29th Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Küçük Şeyler’den alıntılar-Prof. Dr. Üstün Dökmen

“KÜÇÜK ŞEYLER ÜZERİNE BİR ÖYKÜ: İKİ DOST, BİR KUŞ

Bir zamanlar bir ülkede iki arkadaş varmış. Bunlar pek haylazmış, üstelik sürekli gevezelik ederlermiş. Çevrelerindeki büyükler bunlara o kadar çok “Evladım az ve öz konuşun” demişler ki, sonunda adlan Az ve Öz kalmış.

Az, çok haylazmış; Öz de haylazmış ama, iyi–kötü ucundan kenarından okurmuş. Eski Yunan’dan, Eski Roma’dan, Eski Türk’ten kitaplar okurmuş Öz. Aisopos’u bile tanırmış. (Yüz yüze görüşmemişler ama kalpten tanışmış, o kısa, kambur, kekeme, ama tatlı dilli Aisopos ustayla.)

Neyse lafı uzatmayalım, Az ile Öz günlerden bir gün kötü işlere bulaşmışlar, kötü adamlarla dalaşmışlar. Ve bir gün olanlar olmuş. Haydutlar Az’ın ve Öz’ün gözlerini bağlayıp kaçırmışlar. Öyle az öteye değil; bir araca bindirip günlerce uzaktaki bir yere götürmüşler. Taştan bir odaya kapatmışlar. Odanın duvarında ufak bir pencere varmış. Demirli. Bu pencereden bakınca yalnızca gökyüzü gözüküyormuş.

Günlerdir gözleri bağlı yolculuk eden Az ile Öz çok yorgun düşmüşler ve nerede bulundukları konusunda en küçük bir bilgileri yokmuş. Haydutlar iki arkadaşı taş odaya koyduklarında gözlerini açmışlar.

Öz hemen uyumuş. Az ne olur ne olmaz diye uyumadan beklemiş. Bir süre sonra Öz uyanmış ve Az’a “Ben uyurken ne oldu?” diye sormuş. Az, hiçbir şey olmadığını söylemiş. Öz “Hiçbir şey duymadın mı, görmedin mi?” demiş. Az, “Hayır, sadece pencereye bir kuş kondu” demiş. Öz heyecanla “Nasıl bir kuştu?” demiş. Az “Bilmiyorum dikkat etmedim, basbayağı bir kuştu, tam göremedim, sadece gagası gözüktü” demiş. Öz “Gagası nasıldı?” diye devam etmiş. Az, “Ne bileyim dikkat etmedim” demiş.

Öz bu duruma çok üzülmüş. “Hay ben sana ne diyeyim; eğer o kuşun gagasına dikkatli baksaydın, şimdi nerede olduğumuzu bilebilirdik” demiş. Az “Saçma, bir gaga çok küçük bir şey. Ona bakıp nerede bulunduğumuzu nasıl anlayabiliriz ki?” demiş.

Öz “Bu dünyada küçük şeyler yoktur. Bakmasını bilen göz için her şeyin bir anlamı vardır” demiş ve devam etmiş:

Bu dünyada küçük şeyler yoktur.

Bakmasını bilen göz için her şeyin bir anlamı vardır.

“Bak eğer kuşun gagası uzun ise bizi Alma’nın (Alma yola çıktıkları kasaba imiş) kuzeydoğusundaki bataklık bölgeye getirmişler demektir. Uzun gagalı kuşlar suyun dibindeki solucanları, küçük kabuklan toplar çünkü, Eğer kuşun gagası, kısa, ince ve sivri ise ağaç kabuklarındaki böcekleri yiyordur; Söğüt Bülbülü’dür örneğin. Bu durumda bizi güneydeki ormanlık bölgeye getirmişlerdir. Eğer gagası eğri, çapraz uçlu ise, çam kozalaklarının pullarını ayıran bir çapraz gagadır. Bu durumda batıdaki çamlık bölgeye getirmişlerdir bizi. Eğer gagası kısa, kalın, güçlü ise tohumların, yemişlerin sert kabuklarını kırıyordur. Bu durumda Alma’nın kuzey batısındayız demektir. Nerede bulunduğumuzu bilmek ise kurtulma yolunda ilk adım olabilir.”

Az duydukları karşısında hayretler içinde kalmış, Öz’e “Küçük bir şeyden böyle büyük sonuçlar çıkarabileceğini hiç düşünmemiştim. İyi de bütün bunları şimdiye kadar niçin bana öğretmedin?” Öz, “Şimdiye kadar böylesine zor durumda hiç kalmadık da o yüzden. Bu dünyada her durumda işe yarayacak küçük bilgiler vardır. Uygun durumda uygun bilgiyi kullanırsan büyük sonuçlar çıkar ortaya. Küçük, büyüğün anasıdır. Azlık çokluğun özüdür” demiş.

Küçük, büyüğün anasıdır. Azlık çokluğun özüdür.

Kıssadan Hisse (Öyküdeki Önem):

Büyük şeylere küçük adımlarla ulaşılır. Ve insan, bedenine ve dünyaya hapsedilmiştir; taştan bir hücrede gibidir. Çevresindeki pek çok küçük şeyi fark ettikten sonra özgürlüğüne kavuşabilir. Bir gün yıldızlara ulaşabilmek için, bugün yeryüzündeki her şeyi değerlendirmeniz gerekir. Azlık çokluğun özüdür. Ve bir de şu: Evren, bir bütündür, tektir. Belki bu yüzden evrende birbiriyle tamamen ilişkisiz iki şey yoktur. İlişkileri görebildiğinizde, evren kalbini açar size. İşte Az ile Öz’ün öyküsü bunları anlatıyor bize.” (s. 13-15)

…………………………………………………………………………………………

…………………………………………………………………………………………

“Genelde büyük şeylere değer veririz. Ancak büyük şeylere ulaşabilmek için küçük şeylere, küçük adımlara ihtiyacımız vardır.

Devasa büyüklükteki çığları ortaya çıkaran şey, başlangıçtaki ufacık kar parçacıklarıdır. Bütün büyük ırmaklar, dağlardaki sızıntılarla, çanak büyüklüğündeki gözelerle gözlerini dünyaya açarlar.”

Akiro Krusava’nın çevirdiği Dersu Uzala adlı bir film vardı. Sibirya’daki ormanlara uyum sağlamış bir adamı anlatıyordu. Dersu Uzala, ormanda bir ayak izi gördüğünde, bu izin sahibinin genç bir insan mı yoksa yaşlı mı olduğunu anlayabiliyordu. Gençlerin ayak izlerinin arkası, yaşlıların ise ön tarafı daha derin oluyormuş. Çünkü gençler dik, yaşlılar ise öne doğru hafifçe eğilerek yürürlermiş.

Benzer şekilde atomları oluşturan parçacıklarda ortaya çıkan -bize göre- küçük farklılıklar, bambaşka elementlerin, maddelerin oluşmasına yol açmıştır.

Hintliler alışık olmayan gözlerin göremeyeceği ufacık bir bulut kümesine bakıp muson yağmurunun başlayacağını bilirlermiş. Anadolu köylüsü de bir zamanlar belirli bir yönden çıkan küçük bulutları görür görmez, “sağanak geliyor” diye harmanı toplardı.

Hekimler en küçük belirtileri, dedektifler ulaşabildikleri bütün ipuçlarını değerlendirirler.

Sonuçta, ister bir ormanda, ister bir muayenehanede olalım, yaşamdaki küçük ipuçlarını fark ettiğimizde, doğaya uyum sağlamamız, yarına kalmamız kolaylaşır.

Aslında bu durumun farkındayızdır. Küçük Şeylerin önemi geleneksel kültürümüzde “bir mıh (bir tür çivi) bir nal kurtarır, bir nal bir süvari kurtarır” özdeyişiyle ifade edilir. Ancak pratikte küçük şeylere ne ölçüde önem verdiğimiz ve özellikle küçük şeylerden mutlu olmayı ne ölçüde becerdiğimiz tartışmaya açık bir konudur.” (s. 17-18)

Küçük ipuçlarını fark ettiğimizde, doğaya uyum sağlamamız, yarına Kalmamız Kolaylaşır.

……………………………………………………………………………………………….

……………………………………………………………………………………………….

“Küçük şeyler, doğa–insan etkileşiminde olduğu kadar, insanlar arasındaki iletişimlerde de önemlidir. Konuşurken, tek bir kelimeye alınırız veya tek bir kelimeye seviniriz. Birbirimizin yüz ifadelerinden, en küçük mimiklerinden sürekli anlam çıkarmaya çalışırız. Karşımızdakinin sözleri ile mimikleri arasındaki küçük çelişkiler bizi çok ilgilendirir. Örneğin birisi bizi evine davet ettiğinde, bu daveti yürekten mi, yoksa usulen mi yaptığı konusunda ipucu yakalamak için onun yüz ifadesini inceleriz. Genelde, davette bulunan gözlerini aça aça ve hafif yalvarır bir ifadeyle “Allah aşkına gel bak, gelmezsen ölümü gör” diyorsa, gitmemiz gerektiğine gönül rahatlığıyla karar veririz.” (s. 19)

……………………………………………………………………………………………….

………………………………………………………………………………………………..

“Kadınların empatik becerilerinin erkeklerin empatik becerisinden daha yüksek olması, “kadın duyarlılığı” kavramıyla açıklanabilir. İyi de kadınlar niçin daha duyarlı? Niçin erkeklere oranla daha iyi empati kurabiliyorlar?

Kadın, erkeğin gözüne bakmak, onun sinirli olup olmadığını anlayıp kendini ona göre ayarlamak zorundadır. Aksi halde, sözel ya da fiziksel saldırıya uğrayabilir.

Erkeğin şu andaki davranışlarına bakıp az sonraki davranışlarını tahmin etmek zorunda olan kadın, giderek onun yüz ifadelerine, vücut diline daha duyarlı olmuştur. Bu durum da kadının empatik becerisinin gelişmesine yol açmıştır.” (s. 20)

…………………………………………………………………………………………………

…………………………………………………………………………………………………

“Empati, doğuştan sahip olunan bir özellik değildir. Araştırmalar, kadın–erkek herkesin empatik becerisinin eğitim yoluyla geliştirilebileceğini, empati kurmanın öğrenilebilen bir şey olduğunu göstermektedir.

