-
19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kutsi Hadis ve Kur’an

Günümüzde üzerinde çok konuşulan ve geleneksel İslamın çok önemsediği bir konu olan kutsi hadis inancını sizlerle konuşmak ve Kur’an ışığında değerlendirmek istiyorum. Rabbim bakın Kur’an ile ilgili bizlere neler söylüyor önce onları hatırlayalım.

 Ali imran 79: Hiçbir insanın, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah’ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe halis kullar olunuz.

 

 

Ahzap 2: Rabbinden sana vahyedilene uy! Allah, yapmakta olduklarınızdan en iyi biçimde haberdardır.

 

İbrahim Sur.52.ayet: İşte bu, onunla uyarılsınlar, Allah’ın tek ilah olduğunu bilsinler, aklı ve gönlü işleyenler de ibret alsınlar diye, insanlara yöneltilmiş bir tebliğdir.

 

Araf suresi 3; Rabbinizden size indirilene uyun; O’nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.

 

 

Nisa Suresi 174. ayet; Ey insanlar, bakın size Rabbinizden kesin bir delil geldi; size açık bir nur indirdik. 175. ayet; Allah’a inanıp O’na sarılanları O, kendisinden bir rahmetin ve lütfun içine sokacak ve onları kendisine ulaşan dosdoğru bir yola kılavuzlayacaktır.

 

Kehf 54. ayet; Yemin olsun, biz, bu Kuran’da, insanlar için her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduk. İnsan ise varlığın, tartışmaya en çok tutkun olanıdır.

 

   Yukarıdaki ayetlere örnek onlarca hatta yüzlerce verebiliriz. Ne diyor Rabbim? Size indirdiğimiz kitaba sarılın, onun emirleri uyarınca Rabbe halis kullar olun. Kur’an sizlere bir tebliğdir, sizlere indirilen kur’ana uyun ondan başka velilerin sözlerine sakın uymayın. Sizlere kur’an ile kesin, açık ve her türlü örneği değişik ifadelerle verdik, bu tebliği okuyup ona uyarsanız Rahmanda sizi dosdoğru yola kılavuzlayacaktır, diye ayetlerinde çok açık anlatıyor ve bizleri uyarıyor.

 

  Şimdide gelelim konumuza, günümüzde neredeyse kur’an ayetleri mertebesinde görülen, onunla eş tutulan kutsi hadis konusu üzerinde çok düşünmemiz gerektiği kanısındayım. Sizlerden şunu düşünmenizi rica edeceğim, yukarıda okuduğunuz ayetlerden sizler, kur’anın bizlere Rahmana ulaşabilmemiz ve onun doğru yolundan gidebilmemiz için yeterli olamayacağını mı anladınız? Eğer evet kur’anın bizlere yetmeyeceğini anladım diyorsanız yazının devamını lütfen okuma zahmetine girmeyiniz. Hayır, kur’an da her konudan nice örnek verdiğini söyleyen Rabbim, kur’ana sarıldığımızda Rabbe ulaşacağımızı anladım diyorsanız, birlikte düşünmeye devam edelim.

 

Önce şunu iyice anlayalım kutsi kelimesi ne anlama geliyor? Kutsi sözcük anlamı mukaddes, kutsal anlamına geliyor. Şimdide birlikte düşünelim kutsal, mukaddes olan, yani hiç şüphelenmeden kabul edeceğimiz kaynağın ne olduğunu söylüyordu Rabbim? Elbette kur’an, hatta hadi bir benzerini getirsinler diye nasıl meydan okuduğunu hatırlayın. Peki, kutsi kelimesi ile hadislerin içinden ayrım yaparak, bir kısmını Rabbin kelamıyla eş tutup, ona kutsallık vererek nakledilmesi sizce ne kadar doğru?  Bizlere, bazı hadisleri yüce Rabbin mertebesine oturtup, onlara tıpkı kur’an gibi kabul ettirmelerine niçin ses çıkarmıyoruz hiç bunu düşündünüz mü? Konuya devam etmeden önce bir Cuma vaazında müftünün yaptığı bir konuşmadan bahsetmek istiyorum. Bu kişi herhangi bir kişi değil, devletin müftüsü bunu da unutmayalım. Hadisler konusunda şu sözleri söyledi;

( Bizler kur’an ayetlerinden bir tanesini nasıl kabul etmediğimizde gerçek iman etmemiş sayılıyorsak, hadislerde aynen öyledir. Eğer bir hadisi, ben kabul etmiyorum derseniz gerçek iman etmemiş sayılırsınız.)

 

 İşte bizlere İslam ı anlatan kişiler ve sözleri. Bu düşünceyle, inançla, kur’ana şirk koştuğunun sanırım farkında bile değil. Eğer bunları söyleyen tahsil, terbiye, eğitim görmüş bir insan ise, eğitim görmemiş bir insan neler yapar, neler söyler ve İslam ı nasıl yaşar düşünmek bile istemiyorum. Bu sözleri söyleyenlerin, toplumu yanlış bir inanç doğrultusunda yönlendirenlerin hükmünü Rabbim verecektir.

 

   Hadisleri kendilerince tasnif edip, bir kısmını kutsallaştırıp bizlere Rabbin emri gibi gösterenlere neden şu soruyu sormuyoruz lütfen düşünün?

 

(Acaba Allah kur’anda her şeyden nice örnekler verdim ona sarılın dedikten sonra, hâşâ aklına gelen diğer konuları, kur’ana yazdırmadan mı peygamberimize nakletmiştir?)

 

 Elbette böyle mantıksız bir soruyu kimseye sormaya cesaret edemiyoruz, peki neden inanmaya devam ediyoruz? İşte bu soruya da cevap veren ne yazık ki yok. Kutsi hadis sözleri öyle büyük bir silah ki, adeta kur’ana şirk koşmak ve kur’anın karşısına, kaynağı bilinmeyen bir kur’an koymaktan farksızdır, herhalde bunun ŞİRK olduğunu hepimiz biliyoruz. Kutsi hadis diye nakledilen hadisleri inceleyin en önemli özelliği, peygamberimizden değil, Rahmandan nakledilen bir sözmüş gibi anlatılmasıdır, işte en büyük tehlikede budur zaten. Elbette bu hadisler içinde de kurandan ilham alınarak doğru hadislerde vardır, ama buradaki hata bu sözleri sanki rahman söylemiş gibi nakletmektir. Çünkü o kadar yanlış bilgiler bu yolla içimize girmiş ve kabul görmüş ki, zarar çok büyük olmuştur. Kutsi hadislere dikkat ettiğinizde, sözlerdeki hitaplar Rabbin elçisine ve kullarına hitap ediş şeklindedir, tıpkı kur’an ayetlerinde ki hitap şeklinde olduğu gibi. Örnek vermek gerekirse;

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Âdemoğlunun her ameli kendisi içindir. Fakat oruç böyle değildir. O, sırf benim (rızam) için yapılan ibadettir. Onun (sayısız) mükâfatını bizzat ben vereceğim.”

 

Her kim dünya için hüzünlenir ve kederlenirse bana kızmış gibidir. Kim bir musibetten şikâyette bulunursa benden şikâyette bulunmuş olur.

 

Her kim bir zenginin yanına çıkar ve ona sırf zenginliği sebebiyle tevazuda bulunursa dininin üçte biri gider.

 

İşlerde şaşırırsanız kabirler ehlinden yardım isteyiniz.

 

Ziyaretin hayırlısı, ziyaret edilenin yok olmasıdır…

 

Allah rızası için lütfen düşünün, eğer Rabbim bu sözleri söylemiş olsaydı, neden sorumlu olduğumuz kur’ana dâhil ettirmesin tüm bunları? Neden Rabbim yukarıda yazdığım ayetlerde olduğu gibi, bizleri kur’ana sarılın desin? Kutsi hadis diye nakledilen Rahmana atıfla nakledilen sözler içinde, kur’andan ilhamla söylenmiş doğrular olduğu gibi, asla Rabbin kur’an da hiç bahsetmediği konular ve hükümler de vardır. Ne yazık ki doğruların içine öyle yanlış inançlar, itikatlar yerleştirilmiş ki, ayır ayırabilirsen. Yukarıdaki kutsi hadis örneklerini lütfen inceleyiniz, kur’an ile karşılaştırınız değerlendirmesini herkes kendi nefsinde yapsın. Bakın Rahman bizleri nereden hesaba çekecekti hatırlayalım.

 

Zühruf 44: Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.

 

Rabbim apaçık sizleri kur’andan hesaba çekeceğim diyor, ama birileri kutsi hadis olarak bizlere Allah ın sözüdür diyerek, birçok kur’an dışından bilgileri de tıpkı kur’an ile eş değerde tutup naklediyorlar, ne yazık ki bizler bu sözleri kur’an ile karşılaştırmadan, onun süzgecinden geçirmeden kabul ediyoruz. Bu sözlerin, doğruluğunun garantisi kim, ya da kimler diye soran bile yok.

 

 

  Hadisler konusunda bu ayrım ve tasnif elbette ne dört halife devrinde, nede mezheplerin ilk kurulduğu zamanlarda yoktu. Çok daha sonraları toplumu istedikleri ölçüde yönlendirmek, dine sokulan hadislerin kabul edilmesini kolaylaştırmak ve garantiye almak adına, ne yazık ki hadis silahını güçlendirmek için kutsi hadis, yani asla şüphelenmeyeceğimiz, kuran ayetleri ile eş değerde hadisler yaratılmıştır. Bazı hurafe hadis üretenler, din düşmanları ya da dini kendi menfaatlerine kullananlar, Peygamberimizi kullanmak onlara yetmemiş, Yüce Rabbim i de kullanmaktan, onun adına sanki Allah emretmiş gibi sözler söylemekten çekinmemişlerdir. Kur’andan uzaklaştırılan toplum da, tüm söylenenlerin doğruluğunu kontrol etme gücü ellerinde olmadığı için, inanmak zorunda kalmıştır. Hemen açıklık getirelim, tüm bunları söylemekle hadisleri devre dışı bırakalım demiyorum elbette. Kur’anın tastiklediği her söz ve bilgiden yararlanmak bizlere fayda sağlayacaktır, bunda hiç şüphe yok. Burada anlatmak istediğim, yapılan en büyük yanlış, hadisler arasında tasnif yaparak, bir kısmını rabbin kitabıyla eş tutup, kutsi hadis silahıyla topluma istediklerini kabul ettiren düşüncenin yanlışlığını anlatmaya çalışmaktır amacım.

 

Rabbim elçisi kanalıyla gönderdiği her vahiy, her söz, her bilgi bizlere kur’an ile nakledilmiştir. Bunun dışından hiçbir sözün, bilginin Allah katından geldiğini söylemek Kur’ana şirk koşmaktır. Rabbim sizleri kur’andan hesaba çekeceğim diyorsa, bizleri bağlayan tüm bilgiler kur’anda yazılı olanlardır, bunu asla unutmayalım. Bunun tersini düşünmek ve inanmak kur’an ayetleri arasında çelişki yaratılmasını sağlayacaktır. Sizlere yazacağım şu ayet üzerinde lütfen çok iyi düşününüz.

 

Maide Suresi 67: Ey resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah, küfre batmış topluluğa kılavuzluk etmez.

 

Maide suresi 67. ayette Rabbim elçisine bakın ne diyor? Sana indirdiğimi tebliğ et. Burada eğer sana ayrıca kuran dışından ilettiklerim diye bir açıklama var mı? Ayetin devamındaki uyarı çok önemli. Eğer bunu yapmazsan görevini yerine getirmemiş sayarım diyor. Şimdi bizlere kutsi hadis ismiyle Rabbin sözleri diye aktarılan bilginin de Allah sözü olduğunu düşünelim. Bu durumda Rabbim ben kur’anı koruma altına aldım diyordu, peki kur’an dışından gelen bu sözlerden neden bahsedilmiyor, onlarda mı koruma altında? Rabbim sizleri kur’andan sorumlu tutacağım diyordu, acaba daha sonra bizlere aktarılan kutsi hadislerden de sorumlu tutar mı? Madem kutsi hadisler Rabbin sözleri neden kurana geçirilmemişte sözlü iletilmiş, yoksa HÂŞÂ kuran eksik mi toplanmış? Doğrusu bu soruları kendimize sorduğumuzda aslında her şey ortaya çıkıyor, ama acaba farkında olabiliyor muyuz, işte bu çok önemli. Bizler Rabbin ayetlerine gözlerimizi kapayıp yeni dinler, yeni kitaplar ediniyoruz farkında bile değiliz. Artık uyanmanın aklımızı başımıza almanın zamanı geldi de geçiyor bile.

 

Bizler ne yazık ki kur’anı yeterli görmeyip, bizlere anlatılanları, öğretilenleri kur’anda bulamadığımızda söylenenlere inanma hatasını yapıyoruz. Rabbim Yemin ederek bu kitabı, dini kolaylaştırdığını söylemesi, bizlerin çok fazla dikkatini çekmemiş bile. Rabbim İsra suresi 36. ayette hakkında bilgin olmayan sözlerin ardına gitmeyin, sorumlu olursunuz dediğini bile duymaz olmuşuz. Rivayetler, kur’an dışı bilgiler, kur’anın hiç bahsetmediği onca konular, karşımıza çıkmış ve din adına söz sahibi olmuş adeta, ama rehber kur’andan çok uzak yaşar olmuşuz farkında bile olmadan. Yanlışlar ruhumuza, kanımıza öyle bir girmiş ki, doğru bilgi artık yanlış görünür olmuş bizlere. Rabbin bizleri uyarısı olan, mahşerde peygamberimizin söyleyeceği o acı uyarı bile kendimize getirmemiş bizleri. ( Benim kavmin bu kur’anı devre dışı bıraktılar) Kimse üzerine bile alınmamış bu uyarıyı, herkez ben doğru yoldayım nasıl olsa diye. Uzaklaşmışız Rabbin kelamından, emrettiği dininden ama farkında olan bile yok.

 

  Gelin artık gözlerimizi açalım, uyanalım gaflet uykusundan. Bırakalım onun bunun sözlerini, kulak verelim Rabbin sözlerine. Aklımızı devreye sokalım, anlamak için kur’anı. Bizlerin imtihan olacağı kitap, anayasa, kanun KURAN olduğunu söyleyen Rabbim e kulak verelim. Bakın hesap günü kurulacak imtihan meydanını nasıl anlatılıyor Rabbim, dikkatle düşünelim bu sözler üzerine.

 

Zümer 69: Yeryüzü, Rabbinin nuruyla parıldamış, Kitap ortaya konmuş, peygamberler, tanıklar getirilip aralarında hakla hüküm verilmiştir. Onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.

 

Rabbim hesap günü geldiğinde kitabın yani KURANIN ortaya konacağını söylüyor ve peygamberler tanık olarak gelip kur’andan yargılanacağımız apaçık bizlere anlatılıyor, ama bizler bunları bile görmekten aciz, kendimizi düşünmeden ateşe atıyor, bir bilinmeyenin ardı sıra gidiyoruz.

 

  Rabbim bizlere kur’anı verdin sana çok şükür, ama bizler onun kıymetini ne yazık ki bilmiyoruz, bizleri affet. Sana yalvarıyorum Rabbim, bizlerin gözlerindeki bu kara perdeyi kaldır artık. Kulaklarımızdaki pası sök at ne olur. Taşlanmış, hissetmeyen kalbimize his ver de duyalım artık, hissedelim tüm kur’an gerçeklerini. Haluk GÜMÜŞTABAK

http://www.diniyazilar.com/dy/oku/2161/kutsi-hadis-gercekleri–.htm

posted in KUTSİ HADİS | 4 Comments

19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUTSÎ HADİSLER’İN KUR’AN’A ARZI

HADİS-İ KUDSİ (VAHY OLUP DA KUR`AN`DA OLMAYAN (!)

KUTSÎ HADİSLER

Sürekli tartışılmış olan bu konu burada, tartışmalara konu olan boyutları ile değil, itiyadımız olduğu üzere Kur’an ışığı altında aklen değerlendirilmiştir.
Hadis-i kutsî; “Ahad yolla (bir-iki kişinin anlatımıyla) peygamberimiz tarafından nakledilmiş, manası yine peygamberimiz tarafından Allah’a nispetle ifade edilmiş hadislerdir.” diye tanımlanır.

Bu tanıma göre “hadis-i kutsî”lerin sözleri peygamberimize, manaları ise Allah’a ait olmaktadır. Ama bu hadislerin, hem manalarının hem de sözlerinin Allah’tan olduğu da iddia edenler ve öyle olduğuna inananlar da vardır. Böyle kabul edilmesine rağmen neyse ki Kur’an gibi mucize özellikleri olduğuna dair bir yakıştırma yapılmamış olan bu hadisler, “namazda okunamaz” olarak benimsenmiş ve bu hadisleri inkâr edenlere “kâfir” denmesi uygun görülmemiştir.

Bilindiği gibi Rabbimiz rahmeti gereği insanlara peygamberler göndermiş ve bu peygamberlere, insanlara tebliğ ve tebyin etmeleri için vahyler indirmiştir. Peygamberler, kendilerine gelen vahyleri saklamadan, değiştirmeden, olduğu gibi insanlara aktarmak zorunda olduklarından, elçilik görevlerini gerektiği gibi yerine getirmişler ve Yüce Allah’ın mesajlarını insanlığa ulaştırmışlardır. Peygamberimiz de bu ilâhî sistem içinde yer alan elçilerden biridir ve o da Allah’tan aldığı vahyleri saklamadan, değiştirmeden, olduğu gibi insanlara aktarmıştır.

Peygamberimizin, Yüce Allah’tan aldığı vahyleri eksiksiz ve doğru olarak aktardığı ve bu vahylerin, hem vahyedilme aşamasında hem tebliğden sonra Rabbimiz tarafından korunma altına alındığı, Kur’an’da bir çok yerde bildirmiştir:
Maide; 67: Ey Rasül! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun verdiği elçilik görevini iletmemiş (yerine getirmemiş) olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Allah kesinlikle, küfre batmış topluluğa doğru yolu göstermez.

İsra; 73-75: Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını Bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi (sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı). İşte o takdirde seni Halil (izdaş, yoldaş, dost) edinirlerdi.

Ve eğer Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, gerçekten onlara birazcık meylediverecektin.

O durumda sana hayatın da ölümün de iki katını tattırırdık. Sonra Bize karşı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın.

Hakka; 44-47: Eğer o (elçi; Muhammed) bazı sözleri bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, Kesinlikle ondan sağ elini koparırdık (tüm gücünü alırdık). Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik. Sizin hiç biriniz ona siper de olamazdınız.

Yunus; 15-16: Ve ayetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir.” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.” De ki: “Allah dileseydi, ben onu size okumazdım, onu size bildirmemiş de olurdu. Ben ondan önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”

Hicr; 9: Zikr’i Biz indirdik ve Muhakkak onun koruyucuları da Biziz.

Yukarıdaki ayetlerden kolayca anlaşılmaktadır ki, Kur’an’ı Allah indirmiştir ve onu kaybolmaktan, tahriften (ilâve ya da eksiltilme yapılmasından, tağyirden, tebdilden), kısaca her türlü beşerî saldırıdan da Allah koruyacaktır. Nitekim Kur’an, başka hiçbir eserin, kitabın korunmadığı bir şekilde korunmuş olarak, orijinal ifadeleri ile bugüne gelmiştir.

Yine yukarıdaki ayetlerden anlaşılmaktadır ki peygamberimizin, Allah’ın vahyettiklerine (dine) herhangi bir şey ilâve etmesi veya eksiltmesi söz konusu olamaz. Yani Yüce Allah’ın peygamberimize vahyettiklerinin tümü, hiçbir değişikliğe uğramadan, olduğu gibi sadece Kur’an’da mevcuttur. Bunun aksini iddia etmek, peygamberimizin elçilik görevini tam yapmadığını ve Rabbimizin de bize bildirdiğinin aksine, vahyettiklerinin Kur’an’da yer almamasına göz yumduğunu, yani Kur’an’ı korumadığını kabul etmek demektir.

Bütün bu gerçeklere rağmen, peygamberimizin ölümünden iki yüz sene sonra, peygamberimize atfedilen sözler “hadis” adı altında toplanmaya başlamıştır. Kur’an’daki ilkeleri yaşamakla yükümlü ve din adına sadece Kur’an’ı tebliğ etmekle görevli olan, yani dine kendisinden bir şey ilâve etmesi veya eksiltmesi söz konusu olmayan peygamberimiz, bu konuda bir takım saptırma girişimlerinin vaki olabileceğini düşünmüş olmalı ki, sağlığında, Kur’an’dan olduğunu bildirdikleri dışında kendisinden bir söz veya davranış yazılmasına izin vermemiştir. Aslında, elde Kur’an gibi mucizeleri sürekli olan (hiç bitmeyen) bir hakikî delil kaynağı dururken böyle bir teşebbüste bulunmanın hiçbir anlamı yoktur. Ama ne yazık ki, bu anlamsız teşebbüs sürdürülmüş ve sonuçta günümüze, değil yaşanması okunması bile peygamberimizin 23 yıllık elçilik hayatına sığmayacak genişlikte ve uydurmalarla dolu olan bir biyografi intikal etmiştir.

Peygamberimizin davranış ve sözlerinden oluşan bu biyografinin uydurmalarla dolu oluşunun en belirgin örneği, peygamberimizin on binlerce insanın önünde yaptığı “Veda Hutbesi”dir. Veda Hutbesi, büyük bir insan kitlesinin şahit olması sebebiyle en sağlam, üzerinde tartışılamayan bir hadis olması gerekirken, günümüze değişik metinler hâlinde ulaşmıştır. Peygamberimiz bu söylevinde, ölümünden sonra sapmamaları için Müslümanlara;

– bazı rivayetlere göre, KUR’AN, SÜNNET ve EHLİ BEYT’i
– bazı rivayetlere göre, KUR’AN ve SÜNNET’i
– bazı rivayetlere göre de sadece KUR’AN’ı bıraktığını bildirmiştir.

Görüldüğü gibi, en sağlam olması gereken hadis bile günümüze doğru olarak gelmemiş, peygamberimizin on binlerce kişi önünde söylediği sözleri çarpıtılmıştır. Bu demektir ki, peygamberimizin sözleri Kur’an gibi Allah’ın koruması altında değildir, ilâve ve eksiltmelere uğrayabilir ve uğramıştır da.

Koruma garantisini sadece Kur’an için veren Rabbimiz, eğer peygamberimize elimizdeki Kur’an ayetlerinden başka herhangi bir vahy indirseydi, peygamberimiz onların da tebliğ ve tebyini ile birlikte yazdırılmasını ve ezberletilmesini sağlar, böylece de o vahyler “haber-i ahad (bir kaç kişi söylentisi)” düzeyinde kalmaz, Kur’an içinde yerini alır ve Rabbimizin koruması altına girmiş olurdu. Ya da bu vahyler Kur’an’da yer almamışsa, vahyin tebliğ ve muhafazası engellenmiş, yani peygamberimiz görevini ihmal etmiş olurdu.

Bu durumda peygamberimizin, değil tüm söz ve davranışlarının, sadece “hadis-i kutsî”lerde olanların bile vahy olduğunu iddia etmek, bu vahylerin peygamberimiz tarafından tebliğ edilmediğini ve böylece de vahyin korunmadığını, değiştirildiğini kabul etmektir. Bu kabul ise aynı zamanda peygamberimizin görevini yapmadığı anlamına gelmektedir. Çünkü, tüm topluma tevatür derecesinde bildirilmeyen, vahy kâtiplerine yazdırtılmayan, ezberletilmeyen vahylerin tebliğ edilmiş sayılmaları mümkün değildir. Yani peygamberimiz, Kur’an’da yer almayan vahylerin bulunduğunu kabul eden bu zihniyet tarafından, tebliğ görevini yerine getirmemiş durumuna düşürülmüş olmaktadır. Ama sonuçları itibariyle de çok ağır bir suç olduğunu yukarıdaki ayetlerden anladığımız bu davranış, asla peygamberimize uygun düşen bir davranış değildir. Zaten yukarıdaki ayetlere dikkat edilirse, peygamberimize sadece Kur’an’ın vahyedildiği görülmekte ve Mekkeli müşrikler ile peygamberimiz arasındaki tartışmaların da, peygamberimizin kendi sözleri ve davranışları ile ilgili olmayıp, Kur’an ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla vahy olduğu hâlde peygamberimizin Kur’an’a yansıtmadığı herhangi bir söz veya davranışının bulunması söz konusu değildir. Onun vahy olan söz ve davranışlarının tümü Kur’an’da mevcut olup, peygamberimizin bu sözleri ve davranışları da Müslümanlar tarafından baş tacı yapılmıştır.

Allah tarafından peygamberimize vahyedilmiş olup da Kur’an’da yer almayan bir söz veya sözcüğün mevcut olamayacağının anlaşılması, aşağıdaki bakış açısı ile mantıken de mümkündür.

Bilindiği gibi Kur’an’da, sadece peygamberimizi ilgilendiren, onun aile mahremiyetini içeren, aile sırlarını konu alan ve şahsî hatalarını ortaya döken ayetler vardır. Bu ayetler, peygamberimizin dışında kimseyi ilgilendirmemekte hatta başkaları tarafından bilinmemesi peygamberimiz açısından belki daha iyi olacak ayetlerdir. Ama peygamberimizin bazı aile sırlarını ve kendisinin yanlış davranışlarını ifşa eden, daha doğrusu kıyamete kadar ilân eden bu ayetler Kur’an’da yer almıştır (örneğin; Enfal; 67, 68, Tövbe; 43, Tahrim; 1, Ahzab; 37, Abese; 1-10. ayetler).

Acaba peygamberimiz, kendi aleyhine olan, aile sırlarını ifşa eden, kişiye özel bu vahyleri tebliğ etmiş, yazmış, yazdırtmış ve Kur’an’da yer almasını sağlamıştır (zaten başka türlüsü de düşünülemez) da, tüm insanları ilgilendiren, onların hidayetine sebep olacak olan bazı vahyleri (hadis-i kutsî denilen sözleri) neden Kur’an’ın içine dahil etmemiştir? Buradaki “neden” sorusuna mantıklı bir sebep bulmak mümkün değildir. Dolayısıyla, eğer gerçekten “hadis-i kutsî”lerin anlam ve sözlerini ihtiva eden bir veya bir kaç vahy olsa idi, mutlaka onlar da tebliğ edilir ve Kur’an’da yer alması sağlanırdı. Yani, ne Kur’an’da yer almayan bir vahy vardır, ne de Kur’an’da vahy olmayan bir söz vardır!

“Hadis-i kutsî”lerin sayıları yüz civarında olmasına rağmen, bu konudaki eser sahipleri hep “KIRK KUDSİ HADİS” başlığı ile kırk tanesini ele almışlardır. Bunlara bir örnek olarak, İmam-ı Gazalî’nin de yer verdiği, kırk “kutsî hadis”in 22 numarada yer alanını dikkatlerinize sunuyoruz.

“Allah teâla şöyle buyuruyor :

Ey insanoğlu! Bir kendine, bir de bütün yarattıklarıma bir bak. Eğer kendinden daha üstün birini bulursan, iyiliği ona yap.Yoksa tevbe ederek ve sâlih amel işleyerek kendine iyilik yap. Nefsin kendine göre aziz olunca, günahlarla onu kötüleme ve cehennem azabına onu hazırlama.

Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve bir de sizinle sözleşme yaptığı mîsâkını hatırlayın. Hani siz, “işittik ve itaat ettik” demiştiniz.
Şu günler gelip çatmadan önce Allah’tan korkun: kıyamet gününden önce, Aldanma gününden önce, azap gününden önce, miktarı ellibin yıl olan bir günden önce, İnsanların konuşamayacağı günden önce, ma’zaret dilemek için insanların izin alamadıkları günden önce, felaket gününden önce, kıyametin korkunç sesinden önce, çirkin yüzlü ve çatık suratlı bir günün dehşetinden önce, hiç kimsenin hiçbir kimseye bir şeyle sahip olamadığı ve işlerin ancak Allah’a ait olduğu günden önce, kasıp kavurucu günden önce, zelzele gününden önce, yine dağların düşüşü dehşetinden, ibret örneği uzun bir azaptan, azabın çabuklaştırılmasından ve dehşetinden çocukların ihtiyarlayacağı bir günün vuku bulmasından dolayı Allah’tan korkun. İşittik deyip de söz kabul etmeyen kimseler gibi olmayın.”

“Hadis-i kutsî” denilen bu metin, bazı Kur’an ayetlerinin parça parça edilmesi ve bu parçalardan bazılarının tekrar bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. Bu metnin oluşturulduğu ayetler aşağıda olup, bu ayetlere Kur’an’dan bakıldığı takdirde, “hadis-i kutsî” metninin, ayetlerin parçalanmasından oluştuğu kolayca görülecektir: Maide; 7, Mümin; 3, 18, Teğâbün; 9, Mearic; 4, Mürselât; 35-38, Naziat; 34, Abese; 33, Kaf; 42, İnsan; 10, İnfitar; 13-19, Şems; 14, Tur; 10, Secde; 21, Müzzemmil; 17-18, Enfal; 21, Hakka suresi ve Zilzal suresi.

Aslında çok güzel bir va’z olan ve çok güzel nasihatler içeren bu metin, açık ve net olan Kur’an ayetlerinin, Tevrat’taki “Süleymanın meselleri”ne ya da Zebur’daki mezmurlara benzetilmeye çalışılmasıyla oluşturulmuş bir aşure çorbasıdır. Gerçekten de mevcut kitaplardaki “hadis-i kutsî” diye ortaya atılan rivayetler tek tek incelendiğinde görülmektedir ki bu metinler, ya üç beş Kur’an ayetinden parçalar alınıp birleştirilmesinden ya da Tevrat, İncil veya Zebur bozmalarından oluşmaktadır. Hatta bu kitaplardaki bazı metinler “hadis-i kutsî”lerin içinde kelimesi kelimesine aynen yer almaktadır.

Sonuç olarak:

“Hadis-i kutsî” inancı, İslâm dışı güçlerin Müslümanları fesada uğratabilmek için geliştirdikleri bir formüldür. Bu formül, fesat kapısını aralayıp, İslâm’ı yozlaştırmak amacına yöneliktir. Müslümanlar arasındaki tüm sapık inanç ve kabuller de, işte bu şekilde açılan deliklerden girmiştir. (Hakkı Yılmaz)

http://www.istekuran.net/hadisikutsi.html

posted in KUTSİ HADİS | 2 Comments

19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kutsi Hadisler

Kutsi Hadisler Üzerine Bir Değerlendirme

Genel kabul gören yaklaşıma göre Hz. Peygamber’in insanlığa sundukları üç gruba ayrılmaktadır:

1- Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e inzal ettiği ve tilavetiyle ibadet edilen vahiy. Bu vahiy her hangi bir harfinde bile değişiklik olmaksızın mütevatiren korunarak gelmiştir. Hem lafız hem de mana yönüyle mucizedir. Bu nedenle manayla rivayet edilmesi caiz değildir. Bir insanın buna eşit düzeyde bir metin oluşturabilmesi imkânsızdır.

2- Nebevî hadis: Lafız ve manası Hz. Peygambere ait olanlar.

3- Kudsî hadis: Allah Teâlâ tarafından vahiy, ilham, rüya gibi değişik bilgi edinme yollarıyla anlamı Hz. Peygamber’e bildirilen, Allah Rasûlü’nün de kendi ifadeleriyle Allah’a nispet ederek aktardığı hadislerdir. Bunlara “rabbânî hadisler” keza “ilâhî hadisler” de denmektedir. Bu hadislerin lafızları Kur’an gibi mu’ciz değildir. Bu tür hadislere Kur’an’dakine benzer bir ilahîlik vasfı kazandırmak, Allah ile bağıntısı olduğunu göstermek amacıyla kudsiyet atfedilmiş ve bunu ifade etmek için de “kudsî” ifadesi kullanılmıştır. Manası Allah’a ait olduğu için kutsallık boyutu vurgulanmış, Rasûlullah ifade ettiği için de hadis denmiştir. Zira Allah’a izafe edilmek, Hz. Peygamber’in diğer hadislerinde olmayan bir özelliktir. Bu açıdan ne Kur’an mertebesi kadar yüksek bir konumdadır. Ne de hadîs-i şerif mertebesindedir. İkisinin arası bir konumdadır.

I-Kudsî hadislerin temel özellikleri:

Kudsî hadisleri diğer hadislerden ayırarak ayrı bir kategoride değerlendiren yaklaşım söz konusu hadislerin muhtevalarına bakarak ayırt edici bazı özellikleri olduğunu tespit etmişlerdir. Bunlardan birkaçı şunlardır:

1- Bu tür hadislerin metninin başında Hz. Peygamber’e nispetle “kâle Rasulullah fî mâ yervî an rabbih”, “kâlellâhu Teâlâ fi mâ ravâhu anhu Rasûlullah”, “ani’n-Nebiyyi fî mâ yervî an rabbih” gibi ifadeler yer alır. Dolayısıyla diğer hadislerde sözün isnadı Hz. Peygamber’de son bulurken bu hadislerde söz Allah’a izafe edilir. Hz. Peygamber bir anlamda ravi konumundadır.

2- Bu hadislerde birinci şahıs zamiri yer alır. Muhataplar da genellikle Hz. Peygamber, insanlar ve meleklerdir. Örneğin: “Ey kullarım! Ben zulmü kendime yasakladım.” (Muslim, Birr, h. no: 55). “Kullarımdan bir kısmı, bana inanıp yıldızları inkâr ederek sabahladı.” (Buhârî, Megâzî, bab: 35).

3- Bu hadislerde ahkâm konuları yer almaz. Bunun yerine güzel ahlak, Allah’ın rahmetinin genişliği ve bazı ibadetlerin fazileti gibi hususlar işlenir. Bir bütün olarak mütalaa edildiklerinde, insanın ibadet dünyasını güzelleştirmeye, ahlakını tekâmül ettirmeye, daha geniş bir ifadeyle iyi bir kul olmasını sağlamaya yönelik oldukları görülür.

II-Kudsî hadis örnekleri:

Kudsî hadislerin neliği hususunun zihinlerde netleşmesi amacıyla halk arasında da meşhur olan ve en muteber hadis kitapları kabul edilen Buhârî ile Muslim‘den birkaç örnek vermek istiyoruz:

1- “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Salih kullarım için ben cennette, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin gönlünden geçirmediği nimetler hazırladım.” (Buhârî, Bed’u’l-halk, bab: 7).

2- “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Âdemoğlunun her ameli kendisi içindir. Fakat oruç böyle değildir. O, sırf benim (rızam) için yapılan ibadettir. Onun (sayısız) mükâfatını bizzat ben vereceğim.” (Buhârî, Savm, bab: 9).

3- “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Rahmetim gadabımı geçmiştir.” (Muslim, Tevbe, h. no: 15)

III-Kudsî hadis tanımının ortaya çıkışı:

Kudsî hadis ilk dönem hadis çalışmalarının konusu değildir. Her bir hadis, kitabın hazırlanma tekniğine uygun olarak ilgili yere konuyordu. Konularına göre olan çalışmalarda, dâhil oldukları bahislerde; ravi esaslı çalışmalarda da ravisinin adının altında yer alıyordu. Dolayısıyla ilk dönem hadis kitaplarının bu tür hadislere özel bir konum biçtiğini söylemek zordur. Bu nedenle, hadis musannifleri için hadisin her türlüsünün aynı kabul edildiğini söylemek gerçekçi bir tespit olacaktır.

Nitekim kudsî hadis ifadesi terim olarak hicrî VI. yüzyıldan sonra bu alanda yazılan derleme çalışmalarından sonra ortaya çıkmıştır. Söz konusu hadisin ilk tanımı ise VIII. hicrî asırda Hüseyin bin Abdullah et-Tîbî (ö. 743/1342) tarafından yapılmıştır. Daha sonraki süreçte de diğer tarifler yapılagelmiştir. Dolayısıyla VI. asra kadar İslam ümmetinin zihin dünyasında kudsî hadisin ve onun neliği hususunda düşünsel anlamda bir sorgulama olmadığı anlaşılmaktadır. Bu da önceki dönemlerde hadislerin bir ayrıma tabi tutulmadan bir bütün olarak tek potada değerlendirildiği anlamına gelmektedir.

IV-Kudsî hadislerin sıhhat durumu:

“Kudsî hadis” ifadesindeki kudsiyet ifadesi veya bunların manalarının Allah’a ait olduğu yaklaşımı, söz konusu hadislerin mutlak olarak sahih oldukları veya Kur’an gibi değerlendirilecekleri sonucunu doğurmaz. Sonuçta bunlar birer ahad rivayetlerdir ve hadisçilerin uygulayageldikleri her türlü kriter bu hadisler için de geçerlidir. Kaldı ki, sahih kabul edilen kudsî hadislerin sayısının 100-550 arasında olduğu ifade edilmektedir. Verilen rakamlarlar ise yapılan derleme çalışmalarına bakılarak ifade edilen sayılardır. Ayrıca, kaç tanesi sahih kabul edilirse edilsin, bu hiç önemli değildir. Zira sahih kabul etme izafî bir eylemdir. Dolayısıyla rivayetler hadis tenkidine açıktır. Birilerinin onları sahih kabul etmiş olmasının veya herhangi güvenilir bir kitapta yer alıyor olmasının fazlaca önemi yoktur.

Netice itibarıyla, kudsî hadisleri ele aldığımızda büyük çoğunluğunun sıhhat açısından problemli olduğunu söylemek durumundayız. Zaten bunların bir kısmı tasavvuf ehli arasında şöhret bulmuştur ve (keşf gibi) hadisçilerin kabul etmediği yöntemlerle sahih oldukları iddia edilmişlerdir. Dolayısıyla kudsî olarak değerlendirilen rivayetlerin bir bölümünün tasavvuf eserlerini süsleyen rivayetler olduğunu söylemek mümkündür. Sûfilerin eserlerine aldıkları veya aralarında birbirlerine aktardıkları rivayetlerin sıhhat açısından problem taşıyabileceği zaten herkesin malumudur. İki örnek verecek olursak:

1- “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi murad ettim. Bilineyim diye mahlûkatı yarattım.” İsmail Hakkı Bursevî’nin şerh etmek maksadıyla Kenz-i Mahfî diye bir eser yazdığı bu hadis, bütün hadis bilginlerince mevzu kabul edilmiştir. Öyle ki, mevzu hadislere mevzu olduklarını söylemekten çekinen Suyûtî bile buna mevzu diyebilmiştir.

2- “Sen olmasaydın bu kâinatı yaratmazdım.” Mevzu hadislere dair yazılmış olan çalışmaların tamamı bu rivayeti mevzu olarak kabul etmiştir.

Sıhhat açısından problemli olan kudsî hadislerin sayısal olarak fazla olmasının en büyük nedenlerinden birisi, sözün Allah’a nispet ederek insanlara tesir etme çabasıdır. Bir takım gayeleri olan kişiler, kendi amaçları doğrultusunda Kur’an’a bir şey ilave ederek Allah’ın kitabını davalarına direkt olarak alet edemediklerinden dolayı hadislere yönelmişlerdir. İnanç, hukuk vb. alanlarda kendi görüşlerini destekleyen pek çok hadis uydurmaları yanında Allah’ı da eylemin içine dâhil ederek kudsî hadisler uydurmuşlardır.

Esasında bu hadislerin genelde ahlakî boyutla sınırlı kalması söz konusu hadisleri kimlerin uydurabileceği hususunda bir ipucu vermektedir. Bazı tasavvuf çevrelerinin, insanların ahlakî bozulmuşluğunu durdurmak ve İslamî değerler etrafında kalan bir yaşam sürmelerini sağlamak amacıyla bu tür hadisleri uydurmaya yöneldiklerini söylemek kabul edilebilir bir yorum olarak durmaktadır. Lakin kudsî hadislerin büyük kısmındaki sıhhat sorununa rağmen tamamının problemli olduğunu söylemek haksızlık olur. Nitekim söz konusu hadislerin önemli bir bölümü Kütüb-i Sitte hadisidir ve klasik hadis tenkit yöntemlerine göre her hangi bir problem de içermemektedir.

V-Kudsî hadislerle ilgili iki problem:

Bütün hadis külliyatı için söz konusu olan iki temel problem vardır ve bunların üzerinde ciddi çalışmalar bugüne kadar yapılmış değildir.

1- Merfu olarak gözüken bazı hadisler başka yerlerde sahabi kavli olarak nakledilmektedir. Bu nedenle hadislerin tüm varyantlarını toplayacak ve bunlardan ortak bir metin oluşturacak ve de kimin sözü olduğunu ortaya çıkaracak çalışmalara ihtiyaç vardır. Zira sözün gerçekte kime ait olduğunun tespiti onun delil olarak değerlendirilmesi noktasında farklı bir yere konumlandırılmasına sebep olabilmektedir. Zira merfu hadisin mevkufla aynı olmadığı ehlince malumdur. Buna benzer durum kudsî hadislerde söz konusudur. Kudsî olarak tanımlanan hadisin normal merfu hadis olarak da geçtiğine şahit olabilmekteyiz. Dolayısıyla raviler açısından bir kusurun varlığından söz etmek mümkün gözükmektedir.

2- Hadislerin Kitab-ı Mukaddes‘e arz edilmesi bugüne kadar ihmal edilmiş olan çok önemli bir konudur. Özellikle tefsir kitaplarında yer alan ve İsrâîliyyât olarak adlandırılan rivayetlerin ayıklanması hususunda oldukça titiz çalışmalar yapılmıştır ancak hadis metinlerinin birebir Eski Ahit ve Yeni Ahit‘te bulunup bulunmadıkları konusu ciddi anlamda tetkik edilmemiştir. Oysa bugün bizler bazı hadislerin metin olarak aynı ifadelerle Kitab-ı Mukaddes‘de yer aldığını biliyoruz. Eşleşen rivayetlerin nasıl değerlendirilmesi gerektiği hususu da ayrı bir araştırma konusudur. Bu problem kudsî hadisler için de söz konusudur.

Durumu netleştirmek için örnekler vermek uygun olacaktır:

1- “Rabbinden naklettiği şeyler meyanında Rasûlullah şöyle buyurdu: “Her kim bir iyilik yapmaya niyet eder de yapmazsa Allah ona bir sevap yazar. Niyet eder de aynı zamanda yaparsa, Allah ona on ile yediyüz arasında sevap yazar. Kim de bir kötülük yapmaya niyet eder, sonra onu yapmaktan vazgeçerse Allah ona bir sevap yazar. Niyet eder de yaparsa, bu takdirde bir kötülük yazar.” (Muslim, İman, h. no: 207; Buhârî, Rikâk, bab: 31)

Bu rivayet Rasûlullah’ın kendi sözü olarak da nakledilmiştir. Şöyle ki: “Kim bir iyilik yapmaya niyetlenir de yapmazsa ona bir sevap yazılır. Kim bir iyilik yapmaya niyetlenir de o iyiliği yaparsa, o zaman ona on ile yediyüz arasında sevap yazılır. Kim bir kötülük işlemeye niyet eder, ama onu yapmazsa, ona kötülük yazılmaz, şayet yaparsa bir kötülük yazılır.” (Muslim, İman, h. no: 206)

2-a) Muslim‘de şöyle bir hadis yer almaktadır: “Allah Teâlâ kıyamet günü buyurur: ‘Ey Âdemoğlu! Hastalandım beni ziyaret etmedin.’ Âdemoğlu ‘Ya rab! Seni nasıl ziyaret edebilirim. Sen âlemlerin rabbisin.’ diyecek. Allah ona ‘Bilmiyor muydun, filan kulum hasta oldu, sen ise onu ziyaret etmedin. Bilmiyor muydun, onu ziyaret etmiş olsaydın, beni onun yanında bulurdun. Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim ama beni doyurmadın.’ buyuracak. Âdemoğlu ise ‘Ya rabbi! Seni nasıl doyurabilirdim ki? Sen âlemlerin rabbisin?’ diyecek. Allah şöyle buyuracak: ‘Bilmiyor musun, falan kulum senden yiyecek istedi de onu doyurmadın. Bilmiyor muydun ki, onu doyurmuş olsaydın, onu benim nezdimde bulacaktın. Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, bana su ikram etmedin?’ Âdemoğlu ‘Ya rabbi! Sana nasıl su ikram edebilirdim ki? Sen âlemlerin rabbisin?’ cevabını verir. Allah da ona şöyle buyurur: ‘Falan kulum senden su istedi. Ancak sen ona su vermedin. Ona su ikram etmiş olsaydın, bunu benim nezdimde bulacaktın.” (Muslim, Birr, h. no: 43).

Buna benzer bir metin İncil‘de yer almaktadır: “O zaman Kral sağındakilere diyecektir: Ey, sizler! Babamın mübarekleri, gelin dünya kurulduğundan beri sizin için hazırlanmış olan melekûtu miras alın. Zira aç idim, bana yiyecek verdiniz; yabancı idim, beni içeri aldınız. Çıplak idim, beni giydirdiniz; hasta idim, beni aradınız; zindanda idim, yanıma geldiniz.’ O zaman salihler ona cevap verip diyecekler: ‘Ya Rab! Biz seni ne zaman aç görüp yedirdik veya susamış görüp içirdik? Ve ne zaman seni yabancı görüp içeri aldık veya çıplak görüp giydirdik? Ve ne zaman seni hasta veya zindanda görüp yanına geldik?’ Kral cevap verip onlara diyecek: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, bu en basit kardeşlerimden biri için yaptığınızı, benim için yapmış oldunuz.’ Sonra solundakilere şöyle diyecek: ‘Ey lanetliler! Çekilin önümden! İblis ile onun meleklerine hazırlanmış ebedi ateşe yollanın. Çünkü acıkmıştım, bana yiyecek vermediniz; susamıştım, bana yiyecek vermediniz; yabancıydım, beni içeri almadınız; çıplaktım, beni giydirmediniz; hastaydım, zindandaydım, benimle ilgilenmediniz.’ O vakit onlar da şöyle karşılık verecekler: ‘Ya Rab! Seni ne zaman aç, susamış, yabancı, çıplak, hasta ya da zindanda gördük de sana hizmet etmedik?’ Kral da onlara şu cevabı verecek: ‘Size, doğrusunu söyleyeyim: ‘Mademki bu en basit kardeşlerimden biri için bunu yapmadınız, benim için de yapmamış oldunuz. Bunlar, ebedi azaba uğrayacak, salihler ise ebedi hayata kavuşacaklardır.” (Matta, 25/36-46).

2-b) Buhârî‘nin rivayet ettiği hadiste şöyle geçer: “Önceki ümmetlere göre sizlerin ömrü ikindi namazıyla güneşin batışına kadar ki süre gibidir. Sizlerin durumu ile yahudilerin ve hıristiyanların hali şuna benzer: Bir adam işçiler tutar. ‘Gün ortasına kadar bir kîrât karşılığında kim çalışır?’ diye sorar. Yahudiler bir kîrât karşılığında öğlene kadar çalışırlar. Sonra ‘Öğlenden ikindi namazına kadar bir kîrât karşılığında kim çalışır?’ diye sorar. Hıristiyanlar öğlenden ikindi namazına kadar bir kîrât karşılığında çalışırlar. Daha sonra ‘İkindi namazından güneş batana kadar iki kîrât karşılığında kim çalışır?’ diye sorar. İşte sizler ikindi namazından güneş batana kadar iki kîrât karşılığında çalışanlarsınız. Sizin ecriniz iki kattır. Yahudiler ve hıristiyanlar buna kızarlar ve ‘Çok çalışan biz, az ücret alan yine biz!’ derler. Allah da onlara şöyle buyurur: ‘Ben sizin hakkınızdan kısaltarak sizlere zulmettim mi?’ Onlar ‘Hayır.’ derler. Allah da şöyle buyurur: ‘Bu benim lütfumdur, dilediğime veririm.” (Buhârî, İcâre, bab no: 8; Ehâdîsu’l-Enbiyâ, bab no: 50).

İncil‘de buna yakın bir metin yer almaktadır: “Göklerin egemenliği, bağında çalışacak işçi tutmak için sabah erkenden dışarı çıkan toprak sahibine benzer. Adam, işçilerle günlüğü bir dinara anlaşıp onları bağına göndermiş. Saat dokuza doğru tekrar dışarı çıkmış, çarşı meydanında boş duran başka adamlar görmüş. Onlara ‘Siz de bağa gidip çalışın. Hakkınız ne ise veririm.’ demiş. Onlar da bağa gitmişler. Öğleyin ve saat üçe doğru yine çıkıp aynı şeyi yapmış. Saat beşe doğru çıkınca, orada duran daha başkalarını görmüş. Onlara, ‘Neden bütün gün burada boş duruyorsunuz?’ diye sormuş. ‘Kimse bize iş vermedi ki!’ demişler. Onlara ‘Siz de bağa gidin, çalışın.’ demiş. Akşam olunca, bağın sahibi kâhyasına, ‘İşçileri çağır!’ demiş. ‘Sonunculardan başlayarak, birincilere kadar, hepsine ücretlerini ver.’ Saat beşe doğru işe başlamış olanlar gelip kâhyadan birer dinar almışlar. Birinciler gelince daha çok alacaklarını sanmışlar, ama onlara da birer dinar verilmiş. Paralarını alınca bağın sahibine karşı söylenmeye başlamışlar. ‘Bu sonuncular yalnız bir saat çalıştılar.’ demişler. ‘Ama sen onları, günün yükünü ve sıcağını çeken bizlerle bir tuttun.’ Bağın sahibi onlardan birine şöyle karşılık vermiş: ‘Arkadaş! Sana haksızlık ettiğim yok! Seninle bir dinara anlaşmadık mı? Hakkını al, git! Sana verdiğimi bu sonuncuya da vermek istiyorum. Kendi paramla istediğimi yapmaya hakkım yok mu? Yoksa elim açık diye kıskanıyor musun?’ İşte böylece sonuncular birinci, birinciler de sonuncu olacak.” (Matta, 20/1-16).

VI-Sonuç:

Kudsî hadislerin sıhhat durumlarını klasik tenkit yöntemleriyle belirleyip, mevzu olanları ayırıp, sahih olarak kabul edilebilecekleri bir yana koyduğumuzu farz ettiğimizde problem hallolmamaktadır.

Gerçi, sünnetin tamamını vahiy mahsulü olarak kabul eden yaklaşıma göre, vahy-i gayr-i metluv olan kudsî hadislere yönelik çözüm son derece pratiktir. Bu kabule göre, Hz. Peygamber’in sünneti vahyin bir çeşididir. Zira bunlar Hz. Peygamber’in kendi bireysel tercihiyle, ilahî bir yönlendirme olmadan yapılacak şeyler değildir. Onun müslümanlara rehberlik yapan sünneti nasıl kaynak itibarıyla ilahî ise hadisleri de böyledir. Kudsî hadislerin diğer hadislerden ayrılan yönü ise Allah’a doğrudan nispet edilmeleri, dikkati daha fazla çekmeyi ve insanları ahlakî kurallara yönlendirmeyi hedeflemiş olmalarıdır. Peygamber yalan yere sözünün başında Allah’ın adını anmayacağına göre, bunlar mutlak suretle ilahî menşelidir. Ancak bu yaklaşımın ihmal ettiği bir husus vardır. O da şudur: Mademki sünnetin tamamı ilahî menşelidir, Hz. Peygamber neden her hadisinin başında Allah adını anmamıştır?

Bizim kanaatimize göre, söz konusu hadisler iki kısımdan birinde mütalaa edilmelidir:

1- Hz. Peygamber’in bu buyruklarının bir kısmı yaşamış olduğu coğrafyanın kültüründe gezinen temsiller ve veciz sözlerdir. Gerek hıristiyanların ve gerekse yahudilerin yaşadığı bir bölgede hayat sürmüş olan Allah Rasûlü’nün bu kültürlerden intikal etmiş ve anonim halini almış sözler ile anekdotları kendi sözlerinde kullanmış olması bizce tabiidir. Hatta çevresindekilerin de bunları bilmiş olmasını göz önünde bulundurarak daha etkili olacağını düşünmüş olabilir. Bunları anlatmasını “sizin de bildiğiniz gibi” bağlamında değerlendirmek makul gözükmektedir. Hatta Hz. Peygamber’in Kitab-ı Mukaddes‘te geçen ve bölgenin ortak değeri olan hususları bilmemesi garipsenecek bir durumdur. Bu nedenle Hz. Muhammed’in söylemlerinde bunlardan yararlanmış olması anlaşılabilir bir durum arz etmektedir. Bunu kabul ettiğimizde, Hz. Peygamber’in semavî de olsa başka dinlerin değerlerini ve mirasını İslam ümmeti içine taşımış olacağı şeklinde bir endişe zihinlerimize gelebilir. Ancak unutmamak gerekir ki, bunu Kur’an da yapmaktadır. Kutsal kitabımızla Kitab-ı Mukaddes arasında pek çok ortak anlatım vardır. Sonuçta tahrif edilmiş olsalar da yine de ilahî bir pırıltıyı içlerinde taşımaktadırlar. Kur’an Kitab-ı Mukaddes‘te geçen bir hususu yinelemekte bir beis görmemişse, Hz. Peygamber de aynı şeyi düşünmüş olabilir. Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin en azından bir kısmının o coğrafyanın ortak değerleri olduğunu kabul edebiliriz. Hz: Peygamber’in yaptığı, bunları tekrarlamak olmuştur.

2- Kudsî olarak tanımlanan hadislerin büyük çoğunluğu Hz. Peygamber’in temsil kabilinden zikrettiği hadislerdir. Allah Rasûlü, Yüce Yaratıcı’nın nasıl bir kul istediğini, nelerden hoşnut olduğunu/olmadığını ifade etmek amacıyla sözünü Allah’a nispet etmiştir. Bir nevi Kur’an vasıtasıyla hazmettiği Allah’ın muradına kendi ifadeleriyle tercümanlık yapmıştır. Dolayısıyla gerçek anlamda Allah’tan gelen bir ilham vs. söz konusu değildir. Kur’an eksenli İslam ümmetini oluşturma çabasını sergileyen Hz. Muhammed’in Allah’ın beklentilerini kullarına yakın etmesidir. Kabaca söyleyecek olursak, “Allah şöyle bir kul ister, şöyle bir ibadet arzular…” anlamında “Allah diyor ki” sözünü kelamının başında kullanmıştır.

Notlar:

1- Üzücü olan şudur ki, hadis külliyatı içerisinde çok önemli bir yekûn tutan ve Allah Teâlâ’ya izafe edilmeleri nedeniyle farklılık arz eden kudsî hadislerle ilgili olarak bugüne kadar doyurucu bir çalışma yapılmamıştır. Dolayısıyla bunların bir bütün olarak ele alınmasına ve nasıl bir yaklaşım sergilenmesi gerektiğine dair doktora düzeyinde bir çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

2- Konumuzla ilgili olarak Aliyyu’l-Kârî ve Yusuf Ali Bedevî gibi zevat kudsî hadisleri; Muhammed Avvâme, Mustafa el-Adevî gibi zevat ile Mısır Evkaf Bakanlığı sahih kudsî hadisleri derleyen çalışmalar yapmışlardır. İsâmuddîn es-Sabâbitî’nin sıhhatlerini açıklayarak yaptığı üç ciltlik Câmiu’l-Ehâdîsi’l-Kudsiyye adlı eseri bulunmaktadır.

3- Konunun tartışması için şuralara bakılabilir: Hayati Yılmaz, “Kudsî Hadis”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, XXVI/318-20; Muhammed Ebû Zehv, el-Hadis ve’l-Muhaddisûn, s. 16-8; Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, s. 98-99, 121-2; M. Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet, s. 304-21. (Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi)

http://www.islamhukukusayfasi.com/?page_id=3298

http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kutsi-hadisler-uzerine-bir-degerlendirme.html

posted in KUTSİ HADİS | 0 Comments

19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ALLAH’IN KUR’AN’DA DİKKAT ÇEKTİĞİ KADINLAR

İnsanları doğru yola iletecek olan, Kuran ayetlerine uymaktır. Bu gerçeği Allah, “Andolsun, onlara (kendilerini şirkten ve bozulmalardan) caydırıp vazgeçirtecek nice haberler geldi. (Ki her biri) Doruğunda-olgunlaşmış hikmettir…” (Kamer Suresi, 4-5) ayetleriyle bildirmiştir. Bir başka ayette ise Allah, “Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kuran) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.” (Yusuf Suresi, 111) sözleriyle, Kuran’daki kıssaların hikmet gözüyle bakanlar için ibret veya örnek alınacak pek çok öğüt içerdiğini hatırlatmıştır.

Allah, iman edenlerin öğüt ve ibret almaları gereken bu kıssalarda, iman edip Kendisi’ne gönülden teslim olan saliha kadınlardan bahsetmiş, onların örnek alınacak güzel ahlak özelliklerine dikkat çekmiştir. Bunun yanı sıra ayetlerde, imana davet edildikleri halde, müşrik ahlakı göstermekte direnerek Allah’ın rahmetinden uzaklaşan kadınlar hakkında da bilgi verilmiştir.

İlerleyen satırlarda Allah’ın Kuran’da yer verdiği saliha kadınların iman edenler için örnek oluşturan güzel ahlaklarına dikkat çekecek, bunun yanında peygamberlerin himayesi altında oldukları halde imanın üstünlüğünü kavrayamayarak inkara sapan kadınların, ibret alınması gereken yönlerini ortaya koyacağız.

 

FİRAVUN’UN EŞİNİN GÜZEL AHLAKI

 

Allah, Kuran’da iman edenler için iki örnek kadından bahsetmiştir. Bunlardan biri Hz. Meryem diğeri ise Firavun’un hanımıdır. Kitabın başından bu yana detaylı olarak dikkat çekildiği gibi, Allah Hz. Meryem’in iffetini, Allah’a olan gönülden bağlılığını ve güçlü imanını örnek vermiş ve onu tüm alemlerin kadınlarına üstün kıldığını bildirmiştir. Firavun’un hanımının üstün ahlakını ise Allah Kuran’da şöyle bildirmektedir:

Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını örnek verdi. Hani demişti ki: “Rabbim bana Kendi Katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar.” (Tahrim Suresi, 11)

Allah’ın Kuran’da tüm iman edenler için bir örnek olduğunu bildirdiği Firavun’un hanımı, Mısır’ın hükümranı olan Firavun’un zorba ahlakına en yakından şahit olan, onun inkarda ne kadar ileri giden bir kimse olduğunu, İsrailoğulları’na nasıl bir zulüm uyguladığını çok iyi bilen kişilerden biridir.

Allah’ın “… Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.” (Yunus Suresi, 83) ayetiyle bildirdiği gibi, Firavun Mısır’da acımasız yöntemleri, zalim karakteri ve halkına uyguladığı şiddet ile tanınan biriydi. Kavminin kadınlarını sağ bırakarak tüm erkek çocuklarını öldürüyor ve halkına dayanılmaz işkenceler uyguluyordu. Tüm Mısır ona aitti; dolayısıyla çok büyük bir zenginlik ve ihtişam içerisinde yaşıyordu. Kimse Firavun’a itiraz edemiyor, ona baş kaldıramıyordu. Kendisinin Mısır’ın ve tüm İsrailoğulları’nın ilahı olduğunu iddia ederek sapkınca büyükleniyordu.

Allah, Firavun’a bir uyarıcı, İsrailoğulları’na ise bir kurtarıcı olarak Hz. Musa’yı gönderdi. Hz. Musa, Mısır halkını Allah’ın hak dinine davet ediyor, onları putlara tapmaktan vazgeçip, yalnızca Allah’a kulluk etmeye çağırıyordu. Firavun tüm kavmini olduğu gibi “… Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım.” (Şuara Suresi, 29) sözleriyle Hz. Musa’yı da tehdit etmişti. Onun bu tehditleri ve uyguladığı işkenceler nedeniyle, Allah’ın “Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı…” (Yunus Suresi, 83) ayetiyle bildirdiği gibi, bir kısım gençler dışında Hz. Musa’ya iman eden olmadı. Hz. Musa’nın tebliği karşısında imana gelen Firavun’un emrindeki sihirbazlar ise, bu seçimlerinden dolayı Firavun’un zalim ve şiddet dolu tavırlarıyla karşı karşıya kaldılar:

Firavun: “Ben size izin vermeden önce O’na iman ettiniz, öyle mi? Mutlaka bu, halkı burdan sürüp-çıkarmak amacıyla şehirde planladığınız bir tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne yapacağımı) bileceksiniz. Muhakkak ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi idam edeceğim.” (Araf Suresi, 123-124)

Sihirbazların karşılaştıkları bu acımasız uygulamanın tek sebebinin de yine ‘Allah’a iman etmeleri’ olduğu bir başka ayette şöyle haber verilmektedir:

Oysa sen, yalnızca, bize geldiğinde Rabbimiz’in ayetlerine inanmamızdan başka bir nedenle bizden intikam almıyorsun. “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür.” (Araf Suresi, 126)

 

Görüldüğü gibi Firavun’un zalimliği ve kendi hükümranlığını reddederek Allah’a iman eden kimselere olan tavrı çok açık bir şekilde ortadaydı. Ancak hanımı, tüm bunları yakından bilen bir kimse olmasına rağmen, Firavun’un onun imanını öğrendiğinde gösterebileceği tepkiden ve kendisine uygulayabileceği zulümden hiçbir şekilde çekinmemiş, Allah’ın rızasını, sevgisini ve yakınlığını kazanmayı bundan çok daha önemli görmüştür. Bu samimiyeti, Allah’a olan teslimiyeti, zor şartlar altında imanını gizlemek için göstermiş olduğu sabrı ve tevekkülü, Allah sevgisinden kaynaklanan cesareti tüm inananlar için güzel bir örnektir.

Bunun yanı sıra, Firavun’un tüm Mısır’ın sahibi olduğu, tüm hazineleri ve nimetleri elinde bulundurduğu da unutulmamalıdır. Firavun’-un hanımı elindeki bu imkanların hiçbirini önemsememiş, imanı, Allah’ın rızasını kazanabilmeyi, O’nun istediği ahlakı yaşayabilmeyi tüm bu dünya nimetlerinden çok daha üstün tutmuştur. Nitekim Allah’a olan duasında da bu samimiyeti çok açık bir şekilde görülmektedir. Dünya hayatında sahip olduğu tüm bu imkanlara rağmen, Allah’tan kendisini Firavun’dan ve onun zalim sisteminden kurtarmasını dilemiş ve kendisine cennette bir ev vermesini istemiştir:

… Hani demişti ki: “Rabbim bana Kendi Katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar.” (Tahrim Suresi, 11)

Firavun’un hanımı bu üstün ahlakıyla dünya hayatına bağlı olmadığını, asıl olarak Allah’ın rızasını ve cennetini istediğini ortaya koymaktadır. Allah onun bu samimi imanını, tüm müminlere örnek vermiş, onu hem dünya hayatında hem de ahirette üstün kılmıştır.

 

HZ. MUSA’NIN ANNESİNİN TEVEKKÜLÜ

Allah Kuran’ın “Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.” (Kasas Suresi, 4) ayetiyle, önceki satırlarda da değinilen Mısır Firavunu’nun azgın ve zalim bir hükümranlık sürdüğünü, halkına büyük bir zulüm uyguladığını, kavmindeki tüm erkek çocuklarını boğazladığını bildirmiştir.

Hz. Musa, Firavun’un bu zorba hakimiyeti sırasında Mısır’da dünyaya gelmiştir. Allah Hz. Musa’yı seçmiş ve onu Firavun’un bu azgın tavrına karşı mücadele etmekle görevlendirmiştir.

Allah, Firavun’un tüm erkek çocuklarının öldürülmesini emrettiği bir dönemde dünyaya gelen Hz. Musa’nın hayatta kalabilmesi için annesine vahiyde bulunmuş ve ona Hz. Musa’yı bir sandığa koyarak suya bırakmasını bildirmiştir:

“Hani, annene vahyolunan şeyi vahyetmiştik, (şöyle ki:) Onu sandığın içine koy, suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır…” (Taha Suresi, 38-39)

Musa’nın annesine: “Onu emzir, şayet onun için korkacak olursan, onu suya bırak, korkma ve üzülme; çünkü onu Biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu gönderilen (elçilerden) kılacağız” diye vahyettik (bildirdik). (Kasas Suresi, 7)

Allah, Hz. Musa’nın annesine korkmamasını ve üzülmemesini hatırlatmıştır. Allah ona Hz. Musa’nın peygamberlikle müjdeleneceğini, Kendi koruması altında olacağını bildirmiş ve onu ileride yeniden kendisine kavuşturacağını haber vererek kalbini yatıştırmıştır.

Musa Peygamberin annesi bu olayla önemli bir denemeden geçmiştir. Yeni doğmuş bebeğini bir sandığa koyarak terk edecek ve onu suya bırakacaktır. Bir insanın endişeye kapılmadan yeni doğmuş bir bebeği suya bırakabilmesi için Allah’a karşı çok samimi bir imana sahip olması ve O’na çok güçlü bir güven duyup teslim olmuş olması gerekmektedir. Allah, Hz. Musa’nın annesini böyle bir olayla denemiş ve onun bu üstün ahlakını; Kendisi’ne olan bağlılığını ve tevekkülünü kıyamete kadar yaşayacak olan tüm iman sahipleri için önemli bir örnek kılmıştır.

 

Musa Peygamberin annesi, Allah’ın kendisine vahyettiği gibi Hz. Musa’yı suya bırakmıştır. Allah, zorlu bir denemeden geçtiğini bilerek, Kendi Katından bir sabır ve dayanıklılık ile onu desteklemiştir:

Musa’nın annesi ise, yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer mü’minlerden olması için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n durumunu) açığa vuracaktı. (Kasas Suresi, 10)

Allah’ın “Ve onun kız kardeşine: “Onu izle,” dedi. Böylece o da, kendileri farkında değilken onu uzaktan gözetledi.” (Kasas Suresi, 11) ayetiyle bildirdiği gibi, annesi, Hz. Musa’nın kız kardeşine kimseye fark ettirmeden onun nereye doğru sürüklendiğini izlemesini söylemiştir.

 

Allah, Hz. Musa için bir kader belirlemiş ve tüm olayları, bu kaderin işleyişi doğrultusunda en güzel şekilde yaratmıştır. Allah, Firavun’a karşı zorlu bir mücadele verecek olan Musa Peygamberi, doğumundan hemen sonra onun sarayına getirtmiş ve Firavun ailesi tarafından sahiplenilmesini sağlamıştır. Allah ayrıca Hz. Musa’ya tüm süt analarını haram kılarak, onun yeniden annesine kavuşmasını da sağlamıştır. Allah’ın “Biz, daha önce ona süt analarını haram etmiştik. (Kız kardeşi:) “Ben, sizin adınıza onun bakımını üstlenecek ve ona öğüt verecek (veya eğitecek) bir aileyi size bildireyim mi?” dedi.” (Kasas Suresi, 12) ayetiyle bildirdiği gibi, Hz. Musa’nın, Firavun ailesi tarafından bulunduğunu gören kız kardeşi, Hz. Musa’nın bakımını üstlenmesi ve onu yetiştirmesi için, onlara kendi annesini tavsiye etmiştir. Bunun sonucunda Allah, Hz. Musa ile annesini birbirlerine kavuşturmuştur. Allah, bu olayın bazı hikmetlerini Kuran’da şöyle bildirmektedir:

Böylelikle, gözünün aydın olması, üzülmemesi ve gerçekten Allah’ın va’dinin hak olduğunu bilmesi için, onu annesine geri vermiş olduk. Ancak onların çoğu bilmezler. (Kasas Suresi, 13)

Ayetten de anlaşılacağı gibi Allah, Hz. Musa’nın annesinin Kendisi’ne olan bağlılığını denemiş ve ardından da göstermiş olduğu sabır, teslimiyet ve güzel ahlaka karşılık ‘gözünün aydın olması ve üzülmemesi’ için onu Hz. Musa’nın yanına yerleştirmiştir. Allah ayrıca bu olayı, ileride Mısır’da çok büyük sorumluluklar üstlenecek ve İsrailoğulları’nı Firavun’un zulmünden kurtarmak için mücadele verecek olan Hz. Musa’nın, Firavun’un sarayına yerleştirilmesine, orada büyüyerek Firavun’a yakın olmasına da vesile etmiştir. Allah bu durumu Kuran’da şöyle bildirmiştir:

Nihayet Firavun’un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü konusu olsun diye sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun, Haman ve askerleri bir yanılgı içindeydi. (Kasas Suresi, 8)

Firavun’un karısı dedi ki: “Benim için de, senin için de bir göz bebeği; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” Oysa onlar (başlarına geleceklerin) şuurunda değillerdi. (Kasas Suresi, 9)

Allah her olayı belirli bir kader doğrultusunda yaratmakta ve tüm insanları bu kader içerisinde yaşadıkları olaylarla denemektedir. Allah’ın “Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” (Bakara Suresi, 155) ayetiyle bildirdiği gibi, Rabbimiz bu olaylar karşısında sabır gösterenleri müjdelemekte, Hz. Musa’nın annesinin durumunda olduğu gibi onları rahmetiyle hayırlara yöneltmektedir.

 

HZ. MUSA’NIN YARDIM ETTİĞİ KADINLAR

Allah Kuran’da Hz. Musa’nın, Firavun ve kavmini terk ettikten sonra, Mısır’ın doğusunda yer alan Medyen bölgesine doğru gittiğini ve burada, hayvanlarını sulayamadıkları için Medyen suyunun gerisinde beklemekte olan iki kadın gördüğünü bildirmektedir. Hz. Musa kadınlara durumlarını sorduğunda, kadınlar babalarının yaşlanmış olması sebebiyle hayvanlarını kendilerinin sulamak durumunda kaldıklarını ancak, suyun çevresindeki çobanlardan dolayı beklediklerini söylemişlerdir.

Allah Kuran’da kadınların durumlarını şöyle açıkladıklarını bildirmektedir:

Medyen suyuna vardığı zaman, su almakta olan bir insan topluluğu buldu. Onların gerisinde de (hayvanları su başına götürmekten çekinen) iki kadın buldu. Dedi ki: “Bu durumunuz ne?” “Çobanlar sürülerini sulamadıkça, biz sürülerimizi sulayamayız; babamız, yaşı ilerlemiş bir ihtiyardır.” dediler. Hemencecik onların sürülerini suladı… (Kasas Suresi, 23-24)

Medyen suyundaki kadınların bu tavırları, iffetleri konusunda titizlik gösterdiklerini, bundan dolayı, nezih olmadığını ve rahatsız olabileceklerini düşündükleri bir ortama girmemeye özen gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Suyun kenarında bulunan çobanlar kadınların geride durmalarına neden olmuştur. Ancak buna karşılık Hz. Musa’nın güven veren görünümü, hayvanlarını sulamak için bekleyen bu kadınların onunla çekinmeden konuşup diyalog kurabilmelerini sağlamıştır. Kadınlar orada bulunan çobanlar nedeniyle suyun kenarına gitmeyip beklediklerini söylediklerinde, Hz. Musa hemen onlara yardımcı olmuş ve onlar için hayvanlarını sulamıştır.

 

Medyen suyunda bekleyen bu kadınların göstermiş oldukları ahlak, tüm Müslüman kadınlar için güzel bir örnek oluşturmaktadır. İhtiyaç içinde oldukları halde, yine de iffetleri konusunda titizlik göstermeyi daha öncelikli tutmuş ve kendileri için bir zorluk oluşturmasına rağmen bu konudan taviz vermemişlerdir. Allah’ın beğeneceği bir tavırda bulunmayı daha önemli görmüş ve beklemeyi tercih etmişlerdir. Nitekim Allah bu güzel tavırlarına karşılık onlara güvenilir birini; Hz. Musa’yı göndererek yardımıyla onları desteklemiştir.

Allah, onlara Hz. Musa’yı göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Musa Peygamber hayvanları sulamasının ardından “… Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım.” (Kasas Suresi, 24) diyerek Allah’a dua etmiştir. Onun bu duasının ardından, daha önce yardım ettiği kadınlardan biri yanına gelerek, yaptığı yardım karşılığında babasının kendisini davet ettiğini söylemiştir:

Çok geçmeden, o iki (kadın)dan biri, (utana utana) yürüyerek ona geldi. “Babam, bizim için sürüleri sulamana karşılık sana mükafat vermek üzere seni davet etmektedir.” dedi… (Kasas Suresi, 25)

Kadınlardan biri, güçlü ve güvenilir olmasından söz ederek Hz. Musa’yı ücretle tutması için babasına istekte bulunmuştur:

O (kadın)lardan biri dedi ki: “Ey babacığım, onu ücretli olarak tut; çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı gerçekten o kuvvetli, güvenilir (biri)dir.” (Kasas Suresi, 26)

Kadın bu ifadesiyle, Hz. Musa’yı güvenilir bir insan olarak gördüğünü babasına da açıkça ifade etmiştir. Bunun üzerine babaları Hz. Musa’nın emin bir insan olduğunu görerek, iki kızından birini Hz. Musa’yla nikahlamak istediğini söylemiştir.

 

İffetlerine olan düşkünlükleriyle dikkat çeken bu kadınların tavırları tüm Müslümanlar için güzel bir örnek oluşturmaktadır. Allah, kadınların bu konudaki titizlikleri karşılığında onlara rahmet etmiş, hem Hz. Musa gibi güvenilir bir insan ile işlerini kolaylaştırmış, hem de bu olayı, kadınlardan birinin Hz. Musa’nın eşi olmasına vesile etmiştir.

 

 

SEBE MELİKESİ BELKIS

Hz. Süleyman, yaşadığı dönemde, Allah’ın lütfu ve nimetleri sayesinde, yüzyıllar sonrasında bile insanların hayranlığını ve dikkatini üzerine çekmeye devam eden büyük bir hükümranlık kurmuştur. Hz. Süleyman cinlerden ve insanlardan oluşan ordusu ile çok güçlü bir hakimiyet elde etmiştir. Hz. Süleyman’ın sarayı ise, dönemin en ileri tekniği kullanılarak, üstün bir estetik anlayışı ile inşa edilmiştir.

Sebe Melikesi Belkıs ise, Hz. Süleyman’ın bu hükümranlığı döneminde yaşamış, başka bir ülkenin başında yönetici konumunda olan bir kadındır. Kuran’da Hz. Süleyman ile Sebe Melikesi Belkıs arasında iki ülkenin siyasi ve ekonomik ilişkileri hakkında süregelen bazı diyaloglar yer almaktadır. Hiç kuşkusuz tüm bu bilgiler, iman edenler için pek çok hikmet ve öğüt içermektedir.

Nicolaus Knüpfer’in 73.5 x 81 cm boyutlarındaki “Sebe Kraliçesi” adlı yağlıboya tablosu.

Allah Kuran’da Hz. Süleyman’ın ordusunda bulunan Hüdhüd’ün, ona Sebe Melikesi hakkında önemli bazı bilgiler verdiğini bildirmektedir:

Derken uzun zaman geçmeden geldi ve dedi ki: “Senin kuşatamadığın (öğrenemediğin) şeyi, ben kuşattım ve sana Saba’dan kesin bir haber getirdim. Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum ki, ona herşeyden (bolca) verilmiştir ve büyük bir tahtı var. Onu ve kavmini, Allah’ı bırakıp da Güneş’e secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar. Ki onlar, göklerde ve yerde saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilen Allah’a secde etmesinler diye (yapmaktadırlar).” (Neml Suresi, 22-25)

 

Hüdhüd öncelikle Hz. Süleyman’a, Sebe Melikesi’nin bazı önemli özelliklerini anlatmıştır. Sebe Melikesi’nin Sebe’ye hükmettiğini, kendisine herşeyden bolca verilmiş olduğunu ve tahtının büyüklüğünü dile getirerek, onun hükümranlığının ve devletinin gücüne dikkat çekmiştir.

Hz. Süleyman Hüdhüd’den aldığı bilgiler üzerine Sebe Melikesi’ni Allah’a iman etmeye ve kendisine teslim olmaya davet eden bir mektup yollamıştır. Sebe Melikesi bu mektubun önemini hemen kavramış ve bundan dolayı da önde gelen yakın çevresine bu konuyu istişareye açmıştır. Allah Kuran’da bu konuyu şöyle bildirmektedir:

(Hüdhüd’ün mektubu götürüp bırakmasından sonra Saba Melikesi Belkıs:) Dedi ki: “Ey önde gelenler gerçekten bana oldukça önemli bir mektup bırakıldı. Gerçek şu ki, bu, Süleyman’dandır ve ‘Şüphesiz Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla’ (başlamakta)dır. (İçinde de:) “Bana karşı büyüklük göstermeyin ve bana Müslüman olarak gelin” diye (yazılmaktadır). Dedi ki: “Ey önde gelenler, bu işimde bana görüş belirtin, siz (herşeye) şahidlik etmedikçe ben hiçbir işte kesin (karar veren biri) değilim.” (Neml Suresi, 29-32)

Bunun yanı sıra, yardımcılarının kendisine “… Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız. İş konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen (biz uygularız).” (Neml Suresi, 33) şeklinde cevap vermeleri de, onun kavmi üzerinde güçlü bir yönetim gücüne sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Yardımcılarının, “… Gerçekten hükümdarlar bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte onlar, böyle yaparlar.” (Neml Suresi, 34) şeklindeki uyarılarını dikkate almış ve “Ben onlara bir hediye göndereyim de, bir bakayım elçiler neyle dönerler.” (Neml Suresi, 35) diyerek temkinli davranmıştır. Göndereceği bu hediye ile öncelikle Hz. Süleyman’ın amacını öğrenmek istemiştir. Ancak Hz. Süleyman, Sebe Melikesi’nin niyetini anlayarak hediyesini geri çevirmiş ve ona şöyle haber göndermiştir:

“Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları ordan horlanmış-aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız.” (Neml Suresi, 37)

Hz. Süleyman bu mesajı ile Sebe Melikesi’ne, ordularının karşı konulmaz gücünü hatırlatmış ve onu bir kez daha teslim olmaya davet etmiştir. Bunun yanında, ordusundaki önde gelenlerden, Sebe ülkesinin hükümranlığının ifadesi olan Sebe Melikesi’nin tahtını kendi sarayına getirmelerini istemiştir.

Cinlerden bir İfrit’in bir göz açıp kapama süresi içerisinde tahtı kendisine getirmesinin ardından Hz. Süleyman, tahtı bazı değişikliklere uğratmıştır. Kendisine geldiğinde ise Sebe Melikesi’ne, tahtın kendisine ait olup olmadığını sormuştur:

Böylece (Belkıs) geldiği zaman ona: “Senin tahtın böyle mi?” denildi. Dedi ki: “Tıpkı kendisi. Bize ondan önce ilim verilmişti ve biz Müslüman olmuştuk.” Allah’tan başka tapmakta olduğu şeyler onu (Müslüman olmaktan) alıkoymuştu. Gerçekte o, inkar eden bir kavimdendi. (Neml Suresi, 42-43)

 

Sebe Melikesi, Güneş’e tapan bir kavim içerisinde yaşamasına rağmen, Hz. Süleyman’ın samimi bir üslup ile yazmış olduğu mektubundan, akılcı tavrından, güçlü hakimiyetinden ve ihtişamlı sarayından son derece etkilenmiş, ve tüm bunlar onun iman edip Müslüman olmasına vesile olmuştur.

Kuran’da Sebe Melikesi’nin Allah’a teslim olduğunu şöyle ifade ettiği bildirilmektedir:

Ona: “Köşke gir” denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi ki: “Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir.” Dedi ki: “Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman’la birlikte alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” (Neml Suresi, 44)

Allah’ın Kuran’da bildirdiği Sebe Melikesi hakkındaki tüm bu bilgilerde, hikmet gözüyle bakanlar için pek çok öğüt ve hikmet yer almaktadır. Sebe Melikesi’nin akılcı düşünebilmesi doğru olanı daha kolay görebilmesini ve samimi hareket edebilmesini sağlamıştır. Ayrıca hakkı gördüğünde, öncesinde çok farklı bir inanca sahip olmasına rağmen hiç tereddüt etmeden Allah’a teslim olup iman etmiş olması da, örnek alınması gereken bir tavırdır.

İNKARCI KADINLAR; HZ. LUT’UN VE HZ. NUH’UN EŞLERİ

Allah Kuran’da, imanlarındaki samimiyetleri ve ahlaklarının güzelliğiyle örnek olan kadınların dışında, inkar eden ve bundan dolayı cehennem ile karşılık görecek kadınlar hakkında da bilgi vermiştir. Allah’ın Kuran’da dikkat çektiği iki kadının en önemli özellikleriyse, her ikisinin de ‘peygamberlerin eşleri’ olmalarıdır.

Peygamberler Allah’ın seçkin kıldığı, elçiliğiyle şereflendirdiği, bilgi ve beden güçlerini artırdığı üstün insanlardır. Bu nedenle Hz. Nuh’un ve Hz. Lut’un eşlerinin, peygamberlerin samimi kişiliklerine, güzel ahlaklarına, hikmetli konuşmalarına, akılcı kararlarına her an şahit oldukları, ve onların Allah’tan gelen hak bir söz üzerine hareket ettiklerini bildikleri halde iman etmemiş olmaları son derece önemlidir. Onların bu tavırları, tüm iman edenler için önemli bir ibret vesilesi olmalıdır. Allah’ın, Hz. Nuh’un ve Hz. Lut’un eşleri olduklarını bildirdiği bu kadınlar, peygamberlerle nikahlanmışlar ancak daha sonra onlara ihanet etmişlerdir. Allah, bu iki kadının durumu hakkında Kuran’da şöyle bilgi vermektedir:

Allah, inkar edenlere, Nuh’un eşini ve Lut’un eşini örnek verdi. İkisi de, kullarımızdan salih olan iki kulumuzun nikahları altındaydı; ancak onlara ihanet ettiler. Bundan dolayı, (kocaları) kendilerine Allah’tan gelen hiçbir şeyle yarar sağlamadılar. İkisine de: “Ateşe diğer girenlerle birlikte girin” denildi. (Tahrim Suresi, 10)

Allah’ın sevdiği, razı olduğu, cennetiyle müjdelediği bu mübarek insanlarla evli olacak kadar yakın oldukları halde, bu yakınlık, samimiyetsizlikleri nedeniyle onlara Allah’ın rahmetinden yana hiçbir şey kazandırmamıştır. Tam tersine Allah’ın azabıyla karşılaşmışlardır. Allah Neml Suresi’nde Hz. Lut’un karısının, Hz. Lut’a iman etmeyen sapkın kavmiyle birlikte nasıl helak olduğunu şöyle bildirmektedir:

Kavminin cevabı: “Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış” demekten başka olmadı. Biz de, onu ve ailesini kurtardık, yalnızca karısı hariç; onu geride (azab içinde kalanlar arasında) takdir ettik. Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür. (Neml Suresi, 56-58)

… “Gerçek şu ki, Biz bu ülkenin halkını yıkıma uğratacağız. Çünkü onun halkı zalim oldular.” Dedi ki: “Onun içinde Lut da vardır.” Dediler ki: “Onun içinde kimin olduğunu Biz daha iyi biliriz. Kendi karısı dışında, onu ve ailesini muhakkak kurtaracağız. O (karısı) arkada kalacak olanlardandır.” Elçilerimiz Lut’a geldikleri zaman o, bunlar dolayısıyla kötüleşti ve içi daraldı. Dediler ki: “Korkuya düşme ve hüzne kapılma. Karın dışında, seni ve aileni muhakak kurtaracağız. O ise, arkada kalacaktır. Şüphesiz Biz, fasıklık yapmalarından dolayı, bu ülke halkının üstüne gökten iğrenç bir azab indireceğiz.” (Ankebut Suresi, 31-34)

Görüldüğü gibi, Allah bu kadınların her ikisine de dünya hayatında çok büyük bir imkan nasip etmiş, onları peygamberlerin eşleri kılmıştır. Ancak her ikisi de, kendileri için hem dünya hayatında hem de ahirette büyük bir nimete dönüşebilecek bu imkanı gereği gibi değerlendirememiş ve bu şerefli makama erişememişlerdir. Bundan dolayı Allah’ın azabıyla karşılık bulmuşlar, horlanmış ve aşağılanmışlardır.

 

HZ. YUSUF DÖNEMİNDEKİ MISIR’LI AZİZ’İN KARISI

Allah’ın, Kuran’da dikkat çektiği kadınlardan biri de, Mısır’da bulunan bir Aziz’in karısıdır. Hz. Yusuf, kardeşlerinin kendisine kurduğu bir tuzak sonucunda, bir köle tüccarı tarafından bu Mısır’lı Aziz’e satılmıştır. Allah Kuran’da Aziz ile karısının, Hz. Yusuf’u yanlarına alışını şöyle haber vermektedir:

Onu satın alan bir Mısır’lı (Aziz,) karısına: “Onun yerini üstün tut (ona güzel bak), umulur ki bize bir yararı dokunur ya da onu evlat ediniriz” dedi. Böylelikle Biz, Yusuf’u yeryüzünde (Mısır’da) yerleşik kıldık. Ona sözlerin yorumundan (olan bir bilgiyi) öğrettik. Allah, emrinde galib olandır, ancak insanların çoğu bilmezler. Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte Biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz. (Yusuf Suresi, 21-22)

Allah, Hz. Yusuf’u Aziz’in yanına yerleştirmiş ve böylece onu Mısır’da yerleşik kılmıştır. Hz. Yusuf, Aziz ve karısının yanında büyümüş, erginlik çağına ulaştığında ise, Allah ona Katından bir ilim ve hikmet vermiş, sözlerin yorumunu öğretmiş, onu seçkin kılmış ve rahmetiyle desteklemiştir.

Allah, hayatının bu döneminde Hz. Yusuf’u önemli bir denemeden geçirmiştir. Aziz’in karısı, yanlarında kalmakta olan Hz. Yusuf’tan ayette bildirilen ifadeyle “murad almak istemiş” ve bu isteğini gerçekleştirebilmek için bir düzen kurarak, onu tuzağa düşürmeye çalışmıştır. Bunun için bulunduğu yerin kapılarını sıkıca kapatmış ve Hz. Yusuf’a istekleri doğrultusunda çağrıda bulunmuştur. Hz. Yusuf ise, haram bir fiil işlemekten Allah’a sığındığını söyleyerek kadından yüz çevirmiştir.

Hz. Yusuf, kadının bu tavrından vazgeçmesi için ona Aziz’in durumunu hatırlatmış, onun kendisinin efendisi olduğunu, ona hoşnut kıldığını ve iyi baktığını söyleyerek, efendisine karşı bir sadakatsizlikte bulunmayacağını ifade etmiştir. Hz. Yusuf kadına ayrıca zalimlerin kurtuluşa eremeyeceğini de söyleyerek, bunun zalimce bir davranış olacağını hatırlatmıştır. Allah, Kuran’da Aziz’in karısının bu girişimini ve Hz. Yusuf’un ihlaslı tavrını şöyle haber vermektedir:

Evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: “İsteklerim senin içindir, gelsene” dedi. (Yusuf) Dedi ki: “Allah’a sığınırım. Çünkü o benim efendimdir, yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez.” (Yusuf Suresi, 23)

Allah’tan korkan ve samimi iman sahibi olan Hz. Yusuf, Allah’ın yardımıyla Aziz’in karısının bu teklifini geri çevirmiş ve Allah’ın sınırlarını korumakta kararlılık göstermiştir. Allah, Hz. Yusuf’un bu tavrını Kuran’da şöyle bildirmiştir:

Andolsun kadın onu arzulamıştı, -eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını görmeseydi- o da (Yusuf da) onu arzulamıştı. Böylelikle Biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik). Çünkü o, muhlis kullarımızdandı. (Yusuf Suresi, 24)

Hz. Yusuf bu kararlılığı nedeniyle kadından uzaklaşmaya çalışırken kadının efendisiyle karşılaşmıştır. Aziz’in karısı bu noktada bir kez daha hileli bir düzene başvurmuş ve Hz. Yusuf’un iffetli ve ihlaslı tavrına rağmen, kendisini temize çıkarabilmek için, Hz. Yusuf’a iftira atmıştır. Hz. Yusuf’un kendisine kötü niyetle yaklaştığını söyleyerek, Aziz’den onun cezalandırılmasını istemiştir. Zindana atılmasından ya da acı bir azapla azaplandırılmasından başka bir seçenek olmadığını öne sürerek, suçsuzluğuna şahit olduğu Hz Yusuf’un cezalandırılması için Aziz’i kışkırtmaya çalışmıştır. Allah Kuran’da bu olayı şöyle aktarmaktadır:

Kapıya doğru ikisi de koştular. Kadın onun gömleğini arkadan çekip yırttı. (Tam) Kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: “Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acı bir azabtan başka cezası ne olabilir?” (Yusuf Suresi, 25)

Aziz’e sadakatsizlik ederek, haram bir fiile yanaşmak istemesi, ardından da masum olduğunu çok iyi bildiği halde yalan söyleyerek Hz. Yusuf’a iftira atması, Aziz’in karısının Allah korkusundan yoksun ve zalim bir karaktere sahip olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Tüm bunlar aynı zamanda nefsinin vicdanını nasıl örttüğünü de göstermektedir.

Hz. Yusuf, kadının bu vicdansızca suçlamaları karşısında “Onun kendisi benden murad almak istedi.” (Yusuf Suresi, 26) diyerek, Aziz’e olayın doğrusunu söylemiştir. Kadının yakınlarından biri ise kimin doğru söylediğinin anlaşılabilmesi için şöyle bir öneride bulunmuştur:

(Yusuf) Dedi ki: Kadının yakınlarından bir şahid şahitlik etti: “Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmışsa bu durumda kadın doğruyu söylemiştir, kendisi ise yalan söyleyenlerdendir. Yok eğer onun gömleği arkadan çekilip-yırtılmışsa, bu durumda kadın yalan söylemiştir ve kendisi doğruyu söyleyenlerdendir.” (Yusuf Suresi, 26-27)

 

Kadının bu konuyu hatırlatması sonucunda ise, Hz. Yusuf’un gömleğinin arkadan yırtılmış olduğu görülmüştür. Dolayısıyla Hz. Yusuf’un kapıya doğru yöneldiği, kadının ise onun arkasından koştuğu deliliyle birlikte ortaya çıkmıştır. Böylece, Hz. Yusuf’un suçsuzluğunu, asıl karısının ondan murad almaya çalıştığını, Aziz’in kendisi de açıkça anlamıştır. Allah Kuran’da Aziz’in bu konudaki sözlerini şöyle bildirmiştir:

Onun gömleğinin arkadan çekilip-yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): “Doğrusu, bu sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür” dedi. “Yusuf, sen bundan yüz çevir. Sen de (kadın) günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Doğrusu sen günahkarlardan oldun.” (Yusuf Suresi, 28-29)

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, Aziz, Hz. Yusuf’un haklı olduğunu vicdanen anlamıştır. Ancak bu konu burada kapanmamıştır. Allah’ın “Şehirde (birtakım) kadınlar: “Aziz (Vezir)’in karısı kendi uşağının nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu onu açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz.” dedi.” (Yusuf Suresi, 30) ayetiyle bildirdiği üzere, bu olay şehirde kadınlar arasında yayılmıştır. Şehirdeki kadınlar, suçlu olanın Hz. Yusuf değil de, Aziz’in karısı olduğunu anlamış ve kendi aralarında vezirin karısını kınayan konuşmalar yapmışlardır. Aziz’in karısı ise, kendisi hakkında konuşulduğunu anladığında, bunu yapan kadınlara da bir düzen hazırlamıştır.

 

Kurduğu bu düzen ile, Allah’ın ayetlerde dikkat çektiği gibi, kendisinin, üstün bir güzelliğe sahip olan Hz. Yusuf’tan murad almak istemekteki haklılığını kadınlara kanıtlamaya çalışmıştır. Bu şekilde, onları da kendi konumuna düşürmek ve kendi suçuna ortak etmek istemiştir. Bu doğrultuda, kadınları yanına davet etmiş ve geldiklerinde de her birinin eline meyve soymaları için birer bıçak vermiştir. Ardından da Hz. Yusuf’u yanlarına çağırarak verecekleri tepkiyi görmek istemiştir. Kadınlar Hz. Yusuf’un güzelliğini gördüklerinde büyük bir şaşkınlığa düşmüş ve hayranlıklarından bıçaklarla ellerini kesmişlerdir. Allah Kuran’da kadınların bu durumunu şöyle bildirmektedir:

(Kadın) Onların düzenlerini işitince, onlara (bir davetçi) yolladı, oturup dayanacakları yerler hazırladı ve her birinin eline (önlerindeki meyveleri soymaları için) bıçak verdi. (Yusuf’a da:) “Çık, onlara (görün)” dedi. Böylece onlar onu (olağanüstü güzellikte) görünce (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler, (şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve: “Allah’ı tenzih ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir” dediler. (Yusuf Suresi, 31)

Hz. Yusuf’un güzelliği bu kadınlara Allah’ı hatırlatmış ve onlar da bu olağanüstü güzellik karşısında Allah’ı tesbih etmişlerdir. Onun güzelliğini insan üstü bir güzellik olarak yorumlamış ve hatta melek olduğunu dahi iddia etmişlerdir.

Aziz’in karısı, Allah’ın “Kadın dedi ki: “Beni kendisiyle kınadığınız işte budur. Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürülenlerden olacak.” (Yusuf Suresi, 32) ayetiyle bildirdiği gibi, yanındaki kadınlara kendisinin suçlu olduğunu, Hz. Yusuf’un ise iffetini korumak istediğini açıkça itiraf etmiştir. Ancak bunun yanı sıra topluluk önünde, Hz. Yusuf’a karşı olan çirkin teklifini bir kez daha tekrarlamıştır.

Gösterdiği bu tavır, kadının ne kadar zalim ve çirkin bir ahlak sahibi olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Kadın belki Mısır’daki konumuna ve zenginliğine güvenerek Hz. Yusuf’u harama girmeye zorlamaktadır. Bu son derece iffetsiz bir tekliftir. Hz. Yusuf ise, “… Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum.” (Yusuf Suresi, 33) diyerek, kadının bu davranışından Allah’a sığınmıştır.

Allah Yusuf Peygamberin duasını kabul etmiş ve onların hileli düzenlerini kendisinden uzaklaştırmıştır.

 

Hem Aziz’in kendisi, hem de karısının teklifine şahit olan diğer kadınlar, Hz. Yusuf’un suçsuzluğuna çok açık bir şekilde şahit oldukları halde, bu konuda haktan yana tavır koymamış ve vicdansızca hareket etmişlerdir. Bunun sonucunda, Allah’ın “Sonra onlarda (Yusuf’un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü)ağır bastı.” (Yusuf Suresi, 35) ayetiyle bildirdiği gibi, Hz. Yusuf zindana gönderilmiş ve nice yıllar orada kalmıştır. Allah, kadınların düzenini peygamberden uzaklaştırmış ve Kendisi’ne karşı gösterdiği ihlas ve samimiyet nedeniyle de, daha sonra Hz. Yusuf’u zindandan çıkararak, suçsuzluğunu insanlara göstermiş ve onu Mısır’a yönetici kılmıştır.

Tüm bu olayların düşünülmesi ve ibret alınması gereken pek çok yönü vardır. Aziz’in karısının ve diğer kadınların tavırları, Allah’tan korkmayan insanların sapkınlıkta ne kadar kararlı ve çirkin bir cesarete sahip olabildiklerini ve nasıl düzenler kurabildiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Allah korkusu olmayan bir insan, kolaylıkla her türlü vicdansızlıkta bulunabilmekte, nefsinin istekleri doğrultusunda insanlara tuzak kurmakta, iftira atmakta tereddüt etmemektedir. Allah’ın ayette, Aziz’in “Doğrusu, bu sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür” sözüyle dikkat çektiği gibi, Allah korkusu olmadığında, ‘düzen kuruculuk’ kadın ahlakında rahatlıkla hayat bulabilmektedir. Allah, iman sahibi olmayan kadınların nefsindeki bu özelliğe Kuran’ın bazı ayetlerinde şöyle dikkat çekmiştir:

Bir ümmet diğer bir ümmetten (sayıca ve malca) daha gelişkindir diye, yeminlerinizi kendi aranızda bir bozuculuk unsuru yaparak, ipini kuvvetle eğirdikten sonra bozup-çözen (kadın) gibi olmayın. Şüphesiz Allah, sizi bununla imtihan etmektedir. Kıyamet günü hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyi size muhakkak açıklayacaktır. (Nahl Suresi, 92)

De ki: Sabahın Rabbine sığınırım. Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfüren-kadınların şerrinden. (Felak Suresi, 1-4)

Allah, düzen kurarak, hileye ve kötülüğe başvurarak nefsin istekleri için başkalarına kötülükte bulunmaktan çekinmeyen insanların şerrinden sakınılmasını hatırlatmaktadır. Allah’ın bu ayeti, bu ahlakı benimseyen kadınların şerrinin gerçekten büyük olabildiğini göstermektedir.

Ancak unutulmamalıdır ki, Hz. Yusuf örneğinde olduğu gibi, Allah insanların hileli düzenlerini daima bozacağını bildirmektedir. Kötü ahlak, daima insanın kendisine zarar verir. Allah korkusu ve dürüstlük ise, -Allah’ın dilemesiyle- daima Allah’ın yardımı ve nimeti ile karşılık bulur.

http://www.kurandakadin.com/6.html

 

SONUÇ: HZ. MERYEM AHLAKINI YAŞAMAK

z. Meryem Allah’ın, Hz. İsa’yı dünyaya getirme göreviyle şereflendirdiği ve Kuran’da “… Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı” (Al-i İmran Suresi, 42) sözleriyle övdüğü mübarek bir insandır. Allah Hz. Meryem’i ardından gelen tüm nesiller için üstün bir örnek kılmıştır.

 

Allah ayrıca Kuran’ın “… O, dünyada ve ahirette ‘seçkin, onurlu, saygındır’ ve (Allah’a) yakın kılınanlardandır…” (Al-i İmran Suresi, 45) ayetiyle, Hz. İsa’nın Kendisi’ne olan yakınlığını bildirmiş, “… O, Rabbi Katında kendisinden razı olunan (bir insan)dı.” (Meryem Suresi, 55) ayetiyle de Hz. İsmail’in güçlü imanına dikkat çekmiştir. Allah, Hz. İdris’i de “… O, doğru olan bir peygamberdi. Biz onu yüce bir mekan (makam)a yükseltmiştik.” (Meryem Suresi, 56-57) sözleriyle övmüş ve onun Allah Katındaki üstün makamını haber vermiştir. Güç ve basiret sahipleri Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakup’un üstünlüğünü ise Allah, “… onlar, Bizim Katımız’da seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır.” (Sad Suresi, 47) sözleriyle bildirmiştir. Allah, ayrıca Hz. İsmail, Elyesa’ı ve Zülkifl’in de ‘hayırlı olanlardan olduklarını’ belirtmiştir (Sad Suresi, 48). Yine bir başka ayette ise Allah, “O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelip-dönen biriydi.” (Sad Suresi, 30) sözleriyle, Hz. Süleyman’ın kulluktaki üstün ahlakını övmüştür. Allah Kuran’da ayrıca “… Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.” (Nisa Suresi, 125) ayetiyle de, Hz. İbrahim’i Kendisi’ne ‘dost edindiğini’ bildirmiştir.

Rabbimiz’in ‘pek büyük bir ahlak üzerinde olduğunu’ bildirdiği Peygamberimiz Hz. Muhammed ise, ‘kesintisi olmayan bir ecir’ (Kalem Suresi, 3) ile müjdelenmiştir.

Kuşkusuz Allah’ın peygamberleri ve salih müminleri Kuran’da bu ifadelerle övmüş olması, onların ne kadar şerefli bir makama sahip olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Allah’ın bir insana, kendisinden razı olduğunu, onu üstün bir makama yükselttiğini, ‘dost edindiğini’ Kendisi’ne yakın kılınanlardan, hayırlı olanlardan olduğunu bildirmiş olması, hakkında ‘o ne güzel kuldu’ diye bahsetmesi çok büyük bir lütuf ve çok şerefli bir karşılıktır.

