdı. Kureyş ve diğer büyük kabileler, Araplara dediğini yaptıran ve dilediğini haram yapan rablardı.

Ve bazıları iman etti; Örnek nesil, sahâbe denilen altın nesil. Lâ ilâhe illâllah nasıl yer ediyordu onların hayatında? Ondan ne anlıyorlardı? Sadece kalple tasdikten, dille ikrardan mı ibaretti onların hayatında? Mü’minlerin nefisleri (her şeyleri ) tevhidle değişince, şirkin pis renklerinden aklanınca onlarda çok büyük değişme/inkılâb oldu. Sanki yeniden doğmuşlardı… İnsanlık açısından, bir insanın bir şeye inanması, ardından da bütün tavırlarının inandığının tersi veya muhâlifi olması normal midir, mümkün müdür? Zehirli bir yılanın öldürücü olduğuna inanan ve ölmek de istemeyen bir insanın, elini yılanın ağzına hiç tedbir almadan sokması düşünülebilir mi? Ateşin yakıcı olduğuna inanan kimsenin elini ve tüm vücudunu ateşe atması?! Peki, gerçekten Allah’a iman eden tevhid eri bir mü’minin Allah’a itaat etmemesi, O’nu tek mâbud, tek rızık verici, tek otorite… kabul ettiğini davranışlarında göstermemesi nasıl olur?!

İman iddiası, itaat ile isbat edilmeden insanı kurtaramaz. Bu konuda Kur’an’dan açık hükümleri görelim: Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar ) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de… Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” (9/Tevbe, 31 ) Adiy: “Ya Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093 )

“Rabbınızdan size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek onlara uymayın.” (7/A’râf, 3 ) “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılaccak ortakları mı vardır?” (42/Şûrâ, 21 ) “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.” (42/Şûrâ, 10 ) “…Doğrusu, şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik olursunuz.” (6/En’âm, 121 ) “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (4/Nisâ, 65 ) “(Münâfıklar, ) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat ettik’ diyorlar. Sonra onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar mü’min değillerdir. Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman, hemen onlardan bir grup yüz çevirir.” (24/Nûr, 47-48 ) “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (5/Mâide, 44 ) “Yoksa câhiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren (hüküm koyan ) kim olabilir?” (5/Mâide, 50 ) “Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?” (95/Tîn, 8 ) “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ülü’l-emre. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün (onların tâlimâtına göre halledin ); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (4/Nisâ, 59 ) “Allah ve Rasûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” (33/Ahzâb, 36 ) “…Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbı Allah ne yücedir!” (7/A’râf, 54 ) “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk ) bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” (6/En’âm, 82 ) “…Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (12/Yûsuf, 40 )

Allah’a ve Rasûlüne itaat, ebedî cennete götürdüğü gibi, Allah’a ve Rasûlüne itaatsizlik/isyan da kişiyi ebedî cehenneme ulaştırır: “Bunlar Allah’ın (koyduğu ) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberine karşı isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (4/Nisâ, 13-14 ) “Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: ‘Ganimetler Allah ve Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek ) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.” (8/Enfâl, 1 ) “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed! ) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” (39/Zümer, 17-18 ). “(Rasûlüm! ) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (3/Al-i İmrân, 31-32 ) Yine bkz. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16; 23/Mü’minûn, 115.

Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler ), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” (İbn Mâce, hadis no: 4205 )

Hüküm koyma (teşrî ), “Lâ ilâhe illâllah”la direkt ve sağlam bir şekilde irtibatlıdır. Bu bağ da, hiçbir durumda kopmaz. “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.” (5/Mâide, 44 ) âyetinde fukahâ, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen kimse, bunu helâl saymadıkça tekfir edilmez, eğer helâl saymıyorsa, dinden çıkarmayan küfür (küfrün gerisinde bir küfür, yani büyük günah ) demişlerdir. Taraflardan birinden rüşvet aldığından, önündeki meselede Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm veren hâkim de bu yaptığıyla tekfir edilmez. Allah’ın gazabına uğramış bir günahkârdır. İctihad edip önündeki konuda yanılan ve Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermiş olan biri ise günahkâr da değildir. Bilâkis niyeti ihlâslı oldukça ictihadına ecir de vardır. Ve sayılan diğer fıkhî hususlar…

Evet, lâkin bunların hiçbiri, Allah’ın indirdiği dışında bir şeyi teşrî ile ilgili değildir. Önündeki bir konuda, helâl saymamak şartıyla, fıkıh kitaplarında belirtilen herhangi bir nedenle Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermek başka, Allah’tan ayrı olarak teşrî/hüküm koyma başka bir şeydir. Birinci durumda Allah’ın dinini kaynak olarak kabuldeki itiraf (uygulamadaki farklılığa rağmen ) bozulmuyor. İkinci durumda, kendi yanından Allah’ın dinine muhâlif haramlar helâllar koyuyor. Ardından açıkça veya lisan-ı haliyle: “Allah’ın dinini değil; benim hükmümü/kurallarımı uygulayın, çünkü bu, ona denktir, veya bu, Allah’ın kanunundan daha üstündür, kıymetlidir” diyor. İslâm tarihinde fıkıh âlimleri, bunun dinden çıkaran bir şirk ve küfür olduğunda ihtilâf etmemiştir. Yine, fıkıh âlimlerinin tarihten bu yana hiç ihtilâf etmeden şirk ve küfür olduğunu kabul ettikleri bir mesele de şudur: Bilmesine rağmen ve kendi irâdesiyle Allah’ın dini dışında bir teşrîe (hüküm koymaya ) râzı olmak. İkrâh bunun dışındadır (16/Nahl, 106 ); çünkü ikrahta rızâ yoktur.

Şirkin ve zulmün hâkimiyeti ve egemen tâğutî güçlerin de etkisiyle insanların İslâm’dan kopukluğu arttı. Artık, kendisinin müslüman olduğunu da söyleyen nice insan, açıkça şirk olan inançlara sahip olmaya, şirk ideolojilerini kabullenmeye, elfâz-ı küfrü dilleriyle ulu orta söylemeye başladı. Allah’ın hükmüne uymak, İslâm’a teslim olmak, her konuda helâl ve haramlara dikkat etmek, Allah’ın sınırlarına riâyet etmek gibi değerler, müslüman olduğunu iddia eden nice insanın gündeminden çıktı. Bütün bunlar ve sayılması uzun sürecek şirk unsurlarına rağmen, insanlara, “lâ ilâhe illâllah” deyince müslüman olacakları, İslâm’ı yaşamasa da insanın küfre düşmeyeceği ısrarla söyleniyordu. Müstekbir oburların önüne konulmuş çanaktaki yem gibi oldu bu kelimeyi sadece diliyle söyleyenler. (6 )

Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevanın soyulmasının bazı etkenleri, sebepleri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker ) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata meyil, yani dünyevîleşme ), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi, israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle mücâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayışının oluşturduğu mistisizm… bu etkenlerin başında gelir.

 

 

Büyük ve Küçük Şirk; Açık Şirk ve Gizli Şirk

Şirki İslâm âlimleri şu şekilde de ayırmışlardır. a- Büyük Şirk: Allah’ın ortağı olduğunu iddia etmektir ki bu, en büyük inkâr ve küfürdür. b-Küçük Şirk: Bazı amelleri yaparken Allah’ın dışında başkalarının da rızâsını hesaba katmaktır. Böyle bir tavır riyâ ve amelî münafıklıktır. Şirkle ilgili yukarıdaki tasniflerin yanında, şirk; açık şirk ve gizli şirk olmak üzere de ikiye ayrılmıştır.

 

 

Gizli Şirk-Açık şirk: Allah’ın zatında, sıfatlarında ve isimlerinde ortak tanımaktır. Bu şirkin tesbiti kolaydır. Fakat gizli şirk öyle değildir. Gizli şirk; Allah’ın tasarruflarına (isteklerine ) kafa tutmak ve Allah’tan beklenmesi gerekeni başkasından beklemektir. Bu şirkin farkına varmak zordur, kişi çoğu zaman bu şirke düştüğünün farkına bile varmayabilir. Maalesef, günümüzde dinini tam olarak bilmeyen bazı müslümanlar gizli şirke bulaşmaktadırlar. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s. ) bu hususta müslümanları uyarmaktadır. Riyâ, gizli şirklerin başında gelir. Meselâ, bir insan Allah’a ibadet ederken insanların gözüne girmeyi, onların yardımlarından faydalanmayı amaç edinirse, şirk koşmuş olur. Buna gizli şirk denir. Çağımızda bir hastalık derecesine varan, aşırı mal-mülk sevgisi, aşırı para ve servet hırsı, aşırı şöhret sevdası gibi kötü duygular da gizli şirk sayılmışlardır. Bunlar için delicesine çalışılırsa, bu çok tehlikelidir. Farkına varmadan insanı şirke götürebilir. Çünkü İslâm’da ibâdet, sadece Allah’ın rızâsı için yapılır; hayatın amacı sadece Allah olmalıdır.

“Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler” (10/Yûnus, 106 ). Allah Rasûlü (s.a.s. ) bu konuda şöyle buyurur: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir.” ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır. Allah Teâlâ, kıyâmet günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman riyâkârlara: ‘Dünyada kendilerine gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin. Bakın bakalım, onların yanında bir karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.” (Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457, 4/58; Müsned, Ahmed bin Hanbel )

Rasûlullah (s.a.s. ) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, şirkten sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.” İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın rasûlü, karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de senden mağfiret dileriz’ deyin” buyurdu (İbn-i Kesir ).

Allah’ın halili (dostu ) İbrahim (a.s. ) ne güzel dua etmiş: “Allah’ım, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz ki bu putlar, birçok insanı saptırdı.” (14/İbrahim, 35-36 ). Âyette belirtildiği üzere, İbrahim (a.s. ) bile, kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a duâ etmiştir.

Hele, İslâm’ın hâkim olmadığı günümüz câhiliyye ortamlarında şirk çeşitleri daha da çoğalmıştır. Kur’an’ın birçok âyetinde, küçük olsun, büyük olsun şirkin her türlüsünden arınan müttakî kullardan bahsedilir. Allah’ın birliğine iman eden, Allah’a şirk koşanlara düşman olan, tâğutlara ve müşriklere buğz ederek Allah’a yaklaşan, sadece Allah’ı dost, ilâh ve ma’bud edinen, yalnız O’nu seven, O’ndan korkan, O’ndan uman, O’ndan yardım isteyen, O’na boyun eğen, O’na tevekkül eden, O’nun emrine tâbi olup rızâsını gözeten, bir iş yaptığı zaman Allah adıyla yapan ve hayatının her bölümünü O’na ait kılan kimseler kurtuluşa ermişlerdir. “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbı Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim.” (6/En’âm, 162-163 ) “De ki, Allah her şeyin rabbı iken, ondan başka bir rab mı arayayım?” (6/En’âm, 164 )

 

 

Küçük Şirk

Kebâirden, (büyük günahlardan ) daha büyük, ebedî cehennemlik yapan şirkten daha küçük olan şirk unsurları, küçük şirk diye adlandırılır. Günümüzde de her yerde görülebilen küçük şirke bazı örnekler verelim:

1- Riyâ (Allah rızâsı için yapılması gereken bir ibâdeti Allah’tan başkası için yapmak anlamında ).

2- Allah’tan başkası adına yemin etmek (Allah’ın dışında yemin edilecek kutsal bir varlık kabulü anlamında ).

3- Mavi boncuk, nazar boncuğu takmak (zarardan uzaklaştırmak için manevî sığınak olarak Allah’ın dışında bir şey kabulü anlamında ).

4- Sihir/büyü ve üfürükçülük, kâhinlik, medyumluk, arraflık: “…Süleyman kâfir olmadı (büyü yapmadı ve ona inanmadı ). Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı…” (2/Bakara, 102 )

5- Gelecekten haber vermek ve bu haberlere inanmak veya mutlak gaybı bildiğini iddia etmek (Yıldızlardan ve burçlardan yola çıkarak, her çeşit fal bakarak, cinlerden öğrendiğini iddia ederek gelecekle ilgili bilgiler vermek ve bu yalanlara inanmak; kendisinin veya başkasının geleceği, mutlak gaybı bildiğini iddia etmek anlamında ).

6- Allah’tan başkası adına adak adamak veya kurban kesmek, muskacılık, cincilik yapmak

7- Uğursuzluk görüşü.

 

 

Gizli Şirk Örneği Olarak Riyâ

“Riyâ” kavramının aslı görmek anlamına gelen “ru’yet”tir. Riyâ; kişinin, görsünler diye bir davranış içerisine girmesi, bir ibadeti gösteriş için yapmasıdır. Bu; işte, davranışta ve ibâdette gösteriştir. Sâlih bir ameli Allah rızâsını kazanmak amacıyla değil, insanların beğenisini, onların hoşnutluğunu kazanmak için yapmaktır. Bu şekilde gösteriş yapanlara ‘riyâkâr’ veya ‘mürâi’ denilir.

Riyâ anlayışında, yapılan fiil niyete uymaz. Bu uygunsuzluk yerine getirilen ibâdette ve davranışta ya tamamen ya da biraz olabilir. Riyâ, samimiyetsizliğin, ikiyüzlülüğün, kişiliksizliğin bir sonucudur. Bazı zayıf karakterli insanlar, ya bir dünyalık elde etmek, ya bir makama çıkmak, ya da şöhrete ulaşmak için başkalarına şirin görünmeye çalışırlar. Onların hoşuna gidecek davranışta bulunurlar. Oldukları gibi değil de; yaranmaya çalıştıkları kişilere göre görünürler, ortama göre hareket ederler.

Riyânın en çirkini şüphesiz, insanı Rabbine yaklaştıran ve kulluğun gereği olan ibâdetin veya İslâmî ilkelerin çirkin çıkarlara âlet edilmesidir. Kişinin, ibâdeti, kul olduğu ve Allah’ın rızâsını kazanmak için değil de; menfaat elde etmek niyetiyle yapmasıdır. Bir kişinin tamamen veya az da olsa saf ve iyi niyetinin tersine iş ve ibâdet yapması, bunun sonucunda mükâfat beklemesi riyâdır.

Riyâkâr, Allah rızâsı için yapılması gereken bir ibâdeti, kullar görsün diye sergiler. Allah’tan beklenmesi gereken sonucu/ödülü de kullardan bekler. Böyle bir durumda iki yalan ve yanlış vardır: Allah rızâsı için yapması gereken davranışı kullar için yapmak; Allah’tan beklenmesi gereken bir mükâfatı kullardan beklemek. Kur’an-ı Kerim, riyâyı münâfıkların önemli bir özelliği olarak saymaktadır: “Gerçek şu ki, münâfıklar (sözde ), Allah’ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman isteksizce (tembel tembel ) kalkarlar. İnsanlara karşı riyâ (gösteriş ) yaparlar ve Allah’ı çok az anarlar.” (4/Nisâ, 142 ) Yine, Mâûn sûresinde namazı gösteriş için kılıp, kıldığı namazdan habersiz olanlar kınanmaktadır. Sûrenin başında Din’i yalan sayan, yetime yemek yedirmeyi teşvik etmeyen kimse kınanırken, sûrenin sonunda, riyâ/gösteriş için namaz kılanlar ağır dille suçlanır. Bu kimseler “mâûn”u (zekâtı veya çeşitli yardımları ) da vermezler (Bkz. 107/Mâûn, 4-7 ). Mâûn sûresinin ifadesine göre bu gibi riyâ, Din’i yalanlamakla eşittir; münâfıklık ve çirkin bir davranıştır. Riyâ, olduğundan farklı şekilde iyi görünerek insanların kalbinde hak etmediği bir yer almak isteğidir. Böylesine bir davranış karakter bozukluğudur, bir kalp hastalığı ve alçak bir ikiyüzlülüktür. (7 )

Riyânın Dereceleri: İmam Gazâli, riyânın dört derecesini saymaktadır:

1- En ağır riyâ çeşidi; hiç bir sevap beklentisi olmadan gösteriş için ibâdet etmek. Abdestsiz olduğu halde insanların yanında namaz kılmak gibi. Bu, açık bir şirktir.

2- Biraz Allah rızâsı için niyet olsa da, ibâdeti gösteriş için yapmak. Tek başına olsa yapmayacağı o ibâdeti başkalarının görmesi için yapmak. Bu davranış, gizli şirktir

3- Gösteriş ve sevap niyeti eşit olan davranışta bulunmak. Bu şekilde amel işleyenin ameli boşa gider.

4- İbâdetini, insanların duymasından sonra daha da artırmaktır. Böyle birisi, insanlar duymasa da ibâdetini yapar. Ancak riyâ kokusu olduğu için bu şekilde davranmak hatadır.