Belli mesleklerdeki kişiler, meslekleriyle ilgili şeylere giderek daha fazla dikkat eder hale geliyorlarmış. Örneğin, terziler insanların elbiselerine, berberler saçlarına, ruh sağlığı uzmanları yüz ifadelerine daha fazla dikkat ediyorlarmış. Bir tiyatro salonunu, küçük bir deliği bir saniye açıp kapatarak bir tiyatrocuya gösterdiğinizde seyirci yoğunluğunu, bir itfaiyeciye gösterdiğinizde ise salonda kaç kapı olduğunu algılıyormuş.

Bunlar ve benzeri örnekler, küçük şeylere dikkat etmenin, aslında öğrenilebilen bir şey olduğunu göstermektedir. Belirli ortamlar, belirli yaşam koşulları bize bazı şeylere özellikle dikkat etmeyi öğretir.

Bildiğim kadarıyla biz Türkçe’de kara iki ad veririz: Kar ve kırç. (Kırç, diş diş olmuş eski kardır.) Eskimolarda ise otuza yakın kar adı vardır. Kültürlerdeki bu farklılıklar, yaşam şartlarından kaynaklanıyor olsa gerek.” (s. 21)

………………………………………………………………………………………………

………………………………………………………………………………………………

“Küçük farklılıkları yakalayamamak, ötekileri yanlış algılamamıza, zaman zaman da mutsuz olmamıza yol açar.

Bir arkadaşım anlattı. Havaalanında bir grup Türk oturuyorlarmış. Birkaç Japon çocuk bunların karşına geçmiş, baş ve işaret parmaklarıyla gözlerinin altını ve üstünü çekiştirip, yani çekik gözlerini yuvarlak hale getirmeye çalışarak bir yanda da “Hımm.. ” sesi çıkarıyorlarmış. Birkaç kişinin bunlar bizimle dalga geçiyor diye canı sıkılmış. Arkadaşım ise “Kızmayın, biz de küçükken Çinlilerin karşısına geçip, parmaklarımızla gözlerimizi iki yana çekiştirip ‘Hımmm… ‘ derdik” demiş.

Galiba herkes, kendi gözünün, kendine ait her şeyin normal olduğunu, ötekilerde ise bir tuhaflık bulunduğunu düşünüyor.” (s.23)

…………………………………………………………………………………………………

…………………………………………………………………………………………………

“Küçük şeylere dikkat öğrenilebilen bir şeydir, insanlar, içinde yaşadıkları ortama, aldıkları eğitime göre birtakım küçük şeylere dikkat etmeyi öğreniyorlar. Çiftçiler, hekimler, terziler, dedektifler, kendi uğraşlarıyla ilgili küçük ipuçlarını değerlendirmeyi öğrenebiliyorlar.

Küçük şeylere dikkat etmeyi öğrenebilen insan, bunlar karsısında mutlu veya mutsuz olmayı da öğrenebilir.

Yani bazıları bardağın yarısı boş diye esef etmeyi, bazıları ise yarısı dolu diye sevinmeyi, şükretmeyi öğrenmiş. Doğuştan iyimser veya kötümser olmuyoruz. Belirli durumlar karşısında iyimser veya kötümser olmayı çeşitli yollarla öğreniyoruz. Örneğin, büyüklerimizi model alarak öğreniyoruz.”

Eğer bir insan genelde kötümser, karamsar ise, galiba zamanla bu karamsarlığı destekleyecek yönde küçük ayrıntıları fark eder hale geliyor. Negatifi vurgulaya vurgulaya, yaşama negatif bir bakış tarzı geliştiriyor. Bu durumun sonucunda da, arabesk şarkılarda duyduğumuz “batsın bu dünya” tavrı çıkıyor ortaya. Karamsarlığı öğrendiğimiz gibi iyimserliği de öğrenebiliriz. (s. 25)

“Küçük şeylerden mutlu olabileceğimiz gibi, mutsuz da olabiliriz. “Neyin küçük, neyin büyük olduğu veya küçük şeylerden hangisinin ne ölçüde önemli olduğu görecelidir.

Eldeki ölçüt “yarına kalmak” olmalıdır. Eğer bir olaya verdiğimiz değer, yarına kalma ihtimalimizi artıracaksa önemlidir, artırmayacaksa önemli değildir. Her şeyin göreceli olduğu bir dünyada kişinin kendini koruması esas olmalıdır.

İnsanın, göreceli bir dünyada, dünyaya uyum sağlayacak, kendini mutlu kılacak şekilde, çevresindeki olayları önemli ya da önemsiz algılamaya yetecek beyin gücü vardır.

Bir çocuğun sokakta bana gülümsemesi çok önemli bir olaydır. Birisinin ters ters bakması ise, düzeltmem gereken bir davranışım varsa önemlidir; ama yapabileceğim bir şey yoksa hiç önemli değildir. Kendimi bu şekilde düşünecek şekilde eğitebilirim.” (s. 27)

“Bir insan parmağı, evrende çok küçük bir şeydir. Ama bir parmak izinin, geçmişteki ve gelecekteki tüm parmak izlerinden farklı olması, işte bu büyük bir şeydir. (Olasılıklar aleminde, küçük olasılıkların mevcudiyeti, bazen ise büyük olasılıkların imkânsızlığı, büyük bir şeydir.)” (s. 30)

“Yaşaminizdaki enstantaneleri yakalamak: küçük şeylerden büyük mutluluklar üretmek

Günlük yaşamda karşınıza çıkan küçük olayları, kendinizi ve çevrenizi mutsuz edecek şekilde, “çok büyük ve kötü” olaylar olarak algılayabilirsiniz. Böyle bir gücünüz vardır. Örneğin trafikte size haksız yere korna çalan birisini aracınızla izleyip, sıkıştırıp, kavga edip, karakollara, hastanelere düşebilirsiniz. Bunu becermeye yetecek zihinsel ve bedensel gücünüz vardır.

Ama sizin aynı zamanda size haksız yere korna çalınmasını küçük, önemsiz bir şey olarak algılama ve sıkıntıya girmeme gücünüz de vardır.

Ve dahası, sizin, çevrenizdeki bazı küçük şeyleri fark edip onlarda büyük lezzetler, büyük mutluluklar yakalama gücünüz de vardır. Örneğin bir yolculukta, yoldan, yolculuktan, teknolojiyle bütünleşiyor olmaktan* ötürü keyif duymaya gücünüz vardır. Yaşamınızdaki enstanta­neleri yakalamaya gücünüz vardır. Eğer bunu gerçekleştirirseniz -bir önceki bölümde belirtildiği gibi-yarına kalma ihtimaliniz artar. Eğer küçük şeylerde büyük mutsuzluklar yakalar, üzülür kavgalar ederseniz, ölme ihtimaliniz artar. Seçim size aittir.” (s. 32)

“Olaylar önemli değildir, onları algılama şeklimiz önemlidir.

Neyin önemli, neyin önemsiz olduğu, neyin kabalık, neyin kibarlık olduğu, üç boyutta değişir: Kişiden kişiye değişir, toplumdan topluma değişir, zaman içinde değişir.

Yaşamınızda ortaya çıkan bazı aksilikleri büyük değil, küçük olarak algılamak, bazı güzellikleri ise büyük/önemli olarak algılamak mümkündür. Bu konudakendinizi eğitebilirsiniz. Başlangıç olarak şunu düşünebilirsiniz: Karşılaştığınız olayları “rezillik mi” yoksa “güzellik mi” olarak algılayacağınız; eğer güzellikse ne büyüklükte bir güzellik olarak algılayacağınız öğrenilebilen bir şeydir. Ve sizin bunu öğrenmeye gücünüz vardır. (Ve tabii öğrenmeye direnme konusunda da gücünüz vardır. Seçim size aittir.)” (s. 33)

“Yaşamınızdaki Enstantaneleri Yakalamak

Enstantane küçük bir andır; ama o anı yakaladığınızda, o an ömür boyu karşımızdadır.

Şu an bu kitabı okumaktasınız. Birazdan okumayı bırakacaksınız. Ve tarih boyunca, şu andaki duruşunuz, pozunuz bir daha hiç varolmayacak. Bakın ve bu enstantaneyi fark edin. Gözlerinizle, zihninizle, içinde sizin de bulunduğunuz şu enstantaneyi yakalayın. Tek kopya halinde zihninizde saklı kalsın.

Şu an evinizin en dağınık köşesini düşünün. Benim görmemi istemezsiniz. Ama bir fotoğraf sanatçısı gelip o köşeyi öyle bir açıdan çeker ki, sergilere koyarlar; görseniz iftihar edersiniz. O halde o köşeyi bugün siz fark edin. Gözlerinizle, zihninizle o köşenin resmini çekin.

Yaşamınızdaki küçük şeylerde büyük tatlar bulmak sizin sorumluluğunuzdur.

Dünyada enstantane sıkıntısı yoktur; önemli olan sizin objektifinizin kaydetme gücüdür.” (s. 36)

“ “İyimserlik, küçük şeylerden mutlu olmak polyannacılık sayılmaz mı?”

Polyannacılık, kayba uğradığımızda, elimizde kalanları fark etme ve sevinme becerisidir. Polyannacılık bir psikolojik savunma mekanizmasıdır, aşırı olmadan yerinde kullanıldığı sürece, kişiyi kaygıdan, sıkınadan korur, kişinin yarına kalma ihtimalini artırır. Polyannacılık, kendini avutmak değil, bardağın dolu yanını fark etmektir.

Diyelim ki birisi bir bacağını kaybetti. Şüphesiz bu kötü bir durumdur. Ancak bu kişinin önünde iki yol uzanır:

Birinci yol, bir bacak gittiği için yaşamdan elini çekmek, sürekli üzülmek, artık hiçbir şeyden keyif almamaktır, ikinci yol ise şudur: Kişi eğer geriye dönüş yoksa, mevcut durumu kabullenir, elinde kalan bacak için sevinir, yaşamdan elini çekmez, yaşama sevincini kaybetmez, ikinci yol polyannacılıktır. Polyannacının ömrü, birinciye oranla daha kaliteli geçer.

Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirme gücü ver. Değiştiremeyeceğim şeyleri Kabullenmemi sağla, İkisini ayırt edebilmem için de akıl ver.

“Üç yeğenim vardı. Marmara depreminde üçü de enkaz altındaydı. Bir tanesine ulaştık, çıkardık, ölmüştü. Mahvolduk. Daha sonra, aynı enkazın altından diğerleri sağ çıktı. Ölene üzüldük, ama sağlam çıkanlara sevindik. Ölene üzülmemek, sağlam çıkanlara sevinmemek mümkün değildi.”

Polyannacılık, yaşama devam edebilmek için, gerektiğinde sıkıntılarla baş edebilme sanatıdır.” (s. 41)

…………………………………………………………………………………………

…………………………………………………………………………………………….

“Öykü

Büyük kızım küçükken -sanırım anaokuluna gidiyordu-sabahları yatağında beş dakika otururdu, ben de karşısına otururdum. Küçük, spontan bir oyun oynardık. Ben, bir hayvan, eşya veya bitki rolüne girerdim, o kendisi olurdu ve karşılıklı bir drama veya fabl diyebileceğimiz bir şey sergilerdik.

Bir sabah uyandı, oturup battaniyeye sarıldı ve “Hadi bana bir ağaç ol” dedi. O sabah, canım sıkkındı, keyfim yoktu; son günlerde irili ufaklı bir çok olay moralimi bozmuştu. İçime baktım, oyun oynamak istemediğimi hissettim ve dürüstçe bunu kızıma söylemeye karar verdim. “Canım benim” dedim “bu sabah keyfim yok, canım sıkılıyor, ağaç olmak istemiyorum. ” Bir an durdu ve parmağını uzatarak “Baba tamam” dedi “o zaman üzgün bir ağaç ol. ” Tekrar içime baktım, neşeli bir ağaç olmak istemiyordum, ama üzgün bir ağaç olabilirdim.

Ve üzgün ağaç oldum. Birilerinin meyvelerimi taşladığını, insanların canımı sıktığını anlattım. Anlattıkça, hafifledim, ferahladım. Beş dakika bittiğinde rahatlamıştım. (İfade edilen sıkıntı, çoğunlukla bizi rahatlatır.)

Kıssadan hisse: Yaşamın her zerresi kutsaldır, değerlendirilmelidir. Güzelliklerden güzellikler çıkar; ama sıkıntılardan da güzellikler çıkarmak mümkündür.” (s. 42)

…………………………………………………………………………………………

…………………………………………………………………………………………….

“İnsan evrenin merkezinde mi?

Evrenin çapı, beyninizin çapına eşittir.

Çünkü siz, evreni fark edebilen, algılayabilen, yorumlamaya çalışan, evrenin çapını ölçebilen bir varlıksınız, Siz, evreni idrak edebilen, ufak ama muhteşem bir varlıksınız. Çapınız küçük, kapsamınız muhteşemdir.

Siz evreni idrak edebiliyorsunuz. Bilgisayarınız bunu yapamıyor, evreni ve tarihini idrak edemiyor. Güneşimizi bugüne kadar çok güzel şeyler yaptı; ama bunun far kında değil. Güneş, ne evreni idrak edebiliyor ne kendisini ne de yaptıklarını. Siz, yaptıklarınızı ve yapabileceklerinizi idrak edebilen bir varlıksınız. Siz muhteşem bir evrende yaşayan ve onu beyninde taşıyabilen bir varlıksınız.

Siz muhteşem bir evrende yaşayan ve onu beyninde taşıyabilen bir varlıksınız.” (s. 45)

……………………………………………………………………………………………

…………………………………………………………………………………………….

“Öteki–bilmezlik/ ben-merkezcilik

“İnsan evrenin merkezindedir” sözünde, bu sözü söyleyen bilgenin kastetmediği bir de olumsuz anlam,

İnsanoğlu bencildir, kendini dünyanın merkezinde kabul eder; her şeyin onun için olduğunu, her şeyi keyfince sömürebileceğini düşünür.

İnsan, bir yandan iletişim kurar, sosyaldir, yardımseverdir; ama bir yandan ben-merkezcidir (ego-santriktir), olaylara karşısındakinin bakış tarzıyla bakmaz, onunla empati kurmaz.

Bir insan eğer ben-merkezci davranıyor, kendini karşısındaki insanların, ötekilerin yerine koyamıyor, onların bakış tarzlarını kavrayamıyorsa, bu durumu “öteki-bilmezlik” olarak adlandırmak istiyorum. (Kadir bilmezliği çağrıştıran bir kavram oldu.)

Ben-merkezciliğimizi üç grupta toplayabiliriz. Bunlar, fiziksel, zihinsel, duygusal.

Fiziksel Ben-Merkezcilik: Kime Göre?

Sokakta bir adres sorduğunuz zaman, insanların en az yarısı, eliyle göstermeden “soldaki yolu izle; sağa dön” benzeri şeyler söylerler. Bunu söyleyen kendi solunu kasteder; o kişi karşınızda durduğu için onun solu sizin sağınız olur. Aslında sizin sağ tarafa gitmeniz gerekir ama o “sol” dedi diye siz sola, yani yanlış tarafa gidersiniz. (Bu durum yalnızca ülkemizde değil, dünyanın hemen her yerinde karşınıza çıkar.)

Adres tarifindeki bu yanlışlık, tarif eden kişinin ben-merkezciliğinden kaynaklanmaktadır. Tarif eden kişi kendini karşısındakinin yerine koymamakta, fiziksel açıdan ben-merkezci düşünmekte ve davranmaktadır.

Bir öykü:

“Karşıdaki Adam

Bir ırmağın bu yakasında bir adam varmış. Karşı yakasında da başka bir adam. Irmak geçilmesi zor bir ırmakmış. Bu yakadaki karşı yakadakine seslenmiş: “Hey, karşıya nasıl geçebilirim?” Karşı yakadaki adam hayretle cevap vermiş: “Ne lüzum var, sen zaten karşıdasın.””

Dünya haritasına bakınız. Avrupa kuzeyde, yukarıdadır. Bunun nedeni, coğrafyayı, coğrafyanın matematiğini geliştirenlerin Avrupa’da yaşamış olmaları. Uzayda dünyanın aşağısı–yukarısı yoktur. Ama yeryüzünde bir yerküre yaptığında, kendi ülkesini yukarıya yerleştirmek insanoğluna iyi gelmektedir. Eğer coğrafyayı Aborijinler geliştirmiş olsalardı, Avustralya bugün haritaların yukarısında bulunurdu. (Aborijinler kendilerine “Gerçek insanlar” diyorlarmış; galiba aynı şeyi Batılılar da kendileri için düşünüyorlar.)

Fiziksel ben-merkezcilikle ilgili bir son söz: Dünya gördüğünüz gibi değildir. Leş “size” pis kokmaktadır; dünya da size böyle görünmektedir. Eski Yunanda bir bilge, muhteşem bir sezgiyle “Cisimlerde renk yoktur; renk ışıktadır” demiş. Galiba olay şu: Bir cisimden gözünüze belli dalga boylarında ışık gelir; beyin bunu yorumlar, “kırmızı” diye algılar. Cisimlerde renk yoktur; renk beyninizdedir. Nitekim bir köpek veya arı dünyayı bizim gibi görmez.

Dünya bizim gördüğümüz gibi değildir. Sağlam bir duvarın dopdolu olduğunu görürüz. Oysa o duvarın onbinde biri atomların çekirdekleri ve elektronları tarafından doldurulmuştur; atomun içinde büyük bir boşluk vardır. Duvarın onbinde 999u boştur. Biz dolu görürüz.

Zihinsel Ben-Merkezcilik

Karşımızdakilerin dünyayı ve olayları algılama ve düşünme biçimlerinin yanlış olduğunu, bizim algılama ve düşünme biçimimizin ise tek doğru olduğunu düşünmek zihinsel ben-merkezciliktir. Fiziksel ben-merkezcilik zihinsel ben-merkezciliği besler.

Diyelim ki çocuğunuza matematik ödevinde yardım ediyorsunuz. Size göre kolay bir şeyi anlamadı. Çocuğa ‘Yavrum bak çok kolay” deriz. bize göre kolay veya zordur.

Bir öykü:

Saz Çalamayan Bektaşi

Bir Bektaşi saz çalmayı bilmiyormuş. (Belki de biliyordu da bize ders vermek için bilmiyor gözükmüş.) Bilmediği için de sol elinin bir parmağını sazın bir perdesinde hareketsiz tutup sağ eliyle de çalar gibi yapıyormuş. Bir ara birisi “Erenler, başkaları ellerini perdede gezdiriyor, senin elin niçin sabit?” diye sormuş. Bektaşi, “Benim tuttuğum yer en doğru yerdir. Onlar benim tuttuğum yeri arıyorlar” demiş.

Yukarıdaki öykü, ben-merkezciliği çok güzel anlatıyor. Ben-merkezci kişi, kendi bakış tarzının, kendi düşüncelerinin tek doğru olduğunu, kendisi gibi düşünmeyenlerde bir bozukluk bulunduğunu düşünür. Bazen de kendi gibi düşünmeyenleri değiştirmeye, kendine benzetmeye çabalar.

Bir öykü:

Menemen Treni

Bir dostum gerçek diye anlattı. Tren İzmir’den Menemen istikametinde yola çıkmış. Yaşlı bir teyze kondüktörü çağırıp “Yavrum Menimen’e varınca beni bildiriver, aman unutma” demiş.