İman eden her insan, Allah’ın bu lütfuna erişerek Rabbimiz’in yakınlığını, dostluğunu, sevgisini ve rızasını kazanabilmeyi gönülden ister. Ancak bunun için insanın, Allah’ın peygamberlerini lütuflandırdığı bu nimetleri kendisinden kesinlikle uzak görmemesi, Rabbimiz’in rahmetinin ve fazlının çok geniş olduğunu bilmesi gerekmektedir. Allah, insanların Kendisi’ne gönülden yönelerek talep ettikleri her türlü isteklerine karşılık vereceğini bildirmiştir. Bu nedenle kadın olsun erkek olsun, her insanın peygamberlerin bu üstün makamına ulaşabilmeyi hedeflemesi ve bunun için samimi bir çaba harcaması gerekmektedir.

Kuran’da, “Ama Biz’den kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar; işte, onlar, ondan uzaklaştırılmışlardır.” (Enbiya Suresi, 101) ayetinde, Rabbimiz’in Katından kendilerine güzellik geçen insanlardan bahsedilmiştir. Allah kadın ya da erkek ayrımı yapmadan insanın önüne, bu kimselerden olabilme fırsatını sunmuştur. İnsanın yapması gereken, Allah’a gönülden bir sevgiyle bağlanmak, O’nu herşeyin üstünde tutarak Rabbimiz’in razı olacağı bir yaşam sürmektir. Bu samimi imanı yaşayan her insan, Allah’ın dilemesiyle, Allah Katında en güzel karşılığı bulacaktır.

http://www.kurandakadin.com/7.html

posted in KADINLAR | 0 Comments

19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’A GÖRE İDEAL MÜSLÜMAN KADIN KARAKTERİ

İmanın bir kadını ne kadar hayırlı bir insan haline getirdiğine Allah Kuran’ın “Müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir cariye, -hoşunuza gitse de- müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir köle, -hoşunuza gitse de- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar, ateşe çağırırlar, Allah ise Kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır. O, insanlara ayetlerini açıklar. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler.” (Bakara Suresi, 221) ayetiyle dikkat çekmektedir. Bir insanın kişiliğini güzelleştirip üstün hale getiren, karakterini sağlamlaştıran, ahlakını güzelleştiren, tavırlarını etkileyici kılan asıl olarak o kişinin imanı, Allah korkusu ve takvasıdır. İnsanın sahip olduğu tüm özelliklere anlam kazandıracak olan, imanıdır. Bu Allah’ın, Kuran ile bildirdiği önemli bir sırrı, insanların dikkatle düşünüp öğüt almalarını gerektiren önemli bir bilgidir.

Kuran ahlakı, tüm insanlara olduğu gibi, kadınlara da olabilecek en güçlü, en sağlam ve en güzel kişiliği kazandırır. Allah’ın, “… Hayır, Biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz…” (Müminun Suresi, 71) ayetiyle bildirdiği gibi, Kuran ahlakı insanlara ‘şan ve şeref’ kazandırmaktadır. Dolayısıyla bu ahlakı yaşayan bir kadın, saygı duyulacak, onurlu ve vakarlı bir karaktere sahip olur.

Önceki bölümlerde dikkat çekildiği gibi, Allah Kuran’da kadın ve erkek için ayrı birer karakter belirtmemiş, tüm insanları tek bir Müslüman karakterine uymaya çağırmıştır. Müslüman, Allah’tan korkan, her işinde Allah’ın rızasını arayan, dünya hayatının geçici, ölümün ise yakın olduğunu bilip, ahireti hedefleyen insandır. Kadın ya da erkek olsun, tüm Müslümanlar Kuran ahlakını en güzel şekilde yaşamaya gayret ederler. Bu ahlakı yaşayan kadınlar ise, cahiliye toplumlarında kadın ya da erkek karakterinde görülen tüm zaaflardan, zayıflıklardan, saplantılardan ve tavır bozukluklarından kurtulmuş, bunların yerine imanın getirdiği güçlü bir karakter geliştirmişlerdir. İman sahibi insanlar, yaşadıkları toplumdan, ailelerinden ya da arkadaş çevrelerinden aldıkları telkinler her ne olursa olsun, bunları bir kenara bırakır ve Kuran’da belirtilen Müslüman karakterini yaşarlar. İşte mümin bir kadın da karakterini Allah’ın beğendiği ve hoşnut olacağı ahlakı ölçü alarak, Kuran’a göre belirler.

 

Hz. Meryem, bu kişiliği yaşayan kadınların en güzel örneklerindendir. Kitabın önceki bölümlerinde daha detaylı olarak değinildiği gibi, Hz. Meryem cahiliye ahlakını yaşayan bir toplum içerisinde pek çok zorlu imtihanla karşı karşıya kaldığı ve tüm bunlara tek başına karşı koymak durumunda olduğu halde, çok güçlü ve dirayetli bir karakter sergilemiştir. İslam ahlakının, Allah’a gönülden bir imanın, derin bir tevekkül ve teslimiyetin kendisine verdiği güç ile her işinde daima üstün gelmiştir. Karşılaştığı tüm zorluklara rağmen onurunu ve vakarını korumuş, bu özellikleriyle insanlar arasında dikkat çeken bir kişilik ortaya koymuştur.

İman eden tüm kadınlar Hz. Meryem’in bu güzel ahlakını ve üstün kişiliğini kendilerine örnek almalı ve Kuran’da bildirilen ideal Müslüman karakterine ulaşabilmek için samimi bir çaba içerisine girmelidirler.

İlerleyen satırlarda Allah’ın Kuran’da bildirdiği ‘ideal Müslüman kadın karakteri’nin en temel özelliklerine değinerek, bu karakterin cahiliye inançlarının şekillendirdiği kadın karakterinden ne kadar farklı ve güçlü bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyacağız.

 

MÜSLÜMAN KADIN ALLAH’A TESLİM OLMUŞTUR

Müslüman bir kadın Allah’a samimi bir kalple iman etmiş ve derin bir Allah korkusuyla boyun eğmiştir. Allah’tan başka bir İlah olmadığını, O’nun tüm varlıkların tek hakimi ve herşeyin üstünde, sonsuz güç sahibi olduğunu kavramıştır. Bu nedenle yalnızca Allah’tan korkar ve yalnızca O’nun rızasını hedefler. Yalnızca Allah’a ibadet eder, O’nu dost edinir ve sadece O’ndan yardım ister. Kendisine isabet edecek bir güzellik varsa bunu ona ancak Allah’ın verebileceğini ve aynı şekilde kendisine ulaşacak bir kötülük varsa bunu da Allah’ın engelleyebileceğini, kendisini ancak Allah’ın koruyabileceğini bilerek yaşar. Sadece Allah’a muhtaç olduğunu, kendisini hayatta tutan, ona nimetini ve yardımını ulaştıran, koruyup kollayan tek gücün Allah olduğunu bilir. Dolayısıyla hiçbir zaman için insanlara yönelik bir beklenti içerisinde olmaz.

 

Allah’a, kalbinde hiçbir kuşkuya yer vermeden iman etmiştir. İmanındaki bu samimiyetini hayatının sonuna kadar, her an sürdürür; hayatının her aşamasında, her ne zorlukla karşılaşırsa karşılaşsın, Allah’a olan bu samimi inancından vazgeçmez. Nimet içerisinde olduğunda Allah’a karşı nasıl şükredici, hoşnutluk dolu bir yakınlık içerisindeyse, şartlar aksine döndüğünde de aynı teslimiyeti göstermeye devam eder. Rabbimiz’in kullarına olan sonsuz sevgisinden, rahmetinden, esirgeyiciliğinden ve bağışlayıcılığından emin, tevekküllü bir tavır içerisinde olur.

Bir zorlukla karşılaştığında, Allah’ın Kuran’da her zorlukla beraber bir kolaylık kılacağını bildirdiğini, önemli olanın ise bu zorluk anında kişinin Allah’a olan sevgisinde teslimiyetinde ve güveninde kararlılık göstermesi olduğunu bilir. Allah’ın adaletinden, her olayı hayır ve hikmetle yarattığından emindir ve Allah’ın vaadinden asla dönmeyen olduğunu bilir. Karşılaştığı zorluklar uzun süre devam etse bile, hiçbir zaman için ümitsizliğe kapılmaz, Allah’ın yardımından asla şüpheye düşmez. Güzel bir sabır ve teslimiyetle, Allah’ın kendisine verdiğiyle yetinir ve bunda kendisi için bir hayır olduğunu kesin olarak bilir. Allah’ın bu konuda Kuran’da bildirdiği örnekleri hatırından çıkarmaz; zorluklarla karşılaştıkları zaman ümitsizliğe kapılanların teslimiyetsizliğini bilir. Kendisine, her ne zorlukla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar “… Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir” (Şuara Suresi, 62) diyerek Allah’a tevekkül eden peygamberlerin üstün ahlakını örnek alır. Hayatı boyunca karşısına çıkan her olayda Allah’ın rahmetini, yakınlığını, sevgisini, yardımını ve dostluğunu görebilen bir iman derinliği içerisinde olur.

Mümin kadınların gösterdikleri bu ahlakın üstünlüğü, cahiliye inançlarıyla şekillenen kadın karakteri ile kıyaslandığında çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Cahiliye ahlakını benimseyen kimi kadınlar, hayatları boyunca karşılaştıkları her detayı yaratanın Allah olduğunu ve bunların her birinde pek çok hayır ve hikmet gizlendiğini düşünmedikleri için yaşadıkları olaylar karşısında gereken teslimiyeti gösteremezler. Nitekim cahiliye kadın karakterinin en bilinen özelliklerinden biri, zorluk ve sıkıntılar karşısında gösterilen tahammülsüz, sabırsız, ortalığı telaşa veren, kargaşa oluşturan tavırlardır. Hatta bu nedenle çoğu zaman insanlar, kendilerine yük olmamaları için kadınları, sıkıntıyla karşılaşma olasılığı bulunan ortamlardan uzak tutmaya büyük özen gösterirler. Cahiliye kadın karakterinin bu önemli özelliği bu güne kadar pek çok filme ya da romana konu olmuş, çok bilinen bir gerçektir. Allah’a güvenip teslim olmadıkları için, zorluklara, sıkıntılara karşı koyabilecek gerçek sabrı ve gücü kendilerinde bulamazlar. Güçleri, ancak bu zorluğa dayanmanın sonunda elde edebilecekleri menfaatlerin büyüklüğü kadar olabilmektedir.

 

İman eden bir kadın ise gücünü imanından ve Allah’ın rızasını kazanma konusundaki kesin kararlılığından aldığı için, dayanıklılığı çok kuvvetli olur. Allah Kuran’da müminlerin, bu ahlaklarını “… Hiç şüphesiz Allah’ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk.” (Enam Suresi, 71) sözleriyle dile getirdiklerini bildirmektedir. Buna karşılık Allah, tam bir teslimiyetle Kendisi’ne teslim olan kullarını şöyle müjdelemektedir:

Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah’a varır. (Lokman Suresi, 22)

Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah’a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 112)

 

 

MÜSLÜMAN KADININ REHBERİ KURAN VE PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN SÜNNETİDİR

İman eden tüm insanlar gibi, Müslüman kadının da tek rehberi Kuran-ı Kerim ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetidir. Mümin kadın tüm kişiliğini, karakter özelliklerini, yaşam tarzını, ideallerini, isteklerini, tavırlarını ve ahlakını Kuran’a ve Peygamberimiz (sav)’in tavsiyelerine göre belirler. Allah, müminler için en doğru ve en güzel hükümlerin Kuran’da olduğunu “… Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?” (Maide Suresi, 50) ayetiyle insanlara bildirmiştir. Yine bir başka ayette ise Allah, Kuran’ın iman edenler için her konuda yol gösterici bir kitap olduğunu şöyle haber vermiştir:

… Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl Suresi, 89)

Peygamber Efendimiz ise, “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Resulü’nün sünneti”21 sözleriyle, Müslümanların en önemli iki yol göstericisinin Kuran-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin sünneti olduğunu hatırlatmıştır.

 

Kuran ve Peygamberimiz (sav)’in sünneti, iman eden bir kadının hayatı boyunca her konuda yol göstericisidir. Cahiliye toplumlarında kadınların genel olarak benimsedikleri ahlaka bakıldığında ise, bu kimselerin alışanlıklarına ya da nefislerinin isteklerine göre hareket ettikleri görülür. Çocukluk yıllarından itibaren göstermeleri gereken karakter ile ilgili olarak aldıkları telkinler, bu kimselerin neredeyse yegane yol göstericileri haline gelmiştir. Çevrelerinde yaşayan kadınların hep aynı tavırları göstermeleri, aynı konuşmaları yapmaları, filmlerde, romanlarda kadınların hep aynı karakteri göstermeleri, kadınlardan bahsedilirken hep aynı ortak karakterin dile getirilmesi, bu kişiler için bu karakteri adeta bir alışkanlığa dönüştürmüştür. Dolayısıyla onlar için yol göstericileri, tüm kadınların genel uygulamaları ve nefislerinin o anki istekleri olmuştur. Herhangi bir olay karşısında verecekleri tepki, alacakları karar, gösterecekleri tavır ve hatta kimi zaman söyleyecekleri sözler bile genel çatısıyla bellidir. Ancak önemli olan ise, yol göstericilerinin tümüyle batıl oluşu ve kendilerini de yanlış bir yola sürüklüyor olmasıdır.

Mümin kadınlar ise, her işlerinde Kuran’ı rehber edindikleri ve Peygamberimiz (sav)’in ahlakını örnek aldıkları için, daima isabetli tavırlarda bulunur, hikmetli kararlar alır ve bundan dolayı yaptıkları her işte en iyi neticeleri alırlar. Bunun da ötesinde, cahiliye ahlakının kadınlara yaşattığı tüm huzursuzluklardan ve sıkıntılardan uzak bir yaşam sürerler. Allah’ın, “Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” (Nahl Suresi, 97) ayetiyle mümin kadınlara ve mümin erkeklere vadettiği gibi, güzel bir hayat yaşarlar.

 

MÜSLÜMAN KADININ İDEALLERİ BÜYÜKTÜR

Cahiliye ahlakının insanlara kazandırdığı kadın karakterinin önemli özelliklerinden biri, bu kimselerin ufuklarını olabildiğince daraltmış, ideallerini, düşüncelerini ve yaşam tarzlarını olabildiğince dar bir alan ile sınırlandırmış olmalarıdır. Bu karakteri benimseyen kadınların toplum tarafından kendilerine öngörülen belli başlı birtakım görev ve sorumlulukları vardır. Onlardan beklenilen aslında sadece bunları en iyi şekilde yerine getirebilmeleridir. Bunların dışında farklı ideallere sahip olmaları ya da farklı konularda kendilerini geliştirmeleri için ise, genellikle kadınlara çok fazla imkan tanınmamaktadır. Kadınlar ancak bu durumun şuuruna vardıkları ve yaşamlarını daha farklı ve daha büyük idealler üzerine kurma ihtiyacını duydukları takdirde kendilerini geliştirip düşünce ufuklarının sınırlarını genişletebilmektedirler.

Kadın için öngörülen başlıca sorumluluklar ise genellikle ailesini ve evini maddi ve manevi açıdan iyi bir şekilde idare edebilmesi ve çocuklarını yetiştirmesidir. Bunların dışında kimi kadınların çocukluk yıllarından itibaren almış oldukları telkinler doğrultusunda ilgilendikleri konular ise tümüyle kendilerine yöneliktir. Bunlar da genellikle saçları, makyajları, kıyafetleri, modaya uyup uyamadıkları gibi fiziksel bakımlarına ilişkin konular, ev temizliği, arkadaş toplantıları gibi faaliyetlerle sınırlıdır. Elbette insanın ailevi sorumluluklarını yerine getirmesinde, kendisine yönelik ihtiyaçlarını gidermekle ilgilenmesinde ya da evinin temizliğini sağlamasında bir yanlışlık yoktur. Yanlış olan, yaşadığı hayatın ve üstlendiği sorumlulukların sadece bunlarla sınırlandırılmış olması ve bunu ne amaçla yaptığının farkında olmamasıdır.

Allah insanı belirli bir amaç üzerine yaratmış, onu yükümlü kıldığı sorumlulukları Kuran ile kendisine bildirmiştir. Müslüman bir kadın herşeyden önce kendisini yaratan, ona bir ömür süresi kılan, yaşadığı her an onu koruyup kollayan, nimetleriyle lütuflandıran Rabbimiz’e karşı sorumludur. Allah’ın Kuran ile insanlara bildirdiği ahlakı yaşamakla, Allah’a ibadet ve kulluk etmekle, O’nun rızasını kazanacak işler yapmakla yükümlüdür. Cahiliye inançları nedeniyle, güzel ahlakın kendilerine getireceği huzur ve mutluluktan uzak bir yaşam süren insanlara Kuran ahlakını anlatıp, onların Allah’ın rızasına, rahmetine, cennetine kavuşmaları için elinden gelen çabayı göstermekle görevlidir. İnsanlara şeytanın sunduğu, kaos ve karmaşanın hakim olduğu, sevgi, saygı, dostluk gibi nimetlerin gereği gibi yaşanamadığı karanlık ruh halinden kurtulmanın yolunu göstermek için samimiyetle gayret sarf etmelidir.

 

Allah Kuran’ın “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına mücadele etmiyorsunuz?” (Nisa Suresi, 75) ayetiyle insanlara, dünya üzerindeki sıkıntı ve zorluk çeken güçsüz konumdaki insanların durumunu hatırlatmış, onlara yardım etmenin ve yol göstermenin, vicdan sahibi insanlar için bir yükümlülük olduğunu bildirmiştir.

Allah bir başka ayette ise, “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” (Nisa Suresi, 36) sözleriyle müminlerin yükümlülüklerinin sadece kendileri olmadığını, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa ve daha bunlar gibi muhtaç konumda olan pek çok insana yardım elini uzatmakla da sorumlu olduklarını hatırlatmıştır.

Müslüman kadın tüm bu sorumluluklarının bilincinde olan insandır. Bundan dolayı da hiçbir zaman için sadece kendi ihtiyaçlarının peşine düşüp, yalnızca kendisini ilgilendiren birkaç sorumluluğu yerine getirip Allah’ın bildirdiği bu yükümlülükleri göz ardı edemez. Hayata dair ideallerini, düşüncelerini sadece bu şekilde sınırlandırmaz. Dünyanın dört bir yanındaki zorluk içerisindeki insanların, açlık çeken, salgın hastalıklarla mücadele eden, savaş ve çatışma ortamlarının zorluğunu yaşayan çocukların, kadınların, yaşlıların tüm sıkıntılarını adeta kendi sorunuymuş gibi düşünüp onlara çözüm ulaştırabilmek için elinden gelen gayreti gösterir.

Bunun dışında, günlük hayatında karşısına çıkan meselelerde de, her konuya gerçekten hak ettiği kadar değer verir. Asıl amacının Allah’ın rızasını kazanmak, O’nun beğendiği ahlakı yaşamak ve insanlara da gerçek huzuru ve mutluluğu yaşayabilecekleri bu ahlakı anlatmak olduğunu bilir. Bu nedenle de, kimi kadınların günlük hayatlarında karşılaşıp da çok önemli gördükleri, gözlerinde büyütüp tasalandıkları, dert edindikleri pek çok konunun, insanın gerçek amacının yanında, ne kadar sıradan ve ne kadar önemsiz konular olduğunu bilerek hareket eder.

MÜSLÜMAN KADIN ASİLDİR

Allah Kuran’ın “Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim verene’, sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır.” (Şems Suresi, 7-10) ayetleriyle, kontrol altına alınmadığı takdirde, nefsin insanı sınır tanımaz kötülüklere sürükleyeceğine dikkat çekmiştir. Allah korkusu ve ahiret inancı, insanlara nefislerinde bulunan bu kötülüklerden sakınacak gücü ve aklı kazandırır.

Bu özellikler olmadığı takdirde ise, bir insan Allah’ın ahirette kendisini, dünya hayatında gösterdiği tavırlardan sorumlu tutacağını düşünmeden hareket eder. Bu durumda da nefsinin isteklerini yerine getirmekte bir sakınca görmez. İçinden gelen tavır her ne kadar kötü de olsa, bundan sakınması için kendisine geçerli bir sebep bulamaz. O anda nefsi öfkelenmesini ilham ediyorsa hemen bu telkine kapılır. Ya da kıskançlık telkini verip, buna bağlı olarak karşı tarafa kötü bir davranışta bulunmasını telkin ediyorsa, bunu da hemen uygular. Kızgınlığını ya da kıskançlığını imalı sözler söyleyerek, alay ederek, iftira atarak, yalan söyleyerek, entrika yaparak, ikiyüzlü bir tavır sergileyerek göstermesini ilham ediyorsa tüm bunları hiç düşünmeden hemen dışa vurur. Allah’a hesap vereceğini düşünmediği için de tüm bu tavırları uygulamakta hiçbir sakınca görmez.

 

Oysa bunların hepsi, Allah’ın ayette bildirdiği gibi, nefsin insanları çağırdığı sınır tanımaz kötülüklerindendir. İnsan nefsinin telkinlerine uyarak hareket ettiğinde, insanların gözünde hiçbir şekilde büyümez, aksine küçülür. İçinden gelen duyguları, kötü olduğunu bildiği halde kontrol altına alamamış olmaları bu insanların zayıflıklarını ve vicdanlarını kullanmadıklarını ortaya koyar. Olgun olamamak, nefsinin istekleriyle çatıştığında akılcı ve makul tavırlar sergileyememek insanları küçük düşüren tavırlardır. Oysa ki ‘asil ve güzel olan’, Allah’ın yine ayette belirttiği gibi, nefsin tüm bu kötülük telkinlerine karşı ‘ondan sakınmak ve vicdana uygun bir tavır sergilemek’tir. Bu, emek gerektiren ama aynı zamanda da insanı yücelten, büyüten, insanların saygısını ve sevgisini kazandıran bir ahlaktır.

Müslüman kadın bu asaleti gösteren, basit tavırlara, küçük çıkarlara tenezzül etmeyen bir karaktere sahiptir. Allah Kuran’ın “Onun gömleğinin arkadan çekilip-yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): “Doğrusu, bu sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür” dedi.” (Yusuf Suresi, 28) ayetiyle kadınların ‘düzen kurmaya yatkın’ karakter yapılarına dikkat çekmiştir. Cahiliye ahlakını yaşayan kimi kadınlar, olaylar karşısında akılcı çözümlere başvurmak yerine, bunları düzen kurarak, entrika çevirerek, yalan söyleyerek halletmeye çalışırlar. Şeytanın telkinlerine uydukları için, dürüstlükle, açık yüreklilikle, samimiyetle çözümlenebilecek konularda içten pazarlıklı, ikiyüzlü ve sinsi yöntemlere başvurabilirler. İman sahibi bir kadın ise, Allah korkusu nedeniyle, cahiliye kadınlarının bu ahlakından tamamen uzaktır.

 

Cahiliye ahlakını benimseyen kadınlarda görülebilen özelliklerden bir diğeri ise, kıskançlıktır. Allah Kuran’ın “De ki: Sabahın Rabbine sığınırım. Yarattığı şeylerin şerrinden, Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, Düğümlere üfüren-kadınların şerrinden, Ve hased ettiği zaman, hasetçinin şerrinden.” (Felak Suresi, 1-5) ayetleriyle, kıskanç kimselerin şerrinden sakınılmasına dikkat çekmiştir. Cahiliye toplumlarında kimi kadınlar, bu ahlakı çok yoğun olarak yaşarlar. Bu da beraberinde onlara şüpheci tavırları, sebepsiz kaprisleri, küskünlükleri ve sonu olmayan tartışmaları getirir. Onları huzursuz ve mutsuz bir hayata sürükler. Kıskançlıkları yüzünden hem kendilerine, hem çevrelerindekilere, hem de sevdikleri insanlara maddi manevi büyük zararlar verirler. İman sahibi bir kadın ise, bu özelliğin insanı hem dünyada hem de ahirette küçük düşüreceğini ve büyük kayıplara uğratacağını bilerek, nefsinin bu özelliğinden samimiyetle sakınır.

Cahiliye toplumlarında bazı kadınların gösterdikleri tavır bozukluklarından biri de alaycılıktır. Allah, “Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi ‘olmadık-kötü lakablarla’ çağırmayın…” (Hucurat Suresi, 11) ayetiyle, birbirleriyle alay etmeye, kötü lakaplar takarak küçük düşürmeye yönelik tavırlarına karşı kadınları uyarmıştır.

Cahiliye ahlakının meydana getirdiği kadın karakterinde ahirette alınacak karşılık düşünülmediği için alay etmekte, insanların kusurlarını bir eğlence konusu haline dönüştürmekte bir mahsur görülmez. Bunda ciddi anlamda bir kötülük olmadığı öne sürülür ve alay bir çeşit ‘espri tarzı’ olarak değerlendirilir. Kimi zaman da insanlara yönelik alaycı tavırlar konuşarak değil, kaş göz işaretleri, imalı birtakım yüz mimikleri ya da el hareketleriyle ifade edilir. Bazen de bu mimiklerin yerini, fısıltıyla yaptıkları konuşmalar alır.

İman sahibi bir kadın ise, bu ve benzeri tavırların hiçbirine tenezzül etmez. Tüm bunların Allah’ın razı olmayacağı, insanı küçük düşüren, asaletten uzaklaştıran ve kişiliğini zedeleyen davranışlar olduğunu bilir. Kuran ahlakına uygun bir tavır içerisinde olmanın insanı daima en asil konuma getireceğini bilerek bu konuda kararlılık gösterir.

Bunların yanında, Allah bir başka ayette de, “Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir.” (Hucurat Suresi, 12) şeklinde bildirerek, ‘insanların gizli yönlerini araştırmanın, arkalarından çekiştirmenin’ yanlışlığını hatırlatmıştır.

Müslüman bir kadın, bu konuda da titizlik gösterir ve bu davranışlardan daima sakınır. Kuran ahlakını yaşaması nedeniyle her an asil ve vakarlı bir kişilik sergiler. Örneğin öfkelenecek bir tavır ile karşılaştığında öfkesini tutup yener. Ya da karşısındaki insanların bir kusurunu gördüğü zaman bunu asla alay konusu yapmaz, aksine en güzel şekilde telafi etmeye çalışır. Bir başkasının kendisinden üstün olan bir yönü varsa, buna karşı kıskançlık duymak yerine, onu güzel bir tarzda onore edip bu yönünü över. Karşılaştığı her tavra, olabilecek en asil karşılığı vermeye çalışır, Kuran ahlakına en uygun olan tavrı gösterir. Karşısındaki insanlar kendisine basit tavırlarla karşılık verseler bile, o yine de asil ve vakarlı tavırlarından ödün vermez, asaletinde kararlılık gösterir.

 

MÜSLÜMAN KADIN GÜÇLÜ VE İRADELİ BİR KARAKTERE SAHİPTİR

Cahiliye ahlakında güç genellikle para, şan şöhret, itibar, isim sahibi olmak, belli başlı bazı kavramlarla özdeşleştirilmiştir. Bunlardan en az biri elde edilebildiğinde güç sahibi olunacağına inanılır. Kimi zaman da bu özelliklere sahip olan kimselerin himayeleri altına girildiğinde insanların kendilerini güçlü hissedebilecekleri düşünülür. Oysa dünya hayatının her an elden gidebilecek geçici değerleriyle elde edilen bir güç, elbette aynı şekilde kolaylıkla yitirilebilir niteliktedir.

 

Müminler ise güçlerini imanlarından alırlar. Bundan dolayı hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, güçlerinde bir değişiklik olmaz. Bu, mümin kadının da karakterini belirleyen önemli bir özelliktir. Allah Kuran’da güçlü, hiçbir zaman için sarsılmayan onurlu kişilik yapılarına şöyle dikkat çekmektedir:

Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) Kendisi’nin onları sevdiği, onların da Kendisi’ni sevdiği müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise ‘güçlü ve onurlu,’ Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Maide Suresi, 54)

Allah’ın bu ayette bildirdiği önemli bir başka mümin özelliği de, iman edenlerin, insanların kınamalarından etkilenmeyen güçlü bir şahsiyete sahip olmalarıdır. Müminler, tarih boyunca pek çok peygamberin, yaşadıkları toplumlar tarafından çeşitli şekillerde suçlanıp kınandıklarını, eziyetlere maruz kaldıklarını, yurtlarından sürüldüklerini ve hatta bu nedenle öldürüldüklerini bilirler. Peygamberlerin tüm bu zorluklar karşısında göstermiş oldukları güçlü, dayanıklı ve sağlam kişiliği, sabrı, kararlılığı ve tevekkülü kendilerine örnek alırlar. Allah’ın “Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir.” (Al-i İmran Suresi, 186) ayetiyle bildirdiği gibi, dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak, müminlerin zorluk ve sıkıntılarla deneneceklerini, inkar edenlerden ‘eziyet verici’ sözler duyarak kınanabileceklerini bilirler. Tüm bunları, Allah’a karşı olan samimi imanlarını, teslimiyetlerini ve sadakatlarinin gücünü gösterebilecekleri olaylar olarak görüp şevkle karşılar ve güçlü bir irade gösterirler.

İman edip güzel amellerde bulunanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve zekatı verenler; şüphesiz onların ecirleri Rablerinin Katındadır… (Bakara Suresi, 277)

 

Hiçbir zaman cahiliye ahlakını yaşayan kadınlarda görülebilen zayıflıklara kapılmazlar. Bir kimsenin sözü, tavrı ya da eleştirisi, zayıflık gösterip güçsüz düşmelerine, cesaretlerinin kırılmasına neden olmaz. Alınganlık, kırılganlık gibi duygusal tepkiler vermeyi hiçbir zaman için kendilerine yakıştırmazlar. Her ne olursa olsun Allah’a tevekkül ederler. Başlarına her ne gelirse gelsin, Allah’ın sonsuz adaletli olduğunu, herşeyi görüp bildiğini, kimsenin ‘hurma çekirdeğindeki bir iplikçik’ kadar bile haksızlığa uğratılmayacağını bilmenin rahatlığını yaşarlar. (Nisa Suresi, 49) Allah’a teslim olurlar. Kendilerini kınayan kişi, bu bakış açısında haksız ise, bu haksızlığını Allah’ın mutlaka ortaya çıkaracağını bilir, bundan dolayı telaşa kapılmazlar

 

Kimi cahiliye kadınları ise, güç ve iradenin erkeklere ait olan özellikler olduğuna inanırlar. Erkeklerin, zorluklar ve sıkıntılar karşısında, hem kendileri hem de yanlarındaki kadınlar adına güç ve irade göstermekle sorumlu olduklarını düşünürler. Kadınların yapabilecekleri en iyi tavrın ise, onlara sığınmak ve onların akıllarına, iradelerine ve güçlerine teslim olmak olduğunu sanırlar. Bu nedenle, daima korunup kollanmayı beklerler. Özellikle de zorluk ve sıkıntı ortamlarıyla karşı karşıya kaldıklarında, mevcut güçlerini ve iradelerini de kaybeder, telaşa kapılırlar. Bu da akıllarının iyice karışmasına ve mantıklı düşünme yeteneklerini kaybetmelerine neden olur.

 

Bunun gibi, cahiliye ahlakını benimseyen kimi kadınlar, gösterdikleri bu zayıf kişilik nedeniyle, insanların kendileri hakkında ne düşündüğüne de gereğinden fazla önem verirler. Çoğu zaman sırf insanların gözüne girebilmek, onlar üzerinde olumlu bir izlenim bırakıp aralarında iyi bir yer edinebilmek için, yanlış olduğunu bile bile bazı tavırlarda bulunabilirler. Aynı şekilde, bu insanlar tarafından beğenilmediklerine, kınandıklarına ya da küçük görüldüklerine dair herhangi bir tepkiyle karşılaşacak, bu yönde herhangi bir söz duyacak olurlarsa da, büyük bir yıkıma uğrayabilirler. Önemli olanın Allah Katındaki değerleri olduğunu düşünmedikleri, bunun yerine sadece insanların rızasını hedefledikleri için, tüm yapıp ettiklerinin boşa gittiğine inanır ve büyük bir üzüntüye kapılırlar. Morallerinin bozulmasıyla birlikte de tüm güçlerini, iradelerini ve cesaretlerini yitirirler.

 

Müslüman bir kadın ise, doğru olduğunu bildiği bir konuda hiçbir zaman bir insanın kınamasından dolayı geri adım atmaz. Allah Kuran ayetleri ile insana doğruyu ve yanlışı tüm detaylarıyla bildirmiştir. Müslüman kadının ölçüsü Kuran’dır. Eğer Allah’ın Kuran’da bildirdiği ahlakı gösterdiği için çevresindeki insanlar tarafından kınanıyorsa, bu tam tersine onun bu yöndeki şevkini, iradesini ve isteğini daha da güçlendirir. Allah’ın rızasını kazanabilmesi onun için, insanların hoşnutluğunun ve düşüncelerinin çok üzerindedir. Çünkü insanı asıl olarak değerli kılan Allah Katındaki konumudur. Bunu belirleyen de onun Kuran ahlakına uygun hareket edip etmediğidir. Bu nedenle insanların ne dediğine ya da çoğunluğun kanaatine göre değil, Kuran ahlakına göre bir kişilik geliştirirler. Tek başlarına dahi kalsalar çoğunluğa uymaz, müstakil bir tavır gösterirler.

Kazasker Mustafa İzzet’in “Falaha hayrun hafizan ve hüve er hamürrahimiyn sadakallahülmuiyn”; “Allah en hayırlı koruyandır. O, merhametlilerin en merhametlisidir” yazılı eseri.

Bediüzzaman Said Nursi de sözlerinde bu konuya dikkat çekmiş, Allah’ın rızasına uygun hareket ettikten sonra insanların rızasının hiçbir önemi olmayacağını şöyle ifade etmiştir:

… Rıza-yı İlahî kâfidir. Eğer O yâr ise, herşey yârdır. Eğer O yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para değmez…22

Amelinizde Allah rızası olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti lazım gelirse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.23

Ey nefis eğer takva ve ameli salih ile Halikini razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur, o kafidir. Eğer halk da Allah’ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse iyidir. Şayet onların ki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünkü onlarda senin gibi aciz kullardır…”24

 

MÜSLÜMAN KADIN İTİDALLİ VE DENGELİDİR

Hayatı kendi belirledikleri kurallar doğrultusunda yaşayan insanlar, nefislerinin o anki istekleri doğrultusunda, kolaylıkla bu kurallarından tavizler verebilmektedirler. Hayatlarına yön veren ve kişiliklerinde süreklilik göstermelerini sağlayan mutlak olarak doğru olduğuna inandıkları bir yol göstericileri yoktur. Bundan dolayı kişilikleri zaman zaman değişkenlik gösterebilmektedir. Tavırlarında belirli bir istikrar bahsedebilmek mümkün olmaz.

Bu kimselerin tavırlarındaki değişkenliği belirleyen güç genellikle nefisleridir. Allah Kuran’da nefislerin bencil tutkulara yatkın olarak yaratıldığını bildirmektedir. İnsan eğer nefsinin kendisini yönlendirmesine izin verecek olursa, tüm tavırları bu bencil tutkuları doğrultusunda şekillenecektir. Bu bencil tutkular ise sabit, tutarlı ve dengeli bir kişilik sergilemesini etkileyecektir. İnsan nefsinin telkinleri sonucunda bir anda öfkelenebilecek, duygusallaşabilecek, küsüp darılabilecek, kıskançlık hissine kapılabilecek ve bunlara bağlı olarak da ani kararlar alabilecektir. Dolayısıyla kişiliği, çevresindeki insanlar için her zaman bir sürpriz olacaktır. Bir anı bir diğer anına uymayacaktır. Her an ruh hali, düşünceleri, duyguları, kararları ve bakış açısı değişebilecektir. Böyle bir insan ise, tutarsız ve dengesiz davranışlarıyla her zaman için çevresindeki insanlar üzerinde tedirginlik ve güvensizlik hissi oluşturacaktır.

Bu kişilik yapısına, dinden uzak yaşayan toplumlarda ortaya çıkan kadın karakterinde rastlamak mümkündür. Kuran ahlakının kazandırdığı bakış açısından uzak oldukları için, bu kimseler kadın karakterine yakıştırılan duygusallığı tümüyle kabullenir ve bu tavrın tüm hayatlarını yönlendirmesine izin verirler. Bu da onları akılcılıktan uzaklaştırır ve bazı dengesiz tavırlar içerisine sürükler.

 

Müslüman kadının rehberi ise Kuran’dır. Allah Kuran’da nefsin kişiyi daima kötülüğe çağıracağı ve şeytanın da insanı tutarsızlığa, akılsızca hareket etmeye ve hırslarının, tutkularının gerektirdiği şekilde hareket etmeye zorlayacağı konusunda insanları uyarmıştır. Tüm bunlara karşılık, kendisine Kuran’ı rehber edinen, vicdanının sesi doğrultusunda hareket eden insanların ise, ideal bir kişilik kazanacaklarını, hem dünyada hem ahirette üstün konuma geleceklerini hatırlatmıştır.

Müslüman kadın, Allah’ın gösterdiği yola uyması sebebiyle bu güçlü ve üstün kişiliği kazanmıştır. Rehberi Kuran olduğu için olaylar karşında göstereceği tavırlar, vereceği tepkiler hep İslam ahlakına göre olur. Bu da ona itidalli ve dengeli bir kişilik kazandırır. Nasıl hareket edeceği, olayları hangi bakış açısıyla, nasıl bir mantık örgüsüyle değerlendireceği çevresindekiler için hiçbir zaman sürpriz olmaz. Aklı, vicdanı, tavırları, konuşmaları hep Kuran ahlakının getirdiği istikrarı yansıtır. Bundan dolayı da güvenilir bir karaktere sahiptir. Ahlakındaki ve kişiliğindeki bu tutarlılık nedeniyle cahiliye toplumlarında ön plana çıkan kadın karakterinden çok uzak bir tavır sergiler.

 

MÜSLÜMAN KADIN DUYGUSAL BİR KİŞİLİK GÖSTERMEZ

Duygusallık, din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda olumsuz bir tavır olarak algılanmaz. Hatta duygusallığın aslında her insanın karakterinde az çok olması gereken önemli bir özellik olduğuna inanılır. Bu düşünceye göre duygusallığın neden olduğu tavırlar, yaşanması gereken insani duygulardır. Bu nedenle duygusallıktan kaynaklanan ‘alınma, yakınma, darılma, ağlama, içine kapanma, durgunluk, kıskançlık, kızgınlık‘ gibi tavır bozukluklarının, ‘insanın içinden gelen duygular’ olduğunu öne sürerek olabildiğince teşvik ederler.

Oysa bu düşünce tümüyle yanlıştır. Özellikle de cahiliye toplumlarında yaşanan kadın karakterinde görülen duygusallık, insanın zayıf bir kişilik göstermesine neden olur. Kişi olaylar karşısında duygularının kendisini yönlendirdiği şekilde hareket ettiği için akılcılıktan büyük ölçüde uzaklaşır. Mantıklı ve doğru düşünemeyecek, isabetli çıkarımlar yapamayacak hale gelir.

Müslüman kadın, tüm hayatını ve kişiliğini Kuran’a göre belirlemesi sebebiyle, nefsin bu özelliği ve ona karşı nasıl bir mücadele verilmesi gerektiği konusunda en doğru bilgilere sahiptir. Duygusallığın, insanın aklını perdelediğini, doğru düşünebilmesini, gerçekleri olduğu gibi görebilmesini engellediğini, insanı zayıf, dirençsiz ve güçsüz hale getirdiğini bilir. Ayrıca cahiliye ahlakının getirdiği kadın karakteriyle özdeşleşen duygulanmak, üzüntüye kapılmak, ağlamak, söylenmek, öfkelenmek, kıskançlığa kapılmak, içine kapanmak gibi tavırların, iman sahibi bir insanın karakteriyle bağdaşmayacak özellikler olduğunun da şuurundadır. Çünkü tüm bu tavırlar, Allah’ın beğenmediği ve sakınılması gereken davranışlardır. Bu olumsuz tavırların her biri, insanın temeldeki bazı inanç bozukluklarından ve birtakım gerçeklerin yeteri kadar şuuruna varamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Kolaylıkla hüzne kapılan, ağlayan, öfkesine yenik düşen, kıskançlığa kapılan, durgunlaşıp sessizleşen, içlerine kapanan insanlar, Allah’ın gücünün, herşeyi hayır, hikmet ve adaletle yarattığının, istediği an istediği herşeyi gerçekleştirebileceğinin, insanların dualarına karşılık vereceğinin bilincinde değillerdir. Olaylar karşısındaki tüm üzüntüleri, öfkeleri, kıskançlıkları hep bu bakış açısındaki yanlışlıklardan ve inanç bozukluklarından kaynaklanmaktadır.

 

Allah’a gönülden bir bağlılık, içten bir teslimiyet, her olayın Allah’ın kontrolünde olduğunu bilerek, herşeyi hayır gözüyle değerlendirmek, insanın duygularına kapılıp olumsuz tavırlarda bulunmasını engeller. Müslüman bir kadın Allah’a olan güçlü sevgisi ve derin Allah korkusu nedeniyle duygusallığın neden olduğu tüm tavır bozukluklarından titizlikle sakınır. Müslüman kadın, Allah’ın “Ve onlar: “Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl,” diyenlerdir.” (Furkan Suresi, 74) ayetiyle bildirdiği şekilde, tüm tavırlarıyla, kişiliğiyle, yüksek ahlakıyla insanlara örnek olmayı hedefleyen bir insandır. Bu da ona hiçbir olay karşısında yıkılmayan güçlü bir kişilik kazandırır.

Mümin kadınlar, özellikle kadın ahlakında yaygın olarak görülen bu tavırdan sakınıp güçlü bir kişilik sergilemenin, bu karakteri benimseyen kadınlar için güzel bir örnek olacağını bilir, bu şuur ve sorumluluk bilinciyle hareket ederler. Allah’ın “… Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.” (Haşr Suresi, 9) ayetiyle bildirdiği gibi, nefislerini kötülüklerden arındırdıkları için dünyada ve ahirette nimete, huzura kavuşur ve mutluluğu en güzel şekilde yaşarlar. Duygusallığın insanlara yaşattığı tüm sıkıntılardan, üzüntülerden uzak kalmış olurlar.

MÜSLÜMAN KADIN SAMİMİ VE DOĞAL BİR KİŞİLİĞE SAHİPTİR

Samimiyet, insanın içiyle dışının bir olması, kalbinde hissettiklerini karşısındaki insana da olduğu gibi yansıtması, alabildiğine dürüst, açık ve net olmasıdır. Gerçek düşüncelerini ve gerçek kişiliğini hiç saklamadan, hiç hesap yapmadan, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmadan açıkça ortaya koymasıdır. Samimiyetin önemli bir özelliği ise, kalpte yaşanmadığı takdirde dışarıya karşı hiçbir şekilde taklidinin yapılamamasıdır. Samimi insanın tüm tavırları doğal ve içinden geldiği şekildedir ve bu doğallık da insanlar üzerinde çok derin ve olumlu bir etki oluşturur. Samimi insanın bakışları, konuşmaları, üslubu, mimikleri çok doğal ve etkileyicidir.

Ancak pek çok insan samimiyetin bu gücünden ve etkisinden habersizdir. Bu nedenle de, ancak samimiyet ile kazanılabilen bu özellikleri çok farklı tavırlarda ararlar. Kimi insanlar karşılarındaki kişileri etkilemek için yapmacıklığa başvururlar. O kişinin en çok hangi tavırlardan, hangi düşüncelerden etkileneceğini düşünüyorlarsa, içlerinden gelmediği ya da o şekilde düşünmedikleri halde, karşı tarafı hoşnut edebilmek için o şekilde görünmeye çalışırlar. Çevrelerindeki insanların birbirlerinden çok farklı karakter özelliklerine sahip olmaları nedeniyle de, her birinin yanında farklı bir kişiliğe bürünmeye, farklı tavırlar sergilemeye, farklı düşünceleri savunuyormuş gibi görünmeye çalışırlar. Oysa bu çok samimiyetsiz bir yaklaşımdır ve insanı ikiyüzlü davranmaya yöneltir. Sonuçta tüm bu sahte tavırlar ve düşünceler, kişinin gerçek karakterini yansıtmadığı için karşı taraf üzerinde beklenilen etkiyi oluşturmaz. Hatta tam tersine iticilik, soğukluk ve uzaklık meydana gelir. Bu kişinin gerçek kişiliğini gizlediğini ve her tavrının yapmacık olduğunu bilmek, karşısındaki kişi üzerinde bir tedirginlik oluşmasına neden olur.

Allah Kuran’da, kendilerini insanların rızasını ve hoşnutluğunu kazanmaya adamış bu insanların durumunu şöyle bir örnekle açıklamıştır:

Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah’ındır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 29)

Allah’ın Kuran’da bildirdiği gerçeklerden uzak yaşayan cahiliye insanları, samimiyetsizliğin Allah Katındaki ve insanlar üzerindeki karşılığını gereği gibi düşünmedikleri için yapmacık tavırlara bürünmekte bir sakınca görmezler. Yapmacıklık özellikle de cahiliye toplumlarındaki kadın karakterinde görülebilmektedir. Kimi kadınlar arkalarından konuştukları, aslında hiç hoşlanmadıkları, saygı duymadıkları insanların yüzlerine karşı ortak menfaatleri nedeniyle, samimiyetsiz bir sevgi ve ilgi gösterebilirler. Çekinmeden birbirlerine yalan söyleyip aldatabilir, bir insan hakkındaki olumsuz kanaatlerini gizleyip, sorulduğunda tam tersi yönde bilgi verebilirler. Aynı şekilde çok sevdikleri, değer verdikleri insanlara karşı çeşitli sebeplerle bu duygularını gizleyip tam tersi bir izlenim de vermeye çalışabilirler.

 

Müslüman bir kadın ise kalbindeki Allah korkusu nedeniyle bu tür tavırlardan titizlikle kaçınır. Hiçbir zaman için küçük menfaatler uğruna insanların hoşnutluğunu kazanmaya çalışmaz. Tüm bunların, insanı hem Allah Katında hem de insanların gözünde küçük düşürecek basit tavırlar olduğunu bilir ve hiçbir zaman için tenezzül etmez. Amacı hayatının her anında Allah’ın rızasını kazanabileceği davranışlarda bulunabilmektir. Allah’ın beğendiği ahlakın ise ancak samimiyet ile yaşanabileceğini bilmektedir. Allah’ın “… O, sinelerin özünde olanı bilendir.” (Şura Suresi, 24) ayetiyle bildirdiği gibi insanların kalplerinde gizlediklerini bildiğinin şuurundadır. Allah bu gerçeği bir başka ayette “Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir.” (Taha Suresi, 7) şeklinde bildirmiştir. Bu nedenle insanın, kalbinde olanı çevresindeki insanlardan gizlemesinin kendisine hiçbir faydası olmaz. Allah bunu zaten bilmektedir. İnsanın, bu gerçeğe rağmen, insanları aldatmaya çalışması büyük bir samimiyetsizlik olur.

Bunun yanı sıra Müslüman kadın, insanların rızasını kazanmanın kişiye ne dünyada ne de ahirette bir fayda sağlamayacağını da bilmektedir. Allah Kuran’da Kendisi’ne şirk koşulmasını affetmeyeceğini bildirmiştir. Bu nedenle iman sahipleri şirkten ve insanların rızasını kazanmaya yönelik tüm tavırlardan titizlikle sakınırlar. Bu da, onların samimiyette bir ömür boyu kararlılık göstermelerini sağlar.

 

MÜSLÜMAN KADIN DÜRÜSTTÜR

Allah Kuran’ın “Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve sözü doğru söyleyin. Ki O ( Allah), amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Ahzab Suresi, 70-71) ve “… yalan söz söylemekten de kaçının.” (Hac Suresi, 30) ayetleriyle insanlara yalandan sakınıp doğru söz söylemelerini hatırlatmıştır. Allah, gerçekleri ters yüz ederek yalan söylemenin pek çok kötülüğü de beraberinde getirip kişiyi şeytanla dostluğa sevk ettiğini bildirmiştir:

Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, ‘gerçeği ters yüz eden,’ günaha düşkün olan her yalancıya inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve çoğu yalan söylemektedirler. (Şuara Suresi, 221-223)

 

Müslüman kadın, Allah’ın “Kahrolsun, o ‘zan ve tahminle yalan söyleyenler'” (Zariyat Suresi, 10) ayetiyle bildirdiği gibi, yalanın Allah’ın beğenmediği ve yasakladığı bir tavır olduğunu bilerek hayatı boyunca bu tavırdan sakınır. İnsanın dünyada söylediği her sözün, ahirette karşısına çıkacağını bilir. Hayır adına söylenen her söz Allah’ın rahmeti ve nimetiyle karşılık görürken, yalan yere söylenen sözler de insanların üzerine büyük bir yük ve sorumluluk olacaktır. Bu nedenle mümin kadın her sözünü, ahirette Allah’a hesabını vereceğini düşünerek konuşur.

Yalan, ahirette insanı zarara uğratacaktır. Ancak dünya hayatında da insana hiçbir kazanç sağlamadığı da unutulmamalıdır. Yalan söz, insanı daima maddi ve manevi kayıplara uğratır. Yalan söyleyerek insanlara karşı ikiyüzlü ve samimiyetsiz bir tavrı benimseyen insanın yüzüne samimiyetsiz ve sahtekar bir ifade çöker. İçten içe insanları aldattığını, dürüst ve samimi olmadığını bildiği için, kendisine olan saygısını kaybeder. Aynı şekilde, yalan söyleyerek kandırdığını düşündüğü insanlara karşı olan saygısını da yitirir. Onların kendi samimiyetsizliğini fark edemediklerini düşünmesi, bu insanlara karşı kibirli bir bakış açısı geliştirmesine ve onları küçük görmesine neden olur. Ayrıca bir yalan, genellikle peşinden daha pek çok yalanı daha getirir. Kişi yalanını gizleyebilmek için her seferinde onu daha da geliştirmek zorunda kalır. Hayatı boyunca da sürekli olarak yalanlarının ortaya çıkma korkusu içerisinde yaşamaktan, çevresindekilere karşı da samimiyetsiz bir yaklaşım içinde olur. Bu kimselerin samimiyetsizliklerini ve yalan sözlerini Allah dünyada veya ahirette bir gün mutlaka ortaya çıkaracaktır.

 

Doğru söz ise daima insanı üstün konuma getirir ve yüceltir. Allah güzel söz ile kötü sözün farkını Kuran’da şöyle bir örnekle anlatmıştır:

Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. Kötü (murdar) söz ise, kötü bir ağaç gibidir. Onun kökü yerin üstünden koparılmış, kararı (yerinde durma, tutunma imkanı) kalmamıştır. Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat içinde kılar. Zalimleri de şaşırtıp-saptırır; Allah dilediğini yapar. (İbrahim Suresi, 24-27)

Müslüman kadın, doğru sözün ve dürüstlüğün getireceği bereketin ve hayrın farkındadır. Bu nedenle kendisinin zor durumda kalacağını ya da yakınlarının zarar göreceğini bilse bile, dürüstlüğünden hiçbir zaman için ödün vermez. Mertlikle, açık sözlülükle hak olan ne ise onu söyler. Allah Kuran’da müminlerin göstermesi gereken bu ahlakı şöyle bildirmiştir:

Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135)

 

Allah ayrıca, bir başkasına karşı duyulan kızgınlık ya da öfkenin de insanı doğru sözden ve dürüstlükten uzaklaştırmamasını şöyle hatırlatmıştır:

Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi, 8)

Cahiliye toplumlarında yalan kimi kadınların da sıkça başvurabildikleri bir yöntemdir. Kimi zaman en yakınlarına; ailelerine, eşlerine, çocuklarına, kardeşlerine ya da arkadaşlarına bile yalan söyleyebilmektedirler. Bunların her biri için kendilerine bir mazeret uydurmuşlardır. Bazı yalanların zararsız olduğunu, insanların iyiliği için yalan söylemenin meşru olacağını, küçük yalanların yalandan sayılmayacağını iddia ederler. Örneğin gittikleri yeri, görüştükleri insanları, paralarını nereye harcadıklarını eşlerinden gizlemelerinin, her evlilikte olabilecek zararsız yalanlar olduğunu ve bunların hiçbir kötülüğü olmayacağını savunurlar.

Oysa yalana dair savundukları bu mantıkların hiçbiri doğru değildir. Allah insanlara yalan söylemeyi yasaklamıştır. Yalan aynı zamanda şeytanın bir özelliğidir. Bilindiği gibi Şeytan, Hz. Adem’in cennetten çıkarılmasını sağlayabilmek için yalana başvurmuştur.

Müslüman kadın Kuran’ı ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetini kendisine rehber edinmesi dolayısıyla yalanın insanı nasıl bir yola doğru sürüklediğini bilir ve bu tavırdan titizlikle sakınır. Her ne olursa olsun, dürüstlüğün insanı her zaman için saygın kılacağını ve doğru sözün kişiyi mutlaka hayra yönelteceğini bilerek bu ahlakında kararlılık gösterir.

Peygamber Efendimiz bu konudaki bir hadis-i şerifinde iman edenlere şöyle buyurmuştur:

“Halktan korkup hakkı söylemekten kaçınmayın, bildiğiniz ve gördüğünüz hakkı söyleyin.”25

 

MÜSLÜMAN KADIN CESURDUR

Cahiliye toplumunda erkeklerin de sık sık dile getirdikleri, kadınlar hakkındaki genel tespitlerden biri, zorluklar karşısında gereken sabrı ve olgunluğu gösteremedikleri yönündedir. Kadınların bu tür durumlarda olayları daha da zorlaştırdıkları, karşılarındaki insanlara yük olan bir tavır içerisine girdikleri düşünülür. Gerçekten de kimi kadınların tehlike ya da zorluklarla karşılaştıklarında heyecana kapılıp beceriksizleşmeleri, tedbirsizce tavırlar sergileyebilmeleri, olayları daha da tırmandırıp çevrelerindeki insanları da telaşa kaptırabilmeleri söz konusu olabilmektedir. Erkekler ciddi boyutlarda tehlike içeren olaylarla karşılaştıklarında dahi, çoğunlukla soğukkanlılıklarını koruyup, olaylara gözüpek ve cesur bir tavırla yaklaşabilirlerken, kimi cahiliye kadınları sıradan günlük olaylar karşısında dahi paniğe ve korkuya kapılabilmektedirler. Bu panik ve korku ile, olayları daha da içinden çıkılmaz hale getirip, içerisinde bulundukları durumu çok daha zorlaştırabilirler. Bu nedenle bu tür durumlarda çoğu zaman erkekler, bir yandan karşılaştıkları zorluklara çözüm getirmeye çalışırken, bir yandan da yanlarındaki kadınların bu olumsuz tavırlarını yatıştırmakla uğraşmak zorunda kalırlar.

 

Müslüman kadınlar için ise böyle bir durum söz konusu değildir. Allah’a karşı olan sevgileri, güvenleri, bağlılıkları ve teslimiyetleri onlara güçlü bir cesaret, gözükara ve yiğit bir karakter kazandırır. Allah’ın insanları zorluklarla deneyeceğini; bunlar karşısında cesaret ve teslimiyetle Allah’a bağlılıkta kararlılık gösterenleri ise rahmetine kavuşturacağını bilirler. Bu da onları daha kararlı ve şevkli kılar. Allah Kuran’da iman sahiplerinin bu özelliklerini şöyle bildirmiştir:

Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 146)

Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: “Biz Allah’a ait (kullar)ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz.” (Bakara Suresi, 156)

Onlar, kendilerine insanlar: “Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun” dedikleri halde imanları artanlar ve: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)

 

Müslüman kadının bu cesareti, dünya hayatına dair hiçbir kaygı yaşamıyor olmasından kaynaklanır. Allah’a olan derin teslimiyeti ve güveni, mal ya da can kaygısına kapılmasını engeller. İnsanı Allah yaratmıştır ve hayatına son verecek olan da yine ancak O’dur. Aynı şekilde dünya hayatında sahip olduğu maddi manevi tüm nimetleri; sağlığını, gençliğini, malını, mülkünü herşeyini kendisine veren Allah’tır. Bunları alacak olan yine ancak Allah’tır. Mümin kadın, Allah’ın herşeyi hayır ve hikmet üzerine yarattığını bildiği için, bunlardan herhangi birine zarar geldiğinde de, bunun Allah’tan bir güzellik ve bir hayır olarak kendisine ulaşacağını bilmenin rahatlığını yaşar. Bundan dolayı, bir tehlike, zorluk ya da risk durumu ile karşı karşıya kaldığında asla yılgınlığa kapılmaz.

Bunun yanı sıra Müslüman kadının cesareti onun Allah’ın sınırlarını koruma konusundaki kararlılığından da anlaşılır. Şartlar ne olursa olsun, Kuran ahlakından kesinlikle taviz vermez. Allah’tan başka hiçbir şeyden ve hiç kimseden korkmaz; Allah’ın rızasına en uygun davranışı sergilemekte hiç tereddüt etmeden büyük bir kararlılık gösterir. Allah iman edenlerin bu özelliklerini Kuran’da şöyle bildirmiştir:


Ki onlar, Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter. (Ahzap Suresi, 39)

 

 

MÜSLÜMAN KADIN BOŞ SÖZLERDEN VE BOŞ İŞLERDEN SAKINIR

Allah Kuran’ın bir ayetinde iman edenleri “Onlar, ‘tümüyle boş’ şeylerden yüz çevirenlerdir.” (Müminun Suresi, 3) sözleriyle tanımlamıştır. ‘Boş işlerden ve boş sözlerden yüz çevirmek’ önemli bir mümin özelliğidir. Bir başka ayette ise Allah, “Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir.” (Furkan Suresi, 72) sözleriyle, müminlerin böyle bir tavır ile karşılaştıklarında onur ve asaletlerinden ödün vermediklerine ve bu ahlakı yaşayan insanlara uyum sağlamadıklarına dikkat çekmiştir.

Boş sözlere dalmak ya da boş işlerle oyalanmak, cahiliye toplumlarındaki kadın karakterinde sıkça görülebilen tavırlardır. Önceki başlıklar altında da değinildiği gibi, kendilerine büyük idealler edinmedikleri takdirde, bu ahlakın hakim olduğu kadın karakterinde önemli olan belli başlı konular vardır. Bunlar arasında kendilerine, ailelerine ya da çevrelerine fayda sağlayanları olduğu gibi, tamamen kendilerini oyalamak için edindikleri birtakım alışkanlıklar da yer almaktadır. Bunlardan en bilinenleri; haftanın belirli günlerinde yapılan arkadaş toplantılarında vakit harcamak, tüm günü hiçbir fayda sağlamayan programlar izleyerek televizyon karşısında geçirmek, saatler süren telefon konuşmalarında ya da ev sohbetlerinde küçük büyük her konudan şikayet edip yakınmak, dedikodu yapmak, insanların kusurlarını dile getirmek gibi tavırlardır. Tüm bunların ortak özelliği ise, genellikle ne kendilerine ne de başkalarına hiçbir fayda sağlamayacak, alışkanlıklar oluşudur.

 

Allah Kuran’ın “Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır…” (Enbiya Suresi, 3) ayetiyle, Allah’a iman etmeyen insanların bu özelliklerine dikkat çekmiş ve bu kimselerin kalplerinin dünya hayatına dair işlere karşı tutku dolu bir oyalanma içerisinde olduğunu bildirmiştir.

Müslüman kadın ise, cahiliye ahlakının kadın karakterine ait tüm bu özelliklerden uzak bir kişilik sergiler. Allah’ın insan için dünya hayatında çok kısıtlı bir ömür süresi belirlediğini ve zamanın hızla tükendiğini bilmektedir. İnsanların ahiret hayatında Allah’ın sonsuz cennetini, rahmetini ve rızasını kazanabilmek için ellerindeki tek imkan ise dünya hayatındaki bu ömür süreleridir. Bu nedenle Müslümanlar yaşadıkları her anın kendileri için çok kıymetli olduğunu bilerek hareket ederler. Tek bir anlarını bile boş bir işle oyalanarak, boş sözlere dalarak geçirmelerinin büyük bir kayıp olacağının ve bunun, ahirette insanın büyük bir pişmanlık duymasına neden olabileceğinin farkındadırlar. Her anlarını bu dikkat açıklığı ile geçirir ve daima Allah’ın rızasını kazanabileceklerini umdukları işlere yönelirler. Allah’ın “Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.” (Al-i İmran Suresi, 114) ayetiyle bildirdiği gibi, yaşadıkları her anı Allah’ın rızasını kazanabilmek için ‘hayırlarda yarışarak’ geçirirler.

 

 

MÜSLÜMAN KADIN İFFETLİ VE ONURLUDUR

Allah, “Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan ‘salih davranışlar’ ise, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır.” (Kehf Suresi, 46) ayetiyle, insanlara çok önemli bir bilgi vermiştir: kimi insanların büyük önem verdikleri, tüm hayatlarını uğruna adadıkları ve elde etmeye çalıştıkları dünyevi değerlerin hepsi geçici güzelliklerdir. Asıl değerli ve kalıcı olan ise, insanların sahip oldukları manevi değerler ve tüm bunlarda gösterdikleri sürekliliktir. Ancak bu gerçeği göz ardı eden kimi insanlar, gerçek değerin, onur ve saygınlığın; zenginlik, itibar, mal mülk sahibi olmak gibi unsurlarda olduğunu sanarak, bunların peşinde koşabilmektedirler. Aynı şekilde çevrelerindeki insanları da bu ölçülere göre değerlendirip, onlara da, sahip oldukları bu maddi özelliklere göre saygı, sevgi ve hayranlık duyabilmektedirler.

Oysa tüm bunlar Allah’ın insanların kullanımına verdiği nimetlerdir; ancak insanları hem Allah Katında hem de dünya hayatında değerli ve üstün kılan özellikler ise çok daha farklıdır. Onur, iffet ve vakar, bunların başlıcalarındandır. Bu kavramlar, müminin takvasını ortaya koyması dolayısıyla, bir insana değer ve anlam kazandıran, gerçek anlamda saygı ve sevgi uyandıran özelliklerdir. Dünyanın en zengin, en güzel ya da en üst makamına sahip insanı olunsa dahi, bunların hiçbiri kişiye iffetli, vakarlı ve onurlu bir insanın asaletini ve üstünlüğünü kazandıramaz. Bu özelliklere sahip olan insanın doğal bir heybeti ve güzelliği, doğal bir ruh derinliği vardır. Allah, “Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz ve sizi ‘onurlu-üstün’ bir makama sokarız.” (Nisa Suresi, 31) ayetiyle, onuru, Kuran ahlakını yaşamada samimi bir çaba gösteren, Kendisi’nden gereği gibi korkup sakınan kimselere vereceğini bildirmiştir. Bir başka ayette ise Allah, gerçek onuru Kuran ahlakını yaşayan insanlara vereceğini şöyle bildirmiştir:

Gerçek şu ki, sadaka veren erkekler ile sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler; onlar için kat kat artırılır ve ‘kerim (üstün ve onurlu)’ olan ecir de onlarındır. (Hadid Suresi, 18)

 

Gerçek onur, insanın sahip olduğu Allah korkusu ve ahiret inancı nedeniyle, küçük insanlarla küçülmemesini, basit davranışlara, küçük çıkarlar elde etmek için küçük sahtekarlıklara, yalana, ikiyüzlülüğe tenezzül etmemesidir. İnsanların cahilce tavırlarına olgun davranışlarla ve güzel ahlakla karşılık vermesidir. Mümin kadın da Allah’a olan derin imanı ve korkusu nedeniyle, onurlu ve vakarlı bir kişilik sergiler. Kuran ahlakına uygun bir tavır sergilemenin insanı daima üstün konuma getireceğini bilerek, Allah’ın beğendiği tevazulu ve teslimiyetli ahlakından hiçbir zaman taviz vermez.

Allah Kuran’ın pek çok ayetiyle iffetin önemine ve kadına kazandırdığı değere de dikkat çekmiştir. Allah, tüm alemlerin kadınlarına Hz. Meryem’in ahlakını ve iffetini örnek verdiğini bildirerek, bu özelliğin insana kazandırdığı üstünlüğü hatırlatmıştır:

Hani melekler: “Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı,” demişti. (Al-i İmran Suresi, 42)

Allah Kuran’ın diğer ayetlerinde ise iffetin mümin kadının önemli bir belirleyici özelliği olduğunu şöyle hatırlatmaktadır:

İçinizden özgür mümin kadınları nikahlamaya güç yetiremeyenler, o zaman sağ ellerinizin malik olduğu inanmış cariyelerinizden (alsın.) Allah sizin imanınızı en iyi bilendir. Öyleyse onları, fuhuşta bulunmayan, iffetli ve gizlice dostlar edinmemişler olarak velilerinin izniyle nikahlayın… (Nisa Suresi, 25)

… Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı.) Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O ahirette hüsrana uğrayanlardandır. (Maide Suresi, 5)

Bir başka ayette ise Allah, iffetin önemini “… onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur…” (Ahzab Suresi, 59) ifadesiyle bildirmiştir. İffet bir kadına saygınlık ve onur kazandırmakta ve onun toplum içerisinde eziyet görmesini engellemektedir.

 

Mümin kadınlar, Allah’ın Kuran’da bildirdiği tüm sınırlara en güzel şekilde uyarak onur, vakar ve saygınlık kazanmış olurlar. Böyle bir insanın tüm tavırlarından, konuşmalarından, hareketlerinden, yüzündeki ifadeden, bakışlarından, gülüşünden ne kadar iffetli ve vakarlı bir kimse olduğunu anlayabilmek mümkündür. İffetli bir kadının doğal bir asaleti, insani bir heybeti ve güvenilir bir kişiliği vardır. Nitekim Allah yukarıdaki ayette de, müminlerin bu özellikleriyle ‘tanındıklarına’ dikkat çekmiştir. Kuran’ın bir başka ayetinde ise “… Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir…” (Fetih Suresi, 29) ifadesiyle, Allah müminlerin yüzlerinden tanındıklarına dikkat çekmiştir. 

http://www.kurandakadin.com/5.html

posted in KADINLAR | 0 Comments

19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’DA KADINA VERİLEN ÖNEM

Bazı insanlar İslam’da kadına ne kadar büyük bir önem ve değer verildiğinden habersizdirler. Kuran hakkında yeterli bilgiye sahip olmayan bu insanlar, hatta kadınların kendileri dahi bu gerçeği bilmedikleri için, haklarını yine cahiliye ahlakına dayalı yanlış yöntem ve uygulamalarla korumaya çalışırlar. Nitekim bugün dünya genelindeki toplumlara bakıldığında bu gerçek çok açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Dünyanın pek çok ülkesinde şiddete ve kötü muameleye maruz kalan, işsiz, bakıma muhtaç, yaşlılar evinde terk edilmiş olan pek çok kadın vardır ve bu durumlarına kesin ve kalıcı bir çözüm bulamamaktadırlar.

Oysa bu açmaz tümüyle söz konusu kişilerin çözümü yanlış odaklarda aramalarından kaynaklanmaktadır. Cahiliye sistemi içerisinde, cahiliye mantıklarına, cahiliye kurallarına dayalı olarak alınacak hiçbir çözüm, izlenecek hiçbir yol insanları gerçek anlamda sonuca ulaştırmaz.

Allah Kuran’ın “Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve herşey) bozulmaya uğrardı. Hayır, Biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar.” (Müminun Suresi, 71) ayeti ile bu önemli gerçeğe dikkat çekmiştir. İnsanlar yaşamlarını kendi belirledikleri doğrular ve yanlışlar üzerine kurdukları zaman, sonuç mutlaka hüsran olacaktır. Yeryüzündeki herşey ve tüm insanlar bozulmaya uğrayacaktır.

Cahiliye toplumlarında insanların sıkıntı içerisinde yaşadıklarını fark ettikleri halde, bu duruma kesin bir çözüm getirememeleri de işte cahiliye inançlarına göre yaşamaktaki ısrarlarından, kendilerini refaha çıkaracak yoldan bile bile yüz çevirmelerinden kaynaklanmaktadır.

 

Tek çözüm her konuda olduğu gibi sadece Kuran’dadır. Allah Kuran ile insanlara en rahat, en huzurlu ve en güzel şekilde yaşayabilecekleri sistemi sunmuştur. İnsanlara hayır ve kazanç sağlayacak, onları doğru yola iletecek olan yegane yol, Allah’ın yoludur. Allah, Kuran ile insanlara ‘şan ve şereflerinin getirildiğini’ bildirmektedir. İslam ahlakına uyan, Allah’ın Kuran’da bildirdiği yolu izleyen insanlar her konuda refaha ulaşırlar.

Kadınların maruz kaldıkları tüm sıkıntıların tek çözümü de yine Kuran’dadır. Allah’ın insanlar için bir hidayet rehberi olarak indirdiği İslam dini kadına büyük değer verir. Allah Kuran’ın pek çok ayeti ile kadını ve kadın haklarını koruma altına almış, cahiliye toplumlarında kadınlara yönelik olarak hakim olan yanlış bakış açısını ortadan kaldırmış, kadına toplum içerisinde saygın bir yer kazandırmıştır. Rabbimiz Kuran ayetleriyle insanlara Allah Katında üstünlük ölçüsünün cinsiyet değil, Allah korkusu, iman, güzel ahlak, ihlas ve takva olduğunu bildirmiştir.

Allah kadınların toplum içerisinde korunup kollanmaları, hak ettikleri saygı ve sevgiyi görmeleri için toplumsal alanda alınması gereken tedbirleri Kuran ayetleri ile bizlere bildirmiştir. Alınan tüm bu tedbirler, kadınların lehinedir ve onların zarara uğramalarını, ezilip yıpratılmalarını önleme amacını taşımaktadır. Allah insanlara Kuran ile en doğru yolu göstermiş ve cahiliye inançlarını taşıyan insanların yanlış uygulamalarını ortadan kaldırmıştır.

İlerleyen satırlarda Allah’ın Kuran’da bildirdiği bu gerçeğe, İslam dininin tüm insanlara olduğu gibi, kadına da hem dünya hayatında hem de ahirette gerçek anlamda onur, şeref ve saygınlık kazandıracak tek yol olduğunu, kadına nasıl değer verip yücelttiğini ortaya koyacağız.

 

ALLAH KATINDA TEK ÜSTÜNLÜK ÖLÇÜSÜ TAKVADIR

Kuran ahlakından uzak yaşayan toplumlarda, insanların çok önem verdikleri ve elde edebilmek için hayatları boyunca büyük çaba harcadıkları bazı değerler vardır. Bu değerleri, insanlar için bu kadar önemli ve kıymetli hale getiren ise, toplumun bu yöndeki bakış açısıdır.

Yaşamlarını Kuran’da bildirilen doğru bilgiler üzerine kurmayan insanlar, hayatlarını toplumun belirlediği bu değer yargılarına göre yönlendirirler Bu değer yargıları, insanların kendi akılları doğrultusunda yaptıkları çıkarımlardan ibarettir. Dolayısıyla hiçbir güvenilirliği yoktur.

 

Allah, insanların kendi ölçüleri doğrultusunda koydukları bu kurallara uymalarının yanlışlığını Kuran’ın bir ayetinde şu şekilde hatırlatmaktadır:

Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir? (Maide Suresi, 50)

İnsanların cahiliye inançları doğrultusunda ortaya çıkan değer yargılarından biri de, aralarındaki üstünlük anlayışıdır. Yaşamlarını sadece dünya hayatının varlığı üzerine kuran kimi insanlar, kişilere üstünlük ve ayrıcalık kazandıracak olan nitelikleri, dünyevi birtakım değerlerle sınırlandırmışlardır. Bir kimsenin mal mülk sahibi, itibarlı olması, belirli bir kariyer ya da şöhret kazanmış olması, fiziksel anlamda daha dikkat çekici olması bu bakış açısını benimsemiş olan insanlar için büyük önem taşımaktadır. Tüm bunları bir insanın hayatı boyunca elde edebileceği en üst özellikler olarak düşünürler. Eğer kendileri bu kişilerde olan özelliklere sahip değillerse, o kişilere büyük saygı duyar ve onlarla kıyasladıklarında kendilerini onlara göre daha değersiz bulurlar.

Bu değer yargıları doğrultusunda, günlük hayatları içerisinde karşılaştıkları detaylara da büyük önem verir ve insanları bu ölçülere göre değerlendirirler. Örneğin bir kimsenin oturduğu semtin seçkinliği, kullandığı arabanın eskiliği ya da son model oluşu, babasının ne iş yaptığı, kendisinin hangi okulda okuduğu, mesleği, giyim tarzı, akrabalarının konumu, kimi insanlar için son derece önemlidir. Arkadaş olacakları, beraber vakit geçirecekleri, evlenecekleri insanları seçerken genellikle bu özellikleri önceden araştırır ve tercihlerini ona göre yaparlar.

Dünyanın pek çok ülkesinde, kimi insanlar için bir kimsenin derisinin renginin, konuştuğu dilin, hangi milletten olduğunun da büyük önem taşıdığını görürüz. Bu üstünlük ölçüleri çeşitli toplumlara göre değişiklik göstermekle birlikte genellikle aynı çerçeve içerisinde kalmaktadır.

Kadınlar hakkında on yıllardır süregelen tartışmaların kökeninde de işte yine bu yanlış bakış açıları yer almaktadır. İnsanlar kadını değerlendirirken de yine toplumun belirlediği ölçüleri esas almakta ve bunlara göre bir kanaate varmaktadırlar. Bu nedenle kimileri kadını ikinci sınıf insan olarak nitelendirmekte ve hayatını bu izlenimi doğrultusunda yönlendirmektedir.

Oysa Allah Kuran’da, insanlar için en güzel ve en doğru hükmün Allah’ın hükmü olduğunu bildirmektedir. Kuran’a baktığımızda Allah’ın, insanlar arasındaki tek üstünlük ölçüsünün kişilerin takvaları olduğunu haber verdiğini görürüz:

“Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (Hucurat Suresi, 13)

Ey Ademoğulları, Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size ‘süs kazandıracak bir giyim’ indirdik (varettik). Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. (A’raf Suresi, 26)

Bir başka ayette ise Allah, “… Siz, hayır adına ne yaparsanız, Allah, onu bilir. Azık edinin, şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır. Ey temiz akıl sahipleri, Ben’den korkup-sakının.” (Bakara Suresi, 197) şeklinde buyurarak, insanlara elde edebilecekleri en hayırlı özelliğin takva olduğunu bildirmiştir. Dolayısıyla insanların hedeflemeleri gereken, mal mülk, şan şöhret gibi maddi değerler değil, kişiyi hem dünyada hem de Allah Katında asıl olarak değerli hale getirecek ve üstünlük kazandıracak olan ‘takva’ olmalıdır.

Allah bir başka ayetinde de, kimi insanlar arasında bir üstünlük unsuru haline gelmiş olan zenginlik yerine, Allah’ın fazlını istemenin daha makbul olduğunu şöyle bildirmektedir:

Allah’ın kendisiyle kiminizi kiminize göre üstün kıldığı şeyi (malı) temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından pay (olduğu gibi), kadınlara da kazandıklarından pay vardır. Allah’tan onun fazlını (ihsanını) isteyin. Gerçekten, Allah herşeyi bilendir. (Nisa Suresi, 32)

Allah’ın bildirdiği tüm bu ayetlerden anlaşıldığı gibi, üstünlüğü kadın ya da erkek olmakta, fiziksel güçte ya da başka bir cahiliye kıstasında aramak büyük bir yanılgıdır. Tek üstünlük Allah’ın bize bildirdiği gibi imanın ve takvanın üstünlüğüdür.

 

Allah Kuran’da “Gerçek şu ki, sadaka veren erkekler ile sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler; onlar için kat kat artırılır ve ‘kerim (üstün ve onurlu)’ olan ecir de onlarındır. (Hadid Suresi, 18) şeklinde buyurmaktadır. Bu ayet ile hem erkeklere hem de kadınlara, asıl üstün ve onurlu olan karşılığın Allah’ın bildirdiği ahlakı yaşamakla kazanılacağı hatırlatılmaktadır.

 

 

İSLAM AHLAKINDA KADIN VE ERKEK EŞİTTİR

Kadının toplumdaki yeri konusunda, dünyanın hemen her ülkesinde asırlardan bu yana süregelen tartışmalar kuşkusuz her toplum için tanıdıktır. Kadının toplumdaki statüsü, aile hayatındaki önemi, çalışıp çalışamayacağı gibi birtakım sosyal konular yıllardır dünya gündeminde önemli bir yer tutmaktadır. Oysa bir Müslüman için, kadının toplumdaki yeri çok belirgindir ve gerçek İslam ahlakının benimsendiği bir toplumda böyle bir tartışmanın yaşanması mümkün değildir. Çünkü İslam’da kadın ile erkek eşittir.

Kadın ve erkek elbette ki fiziksel anlamda birbirlerinden farklı yapılara sahiptirler. Ancak kadının fiziksel olarak, erkeğe oranla daha güçsüz olması, onun toplum içerisinde erkekten daha az değer görmesi için bir sebep değildir.

 

İslam ahlakına göre, asıl önemli olan bir insanın kadın ya da erkek olması değil, Allah’a derin bir iman ve Allah korkusuyla bağlanmış olmasıdır. Allah’ın emir ve yasaklarına titizlikle uyması, Kuran ahlakını en güzel şekilde yaşamaya çalışmasıdır. Allah Katında asıl değer görecek olan kişinin bu özellikleri olacaktır. Allah Kuran’da kadın olsun erkek olsun iman eden bir kimsenin sahip olması gereken özellikleri şöyle açıklamıştır:

Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resulü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)

Allah’ın ayette bildirdiği gibi, mümin kadınlar ve mümin erkekler aynı sorumluluklara sahiptirler. Allah’a ibadet etmekle, Kuran ahlakını yaşamakla, insanlara iyiliği emredip kötülüğü engellemekle ve Kuran’da bildirilen tüm emir ve tavsiyelere uymakla yükümlüdürler. Allah Kuran’ın “Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.” (Enfal Suresi, 29) ayetinde, Allah’tan korkup sakınan her insana, ‘doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış’ vereceğini vadetmiştir. Bu kişinin kadın ya da erkek olması bu sonucu değiştirmemektedir. Samimiyetine, ihlasına ve imanına karşılık, Allah bir insana hayatın her alanında kendisini doğru yola ulaştıracak, doğru kararlar almasını ve isabetli tavırlarda bulunmasını sağlayacak bir akıl vermektedir. Dolayısıyla akıl, kişinin cinsiyetine göre değil, tümüyle Allah’a olan samimi bağlılığına, yakınlığına ve korkusuna göre gelişmektedir.

 

İmanın kendisine kazandırdığı akıl ile hareket eden her insan, kadın olsun erkek olsun, hayata dair her konuda başarı elde edebilir, pek çok insana göre öne de geçebilir. Bu tümüyle kişinin, isteğine, şevkine ve azmine bağlıdır. İman edenler İslam ahlakının bir gereği olarak, kendilerini hiçbir zaman hiçbir konuda yeterli görmezler. Daima daha akıllı, daha yetenekli, daha sorumluluk sahibi, daha kişilikli, daha güzel ahlaklı insanlar olabilmek için çaba harcarlar. Kendilerini her konuda güçlerinin yettiği oranda geliştirmeye çalışırlar. Allah, iman edenlerin, çevrelerindeki tüm insanlara örnek olabilecek bir karaktere sahip olabilmek için Kendisi’ne dua ettiklerini bildirmektedir:

Ve onlar: “Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl,” diyenlerdir. (Furkan Suresi, 74)

Hayatı boyunca her konuda elinden gelenin en iyisini yapmaya ve kişiliğiyle, ahlakıyla ve çabasıyla tüm insanlara örnek olmaya çalışan mümin bir kadın da, -Allah’ın izniyle- toplum içerisinde de üstün bir konuma gelir. Üstlendiği her türlü sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirir, en doğru kararları alır, en güzel çözümleri ve en akılcı tedbirleri üretir.

Görüldüğü gibi, İslam ahlakında kadın ile erkeğin toplumdaki yeri tamamen eşittir. Kadın ya da erkek olsun, bu tamamen kişinin Allah’a olan imanının gücü doğrultusunda, ahlakıyla, kişiliğiyle ve üstlendiği sorumluluklarla ön plana çıkmasına bağlıdır. Bu nedenle de İslam ahlakını benimseyen kadınlar için, erkeklere yönelik bir eşitlik mücadelesi değil, bunun yerine ‘hayırlarda yarışma’ ahlakı söz konusudur. Hayırlarda yarışmak, iman edenlerin, yaşamlarının her anında Allah’ın rızasını kazanabilmek için ellerinden gelen çabanın en fazlasını göstermeleridir. Bu amaçları doğrultusunda, Allah’ın en sevdiği, en razı olduğu ve Allah’a en yakın kişi olabilmek için hayırlarda yarışırlar. Ancak bu yarış, tümüyle Rahmani bir yarıştır. Allah müminleri dünyada ve ahirette öne geçiren özelliğin bu yönde gösterdikleri çaba olduğunu Kuran’da şöyle bildirmektedir:

İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler. (Müminun Suresi, 61)

Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir. (Fatır Suresi, 32)

 

Kadın ve erkek arasındaki eşitlik, Allah’ın kadına ve erkeğe dünya hayatındaki imtihan sürecinde eşit haklar tanımasından da anlaşılmaktadır. “Şüphesiz Biz, yeryüzü üzerindeki şeyleri ona bir süs kıldık; onların hangisinin daha güzel davranışta bulunduğunu deneyelim diye.” (Kehf Suresi, 7) ve “Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya Suresi, 35) ayetleriyle Allah, kimlerin daha güzel davranışlarda bulunacağının ortaya çıkması için, kadını da erkeği de denemekte olduğunu bildirmiştir. Bir başka ayette ise Allah “Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” (Bakara Suresi, 155) şeklinde bildirerek, hayatlarının sonuna kadar kadını da erkeği de çeşitli olaylarla deneyeceğini, tüm bunlara sabır gösterebilenlere ise rahmetiyle karşılık vereceğini haber vermiştir.

Allah kadına da erkeğe de belirli bir ömür süreci belirlemiş, her ikisini de Kuran’dan sorumlu tutmuş, her ikisine de hayatlarının her anında kendilerine doğruyu ilham edecek bir vicdan vermiş, nefsi ve şeytanı her ikisine düşman kılmıştır. Dünya hayatındaki imtihanın gereği olarak, tüm bu şartlar karşısında kadın ya da erkek olsun her kim güzel ahlak gösterip salih amellerde bulunursa, Allah o kişilerin dünyada ve ahirette en güzel karşılığı bulacaklarını bildirmiştir:

… Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp-çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu,) Allah Katından bir karşılık (sevap)tır. (O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O’nun Katındadır. (Al-i İmran Suresi, 195)

Bir başka ayette ise Allah, “Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” (Nahl Suresi, 97) şeklinde buyurarak, erkek ya da kadın, kim olursa olsun, tüm insanların dünyada ve ahirette hiçbir haksızlığa uğratılmadan eksiksiz olarak karşılık göreceklerini hatırlatmıştır.

 

KURAN’DA KADIN VE ERKEĞE HİTAP AYNIDIR

Kuran ayetlerinin geneline bakıldığında, Allah’ın kadın ve erkeğe ortak bir hitap şekli kullandığı görülmektedir. Önceki bölümlerde de detaylı olarak üzerinde durulduğu gibi, Allah Kuran’da bir kişinin genç, yaşlı, kadın ya da erkek olmasının değil, samimi bir kalple iman etmesinin önemli olduğunu bildirmektedir. Bu doğrultuda Allah Kuran ayetlerinde tüm hitapları kadına ve erkeğe birarada yapmakta ve her ikisinin de aynı sorumluluklara sahip olduklarını hatırlatmaktadır. Kuran’da bu şekilde pek çok ayet yer almaktadır. Allah Kuran’da, “Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa, onlar cennete girecek ve onlar, bir ‘çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar’ bile haksızlığa uğramayacaklardır.” (Nisa Suresi, 124) ayetinde, samimi iman ettiği sürece, kişinin kadın ya da erkek olmasının hiçbir önemi olmadığını, hiçbir haksızlığa uğramaksızın, mutlaka Allah’ın rahmeti ve cenneti ile karşılık göreceğini hatırlatmıştır.

 

Allah’ın kadın ve erkeğe ortak hitapta bulunduğu bir diğer ayet ise şöyledir:

Kim bir kötülük işlerse, kendi mislinden başkasıyla ceza görmez; kim de -erkek olsun, dişi olsun- bir mü’min olarak salih bir amelde bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere cennete girerler. (Mümin Suresi, 40)

Allah, Kuran’da müminlere olduğu gibi, inkar edenler hakkında bilgi verirken de kadınlara ve erkeklere aynı şekilde hitap etmektedir. Allah, inkar eden kadınlar ile inkar eden erkeklerin, münafık kadınlar ile münafık erkeklerin ve müşrik kadınlar ile müşrik erkeklerin de ahiret gününde aynı şekilde karşılık göreceğini, cinsiyetlerinden dolayı farklı bir durum ile karşılık görmeyeceklerini bildirmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Münafık erkekler ve münafık kadınlar, bazısı bazısındandır; kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar, ellerini sımsıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu. Şüphesiz, münafıklar fıska sapanlardır. (Tevbe Suresi, 67)

Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da ve (bütün) kafirlere, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşini vadetti. Bu, onlara yeter. Allah onları lanetlemiştir ve onlar için sürekli bir azap vardır. (Tevbe Suresi, 68)

Şundan ki: Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları azablandıracak; mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların tevbesini kabul edecektir. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Ahzab Suresi, 73)

Bir de; kötü bir zan ile zanda bulunan münafık erkeklerle münafık kadınları ve müşrik erkeklerle müşrik kadınları azaplandırması için. O kötülük çemberi, tepelerine insin. Allah, onlara karşı gazablanmış, onları lanetlemiş ve onlara cehennemi hazırlamıştır. Varacakları yer ne kötüdür. (Fetih Suresi, 6)

Allah’ın Kuran’da bildirdiği gibi, hem dünya hayatındaki imtihanları, hem de ahirette alacakları karşılık bakımından, kadın ve erkek eşit konumdadır.

 

ANNEYE VERİLEN DEĞER

Allah, İslam ahlakı ile, insanların gerek sosyal gerekse kişisel anlamda tüm haklarını güvence altına almış ve onlara en rahat, en huzurlu ve en mutlu şekilde yaşayabilecekleri yolu göstermiştir. Kuran ahlakı kadın-erkek, genç-yaşlı, zengin-fakir ayrımı gözetmeksizin tüm insanlara karşı adaletli, hoşgörülü, merhametli ve yardımsever bir tavır içerisinde olmayı gerektirir. Mümin, karşısında her kim olursa olsun, hayatının sonuna kadar bu ahlakı gücünün yettiği en güzel şekilde göstermekle sorumludur. Çünkü iman eden bir insan tüm güzel ahlak özelliklerini, Allah kendisine emrettiği için yaşar. Bu nedenle de karşısındaki kişinin sosyal konumu, cinsiyeti, yaşı gibi faktörler, onun göstereceği tutum ve davranışlarına etki etmez.

Allah Kuran’da hem kadına karşı gösterilmesi gereken özenli tavra, hem de bunun yanı sıra ‘anneye’ karşı gösterilecek olan güzel ahlakın önemine dikkat çekmiştir.

İnsanın anne ve babası, çocuklarının iyi bir eğitim alıp güzel bir ahlak kazanabilmesi, hem kendisine hem de çevresindeki insanlara fayda getirecek hayırlı bir insan olabilmesi için büyük çaba harcarlar. Yıllar boyu bu amaçla maddi manevi pek çok fedakarlık üstlenirler. İnsanın, kendisine verilen bu emeği takdir edebilmesi ve bu özverili ahlaka, saygı ve hürmetle karşılık vermesi gerekmektedir. Allah Kuran’da müminin bu sorumluluğunu şöyle bildirir:

Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik… (Ankebut Suresi, 8)

Biz insana, ‘anne ve babasına’ iyilikle davranmasını tavsiye ettik… (Ahkaf Suresi, 15)

De ki: “Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin, yoksulluk-endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. -Sizin de, onların da rızıklarını Biz vermekteyiz- Çirkin-kötülüklerin açığına ve gizli olanına yaklaşmayın. Hakka dayalı olma dışında, Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki akıl erdirirsiniz.” (Enam Suresi, 151)

Kuran’ın bir başka ayetinde ise Allah insana, anne babaya karşı güzellikle davranılmasını, büyüklenip böbürlenmekten kaçınılmasını şöyle bildirmektedir:

Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Nisa Suresi, 36)

Tüm bu ayetlerden anlaşılacağı gibi, Allah insanlara, anne babaya karşı daima hoşgörülü, anlayışlı, şefkatli ve saygılı bir tavır içerisinde olmalarını öğütlemektedir. Bunun yanı sıra Allah, annenin çocuğu dünyaya getirebilmek ve büyütebilmek için büyük zorluklara göğüs gerdiğini hatırlatarak, onun üzerindeki emeğine de dikkat çekmektedir:

Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. “Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Bana’dır.” (Lokman Suresi, 14)

Biz insana, ‘anne ve babasına’ iyilikle davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle doğurdu. Onun (hamilelikte) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır. Nihayet güçlü (erginlik) çağına erip kırk yıl (yaşın)a ulaşınca, dedi ki: “Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve Senin razı olacağın salih bir amelde bulunmamı bana ilham et; benim için soyumda salahı ver. Gerçekten ben tevbe edip Sana yöneldim ve gerçekten ben Müslümanlardanım.” (Ahkaf Suresi, 15)

 

Gerçekten de her anne, çocuğunu dünyaya getirebilmek için aylar boyunca büyük fedakarlıklara katlanmaktadır. Allah’ın ayette bildirdiği gibi, zorluk üstüne zorlukla çocuğunu karnında taşımakta ve ardından da onu güçlük içerisinde dünyaya getirmektedir. Ve sonra yine büyük bir özveride bulunarak çocuğun beslenmesini de üstlenmektedir. Allah bu gerçekleri insana hatırlatmakta ve annenin çok değerli bir varlık olduğuna dikkat çekmektedir.

Bunun yanı sıra Allah, insanın anne ve babasının kendisine göstermiş olduğu bu özverileri unutmamasını, onlar muhtaç konuma geldiklerinde de, anne ve babaya karşı aynı güzel ahlak ile davranılmasını öğütlemektedir:

Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: “Öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanadını ger ve de ki: “Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge.” (İsra Suresi, 23-24)

Bilindiği gibi yaşlılık, insanın pek çok açıdan güç kaybetmesine neden olmaktadır. İnsan gençlik yıllarındaki güçlü, dinamik, sağlıklı ve enerji dolu halinin aksine, korunup kollanmaya, başkalarının bakımına ve yardımına muhtaç hale gelmektedir. Bununla beraber, zihinsel anlamda da pek çok konuya eskisi gibi güç yetirememekte, unutkanlık ya da benzeri zorluklarla karşı karşıya kalabilmektedir. Müminler Allah’ın emri gereği, yaşlılığa ulaştıklarında da anne ve babalarına karşı son derece şefkatli, anlayışlı, hürmetkar ve hoşgörülü bir tavır içerisinde olurlar.

Allah Kuran’da müminlerin anne babaya karşı gösterecekleri bu hürmetkar tavrın ölçüsünü de belirlemiş ve “… Onlara öf bile deme, onları azarlama, güzel söz söyle” (İsra Suresi, 23) şeklinde buyurmuştur. Allah bu ayet ile anne babaya karşı yapılabilecek en küçük bir şefkatsizliği ya da saygıya uygun olmayacak bir tavrı dahi yasaklamıştır. Allah, içerisinde bulundukları durumun zorluğun göz önünde bulundurarak onlara karşı daima güzel söz söylenmesini ve ‘öf’ bile demeyecek kadar hürmetli davranılmasını emretmiştir. Bu nedenle müminler yaşlanarak, kuvvetten düşmüş olan anne ve babalarına karşı son derece itinalı, ince düşünceli ve halden anlayan bir tavır içinde olurlar. Onları rahat ettirmek için ellerinden geleni yapar, saygıda ve sevgide kusur etmemeye çalışırlar. Yaşlılığın getirdiği zorluk ve sıkıntıları göz önünde bulundurarak, onlar daha dile getirmeden tüm ihtiyaçlarını hissettirmeden gidermeye gayret ederler. Her ne olursa olsun gönül alıcı ve alttan alan bir üslup kullanırlar.

Müminler, anne ve babalarının manevi açıdan olduğu kadar maddi açıdan da herhangi bir eksiklik hissetmemeleri ve sıkıntı çekmemeleri için ellerindeki imkanları seferber ederler. Allah, “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: “Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.” (Bakara Suresi, 215) ayetiyle, müminlerin hayır olarak infak edecekleri mallarında anne ve babanın da hakkı olduğunu bildirmiştir. İman sahipleri, Allah’ın bu ayeti gereği, ihtiyaç içerisinde oldukları takdirde, anne babalarının bu yöndeki ihtiyaçlarını da en güzel şekilde gidermeye ve onları bu yönde de güvence altına almaya çalışırlar.

 

Hz. Yusuf’un anne babasına karşı göstermiş olduğu güzel ahlak, bu konuda tüm insanlar için güzel bir örnek oluşturmaktadır. Hz. Yusuf, Mısır hazinelerinin başına geçmesinin ardından anne ve babasını en güzel şekilde ağırlamış, saygısını ve hürmetini ifade etmek amacıyla onları tahta çıkarıp oturtmuştur. Allah Kuran’da Yusuf Peygamberin bu tavrını şöyle bildirmektedir:

Böylece onlar (gelip) Yusuf’un yanına girdikleri zaman, anne ve babasını bağrına bastı ve dedi ki: “Allah’ın dilemesiyle Mısır’a güvenlik içinde giriniz.” Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu; onun için secdeye kapandılar. Dedi ki: “Ey Babam, bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim onu gerçek kıldı. Bana iyilik etti, çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra, (O,) çölden sizi getirdi. Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendi. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi O’dur.” (Yusuf Suresi, 99-100)

Kuran’da iman edenlerin dualarında da anne babalarını gözettikleri, onlar için Allah’tan bağışlanma ve rahmet diledikleri haber verilmiştir. Ayrıca Kuran’da yer alan ayetlerden, peygamberlerin de Allah’a bu konuda dua ettikleri anlaşılmaktadır. Allah, Hz. Nuh’un, “Rabbim, beni, annemi, babamı, mü’min olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlere yıkımdan başkasını artırma.” (Nuh Suresi, 28) sözleriyle annesi ve babası için bu yönde dua ettiğini bildirmiştir.

Allah’ın Kuran’da bildirdiği tüm bu ayetlerden anlaşılacağı gibi, İslam ahlakı, anne-babaya büyük önem ve değer vermektedir. Gençliğinde de yaşlılığında da Allah, anneye karşı gösterilmesi gereken saygının ve güzel ahlakın önemli bir mümin özelliği olduğuna dikkat çekmiştir. Ancak Allah, “Bununla birlikte, onların ikisi (annen ve baban) hakkında bir bilgin olmayan şeyi Bana şirk koşman için, sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda onlara itaat etme ve dünya (hayatın) da onlara iyilikle (ma’ruf üzere) sahiplen (onlarla geçin) ve Bana ‘gönülden-katıksız olarak yönelenin’ yoluna tabi ol. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana’dır, böylece Ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim.” (Lokman Suresi, 15) ayetiyle, Kendisi’ne karşı isyan yolunu seçtikleri ve kişiyi de bu doğrultuda hareket etmeye teşvik ettikleri takdirde anne ve babaya itaat edilmemesini öğütlemiştir. Ancak İslam ahlakının gereği olarak, Allah, bu durumda da yine onlara karşı saygıda kusur etmeden, dünya hayatına ait konularda onlara iyilikle davranacak bir ahlak gösterilmesini emretmiştir.

 

EVLİLİK HAYATINDA KADINA VERİLEN DEĞER

İnsanların dünyevi değerler üzerine kurdukları birliktelikler çok kısa sürede yerini bıkkınlığa bırakabilmektedir. Evlilik kurumunda da bu duruma sık sık rastlanabilmektedir. İnsanlar, saygı ve sevgilerini dünyevi değerler üzerine kurduklarında, bu değerlerde herhangi bir değişiklik olduğunda, bu duygularını da hemen yitirebilmektedirler. Sevgi, saygı, sadakat gibi kavramlar, güzellik, zenginlik, sağlık, makam ya da itibar gibi ölçülere dayandırıldığında, bu sonuç neredeyse kaçınılmaz hale gelmektedir. Eğer insan sevgisini karşısındaki insanın yalnızca güzelliğine dayandırmışsa, bu kişi elbette zaman içerisinde gençliğini, sağlığını, güzelliğini yitirecek, dolayısıyla sevgi, saygı ve sadakat de bununla beraber yok olacaktır. Aynı şekilde zenginlik, itibar ya da makam gibi değerler de, kolaylıkla elden gidebilecek özelliklerdir. Kendisine bu değerleri ölçü alan bir insan, bunların kaybedilmesi durumunda artık karşısındaki kişiyi sevebilmek, ona saygı duyabilmek için kendince hiçbir sebep bulamayacaktır.

 

Sevgiyi, saygıyı ve sadakati kalıcı kılan, iman, Allah korkusu ve güzel ahlaktır. Bir insanı, imanı ve ahlakı için seven kişi, evlilik konusunda da karşısındaki kişiye karşı son derece saygılı, sadık ve güzel ahlaklı olacaktır. Ne gençliğini, sağlığını ya da güzelliğini zaman içerisinde yitirmesi, ne de zenginlik, itibar gibi özelliklerini kaybetmesi, bu kişinin sevgisine ve karşı tarafa verdiği değere bir etki edemeyecektir. Bu kişi, imanı ve Allah korkusu nedeniyle şartlar her ne olursa olsun, hiçbir zaman için karşı tarafı huzursuz edecek, sıkıntı duymasına neden olacak bir tavır içerisine girmeyecektir. Kuran ahlakına uygun olarak her koşulda, şefkat, merhamet, adalet ve hoşgörüyle yaklaşacak, bunun Allah’ın kendisine yüklediği önemli bir sorumluluk olduğunun bilinciyle hareket edecektir. Allah Kuran’da evlilikte kadın ve erkeğin birbirlerine karşı olan sorumluluklarını “… Onlar, sizin örtüleriniz, siz de onlara örtüsünüz…” (Bakara Suresi, 187) ayetiyle bildirmektedir. Allah bu ayetle birlikte, insanlara kadın ve erkeğin evlilikte birbirlerine karşı eşit yükümlülükte olduklarını da hatırlatmaktadır. Allah’ın ayette bildirdiği ‘örtü’ ifadesi, tarafların birbirleri üzerindeki koruyucu ve gözetici vasıflarını ortaya koymaktadır. Bu ayetle, ayrıca kadın ve erkeğin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerine de dikkat çekilmektedir.

Bunun yanı sıra Allah bir başka ayette de “Onda ‘sükun bulup durulmanız’ için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Rum Suresi, 21) ifadesiyle, evlilikte ‘sevgi ve merhamet’ kavramlarının önemine dikkat çekmiştir. İman edenler evlilikte, karşılıklı olarak, birbirlerini Allah’ın kendilerine olan bir nimeti ve emaneti olarak görür, bundan dolayı da birbirlerine büyük değer verirler. Her türlü eksiklik ya da hata karşısında sevgiyi ve merhameti esas alarak hareket ederler. Kuran’a uygun bir tavır göstermenin her zorluğun üstesinden gelmelerini sağlayacağını ve karşılaştıkları sorunları çözüme kavuşturacağını bilirler. Bu da, Allah’ın ayette belirttiği gibi, evliliğin mümin kadın ve mümin erkek için birbirlerinde ‘huzur ve sükun bulmalarını’ sağlayan bir nimete dönüşmesine neden olur.