Peygamberimiz (s.a.s. ) riyâyı, gizli şirk olarak tanıtmaktadır: “Muhakkak ki sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirk, yani riyâdır.” (Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457, 4/58 )

Câfer Sâdık (r.a. ) da şöyle diyor: “Riyânın her türlüsü şirktir. Şüphesiz ki insanlar için amel eden kimsenin sevabı insanların üzerinedir (karşılığını onlardan beklesin ); Allah (c.c. ) için amel eden kimsenin sevabı ise Allah üzerinedir.” (İ. Humeynî, Kırk Hadis Şerhi, 1/53 ) Kur’an, Allah’a ve âhiret gününe inanmayıp insanlara karşı gösteriş olsun diye mallarını infak edenleri kınar ve onların yaptıklarının geçersiz olduğunu belirtir (2/Bakara, 264; 4/Nisâ, 38 ). Buna karşın gerçek mü’min olanlar, mallarını yalnızca Allah rızâsı için infak ederler (2/Bakara, 272 ).

Bir çok hadis-i şerifte riyânın çirkinliği ve riyâkârların kazandıkları kötü sonuçlar açıklanmaktadır. Gösteriş için Kur’an okuyanlar, insanlar kendisine âlim desinler diye ilim öğrenenler, dinini âlet ederek dünya çıkarı sağlamaya çalışan istismarcılar, insanlara ma’rû’fu (iyiliği ) emredip kendileri yapmayanlar ve benzerleri şiddetle tenkit edilmektedir. Rasûlüllah (s.a.s. ) şöyle buyurur: “Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Ben şirk koşulan her şeyden müstağnîyim (onlara ihtiyacım yoktur, onlardan uzağım ). Kim bir amel yapar, buna Benden başkasını da ortak kılarsa, onu ortağıyla başbaşa bırakırım.” (Müslim, Zühd 46, hadis no: 2985, 4/2289 )

Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerife göre, “kahramanlık ve gösterış için cihad eden Allah yolunda değildir. Ancak bir kimse îlâ-yı kelimetullah (Allah’ın yüce adı ) için cihad ederse o Allah yolundadır.” (Müslim, İmâre 150, hadis no: 1904, 3/1513 ) İnsanların en kolay riyâ karıştırabilecekleri ibâdetler namaz ve sadaka vermektir. Çünkü her ikisi de zordur ve sevapları çoktur. Peygamberimiz (s.a.s. ) bunların gösteriş için yapılmasını ısrarla yasaklar.

Riyâkârlık ve münâfıklık daha çok müslümanların güçlü olduğu yerlerde ortaya çıkmaktadır. Rabbimiz buyuruyor ki: “De ki: ‘Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnız bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, sâlih amelde bulunsun ve Rabbine ibâdette hiç kimseyi ortak tutmasın.” (18/Kehf, 110 )

 

 

 

 

Şirkin Zararları

İman ve tevhid fıtrattandır. Fert olarak insan, doğuştan fıtrat üzere (imana ve tevhide müsait şekilde ) doğduğu gibi, ilk din de (câhiliye eğitiminde kasıtlı olarak tersi söylenmesine rağmen ) tevhid dinidir; ilk insan, tevhidî mesaja sahip bir peygamberdir. Şirk, hastalıktır, bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir ârızadır, bir anormalliktir. Şirk, öncelikle kalbin hastalığıdır, müşrikler de ölümcül hastadırlar (2/Bakara, 10 ), onların duyu organları da ârızalı ve görev yapamaz durumdadır (2/Bakara, 18, 7/A’râf, 179 ). Onlar, akıllarını da kullanmayan hayvandan aşağı insan müsveddeleri (7/A’râf, 179 ), birer pisliktirler (9/Tevbe, 28 ). Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu veya yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına duyarsız kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fezat, fesat, kavga, anarşı, düzensizlik ve huzursuzluk vardır. “Eğer yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar/tanrılar bulunsaydı, yer ve gök (bunların nizamı ), kesinlikle bozulup gitmişti.” (21/Enbiyâ, 22 ) Kâinatta nizam ve âhenk olduğuna göre, tevhidî özellik vardır.

Güneşler, gezegenler ve büyük yıldızlar gibi makro âlemden atom ve hücrenin iç yapılarına kadar mikro âleme, bitkiler âleminden hayvanlar âlemine kadar tüm evrende tevhidin eseri gözükmektedir. Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insanın tevhidden yüzçevirmesi, çevresiyle uyumsuzluğa sebep olduğu gibi, halifelik misyonu açısından da bir ihânettir. Hayatlarını din ve dünya diye ayıran, Sezar ve Tanrı diye iki ilâh kabul eden, devletine dini karıştırmak istemeyen, Kur’an tâbiriyle dinlerini parçalayan müşriklerin kendileri de parça parça, grup gruptur ve her grup, kendi yanındakiyle övünür durur (30/Rûm, 31-32 ). Şirkin bu çirkin tablosu yanında; Tevhid ile vahdet kelimeleri aynı kökten gelir. Biri, “birlemek”, diğeri “birlik” veya “birleşmek” demektir. Tevhide inanan her ırktan, her yapıdan insan “ümmet” bilincine sahip olacak, birbirlerini ancak kardeş (49/Hucurât, 10 ) kabul edecektir. Aynı Allah’a gerçekten iman edenler, yekvücut olacaklar, aynı nizamın parçasını oluşturacaklar, güç ve imkân birliği oluşturacaklardır. Şirkin sayısız zararlarını ana başlıklar halinde şöyle özetleyip sayabiliriz:

Şirk, fıtrattaki nuru söndürür.

Arınmış nefsi yok eder.

İzzeti öldürüp yerine zilleti, köleliği getirir. İnsanlık için bir hakarettir.

Vahdeti, insanların birliğini parçalar.

Amelleri boşa çıkarır.

İnsanın ebediyyen cehennemden kalmasına sebep olur.

Şirk, bütün hurâfelerin yuvasıdır.

Büyük bir zulümdür.

Şirk, bütün yanlış korkuların, fobilerin kaynağıdır.

İnsan dinamizmini hareketsiz bırakır.

Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Bütün zararlarından daha önemli olan, şirkin insanı ebedî cehennemlik yapmasıdır. Allah, şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. “Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan, şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan olursun.” (39/Zümer, 65 ) “Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları ) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah ile iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk/eş koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” (4/Nisâ, 48 ve 116 )

Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlanageldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücadeleden ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.

Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız Allah’a ibâdet edildiği ve sadece O’na uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler. Çünkü, Allah’ın dini adâleti emreder ve bütün insanları eşit olarak görür. Faziletler doğuştan değil; sonradan kazanılan iman, takvâ, cihad ve ilim sâyesindedir. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, insanları kendilerine kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır.

Müşrikler, bazı şeyleri ilâh haline getirdikten sonra bazıları doğrudan o ilâhlara tanrı diye, bazıları da ‘bizi Allah’a götürecekler’ diye tapınmaya başladılar. Halbuki Allah (c.c. ) bütün insanlara, sizi ben yarattım ve rızkınızı da ben veriyorum. Öyleyse ibâdeti yalnızca Bana yapın.’ diye buyurmaktadır (4/Nisâ, 36 ). Şirk dini üzerinde olanlar, hem Allah’ın dışında birtakım ilâhlara ibâdet ederler, hem de o ilâhlar adına kurallar (şeriatlar ) uydurup onu din haline getirirler. Allah ise onların bu tutumunu kesin bir şekilde kınamakta ve reddetmektedir (42/Şûrâ, 21 ). Allah’a başka şeyleri ‘şerik-ortak’ koşanlar, aslında gerçek anlamda bir ilâh bulmuş ve gerçekten ona ibâdet ediyor değildir. Onların bu yaptığı bir ‘zan’ (sanı )dır, bir avunmadır (10/Yûnus, 66 ). Yarın hesap günü şefaatçı olacakları zannedilen bütün ‘şerikler-ortaklar’ müşriklerin yanında olmayacaklar, onlara yardım edemeyeceklerdir (6/En’âm, 94 ).

Bâtıla İman: Kur’an, imanı sadece olumlu alanlar için kullanmaz. Gönülden benimseme ve tasdik etmenin, yani imanın, olumsuz görünümlerinin bulunabileceğine de dikkatimizi çeker. İman, Allah’ın inanılmasını istediği şeylere olursa doğru; hakkında Allah’ın hiçbir delil indirmediği şeylere olursa bâtıl olur. “De ki: ‘Benimle sizin aranızda şâhit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilir.’ Bâtıla iman eden ve Allah’ı inkâr edenler var ya, işte ziyana uğrayacaklar onlardır.” (29/Ankebut, 52 ) “Tek Allah’a ibâdete çağrıldığı, duâ edildiği zaman küfrederdiniz. O’na şirk koşulunca (buna ) iman ederdiniz. Artık hüküm, yüceler yücesi Allah’ındır.” (40/Mü’min, 12 ) “Onların çoğu, ancak şirk koşarak Allah’a iman ederler.” (12/Yûsuf, 106 )

Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, mutlak anlamda aldığımızda inkâr da bir imandır. İnkâr, imansızlığa imandır. Yani, her imanda bir inkâr, her inkârda bir iman vardır. Mü’min de Allah’a iman etmiş olmak için, hatta imandan önce, bazı şeyleri inkâr etmesi, “küfür” etmesi gerekir. Küfredip reddetmesi gerekenlerin başında tâğut gelir (Bkz. 2/Bakara, 256 ). Doğru iman, Kur’an’ın gösterdiği imandır. Bu iman, insanlara Allah’tan başka ilâh olmadığını, Allah’ın âlemlerin rabbı olduğunu, Allah’tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir. Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir. Şirk, doğru olduğunu isbatlamak için Allah’ın, hakkında delil/âyet indirmemiş olmasına rağmen; insanların uydurdukları bâtıl inançlardır. “Allah’tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başkasına değil!” (12/Yûsuf, 40 )

Kur’an, imanlarını zulümle (şirkle ) lekeleyenler için kurtuluş kapısını kapatmıştır. “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte emn (güven ) onlarındır. Ve onlar hidâyeti (doğru yolu ) bulanlardır.” (6/En’âm, 82 ) Kur’an, imandan sonra küfre sapanlara karşı çok sert ve şiddetli bir tavır takınmaktadır. Kur’an, bu olaya tebdil veya irtidat demektedir. Tebdil, imanı küfürle değiştirmek; irtidat ise, İslâm dininden çıkmak, geriye dönmek demektir. Tebdil ve irtidat Kur’an’a göre en iğrenç ve onur kırıcı hastalığın adlarıdır (Bkz. 3/Âl-i İmran, 86, 90; 2/Bakara, 217 ).

 

 

 

Hevânın Putlaştırılması

“Hevâ”; boş, hava dolu, sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara gelir. Bu kavram nefsin şehvete ve zevke düşkünlüğünü anlattığı gibi, yeterli ilmi olmadan sahibine emir veren nefis anlamında da kullanılmaktadır. Böyle bir nefis, sahibini şehvete ve aşırı zevke düşürüp günaha sürükler, dünyada rezilliğe, âhirette ise azâba götürür.

İnsanın aşırı isteklerine, Allah’tan gelen ilme yani vahye uymayan tutumlarına “hevâ” denilmektedir. Nefsin ölçülü ve sınırlı istekleri, meşrû arzuları normal yoldan karşılandığı zaman hata değil; sevap bile olur. Nefis her zaman çeşitli isteklerde bulunur. Bu taleplerin bir kısmı insanın ihtiyacı değil; hevânın aşırı arzularıdır. Kişi, nefsinin meşru isteklerini inandığı Rabbin gönderdiği ölçüler içerisinde karşılayabilir. Aşırı isteklere uyulması; nefsin Rabbin ölçülerine aldırmaması anlamına gelir. Bu, şüphesiz bir hatadır ve sahibine zarar veren bir şeydir.

Eğer nefis Allah’tan gelen ilme, yani vahye uyarsa, görüşlerini, kararlarını, isteklerini bu ilme uygun bir şekilde ayarlarsa; o nefis doğru yolda olan nefistir. Fakat bir kimse Allah’tan gelen ilme/vahye kulak asmaz, yalnızca kendi görüşünü, zevkini, kararını, arzusunu ön plana çıkarırsa, bu nefis, doğru yoldan azan bir nefistir ve o kişi hevâsına uydu demektir. Yeryüzündeki bütün günahların, bütün şirklerin, bütün kâfirliklerin sebebi hevâya uymaktır. Bir iş yaparken, bir şeyin hakkında karar verirken, bir ibâdet fiilini yerine getirirken, bir şey yanlış mı doğru mu diye düşünürken; kişi ya kendi aklına/arzularına ya da inandığı dinin ölçülerine uyar. Eğer bir akıl Allah’tan gelen haberlere inanmıyorsa, o aklın sahibi kesinlikle yanılacaktır ve insan, hevâsına uymuş olacaktır.

Hevânın İlâh Haline Getirilmesi: Bir insan kendi görüşünden, kendi kararından başkasını beğenmiyorsa, kendi zevkinden daha üstün bir şey tanımıyorsa o insan kendi hevâsını, kendi nefsini tanrı haline getiriyor demektir. Kur’an-ı Kerim bunu şöyle açıklıyor: “Gördün mü hevâsını (arzularını/isteklerini ) tanrı haline getireni? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” (25/Furkan, 43 ) Böyle kimseler, canlarının istediğinden başka kutsal bir şey bilmezler. Bunlarda hakseverlik yoktur. Bu gibiler bencil insanlardır. Peşine düştükleri arzuları da normal bir istek değil, nefislerinin istediği kuruntulardır. Böyleleri hak, hukuk, delil, âyet, şâhit tanımazlar, yalnız kendi isteklerini en üstün tutarlar. Onlara göre din de, insanların vicdanlarından gelen arzularıdır. Dolaysiyle kendi nefislerini doyurmaya, keyflerini tatmin etmeye çalışırlar. Bunlar, hakkı/gerçeği kabul etmezler ama, keyfîliği hayat anlayışı olarak alırlar.

“Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet verecektir? Siz öğüt alıp düşünmüyor musunuz?” (45/Câsiye, 23 )

Hevâsına Uyanların Özellikleri: Hevânın yerleştiği kalpte, başta şirk olmak üzere bütün olumsuz davranışlar, bütün kötülükler yerleşmeye başlar. Böyleleri hevânın bir benzeri olan zanlarının (boş kuruntularının ) ve keyflerinin peşine giderler. Allah’ın gönderdiği hidâyet rehberine aldırmazlar bile (53/Necm, 23 ).

Kişinin kendi hevâsına uyması, Hak’tan yüz çevirmesi demektir. Nitekim Kur’an, “kendi hevâlarına uyanlara tâbi olmayın” (38/Sâd, 26; 5/Mâide, 77 ) demektedir. Böyle yapanlar zâlim olurlar. Zâlimler ise Hak’tan yüz çevirenlerdir (2/Bakara, 145 ). Zaten onların Allah’ın hidâyetinden yüz çevirmelerinin, ya da âyetleri yalan saymalarının sebebi, Vahyi bırakıp kendi hevâlarına uymalarıdır (6/En’âm, 150; 18/Kehf, 28 ). Şu âyet, hevâya uymanın zararlarını göstermesi açısından ne kadar dikkat çekicidir: “Eğer hak, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey ) fesada (bozulmaya ) uğrardı…” (23/Mü’minûn, 71 ).

Hevâlarına uyanların özelliklerinden biri de istikbar (kendini büyük görme ) ve peygamberlerin getirdiği vahye karşı çıkmadır. Bu gün de hayata ve dünyaya kendi hevâları doğrultusunda yön vermek, keyiflerine göre yaşamak isteyenler Kur’an mesajına, İslâm’ın güzelliklerine karşı çıkmaktadırlar (2/Bakara, 87; 5/Mâaide, 70 ). Hevâlarına uyanlar Allah’tan gelen ilmi (vahyi veya âyetleri ) bilgisizce bir tarafa atarlar. Onlar gerçekten câhillerdir (30/ Rûm, 29 ). Kur’an, Hz. Peygamberi ve onların şahsında müslümanları uyararak: “Sana gelen bu ilimden (Kur’an ve hükümlerinden ) sonra onların hevâsına uyarsan, senin için Allah’tan bir velî ve yardımcı yoktur.” (13/Ra’d, 37; 2/Bakara, 120 ). “Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların hevâsına uyma!” (5/Mâide, 48 – 49 ). “Emrolunduğu gibi dosdoğru ol ve onların hevâsına uyma!” (42/Şûrâ, 15 ) diye emretmektedir.