Kondüktör de “Sen uyu teyzem, Menimen’i vannca ben seni bildiricem” diye garanti vermiş. Teyze güvenip uyumuş. Kondüktör ise olayı unutmuş. Tren Menemen’i geçmiş. Epey sonra kondüktör teyzenin ineceğini hatırlayıp makiniste koşmuş. Treni durdurmuşlar ve üzülmüşler. Gecenin bir vakti kadıncağızın Menemen’e tek başına dönmesi olacak iş değilmiş. Makinist “Dur, ben treni geri alayım, Menemen’e geri dönelim. Gece fark eden olmaz; soran olursa da ‘Yanlış makasa girmişiz’ deyip idare ederiz” demiş. Ve gece karanlığında Menemen’e geri dönmüşler. Kondüktör koşup teyzeyi uyandırmış “Kalk teyzem, Menimen’i vardık” demiş. Teyze uyanmış “ömrüne bereket yavrum” diyerek çantasını açmış, bir hap çıkarıp yutmuş. Tekrar başını yaslamış. Kondüktör hayretler içinde, inmiyor musun diye sormuş. Teyze “Yok yavrum, ben bugün doktora gittiydim, doktor iki tane hap verdi. Birini Basmane’de alcen dedi, ikinciyi de Menimen’i vannca alcen. Ben hapımı aldım, kal sağlıcakla” demiş.

Önemli olan, hata yapmamak değil, yapılan hatalardan ders almak (geribildirim almak), tecrübe kazanmaktır.

Zihinsel ben-merkezcilik bireylere özgü değildir. Toplumlar da sergiler bu tavrı. Tarih boyunca nice toplum kendini herkesten üstün görmüştür. Bilimde, felsefede bile bu ben-merkezci tavrı görmek mümkündür.

Batılı bilim insanlarının yazdığı “Dünya Tarihi” veya “Bilim Tarihi” adını taşıyan nice kitap sadece Batı tarihinden ve biliminden söz eder. Pes.

Belki benzeri tavır bizde de var. Çocukluğumda şunu sık duyardım: “Efendim, Batı bu seviyeye bizim sayemizde ulaştı. Barutu, kağıdı, pusulayı, biz Çin’den aldık; Batı da bizden öğrendi. Biz olmasaydık var ya, Batı geri kalırdı. ” Pes.

Duygusal Ben-Merkezcilik

Karşınızdakinin duygularına kapalı kalıp yalnızca kendi duygularınızı fark ettiğinizde duygusal ben-merkezcilik sergilemiş olursunuz.

Bir öğrenci “Ders çalışmak beni sıkıyor” dediğinde annesi / babası “Biz senin yaşındayken hiç sıkılmazdık; sıkılma, bu senin istikbalin” derlerse, bu sözleri duygusal ben-merkezciliğin ürünüdür. Eğer ders çalışmaktan sıkıldığını söyleyen çocuğa “Sen ders çalışmaktan sıkılıyorsun” şeklinde basit bir mesaj verseler, bu mesaj ben-merkezcilikten uzak olurdu. Çocuğunuza “Çalışmaktan sıkılıyorsun” derseniz çalışmaz diye endişe edebilirsiniz. İyi de, “çalış” dediğiniz zaman da zaten çalışmıyor. Bari “sıkılıyorsun” diye empati kurarak söze başlayın da aranızda bir diyalog kurulma ihtimali artsın.

Bu konuda son olarak şunu belirtmekte yarar var. Fiziksel, zihinsel, duygusal ben-merkezcilik, birbirlerinden tamamen bağımsız şeyler olmayıp birlikte işleyen yapılardır. İçlerinden birini sergilediğimizi fark ettiğimizde, diğerlerini azaltma şansımız artar.” (s. 50)

……………………………………………………………………………………………

……………………………………………………………………………………………

“Kendini bilmezlik (rol tutsakliği)

Rol tutsaklığı, kişinin rolleriyle övünmesi, kendisine ait rolleri, farkında olmadan kendinden üstün tutmasıdır. Rollerimizi kendimizden üstün tuttuğumuz zaman, bir anlamda rollerimizin altında eziliriz, kendimizi bir kenara atmış oluruz.

“Ben” dediğimiz şeyi oluşturan pek çok rol var. “Acıkan, yiyen–içen ben” vardır; “konuşan, düşünen, algılayan ben” vardır; bunlar psikolojik rollerimizdir. Bir de sosyal rollerimiz vardır, mesleki rollerimiz vardır; evlat, anne, baba, öğrenci, öğretmen, avukat, müdür, alıcı, satıcı… rollerine bürünürüz.

Sosyal/toplumsal rollerimizi o kadar benimseriz ki, giderek psikolojik rollerimizi küçümser, hatta unuturuz. Doktor, mühendis, müdür yanımıza çok önem veririz de, “yiyen–içen, uyuyan, konuşan, düşünen ben”i küçük bir şey olarak algılarız. Oysa, psikolojik ve sosyal rollerimiz bir bütündür ve psikolojik rollerimiz “küçük şey” değildir.

Bir Çinli bilgenin sözü: Doğduğun zaman l’sin, sapsade bir 1. Zamanla l’in sağına sıfırlar eklersin; diplomaların olur, unvanların, rollerin, rozetlerin olur, evler, arabalar alırsın. Bunların her biri bir sıfırdır ama l’in sağına eklendikçe senin değerin artar. Şu hale gelirsin:

10000000000… 0

Bütün bu sıfırların ne zamana kadar değeri vardır? Sen hayatta olduğun sürece. Sen öldün, 1 gitti,

0000000000… 0 oldu, sıfırların hiçbir anlamı kalmadı. İşte “1 bizim psikolojik rollerimizi, 0lar ise sosyal rollerimizi sembolize ediyor. 1 (bir) küçük bir şeydir. Ama sıfırlarınızın başında bu küçük şey olmasa siz evreni fark edemezdiniz; o 1 olmasa siz şu an bu kitabı okuyor olmayacaktınız.

Varoluşumuzu yaşayamadığımız zaman sahip olduğumuz toplumsal rolleri, giderek öz varlığımızdan üstün tutmaya başlıyoruz.

Bazı rütbeler/makamlar/roller bir ayrıkotu gibi yaşam bahçemizi öylesine kaplıyor ki, onlar sökülüp gittiğinde, artık ekilip biçilemeyen bir bahçe, işe yaramayan bir ömür kalıyor elimizde.

Ancak bütün bu sosyal/mesleki rollerin yanı sıra, psikolojik rolleri de önemlidir. Yiyen, içen, uyuyan, konuşan, dinleyen, seyreden Alihan da önemlidir. Psikolojik rollerimiz, sosyal rollerimizden önceliklidir. Sosyal rollerimiz olmadan da psikolojik rollerimizle yaşayabiliriz. Ama psikolojik rollerimiz olmadan yaşayamayız.

Her insan, sahip olduğu eşyaların, unvanların, rollerin dışında, yiyip içen, konuşup düşünen, seyredip dinleyen bir ben’e sahiptir.” (s. 59)

……………………………………………………………………………………………

…………………………………………………………………………………………….

“Değerlere Uymada Üç Hata

Değerlere uymada, kanıksamış olduğumuz, üç temel hata vardır:

1. Ortamına göre değerlere uyarız;

2. Keyfimizin/moralimizin iyi olup olmamasına göre değerlere uyarız;

3. Karşımızdaki kişiye göre değerlere uyarız. Şimdi bu üç hatayı açıklamaya çalışalım.

Birinci Hata: Ortama Göre Değerlere Uymak

Bazı toplumsal değerlere bazı ortamlarda uyar, bazı ortamlarda uymayız. Örneğin trafik polisinin yanındaki kırmızı ışıkta dururuz, polis yoksa aynı kırmızıda durmayız. Bu, değerlere uyma konusundaki birinci hatadır. Bu tür hatalar, değerleri içselleştirmediğimiz için ortaya çıkar. Bir değeri gerçekten benimseyenler, her ortamda, her durumda o değere uygun davranırlar.

“Temizlik” değerlerimizden birisi olarak kabul edilebilir. Bu değere, ne yazık ki toplumun en azından bir bölümü ortamına göre uyuyor. Örneğin, hiç kimse evindeki halıya, koridora tükürmez, sigarasının izmaritini atmaz. Ama sokağa tüküren, sigarasının izmaritini atan c, ok kişi görüyorum. Ortama göre davranıyoruz.

Trafik kurallarını çiğneyen, “Ama kurallara kimse uymuyor, ben niçin uyayım” diyor.

Belirli bir değere niçin uymadığımızı açıklamaya çalışırken “Ama… ” diye başlayan mazeret cümleleri kurduğumuz zaman, bu tavrımız, söz konusu değeri yürekten benimsemediğimiz anlamına gelir. Bir değeri yürekten benimseyen kişi, o değere ortamına göre uymaz, başkalarına bakarak uymaz, ne olursa olsun uyar.

Pis bir sokak, üzerine yeni çöpler atılmasını hak ediyor olabilir. Ama ben o sokağa çöp atmayı hak etmiyorum.

Eğer, bir toplumsal değeri yürekten benimsemişsek, içselleştirmişsek, başkalarının ne yaptığına bakmadan, ortama göre davranmadan uyarız o değere.

İkinci Hata: Keyfimize Göre Davranmak

Yaygın bir tavır vardır. Canımız sıkılıyorsa, keyfimiz yoksa, çevremize ters davranırız, aksilik ederiz. Böyle davranmak bize gayet doğal gelir, işyerinde canımız sıkılmışsa ev halkına sinirli davranırız, trafikte canımız sıkılmışsa işyerinde çevremizdekilere öfkeleniriz. Kısacası, herhangi bir nedenden ötürü keyfimiz kaçmışsa, moralimiz bozuksa çevremize öfkeli davranırız, zaman zaman saygısızlık ederiz. Oysa böyle davranmak zorunda değiliz. Keyfimiz var veya yok, çevremizdekilere saygılı davranabiliriz, davranmalıyız.

Keyfimiz olmadığında da çevremizdekilere saygılı davranabileceğimizi, Koreliler bize çok şık bir şekilde gösterdiler.

Üçüncülük maçında televizyonu maç biter bitmez açan bir Türk izleyici herhalde şöyle derdi: “Tuh, maçı biz kaybetmişiz, Koreliler kazanmış. ” Niçin böyle derdi? Çünkü Koreliler alkışlıyordu. Oysa Koreliler yenildikleri halde alkışlıyorlardı. Yenilmişlerdi, üzgündüler, buna rağmen alkışlıyorlardı. İşte, bunu belirtmeye çalışıyorum. Keyfimiz var veya yok, çevremizdekilere, karşımızdakilere saygılı davranabiliriz. Koreliler gibi.