Allah Kuran’ın, “… birbirinize katılmış (birleşerek içli-dışlı olmuş)tınız…” (Nisa Suresi, 21) ayetiyle, evliliğin kişiler arasında sağladığı samimiyete ve yakınlığa da dikkat çekmiştir. İman edenlerin evlilikteki bu samimiyetlerini, yakınlıklarını ve birbirlerine değer vermelerini sağlayan, bu kimselerin ahirette de sonsuza kadar sürecek bir birlikteliği amaçlamış olmalarıdır. Gerçek sadakat bu düşünceyi gerektirir. Aralarında, menfaatlere dayalı geçici bir sevgi söz konusu olmadığı ve ahirette sonsuza kadar beraber olmayı hedefledikleri için, birbirlerine karşı çok sadık, yakın, dürüst ve samimi olurlar.

 

Görüldüğü gibi, Kuran ahlakı esas alındığında, her iki tarafın da Allah’tan korkan, vicdanlı kişiler olması sebebiyle güzel bir birliktelik yaşanır. Böyle bir birliktelikte sadakat, vefa, saygı, sevgi, samimiyet, dürüstlük, hoşgörü, tevazu gibi önemli ahlak özelliklerinin yaşanması sonucunda evlilikte süreklilik ve istikrar olur. Bu özelliklerden yoksun olan insanların evlilikleri genellikle kısa süreli olmaktadır.

Dolayısıyla İslam ahlakında evlilik, kadın için büyük bir rahatlıktır. Sevgiyi, saygıyı, sadakat ve vefa duygularını en iyi şekilde yaşayabileceği bir birlikteliktir. Karşısındaki kişiden sürekli olarak saygı, sevgi ve ihtimam görür, el üstünde tutulur, onore edilir. Çekişme, menfaat çatışması, üstünlük arayışı, kibir, yalan gibi kötü ahlak özelliklerinin olmaması, kadının evlilikten Allah’ın ayette bildirdiği gibi, ‘huzur ve sükun bulmasını’ sağlar

Peygamber Efendimiz de kendi yaşantısıyla bu konuda tüm müminler için önemli bir örnek olmuştur. Allah, “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.” (Ahzab Suresi, 21) ayetiyle bu duruma dikkat çekmiştir. Peygamber Efendimiz birçok sözünde mümin kadınların ne kadar değerli varlıklar olduklarını belirtmiştir. Bu sözlerinden birinde “Dünya bir metaıdır. Dünya metaının en hayırlısı saliha kadındır”16 şeklinde buyurmuşlardır. Bir başka sözünde ise, evlilikte kadına gösterilmesi gereken ihtimamı ve verilmesi gereken değeri, “En olgun imana sahip mümin, huyu en güzel ve ailesine karşı en nazik, lütufkar olanıdır.”17 sözleriyle ifade etmiştir. Ayrıca Peygamberimiz (sav), bu yönde gösterdiği güzel ahlakı ile, tüm Müslümanlar için güzel bir örnek olmuştur. Bir hadis-i şerifinde evlilikte kadınlara karşı gösterilecek olan güzel ahlakın önemini şöyle hatırlatmıştır:

En hayırlınız, hanımlarına en hayırlı olanınızdır. Ben hanımlarına karşı sizlerin en iyisiyim.18

Bunun yanı sıra, Peygamberimiz (sav) Veda Hutbesi’nde; “Kadınlar size Allah’ın bir emanetidir.”19 şeklinde buyurarak, kadınlara karşı nasıl bir ihtimam içerisinde olunması gerektiğini bir kez daha hatırlatmıştır.

Tüm yaşantısıyla olduğu gibi, aile hayatıyla da iman edenler için güzel bir örnek oluşturan Peygamberimiz (sav), hanımlarına karşı daima şefkat, merhamet ve güzellikle davranmıştır. Nitekim Hz. Aişe (ra)’den rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz,”Hanımlarına karşı insanların en yumuşağı, en kerimi, güler yüzlüsü ve mütebessim olanı idi.”20

 

KURAN’DA KADINLARIN KORUMA ALTINA ALINMASI

Allah, “Kuran’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz…” (İsra Suresi, 82) ayetiyle, İslam ahlakının insanları daima hayra yönelteceğine dikkat çekmiş ve Kuran ayetlerinin insanlar için bir rahmet olduğunu hatırlatmıştır. Allah’ın insanlar arasında huzur ve adaleti sağlaması için bildirdiği Kuran ahlakı ile, kadının gerek toplumsal yaşantısındaki gerekse aile hayatı içerisindeki tüm hakları koruma altına alınmıştır. Allah’ın bir ayette “… Biz (ona karşı) sana hakkı ve en güzel açıklama tarzını getirmiş olmayalım.” (Furkan Suresi, 33) sözleriyle bildirdiği gibi, Allah tüm insanların hayatlarının her safhasında hak ettikleri değeri, sevgiyi ve saygıyı görebilmeleri için gereken her türlü bilgiyi Kuran’da eksiksiz olarak bildirmiştir.

Kuşkusuz bu, kadınlar için de çok büyük bir rahmet, büyük bir kolaylık ve nimettir. Allah’ın bildirdiği ahlaka göre hareket edildiğinde, hiç kuşku yok ki, Kuran bilgisinden uzak yaşayan kimi toplumlarda olduğu gibi bir karmaşa söz konusu olmayacak, kadının toplumdaki yeri konusunda süregelen tüm tartışmalar son bulacaktır.

İlerleyen satırlarda Allah’ın Kuran ayetleri ile bildirdiği, kadını ve sahip olduğu sosyal hakları güvence altına alan ayetlerden bazılarına değinecek ve İslam ahlakında kadına ne kadar değer verildiğini ve nasıl bir ihtimam gösterildiğini ortaya koyacağız.

 

 

KADINLARDAN, GÖNÜLLERİ ALINARAK VE HOŞNUT BIRAKILARAK BOŞANILMASI

İman ve Allah korkusu, insanların hayatlarının her anında vicdanlarına ve Kuran ahlakına uygun şekilde hareket etmelerini sağlar. Aksinde ise insanı yönlendirecek olan, nefsinin bencil tutkuları ve şeytanın telkinleri olur. Bu da, insanları doğru ve güzel olan tavırlardansa, nefislerini memnun edecek, şahsi menfaatlerini koruyacak davranışlarda bulunmaya iter. Bu bakış açısı, boşanma gibi iki insan arasındaki birtakım maddi ilişkilere son veren durumlarda da açıkça ortaya çıkabilmektedir.

Boşanma, nefislerinin kendisini yönetmesine izin veren kimi insanlar için, karşı taraf ile olan tüm çıkar ilişkilerini sona erdirmeleri anlamına gelir. Bu kimseler çıkar ilişkisinin bittiği yerde, karşı tarafa artık ihtimam ve ilgi göstermeleri için bir gerekçe kalmadığına inanırlar. Çoğu zaman, ayrıldıkları insanlara karşı olan tüm sevgi ve saygı hislerini de yitirdikleri için, onlara karşı iyilikte bulunabilmek için herhangi bir sebep bulamazlar. Bundan dolayı sadece kendi menfaatlerini koruma altına alacak şekilde hareket eder, karşı tarafın içinde bulunduğu durumu, zorluk ve sıkıntıları, ihtiyaç içerisinde oldukları konuları görmezlikten gelebilirler.

İman edenlerin böyle bir durum karşısında gösterecekleri ahlak ise çok farklı olur. Onlar, yaptıkları her işte asıl olarak Allah’ın rızasını kazanabilmeyi hedefledikleri için, şahsi isteklerine ya da nefislerinin bencil telkinlerine göre hareket etmezler. Allah’ın razı olacağı tavrın, şartlar ne olursa olsun, Kuran ahlakına ve vicdanlarına uygun bir ahlak göstermeleri olduğunu bilirler. Bu nedenle, boşanma söz konusu olduğunda da gösterecekleri tavır yine güzel ahlaka en uygun olan tavırdır. Allah Kuran’ın “Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini tamamlamışlarsa, onları ya güzellikle tutun ya da güzellikle bırakın…” (Bakara Suresi, 231) ayetiyle, insanlara boşandıkları eşlerini güzellikle bırakmalarını bildirmiştir. Müminler bu konuda son derece titiz davranırlar. Güzel ahlakı Allah’ın rızasını kazanabilmek amacıyla yaşadıkları için, boşanacakları kişiye karşı da aynı hoşgörülü, merhametli, nezaketli, saygılı ve ince düşünceli tavrı gösterirler. Evlenirken ya da sonrasında birbirlerine karşı nasıl sevgi, saygı dolu bir tavır içindelerse, bu ahlaklarını boşanma sırasında da korurlar. Boşanmayı aralarında bir tartışma ya da kırgınlık sebebi yapmazlar. Karşı tarafı zorluk ve sıkıntı içerisine sokacak, rahatsızlık verecek, huzursuz edecek bir tavır göstermekten itinayla kaçınırlar. Allah Kuran’ın bir başka ayetinde boşanılan kadınlara karşı gösterilmesi gereken ahlaka şöyle dikkat çekmiştir:

Ey iman edenler, mü’min kadınları nikahlayıp sonra onlara dokunmadan boşarsanız, bu durumda sizin için üzerlerine sayacağınız bir iddet yoktur. Artık (hemen) onları yararlandırın (onlara yetecek bir miktar verin) ve güzel bir salma tarzıyla onları salıverin. (Ahzab Suresi, 49)

Kadınların, Boşandıktan Sonra Maddi Olarak Güvence Altına Alınması

Allah Kuran’da, boşanan kadının geçimini sağlaması amacıyla, maddi açıdan güvence altına alınmasının, Kendisi’nden korkup sakınan her mümin erkeğin üzerine bir yükümlülük olduğunu bildirmiştir:

(Kocası tarafından) Boşanan (kadın)ların maruf (meşru) bir tarzda yararlanma (ve geçim pay)ları vardır. Bu, sakınanlar üzerinde bir hak (borç) tır. (Bakara Suresi, 241)

Kuran ahlakına göre müminlerin, hayatlarının her anında olduğu gibi, bu konuda da Allah’ın rızasını kazanmayı hedefleyerek hareket etmeleri gerekir. Sağlanacak yardımın miktarı belirlenirken, kadının içerisinde bulunduğu sosyal konumu ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak son derece vicdanlı hareket etmek mümin ahlakının bir gereğidir. Allah müminlerin bu konudaki yükümlülüklerini Kuran’da şöyle bildirmiştir:

… Onları yararlandırın, zengin olan kendi gücü, darda olan da kendi gücü oranında, maruf (meşru ve örfe uygun) bir şekilde yararlandırsın. (Bu,) iyilik edenler üzerinde bir haktır. (Bakara Suresi, 236)

Geniş-imkanları olan, nafakayı geniş imkanlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah’ın kendisine verdiği kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir. (Talak Suresi, 7)

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, Allah geniş imkanlara sahip zengin bir kişiyi de, kısıtlı maddi gücü olan fakir kişiyi de bu konuda sorumlu tutmuş, her birine kendi imkanları oranında yardımda bulunmalarını bildirmiştir. Kuran ahlakından uzak yaşayan kimi insanlar, boşandıkları ve artık hiçbir beklentilerinin kalmadığı kişilere maddi yardım yapmanın, boşa gidecek bir harcama olacağını düşünürler. Çünkü ahirete inanmamakta ve yaptıkları işlerde Allah’ın rızasını kazanma amacı taşımamaktadırlar. Amaçları sadece menfaatlerini korumak olduğu için, kendilerine artık hiçbir çıkar sağlamayacak, yabancı konumuna gelmiş birisi için özveride bulunmanın bir anlamı olmadığını düşünürler. Bu nedenle de genellikle bu sorumluluktan bir şekilde kurtulmaya ya da karşı tarafın içerisinde bulunduğu durumu hiç göz önünde bulundurmaksızın, mümkün olduğunca az bir yardım ile konuyu kapatmaya çalışırlar.

İman eden kimseler ise, tüm davranışları ile Allah’ın rızasını kazanmayı amaçladıkları için hiçbir zaman bu tarz düşüncelerle hareket etmez; tam tersine, olabilecek en fazla hassasiyeti ve titizliği gösterirler. Hayatının sonuna kadar boşandığı kişiyi bir daha hiç görmeyecek ve ondan maddi manevi hiçbir menfaat elde etmeyecek de olsa, mümin bir kimse samimiyetle bu kişinin ihtiyaçlarını kendi maddi imkanları doğrultusunda en iyi şekilde karşılamaya çalışır.

 

Bunun yanı sıra, bir ibadeti yerine getirirken, insanlara Allah’ın rızasını asıl kazandıracak olanın, yaptıkları bir işin mahiyeti değil, bunu yerine getirirken kalplerinde taşıdıkları niyetleri olduğunu bilirler. Allah kesilecek olan kurbanlar için bir ayette “Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah’a ulaşmaz, ancak O’na sizden takva ulaşır…” (Hac Suresi, 37) şeklinde buyurarak bu konuyu müminlere açıklamıştır. Bu nedenle Allah’ın bir ayette “Kadınlara mehirlerini gönülden isteyerek (ve bir hak olarak) verin, fakat onlar, gönül hoşluğuyla size ondan bir şeyi bağışlarlarsa, onu da afiyetle, iç huzuruyla yiyin.” (Nisa Suresi, 4) sözleriyle bildirdiği gibi, kadınlara yönelik olan bu sorumluluklarını da ‘gönülden isteyerek’ yerine getirirler. Kadınların da yine bu yardımı ‘gönül hoşluğuyla’ bağışlamaları durumunda ise, bu konuda herhangi bir şekilde sorumlu olmazlar.

 

KADINA VERİLEN MALLARIN BOŞANDIKTAN SONRA GERİ ALINMAMASI

Allah’ın Kuran’da bildirdiği, kadınların korunmasına yönelik tedbirlerden bir diğeri ise, boşanan kadınların sahip oldukları mal varlıklarına ilişkindir. Allah “Bir eşi bırakıp yerine bir başka eşi almak isterseniz, onlardan birine (öncekine) yüklerle (mal ve para) vermişseniz bile ondan hiçbir şey almayın. Ona iftira ederek ve apaçık bir günaha girerek verdiğinizi alacak mısınız? Onu nasıl alırsınız ki, birbirinize katılmış (birleşerek içli-dışlı olmuş)tınız. Onlar sizden kesin bir güvence (kuvvetli bir ahid) de almışlardı.” (Nisa Suresi, 20-21) ayetleriyle, boşanma durumunda erkeğin, evli olduğu süre içerisinde eşine vermiş olduğu hiçbir şeyi geri almamasını bildirmiştir.

 

Allah, öncesinde evlilik ile kadına bir söz ve güvence verilmiş olduğunu hatırlatmış, bu nedenle de kadına ‘yüklerle mal ve para’ verilmiş olsa da, yine de erkeğin bunları geri alma yönünde bir talep içerisinde olmamasını bildirmiştir. İman eden, Allah’tan korkan ve her işi Allah’ın rızasını kazanabilme umuduyla yapan bir insan, verilen sözün Allah’a karşı verilmiş olduğunu bilir. Bundan dolayı bu konudaki sorumluluğunu en güzel şekilde yerine getirir.

Allah, insanları Kuran ile bildirmiş olduğu sınırlara titizlikle uymaları konusunda uyarmış ve kadınlara verilen bir şeyin geri alınmasının helal olmayacağını bildirmiştir:

… Onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şeyi geri almanız size helal değildir; ancak ikisinin Allah’ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkmuş olmaları (durumu başka). Eğer ikisinin Allah’ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkarsanız, bu durumda (kadının) fidye vermesinde ikisi için de günah yoktur. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır; onlara tecavüz etmeyin. Kim Allah’ın sınırlarına tecavüz ederse, onlar zalimlerin ta kendileridir. (Bakara Suresi, 229)

Görüldüğü gibi İslam ahlakında kadına büyük bir ihtimam gösterilmekte, hayatının herhangi bir aşamasında bir sıkıntı veya zorluk ile karşı karşıya kalmaması için gerekli olan tüm ahlaki tedbirler daha en başından alınmaktadır. Müminler her işlerinde daima Allah’tan korkarak hareket ettikleri için, boşandıkları bir kadının da haklarını en güzel şekilde korur ve olabilecek en vicdanlı tavrı gösterirler.

 

 

BOŞANDIKTAN SONRA KADINLARIN BARINMALARININ SAĞLANMASI

Allah, Kuran’ın “(Boşadığınız) Kadınları, gücünüz oranında oturmakta olduğunuz yerin bir yanında oturtun, onlara ‘darlık ve sıkıntıya düşürmek amacıyla’ zarar vermeyin. Eğer onlar hamile iseler, yüklerini bırakıncaya (doğumlarını yapıncaya) kadar onlara nafaka verin. Şayet sizler için (çocuğu) emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin. (Durum ve ilişkilerinizi) Kendi aranızda maruf (güzellikle ve İslam’a uygun bir tarz) üzere görüşüp-konuşun. Eğer güçlük içine girerseniz, bu durumda (çocuğu) onun (babası) için bir başkası emzirebilir.” (Talak Suresi, 6) ayetiyle, boşanma sonrasında kadınların gerek maddi gerekse manevi anlamda tüm ihtiyaçlarının güvence altına alınabilmesi için gösterilmesi gereken ahlak özelliklerini insanlara bildirmiştir. O ana kadar, maddi manevi her türlü ihtiyacını eşinin ya da evlilik ortamının sağladığı imkanlar ile karşılayan kadın, boşanmayla birlikte pek çok açıdan zorluk içerisinde kalabilecektir. Mümin ahlakı böyle bir durumda kişinin olabildiğince anlayışlı olmasını ve karşı tarafın ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçları gibi tüm detaylarıyla düşünüp yardımcı olmaya çalışmasını gerektirir. Öncelikle, evlilik sonrasında kendisine kalabileceği uygun bir yer bulana kadar bu konuda kadına bir imkan sağlanması, ona herhangi bir şekilde zarar gelmesine izin verilmemesi, mümin için, vicdanı açıdan önemli bir sorumluluktur. Bunun yanı sıra kadın eğer hamile ise, doğum olayı gerçekleşinceye kadar, maddi açıdan tüm sağlık ve bakım ihtiyaçlarının karşılanması güzel ahlaka uygun bir tavır olacaktır. Tüm bu ihtiyaçlar, kişilerin içinde bulundukları koşullara göre değişkenlik gösterebilir. Ancak önemli olan, iman ve vicdan sahibi insanların şartlar ne olursa olsun ince düşünceli ve anlayışlı bir tavır içerisinde hareket etmeleri, kadının zor durumda kalmaması, maddi ve manevi açıdan güvenliğinin sağlanabilmesi için gerekli olan tüm önlemleri alabilmeleridir. Ve tüm bu konuları çözümlerken de, Allah’ın ayette bildirdiği gibi, her türlü konunun kişiler arasında güzellikle ve Kuran ahlakına uygun bir şekilde halledilmesidir.

 

KADINA ZORLA MİRASÇI OLUNMAMASI

Allah Kuran’da kadınların toplumsal yaşamın her aşamasında en güzel şekilde korunup kollanmalarına yönelik pek çok tavsiyede bulunmuştur. Bunlardan biri de, kadınların mallarına zorla mirasçı olunmaya çalışılmamasıdır. Allah Kuran’ın “Ey iman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmaya kalkışmanız helal değildir. Apaçık olan ‘çirkin bir hayasızlık’ yapmadıkları sürece, onlara verdiklerinizin bir kısmını gidermeniz (kendinize almanız) için onlara baskı yapmanız da (helal değildir.) Onlarla güzellikle geçinin…” (Nisa Suresi, 19) ayetiyle, müminlere bu konuyu hatırlatmıştır.

 

YETİM KADINLARIN HAKLARININ KORUNMA ALTINA ALINMASI

Kadınlara gösterilmesi gereken ihtimama ve güzel ahlaka dikkat çekilen ayetlerden birinde, Allah ‘yetim kadınlara karşı adaletin ayakta tutulması’ gerektiğini haber vermiştir:

Kadınlar konusunda senden fetva isterler. De ki: “Onlara ilişkin fetvayı size Allah veriyor. (Bu fetva,) Kendilerine yazılan (hakları veya miras)ı vermediğiniz ve kendilerini nikahlamayı istediğiniz yetim kadınlar ve zayıf çocuklar (hakkında) ile yetimlere karşı adaleti ayakta tutmanız konusunda size Kitap’ta okunmakta olanlardır. Hayır adına her ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir. (Nisa Suresi, 127)

 

Allah korkusu olmayan kimi insanlar, zayıf konumda olduğunu, çevresinin güçlü olmadığını ya da arkasında haklarını koruyup sahip çıkacak kimsesi olmadığını düşündükleri insanların haklarını kolaylıkla çiğneyebilmektedirler. Yetim olan kimseler de, kimi zaman bu kötü niyetli insanların adaletsiz ve çıkarcı tavırlarına hedef olabilmektedirler. Hatta kimi insanlar, bazen bir kişiyle, sahip olduğu imkanlarından yararlanma düşüncesiyle, sadece zengin olduğu için evlenebilmektedirler. Bu kişi yetim biri olduğunda ise, bu çıkarcı yaklaşımlarını çok daha rahat bir şekilde uygulamaya geçirebileceklerini düşünebilmektedirler. İşte Allah bu gibi insanların ahlakından sakınmaları konusunda müminleri uyarmış ve onlara daima hayırdan yana hareket etmelerini hatırlatmıştır.

 

İman eden kimseler, Allah’ın, yaptıkları herşeyi gördüğünü ve ahirette tüm bunları ortaya çıkaracağını bilirler. İnsanları aldatmanın, haksız yollarla menfaat elde etmeye çalışmanın, adaletsiz ve merhametsiz tavırlar sergilemenin, ahirette insanları mutlaka kayba uğratacağının bilincindedirler. Dünya hayatında haksız yere kazanılacak az bir menfaatin, insanlara Allah’ın rızasını kaybettireceğini ve ahirette sonsuz bir azaba neden olabileceğini düşünerek böyle bir ahlaka asla yanaşmazlar. Yetim bir insanın hakkını herkesten önce onlar kendileri koruyup kollamaya çalışır, kötü niyetli insanların yaklaşımlarına karşı önce kendileri tedbir alırlar. Aynı şekilde evlenmek istedikleri yetim bir kimsenin haklarına karşı da büyük bir titizlikle yaklaşır, evliliği hiçbir zaman için karşı tarafın sahip olduğu imkanlardan istifade edilen bir birliktelik olarak görmezler.

 

http://www.kurandakadin.com/4.html

posted in KADINLAR | 0 Comments

19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KADININ SÖMÜRÜLMESI

Bakın ” Prof. Dr. Nevzat Tarhan “KADIN PSİKOLOJİSİ” kitabında ne diyor.
kadının Sömürülmesi “kadının sömürülmesi çağlara göre farklılaşarak devam ediyor. Önceki yıllarda küçümsenerek, şiddet uygulanarak sömürülen kadından, şimdi övülerek ve iltifat edilerek, çıkar sağlanmaya çalışılıyor. Bu anlamda çok sıkça gündeme gelen cinsel özgürlük konusu, onun daha fazla erkekle beraber olmasının, kendisi için özgürlük olacağını ifade ediyor. İlk bakışta kadın haklarını savunmak gibi gözüken bu durum, aslında ona zarar veriyor. Oysa kadının sosyal hayattaki konumunu çok dar kalıplara sokmak, doğasına aykırı ve zaten psikolojisi bu durumu reddediyor. Sömürüyü ortadan kaldırmak için de kadının dişiliğini değil, kişiliğini kullanması gerekiyor. Çünkü şu anda kadını sömürmek isteyenler, onu kimliksizleştirerek cinsel cazibesini ön plana çıkarıyorlar, buna karşılık toplumsal statüsünde dişilik faktörünü ikinci plana düşürüp şahsiyeti ve vasıflarıyla kendini var eden kadın, erkeklerin çıkarlarını hiçe saymış oluyor. Ancak burada, üzerinde önemle durulması gereken bir husus var: insani değerleri ile anılmak isteyen modern kadın, aklın geliştirilmesine çok önem vererek onu kutsallaştırdı. Mantık ve muhakeme ile ilgili melekelerini yücelten kadın, biyolojik doğasına aykırı davranarak duygularla uğraşmayı zayıflık şeklinde algıladı. Biyolojik doğasına aykırı davrandı; çünkü kadın beyninde daha çok, duygusallıkla ilgili hücre vardı. İşte, beyninin bu sahası aktif olarak çalıştığı halde hislerini görmezden gelen kadın, zor durumda kaldı. Bunun en büyük ispatı, son yıllarda duygularımızın yaşantımızdaki önemi anlaşıldıkça ortaya çıktı. Toplum akli ile birlikte duygularına yaslanmayı da başardıkça, kadınların sosyal roldeki kıymeti artmaya başladı. kadının sevgi veren, insanlığının sevilme ihtiyacını gideren bir unsur olarak vazgeçilmezliğini kanıtladı.

Bu durum benzeri Antik Yunan Çağında da yaşanmış olmasına rağmen, insanlığın tam olgunlaşmamış olması ve iletişim eksikliği, kısa zamanda kazanılan hakların kaybedilmesi sonucunu vermiştir. Bu haklar, kadını cinselliğinin dışında “insan” kimliği ile görebilirsek gönümüzdeki hukuk çerçevesinde de devam ettirilebilir. Eğer Antik Çağda Yunanlıların yaptığı hata yapılmazsa, yani kadın düşünürlerin varlıklarını hissettirmeleri sureti ile sosyal hayatta aile odaklı yaklaşımlar güçlenirse, her iki cinsin de mutlu olabileceği bir toplum oluşur. kadın ve erkeğin bencil olmadan bağımsız kalabileceği, kimsenin kimseye üstünlük sergilemeyeceği bir beraberlik oluşabilir. Bunu yapmak, rol paylaşımlarını iyi bir biçimde gerçekleştirmekle mümkündür. İnsanlık şu anda bu olgunluk düzeyine sahiptir. Aslında konuyla alakalı tartışmalar, insanlığı geliştireceği ve ileriye taşıyacağı için iyiye işarettir.

Bir kişinin insaniyeti ile cinsiyet kimliğinin doğru noktalarda değerlendirilmesi, topluma doğru şeyler kazandırır. Mesela erkeklerin kadınları ne derece anladığı ile ilgili yapılan araştırmalarda, seks yaşamları kötü giden erkeklerin, kadınların cinsel niyetlerini abarttıkları ortaya çıkmıştır. Yani cinsel tatminlerinin eksikleri, kadınların cinsel niyetlerinin yanlış değerlendirilmesine sebep olmaktadır. Bu eksikliği yaşayan erkek, kadının basit bir gülüşünü ya da kendisine normal bir bakışı bile “cinsel davet” şeklinde algılayarak gerçek hayatta var olmayan bir şehveti görmeye çalışır. Oysa bu konuda yetkinliğe ulaşmış bir erkek, karşı cinsle olan münasebetinde cinsel dürtülerini abartmamayı başarabilir. Bu noktada insanın şahsi istekleri belirleyici olurken, toplumsal pornografiye gereğinden fazla vurgu yapılması da böyle bir algılama bozukluğunu teşvik edebilir.

Egemenliğe dayalı modellerde kadının haklarından değil, görevlerinden bahsedilmiştir. İnsanın kendi kendini yönetebilmesi, kadın için geçerli sayılmamıştır. kadının da bir çocuk gibi kendini yönetemediği ve vesayete muhtaç olduğu kabul edildiği için, onun kararlarını hep erkek vermiştir. kadının kendi yönetimini gerçekleştirebilmesi için, kimliğinin farkına varması ve kendini, toplumu doğru tanıması gerekmektedir. kadın kendini köle gibi algılarsa, ona köle gibi muamele eden insanlarla karşılaşacaktır. Bunu engellemek için de kişiliğinin güçlü ve zayıf yönlerini çok iyi bilmeli ve karşı cinsle olan ilişkisini savaş haline getirmemelidir. İnsanlığın şu anda geldiği nokta, “kadın ve erkeğin birbirleri ile savaş değil, birbirlerini tamamlayan iki varlık olduğu” gerçeğidir.”

Bu acı gerçek, Modernleşme adı altında Batılılaşan Dünyanın bize sunduğu kadın portresidir. Batılaşmayı Modern olmak olarak algılayan bir toplumun içinde bulunduğu durumu göremiyor olması ne kadar da üzüntü verici…

http://www.diniyazilar.com/oku.asp?hid=449&aranan=kadın

posted in KADINLAR | 0 Comments

19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Sübyanla evlilik, çokeşlilik ve kadın dövme

Gerçi bu konularda daha önce defalarca yazdım; “Çokeşlilik”, “Kur’an kadınları dövün diyor mu?”, “İslam’da cariye var mı?”, “Kadın erkeğin kaburga kemiğinden mi yaratıldı?” başlıklı makalelerimize bakılabilir. Burada onları güncelleştirerek kısa bir özet sunacağım.

Görüyorsunuz, dönüyor dolaşıyor aynı şeyler yine gündeme geliyor.

Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Ben bu tür vak’alara “mahalle duvarları” arkasından bakmıyorum. Çünkü zihnimdeki mahalle duvarlarını çoktan yıktım. Dolayısıyla olaya “İşte gördünüz, bunlar böyle; vurun abalıya!” veya “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezseniz!” mantığı ile yaklaşmamaktayım.

İşin beni ilgilendiren tarafı Türkiye toplumunun din ile yani İslam ile ilişkisinde bir sakatlığın olması… Allah, kitap, peygamber anlayışının cehalet ve hurafelerle ile dolu olması… Sadece sevgi yetmiyor, akıl, idrak ve derin anlayış ta lazım.

***

Bakıyorsunuz, adam kendisinden 50 yaş küçük bir kızla evleniyor, gerekçe hazır;“Peygamberimiz de Hz. Aişe ile 9 yaşında evlenmişti!”

Bakıyorsunuz, adam iki, üç, dört kadınla evleniyor, gerekçe sağlam: “Allah’ın emri/izni var, kime ne?”

Bakıyorsunuz, adam karısını dövüyor, gerekçe kaya gibi: “Kur’an kadınları dövün diyor!”

Bu işin şu mahallesi bu mahallesi kalmadı. Toplum olarak her kesimde bunun benzerlerine rastlayabilirsiniz. Bugün bu mahallede yarın öbüründe pıtrak gibi bitiyor. Sorun, gerekçe olarak gösterilen eski dini kaynaklarla cesurca yüzleşmede, içeriden bir dini aydınlamada fakat ona da kimse yanaşmıyor.

Eh, bu durumda hariçten gazel okuyan birisine şöyle demek kalıyor: “Kardeşim, sizin dininizde bir sorun var galiba…”

Öyle ya iş sonunda gidip Allah, Kitap, Peygambere dayanıyor. Sokaktaki dindar ne yapsın, dinim bu diye biliyor.

Gerçekten öyle mi?

Acaba 9 yaşında kızla evlenmek, çokeşlilik, kadın dövme vs. olaylarının kaynağı, örfü, geleneği filan bıraktık direk Allah, Kitap, Peygamber mi?

Hayır! Kesinlikle hayır!

Müslümanlar Kitaplarını uzun bir süredir terk ettiklerinden yani duvarlara astıklarından, cenaze ritüeli haline getirdiklerinden, tapınak ayinine çevirdiklerinden, ölülerin arkasına okuyup durduklarından, ezber ve hafızlık yarışına girdiklerinden, en güzel hatlarla yazmakla meşgül olduklarından ve abdestsiz dokunamadıklarından dolayı içinde neler yazdığı ile ilgilenmiyorlar…

Eh, hal böyle olunca, ağlamak vaktidir bu an; çekin ceremesini!

***

Yukarıdaki üç konuda başı sıkışanın Allah, Kitap, Peygamber mazaretleri ileri sürüp onları gerekçe göstermeleri de işin cabası…

Oysa ne Peygamberimiz Hz. Aişe ile 9 yaşında evlenmiştir. Ne Allah çokeşliliği emretmiş veya ruhsat vermiştir. Ne de Kur’an kadınları dövün demektedir!

Bu konuda kanaatimce “İslam hukukunda birden fazla kadınla evliliğe şartlı izin vardır” diyen Diyanet bile yanlış yoldadır.

Bu nedenle yazıyı üç konuyla sınırlı tutuyor ve bunların dine dayandırılamayacağını söylüyorum: küçük yaştaki kızla evlilik, çokeşlilik ve kadın dövme…

1- SÜBYAN İLE EVLİLİK:
Peygamberimiz Hz. Aişe ile 18-19 yaşında evlenmiştir. Daha sübyan (akil baliğ olmamış çocuk) bir kız ile evlenme diye bir şey asla söz konusu değil. Çünkü Araplar kızları diri diri toprağa gömen bir toplum olduklarından, yeni doğan kızların yaşlarını tutmazlardı. Kız ancak akil baliğ yaşına ulaşınca yani ay hali görmeye başlayınca adamdan sayılır ve yaşı hesaplanmaya başlanırdı. Bu durumda Hz. Aişe evlendiğinde 9 yaşındaydı demek , “Akil baliğ olalı 9 yıl olmuştu, 9 yıldır ay hali görüyordu” demektir. O devirde ortalama bir kız 12-13 yaşında ay hali görmeye başladığına göre Hz. Aişe 18-19 yaşlarında olmuş olur. Nitekim başka hesaplar da tamı tamına bunu uyuyor. Hz. Aişe Peygamberimizle 9 yıl evli kalmıştı ve Peygamberimiz öldüğünde 28 yaşındaydı. Buradan da 18-19 yaşında olduğu ortaya çıkar. Öte yandan zaten Hz. Aişe daha önce nişanlıydı, bu nişan bozulup Peygamberimizle evlenmişti.

Yani Hz. Aişe’nin evliliğinde bir peygambere yakışmayacak, içinde yaşadığı toplum vicdanınca infialle karşılanacak bir durum yoktu. İnsanlığın öteden beri tanıyıp bildiği (ma’ruf) adetlere göre bir evlilikti.

Dolayısıyla vatandaşın 14 yaşındaki kızının evlendirilmesine önce karşı çıkıp sonra “Peygamberimizin de Hz. Aişe ile 9 yaşında evlendiği söylenince ikna oldum” demesi, Peygamberimizin neyin gerekçesi haline getirildiğini görmek bakımından korkunç bir durumdur.

2- ÇOKEŞLİLİK:
Konuyla ilgili ayet şöyle:

“Öksüzlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız hoşlandığınız kadınlardan dörder, üçer ikişer evlenin; eğer haksızlık yapmaktan korkuyorsanız tek, ya da sahibi olduğunuz esir kadınlardan birisi ile evlenin. Bu, ilâve yapıp durmamanız bakımından daha hayırlıdır.” (Nisa; 4/3)

Ayette rakamlar bulunduğu için matematik mantığı açsından dizilişin Türkçe’ye aktarırken bu şekilde olması gerekir. Nitekim az sonra geleceği gibi ayetin iniş sebebi de bunu gerektirmektedir.

Sahabe bu ayeti şöyle anlamıştır: “Cenab-ı Hakk çok eşli olmamızın haksızlıklara yol açmasından rahatsız, azaltmamızı, hatta teke kadar indirmemizi istiyor….”

Bunun böyle olduğunu anlamak için “nuzül ortamına” yani arka plana gidelim ve ortamı biraz tasvir edelim:

***

Kuran’ın hitap çevresi, daha çok ekvator kuşağı ikliminde görüldüğü gibi “poligaminin” (çokeşlilik) yaygın olduğu bir toplumdu. Kadınların durumu çok kötüydü. Alınıp satılıyorlar, bırakın mirastan pay almayı kendilerine mirasçı olunuyordu. Boşanmış bir kadının üzerine paltosunu (gömleğini, entarisini, şalvarını) atan erkek onu “kapatmış” sayıyordu. Bırakın şahitliği, evlenirken de boşanırken de onlara bir şey sormak zül addediliyordu. Onlarla evlenmenin ve boşanmanın sınırı yoktu.

Mekkedeki 7-8 büyük tefeci bezirgan (Kâbe çetesi) şehrin kaderine el koymuştu. Kâbe’nin arka sokaklarında lüks genelevleri işletiyorlardı. Gariban Mekkelilere faizle borç veriyorlar, ödeyemeyenin karısına kızına el koyuyorlardı. Onları açtıkları gayet lüks döşenmiş fuhuşhanelerde Yemen’den, Habeş’ten, Mısır’dan, İran’dan vs. gelen zengin tüccarlara sunuyorlardı. Kimi Mekkeliler de ileride bunların eline düşmesin diye çocuğu kız olunca diri diri toprağa gömüyordu. Bu şekilde Mekke’de insanlık dışı, vahşi bir düzen/iktidar (Yeda Ebu Lehep) vardı ve büyük bir dram yaşanıyordu.

Mekke’nin sokaklarında “Ebu Lehep’in iki eli kurusun” (Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı, kahrolsun!) sesleri yankılanmaya başlayınca, “Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı öldürüldü?” diye bir soru ortaya atılınca, bu dramı yaşayanlar, bu düzenin mağdurları bir anda bu sese doğru koştular. Bu sesi yükselten Hz. Muhammed’in (s. a.v) etrafını sardılar. Kılıçlarını çekip arkasında saf bağladılar. Etrafında toplananların daha çok gençler, kabilesizler, yolu kesilmişler (ibnu’s-sebil), tefeci bezirgânlara borçlandırılmışlar, köleler, kadınlar, kızlar vs. olması bu nedenle gayet anlaşılabilirdir.

Aynı düzenin bir benzeri Medine’de de vardı. Münafıkların başı İbni Selül’ün bir cariye pazarı vardı. Buradan kazandıkları paralarla müşriklere malî destek sağlamaktaydı. Medine’ye gelen yoksul muhacirler bir ara buna özenince şiddetle eleştirildiler. Öyle ki kadınları fuhşa zorlayanlar hem sert bir şekilde eleştirildi hem de fuhuş mağdurlarına sahip çıkıldı. Evet, yanlış duymadınız, Kuran istemediği halde zorla fuhşa zorlanan, Mekke ve Medine’nin bugünkü tabirle “fuhuş mafyasının” elinde kıvranan kadınlara bile sahip çıktı!

“Dünya hayatının geçici zenginliğini kazanacaksınız diye, sakın namusuyla yaşamak istediği halde elinize düşmüş esir kadınları fuhuş yapmaya zorlamayın. Her kim onları fuhuş yapmaya zorlarsa Allah, kendilerine zorla yaptırılan bu işten dolayı onları bağışlayacak, sevgi ve merhametine alacaktır; bundan hiç şüpheniz olmasın” (Nur; 24/33).

Rivayete göre bu ayet, eline düşen esir kadınları fuhuş sektöründe çalıştırarak para kazanan İbni Selül’ün “köle ve cariye” pazarını kapattırmak için nazil olmuştu. (Razi, İbni Kesir, Kurtubi).

***

Kadınların son derece kötü durumlarını düzeltmek için işe buralardan giren Kuran, evlenme, boşanma, miras vs. konularında da büyük reformlar yaptı. Doğrusu Kur’an ayetlerinin inişi sona erdiğinde, yani yirmi üç yılın sonunda bu işten tabiri caizse en kârlı çıkan kadınlardan başkası değildi. Çünkü Kuran’daki bütün kadınla ilgili ayetler onlara ya bir hak veriyor, ya da koruma ve kollama amaçlı hükümler ihtiva ediyordu.

İşte çokeşlilik ayetini de bu arka plan ışığında düşünmek lâzımdır.

***

Olayı iyi anlamak için ilk muhataplarının bu ayetten sonra ne yaptıklarına bakalım.

Bütün rivayetler bu ayetten sonra sahabe arasında evlenme olaylarının ikişer, üçer, dörder “arttığını” değil tam tersi “azaldığını” göstermektedir. (Kurtubi, İbn Kesir, Razi).

Bu ayetten sonra neden çokeşlilik olaylarında değil de, giderek dörder, üçer, ikişer, boşanmalarda artış olmuştur? Çünkü sahabe bunu çokeşliliğe teşvik olarak anlamamıştır. Bilakis az önce geçtiği gibi zaten çoğu çokeşliydi. Yani çokeşli olmaktan çekinen yoktu ki üstüne üstlük bunu teşvik için ayet gelsin. Zaten öyleydi çoğu…

Tam tersi “Cenab-ı Hak bu kadar çokeşli olmamızı istemiyor, az eşli olmamızı, hatta teke kadar indirmemizi; bizim için hayırlı olanın bu olduğunu söylüyor” diye anlamışlar ve dörder, üçer, ikişer, bire kadar… azaltmak suretiyle evliklerini sürdürmüşlerdir.

Bunu “dörde kadar” izin olarak anlayan da olmuştur. Kanaatimce burada ruhsat (izin) verilmiyor, bire kadar indirin deniyor. Emir veya ruhsat yok bire kadar indirme tavsiyesi var.

Demek ki ayetin sevk yönü, çokeşliliği teşvik değil; çokeşlilikten sakındırma, en azından dörde, üçe, ikiye hatta sonuçta “teke” indirme yönündedir. Yani genellikle tekeşli evliliklerin olduğu bir toplumda giderek ikiye, üçe, dörde kadar çoğalma değil; zaten çokeşliliğin yaygın olduğu bir toplumda giderek dörde, üçe, ikiye hatta bire kadar azaltma amaçlanmaktadır…

Ayetin sonundaki [zalike edna taulu] ifadesinin çoğu meallerde geçtiği gibi “Arzularınızın çoğalıp taşmaması (azmamanız) için bu daha uygundur” değil; “Eşlerinizi çoğaltıp artırarak haksızlıklara yol açmamanız için bu daha uygundur” şeklinde okumak bu nedenle bağlama uygun düşmektedir.

Öyle anlaşılıyor ki ayetin sonunda geçen [taulu] ifadesi taşmak, azmak (u’luv) anlamında değil; ek, katkı, ilâve, artma, çoğalma (ı’lave) anlamımda kullanılmaktadır (Şafi). Yani yeni eş ekleme, ilâve yapma, bu konudaki çoğalma kastedilmektedir.

Razi’nin naklettiği İkrime’den gelen rivayete göre bu ayetin iniş sebebinin şuydu;

Çokeşliler (ki sahabenin çoğu), eşlerini geçindirmek için yanındaki yetimin malını harcayabileceğini düşünmeye başlamıştı. Çokeşli olunca bu kadar kadını geçindirebilmek sorun olmaya başlamıştı. Eşlerini geçindirebilmek için yanlarındaki yetimlerin mallarına el uzatmaya başladılar. Bir taraftan da acaba haksızlık mı yapıyoruz diye endişeleniyorlardı. Bunun üzerine Eğer yetimin hakkını yemekten korkmak diye bir endişeniz varsa, eşlerinize harcamak için yetimin malına el uzatmayı bırakın, hoşlanarak evlendiğiniz kadınların sayısını azaltın, hatta bire indirin, evlilikleri böyle yapın denmek istendi. Ayetin “Yetimlerin malına el uzatmayın” diye başlaması bundandır… (Razi; Nisa;3 tefsirinde).

***

Görüldüğü gibi Kuran’ın bu ayetini “çokeşliliğe ruhsat” hatta “teşvik” olarak anlayanlar yanılıyorlar. Burada ruhsat verildiği filan yoktur. Çünkü konu erkeklerin tekeşle yetinememe sorununu çözmeye yönelik değildir. Zaten böyle bir sorun da yoktur. Ayetin ilk muhatapları zaten bol bol evlenmişlerdi. Bu ayet indiğinde zaten sahabelerin çoğu çokeşliydi.

Yani ortada dullar ve yetimler kalmış da, bunları ne yapacağız diye sahabe kara kara düşünmüş de, ayet imdatlarına yetişerek onlara çokeşlilik yolunu açmış değildir. Bunlar zaten yapılmıştır. Ortada kalan dullar ve yetimlerle zaten evlenilmiştir. “Arap” bunu zaten yapmaktadır. Ayet bunlar yapıldıktan sonra geliyor ve bunların yarattığı sorunları çözmeye yöneliyor.

Demek ki üzerinde titrenen, erkeklerin “tekeşle nasıl yetinecekleri” sorunu değil; kadınların, öksüzlerin, yetimlerin, kimsesizlerin, ezilenlerin, mağdurların sorunlarının nasıl çözüleceğidir. Yani hak ve adalet sorunudur. Kur’an bunu gördüğü an âdeta otomatikman harekete geçen virüs programı gibi çalışıyor ve her şeyde ısrarla bunu arıyor. Kuran’ın bu ruhunu anlamayanlar, tabiî ki ellerini sıvazlayarak çokeşliliğe “ruhsat” yorumları yapacaklardır.

Şu halde çokeşlilik ne Allah’ın bir emri, ne de verdiği bir ruhsattır. Ruhsat sıkışana verilir. Buradaki sıkışma tekeşle yetinemiyor olmalarından kaynaklanan bir “erkek sıkışması” değildi. Bilakis mallarının çokeşli olanlarca yenmesinden kaynaklanan bir “yetim sıkışması” idi.

Allah erkeklerin “uçkuru” için ayet indirmedi, yetimlerin “hakkı” için ayet indirdi!

“Sen ne söylersen söyle, sizin Peygamberiniz 11 karılı değil mi kardeşim. Sokaktaki adam buna bakar. Bunun bire indirilmesi kıyamete kadar sağlanamaz, boşuna nefes tüketiyorsun!” diyenlere söyleyeceğim ise şudur: Peygamberimizin 11 eşli olması dinden değildir. Nitekim onun evliliklerine de sınır getirilmiş, onları boşamak, değiştirmek, yenileri ile evlenmek yasaklanmıştır (Ahzap; 52). Yani sınırlandırma, aza indirme, burada da var. Hatta onda daha fazlası var; boşayamıyor, değiştiremiyor, ölünceye kadar onlarla yetinmek zorunda…

Sınırlandırma ve teke varıncaya kadar azaltarak evlenme Kur’an ayetleri ile sabit olduğu için, bize örnek olacak olan Kur’an’ın o dönemdeki muhataplarının çokeşlilik yapmış olmaları değil; bugün çokeşli isek teke varıncaya kadar azaltmadır; dinden olan budur. Yani çokeşlilik ayetinin (Nisa:3) muhatabı bugün tekeşliler değil; hala varsa çokeşlilerdir…

3- KADIN DÖVME:
Sokaktaki adamın karısını dövdükten sonra pişkin pişkin ileri sürdüğü gerekçelerden birisi de “Allah dövün demiş, sana ne?” mazaretidir.

Hayır! Allah dövün demiyor.

Hatim indirmeye, ölülerin araksından okumaya kısa bir ara ver de, Kur’an’ı iyi oku;

“Şiddetli geçimsizlik yaşadığınız eşlerinizle önce oturup konuşun, olmazsa yataklarında yalnız bırakın, yine olmazsa bir müddet ayrılın. Barışıp anlaşırsa hala işi yokuşa sürüp bahaneler aramayın. Yücelik ve büyüklük Allah’a mahsustur; bundan hiç şüpheniz olmasın… Eğer eşlerin arasının iyice açılıp işin boşanmaya doğru gittiğini görürseniz tarafların ailelerinden birer hakem çağırın. Niyetleri gerçekten barışmaksa Allah niyetlerini boşa çıkarmaz. Allah her şeyi biliyor, her şeyi duyuyor; bundan hiç şüpheniz olmasın…” (Nisa; 4/34-35).

Şu halde “Kadınları dövün” ayeti olarak meşhur olan bu ayet, “İkişer, üçer, dörder…” ayetinin evliliklerin giderek çoğaltılmasını değil; giderek azaltılmasını amaçlaması gibi, kadın dövme olaylarının terk edilmesini amaçlamaktadır…

Hz. Peygamberin “Bütün gece, Muhammed ailesinin etrafında her biri kocasından şikâyet eden yetmiş kadın dönüp dolaştı. Hâlbuki sizler, o kadınlarını dövenlerin hayırlılarınız olduğunu göremezsiniz.” (İbni Mace, Ebu Davud) hadisinden de anlaşılacağı gibi, o dönemde de kadınlar dövülmektedir. Artan şikâyetler üzerine inen ayetlerde, dayak başta olmak üzere şiddeti yegâne çözüm yolu görenler bu işten vazgeçirilmeye çalışılmaktadır.

Zaten kadınlarını dövmekte olan, bu yüzden de koşup peygambere gelen ve bütün gece onun evinin etrafında şikâyetlenen “mağdur” kadınlar için, bir de gelen ayetlerde “Onları dövün, dövmeye devam edin” denir mi? Olacak şey midir? Bu, Kuran’ın daima mağduru koruyup kollayan ruhu ile bağdaşıyor mu?

Burada oturup konuşmadan, bir müddet yatağını veya odasını ayırma gibi gayet insanî yöntemlere başvurmadan, tek bildiği “Karnından sıpayı başından sopayı eksik etmeyeceksin” olduğu anlaşılan o günkü Arap toplumunu ıslahın amaçlandığı apaçık ortadadır.

Bu ayetten sonra ne gibi gelişmelerin olduğuna baktığımızda, bizzat Hz. Peygamber’in ömrü boyunca evli olduğu hanımlara tek bir kez bile el kaldırdığını göremiyoruz. Bir ara hanımlarıyla sorun yaşayınca önce onlarla konuşmuş, sonra yatağını ayırmış ve bir müddet (iki ay kadar) onlardan ayrılmıştır. Sonra anlaşma sağlanınca tekrar dönmüştür. Ayete verdiğimiz meal onun bu uygulamasına da dayanmaktadır.

Şu halde tıpkı evlenme, içki, zina ayetlerinin aşama aşama ve belirlenmiş bir hedefe doğru gitmesi gibi, şiddetli geçimsizlik yaşayan ailelerin nasıl tekrar anlaşacağını düzenleyen bu ayet de, “kadınlarını döven” her hangi bir topluma beş aşamalı çözüm planı ile harika bir yol gösteriliyor ve denmek isteniyor ki:

1-Önce konuşun, anlaşın… 2- Olmazsa ev içinde yatakları/odaları ayırın… 3- O da olmazsa bir müddet evden ayrı kalın (ön ayrılık)… 4- O da olmazsa aile büyüklerinden hakemler çağırın… 5- O da olmazsa yani bütün iç yollar tükenmişse o zaman boşanın (talak)…

Alın bu yol göstermeyi dünyanın bütün ülkelerine göğsünüzü gere gere götürün.

İnsanlığın kitabı budur, ey dindar kardeşim!

Kanaatimce Kur’an yirmi üç yılda nazil olmasına rağmen, en fazla yüz yıla yayılan bir dönüşüm öngörüyordu. Bütün bu reformların yüz yıl içinde bitirilmesi ve insanlıkta devasa bir sıçrama yapılması gerekiyordu.Müslümanlar öncülüğünde ve Kur’an’ın devrimci hamleleleri ışığında büyük bir insanlık sıçraması planlanmıştı. Fakat Peygamberimizin ölümünden hemen sonra iç savaşlar başladı, İslam alemi bu savaş ve çekişmelerle ve de Bizans ile Sasani gelenek ve göreneklerine kendilerine kaptırarak bu hamleyi içeriden akamete uğrattılar. Rüzgar kısa sürede kesildi. Kur’an’ın insanlık rüyası gerçekleşemedi, yarım kaldı. Bu rüyanın peşine düşecek yeniden inşacılara bu nedenle şiddetle ihtiyaç var… (İhsan Eliaçık)

http://www.haber10.com/makale/11206

posted in KADINLAR | 3 Comments

19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

  • · Kur’an kadını dövün diyor mu?

KUR’AN’DA “KADIN DÖVME” İLE İLGİLİ AYETLER

ELİAÇIK: Bu konunun geçtiği ayetler Kur’an’da şöyledir:

“Şiddetli geçimsizlik yaşadığınız eşlerinizle önce oturup konuşun, olmazsa yataklarında yalnız bırakın, yine olmazsa bir müddet ayrılın. Barışıp anlaşırsa hala işi yokuşa sürüp bahaneler aramayın. Yücelik ve büyüklük Allah’a mahsustur; bundan hiç şüpheniz olmasın. Eğer eşlerin arasının iyice açılıp işin boşanmaya doğru gittiğini görürseniz tarafların ailelerinden birer hakem çağırın. Niyetleri gerçekten barışmaksa Allah niyetlerini boşa çıkarmaz. Allah her şeyi biliyor, her şeyi duyuyor; bundan hiç şüpheniz olmasın…” (Nisa; 4/-34-35).

Bu ayet kadınları “dövmeyi” emreden ayet olarak bilinir.

Yaptığım çeviride görüldüğü gibi ayette geçen [ve’dribuhunne] ibaresi “Onları dövün, vurun” yerine “Onlardan bir müddet ayrılın” olarak tercüme edilmiştir. Çünkü kelime bu anlama da gelmektedir.

Sözlükte kelime “vurmak, dövmek, yapmak, bırakmak, ayrılmak, göstermek, etmek, eylemek, koymak” vb. birçok anlama gelir. Bu kelime Arapça’nın “aspirin” gibi neredeyse her derde deva bir sözcüğüdür. Türkçe’deki etmek, eylemek veya İngilizcedeki ‘get’ sözcüğünü çağrıştırır.

Ayette geçen “nuşuz” ise “yükselmek, şişmek, ortaya çıkmak, meydana gelmek, ayağa kalkmak, normalin dışına çıkmak, isyan etmek, karı-koca birbirine karşı gelip kavgaya meydan vermek” demektir.

Türkçe’de aile mahkemelerinde sıkça kullanılan ve boşanma nedenleri arasında sayılan “şiddetli geçimsizlik” dediğimiz şeyle aynı manayı çağrıştırır. Burada kadından kaynaklanan şiddetli geçimsizliğin kastedildiği anlaşılıyor.

Görüldüğü gibi ayette geçen darb ve nuşuz sözcükleri Arap muhayyilesinde bu manalar etrafında dönüyor.

Keza (darabe) kelimesinin Kur’an’da “sefere çıkmak, bir yerden bir süreliğine ayrılmak, açmak, ayırmak” anlamında kullanıldığı yerler vardır:

Yeryüzünde ’sefere çıktığınızda’ (darabtüm) düşmanın üzerinize ani saldırı düzenlemesinden korkarsanız, namazı kısaltmanızda bir sakınca yoktur” (Nisa; 4/101)…

“Sonra Musa’ya şöyle vahyettik: Kullarımla geceleyin yürü, onlara denizde kuru bir yol ‘’, (fedrib) yakalanırız diye korkup kaygılanma.” (Taha; 20/77).

Şu halde “Kadınları dövün” ayeti olarak meşhur olan bu ayet, “İkişer, üçer, dörder…” ayetinin evliliklerin giderek çoğaltılmasını değil giderek azaltılmasını amaçlaması gibi, kadın dövme olaylarının terk edilmesini amaçlamaktadır…

HZ. PEYGAMBER EŞLERİNE EL KALDIRMADI

Hz. Peygamberin Bütün gece, Muhammed ailesinin etrafında her biri kocasından şikâyet eden yetmiş kadın dönüp dolaştı. Hâlbuki sizler, o kadınlarını dövenlerin hayırlılarınız olduğunu göremezsiniz.” (İbni Mace, Ebu Davud) hadisinden de anlaşılacağı gibi, o dönemde de kadınlar dövülmektedir. Artan şikâyetler üzerine inen ayetlerde, dayak başta olmak üzere şiddeti yegâne çözüm yolu görenler bu işten vazgeçirilmeye çalışılmaktadır.

Zaten kadınlarını dövmekte olan, bu yüzden de koşup peygambere gelen ve bütün gece onun evinin etrafında şikâyetlenen “mağdur” kadınlar için, bir de gelen ayetlerde “Onları dövün, dövmeye devam edin” denir mi? Olacak şey midir? Bu, Kur’an’ın daima mağduru koruyup kollayan ruhunu anlayamama vardır.

Oturup konuşmadan, bir müddet yatağını veya odasını ayırma gibi gayet insanî yöntemlere başvurmadan, tek bildiği “Karnından sıpayı başından sopayı eksik etmeyeceksin” olduğu anlaşılan o günkü Arap toplumunu medenîleştirmenin amaçlandığı apaçık ortadadır.

Bu ayetten sonra ne gibi gelişmelerin olduğuna baktığımızda, bizzat Hz. Peygamber’in ömrü boyunca evli olduğu hanımlara tek bir kez bile el kaldırdığını göremiyoruz. Bir ara hanımlarıyla sorun yaşayınca önce onlarla konuşmuş, sonra yatağını ayırmış ve bir müddet (iki ay kadar) onlardan ayrılmıştır. Sonra anlaşma sağlanınca tekrar dönmüştür. Ayete verdiğimiz meal onun bu uygulamasına da dayanmaktadır.

Yine ayette geçen (darb) kelimesine vurma manası verilince, bunu yumuşatmak için kılı kırk yaran “utangaç” yorumlar yapıldığını, sonunda bunun artık bildiğimiz anlamda “evire çevire dövme” olmaktan çoktan çıktığını görüyoruz.

Örneğin “Etki ve iz bırakmayacak, kemiğini kırmayacak, herhangi bir uzvunu çirkinleştirmeyecek, dürtmek ve benzeri şekilde olacak… (Kurtubi), peş peşe aynı yere vurulmayacak, güzellik mahalli olan yüze vurulmayacak, kırk vuruştan fazla olmayacak… (Şafi), asla ölümüne sebebiyet vermeyecek, kamçı ve sopa ile olmayacak, bükülmüş mendil gibi bir şeyle olacak…” (Razi) vs.

Şimdi ister istemez mantık şu soruyu sordurur: Bir adam sinirli bir halde bunlara nasıl dikkat edecek? Eğer böyle olacaksa dövmenin caydırıcılığı kalır mı? Bu, bir anlamda “dövmecilik oynama” gibi bir şey olur.

Böyle yapmak yerine, kelimenin içeriğinde zaten varolan “bir müddet ayrılma, ayrı kalma” (boşanma değil, henüz boşanma yok) manası verilmeye neden yanaşılmıyor? Üstelik dövmenin hiç de hayırlı bir şey olmadığını söyleyen yığınla rivayet ve görüş varken… Bizzat Hz. Peygamberin kendisi “bir müddet ayrılma” olarak uygulamışken… Hiçbir zaman hanımlarına tek bir “fiske” bile vurmamışken…

BEŞ AŞAMALI ÇÖZÜM PLANI

Şu halde tıpkı evlenme, içki, zina ayetlerinin aşama aşama ve belirlenmiş bir hedefe doğru gitmesi gibi, şiddetli geçimsizlik yaşayan ailelerin nasıl tekrar anlaşacağını düzenleyen bu ayet de, “kadınlarını döven” her hangi bir toplumu aşama aşama dövmeden vazgeçirip önce konuşarak, anlaşarak, ikinci olarak olmazsa (ev içinde) yatakları/odaları ayırarak, üçüncü olarak o da olmazsa bir müddet (evden) ayrı kalarak, dördüncü olarak, oda olmazsa aile büyüklerinden hakemler devreye sokarak, beşince olarak nihayet boşanmayı da bir yol olarak göstererek, onu da iki ile sınırlandırıp üçüncü bir geri dönme hakkı da vererek harika bir yol yordam gösteriyor.

Bugün şiddetli geçimsizlik yaşayan bir ailenin arasını bulmak için devreye giren birisi, akl-ı selim ile düşünse bundan daha güzel bir yol yordam bulabilir mi?

Şiddetli geçimsizlik yaşayan aileler için yukarıdaki “beş aşamalı çözüm plânının” sadece Müslüman aileler için değil, bütün insanlık aileleri için evrensel çözümler önerdiğini söyleyebiliriz. Zaten dünyanın neredeyse tüm medenî hukuk mahkemelerinde uygulanmaya çalışılan bundan başka bir şey midir?

 

  • İslam’da cariye var mı?

CARİYELİK CAHİLİYENİN DEĞERİDİR

ELİAÇIK: Cariye o günkü Arap toplumunda vardı fakat İslam’da yok. Aynı şey “kölelik”, “çok eşlilik”, “kadını dövme”, “kadını erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış bilme” vs. için de geçerlidir. Bunlar Kur’an’ın indiği toplumun yaygın gelenekleriydi. Sahabenin çoğu da bunları yapıyordu. Fakat Kur’an böylesi bir topluma hitabederek dönüştürücü bir işlev üstlendi. Kadınların durumunu iyileştirmeye yönelik birçok reform başlattı. Cariye olduğu söyleniyor, yanlış… Köleliğin kaldırılmadığı söyleniyor, yanlış… Kadının dövülmesinin emredildiği söyleniyor, yanlış… Çok eşliliğin tavsiye edildiği söyleniyor, yanlış… Bütün bunlar Kur’an’ın daima mağduru ve mazlumu koruyup kollayan ruhundan bihaber yaklaşımlardır. O günkü toplumda mağdur kadınlardı, o halde Kur’an’ın bütün kadın-erkek ilişkilerini düzenleyen ayetleri mağdur olan kimse ondan –o toplumda kadınlar- yanadır. Bu benim için bir tefsir ilkesidir ve hiç şaştığını görmedim. Cariyelik de böyledir.

KUR’AN’DA CARİYELİKLE İLGİLİ AYETLER

Kur’an’da geçen “meleket eymanuhum” kavramını “cariyeleri” olarak yorumlayanlar yanılıyorlar. Bu kavramın cariye manasına yorulması hem beyhudedir hem de Kur’an’ın ruhundan habersiz olmak manasına gelir. Şu halde birçok meal ve tefsirde “cariye” olarak yorumlanan bu kavrama baktığımızda “Sağ ellerinizin sahip olduğu” anlamana geldiğini görürüz. Bu deyimle iki mana kastediliyordu:

1. Veli, şahitler vb. meşru şartları yerine getirerek nikâh sahibi olmak
2. Savaş sonucu esir kadınlara sahip olmak…

Yani ister hür ister esir böyle “meşru nikâh sahibi olmadan” hiç kimseyle evlilik ilişkisine girilemeyeceği anlatılmak isteniyor. Çünkü “Sağ elin sahip olduğu” deyiminden maksat nikâh mülkiyeti veya nikâh sahibi olmaktır. Zira bu tabir henüz savaş ve esir kadın ele geçirmenin söz konusu olmadığı Mekke dönemi ayetlerinde de geçmektedir (70/30).

Bu kavramın maksadı insanları zinadan menetmek ve yeni bir nikâh bulunmaksızın veya eğer kadın memluke (esir, köle) ise nikâh sahibi olmaksızın onlarla cinsi temasta bulunmaktan men etmektir. Allah bunu “sağ elin sahip olduğu” ile ifade etmiştir. Çünkü “sağ elin sahip olduğu” hem nikâh ile evlenilen kadınlar hem de mülk olarak sahip olunan kadınlar hakkında söz konusudur.

Demek ki savaşta esir alınan kadınlar, mübadele (esir değişimi) veya serbest bırakma söz konusu değilse, siyasi olarak esaret altında olurlar fakat onlarla cinsel ilişkiye girilemez yani “cariye” yapılamaz. Bunun için her normal kadınla yapıldığı gibi ayrıca nikâh kıyılması gerekir. Buna ise “” denir. İslam vicdanı her ne şekilde olursa olsun “nikâhsız” ilişkiye cevaz vermez.. Fakat Arap toplumunun o günkü yapısı buna direndi, hala da direniyor.

HZ. PEYGAMBER’İN CARİYESİ YOKTU

Bu çerçevede Hz. Peygamber’in iki tane cariyesi olduğu görüşü de doğru değildir. Çünkü bunlardan ilki Reyhane, Medine’deki Yahudi Kurayza kabilesine mensup bir hanımdı. Bu kabile ile yapılan savaş sonunda esir düştü. Hz. Peygamber Reyhane’yi önce serbest bıraktı sonra da evlenme teklif etti. O da kabul edince nikâh kıyarak evlendi.

Mariye ise babası İranlı, annesi Yunan Mısırlı Hrıstiyan bir hanımdı. H. 7 yılda Hz. Peygamber’in İslam’a davet mektubuna bir yazı ile karşılık veren Mısır Kralı tarafından gönderilmişti. Hz. Peygamber’in Reyhane’ye yaptığını ona da yaptığı anlaşılıyor. Çünkü Kur’an içlerinde Mariye’nin de olduğu Hz. Peygamber’in hanımlarından ayırdetmeksizin “Ey peygamber eşleri” diye bahseder. Başka bir tabir kullanmaz. Mesela şu ayette adı geçen hanım Mariye idi.

“Ey peygamber! Eşlerini memnun etmek için Allah’ın serbest bıraktığı şeyi niçin kendine yasaklıyorsun? Allah çok bağışlayıcıdır, sevgi ve merhamet kaynağıdır. Allah yeminlerinizi bir çözüme bağlamayı istemektedir.” (Tahrim; 66/1-2).

Eğer Mariye cariye olsaydı, onu kendine haram kılma (tahrim) söz konusu olmazdı. Bu nedenle birçok müfessirin bunun bir boşama (talak, zıhar) olup olmadığını tartıştığını görüyoruz. Tahrim, talak, zıhar vs. ise nikâh sorumluluğu altındaki “eşler” için geçerlidir. Buradaki eş ise Hafsa, Aişe ve Zeynep ile aynı statüde olan Mariye idi. Dahası Mariye, Hz. Peygamber’in tek erkek evladı olan İbrahim’in annesiydi. Cariye statüsünde olması bu açıdan da mümkün değildir.

Genellikle “cariyeleri” diye çevrilen deyimin geçtiği ayetlerin meali, bu durumda, örneğin Muminun suresinin girişinden örnek verelim şöyle olmak icab eder:

Onlar iffetlerini koruyanlardır. Yalnızca eşleri yani meşru şekilde sahip oldukları ile birlikte olanlardır. Çünkü bu ayıplanacak bir şey değildir. Kim bunun ötesini ararsa, onlar da haddi aşanlardır.”

Ayet “Yalnızca eşleri veya cariyeleri ile birlikte olanlardır.” değil; “Yalnızca eşleri yani meşru şekilde sahip oldukları ile birlikte olanlardır” manasına gelmektedir.

Şu ayet ise, esir alınarak köle yapılan ve böylece evlilik dışı nikâhsız cinsel ilişki kurulabilen kadın demek olan “cariye” uygulamasına yol olmadığının apaçık delilidir:

“Hür mümin kadınlarla (muhsanât) bir yuva kurmaya güç yetirecek durumda olmayanlarınız, savaşta esir alarak sahip olduğunuz (ma meleket eymânukum) iman etmiş kadınları düşünebilir. Allah imanınız ile ilgili her şeyi biliyor. İman edenler artık birbirinin can yoldaşıdırlar. Şu halde onları namusuyla yaşamaları şartıyla, ailelerinden izin alarak ve mehirlerini vererek nikâhlayın.” (Nisa; 4/25)

Dikkate edin, düpedüz ailesinden izinli, mehirli, normal (meşru) evlilikten bahsediliyor. Rızası olmadan, izin alınmadan, mehir verilmeden, nikâh kıymadan, sırf savaşta elime esir düştü diye kadıncağızı cariye yapmak bunu neresinde? Her şeyden önce bu Kur’an’ın ruhuna ve vicdanına ters.

Peki, bugün bir savaş olsa ve Müslümanların eline erkek ve kadınlardan oluşan yüzlerce, binlerce esir düşse, özellikle kadın olanlarına ne yapmak lazım gelir?

GELENEKTE CARİYELİK UYGULAMASI

ELİAÇIK: Eskiden (ihya çağları) üretilen cariye fıkhına göre; ganimet olarak askerlerin mülküne birer ikişer verilip cariye yapılırlar. Ancak bu rastgele ve kuralsız bir şekilde de olmaz. Cariyenin önce hamile olduğunun anlaşılması için bir ay bekletilir. Cariyeye sadece efendisi dokunabilir. Efendisinden çocuğu olursa artık başkasına satılamaz ve efendisi ölürse azat edilir. Efendisinden başka birisiyle evlendirilirse cinsel hakları evlendiği adama geçer ve fakat mülkü efendisinde kalmaya devam eder. Hür eşlerdeki dört sınırı cariyelerde gözetilmez. Eğer efendisinden çocuğu olmazsa alınıp satılabilir. Cinsel ilişkide kullanılmaları için askerlere rasgele dağıtılamaz.

Bunlar geçmiş çağlarda (ihya çağlarında) üretilen ve esir kadınların aşama aşama topluma kazındırılmalarını amaçlayan iyileştirilmiş kölelik hukukudur. En azından Roma veya Sasani kölelik uygulamasından daha insaflı olduğu söylenebilir.

Ancak bu uygulama kendi döneminde olumlu işlevler görmüşse de artık bir anlamı kalmamıştır. Kur’an’ın öngördüğünün bu olduğunu söylemek de mümkün değildir. Bu konuda geçmiş çağlar boyunca üretilen fıkıh, Kur’an’ın runuhu yakalamaktan uzaktır. Müslümanlar, tarihin ve insanlığın kendilerinden beklediğini yapmamışlar, ellerindeki Kitap’ın gerisine düşmüşlerdir. Hadi iyi niyeti elden bırakmayalım; o günkü insanlık şartlarını aşmaya güçleri yetmemiştir.

 

KUR’AN’IN “RUHUNU” VE “VİCDANINI” ESAS ALAN İSLAM’DA CARİYELİK YOKTUR

Ancak bugün öyle değil. Onlardan dahi iyi bir noktadayız ve cesur olmamızı gerektirecek birçok sebep var.

Bugün yeniden üretilecek (inşa çağı) fıkhında bunun adı “savaş esirleri hukuku”dur. Buna göre bugün bir savaş olsa ve Müslümanların eline erkek ve kadınlardan oluşan yüzlerce esir düşse şunlar yapılır: Güvenliği sağlanmış korunaklı bir yerde bekletilirler. Ganimet olarak görülemezler. Esir alan askerlere dağıtılamaz, hiçbiri köle ve cariye yapılamaz. Evli olanların evlilikleri devam eder. Esir düştü diye ailesinden veya eşinden zorla koparılamaz, hangi dine göre kıyarsa kıymış olsun nikâhı feshedilemez. Her türlü kötü muamele, angarya, işkence, tecavüz, cinsel taciz yasak olur. Misafir muamelesi görürler. Ya esir mübadelesi karşılığında serbest bırakılırlar. Ya fidye veya tazminat karşılığı salıverilirler. Ya örneğin, lisan belletme, teknoloji öğretme, meslek kazandırma vs. karşılığı üçer beşer serbest bırakılırlar. İçlerinden kendi istekleri ile evlenmek ve Müslüman toplumda yaşamak isteyen olursa, kendi rızasıyla, ailesinin izni alınarak (hatta çağrılarak) ve mehirleri tastamam verilerek bekârlarla telli duvaklı, davullu zurnalı baş göz edilip serbest bırakılırlar.

Ya da hepsi bir meydana toplanır, etkili, dokunaklı ve gayet centilmen bir hitapla; insanlığa ne getirmek istediğimizi, niçin savaştığımızı, hürriyetin ve adaletin insanlık açısından önemini, İslam’ın sevgi ve merhamet dini olduğunu, kendimizi diğer din ve ideolojilerden ayıran farkın ne olduğunu, neye hizmet için var olduğumuzu anlatılır ve kayıtsız şartsız hepsini yurtlarına, yuvalarına göndererek serbest bırakırız.

Kur’an’ın, Bedir esirleri uygulamasında, daha sonraları da Hz. Ali’nin Suriye esirlerine yönelik hitabesinde ifadesini bulan Kur’an’ın “ruhunu ve vicdanını” esas alan bir fıkıh çağımızda kanaatimce böyle olmak icap eder.

Geçmişte Bizans’ın ve Sasani’nin köleci düzenlerine ve saray cariyelerine kendini kaptıranlar, ne yazık ki İslam’ın hürriyet ve adalet iklimini çoraklaştırmış, vicdanını kurutmuş, insanlıkta estirdiği o muazzam rüzgârı içten kırmış, üstelik bunun farkına bile varamamışlardır. Zihnini ve ufkunu eski (ihya) çağlarında donduran birçoğumuz, hala farkında olmadığı için geçmişin cariye hukukunu aşamamaktadırlar. Hâlbuki her çağın fıkhı o çağda üretilir, o çağı yaşayanlarca üretilir.

  • Kur’an’da başörtüsü var mı?

KUR’AN’DA BAŞÖRTÜSÜ İLE İLGİLİ AYETLER

ELİAÇIK: Kur’an’da konuyla ilgili ayet şudur:

“Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar. Görünmesi zarurî olan yerler dışında cinsel cazibelerini sergilemek için açılıp saçılmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar.” (Nur; 24/31)

Burada başörtüsünden mi, omuz örtüsünden mi, atkıdan mı, şaldan mı, eğer başörtüsünden bahsediliyorsa onun baştan çıkarılıp omuzlardan aşağıya örtülmesinden mi, yoksa başla beraber omuzlardan aşağıya örtülmesinden mi, neden bahsediliyor?

Ayetten anladığımıza göre, demek ki o günkü toplumda;

1. Bakışlarını sakınmayan,
2. Irz ve namuslarını korumayan,
3. Görünmesi zarurî olan yerler dışındaki yerlerini de cinsel cazibelerini sergilemek için açıp saçan,
4. Başörtülerini omuzlarının üzerinden salmayan bir takım kadınlar vardır. Ayet “mü’min” kadınlara bunlar gibi olmamaları çağrısında bulunuyor.

Ayette “başörtülerini” diye çevirdiğimiz “humuruhinne” kelimesi HAMR kökünden gelir ve tam anlamıyla “başörtüsü” manasına gelir.

Çünkü Arap bunu “baş ile ilgili” yerlerde kullanmaktadır. Örneğin başı döndürüp karıştıran, aklı örten, şarap, içki (hamr), baş döndüreni satan, şarapçı (hammâr), başı döndürme, aklı örtme yeri, şaraphane (hammâre), içkinin verdiği baş ağrısı (humâr), başı beyaz koyun (muhammera mine’ş-şiyâh) demiş Arap…

Demek ki (hımâr) kelimesinin en önemli özelliği “baş” ile ilgili olmasıdır. Nitekim bu ayetler başı açıklığın yaygın olduğu bir topluma inmiş değildir. O günkü toplumda değil kadınlar erkekler bile, kimisi sıcaktan, kimisi Arap örfünden zaten başlarını bir şekilde örtmektedirler. Yani erkek kadın hemen hiç kimse “başı açık” dolaşmamaktadır. Sarık, kaftan, tül, renkli bez vs. başlarına bir şeyler dolayıp sararak veya alarak dışarı çıkmaktadırlar. On bin nüfuslu Medine’de yaşayan Yahudiler, Evs ve Hazreçliler, Muhacirler vs. dışarıdan bakıldığında üstlerinde “baş”larında bir takım örtüler olan insanlardır. Fakat özellikle kadınlarda bu örtü, örtünmek amacıyla değil, daha da çekici ve egzotik olmak amacıyla, “azını açıp azını kapatır” tarzda olmaktadır.

  • Peki, öyleyse ayet ne demektedir?

ELİAÇIK: Dikkat edilirse “Başörtüsü takın, başınızı örtün” denmiyor da “Başınıza aldığınız o örtüleri boyunlarınıza, omuzlarınızdan aşağıya da salın” deniyor. Bunun sebebi, o dönem kadınlarının başörtülerini arkadan bağlayarak, omuzlarını ve göğüslerine kadar boyunlarını açıkta bırakmalarıydı. Böyle daha çekici olacaklarını düşünüyor olmalılar…

Buradan “Başörtüsü değil, boyun örtüsü emrediliyor” diye bir sonuç çıkarmak, işi yokuşa sürmek ve anlamamak için diretmekten başka bir şey değildir.

Çünkü Kuran’ın çoğu emri zaten böyledir. Yani ayetler çoğunlukla “yürürlükteki durum” üzerine gelir ve onu düzene sokar.

Örneğin, “Cuma namazı kılın” demez de, “Zaten kılmakta olduğunuz o cuma namazı var ya, işte onun için çağrıldığınızda alışverişi bırakın” der.

Yine örneğin, “Namaz (salât) diye bir şey icat edin, kurban (nahr) diye bir uygulama başlatın” demez de, “O yapılmakta olan namaz (salât), kesilmekte olan kurban (nahr) var ya, işte onu siz Allah için yapın” der.

Yine örneğin, “Dörde kadar evlenin” demez de, “O onar, on beşer evlenip de geçindirmek için yetimin malına el uzatmaya kalktığınız eşleriniz var ya, işte onları dörde, üçe, ikiye, hatta bire indirerek evlenin, yetimlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız böylesi daha iyidir” der.

Demek ki bu tür ayetler yürürlükteki duruma müdahale etmek, yanlış taraflarını düzeltmek, ıslahat yapmak amacıyla gelmektedir. Düzelttiği şekliyle de kalıcı emre dönüştürmektedir.

KUR’AN’DA BAŞÖRTÜSÜ VARDIR

Başörtüsünün de böyledir. Yani denmek istenen; “O zaten takmakta olduğunuz başörtüleriniz var ya, işte onları aşağıya doğru da salın, başınıza toplayıp da boynunuzu, omzunuzu, göğsünüzü, sırtınızı açıkta bırakmayın” demek olur…

İlginçtir, kadınların o günkü giyim tarzı bugün Fransızca’dan Türkçe’ye geçen “dekolte” kelimesi ile aynı manayı çağrıştırmaktadır. Çünkü dekolte Fransızca’da boynu açıkta bırakan giysi (decollete) demek. Bu sözcüğün kökü Latince’de boyun (col, collum) kelimesinden geliyor. Türkçe’ye de geçen, boyunda taşınan (koli), boyna sarılan (kaşkol), boyuna takılan (kolye) kelimeleri de bu kökten…

Anlaşılan o günkü kadınlar saçlarını arkadan bağlayacak şekilde başörtüsü ile örtüyorlar, omuzlarını, göğüslerine kadar boyun kısımlarını gayet “dekolte” bir kıyafetle açıkta bırakıyorlardı. Bugünün tabirleri ile “derin göğüs ve sırt dekoltesi” ile dolaşıyorlardı. İşte ayette bu tarz örtünmenin bir anlamının olmadığı beyan ediliyor. “Örtünecekseniz doğru dürüst örtünün. O başlarınıza taktığınız başörtüsünü sırt ve göğüs dekoltenizi tamamlayan bir aksesuar olarak değil, örtünmenin mantıkî sonucu olarak iyice aşağıya salın, boynunuzu, göğsünüzü, sırtınızı örtecek şekilde yakalarınızın üzerinden salın ki örtünmüş olasınız…” denmek isteniyor.

 

Hz. PEYGAMBER ve ÇOKEVLİLİK

  • Hz. Peygamber neden birden çok kadınla evlendi?

KUR’AN ÇOK EŞLİLİĞİ EMRETMEMİŞTİR

ELİAÇIK: Hz. Peygamber Kur’an emrettiği için çok eşlilik yapmadı. O günkü Arap örfü öyle olduğu için diğer birçok sahabenin de yaptığını yaptı. Kur’an’ın indiği toplum çokeşliliğin (poligami) yaygın olduğu bir toplumdu. Dünya toplumlarına baktığımızda genellikle orta ekvator kuşağında yaşayan toplumlarda bu çok görülmektedir. Örneğin kuzeye doğru gittikçe bunun azaldığını görüyoruz. Bir de bu daha çok saltanat ve zenginlik kültürü ile ilgili gelişmiştir. Onlarca kadınsız, cariyesiz bir saltanat dünyada neredeyse yok gibidir.

Kanaatimce Kur’an çok eşliliği emretmemiş, hatta ruhsat da vermemiştir. Çok eşli bir topluma azaltma yönünde çağrı yapmıştır. Ruhsat sıkışına verilir. Bu konuda ruhsat olması için toplumda tek eşliliğin hüküm sürmesi ve bu konuda bir sıkıntının ortaya çıkmış olması gerekir. Bu sıkıntının ortadan kaldırılması için de ikişer, üçer, dörder evlenebilirsiniz denmiş olması gerekir. Hâlbuki Kur’an’ın indiği toplum zaten çokeşliliğin hüküm sürdüğü bir toplumdur. Üstelik bu çokeşlilik birçok sıkıntı doğurmaktaydı. İşte çokeşliliğe ruhsat diye bilinen ayetin bu durumu düzeltmeyi amaçladığını görüyoruz.

Bu azı çoğaltma değil; çoğu aza indirme yönünde bir düzeltmedir. Çünkü mağduriyetin dolayısıyla da sıkıntının ortaya çıkmasına neden olan tek eşlilik değil, tam tersi çok eşlilikti.

KUR’AN’DA ÇOK EVLİLİK İLE İLGİLİ AYETLER

Şöyle ki: Arap erkekleri çokeşlilik yapıyordu. Sahabeler de bildikleri bu yoldan giderek çok eşli evlilikler yapıyorlardı. Özellikle Uhut gibi savaşlardan sonra ortada kalan dul kadınlarla evlenmişler ve böylece 10- 15 hanımı olan olmuştu. Üstelik bunların yanına anne ve babası olmayan yetimleri kendilerine kalan miraslarla birlikte almışlardı. Bir taraftan hanımları arasında, diğer taraftan “Nasıl olsa artık bizim evladımız sayılırlar” diyerek yetimlerin malına el uzatma konusunda adaletsizlikler ortaya çıkmaya başlamıştı. Çünkü bu kadar çok hanımı geçindirmede zorluk çekmeye başlayınca, yanlarındaki yetimlerin mallarından alıp onlara harcamayı düşünmeye başladılar. İşte ayet bunun üzerine geldi ve şöyle dedi:

Yetimlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız hoşlandığınız kadınlardan dörder, üçer, ikişer evlenin. Eğer haksızlık yapmaktan korkuyorsanız tek, ya da sahibi olduğunuz esir kadınlardan birisi ile evlenin. Bu, (eşlerinizi) artırıp çoğaltmama (ilâve yapmama) bakımından daha iyidir.” (Nisa; 4/3)

Yani o kadar çokeşli olmayın; dörde, üçe, ikiye, hatta teke indirerek evlenin. Böyle yaparsanız hem eşler arasında haksızlıklara neden olmaktan, hem de onları geçindirmek için yetimlerin malını haksızca yiyor olmaktan kurtulmuş olursunuz. Böyle yapmak sizin için daha hayırlıdır denmek isteniyor.

Burada Kur’an’ın odaklandığı konu erkeklerin tek eşle nasıl yetinecekleri sorunu değildir. Zaten öyle bir sorun da yok çünkü indiği toplumda neredeyse tüm erkekler çokeşli. Kur’an’ın odaklandığı ve öncelik verdiği konu haksızlık yani adalet meselesidir. Kadınlara ve yetimlere haksızlık yapılmaktadır ve onun behemehal giderilmesi gerekiyor. Yani Kur’an ruhunu harekete geçiriyor. Artırmaya yönelik ruhsat da yok, dörtle sınırlandırdığı da yok. Bilakis azaltma, bire kadar indirme var.

Şu halde çok eşlilik ayeti diye bilinen bu ayet, günümüzde, tek eşlilere değil çok eşlilere hitap etmektedir. Muhatabı çok eşli olanlardır. Tek eşli olanlar zaten amacı tahakkuk ettirdiklerinden ayetin muhatabı değildirler. Kaldı ki “ ilkesi gereğince erkekler için teklif (çok eşlilik) düşmüştür. Bugün hala çokeşliliğin hüküm sürdüğü kişi ve toplumlar varsa ayetin muhatabı onlardır.
Peygamberimizin evliliklerine gelince, ona da hassetsen müdahale edildiğini görüyoruz. Ahzap 52. ayet şöyle der:

Bundan böyle artık başka kadınlar sana helal olmaz. Bunları, güzellikleri çok hoşuna gitse bile başka eşlerle değiştirmek de olmaz. Artık sadece sahibi oldukların ile yetinmelisin. Allah her şeyi görüp gözetiyor.”

Demek ki Hz. Peygambere halen evlenmiş oldukları hariç bir daha evlenmek veya evlendiklerini değiştirmek yasaklanıyor. Ayete geçen “meleket eymanukum” tabiri “Şu an meşru nikâh sahibi oldukların hariç” anlamında kullanılıyor ve “Cariyeler hariç” manasına gelmiyor. Yani Peygamberimize o an evli oldukları hariç bir daha evlenme veya evlendiklerini değiştirme kapısı kapatılıyor. Eşlerine de o öldükten sonra başka bir erkekle evlenme kapısı kapatılıyor. Mesela Hz. Aişe Peygamberimizden sonra ölümüne kadar 46 yıl kimseyle evlenmemiştir. Bunun ne demek olduğu ve ne yapılmaya çalışıldığı üzerinde üzerinde iyi düşürmek gerekir.

Biz buradan şunu anlıyoruz: İlahi irade Kur’an’ın indiği toplumda hüküm süren çokeşlilik uygulamasından rahatsızlık duymaktadır. Çünkü bunun birçok haksızlığa kaynaklık ettiğini görmekte ve azaltma yönünde yönlendirme yapmaktadır. Peygamberimizin ve diğer çokeşlilerin evliliklerine müdahale ederek yönlendirmesi bunu gösteriyor. Burada sayının ne olduğu önemli değil, önemli olan azaltma veya en azından daha fazla çoğaltmama yönünde bir yönlendirmenin yapılmış olmasıdır. Bu demektir ki Kur’an en fazla yüz yıla yayılan bir sosyal reform planlıyordu. Feodal ve ataerkil bir toplumdan, o toplumun dilini ve kültürünü kullanarak daha adaletçi ve eşitlikçi bir toplum çıkarmayı tasarlıyordu. Düşünülen tüm reformların 23 yıla sığması mümkün olmadığından bunu bir sürece yaymıştı. Ben bunun en fazla yüz yıl olabileceğini düşünmekteyim. Çünkü köklü reformlar zaman ister. Fakat bu akamete uğradı ve devam ettirilemedi.

  • Hz. Aişe, Hz. Peygamberle evlendiğinde kaç yaşında idi?

Hz. AİŞE 19 YAŞINDA EVLENDİ

ELİAÇIK: Genç kızlık çağında idi. Akıl baliğ yaşına gelmişti. Aybaşı görmeye başlamıştı. Bunun kaç yaşında olduğuna dair değişik rivayetler var fakat bunun en azından böyle olduğu kesin.

Bir de şöyle bir şey var: O günkü Araplarda malum, kadının adı yok. Öyle ki kadın akil baliğ olduğu zaman doğmuş sayılıyor ve yaşı o andan itibaren sayılıyor. Bu durumda Hz. Aişe Peygamberimizle evlendiğinde 8. yaşındaydı demek akıl baliğ olalı, aybaşı görmeye başlayalı 8 yıl olmuştu demekti. Bu durumda 12-13 yaşında akil baliğ olduğunu farz edersek 19-20 yaşında olmuş olur.

  • Cuma namazı kadınlar üzerine de farz mıdır?

KADINLAR CUMA NAMAZINDAN MUAF DEĞİLLER

ELİAÇIK: Kur’an’da kadınların Cuma namazından muaf tutulduğunu göremiyoruz. Bu sonraki çağlarda kimi müçtehidler tarafından geliştirilmiş bir içtihattır. Peygamberimiz döneminde kadınlar Cuma ve bayram namazlarına katılıyorlardı. Uygulama bu yönde.

  • Mirasta kadınlar neden erkeklerden daha az pay alır?

MİRAS ADALET UYGUN DAĞITILIR

ELİAÇIK: Cahiliye döneminde hiç pay alamıyorlardı. Kur’an onların da mirastan pay alacaklarına hükmetti. Ben bunu, kadının durumunu düzeltmeye yönelik reformlardan birisi olarak görüyorum. Aslolan varisler arasında kimin ihtiyacı çoksa ona daha fazla vermektir. Bugün, üç kardeş olduğunu düşünelim. Erkekler yüksel tahsil görmüş, hali vakti yerinde, evi, arabası olan işadamları olsun. Tek kız kardeşleri var o da dul. Kocası ölmüş, kocasından kalan bir şeyi yok ve 5 çocuğu ile ortada kalmış. Evi, arabası, işi, maaşı hiçbir şeyi yok. Mirası nasıl bölüştürürsüz? Adalete uygun olan nedir? Kadına iki, erkeklere bir hak verirsiniz! Kur’an’ın ruhu bunu gerektirir. Çünkü maksat mağduriyeti ortadan kaldırmak, ezileni koruyup kollamaktır. Hz. Ömer’in öğrettiği de budur.

  • İslam’da 1 Erkek şahide karşılık neden 2 kadın şahit ister?

ELİAÇIK: Bu borçlanma ile ilgili konudadır. Kur’an’da 7 yerde şahitlik ile ilgili düzenlemeler var, orada bu şartlar koşulmuyor. Bunu, konunun uzmanı, işinde içinde olan bir, konunun uzmanı olmayan, işin içinde olmayan ve fakat şahitlik yapmak durumunda da olan iki kişi olarak anlamak icap eder. Bu durumda öyle haller olur ki olaya göre konunun uzmanı, işin içinde olan bir kadına karşılık, uzmanı olmayan ve işin içinde olmayan ve fakat şahitlik yapmak durumunda da olan iki erkek de olabilir. Bu tür ahkâm ayetlerine şöyle bakmak gerekir. Bunlar birer ilk örnek olsun diye verilmektedir. Maksat adaletin nasıl sağlanacağını örneklemektir. Mesela el kesmek, sopa vurmak gibi cezalarla denmek istenen şudur: Can, mal, ırz ve namus aleyhine işlenen suçlar başta olmak üzere özellikle temel haklara yönelik suçları cezasız bırakmayın, caydırıcı cezalar uygulayın… Şahit bulundurmaktan maksat da şu olur: Uygulayacağınız bu cezaları ispatlayın, kanıtsız, delilsiz kimseye suç isnat etmeyin. Tanık, delil, itiraf, DNA testi vs. mutlaka ispat ve kanıt arayın…

  • Müslüman kadın, devlet başkanlığı yapabilir mi?

TEMEL KRİTER EHLİYET VE LİYAKATTIR

ELİAÇIK: Kur’an’da bunu yasaklayan herhangi bir hüküm bulunmuyor. Kadının devlet başkanlığı yapamayacağına dair ileri sürülen rivayetler tartışmalıdır. Kur’an’da bir göreve gelmek için gereken temel kriter ehliyet ve liyakattir. Kadınlık durumu yaratılıştan bir ehliyetsizlik ve liyakatsizlik değil. Ehliyet ve liyakat sonradan kazanılan ve kaybedilen bir şey. Erkekte yumurtalık, kadın da sperm yok. Biri eksiklik ise diğeri de eksikliktir. Hepimiz bir yönüyle eksiğiz yani.

  • Kadın namaz kıldırabilir mi?

ELİAÇIK: Kadının, Kur’an’ın indiği toplumda feodal ve ataerkil toplum yapısı gereği geri planda olması, dahası Kur’an’ın böylesi bir topluma hitap ederken feodal ve ataerkil bir dil kullanmış olması, mesajının da feodal ve ataerkil bir mesaj alacağı anlamına gelmez. Bilakis Kur’an’ın hitabı tarihsel ve fakat mesajı evrenseldir. Bu konularda verdiği evrensel mesaj; içsel bir dönüşümü hedefleyerek yaşanan şartları aşma yönündedir. Bu durumda kadınlar o günkü toplum yapısı gereği öne çıkamadı, mesela namaz bile kıldıramadı diye, kıyamete kadar bu böyle olacak denemez. Kadınların namaz kıldırması nüsuk değildir. Yani ritüele dayalı ibadetlerin nasıl yapılacağının hep öyle olacak şekilde Allah ve Peygamberi tarafından açıklanması değildir. Bir şey nüsuk ise yani namaz, oruç, hac, kurban gibi ibadet-i mersumeye dâhilse açıklandığı ve gösterildiği şekilde yapılır. İndiği çağda nasılsa sonra da öyle olur hep. Kadının namaz kıldırması böyle bir nüsuk değil, sosyal bir durum. Kadın devlet başkanı da olur, namaz da kıldırır, cumaya da, bayram namazlarına da katılır, cehren Kur’an da okur…

İslam’ın kadına bakışı, Arapların, Türklerin ve Farsların kadın algısıyla sınırlı olmak zorunda değildir. Kadın ile erkeğin neler yapamayacağı Kur’an’da bellidir. Mesela nikâhsız ilişki yasaktır. Nikâhlıyken de aybaşı halinde cinsel ilişki yasaktır. Ben esas olarak kadın ile erkek arasında dağıtıcı adalete yani kanun /Tanrı önünde eşitliğe inanırım. Ahirette erkeğin sorumlu olup da kadının sorumlu olmadığı ne var? Adam öldürme, hırsızlık, yolsuzluk, yalan, zina, iftira, içki, zulüm, zorbalık vs. hangisi? Namaz, oruç, hac, zekat hangisi? Sırf kadın olduğu için hangisinden muaflar? Mesela hayvanlar muaflar değil mi? Çünkü insan türü değiller. Teklif bakımından ilahi nazarda insan türünü kadın erkek diye ayırmak yok…

  • Kadını “fitne” kaynağı olarak gösteren hadisleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

İSLAM HEP MAĞDURDAN YANA OLMUŞTUR

ELİAÇIK: Az önce dediğim gibi toplumların örfüne ve sosyolojisine bağlıyorum. Örf ve sosyoloji hadis adıyla sözelleşmiş. Buradan, Müslüman toplumların zaaflarını, aşamamışlıklarını okuyoruz. Her hadisi peygamber gerçekten söylemiş diye bir şey yok. Hem erkek fitne değil mi? Asıl fitneyi kim çıkarıyor? Bugün milyonlarca kadını kim kötü yollara düşürüyor? Üzerlerinden kim çalıştırıp zengin oluyor? Angaryaya kim çalıştırıyor? Kadın bunları kendi kendine isteyerek mi yapıyor? Bir zalimin eline düşmüş, o zalim de genellikle erkekler olmuyor mu? Kadın erkek için fitneyse, erkek de kadın için fitne değil mi? Fitne, kadın ya da erkek fark etmez, bedenimizde kanın damarlarda dolandığı gibi dolanan şeytandır; içimizdeki kötülük dürtüleridir.

Son alarak ben şuna inanmaktayım: Eğer bugün ayet gelse ezilen ve mağdur olan kimse onu koruyup kollayacaktı. Daha önce inenden bunu anlıyoruz. O halde çözüm bekleyen konularda temel mantığı bunun üzerine kurmalıyız. Şu an dünyaya bakın kim mağdur? Kim mazlum? Kim eziliyor? Buradan ilahi iradenin bugün inse ne yönde tecelli edeceğini çıkarabilirsiniz. İnşa çağı fıkhının işleyiş mantığı budur.

http://www.tevhidnesli.de/Hz-.–PEYGAMBER-ve-%C7OKEVL%26%23304%3BL%26%23304%3BK.htm

posted in KADINLAR | 2 Comments

9th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

OLUMLU HADİSLERE ÖRNEKLER

 

İSLAM NEDİR?. 2

ALLAH’A İFTİRA ATMAK(DİN KONUSUNDA YALAN UYDURMAK). 4

İSLAM’DA KUR’AN’IN ROLÜ.. 5

İSLAM’A YATKIN OLARAK DÜNYAYA GELME(FITRAT). 11

ŞİRK İŞLEMEDİKÇE CENNETE GİRME DURUMU.. 12

ŞEFAAT.. 13

ŞİRK NEDİR?. 14

ŞİRK AYRINTI DEĞİLDİR.. 20

KUL HAKKI 20

İHTİLAFLAR.. 21

ŞEYTAN.. 21

DOSTLUK.. 23

SİYASETİN DİNİ KULLANMASI 23

TEBLİĞ.. 24

İMAN ETMEK.. 24

BÜYÜK GÜNAHLAR.. 25

İKİYÜZLÜLÜK (MÜNAFIKLIK). 28

RİYA VE KİBİR.. 30

BOZGUNCULUK VE CİMRİLİK.. 30

GELİŞİM-İLERLEME, İNSAN İLİŞKİLERİ VE AHLAK.. 32

PEYGAMBER-KUR’AN İLİŞKİSİ 33

SAHABE VE SONRAKİ DÖNEMLERDE HADİS ANLAŞMAZLIĞI 34

HADİS YAZIMI 35

BİLGİNİN DEĞERİ 36

PEYGAMBERİN KONUMU VE İNSANİ YÖNÜ.. 37

PEYGAMBERDEN SONRAKİ NESİLLER.. 46

ÖLÜM VE MEZARLIK.. 46

İBADET.. 48

FARZ-HARAM-YASAK-HELAL. 48

KUR’AN’I İNCELEMEK-ABDESTSİZ OKUMAK.. 50

ABDEST VE YIKANMA İLE İLGİLİ DETAYLAR.. 52

NAMAZ KILMA İLE İLGİLİ DETAYLAR.. 61

ZEKAT İLE İLGİLİ DETAYLAR.. 78

ORUÇ İLE İLGİLİ DETAYLAR.. 80

HAC İLE İLGİLİ DETAYLAR.. 87

KURBAN İLE İLGİLİ DETAYLAR.. 90

YİYECEK VE İÇECEKLER İLE İLGİLİ DETAYLAR.. 94

TAKILAR, SAÇ-SAKAL VE GİYSİLER İLE İLGİLİ DETAYLAR.. 101

EVLİLİK İLE İLGİLİ DETAYLAR.. 106

GİYİM İLE İLGİLİ DETAYLAR.. 111

İHRAMLI BAŞINI ÖRTMEMELİ 113

HAYIZLI İKEN NAMAZ KILINABİLİYOR. HİMÂR, BAŞÖRTÜ MÜ?. 113

SÜNNET NEDİR? SÜNNET DİYE BİLİNEN İŞLER.. 114

UYGAR DAVRANIŞLAR.. 115

KIYAMET NE ZAMAN KOPACAK?. 117

YAHUDİ VE HIRİSTİYANLAR.. 119

ŞEKİLCİ- KALIPÇI DAVRANIŞLAR.. 122

 

 

İSLAM NEDİR?

a)Allah’tan başka ilah olmadığına ve elçilerin Allah’ın kulu ve elçileri olduğuna şahitlik etmek

1-”Hz. Peygamber şöyle buyurdular: “Kim Allah’tan başka ilâh olmadığına Allah’ın bir ve şeriksiz olduğuna ve Muhammed’in onun kulu ve Resûlu (elçisi) olduğuna, keza Hz. İsâ’nın da Allah’ın kulu ve elçisi olup, Hz. Meryem’e attığı bir kelimesi ve kendinden bir ruh olduğuna, keza cennet ve cehennemin hak olduğuna şehâdet ederse, her ne amel üzere olursa olsun Allah onu cennetine koyacaktır.” Buhârî, Enbiya 47; Müslim, İmân 46, (28); Tirmizî, İmân 17, (2640).

14-”Ben Hz. Peygamber’i işittim, şöyle buyurmuştu: “İslâm beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kâbe’ye haccetmek, Ramazan orucu tutmak” Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22 (….); Nesâî, İman 13, (9, 107-108); Tirmizî, İman 3, (2612).

6005-Adiyy İbnu Hâtim anlatıyor: “Ben Resûlullah’ın yanına vardığım zaman bana: “Ey Hatim’in oğlu Adiyy, müslüman ol ki selâmete eresin!” buyurdular. Ben de: “İslâm nedir?” diye sordum. “Allah’tan başka ilah olmadığına, benim de O’nun Resülü olduğuma şehadet etmen ve hayır, şer, tatlı ve acı her şeyiyle kadere iman etmendir!” buyurdular.” (SON EKLENEN KISMIN AKTARIMCISININ(İSNAD) ZAYIF OLDUĞU METİNDE GEÇTİĞİ HALDE ÇEVİRİSİ YAPILMAMIŞTIR.)