Kur’an, mü’minlere ayrıca “adâletten ayrılıp hevânıza uymayın” demektedir (4/Nisâ, 135 ). Şüphesiz ki hevâya uymak dengeyi bozar, hakları ihlâl eder, tarafgirliğe ve taassuba sebep olur, düşmanlığı körükler. İnsan, Allah’ın hidâyet kitabı olarak gönderdiği Kur’an’ı, yani vahyi dışlayarak, her şeyi kendi aklına, kendi hevâsına göre çözmeye, her şeyin hükmünü işine geldiği gibi vermeye kalkışırsa, insanın içinde de yeryüzünde de huzurun olması mümkün değildir. Vahyi dışlayanlar hem kendilerine çeşitli ilâhlar bulurlar, hem de küçük, önemsiz ve kısır çekişmelerin içinde, ucuz çıkarların peşinde koşar dururlar. Hevâsına uyan kimselerin yön verdiği dünyada barış ve adâletin olması mümkün değildir. Bu gerçeğe hem tarih şâhittir, hem de içinde yaşadığımız şartlarda bunu açıkça görmekteyiz.

Kur’an, mü’minleri, hevâlarına uymamaları konusunda sık sık uyarmaktadır. Yine, mü’minlere, hevâlarına uyan veya hevâlarını tanrı haline getirenlerin peşinden gitmemelerini emretmektedir. Buna bağlı olarak da en iyi barınma yeri Cennet’in Rabbinin makamından korkanlar ve nefsinin hevâsından sakınanlar için hazırlandığını haber vermektedir (79/Nâziât, 40-41 ). Kur’an, Allah’ın âyetlerine tâbi olanlar ile hevâlarına uyanların bir olmayacağını belirtir: “Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine ‘süslü ve çekici’ gösterilmiş ve kendi hevâsına uyan kimse gibi midir?” (47/Muhammed, 14 ). Elbette bir olmaz. Birisi, Allah’tan gelen açık, sağlam, Hak, doğru, hidâyete ulaştırıcı, iki dünyada da kurtuluşa götürücü, kişiyi adam eden ilâhî belgelere, yani vahye (Allah’ın âyetlerine ) uymakta, öbürü ise nefsinin aşırı isteklerine, kuruntulara, ilmî dayanağı olmayan zanlara, boş hayallere uymaktadır.

Peygamberimiz (s.a.s. ) buyuruyor ki: “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkular )dan daha büyüğü yoktur.” (Taberânî, nak. Elmalılı, 6/70, Ş. İsl. Ans. 2/397 ). Hevâsına uyan insanların çok olduğu toplumlarda hata çok yapılır, suç çok işlenir, fitne ve fesat çok yaygınlaşır, insanî değerler rağbet görmez, adâletle hareket etme ahlâkı zayıflar. Bu bakımdan insanlara düşen, hevâlarına uymak değil; kendi hevâsından konuşmayan bir Peygamber’e (53/Necm, 3-4 ) ve O’nunla beraber Allah’tan gelen ilme (vahye ) tâbi olmaktır (2/Bakara, 120 ). (8 )

“Hakiki mücâhid, nefsiyle (hevâsıyla, kötü arzu ve istekleriyle ) savaşandır.” (Tirmizî ) Nefsin sayısız denecek kadar çok, kötü arzu ve istekleriyle mücâdele İslâm’ın istediği şekilde ve miktarda olmazsa, hevâsı insana hâkim olur, insanın tüm yönetim ve denetimini ele geçirir. İşte bu durum, Kur’an’ın “hevâyı ilâhlaştırmak” dediği durum olur. Hevânın her emrini yapmak, arzularını bir kanun gibi benimseyip, kimseyi karıştırmayan mutlak özgürlük içinde bulunmak, İslâm’la çeliştiğinde tercihi arzulardan ve nefsî isteklerden yana yapmak hevâyı putlaştırmak demektir. “Allah’ın ölçülerine göre; Allah’ın mâbudluğunun dışında, arzularına uyulan nefisten/hevâdan daha büyük bir ilâh, semâ gölgesi altında yoktur.” Dini, şeriatı nefsine hâkim kılamayan kişi, çevresine ve devlete hiç kılamaz. İrâdesine hâkim olamayan kişi, başkalarına hakkın sözünü hiç duyuramaz. Nefsimizin istediği ölçüde, basit menfaatlerimize uygun düştüğü kadar İslâm’ı isteyen, hevâsını hakem ve ölçü yapmıştır. İslâm tebliğ edildiği halde, çeşitli bahaneler ileri süren, İslâm’ı yaşamayan veya yanlış yaşayan bazı kötü örnekleri, kendi yaptığı yanlışlara mâzeret kabul eden, onları tenkit ederek işin içinden sıyrılacağını zanneden kişi, hevâsının egemenliğine girmiş, şirk yoluna düşmüş demektir. Kişi; Allah’a, İslâm’a dil uzatılmasına karşı sessiz kaldığı halde; nefsine sataşıldığında, menfaatlerine ters bir durum olduğunda kavgaya kalkıyorsa, nefis ve hevâsını büyük tanrı kabul etmiş olmaz mı?

 

 

İlâh Nedir?

Şirki ve tevhidi tam değerlendirmek için iyi bilinmesi gereken kavramlardan biri de “ilâh” kavramıdır. Bu kavram iyi bilinmeden şirk de yeterince anlaşılmaz. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak koşma ) arasındaki farkı ortaya koyar. Sözlük anlamı; ısınmak, alışmak, birisine aşırı sevgi ile yönelinen, kulluk edilen, mâbud haline getirilen, alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği ‘elihe’ fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtmek, gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir.

Kavram olarak; “kendisine ibâdet edilen, mâbud sayılan her şey, her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık” anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün mâbudların ortak adı “ilâh”tır. Türkçede bunu “tanrı” kelimesi ile karşılarız. İslâmî istılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir. İlâh; ibâdet edilmeye lâyık, yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile boyun eğip ibâdet ve itaat etme gereği duyulan, herşeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi, gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh, görülmez ve ulaşılmaz bir varlıktır…

İnsanın fıtratında kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı yatar. Her insan bir şeye tapar. İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse, başka ilâhlara tapar ki, bu da insanı şirke ve küfre sokar. Kur’ân-ı Kerim’de öncelikle Allah’ın ilâhlığı üzerinde durulur. Tek ilâh Allah’tır, yani kendinden başka kulluk edilecek, tapınılacak, yönelinecek başka bir ilâh yoktur. Câhiliyye döneminde, gerek Mekke müşrikleri gerek yahûdi ve hristiyanlar Allah’a inanıyorlardı; fakat Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkalarına da vererek, Allah’a karşı en büyük yalan olan şirke düşmüşlerdi.

İlâh tektir ve O da Allah’tır. Allah; her şeyi yaratan, insanları bir gün bir araya toplayacak olan, öldüren ve dirilten, kendisine güvenilen, yalvarılan, sığınılan, kendisi için zaman ve mekân sınırı olmayan ve varlıkların eksikliklerinden bütünüyle uzak olandır. O halde, sadece bütün bunlara gücü yeten “ilâh” tır ve O da bir tanedir. Birden fazla ilâh olması mümkün değildir. Birden fazla ilâh inancı, kâinatın var oluşu ve işleyişindeki nizam ile ters düşer. Evrenin varlık ve nizamındaki mükemmellik, Allah’ın tek ilâh olmasının bir delilidir. Allah bu konuda şöyle buyurur: “Allah hiç evlât edinmemiştir. O’na ortak hiç bir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idâr eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine gâlip gelir, üstün çıkıp büyüklenirdi. Allah Onların (müşriklerin ) bütün isnatlarından münezzehtir.” (23/Mü’minûn, 91 )

Yani, her ilâh başka bir şey dilerdi. Her ilâh diğerinden farklı bir şey yapmak, bağımsız olduğunu ve egemenliğini göstermek isterdi. Bunun sonucunda da bütün kâinat yerle bir olurdu. Halbuki kâinatta muazzam bir düzen vardır. Öyleyse bütün kâinata hükmeden ilâh tekdir ki, O da Allah’tır. Bütün evren, içindeki varlıklarla birlikte, gücü her şeye yeten, bilgisi her şeye ulaşan bir İlâh’ın kontrolündedir. İnsanlar bu İlâh’a yönelirler, O’na duâ ederler. Korkuları bu İlâh’tandır, güvenleri de bu İlâh’adır. Bu İlâh’a her şeyiyle bağlıdırlar, O’nu her şeyden çok severler. Elbette bu ilâh âlemlerin Rabbı olan Allah’tır. “Lâ ilâhe illâllah” kelimesinde belirtildiği gibi, Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur…

“Kim tâğutu reddedip Allah’a iman ederse, muhakkak ki, kopması mümkün olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur.” (2/Bakara, 256 ) Kur’ân-ı Kerim bize bütün Peygamberlerin tevhid akidesiyle gönderildiğini bildirir. Âyet-i kerimede şöyle buyurulur: “Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz her Peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin diye vahyetmişizdir.” (21/Enbiyâ, 25 )

İnsanoğlu her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan yardım istemeye muhtaçtır. İnsan, bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü yetmez de başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerinin bittiği yerde, görmediği, tanımadığı, hayal etmediği bir gizli ‘ilâh’tan yardım ister. Çevresinde gördüğü bütün olayların kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak bir melce, sığınak arar.

Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzaklaşan topluluklar ve insanlar, yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki bir ilâha bağlanma ihtiyacını başka şekillerde giderirler. Tarihte ve günümüzde gerçek anlamda dinsiz insan olmadığı gibi, ilâhsız insan da yoktur. Kimileri, hiç bir tanrıya inanmadığını söylese bile onun içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı bir ‘şey’ mutlaka vardır. İşte o ‘şey’ onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim çok ilginç bir örnek veriyor: Bir takım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli olan hiç bir kural onları bağlamaz. Bu tip insanlar, kendi keyiflerine uyarlar. Kendi hevâlarından (arzularından ) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını ) ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?” (25/Furkan, 43 ) demektedir.

İlâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan ‘güç’tür. Bu kimilerine göre ateş, kimilerine göre güneş, kimilerine göre gökler, kimilerine göre yıldızlar, kimilerine göre madde, kimilerine göre ataların ruhu, kimilerine göre tabiat (doğa ), bazılarına göre devlet erki, kimilerine göre iyilik ve kötülük tanrılarıdır. Hatta kimi insanlar ve toplumlar, başlarındaki yöneticileri, kralları ilâh, ya da yarı ilâh saymışlardır. Nitekim Firavun, elinin altındakilere “ben sizin en büyük rabbınızım/ilâhınızım” (79/Nâziât, 24 ) diyordu. Japon kralları, güneşin/tanrının oğlu, bir çeşit Budist dini olan Lamaların büyüğü Dalay Lama yarı tanrı sayılıyor. Bir çok ülkede diktatörler, tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman gazabıyla herkesi cezalandırabilen tanrılar gibi düşünülmüştür. Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar secde edercesine saygı göstermektedirler.

Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhlar adına putlar ve mâbetler/tapınaklar yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve o heykellere tanrı diye tapınıyorlardı.

Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey, bir olan Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek veya istemeyerek O’na boyun eğer. Her şey O’nu tesbih eder (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder ). Yerde ve gökte yalnızca O’nun hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiç bir şey O’nun dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün, yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiç bir şeye muhtaç değildir. Mutlak anlamda yardım edici O’dur, mutlak anlamda ceza verici yine O’dur. O, gerçek ve mutlak olan yegâne ‘ilâh’tır ve O’ndan başka ilâh yoktur.

İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, Allah demiştir. Bu isim ilâh kavramından farklıdır. Benzeri, eşi, ortağı, çoğulu, olmayan bir Allah kavramı. Bu, kâinatın sahibi, mutlak yaratıcı ve azamet sahibi ‘ilâhın’ özel adıdır. İnsanlar bir çok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama ‘Allah’ birdir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet ), hem rablık (rubûbiyet ), hem hâkimlik (hâkimiyet ), hem de meliklik (mülûkiyet ) sıfatlarına, işlevine sahiptir.

İlâh’ın Kur’an’daki Iki Mânâsı: Kur’an’da ‘ilâh’ daha çok iki anlamda kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun bâtıl olsun, bütün insanların kendisine ibâdet ettikleri ma’bud; İkincisi, gerçek ibâdete lâyık olan, âlemlerin Rabbı olan Allah.

İlâh Düşüncesi: Hz. Âdem’den belirli bir zaman sonra insanlar, Tevhid inancının dışına çıkmaya başladılar ve ikinci Âdem Hz. Nûh’tan sonra da yaptıkları heykelleri ilâh haline getirip onlara tapındılar. Daha sonradan gelen birçok kavmin arasında ve günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl inanış devam etmektedir. Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını karşılayan, duâlarına karşılık veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan üstün (müteâl ) olmalı. Bu ilâh, insanın sahip olmadığı birçok özelliği taşır. Ülûhiyet (ilâhlık ), aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir makamdır. Kimileri bu ilâhlarını somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir. Birçoğu da insana ait birtakım özellikleri onlara vermişlerdir.

Eski yunan tanrıları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin hanımlarına göz koyuyorlardı. Eski İran dini Mazdeizm’in iki tanrısı vardı ve sürekli kavga ederlerdi. Birisinin kötülükleri, diğerinin iyilikleri yarattığına inanılırdı. Eski Azteklerin ilâhı zâlim bir savaşçıydı. Kimileri birtakım hayvanları, kimileri zamanı, kimileri ruhları, kimileri yerleri kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı göstermişlerdir. Geçmişte bu tür acaip ve sapık ilâh inançları çoktu. İslâm, bütün peygamberler vâsıtasıyla bu tür bütün ilâh düşüncelerini kaldırmış ve insanlar hakkında hakk olan Allah inancını getirmiştir. Çünkü bu inanç, insanların kendi kafalarından ve eksik görüşlerinden değil; bizzat insanların Rabbi Allah’tan gelmiştir. Böylece, Tevhid dinine inanan insanlar ‘ilâh’ konusundaki düşüncelerini ve inançlarını düzeltebilmişlerdir.

Ancak buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını kullanmayan, Kur’an’a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış ilâh inancını sürdürmektedirler. Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi düşünmüş olur. Dinimizde bunun adı şirktir. Allah’ın yaratma, öldürme, diriltme, affetme, azab etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme, hüküm koyma gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa, onlar ‘ilâh’ haline getiriliyor demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişinin, bir kurumun veya bir başka şeyin, tıpkı tanrı gibi olduğunu kabul etmesi, “tıpkı tanrı gibi yaratıyor” diye düşünmesi, onu ilâh saymasıdır.

Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür. Üzülerek söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen insanlar hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir. Bugün kimileri, atalarının ruhunu, kimileri devlet yöneticilerini ve kahramanları, kimileri devlet örgütlerini, kimileri uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi görmektedirler. Bunların gücü çok büyüktür ve bunlara asla karşı gelinmez diye inanılmaktadır. Gazete sayfalarında görülen ‘futbol ilâhı’, ‘müzik ilâhı’, ‘sanat ilâhı’, ‘seks tanrıçası’, ‘ey falanca şarkıcı sana tapıyorum’, ‘ey sevgili sana tapıyorum’ gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh fikrinin çok çirkin görüntüleridir. Kimileri bir spor yıldızını, kimileri bir müzik ve film yıldızını kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden gider, onu taparcasına sever, ondan başka üstün ve kutsal bir şey düşünmez. İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine, yani şirke sürükler…

Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçüsü veya bir hükmü var. Buna karşın aynı konuda bir kişinin, siyasí bir otoritenin, devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan Allah’ın hükmüne rağmen onları benimser, inanır ve peşinden giderse; işte o kabul ettiği hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir. Örneğin, Allah (c.c. ), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, fâizsiz ekonomi olmaz diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, ‘Allah’ın ölçülerinin geçerliliği yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama yöneticilerin koyduğu hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz onları tercih ederiz’ derlerse, işte bu inanç başkalarını ilâh haline getirmedir.