Üçüncü Hata: Karşımızdaki Kişiye Göre Değerlere Uymak

Bazı değerlere uyup uymama konusunda ölçütümüz, karşımızdaki kişidir. Örneğin fiziksel açıdan ve statü açısından bizden güçlü kişilere saygılı davranırız. Güçlü bulmadığımız kişiler karşısında ise saygılı davranmayız, davranışlarımızı kontrol etme ihtiyacı duymayız. Oysa, renkleri, cinsiyetleri, yaşları, statüleri ne olursa olsun, tüm insanların onurlan eşittir. Bu yüzden ayırım gözetmeden hepsine saygılı davranmalıyız.” (s. 64)

…………………………………………………………………………………………….

…………………………………………………………………………………………….

“İlginç bir roman olan “Küçük Ağacın Eğitimi”*nde Kızılderili dede ve nine ile Küçük Ağaç adlı çocuk arasındaki ilişki anlatılmaktadır.

Küçük Ağacın dedesi, giderek derinleşen, üstü dallara örtülü, hindinin boynundan alçak bir tünel kazar, tüneli derin bir çukura bağlar. Toprağın yüzeyinden tünelin içine doğru mısır taneleri serpiştirir. Yaban hindisi başını eğip taneleri yiye yiye tüneli geçer, çukura girer. Başını kaldırır, çukurun üstü açıktır ama çukur derindir. Tek bir çıkış yolu vardır, başını eğip tünelden gerisin geriye gitmek. Ancak hindi başını eğmeyi akıl edemediği için çukurdan çıkamamaktadır.

Küçük Ağaç dedesine, “Dede, hindi niçin kafasını eğip tünelden dışarı çıkmıyor?” diye sorar. Dedesi ‘Yavrum, hindi kendini herkesten üstün gördüğü için, öğrenebileceği yeni bir şeyler bulunduğuna inanmadığı için, alçak gönüllülük gösterip başını eğemediği için girdiği çukurdan çıkamıyor” der.

Çukurlar içinde kalakalma tehlikesi hepimiz için vardır. Ama eğer tüm insanların onurlarının eşit olduğuna inanırsak bu tehlike bizden uzaklaşır. Daha onurlu bir insan olmaya çalışmak yerine, daha bilgili, daha etkili, daha iyimser, daha sevecen olmaya çalışmak, daha akıllıca olsa gerek. Anadolu’da “Boş başak dik durur” derler.

Dolu ve alçakgönüllü bir başak olduğumuzda, yaşam kalitemiz artacaktır.

Boş başak dik durur.” (s. 73)

…………………………………………………………………………………………….

…………………………………………………………………………………………….

“Ekmek mi İnsan mı?

Hangisi daha fazla saygı görüyor; ekmek mi, insan mı? Gözlenen o ki, ekmek daha fazla saygı görüyor ülkemizde. Bazı değerler söz konusu olduğunda bu hataları yapmayız. Ekmeğe yönelik olarak da söz konusu hataların sergilendiğini hemen hiç görmeyiz.

Hangi ortamda olursa olsun -evde veya sokakta- ekmeğe saygı gösteririz. Yerdeyse basmayız, üstünden atlamayız; kaldırıp kenara, yüksekçe bir yere koyarız; hatta öperiz ekmeği. Ekmeğe gösterdiğimiz saygı, ekmeğin büyüklüğünden ve niteliğinden bağımsızdır. Yerdeki ekmeği kaldırma konusunda, büyük–küçük veya buğday-arpa ayırımı yapmayız. Keyfimiz olsa da olmasa da yerdeki ekmeğe basmayız.

İnsanlara, sokaklara karşı sergilediğimiz üç temel halayı ekmeğe karşı sergilemeyiz. Kısacası ekmeğe çok saygılıyızdır. Ekmeğe gösterdiğimiz saygıyı birbirimize göstersek çok daha huzurlu yaşarız.

Ekmeğe niçin saygı gösteririz? Çünkü nimettir. İyi de eşlerimiz, çocuklarımız nimet değil mi? Öğrencilerimiz, çıraklarımız, komşularımız nimet değil mi?

Ekmeğe gösterdiğimiz saygıyı birbirimize göstersek, ne güzel olurdu.

Ben ülkemde yerdeki ekmeğe tekme atıldığını hiç görmedim. Ama yerdeki insana tekme atıldığını çok gördüm. Yerdeki ekmeklere gösterdiğimiz saygıyı birbirimize de göstereceğimiz günlerin gelmesini diliyorum.” (s. 74)

…………………………………………………………………………………………….

…………………………………………………………………………………………….

“Çelişki, İkilem

Çelişki ve ikilem kavramları arasındaki farka bakalım. Galiba doğrusu şu:

Doğada ya da insan zihninde zıtlıkların birlikte bulunması bir çelişki sayılabilir. (Bir tezin antitezini içermesi bir çelişki sayılabilir.) İnsan, sahibi olduğu çelişkili düşüncelerin genelde farkında değildir, ikilem ise iki farklı davranıştan hangisine yönelmek gerektiği konusunda sıkıntı, kararsızlık çekmek demektir. Sahip olduğumuz çelişkili düşüncelerin, davranışların genelde farkına varmayız, ikilemde ise farkında olduğumuz bir kararsızlık söz konusudur.

Bir dostunuzu hem seviyor hem de kızıyorsanız ve bu iki zıt duyguya/düşünceye birlikte sahip olduğunuzun farkında değilseniz, bu durumu bir “çelişki” olarak adlandırmaktan yanayım. Benzer şekilde, belirli bir olay karşısında üzgün olduğunuz halde sevinmiş gibi davranıyorsanız ve bu tezadı fark etmiyorsanız, yine çelişki içinde olduğunuzu düşünebiliriz. Ama eğer bir arkadaşınızı sevip sevmediğinize bir türlü karar veremiyorsanız veya iki meslekten hangisini seçeceğinize karar veremiyorsanız, bir “ikilem” içinde olduğunuz kanısındayım.

İkilemler evrenin her köşesinde olabilir (olmayabilir de); ancak canlılar, özellikle insanlar, ikilemlere girmekten ötürü acı çekiyorlar. İnsanın görevi, ikilemlerini fark etmek, bunları yaşamın doğal bir parçası kabul etmek, çözebileceklerini çözmek, çözemediklerine ise uyum sağlamak olmalıdır.” (s. 77)

posted in PSİKOLOJİ | 0 Comments

29th Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

DİLİN DÜŞÜNCEYE ETKİSİ

HÖRİSTİK (ZİHİNSEL KISA YOLLAR)

 

DİL VE DÜŞÜNCE SİSTEMİ

DİLİN DÜŞÜNCEYE ETKİSİ

 

Kullandığımız dilin, içinde bulunduğumuz kültürel öğelerle etkileşim içerisine girdiği gerçeği bir yana kelime hazinesi ve cümle yapılarının temelde insan beyninin biyolojik özelliklerinden etkilendiği bir gerçek. Başka bir deyişle, dili dil yapan pek çok kural ve yapının beyinlerimizin işleyiş şekliyle uyum göstererek evrimleştiğini varsayabiliriz. Ancak bu varsayımımızın tersinin doğru olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Kullandığımız dil, düşünce yapılarımız üzerinde de yoğun etkilerde bulunabiliyor. Bugün, dünya üzerinde konuşulan tüm dillerin ortak özellikleri bir yana, tümü de gramer ve sözdizimi bakımından büyük çeşitlilik göstermekte. Bu çeşitlilik, bireylerin düşünce şekillerine de yansıyor olabilir mi dersiniz? Dil konusunda yoğun araştırmalarda bulunmuş ünlü bilim insanı Benjamin Whorf’a göre bu sorunun yanıtı “Evet”. Whorf’a göre insanların görsel ve düşünsel algıları kesinlikle içinde bulundukları kültürde edindikleri dille şekilleniyor. Ancak Whorf’un ortaya attığı bu iddia sonrasında yapılan araştırmalar varsayımda soru işaretleri uyandırır nitelikte. Gelin, bazı araştırmalara hep beraber göz atalım.

Renk Terimleri

Kimi dillerde renkleri tanımlamak için pek çok kelime bulunuyorken, kimi dillerin renk terimleri oldukça kısır kalabiliyor. Uç bir örnek verecek olursak, Yeni Gine’de yaşayan Dani topluluğunun kullandığı dilde tüm renkleri tanımlamak adına yalnızca iki kelime bulunuyor. Biri karanlık, koyu, diğeriyse aydınlık, açık anlamına geliyor. İlginç olansa bu kısır tanıma rağmen Danilerin de renkleri tıpkı bizler kadar iyi algılayabiliyor oluşları. Bizler hangi renk tonlarını ayırt edebiliyor, hangilerini ayırt edemiyorsak Danili katılımcılar arasında yapılan çalışmalar da benzer sonuçlar veriyor.

 

Yeni Gine’de yaşayan Dani topluluğunun kullandığı dilde tüm renkleri tanımlamak adına yalnızca

iki kelime bulunuyor.

Uzam Tanımlarında Dil

Uzaydaki bir yeri tanımlamak için kullanılan terimleri uzamsal tanımlar başlığı altında inceleyebiliriz. Örneğin, kendi dilimizden iki örnek verelim:

•  Meyveler tabağın içinde.

•  Disket bilgisayarın içinde.

Her iki cümlede de “içinde” edatını kullanmış olduk. Kore’deyse bu durumlar için farklı edatlar kullanılmakta. Meyvelerin tabağın içinde bulunduğu durum için farklı, disketin bilgisayar içindeki konumu için farklı edatlar kullanılıyor. Çünkü meyveler tabağın içinde daha serbest konuşlanmışken, disket bilgisayarın içindeki göze sıkı sıkıya oturmuş oluyor. Dolayısıyla da bu küçük ayrım dile değişik edatlar kullanılarak yansıtılıyor.