37-”Hz. Peygamber: “Ben insanlar Allah’tan başka ilâhın olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet edinceye, namaz kılıncaya, zekât verinceye kadar onlarla savaş etmekle emrolundum. Bunları yaptılar mı, kanlarını, mallarını bana karşı korumuş (emniyet altına almış) olurlar. İslâm’ın hakkı hâriç. Artık (samimi olup olmadıklarına dair) durumları Allah’a kalmıştır” Buhârî, İmân 17; Müslim, İman 36, (22)

668-”Resûlullah buyurdular ki: “Müslüman, kabirde suale maruz kalınca: “Allah’tan başka ilah bulunmadığı ve Muhammed’in O’nun kulu olduğuna şehadet eder”. Bunun delili şu ayettir: “Allah inananları dünya hayatında ve ahirette sağlam bir söz üzerine tutar; zâlimleri de saptırır…” (İbrahim, 27). Buhari, Cenaiz 87, Tefsir, İbrahim 2; Müslim, Sıfatu’l-Cenne, 13, (2871); Tirmizi, Tefsir, İbrahim (3119); Ebu Davud, Sünne 27, (4750); Nesai, Cenaiz 114, (4, 101); İbnu Mace, Zühd 32, (4269).

1793-”Resûlullah buyurdular ki: “Allah’ın İsm-i Âzam’ı şu iki âyettedir: 1- “İlahınız, tek olan ilahdır, ondan başka ilah yoktur. O Rahmân ve Rahîm’dir.” (Bakara 163). 2- Âl-i İmrân süresinin baş kısmı: Elif Lâm-Mim. O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur, O Hayy ve Kayyümdur” (Âl-i İmrân 1-3). Ebû Dâvud, Salât 358, (1496); Tirmizî Daavât 65, (3472).

 

b)“Allah’tan başka ilah yoktur” cümlesinin önem ve önceliği

7130-”Resûlullah buyurdular ki: “La ilahe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur)” kelimesini fazilette hiçbir amel geçemez ve bu kelime hiçbir günahı bırakmaz, (affettirir).”

39-Resûlullah’ın şöyle söylediğini haber verdi:”Kim Lailâhe illallah der ve Allah’tan başka mâbudları reddederse, Allah onun malını ve kanını haram kılar. (Samimî olup olmadığı) meselesi Allah’a aittir Müslim, İman, 37, (23). 1143(3797)

 

c)Kelime-i Şehadetin önemi

5077-”Resûlullah buyurdular ki:”Aziz ve celil olan Allah [kıyamet günü], ümmetimden bir adamı mahlukatın üstünden seçer ve onun için doksan dokuz büyük defter açar. Her defter, gözün alabildiği kadar büyüktür. Rab Teala adama sorar: “Bu defterde yazılı olanlardan bir şey inkar ediyor musun? Muhafız katiplerim (olmadık şeyler yazarak sana) zulmetmişler mi?” Kul:”Ey Rabbim! Hayır! (Hepsi doğrudur!)” der. Rab Teala sorar:”(Bunları yapmada beyan edeceğin) bir özrün var mı?” Kul der:”Hayır! Ey Rabbim!” Aziz ve celil olan Allah:”Evet! Senin bizim yanımızda (makbul, büyük) bir de hasenen var. Bugün sana zulüm yapmayacağız!” buyurur. Hemen bir etiket çıkarılır. Üzerinde “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resûlallah (şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir)” yazılıdır.Sonra, Rabb Teala der: “Ağırlığını (yani amellerinin ağırlığını) hazırla!” Kul sorar:”Ey Rabbim! Bu defterlerin yanındaki bu etiket de ne?” Rabb Teala der: “Sana zulmedilmeyecek! Hemen defterler Mizan’ın bir kefesine konur, etiket de diğer kefesine. Tartılırlar. Sonunda defterler hafif kalır, etiket ağır basar. Esasen Allah’ın ismi yanında hiçbir şey ağır olamaz.” [Tirmizî, İman 17, (2641).]

 

d)Allah’tan başkasına tapma(ibadet)

664-İbnu Abbâs şu âyet hakkında: “Onların çoğu, ortak koşmadan Allah’a inanmazlar” (Yusuf, 106) şu açıklamayı yapmıştır: “Yâni, “Onlara kendilerini kim yarattı, semâvat ve arzı kim yarattı diye sorarsınız, “Allah” diye cevap verirler, işte bu onların imanıdır. İbâdet etmeye gelince Allah’tan başkasına taparlar, bu da onların ortak koşmaları, şirkleridir.” [Rezin’in ilavesidir. (Taberi 13, 51).]

2010-”Resûlullah Hz. Muâz’ı Yemen’e gönderdi. (Giderken) ona dedi ki:”Sen Ehl-i Kitap bir kavme gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey Allah’a ibâdet olsun. Allah’ı tanıdılar mı, kendilerine Allah’ın zekâtı farz kılmış olduğunu, zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılacağını onlara haber ver. Onlar buna da itaat ederlerse kendilerinden zekâtı al. Zekât alırken halkın (nazarlarında) kıymetli olan mallarından sakın. Mazlumun bedduasını almaktan kork. Zîra Allah’la bu beddua arasında perde mevcut değildir.” [Buhârî, Zekât 1, 41, Sadaka 1, 63, Mezâlim 9, Megâzî 60, Tevhid 1; Müslim, Îmân 31, (19); Tirmizî, Zekât 6, (625); Ebû Dâvud, Zekât 4, (1584); Nesâî, Zekât 46, (5, 55).] AÇIKLAMA:1- Bu hadiste öncelikle, Ehl-i Kitap’tan olanları İslâm’a çağırırken hangi tertibe riâyet edeceğimiz belirtilmektedir.

 

e)Allah’tan başka ilah olmadığını dile getireni öldürmek

3930-7175-…Dilerseniz, ben size Resûlullah’dan işittiğim bir hadisi rivayet edeyim!” dedi. Onlar: “Onu Resûlullah’dan sen mi işittin?” dediler. İmrân: “Evet! Ben gördüm ki, Resûlullah, müşriklere karşı müslümanlardan müteşekkil bir ordu gönderdi. Askerler müşriklerle karşılaşınca, aralarında çok şiddetli bir savaş oldu. Müşrikler mağlup olup sırtlarını müslümanlara verdiler (saf dışı oldular). Sonra benim yakınlarımdan bir adam müşriklerden birine mızrakla saldırdı. Adamın üzerine yürüyünce, müşrik Eşhedü en lâilâhe illallah (Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ederim), ben müslümanım” dedi. Fakat müslüman asker ona mızrağını saplayıp adamı öldürdü. Adam Resûlullah’ın yanına gelip: “Ey Allah’ın Resûlü! Helak oldum! (Yani büyük bir günah işledim)” dedi. bir iki sefer: “Ne yaptın?” diye sordu. Adam yaptığını olduğu gibi anlattı. Resûlullah adama: “Kalbini yarıp içinde ne olup olmadığına bakmalı değil miydin?” dedi. Adam:”Ey Allah’ın Resûlü! Eğer kalbini yarsaydım içindekini bilebilir miydim?” diye sordu. : “Sen adamın hem sözünü kabul etmiyorsun hem de kalbindekini bilmiyorsun (olur mu böyle şey!)” dedi. İmrân sözlerine devam etti: “Sonra Resûlullah, adam hakkında bir şey söylemedi. Adam da az bir zaman yaşadı. Nihayet öldü. Biz onu defnettik. Ertesi günü adamın cesedi yer üstünde görüldü. Halk: “Belki de bir düşman, kabrini deşip (kötülük için çıkarmıştır)” dedi. Tekrar onu defnettik. Gençlerimize mezarı başında nöbet tutmalarını söyledik. Buna rağmen cesedi tekrar mezardan dışarı atıldı. “Bekleyen gençlerimiz uyumuş olabilirler” diye düşündük. Bir kere daha onu defnettik…

4275-”Üsame İbnu Zeyd’i dinledim, diyordu ki:… Ben ve Ensardan biri, Hurukalı bir adama rastladık. Adama galebe çalmıştık. Lailaheillallah dedi. Adam bunu söyler söylemez Ensari savaşmayı bıraktı, ben devam ettim ve mızrağımı saplayıp öldürdüm. Medine’ye geldiğimiz zaman benim yaptığım, Resûlullah’ın kulağına ulaşmış. (Beni çağırttı ve:) “Ey Usâme! Sen, lailahe illallah dedikten sonra adam mı öldürdün?” diye sordu. Ben: “O bunu, canını kurtarmak için söyledi” dedim. Resûlullah : “Sen onu Lailahe illallah dedikten sonra öldürdün mü?” dedi. Bu cümleyi o kadar çok peşpeşe tekrar etti ki, keşke bugünden daha önce müslüman olmasaydım (müslüman olarak böyle bir cinayeti işlememiş olurdum) diye temenni ettim.” Buhari, Diyat 2; Müslim İman 158, (96). Ebu Davud, Cihad 104, (2643).

571-”Resûlullah Hz. Mikdâd’a: “Bir kimse içinde yaşadığı kafirlere karşı imanını gizler, (sen karşılaştığın zaman) imânını açığa vurursa (sakın öldürme. Bu hayatını kurtarmak için mü’minim dedi, diyerek onu) öldürecek olursan (cinâyet işlemiş olursun). Nitekim, Mekke’de iken, bir zamanlar sen de imanını gizlemiştin” Buhârî, Diyât AÇIKLAMA:Son üç rivayet: “Ey iman edenler! Allah yolunda cihâda çıktığınız zaman (meselelerin) tam açıklanmasını bekleyin. Size (Müslümanca) selam verene, dünya hayatının (geçici) menfaatini arayarak “Sen mü’min değilsin” demeyin. İşte Allah’ın katında birçok ganimetler vardır. Evvelce siz de böyle iken Allah size lutfetti.. ” (Nisa, 94) âyetinin nüzûlüne sebep olan hadise üzerinde durulmaktadır.

 

ALLAH’A İFTİRA ATMAK(DİN KONUSUNDA YALAN UYDURMAK)

607-İbnu Abbas anlatıyor: “Arab’ın (cahiliye devrindeki) cehâletini öğrenmek seni memnun ederse En’âm suresinin 130′lu âyetten sonra gelen şu âyetini oku: “Beyinsizlikleri yüzünden, körü körüne çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri -Allah’a iftira ederek- haram sayanlar mahvolmuşlardır; onlar sapıtmışlardır, zâten doğru yolda da değillerdi” (En’âm 140). Buharî, Menâkıb 11.

800-Müslim merhum bir rivayetinde: “Resûlullah, Cebrâil’i aslî sûretinde gördü” demiştir. AÇIKLAMA: Bunların hepsine burada yer vermek mevzuyu uzatır. Ancak rü’yet meselesinde İbnu Abbâs Resûlullah’ın Miraç’ta Cenab-ı Hakk’ı gözleriyle gördüğünü kesin bir dille ifade ederken, Hz. Aişe bunu reddeder ve “Her kim, “Muhammed Rabbini gördü” diye iddia ederse, Allah’a karşı büyük iftira etmiş olur” der. Hz. Aişe ve onun görüşünü benimseyenler, Necm suresinde geçen rü’yetin, Cebrail’i hey’et-i aslîsi ile görmek diye te’vil eder ve Allah’ı hiçbir beşerin göremiyeceği hususunda şu âyetleri delil gösterirler: “Gözler O’nu idrak edemez, O gözleri idrak eder.”(Enâm 103)

1697-Katâde anlatıyor: “Bu yıldızlar üç maksatla yaratıldı:1- Allah onları semaya zinet (ve süs) kıldı.2- Şeytanlara atılacak taş kıldı.3- Geceleri istikamet tayin etmede işaretler kıldı. Kim yıldızlar hakkında bunlar dışında bir te’vil ileri sürerse (kendi ilâve ettiği) hissesinde hataya düşer, nasibini kaybeder, mânasız bir yükün altına girer ve hakkında bilgisi olmayan, peygamberler ve meleklerin bile bilmekte âciz kaldıkları bir şeye burnunu sokmuş olur. Allah’a yeminle söylüyorum: Allah hiç kimsenin ne hayatını, ne rızkını, ne de ölümünü herhangi bir yıldızla irtibatlı kılmamıştır. (Aksini iddia edenler) Allah hakkında yalan söyleyerek iftira ediyorlar…” [Rezîn ilavesidir. Ancak, (hakkında bilgisi olmayan) ibâresine kadar olan kısmı, Buhârî, Bed’ül-Halk’da (3. bab).]

5160-Mesruk anlatıyor: “Hz. Aişe’ye dedim ki: “Ey anneciğim! Muhammed Rabbini gördü mü?” Bu soru üzerine:” Söylediğin sözden tüylerim ürperdi. Senin üç hatalı sözden haberin yok mu? Kim onları sana söylerse yalan söylemiş olur. Şöyle ki: Kim sana: “Muhammed Rabbini gördü” derse yalan söylemiş olur.(Hz. Aişe bu noktada, sözüne delil olarak) şu ayeti okudu. “Onu gözler idrak edemez, O ise gözleri idrak eder” (En’am 103). Devamla dedi ki: “Kim sana derse ki Muhammed yarın olacak şeyi bilir, yalan söylemiştir. Zira ayet-i kerimede: “Hiçbir nefis yarın ne kesbedeceğini bilemez”(Lokman 34) buyrulmuştur. Kim sana Muhammed’in vahiyden bir şey gizlediğini söylerse o da yalan söylemiştir. Çünkü ayet-i kerimede: “Ey Peygamber! Sana Rabbinden her indirileni tebliğ et. Şayet bunu yapmazsan Allah’ın risaletini tebliğ etmiş olmazsın” (Maide 67) buyrulmuştur. Lakin Resulullah Cibril’i (suret-i asliyesinde) iki sefer görmüştür.” [Buhârî, Tefsir, Maide 7, (Bed’ül-Halk 6, Tefsir, Necm 1, Tevhid 4; Müslim İman, 287, (177); Tirmizî, Tefsir, En’am (3070).]AÇIKLAMA:Bu hadis, bazı tariklerinde şöyle başlar: “Mesruk der ki: “Ben Hz. Aişe’nin yanında dayanmış duruyordum. Bana: “Ey Ebu Mesruk! Üç söz vardır, kim onlardan birini söylerse, Allah’a en büyük iftirayı yapmış olur…” dedi.Hz. Aişe Allah hakkında en büyük iftira olarak tavsif ettiği sözleri yukarıda kaydettiğimiz üzere teker teker sayar ve onların butlanını gösteren ayetleri zikreder. Hz. Aişe’nin cedelî üslubundan, bu üç iddianın, daha onun zamanında piyasada tedavül ettiğini ve meselelerin münakaşa edilmeye başlandığını anlamaktayız.

 

 

İSLAM’DA KUR’AN’IN ROLÜ

a)Allah’ın peygamberi halkına neyi emanet etmişti? Kur’an yeterli mi?

1-a)53-İmam Malik’e ulaştığına göre, Hz. Peygamber şunu söylemiştir: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetce asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın Kitab’ı ve Resûlünün sünneti. Muvatta, Kader 3, (2, 899) İbn İshak es-Sîre c.4 s.604 Hakim Mustedrek. Veda Haccı’nda söylendiği bildirilen bu sözün hadisçilerce hadis aktarımcısı/ravileri(sened) bütünüyle kopuktur. Peygamberle İmam Malik(179) arasındaki kimlerin olduğu belli değildir. Bu tip hadîse Mu`allak hadis denmekte, böyle bir hadis, hadis uzmanlarınca zayıf kabul edilmektedir. Zayıf hadis dinde delil olarak kullanılmamaktadır.

2-a)54-Hz. Peygamber buyurdular ki: “Size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. Bu, Allah’ın Kitabı’dır. Semâdan arza uzatılmış bir ip durumundadır. (Diğeri de) kendi neslim, Ehl-i Beytim’dir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun başında bana gelip (hakkınızda bilgi verinceye kadar) birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün” Tirmizî, Menâkıb 77, (3790).

b)4463-”Resûlullah buyurdular ki: “Haberiniz olsun! Ben size iki ağırlık bırakıyorum. Bunlardan biri Allah Teâla’nın Kitabı’dır. O, Allah’ın (sema-arz arasına uzanmış) ipi olup, kim ona tutunursa hidayet üzere olur, kim de onu terkederse dalâlete düşer. İkincisi neslim, Ehl-i Beytim’dir.” Müslim, Fezailu’s-Sahabe 37, (2408).

c)”Ey insanlar, bilesiniz ki: Ben bir beşerim. Rabbim’in elçisinin(ölüm meleği) gelmesi ve davetine icabet etmem zamanı yakındır. Ben size iki kıymetli şey bırakıyorum: Birincisi Kitabullah’tır, içerisi nur ve hidâyet doludur. Allah’ın Kitabı’nı alın ve ona dört elle sarılın.” -Resûlullah Kur’ân-ı Kerîm’e birçok teşviklerde bulunduktan sonra devamla dedi ki: “Ehl-i beytim hakkında size Allah’ı hatırlatıyorum. Ehl-i beytim hakkında size Allah’ı hatırlatıyorum. Ehl-i beytim hakkında size Allah’ı hatırlatıyorum…” Müslim Kitap-44 Bab 4 Hadis-2408 Müsned c.4 s.366-367 Darimi Kitap-23 Bab-1 Hadis-3319 (Hadislerin aktarımcıları(sened), hadis otoritelerince eksiksiz ve kusursuz bulunmuştur.

3-a)“Size, sarıldığınız sürece asla sapıtmayacağınız bir şey bırakıyorum: Allah’ın Kitabı…” Müslim Kitap-15 Bab-19 Hadis 1218 İbn Mace Kitap-25 Bab-84 Hadis-3074(KUTUBU SİTTE ÇEVİRİSİNDE BU HADİS TÜRKÇEYE AKTARILMAMIŞTIR.) (Veda hutbesinden aktarılan hadis, hadis otoritelerince eksiksiz ve kusursuz bulunmuştur.) (Son iki hadis hakkında Kur’an ve Sünnet Üzerine Hikmet Zeyveli s.19-24 1996 Bilgi Vakfı Yay.)

b)5799-”Resûlullah vasiyette bulundu mu?” diye sordum.”Hayır” dedi. Ben tekrar:”Öyleyse, kendi vasiyette bulunmaksızın halka nasıl vasiyeti farz kılar veya emreder?” dedim.”Allah’ın Kitab’ını vasiyet etti!” diye cevap verdi.” [Buharî, Vesaya 1, Megazî 83, Fezailu’l-Kur’an 18; Müslim, Vasiyet 16, (1634); Tirmizî, Vesaya 4, (2120); Nesâî, 2 (6, 240).]

c)5406-İbnu Abbas anlatıyor: “Resûlullah muhtazar (ölmeye yakın) iken evde bir kısım erkekler vardı. Bunlardan biri de Ömer İbnu’l-Hattab idi. Resûlullah : “Gelin, size bir şey (vasiyet) yazayım da bundan sonra dalalete düşmeyin!” buyurdular. Hz. Ömer:”Resûlullah’a ızdırap galebe çalmış olmalı. Yanınızda Kur’an var, Allah’ın kitabı sizlere yeterlidir” dedi. Oradakiler aralarında ihtilafa düştü. Kimisi: “Yaklaşın, Resûlullah size vasiyet yazsın!” diyor, kimi de Hz. Ömer’in sözünü tekrar ediyordu. Gürültü ve ihtilaf artınca, :”Yanımdan kalkın, yanımda münakaşa caiz değildir!” buyurdu. Bunun üzerine İbnu Abbas : “En büyük musibet, Resûlullah’la onun vasiyeti arasına girip engel olmaktır!” diyerek çıktı.” [Buharî, Megazî 83 Salat 80 Fezail 3, İlm 39, Cihad 176, Cizye 6, İtisam 26; Müslim, Vasiyye 22, (1637).]

d)5424-…Hz. Ömer hançerlendiği zaman Hz. Süheyb , ağlayarak girdi. Hem ağlıyor, hem de: “Vay kardeşim, vay arkadaşım!” diyordu. Hz. Ömer: “Ey Süheyb bana mı ağlıyorsun? : “Ölü, ehlinin kendi üzerine ağlaması sebebiyle azab görür” buyurdu!” dedi. İbnu Abbâs der ki: “Hz. Ömer öldüğü zaman bunu Hz. Aişe’ye hatırlatmıştım. Şöyle dedi:”Allah Ömer’e rahmet buyursun! Vallahi Resûlullah : “Allah, mü’mine, ehlinin üzerine ağlaması sebebiyle azab verir” demedi. Lakin Resûlullah : “Allah, kâfirin azabını, ehlinin üzerine ağlamasıyla artırır” buyurdular.”Hz. Aişe sözlerine şöyle devam etti: ” Size Kur’an yeter.” Orada “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (Fâtır 18) buyrulmuştur. [Buhârî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 22, (928); Nesâî, Cenâiz 15, (4, 18, 19).]

e)4727-”Hz. Ömer, Resûlullah’a kelâle’(nin miras hissesin)den sormuştu.”Bu yaz nazil olan, Nisa suresinin sonundaki ayet, bu meselede sana yeterlidir” buyurdular. Hadisin ravisi der ki: “Ebu İshak’a sordum: “Kelâle, ne çocuk ne de baba bırakmadan ölen kimse değil mi?” Bana: “Böyle zannettiler!” diye cevap verdi.” [Muvatta, Feraiz 7, (2, 515); Müslim, Feraiz 9, (1617).] AÇIKLAMA:..”Hz. Ömer der ki: “Ben size, kendimden sonra nazarımda, kelâle kadar ehemmiyetli bir şey bırakmıyorum. Hiçbir şeyde Resûlullah’a kelâlede olduğu kadar çok başvurmadım. Resûlullah da bana kelâle meselesinde olduğu kadar hiçbir şeyde sert olmadı. Sonunda parmağıyla göğsüme dürttü ve:”Ey Ömer! Nisa suresinin son ayeti sana yetmiyor mu?” dedi. Eğer ben yaşarsam kelâle hakkında (kesin bir hükümle) hükmedeceğim. Kur’an’ı okuyan da okumayan da onunla hükmedecek.”

 

b)Kur’an’ın dinde önceliği

4896-”Resûlullah Muaz’ı Yemen’e gönderdiği zaman kendisine sorar: “Sana bir dâva geldiği vakit nasıl hükmedeceksin?” “Allah’ın kitabıyla hükmedeceğim” der Muâz. “(Meseleyi Kitabullah’ta) bulamazsan?” “Resûlullah’ın sünnetiyle hükmedeceğim.” “Ne Kitabullah’ta ve ne de Resûlullah’ın sünnetinde bulamazsan?” “Kendi re’yimle ictihad edeceğim, (hüküm vermekten) geri durmayacağım.” Hz. Muaz der ki: “Bu cevabım üzerine Resûlullah (memnun kaldı), göğsüme eliyle vurup: “Allah’ın elçisinin elçisini, Allah’ın elçisini memnun edecek usûlde muvaffak kılan Allah’a hamdolsun!” buyurdular.” Ebu Dâvud, Akdiye 11, (3592, 3593); Tirmizi, Ahkâm 3, (1327, 1328). AÇIKLAMA: Hadis aktarımcıları(sened) itibariyle sorunlu görünse de dini otoritelere göre anlam itibariyle mütevatir bir hadistir.

2310-6706-Hz. Ali anlatıyor:”Resûlullah beni Yemen’e gönderdi. “Ey Allah’ın Resûlü dedim. Sen beni gönderiyorsun. Halbuki ben gencim ve aralarında dâvâlarını hükme bağlayacağım. Ben ise daha hükmetmeyi bilmiyorum!” Ali devamla der ki: “Bunun üzerine Resûlullah eliyle göğsüme vurdu ve: “Allahım, kalbine hidayet, diline hakta sebat ver!” diye dua etti.” Ali der ki: “O günden sonra, iki kişi arasında verdiğim hiçbir hükümde tereddüt etmedim.”

 

c)Kur’an’ın dindeki konumu

412-”Mescide uğramıştım, gördüm ki halk, zikri terkedip malâyanî konulara dalmış, konuşuyor. Hz. Ali’ye çıkıp durumdan haberdâr ettim. Bana: -”Doğru mu söylüyorsun, öyle mi yapıyorlar?” dedi, Ben:-”Ben Resûlullah’ın şöyle söylediğini işittim: -”Haberiniz olsun bir fitne çıkacak!” Ben hemen sordum: -”Bundan kurtuluş yolu nedir Ey Allah’ın Resûlü?” Buyurdu ki: -”Allah’ın Kitabı (na uymak)dır. O’nda sizden önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar) gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda (iman-küfür, taat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin de hükmü var. O, hak ile batılı ayırdeden ölçüdür. O’nda herşey ciddîdir, gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru yoldur. O, kendine uyan hevaları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri iltibastan(karıştırmak) korur. Alimler ona doyamazlar. Onun çokca tekrarı usanç vermez, tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez, O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık” (Cin 1). Kim ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân 14, 2908.

413-Resûlullah buyurdular ki: “Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine huzur iner ve onları Allah’ın rahmeti bürür. Melekler de kanatlarıyla sararlar. Allah, onları, yanında bulunan yüce cemaatte anar” Ebu Dâvud, Salât 349, 1455. H; Tirmizî, Kırâ’at 3, 2946 H.; Müslim, Zikir 38, 2699 H; İbnu Mâce, Mukkaddime 17, 225. H.

415-”Biz Suffa’da iken Resûlullah (dışarı) çıkarak: “Hanginiz hergün hiç günah işlemeden ve akrabalık bağlarını da bozmadan Buthân’a veya Akik’e gidip oradan (zahmete ve masrafa girmeden) iki adet iri hörgüçlü dişi deve tutup getirmeyi ister?” diye sordu. Biz: “Ey Allah’ın Resûlü bunu hepimiz isteriz” dedik. Hz. Peygamber : “-O halde birinizin mescide gidip orada Allah’ın kitabından iki âyeti öğrenmesi veya okuması, kendisi için iki deveden daha hayırlıdır. Üç âyet onun için üç deveden, dört âyet onun için dört deveden ve okunacak âyetler kendi sayılarınca deveden daha hayırlıdır” buyurdular.” Müslim, Salatû’l-Müsâfirin 251; Ebu Dâvud, Salat 349, 1456 H.

418-”Kur’ân’ı tegannî etmeyen bizden değildir.” (Sahabeden biri, bununla) açıktan okumayı kastediyor demiştir.” Buhârî, Tevhid, 32, 44. Tegannî: “kıraatın hüzünlü ve dokunaklı kılınmasıdır.” (teğanni: zenginleştirmek, geliştirmek, ilerletmek)

422-Resûlullah buyurdular ki: “Aziz ve celîl olan Allah diyor ki: “Kim, Kur’ân-ı Kerîm’i okuma meşguliyeti sebebiyle benden istemekten geri kalırsa, ben ona, isteyenlere verdiğimden fazlasını veririm.” Tirmizi, Sevâbu’l-Kur’ân 25, 2927.H.

423-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim Kur’ân’ı okur ve onunla amel ederse, kıyamet günü babasına bir tâç giydirilir. Bu tâcın ışığı, güneş dünyadaki herhangi bir evde bulunduğu takdirde onun vereceği ışıktan daha güzeldir. Öyleyse, Kur’ân’la bizzat amel edenin ışığı nasıl olacak, düşünebiliyor musunuz?” Ebu Dâvud, Salât, 349, 1453.H.

424-Hz. Ali anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Kim Kur’ân’ı okur, beller, helâl kıldığı şeyi helâl kabul eder, haram kıldığı şeyi de haram kabûl ederse Allah, o kimseyi cennete koyar. Ayrıca hepsine cehennem şart olmuş bulunan ailesinden on kişiye şefaatçi kılınır.” Tirmizi, Sevâbu’l-Kur’ân 13, 2907 H.

425-Resûlullah buyurdular ki: “Kur’ân’ı okuyup ona sâhip çıkan kimseye (âhirette): “Oku ve (cennetin derecelerine) yüksel, dünyada nasıl ağır ağır okuyor idiysen öyle oku. Zirâ senin makamın, okuduğun en son âyetin seviyesindedir” denir.” Ebu Dâvud, Vitr, 20, 1464; Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân 18, 2915, H; İbnu Mâce, Edeb 52, 3780 H.

426-”Resûlullah şöyle buyurdu: “Kur’ân’da mâhir olan, Sefere denilen kerîm ve mutî meleklerle berâber olacaktır. Kur’ân’ı kekeleyerek zorlukla okuyana iki sevap vardır.” Buhârî, Tevhid 52; Müslim, Müsafirin 244; Ebu Dâvud, Vitr 14, (1454); Tirmizî, Sevâbu’l-Kurân 13 (2906); İbnu Mâce, Edeb 52, (2779).

430-”Resûlullah buyurdular ki: “Sizin en hayırlınız Kur’ân’ı Kerim’i öğrenen ve öğretendir.” Buhârî, Fedailu’l-Kur’ân 21; Tirmizî, Fedailu’l-Kur’ân 15, 2909; Ebu Dâvud, Salat 349, 1452 H.; İbnu Mâce, Mukaddime 16, 211.H.

431-”Resûlullah buyurdular ki: “Belleğinde Kur’ân’dan hiçbir şey bulunmayan kişi harab olmuş bir ev gibidir.” Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân 18, 2914. H. Tirmizi bu hadisin sâhih olduğunu söylemiştir.

435-Resûlullah buyurdular ki: “Kur’ân’ın haram kıldığı şeyleri helâl addeden kimse Kur’ân’a inanmamıştır.” Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân 20, 2919. H.

 

d)Kur’an’dan kopuk din bilgiçleri cahildir

4138-”Resûlullah buyurdular ki: “Allah ilmi [verdikten sonra], insanların [kalbinden] zorla söküp almaz. Fakat ilmi, ülemâyı kabzetmek suretiyle alır. Ülemâ kabzedilir, öyle ki, tek bir âlim kalmaz. Halk da cahilleri kendine reis yapar. Bunlara meseleler sorulur, onlar da ilme dayanmaksızın [kendi reyleriyle] fetva verirler, böylece hem kendilerini hem de başkalarını dalâlete atarlar.” [Buhârî, İlm 34, İ’tisam 7; Müslim, İlm 13, (2573); Tirmizî, İlm 5, (2654).]

 

e)Kur’an’ı uygulamak(amel) amacıyla değil, salt sevap amacıyla okumak huşu(derin saygı)dan uzaklaşmaktır

4139-”Resûlullah ile beraberdik. Gözünü semaya dikti. Sonra: “Şu anlar, ilmin insanlardan kapıp kaçırıldığı anlardır. Öyle ki, bu hususta insanlar hiçbir şeye muktedir olamazlar!” buyurdular. Ziyad İbnu Lebîd el-Ensârî araya girip: “Bizler Kur’an’ı okuyup dururken ilim bizlerden nasıl kapıp kaçırılır? Vallahi biz onun hem okuyacağız, hem de çocuklarımıza, kadınlarımıza okutacağız!” dedi. Resûlullah da: “Anasız kalasın, ey Ziyad, ben seni Medine fakihlerinden sayıyordum. (Bak) işte Tevrat ve İncil, Yahudilerin ve Hıristiyanların elinde, onların ne işine yarıyor (sanki onunla amel mi ediyorlar)?” buyurdu. Cübeyr der ki: “Ubâde İbnu’s-Sâmit’e rastladım. Kardeşin Ebu’d-Derda ne söyledi, işittin mi? dedim. Ve ona Ebu’d-Derda’nın söylediğini haber verdim. Bana: “Ebu’d-Derda doğru söylemiş, dilersen kaldırılacak olan ilk ilmin ne olduğunu sana haber vereyim: İnsanlardan kaldırılacak olan ilk ilim huşudur. Büyük bir camiye girip huşu üzere olan tek şahsı göremeyeceğin vakit yakındır!” dedi.” [Tirmizî, İlm 5, (2655).]

 

f)Kur’an’ı nağmeyle okumanın kınanması

906-”Resûlullah buyurdular ki:”Kur’ân’ı Arap lahn’ı ve Arap sesleri üzere okuyun. Sakın ha ehl-i aşk ve ehl-i kitabeyn’in lahn’ı üzere okumayın. Bilesiniz, benden sonra bir kavm gelecek ki, onlar Kur’ân’ı okurken, şarkı ve mâtem tercîi gibi terci’ ile okuyacaklar. Onların (imanları laftadır) gırtlaklarından öte geçmez. Kalbleri fitne ve fesada uğramıştır. Böylelerinden hoşlanan kimselerin kalpleri de fitne ve fesad içindedir.” [Rezîn rivayet etmiştir. (Suyutî, Câmiu’s-Sağîr’de kaydeder (Feyzu’l-Kadir 2, 65).] AÇIKLAMA:…Yukarıdaki hadiste, “Arap dil kaidelerine (i’râba) uygunluk” mânasındadır. Arkadan gelen “Arap sesleri üzere okuyun” ifadesi de bu mânayı te’yid eder. Hadis, sonra da Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarını okudukları şekilde Kur’ân’ı okumaktan men etmektedir. Buradan da anlıyoruz ki, Ehl-i Kitap da dinî metinleri, ibadet maksadıyla, kendilerine has bir üslubla okumakta imişler. Bu hal halen devam etmektedir. Ehl-i Kitab’ı taklidin yaygınlaştığı bir zamanda bu ikâz-ı Nebevînin de hatırda tutulması gerekir.Hadisin Câmi’u’s-Sağir’deki aslında ehl-i fısk tabiri de yer alır. Yani “Fâsıklar gibi de okumayın” denmektedir.Câmi’u’s-Sağir’de hadisin devamında da biraz farklılık gözükmektedir. “….Benden sonra bir kavm gelecek Kur’ân’ı şarkı gibi, ruhbanların ve mâtemcilerin okuyuşları gibi terci’li okuyacaklar…”Kıraatte terci’, sesi boğazda geri çevirerek oynatmak, yani dalgalamak, titretmek sûretiyle nağme yapmaktır. Şarkı ve türkülerde, ağıtlarda sıkca ve yaygın şekilde yer verilen bu nağme tarzını Resûlullah Kur’ân tilâvetinde yasaklıyor. Sesler boğazdan tabii bir çıkışla çıkacaktır, dalgalandırmak, titretmek yasaktır.Kur’ân’da bu tarza cevaz verilmemesi, harflerin tabii hallerinin bozulmasındandır. Münâvî’nin kaydına göre Ahmed İbnu Hanbel’e bu yasağın sebebi sorulunca, soruyu sorana: “Adın ne?” der. Adam: Muhammed, deyince İmam sorar:”- Sana Ey Muhaammed denmesinden hoşlanır mısın?”Terci’de, görüldüğü gibi harfin tabii hâli bozulduğu gibi, mahrec yerleri de değişmektedir. Mahrec yerlerinin değişmesi ise, mânaya tesir edecektir. Hülâsa bunun getireceği muhtelif mahzurlar sebebiyle, hoş karşılanmamıştır.

 

g)Kur’an’ı anlamadan okumamak

918-Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Sizden biri geceleyin kalkınca Kur’ân diline dolaşıp ne dediğini anlamamaya başlayınca hemen yatsın.” [Müslim, Müsâfirin 223, (787); Ebû Davud, Salât 308, (1311).]

4124-Hz. Ali demiştir ki: “İnsanlara anlayacakları şeyleri anlatın. Allah ve Resulünün tekzib edilmelerini ister misiniz?” [Buhârî, İlm 49.]

4125-İbnu Mes’ud diyor ki: “Sen bir cemaate akıllarının almayacağı bir şey söylersen mutlaka bu, bir kısmına fitne olur.” [Müslim, Mukaddime 5.]

 

h)Peygamber Kur’an’ı anlamaya önem verirdi

915-İbnu Mes’ud anlatıyor: “Resûlullah bana:”- Kur’ân’ı bana oku!” dedi. Ben (hayretle):”- Sana indirilmiş bulunan Kur’ân’ı mı sana okuyayım?” diye sordum. Bana:”- Evet, ben onu kendimden başkasından dinlemeyi seviyorum!” dedi. Ben de ona Nisa sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki, “Her ümmete her şâhid getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara şâhid getirdiğimiz vakit durumları nasıl olacak?” mealindeki âyete (41. âyet) geldim.”- Dur!” dedi. Durdum ve dönüp Resûlullah’a baktım. Bir de ne göreyim, iki gözünden de yaşlar akıyordu.” [Buharî, Fedâilu’l-Kur’ân 32, 33, 35; Müslim, Musâfirin 247, (700); Tirmizî, Tefsir, Nisa, (3027, 3028); Ebû Davud, İlm 13, (3668).]

 

i)Helalı haram kılma şirk olup, nedeni Kur’an’ı iyi bilmemektir

643-Adiyy İbnu Hâtim anlatıyor: “Boynumda altundan yapılmış bir haç olduğu halde Resûlullah’a geldim. Bana: “Ey Adiy boynundan şu putu çıkar, at!” dedi ve arkadan şu ayeti okuduğunu hissettim:”Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek ilahtan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka ilah yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir.” (Tevbe, 31). Resûlullah devamla: “Aslında onlar, bunlara (ruhbanlarına) tapınmadılar, ancak bunlar (Allah’ın haram ettiği bir şeyi) kendileri için helâl kılınca hemen helâl addediverdiler, (Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi de) kendilerine haram edince hemen haram addediverdiler.” Tirmizi, Tefsir, Berâe, (3094).

Adiyy İbnu Hâtim anlatıyor: “Boynumda altından yapılmış bir haç olduğu halde Resûlullah(a.s.)’a geldim. Bana: “Ey Adiy boynundan şu putu çıkar, at!” dedi ve arkadan şu ayeti okuduğunu hissettim: “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini (yani din adamlarını) ve Meryem oğlu Mesihi rab edindiler. Oysa tek olan Allah’ tan başkasına ibadet etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Allah koştukları eşlerden münezzehtir.” (9Tevbe, 31)

Adiyy İbnu Hâtim bu ayeti kerimeyi duyunca Rasulullah’a: “Onlara ibadet etmiyorlar ki!” dedi. Bunun üzerine Rasulullah: “Onlar Allah’ın helal kıldığı bir şeyi haram, haram kıldığı bir şeyi helal kıldıkları zaman onlara itaat etmiyorlar mı?” diye sorunca; Adiyy İbn Hatem: “Evet” dedi. Rasulullah: “İşte böylece onlara ibadet ediyorlar” buyurdu. (Tirmizi, Tefsir, Berâe, (3094-3095)

424-Hz. Ali anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Kim Kur’ân’ı okur, beller, helâl kıldığı şeyi helâl kabul eder, haram kıldığı şeyi de haram kabûl ederse Allah, o kimseyi cennete koyar. Ayrıca hepsine cehennem şart olmuş bulunan ailesinden on kişiye şefaatçi kılınır.” Tirmizi, Sevâbu’l-Kur’ân 13, 2907 H.

435-Resûlullah buyurdular ki: “Kur’ân’ın haram kıldığı şeyleri helâl addeden kimse Kur’ân’a inanmamıştır.” Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân 20, 2919. H.

3935-”Cahiliye halkı, bir çok şeyi (helal addedip) yiyor, birçoğunu da pis addederek yemiyordu. Allah Teâlâ, Resûlünü gönderdi, kitabını indirdi, helalini helal, haramını da haram kıldı. Helal kıldığı helaldir, haram kıldığı da haramdır, sükut buyurduğu da aff(edilmiş)tir.”İbnu Abbâs, sonra şu âyet-i kerimeyi okudu: “(Ey Muhammed!) De ki: “Bana vahyolunanda, leş, akıtılmış kan, domuz eti, -ki pistir- ve günah işlenerek Allah’tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum. Fakat darda kalan, -başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere- bunlardan da yiyebilir. Doğrusu Rabbin bağışlar ve merhamet eder” (En’âm 145). [Ebû Dâvud, Et’ime 31, (3800).] AÇIKLAMA: …Âyet, bu sayılanlar dışında kalanların haram olmadığını ifade etmekte ve “Siz Allah’ın haram etmediği şeyi neye dayanarak haram kılıyorsunuz?” ma’nâsında muâheze yoluyla onları reddetmektedir.Ancak âyet hususunda ülemâ üç ayrı görüş ileri sürerek ihtilaf etmiştir.1) Âyet sünnetle mensuhtur(????). Zira, Resûlullah ehlî eşek etini, pençeli vahşi kuşların etini, kesici dişi olan vahşilerin etini haram kılmıştır.2) Bu âyet muhkemdir, âyette zikredilenler dışında haram yoktur. Hz. Âişe böyle söylemiştir.3) Zührî ve iki kavlinin birinde Mâlik: “Âyet muhkemdir ancak buna sünnette gelen haramlar da ilâve edilmelidir” demiştir.

5164-”Resûlullah buyurdular ki:”Helal, Allah Teala hazretlerinin kitabında helal kıldığı şeydir. Haram da Allah Teala hazretlerinin kitabında haram kıldığı şeydir. Hakkında sükut ettiği şey ise affedilmiştir. Onun hakkında sual külfetine girmeyiniz.” Rezin tahric etmiştir. [Tirmizî, Libas 6, (1726); İbnu Mace, Et’ime 60, (3367).]

 

j)Kur’an’ı yaşama indirgeme

917-Ebu Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Sizden kim Vettîni ve’zzeytûni sûresini okuyup son âyeti olan: “Allah hâkimlerin hâkimi değil mi?” (8. âyet) ayetine gelince: “Evet, ben buna şehâdet edenlerdenim” desin. Kim de Lâ uksimu biyevmi’lkıyâme’yi okuyup son âyeti olan “(Bütün bunları yapan Allah) ölüleri tekrar diriltmeye kâdir değil midir?” (Kıyamet 40) âyetini de okudu mu: “Rabbimizin izzetine andolsun evet!” desin. Kim de Mürselât sûresini okuyup en sondaki, “Artık bundan sonra hangi söze inanacak onlar?” (50. âyet) âyetini de tamamladı mı: “Allahu Teâla’ya inandık” desin.” (Ebu Dâvud, Salât 154, (887); Tirmizî, Tefsir, Tin, (3344)]

 

İSLAM’A YATKIN OLARAK DÜNYAYA GELME(FITRAT)

48-Ebu Hüreyre anlatıyor; Hz. Peygamber: “Her çocuk fıtrat üzerine doğar” buyurdu ve sonra da “Şu ayeti okuyun” dedi: “Allah’ın yaratılışta verdiği fıtrat…” (Rum, 30). Sonra Resûlullah sözünü şöyle tamamladı: “Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir. Tıpkı hayvanın doğurunca, azaları tam olarak yavru doğurması gibi. Siz kesmezden önce, kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız?” Dinleyenler: “Ey Allah’ın Resûlu, küçükken ölenler hakkında ne dersiniz (cennetlik mi, cehennemlik mi?) diye sordular. Hz. Peygamber şu cevabı verdi: “(Yaşasalardı) nasıl bir amel işleyeceklerdi Allah daha iyi bilir.”Buhârî, Cenâiz 80, 93; Müslim, Kader 22, (2658); Muvatta, Cenâiz. 52, (1, 241); Tirmizî, Kader 5, (2139); Ebu Dâvud, Sünnet 18, (4714).

 

 

ŞİRK İŞLEMEDİKÇE CENNETE GİRME DURUMU

a)Şirk dışında suç işlense de cennete girmek

7 – Ebu Zerr (Cündeb İbnu Cünâde el-Gıfârî) (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bana Cebrâil aleyhisselam gelerek “Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi ortak kılmadan (şirk koşmadan) ölürse cennete girer” müjdesini verdi” dedi. Ben (hayretle) “zina” ve hırsızlık yapsa da mı?” diye sordum. “Hırsızlık da etse, zina da yapsa ” cevabını verdi. Ben tekrar: “Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!” dedim. “Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da yapsa!” Hz. Peygamber dördüncü keresinde ilâve etti: “Ebu Zerr patlasa da cennete girecektir”. Buhârî, Tevhid 33; Müslim, İman 153, (94); Tirmizî, İman 18, (2646).

8-Hz. Peygamber buyurdular ki: “İki şey vardır gerekli kılıcıdır!” Bir zat:- Ey Allah’ın Rasûlü! gerekli kılan bu iki şeyden maksad nedir? diye sordu: Hz. Peygamber : “Kim Allah’a herhangi bir şeyi ortak kılmış olarak ölürse bu kimse ateşe girecektir. Kim de Allah’a hiçbir şeyi ortak kılmadan ölürse o da cennete girecektir” cevabını verdi” Müslim, İman 151, (93).

 

b)Şirkin dışında her şeyin bağışlanma olasılığı vardır

5078-AÇIKLAMA Buhârî, bu hadisi “Büyük günahların en büyüğü şirktir” hadisinden hemen sona zikretmek suretiyle, bu söylediğimiz açıklamaya işaret etmiş olmaktadır.”

558-”Kur’ân-ı Kerîm’ de en çok sevdiğim âyet şudur: “Allah, kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar…” (Nisa, 48). Tirmizî, Tefsir, Nisa, (3040).

4144-”Resûlullah buyurdular ki: “Allah Teâlâ diyor ki: “Ey âdemoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey âdemoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey âdemoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım.” [Tirmizî, Da’avât 106, (3534).]

180-”Resûlullah buyurdu ki: “Kim Müslümanlar arasından bir yetim alarak yiyecek ve içeceğine dâhil ederse, affedilmez bir günah (şirk) işlememişse, Allah onu mutlaka cennete koyacaktır.” Tirmizî, Birr 14, (1918).

4662-”Resûlullah buyurdular ki:”Kim namazı kılar, zekatı verir ve Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmadan ölürse, ona mağfiret etmek Allah üzerine bir hak olur. Hicret etse veya doğduğu yerde ölse de!”… [Nesâî, Cihad 18, (6, 20).]

4670-”Resûlullah buyurdular ki:”Allah Teala diyor ki: “Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, beni andıkça ben onunla beraberim. O, beni içinden anarsa ben de onu içimden anarım. O, beni bir cemaat içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O, şayet bana bir karış yaklaşacak olursa, ben ona bir zira yaklaşırım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” [Buharî, Tevhid 15; 35; Müslim, Zikr 2, (26 75), Tevbe 1, (2675).]

4671-”Resûlullah buyurdular ki:”Allah Teala hazretleri demiştir ki: “Kim bir hayır işlerse ona sevabının on katı verilir veya arttırırım da. Kim bir günah işlerse bunun cezası, misli kadardır, veya affederim. Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım. Kim bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana hiçbir şeyi şirk koşmaksızın arz dolusu hata ile kavuşursa ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” [Müslim, Zikr 22, (2687).]

 

c)Sadece şirk(helalı haram kılma) koşmadan farzlarla cennet

4666-”Nu’man İbnu Nevfel (bir gün) dedi ki: “Ey Allah’ın Resûlü! Farz namazlarımı kılsam, Ramazan orucumu tutsam, helali helal bilip haramı da haram tanısam ve bunlara hiçbir ilave (hayır ve ibadet)de bulunmasam cennete gider miyim?”Resûlullah: “Evet!” buyurdular. Nu’man: “Vallahi (bu farzlara) hiçbir ilavede bulunmayacağım!” dedi.” [Müslim, İman 16, (15).]

 

 ŞEFAAT

9-”Hz. Peygamber’e “Ey Allah’ın Resûlü, kıyamet günü senin şefaatinle en ziyâde saadete erecek olan kimdir?” diye sormuştum. Bana: “Hadis’e karşı sende olan aşkı görünce, bu hususta senden önce bana bir başkasının sualde bulunmayacağını tahmîn etmiştim” açıklamasını yaptıktan sonra şu cevabı verdi: “Kıyamet günü benim şefaatimle en ziyade saadete erecek olan kimse, samimi olarak ve içinden gelerek’Lâ ilâhe illallah’ diyen kimsedir” Buhârî, İlm 34, Rikak 50.

5089-”Resûlullah buyurdular ki: “Her peygamberin müstecab (kabul edilebilir) bir duası vardır. Her peygamber o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı kıyamet gününde, ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım (kullanmayı ahirete bıraktım). Ona inşaallah, ümmetimin şirk koşmadan ölenleri nail olacaktır.” [Buhârî, Da’avat 1, Tevhid 31; Müslim, İman 334, (198); Muvatta, Kur’an 26, (1, 212); Tirmizî, Daavat 141, (3597).]

Peygamber, ancak tanıdıkları hakkında olumlu yönde tanıklıkta bulunabilir(şefaat); peygamber öldükten sonra kendisinden sonra yaşayan insanlar hakkında bilgi sahibi değildir

5059-Bir diğer rivayette İbnu Mes’ud şöyle demiştir: “Resulullah va’z etmek üzere aramızda doğruldu ve dedi ki:”Ey insanlar! Sizler (kıyamet günü) Allah’ın yanında yalınayak, çıplak ve kabuklu olarak toplanacaksınız. [Sonra şu ayeti okudu:] “İlk yaratışa nasıl başladı isek, üzerimizde hak bir vaad olarak yine onu iade edeceğiz…” (Enbiya 104). Haberiniz olsun! Kıyamet günü mahlukattan ilk giydirilecek İbrahim aleyhisselam’dır. Haberiniz olsun, o gün ümmetimden bazı kimseler getirilir ve sol tarafa alınırlar. Bunun üzerine ben:”Ey Rabbim! Bunlar ashabımdır!” derim. Bana:”Sen bilmiyorsun, bunlar senden sonra neler yaptılar” denilir. Ben salih kul (İsa)’nın dediği gibi diyeceğim:”Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim. Fakat vakta ki sen beni (içlerinden) aldın, üstlerinde nigehban yalnız sen oldun. (Zaten) sen (her zaman) her şeye hakkıyla şahidsin. Eğer kendilerine azab edersen şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen mutlak galib ve yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan da hakikaten sensin sen”(Maide 117-118).] Resulullah devamla dedi ki:”Bunun üzerine bana: “Onlar, sen aralarından ayrıldığın günden beri, dinden yüz çevirmeye hiç ara vermediler!” denilecek.”Bir rivayette şu ziyade var: “Ben: “Rahmetten uzak olsunlar, rahmetten uzak olsunlar!” derim.” [Buhârî, Rikak 45, Enbiya 8, 44, Tefsir, Maide 14, 15, Tefsir, Enbiya 2; Müslim, Cennet 57, (2860); Tirmizî, Kıyamet 4, (3329); Nesâî, Cenaiz 118, (4, 114).] AÇIKLAMA: “Bunlardan murad, Aleyhissalâtu vesselâm zamanında Müslüman olarak yaşayıp sonradan irtidat edenlerdir” denmiştir. Resulullah bunlara da, -üzerlerinde abdest nuru olmasa da- sağlığında onları Müslüman bildiği için nida eder. Ancak “Bunlar irtidat ettiler!” denilir. 3)”Bunlar, tevhid üzerine ölen büyük günah sahipleri ve kişiyi dinden çıkarmayan bid’alara düşen ehl-i bid’adır” denmiştir. Bunların alınlarında ve abdest uzuvlarında nur olması da mümkündür. Bunlar, Resulullah zamanında veya ondan sonra da yaşamış olabilirler. Bunları hususi alâmetleriyle tanımış olacaktır. İbnu Abdilberr der ki: “Dinde bid’at çıkaranların hepsi havuz’dan kovulacaktır; Haricîler, Rafizîler ve diğer ehl-i heva.” Devamla “Zalimlerin, haksızlıkda ileri gidenlerin, hakkı gizleyenlerin ve kebair işleyerek asi olanların” da bu hükme girdiklerini, bu sayılanların hepsinin, sadedinde olduğumuz hadiste haber verilen azaba maruz kalacaklarından korkulduğunu belirtir.

Esma’dan gelen şu rivayet bize Hz. Peygamber’in çıkacak fitnelere karşı, ashabını uyarmada değişik üsluplara başvurduğunu göstermektedir: “Ben (cennette bana has olan) havuzumun başında yanıma gelecekleri beklerken, bir bölük insan (cehenneme atılmak üzere) yakalanıp getirilir. Ben: “Bunlar benim ümmetimdir” diyerek müdahale ederim. Ancak, “Sen bunların arkandan yüz geri olup, dinden çıktıklarını bilmiyorsun” derler.” Fitne bölümünün açıklama kısmında 4758 no’lu hadisin öncesinde

 

 

ŞİRK NEDİR?

a)Allah’ın helal kıldığını haram kılmak şirktir

5936-”Resûlullah buyurdular ki:”Rabbim, bugün bana öğrettiği şeylerden bilmediklerinizi size öğretmemi emretti. (Ve buyurdu ki): “Benim bir kula verdiğim bir mal helaldir. Ben bütün kullarımı hanif(şirksiz) olarak yarattım. Ancak şeytanlar onlara gelip, (fıtrî) dinlerinden alıp götürdüler, kendilerine helal kıldığım şeyleri haram kıldılar. Kendisine bir güç vermediğim şeyi bana şirk koşmalarını emrettiler.”Allah Teala arz ehline baktı ve Ehl-i Kitap’tan bir kısmı hariç onların Arap, acem hepsine öfkelendi ve dedi ki:”Ben seni imtihan etmek ve seninle de (başkasını) imtihan etmek üzere gönderdim. Sana, suyun yıkayıp (yok edemeyeceği) bir kitap gönderdim. Ta ki sen onu uyurken de uyanıkken de okuyasın!” … Cennetlikler üç kısımdır:* Kuvvet sahibi, adaletli, sadaka veren ve muvaffak olanlar.* Bütün yakınlarına ve Müslümanlara karşı merhametli ve yumuşak kalpli olanlar.* İffetli, namuslu ve çoluk çocuk sahibi olanlar.”Resûlullah devamla dedi ki:”Cehennem ehli de beş kısımdır:* Aklı olmayan zayıflar. Bunlar, aranızda tabi olarak bulunurlar, hiçbir ehle ve mala tabi değildirler. *Tamahkârlığını izhar etmeyen hain kişiler. Böylesi, bir kapıyı çalsa mutlaka ihanet eder.* Akşam, sabah her fırsatta malın ve ehlin hususunda seni aldatan adamlar.* Cimrilik ve yalanı da zikretti.* Bir de kötü huylu kaba sözlü insan.”Resûlullah devamla buyudular ki:”Allah Teala, bana mütevazi olmanızı emretti. Öyle ki, hiç kimse hiç kimseye karşı böbürlenmesin, hiç kimse hiç kimseye karşı tecavüzde bulunmasın.” [Müslim, Cennet 63, (2865).]

 

b)Uğursuzluğa inanmak şirktir

4093-”Resûlullah buyurdular ki:”Uğursuzluk(kötülük üreten şey) çıkarmak(ORİJİNALDE UĞURSUZLUK ÇIKARMAK DEĞİL, UĞURSUZLUK[ET-TIYARA](YANİ ONA İNANMAK)GEÇMEKTEDİR) şirktir, uğursuzluk çıkarmak şirktir, uğursuzluk çıkarmak şirktir. (İhtiyarsız kalbine uğursuzluk vehmi gelip içinde bazı şeylere karşı neferet duyan) hâriç bizden kimsede bu yoktur(BU CÜMLE, TAM BİR ÇARPITMA. DOĞRUSU,’BİZDEN DEĞİLDİR’ OLACAK.) Lakin Allah onu tevekkülle giderir.” (79) [Ebu Dâvud, Tıbb 24, (3910); Tirmizî, Siyer, 47, (1614).]

4094-”Resûlullah buyurdular ki: “Ne sirayet (bulaşma), ne de uğursuzluk vardır. Benim fe’l hoşuma gider.” Yanındakiler sordu: “Fe’l nedir?””Güzel bir sözdür!” buyurdu.”Buhârî’nin rivayetinde şu ziyade mevcuttur: “Resûlullah : “Benim, dedi, fe’l-i sâlih, güzel bir kelime hoşuma gider.” [Buhârî, Tıbb 44, 54; Müslim, Selam 113, (2224); Ebu Dâvud, Tıbb 24, (3916); Tirmizî, Siyer 47, (1615).]

 

c)Sihir, büyü ve falcılık, şirktir

2237-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim (sihir maksadıyla) bir düğüm vurur sonra da onu üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirke düşer. Kim bir şey asarsa(açıklamada -fayda sağlamak ve zarara karşı korunmak amacıyla- veya öylesine asılan muska), o astığı şeye havale edilir.” [Nesâî, Tahrîm 19, (7, 112).]

2238-”Resûlulah buyurdular ki: “Kim bir arrâfa (kâhine/müneccim/falcı/cinci) gelir, bir şeyler sorar ve söylediklerine de (inanıp) onu tasdik ederse, kırk gün namazı kabul edilmez.” [Müslim, Selâm 125, (2230).]

3983-”Resûlullah buyurdular ki “Benim tiryak(panzehir) içmem, temîme (muska/nazar boncuğu) takınmam, içimden gelen şiiri okumam aldırmazlık olur.” [Ebu Dâvud, Tıbb 10,(3869)) Açıklama: “Muskalar ve rukyeler şirktendir” hadisi. Tirmizî Şerhi’nde der ki: “Kur’andan muska yapıp takmak sünnet yolu değildir. Bu hususta sünnet, Kur’an’ın okunmasıdır, tâlîk(asılması) edilmesi değil.”

4098-“Resûlullah’ın şöyle söylediğini işittim: “İyâfe, tıyere(uğursuzluk), tark(fal) sihirdendir.” [Ebu Dâvud, Tıbb 23, (3907).]

 

d)Okuyup üflemeler ve muskalar, şirktir

4034-”Resûlullah : “Ümmetimden yetmişbin kişi (Mahşer’ de) hesaba çekilmeden cennete girecektir!” buyurdular. Kendisine: “Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar kimlerdir?” diye sual edildi.”Onlar, kendilerini dağlatmayanlar, rukyeye(okuyup üflemeye) başvurmayanlar, teşâüm’e(uğursuzluğa) inanmıyanlar ve Rabblerine tevekkül edenlerdir!” buyurdu. Ukkâşe kalkıp: “Ey Allah’ın Resûlü! Dua buyur, Allah beni onlardan kılsın!” dedi.: “Sen onlardansın!” müjdesini verdi…” [Müslim, İman, 371, (218).]

4035-”Resûlullah’ı işittim, diyordu ki: “Rukyelerde(okuyup üflemeler), temîmelerde(muskalarda), tivelelerde(muhabbet muskası/arayı bulma/karı kocayı birbirine sevdirme) bir nevi(‘BİR NEVİ’ SÖZCÜĞÜ ÇEVİRMENİN EKLEMESİDİR. ORİJİNALDE’BİR NEVİ’ DİYE BİR SÖZCÜK YOKTUR.) şirk vardır.” Bunu işiten bir kadın atılarak, (İbnu Mes’ud’a): “Böyle söylemeyin, benim gözüm ağrıyordu. Falan yahudiye gittim geldim. O bana rukye yaptı. Ağrım kesildi” dedi. Abdullah İbnu Mes’ud tereddüt etmeden, “Bu (ağrı) şeytanın işiydi, o eliyle dürtüyordu, sana rukye yapılınca vazgeçti. Bu durumda sana Resûlullah gibi, şöyle söylemen kafidir: “Ezhibi’lbâs Rabbe’nnâs eşfi ente’ş-Şâfi, Lâ şifâe illâ şifâuke, şifâen lâ yuğâdiru sakamen. (Ey insanların Rabbi, acıyı gider, şifa ver, sen Şâfisin. Senin şifandan başka bir şifa yoktur, hiçbir hastalık bırakmayan bir şifa istiyorum.” [Ebu Dâvud, Tıbb 17, (3883).]

4037-”Abdullah İbnu Ukeym’ın yanına girdim. Kendisinde kızıllık vardı. “Temîme (muska) takmıyor musun?” diye sordum. Bana şu cevabı verdi: “Bundan Allah’a sığınırım. Zira Resûlullah şöyle buyurmuştu: “Kim bir şey takınırsa, ona havale edilir.” “Belaya dua ile karşı koyun.” [Tirmizî, Tıbb 24, (2073).] AÇIKLAMA: Başka bir hadiste:”Kim bir temîme takarsa Allah muradına erdirmesin, kim bir nazarlık(vede’a) takarsa Allah nazardan saklamasın.”

2164- Abbâd İbnu Temîm anlatıyor: “Ebû Beşîr el-Ensârî kendisine bildirmiştir ki, Ebû Beşir bir seferde Resûllullah ile beraberdi. Efendimiz, o sırada tellâlına emrederek şu hususu ilan ettirdi: “Hiçbir devenin boynunda kirişten mamul bir gerdanlık veya (herhangi) bir gerdanlık kalmasın, mutlaka kesilsin!”Mâlik: “Zannederim bu yasak, nazar değmesine (karşı develerin boynuna asılan şeyler) için verilmiş olmalı demiştir.” [Buhârî, Cihâd 139; Müslim, Libâs 105, (2115); Muvatta, Sıfatu’n-Nebî 39, (2, 937); Ebû Dâvud, Cihâd 49, (5552).]AÇIKLAMA:Gerdanlık olarak çevirdiğimiz kelime kılâde’dir. Takılan şey, “takı” mânasına gelir. İmam Mâlik, Resûlullah’ın koparılıp atılmasını emrettiği bu hayvan takılarının nazara karşı asılan muskalar olduğunu tahmin ediyor. Şu halde halkın, hayvanları bir kısım müsîbet ve âfetlere karşı korumak maksadıyla hayvanların boynuna takageldikleri ve hattâ birçoğunun kirişle bağladığı muskaları Resûlullah emrederek kaldırtmış ve bundan böyle o çeşit takıları yasaklamış, bunların, Allah’ın takdirinden hiçbir şeyi geri çeviremeyeceğini ümmetine öğretmiştir.Hattâbî, Mâlik dışında bâzı âlimler, hayvanların boynuna çan bağlandığı için Resûlullah’ın kopartma emri verdiğini söylemiştir. Bazı âlimler de, bu emrin, hayvanın şiddetli sıçraması, ürkmesi hâlinde boğulmasına sebep olabilir diye onları koparttığını söylemiştir. Hemen belirtelim ki, İmam Mâlik’in getirdiği yorum, “zinet veya bir başka maksadla hayvanın boynuna bir şeyler bağlanabilir, bunda bir mahzur yoktur hükmünü tazammun eder. Kadı İyâz der ki: “İmam Mâlik’e göre, yasak sadece kirişe mahsustur, başka takılar yasak değildir. Alimler, nazara karşı insan veya hayvanlara muskadan başka birşeylerin takılması câiz mi, değil mi münakaşa etmiştir. Bazıları ihtiyaç hâsıl olmadan takılmasını câiz bulmamışsa da ihtiyaç doğunca, gözdeğmesi, cin ve sâireden gelen zararı defetmek için cevaz vermiştir. Bir kısmı da kayıtsız şartsız, “ihtiyaçtan önce de sonra da câizdir, tıpkı, hasta olmazdan önce tedavi için tedbir alındığı gibi” demiştir.”

2219- Ebû Vehb el-Cüşemî anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Size alnı sakar, ayakları sekili kahverengi atı veya alnı sakar ayakları sekili kızıl atı veya alnı sakar, ayakları sekili siyah atı tavsiye ederim.”Ebû Vehb’e: “Kızılın tafdil edilişinin sebebi nedir?” diye soruldu. Şu cevabı verdi:”Çünkü, Hz. Peygamber bir seriyye göndermişti. Zafer haberini ilk getiren kızıl atın sahibi idi.” [Ebû Dâvud, Cihâd 44, (2544); Nesâî, Hayl 3, (6, 218, 219).]Nesâî’de şu ziyade vardır: “(Allah yolunda) at besleyin, alınlarından ve arkalarından okşayın. Boyunlarına takı bağlayın fakat kiriş bağlamayın.” “Kiriş bağlamayın” ibaresi şunu ifade eder: Araplar cahiliye devrinde nazar değmesine karşı atlarına kiriş bağlarlardı. Bu hadisle Resûlullah bu işin, Allah’ın kaderinden hiçbirşeyi geri çeviremeyeceğini onlara bildirmiş oldu. Mamafih

3530-7048-”Yaşlı bir kadın vardı, bize gelir, humre (denilen bir veba çeşidine) karşı rukye yapardı. Bizim ayakları uzun bir karyolamız vardı. (Eşim) Abdullah eve gireceği zaman (geldiğini sezdirmek için) öksürüp ses çıkarırdı. Bir gün Abdullah aynı şekilde içeri girdi. Kadın, sesini işitince ona karşı örtüsüne büründü. Abdullah gelip yanına oturdu ve bana eliyle dokundu ve bir ipin eline değdiğini hissetmişti ki: “Bu nedir?” diye sordu. Ben: “(Takındığım bu muska) içinde humraya karşı dua var!” dedim. Abdullah onu derhal çekip kopardı, fırlatıp attı ve: “Abdullah’ın ailesi şirkten müstağnidir. Ben Resûlullah’ın: “Rukyeler, muskalar ve büyü bir şirktir” dediğini işittim” dedi. Ben: “Ama ben bir gün dışarı çıkmıştım. Beni falanca gördü, bunun üzerine ona gelen taraftaki gözüm yaşardı. O günden beri rukye yapınca gözümün yaşı kesilir, rukyeyi bıraktım mı tekrar yaşarır” dedim. Bunun üzerine Abdullah dedi ki: “Bu şeytandır, ona itaat edince seni bırakıyor, ona isyan ettiğin vakit parmağıyla gözüne dürtüyor. Ama Resûlullah’ın yaptığı gibi yapsaydın, bu senin için daha hayırlı, şifa bulman için de daha münasip olurdu: Gözüne su serpip şöyle diyeceksin: “Ezhibî’l-be’s, Rabbi’n-nâs, işfî, enteş-Şâfi, lâ şifaen illâ şifâuke, şifâen lâ yugâdiru sakamen (Fenalığı gider. Ey insanların Rabbi! Şifa ver! Sen şifa verensin. Senin verdiğinden başka şifa yok! Öyle şifa ver ki, hiçbir hastalık geride kalmamış olsun).”

3531-7049-”Resûlullah, kolunda tunçtan bir bilezik taşıyan bir adam görmüştü: “Bu halka da ne?” diye sordu. Adam: “Bu vâhine (denen kol ağrısın)dan dolayıdır” dedi. da: “Çıkar onu! Zira o, ağrını artırmaktan başka bir işe yaramaz!” buyurdu.”

 

e)Riya şirktir

3989-7196-”Bir gün Resûlullah’ın mescidine gitmiştir. Orada Hz. Muaz İbnu Cebel’i’ın kabrinin dibinde oturmuş ağlar bulmuş ve: “Niçin ağlıyorsun?” diye sormuştur. Hz. Mu’âz: “Resûlullah’dan işitmiş olduğum bir hadis sebebiyle” demiş ve Resûlullah’ın hadisini okumuştur: “Şurası muhakkak ki riyanın azı dahi şirktir. Kim Allah’ın velisine düşmanlık yaparsa şüphesiz Allah ile savaşmaya çıkmış olur. Allah itaatkâr, takva sahibi ve halktan uzak duran öyle (kendi halinde) kullarını gerçekten sever ki, onlar görünmedikleri zaman aranmazlar (ehemmiyet verilmedikleri için, yoklukları kimsenin dikkatini çekmez), hazır bulundukları zaman (da meclislere, ciddi meşguliyetlere) çağırılmazlar, tanınmazlar. Kalpleri pırıl pırıl hidayet kandilleridir. (Onları hiçbir şey şekke şüpheye atamaz.) Her müşkil meselenin, ağır belanın altından kalkarlar.”

f)Kibir şirktir

5182-”Kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunan bir kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse de cennete girmez.” [Müslim, İman 147; Ebu Dâvud, Edeb 29. (4091); Tirmizi, Birr 61, (1999).]

 

g)İnsanları veya peygamberleri methetmek

5391-”Benî Amir heyetiyle Resûlullah’ın yanına gitmiştik.”Sen bizim efendimizsin!” diye hitap ettik.”Efendi, Allah’tır!” buyurdular. Biz:”Fazilette en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!” dedik. Bize: “Söylediğinizin hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi (mübalağalı medihlerde) koşturmasın!” buyurdular.” [Ebu Davud, Edeb 10, (4806).]

5392-”Hz. Ömer’in şöyle söylediğini işittim:”Resûlullah’ı dinledim diyordu ki: “Hakkımda, Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları aşırı övgülerde(İTRA’) bulunmayın. Şurası muhakkak ki ben bir kulum. Benim için “Allah’ın kulu ve elçisi” deyin.” [Buhârî, Enbiya 44,]

5394-”Resûlullah, övgücülerin(meddahların) ağzına toprak saçmamızı emretti.” [Tirmizî, Zühd 55, (2396).]

5393-”Bir adam, Resûlullah’ın yanında bir başkasını medh u sena etmişti.”Yazık sana! Arkadaşının boynunu kestin” buyurdular ve bunu üç kere tekrar ettiler. Sonra da şu açıklamayı yaptılar:”Bir kimse kardeşini illa da övecekse bari: “Falancayı zannederim, ona Allah kafidir. Ben Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmem (çünkü Allah herkesi benden iyi bilir). -Ondan (böyle bir fazilet) biliyorsa- falanca şöyle şöyledir” desin.” [Buhârî, Şehadat 16 , Edeb 54, 95; Müslim, Zühd 65, (3000); Ebu Davud, Edeb 10, (4805).]

4338-Hz.Ebu Hüreyre anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki:”Bir kulun: Benim, Yunus İbnu Mettâ’dan hayırlı olduğumu” söylemesi uygun olmaz. Onun nesebi de babasınadır.” [Buhârî, Enbiya 35, Tefsir, Nisa 26, Tefsir, En’âm 4, Tefsir, Saffât 1; Müslim, Fezâil 166, (2376); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4669, 4670).]

4337-Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor: “Müslümanlardan biri ile Yahudilerden biri aralarında münakaşa edip küfürleştiler. Müslüman öbürüne:”Resulullah’ı âlemler üzerine seçkin kılan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun!” diye yemin etti. Yahudi de: “Musa aleyhisselam’ı âlemler üzerine seçkin kılan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun!” diye yemin etti. Derken, o böyle der demez, müslüman elini kaldırıp yahudi’ye bir tokat vurdu. Yahudi de doğruca Aleyhisselâtu vesselâm’a gidip hadiseyi haber verdi.:”Beni Hz. Musa’ya üstün kılmayın! Çünkü insanlar hep bayılacaklar. İlk kalkan ben olacağım. Ben ayılınca Hz. Musa’yı Arş’ın bir ucundan tutmuş göreceğim. Bilemiyorum. O, bayılıp hemen ayılanlardan mıdır, yoksa Allah’ın istisna ettiklerinden midir?” buyurdu.” [Buhârî, Husumât 1, Enbiya 34, 35, Rikâk 43, Tevhid 31; Müslim, Fezâil 160, (2373); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4671); Tirmizî, Tefsir, Zümer, (3240).]

 

h)Yalan şahitlik

4910-”Resûlullah :”Yalan şehadet Allah’a şirkle bir tutulmuştur!” buyurdular ve şu ayeti okudular. (Mealen): “…Putlara tapmak gibi bir pislikten ve yalan sözden de kaçının.” (Hacc 30). [Tirmizî, Şehâdât 3, (2300, 2301); Ebu Davud, Akdiye 15, (3599); İbnu Mace, Ahkâm 32, (2372).]

 

i)Bölücülük

4777-”Resulullah buyurdular ki: “Benî İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan alenî olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Benî İsrail yetmiş iki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmiş üç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.””Bu fırka hangisidir?” diye soruldu.”Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!” buyurdular.” [Tirmizî, İman 18, (2643).]

4807-”Resulullah buyurdular ki:”Müslümana sövmek fısktır, onunla çarpışmak da küfürdür.” [Buharî, Fiten 8, İman 36, Edeb 44; Müslim, İman 116, (64); Tirmizî, İman 15, (2636); Nesaî, Tahrim 27, (7, 132).]

4808-”Resulullah buyurdular ki:”Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler olarak (dinden) dönmeyin.” [Tirmizî, Fiten 28, (2194); Buhârî, Fiten, 8, Diyat 2; Ebu Davud, Sünnet 16, (4686); Müslim, İman 66, (119); Nesâî, Tahrim 28, (7, 127).]

47-Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “…- Bilin ki, kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız birbirinize kesinlikle haramdır, tıpkı bu yerde, bu ayda şu gününüzün haram olması gibi. Rabbinize kavuştuğunuz zaman sizi yaptıklarınızdan hesaba çekecek. Sakın benden sonra birbirinizin boyunlarını vuran kâfirler olmayın. Bu söylediklerimi duyanlar, duymayanlara ulaştırsınlar. Bazan söz kendisine ulaştırılan kimse, ulaştırılan sözü, bizzat dinleyenden daha iyi beller.” Resûlullah sonra şunu ekledi: “Tebliğ ettim mi, tebliğ tettim mi?” Üç defa tekrarladı.”- Evet” cevabımız üzerine:”- Ya Rabbi şâhid ol!” dedi. Buhârî, Hacc 132, Edâhî 5; Tefsîr, Berâe 8, Bed’i’l-Halk 2, Fiten 8, İlm 9; Müslim, Kasâme 29, (1679); Ebu Dâvûd, Hac 63, (1947).

 

j)Irkçılık

4798-”Resulullah buyurdular ki:”Kim ummiyye (gayesi İslam olmayan) bir bayrak altında bir asabiyete çağırırken veya bir asabiyete yardım ederken öldürülürse onun ölümü, cahiliye ölümü üzeredir.” [Müslim, İmaret 57, (1850); Nesâî, Tahrîm, 28, (7, 123).]

4800-”Ey Allah’ın Resûlü, dedim, asabiyet nedir?””Asabiyet, buyurdular, zulümde kavmine yardım etmendir.” [Ebu Davud, Edeb 121, (5519).]

 

k)Eşyaları putlaştırmak

TİRMİZİ-FİTEN 2180- Ebû Vakîd el Leysî’den rivâyete göre, Rasûlullah, Hayber’e çıktığında yolda müşriklerin silahlarını astıklarını bir ağaç olan “Zat-ü envat” adı verilen bir ağaca uğradı. İnsanlar Ey Allah’ın Rasûlü! Dediler: Onların Zat-ü Envatı olduğu gibi bize de bir “Zat-ü envat” tayin et dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.): Sübhanallah dedi. Bu söz Musa’nın kavminin Musaya söylediği: “…Ey Musa bize O insanların taptıkları tanrıları gibi bir tanrı yap…” (Araf: 138) söze benzedi. Ben canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki: Sizler kendinizden önceki Yahudî ve Hıristiyanların yoluna mutlaka uyacaksınız.” (Müsned: 20892) (Bu hadise Kütüb-ü Sitte’de yer verilmemiştir.)

783— Ibni Abbas’dan, bir adam Peygambere: — Allah dilerse, sen de dilersen (olur), dedi. Peygamber şöyle buyurdu: «— Allah’a eş koştum; Allah yalnız başına diler.» Burada o Allah’ın dilemesine hiç bir kimseyi ortak koşmamak için onun dilemesiyle beraber başkasının dilemesini ortak koşmamayı Peygamber bize tavsiye buyurmaktadır. Zira Allah’ın dilediği her şey, başkasının dilemesi olmaksızın meydana gelir. Bir şeyin olması için sadece «Ol» emri kâfidir. Başkasının dilemesine ihtiyaçtan be­ridir. Bunun için Allah’ın dilemesine başkasının dilemesini iştirak ettirmek şirk olur. (Buhari, Edebu’l-Mufred, 783) (Bu hadise Kütüb-ü Sitte’de yer verilmemiştir.)

 

ŞİRK AYRINTI DEĞİLDİR

a)Sizin gereksiz ayrıntı gördüğünüz, Peygamber döneminde en önemli konuydu

5901-”Siz birkısım ameller işliyorsunuz ki, onlar sizin nazarınızda kıldan daha ince (daha ehemmiyetsiz)dir. Halbuki biz onları, Resûlullah zamanında helake atıcılardan addederdik.” [Buharî, Rikak 32.]

 

b)Şirk, Mesih-Deccal tartışmalarından daha ciddidir

4204-7288-”Resûlullah (bir gün) yanımıza geldi. Biz o sırada Mesîh Deccal’i müzakere ediyorduk. Dediler ki: “Ben size, nazarımda sizin için Mesih Deccal’den daha ürkütücü bir şeyi haber vereyim mi?””Evet! Ey Allah’ın Resûlü! Söyleyin!” dedik.”Şirk-i hafidir (gizli şirk). Mesela, kişi kalkar, namaz kılar, bu namazını, kendisine bakanlar sebebiyle güzel kılar, (işte bu, gizli şirke bir örnektir)” buyurdular.”

 

KUL HAKKI

Kul hakkı, büyük günahlardan veya daha alt seviyede bir günahtır; ama mutlaka karşılığı(bedeli) olan bir günahtır

1013-”Bir adam sordu:”- Ey Allah’ın Resûlü, Allah yolunda öldürüldüğüm takdirde, bütün hatalarım örtülecek mi?” Resûlullah:”- Evet, sen sabreder, mükâfaat bekler, geri kaçmadan ileri atılır vaziyette olduğun halde öldürülürsen!”diye cevap verdi. Ve adama sordu:”- Nasıl sormuştun?”Adam sorusunu aynen yeniledi. Bunun üzerine Efendimiz sözlerini şöyle tamamladı:”- Evet, (kul) borcu hariç, bütün günahların affedilecek. Zira Cebrâil bu hususu bana haber verdi!” [Müslim, İmâret 117, (1885); Muvatta, Cihad 31, (2, 461); Nesâî, Cihâd 32, (2, 33).]

1014-:”- Resûlullah şöyle buyurdular:”Şehidin -borç hariç- bütün günahları affedilir.” [Müslim, İmâret 118.] (AFFEDİLMEYİNCE, BU GÜNAH SİLİNMEYİNCE, GÜNAH HANESİNE, BOYUTU ORANINDA HATA YAZILIR.)

1930-”Resûlullah buyurdular ki: “Allahu Teâla nazarında, bir kulun Allah tarafından yasaklanan kebîrelerden sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu halde ölmesidir.” [Ebû Dâvud, Büyû 9, (3342).] AÇIKLAMA:1- Hadiste borçlanmak ve bilhassa ödeyecek karşılığı olmayan borca girmek tavsiye edilmemekte ve kötülenmektedir. Zîra, ecel gizli olduğundan her an ölmek mümkündür. Şu halde zarûrî olmayan (mesken, giyecek, yiyecek gibi) aslî ihtiyaçlara girmeyen hususlarda karşılığı olmayan, ciddî borçlara girmekten kaçınmak, İslâm’ın kemâline delâlet eden bir edeb olmaktadır… Halbuki bu hadiste borç büyük günahların altında tutulmaktadır, bu iki hadis nasıl te’lif edilir? dersen, derim ki: O hadiste, borçtan yasaklamak, çekindirmek için mübâlağa tarikiyle öyle söylenmiştir. Bu hadis ise, zâhirine uygun mânâda vârid olmuştur.”Bazı âlimler şöyle der: “Kebâiri işlemek Allahu Teâla’ya isyan etmektir. Borç almak isyan değildir. Bilakis borç almak câizdir. Resûlullah burada, ödeyecek karşılığı olmadığı halde borçlu olarak ölen kimseye karşı şiddet göstermektedir. Gâyesi de insanların hukûkunun zâyi olmamasıdır.”

 

 

İHTİLAFLAR

a)Dini sorunlar ve peygamberler hakkındaki ihtilaflar

1160-Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor: “Biz kader hususunda münâkaşa ederken Resûlullah çıkageldi. Öylesine kızdı ki, öfkenin hâsıl ettiği kızıllıktan, yüzünde sanki nar taneleri ortaya çıkmıştı. Bize şöyle çıkıştı: “Bununla mı emredildiniz, yoksa ben size bunun için mi gönderildim. Bilin ki, sizden öncekileri, dinî meselelerdeki münâkaşalarını çokluğu ve peygamberleri hakkında düştükleri ihtilafları helâk etmiştir.” Bir rivayette şu ziyade mevcuttur: “Kader hususunda münakaşa etmemeniz için yemin verdim.” Tirmizî, Kader 1, (2134); İbnu Mâce, Mukaddime 10, (85).

1174-”Bir gün Resûlullah bize şöyle hitab etti: “Ey insanlar, size hacc farz kılınmıştır. Şu halde haccı edâ edin!” Cemaatte bulunan bir adam: “Her sene mi, Ey Allah’ın Resûlü?” diye sordu. Resûlullah cevap vermedi. Adam sorusunu üç kere tekrar etti. Bunun üzerine: “Ben sizi bıraktıkça siz de beni bırakın. (Madem ki sükût ettim, niye sormada ısrar ediyorsunuz?) Şayet (sorunuza) “Evet!” deseydim, her yıl haccetmek vacib oluverirdi ve buna güç yetiremezdiniz. Şunu bilin ki, sizden öncekileri helak eden şey, çok sual sormaları ve peygamberleri hakkında ihtilaflarıdır. Size bir iş emrettiğim zaman, bunu gücünüz yettiğince Îfa edin, bir yasaklamada bulunduğum vakit de ondan kaçının (bu emir ve yasakla ilgili olarak aklınıza gelen her şeyi sormaya kalkmayın!)” Buhârî,İtisam 4; Müslim, Hacc 412, (1337), Fedâil 130, (1337); Nesâî, Hacc 1, (5,110-111).

 

b)İhtilafta çoğunluğa uymak, her zaman olumlu sonuç vermez

3950-7186-”Resûlullah buyurdular ki: “Ümmetim dalâlet (bâtıl) üzerinde toplanmaz. Öyleyse bir ihtilâf görünce, size çoğunluğu(ORİJİNALDE’SEVÂD’ SÖZCÜĞÜ KULLANILMIŞTIR.) iltizam etmenizi tavsiye ederim.” (İLGİLİ HADİS KİTABINDA BU HADİSİN ZAYIF BİR HADİS OLDUĞU YAZILIDIR.)

 

 

ŞEYTAN

Vesvese/Şeytanî virüs

81-Hz. Peygamber’in kâtibi Hanzala İbnu’r-Rebî el-Esedî anlatıyor:Birgün Hz. Ebu Bekir’la karşılaştık. Bana:”- Nasılsın?” diye sordu.”- Hanzala münafık oldu” dedim.”- Sübhanallah, sen neler söylüyorsun?” diye şaşırdı. Ben açıkladım:”- Hz. Peygamber’in huzurunda olduğumuz sırada bize cennet ve cehennemden söz edilir, sanki gözlerimizle görmüş gibi oluruz. Oradan ayrılıp çoluk çocuğumuza, bağ bahçemize karışınca çoklukla unutup gidiyoruz”. Hz. Ebu Bekir de:”- Allah’a yemin olsun ben de aynı şeyi hissediyorum” dedi. Beraberce Hz. Peygamber’e gittik ve bu durumu açtık. Bize:”- Nefsimi kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelâl’e kasem olsun siz, benim yanımdaki hâli dışarda da devam ettirip (cennet ve cehennemi) hatırlama işini koruyabilseniz melekler sizinle yataklarınızda, yollarda müsafaha ederdi. Fakat ey Hanzala, bazan öyle bazan böyle olması normaldir (münâfıklık değildir)” dedi ve (son cümleyi üç kere tekrarladı.” Müslim, Tevbe 12, (2750); Tirmizî, Kıyamet 60, (2516). AÇIKLAMA:Bu hadiste Hz. Hanzala birçok Müslümanın zaman zaman düştüğü vesveseli hâli dile getirmiştir: İnsanoğlu Kur’ân okur, namaz kılar, âlim bir zâtın sohbetini dinler, bu anlarda mânevî hazlardan hissemend olur, tefekkür eder, melekiyet yönü kesafet kazanır, düşüncelerinde uhrevî meseleler ön plana geçer. Zaman olur aynı insan çoluk çocuğun meseleleri, beşerî münasebetler, geçim mücadelesi vs. dünyevî meselelere dalar, önceki ahvâlden uzaklaşır. Bu hâlde iken, kaybettiği önceki hâleti düşününce “ben bozuldum”, “kalbim fesada uğradı” gibi karamsar düşüncelere düşer. Yukarıdaki rivayet, Hz. Hanzala’nın böyle bir durumunu “münâfık mı oldum?” endişesiyle dile getirdiğini göstermektedir. Durumunu Hz. Ebi Bekir’e anlatınca aynı endişeler onda da birden şuur hâline çıkıverir. Resûlullah’a uğramazdan önce Ashabtan başkalarına rastlayıp, endişelerini açmış olsalardı onların da aynı endişe ve hissiyata ortak olacaklarını söyleyebiliriz.Ancak, Resûlullah bu durumun insan için normal sayılması gerektiğini, bunun münafıklık olmadığını ifade ediyor: Eğer, diyor, siz bizim meclisimizden uzakta iken de meclisimizdeki ahvâli devam ettirebilseniz, en mükemmel hâl üzeresiniz demektir. Beşerî mânialara rağmen böyle olabilen bir kimse meleklerin kendisiyle her yerde, her vakitte teberrük edip, saygı arzettiğini görebilir.Kâri, “Bazan öyle bazan böyle” tâbirini: “Kişi bazı kere huzur bazı kere de fütur hâlinde olmasıyla münafık olmaz. Huzur halinde iken Rabbinizin hukukunu eda edersiniz, fütur zamanında ise kendi hazlarınızı yerine getirirsiniz” diye yorumlar. Ayrıca ilâve eder ki: Bu ifade, ibadete karşı usançtan kişinin muhafazası için başka çeşit meşguliyetlere bir ruhsattır. Böyle olunca şu mâna hasıl olur: “Ey Hanzala! Bu ulvî hâl üzerine devam herkesin tâkat getiremeyeceği bir meşakkattir. Bu sebeple onunla mükellef kılınamazlar. Öyle ise kişiye, nefsini mezkur hâle zorlaması gerekmez. Dolayısıyla ey Hanzala, sen doğru yoldasın, senin hâlin nifak değildir. Bu düşünceyi terket, çünkü bu, şeytanın hak yolunda gidenlere nüfuz ederek onları şaşırtıp gidişatlarını değiştirdiği açık kapılardan biridir…”

36-Ebu Hüreyre anlatıyor: Hz. Peygamber’in ashabından bir kısmı ona sordular: “Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağına kaniyiz.” Hz. Peygamber : “Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?” diye sordu. Oradakiler Evet! deyince: “İşte bu (korku) imandan gelir (vesvese zarar vermez) dedi. “Müslim, İman 209 (132); Ebu Dâvud, Edeb 118 (5110). Diğer bir rivayette: “(Şeytanın) hilesini vesveseye dönüştüren Allah’a hamdolsun” demiştir.Müslim’in İbnu Mes’ud’dan kaydettiği bir rivayet şöyledir: “Dediler ki: “Ey Allah’ın Resulû, bazılarımız içinden öyle sesler işitiyor ki, onu (bilerek) söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayı veya gökten yere atılmayı tercîh eder. (Bu vesveseler bize zarar verir mi?)”. Hz. Peygamber : “Hayır bu (korkunuz) gerçek imanın ifadesidir” cevabını verdi.”

902-İbnu Abbas anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Şeytan insanoğlunun kalbinin üzerinde tünemiş vaziyette bekler. Allah’ı zikredince siner, çekilir, gaflet etse vesvese verir.” [Buhârî, Tefsir, Kul eûzu birabbi’nnâs 1.]

5893-İbnu Abbas anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü dendi, herbirimiz içinde, (bazan öylesine çirkin) bir şeyin arız olduğunu görür ki, bunu söylemektense o şeyin bir kor parçası olup (kendisini) yakması ona daha sevimli gelmektedir!”Resulullah bu söze şöyle mukabelede bulundu:”Allahuekber, Allahuekber, [Allahuekber!] Şeytanın hilesini vesveseye çeviren Allah’a hamd olsun!” [Ebu Davud, Edeb 118, (5112).]

5370-Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: “Aleyhissalâtu vesselâm’a: “Ey Allah’ın Resulü dedik, senin yanında iken kalplerimiz maneviyatta rikkate gelip inceliyor, dünyaya karşı alâkamız kesiliyor ve ahireti sanki görmüş gibi oluyoruz. Yanınızdan ayrılınca ailemizle ünsiyet edip çocuklarımızı kokladık mı, önceki halimizi inkar ediyoruz, bunun sebebi nedir?”Aleyhissalâtu vesselâm şu cevabı verdi:”Eğer siz, ayrıldıktan sonra da yanımdaki halinizi devam ettirseydiniz, melekler sizi evlerinizde ziyaret eder, yollarda sizinle müsafahada bulunurdu. Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi toptan yokeder, günah işleyip istiğfar edecek yeni bir mahluk yaratır ve onları mağfiret ederdi.” [Tirmizî, Cennet 2, (2528); İbnu Mace, Siyam 48, (1752).]

 

DOSTLUK

Kardeşlik hukuku

80-Ebu Cuheyfe anlatıyor: Resûlullah Selman’la Ebu’d-Derda’yı kardeşlemişti. Selman bir defasında Ebu’d-Derdâ’yı ziyaret etti. Evde, Ebu’d’Derdâ’nın hanımını düşük bir kıyafet içinde buldu. “Bu halin ne?” diye sordu, kadın: “Kardeşiniz, Ebu’d-Derdâ’nın dünya ile alakası kalmadı” diye açıkladı.Ebu’d-Derda geldi ve Selman’a yemek getirerek: “Buyur, ye!” dedi ve ilave etti: “Ben orucum!”. Selman: “Hayır sen yemezsen ben de yemem” dedi. Beraber yediler. Akşam olunca Ebu’d-Derdâ (Selman’dan gece namazı için müsaade istediyse de, Selman: “Uyu” dedi. Beraber uyudular. Bir müddet sonra Ebu’d-Derda namaza kalkmak istedi. Selman tekrar: “Uyu!” dedi. Uyudular. Gecenin sonuna doğru Selman “Şimdi kalk!” dedi. Kalkıp beraber namaz kıldılar. Sonra Selman şu nasihatta bulundu: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin de hakkı var. Her hak sâhibine hakkını ver.” Ertesi gün Ebu’d-Derdâ, durumu Hz. Peygamber’e anlattı. Resûlullah “Selman doğru söylemiş” buyurdu. Buhârî, Edeb 86, Savm 51, Teheccüd 15; Tirmizî, Zühd 64 (2415).

 

SİYASETİN DİNİ KULLANMASI

Hutbeler, namazdan önce mi sonra mı? Yönetime tavır ve toplumsal uyarı Yönetimin dini kullanması

89-Târık İbnu Şihâb anlatıyor: “Bayram hutbesini okuma işini namazdan öne alanın ilki Mervan’dır. O, bu işe tevessül edince cemaatten birisi ayağa kalkarak: “Yanlış iş yapıyorsun, namazın hutbeden önce kılınması gerekir” dedi. Mervan: “Artık o usül terkedildi” diyerek devam etmek istedi. Ebu Saîdu’l-Hudrî ortaya atılarak: “Bu adam, üzerine düşen uyarma vazifesini yaptı. Zira ben Hz. Peygamber’in şöyle söylediğini işittim: “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” Melâhim 17, (4340); Müslim, İman 78 (49); Ebu Dâvud; Salâtu’l-İydeyn 248 (1140); Tirmizî, Fiten 11 (2173); Nesâî, 17 (8, 111); İbnu Mâce, Fiten 20, (4013); Tirmizî’nin rivâyetinde şöyle denir: “Bir adam kalkarak ey Mervan sünnete muhalefet ettin…” dedi.Ebu Dâvud şu ziyadeyi kaydeder: Sen bayram gününde minberi (musallaya) çıkardın. Halbuki daha önce bayramda minber çıkarılmazdı. Bir de hutbeyi namazda öne aldın.”Nevevî rivayetinde bu açıklamalar yok, sadece Hz. Peygamber’in sözleri var.AÇIKLAMALAR:1- Emevî halifeleri, hutbe sırasında cemaati rahatsız eden siyasî muhtevalı sözler sarfederlerdi. Hz. Ali başta, Âl-i beyte hakaretler, lânetler okumak mutad bir hal almıştı. İbadetini yapmak ve fakat bu nâhoş sözleri dinlemek istemeyen birçok Müslüman, namazı kılar kılmaz mescidi terkederek hutbeyi dinlemiyordu. Bu durumu önlemek ve hutbelerinin herkes tarafından dinlenmesini sağlamak için, Halife Mervan, yukarıda belirtilen değişikliği yapar: Önce hutbeler okunur, sonra namaz kılınır. Bu durum da başka rahatsızlıklara, halîfenin itibarını sarsıcı müdahalelere sebep olur.

 

 

TEBLİĞ

Doğruları yaymak/Emri bil ma’ruf

94-İbnu Mes’ud anlatıyor: Hz. Peygamber buyurdular ki: “Sizler yardım görecek, ganimetler elde edecek ve birçok memleketleri fethedeceksiniz. Sizden kim bu vakte ererse, Allah’tan çekinsin, ma’rufu emredip, münkerden de nehyetsin. Kim de bile bile bana yalan nisbet ederse, ateşteki yerini hazırlasın.” Tirmizî, Fiten 70, (2258).

92-Kays İbnu Ebî Hâzım anlatıyor: “Hz. Ebu Bekir Cenâb-ı Hakk’a hamd ve senadan sonra buyurdu ki: “Ey insanlar! Sizler şu âyeti okuyor ve fakat yanlış anlıyorsunuz: “Ey iman edenler, siz kendinize bakın. Doğru yolda iseniz sapıtan kimse size zarar veremez” (Maide, 105). Biz Hz. Peygamber’in: “İnsanlar, zâlimi görüp elinden tutmazlarsa, Allah’n, hepsine ulaşacak umumî bir belâ göndermesi yakındır” dediğini işittik.” Keza ben, Resûlullah’ın: “İçlerinde kötülükler işlenen bir cemiyet, bu kötülükleri bertaraf edecek güçte olduğu halde, seyirci kalır, müdâhale etmezse, Allah’ın hepsini saran umumî bir belâ göndermesi yakındır” dediğini işittim. Ebu Dâvud, Melâhim 17, (4338); Tirmizî, Tefsir, Mâide (3059), Fiten 8 (2169); İbnu Mâce, Fiten 20 (4005).

93-Huzeyfe anlatıyor: Resûlullah buyurdular ki: “Nefsimi kudret elinde tutan Zat’a kasem olsun, ya ma’rufu emreder ve münkerden de yasaklarsınız veya Allah’ın katından umumî bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez.” Tirmizî, Fiten 9, (2170).

95-Urs İbnu Amîre el-Kindî anlatıyor: Hz. Peygamber buyurdular ki: “Yeryüzünde bir kötülük işlendiği vakit, ona şâhid olan bunu takbîh ederse (kötü olduğunu te’yîd ederse), o kötülüğü görmemiş gibi zararından kurtulur. O kötülüğe şâhid olmadığı halde, işittiği zaman memnun kalan kimse, sanki şâhid olmuş gibi mânen zarar görür.” Ebu Davud, Melâhim 17, (4345).

96-Ebu Saîd anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Zâlim sultanın yanında gerçeği söylemek en büyük cihaddandır.” Ebu Dâvud, Melâhim 17, (4344); Tirmizî 13, (2175); İbnu Mace, Fiten 20, (4011).

 

İMAN ETMEK

İman eden iki kez aldatılmaz

5867-Ebu Hureyre anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki:”Mü’min, bir (yılanın) deliğinden iki defa sokulmaz.” [Buharî, Edeb 83; Müslim, Zühd 63, (2998); Ebu Davud, Edeb 34, (4862).]

 

İmanını gizlemek ve iman edeni öldürmek

3940-7180-Ebu Hureyre ve İbnu Ebi Vakkâs anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Müslümana sebbetmek (sövmek) fısktır, öldürmek de küfürdür.”

3964-7190-Ebu Musa anlatıyor: “Resûlullah (bir keresinde): “İki müslüman birbirlerine kılıç çekerlerse kâtil de maktûl de cehennemdedir” buyurmuşlardı. Orada bulunanlar: “Ey Allah’ın Resûlü! Katili anladık, cehennemdedir; ya maktulün suçu ne?” dediler.”Çünkü, o da kardeşini öldürmek istemişti” buyurdular.”

564-Sa’îd İbnu Cübeyr anlatıyor: “İbnu Abbâs’a: “Bir mü’mini kasden öldürenin tevbesi makbul olur mu?”diye sordum da bana “Hayır!” diye cevap verdi. Ben de kendisine, Furkân suresindeki : “Onlar ki Allah’ın yanında başka tanrı tutup ona yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana kıymazlar… Ancak tevbe eden, inanıp, yararlı iş işleyenlerin, işte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah bağışlar ve merhamet eder” (Furkan, 68-70) âyetini okudum. Bana şu cevabı verdi. “Senin okuduğun ayet Mekke’de nâzil olmuştur. Onu Medine’de nâzil olan: “Kim bir mü’mini kasden öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir…” (Nisa, 93) âyeti neshetmiştir.” Buhârî, Menâkıbu’l-Ensar 29, Tefsir, Nisa 16, Tefsir, Furkan 2, 3, 4; Müslim, Tefsir 16, (3023); Ebu Dâvud, Fiten 6, (4273, 4274, 4275); Nesâî,Tahrîmü’d-Dem 2, (7, 85, 86).

571-İbnu Abbâs anlatıyor: “Resûlullah Hz. Mikdâd’a: “Bir kimse içinde yaşadığı kafirlere karşı imanını gizler, (sen karşılaştığın zaman) imânını açığa vurursa (sakın öldürme. Bu hayatını kurtarmak için mü’minim dedi, diyerek onu) öldürecek olursan (cinâyet işlemiş olursun). Nitekim, Mekke’de iken, bir zamanlar sen de imanını gizlemiştin” Buhârî, Diyât 1.

569-İbnu Abbâs anlatıyor: Müslümanlardan bir grup, (gazve sırasında) sürüsünü otlatan bir kimseye rastladılar. Adam, onlara esselamu aleyküm diyerek (İslâmî âdaba uygun) selam verdi. Ama onlar adamı yakalayıp öldürdüler ve sürüsüne elkoydular. Bunun üzerine şu âyet indi: “Ey iman edenler: Allah yolunda cihâda çıktığınız zaman (meselelerin) tam bir açıklanmasını bekleyin. Size (Müslümanca) selam verene, dünya hayatının (geçici) menfaatini arayarak, “sen mü’min değilsin” demeyin. İşte Allah’ın katında birçok ganimetler vardır. Evvelce siz de böyle iken Allah size lutfetti…” (Nisa, 94).İbnu Abbâs âyeti okudu ve âyette geçen ve Nafi kıraatına göre esselem olan kelimeyi esselâm olarak kıraat buyurdu. Buhârî, Tefsir Nisa 17; Müslim, Tefsir 22, (3025); Ebu Dâvud, Huruf ve’l-Kırâat 1 (3974). Yukarıdaki metin Sahiheyn’e aittir.

 

 

BÜYÜK GÜNAHLAR

a)Şirk, yalan, sihir, cinayet, zina, faiz, yetim malı, savaştan kaçma, iftira, anne-baba hakkına riayetsizlik

5231-İbnu Mes’ud anlatıyor:”Dedim ki: “Ey Allah’ın Resûlü! Allah nezdinde en büyük günah hangisidir?””Seni yaratmış olan Allah’a eş koşmandır!” buyurdular.”Sonra hangisidir?” dedim.”Seninle birlikte yiyecek diye, evladını öldürmendir!” buyurdular. Ben yine:”Sonra hangisidir?” dedim.”Komşunun helalliği ile zina etmendir!” buyurdular.” [Buharî, Tefsir, Bakara 3, Furkan 3, Edeb 20, Muharibin 20, Diyat 1, Tevhid 40, 46, Müslim, İman 141, (3181, 3182), Tefsir, Furkan, Nesaî, Tahrim 4, (7, 89, 90); Ebu Davud, Talak 50, (2310).]

5229-Ebu Bekre anlatıyor:”Resûlullah : “Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?” buyurmuş ve bunu üç kere tekrar etmişlerdi. “Evet!” deyince: “Allah’a şirk koşmak, anne ve baba haklarına riayetsizlik, cana kıymak!” buyurdular. Bu sırada dayanmış durumda idi, yere oturup:”Haberiniz olsun! Yalan söz, yalan şahidlik!” dedi ve bunu o kadar tekrar etti ki, “Keşke kesse artık!” temennisinde bulunduk.” [Buhârî, Şehadat 10, Edeb 6, İstizan 35, İstitabe 1; Müslim, İman 143, (87); Tirmizî, Şehadat 3, (2302).]