Kim herhangi bir şeyi Allah’tan fazla severse, bir şeye Allah’tan fazla saygı gösterir, Allah’tan korkar gibi ondan korkarsa, kim Allah’ın dışında herhangi bir şeye veya insana tapınırsa, kim Allah’ın hükmüne aykırı olarak başkalarının ilkelerini daha üstün sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor demektir. Farklı ilâhlara inananlar, bu inançlarını zaman zaman ortaya koyuyorlar. ‘Falanca devletin, filanca uluslararası kuruluşun, falan adamın ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen kimse, Allah’ı değil onları ilâh tanıyor demektir. (9 ) İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedü’r Rasûlullah” Yani, “Allah’tan başka ilâh yoktur; Hz. Muhammed Allah’ın rasûlü, elçisidir.” “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.” (28/Kasas, 88 )

 

 

 

Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları

Kur’ân-ı Kerim, müşrikler tarafından tapınmaya konu edilen varlıklardan bahsederken, birçok durumda genel ifadeler kullanır: “Allah’tan başka taptıkları” (25/Furkan, 17 ); “Allah’tan başka duâ edip yalvardıkları” (7/A’râf, 194 ); “Allah’a şirk koştukları” (28/Kasas, 68 ); “Şirk koştukları şeyler” (7/A’râf, 190 ); “Allah’tan başka benimsedikleri” (45/Câsiye, 10 ) tarzında fiil şekilleri olduğu gibi; genel anlamda birtakım isimler de hayli fazladır: “İlâh” (15/Hicr, 96 ); “âlihe -ilâhlar-” (21/Enbiyâ, 36 ); “endâd -eş ve denkler-” (2/Bakara, 165 ); “esnâm -heykelden putlar-” (7/A’râf, 138 ); “evsân -putlar-“ (22/Hacc, 30 ); “temâsîl -heykeller-” (21/Enbiyâ, 52 ); “şürekâ –ortaklar-” (13/Ra’d, 16 ); “şühedâ -şâhitler, yardımcılar-” (2/Bakara, 23 ); “şüfeâ’ -şefaatçiler, aracılar-” (39/Zümer, 43 ); “erbâb -rabler-” (12/Yûsuf, 39 ); “evliyâ -velîler, dostlar, yöneticiler-” (29/Ankebût, 41 ); “emsâl -eşler, benzerler-” (16/Nahl, 74 ); “tâğût -azgın yönetici” (2/Bakara, 256 ); “cibt -putlar-” (4/Nisâ, 51 ); “ensâb -dikili taşlar, putlar-” (5/Mâide, 90 ); “veled -çocuk-” (72/Cin, 3 ); “sâhibe -eş, hanım, zevce, tanrıça-” (72/Cin, 3 ).

Kur’an’da yukarıdaki âyetler başta olmak üzere çeşitli yerde yüzlerce defa kullanılan bu genel tâbirler gösteriyor ki, Kur’an şirkin her türlüsünü iptal için gelmiştir. Yoksa, sadece zuhur ettiği bölgede, birtakım özel isimlerle belirtilen (Menât, Hubel, İsâf vb. ) putları hedef almış değildir. Allah’ı tek tanımanın hâlis olması için yukarıda anılan bütün şirk kavramlarının kapsadığı alanın, ulûhiyete tahsis edilmesi gereklidir (İbâdet, şefaat, duâ, tutunma, hâkimiyet, velâyet vb. ). Bu özellik, Kur’an’ın şirk karşısındaki durumu bakımından, birinci dereceden bir önem arzetmektedir. Öbür yandan Kur’an, bâtıl ulûhiyetlerin (sahte tanrıların ) türlerini gösterirken genel olarak, onların adlarından değil; mâhiyetlerinden bahseder. (Arabistan’da o dönemde tapılan tanrılardan bazılarının özel isimleri -el-lât, el-Uzzâ, Vedd vb.- sadece birkaç yerde zikredilmiştir. ) Şu halde, o, aslında ulûhiyet bakımından yok olan o varlıkları muhâtap, bir muârız, bir rakip veya düşman gibi telâkkî ederek birtakım belirli fertlere değil; insanlık dünyasında tanrılaştırılmaları yaygın olan mâhiyetlere hücum etmiştir. Mâhiyetler üzerinde dururken de, onlar hakkında bilgi vermek değil; onların eksik yanlarını, neden tanrı olamayacaklarını belritmeye yönelmiştir.

Diğer taraftan, Kur’an’ın mâhiyetlerinden bahsettiği bâtıl ve sahte tanrıların, insanlığın çeşitli devir ve yerlerinde tanrılaştırdığı varlık tipleri durumunda olduğu söylenebilir. Bu tipler arasında, Arabistan’da rastlanmayanların da bulunması, Kur’an’ın evrenselliği ile açıklanmalıdır. Bu tipler, şöyle sınflandırılabilir:

Hayat sahibi varlıklar

İnsanlarca görülmeyen varlıklar; a ) hayırlılar (Melekler, kısmen cinler ), b ) Şerliler (şeytanlar, kısmen cinler )

İnsanlar; a ) Tanrı oğlu veya kızı (İsa, Uzeyr ), b ) Tanrıça (sâhibe ), c ) Hükümdar-tanrı (Firavun )

Hayvanlar; a ) Buzağı, boğa, b ) Nesr (kartal )

Cansızlar

Tabiat varlıkları; a ) güneş, b ) ay, c ) yıldızlar (Şi’râ ), d ) Ba’l, e ) ağaç (el-Uzzâ ), kaya (el-lât, Menât )

İnsan eliyle yapılanlar; a ) esnâm, evsân (Vedd, Yeğûs vb. ), b ) ensâb

 

 

Mücerred Varlıklar

a ) Nefsin hevâsı, b ) şâri’, c ) dehr, d ) seneviyye (10 )

Elfâz-ı Küfür

Elfâz’ın tekili olan lafız (lafz ); söz, kelime ve ifade demektir. Küfür ise “kefera” fiilinden mastar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye de bu yüzden münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere “elfâz-ı küfür” adı verilir.

Bir mü’mini küfre düşüren sözler dörde ayrılır. Bunlar: İstihzâ, istihfaf, istihkar ve istinkârdır. İstihzâ, dinin esaslarından birini alaya almak; istihfâf, inanılması gereken ve zarûrât-ı diniyye denilen prensipleri küçümsemek, hafife almak; istihkar, dinle ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret etmek, çirkin sözler söyleyip sövmek; istinkâr ise bir İslâmî hükmü açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp küfretmek.

Allah’ın zatı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve Allah’a çirkin sözler söylemek kişiyi dinden çıkarır. “Allah ile, O’nun ayetleriyle, O’nun Rasulü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz imandan sonra küfre düştünüz.” (9/Tevbe, 65 )

Peygamberlik kurumunu önemsememek ve peygamberlikle alay etmek, onlar hakkında küçük düşürücü sözler söylemek istihkar (hakaret ve sövme ) sayılır. Bu yüzden herhangi bir peygamberi küçük gören, alay eden ve O’na ezâ veren dinden çıkar. “Şüphe yok ki, Allah’a ve Rasûlü’ne eziyet verenlere Allah dünyada ve âhirette lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır.” (33/Ahzab, 57 ) “Münâfıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar ve ‘O her söyleneni dinleyen bir kulaktır’ diyorlar. De ki, ‘O sizin için bir hayır kulağıdır. Allah’a da inanır, mü’minlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir. Allah’ın Rasûlüne eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır.” (9/Tevbe, 61 )

Hz. Peygamber’e hakaret dinden çıkardığı gibi, mukaddes kitaplara ve Kur’ân-ı Kerim’e hakaret veya mukaddes kitapların aslını inkâr edici sözler söylemek küfürdür. Kur’an’la, bir sûresi veya âyetiyle alay etmek, onu küçümsemek küfürdür. Meleklere hakaret etmek, alay etmek, ayıplamak, onları küçük görmek küfürdür. Cebrâil’in vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed (s.a.s. )’e vahyi verdiğini söylemek de kişiyi dinden çıkartır. Azrâil’e, ölüm meleği olduğu için hakaret etmek, meleklerin dişi olduğunu söylemek de küfürdür. Sahâbeleri tekfir ederek, onların mü’min olmadığını söylemek de küfür kabul edilmiştir. Sahâbeyi küçümsemek, alay etmek ve onlara buğz etmek ise bid’at ve sapıklıktır. (Bkz. 48/Fetih, 18; 9/Tevbe, 100 ).

Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana getirmesi için hür bir irâde ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit, zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse, ikrâh-ı mülcî yani tam zorlama ile, öldürme, kesme, bedene zarar verme ve şiddetli dövme gibi işkence veya bu tehditler varsa küfür sözü söyleyebilir. “Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesnâ olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sîne açarsa Allah’tan onlara bir azap vardır.” (Nahl, 106 ) Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı Sümeyye’yi İslâm’dan dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini de öldürmüştür. Yâsir’in oğlu Ammâr’ı da bir kuyuya atarak işkence yapmışlar, Ammâr işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla dolu olduğu halde, diliyle İslâm’dan döndüğünü söylemiş ve canını kurtarmıştır. Haber Hz. Peygamber’e ulaşınca, kendisiyle görüşmüş ve yine işkenceye mâruz kalırsa aynı sözleri söylemesine ruhsat vermiştir. Yukarıdaki âyet-i kerime bu olay üzerine inmiştir.

Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret taşıyan, kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah’ı sever gibi sevme ifadeleri müslümanım diyen insanlar tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir. Bir futbol takımı ekber, yani Allah’a ait olan “en büyük” ifadesiyle sloganlaştırılabilmekte, öğrencilere bir şahıs hakkında ilâhî özellikler verilerek antlar, şiirler söylettirilebilmektedir. Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı küfür rahatlıkla ağızlardan çıkabilmektedir. “İşimiz Allah’a kaldı”, “Allah’lık” gibi ifadelerle Allah hakkında küçültücü ifadeler söylenebiliyor. Azrail’e kızılıp ileri geri sözler söylenebiliyor. Bir kıza “Melek” ismi verilebiliyor, felek ifadesiyle göklerin insan kaderi üzerinde etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler edilebiliyor. Açıkça kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor. Cennet ve cehennemle ilgili fıkralar anlatılarak Allah’ın ödül ve cezası şaka konusu edilebiliyor. Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları veya dinin kutsallarını küçük düşürecek uydurmalar anlatılabiliyor. Allah’ın sıfatları başkasına verilebiliyor. Allah’tan başkasına duâ edilip medet ve yardım istenebiliyor. Allah’tan başkası adına yemin edilebiliyor. Ağzımızdan çıkan her sözün hesabının isteneceği unutularak küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor. Bütün bunlar, elfâz-ı küfür, şirk, irtidat gibi konuların kapsamına girmektedir.

 

 

 

Çevrede Çokça Duyulan Elfâz-ı Küfürden Bazıları (Söyleyeni Şirke Düşürmesinden Korkulan Çirkin Sözler )

Allah’la İlgili

“Allah’lık” (saf bir insan için )

“Allah’sız” (Bunun Allah’ı yok, bu kimseyi Allah yaratmamıştır anlamında )

“İşimiz Allah’a kaldı” (İşimiz yaş, netice beklemeyin anlamında )

“İnşâallah deme, kesin söz ver” (İnşâallah, yani Allah dilerse sözünün yanlış ve yetersiz olduğu anlamında )

“Gökte Allah var”, “yukarıda Allah var” (Allah’a mekân isnadı anlamında )

“Seni Allah gibi seviyorum” (Allah’ı sever gibi çok sevmek, fanatiklik anlamında )

“Seni elimden Allah bile kurtaramaz” (Allah’ın gücü bile yeterli olmaz anlamında )

“Burada Allah yok, Peygamber izinde” (Karakolda, hapishanede vb. Allah’ın yardım edemeyeceği anlamında )

“Allah’ın olmadığı, şeytanın bol olduğu yerde elime geçecek, ciğerlerini sökerim” (Allah’ın olmadığı yer olabileceği anlamında )

“Allah, ondan verdiği canı alamıyor” (Borcuna sâdık olmayanlar hakkında, Allah’ın âcizliği anlamında )

“Allah’ın hükmü burada geçmez” veya “o eskidendi, şimdi Allah’ın hükmü uygulanmaz, devir değişti” (Allah’ın hükmünün geçersizliğini iddia veya tüm zamanlara ait olduğunu inkâr anlamında )

“Şu işin (şeyin ) Allah’ını yapar” (Allah’ı herhangi bir şeye benzetme anlamında )

“Sen Allah mısın be?” (Bir yaratığın Allah olma ihtimalini çağrıştıracak anlamda )

“Ye Allah ye”, “vur Allah vur” (Allah’ı kula benzetmek anlamında )

“Allah Baba”, “Allah’ın oğlu gelse…” (Allah’a çocuk isnad etme anlamında )

“Tapılacak kadın” (Allah’tan başka tapılacak/ibadet edilecek mâbud kabulü anlamında )

“Futbol/müzik ilâhı, …tanrıçası” (Allah’tan başka ilâh kabulü anlamında )

“Hâkimler hâkimi” (Allah’ın dışında bir varlığa Allah’ın bir sıfatını verme, her şeyi yönlendiren anlamında )

“Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” (Allah’a denk başkasının hakkı olduğu, Allah’ın her yerde tek güç olmadığı anlamında )

“Allah bizi unuttu” (Allah’ın zorluklarla denemesi konusunda Allah’ı unutma gibi bir eksiklikle vasfetme anlamında )

“Filan kimse şu şeyi yarattı” (Yaratma fiilini gerçek anlamda, yani yoktan var etme manasında başka birine verme, Allah’ın fiiline ortak kabulü anlamında )

“Allah’ın başka işi mi yok, bununla uğraşacak?” (Allah, her şeyi takdir edip, her şeye hükmünü geçirmez, O’nun dediğinin ve müdâhalesinin dışında da işler olur anlamında )

“Allah bilir ki, şu iş şöyledir” , “Allah şâhit şunu şöyle yaptım” dediği halde, yalan söylemiş olsa; Allah’a iftira atmak ve gizli-açık her şeyi bildiğini kabul etmemek anlamında )

“Allah’ımı inkâr edeyim ki, şu şöyledir” (Söylediği söz, doğru bile olsa; Allah’ı inkâr etmeyi ihtimal olarak kabul ve inkârı basite almak anlamında )

“Allah, şunu şöyle yaratsaydı, şu işi şöyle yapsaydı ne iyi olurdu” (Allah’ın yarattığını beğenmemek, O’na eksiklik ve kusur isnad etmek anlamında )

“Allah, keşke şunu haram kılmasaydı, şunu farz etmeseydi” (Allah’ın hükmünü beğenmemek anlamında )

(O konuda âyet ve kudsî hadis olmadığı halde, ) “Allah şöyle buyurmuştur” demek (Kur’an’da olmayan, ispatlanamayan cümleleri Allah’a isnâd etmek, dolayısıyla Allah’a iftira etmek anlamında )

(Allah’ın kesin olarak haram kıldığı bir şeyi yiyip içerken “Allah’ın ismiyle (Bismillâh )” demek (Allah’la, Allah’ın haram hükmüyle alay etme anlamında )

Allah’ı, O’nun kurallarını, O’nun dinini, kitabını… istihzâ/alay, küçük görme, hakaret, inkâr etme.

Allah’a, dine, dince mukaddes sayılan şeylere küfür, sövme veya çirkin söz söyleme.

Allah’tan başka mutlak gaybı bilen olduğunu kabul etme

Allah’tan başkasına söylenmesi câiz olmayan şeyleri başka şeyler için söyleme: “Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım, Diz çöküp önünde yıllarca taptım.” , “Mihrâbım diyerek yüz sürdüm” , “Bir Allah’a, bir de sana taptım” vb.

Allah’tan başkasına dua etmek, veya bir kuldan meded istemek

Allah’ın helâllarını helâl; haramlarını haram kabul etmemek

Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına adak adamak

Allah’ın kesin yasağına rağmen Allah’ın düşmanlarını, kâfirleri sevmek, küfre rızâ göstermek, kâfirlere -hidâyetleri dışında- dua etmek

Tâğutların resim ve heykelleri önünde tapınırcasına saygı göstermek

Allah’ı, sadece göklere ve tabiata hükmü geçen bir zat olarak kabul edip, yeryüzünü insanların kendi bağımsız arzularına bırakıp Allah’ı dünya işlerine karıştırmamak, insanların sosyal ve siyasal ilişkilerini düzenleme konusunda Allah’ın dışında otoriteler tanımak

Fayda ve zararı Allah’tan bilmemek, “şu doktor benim hayatımı kurtardı” , “frene basmasaydı ölmüştüm” , “şu hap bana şifa veriyor, beni iyi ediyor” “Devlete karşı çıkılır mı, ezer geçer”

İbadet kapsamına girecek tüm amelleri, sadece Allah için yapmamak, gösteriş veya dünyevî bir menfaat için yapmak.