 

Meyveler tabağın içinde daha serbest konuşlanmışken, disket bilgisayarın içindeki göze sıkı sıkıya oturmuş oluyor. Dolayısıyla da bu küçük ayrım Kore diline değişik edatlar kullanılarak yansıtılıyor.

Yapılan çalışmalar öyle gösteriyor ki, dildeki bu çeşitliliğe rağmen dünyayı algılayış biçimi pek de değişim göstermiyor.

Örneğin, katılımcılara belirli bir referans noktasına göre farklı pozisyonlara yerleştirilmiş nesneler gösteriliyor. Daha sonra ufak tefek değişimler yapılarak aynı görsel uyaran tekrar verilip bir fark görüp görmedikleri soruluyor. Sonuç olarak, ana dili farklı olan katılımcılardan birçoğu dillerindeki uzamsal tanım şekilleri değişim de gösterse bu testlerde benzer performans gösteriyorlar.

Öyleyse Benjamin Whorf’un “Dil düşünceyi etkiler” varsayımının bir takım bulgularla çelişki gösterdiğini söyleyebiliriz. Yine de daha net konuşabilmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunduğu bir gerçek.

HÖRİSTİK (ZİHİNSEL KISA YOLLAR)

 

Höristik’in kelime kökü Yunanca’da “buldum” anlamına gelen ” heurisko”dan geliyor. Bir psikoloji terimi olaraksa karar verme ya da sorunlarla başa çıkma süreçlerimizde kullandığımız zihinsel kısa yollar anlamı taşıyor. Şöyle ki, karmaşık sorunlarla karşılaştığımızda ya da elimizde yeterli bir bilgi olmadığında evrimsel işleyişlerle şekillenegelmiş ya da deneyimlerle edinilmiş bu zihinsel kuralları kullanarak bir çözüm yolu ya da anlayış geliştirmeye çalışıyoruz.

Örneğin, daha önceden adını duymadığımız bir ürün eğer ki fiyat olarak diğerlerinden daha yüksekse, elimizde o ürüne dair başka herhangi bir bilgi olmadığından onun daha kaliteli olduğu yargısına varıyoruz. Kalitesine yönelik yaptığımız bu çıkarımdan dolayı tüketici olarak adını hiç duymamış olmamıza rağmen o ürünü satın alma davranışı gösterebiliyoruz.

Problemleri aşmada hız ve kolaylık sağlayan bu zihinsel kısa yollar kimi zamansa hatalı sonuçlara varmamıza neden olabiliyor:

 

Sizce bu hayvanlardan hangisinin bir gün içinde uykuya ayırdığı vakit daha fazladır? Sağ resimdeki yakalı hayvanı tanımadığımız için muhtemelen bu soruya yanıtımız “kedi” olacaktır. Bu yanıtı verirken kullandığımız kısa yol, kediyi uykuyu seven bir hayvan olarak biliyor oluşumuza dayanıyor. Ancak kediler günde 14,5 saat uyurlarken sağ resimdeki yakalı hayvanlar günün 20 saatini uykuda geçiriyor. Diğer bir deyişle, kullandığımız zihinsel kısa yollar bizleri her zaman doğru yöne yönlendirmeyebiliyor.

DİL VE DÜŞÜNCE SİSTEMİ

 

Konuştuğumuz dille düşünme sistemlerimiz arasında yakın bir ilişki olduğunu biliyoruz. Her ne kadar görsel imgeler, sesler ve hareketlerle de düşünsek de çoğu düşüncemiz kendimizle yaptığımız sessiz konuşmalardan meydana geliyor. Eğer ki bu doğruysa, dil düşünme tarzımızı da etkiliyor, ne dersiniz? Farklı diller konuşan insanların düşünce sistemleri de farklı gelişiyor.

Benjamin Whorf

Bu varsayımı ortaya atan Benjamin Whorf, bugün kendi ismiyle de anılan “Görsel Görecelilik Kuramı”nın fikir babası. Her ne kadar Whorf farklı dillerin düşünmeye etkisini sözlere birebir dökmemiş olsa da, dil ve algı üzerine etkileyici söylemlerde bulunuyor.

Örneğin, kutuplarda yaşayan Eskimo’ların dilinde “kar” için kullanılan pek çok farklı kelime var. Ve bu insanların, karın pek çok çeşidini bir sıcak iklim kültürüne göre daha iyi tanımlayabilecekleri açık. Peki, sizce Eskimo’ların dilinde kar için bu denli çeşitlilik bulunması, onların algılarında da bir farklılık yaratıyor mu? Aslına bakarsanız, Whorf’un söyledikleri tam da bu noktada devreye giriyor. Whorf’a göre bu insanların görsel algıları kesinlikle etkileniyor. Hatta Eskimo’lar öncelikle farklı kar türleri arasındaki farkı algılayıp, bu küçük farklılıkları sonradan adlandırıyorlar.

         

Bu varsayımın doğruluğunu sınayan bir ispat olarak farklı kültürlere ait dillerde, farklı insan karakterleri için o dile özgü kelimelerin varlık göstermesi sunulabilir. Örneğin, “artistik insan” kavramıyla Batı toplumları yaratıcı, sanatla ilgilenen, kimi zaman depresif bir insanı anlarken, Çincede böyle bir tanım bulunmuyor. Çincedeki bilgili ancak çok utangaç birine gönderme yapan “shen cang bu lou” kavramıysa bizim dillerimizde karşılıksız.

Whorf kuramı bu kişilik tiplerine dair kullanılan kelimelerin o insanlar hakkında nasıl düşündüğümüzü etkilediğini öne sürüyor. Örneğin, “bilim adamı” kelimesi kadınların bilim alanında ne derece yetenekli olduğuna dair düşüncelerimizi etkileyebiliyor. Bu nedenle de, bu kavram ülkemizde yeni yeni “bilim insanı” olarak değiştiriliyor.

Dilimizdeki “bilim adamı” kavramı “bilim insanı” kavramıyla değiştirilmeye çalışılıyor. Whorf’un kuramına göre dildeki bu değişim, düşünce sistemlerimizde de mutlaka bir değişime yol açacaktır.

 

posted in PSİKOLOJİ | 0 Comments

29th Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK




BEYİN GÖRÜNTÜLEMENİN GÜCÜ






Rengarenk beyin görüntülerinin bir araştırmayı daha zevkli ve sunulabilir hale getirdiğinden kuşkumuz yok. Öyle ki bilimsel konferanslarda bile herhangi bir davranış karşısında belli bölgeleri etkin hale gelmiş beyin atlasları dikkatleri üzerlerine çekmekte gecikmiyor. Ancak Colorado State ve Kaliforniya Üniversiteleri’nde yapılan son bir araştırma öyle gösteriyor ki bu görüntüleme teknikleri araştırmaya yalnızca estetik değil inandırıcılık da katıyor. Dr. David McCabe ve Dr. Alan Castel tarafından yürütülen araştırmada öğrencilere üç farklı makale okutturulmuş. Makalelerin başlıkları şunlarmış: – Televizyon izlemek matematik becerileriyle ilişkili – Meditasyon yaratıcı düşünceyi geliştiriyor – Bilgisayar oyunları oynamak odaklanma yetilerini arttırıyor Her üç makalede de araştırmacılar makaleye mantık hataları da katmışlar. Örneğin, ilk makale için aynı beyin bölgesini etkinleştiren iki eylemin yalnızca bu neden dolayısıyla neden-sonuç ilişkisi içinde olabileceğini ileri sürmüşler: TV izlemek ve matematik problemleri çözmek temporal bölgede etkinliğe neden oluyor öyleyse televizyon izlemek matematik becerilerini geliştirir gibi (Makalelerin içeriklerinin çalışmanın asıl teması üzerinde etkide bulunmasını önlemek adına yapılan bir kontrol olarak düşünelim bunu). Aynı mantık hataları her makalede tekrarlanmış. Bulgularsa ya yalnızca metin içerisinde, ya grafikle ya da görüntülenmiş beyin resimleriyle açıklanmış. Öğrenciler beyin görüntüleri içeren makaleyi bilimsel mantık sınırları içinde daha etkili bulmuşlar. Diğer bir deyişle eşit ağırlıkta mantık hataları içeren üç makaleden beyin görüntüleriyle varsayımını destekleyen makale sonuçları grafik ya da metin içinde veren makalelere göre daha “mantıklı” bulunmuş.

Kaynak: http://faculty.washington.edu/chudler/brainp.html

GEÇMİŞİ YENİDEN YAŞAMAK

Beyninizde özel bir bölge uyarılıyor ve geçmişte yaşadığınız sıradan bir olayı en ince detaylarıyla yeniden yaşamaya başlıyorsunuz. Hem de o anda içinizden geçen tüm duygular ve koku, görüntü, dokunma hissi gibi duyularla beraber. Bu bir bilim kurgu filminin senaryosu değil, tarihten bir sinir bilim öyküsü.



1934 yılıydı. Kanadalı nörolog Wilder Penfield az sonra gireceği bir beyin ameliyatı için son hazırlıklarını da tamamlamıştı. Operasyon sırasında epileptik kadın hastasının duyma ve konuşma yetilerinden sorumlu temporal korteksinden bir parça alınacaktı. Ameliyat başlamadan önce hastaya sınırlı uyuşturma (lokal anestezi) uygulandı. Dolayısıyla bilinci yerindeydi, ancak operasyonun uygulanacağı bölgede acı hissetmeyecekti. Dr. Penfield epilepsi ameliyatları konusunda oldukça deneyimliydi. Hastalar bu ameliyat sırasında doktorla konuşabiliyor, sorduğu soruları yanıtlayabiliyorlardı. İlginç olansa, böylesi bir diyalogun beynin yalnızca bu bölgesi operasyon geçiriyorken gerçekleşebilmesiydi. Doktor, bu beyin bölgesinin niçin bu denli “özel” olabileceği konusunda her geçen gün daha da fazla kafa yormaya başlamıştı.



Beyinde temporal kortekse uygulanacak elektriksel bir uyarım hastaların geçmişteki sıradan olayları en ince detaylarına kadar yeniden yaşamasını tetikliyordu.