5230-Ubeyd İbnu Umeyr babasından anlatıyor:”Resûlullah’a bir adam kebairden(büyük günahlar) sormuştu, şöyle cevap verdiler:”Onlar dokuzdur!” buyurdular ve saydılar: “Şirk, sihir, insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadınlara iftirada bulunmak, anne ve babaya haksızlık, kıbleniz olan Beytu’l-Haram (da masiyet işlemey)i sağlığınız ve ölümünüzde helal addetmek.” [Ebu Davud, Vesaya 10, (2875); Nesâî, Tahrim 3, (7, 89).]

 

b)Başkasına gösteriş olsun diye iş yapmak

4202-7287-Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Allah Teâla şöyle buyurmuştur: “Ben her çeşit şirkten müstağniyim. Öyleyse, kim benim için işlediği bir amele birden başkasını ortak ederse ben ondan uzağım ve benim için yaptığı o iş, bana değil, ortak ettiği kimseyedir.”

2002-Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Kıyamet günü ilk çağrılacaklar, Kur’ân-ı ezberleyen biri, Allah yolunda öldürülen biri ve bir de çok malı olan biridir. Allah Teâlâ Kur’ân okuyana:” Ben Resûlüme inzal buyurduğum şeyi sana öğretmedim mi?” diye soracak. Adam:”Evet yâ Rabbi!” diyecek.”Bildiklerinle ne amelde bulundun?” diye Rabb Teâlâ tekrar soracak. Adam:”Ben onu gündüz ve gece boyunca okurdum” diyecek. Allâhu Teâlâ:”Yalan söylüyorsun!” diyecek. Melekler de ona:”Yalan söylüyorsun!” diye çıkışacaklar. Allahu Teâlâ ona:”Bilakis sen, “Falanca Kur’an okuyor” densin diye okudun ve bu da söylendi” der. Sonra, mal sahibi getirilir. Allah Teâlâ:”Ben sana bolca mal vermedim mi? Hatta o kadar bol verdim ki, kimseye muhtaç olmadın?” der. Zengin adam, “Evet yâ Rabbi” der.”Sana verdiğimle ne amelde bulundun?” diye Rabb Teâlâ sorar. Adam:”Sıla-i rahimde bulunur ve tasadduk ederdim” der. Allâhu Teâlâ Hazretleri:”Bilakis sen: “Falanca cömerttir” desinler diye bunu yaptın ve bu da denildi” der.Sonra Allah yolunda öldürülen getirilir. Allah Teâlâ :”Niçin öldürüldün?” diye sorar. Adam:”Senin yolunda cihadla emrolundum. Ben de öldürülünceye kadar savaştım” der. Hakk Teâlâ ona:”Yalan söylüyorsun!” der. Ona melekler de:”Yalan söylüyorsun!” diye çıkışırlar. Allah Teâlâ ona tekrar:”Bilakis sen: “Falanca cesurdur” desinler diye düşündün ve bu da söylendi” buyurur. Sonra (Resûlullah Ebû Hüreyre’nin dizine vurup):”Ey Ebû Hüreyre! Bu üç kimse, Kıyamet günü, cehennemin, aleyhlerinde kabaracağı Allah’ın ilk üç mahlûkudur!” dedi.”Şüfey der ki: “Ben Ebû Hüreyre’den aldığım bu hadisi, Hz. Muâviye’ye haber verdim. Bunun üzerine: “Böylelerine bu muâmele yapılırsa, insanların geri kalanlarına neler yapılır?” dedi ve Hz. Muâviye şiddetli bir ağlayışla ağlamaya başladı, öyle ki helak olacağını zannettim. Derken bir müddet sonra kendine geldi, yüzündeki (gözyaşlarını) sildi. Ve şunları söyledi:”Allah ve Onun Resûlü doğru söylediler: “Dünya hayatını ve onun zinetini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tastamam veririz. Onlar orada bir eksikliğe de uğratılmazlar. İşte âhirette onlara ateşten başka bir şey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşa gitmiştir. Zâten yapmakta oldukları da bâtıldır” (Hûd 15-16). [Müslim, İmâret 152, (1905); Tirmizî, Zühd 48, (2383); Nesâî, Cihâd 22, (6, 23, 24).]

 

c)Yalan ve cimrilik

5872-Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah şöyle buyurdular:”Üç kişi vardır ki, Allah kıyamet gününde onlarla ne konuşur, ne onlara nazar eder, ne de onları günahlarından arındırır, onlara elim bir azab vardır:* Sahrada, fazla suyu bulunduğu halde ondan yolcuya vermeyen kimse, kıyamet günü Allah onun karşısına çıkıp: “Bugün ben de senden fazlımı (lütfumu) esirgiyorum, tıpkı senin (dünyada iken) kendi elinin eseri olmayan şeyin fazlasını esirgediğin gibi” der.* İkindi vaktinden sonra, bir mal satıp müştesirisine Allah Teala’nın adını zikrederek bunu şu şu fiyatla almıştım diye yalandan yemin ederek, muhatabını inandıran ve bu suretle malını satan kimse.* Sırf dünyevî bir menfaat için bir imama biat eden kimse; öyle ki, dünyalıktan istediklerini verirse biatında sadıktır, vermezse sadık değildir.” [Buhari, Şirb 2, Hiyel 12; Müslim, İman 173, (108); Ebu Davud, Büyû 62, (3474, 3475); Nesâî, Büyû 6, (7, 247).]

5873-Hz. Ebu Zerr anlatıyor: “Resûlullah : “Üç kişi vardır, kıyamet gününde Allah onlara ne konuşur ne nazar eder ne de günahlardan arındırır, onlar için elim bir azab vardır!” buyurdu ve bunu üç kere de tekrar etti. Ben: “Ey Allah’ın Resûlü! Öyleyse onlar büyük zarar ve hüsrana uğramışlardır. Kimdir bunlar?” dedim. Şöyle saydılar:”(Elbisesini kibirle, yerlere kadar salıp) süründüren, yaptığı iyiliği başa kakan, malını yalan yeminlerle reklam eden kimseler!” [Müslim, İman 171, (106); Ebu Davud, Libas 28, (4087, 4088); Tirmizî, Büyu 5, (1211); Nesâî, Büyu 5, (7, 245).]

 

d)Zina, hırsızlık yalan ve büyüklenme

5874-Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki:”Üç kişi vardır, kıyamet günü Allah Teala onlara konuşmaz, nazar etmez, günahlardan da arındırmaz, onlara elim bir azab vardır:* Zina eden yaşlı, * Yalan söyleyen devlet reisi,* Büyüklenen fakir.” [Müslim, İman 172, (107); Nesâî, Zekat 77, (5, 86).]

5878-Sehl İbnu Sa’d anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: Kim bana çeneleri ile bacakları arasındaki şeyler hususunda garanti verirse, ben de ona cennet hususunda garanti veririm.” [Buharî, Rikak 23, Hudud 19; Tirmizî, Zühd 61, (2410).]

 

e)Zina, hırsızlık, içki, yağma

5880-Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki:”Zani bir kimse, zina yaptığı sırada mü’min olarak zina yapmaz, hırsız da çaldığı sırada mü’min olarak hırsızlık yapmaz, içkici, içki içtiği sırada mü’min olduğu halde içki içmez; insanların, onun yüzünden gözlerini kendine kaldıracakları kadar nazarlarında kıymetli olan bir şeyi mü’min olarak yağmalamaz.” [Buharî, Mezalim 30, Eşribe 1, Hudud 1, 20; Müslim, İman 100, (57); Ebu Davud, Sünnet 16, (4689); Tirmizî, İman 11, (2627) Nesâî, Sarık 1, (8, 64).]

 

f)Anne baba hakkına riayetsizlik ve içki

5876-Resûlullah şöyle buyurmuştur:”Üç kişi vardır, cennete girmeyecektir: Anne babasının hukukuna riayet etmeyen kimse; içki düşkünü olan kimse; verdiğini başa kakan kimse.” [Nesâî, Zekat 69, (5, 81).]

 

g)İçki, yasaklanmıştır

2262-Hz. Âişe anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Sarhoşluk veren her içki haramdır.”

2263-”Resûlullah’a bal şerbetinden sunulmuştu:”Sarhoşluk veren her içki haramdır!” diye cevap verdi.”

2264-”Her sarhoş edici şey haramdır. Bir farak (küp) içildiği takdirde sarhoşluk veren bir şeyin tek avucu da haramdır.”Tirmizî’de gelen bir diğer rivâyette “tek yudumu haramdır” diye gelmiştir. [Bu üç rivâyetin de kaynağı: Buhârî, Eşribe 4, Vudû 71; Müslim, Eşribe 67-68, (2001); Muvatta, Eşribe 9, (2, 845); Ebû Dâvud, Eşribe 5, (3682, 3687); Tirmizî, Eşribe 2, 3, (1864, 1867); Nesâî, Eşribe 23, (8, (298).]

2265-Ebû Mûsa anlatıyor: “Resûlullah’a “Ey Allah’ın Resûlü, dedim, Yemen’de yapmakta olduğumuz şu iki şarap hakkında bize fetva ver: Bit’; bu baldandır, şiddetleninceye kadar nebiz yapılır. İkincisi mizr’dir, bu mısırdan ve arpadan yapılır, bu da şiddetleninceye kadar nebiz yapılır.” Resûlullah :”Ben her sarhoşluk veren şeyi yasaklıyorum” buyurdular.” [Buhârî, Megazî 60, Cihâd 164, Edeb 80, Ahkâm 22, Müslim, Cihâd 7, (1733), Eşribe 70; Ebû Dâvud, Eşribe 5, (3684); Nesâî, Eşribe 23, 24, (8, 298, 299).]

2268-İbnu Ömer anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Her sarhoş edici hamrdır. Ve her sarhoş edici haramdır. Kim dünyada hamr içer ve tevbe etmeden, onun tiryakisi olduğu halde, ölürse, ahirette şarab içemez.” [Buhârî, Eşribe 1; Müslim, Eşribe 73, (2003); Muvatta, Eşribe 11, (2, 846); Ebû Dâvud, Eşribe 5, (3679); Tirmizî, Eşribe 1, (1862); Nesâî, Eşribe 22, 46, (8, 296, 297, 318).]

2269-İbnu Ömer anlatıyor: “Ömer, Resûlullah’ın minberinde şu açıklamayı yaptı: “Emmâ ba’d, Ey insanlar! Hamr’ın haram olduğu hükmü inmiştir. Bilesiniz ki hamr (günümüzde ve çevremizde) beş şeyden yapılmaktadır: Üzümden, hurmadan, baldan, buğdaydan, arpadan. Hamr, aklı örten (her) şeydir.” [Buhârî, Eşribe 2, 5; Teysîr, Mâide 10; Müslim, Tefsir 32, (3032); Nesâî, Eşribe 20, (8, 295); Ebû Dâvud, Eşribe 1, (3669); Tirmizî, Eşribe 8, (1873).]

2290-Süveyd İbnu Gafle anlatıyor: “Hz. Ömer’in Ebû Mûsa’ya yazdığı mektubu okudum, diyordu ki: “Emmâ ba’d! Bilesin bana deve katranı gibi siyah, sert bir şarap taşıyan bir kervan Şam’dan geldi. Ben onlara bunun kaynatılarak ne kadarının buharlaştırılacağını sordum. Bana üçte ikisi uçuncaya kadar kaynatacaklarını söylediler, yani pis olan üçte ikisi gidiyor. Şöyle ki üçte biri pis kokulu kısım, üçte biri bozuk kısım (geriye kalan üçte bir temiz kısım kalıyor). Sen yanındakilere, emret, bu kalan üçte biri içsinler.” [Nesâî, Eşribe 53, (8, 328-330).]

2291-”Abdullah İbnu Yezîd el-Hutamî demiştir ki: “Hz. Ömer bize şunu yazdı: “Emmâ ba’d: Şarabınızı ondaki şeytanın hissesi gidinceye kadar kaynatın. Zîra onda şeytanın iki, sizin de bir hisseniz vardır.” [Nesâî, Eşribe 53, (8, 329).]

 

 

İKİYÜZLÜLÜK (MÜNAFIKLIK)

a)İkiyüzlüler

5765-İbnu Amr İbni’l-As anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki:”Dört haslet vardır; kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendinde nifaktan bir haslet var demektir: Emanet edilince hıyanet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, husumet edince haddi aşar.” [Buharî, İman 24, Mezalim 17, Cizye 17; Müslim, İman 106, (58); Ebu Davud, Sünnet 16, (4688); Tirmizî, İman 14, (2634); Nesâî, İman 20, (8, 116).]

2007-Ebu Hureyre’den bir rivâyete göre, Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde, Allah nazarında en kötü olanlardan bir kısmını da iki yüzlülerin teşkil ettiğini göreceksiniz. Bunlar bazılarına bir yüzle, diğer bazılarına da başka bir yüzle giden insanlardır.” [Buhârî, Edeb 52; Müslim, Fedâil 199, (2526); Muvatta, Kelâm 21, (2, 991); Tirmizî, Birr 78, (2026); Ebû Dâvud, Edeb 39, (4872).]

2008-Ammâr İbnu Yâsir anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Kimin dünyada iki yüzü varsa kıyâmet günü, ateşten iki dili olacaktır.” [Ebû Dâvud, Edeb 39, (4873).]

 

b)Gösterişçi hafızlar ve cahil ibadetçiler

2004-Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah bir gün: “Hüzün kuyusundan Allah’a sığının!” buyurdular. Oradakiler:”Ey Allah’ın Resûlü! Hüzün kuyusu da nedir?” diye sordular. “O, dedi, cehennemde bir vâdidir; cehennem, o vâdiden her gün yüz kere Allah’a sığınma taleb eder.” “Ey Allah’ın Resûlü! denildi, oraya kimler girecek?””Oraya dedi, amellerinde riya yapan kurrâlar girecektir!…” [Tirmizî, Zühd 48, (2384).] AÇIKLAMA:Karrâûn kelimesi, karrâ’nın cem’idir. Karrâ, kıraati güzel olan demektir. ….Nâsik, müteabbid, yani dindar, çokca ibâdet yapan, günahlardan kaçınan mânasına gelir. Mütekarri de aynı mânada kullanılmaktadır.Cehennemin bile Allah’tan günde yüz sefer sığınma taleb ettiği hüzün kuyusu, dindarlık kisvesi altına girerek dîni tahrib edenler için hazırlanmıştır. Resûlullah bir başka hadislerinde: “Ümmetimin gerçek münâfıklarının çoğunluğu kurrâları arasındadır” buyurmuştur. İbnu’l-Esîr bu hadisi şöyle açıklar: “Yani, münâfıklar töhmeti ortadan kaldırmak için Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlerler. …Hz. Peygamber devrinde münâfıklar bu vasıfta idiler.”NOT:Bu hadiste olsun, müteakip hadislerde olsun Resûlullah tarafından tehdîd edilen kurrâların, hâfızların, dindarların, samimiyetle Müslüman olmakla beraber zaman zaman beğenilmeyen davranışlara düşen günahkâr Müslümanlar olmaması gerektiği kanaatindeyiz. Ancak: “Ahir zamanda câhil âbidler, fâsık kurrâlar olacaktır” mânasında hadislerin çokluğu, samîmi dindarları dikkate dâvet etmelidir…

 

c)Yumuşak yüzlü sahte dindarlar

2005-Ebu Hureyre ve İbnu Ömer anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Ahir zamanda, dinle dünyayı taleb eden insanlar zuhur edecek. Bunlar, insanlar(a iyi görünüp, onları aldatmak) için öyle bir yumuşaklığa bürünürler ki koyun postu yanlarında kaba kalır. Diller de baldan daha tatlıdır. Ancak kalbleri kurtlarınkinden vahşidir. Cenâb-ı Hakk (bunlar için) şöyle diyecektir: “Beni aldatmaya mı çalışıyorsunuz, yoksa bana karşı cürete mi yelteniyorsunuz? Zât-ı Akdesime yemin olsun, bunlar üzerine, kendilerinden çıkacak öyle bir fitne göndereceğim ki, içlerinde halîm olanlar bile şaşkına dönecekler.” [Tirmizî, Zühd 60, (2406, 2407).]

 

d)Başkalarını iyiliğe davet ederken kendisi yapmayan

2009-Hz. Üsâme’yi işittim diyordu ki:”Hz. Peygamber buyurdular ki: “Kıyamet günü bir adam getirilip ateşe atılır. Karnındaki barsakları dışarı çıkar. Onları, eşeğin değirmen taşını dönderdiği gibi dönderir. Derken, cehennem ahâlisi etrafında toplanır ve: “Ey fûlan, sen dünyada iken (bize) ma’rufu emderip, münkerden nehyetmiyor muydun?” derler. O: “Evet, ma’rufu emrederdim ama kendim yapmazdım, münkeri yasaklardım ama kendim yapardım” diye cevap verir.” [Buhârî, Bed’ü’l-Halk 10, Fiten 17; Müslim, Zühd 51, (2989).]

 

e)Bilgiçlik amacıyla okumak

2003-Ka’b İbnu Mâlik anlatıyor:”Resûlullah’ın şöyle söylediğini işittim: “Kim âlim geçinmek, sefihlerle münâzara yapmak ve halkın dikkatlerini kendine çekmek gibi maksadlarla ilim öğrenirse Allah o kimseyi cehenneme atar.” [Tirmizî, İlm 6, (2656).]

 

 

RİYA VE KİBİR

a)Kibirlenmek

5218-İbnu Mes’ud anlatıyor “Resûlullah : “Kalbinde zerre miktar kibir bulunan kimse asla cennete girmeyecektir!” buyurmuştu. Bir adam: “Kişi elbisesinin güzel olmasını, ayakkabısının güzel olmasını sever!” dedi. da: “Allah Teala güzeldir, güzelliği sever! Kibir ise hakkın ibtali, insanların tahkiridir” buyurdular.” [Müslim, İman 147; Ebu Dâvud, Edeb 29. (4091); Tirmizi, Birr 61, (1999).]

 

b)Riya veya kibirden değil, Allah rızasından dolayı yola çıkmak

778-6229-Ebu Saidi’l-Hudri anlatıyor “Resûlullah buyurdular ki: “Kim evinden namaz kılmak üzere çıkar ve: “Ey Allahım! Senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için ve şu yürüyüşümün hakkı için senden istiyorum. Ben kibirlenmek, böbürlenmek veya görsünler, desinler gibi adi maksadlarla evden çıkmış değilim. Senin gazabından sakınmak, rızanı kazanmak için evden çıktım. Öyleyse beni ateşten korumanı istiyorum, günahlarımı bağışlamanı talep ediyorum. Çünkü senden başka günahları affeden yoktur” diye dua eder, (yalvar yakar olursa) Allah Teala, ona (rahmet) yüzüyle teveccüh eder ve yetmiş bin melek de kendisi için istiğfar eder.”

 

c)Kibirlenmemek

5890-İyaz İbnu Hımâr anlatıyor “Resûlullah buyurdular ki: “Allah Teala, bana: “Mütevazi olun, öyle ki, kimse kimseye zulmetmesin, kimse kimseye karşı böbürlenmesin” diye vahyetti.” [Ebu Davud, Edeb 48, (4895).]

  

BOZGUNCULUK VE CİMRİLİK

a)Bozguncu, cimri ve başa kakıcı

5891-Hz. Ebu Bekr es-Sıddik anlatıyor “Resûlullah buyurdular ki:”Cehennem, bozguncu, cimri ve başa kakıcı her insana yakındır.”Bir rivayette de şöyle buyrulmuştur. “Cennete ne bozguncu, ne cimri, ne de başa kakıcı giremez.” [Tirmizî, Birr 41, (1964).]

 

b)İman edene zarar veya meşakkat veren, ya da hile yapan

5887-Ebu Sırma anlatıyor “Resûlullah buyurdular ki: “Kim mü’mine zarar verirse Allah da onu zarara uğratır. Kim de mü’mine meşakkat verirse, Allah da ona meşakkat verir.” [Tirmizî, Birr 27, (1941).]

5886-Ebu Bekr es-Sıddik anlatıyor -”Resûlullah buyurdular ki:”Mü’mine zarar veren veya hile yapan mel’undur.” [Tirmizî, Birr 27, (1942).]

 

c)Zulüm ve cimrilik

5884-Câbir İbnu Abdillah el-Ensâri anlatıyor “Resûlullah buyurdular ki:”Zulümden kaçının. Zira zulüm, kıyamet günü karanlıklar olacaktır. Cimrilikten de kaçının, zira cimrilik, sizden öncekileri helak etmiş, onları birbirlerinin kanlarını dökmeye, haramlarını helal addetmeye sevketmiştir.” [Müslim, Birr 56, (2578).]

 

d)İnsanları köleleştirmek ve işçi hakkını yemek

5877-Ebu Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Allah Teala dedi: “Üç kişi vardır, kıyamet günü ben onların hasmıyım: “Benim adıma (yemin) edip sonra gadreden kimse, hür bir kimseyi satıp parasını yiyen kimse, bir işçiyi ücretle tutup çalıştırdığı halde, ücretini vermeyen kimse.”

 

e)Kusur aramak ve riyakarlık

5882-Hz.Cündüb anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki:”Kim (başkalarının kusurlarını teşhir edip herkese) duyurursa, Allah da (onun kusurlarını) duyurur. Kim de riya yaparsa Allah da onun riyasını ortaya çıkarır.” [Buhârî, Rikak 36; Müslim, Zühd 48, (2987).]

 

 

f)İsraf etmemek

5892-İbnu Amr İbni’l-As anlatıyor “Resûlullah buyurdular ki:”Yiyiniz, tasadduk ediniz, giyiniz. Fakat bunları yaparken israfa ve tekebbüre kaçmayınız.” [Nesaî, Zekat 66, (5, 79). Buhari, Libas 1]

 

g)Çirkin şeyler: Dedikodu, israf ve çok soru

5900-Muğire İbnu Şu’be’ın anlattığına göre “Hz. Muâviye kendisine: “Resûlullah’dan işittiğin bir şeyi bana yaz” diye mektup yazmıştır. O da Hz. Muâviye’ye şunu yazmıştır: “Resûlullah’ın şöyle söylediğini işittim:”Allah Teâla hazretleri, sizin için üç şeyi mekruh addetti:* Dedikodu, * Malın ziyâı.* Çok sual!..” [Buhârî, Zekât 53, Edeb 6; Müslim, Akdiye 35, (539).]

 

 

GELİŞİM-İLERLEME, İNSAN İLİŞKİLERİ VE AHLAK

a)Aşırı cimrilik ve şiddetli korku, gelişime engel

5885-İbnu Ömer anlatıyor “Resûlullah buyurdular ki:”İnsanda bulunan en şerli şey aşırı cimrilik ve şiddetli korkudur.” [Ebu Davud, 22, (2511).]

 

b)Aşırı sevgi, kişiyi kör ve sağır yapar

5903-Ebu’d Derda anlatıyor “Resûlullah buyurdular ki:”Bir şeye karşı sevgin seni kör ve sağır eder (de onun eksiklerini görmez, kusurlarını işitmez olursun” [Ebu Davud, Edeb 125, (5130).]

 

c)Ya hayır konuş, ya da sus

5910-Ebu Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki:”Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse ya hayır konuşsun ya da sussun.” [Tirmizî, Kıyamet 51, (2502).]

5902-Vâsıle İbnu’l-Eskâ’ anlatıyor “Resûlullah buyurdular ki: “Kardeşine karşı şamata yapma. Allah ona afiyet sana da belayı verir.” [Tirmizî, Kıyamet 55, (2508).]

 

e)Dini zorlaştırmamak

75-Hz. Enes anlatıyor: Resûlullah şöyle buyurdu: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın ve müjdeleyin.” Bir rivayette de:”…Isındırın, nefret ettirmeyin…” buyrulmuştur. Buhârî, İlm 12, Edeb 80; Müslim, Cihad 6, 7, (1732-1733).

1047- Ebu Mûsa anlatıyor: Resûlullah ashâbından birini herhangi bir iş için gönderince şu tenbihte bulunurdu; “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın zorlaştırmayın.” [Müslim, Cihâd, (1732).]

4300-Ebu Musa anlatıyor: “Resûlullah, Beni ve Muaz’ı Yemen’e gönderdi ve şu tenbihte bulundu: “İnsanları dine (tatlılıkla) davet edin. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Uyumlu olun geçimsiz olmayın.” Buhari, Megazi, 60, İcare 8, İstitabe 2, Ahkam 7, 12; Müslim, Cihad 7, (1733), Eşribe 71; Ebu Davud, Hudud 1, (4354, 4355, 4356, 4357); Nesai, Taharet 4, (1, 10).

 

f)Peygamber hoşgörüsü

3508-Hz. Enes anlatıyor: “Biz, Resûlullah ile birlikte mescidde otururken bir bedevi çıkageldi. Durup mescidin içine akıtmaya başladı. Resûlullah’ın Ashab’ı kalkıp:”Dur! dur!” diyerek [üzerine yürümeye] kalktılar ki Resûlullah müdâhale etti:”Kestirmeyin, bırakın tamamlasın.” Ashab müdâhale etmedi, adam da ihtiyacını tamamladı. Sonra Resûlullah , adamı yanına çağırdı ve:”Bu mescidler, idrar ve pislik bırakma yeri değildir. Allah’ın zikredildiği yerlerdir. Buralarda namaz kılınır. Kur’an okunur” dedi. Sonra cemaatten birine bir kova su getirmesini emretti. Kova gelince sidiğin üzerine boşalttı.” [Buhârî, Vudû 57, 58, Edeb 35; Müslim, Tahâret 99, (284); Nesâî, Tahâret 45, (1, 48).] AÇIKLAMA: …Hadisin başka vecihlerinde cemaatin kötü bir müdâhalede bulunduğunu ve hatta üzerine yürüdüğünü görmekteyiz. Ancak, bunu önlüyor. Hatta Buhârî’nin bir rivayetinde halka: “Sizler suhuletli (ve nezaketli) davranmakla vazifelisiniz, kabalık (ve zorluk çıkarmak)la değil” hitabında bulunur. Nitekim rivayetler, Resûlullah’ın her nereye bir vazifeli gönderse: “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Uyumlu olun geçimsiz olmayın” diye tenbihatta bulunduğunu belirtir. Tatlılık ve müsamaha hem peygamberin hemde peygamber adına tebliğ yapacakların müşterek vasıfları olduğu için, Resulullah muhataplarına “gönderildiniz” demiştir. Halbuki ba’s “gönderilmek”, aslında sadece peygamberin vasfıdır.

3509-Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah , mescidde otururken, bir bedevi girip iki rek’at namaz kıldı. Sonra da şöyle dua etmeye başladı: “Allah’ım, bana da, Muhammed’e de rahmet et. Bizden başka kimseye rahmet etme!”Resûlullah atılıp:”Geniş alanı daralttın!” dedi. Derken adam hemen kalkıp mescidin içine akıtmaya başladı. Halk da hemencecik üzerine yürüdü. Resûlullah onları yasaklayıp:”Kolaylaştırıcılar olarak gönderildiniz, zorlaştırıcılar olarak gönderilmediniz. Üzerine bir kova su dökün!” ferman buyurdular.” [Buhârî, Vudû 58; Ebû Dâvud, Tahâret 138, (380); Tirmizî, Tahâret 112, (147); Nesâî, Tahâret 45, (1,48, 49).]

 

 g) Başınıza gelenler

 45. (579)- Ebu Hüreyre anlatıyor: “Kim fenalık yaparsa cezasını görür. Kendisine Allah’tan başka ne dost ne de yardımcı bulur” (Nisa: 4/123) meâlindeki âyet nâzil olduğu zaman, Müslümanları çok ciddi bir kedere sevketti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle tavsiye etti:

“Amellerinizde orta yolu ve doğruyu bulmaya çalışın. Mü’mine musibet nevinden her ne ulaşır ise günahlarına bir kefâret olur. Musibet, beklenmedik bir hâdise olmuş, ayağına batan bir diken olmuş farketmez.”

(1030)- Ebu Ümâme anlatıyor: “Kim bizzat gazveye katılmaz veya bir gaziyi techiz etmez veya bir gazinin ailesini hayırlı bir şekilde himaye etmez ise, Allah kıyamet gününden önce ona hiç beklemediği bir musibet ulaştırır.” [Ebu Dâvud, Cihâd 18, (2503).]

 

PEYGAMBER-KUR’AN İLİŞKİSİ

5164-Selman el-Farisî ve İbnu Abbas anlatıyorlar: “Resulullah buyurdular ki:”Helal, Allah Teala hazretlerinin kitabında helal kıldığı şeydir. Haram da Allah Teala hazretlerinin kitabında haram kıldığı şeydir. Hakkında sükut ettiği şey ise affedilmiştir. Onun hakkında sual külfetine girmeyiniz.” Rezin tahric etmiştir. [Tirmizî, Libas 6, (1726); İbnu Mace, Et’ime 60, (3367).]

424-Hz. Ali anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Kim Kur’ân’ı okur, ezberler, helâl kıldığı şeyi helâl kabul eder, haram kıldığı şeyi de haram kabûl ederse Allah, o kimseyi cennete koyar. Ayrıca hepsine cehennem şart olmuş bulunan âliesinden on kişiye şefaatçi kılınır.” Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân 13, 2907 H.

435-Süheyb anlatıyor: Resûlullah buyurdular ki: “Kur’ân’ın haram kıldığı şeyleri helâl addeden kimse Kur’ân’a inanmamıştır.” Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân 20, 2919. H.

1430-Hz. Osman anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Sizin en hayırlınız Kur’ân’ı Kerim’i öğrenen ve öğretendir.” Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 21; Tirmizi, Fedâilu’l-Kur’ân15, 2909; Ebu Dâvud, Salât 349, 1452 H.; İbnuMâce, Mukaddime 16,211. H.

60-İbnu Mes’ud’un şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Muhakkak ki, en güzel söz Allah’ın kitabıdır. En güzel yol da Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötüsü de dine aykırı olarak sonradan çıkarılanıdır. Size vâdedilen mutlaka yerine gelecektir. Siz Allah’ı aciz bırakamazsınız” Buhârî, İ’tisam 2, Edeb 70.

Hz. Peygamber:” Allah’a yemin ederim ki, aleyhimde söyleyebileceğiniz hiçbir şey kalmadı. Kur’an’ın helal kıldığı hiçbir şeyi de haram kılmadım. O’nun haram kıldığı hiçbir şeyi de helal kılmadım.” İbn Hişam-Es-Sireh c.4 s.332

Hz. Aişe’ye, Hz. Peygamberin ahlakı hakkında sormuştu, Hz. Aişe validemiz şöyle dedi: “Sen, hiç Kur’an okumuyor musun?” Sahabi: “Evet, okuyorum.” deyince, Hz. Ayşe şöyle devam etti: “İşte, Allah’ ın elçisinin ahlakı, Kur’an idi.” Muslim, Musafirin, 139; İbn Hanbel-Musned c.6/188

“Bana isnad edilen hadisler çoğalacaktır. Size benden gelip de Kur’an’a uygun olanlar bana aittir. Benden gelip de Kur’an’a aykırı olanlarsa bana ait değildir.” Buhari-İsti’zan/13 Müslim-Edeb/32-37 İbn Mace-Edeb/17

 

SAHABE VE SONRAKİ DÖNEMLERDE HADİS ANLAŞMAZLIĞI

3700-Cerîr şöyle demiştir: “Meshetmekten beni ne alıkoyacak? Zira ben Resulullah’ı meshederken gördüm!” Bu sözü üzerine Cerîr’e : “Bu, Mâide suresinin nüzûlünden önceydi” dendi de şu cevabı verdi: “Hayır! Ben kesinlikle Maide suresinin nüzûlünden sonra müslüman oldum.” [Ebû Dâvud, Tahâret 59, (154).]

1594-6488-Ebu Musa el-Eş’arî anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Ölüye, dirinin ağlaması sebebiyle azab edilir. Diriler: “Ey koruyucu! Ey giydirici! Ey yardımcı! Ey sığınak!” gibi (hitaplarla ölüye seslendikçe) ölü kıskıvrak tutulup çekilir ve: “Sen böyle misin? Sen böyle misin?” denilir.”Râvi Esîd der ki: “(Ben, bunu işitince) “Sübhanallah! Allah Teâla hazretler “Birinin günahı bir başkasına yüklenmez” buyurmadı mı!” dedim. Musa İbnu Ebi Musa: “Yazık sana! Ben sana, Ebu Musa’ın Resûlullah’dan anlattığını aktarıyorum. Yoksa sen Ebu Mûsa’nın Resûlullah’â iftira ettiğini mi sanıyorsun? Veya benim Ebu Musa hakkında yalan söylediğimi mi zannediyorsun?” dedi.” İbn Mace-1594.hadis(501)

5424-…Hz. Ömer hançerlendiği zaman Hz. Süheyb , ağlayarak girdi. Hem ağlıyor, hem de: “Vay kardeşim, vay arkadaşım!” diyordu. Hz. Ömer: “Ey Süheyb bana mı ağlıyorsun? : “Ölü, ehlinin kendi üzerine ağlaması sebebiyle azab görür” buyurdu!” dedi. İbnu Abbâs der ki: “Hz. Ömer öldüğü zaman bunu Hz. Aişe’ye hatırlatmıştım. Şöyle dedi:”Allah Ömer’e rahmet buyursun! Vallahi Resûlullah : “Allah, mü’mine, ehlinin üzerine ağlaması sebebiyle azab verir” demedi. Lakin Resûlullah : “Allah, kâfirin azabını, ehlinin üzerine ağlamasıyla artırır” buyurdular.”Hz. Aişe sözlerine şöyle devam etti: ” Size Kur’an yeter.” Orada “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (Fâtır 18) buyrulmuştur.” [Buhârî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 22, (928); Nesâî, Cenâiz 15, (4, 18, 19).]

1261-İbnu Ömer şunu söyledi: “Sizin Beydâ’nız, hakkında Resûlullah’a iftira ettiğiniz şurasıdır. Ama, Resûlullah sadece mescidin -yani Zülhuleyfe mescidinin- yanında ihrama girip telbiye getirdi.” [Buharî, Hacc 20; Müslim, Hacc 23, (1186); Muvatta, Hacc 30, (1, 332); Tirmizî, Hacc 8,(818); Ebu Dâvud, Hacc 21, (1771); Nesâî, Hacc 56, (5, 162-164); İbnu Mâce, Menâsik 14, (2916).]

 

HADİS YAZIMI

Peygamber hadis yazımını yasaklamıştı

4137-Ebu Saîdi’l-Hudrî anlatıyor: “Resulullah şöyle emrettiler: “Benden Kur’an dışında bir şey yazmayın. Kim, Kur’an’dan başka bir şey yazmış ise, onu imha etsin.” [Müslim, Zühd 72, (3004).]

4136-”Zeyd İbnu Sâbit Hz. Muâviye’nın yanına girmişti. Hz. Mu’âviye ona bir hadisten sual etti. Zeyd de hadisi ona söyledi. Hz. Muâviye (orada hazır bulunan bir adama) hadisi yazmasını emretti. Zeyd müdahalede bulunarak Resulullah, hadislerinden hiçbir şey yazmamamızı emretmişti” dedi. Bunun üzerine Hz. Muâviye yazılanı derhal imha etti.” [Ebu Dâvud, İlm 3, (3647).]

 

Hadis yazımında sadece Abdullah İbn Ebu Amr’a sadece sınırlı olarak izin verildiği halde, Ebu Hureyre(5375 hadis) daha çok hadis rivayet etmiştir

4127-Abdullah İbnu Amr İbni’l-Âs anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki: “Bir âyet bile olsa benden başkasına götürün. Benî İsrail’den rivayet edin, bunda bir mahzur yok. Ancak kim bile bile bana yalan nisbet ederse cehennemdeki yerini hazırlasın.” [Buharî, Enbiya 50; Tirmizî, İlm 13, (2671).]

4131-Abdullah İbnu Amr İbni’l-Âs anlatıyor: “Ben Resulullah’dan işittiğim her şeyi yazıyordum. Kureyş bu işten beni men etti. Dediler ki: “Sen her (işittiğin) şeyi yazıyorsun, halbuki Resulullah bir insandır, memnun ve öfkeli halde de konuşur.”Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Sonra durumu Resulullah’a anlattım. Parmağı ile ağzına işaret ederek:”Yaz, nefsimi elinde tutan zata yemin olsun, ondan haktan başka bir şey çıkmaz!” buyurdu.” [Ebu Dâvud, İlm 3, (3646).]

4134-Ebu Hüreyre diyor ki: “Resulullah’ın Ashabı arasında İbnu Amr hâriç, benden daha çok hadis bilen yoktu. (Onun beni geçmesi şuradan ileri geliyordu:) O hadisleri yazıyordu, ben ise yazmıyordum.” [Buhârî, İlm 39; Tirmizî, İlm, (2670).]

4129-Ebu Hüreyre anlatıyor: “Resulullah’dan iki kap ilim hıfzıma aldım. Bunlardan birini aranızda neşrettim. Ama diğerini söyleyecek olsam şu gırtlağımı kesersiniz.” [Buhârî, İlm 42.]

 

Hz.Ali’nin elinde sadece “diyet”, “esirler” ve “Müslüman’ın inkarcı karşılığında öldürülmemesi” ile ilgili yazı var

4963-Ebu Cuheyfe anlatıyor: “Hz. Ali’ye: “Ey mü’minlerin emîri! Yanınızda, Kur’an’da bulunmayan yazılı bir şey var mı?” diye sormuştum. Şöyle cevap verdi:”Hayır! Daneyi yar(ıp ondan filizi çıkar)an ve insanı yaratan Zata kasem olsun! Bildiğim şeyler, Allah’ın, Kur’an’da olanı anlamak üzere kişiye verdiği anlayış ve bir de şu sahifede bulunanlardır.”Pekiyi bu sahifede ne var?” dedim.”Diyet(le ilgili ahkâm), esirlerin hürriyete kavuşturulması (ile ilgili tavsiye ve teşvik), kâfir mukabilinde Müslümanın öldürülmeyeceği!” cevabını verdi.” [Buhârî, Diyat 31, İlm 39, Cihad 171; Tirmizî, Diyat 16, (1412); Nesâî, Kasâme 12, (8, 23).]

 

Aktardığı(rivayet) hadislerle bini geçenler(Müksirûn)

1-Ebu Hüreyre-5375 hadîs, 2-Abdullah İbnu Ömer-2630 hadîs, 3-Abdullah İbnu Abbas-1660 hadîs, 4-Hz.Aişe-2210 hadîs, 5-Câbir İbnu Abdillah-1640 hadîs, 6-Enes İbnu Mâlik-2286 hadîs, 7-Ebu Sâd el-Hudrî-1170 hadîs rivâyet etmiştir. c.1 s.533 Hadis yazmasına izin verildiği bildirilen Abdullah İbnu Amr İbni’l-Âs’dan Buhari, sadece 7 hadis rivayet etmiştir. Bu sahabenin, “es-Sahife es-Sadıqa” adıyla bilinen eseri çok az dua ve zikirden oluşmaktadır. İbn Quteybe-Te’vil.. s.93 İbn Hanbel’e göre, 700 hadistir.

 

 

BİLGİNİN DEĞERİ

a)Kanıta dayalı bilgi ve araştırma, ibadetten önce gelir

4104-İbnu Abbâs anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Tek bir fakih, şeytana bin âbidden daha yamandır.” [Tirmizî, İlim 19, (2083).]

 

b)Bilgi, Allah katında da değerlidir

4109-”Hz. Muâviye’ı işittim demişti ki: “Resulullah’ın şöyle söylediğini işittim: “Allah kimin için hayır murad ederse onu dinde fakih kılar.” [Buhârî, Farzu’l-Humus 7, İlm 13, İ’tîsâm 10; Müslim, İmâret 98, (1038), Zekât 98, 100, (1038); Tirmizî, İlm 1, (2647).]

c)Zan bilgi değil, dedikodu ve söylentidir

4112-Ukbe İbnu Âmir anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki: “Zancılardan önce, ilim öğrenin yani zanlarıyla konuşanlardan önce.” [Rezin tahric etmiştir. Buharî (Ferâiz 2).]

d)Bilgi, kimden gelirse gelsin alınmalıdır

4115-Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki: “Hikmetli söz mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa, onu hemen almaya ehaktır.” [Tirmizî, İlm 19, (2688).]

e)Dinin ve Kur’an’ın anlaşılması

4124-Hz. Ali demiştir ki: “İnsanlara anlayacakları şeyleri anlatın. Allah ve Resulünün tekzib edilmelerini ister misiniz?” [Buhârî, İlm 49.]

4125-İbnu Mes’ud diyor ki: “Sen bir cemaate akıllarının almayacağı bir şey söylersen mutlaka bu, bir kısmına fitne olur.” [Müslim, Mukaddime 5.]

 

f)Yabancı dil öğrenmek

4135-Zeyd İbnu Sâbit anlatıyor: “Resulullah bana emretti, ben de onun için, Süryanice (yahudi) yazısını öğrendim. Şöyle demişti: “Allah’a yemin olsun, ben yazı işimde yahudiye emniyet edemiyorum!”(Zeyd) der ki: “Allah’a yemin olsun bir ayın yarısı geçmeden, o yazıyı öğrendim ve hazâkat kazandım. Resululah’ın onlara olan mektuplarını yazıyor, onların gönderdiklerini de ona okuyordum.” (86) [Buhârî, Ahkâm 40; Ebu Dâvud, İlm 2, (3645); Tirmizî, İstizân 22, (2716).]

 

 

PEYGAMBERİN KONUMU VE İNSANİ YÖNÜ

1))Peygamber Kur’an ilişkisi

2236-Ebû Sa’lebe el-Huşenî anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Allah bir kısım farzlar koymuştur, siz bunları daraltmayın. Bir kısım da sınırlar (yasaklar) koydu. Bunlara tecavüz etmeyin. Bazı şeyleri de haram kıldı, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri de (farz, sınır, haram diye tavsif etmeden mutlak) bırakmıştır. Bunları, unutarak bırakmış değildir. Öyle ise onları (farz mı, haram mı.. vs. diye didikleyip) araştırmayın.” [Rezîn ilavesidir. Bunu Dârakutnî, Sünen’inde Radâ bahsinde (4, 184) tahric eder. ed-Dürru’l Mensûr’da Suyûtî, başka rivayetler de kaydeder (4. 279).]

 

 

2)Allah’ın peygamberi Muhammed, bir beşer(unutabilen/yanılabilen/yiyen-içen) idi

 

a)Ağaçların aşılanması: 5949-Rafi İbnu Hadic anlatıyor: “Resûlullah Medine’ye geldiğinde, Medineliler hurma aşılıyorlardı: “Ne yapıyorsunuz?” diye onlara sordu. Medineliler: “Bu, eskiden beri yapmakta olduğumuz bir şey!” deyip (açıkladılar). Resûlullah da: “Eğer bunu yapmasanız belki de sizin için daha iyi olur!” buyurdular. Bunun üzerine Medineliler o işi bıraktılar. Hurma ağaçları (o yıl çağla) döktü (ve meyve tutmadı). Durum Resûlullah’a haber verilince şöyle buyurdular: “Bilin ki, ben bir beşerim. Size dininizle ilgili bir emirde bulunursam onu derhal alın. Eğer kendi re’yime dayanan bir şey emredersem, bilin ki ben bir insanım!” Müslim, Fezail 140, (2362).

 

b)Hukuki anlaşmazlık: 4897-”Resûlullah, odasının kapısında bir münakaşa işitmişti. Yanlarına çıkıp: “Ben bir beşerim. Bana ihtilaflılar gelir. Bunlardan biri, diğerine nazaran daha belâgatlı (ikna edici) olur. Ben de onun doğru söylediğini zanneder, lehine hükmederim. Ancak kime bir müslümanın hakkını vermiş isem, bunun ateşten bir parça olduğunu bilsin. O ateşi ister yüklensin, ister terketsin (kendisi bilir)” buyurdular.” 6670-”Resûlullah buyurdular ki: “Muhakkak ki ben bir insanım. Sizden bazısı, delilini beyanda diğerlerine nazaran daha belâgatlıdır. Bu sebeple, ben, kimin lehinde diğer kardeşimin hakkından bir parça kesersem, şüphesiz ona ateşten bir parça kesmiş olurum.” 4898-”Ben de sizin gibi bir insanım. Siz davalarınızın halli için bana geliyorsunuz. Bazınızın hüccet yönüyle, diğer bazısından daha ikna edici olması, böylece benim, işittiğime dayanarak onun lehine hükmetmem mümkündür. Kimin lehine, kardeşinin hakkından bir şey hükmetmişsem (bilsin ki), onun için cehennemden bir ateş parçası kesmiş oluyorum.” [Buharî, Şehadat 27, Mezalim 16, Hiyel 9, Ahkam 20, 29, 31; Müslim, Akdiye 5, (1713); Muvatta, Akdiye 1, (2, 719); Ebu Davud, Akdiye 7, (3583, 3584); Tirmizî, Ahkam 11, (1339); Nesâî, Kudat 13, (8, 233).]

 

c)Kırıcılık: 5361-”Resûlullah buyurdular ki: “Allahım, ben senden hulf etmeyeceğin bir ahd talep ediyorum. (Biliyorsun) ben bir beşerim. Hangi mü’mine (hatâen) eziyet verir, kırıcı söz sarfeder, lânette bulunur, değnek vurup (canını yakar)sam bu haksızlığı onun hakkında, Kıyamet günü bir rahmet, (sevabında) bir artış, sana bir yaklaşma vesilesi kıl.” Buhari, Da’avat 34; Müslim, Birr 90, (2601).

 

d)Öfkelenmek: 5362-”Resûlullah’ın yanına iki kişi girdi. Resûlullah’a bir şeyler söylediler. Fakat ne söylediklerini bilmiyorum. Söyledikleriyle Resûlullah’ı kızdırmışlardı. Onlara lânet etti, sebbetti (kırıcı konuştu). Adamlar çıkınca: “Vallahi! Ey Allah’ın Resûlü! Bunların kazandığı hayrı kim kazanabilir?” dedim. “Bu da ne?” buyurdular. “Onlara lanet ettin, sebbettin” dedim. “Benim Rabbime ne şart koştuğumu bilmiyor musun? Dedim ki: “Allahım, ben bir beşerim. (Beşerin razı olduğu gibi razı olur, beşerin kızdığı gibi kızarım.) Öyleyse mü’minlerden hangisine (hak etmediği halde) lanet edersem, sebbedersem bunu onun hakkında (tahür (günahlarından temizlik vesilesi)), (sevabında) bir artış ve ücret kıl!” buyurdular.” Müslim, Birr 88, (2600).

 

e)Unutarak cünüp olarak namaz kılmaya girişim: 3785-”Namaza kalkılıp saflar düzlenmişti ki, Resûlullah geldi, namazgahına geçti. O anda cünüb olduğunu hatırladı. Bize: “Yerinizde durun!” deyip, hemen ayrılıp yıkanmaya gitti. Gusledip dönünce başından henüz su damlıyordu. Tekbir getirdi, namaza durdu. Beraber namaz kıldık…” Buhari, Tirmizi ve diğer tüm altı kitap 3786-”Resûlullah, sabah namazını kıldırmak üzere (mescide) girmişti. Eliyle “Yerinizde durun!” diye işaret buyurdu (ve çıktı). Sonra başından su damladığı halde geri geldi ve cemaate namazlarını kıldırdı.” 3787-Bir rivayette: “…Namazı tamamlayınca: “Ben de bir insanım. (İlk geldiğimde) cünübtüm” buyurdu” denmiştir. [Buhârî, Gusl 17, Ezan 24, 25; Müslim, Mesâcid 157, (605); Muvatta, Tahâret 79, (1, 48); Ebu Dâvud, Tahâret 94, (234, 235); Nesâî, İmamet 14, (2, 81, 82).] AÇIKLAMA:1-Yukarıdaki rivayetlerde, Resûlullah’ın sabah vaktinde cünüb olduğunu unutarak, cemaate namaz kıldırmak üzere camiye gelip namazgahına kadar geçtiğini görmekteyiz. Namaza duracağı sırada durumunu hatırlıyor; cemaate beklemelerini işaret buyurarak, hemen gidip yıkanıp dönüyor ve namazı kıldırıyor. Namazdan sonra, özrünü belirterek durumu tavzih ediyor. Ulema, bu hadisten peygamberlerin ibadet hususunda unutmalarının caiz olduğu hükmünü çıkarmıştır.

 

f)Unutarak cünüp olarak namaz kılma: 3788-”Hz. Ömer halka sabah namazını kıldırdı ve arkadan Curuf nam mevkideki arazisine gitti. Orada, elbisesinde meni bulaşığı gördü.”Biz dedi, yağlı yeyince, damarlarımız gevşedi (bu yüzden ihtilam olduk).”Derhal yıkandı ve elbisesinde gördüğü meni bulaşığını da yıkadı. Sonra, namazını iade etti.”

 

g)Namazı kaçırma: 2342-”Resûlullah’la beraber bir gece boyu yürüdük. Cemaatten bazıları: “Ey Allah’ın Resülü! Bize mola verseniz!” diye talepte bulundular. Efendimiz: “Namaz vaktine uyuya kalmanızdan korkuyorum” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Bilâl: “Ben sizi uyandırırım!” dedi. Böylece Resûlullah mola verdi ve herkes yattı. Nöbette kalan Bilâl de sırtını devesine dayamıştı ki gözleri kapanıverdi, o da uyuyakaldı. Güneşin doğmasıyla Resûlullah uyandı ve: “Ey Bilâl! Sözün ne oldu?” diye seslendi ve Hz. Bilâl: “Üzerime böyle bir uyku hiç çökmedi” diyerek cevap verdi. : “Allah Teâlâ , ruhlarınızı dilediği zaman kabzeder, dilediği zaman geri gönderir. Ey Bilâl! Halka namaz için ezan oku” buyurdu. Sonra abdest aldı ve güneş yükselip beyazlaşınca kalktı, kafileye cemaatle namaz kıldırdı.” Buhârî, Mevâkît 35, Tevhîd 31; Müslim, Mesâcid 309-311; Muvatta, Vaktu’s-Salât 25; Ebu Dâvud, Salât 11, (435-441); Tirmizî, Salât 130, (177), Tefsir, Tâ-hâ (3162); Nesâî, Mevâkît 53, 54, 55, (1, 294-298), İmâmet 47, (2,106).

 

3)Peygamber de bir insandır, unutabilir ve yanılabilir

2343-”Güneşin harareti onları uyandırınca kalktılar, bir müddet yürüdüler, sonra tekrar konaklayıp abdest aldılar. Hz. Bilâl ezan okudu. Sabahın iki rekatlik (sünnet)(ARAPÇA ORİJİNALDE’SÜNNET’ DİYE BİR SÖZCÜK GEÇMEMEKTEDİR.) namazını kıldılar, sonra da sabah namazını (kazaen) (ARAPÇA ORİJİNALDE’KAZAEN’ DİYE BİR SÖZCÜK GEÇMEMEKTEDİR.) kıldılar. Namazdan sonra hayvanlara binip yola koyuldular. Giderken birbirlerine: “Namazımızda ihmalkârlık ettik” diye yakınıyorlardı. Resûlullah: “Uyurken (vâki olan namaz kaçması) ihmal sayılmaz, ihmal uyanıklıktadır. Sizden biri, herhangi bir namazda gaflete düşer kaçırırsa, hatırlayınca onu hemen kılsın. Ertesi sabahın namazı da mütad vaktinde kılınır” buyurdu.” Buhârî, Mevâkît 35, Tevhîd 31; Müslim, Mesâcid 309-311; Muvatta, Vaktu’s-Salât 25; Ebu Dâvud, Salât 11, (435-441); Tirmizî, Salât 130, (177), Tefsir, Tâ-hâ (3162); Nesâî, Mevâkît 53, 54, 55, (1, 294- 298), İmâmet 47, (2,106).

2344-”Namaz(ın kaçmış olmasın)dan korkarak kalktık, Resûlullah: “Ağır olun, ağır olun, bunda bir taksiriniz yok!” buyurdu. Güneş yükselince de: “Sizden kim sabahın iki rekat sünnetini(ARAPÇA ORİJİNALDE’SÜNNET’ DİYE BİR SÖZCÜK GEÇMEMEKTEDİR.) kılıyor idiyse yine kılsın” dedi. Bu emir üzerine kılan da, kılmayan da kalkıp sünnetini(ARAPÇA ORİJİNALDE’SÜNNET’ DİYE BİR SÖZCÜK GEÇMEMEKTEDİR.) kıldı. Sonra Resûlullah namaz için kâmet emretti. Kâmet getirildi. Efendimiz kalktı ve bize namaz kıldırdı. Namaz bitince: “Haberiniz olsun, Allah’a hamdediyoruz ki, bizi namazımızdan, dünyevî işlerimizden herhangi biri alıkoymuş değildir. Ancak ruhlarımız Allahu Teâlâ’nın kabza-i tasarrufundadır, dilediği zaman onu salar. Sizden kim sabah namazına, sabahleyin mütad vaktinde kavuşursa, sabah namazıyla birlikte bir mislini de kaza etsin(DEMEKKİ İKİ KEZ KILINMASINDAN AMAÇ, DİĞERİNİN KAZA OLMASI İMİŞ. ORİJİNALDE’KAZA’ ETME FİİLİ OLARAK,’KADY’ KULLANILMIŞTIR. BU FİİL,’YERİNE GETİRMEK’,’SONUÇLANDIRMAK’ DEMEKTİR. BKZ.4/103)!” dedi.” Buhârî, Mevâkît 35, Tevhîd 31; Müslim, Mesâcid 309-311; Muvatta, Vaktu’s-Salât 25; Ebu Dâvud, Salât 11, (435-441); Tirmizî, Salât 130, (177), Tefsir, Tâ-hâ (3162); Nesâî, Mevâkît 53, 54, 55, (1, 294-298), İmâmet 47, (2,106).

 

4)Peygamberin kabrini mabede çevirmek

2698-”Resûlullah şöyle dediler:”Allah yahudilere ve hıristiyanlara lânet etsin. Peygamberlerinin kabirlerini mescide çevirdiler.” [Buhârî, Salât 54; Müslim, Mesâcid 20, (530); Ebû Dâvud, Cenâiz 76; Nesâî, Cenâiz 106, (4, 95, 96).]

2699-”Resûlullah şöyle duâ buyurdular: “Allahım, kabrimi ibâdet edilen bir put kılma” (ve devamla dedi ki): “Nebilerinin kabirlerini mescidler haline getiren bir kavme Allah’ın öfkesi artmıştır.” [Muvatta, Kasru’s-Salât 85, (1, 172).]

2700-”Resûlullah, beni mezarlıkta namaz kılmaktan menetti. Beni Bâbil toprağında da namaz kılmaktan menetti (ve şöyle dedi:) “Zîra orası mel’undur.” [Ebû Dâvud, Salât 24, (490).]

 

5)Peygamberin zekat konusunda hüküm verme yetkisi yoktur

2062-”Resûlullah’a gelip biat ettim. O sırada bir adam gelerek: “Bana sadakadan ver!” dedi. Resûlullah adama: “Allah, sadakalar husûsunda, ne herhangi bir peygambere ne de bir başkasına hüküm verme yetkisi tanımadı, hükmü bizzat kendisi verdi. Ve, sadakaları sekiz hisseye ayırdı. Eğer sen bunlardan birine girersen senin hakkını derhal sana veririm” buyurdu.” [Ebû Dâvud, Zekât 23, (1630).]

 

6)Peygamber öldü mü, ölmedi mi?

1737-Hz. Aişe anlatıyor: “Resûlullah vefat ettiği zaman, bâbam Ebû Bekir, Mescid-i Nebî’den bir mil kadar uzaklıkta olan Sunh adlı mevkide idi -ki Âliye (denen Medine’nin yüksek kısmını ki burası Hazrec’e mensûp Beni’l-Hârise’nin menzillerinin bulunduğu mevki)yi kasdetmektedir-Hz.Ömer kalkıp:”Vallahi Resûlullah vefat etmedi. Allah mutlaka onu geri gönderecektir, o da (münafık) kimselerin ellerini ve ayaklarını kesecek.” diyordu. Derken Hz. Ebû Bekir geldi. Resûlullah’ın yüzünü açtı ve öptü.”Annem bâbam sana feda olsun(Bİ EBÎ ENTE VE UMMÎ). Sağlığında hoştun, ölümünde de hoşsun! Nefsimi kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelâl’e yemin olsun, Allah sana ebediyyen iki ölüm tattırmayacak!” dedi. Sonra dışarı çıkıp:”(Hz. Ömer’i kasdeterek): “Ey (Peygamber ölmedi diye) yemin eden kişi, ağır ol!” dedi. Hz. Ebû Bekir konuşmaya başlayınca Hz. Ömer oturdu. Hz. Ebû Bekir Allah’a hamd ü sena ettikten sonra:”Haberiniz olsun! Kim Muhammed’e tapıyor idiyse bilsin ki artık Muhammed ölmüştür. Kim de Allah’a tapıyor idiyse o da bilsin ki Allah hayydır, ölümsüzdür!” dedi ve şu âyeti okudu:” Ey Muhammed, şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler” (Zümer 30). Şu âyeti de okudu: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen, Allah’a hiçbir zarar vermez. Allah, şürkedenlerin mükâfâtını verecektir” (Âl-i İmrân 144). Bu açıklama üzerine halk boğuk boğuk ağlamaya başladı…[Buhârî, Fedâilu’l-Ashâb 5, Cenâiz 3, Megâzi 83; Nesâî, Cenâiz 11, (4, 11).]

 

7)Öncekileri helake sürükleyen şey: Çok soru ve Peygamber hakkındaki ihtilaf

2231-Hz. Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Ben sizi terkettikçe siz de beni bırakınız. Zîra, sizden öncekileri, suallerinin çokluğu ve peygamberleri üzerindeki ihtilafları helâk etmiştir. Öyle ise sizi birşeyden nehiy mi ettim (niçin, neden? diye sormaya kalkmadan) ondan kaçının. Bir şey emrettiğim zaman da onu elinizden geldiğince yapmaya çalışın, (soru sormayın).” [Buhârî, İ’tisâm 2; Müslim, Hacc 412, (1337); Tirmizî, İlm 17, (2681); Nesâî, Hacc 1, (5, 110).]

2231-Hz.Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Ben sizi terkettikçe siz de beni bırakınız. Zîra, sizden öncekileri, suallerinin çokluğu ve peygamberleri üzerindeki ihtilafları helâk etmiştir. Öyle ise sizi birşeyden nehiy mi ettim (niçin, neden? diye sormaya kalkmadan) ondan kaçının. Bir şey emrettiğim zaman da onu elinizden geldiğince yapmaya çalışın, (soru sormayın).” [Buhârî, İ’tisâm 2; Müslim, Hacc 412, (1337); Tirmizî, İlm 17, (2681); Nesâî, Hacc 1, (5, 110).]

2232-Sa’d İbnu Ebî Vakkas anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Müslümanlar içinde, müslümanlara karşı en büyük cürüm işleyen kimse odur ki, haram kılınmamış olan bir şey hakkında soru sorar da bu suali sebebiyle o şey haram kılınıverir.” [Buhârî, İ’tisâm 3; Müslim, Fedâil 132, (2358); Ebû Dâvud, Sünnet 7, (4610).]

 

8)İnsanca yaşamak, dünyevi değerlerden yararlanmak

70-Hz. Enes anlatıyor: Hz. Peygamber’in zevce-i pâklerinin hâne-i saâdetlerine bir gurub erkek gelerek Resûlullah’ın (evdeki) ibadetinden sordular. Kendilerine sordukları husus açıklanınca sanki bunu az bularak: “Resûlullah kim, biz kimiz? Allah O’nun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir (bu sebeple O’na az ibadet de yeter) dediler. İçlerinden biri: “Ben artık hayatım boyunca her gece namaz kılacağım” dedi. İkincisi: “Ben de hayatımca hep oruç tutacağım, hiç bir gün terketmeyeceğim”dedi. Üçüncüsü de: “Kadınları ebediyen terkedip, onlara hiç temas etmeyeceğim” dedi. (Bilâhere durumdan haberdar olan) Hz. Peygamber onları bularak: “Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Halbuki Allah’a yemin olsun Allah’tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Fakat buna rağmen, bazan oruç tutar, bazan yerim; namaz kılarım, uyurum da; kadınlarla beraber de olurum. (Benim sünnetim budur), kim sünnetimi beğenmezse benden değildir” buyurdu. Buhârî, Nikah 1; Müslim, Nikah 5, (1401); Nesâî, Nikah 4, (6, 60).

72-Hz. Aişe anlatıyor: Resûlullah Osman İbnu Maz’ûn’u çağırtarak “Sen sünnetimi beğenmiyor musun?” diye sordu. “Hayır, ey Allah’ın Resûlu dedi, kasem olsun hayır! Aksine, aradığım şey senin sünnetindir!” Resûlullah bunun üzerine şöyle buyurdu: “Bil ki, ben, hem uyurum, hem namaz kılarım; oruç da tutarım, kadınlarla evlenirim de, Ey Osman, Allah’tan kork, zira ehlinin senin üzerinde hakkı var, misafirin senin üzerinde hakkı var, nefsinin senin üzerinde hakkı var. Öyle ise bâzan oruç tut, bâzan ye. Namaz da kıl, uykunu da al” Ebu Dâvud, Salât 317 (1369).

 

9)Peygamberi methetmemek

5391-”Benî Amir heyetiyle Resûlullah’ın yanına gitmiştik.”Sen bizim efendimizsin!” diye hitap ettik.”Efendi, Allah’tır!” buyurdular. Biz:”Fazilette en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!” dedik. Bize: “Söylediğinizin hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi (mübalağalı medihlerde) koşturmasın!” buyurdular.” [Ebu Davud, Edeb 10, (4806).]

5392-”Hz. Ömer’in şöyle söylediğini işittim:”Resûlullah’ı dinledim diyordu ki: “Hakkımda, Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları aşırı övgülerde bulunmayın. Şurası muhakkak ki ben bir kulum. Benim için “Allah’ın kulu ve elçisi” deyin.” [Buhârî, Enbiya 44,]

5394-”Resûlullah, meddahların ağzına toprak saçmamızı emretti.” [Tirmizî, Zühd 55, (2396).]

5393-”Bir adam, Resûlullah’ın yanında bir başkasını medh u sena etmişti.”Yazık sana! Arkadaşının boynunu kestin” buyurdular ve bunu üç kere tekrar ettiler. Sonra da şu açıklamayı yaptılar:”Bir kimse kardeşini illa da övecekse bari: “Falancayı zannederim, ona Allah kafidir. Ben Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmem (çünkü Allah herkesi benden iyi bilir). -Ondan (böyle bir fazilet) biliyorsa- falanca şöyle şöyledir” desin.” [Buhârî, Şehadat 16 , Edeb 54, 95; Müslim, Zühd 65, (3000); Ebu Davud, Edeb 10, (4805).]

4338-Hz.Ebu Hüreyre anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki:”Bir kulun: Benim, Yûnus İbnu Mettâ’dan hayırlı olduğumu” söylemesi uygun olmaz. Onun nesebi de babasınadır.” [Buhârî, Enbiya 35, Tefsir, Nisa 26, Tefsir, En’âm 4, Tefsir, Saffât 1; Müslim, Fezâil 166, (2376); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4669, 4670).]

4346-Ebu Saîd anlatıyor: “Resulullah buyurdular:”Peygamberlerden birini diğerine üstün kılmayın.” [Ebu Davud, Sünnet 14, (4668).]

 

10)Peygambere verilen mucize, Kur’an idi

4351-Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki:”Her peygambere mutlaka insanların inanmakta olageldikleri şeyler cinsinden bir mucize verilmiştir. Ama bana verilen (mucize) ise vahiydir ve bunu bana Allah vahyetmiştir. Bu sebeple Kıyamet günü, diğer peygamberlere nazaran etbâı en çok olan peygamberin ben olacağımı ümid ediyorum.” [Buharî, Fezâilu’l-Kur’ân 1, Î’tisâm 1; Müslim, İman 239, (152).]

 

11)Peygamber, diğer peygamberlerin tamamlayıcısıdır

4353-Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki:”Benimle benden önceki diğer peygamberlerin misâli, şu adamın misali gibidir: Adam mükemmel ve güzel bir ev yapmıştır, sadece köşelerinin birinde bir kerpiç yeri boş kalmıştır. Halk evi hayran hayran dolaşmaya başlar ve (o eksikliği görüp): “Bu eksik kerpiç konulmayacak mı?” der. İşte ben bu kerpiçim ben peygamberlerin sonuncusuyum.” [Buharî, Menâkıb 18; Müslim, Fedâil 21, (2286).]

 

12)Salat etmek : Sav

740-”Biz, Resûlullah’ın azadlısı olan Zeyd İbnu Hârise’ye sadece Zeyd İbnu Muhammed diye sesleniyorduk. Bu davranışımız, “Onları babalarına nisbet ederek çağırın..” (Ahzâb, 5) mealindeki ayet ininceye kadar devam etti.” [Buhârî, Tefsir, Ahzâb 2; Müslim, Fedâilu’s-Sahabe 62, (2425); Tirmizî, Tefsir, Ahzâb (3207).]

906-6260-Abdullah İbnu Mes’ud şöyle dedi: “Resûlullah’a salâvât okuyunca salâvâtı güzel yapın. Zira siz bilemezsiniz, belki bu salâvâtınız ona arzedilir.”Kendisine: “Öyleyse salâvâtı bize öğretin!” dediler. O da: “Şöyle söyleyin: Allahümme’c’al salâteke ve rahmeteke ve berekâtike alâ seyyidi’l-mürselîn ve imâmi’l-Muttakîn ve hatemi’n-nebiyyîn Muhammedin abdike ve Resûlike imâmi’l-hayri ve kâidi’l-hayrı ve Resûli’r-rahmeti.Allahümme’b’ashu makâmen mahmûden yağbituhu bihi’l-evvelûn ve’l-âhirûn.Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ sallayte alâ İbrahime ve alâ al-i İbrahime inneke hamidun mecid.Allahümme bârik alâ Muhammedin ve ala âli Muhammedin kemâ barekte alâ İbrahime ve alâ âl-i İbrahime inneke hamidun mecid.(Allahım, salâtını, rahmetini, bereketlerini peygamberlerin efendisi, müttakilerin imamı ve peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed’e kıl. O senin kulun ve elçindir, hayrın imamı, hayrın komutanı, ve rahmet peygamberidir. Allahım! Onu makam-ı Mahmud üzere dirilt, ondan önce gelenler de sonra gelenler de bu makamı sebebiyle ona gıbta ederler.Allahım! Muhammed’e, Muhammed’in âline salât et, tıpkı İbrahim’e ve İbrahim’in âline salât ettiğin gibi. Sen hamîd ve mecîdsin.Allahım, Muhammed’i ve Muhammed’in âlini mübarek kıl, tıpkı İbrahim’i ve İbrahim’in âlini mübarek kıldığın gibi, sen hamîd ve mecîdsin).” (RAVİLERDEN MES`ÛDÎ GÜVENİLİR BULUNMAMIŞTIR.)

907-6261-Amr İbnu Rabi’a anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Bana salâvât okuyan bir mü’min yoktur ki ona melekler rahmet duası etmemiş olsun. Bu, bana salâvât okuduğu müddetçe devam eder. Öyleyse kul bunu, ister az ister çok yapsın!”(İSNADI ZAYIF BULUNMUŞTUR.)

908-6262-İbnu Abbâs anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki:”Kim bana salâvât okumayı unutursa, cennetin yolunu terketmiş olur:” (İSNADI ZAYIF BULUNMUŞTUR.)

1896-Ebû Mes’ud el Bedrî anlatıyor: “Biz Sa’d İbnu Ubâde’nin meclisinde otururken Resûlullah yanımıza geldi. Kendisine, Beşîr İbnu Sa’d: “Ey Allah’ın Resûlü! Bize Allah Teâla Hazretleri, sana salât okumamızı emretti. Sana nasıl salât okuyabiliriz?” diye sordu. Efendimiz şu cevab verdi:”Şöyle söyleyin:”Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ salleyte alâ İbrahîme ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammedin kemâ bârekte alâ âl-i İbrahime inneke hamîdun mecîd. (Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in âline rahmet kıl, tıpkı İbrahim’e rahmet kıldığın gibi. Muhammed’i ve Muhammed’in âlini mübârek kıl. Tıpkı İbrahim’in âlini mübârek kıldığın gibi.” (Resulullah ilâveten şunu söyledi): “Selam da bildiğiniz gibi olacak.” [Müslim,Salât 65, (405), Kasru’s-Salât 67,(1,165,166); Tirmizî,Tefsir, Ahzâb,(3218); Ebû Dâvut, Salât 183, (980,981); Nesâî, Sehv 49, (3, 45, 46).]Tirmizî dışındaki Kütüb-i Sitte kitaplarında, Ebû Humeyd es-Sâidî’den gelen bir rivayet şöyle:”Ashab sordu: “Ey Allah’ın Resûlü sana nasıl salât okuyalım?” Resûlullah : Şöyle söyleyin, dedi: “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ ezvâcihi ve zürriyyetihi kemâ salleyte alâ İbrâhime ve bârik alâ Muhammedin ve alâ ezvâcihi ve zürriyyetihi kemâ bârekte alâ İbrâhime inneke hamîdun mecîd.(Allahım! Muhammed’e zevcelerine ve zürriyetine rahmet kıl, tıpkı İbrahim’e rahmet kıldığın gibi. Muhammed’i, zevcelerini ve zürriyetini mübârek kıl, tıpkı İbrahim’i mübarek kıldığın gibi. Sen övülmeye layıksın, şerefi yücesin).” [Buhârî, Daavât 33, Enbiya 8; Müslim, Salât 69, (407); Muvatta, Kasru’s-Salât 66, (1, 165); Ebû Dâvut, Salât, 183, (979); Nesâî, Sehv 54, (3, 49).]Ka’b İbnu Ucre’den gelen bir rivâyet de şöyle: “Resûlullah yanımıza gelmişti: “Ey Allah’ın Resûlü, dedik, sana nasıl selam vereceğimizi öğrendik. Ama, sana nasıl salât okuyacağız (bilmiyoruz)? ” “Şöyle söyleyin! dedi:”Allahümme salli alâ Muhammed’in ve alâ âl-i Muhammedin kemâ salleyte alâ İbrahîme inneke hamîdun mecîd. Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ bârekte alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.” [Buhârî, Daavât 33: Müslim, Salât 66, (406); Ebû Dâvud, Salât 183, (976);Nesâî, Sehv 51, (3, 47); Tirmizî Vitr,20, (483).] SALÂT U SELÂMIN HÜKMÜ:Hemen şunu belirtelim ki, Resûlullah’a salât u selam okumak bizzat Rabbülâlemîn’in emridir: “Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salât (ve tekrîm) ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin, tam bir teslimiyetle de selâm verin” (Ahzâb 56).Bu emir bir farz mıdır, yoksa vâcib veya müstehap mı ifâde eder?Bu sorunun cevabında ulemâ on ayrı görüş beyan etmiştir:1- Taberî’ye göre “müstehabtır.”2- İbnu’l-Kassâr’ın nakline göre “vacibtir ve bu hükümde icma edilmiştir.”3- Ömürde bir kere salavât okumak vacibtir. Namazda da olsa, namaz dışında da olsa vacib yerine gelir. Tıpkı kelime-i tevhid gibi. Hanefîlerden Ebû Bekr er-Râzî, İbnu Hazm bu görüştedir. Kurtubî de: “Ömürde bir kere de olsa salavât okumanın vücûbunda ihtilâf yoktur. Ancak o, müekked sünnetler gibidir, onların vacib olduğu zamanlarda o da vacibtir” der.4- Namazda son oturuşta, teşehhüdle namazdan çıkış selâmı arasında vacibtir. Şafiî ve kendisine tâbi olanlar bu görüştedir.5- Teşehhüdde vacibtir. (Şa’bî ve İshak’ın görüşü). Teşehhüdde salât okunması, Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel’e göre farz ise de, Hanefîlere, Mâlik ve Cumhûr’a göre sünnettir. Farz diyenlere göre, salavât terkedilecek olsa, namaz iptal olur, yeniden kılınması gerekir. Bu görüşünden dolayı, Şâfiî tenkîd edilmiştir.6- Ebû Cafer el-Bâkır’ın: “Teşehhüd diye kayıtlanmaksızın namazın herhangi bir yerinde okunması vacibtir” dediği nakledilmiştir. 7- Ebû Bekr el-Mâlikî: “Sayı ile tahdît edilmeksizin çokça okunması vacibtir” demiştir.8- “Resûlullah’ın zikri geçtikçe, hatırlandıkça söylenmelidir” diye hükmedenler de olmuştur. Tahâvî, bir kısım Hanefîlerle, Halîmî ve bir kısım Şâfiîler gibi Zemahşerî ve Mâlikîlerden İbnu’l-Ârabî: “Böyle yapmak ihtiyata uygun olanıdır” demiştir.9- Zemahşerî’nin naklettiğine göre: “Bir mecliste Resûlullah’ın zikri bir çok kere geçse de bir kere salât u selâm okunması yeterlidir, her seferinde okumak müstehabtır.”10-Yine Zemahşerî’nin nakline göre “her dua esnasında” vacibtir.Şu halde ulemâ, salât u selâm okumanın vacib olduğu husûsunda ihtilâf etmemiştir. Hangi şartlarda vâcib olduğunda ihtilâf varsa da, en uygunu Resûlullah’ın ismi zikredildikçe okumaktır. Hutbe dinlerken, Kur’an okurken salavât getirmek vacib değildir. c.7 s.137-138

 

13)Peygamber geleceği, gaybı, cennete kimin gideceğini bilmez

Ensar’dan Ümmü’l-alâ diyor ki, muhacirlere kura çekilince bize Osman b. Maz’ûn düştü. Onu evlerimize yerleştirdik. Sonra ölümüne sebep olan hastalığa tutuldu. Vefat edince yı­kandı ve kendi elbiseleri içine kefenlendi. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellem içeri girdi. O sırada dedim ki, “Ebu’s-Sâib(Osman b. Maz’ûn)! Allah sana rahmet eyle­sin. Allah’ın sana gerçekten ikramda bulundu­ğuna şahidim.” Bunun üzerine Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi: “Al­lah’ın ona ikram ettiğini ne biliyorsun?” Dedim ki, “Babam sana kur­ban ey Allah’ın Elçisi, Allah ya kime ikram eder?” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem bu­yurdu ki, “Evet ona kaçınılmaz gerçek geldi. Vallahi onun için hep hayırlar bekli­yorum. Ama ben Allah’ın Elçisi olduğum halde nasıl karşıla­na­cağımı vallahi bilmiyorum.” Ümmü’l-alâ dedi ki, “Vallahi bundan sonra hiç kimseyi tezkiye etmem(temize çıkarmam).”(Buhari Cenaiz-3) (Hadis No-6615-Elfiye)

5427- Hz. Aişe anlatıyor: “Resulullah, ölmüş bulunan Osman İbnu Maz’un’u, gözlerinden yaşlar dökerek öptü.” [Tirmizî, Cenaiz 14, (989); Ebu Davud, Cenaiz 40, (3163); İbnu Mace, Cenaiz 7] AÇIKLAMA: Osman İbnu Maz’un Ashab’ın ileri gelenlerinden abid, müçtehid bir zad idi. Resulullah’ın süt kardeşi idi. İki hicret yapmış, Bedir Gazvesi’ne katılmıştı. Cahiliye devrinde içkiyi kendine haram kılmıştı. Medine’de ilk ölen muhacir olup hicretin otuzuncu ayının başında vefat etmişti. Aleyhissalâtu vesselâm, Osman ölünce, “Bu bize ne iyi selef oldu” diyerek muhabbet ve takdirlerini ifade etmiş, ölüsünü ağlayarak öpmüştü.

 

14)Peygamberin hatası

742-”Allah bir adamın içinde iki kalp yaratmadı…” (Ahzâb, 4) meâlindeki âyet hakkında şunu söylerdi: “Bir gün, Hz. Peygamber namaz kılmak için kalkmıştı, namazda bir hata yaptı. Cemaatte onunla namaz kılan münafıklar derhal: “Bakın, bunun iki kalbi var, bunlardan biri sizinle, biri onlarla (Ashabıyla)” dediler. İşte onların bu sözü üzerine bu âyet nazil oldu.” [Tirmizî, Tefsir, Ahzâb, (3197).]

 

Ruhbanlık doğru değildir

70- Hz. Enes anlatıyor: Hz. Peygamber’in zevce-i pâklerinin hâne-i saâdetlerine bir gurub erkek gelerek Resûlullah’ın (evdeki) ibadetinden sordular. Kendilerine sordukları husus açıklanınca sanki bunu az bularak: “Resûlullah kim, biz kimiz? Allah O’nun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir (bu sebeple O’na az ibadet de yeter) dediler. İçlerinden biri: “Ben artık hayatım boyunca her gece namaz kılacağım” dedi. İkincisi: “Ben de hayatım boyunca hep oruç tutacağım, hiç bir gün terketmeyeceğim”dedi. Üçüncüsü de: “Kadınları ebediyen terkedip, onlara hiç temas etmeyeceğim” dedi. (Bilâhere durumdan haberdar olan) Hz. Peygamber onları bularak: “Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Halbuki Allah’a yemin olsun Allah’tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Fakat buna rağmen, bazan oruç tutar, bazan yerim; namaz kılarım, uyurum da; kadınlarla beraber de olurum. (Benim sünnetim budur), kim sünnetimi beğenmezse benden değildir” buyurdu.[ Buhârî, Nikah: 1; Müslim, Nikah: 5, (1401); Nesâî, Nikah: 4, (6, 60); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/345]

71- Hz. Aişe anlatıyor: Hz. Peygamber, ruhsat ifade eden bir amelde bulunmuştu. Bazılarının bundan kaçındıklarını işitti. Bunun üzerine Resûlullah bir hutbe okudu: Âdeti vechile Cenâb-ı Hakk’a hamd ve senâda bulunduktan sonra şöyle buyurdu: “Allah için söyleyin, bazıları benim yaptığım şeyi beğenmeyip, kaçınıyorlarmış, doğru mudur bu? Allah’a yeminle söylüyorum, ben Allah’ı onlardan çok daha iyi biliyorum. Allah’tan duyduğum korku da onların duyduklarından çok daha fazladır.”[ Buhârî, İ’tisam: 5, Edeb: 72; Müslim, Fedâil: 127, (2356); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/348]

72-Hz. Aişe anlatıyor: Resûlullah Osman İbnu Maz’ûn’u çağırtarak “Sen sünnetimi beğenmiyor musun?” diye sordu. “Hayır, ey Allah’ın Resûlu dedi, kasem olsun hayır! Aksine, aradığım şey senin sünnetindir!” Resûlullah bunun üzerine şöyle buyurdu: “Bil ki, ben, hem uyurum, hem namaz kılarım; oruç da tutarım, kadınlarla evlenirim de, Ey Osman, Allah’tan kork, zira ehlinin senin üzerinde hakkı var, misafirin senin üzerinde hakkı var, nefsinin senin üzerinde hakkı var. Öyle ise bâzan oruç tut, bâzan ye. Namaz da kıl, uykunu da al” Ebu Dâvud, Salât 317 (1369).

74- Hz. Aişe şunu anlatır: Hz. Peygamber’in bir hasırı vardı, geceleri perde yapıp gerisinde namaz kılardı, gündüzleri de yayıp üzerine otururdu. Halk da Resûlullah’ın yanına dönüp (gelip) aynen onun gibi namaz kılmaya başladılar. Sayı gittikçe arttı. Bunun üzerine Resûlullah onlara yönelerek şunu söyledi: “Ey insanlar, takat getireceğiniz işleri yapın. Zira siz (dua etmekten) usanmadıkça Allah da sevap yazmaktan usanmaz. Allah’a en hoş gelen amel, az da olsa devamlı olanıdır.” Ravi der ki: Muhammed’in ailesi bir iş yapınca onu sâbit kılardı (artık terketmez devamlı yapardı).[ Buhârî, İman: 16, Ezân: 81, Rikâk: 18; Müslim, Salât: 283, (782); Muvatta, Salâtu’l-Leyl: 4, (1, 118); Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl: 1 (3, 218); Ebu Dâvud, Salât: 317, (1368).]

Buhârî’nin Ebu  Hüreyre’den yaptığı bir rivayette: “Orta yolu tutun, güzele yakın olanı arayın, sabah vaktinde, akşam vaktinde, bir miktar da gecenin son kısmında yürüyün, ağır ağır hedefe varabilirsiniz. Unutmayın ki sizden hiç kimseye, yaptığı amel, cenneti kazandırmayacaktır” buyurdu. “Sen de mi (amelinle cennete gidemiyeceksin) ey Allah’ın Resûlü?” dediler. “Evet, ben de, dedi, Allah affı ve rahmeti ile muâmele etmezse ben de!”[ Buhârî, Rikak: 18]

Buhârî ve Nesâî’de gelen bir başka rivayette: “Bu din kolaylıktır. Kimse (aşırı gayretle) dini geçmeye çalışmasın, (başa çıkamaz, yine de yapamadığı eksiklikleri kalır ve) galibiyet dinde kalır” buyrulmuştur.[ Buhârî, İman: 29]

 

 

PEYGAMBERDEN SONRAKİ NESİLLER

 a)Yahudi ve Hıristiyanlara benzeşmek

3994-7200-Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Sizler, kendinizden önce gelen ümmetlerin sünnetine kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak tıpa tıp uyacaksınız. Hatta onlar, daracık bir keler deliğine girseler oraya siz de gireceksiniz.”Oradakiler, “Ey Allah’ın Resûlü! (Onlar) yahudiler, ve hıristiyanlar mı?” diye sordular.: “Bunlar değilse kimler olur?” buyurdular.”

90-İbnu Mes’ud anlatıyor: Resûlullah şöyle buyurdu: “Benden önce Allah’ın gönderdiği her peygamberin mutlaka ümmetinden havarîleri ve arkadaşları olmuştur. Bunlar onun sünnetiyle amel ederler emirlerini de yerine getirirlerdi. Sonra, bu peygamberlerin ardından öylesi kötüler zuhûr etmişti ki, yapmadıklarını söyleyip, kendilerine emredilmeyeni de yapmışlardır. Kim bu güruhla eliyle mücahede ederse mü’mindir. Kim onunla diliyle mücahede ederse o da mü’mindir. Kim de onlarla kalbiyle mücahede ederse o da mü’ mindir. Bunun gerisine, artık zerre miktar iman yoktur. [Müslim, İman 80, (50).]

 

b)Sahabenin hepsi aynı değildir

1722-Ebû Zerr anlatıyor:”Ey Allah’ın Resûlü! dedim, beni memur ta’yin etmez misin?”Bu sözüm üzerine, elini omuzuma vurdu ve sonra da:”Ey Ebû Zerr, sen zayıfsın, memurluk ise bir emanettir. (Hakkını veremediğin taktirde) kıyamet günü rüsvaylık ve pişmanlıktır. Ancak kim onu hakederek alır ve onun sebebiyle üzerine düşen vazifeleri eksiksiz edâ ederse o hâriç” buyurdu.” [Müslim,, İmâret 17, (1826); Ebû Dâvud, Vesâyâ 4, (2868); Nesâî, Vesâya 10, (6, 255).]Ebû Dâvud’un diğer bir rivâyetinde şöyle gelmiştir: “Ey Ebû Zerr, ben seni zayıf görüyorum. Ben kendim için istediğimi senin için de isterim. Sakın iki kişi üzerine âmir olma, yetim malına da velilik yapma.”

 

 

ÖLÜM VE MEZARLIK

a)Ölüm anında sözlerin geçersizliği

5406-İbnu Abbas anlatıyor: “Resûlullah muhtazar (ölmeye yakın) iken evde bir kısım erkekler vardı. Bunlardan biri de Ömer İbnu’l-Hattab idi. Resûlullah : “Gelin, size bir şey (vasiyet) yazayım da bundan sonra dalalete düşmeyin!” buyurdular. Hz. Ömer:”Resûlullah’a ızdırap galebe çalmış olmalı. Yanınızda Kur’an var, Allah’ın kitabı sizlere yeterlidir” dedi. Oradakiler aralarında ihtilafa düştü. Kimisi: “Yaklaşın, Resûlullah size vasiyet yazsın!” diyor, kimi de Hz. Ömer’in sözünü tekrar ediyordu. Gürültü ve ihtilaf artınca, :”Yanımdan kalkın, yanımda münakaşa caiz değildir!” buyurdu. Bunun üzerine İbnu Abbas : “En büyük musibet, Resûlullah’la onun vasiyeti arasına girip engel olmaktır!” diyerek çıktı.” [Buharî, Megazî 83, İlm 39, Cihad 176, Cizye 6, İtisam 26; Müslim, Vasiyye 22, (1637).]

 

b)Ölmüş insan sadece yaptığının karşılığını görür

1594-6488-Ebu Musa el-Eş’arî anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Ölüye, dirinin ağlaması sebebiyle azab edilir. Diriler: “Ey koruyucu! Ey giydirici! Ey yardımcı! Ey sığınak!” gibi (hitaplarla ölüye seslendikçe) ölü kıskıvrak tutulup çekilir ve: “Sen böyle misin? Sen böyle misin?” denilir.”Râvi Esîd der ki: “(Ben, bunu işitince) “Sübhanallah! Allah Teâla hazretler “Birinin günahı bir başkasına yüklenmez” buyurmadı mı!” dedim. Musa İbnu Ebi Musa: “Yazık sana! Ben sana, Ebu Musa radıyallahu anh’ın Resûlullah’dan anlattığını aktarıyorum. Yoksa sen Ebu Mûsa’nın Resûlullah’â iftira ettiğini mi sanıyorsun? Veya benim Ebu Musa hakkında yalan söylediğimi mi zannediyorsun?” dedi.” İbn Mace-1594.hadis(501)

5424-”Hz. Osman İbnu Affân’ın Mekke’de bir kızı vefat etti. Cenazesinde bulunmak üzere geldik. İbnu Ömer ve İbnu Abbâs da cenazede hazır oldular. Ben ikisinin arasında oturuyordum. Abdullah İbnu Ömer, tam karşısında bulunan Amr İbnu Osman’a:”Ağlamayı niye yasaklamıyorsun? Zira Resûlullah : “Ölü, ehlinin, kendisi üzerine ağlaması sebebiyle azab görür” buyurmuştur!” dedi. Bunun üzerine İbnu Abbâs ümâ: “Hz. Ömer bunun bir kısmını söylemişti” dedi ve sonra İbnu Abbas konuşmasına devam ederek anlattı:”Hz. Ömer’le Mekke’den çıktım. el-Beyda nam kevkie geldiğimizde, semüre ağacının gölgesinde bir yolcu gördü. Bana:”Git bak bakalım! Bu yolcu neyin nesi?” dedi. Gittim baktım, meğer Süheyb imiş, gelip haber verdim. “Onu bana çağır!” dedi. Tekrar Süheyb’e dönüp:”Haydi yürü, emir’ülmü’minîne uğra!” dedim.Hz. Ömer hançerlendiği zaman Hz. Süheyb, ağlayarak girdi. Hem ağlıyor, hem de: “Vay kardeşim, vay arkadaşım!” diyordu. Hz. Ömer: “Ey Süheyb bana mı ağlıyorsun? : “Ölü, ehlinin kendi üzerine ağlaması sebebiyle azab görür” buyurdu!” dedi.İbnu Abbâs der ki: “Hz. Ömer öldüğü zaman bunu Hz. Aişe â’ya hatırlatmıştım. Şöyle dedi:”Allah Ömer’e rahmet buyursun! Vallahi Resûlullah : “Allah, mü’mine, ehlinin üzerine ağlaması sebebiyle azab verir” demedi. Lakin Resûlullah : “Allah, kâfirin azabını, ehlinin üzerine ağlamasıyla artırır” buyurdular.”Hz. Aişe sözlerine şöyle devam etti: “(Bu meselede) size Kur’an yeter. Orada “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (Fâtır 18) buyrulmuştur.”Bu söz üzerine İbnu Abbâs ümâ: “Gerçek şu ki, güldüren de, ağlatan da Allah’tır, (gülmek ve ağlamak fıtrî bir şe’niyettir, kişinin bunda dahli yoktur)” dedi.İbnu Müleyke der ki: İbnu Ömer bu konuşmalar karşısında hiçbir şey söylemedi (serdedilen delilleri ikna edici buldu).” [Buhârî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 22, (928); Nesâî, Cenâiz 15, (4, 18, 19).]

 

c)Mezarlıkta

5481-”Resûlullah, Medine ehlinin mezarlarına uğramıştı. Mezarlara yüzünü çevirerek: “Esselamu aleyküm (selam üzerinize olsun) ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiniz. Biz de arkadan geleceğiz” buyurdular.” Tirmizî, Cenâiz 59, (1053).

5482-”Resûlullah bir mezarlığa uğramıştı: “Selam üzerinize olsun ey mü’minler cemaatinin mahalle halkı! İnşaallah biz de sizlere kavuşacağız!” buyurdular.” Ebu Dâvud, Cenâiz 83, (3237). Müslim ve Nesâî’de Büreyde’den gelen bir rivayette şu ziyade var: “Allah’tan bizim için de sizin için de afiyet dilerim.”

 

 

 

 

İBADET

 a)Dua, ibadettir: Hastalıktan kurtulmak için dua etmek

4027-”Resûlullah bir hastaya geldiği veya kendisine bir hasta getirildiği zaman şu duayı okurdu: “Ey insanların Rabbi, acıyı gider, şifa ver, sen Şâfisin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Senden hiçbir hastalığı hariç tutmayan şifa istiyoruz.” [Tirmizî, Daavât 122, (3560), Rivayet Buhârî’de Hz. Âişe’den gelmiştir. (Mardâ 20, Tıbb 39).]

 

b)Ameller, niyetlere(amaçlara) göredir

5751-”Resûlullah buyurdular ki:”Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah’a ve Resûlüne ise, onun hicreti Allah ve Resûlünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.” [Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1, Itk 6, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Nikâh 5, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâret 155, (1907); Ebu Dâvud, Talâk 11, (2201); Tirmizi, Fedâilu’l-Cihâd 16, (1647); Nesâî, Tahâret 60, (1, 59, 60).]

 

 

FARZ-HARAM-YASAK-HELAL

a)Yasaklamakla haram kılmanın ayrımı

3137-”Resûlullah hacamat olmaktan, muvâsaladan (üst üste bir-kaç gün oruç açmamaktan) yasakladı. Ancak bunları Ashâbına haram kılmadı. (Kendisine: “Ey Allah’ın Resûlü, sen sahûra kadar orucu devam ettiriyorsun” denildi de şu cevabı verdi:”Ben sahûra kadar uzatıyorum, zira Rabbim bana yedirip içirmektedir.” [Ebu Dâvud, Savm 29, (2374).]

 

b)Vacip ve farz ayrımı

Farz:

1174-”Bir gün Resûlullah bize şöyle hitab etti:”Ey insanlar, size hacc farz kılınmıştır. Şu halde haccı edâ edin!”Cemaatte bulunan bir adam:”Her sene mi, Ey Allah’ın Resûlü?” diye sordu. Resûlullah cevap vermedi. Adam sorusunu üç kere tekrar etti. Bunun üzerine:”Ben sizi bıraktıkça siz de beni bırakın. (Madem ki sükût ettim, niye sormada ısrar ediyorsunuz?) Şayet (sorunuza) “Evet!” deseydim, her yıl haccetmek vacib oluverirdi ve buna güç yetiremezdiniz. Şunu bilin ki, sizden öncekileri helak eden şey, çok sual sormaları ve peygamberleri hakkında ihtilâflarıdır. Size bir iş emrettiğim zaman, bunu gücünüz yettiğince îfa edin, bir yasaklamada bulunduğum vakit de ondan kaçının (bu emir ve yasakla ilgili olarak aklınıza gelen her şeyi sormaya kalkmayın!)” [Buhârî,İ’tisam 4; Müslim, Hacc 412, (1337), Fedâil 130, (1337); Nesâî, Hacc 1, (5, 110-111).]

2010-”Resûlullah Hz. Muâz’ı Yemen’e gönderdi. (Giderken) ona dedi ki:”Sen Ehl-i Kitap bir kavme gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey Allah’a ibâdet olsun. Allah’ı tanıdılar mı, kendilerine Allah’ın zekâtı farz kılmış olduğunu, zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılacağını onlara haber ver.” [Buhârî, Zekât 1, 41, Sadaka 1, 63, Mezâlim 9, Megâzî 60, Tevhid 1; Müslim, Îmân 31, (19); Tirmizî, Zekât 6, (625); Ebû Dâvud, Zekât 4, (1584); Nesâî, Zekât 46, (5, 55).]

2015-…Mektup şöyle idi: “Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu, Resûlullah’ın müslümanlara farz kıldığı ve Allah’ın da Resûlüne emretmiş olduğu zekât farîzasıdır.” [Buhârî, Zekât 33, 34, 35, 37, 38, 39, 40, Şirket 2, Hiyel 3; Ebû Dâvud, Zekât 4, (1567); Nesâî, Zekât 5, (5, 18-23).]

2044-“Resûlullah sadaka-i fıtrı(ORİJİNALDE FITR ZEKATI) müslümanlardan büyük-küçük, kadın-erkek, her bir hür ve köle üzerine bir sa’ hurma veya bir sa’ arpa olarak farz kıldı.” [Buhârî, Zekât 70, 71, 73, 74, 76, 78; Müslim, Zekât 13, (984); Muvatta, Zekât 51, 53, 55, (1, 283); Tirmizî, Zekât, 35, (676); Ebû Dâvud, Zekât 19, (1611, 1612, 1613, 1614, 1615); Nesâî, Zekât 30, 31, 32, 33, 34, 41, (5, 47); İbnu Mâce Zekât 21, (1926).] (Bir sa’ 1040 dirhem-i şer’îdir, bu da 2,917 kg’dır.)

2332-”Allah, namazı peygamberinizin diliyle hazerde dört, seferde iki, korku halinde de dört rek’at olarak farz kılmıştır.” [Müslim, Salât 5, (687); Ebû Dâvud, Salât 287, (1247); Nesâî, Taksir 1, (3, 118, 119).]

2333-”Allah namazı (ilk defa farz ettiği zaman iki rek’at olarak farz etmişti. Sonra onu hazer için (dörde) tamamladı. Yolcu namazı ilk farz edildiği şekilde sabit tutuldu.” [Buhârî, Salât 1, Taksîru’s-Salât 5, Menâkıbu’l-Ensâr 47; Müslim, Salâtu’-Müsâfirîn 2, (685); Muvatta, Kasru’s-Salât 8, (1, 146; Ebû Dâvud, Salât 270, (1198); Nesâî, Salât 3, (1, 225).]

 

c)Farzlaştırmama

2236-”Resûlullah buyurdular ki: “Allah bir kısım farzlar koymuştur, siz bunları daraltmayın. Bir kısım da sınırlar (yasaklar) koydu. Bunlara tecavüz etmeyin. Bazı şeyleri de haram kıldı, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri de (farz, sınır, haram diye tavsif etmeden mutlak) bırakmıştır. Bunları, unutarak bırakmış değildir. Öyle ise onları (farz mı, haram mı.. vs. diye didikleyip) araştırmayın.” [Rezîn ilavesidir. Bunu Dârakutnî, Sünen’inde Radâ bahsinde (4, 184) tahric eder. ed-Dürru’l Mensûr’da Suyûtî, başka rivayetler de kaydeder (4. 279).]

3030-”Resûlullah (bir gece) mescidde (nafile) namaz kılmıştı. Birçok kimse de (ona iktida ederek) namaz kıldı. (Sabah olunca “Resûlullah geceleyin mescidde namaz kıldı” diye konuştular.) Ertesi gece de Efendimiz namaz kıldı. (Halk yine olanları konuştu, katılacakların) sayısı iyice arttı. Üçüncü (veya dördüncü) gece halk yine toplandı. (Öyle ki mescid, insanları alamayacak hâle gelmişti.) Ancak (bu dördüncü gecede) yanlarına çıkmadı. Sabah olunca Efendimiz:”Yaptığınızı gördüm. Size çıkmamdan beni alıkoyan şey, namazın sizlere farz oluvermesinden korkmamdır” dedi. İşte bu hadise ramazanda cereyan etmişti.” [Buhârî, Salâtu’t-Teravih 1, Cuma 29, 5; Müslim, Müsâfirîn, 177, (761); Muvatta, Salâtfi’r Ramazan 1, (1, 113); Ebû Dâvud, Salât 318, (1373, 1374); Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 4, (3, 202).]

289-6079-”Resûlullah buyurdular ki: “Dişlerinizi misvaklayın. Çünkü misvak ağız için temizlik sebebidir, Allah’ın rızasına vesiledir. Cibril her gelişinde bana misvakı tavsiye etti; öyle ki bana ve ümmetime farz kılacağından korktum. Ümmetime zorluk veririm diye endişe etmeseydim bunu onlara farz kılardım. Ben öyle (ciddi) misvak kullanırım ki, öndeki dişlerimin (veya diş etlerimin) diplerinden kazınacağı endişesine kapılırım.”

 

d)Vacip

2047-”Resûlullah Mekke caddelerinde dellâl çıkararak şöyle ilan ettirdi:”Duyduk duymadık demeyin! Sadaka-i fıtr her müslümana, erkek-kadın, hür-köle, küçük-büyük olsun vâcibtir. Bu, ya iki müdd buday veya onun dışında bir sa’ yiyecektir.” [Tirmizî, Zekât 35, (674).]

3795- Hz. Ebu Hüreyre derdi ki: “Cuma günü gusletmek, her muhtelim’e (büluğa ermiş kimseye) tıpkı cenâbet guslü gibi vacibtir.” [Muvatta, Cuma 2, (1, 101).]

1180-İbnu Abbas’ın: “Umre vacibtir” dediği rivayet olunmuştur. [Tirmizî, Hacc 88, (931).]

1026-Ebu Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki:”Emîriniz, fâzıl veya fâcir her nasıl olursa olsun, (onun emri altında) cihad etmeniz size farzdır(ORİJİNALDE VACİP). Keza, namazı da fâzıl veya fâcir ve hatta kebâir işlemiş bile olsa her Müslümanın, arkasında kılması bütün Müslümanlara farzdır(ORİJİNALDE VACİP).” [Ebu Dâvud, Cihâd 35, (2533).]

3803-”Resûlullah, dört şeyden dolayı guslederlerdi: Cenabet, cuma, hacâmat, ölü yıkamak.” Ebu Davud, Cenaiz 39, (3160). Ebu Davud, Taharet 122, (313).

3805-”Hz. Ebu Bekr’in hanımı Esma Bintu Umeys, vefat ettiği zaman Hz. Ebu Bekr’i yıkadı. Sonra (dışarı) çıkıp, cenazenin yanında hazır bulunan muhacirlere: “Ben oruçluyum. Şu gün de, çok soğuk bir gün. Bana gusül gerekir mi?” diye sordu. Hepsi birden, “Hayır!” dediler.” Muvatta, Cenaiz 3, (1, 223).