 

 

 

 


b- Dinle İlgili

“Dinde zorlama yoktur” (Din seçme konusundaki özgürlükle ilgili Bakara sûresi, 256. âyetini farklı ve yanlış bir konu için delillendirerek, bir müslümana karışılamayacağı, onun haramları işlemede özgür olduğu anlamında; dinin ahkâmla/muâmelâtla ilgili konularını inkâr etmek veya geçerli olmayacağını iddia anlamında )

“Zevklere ve renklere karışılmaz” (Arzu ve heveslere hiç kimsenin müdahale etmesine hakkı yoktur, ben neden zevk alıyorsam onu yaparım, din adına bile olsa hiç kimse ona karışamaz anlamında )

“Bu benim özel hayatımdır, kimse karışamaz.”

“Biz babamızdan, atalarımızdan böyle gördük” (geleneği, ataların yolunu mutlak doğru olarak kabul etmek, dine ters düşse de atalarının yolunun en doğru yol olduğunu kabul anlamında )

“Din şöyle diyor, doğru ama…” , “haklısın, fakat…” (Dinin emir ve yasaklarının doğru olduğunu kabul etmekle birlikte, hayata geçirmenin imkânsız gibi çok zor olduğu, yaşanamayacağı, başka alternatiflerin zaruri olduğu anlamında )

“İslâm dini akıl dinidir, mantık dinidir” (Nakli dışlama, vahyi temel ölçü almama, aklı putlaştırma anlamında )

“İslâm şeriatı eskidenmiş, bundan sonra din hâkim olamaz.” (Dini, eski zamana ait tarihî bir vaka gibi kabul etme ve gelecekle ilgili Allah’ın vaadlerini inkâr anlamında )

“Dine bağlı yaşamanın, dindâr olmanın zamanı geçti; doğru olursan bu devirde aç kalırsın” (Dinin bütün zamanlar için geçerli olmasının reddi anlamında )

“Dinî günler” (Zamanı, günleri dinî olan ve dinî olmayan diye ayırıp, bazı günlerin dinle ilişkilerinin olmaması gibi anlaşılabilmesi anlamında )

“Hayat yalnız bu dünyadadır” (âhireti inkâr anlamında )

“Sen benim kalbime bak, kalbim temiz” (Dinin bazı emirlerini yerine getirmeyişin mâzereti olarak kalbin temizliği anlayışı ve ibadet edenlerin kalbi temiz değil ki ilâhî emirleri yerine getiriyorlar anlamında )

“Paranın açmadığı kapı yoktur” (Parayı putlaştırmak, kapitalizmin her şey olduğu anlamında )

“Aşırı dinciler” , “dinciler” “fundemantalistler” , “dinci teröristler” gibi çirkin ithamları gerçek mü’minlere etiket olarak takmak, müslümanları, dolayısıyla İslâm’ı kötülemek anlamında )

İslâm’a irticâ, gericilik, fundemantalizm, taassup ve benzeri çirkin sıfatlar takmak.

İslâm’a, şeriata, tesettüre karşı tavır almak, veya bu tür dinle ilgili hususlara düşman olanları desteklemek.

İslâm’ın kutsal kabul ettiği hususların dışında, özellikle de İslâm’a düşman olan rejimlerin sembollerini yüceltmek veya onlara saygı duymak

 

 

 

 


c- Cennet, Melek ve Kaderle İlgili

“Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız bir şeyle vasıflandırmak anlamında )

“Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler (Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında )

Bir insana “Meleğim” demek, “Çarli’nin melekleri” veya bir kıza “Melek” ismi vermek, ya da birine “melek gibi” demek (Melekleri insan gibi olduğunu, şekillerinin, yapılarının insana benzediğini kabul etmek anlamında )

“Azrâil onun canını yanlış yere aldı” , “Azrâil’le savaşıyor” gibi sözler, Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında )

“Kader utansın” gibi kadere isyan anlamında sözler

“Felek”le ilgili hem hakaret, hem kaderi belirlediği inancı, göklerin (yıldız ve burçların ) insan üzerinde etkinliğini, insanların kaderini/geleceğini gök cisimlerinin tayin ettiğini kabul anlamında )

Ve bunlara benzer, düşünmeden, ya da bilinçli olarak söylenen, şirk düşüncesini yansıtan nice sözler…

 

 

 

 


Ef’âl-i Küfür

Ef’âl-i küfür, küfür fiil ve davranışları demektir. İnsanların bazı hareket, kıyafet ve davranışları küfre alâmet sayılmıştır. Bu fiillerin bir kısmı müslüman olmayan toplumlara benzemek kastıyla yapılan hareket ve davranışlardır. Küfre alâmet sayılan ef’âl-i küfür kabul edilen hareketleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

a- Puta tapmak: Puta tapmak, Allah’a şirk/eş koşmak demektir. “Nihayet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldikleri zaman şöyle diyecekler: ‘Allah’ı bırakıp da tapındığınız putlar nerede?’ Onlar şöyle cevap verecekler: ‘O putlar bizi bırakıp kayboldular.’ Onlar kendi aleyhlerine kâfir olduklarına şâhitlik edeceklerdir.” (A’raf, 37 ) “Onlar Allah’ın yolundan saptırmak için Allah’a eşler uydurdular. De ki: ‘Eğlenip keyfinize bakın! Çünkü gidişiniz muhakkak ateştir.” (İbrahim, 30 ) Allah’tan başkasına tapmanın küfür alâmeti/ef’âl-i küfür olduğu kesindir.

b- Mushafı pisliğe atmak gibi saygısızca davranmak: Mushafı pisliğe atmak da küfür fiillerinden biri sayılmıştır. Üzerinde Kur’an’dan bir bölüm, Yüce Allah’ın veya Peygamberin adı yazılı bir kağıdı pisliğe atmak da aynı hükme tâbi tutulmuştur. Tabii ki atma, kasden ve bilerek olursa, kâğıdın üzerindeki şeyi inkâr söz konusu olacağından küfür davranışı kabul edilmiştir. Zaman zaman medyaya yansıdığı gibi, üzerinde âyet veya Allah lafızlarının yazılı olduğu ayakkabı, bayan elbisesi şeklinde eğlence ve aşağılama kabul edilecek tarzda bunları giymek de aynıdır.

c- Gayr-i müslimlerin tapınaklarına ibâdet kasdıyla gitmek: Kilise, havra, katedral, puthane gibi yerlerde ibâdet ve duâ etmek, veya buralarda Allah’a ibâdet etmenin daha faziletli olduğuna inanmak da kişiyi İslâm’dan çıkarır. Fakat, bu tür yerlere ibâdet kasdı olmaksızın, bilgi edinmek veya incelemek için gitmekte bir sakınca yoktur.

d- İbâdet kasdıyla herhangi bir şahsa secde etmek: Bir kimse tapınma kasdı olmadan sadece hürmet ve saygı için bir büyük karşısında eğilse, yeri öpse bu günah kabul edilse bile küfür kabul edilmez. Kişiye tapmak anlamına gelecek davranış küfürdür.

e- Ölülerden duâ ederek bir şey istemek, kabirleri tapınak yapmak: Sadece Allah’a yapılması gereken ibâdet ve duâyı (1/Fâtiha, 4 ) Allah’tan başkasına, ister ölü ister diri olan birine yapmak küfürdür. Allah’tan başkasına kesilen kurban, Allah’tan başkasına adak, kabirleri tavaf, kabirde yatandan duâ ile bir şey istemek, ölülerden imdat ve medet istemek küfür davranışlarıdır.

f- Haç takınmak: Hıristiyanların takındıkları madalyon olan haç, onların iddiasına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş şeklinin remzidir ve onlara göre kutsaldır. İslâm âlimleri, haç takınmanın küfür davranışı olduğunda hemfikirdirler. Günümüzde de böyle bir madalyonun ancak hıristiyanlar tarafından takıldığını unutmamak gerekir.

g- Ğıyar ve zünnâr: Ğıyar, zimmîlerin omuzlarına attıkları alâmet yahut kumaş parçasıdır. Zünnâr da hıristiyan ve mecûsîlerin küfür alâmetleri olan bir çeşit kuşaktır. Bunlar gayr-i müslimlerin özel giysileri ve dinlerinin alâmetleri olarak sembol olduğundan, bunları kullanmanın küfür fiilleri olduğu belirtilmiştir.

h- Mecûsî ve yahûdi şapkası: Mecûsîlerin ve yahudilerin mümeyyiz vasfı olan şapkalarını onlara benzemek kasdıyla giymek de küfür sayılmıştır.

Bu alâmetler, her asırda ve bölgede değişiklik gösterebilir. Buradaki temel espri, İslâm’ın dışındaki dinleri benimsemiş kişilerin özel kıyafetleri, dinlerine ait kıyafetleridir. Tabii, râhibe elbisesi ve papaz cübbesi giymek de küfür fiillerindendir. Her devrin küfür alâmeti değişik olmaktadır. Belli bir zaman küfür alâmeti olan şey, belki kısa zaman sonra küfür alâmeti olma özelliğini kaybedebilmektedir. Bu konuda en açık örnek, şapkadır. Belli bir döneme kadar şapka, özellikle fötr küfür alâmeti sayılırdı; Âtıf Hoca gibi nice âlimler ve müslümanlar şapka giymediği ve bunun küfür olduğunu belirttikleri için idam edilmiştir. Bu âlimler, küfrün sembolü olduğunu bildiklerinden dolayı buna karşı çıkmayı idamı göze alma pahasına sürdürmüşlerdir. Ama şimdi şapkanın küfür ve kâfir özelliği olduğunu iddia güçtür. Artık şimdi gayr-i müslimler, müslümanlar kadar bile şapka giymemektedirler. Dolayısıyla küfür alâmeti değişince, hüküm de değişmektedir. Küfür alâmetlerinin çağlara göre farklılık arzetmesi sebebiyle, eskiden küfür sayılan giysilerle ilgili bir husus, bugün küfür olmayabilir. (Veya tersi; eskiden küfrün sembolü sayılmayan bazı şeyler, sonradan kâfirlerin simgesi olarak kabul edilebilir. )

i- Sihir: Sihri öğrenip öğretmenin, sihir yapmanın haram oluşunda mezhepler arasında ihtilâf yoktur. Bütün mezhepler, sihrin mubahlığına inanmanın küfür olduğunda da müttefiktir. Fakat sihrin haram olduğuna inanmakla beraber, sihir/büyü yapan kimsenin, bu davranışıyla kâfir olup olmadığında ihtilâf vardır. Ebu Hanife ve tâbileri, İmam Mâlik, Ahmed bin Hanbel ve tâbilerine göre büyücü/sihirbaz kâfirdir. Bu gruba göre, sihirbaz sihrin haramlığına inansa da inanmasa da tekfir olunur ve öldürülür. İmam Şâfii’ye göre ise kendisinde küfrü gerektirecek bir inanç, söz ve fiil bulunmayan sihir küfür değil, sadece haramdır. (11 )

 

 

 

 


Hurâfeler

Dinde olmadığı halde dindenmiş gibi uydurulup anlatılan hikâye ve rivâyetlere verilen ad. Bu çeşit rivayetler ve hikâyeler tümüyle uydurma, hatta bir kısmı saçma sapan olduğu halde, tarih boyunca Islâm’a mal edilmiş, dinî bir kılıfla sunulmuşturlar. Hurâfe, aslında bir kişinin adıdır. Hurâfe adındaki bu kişi, aslı astarı olmayan hikâyeler anlatırmış. Dolaysıyla, Hurâfe’nin anlattıkları, Hurâfe’nin uydurdukları, Hurâfe’nin kullandığı deyimler zamanla, bu tür bütün uydurma rivâyetlerin ortak adı olmuştur.

Hurâfeler, dilden dile veya kitaplarla anlatılan rivâyetlerdir. Bunların sağlam bir asılları yoktur yani uydurma şeylerdir. Ancak dinî bir motifle, dine mal edilerek anlatılır. İşin önemli olan yanı da burasıdır. Hurâfeler yalnızca hikâyeden ibâret olsa, üzerinde durulmaz. Hikâye her yerde her zaman anlatılabilir, yazılabilir. Ancak bunlara uydurma ve yanlış oldukları halde Islâmî bir kılıf giydirilirse, o zaman iş değişir. Çünkü bu tür rivâyetler müslümanların saf inancına zarar vermektedir. Müslümanlar arasında dolaşan yanlış unsurların bir kısmı, yahudi ve hırıstiyan kaynaklarından aktarılmışlardır. Bunlara ‘israiliyyat’ denilir. Bir kısmı, dinden olmadığı halde din’e sonradan sokulan bid’atlerdir. Ki bunlar, uydurma oldukları halde, çok önemli dinî ibâdetler gibi algılanır ve yapılır. Bir kısmı, halk arasına yerleşmiş bâtıl, yani yanlış, İslâm dışı inançlardır. Hurâfeler, İslâm gerçekleriyle bağdaşmayan bâtıl inanışlar, uydurma hikâyeler ve çarpık davranışlardır.

Hurâfeler, bir taraftan müslümanların inançlarına zarar verirken bir taraftan da başkalarının, yeni yetişen nesillerin İslâm hakkında yanlış fikre sahip olmalarına sebep olur. Hurâfelerle örülmüş bir din, günümüzün gerçeklerinin çoğuyla bağdaşmaz. Halbuki İslâm, kâinattaki kevnî gerçeklerle uyuştuğu gibi, her çağın ve her ülkenin insanına hitap etmektedir. Günümüzde birçok felsefî, siyasî ve iktisadî düşünceler, birçok tavır ve anlayışlar birer bilimsel gerçek, birer değişmez inanç ilkeleri gibi sunulmaktadır. Halbuki bunların çoğu ya kişilerin kendi görüşleri, ya da zamanla modası geçecek şeylerdir. Bunların pek çoğu müslümanların saf inancını bozacak özelliktedir. Bunlara ‘modern hurâfeler’ dememiz mümkündür. (12 ) Cifircilik ve ebcedcilik gibi, “on dokuzculuk”, bilimcilik/bilimselcilik gibi doğrulukları tartışabilecek hususların din gibi veya dinin kesin ve bağlayıcı yorumu olarak kabulü de bu kabildendir.

Müslümanlar, hangi adla ve hangi kılıfla sunulursa sunulsun, her türlü hurâfeye karşı dikkat etmek zorundadırlar.

 

 

 

 


Allah Teâlâ’nın Birliği ve Şirk

Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın varlığını belirten birçok âyet-i kerime olmakla beraber, O’nun birliğinden bahseden âyetler, varlığını ifade eden âyetlerden daha çoktur. Allah Teâlâ’nın birliğinden bahseden ve çoğu Mekke’de inen âyetler, şirki reddedip tevhidi emreder. Bu âyetlerin bir kısmı Allah Teâlâ’nın ilâhlık vasfına yakışmayan; yaratılmışlık, âcizlik ve eksiklik ifade eden özelikleri reddetmek suretiyle O’nu tenzih eder. Bir kısmı da O’nun kâinatın yaratıcısı, nimet vericisi, tek sahibi ve hâkimi olduğunu belirtir.

Meselâ; Kur’an’da “Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir.” (3/Âl-i İmrân, 48 ) buyurularak şirk reddedilirken; diğer bir sûrede: “De ki: O Allah birdir. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. Kendisi doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.” (112/İhlâs, 1-4 ) buyurularak tevhid en özlü biçimde vurgulanmaktadır.

Ebû Cehil gibi en azılı müşrikler, hatta şeytan bile Allah’ı inkâr edememiş, O’nu yaratıcı, tabiata hükmedici olarak kabul etmeye kendilerini mecbur hissetmişlerdi. Ama, Allah’a sadece inanmak yeterli değildir. O’na hiç bir şeyi, hiç bir şekilde şirk koşmamak şarttır.