Ameliyat başladığında, Dr. Penfield’i oldukça şaşırtan bir gelişme yaşandı. Kadın hastası, beyin ameliyatı masasında bebeğini doğurduğu ana geri dönmüş olduğunu iddia ediyordu. Öyle ki, bu bir anıyı hatırlama gibi değildi. O anı yeniden yaşamıştı, tüm o duygusal patlamaları, acıları ve duyusal hisleriyle. Dr. Penfield, bu bulgunun psikiyatri alanında çığır açacağını düşünmüştü. Ne de olsa kişilerin geçmişte yaşadıkları olayların hâlihazırdaki ruhsal durumlarını nasıl da etkileyebileceğine dair fizyolojik bir ipucu elde etmiş olabilirdi. Bu etkiyi yalnızca kendisi araştırabilmek ve işleyişi derinlemesine çözebilmek adına konuyla ilgi olarak tam 20 sene boyunca bilim dünyasına tek bir kelime bile etmedi. Ta ki 1954 yılında bir sunumunda bulgularını kendisi gibi doktor arkadaşlarıyla paylaşana dek… Penfield konuşmasında temporal kortekste yaratılacak elektriksel bir uyarımın geçmiş deneyimleri uyandırdığını ve akan bir nehir gibi bilince taşındığını anlatmıştı. Hastalar, geçmişlerindeki herhangi bir zaman dilimini tüm detaylarıyla yeniden yaşıyorlardı. Bu deneyim, beyne yerleştirilen elektrot geri çekilene kadar sürüyordu.

Bu bulgu gerek tıp, gerekse psikoloji dünyasında büyük bir heyecan uyandırdı. Dr. Penfield, hayatımız boyunca bilincimiz yerindeyken yaşadığımız her bir olayın en ince ayrıntılarına kadar sinirsel olarak belleğimize depo edildiğine inanmaya başlamıştı. Çünkü gerekli beyin uyarımı yapıldığında değil yalnızca olayları, o olaylar sırasında hissettiğimiz duyguları bile yeniden yaşayabiliyorduk. Öyleyse hiçbir şey unutulmuyordu. Her şey, zihnimizde bir yerlerde kayıtlı tutuluyordu.


Sinir sistemimiz hayatımız boyunca yaşadığımız her anı tüm detaylarıyla saklı tutabilir mi?

Penfield’in bulguları yorumu şüphe uyandırmıştı. Çünkü sinir sistemi kapasite itibariyle sınırlıydı ve kişinin tüm yaşamı boyunca yaşadıklarının böylesi ayrıntılı kayıtlarını tutabilmesi mümkün değildi. Dahası sonradan yaptığı çalışmalar, konuyu başka bir platforma taşıdı. Bir ameliyat sırasında beyninde belirli bir nokta uyarılan hasta kavga eden bir adam gördüğünü söylemişti. Aynı nokta tekrar uyarıldığında gördüğüyse yol boyunca yürüyen bir adam ve köpek olmuştu. Penfield, hastaların yaşadıkları bu deneyimin psişik bir sanrı ya da algısal bir yanılsama olabileceğine ancak geçmişe dair kaydın yine de temporal kortekste, bu bölgeyle ilişki içerisinde bulunan hipokampüste ya da bu alanlardaki gri maddede tutulduğuna inanmaya başlamıştı. Olaylara dair yargılara gerçekleştikleri sırada varılıyor, daha sonra zihne gelen yeni kayıtlar geçmişteki bu bilgilerle karşılaştırılıyordu. Dr. Penfield’in bulguları yalnızca tıp alanında değil, bilişsel psikologlarca da yıllarca tartışıldı. Bugün, belleğin sınırlarına ve sistemin nasıl işlediğine dair çalışmalar halen sürüyor.

Kaynak: http://primal-page.com/penfield.htm

EİDETİC (FOTOĞRAFSI) BELLEK

Sessiz ve ferah bir deney odası. Önünüzde boş ve beyaz bir zemin var. Biraz sonra asistan, önünüzdeki bu bembeyaz zeminin üzerine renkli, ilgi çekici bir resim koyarak sürenizi başlatıyor. Yalnızca yarım dakikanız var. Resmi belleğinize kazıyabilmek ya da imgesini canlı tutabilmek adına yarım dakika. Daha sonraysa resim görüş alanınızdan çekiliyor ve en ince ayrıntısına kadar resmi hatırlamanız isteniyor: “Öndeki yaprağın kaç damarı vardı?”

Karmaşık bir doku ya da resmin detaylı görsel imgesini canlı tutabilme yetisi olarak tanımlanan ” eidetik imgeler “, konu hakkında yapılan ilk deneylerden bir asır sonra halen psikologların aklını kurcalamaya devam ediyor. Dilimize çoğu kez ” fotoğrafsı bellek” olarak çevrilse de eidetik imgeler asıl uyaranın tıpatıp kopyası olmayabiliyor. Bu nedenle de “yeniden biçimlendirilen imgeler” oldukları düşünülüyor. Ancak eidetik imgeler kişiye nesneleri görselleştirme ya da onları zihinde canlandırabilme imkanı veren görsel imgelerden farklı. Çünkü herhangi bir zamanda örneğin bir elmayı gözlerinizin önüne getirebiliyorken (görsel imge), eidetik belleğe sahip olabilmeniz için size gösterilmiş bir şeyi her detayına dek aktarabiliyor olmanız gerekiyor. Örneğin matematik denklemleriyle dolu bir sayfaya yalnızca saniyeler içinde bakarak tümünü hatırlayabilmeniz! Fotoğrafsı belleğe sahip kişilerle yapılmış pek çok çalışma var. İlginç olansa, “eidetik” olarak tanımlanan grubun genellikle çocuklardan oluşması. Araştırmacılar, bunu evrimle bağlantılandırıyor. Bir çocuk görsel uyaranlara sonuna dek açık olmalı ki, bellekte ne tutup ne tutmaması gerektiği bilgisini öğrenebilsin. Büyüdükçeyse, imgelerden ziyade “kelimeler” ile düşünme oranı artıyor.

Peki, “eidetik” ya da daha sık anılır şekliyle “fotoğrafsı bellek”e sahip bu çocuklar baktıkları her sahneyi akıllarında tutabiliyorlarsa dünyayı algılarken nasıl oluyor da sorun yaşamıyorlar. Örneğin, annelerinin yüzüne bakıp başlarını babalarına çevirdiklerinde nasıl oluyor da annelerinin imgesi gözlerinin önünde kalmaya devam etmiyor. İşte bu sorunun yanıtı göz hareketlerinde ve kodlama zamanında saklı. Fotoğrafsı imgeler en az beş saniye boyunca söz konusu görüntüye birebir bakma gerektiriyor. Eidetik çocuklar, sürekli göz kırparak imgeyi silebildiklerini, ayrıca onu görebilmeleri için kaynak yüzeye bakmaları gerektiğini, yoksa imgenin yok olduğunu söylüyor. Yani anne görüntüsünün gözlerinin önünde canlı kalabilmesi için annelerini önünde gördükleri duvara bakmaları gerekiyor. Başlarını babalarına, yani diğer duvara çevirdiklerinde ise gözlerinin önündeki görüntüsel imgeyi kaybediyorlar.

Eidetik çocuklar, yalnızca ilk resim gösterildiğinde bunu bir insan suratına benzetmiyor. Zaman aralıklarıyla ilk ve ikinci resim gösterildiğinde ise, bu resimleri belleklerinde üst üste bindirebiliyorlar. Üçüncü resimdeki adam suratı bir anda gözlerinde canlanıyor.

Peki, bu çocukları diğer yaşıtlarından ayıran ne. Daha mı zekiler? Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, zeki olmak eidetik belleği diğerlerinden ayırt etmiyor. Çünkü zihinsel gelişimi geri kalmış çocuklarda bile böyle bir yetiye rastlanabiliyor. Zaten işin içine zihinsel beceriler girdiğinde (Örneğin resimdeki herhangi bir öğey adlandırarak gruplamak gibi: çiçek, ağaç vs…) fotoğrafsı imge yok oluyor. Öyleyse bu imgeler, üst düzey zihinsel becerilerden daha farklı bir yerde duruyor olmalı. Ancak ne yazık ki eidetik (Fotoğrafsı) imgeler üzerine yapılan bunca araştırmadan sonra bile hakkında bilinenler çok az. Fotoğrafsı bellek, daha uzun yıllar çözümlenmeyi bekleyen esrarengiz bir konu kalmaya devam edecek gibi görünüyor.

Fotoğrafsı Belleğe Sahip Bir Yetişin: “Elizabeth”

Eidetic (fotoğrafsı) bellek üzerine yapılan araştırmaların çoğu çocuklar üzerine odaklanmış olsa da, üstün bir yetiye sahip “Elizabeth” isimli bir yetişkin gelmiş geçmiş en büyük istisna olma özelliğini günümüzde de halen koruyor. Elizabeth, resimlerin aynısını aklından tuvale yeniden yansıtabiliyordu. Üstelik çizdikleri, kendisine gösterilen resimlerle üstüste bindirildiğinde çizgiler birbirleriyle eşleşiyordu. Stromeyer’in çalışmalarında (1970) Elizabeth’in sol gözüne 10.000 adet kareden oluşan bir stereogram gösterildi. Haftalar sonra, Elizabeth’in sağ gözüne ilk stereogramın eşi yansıtıldığında, Elizabeth üç boyutlu görüntüyü görmeyi başarmıştı. Bu da demek oluyordu ki, haftalar önce sol gözüne gösterilen 10.000 siyah ve beyaz kare düzeni belleğinde halen canlı duruyordu!



Stereogramları kare bulmaca dokularına benzetebiliriz. Beyaz ve siyah karelerle oluşturulan iki ayrı doku, birbirlerinin sağa ve sola kaydırılmış şekli. Sol göz birine, sağ göz diğerine baktığında- ki bu stereoskop makineleriyle gerçekleştirilebiliyor- derinlik algısı oluşuyor.