 

 

KUR’AN’I İNCELEMEK-ABDESTSİZ OKUMAK

a)Abdestsiz Kur’an okumak

3771-Hz.Ali anlatyor: “Resûlullah, cünüb olmadıkça her halimizde bize Kur’an okutup ta’lim ederdi.” (İ.Canan c.10 s.548 /39)

3772-”Resûlullah heladan çıkınca Kur’an okutur, bizimle et yerdi. Cenabet halinden başka hiçbir şey O’nunla Kur’an arasına perde olmazdı.” Ebu Dâvud, Tahâret 91, (229); Tirmizi, Tahâret 111, (146); Nesai, Tahâret 171, (1, 144). Hadis No.3745 AÇIKLAMA: Cünübün ve hayızlının Kur’an okuması meselesi biraz ihtilaflıdır. Büyük ekseriyet haram olduğunda ittifak etmiştir. İmam Mâlik cünübün tek âyet ve o miktarda Kur’an’ı okuyamayacağını söylerse de hayızlının okuyabileceğini, aksi takdirde Kur’an’ı unutacağını söylediği rivayet edilmiştir. “Çünkü demiştir, hayız müddeti günlerce uzar, cenabet hali uzamaz.” İkrîme ve İbnu’l-Müseyyeb’in de cünüb’ün Kur’an okumasında beis görmedikleri kaydedilmiştir.Kur’an-ı Kerim’in cenabetken okunabileceği iddiası daha ziyade, Müslimde yer alan bir rivayete dayanır. Orada Hz. Âişe (â): “Resûlullah bütün hallerinde Allah’ı zikrederdi” buyurmaktadır.”Bütün hallerinde” deyince buna cenâbet hali de dahildir, zikrullah’ın içinde Kur’an kırâati de dahildir.Keza İbnu Abbas’tan kaydedilecek olan müteakip rivayetde bu görüşü teyid edecektir. Bkz.8.Bab Gusül Faslı Cenabetten Gusül

3773-Resûlullah, cünüb kimsenin Kur’an okumasında bir beis görmezdi.” Rezin tahric etmiştir. Buhari bab başlığında muallak olarak kaydetmiştir. Buhâri, (Hayz 7).

3890-İbnu Abbas anlatıyor:”Resûlullah bir gün helâdan çıkmıştı. Hemen kendisine bir yemek takdim edildi. (O da kabul buyurdu. Ashâbtan bazısı:)” Size abdest suyu getirmeyelim mi?” dediler. Onlara: “Ben, ancak namaza kalkınca abdest almakla emrolundum!” cevabını verdi.” Müslim, Hayz 118, (374); Ebu Davud, Et’ime 11, (3760); Tirmizi, Et’ime 40, (1848); Nesai, Taharet 101, (1, 85). (Hadis No.3862) (İbrahim Canan çevirisi C.11 s.120 Hadis no:3890 El ve Ağzın Yıkanması Bölümü Orijinal baskı c.3 Hadis No.3890)

646-6182-”Resûlullah bu mescidin avlusuna giderek, yüksek sesle: “Şurası muhakkak ki, mescid, ne cünüb ne de hayızlıya helal değildir” buyurdular.” (BU HADİSİN ARAPÇASINDA SENET ZİNCİRİNİN ZAYIF OLDUĞU, MAHDÛC İSİMLİ RAVİNİN GÜVENİLİR OLMADIĞI VE EBU’L-HATTAB İSİMLİ RAVİNİN İSE, MEÇHÛL(tanınmadığı) OLDUĞU YAZILI OLDUĞU HALDE, BU KISMIN ÇEVİRİSİ YAPILMAMIŞ, OKUYUCUDAN GİZLENMİŞTİR.) Kütübü Sitte’den c.16 s.616 Hadis No.6146 646/6182

4300-Ebu Musa anlatıyor: “Resûlullah, Beni ve Muaz’ı Yemen’e gönderdi ve şu tenbihte bulundu… Muaz : “Ey Ebu Musa, Kur’an’ı nasıl okuyorsun?” diye sordu. “Yatağımın üzerinde, namazımda, bineğimde zaman zaman (fırsat buldukça) parça parça okuyorum!” dedi. Sonra Ebu Musa, Muaz’a: “Ya sen nasıl okuyorsun?” diye sordu. “Bunu sana bildireceğim: Ben uyurum, sonra kalkar Kur’an’dan okurum. Böylece uyanıkken ümid ettiğim sevabı uykumda da kazanacağımı ümid ederim” diye cevap verdi.” Buhari, Megazi, 60, İcare 8, İstitabe 2, Ahkam 7, 12; Müslim, Cihad 7, (1733), Eşribe 71; Ebu Davud, Hudud 1, (4354, 4355, 4356, 4357); Nesai, Taharet 4, (1, 10).

 

b)Kur’an’ı yatakta, binekte, uykudan kalkınca okumak

4300-Ebu Musa anlatıyor: “Resûlullah, Beni ve Muaz’ı Yemen’e gönderdi ve şu tenbihte bulundu… Muaz : “Ey Ebu Musa, Kur’an’ı nasıl okuyorsun?” diye sordu. “Yatağımın üzerinde, namazımda, bineğimde zaman zaman (fırsat buldukça) parça parça okuyorum!” dedi. Sonra Ebu Musa, Muaz’a: “Ya sen nasıl okuyorsun?” diye sordu. “Bunu sana bildireceğim: Ben uyurum, sonra kalkar Kur’an’dan okurum. Böylece uyanıkken ümid ettiğim sevabı uykumda da kazanacağımı ümid ederim” diye cevap verdi.” Buhari, Megazi, 60, İcare 8, İstitabe 2, Ahkam 7, 12; Müslim, Cihad 7, (1733), Eşribe 71; Ebu Davud, Hudud 1, (4354, 4355, 4356, 4357); Nesai, Taharet 4, (1, 10).

 

c)Uyurken de uyanıkken de Kur’an okumak

5936-”Resûlullah buyurdular ki:”Rabbim, bugün bana öğrettiği şeylerden bilmediklerinizi size öğretmemi emretti. (Ve buyurdu ki): “Benim bir kula verdiğim bir mal helaldir. Ben bütün kullarımı hanif(şirksiz) olarak yarattım. Ancak şeytanlar onlara gelip, (fıtrî) dinlerinden alıp götürdüler, kendilerine helal kıldığım şeyleri haram kıldılar. Kendisine bir güç vermediğim şeyi bana şirk koşmalarını emrettiler.”Allah Teala arz ehline baktı ve Ehl-i Kitap’tan bir kısmı hariç onların Arap, acem hepsine öfkelendi ve dedi ki:”Ben seni imtihan etmek ve seninle de (başkasını) imtihan etmek üzere gönderdim. Sana, suyun yıkayıp (yok edemeyeceği) bir kitap gönderdim. Ta ki sen onu uyurken de uyanıkken de okuyasın!” …[Müslim, Cennet 63, (2865).]

 

 

ABDEST VE YIKANMA İLE İLGİLİ DETAYLAR

 a)Müslüman olunca yıkanmak

3816-Müslüman olmak arzusuyla Resûlullah’a gelmiştim. Bana su ve sidre ile yıkanmamı emir buyurdu.” Ebu Davud, Taharet 131, (355); Tirmizi, Salât 429, (605); Nesai, Taharet 127, (1, 109). Tirmizi ve Nesai’nin bir rivayetinde: “(Kays) müslüman oldu. (Resûlullah) ona yıkanmayı emretti” denmiştir.

3817-Resûlullah’a gelerek: “Müslüman oldum!” der. Resûlullah : “Üstünden küfür saçını at!” der ve traş olmasını söyler, Useym’in babası dedi ki: “Bana bir başka (sahabî)nin bildirdiğine göre , beraberinde olan bir diğerine de: “Üzerindeki küfür tüyünü at ve sünnet ol!” buyurmuştu.” [Ebu Dâvud, Tahâret 131, (356).] AÇIKLAMA: … Ahmed İbnu Hanbel ve Ebu Sevr, hadisin zâhirinden hareketle bir kafir müslüman olduğu vakit öncelikle yıkanmasının vacib olduğunu belirtirler. “… İmam Mâlik de müslüman olunca kafirin yıkanması gerektiği görüşünde idi… “Müslüman olunca, kafire yıkanması vacibtir” diyenlerin kavli, hadisin zahirine uygundur. Çünkü emrin hakikatı, aksine bir hüküm ifade ettiğini gösteren karîne olmadığı müddetçe, vücub ifade eder. 2-İkinci hadiste saç kesilmesi mevzubahistir. Âlimler, her müslüman olan kimseye yıkanma gereği gibi bir de saçını traş etme diye bir vecibe yüklenmediğini, sadedinde olduğumuz hadiste geçen “küfür saçı”ndan muradın, küffâra alamet olan bir saç olacağını belirtmişlerdir. Nitekim hadiste “saçını da kes” denmemiş, “küfür saçını kes” denmiştir. Hadis son kısmında “sünnet ol!” emri de yer almaktadır. Bazı âlimler buna dayanarak, müslüman olan kafirlerin bir de sünnet olmalarını vacib olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Ancak hadisin, zaaf sebebiyle, vücub tesbit edecek güçte olmadığını belirtmiştir.

5600-Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: “Ben müşrike annemi İslâm’a davet ediyordum, fakat hep kaçınıyordu. Bir gün yine davette bulunmuştum, bana Resûlullah hakkında hoşuma gitmeyen sözler işittirdi. Ağlayarak’a gittim. “Niye ağlıyorsun?” diye sordu. “Ey Allah’ın Resûlü dedim, annemi İslâm’a davet ediyordum, hep bana imtina etti. Bugün de aynı davette bulundum, bu sefer sizin hakkınızda hoşuma gitmeyen sözler sarfetti. Ebu Hureyre’nin annesine hidayet vermesi için Allah’a dua ediverin!” dedim. Bu talebim üzerine : “Allahım! Ebu Hureyre’nin annesine hidayet et” buyurdular. Ben,’ın duasına sevinerek huzurlarından ayrıldım. Anneme geldiğim zaman, kapıya yöneldim. Kapı kapalıydı. Annem ayak seslerimi işitti. “Ebu Hureyre! Yerinde dur (içeri girme)!” diye seslendi. Ben su şırıltılarını işittim, yıkanıyordu. Yıkandı, entarisini giydi, alelacele başörtüsünü koydu ve kapıyı açtı. “Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, Şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir!” diyordu. Ben hemen Resûlullah’a döndüm. Sevinçten ağlıyordum. “Ey Allah’ın Resûlü! Müjde dedim. Allah senin duanı kabul buyurdu. Ebu Hureyre’nin annesine hidayet nasib etti!” Allah’a hamdetti ve hayırlı sözler söyledi.” Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 158, (2491).

 

b)Müslüman cünüplükle pis olmaz(Cünüplük, Müslümanı pis yapmaz.)

3782-”Resûlullah Medine sokaklarından birinde Ebu Hüreyre’ye rastlamıştır. Ebu Hüreyre bu sırada cünüp olduğu için, Resûlullah’ın yanından sıvışarak gidip yıkanır gelir. Gelince : “Ey Ebu Hüreyre neredeydin?” diye sorar. “Ben cünübtüm, pis pis sizinle oturmak istemedim” cevabında bulunur. : “Sübhânallah! (bilmez misin ki) müslüman pis olmaz!” ferman eder. Buhari, Gusl 23, 24; Müslim, Hayz 115, (371); Ebu Dâvud, Tahâret 97, (231); Tirmizi, Tahâret 89, (121); Nesâi, Tahâret 172, (1, 145, 146).

3783-Huzeyfe İbnu’l-Yemân anlatıyor: “Resûlullah’la bir gün karşılaştığımızda cünüb idim, hemen yolumu çevirip gidip yıkandım. Bilahare gelince:”(Böyle sizi görünce alelacele sıvışmamın sebebi) cünüb olmam idi!” dedim. :”Müslüman (cenabetle) pis olmaz ki!” buyurdular.” Muslim Hayz Ebu Davud Tahâret Nesai Tahâret

3784-”Resulullah, Ashabından bir erkekle karşılaşınca onu mesheder ve ona dua ediverirdi. Bir gün erken vakitte’ı (sokakta) gördüm. Hemen yolumu ondan çevirdim. (Eve gidip yıkandıktan sonra) güneş yükselince yanına geldim. Bana:”(Sabahleyin) seni görmüştüm, hemen yolunu benden çevirdin!” buyurdular. Ben de açıkladım:”Çünkü ben cünübtüm (bu halde) bana dokunmanızdan korktum.””Şurası muhakkak ki dedi, mü’min necis olmaz!” [Müslim, Hayz 116, (372); Ebû Dâvud, Tahâret 92, (230); Nesâî,Tahâret 172, (1, 145).]

 

c)Meni, pis midir?

3517-”Hz. Âişe’ye bir zât misafir oldu. Adam sabahleyin, elbisesini yıkamaya başladı. Hz. Âişe ona:”Sana, (meni) bulaşan yeri [gördüysen] orasını yıkaman kâfi idi, göremediğin takdirde etrafını yıkardın. Ben, Resûlullah’ın elbisesinden (meni bulaşığını) ovalamak suretiyle çıkardığımı biliyorum. O, (bir de yıkamaksızın) onun içinde namaz kılardı.”Bir diğer rivayette şöyle gelmiştir: “İyi biliyorum kurumuş meni bulaşığını Resûlullah’ın çamaşırından tırnağımla kazıyarak çıkarıyordum.” [Müslim, Tahâret 105, 109, (288, 290).]AÇIKLAMA:… Âlimler meni necis midir değil midir, münakaşa etmiştir.* Hanefîlerle, Mâlikîlere göre necistir. Ancak Ebû Hanîfe merhum, meninin kuru olması halinde elbisenin ovalanmasını temizlik için yeterli gördüğü halde İmam Mâlik, yaş da olsa kuruda olsa mutlaka yıkanması gerektiğini söyler. Meninin necis olduğunu söylemekle beraber, yıkanmadan namaz kılınmış olduğu takdirde namazın iadesinin gerekmiyeceğini söyleyen âlim de çıkmıştır: Leys ve Hasan İbnu Hayy gibi. Şâfiîlere ve Hanbelîlere göre meni temizdir. Dâvud-u Zâhirî’nin de böyle hükmettiği bilinmektedir. Ashab’tan Hz. Ali, Sa’d İbnu Ebî Vakkas, Abdullah İbnu Ömer ve Hz. Âişe’nin de bu görüşte olduğu rivayet edilmiştir.Şunu hemen belirtmek isteriz: Meniye necis diyenler, onun yıkandığını gösteren hadisleri esas almışlardır. Necis değil diyenler de ovalamakla temizleneceğini ifade eden hadisleri esas almışlardır.

3519-İbnu Abbâs buyurmuştur ki: “Meni, sümük menzilesindendir. Öyleyse bunu kendinden, izhir otuyla da olsa sil at!” [Tirmizî, Tahâret 86, (117).]

 

ç)Kur’an’daki abdest

3585-”Resûlullah’a: “Abdest nasıl alınır?” diye sordum. Şöyle açıkladı: “Abdest mi? Abdest alınca şöyle yaparsın: Önce iki avucunu tertemiz yıkarsın. Sonra yüzünü ve dirseklerine kadar ellerini yıkarsın. Başını meshedersin, sonra da topuklarına kadar ayaklarını yıkarsın. (Bunları tamamladın mı) bütün günahlarından arınmış olursun. Bir de yüzünü Aziz ve Celil olan Allah için (secdeye) koyarsan, anandan doğduğun gün gibi, hatalarından çıkmış olursun.” Ebu Ümâme der ki: “Ey Amr İbnu Abese dedim, ne söylediğine dikkat et! Bu söylediklerinin hepsi bir defasında veriliyor mu? “Vallahi dedi, bilesin ki artık yaşım ilerledi, ecelim yaklaştı, (Allah’tan ölümden çok korkar bir haldeyim), ne ihtiyacım var ki, Allah Resülü hakkında yalan söyleyeyim! Andolsun söylediklerim, Resûlullah’dan kulaklarımın işitip, hafızamın da zabtettiklerinden başkası değildir.” Müslim, Müsâfırin 294, (832); Nesâi, Tahâret 108, (1, 91, 92)

 

d)Abdest için uzuvları birer veya ikişer ya da üçer kez yıkamak

3612-”Hz. Câbir , sana Resûlullah’ın uzuvlarını birer birer, ikişer ikişer ve üçer üçer yıkayarak abdest aldığını söyledi mi?” Bu soruma: “Evet!” diye cevap verdi.” Bir rivâyette de: “Birer birer yıkayarak abdest aldı mı?” diye sordum; “evet!” diye cevap verdi” şeklinde gelmiştir.. Tirmizi, Tahâret 35 (45, 46)

3598-”Resûlullah uzuvlarını birer kere yıkayarak abdest aldı.” Buhari, Vudü 22; Ebu Dâvud, Tahâret 53, (1, 38); Nesai, Tahâret 84, 85, (1, 73, 74).

3595-”Resûlullah (abdest uzuvlarını) ikişer kere yıkayarak abdest aldı.” Buhâri, Vudü 23.

3600-”…avuçlarını üç kere yıkadı, yüzünü üç kere yıkadı, bir kere mazmaza ve istinşak yaptı. Ellerini üçer üçer yıkadı. Başını iki kere meshetti. Başının gerisinden başladı, sonra önünden. İki kulağını da (meshetti) içlerini de, dışlarını da. Ayaklarını da üçer üçer yıkadı.” Ebu Dâvud, Tahâret 50, (126); Tirmizi, Tahâret 25, (33).

 

e)Abdest ne için zorunludur?

3890-”Resûlullah bir gün helâdan çıkmıştı. Hemen kendisine bir yemek takdim edildi. (O da kabul buyurdu. Ashâbtan bazısı:)” Size abdest suyu getirmeyelim mi?” dediler. Onlara:” Namaza kalkınca abdest almakla emrolundum!” cevabını verdi. (YANLIŞ ÇEVİRİ! DOĞRUSU: “BEN, ANCAK NAMAZA KALKTIĞIM ZAMAN ABDESTLE EMROLUNDUM.” OLMALIYDI.)” Müslim, Hayz 118, (374); Ebu Davud, Et’ime 11, (3760); Tirmizi, Et’ime 40, (1848); Nesai, Taharet 101, (1, 85). (C.11 s.120 Hadis no:3890 El ve Ağzın Yıkanması Bölümü İbrahim Canan) (Vudû’=Abdest almak c.1 Hadis No.55/91; c.2 Hadis No.1431; c.9 Hadis No.3140; c.9 Hadis No.3596[Buharî, Vüdu 32, Menakıb 25; Müslim Fezail 5, (2279); Muvatta, Taharet 32, (1, 32); Nesâî, Taharet 61, (1, 60); Tirmizî, Menakıb 12, (3635).]

3261-6958-”Resûlullah helâdan çıkmışlardı. Bu esnada bir yemek getirildi. Bir adam: “Ey Allah’ın Resûlü! Size abdest suyu getirmeyeyim mi?” dedi. Efendimiz: “Namaz mı kılacağım ki, (şimdilik gerek yok)” buyurdular.”

 

f)Peygamber sürekli abdestli mi dolaştı?

3572-”Resûlullah işedi. Hz. Ömer de arkasında, elinde su kabı olduğu halde durdu. Resûlullah onu görünce: “Bu da ne, ey Ömer?” buyurdular. Hz. Ömer: “Sudur yıkanırsın!” dedi. Resûlullah: “Ben her işeyişimde abdest almakla emrolunmadım, bunu yapacak olsam bu, bir sünnet olurdu” buyurdular.” (YANLIŞ ÇEVİRİ! DOĞRUSU: “BUYURUN! ABDEST ALMANIZ İÇİN SU! BEN, HER SU DÖKTÜĞÜMDE(İŞEDİĞİMDE), ABDEST ALMAKLA EMROLUNMADIM.” OLMALIYDI.) Ebu Dâvud, Tahâret 22, (42); İbnu Mâce, Tahâret 20, (327). AÇIKLAMA:Bu rivayette Resûlullah’ın küçük abdest bozduktan sonra zaman zaman su kullanmadığını görmekteyiz. Her seferinde su kullanmış olsaydı, abdest bozmalardan sonra su kullanmak vacib olurdu. Ümmet ise her zaman su bulup, su ile istinca yapmada müşkilâta maruz kalırdı.Hadiste geçen tevaddu, abdest almak ma’nâsında olmamalı; yıkamak, yıkanmak, su kullanmak, istinca etmek gibi ma’nâlarda anlaşılmalıdır.Keza sünnet kelimesi de, vâcib olan amel ma’nâsında anlaşılmalıdır.(GEREKSİZ VE YANLIŞ AÇIKLAMA. OYSA ALLAH’IN ELÇİSİ, HER TUVALET SONRASI MUTLAKA ABDEST ALMAYI GEREKLİ GÖRMÜYORDU. AKSİ TAKDİRDE İNSANLAR, SÜREKLİ ABDESTLİ DOLAŞMANIN GEREĞİNE İNANABİLİRLERDİ.)

 

g)Tek abdestle birçok namaz

2669-”Resûlullah Fetih günü bütün namazları tek abdestle kıldı. Ömer İbnu’l-Hattâb kendisine: “Ey Allah’ın Resülü, bugün Şimdiye kadar hiç yapmadığın şeyi yapmış olmalısın?” demişti, şu cevapta bulundu: “Ey Ömer, bunu bilerek yaptım.” Müslim, Tahâret 86, (277); Ebu Dâvud, Tahâret 66, (172); Tirmizî, Tahâret 45, (61); Nesâî, Tahâret 101, (1, 86).

 

40- Yüce Allah’ın “Başlarınızı Meshediniz.” (Ci-Mâide: 6) Sözünden Dolayı Başın Hepsini Mesh Etme Babı

İbn Müseyyeb: Kadın, erkek menzilesindedir; o da başı üzerine mesheder, dedi. Mâlik’e: Başının bir kısmına meshetmesi kâfi gelir mi?dîye soruldu da o kâfî gelmiyeceğine aşağıdaki Abdullah ibn Zeyd hadîsini hüccet getirdi. (Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları:1/327-328)

49-…Bir adam Abdullah ibn Zeyd’e -ki bu Amr ibn Yahya’nın dedesidir-: Rasûlullah(S)’ın nasıl abdest alıyorduğunu bana gösterebilir misin? diye sormuş. Abdullah ibn Zeyd de: Evet, demiş. Bunun üzerine su istemiştir. Râvî dedi ki: Ellerine su dökdükten sonra iki kerre yıkadı. Sonra üç defa ağzını çalkalayıp, burnunu temizledi. Sonra yüzünü üç defa yıkadı. Sonra ellerini dir­seklere kadar ikişer defa yıkadı. Sonra iki eliyle bütün başını meshedip her iki elini ileri geri götürdü. Ve başının ön tarafından başlayıp ellerini arkasına götürdü. Oradan da başladığı yere getirdi. Ondan sonra ayaklarını yıkadı. (Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları:1/328.)

 

50-…….Bize Vuheyb, Amr’dan; o da babası(Yahyâ ibn Umâre)’ndan tahdîs etti. Şöyle dedi: Şâhid oldum ki, Amr ibn Ebî Ha-sen, Abdullah ibn Zeyd’e Peygamber’in abdest alışını sordu. O da bir tas su istedi de onlar için Peygamber’in abdest alışı gibi abdest aldı. Şöyle ki: Tastan eli üzerine eğerek su döktü ve ellerini üç defa yıkadı. Sonra elini tasın içine soktu ve üçer defa avuçlayarak ağzını çalkaladı, burnuna su verdi. Sonra elini daldırıp yüzünü üç defa yı­kadı. Sonra herbir elini dirseklere kadar ikişer defa yıkadı. Ondan sonra elini sokup başım mesnetti. Şöyle ki: Her iki elini öne ve arka­ya doğru bir defa yürüttü. Ondan sonra her iki ayağını da topuklara kadar yıkadı. [1][90]

 

h)Ayakları meshetmek

3599-”Resûlullah’ın nasıl abdest aldığını size göstermemi ister misiniz?” İçinde su olan bir kab istedi, sağ eliyle bir avuç su aIdı, mazmaza ve istinşak yaptı, sonra bir avuç daha aldı, bununla iki elini birleştirip (iki eliyle) yüzünü yıkadı. Sonra bir avuç daha aldı bununla sağ elini yıkadı. Sonra bir avuç da aldı, bununla sol elini yıkadı. Sonra bir avuç su daha aldı, sonra elini çırptı, sonra başını ve kulaklarını meshetti. Sonra bir kabza su daha aldı sağ ayağının üzerine serpti, ayağında nalın olduğu halde, sonra onu iki eliyle meshetti, elin biri ayağın üstünde, diğeri de nalının altında. Sonra aynı şeyi sol ayağa yaptı.” Buhari, Vudü 7; Ebu Dâvud, Tahâret 52, (137); Nesâi, Tahâret 84, 85, (1, 73, 74).

3697-”Resûlullah ihtiyacı için (araziye) çıkardı. Ben de O’na su taşırdım. (Kaza-yı hâcet yapınca) abdest alırdı. Bu sırada sarığı ve “bot” ları üzerine meshederdi.” Müslim, Tahâret 84, (275); Ebu Dâvud, Tahâret 59, (153); Tirmizi, Tahâret 75, (101); Nesâi, Tahâret 86, 96 (1, 75, 81).

3702-”Resûlullah abdest aldı ve çoraplarının ve ayakkabılarının üzerine meshetti. Ebu Dâvud, Tahâret 61, (159); Tirmizi, Tahâret 74, (99).

3606-…Bir ara Resûlullah bizden geride kaldı sonra tekrar kavuştu. Bu sırada namaz vakti girmişti. Bizler de abdest alıyor, ayaklarımıza meshediyorduk. (Resûlullah ) yüksek sesle nida etti: “Ökçelerin ateşte vay hâline!” Bunu iki veya üç kere tekrarladı.” Buhari, İlm 3, 30, Vudü 27, 29; Müslim, Taharet 25-28, (240-242); Muvatta, Taharet 5, (1, 19); Ebu Dâvud, Tahâret 46, (97); Nesâi, Tahâret 89, (1, 77, 78); Muvatta.

3607-”Halk ikindi namazı sırasında acele etti ve bir kısmı alelacele abdest aldı. Biz onlara ulaştık. Ökçelerine su değmemiş, parlıyordu. Bunun üzerine :”Ökçelerin ateşte vay hâline! Abdesti tam alın!” buyurdular.” [Müslim, Tahâret 26, (241).] AÇIKLAMA: ” Bu meselede Ashab’ın hiçbirinden muhâlefet sabit değildir. Sadece Hz. Ali, İbnu Abbâs ve Hz.Enes’in farklı görüşleri olmuştur. Ancak bilâhare onlar da görüşlerinden rücû etmişlerdir, bu husus da rivayetlerle sâbittir.

 

i)Hayızdan temizlenmek, kanlı bölgenin temizlenmesidir: Hayızlı kadının namaz kılması için yıkanması gerekmez

3790-Hz. Aişe a anlatıyor: “Ensardan bir kadın, Resûlullah’a hayızdan nasıl yıkanacağını(AYRICA ORİJİNALDE İĞTİSÂL DEĞİL, ĞUSL GEÇMEKTEDİR. ARAPÇA’DA ĞUSL YIKANMAK DEĞİL, YIKAMAK ANLAMINA GELİR.) sordu. Bunun üzerine, Resûlullah da nasıl yıkanacaksa öyle emretti ve dedi ki: “Miske bulanmış bir (bez, pamuk vs.) parçası al. Onunla temizlen!” “Onunla nasıl temizleneceğim?” diye kadın tekrar sordu. Resûlullah: “Onunla temizlen!” buyurdu. Kadın tekrar etti: “Nasıl?” Resûlullah: “Sübhânallah! temizlen!” dedi. (Baktım ki anlamıyor;) kadını kendime çektim ve: “O parçayı, kan bulaşığına tatbik et” dedim..” Buhari, Hayz 13, 14, İ’tisam 24; Müslim, Hayz 60, 61, (332); Ebu Davud, Taharet 122, (314, 315, 316); Nesai, Taharet 159, (1, 135 – 137).

3793-…Örtüde benden bulaşan kan vardı. Bu benim ilk hayız kanım idi. Görünce deveye doğru sıçradım ve utandım.. Resûlullah bendeki bu hali farkedip, kanı da görünce: “Neyin var? Belki de hayız oldun?” buyurdular. Ben “Evet!” dedim. Resûlullah : “Öyleyse (hayız görenlerin tedbirlerine başvurarak) kendine çekidüzen ver. Sonra da bir su kabı al, içerisine tuz at. Sonra örtüye değen kanı yıka, sonra bineğine dön!” ferman buyurdular. Resûlullah Hayber’i fethettiği zaman ganimetten bize de bağışta bulundu. (Ümeyye Bintu Ebi’s-Salt) der ki: “(Gıfarlı sahabiyye), suyuna tuz katmadan hayız kanını yıkamazdı. Öldüğü zaman cenazesinin yıkanacağı suya da tuz atılmasını vasiyet etmiştir.” Ebu Dâvud, Tahâret 122, (313)

3522-”(Hz. Âişe) dedi ki: “Bizden biri hayız olur, sonra temizlenince, (bulaşma) kanı, elbisesinden kazır ve elbisenin geri kısmına su serper sonra da içinde namaz kılardı.”[Buhârî, Hayz 9; Ebû Dâvud, Tahâret 107, (269), 132, (357), 142, (388); Nesâî, Tahâret 179, (1, 150, 151).]

3520-Esmâ Bintu Ebî Bekr anlatıyor: “Bir kadın Resûlullah’a gelerek:”(Ey Allah’ın Resûlü!) Birimizin çamaşırına hayız kanı bulaşınca ne yapmalıdır?” diye sordu.:”Önce kazır, sonra parmak ucuyla bulaşan yeri yıkar, sonra da [kan görülmeyen yere] su çiler” buyurdu.” [Buhârî, Hayz 9, Vudû 63; Müslim, Tahâret 110, (291); Muvatta, Tahâret 103, (1, 60, 61); Ebû Dâvud, Tahâret 132, (360, 361, 362); Tirmizî, Tahâret 104, (138); Nesâî, Tahâret 185, (1, 155).]

 

j)Güsul zorunluluğunun boyutu

3794-Ebu Said anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Cuma guslü her muhtelime (büluğa erene) vacibtir(toplumsal/bireysel/sağlıksal gereklilik). Misvaklanması, bulduğu taktirde koku sürünmesi de öyle.” [Buhârî, Cuma 2, 3, 12, Ezan 161; Şehâdât 18; Müslim, Cuma 5, (846); Muvatta, Cuma 4, (1, 102); Ebu Dâvud, Tahâret 129, (341); Nesâî, Cuma 6, 8, (3, 92-93).]

3734-Amr İbnu Şuayb anlatıyor: “Hitân(sünnet bölgesi), hitanı geçince gusül vacib olur, ben ve Resûlullah böyle yaptık ve yıkandık” denmiştir. [Buhârî, Gusl 28; Müslim, Hayz 87, (348); Muvatta, Tahâret 71, (1, 45, 46); Ebû Dâvud, Tahâret 84, (216) Nesâî, Tahâret 129, (1, 110, 111); İbnu Mâce, Tahâret 111, (610).

3670-Ubeyy İbnu Ka’b anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü, dedim, bir kimse hanımıyla cima yapsa fakat boşalma(inzal) olmasa yıkanması gerekir mi?” “Kadına değen kısmını yıkar, sonra abdest alır ve namaz kılar!” buyurdular.” Buhari, Gusl 29, Müslim, Hayz 85, (346).

3735-Ebu Said anlatıyor: “Resûlullah Ensâr’dan birine adam göndererek, yanına çağırttı. . Ensâri, başından sular damlaya damlaya geldi. : “Herhalde sana acele ettirdik?” buyurdu. Ensâri: “Evet ey Allah’ın resûlü!” deyince: “Acele ettirilir veya boşalmazsan(inzal olmazsan) gusletmen gerekmez. Sadece abdest gerekir” buyurdular.” Buhari Muslim Ebu Davud

 

k)Ayakta işemek ve bu konuda aşırı titizlik göstermemek

3548-Hz.Huzeyfe anlatıyor: “Ben Resûlullah ile beraber idim. Bir kavmin küllüğüne gelince durup, ayakta küçük abdest bozdu.”

3550-Nâfi anlatıyor: “İbnu Ömer’ı ayakta bevlederken gördüm.” [Muvatta, Tahâret 112, (1, 65).]

3551-Hz. Ömer anlatıyor: “Ben ayakta abdest bozarken, Resûlullah beni gördü ve:”Ey Ömer, ayakta akıtma” buyurdu. Ondan sonra hiç ayakta akıtmadım.”

3552-Hz. Ömer: “Ben müslüman olduğum zamandan beri ayakta abdest bozmadım!” demiştir.” [Tirmizî, Tahâret 8, (12).]Tirmizî: “Bu, Hz. Ömer’den daha sıhhatli olan rivayettir. Önceki rivayet zayıftır” der. Keza ilaveten der ki: “Ayakta abdest bozma yasağı tedib içindir, tahrim için değil.” Yine der ki: “İbnu Mes’ud’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kişinin ayakta akıtması, nefsine karşı işlediği bir kabalıktır.”

3549-”Ebu Musa küçük abdest hususunda çok titiz davranır (üzerine sıçrantı değmemesi için âzami gayreti gösterirdi. O kadar ki,) küçük abdestini bir şişe içerisine bozar ve: “Beni İsrâil’den birinin bedenine sidik değecek olsa, adam kirlenen derisini bıçakla kazırdı” derdi. (Bunu işiten) Huzeyfe dedi ki: “Arkadaşınızın titizliği bu kadar ileri götürmemesini tercih ederim. Ben, ResülulIah’la bir beraberliğimizi hatırlıyorum. Beraber yürüyorduk. Derken bir kavmin bir duvar gerisindeki küllüğüne rastladık. Resûlullah, tıpkı sizden birinin ayakta işemesi gibi durup ayakta işedi. Ben bu esnada kendilerinden uzaklaşmak istedim. Bana yakın durmamı işâret buyurdu. Geri gelip, hemen arkasında dikilip abdestini bozuncaya kadar bekledim.” Buhari, Vudü 62, 60, 61, Mezâlim 27; Müslim, Tahâret 73, 74, (273); Ebu Dâvud, Tahâret 12, (23); Tirmizi, Tahâret 9, (13); Nesâi, Tahâret 24, (3, 25).

3557-Hz.Enes anlatıyor: “Resûlullah kazayı hâcette bulunmak istediği zaman yere yaklaşıncaya kadar elbisesini kaldırmazdı.” [Ebû Dâvud, Tahâret 6, (14); Tirmizî, Tahâret 10, (14).]

 

l)Abdesti tuvalet gereksinimini karşılamak bozar

2666-”Resûlullah buyurdular ki: “Allah, sizlerin namazını tuvalet(hades) vâki olunca yeniden abdest almadıkça kabul etmez.” Ebü Dâvud, Taharet 31, (60); Tirmizî, Tahâret 56, (76).

1576-…Tüyü yolunmuş nalına gelince; ben Resûlullah’ın nalınlarında hiç tüy görmedim. Ayakları onların içinde iken abdest alırdı. Ben onu giymeyi seviyorum. Sarıya gelince; ben Resûlullah’ın onunla boyandığını gördüm. Ben onunla boyanmayı seviyorum…” Buhârî, vüdû’ 30; Müslim, Hacc 25, (1187); Muvatta, Hacc 31, (1, 333); Ebu Dâvud, Menâsik 21, (1772).

 

m)Gaz çıkarmak abdest bozar mı?

3654-”Biriniz namazda iken, dübüründe bir hareket hissetse ve abdestinin bozulup bozulmadığı hususunda tereddüde düşse, bir ses işitmedikçe veya bir koku duymadıkça mescidi terketmesin.” Müslim, Hayz 99, (362); Tirmizi, Tahâret,56, (74, 75); Ebu Dâvud, Taharet 68, (177).

3656-”Biriniz mescide girince, kabaları arasında bir şey hissedecek olsa, çıkanın sesini işitmedikçe sakın mescidden dışarı çıkmasın.” Buhari, Vudü 4, 34, Büyü 5; Müslim, Hayz 98, (361); Ebu Dâvud, Tahâret 68, (176); Nesâi, Tahâret 116, (1, 99).

3657-”Resûlullah buyurdular ki: “Biriniz namazda yellenirse derhal namazdan çıksın, abdest alsın ve namazı iade etsin.” Ebu Davud, Salât 193, (1005). (BUNA AYKIRI RİVAYET, DAHA FAZLA KİTAPTA BULUNMAKTADIR.)

 

n)Cinsel ilişki abdesti bozar

3670-Ubeyy İbnu Ka’b anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü, dedim, bir kimse hanımıyla cima yapsa fakat boşalma(inzal) olmasa yıkanması gerekir mi?” “Kadına değen kısmını yıkar, sonra abdest alır ve namaz kılar!” buyurdular.” Buhari, Gusl 29, Müslim, Hayz 85, (346). AÇIKLAMA:Bu hadis, boşalma(inzal) vâki olmadıkça boy abdestinin gerekmiyeceğini ifade etmektedir. Bu ma’nâyı ifade eden “Su, ancak sudan dolayı icabeder” nev’inden başka rivayetler de var. Ancak ülemâ bu hadislerin başka hadislerle neshedildiğinde ittifak eder. Bu nâsihlerden biri şudur: “İki hitan kavuşur ve haşefe kaybolursa, inzal olsa da olmasa da gusül gerekir.”Burada hıtân sünnet mahallidir. İbnu Hacer iki hitanla erkeğin hitanının kastedildiğini belirtir. Haşefe de baş kısımdır. Bu durumda erkek uzvunun baş kısmı kadın uzvunda kaybolunca şer’an cimâ hâsıl olmuştur, inzal olsa da olmasa da farketmez, cimâye terettüp eden ahkam tahakkuk eder. Bu ahkamdan biri yıkanmadır, yani boy abdesti. Ancak şunu da belirtelim ki, inzal vâki olmadıkça, boy abdestinin gerekmiyeceği kanaatini koruyan Sahâbe ve Tâbiîn, -azınlık teşkil etseler de- olmuştur. Hatta Atâ’nın şu sözü rivayet edilir: “İnzal olmasam bile yıkanmadan huzur bulamıyorum, sebebi de bu husustaki ulemânın ihtilâfıdır.” İhtilâfu’l-Hadis’te Şâfiî Hazretleri de şöyle demiştir: “Su, sudan gerekir” hadisi sâbittir, ancak mensuhtur… Bölgemizdeki bazı âlimler (Hicazlılar) bize bu meselede muhalefet ederek: “İnzal olmadıkça gusül gerekmez.” dediler.”Belirttiğimiz gibi neshe rağmen bir ihtilaf mevzubahis ise de, cumhur guslün gerekeceğinde ittifak etmiştir.

3735-”Resûlullah Ensâr’dan birine adam göndererek, yanına çağırttı. . Ensâri, başından sular damlaya damlaya geldi. : “Herhalde sana acele ettirdik?” buyurdu. Ensâri: “Evet ey Allah’ın resûlü!” deyince: “Acele ettirilir veya boşalmazsan(inzal olmazsan) gusletmen gerekmez. Sadece abdest gerekir” buyurdular.” /(3735) Buhari Muslim Ebu Davud

3736-”Resûlullah : “Suyu (yıkanmayı), su (meninin gelmesi) gerektirir” buyurdu ” denmiştir. Muslim

3737-Resûlullah: “Su, sudan dolayıdır” buyurmuştur. Buhâri, Vudü 34, Müslim Hayz 81-83, (343-345); Ebu Dâvud, Tahâret 84, (217); Nesâi, Tahâret 132, (1, 115). AÇIKLAMA:1- Kaydedilen son üç rivayet guslün vacib olması için mutlaka inzal olma gereğini ifade etmektedir. Ancak bu hüküm kesinlikle mensuhtur. Bu meselede ülemânın bi’l-icma kabul ettiği görüş, önceki hadislerde ifade edilen hükümdür: Guslün gerekmesi için, erkek uzvunun baş kısmının girmesi yeterlidir. Sadece Hişam İbnu Urve, A’meş, Süfyan İbnu U-yeyne ve Dâvud-u Zâhirî’nin neshe kâil olmadıkları rivayet edilmiştir. Ashabtan bazılarının da meni gelmediği takdirde cimadan dolayı yıkanma gerekmeyeceği görüşü var ise de: İmam Nevevî, bunların vefatından sonra guslün gerekeceği hususunda ümmet arasında icma vâki olduğu belirtilir. Ebû Hanife, İmam Şâfiî, İmam Mâlik, Ahmed İbnu Hanbel ve bunların tabileri arasında bu meselede ihtilaf yoktur. Zâhirîlerden birçoğu da bu görüştedir.

 

o)Yıkanmanın gerekli/vacip(toplumsal gereklilik) görüldüğü durumlar

3821-”Resûlullah buyurdular ki: “Cuma guslü her muhtelime (büluğa erene) vacibtir. Misvaklanması, bulduğu taktirde koku sürünmesi de öyle.” [Buhârî, Cuma 2, 3, 12, Ezan 161; Şehâdât 18; Müslim, Cuma 5, (846); Muvatta, Cuma 4, (1, 102); Ebu Dâvud, Tahâret 129, (341); Nesâî, Cuma 6, 8, (3, 92-93).]

3822-”Cuma günü gusletmek, her muhtelim’e (büluğa ermiş kimseye) tıpkı cenâbet guslü gibi vacibtir.” [Muvatta, Cuma 2, (1, 101).]

3823-”Resûlullah buyurdular ki: “Müslümanların cuma günü yıkanmaları, üzerlerine hak olmuştur. Her biri ailesinin kokusundan sürünsün. (Koku) bulamazsa, su onun sürünme maddesi olsun. Yani hem yıkansın hem koku sürünsün, koku yoksa, artık, su (yıkanma) ile yetinsin.” [Tirmizî, Salat 381, (525).]

3813-”Resûlullah, dört şeyden dolayı guslederlerdi: Cenabet, cuma, hacâmat, ölü yıkamak.” Ebu Davud, Cenaiz 39, (3160). Ebu Davud, Taharet 122, (313).

3815-”Hz. Ebu Bekr’in hanımı Esma Bintu Umeys üma vefat ettiği zaman Hz. Ebu Bekr’i yıkadı. Sonra (dışarı) çıkıp, cenazenin yanında hazır bulunan muhacirlere: “Ben oruçluyum. Şu gün de, çok soğuk bir gün. Bana gusül gerekir mi?” diye sordu. Hepsi birden, “Hayır!” dediler.” Muvatta, Cenaiz 3, (1, 223).

 

p)Uyumak abdest bozmaz

3675-”Resûlullah’ın ashabı uyurlar, sonra abdest almadan namaz kılarlardı: (Enes’ten bunu rivayet eden) Katade’ye: “Bu sözü Enes’ten bizzat işittin mi?” diye sorulmuştu: “Vallahi evet!” diye te’yid etti.” Müslim, Hayz 125, (376); Ebu Dâvud, Tahâret 80, (200); Tirmizi, Tahâret 58, (78).

3678-Resûlullah’ı secde halinde uyurken görmüş ve hatta Resûlullah horlayıp solumuş, sonra kalkıp (abdest almadan) namaz kılmıştır. İbnu Abbas der ki: “Ey Allah’ın Resûlü dedim, siz uyudunuz, (abdestiniz bozulmuş olmalı değil mi)?” Bana şu açıklamayı yaptı: “Abdest, yatarak uyuyana gerekir. Zira yatarak uyuyunca mafsalları rahâvet basar.” Tirmizi, Taharet 57, (77); Ebu Dâvud, Tahâret 80, (202); Nesâi, Ezân 41, (2, 30). Bu metin, Tirmizi’ye aittir.

 

r)Kadına dokunmak ve onu öpmek abdesti bozmaz

3668-”Resûlullah kadınlarından birini öptü, sonra dönüp namaza gitti, abdest tazelemedi. Urve der ki: “Kendisine: “Bu, sizden başka bir hanımı olmamalı!” dedim, Hz. Aişe gülmekle cevap verdi.” Ebu Dâvud, Tahâret 69, ( 178, 179,180); Tirmizi, Tahâret 63, (86); Nesâi, Tahâret 121, (1,104); İbnu Mâce, Tahşet 69, (502).

3669-”Erkeğin hanımını öpmesi ve ona eliyle dokunması hep mülamese (değme) sayılır. Öyleyse kim hanımını öperse veya eliyle dokunursa abdest alması gerekir.” Muvatta, Tahâret 64, (1, 43). (OYSA 3641 NO’LU HADİSTE GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ, BU HADİSE AYKIRI RİVAYET, DAHA FAZLA KİTAPTA BULUNMAKTADIR.)

 

s)Kan akması abdesti bozmaz

2671-İmam Mâlik merhuma ulaştığına göre, İbnu Abbâs namazda iken burnu kanardı, o da çıkar burnunun kanını yıkar, geri döner ve önceki kıldığı namazını (kaldığı yerden) tamamlardı.” Yine Muvatta’nın İbnu’l-Müseyyeb’den kaydettiği bunun aynısı olan bir başka rivayet daha vardır.” Muvatta, Tahâret 74, (1, 38).

 

t)Ayakkabılar pis değildir

3514-Ebû Dâvud’da Ebû Hüreyre’den bir rivayet şöyle: “Resûlullah buyurdular ki: “Sizden biri, ayakkabısıyla bir pisliğe basarsa, bilesiniz, toprak onu temizler.” [Ebû Dâvud, Tahâret 141, (385, 386).]

 

u)Kan akması, abdest bozmaz

3666-Misver İbnu Mahreme’nin anlattığına göre: “Ömer İbnu’l-Hattab’ın hançerlendiği gece huzuruna girdi ve Ömer’i sabah namazı için uyandırdı. Ömer:”Namazı terkedenin İslam’dan nasibi yoktur!” buyurdu. Sonra Ömer, yarasından kan aktığı halde namaz kıldı.” [Muvatta, Tahâret 51, (1,39-40).]

 

v)Gaz çıkarmak abdest bozmaz

3652-Hz.Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Ses ve koku olmadıkça abdest alınmaz.”

 

y)Su dökmek, abdest döker

3699-Cerir, abdest alıp mestleri üzerine meshedince, kendisine: “Mest üzerine mesh mi yapıyorsun” diye sormuşlardır. O da: “Evet demiştir, ben Resûlullah’ı gördüm. Bevletti sonra abdest aldı. (Sıra ayaklarına gelince, yıkamayıp) mestlerinin üzerine meshetti ” dedi. Buhari, Salât 25; Müslim, Tahâret 73, (272); Tirmizi, Tahâret 70, (93); Nesâi, Tahâret 96, (1, 81).

 

z)Ayağı meshetmek

3708-”Ben, Resulullah’ın ayağın üstünü meshettiğini görünceye kadar, daima, altını meshetmenin evlâ olduğunu düşünürdüm.” [Ebu Dâvud, Tahâret 63, (162, 163, 164).]

 

 

NAMAZ KILMA İLE İLGİLİ DETAYLAR

a)Zorunlu namaz vakitleri

2335-”Resûlullah’ın bana öğrettikleri arasında: “Beş vakit namaza devam edin!” emri de vardı. Ben: “Bu beş vakit, benim meşguliyetlerimin bulunduğu anlardır. Bana (bunların yerine geçecek) cami (kapsamlı) bir şey emret, öyle ki onu yaptım mı, benden beş vakit namaz borcunun yerine geçsin!” dedim. Bunun üzerine: “Öyleyse Asreyn’e devam et!” buyurdu. Bu kelime bizim dilimizde yoktu. Bu sebeple: “Asreyn nedir?” diye sordum. “Güneş doğmazdan önceki namazla güneş batmazdan önceki namaz” buyurdu.” Ebu Dâvud, Salât 9, (428).d

 

b)Namazlarda rekat sayısı ve namazı kısaltma

Cuma namazı, iki rekattır; cemaatla kılındığı için aslını korumuştur. Cuma namazı, Cuma günü kılınan öğle namazıdır.

2332-”Allah, namazı peygamberinizin diliyle hazerde(memlekette) dört, seferde iki, korku halinde de dört rek’at olarak farz kılmıştır.” Müslim, Salât 5, (687); Ebü Dâvud, Salât 287, (1247); Nesâî, Taksir 1, (3,118,119).

2333-”Allah namazı (ilk defa farz ettiği zaman) iki rek’at olarak farz etmişti. Sonra onu hazer için (dörde) tamamladı. Yolcu namazı ilk farz edildiği şekilde sabit tutuldu.” Buhârî, Salât 1, Taksîru’s-Salât 5, Menâkıbu’l-Ensâr 47; Müslim, Salâtu’-Müsâfarî.n 2, (685); Muvatta, Kasru’s-Salât 8, (1,146; Ebü Dâvud, Salât 270, (1198); Nesâî, Salât 3, (1, 225).

2431-”İbnu Mes’ud haccetmişti. Yatsı ezanı sırasında veya buna yakın bir zamanda Müzdelife’ye geldik. Yanındaki bir adama söyledi, ezan ve arkasından ikamet okudu. Sonra akşam namazını kıldı. Arkasından iki rekat (sünnetini) (ARAPÇA ORİJİNALDE ’SÜNNET’ DİYE BİR SÖZCÜK GEÇMİYOR.) kıldı. Sonra akşam yemeğini istedi ve yedi. Arkadan bir adama emretti, ezan ve ikamet okudu, iki rekat olarak yatsıyı kıldı…” Buhârî, Hacc 99).

2905-İbnu Ömer anlatıyor: “Resûlullah Mina’da bize iki rek’at kıldırdı, arkasından Ebû Bekr de öyle kıldırdı. Ebû Bekr’den sonra Hz. Ömer ve hilafetinin başında Hz. Osman da iki kıldırdılar. Sonra Hz. Osman dört rek’atli olarak kıldırdı. İbnu Ömer imamla kılarsa dört kılardı, yalnız kılınca da iki kılardı.” [Buhârî, Taksîru’s-Salât 2, Hacc 84; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 17, (694); Nesâî, Taksîru’s-Salât 3, (3, 121).]

2896- Hz. Enes anlatıyor: “Medîne’de öğle namazını Resûlullah ile dört rek’at kıldık. Mekke’ye gitmek üzere yola çıkıp Zülhuleyfe’ye gelince ikindiyi iki rek’at kıldı.” [Buhârî, Taksîrû’s-Salât 5, Hacc 24, 25, 27, 117, 119, Cihâd 104, 126; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 11, (690); Ebû Dâvud, Salât 271, (1202); Tirmizî, Salât 391, (546); Nesâî, Salât 17, (1, 237).]

2902-İmrân İbnu Husayn anlatıyor: “Fetih günü, Resûlullah’la birlikte Mekke’de hazır bulundum. Mekke’de onsekiz gece kaldı, bu esnada namazları hep iki kıldı. Şöyle hitabediyordu:”Ey bölge halkı! Siz bize bakmayın, dört kılın. Biz hep yolcuyuz (bu sebeple kasrederek iki kılıyoruz).” [Ebû Dâvud, Salât 270, (1229).]

2904- Hârise İbnu Vehb anlatıyor: “Resûlullah Mina’da bize, sayıca en çok olduğumuz ve en ziyade güven içinde olduğumuz bir zamanda namazı iki rek’at kıldırdı.” [Buhârî, Taksîr 2, Hacc 84; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 21, (696); Ebû Dâvud, Hacc 77, (1965); Tirmizî, Hacc 52, (882); Nesâî, Taksîru’s-Salât 3, (3, 119, 120).]

2906- Hz. Osman’dan anlatıldığına göre, Tâif’ de emvâl edinip orada ikâmet etmeyi arzu ettiği zaman Mina’da dört rek’at kıldı. Sonra imamlar bununla amel ettiler.” [Ebû Dâvud, Menâsik 76, (1961-1964).]

2907- Bir rivâyette de şöyle denmiştir: “Hz. Osman (sonradan) bedevîler sebebiyle dört kılmıştır. Çünkü o sene pek çok bedevî hacc’a gelmişti. Namazın dört rek’at olduğunu öğretmek için halka dört rek’at kıldırdı.” [Ebû Dâvud, Menâsik 76, (1962).]Bir rivâyette de şöyle denmiştir: “(Hz. Osman Mina’da dört kıldı.) Çünkü o, Hacc’tan sonra ikâmete azmetmişti.”

2908- Yine Ebû Dâvud’un kaydına göre İbnu Mes’ud (Mina’da) namazı dört kılmıştı. Kendisine:”Sen, (daha önce dört kıldığı için) Osman’ı ayıplamıştın, şimdi ise dört kılıyorsun!” denilmişti. (Özür beyan ederek) şu cevabı verdi:”Muhalefet zararlıdır.” [Ebû Dâvud, Menâsik 76, (1960).]

 

c)Sabah namazı vakti

3182-”Resûlullah’la birlikte sahur yemeği yedik, sonra namaza kalktık.” Kendisine: “(Yemekle sahur) arasında ne kadar zaman geçti?” diye sorulmuştu, şu cevabı verdi: “Elli âyet (okuyacak) kadar!” [Buharî, Savm 19, Mevâkitu’s-Salât 27, Teheccüd 8; Müslim, Sıyâm 47, (1097); Tirmizî, Savm 14, (703); Nesâî, Savm 21, 22, (4, 143).]

 

d)Orta namazı vakti

491-Hz. Ali anlatıyor: “Resûlullah Hendek Savaşı sırasında “Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun, bizim orta namazımıza mâni oldular, güneş batıncaya kadar kılamadık” buyurdu.Bir rivâyette: “Bizi, salat-ı vusta olan ikindi namazından alıkoydular” denir. Bir diğer rivayette: “Sonra ikindiyi akşamla yatsı arasında kıldık” denir. Buharî, Tefsir, Bakara 2, 42, Cihâd 98, Meğâzi 29, Daavat 58; Müslim, Mesâcid 202-206, (627); Ebu Dâvud 5, (409); Tirmizî, Tefsir, Bakara 2, (2987); Nesâi, Salât 14 (1, 236); İbnu Mâce, Salat 6, (684).

496-Zeyd İbnu Sâbit ve Hz. Aişe: “Orta namazı, öğlen namazıdır” derlerdi. Muvatta, Cemâ’a 27, (1, 139); Tirmizî, Salât 133, (182); Ebu Dâvud, Salât 5, (411).

497-Ebu Dâvud’un Zeyd’den kaydettiğine göre, Hz. Resûlullah öğle namazını zevalden sonra sıcağın en şiddetli olduğu saatte kılardı. Resûlullah’ın kıldığı namazlar içinde ashabına en zor geleni bu namaz idi. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu: “Namazlara ve orta namazına devam edin.” Zeyd devamla dedi ki: “(Orta namazı, öğlen namazıdır, zira) bundan önce iki namaz var (birisi geceden -yatsı-, diğeri gündüzden -sabah-), ondan sonra da iki namaz var (biri gündüzden -ikindi- diğeri geceden -akşam-)”. Ebu Dâvud, Salât 5, (411).

 

e)Farz namazla yetinmek

76-Sehl İbnu Ebî Ümâme’nin anlattığına göre, Sehl ve babası beraberce Hz. Enes’in yanına girerler. Enes’i yolcu namazı kılıyormuşcasına çok hafif bir namaz kılıyor bulurlar. Selam verip namazdan çıkınca: “Allah sana mağfiret buyursun bu kıldığın namaz farz mı yoksa nafile miydi? dedik. “Farz namazdı. Bu (eksiksiz). Hz. Peygamber’in namaz tarzıdır. Bilerek hiç bir değişiklik de yapmadım” dedi ve ilave etti: Resûlullah buyurdu ki: Kendinize zorluk çıkarmayın, zorluğa uğrarsınız. Zira (geçmişte) bir kavim (bir kısım zahmetli işlere azmederek) kendisini zora attı. Allah da zorluklarını artırdı. Manastır ve kiliselerdekiler bunların kalıntısıdır. “Onlar, üzerlerine, bizim farz kılmadığımız, fakat, güya Allah’ın rızasını kazanmak için kendilerinin koydukları ruhbaniyete bile gereği gibi riâyet etmediler” (Hadîd, 27). Ebu Dâvud, Edeb 52, (4904). (49)

 

f)Namaz, son secdeden kalkmakla sona erer

2672-”Resûlullah buyurdular ki: “Bir kimse son rek’atte oturmuşken daha selam vermeden hades vâki olsa namazı caizdir.” Tirmizî, Salât 300, (408).

 

g)Namazın kazası yoktur

2340-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim bir namaz unutacak olursa hatırlayınca derhal kılsın. Unutulan namazın bundan başka kefareti yoktur.” Buhârî, Mevakîtu’s-Salât 37; Müslim, Mesâcid 314, (684); Tirmizî, Salât 131, (178); Ebü Dâvud, Salât 11, (442); Nesâî, Mevâkît 52, 53, (2, 293, 294).

 

h)Namazı birleştirme(Namazı üç vakte indirgeme)

2918-İbn Abbas’tan:” Resûlullah korku ve sefer hali olmaksızın öğle ve ikindiyi birleştirerek, akşam ve yatsıyı da birleştirerek kıldı.” [Müslim, Müsâfirîn 49, (705); Muvatta, Kasru’s-Salât 4, (1, 144).] AÇIKLAMA: İbnu Abbâs’tan yapılan bu rivâyet bir öncekine rağmen daha sarih olarak, sefer hali, korku hali gibi namazların birleştirilerek kılınmasına (bazı hak mezheblerde olduğu üzere) cevaz veren herhangi meşrû bir sebep olmaksızın Resûlullah’ın namazları cemettiğini ifade etmektedir… Hadisin Müslim’de de kaydedilen bir vechinde şu ziyade var: “Ebû’z-Zübeyr der ki: “Ben bu hadisi işitince Saîd İbnu Cübeyr’e: “(Resûlullah) bunu niye yapmış olabilir?” diye sordum. Bana dedi ki: “Aynen senin bana sorman gibi ben de İbnu Abbâs (ümâ)’a sordum,şu cevabı verdi:”Resûlullah ümmetinden kimseye meşakkat vermek istemedi.” Tirmizî, Sünen’in Kitabu’l-İlel… Ve bu hadisin Müslim’de Said İbnu Cübeyr tarikinden zikredilen: “İbnu Abbâs’a sordum: “Bunu Resûlullah niçin yaptı?” Bana: “Ümmetinden kimseye meşakkat vermek istemedi” diye cevap verdi” vechiyle istidlâl eder. Keza Nesâî’nin bir rivâyetine göre İbnu Abbâs, Basra’da öğle ve ikindiyi aralarında hiç fasıla olmadan kılmıştır. Akşam ve yatsıyı da peşpeşe aralarında fasıla olmadan kılmıştır. Bu birleştirmeyi meşguliyet sebebiyle yapmıştır. İşte bu rivâyette, aynı birleştirmeyi Resûlullah’ın yaptığını da söyler. Müslim’de gelen bir rivâyette, İbnu Abbâs’ın mezkûr meşguliyetinin hutbe olduğu ikindi namazından sonra da yıldızlar doğuncaya kadar hutbesine devam ettiği sonra akşamla yatsıyı birleştirdiği belirtilir. Bu rivâyette İbnu Abbâs’ın iki namazı cemetme işini Resûlullah’a nisbetinin, Ebû Hüreyre tarafından te’yîdi de vardır. Taberânî’nin bir tahricinde, benzer merfû bir rivâyet İbnu Mes’ud’dan kaydedilir: “Resûlullah (hiçbir meşrû sebep yokken) öğleyle ikindiyi, akşamla yatsıyı cemetti. Kendisine “Bunu niye yaptın?” diye sorulunca: “Ümmetimin meşakkatte kalmaması için” diye cevap verdi.”Görüldüğü üzere, gerek fukahâ ve gerekse muhaddisînden bazıları, bazı kayıtlarla sadedinde olduğumuz İbnu Abbâs hadisiyle amel etmiştir.

2917-”Resûlullah Medîne’de yedi ve sekiz (rek’at)(ARAPÇA ORİJİNALDE REK’AT DİYE BİR SÖZCÜK KULLANILMAMIŞTIR.) öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını (cemederek) kıldı. Eyyub (es-Sahtiyânî) der ki: “Belki de bu, yağmurlu bir gecedeydi.” Öbürü (Ebû’ş-Şa’sâ): “Belki!” dedi.” [Buhârî, Mevâkît 12, Teheccüd 30; Müslim, Müsâfirîn 49, (705); Ebû Dâvud, Salât 274, (1210, 1211, 1214); Tirmizî, Salât 138, (187); Nesâî, Mevâkît 47, (1, 290).]

2915-”Resûlullah öğle ve ikindi namazlarını, Arafat’ta tek bir ezan ve iki ayrı ikâmetle kıldı. İki namaz arasında nafile kılmadı. Müzdelife’de de akşamla yatsıyı bir ezan ve iki ikâmetle kıldı ve aralarında nafile kılmadı.” [Ebû Dâvud, Menâsik 57, (1906).]

2912-”Resûlullah yol halinde iken öğle ile ikindiyi birleştirirdi, akşam ile yatsıyı da birleştirdi.” [Buhârî, Taksîru’s-Salât 13.]

2910-”Resûlullah, güneş batıya meyletmeden yola çıkınca, öğle namazını ikindi vaktine te’hir eder, ikindi olunca mola verir, ikisini cemederdi (beraber kılardı). Yola çıkmazdan önce güneş batıya meyletti (öğle vakti) girdi ise, hareketten önce her ikisini de (öğle ve ikindi) kılar sonra yola çıkardı.”

2911-”…Acele yürümek gerekirse öğleyi ikindiye te’hir eder, ikisini birleştirirdi, keza ufuktaki aydınlık kaybolunca da akşamla yatsıyı birleştirirdi.” [Buhârî, Taksîru’s-Salât 16,15; Müslim, Müsâfirîn 46, (704); Ebû Dâvud, Salât 274, (1218, 1219); Nesâî, Mevâkît 42, (1, 284-285).]

2430-”Ben Resûlullah’ı vakti dışında sadece iki namazı kılarken gördüm: (Veda Haccı sırasında) Müzdelife’de(ARAPÇA ORİJİNALDE VEDA HACCI VEYA MÜZDELİFE GİBİ SÖZCÜKLER GEÇMEZ.) akşamla yatsıyı birleştirerek kıldı. O gün, sabah namazını da (mütad) vaktinden önce kıldı.” Buhârî, Hacc 97, 99; Müslim, Hacc 292, (1289).

3856-”Ey Allah’ın Resûlü! dedim. Fatıma Bintu Ebî Hubeyş, şu şu kadar zamandan beri kanama geçiriyor, namazı bıraktı!” (Bu sözün üzerine ):”Sübhanallah! (hiç namaz bırakılır mı?) Bu şeytandan (bir oyun. Kapılmamalıydı. Söyleyin ona), bir leğene (su koyup içine) otursun. Eğer suyun üstünde (kanamadan hâsıl olan) bir sarılık görürse, öğle ve ikindi için tek bir gusül yapsın; akşam ve yatsı için de tek bir gusül yapsın. Sabah için de ayrı bir gusül yapsın. Bu arada (kılacağı namazlar için) abdest alsın” buyurdular.” İbnu Abbâs der ki: “(Her namaz için) gusletmek, kadıncağıza zor gelmeye başlayınca iki namazın arasını birleştirmeyi emretmişti.” [Ebu Dâvud, Tahâret 116, (296).]

2913- İbnu Ömer anlatıyor: “Resûlullah akşam ve yatsıyı Müzdelife’de beraberce kıldı. Bunlardan herbiri için ayrı bir ikâmet okudu. İki namaz arasında nafile kılmadı, bunlardan birinden sonra da nafile kılmadı.” [Buhârî, Hacc 93, 96; Müslim, Hacc 286, (703); 987, (1288); Muvatta, Hacc 196, (1, 400); Ebû Dâvud, Menâsik 65, (1926-1933); Tirmizî, Hacc 56, (887, 888); Nesâî, Mevâkît 49, (1, 291).]

2914- İbnu Mes’ud anlatıyor: “Ben Resûlullah’ı şu ikisi hariç, vakti dışında tek bir namazı kıldığını görmedim: Müzdelife’de akşamla yatsıyı birleştirdi. O gün sabahı da vaktinden önce kıldı.” [Buhârî, Hac 99, 97; Müslim, Hacc 292, (1289); Ebû Dâvud, Menâsik 65, (1934); Nesâî, 49, (1, 291-292).]

2395- Ebû Zerr anlatıyor: “Biz bir sefer sırasında Resûlullah ile beraberdik. Müezzinimiz öğle namazı için ezan okumak istedi. Resûlullah ona:”Serinlemeyi bekle!” dedi. Bir müddet geçince müezzin ezan okumak istemişti, yine ikinci ve hatta üçüncü defa:”Serinlemeyi bekle!” dedi. (Bekledik), hatta tümseklerin (doğu cihetindeki) gölgelerini gördük. O zaman aleyhissalâtu vesselâm:”Şiddetli hararet cehennemin bir kabarmasıdır. Öyleyse, hararet şiddetlenince öğle namazını (vakit) serinleyince kılın” dedi. [Buhârî, Mevâkît 9, 10, Ezân 18; Bed’ü’l-Halk 10; Müslim, Mesâcid 184, (616); Ebû Dâvud, Salât 4, (401); Tirmizî, Salât 119, (1, 58).]

2396- Kâsım İbnu Muhammed anlatıyor: “Ben, Ashâb’ı öğle namazını aşiyy(akşam veya günbatımında)’de kılar gördüm.” [Muvatta, Vukût 13, (1, 9).]

2397- Ebu Musa anlatıyor: “Resûlullah hava sıcaksa öğleyi serinleyince kılıyordu, hava serinse ta’cil (edip ilk vaktinde) kılıyordu.” [Nesâî, Mevâkît 4, (1, 248).]

2398- Ali İbnu Şeybân anlatıyor: “Resûlullah’ın yanına geldik. İkindi namazını, güneş gökte beyaz ve (sarılıktan arı ve) parlak olduğu müddetçe tehir ediyordu.” [Ebû Dâvud, Salât 5, (408).]

 

i)Namazda tekbir getirme

2491-”Resûlullah her eğilip doğrulmalarda, kıyâm ve oturmalarda tekbir getirirdi. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de aynı şekilde tekbir getirirlerdi.” Ebü Dâvud, Salât 119, (748); Tirmizî, Salât 191, (257), 188, (253); Nesâî, İftitah 110, (2,195),124, (1, 204), Sehv 70, (3, 62).

 

j)Namazda ne okumalı?

Subhaneke ve Ettehiyyat gibi duları Malikiler okumazlar.

2527-”Resûlullah kırâatını bismillâhirrahmânirrahîm ile başlatıyordu.” Tirmizî, Salât 181, (245).

2532-”…Bana Resûlullah: “Haydi git ve Medîne’de ilan et ki: “Sadece Fatiha süresi de olsa, Kur’ân’dan bir parça okumadıka kıldığınız namaz namaz değildir” dedi ve başka bir şey ilave etmedi.” Ebu Davud

2533-”Resûlullah buyurdular ki: “Kırâatsiz namaz sahih değildir.” Bilesiniz, Resûlullah bize her ne duyurdu ise biz de size duyurduk. Bize gizli tuttuğunu biz de size gizli tuttuk.” Bu açıklama üzerine bir zât ona: “Ey Ebu Hureyre, Fatiha’ya herhangi bir ilavede bulunmazsam (yeterli midir) ne dersin?” diye sordu. Ebu Hüreyre dedi ki: “Bu suâl’a da sorulmuştu, şu cevabı verdi: “Bununla iktifâ edersen sana yeter, ilavede bulunursan senin için daha hayırlı ve efdal olur.” Müslim, Salât 38, (395); Muvatta; Salât 39, (1, 84-85); Ebü Dâvud, Salât 136, (819, 820, 821); Tirmizî, Tefsîr, Fâtiha, (2954, 2955); Nesai, İftitah 23, (2,135, 236).

2534-”(Namazda) Fatiha süresi ile kolaya gelen bir miktar (Kur’ân âyetin)i okumakla emrolunduk.” Ebü Dâvud, Salât 136, (818).

2540-”Resûlullah sabah namazında altmış-yüz arasında âyet okurdu.” Nesâî, İftitah 112, (2,157); Buhârî, Mevâkît 11,13, 39, Ezân 104; Müslim, Mesâcid 2, (1, 246),16, (1, 262).

 

k)Namaz dua amaçlı bir ibadettir

2663-”Resûlullah buyurdular ki: “Namaz ikişer ikişer kılınır. Her iki rek’atte bir teşehhüd vardır. Namazda huşû duyulur(derin saygı), temeskün(tezellül)(yoğun ihtiyaç içinde) izhâr edilir. Ellerini kaldırırsın.” Şöyle de dedi: “Ellerini, içleri kendi yüzüne dönük olarak Rabbine kaldırır; isteklerini (ısrarla tekrarla söyleyerek) istersin: “Ya Rabbi! ya Rabbi! ya Rabbi!..” Kim bunu yapmazsa namazı eksiktir.” Tirmizî, Salât 283, (385).

2616-”Resûlullah rükü’ya gitti, sonra başını kaldırdı ve “Gıfâr kabîlesini Allah mağfiret etsin, Eslem kabîlesine Allah selâmet versin, Useyye Allah’a ve Resûlüne isyan etmiştir. Allahım, Benî Lihyan’a lanet et. Ri’l ve Zekvân’a da lânet et” deyip secdeye gitti.” Müslim, Mesâcid 308, (679).

2617-İbnu Ömer’in anlattığına göre, Resûlullah’ın sabah namazının son rekatinin rükusundan başını kaldırınca semi’allâhu limen-hamideh Rabbenâ ve leke’l-hamd dedikten sonra şöyle söylediğini işitmiştir: “Allahım falancaya falancaya lânet et.” Allah Teâlâ bunun üzerine şu meâldeki âyeti indirdi: “(Kullarımın) işinden hiçbir şey sana ait değildir. (Allah) ya onların tevbesini kabul eder, yahud onları, kendileri zâlim (kimse)ler oldukları için, azablandırır” (Al-i İmrân 128). Buharî, Tefsîr, Âl-i İmrân 9, Megâzi 21, İ’tisâm 17; Tirmizî, Tefsîr Âl-i İmrân (3007); Nesâî, İftitah 121, (2, 203).

 

l)Namazda sesin tonu

2571-”Resûlullah bir gece (evinden) çıkmıştı. Hz. Ebü Bekr’e uğradı. Alçak sesle namaz kılıyordu. Hz. Ömer’e uğradı, o da yüksek sesle namaz kılıyordu.” Râvi der ki: “Resûlullah’ın yanında toplanınca buyurdular ki: “Ey Ebü Bekr sana uğradım sen sessizce namaz kılıyordun.” Ebü Bekr: “Ben konuştuğum Zât-ı Zülcelâl’e sesimi işittirdim ey Allah’ın Resülü!” cevabını verdi. Hz. Ömer’e de: “Sana da uğradım. Sen yüksek sesle namaz kılıyordun!” dedi. O da şu cevabı verdi: “Ey Allah’ın Resülü! Uyuklayanı uyandırıyor, şeytanı da uzaklaştırıyordum.” Ebü Dâvud, Salât 315, (1329); Tirmizî, Salât 330, (447); Hadisin metni Ebü Davud’a ait. Hasan Basrî rivâyetinde der ki: “Resûlullah Hz. Ebü Bekr’e: “Ey Ebü Bekr sen sesini biraz yükselt!” dedi. Hz. Ömer’e de: “Sesini sen de biraz alçalt!” buyurdu.”

2573-”Resûlullah namaz kılmakta olan insanların yanına geldi. Kırâatte sesleri yüksekti. Hemen: “Namaz kılan kimse Rabbine münâcaatta (hususi konuşmada) bulunuyor demektir. Öyleyse ne şekilde münâcaatta bulunduğuna dikkat etsin. Kur’an’ı birbirinize cehren okumasın!” dedi.” Muvatta, Salât 29, (1, 80); Ebü Dâvud, Salât 310, (1332).

 

m)Zarûret durumunda namaz

2507-”Bende basur vardı. Namazı nasıl kılacağım diye Resûlullah’a sordum. “Ayakta kıl, muktedir olmazsan oturarak kıl, buna da muktedir olmazsan yan üzeri (yatarak) kıl” buyurdu.”

2508-İmrân Resûlullah’a kişinin oturarak kılacağı namaz hususunda sordu. : “Ayakta kılarsa bu efdaldir. Kim de oturarak kılarsa, ona ayakta kılanın ecrinin yarısı verilir. Kim de yatarak kılarsa ona da oturarak kılanın ecrinin yarısı verilir” buyurdu.” Buhârî, Taksîru’s-Salât 18, 17, 19; Ebü Dâvud, Salât 179, (951, 952); Tirmizî, Salât 274, (372); Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 21, (3, 223-224).

2509-”Hz. Âişe’ye: “Resûlullah oturarak namaz kılar mıydı?” diye sordum. Bana şu cevabı verdi: “Evet! Halk -veya yaş demişti- O’nun dermanını kesince (yani insanların meseleleriyle ömrünü tüketince, dermandan kesilince demektir).”

2511-”Resûlullah’ı (oturarak namaz kılarken) bağdaş kurma şeklinde oturmuş gördüm.” Nesâî der ki: “Bu hadisin hatalı olduğu kanaatindeyim.” Buhârî, Taksîru’s-Salât 20, Teheccüd 16; Müslim, Salatu’l-Müsâfırîn 112,115, (731, 732); Muvatta, Cum’a 20, (1, 137, 138); Ebü Dâvud, Salât 179, (953-956); Tirmizî, Salât 257, (374, 375); Nesâî, Kıyâmu’l Leyl,18, 22, (3, 219-224).

2526-”Resûlullah yaşlanıp biraz şişmanlayınca, namaz kıldığı yerde bir sütun bulundurdu namazda ona dayandı.” Ebu Dâvud, Salât 177 (948).

2922-Hz. Âişe anlatıyor: “Resûlullah ile birlikte umre yapmak üzere Medine’den Mekke’ye doğru yola çıktık. Mekke’ye gelince:”Ey Allah’ın Resûlü, annem babam sana feda olsun(Bİ EBÎ ENTE VE UMMÎ). Sen kısa kıldın, ben tam kıldım, sen yedin ben oruç tuttum, (ne dersiniz?)” dedim. Şu cevabı verdi:”Ey Âişe güzel yaptın!” buyurdu ve bu işimde beni kınamadı”dedi.” [Nesâî, Taksîru’s-Salât 4, (3, 122).]

 

n)Namazda el-ayak ve bedenin duruşunda esas olan, sağlıklı durum ve inkarcılara benzememek

2524-”İbnu Ömer’in yanı başında namaz kıldım. Ellerimi de böğürlerime koydum. Namazı bitirince: “Bu, namazda haç(a benzemek)dir, Resûlullah bunu yasaklamıştı” buyurdu.” Ebü Dâvud, Salât 160, (903); Nesâî, İftitah 12 (2,127).

2525-İbnu Mes’ud’dan nakledildiğine göre, ayaklarının arasını bitiştirerek namaz kılan bir adam görmüştü. Şöyle söylendi: “(Bu adam) sünnete muhalefet etti. Ayaklarını sırayla dinlendirse daha iyidir.” Nesâî, İftitah 13, (2,128).

2608-”Hasta kimse secde etmeye muktedir olamazsa başıyla ima eder, alnına herhangi bir şey kaldırmaz.” Muvatta, Kasru’s-Salât 74, (1, 168).

2610-”Resûlullah buyurdular ki: “Ben yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum: Alın, -ve eliyle burnunu işaret etti- eller, diz kapakları, ayakların etrafları. Ne elbiseleri ne de saçı (secde sırasında) toplamayız.” Buhârî, Ezan 133, 134, 137; Müslim, Salât 227-231 (490); Ebü Dâvud, Salât 155, (889, 890); Tirmizî, Salat 203, (273); Nesâî, İftitah 130, (2, 208); İbnu Mâce, İkâmet 19, (883-885). İkinci rivayet Sahiheyn rivayetidir.

 

o)Namazı unutma, yanılma ve iradedışı kaçırma

2391-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim sabah namazından bir rek’ati güneş doğmazdan önce kılabilirse, sabah namazına yetişmiş demektir. Kim ikindi namazından(ARAPÇA ORİJİNALDE’İKİNDİ NAMAZI’ DEĞİL,’İKİNDİDEN BİR REK’AT’ GEÇMEKTEDİR. ÇÜNKÜ GÜNEŞ BATMA VAKTİ, ZATEN İKİNDİ VAKTİNE AİTTİR.) bir rek’ati güneş batmadan önce kılabilirse ikindi namazına yetişmiş demektir.”

2392-”Sizden kim, ikindi namazının(ARAPÇA ORİJİNALDE’İKİNDİ NAMAZI’ DEĞİL,’İKİNDİ NAMAZINDAN BİR REK’AT’ GEÇMEKTEDİR. ÇÜNKÜ GÜNEŞ BATMA VAKTİ, ZATEN İKİNDİ VAKTİNE AİTTİR. MUHTEMELEN RAVİ, İKİNDİYİ ÖYLE NAKLETMİŞTİR.) bir secdesini güneş batmazdan önce kılabilirse, namazını tamamlasın, sabah namazının da bir secdesini güneş doğmazdan önce kılabilen, namazını tamamlasın.” Ancak Nesâî (bir rivayetinde de) şöyle der: “. . İlk rekatinde kılarsa. . . ” Buhâri, Mevâkît 28,17; Müslim, Mesâcid 163, (608); Muvatta, Vuküt 5, (1, 6); Tirmizî, Salât 137, (186); Ebü Dâvud, Salât 5, (412); Nesâî, Mevâkît 11, (1, 257, 258), 28, (1, 273).

2393-”Resûlullah buyurdular ki: “Hararet şiddetlenince namazı (vakit) biraz serinleyince kılın. Çünkü, şiddetli hararet cehennemden bir kabarmadır. Buhârî, Mevâkît 9, Bed’ü’l-Halk 10; Müslim, Mesâcid 180, (615); Muvatta, Vüküt 28, (1,16); Ebü Dâvud, Salât 4, (402); Tirmizî, Salât 7, (157); İbnu Mâce Salât 4, (677); Nesâî, Mevâkit 5 (1, 248-249).

 

p)Akşam ve sabahın sünnetlerini peygamber Kur’an’dan çıkarmıştır

798-Hz. Peygamber: “Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra dahi tesbih et”(Tur, 49) âyetinde geçen “yıldızların batışından sonra” kılınacak namazın (idbâre’ssücud), sabahın farzından önce kılınan iki rekat; (Kâf suresinde geçen) edbâre’ssücud ile de akşamın farzından sonra kılınan iki rek’at olduğunu söylemiştir.” [Tirmizî, Tefsir, Tûr, (3271).]

 

r)Sünnet namazlar, sabah namazının sünnetini evde kılardı

1142-6332-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim, bir günde (farzlar dışında) oniki rekatlık namaz kılarsa, cennette onun için bir köşk kurulur. Bunun iki rek’ati sabahın farzından önce, iki rek’ati öğleden önce, iki rek’ati öğle namazında sonra, iki rek’at -zannediyorum dedi ki- ikindi farzından önce, iki rek’at akşam farzından sonra ve iki rek’at -zannediyorum dedi ki- yatsı farzından sonra.” (BU HADİS, ZAYIF HADİSTİR.)

1146-6333-”Resûlullah abdest alınca, iki rek’at namaz kılar sonra (mescide) giderdi.”

1150-6334-”Resûlullah fecirden önce iki rekât namaz kılardı ve: “Şu iki sûre ne kadar iyidir, sabahın o iki rekatinde bunlar okunur: Kulhü vallahu ahad” ve “Kul ya eyyûhe’l-kâfirûn.”

1156-6336-”Babam beni Hz. Aişe’ye göndererek, Resûlullah’ın (farz dışında) hangi namaza ısrarla devam etmeyi sevdiğini sordu. Hz. Aişe: “Aleyhissalâtu vesselâm, öğleden önce dört rek’at kılar ve bunlarda kıyamı uzatır, rükû ve secdeyi de güzel yapardı” dedi.”

1165-6338-”Resûlullah Beni Abdi’l-Eşhel kabilesinde yanımıza geldi. Mescidimizde bize akşam namazı kıldırdı. Sonra da: “Şu iki rek’at (sünneti de) evlerinizde kılın” buyurdu.”AÇIKLAMA: Sünnetlerin evlerde kılınması Resûlullah’ın umumi emridir. Hem riyadan uzak olur, hem de ev bereketlenir. Aile halkı, İslâmî hayatın en mühim tezahürü olan “namaz” ı fiilen görmelidir.

1176-6339-”Bir adam İbnu Ömer’e: “Vitri nasıl kılayım?” diye sordu. O da:”Bir rek’atle vitir kıl!” dedi. Öbürü: “İyi ama halkın “Büteyra(=güdük)!” demesinden korkarım” dedi. İbnu Ömer “(tek rekâtlı bu namaz, Allah ve Resûlü’nün sünnetidir!” dedi. Bu ifadesiyle: “(Tek rekatlı bu namaz), Allah ve Resûlü’nün sünnetidir” demek istemiştir.”

1177-6340-”Resûlullah nafile namazların her iki rek’atinde selam verir, bir rek’atla da vitir namazı kılardı.”

 

s)Kadın namazı bozmaz

2729-”Hz. Âişe’nin yanında namazı bozan şeylerden söz açılmıştı. Bu meyanda köpek, eşek ve kadının da zikri geçti. Âişe :”Bizi yine eşeklere ve köpeklere benzettiniz. Vallahi, ben Resûlullah’ı kıblesiyle arasında yatakta yatar olduğum halde namaz kılarken gördüm. Benim için ihtiyaç hâsıl olunca oturup onu rahatsız etmek istemezdim, (yatağın) ayak tarafından sıyrılıp çıkardım.” [Buhârî, Salât 22, 99, 102, 103, 104, 105, 108, Amel fi’s-Salât 10, Vitr 3, İsti’zân 37; Müslim, Salât 267, (512); Muvatta, Salâtu’l-Leyl 2, (1, 117); Ebû Dâvud, Salât 112, (711, 712, 713, 714); Nesâî, Tahâret 120, (1, 101, 102), Kıble 10, (2, 67).] c.9 s.28 /2730

 

t)Eşek namazı bozmaz

2733-”Resûlullah bizi köyümüzde ziyaret etti. O sırada bizim bir küçük köpekle bir dişi eşeğimiz vardı. Bu ikisi önünde bulundukları halde ikindi namazı kıldı. Hayvanları ne azarladı ne de geriye kovaladı.” [Ebû Dâvud, Salât 114, (718); Nesâî, Kıble 7, (2, 65).]

 

u)Namazı hiçbir şey bozmaz

2735-”Resûlullah buyurdular ki: “Namazı hiçbir (hâricî) şey bozamaz. İmkanınız nisbetinde defetmeye çalışın. Çünkü (bozmak isteyen) şeytandır.” Tirmizi

 

v)Binek üzerinde namaz ve namazın yönü

2701-”Resûllullah bineğinin üzerinde iken yönü hangi istikâmette olursa olsun tesbih ediyor, (nafile namaz kılıyor, rükû ve secde içinde) başıyla imada bulunuyordu. İbnu Ömer de böyle yapıyordu.” [Buhârî, Taksîru’s-Salât 7, 8, 11, 12, Vitr 5, 6; Müslim, Müsâfirîn 39, (700); Muvatta, Kasru’s-Salât 22, (1, 150, 151); Ebû Dâvud, Salât 277, (1224, 1225); Tirmizî, Salât 345, (472); Tefsir, Bakara (2961); Nesâî, Kıble 23, (243, 244). Kıyâmu’l-Leyl 23, (3, 232).]Müslim’de gelen diğer bir rivayette İbnu Ömer şu ziyadeyi yapar: “Aleyhissalâtu vesselâm, bineğin sırtında tesbihte (nafile namazda) bulunur ve vitir kılardı, fakat farz namaz kılmazdı.”

2702-”Aleyhissalâtu vesselâm nafile namaz kılmak isteyince, devesini kıbleye çevirir, sonra iftitah tekbiri getir(erek) namaza başlar, sonra bineği nereye yöneltirse yöneltsin, namazını kılardı.” Ebû Dâvud, Salât 346, (1448)

 

y)Cami yerine evde namaz kılmak

2705-”Resûlullah şöyle buyurdular:”Namazlarınızdan bir kısmını evlerinizde kılın, sakın onları kabirlere çevirmeyin!” [Buhârî, Salât 52, Teheccüd 38; Müslim, Musâfirîn 208, (777); Ebû Dâvud, Salât 346, (1448); Tirmizî, Salât 331, (451); Nesâî, Salâtu’l-Leyl 1, (3, 197).]

2706-Aleyhissalâtu vesselâm şöyle emretmiştir:”Sizden kim namazını mescidde kılarsa namazından bir pay da evi için ayırsın. Zîra Allah, evinde kılacağı namaz için dahi bir hayır takdir etmiştir.” [Müslim, Müsâfirîn 210, (778).]

 

z)Namazda selam almak

2709-”Resûlullah’a selam verirdik, O da bize mukâbele ederdi. Necâşî’ nin yanından döndüğümüz zaman O’na yine (namazda) selam vermiştik, bize mukabeleten selam vermedi.”Ey Allah’ın Resûlü, dedik, biz sana vaktiyle namazda selam verirdik, sen de selamımızı alırdın (şimdi niye almıyorsun)?” dedik. Bizi şöyle cevapladı:”Namazda meşguliyet var!” [Buhârî, Amel fis’s-Salât 2, 15, Fadâilu’l-Ashâb 37, Müslim, Mesâcid 34, (538); Ebû Dâvud, 170, (923, 924); Nesâî, Sehv 20, (3, 19).]

 

aa)Namazda, gerektiğinde, hareket çokluğu namazı bozmaz

2726- Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah : “Namazda iki siyahı yani yılan ve akrebi öldürün” buyurdu.” [Ebû Dâvud, Salât 169, (921); Tirmizî, Salât 287, (390); Nesâî, Sehv 12, (3, 10).]

 

ab)Kadınla aynı hizada namaz kılmak

2694-”Resûlullah ben hayızlı halde tam hizasında dururken, namaz kılardı. Secde ettiği vakit bazan elbisesi bana değerdi. Humra üzerinde namaz kılardı.” [Buhârî, Salât 21, 19, 107, Hayz 29; Müslim, Mesâcid, 273, (513); Ebû Dâvud, Salât 91, (656); Nesâî Mesâcid 44, (2, 57).]

2692-”Resûlullah bir ucu beni örtmekte olan bir kumaşın diğer ucuyla örtünerek, içinde namaz kıldı.” [Ebû Dâvud, Salât 80, (631).]

 

ac)Secde kullanılabilir duruma getirmek

2695-”Biz çok sıcak günlerde Resûlullah’la birlikte namaz kılardık. Birimiz alnını sıcak sebebiyle yere koyamayacak olsa, giysisini serer onun üzerine secde ederdi.” [Buhârî, Amel fi’s-Salât 9, Salât 23, Mevâkît 11; Müslim, Mesâcid 191, (620); Ebû Dâvud, Salât 93, (660); Tirmizî, Salât 411, (584); Nesâî, İftitah 149, (2, 216); İbnu Mâce, İkâmetu’s-Salât 64, (1033).]

 

ad)Tüm yeryüzü mabettir

2703-”Resûlullah şöyle buyurdular: “Küre-i arz bana bir mescid ve temiz kılındı. Ümmetimden her kim bir namaz vaktine ulaştımı nerede olursa namazını kılsın.” [Nesâî, Mesâcid 42, (2, 56).]

 

ae)Yolculukta Peygamber nafile namaz kılmazdı

2919-”Resûlullah’a (Onsekiz defa) refakat ettim. Ancak, sefer sırasında nafile kıldığını hiç görmedim. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Resûlullah’tan sizin için güzel örnek vardır” (Ahzab 21), İbnu Ömer devamla der ki: “Eğer nafileyi kılsaydım namazı da tam kılardım. [Buhârî, Taksîru’s-Salât 11; Müslim, Müsâfirîn 9, (689); Muvatta, Kasru’s-Salât 22, (1, 150); Ebû Dâvud, Salât 276, (1223); Tirmizî, Salât 391, Nesâî, Taksîru’s-Salât 5, (3, 122, 123).]

2913-”Resûlullah akşam ve yatsıyı Müzdelife’de beraberce kıldı. Bunlardan herbiri için ayrı bir ikâmet okudu. İki namaz arasında nafile kılmadı, bunlardan birinden sonra da nafile kılmadı.” [Buhârî, Hacc 93, 96; Müslim, Hacc 286, (703); 987, (1288); Muvatta, Hacc 196, (1, 400); Ebû Dâvud, Menâsik 65, (1926-1933); Tirmizî, Hacc 56, (887, 888); Nesâî, Mevâkît 49, (1, 291).]

 

af)Başkasının yerine namaz kılınamaz

3222-İmam Mâlik’e ulaştığına göre İbnu Ömer , bir kimsenin diğer bir kimse yerine oruç tutmasını veya bir kimsenin başka bir kimse yerine namaz kılmasını münker addederdi.” [Muvatta, Sıyâm 43, (1, 303).]

 

ag)Cenaze namazı

3059-(Resûlullah) Necâşi’nin ölüm haberini öldüğü günde haber verdi ve: “Kardeşiniz için (Allah’tan) mağfiret taleb edin” dedi ve başka bir şey söylemedi.” Buhari, Cenaiz 4, 55, 61, 65; Menakibu’l-Ensar 38; Müslim Cenâiz 62, 63, (951); Muvatta, Cenâiz 14, (1, 226, 227); Ebu Davud, Cenaiz 62, (3204); Tirmizi, Cenâiz 37, (1022); Nesâi, Ceaiz 76, (4, 72).

3064-”Resûlullah buyurdular ki: “Ölü üzerine namaz kıldınız mı ona ihlasla dua edin.” Ebu Davud, Cenaiz 60, (3199); İbnu Mace, Cenaiz 23, (1497).

3063-”İbnu Ömer, cenaze için kılınan namazda kıraata yer vermezdi.” Muvatta, Cenaiz 19, (1, 255).

3060-”Zeyd İbnu Ebi Erkâm cenazelerimiz üzerine dört tekbir getirirdi. Bir ara bir cenaze üzerine de beş tekbir getirmişti. Sebebini kendisinden sordum, dedi ki: “Resûlullah o tekbirleri getirirdi.” Müslim, Cenaiz 72, (957); Ebu Dâvud, Cenâiz 58, (3197); Tirmizi, Cenâiz 37, (1023); Nesai, Cenâiz 76, (4, 72).

3061-”Hz. Enes İbnu Mâlik (cenaze) namazı kıldı. Yanılıp üç-sefer tekbir getirdi ve selâm verdi. Kendisine (üç sefer tekbir getirdiği) söylendi. Bunun üzerine kıbleye yönelerek dördüncü bir tekbir daha getirdi ve sonra selâm verdi.” Buhari, Cenaiz 6Bunu ta’lik olarak, bab başlığında zikretmiştir).

3066-”Resûlullah bir cenâzenin namazını kıldırdı. Okuduğu duadan şunları ezberledik: “Allahım, şunu mağfıret et ve şuna rahmet eyle. Afiyet ver, affeyle, vardığı yerde ikramda bulun, girdiği yeri genişlet. Onun (günahlarını) kar ve buzla yıka, hatalardan pâk eyle, tıpkı elbisenin kirden pâk edilmesi gibi. Onu dünyadaki evinden daha iyi bir eve, ailesinden daha hayırlı bir aileye koy, eşinden daha hayırlı bir eşe ulaştır. Onu kabir azabından, ateş azabından sakındır.” Avf der ki: “(Resûlullah’ın bu dualarını işitince) o ölünün yerinde kendimin olmasını temenni ettim.” Müslim, Cenâiz 85, (963); Tirmizi, Cenâiz 38, (1025); Nesâi, Cenâiz 77, (4, 73).

3067-Hasan Basri: “Çocuk üzerine‚ Fâtiha okunur” der ve şöyle dua ederdi: “Ey Allahım; bunu bize öncü yap, karşılayıcı kıl, (ahiret) azığı ve ücret yap.” Buhari, Cenâiz 6Bab başlığında senetsiz olarak geçmiştir.)

3062-İbnu Abbâs’ın anlattığına göre, bir cenaze üzerine namaz kılmış ve namazda Fâtiha’yı okumuştur. Bu hususta kendisine (niye onu okuduğu) sorulunca: “Bu, sünnettendir!” diye cevap vermiştir.” Buhari, Cenâiz 6; Ebu Dâvud, Cenaiz 59, (3198); Tirmizi, Cenâiz 39, (1026); Nesâi, Cenâiz 77, (4, 74, 75).

 

ah)Kadınların cenaze namazı kılması

3075-Hz. Aişe’den anlatıldığına göre, Sa’d İbnu Ebi Vakkâs vefat ettiği zaman, Hz. Aişe: “Onu mescide sokun da ben de üzerine namaz kılayım” dedi. Ancak onun bu teklifi yadırgandı ve hüsn-ü kabul görmedi. Bunun üzerine Hz. Aişe: “İnsanlar ne çabuk unutuyorlar, Allah’a yemin olsun Resûlullah, Beyzâ’nın iki oğlu Süheyl ve kardeşinin namazlarını mescidin içinde kıldırdı” dedi.” Müslim, Cenâiz 99, (973), Muvatta, 22, (1, 229); Ebu Dâvud, Cenâiz 54, (3189, 3190); Tirmizi, Cenâiz 44, (1033); Nesâi, Cenâiz 70, (4, 68). AÇIKLAMA: Çünkü Hz.Aişe, namaza evinin olduğu mescitten katılıyordu.

 

ai)İntihar edenin namazını kılınmadı; çünkü duayı hak edecek durum yoktu.

3085-”Resûlullah’a, kendisini öldüren bir adam getirilmişti, üzerine namaz kılmadı.” Müslim; Cenâiz 107, (978); Tirmizi, Cenâiz 68, (1068); Nesâi, Cenâiz 68, (4, 66).

 

aj)Teravih namazı, bidat

“Sonradan çıkan şeylerden kaçının, zira, en fena şey sonradan çıkan şeydir, her sonradan çıkan şey, bid’attir, her bid’at ise dalâlettir” gibi muhtelif hadîsler, herhangi bir kayda yer vermeksizin “bid’at”ı alelıtlak reddeder. Ancak, bu babta gelen başka ifâdeleri de göz önüne alan İslâm âlimleri, onu, “iyi” ve “kötü” olmak üzere ikiye ayırmıştır… Hz. Ömer, Resûlullah devrinde kısmen münferid(tek olarak), kısmen cemaat halinde kılınan terâvih namazının tamamının cemaat halinde kılınmasını emreder ve öyle yapılmaya başlandığını görünce: “Bu ne güzel bid’attır” der… İbnu Hacer, Fethu’l-Bâri’de aynen şöyle der:… Bidatın mendûbuna misal: Hz. Peygamber devrinde bizzat yapılmamış olan iyi işler: Terâvihin topluca kılınması… Kütübü Sitte Giriş c.1 s.326

2618-”Ömer İbnu’l-Hattâb, halkı, Übeyy İbnu Ka’b üzerinde topladı. O, bunlara ramazanda yirmi gece namaz kıldırdı. Bu esnada (vitirlerde) sadece son yarıda kunût yaptı, daha önce hiç kunût yapmadı. Son on kalınca cemaate gelmedi, teravihi evinde kıldı. Halk: “Übeyy (cemaatten) kaçtı” dedi.” [Ebû Dâvud, Salât 340, (1428, 1429).] AÇIKLAMA:Başka rivayetlerin tasrihine göre Hz. Ömer erkeklere ve kadınlara ayrı ayrı imam tayin etmişti. Erkeklerin imamı Übeyy İbnu Ka’b, kadınların da imamı Süleymân İbnu Ebî Hasme idi.Rivayet Übeyy İbnu Ka’b’ın ramazanın ilk on gecesinde vitir namazlarında Kunût duâsı okumadığını, ikinci on gecede okuduğunu bildirmektedir. Son onunda mescidde kılmadığı için evinde okuyup okumadığı belirtilmiyor. Bu esnada namazı Hz. Muâz kıldırmıştır.Halk Übeyy İbnu Ka’b’ın teravih kıldırmak üzere mescide gelmeyişini hoş karşılamamış olacak ki, hakkında “kaçtı” kelimesini kullanmışlardır. Übeyy İbnu Ka’b’ın son onda vitri evde kılmasının sebebiyle ilgili muhtelif tahminlerde bulunulmuştur. Bunlardan birine göre o, Resûlullah’ın sünnetine uymak için böyle yapmıştır…

 

ak)Vitir namazı diye bir namaz var mı?

2982-Şam’da Ebû Muhammed diye künyesi olan bir adamın:”Vitir namazı vacibtir” dediğini işitti. Kinânî dedi ki:”Ben bunu Ubâde İbnu’s-Sâmit’e sordum da:”Ebû Muhammed hata etmiş. Ben Resûlullah’ı dinledim şöyle demişti:” Allah’ın kullar üzerine yazıp farz kıldığı beş namaz mevcuttur. Kim onları eda eder, istihfafla herhangi bir eksikliğe meydan vermeden tam yaparsa Allah indinde ona verilmiş bir söz vardır: Onu cennete koyacaktır. Onları kılmayana ise Allah’ın bir vaadi yoktur. Dilerse azab eder dilerse cennete koyar” der. [Muvatta, Salâtu’l-Leyl 14, (1, 123); Ebû Dâvud,Salât 9, (425); 337, (1420); Nesâî, Salât 6, (1, 230).]

 

al)Ruku etmek, namaz anlamına gelmekte

4296-”Sakif hey’eti geldiği zaman, Resûlullah’ın yanına indiler. onları mescidde ağırladı, tâ ki kalplerini daha bir rikkate getirip müessir olsun. Onlar (müslüman olup bey’at yapmak için) öşür alınmamasını, cihada çağrılmamalarını ve namazın kendilerine farz kılınmamasına şart koştular. Resûlullah :”Sizden öşür alınmasın, cihada da çağrılmayın. Ama rükusuz (namazsız) bir dinde hayır yoktur” buyurdu.” [Ebû Dâvud, Harâc 26, (3026).]

 

am)Namazda unutulanı imama hatırlatmak/Peygamberin unutması

2838-”Resûlullah namazda (cehrî olarak) kırâatte bulunuyordu. Bir kısmını okumayı terketti. (Namazdan sonra, cemaatten) bir adam:”Ey Allah’ın Resûlü, şu şu âyetleri okumayı terkettiniz!” dedi. Resûlullah: “Niye bana hatırlatmadın?” buyurdular.”Bir rivâyette şu ziyade gelmiştir: “(Adam)… ben onların neshedildiğini zannetmiştim.” [Ebû Dâvud, Salât 163, (907).]

 

an)İmamı dinleme/Namazda ayeti karıştırma

2836-Ubâdetu’bnu’s-Sâmit anlatıyor: “Resûlullah bize, içinde Kur’ân’ın cehren okunduğu bir namaz kıldırdı. Namazda kırâatta bir iltibasta bulundu. Namazdan çıkınca yüzünü bize çevirdi ve:”Kırâatı cehren okuduğum zaman siz de okuyor musunuz?” diye sordu. Bazılarımız:”Evet bunu yapıyoruz!” dediler. Resûlullah :”Sakın ha! Ben kendi kendime: “Kim, ben okurken okuyarak benden okumayı kapmaya çalışıyor?” diyordum. Kur’ân’ı cehren okuduğum zaman, Kur’ândan Fatiha hariç hiçbir şeyi okumayın!” buyurdular.” [Ebû Dâvud, Salât 136, (823, 824); Tirmizî, Salât 232, (311); Nesâî, İftitâh 29, (2, 141)]

 

ao)Namaz kıldırırken kısa tutmak; arkadakileri düşünmek

2803-Hz.Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Sizden kim halka namaz kıldırırsa namazı hafif (kısa) tutsun. Zîra cemaatte zayıf, sakat hasta ve ihtiyaç sahibi vardır. Müstakil kılınca dilediği kadar uzatsın.” [Buhârî, Ezân 62; Müslim, Salât 186, (467); Muvatta, Cemâat 13, (1, 134); Ebû Dâvud, Salât 127, (794-795); Nesâî, İmâmet 35, (2, 94); Tirmizî, Salât 175, (236).]