İnsanlar tarih boyunca Allah’ın varlığını doğrudan inkâr yerine ya müşrikler gibi O’na ortak koşarak şirke düşmüşler, ya da pagan anlayışla O’nun bazı sıfat ve fiillerini inkar ederek küfre düşmüşlerdir. Bu iki inkâr, iki şirk çeşidi arasındaki benzerlik ve farkları şöyle ifade etmek mümkündür:

Müşrikler Allah’ın varlığını, yaratıcılığını, rızık vericiliğini kabul ettikleri halde, vahdâniyetini inkâr ediyorlar, O’na putları ortak koşuyorlardı…

Şirk, Allah’ın zatında O’na ortaklar koşmakken; paganlık da Allah’ın sıfatlarında O’na ortaklar koşmak ve O’nun olan teşrî, terbiye etme, hüküm koyma yetkilerini yaratandan alıp yaratılanlara devretmektir…

“Allah’ın birliği” konusu, Akaid’in temel ve en önemli konusudur. Akaid ilmine bu yüzden Tevhid ilmi de denir. (Tevhid, birlemek, Allah’ı bir kabul etmek demektir. Yani, Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsiz olduğunu bilmek ve öylece inanmaktır. ) İsâam Dini’ndeki tüm hükümlerin bir noktada Allah’ın birlenmesine (tevhide ) dayandığı için, İslâm’a Tevhid dini; müslümanlara da muvahhid denilir…

Allah’ın varlık ve birliğini kabul etmenin, fert ve toplum hayatının her alanında ortaya çıkması zorunlu olan birtakım sonuçları vardır. Bir olan Allah’a iman etmek: Sadece O’nun hâkimiyetini kabul etmek, mutlak itaat edilecek otorite olarak O’nu tanımak, O’na ve emirlerine boyun eğmektir. Bir olan Allah’a iman; Allah’ın öngördüğü nizama aykırı olan herşeye karşı bir inkılap hareketidir; bir başkaldırıdır. Allah’tan başka ilâhları reddettiğimiz, Allah’ı birlediğimiz yaşantımızın tüm boyutlarında kendini göstermelidir. Allah’a iman, çevreyi etkilemeyen, gayr-ı İslâmî vâkıayı kabullenen kuru ve edilgen yahut etkisiz bir iddia olamaz. Bir olan Allah’a iman etmenin zorunlu gereği; Allah’ın nizamını hayatına, düşünce ve inançlarına, ferdî, sosyal, siyasal, ekonomik, ahlâkî ve teabbudî (ibâdetle ilgili ) bütün ilişkilerine hâkim kılmaya çalışmaktır.

Tevhid ve Tâğutlarla Mücadele: “De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah’a ibâdet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmesin..’ Eğer yüz çevirirlerse: ‘Şâhid olun, biz müslümanlarız’ deyin.” (3/Âl-i İmrân, 64 ) “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (4/Nisâ, 76 )

Sosyal bir hayat nizamı olarak tevhid, halkın bilgisizliği ve şuursuzluğu üzerine dayalı veya onlara zulmetmek üzere kurulan cahilî ve tâğutî sistemleri temelden değiştirecek plan ve projeler sunar. Tevhid, sırf fikrî ve nazarî bir akide değil; eyleme yönelik, pratik çözüm yolları sunan bir sistemdir. Tevhid akidesi, yalnızca tabiat ötesi/metafizik konulara izah getiren ve ahlâk ile ilgili konularda sözkonusu edilebilecek bir tasavvur değil; şirk temeli üzerine oturmuş tâğutî sistemlere karşı muvahhidlere planlı, programlı bir hareket mantığı sunan, inkılapçı bir başkaldırıdır.

Tevhid akîdesi, pratik, eyleme dönük bir hareket ve câhiliyyeye, şirk temeline dayanan sistemlere bir başkaldırı ve de müstekbir, zâlim tâğutlara karşı siyasî, iktisadî, sosyal ve hukukî bir sistem olmasaydı, tarih boyunca bu akîdeyi kavimlerine sunan bütün peygamberlere karşı savaş açılır mıydı?

İslâm güneşinin doğduğu sıralarda Mekke’de hayatlarını sürdüren “Hanifler”in konumu, bu konuda ışık tutması bakımından oldukça önemlidir. Peygamberimiz’e peygamberlik görevi verileceği dönemde Mekke’de Hz. İbrahim’in şeriatı üzerine yaşayış sürdürdüklerini iddia eden Hanif dini taraftarları vardı. Bunlar, putlara tapmaktan vazgeçerek Hz. İbrahim’in dinine girmişlerdi. Bunlar, Allah’ı birliyor ve kavimlerinin putları adına kestikleri kurbanları yemiyorlardı. Panayırlarda tevhidin hakikatı ile ilgili nutuklar söylüyorlar, putların bâtıllığına dair deliller getiriyorlar ve onlara tapmamayı öğütlüyorlardı.

Ne var ki, Hanif dininden olduğunu iddia eden bu kimselerin savundukları düşünce, sadece zihinde taşınan, salt fikir ve kuramsal inanış ve anlayış olmaktan öteye gitmiyordu. O yüzden müşrik Mekke toplumunda en ufak fikrî ve pratik bir etkinlikleri yoktu. O putperest toplumda ortaya koydukları fikirler, sadece nazarî inanç biçimiydi. Bunun için de bu kimseler, şirk temeline dayalı o cahilî toplumda müşrik putperestlerle aynı ortamda, birbirleriyle fiilî olarak çatışmadan yaşıyorlar ve bu konumları kendilerini fazla rahatsız etmiyordu. Kokuşmuş bu küfrî toplum düzeninin geleneği, göreneği, örf ve âdetlerinin pratik olarak içindeydiler. Bu yüzden, pratik yaşamdan uzak bulunan ve sadece nazariye olmaktan öteye gitmeyen tevhid akîdesine bağlı olmaları, onları o haysiyetsiz yaşayış tarzından, cahilî ortamdan ve kokuşmuş zulüm tasallutu altında zelil bir hayat sürdürmekten uzaklaştırmıyordu.

İslâmî dâvetin en önemli ve temel maddesi, tevhidin isbatı ve şirkin reddi olduğu için, câhilî Mekke atmosferinde, yerleşik şirk düzeni içerisinde gündeme gelen tevhid akîdesi, özel bir yaşam biçimini göstererek, inkılabçı bir kimlikle işe başladı. İslâm’ın siyasî, iktisadî ve sosyal bir sistemin ve hayatın bütün alanlarına hükmeden bir nizamın adı olduğu net bir şekilde ilân edildi. Şirkin her çeşitdinin çürütüldüğü deliller ileri sürüldü ve gayet özlü bir şekilde insanlar tevhide davet edildi. Tevhid fikri anlatılırken, sadece zihinsel olarak Allah’ın var oluşu değil; O’nun tek oluşunun anlamı ve bu akîdeye olan ihtiyaç da anlatıldı. İşte Rasûlullah (s.a.s. )’in kavmine sunduğu tevhid anlayışı ile Hanifler’in savundukları tevhid fikri arasındaki temel fark bu noktada odaklaşıyor: Bir yanda hayatın bütün alanlarına hükmeden, hem zihinsel, fikirsel, ve hem de pratiğe yansıyan bir akîde; diğer yanda sadece zihinde yer eden, sadece kalpte yer tutan ve pratiğe indirgenemeyen, hayata geçirilemeyen bir inanç…

Peygamberimiz, risâlet ile görevlendirildikten sonra yaptığı ilk iş, inanç ve amele dayanan, teorisi ve pratiği olan gerçek tevhid anlayışını yerleştirmek olduğu için Mekke’nin egemen güçleri, idâreyi ellerinde tutan müstekbirler, kendisine karşı savaş başlattılar. Savunduğu bu saf akîde, Peygamberimiz’i kâfirlerle karşı karşıya getirdi. Kâfirler, kendisine has, özel bir yaşam biçimi sunan bu akîdenin, kendi câhilî sistemleriyle asla uzlaşmaya girmeyeceğini, yeryüzünde tâğutî rejimlerle sürekli ve amansız bir mücadele içerisinde olacağını, kısacası küfre karşı devamlı bir savaşım vereceğini kesinkes anladılar. Tevhidin, uygulamaya ve tâğutî düzenlere karşı başkaldırı ilânı olduğu anlayışı, onların neden, daha önce aynı akîdeyi savunan Hanifler’e karşı en ufak bir tepki göstermezken, Hz. Peygamber ve onunla beraber olanlara karşı şiddetli bir savaşın içerisine girdiklerini açıkça ortaya koyuyor.

 

 

 

 


Şirk Ehli Müşriklerle Mücâdele:

“İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir.” (Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104; Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10 )

Şirk ehliyle, müşriklerle mücâdele esastır. Müslüman, zaman ve şartların durumuna göre savaşmıyorsa bile, onlara en azından “Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibadet etmem. Sizin dininiz size; benim dinim bana!” (109/Kâfirun, 1, 6 ) deyip, onları reddettiğini göstermek zorundadır. “Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylerinize, putlarınıza da yuh olsun! Siz, akıllanmaz mısınız?” (21/Enbiyâ, 67 )

İslâm dininin en temel esası tevhiddir. Tevhid kelimesi ise, “Lâ ilâhe illâllah”tır. Mânâsı: Allah’tan başka ilâh yoktur, yani bütün kâinatta Allah’tan başka ibâdet edilmeye, O’nun dışında mutlak olarak itaat edilmeye ve boyun eğilmeye lâyık kimse yoktur. Dikkat etmek gerekir ki kelime-i tevhid önce Allah’tan başka diğer ilâhları reddetmekle başlıyor. Müslüman, önce Allah’tan başka bütün ilâhları reddetmeli ve ilâh olarak sadece Allah’ı kabul etmelidir.

İslâm dininin ilk indiği zamanlarda -tıpkı bugün olduğu gibi- şirk hâkimdi. İnsanlar putlara tapıyorlar, ilâhlık vasıflarını insanlara ve bazı varlıklara veriyorlardı. Araplar, melekleri Allah’ın kızları olarak kabul ediyorlar, ehl-i kitap olan yahûdi ve hıristiyanlar da, Allah’a oğullar isnat ediyorlardı. Helâl ve haram koyma yetkilerini din adamlarına vererek, onları ilâh ediniyorlardı. Peygamberimiz’in bu ortamda en küçük bir tâviz vermeden sürdürdüğü tebliğde, en çok vurguladığı konu tevhiddi. Esasen insanlık tarihi, Allah’a hakkıyla iman edenlerle, şirk koşanların, birden fazla ilâha inananların kavgasından ibârettir.

Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar tevhid’den söz etmektedir. Bütün peygamberler tevhid’i ikame etsinler diye gönderilmişlerdir. Kur’an’a baktığımız zaman, bütün peygamberlerin üzerinde ısrarla durdukları ve insanların kavramaları için her türlü zorluklara katlandıkları hususlar; Allah’ın her hususta, yani hayatın her sahasında “tek” olarak kabul edilmesi ve O’na kesinlikle şirk koşulmamasıdır. Tevhid, insanın hayatındaki düşünceden başlayarak, günlük hayatındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara uyması, onların korunması için seferber olması ve Allah’ın ortaya koyduğu ölçü ve onun pratikteki şekli olan sünnetin yaşanılmasıdır.

 

 

 

 


Müşrik

“Müşrik”, ‘şirk’ kökünden türemiştir ve ‘şirk koşan’ demektir. ‘Müşrik’, ‘eşrake’ fiilinin fâil ismidir. Allah’a ortak koşan demektir.

Müşrik, açıktan açığa Allah’a sıfatlarında ve fiillerinde ortak koşan kimsedir. O görünüşte Allah’ın varlığını kabul etmektedir. Ama ya birden fazla ilâha inanır, ya Allah’a ait sıfatları başka ilâhlara verir, ya da Allah’ın fiillerini (yaptıklarını ) başka ilâhların da, başka şeylerin de yapabileceğini kabul eder.

Müşrik, Kur’an dilinde iki ayrı anlama gelir. Biri açık (zâhirî ), diğeri de gerçek (hakiki )dir. Açıktan müşrik, çok açık bir şekilde Allah’a ortak koşan, birden fazla ilâhın olduğuna inanan kimsedir. Bu anlam açısından bakılırsa Hırıstiyan ve Yahûdilere müşrik denmez. Gerçek (hakiki ) müşrik, Tevhid dinini tanımayıp, İslâm’ı kabul etmeyen bütün gayri müslimlerdir. Çünkü hıristıyanlar; Hz. İsa’ya, yahûdiler; Hz. Uzeyr’e Allah’ın oğlu demektedirler. Onlar böyle inanmakla beraber bir Allah fikrini de kabul ederler. Onlar dışarıdan bakınca tek Allah inancını benimseseler bile müşriktirler. (22/Hacc, 17 ) İslâm’ın iman esaslarını kabul etmedikleri için mutlak anlamda müşrik olurlar. Hatta Kur’ân-ı Kerim, kitap ehline bazen ‘kâfir’ (inkârcı ) bile demektedir. “Ne kitap ehlinin kâfirleri ve ne de müşrikler Rabbinizden size bir iyilik inmesini isterler.” (2/Bakara, 105 ) “Şüphesiz ‘Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir’ diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır…” (5/Mâide, 17 ) “Andolsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Halbuki bir tek Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur.” (5/Mâide, 73 ) Müşrik ile kâfir arasında esasta bir fark yoktur. Ancak kâfirlik, müşrikliğe göre biraz daha geniştir. Kur’ân-ı Kerim, Allah’a şirk koşanların da, O’nu inkâr edenlerin de büyük bir sapıklık içinde olduklarını belirtiyor (4/Nisâ, 116 ). Kâfir, Allah’ı doğrudan inkâr eder, müşrik ise, Allah’ın varlığına iman ettiği halde, O’nun ilâhlık ve Rabb’lik sıfatlarına başkalarını da ortak eder. Allah’a şirk koşmanın küfr olduğu konusunda hiç bir şüphe yoktur. Müşrikler özellikle Allah’ın ilâhlık sıfatını kabul etmemekte, bu ilâhlığı başka varlıklara vermektedirler.

 

 

 

Şirk İnancının Ortaya Çıkması:

Tevhid Dini üzerine şekillenmiş topluluklar, gerek münâfıkların gerekse, haddi aşanların (bağîlerin ) yüzünden zayıflar ve parçalanırlar. Zaman içerisinde insanlar giderek Tevhid inancından ve İslâmî hayattan uzaklaşırlar. Parçalanan toplum, Tevhidden uzaklaşan insanlar başka yollara, başka inançlara saparlar. Bazı insanlar dünya hayatını âhiret hayatına tercih ederler. Hevâsına (kendi görüşüne ) uyan birtakım kimseler, kendi uydurdukları dinleri veya ilkeleri din edinmeye başlarlar. Başkalarına da bu uydurma dini dayatırlar. Böylece, insanlardan bir kısmı ‘müşrik’ olurlar, bir ve tek olan Allah’a ibâdet yerine başka ilâhlara da kulluk yapma yanlışlığı ortaya çıkmaya başlar…

Müşrikler, sebepleri Yaratan Allah’a değil de sebeplerin kendisinde ilâhlık görürler. Tapınmak için putlar edinirler. Putların kendilerini Allah’a yaklaştıracağını sanırlar (39/ Zümer, 3 ).

Müşriklerin Özellikleri: Kur’ân-ı Kerim, inkârcılara bazen kâfir, bazen de müşrik demektedir. Bu onların yaptıkları işlere, takındıkları tavırlara göre verilen bir isimlendirmedir. İnkâr açısından ikisi arasında fazla bir fark bulunmamaktadır. Kur’an, müşrikleri tanıtırken, yalnızca Firavun’a iman edenleri, Hz. Muhammed’e karşı çıkan Mekkeli müşrikleri değil; hem onları hem de tüm zamanlar boyunca olabilecek bütün müşriklerin özelliklerini tanıtıyor. Şirkin nasıl bir şey olduğunu ortaya koyarak, insanları sakındırıyor.

Kâinatın Rabbi Allah (c.c. ) bütün kemal (üstün ) sıfatlara sahip, bir ve tek olan, başlangıcı ve sonu olmayan, yaratıklardan hiçbirine benzemeyen, her şeyin sahibi, çok güçlü ve kudretli, emir ve hüküm sahibi olan, istediği şeyi istediği gibi yaratan, varlığı her şeyi kuşatan, yalnızca kendisine ibadet edilen tek İlâh’tır. Canlıların rızkını O verir. O öldüren ve diriltendir. Mülk O’nundur. O yaratıcıdır (Hâlık ) ve O’nun dışında her şey yaratılmış (mahluk )tır.

İşte Allah (c.c. )’a ait bu ve buna benzer sıfatları başkasına veren müşriktir. Evrende olan olayları Allah’ın yarattığını kabul etmeyip, bunların tabiat (doğa ) tarafından yaratıldığına inanan müşriktir. Tabiatı veya diğer sebepleri yaratılan değil de, yaratıcı gibi kabul eden müşriktir. Yeryüzünün ve insan irâdesinin dışındaki bütün oluşumlara ait tasarruf Allah’ın elindedir. Müşrikler, bu tasarruf hakkını başkalarına da verirler. Hayatın her alanına ilâhî hükümler koyma yetkisi Allah’ındır. Ancak müşrikler, Allah’ın bu yetkisine saldırarak, ya kendileri adlarına, ya da başka bir insan veya put adına hüküm koyarlar.

İnsanları Allah yaratmıştır. Dolaysıyla onlar Allah’ın kullarıdır. İbâdet yalnızca Allah’a yapılır. Ama müşrikler Allah’tan başkasına da kulluk yaparlar. O’nun dışındaki varlıkların da önünde tıpkı bir ilâh gibi secde ederler. Kendi hevâ ve hevesleri doğrultusunda insanlar adına, bir ulus ve ideoloji adına hükümler/yasalar koyarlar ve bunlara kalpten bağlanır, Allah’ın hükümlerini bir tarafa atarlar. Bunlar şirk koşmaktadırlar.

Allah’ın helâl ve haram ölçülerini kabul etmeyip, O’nun gönderdiği ilkeleri bir tarafa atarak, kendi arzusuna göre helâl ve haram ölçüleri koyanlar; insanların, partilerin, devletlerin veya örgütlerin koyduğu haram ve helâl ölçülerini kabul edenler müşrik olurlar. Bir insanın, bir örgütün, bir ideolojinin görüşlerini, hükümlerini Allah’ın hükümlerinden daha doğru, daha çağdaş, daha iyi bulanlar, Allah yerine başka ilâh tanımış olurlar (9/Tevbe, 31 ). Allah’a ait görme, haberdar olma, mutlak anlamda ilâhî yardım yapma, günahları affetme, gözetleme gibi sıfatları varlıklara veya insanlara verenler müşrik olmuşlardır. Söz gelimi, bağlanılan şeyhlerin çok uzak yerlerden öğrencilerini (müridlerini ) evlerinin içinde bile gördüğünü, ibâdet veya zikirleri ancak şeyhlerin Allah’a ulaştırabileceğini, şeyhlerin diledikleri yere diledikleri zaman gidebileceklerini, istedikleri zaman kerâmet gösterebileceklerini kabul etmek, şüphesiz ki şirke çok benzemektedir.

Ölmüş veya yaşayan kimi insanların ilkelerini mutlak hüküm ve ilke saymak, onların görüşlerini en üstün, hatta Allah’ın âyetlerinden daha yüce saymak, ölünün mezarı başına gidip, ona hesap vermek şirkin, yani Allah’a ortak bulmanın ta kendisidir. Çünkü Allah’a ait sıfatlar bir ölümlüye veya ölmüşe verilmektedir. Tekrar edelim ki, ister bir başka insanın, ister insanın kendi hevâsının, ister bir grubun, isterse bir coğrafyanın olsun; Allah’ın ilâhlığına ait bir özelliği onlarda görmek, onlarda da aynı özelliklerin var olduğuna inanmak şirktir. Bunu yapanlar da müşriktirler. İslâm ülkelerinde bazı adamlar, müslümanlık iddia etmelerine rağmen, batı dünyasından gelen bütün fikirleri, bütün ölçüleri en üstün sayarlar. Onlara, ‘bakınız Allahımız şöyle buyuruyor’ denildiği zaman, “o din işi”, “o ayrı” ayrı derler.

Görüldüğü gibi müşriklik, inkârcılıktan çok, Allah var denildiği halde, Allah’a benzer ilâhlar bulmanın, O’na ait özellikleri varlıklara da verip onları da Allah gibi üstün tutmanın adıdır. İslâm’ın mücadele ettiği en önemli inkâr işte bu şirk anlayışıdır. İslâm geldiği zaman Mekkeliler tanrısız değillerdi. Evreni Allah’ın yarattığını, rızkı O’nun verdiğini kabul ediyorlardı. Ama O’na putları ortak ediyor, başka şeylere kulluk yapıyorlardı (31/Lokman, 25 ). Günümüzde müslümanların sakınması gereken temel tehlike budur.

Kur’ân-ı Kerim, müşriklere ait bazı özel durumlara da dikkat çekmektedir: Şirk en büyük zulümdür, öyleyse müşrikler aynı zamanda zâlimdirler (31/Lokman, 13 ). Müşrikler, gerçek ilme değil; zanna (sanrıya, tahmin ve teorilere ) uyarlar. Onlar ilmin, aydınlığın, doğrunun peşinde olduklarını söylerler ama, onların gerçek sandığı şey, Allah katında bir değer ifade etmez. Onlar sıkışınca Allah’a duâ eder, yalvarırlar, ama rahata ve refaha kavuşunca Allah’ın âyetlerinden yüz çevirirler (17/İsrâ, 67 ). Putlarını, yani Allah’a eş koştukları şeyleri çok severler, onlara candan bağlıdırlar (37/Saffât, 35-36 ).

İslâm’ın teklifleri müşriklere çok ağır gelir (42/Şûrâ, 111 ). Onlar mü’minleri sevmezler, devamlı düşmanlık beslerler. Dünyaya aşırı bağlıdırlar (2/Bakara, 96 ). İslâm’a karşı çıkışları noktasında tutarlı değillerdir. Yaptıkları işler sebebiyle Allah katında suçlu (mücrim ) olmuşlardır. (13 )

 

 

 

 


İrtidat ve Mürted

İrtidat, Arapça bir kelime olup, ridde’nin türevidir. Reddetmek, geri çevirmek ve bir işten rücû etmek gibi manalara gelir. Istılahta, iman ettikten sonra, İslâm’dan dönmeye verilen isimdir. İslâm dinini terkedip başka bir dine geçmek veya eski inancına dönmeye irtidat; bunu yapan kimseye de “mürted” denir.

Kur’an’da irtidatla ilgili şöyle buyrulur: “Sizden kim irtidat eder (dininden döner ) ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa çıkmıştır ve onlar cehennem ehlidir, orada ebedî kalacaklardır.” (2/Bakara, 217 ) “Kim imanı küfürle değiştirirse, şüphesiz o, dümdüz yolun ortasında sapıtmıştır.” (2/Bakara, 108 )

İrtidat edip, dinden dönen, İslâm’ı terkedip küfrü veya şirki seçen kimse. İslâm’dan çıkma olayına ‘ridde’ veya ‘irtidat’ denilmektedir. Mürted, müslümanlığı kendi isteğiyle, hiç bir baskı olmadan seçtiği halde, sonradan çeşitli nedenlerle yine kendi arzusu ile terkeden, küfrünü açıkça ortaya koyan insandır. Kur’ân-ı Kerim, böylelerinin çirkin durumunu açıklayarak onları kötü bir âkıbetin/sonucun beklediğini haber veriyor (2/Bakara, 217 ).

Mürtedin Kişiliği: Mürted, kişilik zaafı (zayıflığı ) olan biridir. Doğru bir bilgiye ve sağlam bir görüşe sahip olamamıştır. İnandım dediği dini yeterince benimsememiştir. Bir başka fikir veya inanç, hoşuna giden bir dünyalık onu daha çok etkilemiştir. ‘İslâm’dan çıkarsam, gayri müslimlerin safına geçersem maddî bir çıkar kazanabilirim’ diye düşünmüştür. Kendisine çok süslü gösterilen, İslâm dışı hayat şekilleri daha çok hoşuna gitmiştir. Nefsinin arzuları kabarıp taşmıştır. Çok şey istemektedir, bir çok şeyden zevk alma arzusundadır, ama müslüman kaldığı müddetçe bunlara ulaşması zordur. Zaten pamuk ipliği ile bağlı olduğu İslâm bağını hemen koparıp atmaktadır.

Mürtedlik aslında sıradan bir mesele değildir. Allah katında din seçmek insan varlığı için en önemli olaydır. Âlemlerin Rabbi, insana değer veriyor, onu kendisine muhâtap (hitap edilecek kişi ) olarak kabul ediyor, deyim yerindeyse, insanı ‘adam yerine koyuyor’. Ona elçiler ve din gönderiyor, ona doğru yolu gösteriyor. Buna karşın insanların bir kısmı buna aldırmıyor, yahut elçilerle gelen dâvete karşı çıkıyor, ya da onu eğlenceye alıyor. Bunun bir belirtisi olarak da bazen inandığını söylüyor, bazen de bu inandığı dini terkediyor. Kimileri de dışarıdan inanmış gibi görünüyor, ancak içinden inkârcılığa devam ediyor. Aslında pek de âciz olan ve ölünce mutlaka Rabbinin huzuruna çıkacak olan insanın bu denli cesur olması, cür’ette bulunması, korkmaması, yaptığı işin sonunu düşünmemesi ne kadar acıdır!

Kendisine verilen değeri anlamayan ve değerini çok çok yüceltecek olan ilâhî dâvete kulak vermeyen insandan daha akılsızı, daha bedbahtı (şanssızı ) var mıdır? Böyleleri bile bile zararlı ve kötü olanı tercih ediyorlar, derecelerini kendi elleriyle alçaltıyorlar. Bir kısmı da kurtuluş ve mutluluğun adı olan İslâm’ı kabul ettikten sonra şu veya bu sebepten dolayı onu terkediyorlar. Onu ya beğenmiyorlar, ya küçümsüyorlar, ya da çıkarlarına engel görüyorlar.

Hangi sebeple olursa olsun bu tavır Allah’ın sevmediği bir tavırdır. Bu davranış âlemlerin Rabbi Allah ve O’nun aziz dini İslâm ile –hâşâ- dalga geçmek gibidir. Bu bir ciddiyetsizlik, câhillik ve dönekliktir. İslâm’a göre, elbette din ve inanç hürriyeti vardır. İsteyen istediği dini ve yaşama biçimini seçebilir. Bu konudaki seçim hakkı bireyin kendisine aittir. Onu hiç bir kimse bir inanca ve ideolojiye bağlanmaya zorlayamaz. Herkesin cehenneme gitme, orayı tercih etme özgürlüğü vardır. Ancak bir kimsenin İslâm’ı din olarak seçtikten sonra onu terketmesi hem onun için çok önemli bir kayıp, hem müslüman toplum için bir sorun, hem de İslâm’ın yüceliğine gölge düşüren bir durumdur.

Mürtedliğe Yol Açan Sebepler: Mürtedlerin İslâm’dan dönmelerinin birkaç sebebi olablir:

1- İslâm’ı ve onun hükümlerini beğenmemek,

2- İslâm’ı çıkarlarına ve zevklerine engel görmek,

3- Dünyalık bir makam elde etme ihtirası,

4- İman zayıflığı veya İslâm’ı yeterince tanımama,

5- Gayri müslimlere özenme, onların zevk içinde yaşamalarına imrenme ve onları bazı konularda üstün ve ileri kabul etme anlayışı ve diğer sebepler.

Bir Müslümanı Mürted Yapan Tavırlar: Bir müslümanın İslâm’dan çıkmasına sebep olacak bazı durumları şöylece özetleyebiliriz.

Müslüman olduğu halde, Allah’a şirk koşmak; Allah’ın dışında bir kimseye, bir otoriteye, putlara tapınmak, Allah’tan istenecek yardımı ölülerden veya mezarlardan istemek, birtakım örgütleri veya devletleri Allah gibi düşünmek, kişiyi İslâm’dan çıkarır, mürted yapar.

İslâm’ın küfr veya kâfirlik dediği şeyler konusunda şüphe etmek; İslâm da bellidir, onun dışındaki bâtıl yollar da bellidir. Küfür olan konularla ilgili olarak “acaba onlar da doğru olabilir mi?” düşüncesi İslâm inancına aykırıdır. Onlar doğru olsaydı, İslâm’ın Hz. Muhammed ve Kur’an’la gönderilmesine ne lüzum vardı?

Peygamberimiz’in bize bildirdiği bazı şeyleri beğenmemek, onlara karşı yüzü buruşturmak, râzı olmamak (47/Muhammed, 9 ).

Müslümanlara karşı kâfirlerle işbirliği yapmak, onlara yardım etmek (9/Tevbe, 65-66 ).

İslâm’ın ilkelerine, şeriata karşı gelmek, onlarla alay etmek, onların yerine başka otoritelerin veya kişilerin görüşlerini daha iyi, güzel veya çağdaş bulmak.

Kesin deliller ile, ümmetin icmâsı ile sâbit olmuş, dinden sayılan hükümlere karşı gelmek, onları kabul etmemek.

Bunlar veya bunlara benzer davranışlar ve sözler bir müslümanı dinden çıkarabilir, mürted yapabilir. Bunlar birer hükümdür ve müslümanları din konusunda dikkatli olmaya teşviktir ve onları tehlikeden sakındırmaktır. Kişi ya inanır, ya inanmaz. Ama tutarlı olması gerekir; inandığı dinin gösterdiği gibi inanması ve yaşaması lâzımdır. İslâm, Allah’ın dinidir ve ona nasıl inanılması gerektiği ortaya konulmuştur. O, insanların görüşü değildir ki, dileyen dilediği gibi kullansın.

Mürtede Karşı Tavır: Bu konuda dikkatli olmak mecbûriyeti vardır. Önüne gelene, ‘kafir’ damgası vurmak demek olan “tekfir hastalığı”na düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’ mührü vurmamak gerekir. İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı, o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı öğrenme kaynakları göz önüne alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir müslümanı onu dinden çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun yanlışlığını düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır. Sayımızın azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.

Mürted’e verilecek ceza konusunda fıkıhçıların değişik görüşleri var. Bazıları, eğer toplu irtidat olmuşsa bu; İslâm toplumunun veya devletin güvenliğini ilgilendirdiği için, onlarla topluca savaşılır, zararları def edilir demektedirler. (14 )

Hanefî fıkhına göre İslâm’dan çıktığını açıkça gösteren söz, tutum ve davranışlarda bulunan kişi, mürted sayılır ve tevbe etmediği takdirde idam edilir. Mürted ile kâfir arasında çok önemli bir fark vardır. Şöyle ki; mürted, İslâm’ın Allah indinde yegâne din olduğunu ve kudsiyetini bildiği halde; dünya menfaati, hırs, hased, kin veya bunun gibi duygularla dinini terketmiştir. Bu duygular, mürtedi müslümanlara karşı harbî (muhârip, savaşçı ) durumuna getirir. Çünkü irtidatla birlikte sahip olduğu ismet-i şahsiyetini (kişisel mâsumluk ve dokunulmazlığını ) kaybetmiştir. Gayr-i müslim olan kâfir ise, dâvete muhtaçtır. İslâm hakkında doğru bir bilgiye sahip değildir.

İbn Âbidin: “İrtidat eden ve muhârip durumuna geçen kimsenin öldürülmesi, dinin muhâfazası için zarûridir. Çünkü dinin muhâfazası, maslahatların en üstünüdür” hükmünü zikreder. Hanefî fukahâsı: “irtidat eden erkeğin öldürülmesinde, kadının ise hapsedilmesinde müttefiktir. Çünkü kadın, muhârip (savaşçı ) durumunda değildir.” Bu noktada şunu hatırlatmakta fayda vardır: Mürted olan erkek derhal öldürülmez; önce irtidat sebebi araştırılıp, şüpheye düştüğü husus izah edilir ve tecdîd-i imana dâvet edilir. Bütün bunlardan sonra, durum değişmezse ülü’l-emr tarafından öldürülür. Bu cezayı herhangi bir mü’min, kendi şahsî değerlendirmesiyle yapamaz. Çünkü velâyete tecâvüz câiz değildir. Ülü’l-emr, bütün ümmetin velâyetine sahiptir. (15 )

Günümüzde batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, İslâm’ı bilmemenin ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.

Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi, şu söz ve davranışıyla şirke düştü; mürted oldu, müşrik oldu, ona hangi cezayı verelim?’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikler ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Şirk konusu, bu bilgileri çevremizdeki düzenin kurbanı ve câhil insanlar için kılıç gibi kullanmak için öğrenilmez. Kendimizi, en küçük bir ihtimalle bile şirke düşürebilecek davranışlardan şiddetle sakınmamız ve insanları bu hale getiren bataklıkla mücâdele etmeyi, şirk düzeni ile mücâdele edilmeden bunun önününün alınamayacağını idrâk etmek ve insanları en büyük tehlike olan bu belâdan kurtarmanın yollarını aramak, tebliğ etmek, canlı Kur’an olmaya çalışıp tevhidi bayraklaştırdığımızı davranışlarımızla isbat etmek için olmalıdır.

“İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk ) bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” (6/En’âm, 82 )

Peygamberimiz (s.a.s. ), mü’minlere şöyle duâ etmelerini tavsiye ediyor: “Bile bile şirk koşmaktan Allah’a sığınırım, bilmediklerimden de Senden af dilerim”.

Selâm olsun, şirkin en küçüğünden ve en gizlisinden bile kaçan tevhidî söyleme ve eyleme sahip olan muvahhid gençlere!