 

ap)Namazda Kur’an’ın yüzünden, Kur’an’ı elinde tutarak okumak

2797-Hz.Âişe’nin anlattığına göre: “Kendisine kölesi Zekvân, Mushaf’ın yüzünden okuyarak imamlık yapıyordu.” [Buhârî, Ezan 54.] AÇIKLAMA: …Mushaf’tan okuyarak namaz kılmayı câiz görenler (İbnu Sîrîn, Hasan, Hakem, Atâ) bu hadisle amel ederler… Aynî şu açıklamayı sunar: “Hadisin zâhiri, Mushaf’ın yüzünden namaz sırasında kırâatı yürütmenin câiz olduğuna delâlet eder.” İbnu Sîrîn, Hasan Basrî, el-Hakem ve Atâ böyle hükmetmiştir. Hz.Enes , namaz kılar, arkadaki bir köle onun için Mushaf’ı tutardı. Eğer bir âyette yanılacak olsa Mushaf’ı onun için açıverirdi. İmam Mâlik ramazandaki (terâvih) namazında bunun caiz olduğuna hükmetti… Aynî, bahsi şöyle bağlar: “Derim ki: Namazda mushafın yüzünden kırâat, Ebû Hanîfe nezdinde namazı bozar, çünkü amel-i kesîrdir. Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre câizdir, çünkü mushafa bakmak da ibadettir, ancak yine de mekruhtur, çünkü bu davranışta Ehl-i Kitab’a benzeme var… İmam Mâlik ve Ahmed’den gelen bir rivâyete göre onlar nazarında, bu sadece nafile namazlarda namazı bozmaz.”

 

ar)Çocuğun namaz kıldırması

2795-Amr İbnu Seleme anlatıyor “Ben altı veya yedi yaşında iken kendi kavmime imamlık yaptım. O zaman ben, aralarında Kur’ân’ı en çok bilen kimseydim.” [Buhârî, Megâzî 52; Ebû Dâvud, Salât 61, (585-587); Nesâî, Ezan 8, (2, 9-10); Kıble 16, (2, 70). İmâmet 11, (2, 80).]

 

as)Ezan, tek bir kalıp değil, ihtiyaca göre değişiklik yapılabilmiştir

2791-İbnu Ömer anlatıyor: “Resûlullah sefer sırasında, soğuk veya yağmurlu gecelerde müezzine (ezan sırasında) şöyle söylemesini de emrederdi: “Dikkat! Namazlarınızı yerlerinizde kılacaksınız!” [Buhârî, Ezân 18, 40; Müslim, Misâfirîn 22, (697); Muvatta, Salât 10, (1, 73); Ebû Dâvud, Salât 214, (1060-1064); Nesâi, Ezân 17, (2, 15).]

2459-İmam Mâlik’e ulaştığına göre: “Müezzin, sabah namazını haber vermek için Hz. Ömer’in yanına gider. Onu uyuyor bulunca:”Essalâtu hayrun mine’nnevm (namaz uykudan hayırlıdır)” der. Bunun üzerine Hz. Ömer, o ibareyi sabah ezanına ilave etmesini emreder.” [Muvatta, Salât 8, (1, 72).]

at)Ezan bir gereksinimden doğmuştur

2451-İbnu Ömer anlatıyor: “Müslümanlar Medîne’ye geldikleri vakit toplanıyorlar ve namaz vakitlerini birbirlerine soruyorlardı. Namaz için kimse nidâ etmiyordu. Bir gün bu hususta konuştular. Bazıları:”Hristiyanların çanı gibi bir çan edinin” dedi. Bazıları da:”Yahudilerin boynuzu gibi bir boynuz edinerek (onu öttürün!)” dedi. Hz. Ömer :”Bir adam çıkarsanız da namazı ilan etse!” dedi. Resûlullah : “Ey Bilâl! Kalk! namazı ilan et!” dedi.” [Buhârî, Ezân 1; Müslim, Salât 1, (377); Tirmizî, Salât 139, (190); Nesâî, Ezân 1, (2, 2-3).]

2453-”Ensardan bir adam gelerek:”Ey Allah’ın Resûlü! Ben sizin üzüntünüzü görüp ayrıldığım vakit (rüyamdan) bir adam gördüm. Üzerinde yeşil renkli iki giysi vardı. Kalkıp mescidin üzerinde ezan okudu. Sonra bir miktar oturdu. Tekrar kalkıp aynı söylediklerini bir kere daha tekrarladı. Ancak bu sefer bir de kad kâmeti’ssalât (namaz başlamıştır) cümlesini ilave etti. Eğer halkın (bana yalancı diyeceğinden korkum) olmasaydı ben “uykuda değildim, uyanıktım” diyecektim” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber :”Allah sana hayır göstermiş. Bilâl’e söyle (bu kelimeleri söyleyerek) ezan okusun!” dedi. Hz. Ömer de atılarak:”Onun gördüğünü aynen ben de gördüm, ancak o, anlatma işinde benden önce davranınca, ben utandım (anlatamadım)” dedi.”Adam anlattıkları arasında şunları da söyledi: “(Mescidin üzerine çıkan adam) kıbleye yöneldi ve dedi ki: “Allahu ekber Allahu akber Allahu ekber Allahu ekber, eşhedu en lâ ilâhe illallah, eşhedu en lâ ilâhe illallah. Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah eşhedü enne Muhammeden Resûlullah, hayye ala’ssalât -iki defa-, hayye ala’lfelâh -iki defa- Allahu ekber Allahu ekber, lâilâhe illallah.”Sonra bir miktar durduruldu. Sonra adam tekrar kalktı, aynı şeyleri yeniden söyledi. Ancak bu sefer Hayye ala’lfelâh’tan sonra kad kâmeti’ssalât kad kâmeti’ssalât dedi. Râvi ilave etti: “Resûlullah :”Bunu Bilâl’e öğret!” buyurdu. (Adam emri yerine getirdi) Bilâl de onları söyleyerek ezan okudu.” [Ebû Dâvud, Salât 28, (505-507).]

 

au)Ezan birer kez veya iki kere tekrarlamak süretiyle okunabilir

2454-Abdullah İbnu Zeyd anlatıyor: “Resûlullah, halkı namaz için toplamak maksadıyla çalınmak üzere bir çan yapılmasını emrettiği zaman, ben uyurken yanıma bir adam geldi. Elinde bir çan vardı. Ben:”Ey Allah’ın kulu, bu çanı bana satar mısın?” dedim. Adam:”Pekala, ama bunu ne yapacaksın?” dedi. Ben:”Bununla insanları namaza çağıracağım” dedim. Bana: “Sana bu iş için daha hayırlı bir söz göstereyim mi?” dedi. Ben de ona: “Elbette!” dedim.”Öyleyse şunu söyle!” diyerek bana öğretti:”Allahu ekber Allahu ekber Allahu ekber Allahu ekber.Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah, eşhedü enne Muhammeden Resûlullah.Hayye ala’ssalât, Hayye ala’ssalât.Hayye ala’lfelâh, Hayye ala’lfelâh.Allahu ekber Allahu ekber Lâilâhe illallah.”Abdullah İbnu Zeyd devamlı dedi ki: “(Rüyamdaki bu zat) benden biraz uzaklaştı sonra tekrar söze başlayıp:”Sonra namazı kılacağın zaman şunu söylersin” dedi ve öğretti:”Allahu ekber Allahu ekber-Eşhedu en lâ ilâhe illallah, Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah, Hayye ala’ssalât, Hayye ala’lfelâh, Kad kâmeti’ssalât, kad kameti’ssalât, Allahu ekber Allahu ekber Lâilâhe illallah.”Sabah olunca Resûlullah’a gelerek (rüyamda) gördüklerimi haber verdim. Bana:”İnşallah bu hak bir rüyadır. Kalk rüyada öğrenmiş olduğunu Bilâl’e öğret. O bunları söyleyerek ezan okusun. Zîra o, sesce senden daha gür!” buyurdu. Ben de Bilâl’le birlikte kalktım. Ona teker teker arzediyordum. O da bunları yüksek sesle söyleyerek ezan okumaya başladı.Bunu evinde olan Ömer İbnu’l-Hattâb işitmişti. Hemen evden çıkıp ridâsını çekerek geldi ve:”Ey Allah’ın Resûlü! diyordu, seni hak ile gönderen Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, onun gördüğünün aynısını ben de gördüm!”Bunu işiten Resûlullah :”Elhamdülillah! Şimdi bu daha sağlam oldu!” dedi.” [Ebû Dâvud, Salât 28, (499); Tirmizî, Salât 139, (189).]

2458-İbnu Ömer anlatıyor: “Ezan Resûlullah devrinde ikişer ikişer idi. İkâmet de birer birer. Ancak (müezzin), ayrıca ikişer sefer olmak üzere kad kâmeti’-salât, kad kâmeti’ssalât da derdi.”İbnu Ömer devam eder: “Biz, ikâmeti işittik mi abdest alır, namaza giderdik.” [Ebû Dâvud, Salât 29, (510); Nesâî, Ezân 2, (2, 3).]

 

av)Namaza çağrı için teklifler

2455-Hz. Enes anlatıyor: “İnsanlar çoğalınca, herkesçe bilinecek olan bir şeyle namaz vaktinin duyurulmasının gerektiğini aralarında konuştular. Bu meyanda bir ateş yakılması veya bir çan çalınması teklif edildi.Bunun üzerine Resûlullah Bilâl’e emrederek ikişer kere söyleyerek ezan, birer kere söyleyerek de ikâmet okumasını emretti.” [Buhârî, Ezân 2, 3, Enbiya 50; Müslim, Salât 3, (378); Ebû Dâvud, Salât 29, (508); Tirmizî, Salât 141, (193); Nesâî, Ezân 2, (2, 3).]

 

ay)Sabah ezanı vakti

2466-Hz.Bilâl anlatıyor: “Resûlullah:”Sabah vakti iyice belirinceye kadar ezan okuma!” dedi ve ellerini yanlara doğru açarak: “Şöyle!”diye gösterdi.” [Ebû Dâvud, Salât 41 (534).]

2467-Hz.Enes anlatıyor: “Bir kimse, Resûlullah’a sabah namazının vaktini sormuştu. O da Hz. Bilâl’e emretti. Şafak sökerken ezan okudu. Ertesi gün ortalık ağarıncaya kadar sabah ezanını tehir etti. Sonra ikâmet okumasını emretti ve namazı kıldı. Sonra da adama:”İşte bu, (sabah) namazının vaktidir” dedi.” [Nesâî, Ezân 12, (2, 11, 12).]

 

az)Öğle ezanı vakti

2469-”Bilâl, güneş (öğlede, batı cihetine) kayınca ezan okurdu. Resûlullah odasından çıkıncaya kadar ikâmet getirmezdi. Odasından çıkınca, O’nu görür görmez ikâmet getirirdi.” [Müslim, Mesâcid 160- (606); Tirmizî, Salât 148, (202); Ebû Dâvud,Salât 44, (537).]

 

ba)Soğuk ve yağmurlu gecelerde evde namaz kılmak Peygamberin öğüdü

2791-İbnu Ömer anlatıyor: “Resûlullah sefer sırasında, soğuk veya yağmurlu gecelerde müezzine (ezan sırasında) şöyle söylemesini de emrederdi: “Dikkat! Namazlarınızı yerlerinizde kılacaksınız!” [Buhârî, Ezân 18, 40; Müslim, Misâfirîn 22, (697); Muvatta, Salât 10, (1, 73); Ebû Dâvud, Salât 214, (1060-1064); Nesâi, Ezân 17, (2, 15).]

 

bb)Yürüyerek namaz kılmak

2929-Abdullah İbnu Üneys anlatıyor: “Resûlullah, beni, Hâlid İbnu Süfyân el-Hüzelî’yi öldürmem için bulunduğu yere gönderdi. O, Urane ve Arafat taraflarında idi.”Git onu öldür!” dedi. Ben onu gördüğümde ikindi namazının vakti girmişti. Kendi kendime: “(Bu herifi öldürme işi) onunla benim arama girip namazımı geciktirmesinden korkarım” dedim. (Ara vermeden) ilerledim. Hem yürüyor hem de ima ile namazımı kılıyordum. Herife tam yaklaşmıştım ki:”Sen kimsin?” dedi.”Araplardan biriyim. Duydum ki, şu adam için asker topluyormuşsun, onun için sana katılmaya geldim!” dedim.”Evet ben bu işin içindeyim” dedi. Onunla bir müddet yürüdüm, öldürmeme imkân sağlayacak bir fırsat doğunca kılıçla tepesine bindim ve geberttim.” [Ebû Dâvud, Salât 289, (1249).]

 

bc)Camide köpeğin dolaşması

3524-İbnu Ömer anlatıyor: “Köpekler Resûlullah devrinde mescidin içinde gidip gelirlerdi. Bu sebeple mescidi yıkamak için içine su serpmezlerdi.” [Buhârî, Vudû 33; Ebû Dâvud, Tahâret 139, (382).]

 

 

ZEKAT İLE İLGİLİ DETAYLAR

Fıtr sadakasının tarihi ve her olumlu kişisel gelişime davranışına sahip çıkma

3152-”Biz Aşura günü oruç tutuyor ve sadaka-ı fıtri ödüyorduk. Ramazan orucunun farziyyeti ve zekat emri inince artık onunla emredilmedik, ondan yâsaklanmadık da, biz onu yapıyorduk.” [Nesâî, Zekât 35, (5, 49).]

2049-”Resûlullah, zekât emri gelmezden önce, bize sadaka-i fıtr’ı emretmişti. Zekât farz kılınınca, fıtır sadakasını ne emretti ne de nehyetti. Biz onu yerine getirmeye devam ettik…” [Nesâî, Zekât 35, (5, 49); İbnu Mâce, Zekât 21, (1828).] AÇIKLAMA: … Bir kısım Ulemâ, sadaka-i fıtrın farziyyetinde icma’dan bahseder. Hanefîler farz demezlerse de vâcib tâbirini kullanırlar… Hanefîlerin vâcib hükmünden başka, İbrahim İbnu Uleyye ve Ebû Bekr İbnu Keysân’ın sadak-i fıtrın farziyetinin neshedildiğine dair beyânları da icma iddiasını zedeleyen durumlardır. Bâbımızın altıncı hadisi de (2049), dördüncü rivâyette beyân edilen farziyyetin zedelendiğine bir delil sayılabilir. c.7 s.393

Zekatın miktarı, suyun kolayca elde edildiği yerlerde ondabir geçerlidir. Aslolan öşürdür(ondabir)

2026-”Resûlullah buyurdular ki: “Nehir ve yağmur sularının suladığı şeylerden (zekât olarak) öşür (onda bir) alınır. Hayvanla sulananlardan öşrün yarısı (yirmide bir) zekât alınır.” [Müslim, Zekât 7, (981); Ebû Dâvud, Zekât 11, (1597); Nesâî, Zekât 25, (5, 42).] AÇIKLAMA:1-Öşür kelimesi Arapçada onda bir demektir. Bunun cem’i uşûr gelir. Bazıları aşûr diye de okumuştur.Öşür de, farz olan zekâtın bir parçasıdır. Ancak sebze ve meyve gibi, yıllık olarak elde edilen zirâî mahsûllerden alınan zekâta isim ve alem olmuştur. 2- Hadis, sulanması için masraf yapılmayan, yâni dere, nehir, yağmur suyu gibi herhangi bir ödeme ve zahmete girmeden elde edilen su ile sulanarak kaldırılan mahsûlden onda bir nisbetinde zekât verileceğini… bildiriyor.

2027-”Resûlullah bana, sema(dan inen suyun) suladığı mahsülden tam öşür, âletle çıkarılan suyun suladığı mahsülden yarım öşür almamı emretti.” [Nesâî, Zekât 25, (5, 42).]

2028-”Resûlullah bize, hurmaya tahmin biçtiğimiz gibi, üzüme de tahmin biçmemizi ve zekâtını kuru üzüm olarak almamızı emretti, tıpkı hurmanın zekâtını kuru hurma olarak aldığımız gibi.” [Tirmizî, Zekât 17, (644); Ebû Dâvud, Zekât 13, (1603); Nesâî, Zekât 100, (5, 109); İbnu Mâce, Zekât 18, (1819).]

1097-”(Babam) Ömer Nebat ahalisinden buğday ve zeytinyağından öşrün yarısı (yirmide bir nisbetinde) vergi alırdı. Bu davranışıyla kasdı Medine’ye bunlardan çokca gelmesini sağlamaktı. Kıntiyye (denen buğday ve arpa dışında kalan, nohut, mercimek, bakla nevinden tahıl) dan da öşür alıyordu.” [Muvatta, Zekât 46, (1, 281).]

2036-”Resûlullah buyurdular ki: “Balda on tuluk için bir tuluk zekât vardır.” [Tirmizî, Zekât 9, (629).]

1831-6561-”Resûlullah beni Bahreyn’e -veya Hecer’e- gönderdi. Ben orada kardeşler arasında müşterek olan bir bağdan vergi almak üzere giderdim. Kardeşin biri müslüman ise, müslümanın payına düşenden öşür, müşrikten de haraç alırdım.”

 

Zekat kimlere verilmez: Yönetici ve çevresine

2056-”Hasan İbnu Ali zekât hurmasından bir tanesini alıp, hemen ağzına attı. Resûlullah: “Hişt, hişt at onu! Bilmiyor musun, biz zekât yemiyoruz!” -veya: “Bize zekât helâl değildir!-” diye müdâhale etti.” [Buhârî, Zekât 60, 57, Cihâd 188; Müslim, Zekât 161, (1069).]

2057-”Resûullulah buyurdular ki: “Ben bâzan evime dönüyor, yatağımda veya odamda yere düşmüş bir hurma buluyorum. Onu yemek üzere kaldırdığım vakit, “bu, sadaka hurması olmasın?” diye aklıma geliyor, korkup (tekrar yere) atıyorum.” [Buhârî, Lukata 6; Müslim, Zekât 162, 163, (1070); Ebû Dâvud, Zekât 29, (1651, 1652).]

2060-”Resûlullah buyurdular ki: “Sadaka, ne zengine ne de sakatlığı olmayan güçlüye helâl değildir.” [Tirmizî, Zekât 23, (652); Ebû Dâvud, Zekât 23, (1634); Nesâî, Zekât 90, (5, 99); İbnu Mâce, Zekât 26, (1839).]

 

Zekat kimlere verilir

2061-”Resûlullah buyurdular ki: “Sadaka şu beş kişi dışında zengine helâl değildir:1-Allah yolunda gazveye çıkan,2-Sadakayı toplamak için çalışan,3-Borçlanan,4-Sadaka malını kendi parasıyla satın alan,5-Komşusu fakir olan kimse. Şöyle ki: Bu fakire sadaka verilir, o da bundan zengin komşusuna hediyede bulunur.” [Muvatta, Zekât 29, (1, 268); Ebû Dâvud, Zekât 22, (1635, 1636); İbnu Mâce, Zekât 27, (1841).]

2062-”Resûlullah’a gelip biat ettim. O sırada bir adam gelerek: “Bana sadakadan ver!” dedi. Resûlullah adama: “Allah, sadakalar husûsunda, ne herhangi bir peygambere ne de bir başkasına hüküm verme yetkisi tanımadı, hükmü bizzat kendisi verdi. Ve, sadakaları sekiz hisseye ayırdı. Eğer sen bunlardan birine girersen senin hakkını derhal sana veririm” buyurdu.” [Ebû Dâvud, Zekât 23, (1630).]

 

Zekattan muaf olma isteği

4296-”Sakif hey’eti geldiği zaman, Resûlullah’ın yanına indiler. onları mescidde ağırladı, tâ ki kalplerini daha bir rikkate getirip müessir olsun. Onlar (müslüman olup bey’at yapmak için) öşür alınmamasını, cihada çağrılmamalarını ve namazın kendilerine farz kılınmamasına şart koştular. Resûlullah :”Sizden öşür alınmasın, cihada da çağrılmayın. Ama rükusuz (namazsız) bir dinde hayır yoktur” buyurdu.” [Ebû Dâvud, Harâc 26, (3026).]

4297-”Bey’at yaptıkları zaman Sakif’in durumu ne idi?” diye sordum.”Sadaka (zekat=vergi) vermemeyi, cihad etmemeyi şart koştular” dedi ve Resûlullah’ın: “(Onlar gerçek manada müslüman olunca, kendiliklerinden) zekat da verecekler, cihâda da katılacaklar!” dediğini işittiğini söyledi.” [Ebû Dâvud, Harâc 26, (3025).]

 

 

ORUÇ İLE İLGİLİ DETAYLAR

a)Orucu bozan şeyler

3199-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim yalanı ve onunla ameli terketmezse (bilsin ki) onun yiyip içmesini bırakmasına Allah’ın ihtiyacı yoktur.” [Buhari, Savm 8, Edeb 51; Ebu Dâvud, Savm 25, (2326); Tirmizî, Savm 16, (707).]

3194-”Resûlullah orucunu açınca şöyle derdi: “Susuzluk gitti, damarlar ıslandı, inşallah Teâlâ sevap kesinleşti.” [Ebu Dâvud, Savm 22, (2357.). “Rezîn, duanın baş kısmına “Elhamdülillah” kelimesini ziyade etti.”]

3200-”Resûlullah buyurdular ki: “Biriniz yemeğe davet edilince, oruçlu ise: “Ben oruçluyum” desin.” (Müslim, Sıyâm 159, (1150); Ebu Dâvud, Savm 76, (2461); Tirmizî, Savm 64, (780, 781); İbnu Mâce, Sıyâm 47, (1750).]

3204-”Resûlullah fetih yılında Mekke’ye müteveccihen Ramazan ayında yola çıkmıştı. Kürâ’u’l-Gamîm nam mevkiye gelinceye kadar kendisi de, beraberindekiler de oruç tuttular. Sonra orada bir bardak su istedi ve bardağı kaldırdı. Herkes bardağa baktı. Sonra sudan içti. Bundan sonra bazıları kendisine: “Halkın bir kısmı oruç tuttu” diye haber verdi.:”Onlar âsilerdir! Onlar âsilerdir!” buyurdular.” [Müslim, Sıyâm 90, (1114); Tirmizî, Savm 18, (710); Nesâî, Savm 49, (4, 177).]

 

b)Orucu bozmayan şeyler: Cinsellik helal değil-2/187 (Helal haram ayrımını inceleyiniz)

3146-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim oruçlu olduğu halde unutur ve yerse veya içerse orucunu tamamlasın. Çünkü ona Allah yedirip içirmiştir.” [Buhari, Savm 26, Eyman 15; Müslim, Sıyâm 171, (1155); Tirmizî, Savm 26, (721); Ebu Dâvud, Savm 39, (2398).]

3197-”Ben Resûlullah’ı, oruçlu iken misvaklandığını sayamayacağım kadar çok gördüm.” [Buharî, Savm 27; Ebu Dâvud, Savm 26, (2364); Tirmizî, Savm 29, (725); (Buharî’nin rivayeti muallaktır).]

3196-Hz.Aişe ve Ümmü Seleme’den nakledildi:”Resûlullah Ramazan ayında, rüya sebebiyle olmaksızın cünüb olarak fecir vaktine ulaştığı olurdu da, kalkıp yıkanır ve orucunu tutardı.” [Buharî, Savm 22, 25; Müslim, Sıyâm 76, (1109); Muvatta, Sıyâm 12, (1, 291); Ebu Dâvud, Savm 36, (2388, 2389); Tirmizî, Savm 63, (779); Nesâî, Tahâret 123, (1,108).]

3139-”Bir adam gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü, gözüm ağrıyor, oruçlu olduğum halde sürme çekiyorum (bu, orucumu bozar mı?)” diye sordu. Resûlullah: “Hayır (bozmaz)” dedi.” [Tirmizî, Savm 30, (726).]

3142-”Resûlullah, oruçlu iken mübaşerette bulunurdu. O, nefsine hepinizden çok hâkim idi.” [Buharî, Savm 24, 23; Müslim, Sıyâm 62-65, (1106); Muvatta, Sıyâm 14, (1, 292); Ebu Dâvud, Savm 33, (2382-2386); Tirmizî, Savm 31, (727-729).]

3143-”Hz. Ömer İbnu’l-Hattâb (bir gün telâşla gelerek):”Ey Allah’ın Resûlü! Bugün ben büyük bir hatada bulundum, oruçlu iken (hanımımı) öptüm!” dedi. Resûlullah da şöyle cevapladı:”Sen oruçlu iken mazmaza yapmaz mısın? (Bu orucunu bozar mı?)” (Ravilerden İsa İbnu Hammâd rivayetinde) der ki: “Dedim ki: “Bunda bir beis yok!” Resûlullah buyurdular ki:”Öyleyse niye (öpmeden telaşa düşüyorsun?)” [Ebu Dâvud, Savm 33, (2385).]

3144-”Bir adam Resûlullah’a oruçlunun hanımıyla mübaşeretinden sordu. Aleyhissalatu vesselâm ruhsat verdi. Arkadan bir başkası geldi, o da aynı şeyi sordu. Buna mübâşereti yasakladı. Resûlullah’ın ruhsat tanıdığı kimse yaşlı birisiydi, yasakladığı kimse de gençti.” [Ebu Dâvud, Savm 35, (2387).]

3133-”Resûlullah buyurdular ki: “Üç şey vardır orucu bozmaz: Hacamat olmak (kan aldırmak), kusmak, ihtilam olmak.” [Tirmizî, Savm 24, (719).]

 

c)Oruç tutmama ruhsatı: Yolculukta oruç, isteğe ve güce bağlı

3207-”Hamza İbnu Amr el-Eslemi , Resûlullah’dan yolculuk sırasında tutulan orucu sordu. Kendisi çok oruç tutan birisi idi. Resûlullah şöyle cevap verdiler: “Dilersen tut, dilersen tutma.” [Buharî, Savm 33; Müslim, Sıyâm 103, (1121); Muvatta, Sıyâm 24, (1, 295); Tirmizî, Savm 19, (711); Ebu Dâvud, Savm 42, (2402); Nesâî, Savm 56, (4, 185).]

3208-”Biz Resûlullah ile beraber (seferde) idik. Bir kısmımız oruçlu bir kısmımız oruçsuz idi. Ne oruçlu oruçsuzu ayıplıyor, ne de oruçsuz, oruçluyu kınıyordu.” [Buharî, Savm 37, Müslim, Sıyâm 98, (1118); Muvatta, 23, (1, 295); Ebu Dâvud, Savm 42, (2405).]

3211-”Resûlullah buyurdular ki: “Allah Teâla, yolcudan namazın yarısını kaldırdı, oruca da yeme hususunda ruhsat tanıdı. Ayrıca çocuk emziren ve hamile kadınlara, çocukları hususunda endişe ettikleri takdirde, orucu yeme ruhsatı tanıdı.” [Ebu Dâvud, Savm 43, (2408); Tirmizî, Savm 21, (715); Nesâî, Savm 51, (4, 180-182), 62, (4, 190); İbnu Mâce, Sıyâm 12, (1668).]

3212-”Ramazan’da Enes İbnu Mâlik’in yanına geldim. Sefer hazırlığı yapıyordu. Devesi hazırlandı, yolculuk elbisesini giydi. Yemek getirtip yedi. Ben kendisine:”(Yola çıkarken orucu bozmak) sünnet midir?” diye sordum,”Evet!” dedi ve bineğine atlayıp yola çıktı.” [Tirmizî, Savm 76, (799, 800).]AÇIKLAMA:Bu hadis, öncelikle Ramazanda sefere çıkan kimsenin daha evini terketmeden orucunu açabileceğine delil olmaktadır.

2922-”Resûlullah ile birlikte umre yapmak üzere Medine’den Mekke’ye doğru yola çıktık. Mekke’ye gelince:”Ey Allah’ın Resûlü, annem babam sana feda olsun(Bİ EBÎ ENTE VE UMMÎ). Sen kısa kıldın, ben tam kıldım, sen yedin ben oruç tuttum, (ne dersiniz?)” dedim. Şu cevabı verdi:”Ey Âişe güzel yaptın!” buyurdu ve bu işimde beni kınamadı”dedi.” [Nesâî, Taksîru’s-Salât 4, (3, 122).]

3216-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim sefer sırasında Ramazan’a erer ve beraberinde kendisini karnını doyuracak yere götürecek bir bineği varsa nerede olursa olsun orucunu tutsun.” [Ebu Dâvud, Savm 44, (2410, 2411).]

 

d)Zorunlu olmayan(nafile) oruçlar

3167-”Resûlullah buyurdular ki: “Zahmetsiz ganimet, kışta tutulan oruçtur.” [Tirmizî, Savm 74, (797).]

3165-”Hz. Aişe’den sordum: “Resûlullah her ay üç gün oruç tutar mıydı?””Evet!” diye cevap verdi. Ben tekrar: “Ayın hangi günlerinde tutardı?” dedim.”Hangi günde oruç tuttuğuna ehemmiyet vermezdi” diye cevap verdi.” [Müslim, Sıyâm 194, (1160); Ebu Dâvud, Savm 70, (2453); Tirmizî, Savm 54, (763).]

3168-”Hz. Aişe’ye: “Resûlullah herhangi bir güne ayrı bir ehemmiyet verir miydi?” diye sordum.”Hayır!” dedi ve ilave etti: “O’nun ameli hafif ve devamlı yağan yağmur gibiydi. Hanginiz Resûlullah’ın tahammül ettiği şeye dayanabilir?” [Buhari, Savm 64; Rikâk 18; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirin 217, (783); Ebu Dâvud, Salât 317, (1370).]

3166-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim her ayda üç gün oruç tutarsa işte bu, yıl orucu olur. Allah Teâlâ bu hususu te’yiden kitabında şu ayeti indirdi: “Kim bir hayır işlerse o kendisinden on misliyle kabul edilir” (En’am 160). Bir gün on misliyle kabul ediliyor.” [Tirmizî, Savm 54, (761); Nesâî, Savm 82, (4, 219).]

3147-”Resûlullah, bazan olurdu bir ay boyu oruç tutmazdı ve o aydan hiç oruç tutmayacağını zannederdik. Bazan da (öylesine ara vermeden) tutardı ki, o aydan hiç bir günü oruçsuz geçirmeyecek zannederdik. Sen onu, geceleyin namaz kılarken görmek istesen mutlaka görürdün. Geceleyin uyur görmek istesen mutlaka görürdün.” [Buharî, Savm 53, Teheccüd 11; Müslim, Sıyâm 180, (1158); Tirmizî, Savm 57, (769).]

3148-”Resûlullah, ramazan dışında hiçbir ayı tam olarak oruçlu geçirmedi.” [Buhari, Savm 53; Müslim, Savm 178, (1157); Nesâî, Savm 70, (4, 199).]

3153-”Resûlullah Receb ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz, “(Gâliba) hiç yemeyecek (ayın her gününde tutacak)” derdik. (Bazı yıllarda da öyle) yerdi ki biz, “Gâliba) hiç tutmayacak” derdik.” [Buharî, Savm 53; Müslim, Sıyâm 179, (1157); Ebu Dâvud, Savm 55, (2430).]

3154-”Resûlullah (bazan) oruca öyle devam ederdi ki, “(Bu ay) hiç yemiyecek” derdik. Bazan da öyle devamlı yerdi ki, “(Bu ay) hiç tutmayacak” derdik. Ben, onun ramazan dışında bir ayı tam olarak tuttuğunu görmedim. Herhangi bir ayda Şâban ayında tuttuğundan daha fazla tuttuğunu da görmedim.” [Buharî, Savm 52; Müslim, Sıyâm 175, (1156); Muvatta, Sıyâm 56, (1, 309); Ebu Dâvud, Savm 56, 59, (2431, 2434); Tirmizî, Savm 37, (736); Nesâî, Savm 70, (4, 199, 200).]

3157-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim Ramazan orucunu tutar ve ona şevval ayından altı gün ilave ederse, sanki yıl orucu tutmuş olur.” [Müslim, Sıyâm 204, (1164); Tirmizî, Savm 53, (759); Ebu Dâvud, Savm 58, (2432).]

3158-”Resûlullah Zilhicce’den dokuz günle Aşûra günü oruç tutardı. Bir de her aydan üç gün, ayın ilk pazartesi ile perşembe günü oruç tutardı.” [Ebu Dâvud, Savm 61, (2437); Nesâî, Savm 83, (4, 220).] AÇIKLAMA: “Dört şey var ki, Resûlullah (yaşadığı müddetçe) hiç bırakmadı: 1- Aşûra orucu, 2- (Zilhicce’den) on gün, 3- Her aydan üç gün, 4- Sabah namazından önce iki rek’at..” Aşûra’yı kutlamayı bid’at telâkki edenler de var. Münâvî şu bilgileri dermeyan eder: “El-Mücellid el-Lügavi der ki: “Aşûra gününde tutulan oruç, o gün kılınan namaz, o günkü infak, kına, sürünme, sürmelenme üzerindeki rivayetler bid’attır. Bunları Hz. Hüseyin’i katledenler ihdas ettiler. Hanefilerin el-Kunye adlı kitaplarında denir ki: “Aşûra günü sürme çekmeyi terketmek gerekir, çünkü, Ehl-i Beyt’e buğz alâmeti vardır.”

 

d)Orucun ve fıtr sadakasının tarihi ve her olumlu kişisel gelişime davranışına sahip çıkma

3150-”Ramazan (farz olmazdan) önce Aşûra orucu tutuluyordu. Ramazanın farziyeti indikten sonra onu dileyen tuttu, dileyen de tutmadı.” [Buharî, Savm 69, Hacc 1, 47, Menâkıbu’l-Ensâr 26, Tefsir, Bakara 24; Müslim, Sıyâm 115; Muvatta, 33, Ebu Dâvud, Savm 64, (2442, 2443); Tirmizî, Savm 49, (753).] (AŞURE İLE İLGİLİ OLARAK 3158-No’lu hadisin açıklamasına bakınız.)

3151-”Resûlullah Medine’ye gelince, yahudileri Aşûra günü oruç tutar gördü. Onlara:”Bu da ne, (niçin oruç tutuyorsunuz)?” diye sordu.”Bu, sâlih (hayırlı) bir gündür. Allah, o günde Benî İsrâil’i düşmanlarından kurtardı. (Şükür olarak) Hz. Musa o gün oruç tuttu” dediler. Resûlullah:”Ben Musa’ya sizden daha layığım” buyurup o gün oruç tuttu ve müslümanlara da tutmalarını emretti.” [Buharî, Savm 69, Enbiya 22, Fedâilu’l-Ashâb 52, Tefsir, Yûnus 1, Tâ-hâ 1, Müslim, Sıyâm 127, (1130); Ebu Dâvud, Savm 64, (2444).]

3152-”Biz Aşura günü oruç tutuyor ve sadaka-ı fıtri ödüyorduk. Ramazan orucunun farziyyeti ve zekat emri inince artık onunla emredilmedik, ondan yâsaklanmadık da, biz onu yapıyorduk.” [Nesâî, Zekât 35, (5, 49).]

 

e)Zorunlu olmayan orucun tutulması sakıncalı durumlar: Ziyafetler ve toplumsal birliktelikler

3172-”Biz, şabandan mı, Ramazandan mı olduğu şüphe edilen günde Ammâr’ın yanında idik. Bize kızartılmış bir koyun getirildi. Cemaatten biri: “Ben oruçluyum” diyerek geri çekildi. Ammâr: “Kim bugün oruç tutarsa, muhakkak olarak Ebu’l-Kâsım’a isyan etmiştir” dedi”. [Ebu Dâvud, Savm, 10, (2334); Tirmizî, Savm 3, (686); Nesâî, Savm 37, (4, 153); İbnu Mâce, Sıyâm 3, (1645).]

3178-”Cum’a gecesini, diğer geceler arasında gece namazına tahsis etmeyin, cum’a gününü de diğer günler arasında oruç günü olarak tayin etmeyin, ancak birinizin tutmakta olduğu oruç arasına denk gelirse o hâriç.” [Buharî, Savm 63; Müslim, Sıyâm 147, 148; Ebu Dâvud, Savm 50, (2420); Tirmizî, Savm 42, (743).] (ÖRNEĞİN KEFFARET ORUCU)

3179-”Resûlullah buyurdular ki: “Cumartesi günü oruç tutmayın, ancak Allah’ın size farzettiği şeyde o gün oruç tutarsınız. Biriniz yiyecek nev’inden bir şey bulamaz da sadece üzüm (asması) kabuğu veya bir ağaç çöpü bulacak olsa onu ağzında çiğnesin (ve yine de cumartesi günü oruçlu olmasın).” [Ebu Dâvud, Savm 51, (2421); Tirmizî, Savm 43, (7.44); İbnu Mâce, Sıyâm 38, (1726)]

3201-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim bir kavme misafir olursa, onlar müsaade etmedikçe (nâfile) oruç tutmasın.” [Tirmizî, Savm 70, (789)]

3203-”Resûlullah buyurdular ki: “Kadın, kocası varken izin almadan (nâfile) oruç tutmasın.” [Buharî, Nikâh 84, 86; Müslim, Zekât 84, (1026); Ebu Dâvud, Savm 74, (2485); Tirmizî, Savm 65, (782); Ebu Dâvud’un rivayetinde, “Ramazan dışında” ziyadesi vardır.

 

f)Sahur yemeğinin önemi

3180-“Resûlullah buyurdular ki: “Sahur yemeği yiyin, zira sahurda bereket var.” [Buhari, Savm 20, Müslim, Sıyâm 45, (1095); Tirmizî, Savm 17, (708); Nesâî, Savm 18, (4, 141).]

3181-”Resûlullah buyurdular ki: “Bizim orucumuzla Ehl-i Kitab’ın orucunu ayıran fark sahur yemeğidir.” [Müslim, Sıyâm 46, (1096); Ebu Dâvud, Savm 15, (2343); Tirmizî, Savm 17, (709); Nesâî, Savm 27, (4, 146).]

 

g)Sahur vakti

3184-”Huzeyfe’ye: “Sen Resûlullah ile birlikte hangi vakitte sahur yedin?” diye sorduk. Şu cevabı verdi: “Gündüzdü, ancak güneş doğmamıştı.” [Nesâi, Savm 20, (4, 142).] AÇIKLAMA:…O, Huzeyfe hadisini rivayetten sonra der ki: “Resûlullah’dan Huzeyfe’nin yaptığı rivayete muhalif rivayet de gelmiştir. Bunlardan bazılarında Buharî ve Müslim ittifak eder. Mesela biri şudur: “Bilâl’in ezanı yeyip içmenize mani olmasın, çünkü o, geceleyin okur, ta ki (sabahın yakın olduğunu bildirerek) namaz kılmakta olanı istirahata göndersin, uyuyanızı da uyandırsın.”…

3182-”Resûlullah’la birlikte sahur yemeği yedik, sonra namaza kalktık.” Kendisine: “(Yemekle sahur) arasında ne kadar zaman geçti?” diye sorulmuştu, şu cevabı verdi: “Elli âyet (okuyacak) kadar!” [Buharî, Savm 19, Mevâkitu’s-Salât 27, Teheccüd 8; Müslim, Sıyâm 47, (1097); Tirmizî, Savm 14, (703); Nesâî, Savm 21, 22, (4, 143).]

3183-”Ben ailem içerisinde sahur yemeği yiyordum. Sonra ben, sabah namazını Resûlullah’la birlikte kılmak için sür’atli yiyordum.” [Buhari, Savm 1.9, Mevâkît, 27.]

3187-”Resûlullah buyurdular ki: “Biriniz ezanı işitince (yiyip-içtiği) kap elinde ise, ihtiyacını görünceye kadar onu bırakmasın.” [Ebu Dâvud, Savm 18, (2350).]

3188-”Resûlullah buyurdular ki: “Gece şu taraftan (doğudan) gelince, gündüz de şu taraftan (batıdan) gidince, güneş de batınca oruçlu orucunu açmıştır.” [Buharî, Savm 43; Müslim, Sıyâm 51, (1100); Ebu Dâvud, Savm 19, (2351); Tirmizî, Savm 12, (698).]

3186-Resûlullah, fecr-i sâdık’ı tarif ederken: “O, enlemesine görülen aydınlıktır, uzunlamasına görülen değil” buyurdu.” [Buhari, Ezân 13, Talâk 24, Haberu’l-Vâhid 1; Müslim, Sıyâm 40, (1093); Ebu Dâvud, Savm 17, (2347); Nesâî, Savm 30, (4, 148).)

3185-“Resûlullah buyurdular ki: “Fecr-i kâzib size mâni olmasın, fecr-i sadık karşınıza çıkıncaya kadar yiyin için.” [Ebu Dâvud, Savm 17, (2348); Tirmizî, Savm 15, (705).]

 

h)Orucu anlamsız ve değersiz kılan şeyler

3199-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim yalanı ve onunla ameli terketmezse (bilsin ki) onun yiyip içmesini bırakmasına Allah’ın ihtiyacı yoktur.” [Buhari, Savm 8, Edeb 51; Ebu Dâvud, Savm 25, (2326); Tirmizî, Savm 16, (707).]

 

i)Oruç tutmamanın daha değerli olduğu durumlar

3205-”Biz bir seferde Resûlullah ile beraberdik. Aramızda bir kısmı oruç tutuyor, bir kısmı da tutmuyordu. Sıcak bir günde bir yerde konakladık. Gölgelenenlerin çoğu elbisesi olanlardı. Bir kısmımız güneşe karşı eliyle korunuyordu. Derken oruçlular yığılıp kaldılar, oruçsuzlar kalkıp çadırları kurdular, hayvanları suladılar. Bunun üzerine, Resûl-i Ekrem:”Bugün sevabı oruçsuzlar kazandı!” buyurdular.” [Buharî, Cihâd 71; Müslim, Sıyâm 100, (1119); Nesâî, Savm 52, (4, 182).]

3206-”Resûlullah bir seferdeydi. Etrafına insanların toplandığı bir adam gördü, ona gölge yapıyorlardı.”Nesi var?” diye sordu.”Oruçlu biri!” dediler. Resûlullah:”Seferde oruç birr (Allah’ı memnun edecek dindarlık) değildir!” buyurdular.” Bir rivayette: “Seferde oruç birr’den değildir” denmiştir.” [Buharî, Savm 36, Müslim, Sıyam 92, (1115); Ebu Dâvud, Savm 43, (2407); Nesâî, Savm 48, (4, 176).]

 

j)Başkasının yerine oruç tutulamaz

3222-İmam Mâlik’e ulaştığına göre İbnu Ömer , bir kimsenin diğer bir kimse yerine oruç tutmasını veya bir kimsenin başka bir kimse yerine namaz kılmasını münker addederdi.” [Muvatta, Sıyâm 43, (1, 303).]

 

k)Kasıtlı bozulan orucun karşılığı altmış gün olmayıp, Allah’la kişi arasındaki bir konudur

3226-”Resûlullah buyurdular ki: “Ramazan ayında, hasta veya ruhsat sahibi olmaksızın kim bir günlük orucunu yerse, bütün zaman boyu oruç tutsa bu orucu kaza edemez.” [Buharî, Savm 29; Tirmizî, Savm 27, (723); Ebu Dâvud, Savm 38, (2396).] AÇIKLAMA:Hadis, Ramazanda meşru bir mazareti olmaksızın kasıtlı olarak oruç yiyen kimsenin davranışının Allah indindeki kötülüğünü belirtmektedir: Ramazanda yenen bir günlük orucu bütün dehir boyu (dehir sınırsız zaman demektir) tutulacak oruçlar kaza edemiyor. İbnu’l-Münîr, bunu: “Yani, orucu zamanında eda etmenin faziletini kaza suretiyle telâfi etmenin imkânı yok” diye açıklar. İbnu Mes’ud’dan yapılan bir rivayette şöyle denmiştir: “Ramazan ayında sebepsiz olarak bir gün yiyen Allah’a kavuşuncaya kadar dehir orucu da tutsa onu karşılayamaz. Allah dilerse affeder, dilerse azablandırır.” Bu rivayet, görüldüğü üzere İbnu’l-Münir’in açıklamasından biraz farklıdır, vakti içinde tutulamayacak Ramazan orucunun Allah’ın affı ile telafi edilebileceğini ifade ederek, ümîd ve tevbe kapısını açık bırakmaktadır.

 

l)Aralıksız altmış gün oruç, oruç bozmayla ilgili değil

818-Havle bintu Mâlik İbni Sa’lebe anlatıyor: “Kocam Evs İbnu’s-Sâmit bana zıhârda(BOŞANMAK İÇİN ANNEYE BENZETİM YÖNTEMİ) bulunmuştu. Derhal Hz. Peygamber’e şikayete geldim. Resûlullah’a durumu arzedince bana: “Allah’tan kork, o senin amcaoğlundur” diye onun hakkında beni iknâya çalışıyordu. Ben ısrarıma devam ettim. Derken âyet nazil oldu. “Eşi hakkında seninle direşip duran (nihayet hâlinden) Allah’a şikayet etmekte olan kadının sözünü umduğu veçhile Allah dinlemiştir…” (Mücadele58/1). Vahiy üzerine Resûlullah: ” Kocan bir köle âzâd eder” buyurdu. Ben: “-Onun kölesi yok!” dedim. Resûlullah::” Öyleyse ard arda iki ay oruç tutar” dedi. Ben tekrar: “- Ey Allah’ın Resülü, kocam çok yaşlıdır, oruca tahammül edemez!” dedim. ” Öyleyse,dedi, altmış fakir doyursun!” “- Onun elinde, dedim, sadaka olarak verecek hiçbir şeyi yok, (nasıl altmış fakir doyuracak?)” ” Öyleyse, dedi, ona ben yardım edeyim. Şu bir arak hurmayı al götür!” “- Ey Allah’ın Resülü, dedim, diğer bir arak’ı da ben verip ona yardım edeyim.” ” Güzel söyledin, dedi, git bunlarla ona bedel altmış fakiri doyur. Sonra da (eski nikâhınla) amcaoğluna dön!” Râvi bir ar akın altmış sa’ miktarında bir ölçek olduğunu belirtti. Ebü Dâvud, Talâk 17, (2213, 2214) Tirmizi, Talak 20, (1200), Tefsir, Mücadile 3295; İbnu Mace, talak 25, (2062) Farklı bir anlatımla: (817)-Buharî, Tevhid 9; Nesâî, Talâk 33, (6, 168); İbnu Mâce, Talâk 25, (2063) (İNSANLAR ARASINDA BU KONUDA DOLAŞAN SÖZ MUHTEMELEN BU HABER. DAHA SONRA BU OLAY, EBU HUREYRE RİVAYETİNDE’RESÛLULLAH’A BİR ADAM GELDİ’YE DÖNÜŞMÜŞ!)

4100-Seleme İbnu Sahr el-Beyazi anlatıyor: “Ben, bir başkasında rastlanmayacak derecede kadın mevzuunda zaafı olan (ve şiddetli ihtiyaç duyan) bir kimseydim. Ramazan ayı girince (tahammül edemeyip oruçlu iken) hanıma temas ediveririm diye korktum. Ve Ramazan boyu devam edecek bir zıharda bulundum. Bir gece o bana hizmet ederken, onun bazı yerleri açıldı. Kendimi tutamayıp temasta bulundum. Sabah olunca yakınlarıma gidip durumu haber verdim. Ve: “Benimle Resûlullah’a gelin (durumumu sorayım)” dedim.” “Vallahi hayır! Gelmeyiz!” dediler. Resûlullah’a tek başıma gittim, durumu haber verdim. “Yani sen böyle mi yaptın ey seleme?” buyurdular. Ben: “Evet, ben öyle yaptım! Evet ben öyle yaptım. Ancak Allah’ın emri karşısında sabırlıyım, allah size her ne göstermişse onu bana hükmedin!” dedim. “Bir köle azad et!” emrettiler. Ben: “Sizi hak peygamber olarak gönderen Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun şundan başka rakabem yok” deyip rakabeme elimle şaplattım.” “Öyleyse peş peşe iki ay oruç tutacaksın!” buyurdular. Ben: “Ama ben bu günahı oruç yüzünden işledim, (dayanamam)!” dedim. “Öyleyse buyurdular, altmış fakire bir vask kuru hurma taksim et!” “Seni hak peygamber gönderen Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun (ben ve hanım, her) ikimiz aç ve yiyeceksiz olarak geceyi geçirdik” dedim. ( bu sözüm üzerine): “Beni Zureyk’in sadaka mallarına bakan memura git, o miktar (hurmay)ı sana versin, sen altmış fakire yedir. Geri kalan bakiyeyi de sen ve iyâliniz yeyin!” buyurdular. Ben kavmime döndüm. Onlara: “Sizden zorluk ve bed fikir gördüm. Resûlullah’da ise genişlik ve güzel fikir buldum. Bana sadakanızdan verilmesini emretti!” dedim.” Ebu Davud, Talak 17, (2213); Tirmizi, Talak 20, (1200), Tefsir, Mücadile 3295; İbnu Mace, talak 25, (2062). (BURADA ADAMDAN ORUÇLU OLDUĞU İÇİN Mİ, YOKSA EŞİNE ZIHAR YAPTIĞI İÇİN Mİ İKİ AY ORUÇ TUTMASI İSTENMİŞTİR? OLAYI KUR’AN DOĞRULTUSUNDA ANLARSAK, 58/1 GEREĞİ, ZIHAR YAPTIĞI İÇİNDİR. AYNI KONU, EBU HUREYRE RİVAYETLERİNDE OLAYI KARIŞTIRMA SÖZKONUSU. NİTEKİM EBU HUREYRE RİVAYETLERİNDEN BİRİNDE’RAMAZANI BOZDUĞUN İÇİN YERİNE BİR GÜN ORUÇ TUT’ İFADESİ, KUR’AN’A UYGUN. AMA BU HADİSLERİ DÜZENLEYENLERİN İNANCINA TERS DÜŞTÜĞÜ İÇİN ONA DEĞİL, DİĞERLERİNE ÖNCELİK VERMİŞLERDİR.)

3227-Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah’a bir adam geldi ve: “Ey Allah’ın Resûlü, helak oldum” dedi. : “Seni helak eden şey nedir?” diye sorunca: “Oruçlu iken hanımıma temas ettim” dedi. Bunun üzerine Resûlullah’la aralarında şu konuşma geçti: “Azad edecek bir köle bulabilir misin?” “Hayır!” “Üst üste iki ay oruç tutabilir misin?” “Hayır!” “Altmış fakiri doyurabilir misin?” “Hayır!” “Öyleyse otur!” Biz bu minval üzere beklerken,’a içerisinde hurma bulunan bir büyük sepet getirildi. “Soru sahibi nerede?” diyerek adamı aradı. Adam: “Benim! Buradayım!” deyince, : “Şu sepeti al, tasadduk et!” dedi. Adam: “Benden fakirine mi? Allah’a yemin ediyorum, Medine’nin şu iki kayalığı arasında benden fakiri yok!” cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlullah güldüler ve: “Öyleyse bunu ehline yedir!” buyurdular.” Buhari, Savm 29, 31, Hibe 20, Nafahat 13, Edeb 68, 95, Kefaretu’l- Eymân 3, 4, Hudud 26; Müslim, Sıyâm 81, (1111); Muvatta, Sıyâm 28, (1, 296, 297); Ebu Davud, Savm 37, (2390, 2391, 2392, 2393); Tirmizi, Savm 28, (724)(EBU HÜREYRE’NİN SÖZÜNÜ ETTİĞİ ADAMIN SELEME OLDUĞU İDDİA EDİLMİŞTİR. BU OLAY, 4070 NO’LU HADİSDE AKTARILMIŞTIR. DİN BİLGİNLERİ, BU HADİSE KIYAS YAPARAK BİLEREK YEME VE İÇMENİN DE ALTMIŞ GÜN ORUCU GEREKTİRECEĞİNİ DÜŞÜNMÜŞLERDİR.)

6517-Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: “Bir adam Resûlullah’a gelerek: “Helak oldum!” dedi. : “Seni helak eden şey nedir?” diye sordu. Adam: “Ramazan içinde hanımıma temasta bulundum!” dedi. Resûlullah: “Öyleyse bir köle azad et!” buyurdu. Adam: “Kölem yok ki!” dedi. : “Üst üste iki ay oruç tut!” emretti. Adam: “Tahammül edemem” dedi. Resûlullah: “öyleyse altmış fakir doyur!” buyurdu. Adam: “(Bu kadar yiyeceği) bulamam!” dedi. Bunun üzerine adama: “Otur!” dedi. Adam oturdu. Adam bu şekilde beklerken arak denen bir sepet hurrma getirildi. : “Haydi bunu götür ve tasadduk et!” buyurdular. Adam: “Ey Allah’ın Resûlü! Seni Hak ile gönderen Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun şu iki kayalık (Uhud ve Air dağları) arasında (yani Medine’de) yaşayan aileler içerisinde buna bizden daha muhtacı yoktur!” dedi. Resûlullah : “Öyleyse haydi götür, horantana yedir!” buyurdular.” Hadisin yine Ebu Hureyre’den yapılan bir başka rivayetinde şu ziyade mevcuttur: “Resûlullah adama: “Ramazandan bozduğun gün yerine bir gün oruç tut!” buyurur.”

3223-”Ben ve Hafsa oruçlu idik. Bize yiyecek hediye edildi. Ondan yedik. Resûlullah yanımıza girdi. Hafsa (cür’ette) babası gibiydi, sözde benden evvel davranıp:”Ey Allah’ın Resûlü, biz, Aişe ve ben nâfile oruca niyet etmiş, bu niyetle sabaha kavuşmuştuk. Bize bir yemek hediye edildi. Biz de ondan yedik” dedi.:”Bunun yerine bir başka gün, kaza orucu tutun!” buyurdu.” [Muvatta, Sıyâm 50, (1, 306); Ebu Dâvud, Savm 73, (2457); Tirmizî, Savm 36, (735).]

 

 

HAC İLE İLGİLİ DETAYLAR

a)Haccın zorunluluğu

1175-”Resûlullah efendimiz şöyle buyurdular:”Kim kendisini Beytullahi’lharam’a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmemişse onun Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur. Zîra, Cenab-ı Hakk şöyle buyurmuştur: “Oraya yol bulabilen insana, Allah için Kâbe’yi haccetmesi gerekir” (Âl-i İmrân 97). [Tirmizî, Hacc 3, (812).]

 

b)Hac kaç kez olmalıdır?

1176-Resûlullah’a:”Hacc her sene midir, ömürde bir kere midir?” diye sordu. Resûlullah :”Bir keredir, fazla yapan nafile olarak yapmış olur!” diye cevap verdi.” [Ebu Dâvud, Hacc 1, (1721); Nesâî, Hacc 1, (5, 111); İbnu Mâce, Menâsik 2, (2886).]

 

c)Umre

1179-”Resûlullah’dan:”Umre vacib midir?” diye sorulmuştu, şu cevabı verdi:”Hayır! Ancak, umre yapmanız faziletli bir ameldir.” [Tirmizî, Hacc 8931).]

d)Hac zamanı

1182-”Hacc ayları Şevvâl, Zülkade ve Zilhicce’den de on gündür.” [Buharî, Hacc 33]

 

e)Hac giysisi

1199-”Resûlullah muhrimin giyeceği şeylerden sorulmuştu, şu cevabı verdi: “Muhrim ne kamis (gömlek), ne sarık, ne bürnus.(37) ne şalvar ne de vers(38) veya zaferân bulaşmış bir giysi taşımaz. Ayağında da mest (ve benzeri ayakkabı) yoktur. Ancak nalın bulamazsa, mestlerin topuktan aşağı kısmını kesmelidir.”Buharî’de şu ziyade var: “İhramlı kadın yüzünü örtmez, eldiven de giymez.” [Buharî,Hacc 21, Cezâu’s-Sayd 13, 15, İlm 53, Sâlât 9; Müslim, Hacc 1, (1177); Muvatta, Hacc 8, (1, 324-328); Tirmizî, Hacc 18, (833); Ebu Dâvud, Menâsik 32, (1824, 1825, 1826); Nesâî, Hacc 28, (5, 129).]

1200-”Resûlullah kadınları ihrâma girdikleri vakit eldivenkullanmaktan, yüzlerini örtmekten ve vers ve za’ferân değmiş elbise giymekten yasakladı ve: “Bunlardan gayrı, hoşuna giden elbise çeşitlerinden safranla boyanmış veya ipekli veya zinet veya şalvar veya kamis veya mest giysin” dedi.” [Ebu Dâvud, Menâsik 32, (1827).]

1201-”Resûlullah ihramlı iken mest giymede kadınlara ruhsat tanıdı” denmiştir. [Ebu Dâvud, Menâsik 33, (1831).]

1202-”Resûlullah hazretleri buyurdular ki: “Kim izar bulamazsa şalvar giysin, kim de nalın bulamazsa mest giysin.” [Buharî, Libâs 14, 37, Hacc 132, Cezâu’s-Sayd 15, 16; Müslim, Hacc 4,(1178); Tirmizî, Hacc 19, (834); Ebu Dâvud, Hacc 32, (1829); Nesâî, Hacc 32, (5, 132).]

 

f)Haccın niteliği

2989-6897-”Resûlullah buyurdular ki: “Hacc cihaddır. Umre tatavvu (sünnet)dir.”

 

g)Hac uygulamaları

1414-”Kureyş ve onun dinine mensub olanlar, (cahiliye devrinde) Müzdelife’de vakfe yapıyorlardı ve kendilerine hums denilirdi. Diğer Araplar ise Arafat’da vakfe yapıyorlardı. İslâm dini gelince, Cenâb-ı Hakk, Peygamberine , Arafat’a gidip orada vakfe yapmalarını, sonra da oradan topluca ayrılmalarını emretti. Şu âyet bu hususu beyan eder: “Sonra, insanların toplu olarak akın ettiği yerden siz de akın edin…” (Bakara 199). [Buhârî, Tefsir, Bakara 35, Hacc 91; Müslim, Hacc 152, (1219); Tirmizî, Hacc 53, (884); Ebû Dâvud, Menâsik 58, (1910); Nesâî, Hacc 202 (5, 255).]

1427-”Resûlullah Arafat’da iken, münâdîsine (dellâlına) şöyle nidâ edip duyurmasını emretti: “Hacc Arafat’tır, kim Cem (Müzdelife) gecesi fecrin doğmasından önce (vakfeye) yetişirse, haccı idrak etmiş demektir. Eyyâm-ı Mina üç gündür. Kim ilk iki günde acele davranırsa, herhangi bir günah terettüp etmediği gibi, te’hir edene de bir günah terettüp etmez.” [Tirmizî, Hacc 57, (889); Ebû Dâvud, Menâsik 69, (1949); Nesâî, Hacc 211, (5, 264); İbnu Mâce, Menâsik 37, (3015).]

1396-”Resûlullah Safâ tepesinde durduğu zaman üç kere tekbir getirip sonra: Allah’tan başka ilah yoktur. O tekdir, O’nun ortağı yoktur, mülk O’nundur, hamd O’na aittir, O herşeye kadirdir” derdi. Ve bunu üç sefer tekrar eder, dua okurdu. Aynı şeyi Merve tepesinde de yapardı.” [Muvatta, Hacc 127, (1, 372); Müslim, Hacc 147, (1218); Ebu Dâvud, Menâsik 57, (1908); İbnu Mâce, Menâsik 84, (3074).]

1393-”Safâ ile Merve arasındaki tavaf sırasında Resûlullah’ın şöyle dua ettiğini işittim:”Rabbimiz bize dünyada hayır ver, ahirette de hayır ver ve bizi ateş azabından koru.” [Ebu Dâvud, Menâsik 52, (1892).]

1391-Sa’d İbnu Ebî Vakkâs, mürâhık (yani zaman bakımından daralmış, vakfeyi kaçırma endişesine düşmüş) olarak Mekke’ye gelince, Beytullah’la Safâ ve Merve’yi tavaftan önce, Arafat’a çıkar, Arafat’tan döndükten sonra tavafını îfa ederdi.” [Muvatta, Hacc 125, (1,371).]

1387-”Ne Resûlullah ne de Ashab-ı Kirâm’ı Safâ ile Merve arasında birden fazla tavafda bulunmadı, bu da ilk defa yaptıkları tavaf idi.” [Ebu Dâvud, Menâsik 54, (1895); Nesâî, Hacc 182, (5, 244); Müslim, Hacc 140, (1215) İbnu Mâce, Menasik (2972).]

1369-”Resûlullah Mekke’ye geldiği vakit hasta idi. Bu sebeple bineği üzerinde tavaf etti. Tavaf sırasında Rüknün karşısına her gelişte onu bastonu ile selamladı. Tavafını bitirince, devesini ıhdı ve iki rek’at namaz kıldı.” denir. [Ebû Dâvud, Menâsik 49, (1881).]

1366-”Resûlullah buyurdular ki: “Beytullah etrafındaki tavaf, namaz gibidir. Ancak bunda konuşabilirsiniz. Öyle ise, kim tavaf sırasında konuşursa sadece hayır konuşsun.” [Tirmizî, Hacc 112, (960); Nesâî, Hacc 136

1364-“Bir kadın dedi ki: “Resûlullah’ı, Safâ ve Merve tepeleri arasındaki vâdinin dibinde “Vadi ancak koşularak katedilir” diyerek yürürken gördüm.” [Nesâî, Hacc 177, (5, 242); İbnu Mâce, Menâsik 43, (2987).]

 

h)Hac ve kozmetik

1222-”İhramlı reyhan koklayabilir, aynaya bakabilir. Yediği zeytinyağı ve tereyağı ile tedâvi olabilir.” [Buharî, Hacc 18, (Bab başlığında, senetsiz olarak kaydetmiştir).]

1226-”Resûlullah yıkandığı su ile saçlarını (dağılmayacak şekilde) tarayıp nizama soktu.” [Ebu Dâvud, Menâsik 12,(1747, 1748) Nesâî, Hacc 40, (5, 136); Buhârî, Hacc 19; Müslim 21, (1184); İbnu Mâce, Menâsik 72, (3047).]

 

i)Hacda kan aldırma

1228-”Resûlullah ihramlı iken hacamat oldu (kan aldırdı).” [Buharî, Cezâu’s-Sayd 11, Tıbb 12, 15; Müslim, Hacc 88., (1203); Ebu Davud, Menâsik 36, (1835-1836); Tirmizî, Hacc 22, (839); Nesâî, Hacc 92, (5, 193); İbnu Mâce, Menâsik 87, (3081).] Bu metin Sahiheyn’in metnidir.

 

j)Hacda evliik

1233-”Resûlullah Meymune validemizle ihramlı iken tezevvüc buyurdular.” [Buharî, Cezâu’s-Sayd 12, Meğâzi 43, Nikâh 30; Müslim, Nikâh 46, (1410); Ebu Dâvud, Menasik 39, (1844, 1845); Tirmizî, Hacc 24, (842); Nesâî, Hacc 90, (1, 191, 192).]

1234-”Resûlullah ihramsız iken Meymûne ile evlendi. İhramsız olduğu halde onunla gerdek yaptı. İkisinin evlenmesinde aralarında ben elçilik yapmıştım.” [Tirmizî, Hacc 23, (841).]

 

k)Kabe’yi ziyaret eden hacılara yedirmek amacıyla kesimlik hayvan armağan etmek

1520-”Resûlullah Hudeybiye senesinde, Kâbe’de kesilmek üzere birçok deveyi(ORİJİNALDE HEDÂYÂ: KESİMLİK ARMAĞANLAR) kurban kıldı(ORİJİNALDE’İHDÂ’: ARMAĞAN ETTİ). Bunlar arasında (vaktiyle) Ebu Cehl’e ait olan, başında gümüşten -bazı râviler altından der- mâmul bir büre bulunan deve(CEMEL) de vardı. Bununla, müşrikleri öfkelendiriyordu.” [Ebu Dâvud, Menâsik 13, (1749).]

 

l)Taşlamada aşırı gitmek

1445-İbnu Abbâs anlatıyor: “Resûlullah, Akabe (taşlaması) sabahı, bineğinin üzerindeyken:”Bana (taş) toplayıver!” dedi. Ben de (şehadet ve başparmaklarla atılabilecek büyüklükte) ufak taşlardan onun için topladım. Avucuna koyduğum sırada:”İşte bunlar gibi. Dinde aşırılıktan sakının. Sizden öncekileri, dinde aşırılıkları helâk etmiştir!” dedi.” [Nesâî, Hacc 217, (5, 268).]AÇIKLAMA:… “Dinde aşırılıktan kaçın…” nasihatı umumî mânada anlaşılabileceği gibi, taşlama ile ilgili daha hususî mânada da anlaşılabilir. Taşlama ile ilgili olan mânası şudur: “Burada daha büyük taş atmaya, taşdan başka birşey atmaya kalkmayın, belirtilen sayıdan fazla da atmayın…”Hacc yapanlar, Resûlullah’ın bu tavsiyesine rağmen, taşlama sırasında Müslümanların ne denli cahilliklerine rastlamaz ki! İri taş atanlar, şemsiye, sopa, ayakkabı atanlar, taşlama mahalline fırlayıp ayaklarıyla ezmeye çalışanlar vs. Halbuki bütün menâsik, kulun imtihanına yönelik bir kısım sembollerden ibarettir. Onun sırrı, mânası, değeri, o menâsiki dinin koyduğu çerçeve içerisinde “Allah’ın rızasını tahsil” niyetiyle yapmakdır. Bir kısım aklî izahlar getirmek, icra edilen fiillerden müşahhas, maddî neticeler beklemek hacc farizasının mânasını anlamamak olur. İşte bu menâsikin, aklî îzahı hiç olmayan safhası şeytan taşlama safhasıdır. Attığımız cisimlerin “emri yerine getirerek Allah’ın rızasını kazanmak”tan başka hiçbir gayesi yoktur. Şeytan öncelikle herkesin kendi içindedir.

 

 

KURBAN İLE İLGİLİ DETAYLAR

Kurban denince, dilimizde birçok anlamda kullanılmaktadır. Bazı çevreler bunu, yoksul ihtiyacı veya kendi ihtiyacımız amacını gütmeden, sırf Allah için, Allah rızası için hayvan kanı akıtmak biçiminde anlamaktadır. Diğer bazı çevrelerde ise:” Esasında, Allah, kendisi için kan akıtılmasını istemiştir. Bu arada, yoksulların ihtiyacını karşılamamızı istemiştir. Ama aslolan birincisidir” diye anlaşılmaktadır Bu nedenle çalışmamızda, aşağıdaki hadislerde özellikle’kurban’ veya’kurban kesmek’ sözcüklerini dikkatle irdeledik. Çünkü Kur’an’da ve Peygamberin yaşamında aslolan kan akıtmak değil, içinde bulunduğumuz ortamlarda, ailemizin ve çevremizin ihtiyaçlarını karşılamaktır.

 

a)Kurban kesmek

1471-”Resûlullah’ı işittim şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar, her aile sâhibine her sene bir kurbanlık, bir de atîre borç olmuştur. Atîre’nin ne olduğunu biliyor musunuz? O, recebiye dediğiniz şeydir.” [Tirmizî, Edâhi 18, (1518); Ebu Dâvud, Dahâya 1, (2788); Nesâî, Akîka 6, (7, 167-168); İbnu Mace, Menâsik 2, (3125).] AÇIKLAMA: 1-Bu hadis, Resûlullah’ın Arafat vakfesi sırasında yaptığı konuşmalardan biridir. Mina’da kurban kesmesi gereken hacılara, bu mevzuda bilgi vermiş olmaktadır. 2-Atîre, Receb ayında kesilen kurbanın adıdır. 3-Kurban kesmenin vâcib olduğuna hükmeden ulemâ bu hadisle istidlâl etmiştir. Ancak kurbanın vâcib olmadığına hükmedenler “siganın vücûb ifade etmede sarih olmadığını” ileri sürerek bu istidlâli reddederler.

 

b)Kurban yerine ne geçer?

1472-”Resûlullah :”Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emrolundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kılmıştır” buyurmuştu. Bir adam kendisine:”Ey Allah’ın Resûlü! Ben iâreten(ariyet=kullanılmak üzere bulunan) verilmiş bir hayvandan başka bir şeye sahip değilsem, onu kesebilir miyim?” diye sordu. Resûlullah :”Hayır, dedi, ancak saçını, tırnaklarını kısaltır, bıyıklarından alır, etek traşını olursun. Bu da sana Allah indinde bir kurban yerine geçer.” [Ebu Dâvud, Edâhî, 1 (2789); Nesâî, Dahâya 2, (7, 213).]

 

c)Hac döneminde herkes, kendi aile halkı için hayvan kesmektedir: (Kurban kesmek fiili için’tadhiye’ kullanılmıştır. Bu ise, hayvan kesimi demektir. Kuşluk vakti çekilen taze et ziyafetini anlatmaktadır.’Duhâ’, kuşluk vaktini ifade etmektedir.)

1478-”Bizden biri, kendisi ve ailesi halkı(DOĞRUSU AİLE HALKI, DİYE ÇEVRİLMELİYDİ.’AİLESİ HALKI’ İFADESİYLE OKUYUCUYA YANLIŞ MESAJ VERİLMİŞTİR. ÇÜNKÜ OKUYUCU BUNUNLA, SANKİ’AİLE VE HALKI İÇİN’ DİYE ANLAYABİLİR.) için tek bir koyun kurban eder( ORİJİNALDE: HAYVAN KESİMİNDE BULUNUR). Sonra insanlar, övünmeye başladılar ve (kurbanlar) bir övünme vâsıtası oldu.” [Muvatta, Dahâya 10, (2, 486); Tirmizî, Dahâya 10, (1505); İbnu Mâce, Dâhâya 10, (3147).]

1479-”Resûlullah (Veda haccı sırasında) kendisi ve âile halkı için sadece bir deve veya bir sığır kesmiştir.” [Muvatta, Dâhâya 11, (2, 486).]

1484-”Resûlullah Veda haccında, Muhammed âilesi için tek bir sığır kesti” [Ebu Dâvud, Menâsik 14, (1750).]

1485-”Hz. Ali’yi gördüm, iki koç kesmişti. Dedi ki:”Biri kendim için, diğeri Resûlullah için(DOĞRUSU BİRİ, BENDEN-BENİM TARAFIMDAN, DİĞERİ ALLAH’IN ELÇİSİNDEN DİYE TERCÜME GEREKİRDİ. OKUYUCUYA SANKİ BİR ALLAH İÇİN, BİR DE PEYGAMBER İÇİN, ONUN RIZASI İÇİN BİR HAYVAN KESİMİ ANLAYABİLİR.)” Hz. Ali ilâve etti:”[Resûlullah ] böyle emretti -veya şöyle demişti: Böyle vasiyet etti- Ben (hayatta olduğum müddetçe ebediyyen terketmeyeceğim.” [Tirmizî, Edâhi 1, (1495); Ebu Dâvud, Dahâya 2, (2790).]

 

d)Hayvan kesiminde izlenen yöntem(Yevm-i Nahr: Ziyafet olarak değerli sunuları feda etme günü)

1501-”Resûlullah yevm-i nahr’de alacalı, boynuzlu ve iğdiş edilmiş iki koç kesti. Koçları kesmek üzere (yatırıp kıbleye) yöneltince: “Şüphesiz ki ben, bir muvahhid (Allah’ı bir tanıyıcı) olarak yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’a yönelttim. Ben müşriklerden değilim” ve “Şüphesiz benim namazım da, menâsikim de, hayatım da, ölümüm de hiçbir ortağı olmayan, âlemlerin Rabbi Allah’ındır. Ben böylece emrolundum. Ben (bu ümmette) Müslüman olanların ilkiyim” (En’âm 162) (âyetlerini okudu ve:)”Ey Rabbim (bu, bize) sendendir, senin rızan için (kesiyoruz) ve sana (ulaşacak)tır(ALLAHÜMME MİNKE VE LEKE VE İLEYKE: ALLAH’IM! SENİN TARAFINDANDIR:BU MALI, SEN SAĞLADIN. SENİN İÇİNDİR:SEN İZİN VERDİĞİN İÇİNDİR. SANADIR:BUNDAN SENİN İSTEDİĞİN İLKELER DOĞRULTUSUNDA YARARLANACAĞIZ.). Ey Rabbim, Muhammed ve ümmetinden bunu kabul buyur(ALLAHÜMME AN MUHAMMED VE UMMETİHİ). Bismillahi vallahu ekber!” deyip, sonra koçu kesti.” [Ebu Dâvud, Dahâya 4, (2795); Tirmizî, Edâhî 21, (1520); İbnu Mâce, Edâhî 1, (3121).]

1481-”Resûlullah, ayakta olduğu halde yedi deveyi kendi eliyle kesti. Medine’de ise, boynuzlu ve alacalı iki koyun kurban etti. Resûlullah keserken tekbir getiriyor, besmele çekiyor ve ayağını hayvanların boyunlarının üzerine koyuyordu.” [Buhârî, Hacc 117, 119, Cihâd 104, 126; Müslim, Edâhî 17, (1966); Tirmizî, Edâhî 2, (1494); Ebu Dâvud, Edâhî 4, (2793, 2794); Nesâî, Dahâyâ 28-31, (7, 219-230); İbnu Mâce, Edâhi 1, (3120).]

 

e)Hac döneminde yönetimin halkına ziyafet çekmesi

1488-”Resûlullah ashabı arasında taksim edilmek üzere bir miktar davar vermişti. Dağıtım yapılınca geriye bir oğlak arttı. Ukbe durumu Resûlullah’a haber verince:”Onu da sen kurban et!” buyurdu.”Bir rivayette (artık Ukbe’ye kalan) bir ceze’dir. Resûlullah : “(Sen de) onu kurban et!” demiştir. [Buhârî,Edâhî 7, 2; Vekâlet 1, Şirket 12; Müslim, Edâhî 15, (1965); Tirmizî, Edâhî 7, (1500); Nesâî, Dahâya 13, (7, 218); İbnu Mâce, Edâhî 7, (3138).]

 

f)Kadınların ve kızların hayvan kesmesi

1506-”Kızlarına, kurbanlarını kendi elleriyle kesmelerini, ayağını kurbanın(DOĞRUSU’ZEBÎHA’: Kesimlik hayvan ANLAMINA GELMEKTEDİR) boynuna basmayı, keserken tekbir getirip besmele çekmeyi tenbih etmiştir.” (Buhari Edâhî 10).]

 

g)Hayvan etinin uzun süre bekletilmemesi, toplumsal ekonomik sıkıntılardan dolayı idi.

1508-”Hz.Aişe’ye: “Resûlullah kurbanların(‘UDHİYE’ KUŞLUK VAKTİ KESİLEN HAYVAN) etlerinden üç günden fazla yenilmesini yasakladı mı?” diye sordum.”Evet, fakat bunu insanların (kıtlık çekip) acıktığı yılda yaptı. Böylece zenginlerin fakirleri doyurmasını arzu etmişti. Biz koyunun paçasını kaldırıp, on beş gece sonra yiyorduk” dedi. Ben:”Sizi buna mecbur eden şey ne idi!” deyince güldü ve:”Resûlullah Allah’a kavuşuncaya kadar, Muhammed âilesi üç gün üst üste doyuncaya kadar katıkla ekmek yememiştir” dedi.” [Buhârî, Et’ime 27, Edâhî 16; Müslim,Edâhî 28, (1971); Muvatta, Edâhî 5; Tirmizî, Edâhî 14, (1511); Ebu Dâvud, Edâhî 10, (2812); Nesâî, Edâhî 37, (7, 235, 236).]

1509-”Resûlullah buyurdular ki: “Biz sizleri, kurbanların etinden(DOĞRUSU’HAYVANLARIN ETLERİNDEN’ OLACAK. KURBAN DİYE BİR SÖZCÜK ORİJİNALDE GEÇMEMEKTEDİR.) üç günden fazla yemenizi, birçoğunuza kurban eti ulaşsın diye yasaklamıştık. Şimdi, Allah Teâla bolluk verdi. Artık yiyin, biriktirin ve ücret isteyin. Haberiniz olsun, bu bayram günleri yemek, içmek ve zikir günleridir.” [Ebu Dâvud, Edâhî 10, (2813); İbnu Mâce, Edâhî 16 (3160).]

 

h)Adak, verilen sözü yerine getirmeyi zorunlu kılar(Kabe’ye giden insanlara ziyafet çekeceğine söz veren biri, bu sözüne bağlı kalmalıdır. Buradaki durum, kurban anlayşından farklıdır.)

1512-”Kim Kâbe’ye bir deve ihda eder, sonra (daha mahalline ulaşıp; kesilmeden) kaybederse veya hayvan ölürse, şâyet bu bir nezir idiyse, yerine yenisini alır. Nezir değil de tetavvu idiyse, dilerse yeniler, dilerse terkeder.” [Muvatta, Hacc 150, (1, 138).] AÇIKLAMA: Nezir, ferdin belli bir şarta bağlı olarak kendisine borç kıldığı kurbandır. O şart yerine geldi mi borç kesinleşir, yerine getirilmesi vacib olur. “Şu hastalıktan iyi olursam Kâbe’de bir kurban keseceğim” diyerek adakta bulunan kimse, sıhhate kavuştuğu takdirde onun bir koyun kesmesi ona vâcib olur. İşte bu şekilde nezredilen bir hedy kaybolursa bunun yerine yenisinin alınması gerekir. Herhangi bir şarta bağlı olmaksızın sırf sevaba nâil olmak düşüncesiyle Kâbe’de bir kurban kesmeye niyet edilmişse bu bir tetavvudur, nâfile bir kurbandır. İbnu Ömer böyle bir kurban hedefe varmadan kaybolursa sâhibi dilerse yeniler, dilemezse, kurbanı kesmekten vazgeçer diyor.

 

i)Kesimlik hayvana binmek, zorunlu durumlarda kullanmak

1513-”Resûlullah bir deve sevkeden birisini görmüştü ki:”Binsene ona!” dedi. Adam:”O kurbanlıktır(ORİJİNALDE’BEDENE’ DİYE BİR SÖZCÜK GEÇER. BU İSE, BESİLİ/SEMİZ KESİMLİK İRİ-BİNEK HAYVANI, DEMEKTİR.)!” dediyse de Resûlullah emrini tekrarladı:”Bin ona!” Adam tekrar:”O kurbanlıktır” diye haykırdı. Resûlullah :”Bin ona” diye tekrarladı ve ikinci veya üçüncü seferde:”Yazıklar olsun sana!” diye ilâvede bulundu.” [Buhârî, Hacc 103, 112, Vesâya 12, Edeb 95, Müslim, Hacc 371, (1322); Muvatta, Hacc 139, (1, 337); Ebu Dâvud, Menâsik 18, (1760); Nesâî, Hacc 74, (5, 176); İbnu Mâce, Menâsik 100, (3103).]Buhârî’nin bir rivayetinde, Ebu Hüreyre’den naklen şu ziyade vardı: “(Râvi) der ki: “Ben o adamı, deveye binmiş Resûlullah’la beraber yürürken gördüm, devenin boynunda nalın takılı idi.”

 

j)Hayvan hakları(Affedilen kişi şirksiz bir inanca sahip olan kişidir)

1987-Hz. Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Bir adam yolda, yürürken susadı ve susuzluğu arttı. Derken bir kuyuya rastladı. İçine inip susuzluğunu giderdi. Çıkınca susuzluktan soluyup toprağı yemekte olan bir köpek gördü. Adam kendi kendine: “Bu köpük de benim gibi susamış” deyip tekrar kuyuya inip, mestini su ile doldurup ağzıyla tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah onun bu davranışından memnun kaldı ve günahlarını affetti.”Resûlullah’ın yanındakilerden bazıları:”Ey Allah’ın Resûlü! Yani bize hayvanlar (a yaptığımız iyilikler) için de ücret mi var?” dediler.:”Evet! Her “yaş ciğer” (sahibi) için bir ücret vardır” buyurdu.” [Buhârî, Şirb 9, Vudû 33, Mezâlim 23, Edeb 27; Müslim, Selâm 153, (2244); Muvatta, Sıfatu’n Nebi 23, (2, 929-930); Ebû Dâvud, Cihâd 47, (2550).]

1988-”Fâhişe bir kadın, sıcak bir günde, bir kuyunun etrafında dönen bir köpek gördü, susuzluktan dilini çıkarmış soluyordu. Kadıncağız mestini çıkararak (onunla su çekip köpeği suladı). Bu sebeple kadın mağfiret olundu.” [Müslim, Tevbe 155, (2245).]

 

k)Kurban kesmek sünnet mi, farz mı?

3123-6926-Hz.Ebu Hureyre anlatıyor. “Resûlullah buyurdular ki: “Maddi imkânı olup da kurban kesmeyen namazgâhımıza sakın yaklaşmasın.”(HADİSİN SONUNDA, BU HADİSİN ZAYIF VE MUNKER OLDUĞU BİLDİRİLMİŞTİR.) AÇIKLAMA: Bu sadette gelen hadisleri alimler farklı yorumlara tabi tutmuşlardır. Daha önce teferruatlı olarak kaydettik. Şöyle özetleyebiliriz: Ebu Hanîfe, şer’an zengin sayılan kimse için kurban kesmeyi vacib addetmiştir. Şâfi’î, Ahmed İbnu Hanbel, İshak, Ebu Sevr, Ebu Yusuf, Muhammed eş-Şeybânî, İmâm Mâlik sünnet addetmiştir.

 

l)Bayramlar bir gelenektir

4562-Hz. Enes anlatıyor: “Resûlullah Medine’ye geldiğinde Medinelilerin iki (bayram) günleri vardı. O günlerde oynayıp eğlenirlerdi.” Bu iki gün(ün mana ve mahiyeti) nedir?” diye sordu. “Biz cahiliye devrinde bu günlerde eğlenirdik!” dediler. Aleyhissalâtu vesselâm:”Allah, bu iki bayramınızı onlardan daha hayırlı diğer iki günle değiştirdi: Kurban bayramı, Fıtır bayramı” buyurdu.” [Ebû Davud, Salât 245, (1134); Nesâî, Iydeyn 1, (3, 179).]

 

YİYECEK VE İÇECEKLER İLE İLGİLİ DETAYLAR

Yenilebilir hayvanlar: Peygamberin Kur’an dışında sakıncalı bulması dinsel değil, kamu sağlığı ve kamu menfaatiyle ilgilidir

3935-”Cahiliye halkı, bir çok şeyi (helal addedip) yiyor, birçoğunu da pis addederek yemiyordu. Allah Teâlâ, Resûlünü gönderdi, kitabını indirdi, helalini helal, haramını da haram kıldı. Helal kıldığı helaldir, haram kıldığı da haramdır, sükut buyurduğu da aff(edilmiş)tir.”İbnu Abbâs, sonra şu âyet-i kerimeyi okudu: “(Ey Muhammed!) De ki: “Bana vahyolunanda, leş, akıtılmış kan, domuz eti, -ki pistir- ve günah işlenerek Allah’tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum. Fakat darda kalan, -başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere- bunlardan da yiyebilir. Doğrusu Rabbin bağışlar ve merhamet eder” (En’âm 145). [Ebû Dâvud, Et’ime 31, (3800).] AÇIKLAMA: …Âyet, bu sayılanlar dışında kalanların haram olmadığını ifade etmekte ve “Siz Allah’ın haram etmediği şeyi neye dayanarak haram kılıyorsunuz?” ma’nâsında muâheze yoluyla onları reddetmektedir.Ancak âyet hususunda ülemâ üç ayrı görüş ileri sürerek ihtilaf etmiştir.1) Âyet sünnetle mensuhtur(BÖYLESİ AÇIKLAMA BÜTÜNÜYLE SAĞLIKLI DAYANAKTAN YOKSUNDUR. KUR’AN’DAKİ ALLAH’IN SÖZÜNÜ, PEYGAMBERE YAKIŞTIRILAN BİR SÖZÜN VEYA PEYGAMBERİN GEÇERSİZ KILMASI ASLA OLANAKLI DEĞİLDİR. İŞTE BU ANLAYIŞ, HAKKI BULANDIRMAYA KALKIŞMAKTIR.) Zira, Resûlullah ehlî eşek etini, pençeli vahşi kuşların etini, kesici dişi olan vahşilerin etini haram kılmıştır.2) Bu âyet muhkemdir, âyette zikredilenler dışında haram yoktur. Hz. Âişe böyle söylemiştir.3) Zührî ve iki kavlinin birinde Mâlik: “Âyet muhkemdir ancak buna sünnette gelen haramlar da ilâve edilmelidir” demiştir.

 

a)Vahşi hayvanların etleri, kamu sağlığını tehdit eder

3934-”Resûlullah vahşî hayvanlardan kesici diş (köpek dişi) taşıyanların hepsini yasakladı.”Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, İbnu Abbâs’tan gelen bir rivayette şu ziyadeyi kaydederler: “Her bir pençe sahibi kuşu da…” [Buhârî, Zebâih, 29; Müslim, Sayd 12-16 (1932, 1933); Tirmizî, Et’ime 1, (1477, 1478, 1479); Ebû Dâvud, Et’ime 33, (3802, 3803, 3805); İbnu Mâce, Sayd 13, (3232, 3234); Nesâî, Sayd 30, 31, (7, 202, 204).]

3937-”Resûlullah buyurdular ki: “Vahşilerden, kesici dişi olan her bir hayvanın yenmesi haramdır(SAKINCALIDIR).” [Müslim, Sayd 15, (1933); Muvatta, Sayd 14, (2, 496); Tirmizî, Sayd 3, (1479); Nesâî, Sayd 28, (7, 200).]

3938-”..vahşilerden kesici dişi olan her bir hayvanın, ve pençesi olan her bir kuşun yenmesini yasakladı.” [Ebû Dâvud, Et’ime 33, (3802); Buhârî, Sayd 29, Tıbb 57; Müslim, Sayd 12, (1932); Muvatta, Sayd 13, (2, 496); Nesâî, Sayd 28, (7, 201).]

 

b)Binek hayvanların kesilmesi kamu menfaatine aykırıdır

3915-Esma Bintu Ebi bekr anlatıyor: “Biz, Resûlullah zamanında bir at kestik. O zaman Medine’de idik. Hepimiz onu yedik.” [Buhârî, Sayd 24, 27; Müslim, Sayd 36, (1942); Nesâî, Dahâyâ 33, (7, 231).] /3887

3916-İbnu Ömer anlatıyor: “Haber(in fethi) zamanında at ve vahşi eşek eti yedik. Resûlullah ehli eşek (etin)i yasakladı ve ata müsaade etti.” [Ebû Dâvud, Et’ime 26, (3788); Nesâî, Sayd 32, (7, 205); Tirmizî, Et’ime 5, (1794).] AÇIKLAMA:1- Bu iki rivayetin her ikisi de at etinin yenmesini mübah ilan etmektedir. Ancak başka rivayetler muvacehesinde tezekkür edince ülemâ ihtilaf etmiştir. Bahsi, Nevevî şöyle özetler: “Âlimler, at etinin mübah olması hususunda ihtilaf etmiştir:* Şâfiî ve Cumhurun mezhebine göre bu mübahtır ve hiçbir kerâhet yoktur. Ahmed İbnu Hanbel, İshâk, Ebû Yusuf, İmam Muhammed, muhaddislerden bazı cumhurlar da bu görüştedir.* İbnu Abbâs, İmam Mâlik, Ebû Hanîfe gibi bazı âlimler ise, “Sizin için atları, katırları ve merkebleri binek ve süs hayvanları olarak yarattık…” (Nahl meâlindeki ayet-i kerimeyi esas alarak atın yenmesini mekruh addetmişlerdir. Onlara göre bu âyette yemekten bahsedilmiyor, halbuki daha önceki âyette hayvanların yenilmesinden bahsedilmektedir. … At etini mekruh addedenlerin bir diğer delilleri, atın cihad vasıtası olmasıdır. Ancak önceki hadiste geçen “O zaman Medine’de idik” ibaresi, at etinin Resûlullah’ın huzurunda ve cihad emrinin gelmesinden sonraki devreye ait olduğuna delil kılınmıştır. Bilindiği üzere, Mekke döneminde cihada müsaade yoktu ve o sırada atın cihad vasıtası olması mevzubahis değildi. Yine önceki hadiste, etin Resûlullah devrinde kesilip yenmesinin ifade edilmesi, Resûlullah’ın bundan haberdâr olduğuna dikkat çekme gayesini güder. Usulcüler bu çeşit ifadeleri hep ref’e nisbet etmiştir, yani bunlardan Resûlullah’ın haberi vardır ve sükutuyla te’yid etmiş ve takrir buyurmuştur, öyleyse hadis merfudur.

3940-”Hayber fethi sırasında gazvede, Resûlullah ile birlikte ben de vardım. Bir grup yahûdi,’a gelerek, askerlerin ahırlarına hücum ederek (mallarını yağmalamalarından) şikayet ettiler. Resûlullah, bunun üzerine (müslümanlara yönelerek): “(Olamaz!) anlaşma yapılan kimselerin malı onların izni olmadan helâl değildir. Ayrıca size ehlî eşekler, onların atları, katırları, vahşi hayvanlardan herbir kesici dişi olan, kuşlardan da herbir pençeleri olan haramdır!” buyurdular.” [Ebû Dâvud, Et’ime 26, (3790); 33, (3806); Nesâî, Sayd 30, (7, 202).]

 

c)Haşerat, gerektiğinde yenilebilir

3920-Hilkâm İbnu Telib babasından naklediyor: “Resûlullah’la arkadaşlık yaptım, yeryüzündeki haşerelerden herhangi birini haram ettiğini hiç işitmedim.” [Ebû Dâvud, Et’ime 30, (3798).]

3913-Selman anlatıyor: “Resûlullah’a çekirgeden sorulmuştu.””Onlar, Allah’ın en kalabalık ordularıdır. Onu ne yerim ne de haram kılarım” buyurdular.” [Ebû Dâvud, Et’ime 35, (3813); İbnu Mâce, Sayd 9, (3219).]

3912-İbnu Ebi Evfa anlatıyor: “Resûlullah ile beraber [altı veya yedi sefer] gazveye çıkmıştık. Gazve esnasında Resûlullahla birlikte çekirge yedik.” [Buhârî, Sayd 13; Müslim, Sayd 52, (1952); Tirmizî, Et’ime 22, (1822, 1823); Ebû Dâvud, Et’ime 35, (3812); Nesâî, Sayd 37, (7, 210).]

 

d)Gerektiğinde vahşi hayvanların etleri, otçul ve etçilliklerine öncelik verilerek yenilebilir

3907-”Hz. Câbir’e: “Sırtlan av mıdır?” diye sordum.. “Evet!” dedi. Ben tekrar: “Etini yiyeyim mi?”dedim. “Evet!” dedi.”Bu cevap Resûlullah’dan mıdır?” dedim. “Evet!” dedi.” Sünenler

3908-”Resûlullah’a sırtlandan sordum. Bana:”O, av (hayvanı)’dır, ihramlı avlayacak olursa koç da aynı hükme dâhil edilir.” [Tirmizî, Et’ime 4, (1792); Ebû Dâvud, Et’ime 32, (3801); Nesâî, Sayd 27, (7, 200).]

3909-”Resûlullah’a sırtlan hakkında (eti helal mi?]” diye sordum.”Sırtlanı yiyen biri de var mı?” dedi. Bunun üzerine kurdun etinin yenmesini sordum.”Kendisinde hayır olup da kurdu yiyen biri var mı?” diye cevap verdi.” [Tirmizî, Et’ime 4, (1739).]

 

e)Sürüngenlerin tiksinti hissetmemize yol açması, onların haram olmasını gerektirmez

3903-”Resûlulah’a takdim ettiğiniz şeyden haber verin, ne olduğunu söyleyin! dedi. Bunun üzerine:”O kelerdir!” dediler. Bunun üzerine Resûlullah (uzatmış olduğu) elini derhal geri çekti. Hâlid :”Bu haram mıdır, ey Allah’ın Resûlü?” dedi. Resûlullah:”Hayır, ancak o benim kavmimin diyarında bulunmuyor. Bu sebeple (Onu yemeye alışkın değilim), içimde tiksinme hissediyorum!” buyurdular. Hâlid der ki: “Ben keleri (önüme) çekip yedim. Resûlullah bakıyor fakat beni yasaklamıyordu.” [Buharî, Et’ime 10, 14, Zebâih 33; Müslim, Sayd 43, 44, 45, (1945, 1946, 1948); Muvatta, İsti’zân 10, (2, 968); Ebû Dâvud, Et’ime 28, (3793, 3794), Eşribe 21, (37); Nesâî, Sayd 26, (7, 198, 199).]

3904-”Bir bedevî Resûlullah’a gelerek:”Ben keleri bol olan bir bölgede yaşıyorum. Keler ailemin yiyeceğinin ekseriyetini teşkil ediyor (bunun bir mahzuru var mı; ne buyurursunuz?)” diye sordu. Ama Resûlullah cevap vermedi. Biz: “Tekrar sor!” dedik. O tekrar sordu. Resûlullah cevap vermedi. Adam üçüncü sefer sordu. Üçüncü de Resûllah adama seslenip yanına çağırdı ve:”Ey bedevi! Allah, Benî İsrâil’den bir boya lânet etti veya gadab etti. (Ceza olarak) onları yeryüzünde yürüyen hayvanları haline çevirdi. Bilemem, ola ki bu, o lânete meshe uğrayan kimselerdendir. Bu sebeple ondan ne yerim ne de yiyenleri men ederim!” dedi. [Müslim, Sayd 51, (1951).]

 

f)Pislik yiyen bir hayvanın etinin sakıncalı bulunması, bütünüyle kamu sağlığıyla ilgilidir ya da bazen kişiseldir

3917-”Resûlullah pislik yiyen (cellâle) deveye binmekten ve sütünü içmekten men etti.” [Ebû Dâvud, Et’ime 25, (3785, 3787); Tirmizî, Et’ime 24, (1825).]

3918-”Resûlullah öldürülmek için hedef ittihaz edilmiş (ve mücesseme denilen) hayvanın yenilmesini, pislik yiyen (ve cellâle denen) hayvanın yenilmesini, sütünün içilmesini ve su tuluğunun ağzından su içilmesini yasakladı.” [Ebû Dâvud, Et’ime 25, (3786); Tirmizî, Et’ime 24, (1826); Nesâî, Dahâyâ 44, (7, 240).]

3919-”Ebû Musa’a bir tavuk getirilmişti. Cemaatten birisi ayrıldı. (Ebû Musa): “Neyin var?” diye sordu. Adam:” Ben onu pis bir şeyler yerken gördüm ve tiksindim ve yememeye yemin ettim” cevabını verdi. Bunun üzerine Ebû Musa:”Yanaş ve ye! Zira ben, Resûlullah’ı (cellâle’yi) yerken gördüm” dedi ve adama, yemini için kefarette bulunmasını emretti.” [Buhârî, Zebâih 26, Humus 15, Megâzî 74, 78, Eymân 1, 4, 18, Kefâret 9, 10, Tevhid 56; Müslim Eymân 9, (1649); Nesâî, Sayd 33, (7, 206).] AÇIKLAMA:Bu üç hadiste aslen eti helal olan hayvanlardan besleniş ve öldürülüş tarzları sebebiyle yenmesi yasaklanan hayvanlar mevzubahis edilmektedir.1- Cellâle: Pislik yiyen hayvanların müşterek adıdır. Sığır, davar, deve veya kümes hayvanı olmuş farketmez. Hepsine şerî ıstılahta cellâle denmiştir. Ülemâ bunlar hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazı âlimler yiyeceğinin çoğu temiz olan hayvanı cellâle addetmemiştir. Umumiyetle az miktarda pislik yemiş olanlar cellâle kabul edilmez. Nevevî, “Azlığa çokluğa bakılmaz, kokusu esas alınır, yediği pisliğin rengi, kokusu eti veya suyunda galebe çalma halinde cellâle sayılacağını” söyler.2- Hattabî’nin açıklamasına göre cellâle’nin sütünden ve etinden istifade için başlıca görüşler şöyledir:* “Ashâb-ı Re’y (Hanefîler), Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel’e göre mekruhtur, kesilmezden önce bunlar bir müddet hapsedilmeli, temiz yemle beslenip ondan sonra kesilmelidir. Hapis müddeti de ihtilaflıdır:** Bazı rivayetlerde sığırın kırk gün. Tavuğun üç gün hapsedildikten sonra yenilmesi tavsiye edilmiştir.** Fakihler umumiyetle tavuklar için üç, koyunlar için dört, sığır ve develer için on gün hapsedilmelerini fetvaya bağlamışlardır.* Hasan Basrî, İmam Mâlik gibi bazı âlimler de cellâlenin etini yemekte bir beis görmemişlerdir.* İshak İbnu Râhûye’nin de: “Cellâlenin etini iyice yıkadıktan sonra yemede bir beis yoktur” dediği rivayet edilmiştir.* Domuz sütü ile beslenen bir kuzunun eti yenilebilir, bir mahzur yoktur, çünkü süt istihlak edilmiştir.

 

g)Haram olmayan bir yiyeceği dinsel açıdan kişisel sorun yapmak, ruhbanca bir yaşamı seçmektir

3936-”Resûlullah’a bir adamın şöyle sorduğunu işittim: “Bazı yiyecekler var, onları yemekte zorluk çekiyor, (günah mıdır diye korkuyorum)?”Resûlullah da cevaben: “İçinde hiç bir şey sıkıntı olmasın, aksi halde hristiyanlara benzersin.” [Ebu Dâvud, Et’ime 24, (3784); Tirmizî, Siyer 16, (1565).]

 

h)Zorunlu durumlarda et yemek; zarûret, ölümcül açlık değildir

3921-”Bir adam beraberinde ailesi ve çocukları olduğu halde Harra’ya indi. Bir adam: “Bir devem kayboldu, onu bulacak olursan yakalayıver” dedi. Adam onu buldu ama sahibini bulamadı. Deve hastalandı. Adamın karısı: “Onu kes (de mundar ölmesin) dedi. Ama erkek kabul etmedi. Deve öldü. Kadın bu sefer: “Derisini soy da etini, yağını kadid yapalım (güneşte kurutalım) ve yiyelim” dedi. Adam: “Hele, Resûlullah’a bir soralım (da söylediklerini sonra yapalım!)”dedi. Ona gelip sordu.:” Seni ondan müstağnî kılacak bir zenginliğin var mı?”diye sordu. Adam: “Hayır! yok” dedi. Resûlullah da:”Öyleyse onu yiyin” buyurdu. Ravi der ki: “Sonra devenin sâhibi geldi. Durum kendisine anlatıldı.”Deveyi kesmedin mi?” dedi. Adam: “Senden utandım!” cevabında bulundu.” [Ebû Dâvud, Et’ime 37, (3816).] AÇIKLAMA: Resûlullah, bu maddi sıkıntı içinde olan aileye kendiliğinden (tezkiyesiz = kesilmemiş) ölen hayvanı yemelerine izin vermiştir. Bazı âlimler: “Muzdar kalan kimsenin meyteyi yiyebileceğine bu hadiste delil var” demiştir.

3922-”Ey Allah’ın Resûlü dedim, meyteden(kendiliğinden ölmüş) bize helal olan (miktar) nedir?””Yiyeceğiniz ne (miktarda)dır” diye sordu. Biz: “Akşam ve sabah yiyoruz” diye cevap verdik.”Ebû Nuaym Mevlâ Ukbe der ki: “Ukbe bana bu ifadeyi açıkladı: “Bir bardak sabahleyin, bir bardak da akşam vakti demektir.” Dedi ki: “Durum bu, babamın hayatına yemin olsun bu yetmez!” Bunun üzerine mezkur durumda meyteyi yemelerine ruhsat tanıdı.”[Ebû Dâvud, Et’ime 37, (3817).] AÇIKLAMA:1- Bu hadis de, meyte’nin yenmesine ruhsat tanıyacak fakirlik derecesini belirtiyor: Hattâbî der ki: “Sabahleyin bir kadeh, akşamleyin bir kadeh (süt), bedeni, yeterince beslemese, tam bir doyum sağlamasa da açlığı örter ve kişinin belini doğrultur. Resûlullah bu miktar imkana rağmen meyteden alıp yemelerine ruhsat tanıdı. Böylece hadis, nefsin gıda ihtiyacını meyteden olmasını mübah kılmaktadır. İmam Mâlik ve iki görüşünden birinde Şâfiî bunu iltizam etmiştir.” Şevkânî der ki: “Şâfiî indinde râcih görüş, açlığı örtecek kadarla yetinmektir. Ebû Hanîfe ve iki kavlinden birinde Mâlik de bu görüştedir.”Âyet-i kerîme de meyteyi haram kılmış fakat muzdar kalma halini istisna etmiştir: “Açlıktan darda kalan , günaha kaymaksızın yiyebilir” (Maide 3). Ancak zaruret hali kalkınca meytenin yenmesi helal olmaz. Açlığın örtülmesi, zarureti ortadan kaldırır (daha fazla yemeyi helal kılmaz). Ancak bazı âlimler: “Muzdar kimse ızdırar halinde, ızdırarın olmadığı zamandaki mutadı ne ise o miktarda yiyebilir” demişlerdir.İbnu Hacer der ki: “Âyetin ıtlakına göre, bu râcih görüştür. Ülemâ, ızdırâr deyip, meytenin yenmesini helal kılacak halin tavsifinde ihtilâf etmiştir.”* Cumhur’a göre bu açlığın helak etme noktasına veya helaka götürecek hastalığa ulaşma noktasına gelmesidir.* Bazı Mâlikîlere göre, “Açlığın üç gün devam etmesidir.”