 

 

 

 


Şirkle İlgili Âyet-i Kerimeler

A- Şirk

Allah’a Eş/Şirk Koşmak: 4/Nisâ, 36, 48, 116; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23, 39; 29/Ankebût, 68; 33/Ahzâb, 57.

Şirkin Misali: 30/Rûm, 28.

Şirk Büyük Bir Zulümdür: 31/Lokman, 13.

Hevâ ve Hevesi Putlaştırmak: 45/Câsiye, 23, 47/Muhammed, 12.

Allah’a Çocuk İsnâd Edenler: 18/Kehf, 5, 102; 19/Meryem, 88-92.

Allah’a Eş Koşmak Haramdır: 7/A’râf, 33; 16/Nahl, 74; 22/Hacc, 31.

Putlara Tapmak: 5/Mâide, 76; 23/Mü’minûn, 117; 46/Ahkaf, 5.

Allah, Kendisine Şirk Koşmayı Affetmez: 4/Nisâ, 48, 116.

Şirkten Sakınmak: 26/Şuarâ, 213; 28/Kasas, 88; 30/Rûm, 31; 39/Zümer, 65-66; 40/Mü’min, 66; 41/Fussılet, 37; 51/Zâriyât, 51.

Şirkten Sakınanların Mükâfatı: 47/Muhammed, 15, 36.

Mekke’li Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.

B- Müşrikler

Müşrikler, Allah’a Çocuk İsnâd Ettiler:6/En’âm, 100-101; 10/Yûnus, 68-70; 16/Nahl, 57, 62; 17/İsrâ, 40; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 22/Hacc, 3-4; 34/Sebe’, 40-42; 37/Saffât, 149-159, 180; 43/Zuhruf, 15-16, 18, 79-82; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.

Müşrikler, Allah’tan Başkasını Tanrı Edindiler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i İmrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136, 150; 7/A’râf, 191; 10/Yûnus, 18, 66; 11/Hûd, 109; 14/İbrâhim, 30; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 73; 19/Meryem, 81; 22/Hacc, 11-13, 71, 74; 25/Furkan, 3, 55; 36/Yâsin, 74-75; 37/Saffât, 11; 38/Sâd, 5-7; 39/Zümer, 15 45, 67; 40/Mü’min, 10-12; 42/Şûrâ, 9; 52/Tûr, 43.

Müşrikler, Kötülükleri “Atalarımızdan Devraldık” Diye Savunurlar: 2/Bakara, 170-171; 5/Mâide, 103-104; 7/A’râf, 28; 11/Hûd, 109; 31/Lokman, 21; 37/Saffât, 68-71; 43/Zuhruf, 22-25.

Müşrikler, Allah’ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 6/En’âm, 4-5, 66-67, 105, 110, 124; 8/Enfâl, 31-33, 52; 9/Tevbe, 9; 10/Yûnus, 15; 37/Saffât, 68-71; 38/Sâd, 8.

Müşrikler, Put Diye Şeytana Taparlar: 4/Nisâ, 117.

Müşrikler, Hem Kendileri Peygamber’den Uzaklaşırlar, Hem de İnsanları Uzaklaştırmak İsterler: 6/En’âm, 26, 116-117; 21/Enbiyâ,. 2-5; 25/Furkan, 7-9; 31/Lokman, 6-7; 34/Sebe’, 43-44; 38/Sâd, 8, 50/Kaf, 1-2, 5; 54/Kamer, 3; 68/Kalem, 46-48, 51.

Müşrikler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Ederler: 6/En’âm, 29-30, 134; 11/Hûd, 19, 25/Furkan, 11, 32/Secde, 10-11, 36/Yâsin, 78-79; 37/Saffât, 16-21; 41/Fussılet, 7; 44/Duhân, 9-10 34-36; 45/Câsiye, 24-26; 50/Kaf, 2-4; 51/Zâriyât, 12-14; 64/Teğâbün, 7.

Müşrikler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mûcizeler İsterler: 6/En’âm, 37, 57-58, 109-111, 158; 10/Yûnus, 20, 46; 11/Hûd, 12; 13/Ra’d, 6-7, 27, 40; 15/Hıcr, 6-8; 17/İsrâ, 59, 90-93; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 5, 37-39; 25/Furkan, 7-8; 29/Ankebût, 50-51, 53-54; 32/Secde, 28-29; 37/Saffât, 176-177; 45/Câsiye, 25; 70/Meâric, 1-3, 5-7; 74/Müddessir, 52-53.

Müşrikler İman Etmezler: 7/A’râf, 192-193; 10/Yûnus, 42-43; 25/Furkan, 9; 36/Yâsin, 7-10; 41/Fussılet, 4, 14; 43/Zuhruf, 40, 88; 68/Kalem, 42-43; 109/Kâfirûn, 1-6.

Müşrikler, Putları Şefaatçi Kabul Ederler: 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44.

Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.

Müşriklerin Peygamberimiz’e İftiraları: 21/Enbiyâ, 5-6; 25/Furkan, 4-5; 34/Sebe’, 43, 46; 38/Sa’d, 4; 44/Duhân, 14; 46/Ahkaf, 8-9; 51/Zâriyât, 8-11;52/Tûr, 29-30, 32-33; 68/Kalem, 1-2, 5-6, 51.

Müşrikler, Peygamberimiz’le ve Mûcizelerle Alay Ederler: 21/Enbiyâ, 36; 25/Furkan, 7-9, 41-43; 37/Saffât, 11-12, 14-15, 35-36; 40/Mü’min, 83; 43/Zuhruf, 31-32, 57-58; 54/Kamer, 2; 70/Meâric, 1-2, 36-39.

Müşrikler, Kur’an’ı Dinlerler ve “Eskilerin Masallarından İbaret” Derler; Kur’an’la Alay Ederler ve O’nu Yalanlarlar: 6/En’âm, 25; 10/Yûnus, 42-43; 17/İsrâ, 47-48; 21/Enbiyâ, 5; 25/Furkan, 4-6; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 167-170; 38/Sa’d, 7; 43/Zuhruf, 30-31; 46/Ahkaf, 7, 11; 50/Kaf, 5; 52/Tûr, 33; 53, Necm, 59-61; 68/Kalem, 15; 74/Müddessir, 11-26; 83/Mutaffifîn, 13.

Müşrikler, Meleklere Cinsiyet Yakıştırırlar: 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28.

Müşriklerin Akıllarına Hitap Ederek İman Etmelerini İsteyen Âyet-i Kerimeler: 30/Rûm, 8-9; 36/Yâsin, 66-73; 40/Mü’min, 13; 50/Kaf, 6-7; 52/Tûr, 35-43; 53/Necm, 62; 67/Mülk, 19-24, 28, 30; 80/Abese, 17-32; 82/İnfitâr, 6-9; 88/Ğâşiye, 17-21; 106/Kureyş, 1-4.

Mekke Müşriklerinin İslâm’a ve Peygamberimiz’e Karşı Yürüttükleri Haksız Mücadele: 2/Bakara, 118, 139; 170; 3/Âl-i İmrân, 7, 10, 135, 165; 8/Enfâl,30, 47; 9/Tevbe, 13, 32; 10/Yûnus, 2, 15-16; 38-39, 49, 51, 53, 57, 59, 104, 108; 11/Hûd, 7-8, 12, 14; 13/Ra’d, 5-7, 16, 27, 30-31, 43; 14/İbrâhim, 28, 46; 15/Hıcr, 3, 85, 90-91; 16/Nahl, 1, 44-45, 83, 101-102, 125; 17/İsrâ, 46, 50-51; 56-57, 73, 76, 90, 93; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77, 80-82; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 34, 36, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 15, 19, 25, 47, 49, 68-69; 23/Mü’minûn, 56, 63-96, 109-110; 25/Furkan, 3-9, 21-22, 27, 29, 32, 40, 44, 52; 26/Şuarâ, 4-8 192 197, 208, 212, 214; 28/Kasas, 46-51, 57; 29/Ankebût, 12-13, 50-51, 53-54, 61, 63, 67; 30/Rûm, 6, 10, 28, 33, 43-46, 50-54; 35/Fâtır, 4, 5, 37, 42-43; 36/Yâsin, 6, 11, 69-70, 74-76; 37/Saffât, 11, 13, 34, 36, 38, 40, 50, 61, 149, 158, 167, 170, 176, 179; 38/Sa’d, 8-11, 15-16; 39/Zümer, 36, 38-40, 64; 40/Mü’min, 6, 10, 12, 56, 69, 77; 41/Fussılet, 5, 13-f4, 26, 29, 33, 38, 40, 53, 54; 42/Şûrâ, 13, 15, 24, 47, 54; 43/Zuhruf, 24-25, 29-31, 79-80; 44/Duhân, 10, 16, 34, 37; 46/Ahkaf, 9; 47/Muhammed, 1-3, 8, 10, 14, 32; 48/Fetih, 25-26, 50/Kaf, 12, 14, 22, 36-37, 45; 51/Zâriyât, 14, 53-54, 59-60; 52/Tûr, 15-16, 30, 47; 53/Necm, 19, 26, 33, 37, 59,61; 62/Cum’a, 2; 67/Mülk, 9, 11, 13, 18, 25, 30; 68/Kalem, 42-43, 46-47, 51; 69/Hakka, 43-44, 49-50; 73/Müzzemmil, 15; 74/Müddessir, 11, 49; 75/Kıyâme, 31; 76/İnsan, 27; 77/Mürselât, 7, 16; 78/Nebe’, 1; 83/Mutaffifîn, 13, 16; 86/Târık, 17; 96/Alak, 19; 102/Tekâsür, 1-8; 106/Kureyş, 1-4; 107/Mâûn, 1-3; 108/Kevser, 1-3; 109/Kâfirûr, 1-6; 111/Leheb, 1-5.

Müşriklerin Bazı Özellikleri

Müşrikler Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55, 83; 21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebût, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/Saffât, 11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât, 1-11; 106/Kureyş, 1-4.

Müşrikler, Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı: 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl, 57-59; 42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9.

Müşrikler, Helâlı Haram; Haramı Helâl Yaparlar: 6/En’âm, 136-140, 143-145, 148-151; 10/Yûnus, 15, 59-60; 16/Nahl, 35.

Müşrikler, Kadınlara Değer Vermezler: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/Şûrâ, 17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.

Müşrikler, Allah’a İftira Ederler: 6/En’âm, 138-139, 143-144,

Müşrikler, Çocuklarına Putlarının Adını Verirler: 7/A’râf, 190-191.

Müşrikler, Antlaşmalarını Bozarlar: 9/Tevbe, 1-4, 7-10, 12-13.

Müşrikler Necistir: 9/Tevbe, 28.

Müşriklerin Misali: 13/Ra’d, 14; 22/Hacc, 31; 25/Furkan, 44; 29/Ankebût, 41-43.

Müşrikler, Mü’minlerle Alay Ederler: 23/Mü’minûn, 109-111; 38/Sâd, 62-63; 67/Mülk, 25-29; 83/Mutaffifîn, 29-36.

Müşrikler, Dünya Nimetleriyle Övünürler: 13/Ra’d, 26; 23/Mü’minûn, 54-56, 101; 43/Zuhruf, 32; 53/Necm, 29-30; 68/Kalem, 14, 16-41.

Müşrikler, Fakirlere Vermekten Kaçarlar: 41/Fussılet, 7; 68/Kalem, 17-33, 36-40; 107/Mâûn, 1-3.

Müşrikler, Yetimlere Zulm Ederler: 107/Mâûn, 1-2.

Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Çıplak Tavaf Ederlerdi: 8/Enfâl, 35.

Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Tavaftan Men Ederlerdi: 8/Enfâl, 34-35.

D- Müşriklerin Cezaları

Müşrikler, Putlardan Fayda Görmeyecekler: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53, 194-198; 10/Yûnus, 28; 25/Furkan, 17-19; 26/Şuarâ, 96-103; 38/Sâd, 59-60; 45/Câsiye, 10.

Müşrikler, Azabı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler: 2/Bakara, 167; 6/En’âm, 27-28; 7/A’râf, 53; 23/Mü’minûn, 99-100, 107-108; 26/Şuarâ, 94-102; 32/Secde, 12; 35/Fâtır, 37; 39/Zümer, 56-59.

Kıyâmet Günü Müşriklerin Durumu: 3/Âl-i İmrân, 151; 4/Nisâ, 120-121; 6/En’âm, 22-24, 30; 9/Tevbe, 17; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 20, 22; 12/Yûsuf, 107; 13/Ra’d, 34; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 86-87; 18/Kehf, 52-53; 23/Mü’minûn, 99-108, 112-115; 25/Furkan, 11-14; 26/Şuarâ, 91-103; 28/Kasas, 62-67, 74; 29/Ankebût, 54-55; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 31-33; 37/Saffât, 19-34, 38-39; 38/Sâd, 55-64; 39/Zümer, 15-16, 60; 40/Mü’min, 71-76, 84-85; 41/Fussılet, 6, 47; 43/Zuhruf, 36-39; 50/Kaf, 22-30; 68/Kalem, 42-43; 70/Meâric, 42-44; 73/Müzzemmil, 11-13; 98/Beyyine, 6.

Müşriklerin Tevbesi: 9/Tevbe, 3, 11; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67.

Müşriklerin Yaptıkları İyilikler Boşa Gider: 9/Tevbe, 17; 39/Zümer, 65.

Mekke Müşriklerinin Azapla Korkutulmaları: 16/Nahl, 45; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77-82; 20/Tâhâ, 134-135; 21/Enbiyâ, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 19, 25, 49, 69; 40/Mü’min, 77; 41/Fussılet, 13; 43/Zuhruf, 41-42; 44/Duhân, 9-16, 36, 59; 50/Kaf, 12-14, 36; 51/Zâriyât, 59-60; 52/Tûr, 31 42, 44-47; 54/Kamer, 4-5, 43-48, 51; 67/Mülk, 16-18; 68/Kalem, 16-41. 44; 70/Meâric, 40-41; 72/Cin, 24; 73/Müzzemmil, 11, 15-17; 77/Mürselât, 16-18; 85/Bürûc, 17-20; 86/Târık, 17; 88/Ğâşiye, 23-24.

Müşriklerin Malları ve Evlâtları, Kendilerine Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.

Müşrikler, Azaptan Kurtulmak İçin Her Şeylerini Fedâ Etmek İsteyecekler: 70/Meâric, 11-18.

Müşriklere Verilen Mühlet (Süre ): 18/Kehf, 58-59; 29/Ankebût, 53; 39/Zümer, 8; 68/Kalem, 44-45; 70/Meâric, 42-43; 73/Müzzemmil, 11.

Müşriklerin Kâbe’ye Hizmet Hakları Yoktur: 9/Tevbe, 17-19, 28.

Müşrik-Mü’min İlişkisi

Müşriklerin Dostluğu Yoktur: 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9.

Müşrikler, Mü’minleri Ateşe Çağırırlar: 2/Bakara, 221; 17/isrâ, 73-75; 29/Ankebût, 12-13.

Müşriklerden Yüz Çevirmek: 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât, 173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil, 10.

Müşriklerden Korkulmaz: 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc, 38; 37/Saffât, 171-175.

Müşrikler İçin İstiğfâr Edilmez: 9/Tevbe, 113-115.

Müşrikle Mü’min Karşılaştırması: 47/Muhammed, 15; 67/Mülk, 22.

Müşrikler, Mü’minlere Zarar Veremezler: 37/Saffât, 160-163; 52/Tûr, 42.

Müşriklere Savaşta Yapılacak İşlem: 9/Tevbe, 5-6, 11-12.

Putlar ve Küfrün Öncüleri

Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 21; 18/Kehf, 52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd, 59-61; 41/Fussılet, 48; 46/Ahkaf, 6.

Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41, 46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ, 56-57; 20/Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/Yâsin, 74-75; 39/Zümer, 38.

Putlar, Hiçbir Şey Yaramazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40; 31/Lokman, 11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.

Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23; 39/Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.

Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.

Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.

Putların Misali: 22/Hacc, 73.

Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.

Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.

Lât, Uzza, Menat Putları: 53/Necm, 19-20.

Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.

Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35; 21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.

Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14.

Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.

Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.

Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20.

Putlara Tapmak

Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.

Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.

Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3.

Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ, 9.

Putların ve Küfür Öncülerinin Cezaları

Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34.

Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.

(Ahmet Kalkan-Kavram tefsiri, şirk maddesi )

posted in *ÇOKTANRICILIK(Şirk) | Yorumlar kapalı

  • Takvim

  • Temmuz 2010
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Haz    
     1234
    567891011
    12131415161718
    19202122232425
    262728293031  

Din