 

i)Çok et zararlı

3924- Hz. Ömer anlatıyor: “Etten sakının. Çünkü onun hamr (içki) gibi tiryâkiliği var. Ayrıca Allah, eti çok yiyen aile halkına buğzeder.” [Muvatta, Sıfatu’n-Nebiyy 36, (2, 935).]

3925-”Ben, çarşıdan et almış hamala vermiş eve dönüyordum. Hz. Ömer yolda bana yetişip: “Bu da ne?”diye sordu.”Canımız et çekmişti, gidip bir dirhemlik et satın aldım” dedim. Bunun üzerine: “Canın birşey çektikçe gidip ondan alıyor musun? Herkese, israf olarak canının her istediğini yemesi yeter!” diye çıkıştı.” [Muvatta, Sıfatu’n-Nebiyy 36, (936).]

 

j)Peygamber ne yedi, ne de yenilmesini yasakladı

3905-”Bir adam bir tavşan avladı ve Abdullah İbnu Ömer’e gelip: “Ne dersiniz (bunun eti yenir mi?)” diye sordu. Abdullah: “Tavşan Resûlullah’a da (böyle avlanıp) getirilmişti. Ben de o sırada yanında oturuyordum. Ondan ne yedi ne de onun yenmesini yasakladı, tavşanın hayız gördüğüne inanıyordu” dedi.” [Ebû Dâvud, Et’ime 27, (3792).] AÇIKLAMA: …”Tavşan pek korkak bir hayvan olarak bilinir. Şehvetine çok düşkündür. Bir yıl erkek, bir yıl dişi olur. Ayrıca hayız görür. Gözleri açık uyur… Tavşan etinin yenip yenmeyeceği hususunda bazı ihtilaflı rivayetler gelmiştir. Sadedinde olduğumuz iki rivayette de bu ihtilaflı durum gözükmektedir. Mesela Ebû Hüreyre’tan gelen bir rivayet: “Bir bedevî, kızartılmış vaziyette bir tavşanı Resûlullah’a getirmişti. Kendisi yemedi, Ashâbına yemelerini söyledi” der. Âlimler çoğunluk itibariyle tavşan etinin mübah olduğunu söylemiş, kaydedilen hadislerden yenmesinin caiz olduğu hükmüne ulaşmıştır. Ancak şunu da belirtelim ki ashabtan Abdullah İbnu Ömer , Tâbiînden İkrime, fukahadan Muhammed İbnu Ebî Leyla tavşan etinin mekruh olduğuna kanîdirler. Bunlar Huzeyme İbnu Cezî’in rivayetine dayanırlar. Bu rivayette der ki: “Ey Allah’ın Resûlü dedim, tavşan hakkında ne dersiniz?”” Onu ne yerim ne de haram kılarım” buyurdular. Ben: “Öyleyse, dedim, siz haram kılıncaya kadar ben onu yiyeceğim. Siz niye (yemiyorsunuz)?” Bana şu cevabı verdi:”Onun hayız gördüğü bana bildirildi.”İbnu Hacer bu hadisin aktarımcılar(sened) açısından zayıf olduğunu belirttikten sonra: “Şâyet aktarımcılar(sened) açısından sahih(doğru) olsa, yine de burada kerâhete delil mevcut değildir” der.Bu ma’nâyı sadedinde olduğumuz bâbın birinci hadisi de teyid eder.Hülasa, Nevevî: “Tavşan eti, İmam Mâlik, Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ahmed İbnu Hanbel ve diğer pekçok ulemâ nezdinde helâldir” der.

 

k)Deniz avı helal

1249-Ebu Hüreyre anlatıyor: “Biz, hacc veya umre için Hz. Peygamber’le birlikte yola çıkmıştık. Yol esnasında bir çekirge sürüsüne rastladık. Kamçı ve yaylarımızla vurmaya başladık. Resûlullah: “Bunu yeyin, zîra o deniz avından (sayılır)” dedi.” Ebu Dâvud, Menâsik 42, (1853); Tirmizî, Hacc 27, (850).

3479-”Denizin dışarı attığı veya yarısından çekildiği balığı yiyin. Denizin içinde ölmüş ve suyun üstüne çıkmış (tâfi) balığı yemeyin.” [Ebû Dâvud, Et’ime 36, (3815).]

3478-[Buhârî, Sayd 12, Şirket 1, Cihad 124, Megâzî 64; Müslim, Sayd 17, (1935); Muvatta, Sıfatu’n-Nebiyy 24, (2, 930); Ebû Dâvud, Et’ime 47, (3840); Tirmizî, Kıyâmet 35, (2477); Nesâî, Sayd 35, (7, 207, 209).]Hadisin AÇIKLAMASI:Bu hadis, deniz hayvanlarının kendiliğinden ölmüş olanlarının yenilebileceğini göstermek maksadıyla kaydedilmiştir. Resûlullah’ın o etten talep edip yemesi, onun helâl olduğunu göstermek, askerlerin gönlünü o hususta hoş kılmak içindir. Çünkü zarûret olmadığı halde o etten yemiştir. Hattâbî der ki: “Bu hadis, denizin bütün hayvanlarının mübah, meytesinin de helâl olduğuna delildir. Zira : “O etten daha var mı, bana da tattırsanız” buyurmuş ve getirileni yemiştir. Bu hal refah halidir, zaruret değil. Hz. Ebû Bekr’ın da şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Denizdeki her hayvanı Allah sizin için kesmiş, temiz kılmıştır.” Muhammed İbnu Ali’nin, “Denizde olan her şey temizdir” dediği rivayet edilmiştir. Evzâî de şöyle derdi: “Hayatı denizde geçen her canlı helâldir.” Kendisine “timsah da mı?” denince “Evet!” demiştir. Şâfiî mezhebinin galip görüşü, bütün deniz hayvanlarının helâl olması merkezindedir. O sadece kurbağayı istisna tutar, bu da onun öldürülmesi hakkında yasak geldiği için. Ebû Sevr: “Suya sığınan her şey helâldir. Kesilenler ancak kesilmekle helâl olur. Balık gibi kesilmeyenin ölüsü de dirisi de helâldir.” Ebû Hanîfe, balık dışındaki deniz hayvanlarını mekruh addeder. Süfyân-ı Sevrî: “Yengeçte bir beis olmayacağını ümid ederim” demiştir. İbnu Vehb: “Leys İbnu Sa’d’a su domuzu, su köpeği, su insanı ve bütün deniz hayvanları hakkında sordum. Şu cevabı verdi: “Su insanı, hiçbir halde yenmez. Domuza gelince, insanlar domuz diyorsa yenmez, zîra Allah Teâlâ domuzu haram kıldı. Köpeklere gelince, denizde de karada da onda bir beis yoktur.”Hattâbî, Leys İbnu Sa’d’ın “ism”e ve “benzeme”ye ehemmiyet veren bu görüşüne katılmaz, âlimlerin yılana benzeyen ve hatta deniz yılanı denilen balığın helal olduğunda ihtilaf etmediklerini belirttikten sonra der ki: “Bu hal, deniz hayvanları hususunda isimlerin ma’nâsına ve benzerliklere itibar etmenin bâtıl olduğuna delâlet eder. Bunların hepsi balıktır, şekilleri suretleri farklı olsa da. Allah Teâlâ :” Deniz avı ve onu yemek size de yolculara da geçimlik olarak helâl kılınmıştır” (Mâide 96) buyurmaktadır. Bu âmm hükmün içine deniz hayvanlarından avlananların hepsi girer. İstisna için delil gereklidir. Resûlullah’a denizin suyundan sorulmuştu. Şu cevabı verdi: “Suyu temiz, meytesi helâldir.” Burada hiçbir istisna yapmadan bütün deniz mahluklarını kasdetti. Önermenin umumi lması, o hususta istisna edilenlerin dışında kalan her şeyin mubah olmasını gerektirir. İstisna da delille sübût bulur.” İslâm ulemâsının, deniz hayvanları ile alakalı umumî görüşlerini böylece kaydettikten sonra mezhebimiz olan Hanefî mezhebinin daha hususî bazı kayıdlarını belirtmemizde gerek var. Zira tatbikatta mezheplere göre amel esastır.Ömer Nasuhi Bilmen, bu hususta şu özetlemeyi yapar:”Daima suda yaşayan, suda barınan=taayyüş eden hayvanlardan her nevi balık etleri yiyilebilir helâldir. Kalkan balığı, sazan balığı, yunus balığı, yılan balığı bu cümledendir. Fakat diğer su hayvanları habâisten sayılır. Yenilmeleri caiz olmaz. Meselâ yengeçler, midyeler, istiridyeler, istakozlar helâl değildir, etleri yenilemez.

3493-”Bir adam Resûlullah’a gelip:”Ey Allah’ın Resûlü! Biz gemiye binip, beraberimizde az bir su alabiliyoruz. Abdestlerimizi bu su ile alsak susuz kalacağız. Deniz suyu ile abdest alabilirmiyiz?” diye sordu. Resûlullah :”Evet, denizin suyu temizdir, meytesi de helâldir” cevabını verdi.” [Muvatta, Tahâret 12, (1, 22); Ebû Dâvud, Tahâret 41, (83); Tirmizî, Tahâret 52, (69); Nesâî, Miyah 5, (1, 176).] “Ölü bir yeri diriltmek ve yarattığımız nice hayvan ve insanları sulamak için gökten tertemiz su indirmişizdir.” (Furkan 49).

3494-”Resûlullah’a:”Ey Allah’ın Resûlü! Biz senin için Budâ’a kuyusundan su alıyoruz. Halbuki onun içerisine (ölmüş) köpeklerin leşleri, kadınların hayız bezleri, insan pislikleri atılıyor, (ne yapalım, su almaya devam edelim mi?)” diye sordular. Şu cevabı verdi:”Su temizdir, onu hiçbir şey kirletmez.” [Ebû Dâvud, Tahâret 34, (66); Tirmizî, Tahâret 49, (66); Nesâî, Miyâh 2, (1, 174).]

 

l)Ağız kokusuna yol açan yiyeceklerden menetmek, toplumsal anlayışın sonucu

3926-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim sarımsak veya soğan yerse bizden uzak dursun -veya mescidimizden uzak dursun- evinde otursun.”Bazan Resûlullah’a içerisinde yeşil sebzeler bulunan tencere getirildi de onda koku bulur ve (ne olduğunu) sorardı. Kendisine sebze nevinden ne olduğu haber verilince, tencereyi, beraberindeki arkadaşlarından birini göstererek ona vermelerini söylerdi. , onun yemekten çekindiğini görünce:”Sen bana bakma, ye! Zira ben senin gibi değilim, senin konuşmadığın (meleklere) konuşuyorum” derdi.” [Buhârî, Et’ime 49, Salât 160, İ’tisâm 24; Müslim, Mesâcid 73, (564); Ebû Dâvud, Et’ime 41, (3822); Tirmizî, Et’ime 13, (1807); Nesâî, Mesâcid 16 (2, 43).]

3927-Hz. Ali anlatıyor:”Biz, çiğ olarak sarımsak yemekten yasaklandık.” [Ebû Dâvud, Et’ime 41, (3828); Tirmizî, Et’ime 14, (1809).]

3928-”Hz. Âişe’ye soğan hususunda sordum. Şu cevabı verdi. “Resûlullah’ın en son yediği yemekte soğan vardı.” [Ebû Dâvud, Et’ime 41, (3829).]

 

TAKILAR, SAÇ-SAKAL VE GİYSİLER İLE İLGİLİ DETAYLAR

Yüzüğe mühür kazımak, o günkü devletlerarası hukuktan kaynaklanmaktaydı

2093-Enes İbn Malik anlatıyor:” Resûlullah (İran Kisrasına göndermek için)bir mektub yazmıştı. Kendisine: “Onlar mühürlü olmayan mektubu okumazlar” denildi. Bunun üzerine gümüş bir mühür yaptırdı. Üzerine Muhammed Resûlullah cümlesini kazdırdı. Cemaate de: “Ben bir mühür yaptırdım. Üzerine Muhammed Resûlullah kazdırdım, kimse bunu yüzüğüne kazdırmasın” buyurdu.”Bir rivâyette şöyle gelmiştir: “Resûlullah sağ (eli) ne gümüş bir yüzük taktı. Kaşı Habeşî idi. Karşı avucunun içine geliyordu.” [Buhârî, Libâs 46, 50, 51, 54, 55; Müslim, Mesâcid 222, (640); Libâs 55-63, (2092-2095); Ebû Dâvud, Hâtim 1-2, (4214-4217, 4221); Tirmizî, İsti’zân 25, (2719), Libâs 14-17, (1739-1748); Nesâî, Zînet 48-82, (8, 173-195); İbnu Mâce, Libâs 39, (3639), 41, (3645).]

 

Altın ve zinet, o günkü koşullarda ekonomik nedenlerle sakıncalı bulunmuştu

2094-İbnu Ömer anlatıyor: “Resûlullah kendisine altından bir yüzük yaptırdı. Bunun üzerine halk da altın yüzükler yaptırdı. Bilâhare minbere çıkıp oturdu, yüzüğü çıkardı ve:”Vallâhi bunu ebediyen takmıyacağım!” dedi. Halk da yüzüklerini çıkarıp attılar.” [Buhârî, Libâs 45, 46, 50, 53, Eymân 6, İ’tisâm 4; Müslim, Libâs 53, 55, (2091); Muvatta, Sıfatu’n-Nebî 37, (2, 936); Ebû Dâvud, Hâtem 1-2, (4218, 4219, 4220); Tirmizî, Libâs 16, (1741); Nesâî ,Zînet 43, 53, (8, 165, 178); İbnu Mâce, Libâs 40, (3642-3644).]Bir rivâyette şu ziyâdeyi yaptı: “Yüzüğü sağ eline takmıştı. “Bir diğerinde de şu ziyâde vardır: “Resûlullah gümüşten bir mühür edindi, eline takmıştı. Sonra Hz. Ebû Bekir’in eline intikal etti, sonra Hz. Ömer’e, sonra da Hz. Osmana’a intikal etti. Erîş kuyusuna düşünceye kadar onun elinde kaldı. Üzerindeki yazı Muhammed Resûlullah idi.” attılar.” [Buhârî, Libâs 45, 46, 50, 53, Eymân 6, İ’tisâm 4; Müslim, Libâs 53, 55, (2091); Muvatta, Sıfatu’n-Nebî 37, (2, 936); Ebû Dâvud, Hâtem 1-2, (4218, 4219, 4220); Tirmizî, Libâs 16, (1741); Nesâî ,Zînet 43, 53, (8, 165, 178); İbnu Mâce, Libâs 40, (3642-3644).]

2096-İbnu Abbas anlatıyor:”Resûlullah bir adamın elinde altından bir yüzük gördü. Onu çıkarıp attı ve:”Biriniz tutup ateşten bir parçayı alıp eline koyuyor!” buyurdu. Resûlullah gidince adama: “Yüzüğünü al (başka sûrette) ondan faydalan” dediler. O:” Hayır! Vallâhi ebediyen almayacağım, onu Resûlullah attı” dedi.” [Müslim, Libâs 52, (2090).]

2098-Saîd İbnu’l-Müseyyeb anlatıyor: “Hz. Ömer, Süheyb’e: “Niye parmağında altın yüzük görüyorum?” dedi. Beriki: “Onu senden daha hayırlı olan da gördü, ama ayıplamadı” deyince, Hz. Ömer:”O da kimmiş?” dedi. Süheyb: “Resûlullah!” cevabını verdi.” [Nesâî, Zînet 42, (8, 164, 165).]

2104-Ebû Hüreyre anlatıyor: “Bir kadın Resûlullah’a gelerek sordu:”İki altın bilezik hakkında ne dersiniz, (takayım mı?)””Ateşten iki bileziktir, (takmayın!)” deyip cevap verdi. Kadın devamla: “Pekâlâ altın gerdanlığa (ne dersiniz?)” diye sordu. Resûlullah’dan yine:”Ateşten bir gerdanlık!” cevabını aldı. O, yine sordu:”Bir çift altın küpeye ne dersiniz?””Ateşten bir çift küpe!” Kadında bir çift altın bilezik vardı. Onları çıkarıp attı ve:”(Ey Allah’ın Resûlü), kadın kocası için süslenmezse, onun yanında kıymeti düşer” dedi. Resûlullah :”Sizden birine, gümüş küpeler takınmasından, bunları za’feran veya abîr ile sarartmasından kimse engel olmaz!” cevabını verdi.” [Nesâî, Zînet 39, (8, 159).]

2105-Sevbân anlatıyor: “Resûlullah’ın yanına Fâtıma Bintu Hübeyre, elinde altından iri yüzükler (Feth) olduğu halde gelmişti. Hz.Peygamber, kadının ellerine vurmaya başladı. Fâtıma da hemen (oradan sıvışıp) Resûlullah’ın kerîmeleri Fâtımatu’z-Zehrâ’nın yanına girdi. Ona Resûlullah’ın kendisine olan davranışını anlattı. Bunun üzerine Hz. Fâtıma boynundaki altın zinciri çıkarıp: “Bunun bana Hasan’ın babası Hz. Ali hediye etti” dedi. Zincir daha elinde iken Resûlullah yanlarına girdi ve şunu söyledi:”Ey Fâtıma! Halkın: “Resûlullah’ın kızının elinde ateşten bir zincir var!” demesi seni memnun eder mi?” dedi ve böyle diyerek oturmadan geri dönüp gitti. Bunun üzerine Fâtıma zinciri çarşıya gönderip sattırdı, parasıyla bir köle satın aldı ve onu âzad etti. Bu olanlar Resûlullah’a anlatılınca: “Fâtıma’yı ateşten kurtaran Allah’a hamdolsun!” buyurdular.” [Nesâî, Zînet 39, (8, 158).]

2106-Huzeyfe’nin kız kardeşi anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Ey kadınlar cemaati! Süs eşyanız gümüşten olmalıdır. Sizden hangi kadın altınla süslenir ve onu izhâr eder (yabancıya gösterirse), mutlaka onunla azaba maruz kalır.” [Ebû Dâvud, Hâtem 8, (4237); Nesâî, Zînet 39, (8, 156, 157).]

2107-Ukbe İbnu Âmir anlatıyor: “Resûlullah ehline takı ve ipeği yasakladı ve: “Eğer sizler cennet takılarını ve cennetin ipeğini seviyorsanız, bunları dünyada takınıp giymeyin” buyurdu.” [Nesâî, Zînet 39, (8, 156).]Nesâî’nin İbnu Ömer’den yaptığı bir diğer rivâyette: “Resûlullah, altın takınmayı, az bir parça olmak kaydıyla caiz gördü” denilmiştir.

2109-Arfece İbnu Es’ad anlatıyor: “Cahiliye devrinde cereyan eden Külâb savaşında burnum isabet almış, bu sebeple gümüşten bir burun taktırmıştım. bilahare kokmaya başladı. (Durumu kendisine açınca), Resûlullah, bana altından bir burun yaptırmamı söyledi.” [Ebû Dâvud, Hâtem 7, (4232, 4233, 4234); Tirmizî, Libâs 31, (1770); Nesâî, Zînet 41, (8, 163, 164).]

 1. (143)- Huzeyfe anlatıyor: Resûlullah’ın şöyle dediğini işittim: “İpek ve İbrişim elbise giymeyin. Altın ve gümüş kaplardan su içmeyin, onlarda yemek yemeyin. Zira bu iki şey dünyada onlar (kâfirler), âhirette de sizin içindir.” (Buhârî, Et’ime: 28, Eşribe: 28, Libas: 25; Müslim, Libas: 4, (2067); Tirmizî, Eşribe: 10 (1879); Ebu Dâvud, Eşrîbe: 17 (3723); Nesâî, Zînet: 87, (8, 198, 199); İbnu Mâce, Eşribe: 17, (3414); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/461) AÇIKLAMA: Yüzük meselesi: Kadınlara altın ve gümüş yüzük helâldir. Bu hususta hiçbir ihtilaf yok. Erkeklere de gümüş yüzük helâldir. Ancak erkeklere altın yüzük haram mı helal mi meselesi biraz ihtilaflıdır. Esah olan haram olmasıdır. Helâl olduğunu söyleyen fakihler Bera İbnu Âzib’in parmağında altın yüzük taşıdığına dair rivayete dayanır. Bera hazretlerine bu yüzüğü niçin taşıdığı sorulunca: Bu yüzük, Resûlullah’ın bana taktığı bir hediyedir. Bana bizzat takıp şunu söyledi: “Allah ve Resûlünün ihsan ettikleri bu yüzüğü kullan!”… Bir de, ibâhe ifade eden Berâ hadisinin mensuh olabileceği de söylenmişse de bu zayıf bir delildir çünkü, bunun sorulması bile tahrime rağmen nasıl takıyorsun? mânasını taşır ve muahhar olduğunu gösterir.

Altından mâmul nişan yüzüğünü erkeklerin kullanmasına câizdir diyen olmuştur. Bunlar daha ziyade: a) Nişan yüzüğünün tefahur için değil örfî bir zaruret olarak takıldığı, b) Bu maksadla kullanılan altın miktarca az olacağı için israf sayılmayacağı gerekçesinden hareket ederek cevazına hükmederler.

 

Altın yüzüğün hangi parmağa takılacağı dinsel değil, dönemin koşulları veya farklı nedenlere dayanmaktaydı

2099-Hz.Ali anlatıyor: “Resûlullah yüzüğümü şu parmağa koymamı yasakladı -ve eliyle orta ve ondan sonra gelen (şehadet) parmağına işaret etti- buyurdu.” [Müslim, Libâs 64, (2078); Tirmizî, Libâs 44, (1787); Nesâî, Zînet 53, (8, 177); Ebû Dâvud, Hâtem 4, (4225).]

2100-Hz. Ali anlatıyor: “Resûlullah yüzüğünü sağ eline takardı.” [Ebû Dâvud, Hâtim 5, (4226); Nesâî, Zînet 49, (8, 175).]

2101-Cafer İbnu Muhammed, babasından naklen anlatıyor: “Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin , yüzüklerini sol ellerine takarlardı.” [Tirmizî, Libâs 16, (1743).]

2102-İbnu Ömer anlatıyor: “Resûlullah yüzüğü sol eline takardı ve kaşını avucunun içine getirirdi. İbnu Ömer de böyle yapardı. [Ebû Dâvud, Hâtem 5, (4227, 4228).]

2103-Hz. Enes anlatıyor: “Hz. Peygamber helâya girdiği zaman yüzüğünü çıkarırdı.” [Tirmizî, Libâs 16, (1746); Nesâî, Zînet 54, (8, 178). Rezin şu ilâvede bulunmuştur: “Yüzük Resûlullah’ın sol elinde idi.”]

 

Helâya girerken yüzüğün çıkarılması, hijyenik nedenlerden olmalıdır

2103-Hz. Enes anlatıyor: “Hz. Peygamber helâya girdiği zaman yüzüğünü çıkarırdı.” [Tirmizî, Libâs 16, (1746); Nesâî, Zînet 54, (8, 178). Rezin şu ilâvede bulunmuştur: “Yüzük Resûlullah’ın sol elinde idi.”]

 

Saçların kesilmemesi, kadın kimliğine daha uygundur

2128-Hz. Ali anlatıyor: “Resûlullah kadınların başlarını traş etmelerini yasakladı.” [Nesâî, Zînet 4, (8, 130); Tirmizî, Hacc 74, (914).]

 

İhtiyaca göre saç bakımı gereklidir

2125-Abdullah İbnu Mugaffel anlatıyor: “Resûlullah saç bakımını gün aşırı yapmayı emredip, fazlasını yasakladı.” [Ebû Dâvud, Tereccül 1, (4159); Tirmizî, Libâs 22, (1756); Nesâî, Zînet 7, (8, 131, 132).]

2124-Atâ İbnu Yesâr anlatıyor: “Resûlullah’a saçı sakalı karmakarışık bir adam gelmişti. Efendimiz, ona (eliyle) işaret buyurarak, sanki saçını ıslâh etmesini emretmişti. Adam bunu yapıp sonra tekrar geri geldi.:”Şu hal, sizden birinizin tıpkı bir şeytan gibi başı(ndaki saçlar) karmakarışık vaziyette gelmesinden daha hayırlı değil mi?” buyurdular.” [Muvatta, Şa’ar 7, (2, 949).]

 

Uzun saçlı erkekler

2122-Ebû Katâde anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü dedim, benim omuzlarıma kadar dökülen (gür) saçlarım var, tarayıp tanzîm edeyim mi?””Evet dedi, ona ikramda bulun.”Râvi der ki: “Ebû Katâde, “Evet, ona ikramda bulun!” sözü sebebiyle, günde iki sefer (bakım yapar ve) saçlarını yağlardı.” [Muvatta, Şa’ar 6, (2, 949); Nesâî, Zînet 60, (9 183).]

 

Kadınlara benzemek, sağlıklı bir durum değildir

2117-Hz. Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah’a el ve ayaklarına kına yakmış bir muhannes getirdiler.”Bunu niye getirdiniz, nesi var?” diye sordu. Kendisine:”Kendisini kadınlara benzetmiştir!” dediler. Bunun üzerine Efendimiz emretti ve Nakî’ nâm mevkiye sürgün edildi.”Ey Allah’ın Resûlü, onu öldürmeyelim mi?” diye soranlar olmuştu ki:”Hayır! dedi, ben namaz kılanları öldürmekten men edildim.” [Ebû Dâvud, Edeb 61, (4928).]

 

Kadınlara benzemeyi amaçlamadan kına yakılabilir

2112-İbnu Abbâs anlatıyor: “(Saçlarına) kına yakmış bir adam gelmiştir. Hz. Peygamber : “Bu ne güzel!” buyurup takdir etti. (Az sonra) kına ve ketem ile boyanmış biri geldi.”Bu evvelkinden de güzel!” buyurdu. Sonra (saçlarını) sarıya boyamış biri daha gelmişti ki:”Bu öbürlerinden de güzel!” buyurdu.” [Ebû Dâvud, Tereccül 19, (4211); İbnu Mâce, Libâs 34, (3627).]

 

Peygamber duruma göre hem saçını boyadı, hem de boyamadı

2113-İbnu Ömer’den rivâyete göre, sakalını sufra denen sarı boya ile boyar ve derdi ki: “Ben, Resûlullah’ı gördüm, sakalını bununla boyamıştı, en çok sevdiği boya da bu idi. Bununla elbisesini boyadığı da olurdu.” [Ebû Dâvud, Libâs 18, (4064), Tereccül 19, (4210); Nesâî, Zînet 17, (8, 140).]Buhârî ve Müslim’de, Hz. Enes’ten gelen bir rivâyette şöyle denir: “Resûlullah hiç saçını boyamadı. Çünkü ondaki beyazlar çok azdı. Başındaki akları saymak istesem sayabilirdim. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (saçlarını) kına ve ketem ile boyarlardı.” [Buhârî, Libâs 66, Menâkıb 23; Müslim, Fedâil 100-105, (2341); Ebû Dâvud, Tereccül 18, (4209); Nesâî, Zînet 17, (8, 140, 141).]

 

Özgür olduğumuz konularda, Müslümanlar güçlü ise, diğer inanç gruplarına benzememek daha uygundur

2111-Hz. Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Yahudîler ve hıristiyanlar (saçlarını) boyamazlar. Siz onlara muhâlefet edin.” [Buhârî, Libâs 67, Enbiya 50; Müslim, Libâs 80, (2103); Ebû Dâvud, Tereccül 18, (4203); Nesâî, Zînet 14, (8, 137); Tirmizî, Libâs 20, (1752).]Bu hadis Tirmizî’de “(Saçınızdaki) aklıkların rengini değiştirin, yahudîlere benzemeyin!” şeklinde gelmiştir.

 

Özgür olduğumuz konularda, çoktanrıcılardansa, Kitap bilirlerine benzemek sakınca getirmez

2131-İbnu Abbâs anlatıyor: Ehl-i Kitap, saçlarını alınlarına döküyorlardı, müşrikler de ayırıyorlardı. Resûlullah (vahiyle) emir gelmeyen hususlarda Ehl-i Kitâb’a muvafakatı severdi. Saçını alnı üzerinde o da serbest bıraktı. Sonra (ortadan) ayırarak (sağ ve sola) taradı.” [Buhârî, Libâs 70; Müslim, Fedâil 90, (2336); Ebû Dâvud, Tereccül 10, (4188); Nesâî, Zînet 62, (8, 164).]

 

Sakalın uzatılıp, bıyıkların kısaltılması doğrudan dinsel bir emir olmayıp çoktanrıcılara muhalefeti amaçlar, bu konuda sağlıklı olan durum uygun olandır

2133-İbnu Ömer anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Bıyıkları kazıyın, sakalları serbest bırakın.” [Buhârî, Libâs 64, 65; Müslim, Tahâret 53, (259); Muvatta, Şa’ar 1, (2, 947); Ebû Dâvud, Tereccül 16, (4199); Tirmizî, Edeb 18, (2764); Nesâî, Tahâret 15, (1, 16).]Sahîheyn’in bir rivayetinde şöyle denmiştir: “Şu ameller fıtrattandır: Kasık traşı, tırnakların kesilmesi, bıyıkların kesilmesi.”Bir diğer rivâyette: “Müşriklere muhâlefet edin, sakallarınızı uzatın, bıyıklarınızı kesin” denir.

2134-Zeyd İbnu Erkâm anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Bıyığından kim almazsa bizden değildir.” [Tirmizî, Edeb 16, (2762); Nesâî, Tahâret 13, (1, 15).]

2135-İbnu Abbâs anlatıyor: “Resûlullah bıyığından keser ve şöyle derdi: “Halîlu’rrahmân İbrahim de böyle yapardı.” [Tirmizî, Edeb 16, (2761).]

2136)-Abdullah İbnu Amr İbni’l-Âs anlatıyor: Resûlullah sakalından enine ve boyuna alırdı.” [Tirmizî, Edeb 17, (2763).]

 

Kozmetik ürünler sorun oluşturmaz

1213-”Resûlullah, ihrama girmeyi arzu ettiği zaman bulabildiği en güzel yağla yağlanırdı. Öyle ki, yağın parlaklığını başında ve sakalında görürdüm.” (Râvi Hz. Aişe’dir). [Nesâî, Hacc 42, (5, 139-140).]

1222-”İhramlı reyhan koklayabilir, aynaya bakabilir. Yediği zeytinyağı ve tereyağı ile tedâvi olabilir.” [Buharî, Hacc 18, (Bab başlığında, senetsiz olarak kaydetmiştir).]

1226-”Resûlullah yıkandığı su ile saçlarını (dağılmayacak şekilde) tarayıp nizama soktu.” [Ebu Dâvud, Menâsik 12,(1747, 1748) Nesâî, Hacc 40, (5, 136); Buhârî, Hacc 19; Müslim 21, (1184); İbnu Mâce, Menâsik 72, (3047).]

2137-Hz. Enes anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Bana, (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nuru ise namazda kılındı.” [Nesâî, İşretu’n-Nisâ 1, (7, 61).]

2139-Hz. Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Kime hoş koku(tîb) ikram edilirse onu reddetmesin. Çünkü, o güzel koku verir ve taşıması da kolaydır.” [Müslim, Elfâz 20, (2253); Ebû Dâvud, Tereccül 6, (4172); Nesâî, Zînet 75, (8, 189).]

 

Mabedlerde, toplu yerlerde kadının kokuyla dikkat çekmesi doğru değildir

2146-Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Kendisine buhur değen kadın sakın bizimle yatsı namasına katılmasın. “[Müslim, Salât 143, (444); Ebû Dâvud, Tereccül 7, (4175); Nesâî, Zînet 37, (8, 154).]

 

Bunlar, hijyenik açıdan tüm insanlık için gereklidir

2147-Hz. Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Fıtrat beştir: Sünnet olmak(el-hitân), etek traşı olmak, bıyığı kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak.” [Buhârî, Libâs 63, 64, İsti’zân 51; Müslim, tahâret 39, (257); Muvatta, Sıfatu’n Nebiyy 3, (2, 921); Tirmizî, Edeb 14, (2757), Ebû Dâvud Tereccül 16, (4198); Nesâî, Tahâret 10, 11, (1, 14, 15).]

 

Şahitlikte uygarlığın önemi

4909-”Resûlullah buyurdular ki:”Bedevinin, köylü aleyhindeki şehadeti caiz değildir.” [Ebu Davud, Akdiye 17, (3602); İbnu Mace, Ahkâm 30, (2367).] AÇIKLAMA:Bedevi, çöllerde çadırda yaşayanlara denir. Bunlar göçebe hayatı sürer, belli bir yerleşim yerleri yoktur.Bedevinin şehadetinin makbul olmayışı, onların dinî bakımdan eksikliklerinin fazlalığındandır. Onlar şer’î ahkâmı da yeterince bilmezler, çoğu hallerde şehadeti usulüne uygun yapamazlar da. Bu gibi sebeplerle onların şehadeti makbul addedilmemiştir. Ahmed İbnu Hanbel hadisle ameli esas almıştır. İmam Malik ve Ebu Ubeyd de bu görüştedir. Ancak cumhur, bedevinin de şehadetinin makbul olacağına hükmeder. İbnu Raslan: “Bu hadisi, bedevilerden adaleti bilinmeyene hamlettiler. Zaten galib durumda onların adaleti bilinmez” der.

 

Yalancı şahitliğin şirkle ilgisi

4910-”Resûlullah :”Yalan şehadet Allah’a şirkle bir tutulmuştur!” buyurdular ve şu ayeti okudular. (Mealen): “…Putlara tapmak gibi bir pislikten ve yalan sözden de kaçının.” (Hacc 30). [Tirmizî, Şehâdât 3, (2300, 2301); Ebu Davud, Akdiye AÇIKLAMA:Hadiste, yalan şehadeti, günah itibariyle şirke emsal tutmuştur. Çünkü şirk de Allah hakkında bir yalandan ibarettir; söylenmesi caiz olmayan şeyi Allah’a nisbettir.

 

EVLİLİK İLE İLGİLİ DETAYLAR

a)Evlendirmek, toplumsal sorumluluktur

5661-“Resûlullah buyurdular ki:”Dini ve ahlâkı sizi memnun eden birisi kız talep ederse onu evlendirin. Böyle yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve geniş bir fesad çıkar.” [Tirmizî, Nikah 3, (1084).]

 

b)Evlenmek tarafların iznine ve rızasına bağlı

5657-”Resûlullah : “Dul kadın kendisiyle istişare edilmeden nikahlanamaz, bakire de izni sorulmadan nikahlanamaz” buyurmuşlardı. Ashabı sordu:”Ey Allah’ın Resûlü! Onun izni nasıl olur?””Sükut etmesiyle!” buyurdular.” [Buharî, Nikah 41, Hiyel 3; Müslim, Nikah 64, (1419); Tirmizî, Nikah 17, 18, (1107, 1109); Ebu Davud, Nikah 24, (2092, 2093); Nesâî, Nikah 33, (6, 85).]

5658-”Bakire bir kız, Resûlullah’a gelerek, kendisi istemediği halde, babasının evlendirdiğini söyledi. Resûlullah, (bu nikahı) kabul edip etmemede kızı muhayyer bıraktı.” [Ebu Davud, Nikah 25, (2096).]

5656-”Resûlullah buyurdular ki:”Dul nefsine velisinden ehaktır. Bakireden nefsi hususunda izin alınır, onun izni sükutudur.” [Müslim, Nikah 66, (1421); Muvatta, Nikah 4, (2, 524); Tirmizî, Nikah 12, (1108); Ebu Davud, Nikah 26, (2098); Nesâî, Nikah 31, 32, (6, 84).]

5659-”Bir genç kız Resûlullah’a gelerek: “Babam beni kendisinin oğluna nikahladı, ta ki benimle onun alçaklığını gidersin. Ama ben istemiyorum” dedi., babasına adam göndererek getirtti ve evlenme işini kıza bıraktı. Bunun üzerine kız: “Ey Allah’ın Resûlü! Ben şimdi, babamın yaptığına izin verdim. Esasen ben kadınlara bu meselede babalara (icbar) yetkisi olmadığını göstermek istedim!” dedi.” [Nesaî, Nikah 36, (6, 87); İbnu Mace, Nikah 12, (1874).]

 

c)Cinsel birliktelik

482-”Yahudiler: “Kadına arka istikametinden temas edilirse çocuk şaşı doğar” derlerdi. Bunun üzerine: “Kadınlarınız sizin (evlad yetiştiren) tarlanızdır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi gelin” ayeti nâzil oldu” (Bakara 223). Buhârî,Tefsir, Bakara 2, 39; Müslim, Nikâh 117 (1435); Ebu Dâvud, Nikah 46, (2163); Tirmizî, Tefsir, Bakara 2, (2982).

483-”Hz. Ömer , Resûlullah’a gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü mahvoldum” buyurdu. Hz. Peygamber : “Niye mahvoldun ne var?” diye sorunca açıkladı: “Bu gece bineğimi ters çevirdim (arka canibinden yanaştım). “Resûlullah hiçbir cevap vermedi. Cenab-ı Hakk peygamberine şu âyeti vahyetti: “Kadınlarınız sizin tarlalarınızdır. Tarlanıza istediğiniz gibi gelin.” Dübüründen ve hayız halinde temastan kaçınmak şartıyla önden, arkadan, nasıl istersen öyle gel.” Tirmizî, Tefsir, Bakara 2, (2984).

484-”Allah, İbnu Ömer’i mağfiret buyursun, bir hususta yanılmıştı. Şu Ensarîler putperestti ve ehl-i kitaptan Yahudilerle birlikte idiler. Ensar (İslâm’dan önce) ilim yönüyle Yahudilerin kendilerinden üstün olduklarına inanırlardı. Bu sebeple onların birçok davranışlarını aynen taklid ediyorlardı. Ehl-i kitaba has âdetlerden biri de kadınlarına tek istikametten (yani ön cihetten) yanaşırlardı. Bu, kadın için de en uygun tarzdı. Ensar topluluğu, bu âdeti de Yahudilerden aynen almıştı. Kureyşliler ise, kadınları hoş olmayan şekilde açarlar, onlara arka cihetlerinden, ön cihetlerinden, sırt üstü yatmış vaziyette yanaşırlardı. Medine’ye muhacir olarak Mekkeliler gelince onlardan bir erkek Medineli bir kızla evlendi. Erkek, kadına Kureyş usulünce temas etmek istedi. Kadın buna müsaade etmedi. “Bizde kadına tek istikametten temas edilir, sen de öyle yap, aksi halde bana dokunma” dedi.Onların bu ihtilafı büyüdü ve herkes duydu. Öyle ki Resûlullah’a da intikal etti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk şu âyeti inzal buyurdu: “Kadınlarınız (çocuk yetiştirdiğiniz) tarlanızdır. Tarlaya dilediğiniz gibi gelin” (Bakara 223). “Dilediği gibi” den maksad (istikâmet olarak) önlerinden, arkalarından, sırt üstü yatmış olarak. Ancak bu geliş çocuk mahalline olacak.” Ebu Dâvud, Nikâh 46, (2164).

485-”Resûlullah : “Kadınlarınız (çocuk yetiştirdiğiniz) tarlalarınızdır, tarlanıza dilediğiniz gibi gelin” ayetiyle ilgili olarak şöyle buyurdu: “Tek yoldan (ki o da çocuk yoludur) olmak kaydıyla dilediğiniz şekilde temas kurun” Tirmizî, Tefsîr, Bakara, (2983).

 

d)Kendine haram kılma: Yemin(önboşanma)

4053-”Kim hanımını (kendine) haram kılarsa, bu (boşanma ifade eden) bir şey değildir, bu söz bir yemindir, yemin kefaretinde bulunur. Nitekim âyet-i kerime’de Cenab-ı Hakk: “Allah’ın Resûlünde sizin için güzel örnek vardır.” (Ahzâb 21) buyurmuştur.” [Buhârî, Talâk 8, Tefsir, Tahrim 1; Müslim, Talâk 19, (1473); Nesâî, Talâk 16, (6, 151).]

4054-”Bir adam İbnu Abbâs’ya gelerek: “Ben hanımımı kendime haram kıldım! (Ne yapayım, hükmü nedir?)” diye sordu. İbnu Abbâs: “Yalan söyledin, o haram değildir” dedi ve şu âyeti okudu. (Meâlen): “Ey Peygamber, Allah’ın sana helal kıldığını sen niye kendine haram ediyorsun?” (Tahrim 1)İbnu Abbas âyeti okuduktan sonra dedi ki: “Sen, bu sayılan kefâretlerin en ağırı olan köle âzadını yerine getireceksin.” [Nesâî, Talâk 16, (6, 151).]

 

e)Boşanma

4048-”Resûlullah’a bir adamın hanımın üç talakla birden boşadığını haber verdiler. Öfke ile kalkıp: “Daha ben aranızda iken Allah’ın kitabıyla mı oynanıyor?” buyurdu. Derken birisi kalkıp: “Ey Allah’ın Resûlü, onu öldürmeyeyim mi?” dedi.” [Nesâî, Talâk 6, (6, 142.)]

4049-”Dedim ki: “Ey Allah’ın Resûlü, (vallahi) ben hanımını kesinlikle boşadım.””Peki bununla ne kasdettin?” diye sordu. Bir (talak) kastettim” dedim. Bunun üzerine:”Bununla bir kastettiğine dair Allah’a yemin eder misin?” dedi. Ben de: “Vallahi bununla sadece bir talak kastettim” dedim. Bunun üzerine: “O halde bu senin kastettiğin şekildedir!” buyurdu ve kadını ona geri verdi. O ise, hanımı ikinci kere Hz. Ömer zamanında, üçüncü kere de Hz. Osmân zamanında boşadı.” [Tirmizî, Talâk 2, (1177); Ebu Dâvud, Talâk 10, (2196), 14, (2206, 2207, 2208).]

 

f)Kadının boşaması

4055-İmam Mâlik’e ulaştığına göre, bir adam İbnu Ömer’e gelerek: “Ben, hanımımın işini kendi eline koydum, o da kendini (benden) boşadı. Bu hususta ne dersiniz?” diye sordu. İbnu Ömer : “Ben, kadının yaptığı gibi olduğuna kaniyim” deyince adam: “Ey Ebu Abdirrahmân, böyle yapma!” diye itiraz etti. İbnu Ömer ise: “Bunu ben değil, sen yaptın!” diye cevap verdi.” [Muvatta, Talâk 10, (2, 553).]

4056-”Ben Zeyd İbnu Sâbit’in yanında oturuyor idim. Muhammed İbnu Ebî Atîk gözlerinden yaşlar boşandığı halde ona uğradı. Zeyd: “Neyin var?” diye sordu: “Ben, dedi, hanımımın işini kendine bırakmıştım, o da beni bıraktı.””Peki (boşanma işini ona bırakmaya) seni sevkeden şey ne idi?” dedi. Muhammed İbnu Ebî Atîk:”Kader!” deyince, Zeyd: “Dilersen hanımına dönersin, zira bu bir (talak)dır. Sen ise ona (kadına) daha çok hak sahibisin” fetvasını verdi.” [Muvatta, Talâk 12, (2, 554).]

 

g)Boşanma sonrası bekleme süresini aynı evde geçirmek

4061-İbnu Ömer’dan rivayet edildiğine göre, hanımını hayızlı iken boşamış, babası Hz. Ömer, durumu Resûlullah’a sormuştur. da: “Ona emret, hanımına dönsün. Kadın temizleninceye kadar yanında tutsun. Sonra tekrar hayz olup temizleninceye kadar beklesin. Kadın temizlenince boşamak dilerse, temastan önce boşasın. İşte bu, azîz ve celîl olan Allah’ın (boşama hususunda) emir buyurduğu iddettir” buyurdu.Müslim’in bir rivayetinde: “…Ona söyle, hanımına dönsün, sonra onu temizken veya hamile iken boşasın” demiştir. [Buhârî, Talâk 2, 3, 44, 45, Ahkâm 13, Tefsir, Talâk 1; Müslim, Talak 1, (1471); Muvatta, Talâk 53, (2, 576); Ebu Dâvud, Talâk 4, (2179-2185); Tirmizî, Talâk 1, (1175); Nesâî, Talâk 1, 3, 4, (6, 137-141).] 2/228

 

h)Sakıncalı evlilikler

5683-”Resûlullah hala ile teyzenin veya hala ile halanın aynı adamın nikahında birleştirilmesini mekruh addetti.” [Ebu Davud, Nikah 13, (2067); Tirmizî, Nikah 30, (1125).]

5684-”Hz. Cabir’i dinledim, “Resûlullah kadının halası veya teyzesi üzerine nikahlanmasını yasakladı” demişti.” [Buharî, Nikah 27; Nesaî, Nikah 48, (6, 98).]

5686-”Ey Allah’ın Resûlü, dedim. Ben Müslüman olduğum zaman nikahımda iki kızkardeş vardı (ne yapalım?)””Onlardan dilediğin birini boşa!” emrettiler.” [Ebu Davud, Talak 25, (2245); Tirmizî, Nikah 34, (1129).]

5687-”Hz. Osman’a bir adam: “Köle olan iki kızkardeş, bir kişinin nikahı altında birleştirilebilir mi?” diye sordu. Hz. Osman:”Onların bu şekilde nikahlanmasını bir ayet helal, bir ayet de haram kıldı. Ben ise, böyle bir şeyi yapmayı sevmem!” dedi. Adam Hz. Osman’ın yanından çıktı. Resûlullah’ın ashabından bir kimseye rastladı. Bu meseleyi ona da sordu. O da:”Bana gelince, yetki benim elimde olsa, bunu yapan birini bulduğum takdirde ona mutlaka ibaretamiz bir ceza veririm!” dedi.İbnu Şihab rahimehullah: “Bu cevabı veren zatın Ali İbnu Ebi Talib olduğunu zannediyorum” dedi. İmam Malik: “Böyle bir sözü Zübeyr’in söylediği bana ulaştı” demiştir.” [Muvatta, Nikah 34, (6, 538-539).]

5692-Resûlullah, “hulle yapana da hulle yaptırana da lanet etti.” [Tirmizî, Nikah 27, (1119, 1120); Ebu Davud, Nikah 16, (2076, 2077); Nesâî, Talak 13, (6, 149).]

 

i)Peygamber kadını üzecek durumlarda çokeşliliğe karşı

5694-”Resûlullah’ın minberde şöyle söylediğini işittim:”Benî Hişam İbnu’l-Mugire ailesi, kızlarını Ali İbnu Ebi Talib’le evlendirmek için benden izin istiyor. Ben izin vermedim, vermiyorum ve vermeyeceğim! Ancak, Ebu Talib’in oğlu kızımı boşayıp, kızlarını almak isterse o başka! Şunu iyi bilin, Fatıma benden bir parçadır. Onu üzen beni de üzer, ona eziyet olan bana da eziyet olur.” [Buhârî, Fezailu’l-Ashab 16, 12, 29, Cum’a 29, Humus 5, Nikah 109, Talak 13; Müslim, Fezailu’s-Sahabe 96, (2449); Ebu Davud, Nikah 13, (2071); Tirmizî, Menakıb, (3866).]

5696-”İbnu Abbas ve İbnu Ömer’e, nikahı altında hür bir kadın olduğu halde bunun üzerine bir cariye nikahlamak isteyen bir adam hakkında soruldu. Bunlar, adamın ikisini cemetmesini mekruh addettiler.” [Muvatta, Nikah 31, (2, 536).]

 

j)Kadın erkek ayrımı yok

745-”Ey Allah’ın Resûlü, dedim, her şeyi erkekler için görüyorum. Hiçbir şekilde kadınların zikredildiğini görmüyorum.” Bunun üzerine şu âyet indi. (meâlen): “Doğrusu, erkek ve kadın Müslümanlar, erkek ve kadın mü’minler, boyun eğen erkekler ve kadınlar, doğru sözlü erkekler ve kadınlar, sabırlı erkekler ve kadınlar, gönülden bağlanan erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, işte Allah bunların hepsine mağfiret ve büyük ecir hazırlamıştır” (Ahzab,35). [Tirmizî, Tefsir,Ahzâb (3209).]

2729-”Hz. Âişe’nin yanında namazı bozan şeylerden söz açılmıştı. Bu meyanda köpek, eşek ve kadının da zikri geçti. Âişe :”Bizi yine eşeklere ve köpeklere benzettiniz. Vallahi, ben Resûlullah’ı kıblesiyle arasında yatakta yatar olduğum halde namaz kılarken gördüm. Benim için ihtiyaç hâsıl olunca oturup onu rahatsız etmek istemezdim, (yatağın) ayak tarafından sıyrılıp çıkardım.” [Buhârî, Salât 22, 99, 102, 103, 104, 105, 108, Amel fi’s-Salât 10, Vitr 3, İsti’zân 37; Müslim, Salât 267, (512); Muvatta, Salâtu’l-Leyl 2, (1, 117); Ebû Dâvud, Salât 112, (711, 712, 713, 714); Nesâî, Tahâret 120, (1, 101, 102), Kıble 10, (2, 67).] c.9 s.28 /2730

 

k)Zorunlu-geçici durumda nikah olanaklı mı?

1294-”Haccda mut’a sadece Muhammed’in ashabına hastır.” [Müslim, Hacc 189, (1224); Ebu Dâvud, Menâsik 25, (1808); Nesâî, Hacc 77, (5, 179-180); İbnu Mâce, Hacc 42, (2984).]

 

l)Kadın eline dokunmak

2105-Sevbân anlatıyor: “Resûlullah’ın yanına Fâtıma Bintu Hübeyre, elinde altından iri yüzükler (Feth) olduğu halde gelmişti. Hz.Peygamber, kadının ellerine vurmaya başladı…” [Nesâî, Zînet 39, (8, 158).]

 

m)Mehir, evlilik ödülü

3456-Hz. Enes buyurdular ki: “Ebû Talha, Ümmü Süleym’le evlendi. Aralarındaki mehir müslüman olmaktı. Ümmü Süleym, Ebû Talha’dan önce müslüman olmuştu. Ebû Talha, Ümmü Süleym’i istetince, Ümmü Süleym: “Ben müslüman oldum, sen de müslüman olursan evlenirim” dedi. Bunun üzerine o da müslüman oldu. Ümmü Süleym’in mehir olarak istediği şey müslüman olması idi.” [Nesâî, Nikâh 63, (2, 114).]

 

n)İki kız kardeş nikahı

5651-”Hz. Osman’a bir adam: “Köle olan iki kızkardeş, bir kişinin nikahı altında birleştirilebilir mi ?” diye sordu. Hz. Osman: “Onların bu şekilde nikâhlanmasını bir âyet helâl, bir ayet de haram kıldı. Ben ise, böyle bir şeyi yapmayı sevmem!” dedi. Adam Hz. Osman’ın yanından çıktı. Resülullah’ın ashabından bir kimseye rastladı. Bu meseleyi ona da sordu. O da: “Bana gelince, yetki benim elimde olsa, bunu yapan birini bulduğum taktirde ona mutlaka ibretâmiz bir ceza veririm!” dedi. İbnu, Sihâb : “Bu cevabı veren zâtın Ali İbnu Ebi Talib olduğunu zannediyorum” dedi. İmâm Mâlik: “Böyle bir sözü Zübeyr’ın söylediği bana ulaştı” demiştir.” Muvatta, Nikâh 34, (6, 538-539).

 

o)Kadın erkek ilişkileri

3793-Ümeyye İbnu Ebi’s-Salt, Beni Gıfarlı -isminde zikrettiği- bir kadından nakleder ki, kadın şöyle demiştir: “Resûlullah, beni devesinin döşüne serilen(terkisi) örtünün üzerine bindirdi.” Kadın devamla der ki: “Allah’a yemin olsun, sabahleyin indi ve deveyi ıhtırdı. Ben de terkiden indim… Örtüde benden bulaşan kan vardı. Bu benim ilk hayız kanım idi. Görünce deveye doğru sıçradım ve utandım.. Resûlullah bendeki bu hali farkedip, kanı da görünce: “Neyin var? Belki de hayız oldun?” buyurdular. Ben “Evet!” dedid. Resûlullah : “Öyleyse (hayız görenlerin tedbirlerine başvurarak) kendine çekidüzen ver. Sonra da bir su kabı al, içerisine tuz at. Sonra örtüye değen kanı yıka, sonra bineğine dön!” ferman buyurdular. Resûlullah Hayber’i fethettiği zaman ganimetten bize de bağışta bulundu. (Ümeyye Bintu Ebi’s-Salt) der ki: “(Gıfarlı sahabiyye), suyuna tuz katmadan hayız kanını yıkamazdı. Öldüğü zaman cenazesinin yıkanacağı suya da tuz atılmasını vasiyet etmiştir.” Ebu Dâvud, Tahâret 122, (313) /3793

 

GİYİM İLE İLGİLİ DETAYLAR

a)Zinet yasaklaması, dinle ilgili bir haram olmayıp ölçülü olmak, israf etmemek ve inkarcılara benzememek içindir

5285-”Ömer İbnu’l-Hattab , biz Utbe İbnu Ferkad ile Azerbaycan’da iken bize şöyle yazmıştı:”Ey Utbe, (bu mal) ne senin emeğin, ne babanın emeği ne de annenin emeğidir. Öyleyse mü’minleri, evlerinde, kendi evinde doyduğun şeyden doyur. Zevk için yemekten ve şirk ehlinin zinetinden, ipekli giymekten kaçın. Zira Resûlullah şu kadarı hariç ipekli giymekten yasakladı ve Resûlullah bize orta ve işaret parmağını kaldırarak birbirine bitiştirdi.” [Buhârî, Libas 25; Müslim, Libas 12, (2069); Ebu Davud, Libas 10, (4042); Nesâî, Zinet 93, (8, 202); İbnu Mace, Libas 18, (3593).]

5292-”Resûlullah saf ipekten yapılmış elbiseyi yasakladı. Ama alem olarak konan ve kumaşın direzisinde kullanılan ipeğe yasak yoktur.” [Ebu Davud, Libas 12, (4055).]

5293-”Resûlullah Zübeyr İbnu’l-Avvam ve Abdurrahman İbnu Avf için kendilerindeki uyuz sebebiyle ipekli giymelerine izin verdi.”

5294-”Resûlullah’a (hacc sırasında) bitten şikayet ettiler. onlara katıldıkları gazveleri sırasında ipek gömlekler giymeye ruhsat tanıdı.” [Buhârî, Libas 29, Cihad 91; Müslim, Libas 25, (2076); Tirmizî, Libas 2, (1722); Ebu Davud, Libas 13, (4056); Nesâî, Zinet 93, (8, 202).]

5295-”Hz. Ömer el-Cabiye’de halka hitap ederek: “Resûlullah iki, üç veya dört parmak yeri hariç, ipek giymeyi yasaklamıştı!” dedi.” [Müslim, Libas 12, (2069).]

 

b)Kadın saçı görülebilir mi?

1470-Nafi anlatıyor:”İbnu Ömer dedi ki: “İhramlı kadın, ihramdan çıkınca, saç örgülerinin ucundan bir miktar kesmedikçe taranmaz. Şâyet kurbanlığı varsa, kurbanı kesilinceye kadar saçından hiçbir şey kesemez.” [Muvatta, Hacc 163, (1, 387).]

5611-Hz. Aişe anlatıyor: “Resûlullah , ben altı yaşında iken benimle evlendi. Medine’ye geldik. Beni’l-Hâris İbnu’l-Hazrec kabîlesine indik. Ben hummaya yakalandım. Saçlarım döküldü. (İyileşince) saçım yine uzadı. Annem Ümmü Rûman, ben arkadaşlarımla salıncakta oynarken, bana geldi, benden ne istediğini bilmeksizin yanına gittim. Elimden tuttu. Evin kapısında beni durdurdu. Evimizde, ensârdan bir grup kadın vardı. “Hayırlı, bereketli olsun!”, “Uğurlu mübarek olsun!” diye dualar, tebrikler ettiler. Annem beni onlara teslim etti. Onlar kılıkkıyafetime çeki düzen verdiler. Beni, [kuşluk vakti aniden] Resûlullah (ın gelişinden) başka bir şey şaşırtmadı. Annem beni O’na teslim etti. O gün ben dokuz yaşında idim.” [Buhârî, Nikâh 38, 39, 57, 59, 61; Müslim, Nikâh 69, (1422); Ebu Dâvud, Nikâh 34, (2121); Edeb 63, (4933,4934,4935, 4936, 4937); Nesâî, Nikâh 29, (6, 82).]

3760-Ebû Seleme’nin yaptığı diğer bir rivayette şöyle gelmiştir: “Hz. Âişe’nin yanına girmiştim. Yanımda Hz. Âişe’nin süt kardeşi vardı. Kendisine, Resulullah’in cenabetten nasıl yıkandığını sorduk. Bir sa’ miktarında bir kap getirtti ve onunla yıkandı. Âişe ile aramızda bir perde vardı. (Yıkanırken) üzerine üç kere su döktü ve dedi ki:”Resulullah’ın zevceleri, saçları kulak memesi civarında olması için saçlarının başlarını alırlardı.” [Buhârî, Gusl 2; Müslim, Hayz 41, 42, (319, 320); Muvatta, Tahâret 68, (1, 44, 45); Ebû Dâvud, Tahâret 97, (238); Nesâî, Tahâret 144, (1, 127).]

4276-Hz. Ali anlatıyor: “Resulullah beni, Zübeyr’i ve Mikdâd’ı gönderdi ve dedi ki:”Gidin Ravzatu Hâh nam mevkiye varın. Orada bir kadın bulacaksınız. Onda bir mektup var, mektubu ondan alın gelin.” Gittik. Atımız bizi çabuk götürdü. Ravza’ya geldik. Kadınla karşılaşınca:”Mektubu çıkar!” dedik. Kadın: “Bende mektup yok!” dedi.”Ya mektubu çıkarırsın yahut senin elbiselerini soyarız!” diye ciddî konuştuk. Saç örgülerinin arasından mektubu çıkardı… [Buhârî, Megâzî 9, Cihâd 141, 195, Tefsir, Mümtehine 1, İsti’zân 23, İstitâbe 9; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 161; Ebu Dâvud, Cihâd 108, (2650, 2651); Tirmizî, Tefsir, Mümtahine, (3302).]

 

c)Erkek saçı ve uzun saç

2122-Ebû Katâde anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü dedim, benim omuzlarıma kadar dökülen (gür) saçlarım var, tarayıp tanzîm edeyim mi?””Evet dedi, ona ikramda bulun.”Râvi der ki: “Ebû Katâde, “Evet, ona ikramda bulun!” sözü sebebiyle, günde iki sefer (bakım yapar ve) saçlarını yağlardı.” [Muvatta, Şa’ar 6, (2, 949); Nesâî, Zînet 60, (9 183).]

2750-İbnu Abbâs’ın anlattığına göre, Abdullah İbnu’l-Hâris’i,-saçını arkadan topuz yapmış olduğu halde- namaz kılarken görmüş, arkasında durup, topuzu çözmeye başlamış, öbürü de kımıldamayıp, ona imkân tanımıştır. İbnu’l-Hâris namazını bitirince, İbnu Abbâs’a gelip: “Benim saçımla niye ilgilendin?” diye sormuş, İbnu Abbâs şu cevabı vermiştir. “Ben Resûlullah’ı işittim, demişti ki:”Böylesinin misâli, kolları arkasından bağlı olduğu halde namazını kılan kimsenin misâlidir.” [Müslim, Salât 232, (492); Ebû Dâvud, Salât 88, (647); Nesâî, İftitah 147, (2, 215-216).]

2751-Ebû Saîd el-Makberî anlatıyor: “Resûlullah’ın âzadlısı Ebû Râfi, Hasan İbnu Ali’ye uğradı. Hasan, örgülerini ensesinde topuz yapmış olduğu halde kalkmış namaz kılıyordu. Ebû Râfi topuzunu çözdü. Hasan öfkeyle ona baktı. Ebû Râfi : “Öfkelenme, namazına devam et, çünkü ben Resûlullah’ın: “Bu, şeytan’ın minderi,(3) yani oturma yeridir” dediğini işitmiştim (de onun için çözdüm)” dedi.”

2131-İbnu Abbâs anlatıyor: Ehl-i Kitap, saçlarını alınlarına döküyorlardı, müşrikler de ayırıyorlardı. Resûlullah (vahiyle) emir gelmeyen hususlarda Ehl-i Kitâb’a muvafakatı severdi. Saçını alnı üzerinde o da serbest bıraktı. Sonra (ortadan) ayırarak (sağ ve sola) taradı.” [Buhârî, Libâs 70; Müslim, Fedâil 90, (2336); Ebû Dâvud, Tereccül 10, (4188); Nesâî, Zînet 62, (8, 164).]

5538-İbnu Abbas anlatıyor: “Ehl-i Kitap saçlarını düz salınmaya bırakırlar, müşrikler de ayırırlardı. Resulullah ise (vahiy yoluyla ) emredilmediği hususlarda Ehl-i Kitab’a uygun hareket etmekten hoşlanırdı. Bu sebeple saçını alnından serbest bıraktı. Bilahare (bütün müşrikler Müslüman olduktan sonra) saçlarını (alnından) ayırdı.” [Buhari, Libas 70, Menakıb 23, Fezailu’l-Ashab 52; Müslim, Fezail 90, (2336); Ebu Davud, Tereccül 10, (4188); İbnu Mace, Libas 36, (3632).]

 

İHRAMLI BAŞINI ÖRTMEMELİ

1208- Nafi’ anlatıyor: “İbnu Ömer demiştir ki: “Başın çeneden yukarısını ihramlı kimse örtemez(TAHRÎM).” [Muvatta, Hacc 13, (1, 327).]

1199- İbnu Ömer anlatıyor: “Resûlullah muhrimin(ihramlı) giyeceği şeylerden sorulmuştu, şu cevabı verdi: “Muhrim ne kamis (gömlek), ne sarık(imâme), ne bürnus(başı da örten bir parça taşıyan her çeşit giyecek. İslâm’ın bidâyetinde zâhidlerin giydiği aşağılara sarkan uzunca bir takke çeşidi-Nihâye) ne şalvar(serâvîl) ne de vers(Sarı renkli bir boya maddesi) veya zaferân bulaşmış bir giysi taşımaz. Ayağında da mest (ve benzeri ayakkabı) yoktur. Ancak nalın bulamazsa, mestlerin topuktan aşağı kısmını kesmelidir.”Buharî’de şu ziyade var: “İhramlı kadın yüzünü örtmez, eldiven de giymez.” [Buharî,Hacc 21, Cezâu’s-Sayd 13, 15, İlm 53, Sâlât 9; Müslim, Hacc 1, (1177); Muvatta, Hacc 8, (1, 324-328); Tirmizî, Hacc 18, (833); Ebu Dâvud, Menâsik 32, (1824, 1825, 1826); Nesâî, Hacc 28, (5, 129).]

1200 Yine İbnu Ömer’den rivayete göre demiştir ki: “Resûlullah kadınları ihrâma girdikleri vakit eldiven kullanmaktan, yüzlerini örtmekten ve vers ve za’ferân değmiş elbise giymekten yasakladı ve: “Bunlardan gayrı, hoşuna giden elbise çeşitlerinden safranla boyanmış veya ipekli veya zinet veya şalvar veya kamis veya mest giysin” dedi.” [Ebu Dâvud, Menâsik 32, (1827).]

1202- İbnu Abbas hazretleri anlatıyor: “Resûlullah hazretleri buyurdular ki: “Kim izar(etek) bulamazsa şalvar giysin, kim de nalın bulamazsa mest giysin.” [Buharî, Libâs 14, 37, Hacc 132, Cezâu’s-Sayd 15, 16; Müslim, Hacc 4,(1178); Tirmizî, Hacc 19, (834); Ebu Dâvud, Hacc 32, (1829); Nesâî, Hacc 32, (5, 132).]

 

HAYIZLI İKEN NAMAZ KILINABİLİYOR. HİMÂR, BAŞÖRTÜ MÜ?

2687- Hz. Âişe anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Allah hayız görenin (kadının) namazını başörtüsüz(HİMÂR) kabul etmez.” [Ebû Dâvud, Salât 85, (641); Tirmizî, Salât 277, (377).] AÇIKLAMA:1- Hadiste geçen hâiz (hayız gören) kelimesiyle bülûğ yaşına ermiş kadın kastedilmiştir, hayız görmekte olan değil. Bu açıklamaya gerek duyulmuştur, çünkü hâiz kelimesi normalde namazdan menedilmiş olan hayız halindeki kadın için kullanılır. Aliyyü’l-Kârî’nin Mirkat’daki kaydına göre: “Daha doğrusu, bu kelime ile hayız görme tabiatında olanlar kastedilmiştir, tâ ki, kız çocukları da hükme dahil olsun. Zira kız çocuklarının kıldığı namazların muteber olması için başlarını örtmeleri şarttır.”2- Hımâr, başı örten her şeydir. Cinsi, şekli, uzunluğu mühim değildir, yeterki şer’in derpîş ettiği örtünmeyi sağlasın.”Avret” meselesinde hür ve köle ayırımı yapmayıp, ikisini aynı hükme tâbi tutan Ehl-i zâhir için bu hadis delil olmuştur, çünkü hüküm hiçbir kaydı şâmil olmaksızın mutlak gelmiştir. Ebû Hanîfe, Şâfiî vs. ulemanın da dahil olduğu cumhur, hür ile köle kadın arasında tefriki esas alır ve câriyenin avretini, erkeklerde olduğu üzere göbekle diz arası olarak belirlerler. İbnu Abdiberr el-İstizkâr’da belirttiği üzere İmam Mâlik: “Câriyenin avreti saç hariç hürre’ninki gibidir” der. Ancak Irakî Şerhu’t-Tirmizî’de: İmam Mâlik’ten meşhur olan rivayete göre, câriyenin avreti erkeklerin avreti gibidir demiştir.

2688- Ubeydullah İbnu’l-Esved el-Havlânî -ki Resûlullah’ın zevce-i pâkleri Meymûne’nin terbiyesinde idi anlatıyor: “Meymûne üzerinde izar(etek) olmaksızın tek entari(dır’) ile başörtüsü(HİMÂR) giyinmiş olduğu halde namaz kılardı.” [Muvatta, Salâtu’l-Cema’a 37, (1, 142).]

5290- Hz. Ali anlatıyor: “Resulullah bana siyera (denen yolyol sarı kalemli dokunmuş ipek) kumaştan bir takım elbise giydirdi. Sonra ben onu giyip çıktım (Resulullah bunu üzerimde görünce bana kızmıştı), öfkesini yüzünde görüyordum. Hemen dönüp, onu hanımlarım arasında başörtüsü(HUMUR) yapmaları için taksim ettim.” [Buhârî, Libas 30, Hibe 27, Nafakat 11; Müslim, Libas 19, (2071); Ebu Davud, Libas 10, (4043); Nesâî, Zinet 85, (8, 197).]

 

SÜNNET NEDİR? SÜNNET DİYE BİLİNEN İŞLER

a)Sünnet olmak, süregelen sağlıksal ve hijyenik bir konudur

2147-”Resûlullah buyurdular ki: “Fıtrat beştir: Sünnet olmak, etek traşı olmak, bıyığı kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak.” [Buhârî, Libâs 63, 64, İsti’zân 51; Müslim, tahâret 39, (257); Muvatta, Sıfatu’n Nebiyy 3, (2, 921); Tirmizî, Edeb 14, (2757), Ebû Dâvud Tereccül 16, (4198); Nesâî, Tahâret 10, 11, (1, 14, 15).] “Her çocuk, fıtrat (yani Allah’ın ilk ortaya koyduğu yaratılış) üzere doğar” buyrulmuştur. Bu açıklama şu âyete de işâret etmektedir:”..Allah’ın insanları üzerine yarattığı, o fıtrat…” (Rum 30). Burada ifade edilen mâna şudur: Her insan eğer doğduğu anda terkedilecek (ve hiçbir hâricî telkin ve tercihte bulunulmayacak) olsa, aklı onu hak din’e yani tevhîd’e götürür. Bu söyleneni şu âyet dahi te’yîd eder: “O halde (habibim), sen yüzünü bir muvahhit olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki, O insanları bunun üzerine yaratmıştır” (Rum 30). İbnu Hacer, fıtrat yerine “sünnet” kelimesinin muhtelif rivâyetlerde vârid olduğunu belirtir… Hadisin bazı vecihlerinde fıtrat yerine kullanılmış olan sünnet kelimesi, ıstılâhi mânadaki sünnet değildir, yani “vacib”in mukabili olan sünnet değildir, yol manasına gelen sünnettir… Ebû Şâme: “Hadisin taleb ettiği şeyler, ahlâkı güzelleştirmeye mahsus olan nezâfettir. Bunun için Şâri’den vâcib kılıcı bir emre gerek yoktur. İnsanların fıtrî meyilleri yeterlidir, mücerred nedb ifade eden beyan kâfidir” demiştir.

2148-”Resûlullah buyurdular ki: “On şey fıtrattandır: Bıyığın kesilmesi, sakalın uzatılması, misvak, istinşak (burna su çekmek), mazmaza (ağza su çekmek), tırnakları kesmek, parmak mafsallarını yıkama, koltuk altını yolmak, etek traşı olmak, intikâsu’lmâ yani istinca yapmak.” [Müslim, 56 (261); Ebû Dâvud, Tahâret 29, (53); Tirmizî, Edeb 14, (2758); Nesâî, Zînet 1, (8, 126, 127).]

2150-”Resûlullah buyurdular ki: “İbrahim,… seksen yaşında olduğu halde sünnet oldu.” [Buhârî, İsti’zân, 51, Enbiya 8; Müslim, Fedâil 151, (2370).]

2153-”Bir kadın Medine’de kızları sünnet ederdi. Resûlullah (kadını çağırtarak) kendisine: “Derin kesme. Zîra derin kesmemen kadın için daha çok haz vesilesidir, koca için de daha makbûldür” diye talimat verdi.” [Ebû Dâvud, Edeb 179, (5271).]

 

b)Saç-sakal ve bıyık, çoktanrıcılara benzeşmemek konusu

2133-”Resûlullah buyurdular ki: “Bıyıkları kazıyın, sakalları serbest bırakın.” [Buhârî, Libâs 64, 65; Müslim, Tahâret 53, (259); Muvatta, Şa’ar 1, (2, 947); Ebû Dâvud, Tereccül 16, (4199); Tirmizî, Edeb 18, (2764); Nesâî, Tahâret 15, (1, 16).]Sahîheyn’in bir rivayetinde şöyle denmiştir: “Şu ameller fıtrattandır: Kasık traşı, tırnakların kesilmesi, bıyıkların kesilmesi.” Bir diğer rivâyette: “Müşriklere muhâlefet edin, sakallarınızı uzatın, bıyıklarınızı kesin” denir. Buradaki “fıtrat” kelimesini âlimler: “Sünnet, yani uymamız emredilen eski peygamberlerin sünneti” diye açıklamışlardır.

2134-”Resûlullah buyurdular ki: “Bıyığından kim almazsa bizden değildir.” [Tirmizî, Edeb 16, (2762); Nesâî, Tahâret 13, (1, 15).] AÇIKLAMA: …Âlimler, bıyıktan alınması gereken miktar hususunda ihtilaf etmişlerdir. Selef’ten bir çoğu bıyıkların dipten kesilmesi gereğine hükmetmiştir. Bunlar hadislerde gelen bu gibi emirlere dayanırlar. Bu kelimeler kesmede mübâlağa ifade eder. Bu görüşte olan Kûfîlere (Ebû Hanîfe, Züfer, Ebû Yûsuf ve Muhammed) göre saç ve bıyıkların kazınması, kısaltılmasından efdaldir. Bir kısım âlimler de bıyığın kökten traş edilmesini yasaklamıştır. İmam Mâlik bunlardandır. O, bıyığını traş edenleri cezalandırmak (te’dîb etmek) gerektiğine hükmetmiştir.

2135-”Resûlullah bıyığından keser ve şöyle derdi: “Halîlu’rrahmân İbrahim de böyle yapardı.” [Tirmizî, Edeb 16, (2761).]

 

 

UYGAR DAVRANIŞLAR

c)Sünnet, süregelen olumlu alışkanlıklar(gelenek) ve uygarca davranışlardır

5256-İbnu Abbas diyor ki: “Kişi oturduğu zaman, ayakkabılarını çıkarıp (sol) yanına koyması sünnettir.” [Ebu Davud, Libas 44, (4138), Salat 89, (648).]

3358-6995-Hz.Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Adamın misafirini kapıya kadar uğurlaması sünnettendir.”

3409-İbnu Abbâs anlatıyor: “Hastayı ziyaret ederken az oturmak ve az gürültü yapmak sünnettendir.” [Buhârî, İlm 39, Cihad 176 Cizye 6; Megazî 83, İ’tisâm 26, Mardâ 17.]

3047-Hz. Ali demiştir ki: “Bayram namazına yaya gitmen, çıkmazdan önce birşeyler yemen sünnettendir.” [Tirmizî, Salât 382, (530); İbnu Mâce, İkâmet 161, (1296).]

1186-İbnu Abbâs şunu söylemiştir: “Hacc için, sadece hacc aylarında ihrama girmek sünnettendir.” [Buharî, Hacc 33.]

3994-7200-Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Sizler, kendinizden önce gelen ümmetlerin sünnetine kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak tıpa tıp uyacaksınız. Hatta onlar, daracık bir keler deliğine girseler oraya siz de gireceksiniz.”Oradakiler, “Ey Allah’ın Resûlü! (Onlar) yahudiler, ve hıristiyanlar mı?” diye sordular.: “Bunlar değilse kimler olur?” buyurdular.”

2525-İbnu Mes’ud’dan nakledildiğine göre, ayaklarının arasını bitiştirerek namaz kılan bir adam görmüştü. Şöyle söylendi: “(Bu adam) sünnete muhalefet etti. Ayaklarını sırayla dinlendirse daha iyidir.” Nesâî, İftitah 13, (2,128).

 

d)Ölçülü işler ve ameller

70-Hz.Enes anlatıyor: Hz. Peygamber’in zevce-i pâklerinin hâne-i saâdetlerine bir gurub erkek gelerek Resûlullah’ın (evdeki) ibadetinden sordular. Kendilerine sordukları husus açıklanınca sanki bunu az bularak: “Resûlullah kim, biz kimiz? Allah O’nun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir (bu sebeple O’na az ibadet de yeter) dediler. İçlerinden biri: “Ben artık hayatım boyunca her gece namaz kılacağım” dedi. İkincisi: “Ben de hayatımca hep oruç tutacağım, hiç bir gün terketmeyeceğim”dedi. Üçüncüsü de: “Kadınları ebediyen terkedip, onlara hiç temas etmeyeceğim” dedi. (Bilâhere durumdan haberdar olan) Hz. Peygamber onları bularak: “Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Halbuki Allah’a yemin olsun Allah’tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Fakat buna rağmen, bazan oruç tutar, bazan yerim; namaz kılarım, uyurum da; kadınlarla beraber de olurum. (Benim sünnetim budur), kim sünnetimi beğenmezse benden değildir” buyurdu. Buhârî, Nikah 1; Müslim, Nikah 5, (1401); Nesâî, Nikah 4, (6, 60).

 

e)Uygar davranışlar

2247-Kebşetu’l-Ensârî anlatıyor: “Resûlullah yanıma girmişti. (Duvarda) asılı olan bir kırbanın ağzından ayakta su içti. Ben hemen kırbaya gidip ağzını kestim.” [Tirmizî, Eşribe 18, (1893); İbnu Mâce, Eşribe 21, (3423).]

2248-Ensardan bir zât olan Îsa İbnu Abdillah, babasından naklen anlatıyor: “Resûlullah Uhud günü bir su kabı istedi. (Kap gelince):”Kabın ağzını dışa kıvır!” dedi, ben de kıvırdım. Sonra kabın ağzından su içti.” [Ebû Dâvud, Eşribe 15, (3721).]

2252-Ebû Katâde anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Biriniz su içerken su kabına nefes etmesin.” [Buhârî, Eşribe 25, Vudû 18, 19; Müslim, Tahâret 64, (267); Eşribe 121, (267); Tirmizî, Eşribe 16, (1890); Nesâî, Tahâret 42, (1, 43, 44).]

 

f)Peygamber, uygarca davranmayı öğütlerdi

3557-Hz.Enes anlatıyor: “Resûlullah kazayı hâcette bulunmak istediği zaman yere yaklaşıncaya kadar elbisesini kaldırmazdı.” [Ebû Dâvud, Tahâret 6, (14); Tirmizî, Tahâret 10, (14).]

2257-Hz. Câbir anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Kapların ağızlarını örtün, dağarcık (ve tulukların) ağzını bağlayın.” [Buhârî, Eşribe 22, Bed’ü’l-Halk 11, 14, İsti’zân 49, 50; Müslim, Eşribe 96-99, (2012-2014); Ebû Dâvud, Eşribe 22, (3731-3734).]

2258-”Resûlullah su istedi. Bir adam:”Ya Resûlullah sana nebiz (şıra) sunmayalım mı?” diye sordu. Efendimiz.”Evet, sun!” buyurdu.”Râvi der ki: “Adam hızla çıktı ve içinde nebiz (şıra) olan bir bardakla geri döndü. Resûlullah :”Ağzını kapamadın mı, hatta üzerine gereceğin bir çöple bile olsa?” dedi ve nebizi içti.”Müslim’de Ebû Humeyd’den gelen bir rivâyette şöyle buyurulmuştur: “Biz, geceleyin dağarcıkları bağlamakla emrolunduk. Kapıların da geceleyin örtülmesiyle emrolunduk.” [Buhârî, Eşribe 22, Bed’ü’l-Halk 11, 14, İsti’zân 49, 50; Müslim, Eşribe 96-99, (2012-2014); Ebû Dâvud, Eşribe 22, (3731-3734).] Rivayet Ebû Dâvud’da da gelmiştir (Eşribe 22, (3734).]

 

KIYAMET NE ZAMAN KOPACAK?

(Kıyamet, o insanların sonu gelme anlamında olmalı)

a)Güçlü bir toplumla savaşınca

5017-Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki:”Ayakkabıları kıldan bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Siz, yüzleri kılıflı kalkanlar gibi, gözleri küçük, burunları yassı olan bir kavmle savaşmadıkça kıyamet kopmaz.” [Buharî, Cihad 95, 96, Menâkıb 25; Müslim, Fiten 62, (2912); Ebu Davud, Melahim 9, (4303, 4304); Tirmizî, Fiten 40, (2216); Nesâî, Cihad 42, (6, 45).]

 

b)Müslümanlar, birbirleriyle savaşınca

5021-Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki:”Müslümanlardan iki grup aralarında savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Bunlar aralarında büyük bir savaş yaparlar, fakat davaları birdir.” [Buharî, Fiten 24, Menakıb 25, İstitabe 8; Müslim, İman 248, (157), Fiten 17, (157).]

 

c)Yöneticileri öldürünce

5022-Hz. Huzeyfe anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki:”Nefsim yed-i kudretinde olan Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun! İmamınızı öldürmedikçe, kılıçlarınızı birbirinize kullanmadıkça, dünyanıza şerirleriniz varis olmadıkça kıyamet kopmaz.” [Tirmizî, Fiten 9, (2171).]

 

d)Cinayetler başlayınca

5023-Hz.Ebu Hureyre anlatıyor: “Resulullah: “Herc atmadıkça kıyamet kopmaz!” buyurmuşlardı. (Yanındakiler): “Herc nedir ey Allah’ın Resulü?” diye sordular.”Öldürmek! Öldürmek!” buyurdular.” [Müslim, Fiten 18, (157).]

 

e)Yüz sene gibi bir süreç geçince

5029-Ebu’z-Zübeyr, Hz. Cabir’den naklediyor: “Resulullah buyurdular ki:”Bugün doğmuş (canlı olan) hiçbir nefis yoktur ki, yüz sene sonra ölmemiş olsun.” (Ravi der ki): “Bununla ömrün kısalması kastedilmiştir.” [Müslim, Fezâilu’s-Sahabe 218, (2538); Tirmizî, Fiten 64, (2251).]

5030-Hz. Enes anlatıyor: “Bir adam Resulullah’a: “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye sormuştu. bir müddet sükuttan sonra yanında duran Ezd-i Şenûe kabilesine mensup bir çocuğa bakıp:”Bu delikanlı pir-i fani olmadan önce kıyametiniz kopacaktır!” buyurdular.”Hz. Enes der ki: “Çocuk o gün benim akranım idi.” [Müslim, Fiten 138, (2953).]

 

f)Otuz yalancı deccal çıkınca

5031-Ebu Hureyre anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki:”Otuz kadar yalancı deccaller çıkmadıkça kıyamet kopmaz. Bunlardan her biri Allah’ın elçisi olduğunu zanneder.” [Tirmizî, Fiten 43, (2219); Ebu Davud, Melahim 16 (4333, 4334, 4335).]

 

g)Putlara tapma başlayınca

5035-Ebu Hureyre anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki:”Devs kabilesinin kadınlarının kıçları, Zü’lhalasa putunun etrafında titremedikçe kıyamet kopmaz. Zü’lhalasa, Devslilerin cahiliye devrinde tapındıkları [Tebâle’deki] puttur.” [Buharî, Fiten 23; Müslim, Fiten 51, (2906).]

 

h)Emanete ihanet edilince

5038-Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: “Resulullah, yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelerek: “(Ey Allah’ın Resulü!) Kıyamet ne zaman kopacak?” dedi. konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiği vakit:”Sual sahibi nerede?” buyurdular: Adam:”İşte buradayım ey Allah’ın Resulü!” dedi. :”Emanet zayi edildiği vakit kıyameti bekleyin!” buyurdular. Adam:”Emanet nasıl zayi edilir?” diye sordu. Efendimiz:”İş, ehil olmayana tevdi edildi mi kıyameti bekleyin!” buyurdular.” [Buharî, İlm 2, Rikak 35.]

 

i)Değneğiyle insanlar idare edilince

5039-”Kahtan’dan, insanları değneğiyle idare eden bir adam çıkmadıkça kıyamet kopmaz” buyrulmuştur.” [Buharî, Fiten 23, Menakıb 7; Müslim, Fiten 60, (2910).]

 

j)Altın için savaşınca

5040-Ebu Hureyre anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki:”Fırat nehri altın bir dağ üzerinden açılmadıkça kıyamet kopmaz. Onun üzerine insanlar savaşırlar. Yüz kişiden doksan dokuzu öldürülür. Onlardan her biri: “Herhalde savaşı ben kazanacağım” der.” [Buhârî, Fiten 24, Müslim, Fiten 29, (2894); Ebu Davud, Melahim 13, (4313, 4314); Tirmizî, Cennet 26, (2572, 2573).]

 

k)Kıyamet, kötü insanların üzerine kopar

5043-İbnu Mes’ud anlatıyor: “Resulullah :”Kıyamet sadece şerir insanların üzerine kopacaktır!” buyurdular.” [Müslim, Fiten 131, (2949).]

 

YAHUDİ VE HIRİSTİYANLAR

1)Din konusunda Kur’an dışındaki kaynaklardan yararlanmak

4913-”Ey Müslümanlar! Peygamberiniz’e indirilen kitap, Allah’ın en yeni kitabı ve içine hiçbir şey karışmamış olduğu halde, onu okuyup durduğunuz halde, nasıl olur da Ehl-i Kitab’a (şer’î) birşey sormaktasınız? Halbuki Allah Teala, Ehl-i Kitab’ın Allah’ın kitabını değiştirip(tebdîl-Kitabın aksini uygulamak) elleriyle yeni bir kitap yazdıklarını, sonra da az bir menfaatı satın almak için: “Bu, Allah katındandır” dediklerini haber vermektedir. Bilesiniz, size gelen ilim, onlara soru sormanızı men etmektedir. Hayır! Vallahi onlardan bir kişinin bile sizen inen kitaptan sizlere bir şey sorduğunu görmüyoruz.” [Buhârî, İ’tisam 25, Şehâdât 29, Tevhid 42.]

 

2)Yahudilerin elindeki Tevrat, Hıristiyanların elindeki İncil; ama onlar onu uygulamıyorlar

4139-”Resûlullah ile beraberdik. Gözünü semaya dikti. Sonra: “Şu anlar, ilmin insanlardan kapıp kaçırıldığı anlardır. Öyle ki, bu hususta insanlar hiçbir şeye muktedir olamazlar!” buyurdular. Ziyad İbnu Lebîd el-Ensârî araya girip: “Bizler Kur’an’ı okuyup dururken ilim bizlerden nasıl kapıp kaçırılır? Vallahi biz onun hem okuyacağız, hem de çocuklarımıza, kadınlarımıza okutacağız!” dedi. Resûlullah da: “Anasız kalasın, ey Ziyad, ben seni Medine fakihlerinden sayıyordum. (Bak) işte Tevrat ve İncil, Yahudilerin ve Hıristiyanların elinde, onların ne işine yarıyor (sanki onunla amel mi ediyorlar)?” buyurdu. Cübeyr der ki: “Ubâde İbnu’s-Sâmit’e rastladım. Kardeşin Ebu’d-Derda ne söyledi, işittin mi? dedim. Ve ona Ebu’d-Derda’nın söylediğini haber verdim. Bana: “Ebu’d-Derda doğru söylemiş, dilersen kaldırılacak olan ilk ilmin ne olduğunu sana haber vereyim: İnsanlardan kaldırılacak olan ilk ilim huşudur. Büyük bir camiye girip huşu üzere olan tek şahsı göremeyeceğin vakit yakındır!” dedi.” [Tirmizî, İlm 5, (2655).]

 

3)Yahudiler ve Hıristiyanlardan kimler cehenneme gider

11-Ebu Hüreyre anlatıyor: Hz. Peygamber buyurdular ki: “Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan zâta yemîn ederim ki, bu ümmetten her kim -Yahudî olsun, Hristiyan olsun – beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa mutlaka cehennem ehlinden olacaktır” Müslim, İman 240, (153). AÇIKLAMA:…Hz. Peygamber’e inanıp-inanmamaktan dolayı sorumluluk bunu işitmeye bağlıdır. Uzak ve ıssız yerlerde yaşayan ve bu sebeple Risâlet-i Muhammediye’yi işitmeyenler sorumlu tutulamazlar. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Biz elçi göndermedikçe kimseye azab etmeyiz” (İsra, 15) buyrulmaktadır.Hadiste Yahudî ve Hıristiyanların betahsîs zikri -Nevevî’nin belirttiği üzere- İslâm dininin bütün insanlığa şümulünü tebârüz ettirmek içindir. Zira bunlar kitap sâhibi semâvî dinlerdir. “Öyle olmalarına rağmen bu iki din mensubu İslâm’a girmekle mükellef olursa, semâvî aslı tamamen kaybolmuş kitapsız din mensupları daha ziyâde dehâlete mecburdurlar” denmiş olmaktadır.

 

4)Kur’an’ı parçalamak ne demektir?

674-İbnu Abbâs , “Kur’ân’ı parçalayanlara da…” (Hicr, 91) ayetini açıklamak üzere: “Onlar Ehl-i Kitap’tır, yani Yahudi ve Hıristiyanlar. Bunlar onu parçalara bölerek bazı kısımlarına inandılar, bazı kısımlarına inanmadılar” buyurmuştur. [Buhârî, Tefsir, Hicr 4, Menâkibu’l-Ensar 52.]

 

5)Kabirlere mescide çevirmek

2698-Hz.Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah şöyle dediler:” Allah Yahudilere ve Hıristiyanlara lânet etsin. Peygamberlerinin kabirlerini mescide çevirdiler.” [Buhârî, Salât 54; Müslim, Mesâcid 20, (530); Ebû Dâvud, Cenâiz 76; Nesâî, Cenâiz 106, (4, 95, 96).]Ebû Dâvud’un dışındaki bir rivayette Hz. Âişe’den şu ziyadeye yer verilmiştir: “Eğer bu (endişe) olmasaydı, (Resûlullah’ın) kabri açıkta bulundurulacaktı. Ancak mescid ittihaz edilmesinden korkuldu.”

 

6)Olumsuzluklarda Yahudilere benzemeyin

2138-İbnu’l-Müseyyeb’den rivayet edildiğine göre demiştir ki: “Allah Teâlâ Hazretleri münezzehtir, (halde ve sözde) nezîh olanı sever; nâziftir, nezâfeti sever; kerîmdir, keremi sever; cömerttir, cömertliği sever. Öyle ise avlularınızı temizleyin ve yahudilere benzemeyin.” [Tirmizî, Edeb 41, (2800).]

2111-Hz. Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Yahudîler ve hıristiyanlar (saçlarını) boyamazlar. Siz onlara muhâlefet edin.” [Buhârî, Libâs 67, Enbiya 50; Müslim, Libâs 80, (2103); Ebû Dâvud, Tereccül 18, (4203); Nesâî, Zînet 14, (8, 137); Tirmizî, Libâs 20, (1752).]Bu hadis Tirmizî’de “(Saçınızdaki) aklıkların rengini değiştirin, yahudîlere benzemeyin!” şeklinde gelmiştir.

 

7)Yahudinin iyiliği

2088-Hz. Ali anlatıyor: “Evimden soğuk bir günde çıktım. Çok açtım, (yiyecek) bir şey arıyordum. Bir yahudîye rastladım, bahçesinde çıkrıkla sulama yapıyordu. Duvardaki bir açıklıktan adama baktım.”Ne istiyorsun ey bedevi, kovasını bir hurmaya bana su çeker misin?” dedi. Ben de:”Evet! ama kapıyı aç da gireyim!” dedim. Adam kapıyı açtı, ben girdim, bir kova verdi. Su çekmeye başladım. Her kovada bir hurma verdi. İki avucum hurma ile dolunca kovayı bıraktım ve bu bana yeter deyip hurmaları yedim, sudan içip sonra mescide geldim.” [Tirmizî, Kıyâmet 35, (2475).]

 

8)Yahudilerle ticaret

2001-Hz. Âişe anlatıyor: “Resûlullah bir yahudîden, veresiye yiyecek satın aldı. Rehin olarak zırhını verdi.” [Buhârî, Rehn 2, 5, Büyû 14, 33, 88, Silm 5, 6, İstikraz 1, Cihâd 89, Megâzi 85; Müslim, Musâkât 124, (1603); Nesâî, Büyû 58, 87, (7, 288, 303).]

 

9)Yahudiler ve Hıristiyanlardan da cennetlik olanlar vardır

3992-7198- Avf İbnu Mâlik anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Yahudiler yetmişbir fırkaya bölündüler, onlardan sadece bir fırka cennetliktir, yetmiş fırka cehennemliktir. Hıristiyanlar ise yetmişiki fırkaya bölündüler. Bunlardan da yetmişbir fırka cehennemliktir, sadece biri cennetliktir. Muhammed’in nefsi elinde olan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun! Benim ümmetim yetmişüç fırkaya bölünecek, bunlardan biri cennetlik, yetmişikisi cehennemliktir.””Ey Allah’ın Resûlü! Cennetlikler kimlerdir?” diye sorulmuştu. “Onlar, cemaattir” buyurdular.”

 

10)Sapıtma sadece Yahudi ve Hırıistiyanlara ait bir durum değildir

3994-7200-Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Sizler, kendinizden önce gelen ümmetlerin sünnetine kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak tıpa tıp uyacaksınız. Hatta onlar, daracık bir keler deliğine girseler oraya siz de gireceksiniz.”Oradakiler, “Ey Allah’ın Resûlü! (Onlar) yahudiler, ve hıristiyanlar mı?” diye sordular.: “Bunlar değilse kimler olur?” buyurdular.”

 

11)Yahudide Peygamber’in zırhı kalmış

2438-6747-Esma Bintu Yezid anlatıyor: “Resûlullah, zırhını bir yahudinin yanında, bir miktar zahire mukabili rehine bırakılmış olarak vefat etti.”

12)İbadet yerlerinde Yahudi ve Hırısitiyanlara benzeyiş: Camileri yükseltmek ve süslemek

5522-İbnu Abbas anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki:”Ben mescidlerin yükseltilmesiyle emrolunmadım!” İbnu Abbas der ki: “Yemin olsun! Sizler mescidlerinizi, Yahudi ve Hıristiyanlar gibi süsleyeceksiniz!” [Ebu Davud, Salat 12, (448); Buhârî Salat 62 (muallak olarak).]

740-6214-İbnu Abbas anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Görüyorum ki, Yahudilerin havralarını, Hıristiyanların da kiliselerini yükselttikleri gibi sizler de mescidlerinizi yükselteceksiniz.”

 

13)Peygamber’i Musa Peygamberden üstün tutmayın

4337-Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor: “Müslümanlardan biri ile Yahudilerden biri aralarında münakaşa edip küfürleştiler. Müslüman öbürüne:”Resulullah’ı âlemler üzerine seçkin kılan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun!” diye yemin etti. Yahudi de: “Musa aleyhisselam’ı âlemler üzerine seçkin kılan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun!” diye yemin etti. Derken, o böyle der demez, müslüman elini kaldırıp yahudi’ye bir tokat vurdu. Yahudi de doğruca Aleyhisselâtu vesselâm’a gidip hadiseyi haber verdi.:”Beni Hz. Musa’ya üstün kılmayın! Çünkü insanlar hep bayılacaklar. İlk kalkan ben olacağım. Ben ayılınca Hz. Musa’yı Arş’ın bir ucundan tutmuş göreceğim. Bilemiyorum. O, bayılıp hemen ayılanlardan mıdır, yoksa Allah’ın istisna ettiklerinden midir?” buyurdu.” [Buhârî, Husumât 1, Enbiya 34, 35, Rikâk 43, Tevhid 31; Müslim, Fezâil 160, (2373); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4671); Tirmizî, Tefsir, Zümer, (3240).]

 

14)Yahudilerin doğru tepkisine karşı duyarlılık

5815-Katîle Bintu Sayfî -ki Cüheyne’den bir kadındır- anlatıyor: “Resulullah’a bir Yahudi uğradı ve:”Siz Müslümanlar Allah’a benzerler koşuyor ve şirke düşüyorsunuz ve diyorsunuz ki: “Allah istedi ben de istedim.” Yine diyorsunuz ki: “Ka’ be’ye yemin olsun!”Bunun üzerine Resulullah Ashab’a, yemin etmek istedikleri zaman “Ka’be’nin Rabbına kasem olsun!” demelerine ve: “Allah istedi sonra da ben istedim” demelerini emretti.” [Nesaî, Eyman 9, (7, 6).]

 

ŞEKİLCİ- KALIPÇI DAVRANIŞLAR

ALLAH, ŞEKİLLERİNİZE VE KALIPLARINIZA BAKMAZ

3312- Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki: “Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, rekâbet etmeyin, hasedleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah’ın kulları, Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun.Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona (ihânet etmez), zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkîr etmez. Kişiye şer olarak, müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir. Her müslümanın malı, kanı ve ırzı diğer müslümana haramdır. Allah sizin suretlerinize ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Takva şuradadır-eliyle göğsünü işaret etti-:Sakın ha! Birinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.” [Buharî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34, (2563-2564); Ebu Dâvud, Edeb 40, 56, (4882, 4917); Tirmizî, Birr 18, (1928).]

AKÇAĞ’IN KÜTÜBÜ SİTTE CD’Sİ İLE INTERNETTE CHM UZANTILI KÜTÜBÜ SİTTE PROGRAMINDA BAZI HADİSLERİN NUMARALARI BİRBİRİNİ TUTMAMAKTADIR. KOLAYLIK OLSUN DİYE DENK GELEN BAZI NUMARALAR VERİLMİŞTİR.

CD ve CHM uzantılı hadis çalışması. CD’de 44 ve 633. no’lu hadisler yok

CHM’de 923-943 arası hadisler yok

İLK NUMARA CHM DOSYASINDAN <-à İKİNCİ NUMARA AKÇAĞ CD’SİN‘DEN

43-43; 44-45; 100-101; 500-501; 922-944; 924-947; 1200-1225; 1500-1528; 2000-2025; 3000-3025; 4000-4030; 5000-5036; 6000-6036

 

 


posted in RİVAYETLER(Hadis) | 0 Comments

6th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kur’an’da Şirk Sayılan Davranışlar
Şirkin affedilmezliği
Şirk neden affedilmezdir?
İlahi hükümlerde ve ilahi yetkilerde ortaklık olur mu?
İnançta şirk
İbadette şirk
Duada şirk
2009-11-24-1

Videonun tamamını aşağıdaki linklerden izleyebilirsiniz:
I. Bölümü İzle
II. Bölümü İzle

Videoların tamamını aşağıdaki linklerden indirebilirsiniz:
I. Bölümü İndir
II. Bölümü İndir

posted in VIDEOLAR | 0 Comments

6th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Vesile aramak ne demektir?

Dua etmek vesile aramaktır.

Doğru işler yapmak vesile aramaktır.

Bir insanın bizim hakkımızdaki duası vesile aramaktır. Nisa: 64

Ölmüş insanları aracı kılmak, yüzü suyu hürmetine dua etmenin dinde bir dayanağı yoktur.

posted in VIDEOLAR | 0 Comments

6th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Başınıza Gelen Musibetler

Kişinin Başına Gelenler Kendi Yaptıklarından Kaynaklanır

Başımıza neden kötü şeyler geliyor?

Ceza ve ödül sadece öldükten sonra mı olacak?

Dünyada da mutlu-huzurlu-iyi bir hayat yaşamak mümkün mü?

Biz istersek yaşamımız değişebilir mi?

posted in VIDEOLAR | 0 Comments

6th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Gaybı Allah’tan Başkası Bilmez

Geleceği Allah’tan başkası bilebilir mi?

Peygamberler geleceği, gaybı bilir mi?

Kur’an’da, Peygamber’in ağzından sık sık, “De ki: “Ben gaybı bil(e)mem.” (En’am, 50) neden ifade edilmiştir?

Peygamber gaybı bilmediğine göre, vahiyle Kur’an’da bildirilenler dışında;

a)Kıyamet alametlerini

b)Mehdi-Mesih’i

c)Hızır’yı

d)Dabbe’yi

e)Cennetlikler-Cehennemlikleri

f)Ahirette olup bitecekleri

bildiği nasıl iddia edilmiştir?

posted in VIDEOLAR | 0 Comments

6th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Peygamberimize Atfedilen Mucizeler Nelerdir?
Peygamberin insanüstü gücü var mıydı?
Peygamberler mucize göstermek için mi görevlendirildirler?
Müslümanlar, müminler peygamberden mucize göstermesini isterler mi?
Mucize konusunu gündem yapanlar kimlerdir?
Peygamberin mucize sayısı ve niteliğinin abartılması neyi amaçlamakta ve nelere hizmet etmektedir?
Peygamberin mesajından daha fazla mucizelere yer verenler nelere hizmet etmektedirler?
Kimler mucizelerle peygamberleri yarıştırır?
Peygamberin mesajı ile mucizenin ilişkisi nedir?
Mucize Kur’an’da ayet demektir.
Peygamberler her istedikleri yerde ve her istedikleri zaman mucize gösterebilirler mi?

posted in VIDEOLAR | 0 Comments