Kaynaklar:

http://serendip.brynmawr.edu/bb/neuro/neuro00/web2/Arnaudo.html

http://pages.slc.edu/~ebj/minds/student_pages/sally-jane/conference.html

www.ababasoft.com/games/eidetic05.htm-12k

Held, R (1974), Image Object and Illusion , Scientific American, Inc.

MUTLULUK VE ÖFKE

Öfke: Öfke, üzüntü, korku ve iğrenme gibi olumsuz duygularımızdan sorumlu beyin bölgesi amigdala . Beyin görüntüleme teknikleri sayesinde edinilen sonuçlara göre, duygusal hissiyatlar uyandırmayan zihinsel faaliyetlerimiz sırasında amigdaladaki sinirsel uyarım bastırılıyor. İşte tam da bu yüzden zihnimizi farklı uğraşlara verdiğimizde gerginsek bile öfkemizi unutabiliyoruz.

Öyleyse, bundan sonra kendimizi kötü hissettiğimizde elimize kalemi kâğıdı alıp bulmaca çözmeye başlayabiliriz! Böylece, kısa süreliğine bile olsa olumsuz duyguların etkisinden kurtulabiliriz.

Mutluluk: Mutluluk fiziksel zevklerle yakın ilişki içerisinde. Yukarıda, olumsuz duygulardan sorumlu tutulan beyin bölgesinin amigdala olduğundan bahsetmiştik. Kendimizi mutlu hissettiğimizdeyse tahmin edebileceğiniz gibi amigdaladaki etkinlik bastırılmış oluyor. Dolayısıyla zihnimizi farklı uğraşlarla meşgul tutabilmek mutlu hissedebilmemiz adına ilk adım diyebiliriz. Ancak bu durum elbette ki kendimizi tamamen mutlu hissedebilmemiz için yeterli değil. Mutlulukla bağlantılı beyin bölgesi ön beyin lobu . Örneğin, depresyondaki kişilerin beyinlerinin bu bölgesindeki etkinlik normal kişilere göre daha az. Zevkle ilişkili en önemli beyin kimyasalı ise dopamin . Hoşlandığımız birini gördüğümüzde, ya da bir başarı haberimizi işittiğimizde dopamin salgısı artıyor.

BİLGİLER BEYNİMİZDE NASIL SINIFLANDIRILIYORLAR?

Doğal Sınıflamalar








Gözlerinizin önüne bir çalgı aleti getirin desem aklınıza gelen ilk enstrüman hangisi olurdu? Bir gitar mı? Yoksa saksafon mu? Peki, bu alet zihninizde nasıl yer etmiş dersiniz? Gitar denilince aklınıza ilk gelen klasik gitar mı yoksa elektrogitar mı? Kendinizi bu konuda hiç sınamış mıydınız?








İçinde yaşadığımız dünyanın en önemli özelliklerinden biri de, nesnelerin birbirleriyle “kapsam” ilişkisi içerisinde olmaları. Örnek olarak müzik aletleri sınıfına dâhil gitarın, klasik ya da elektrogitarı kapsamasını verebiliriz. Bu kapsam ilişkisini bir tür özelleşme olarak da düşünebiliriz aslında. Örneğin klasik gitar, gitarın özelleşmiş bir formudur. Bu ilişkiyi basamak basamak irdeleyecek olursak, aklımıza gelen pek çok nesneyi böyle bir düzen içerisinde sıralayabiliyor olduğumuzu görürüz. Peki, bu sınıflandırmanın bizlere geri bildirimi ne dersiniz? İşte başlıyoruz, yalnız zihnin derinliklerine inmeden önce bu “kapsam” ilişkisine biraz daha yakından bakalım isterseniz.

Nesnelerin birbirleriyle olan ” kapsam” ilişkisi 3 düzeyde inceleniyor:









Üst Düzey Sınıf

Kapsam ilişkisinde

en yukarıdaki seviye.

Örn: Meyve

Temel Sınıf

Kapsam ilişkisinde

orta seviye.

Örn: Elma

şeftali

üzüm

Alt Düzey Sınıf

Kapsam ilişkisinde

en özelleşmiş seviye.

Örn: Lezzetli, kırmızı elma

Çekirdeksiz şeftali

Kara üzüm

Bu üç düzeyi birbirinden ayıran, her birinin elemanları arasında paylaşılan ve paylaşılmayan özelliklerin sayısındaki fark. Nasıl mı?

Meyve ( üst düzey sınıf) dediğimizde aklımıza gelen tanımlayıcı sıfatlar gerçekten de kısıtlı. Renk söyleyemiyoruz çünkü elma ile muzu ortak kılan renkleri değil. Büyüklük diyemeyiz, koku hiç olmaz. Dolayısıyla, “Meyveler tatlıdır ya da enerji verirler” gibi az sayıda ortak özellikten bahsedebiliyoruz. Peki, kara üzüm ( alt düzey sınıf) dersek? İşimiz yine zor. Çünkü kara üzümlerin paylaştığı birçok özellik var. Bu kez de, tüm bu özellikler sayfalar halinde uzayıp gidebiliyor. Oysa üzüm ( temel sınıf) dediğimizde, her iki uç seviyeden de uzaklaşıyoruz. Üzümü elmadan ayıran özellikler hepimizin aklına kolayca gelebiliyor. Bu noktada aklımızdaki soru açık: Niçin temel sınıftaki tanımlama, üst ya da alt düzey sınıflardakine kıyasla daha kolay? Çoğu bilim adamının savunduğu varsayım bu sorunun yanıtını veriyor: Çünkü ilk anda, beynimizde gördüğümüz nesneleri tanımlarken temel sınıf düzeyinde işlem yapıyoruz. Daha sonra ise onları ortak kılan üst düzey ya da farklı kılan alt düzey noktalara yoğunlaşıyoruz. Ancak yine de bir dipnotun üzerinden geçmekte fayda var. Alanında uzman kişilerin bu beyinsel işlemlemeleri, alanlarıyla ilgili bir konuda alt düzey sınıflandırma seviyesinde olabiliyor. Örneğin, bir kuş bilimci farklı kuş türleriyle sınandığında bu türler arasında ayrım yapması oldukça kolay olabiliyor. Tıpkı normal durumlarda, temel sınıflandırma yapmanın daha kolay olması gibi.












Zihnimizde meyve prototipi oluşturmak imkânsız

Nesnelerin beyindeki temsili temel sınıf düzeyinde olduğundan algı da en hızlı bu sınıfta gerçekleşiyor. Bu varsayım kulağa karmaşık gelebilir. Oysa altını çizdiğimiz gerçek yine aynı. Prototip ler bir sınıfa ait elemanların ortalama, tipik bir görüntüsü. Örneğin, elma dediğimiz zaman bugüne kadar gördüğümüz tüm elmaların birleşiminden oluşan, ortalama bir elma figürü geliyor aklımıza. Oysa bu prototip oluşumu üst düzey sınıfta imkansız. Düşünsenize, meyve dediğimizde aklımızda oluşan figür ne olurdu? İstediğimiz, tüm meyvelerin birleşiminden oluşan, tümünü de tanımlayacak bir şekil. Böyle bir şekil bulmamız olası değil. Ancak meyve dediğimizde aklımıza gelecek tipik görüntü büyük olasılıkla bir elma olacaktır. Peki, hiç düşündünüz mü, niçin elma da örneğin muz değil. İşte bunun nedeni de, elmanın tipik simgesel özelliği. Araştırmacıların tipik simgesel özellikleriyle kastettikleriyse gruptaki diğer elemanlarla paylaşılan ortaklığın sayıca daha fazla olması. Yuvarlak, kabuklu, ortadan sapı çıkan, sulu, tatlı daha pek çok meyve var. İşte tüm bu özelliklerin bir arada toplandığı meyveyse elma. Muz değil. Bu özelliğe, sınıfsal aile benzeşmesi de deniliyor.

Karşılaştığımız Yeni Nesneleri Nasıl Tanıyıp Sınıflandırıyoruz?

Yeni bir kedi türüyle karşı karşıya gelen küçük bir çocuk düşünelim. Bu yeni kedi türünün “kedi” olduğunun farkına varabilmesi için önceki deneyimleriyle karşılaştırma yapması gerekiyor. Örneğin siyah bir köpeği olan küçük bir çocuk, gördüğü ilk siyah kedinin “köpek” olduğunu düşünebilir.









Peki, bu karşılaştırmanın temelinde yatan etmenler ne? İşte, sınıflandırma modelleri:

İnsanların yeni bir uyaranla karşılaştıklarında onu nasıl tanıyıp sınıflandırıyor olduklarına dair öne sürülen çeşitli varsayımlar bulunuyor:

1.) Yakın-komşuluk kuralı

Kişi yeni bir nesne gördüğünde onu, belleğinde o nesneye en çok benzeyen başka bir nesneyle aynı sınıfa koyuyor. Örneğin, bu varsayım küçük bir çocuğun tüyleri uzun, küçük bir köpeği varsa, gördüğü bir Van kedisini kediye değil de köpeğe benzeteceğini ön görüyor.

2.) Ortalama uzaklık kuralı

Kişi, zihnindeki tüm benzer nesne elemanlarını tarayarak bu yeni nesneyle karşılaştırmalarını yapıyor ve en çok benzeşeni referans sınıf olarak alıyor.








3.) Prototip Kuralı

Bugün, bilimsel çevrelerce en çok kabul gören yaklaşım. Hayatımızda ilk kez gördüğümüz yeni bir nesneyle karşılaştığımızda, onu her bir temel sınıf düzeyindeki prototiplerle karşılaştırıp, ne olduğuna dair kararımızı bu karşılaştırma sonucunda veriyoruz. Dolayısıyla kullandığımız referanslar zihnimizdeki gerçek nesne görüntüleri değil, onların ortalamalarından oluşan hayali bir figür oluyor.

Prototip kuralı diyor ki, çocuk karşılaştırmayı renk (siyah) gibi bir özellik üzerinden değil de, zihnindeki hayali bir kedi prototipi üzerinden yaparsa- ki bu prototipi çizgi filmlerdeki animasyonlardan da kazanmış olabilir- gördüğü kediyi yanlış sınıfa (köpek) koymayacaktır.


http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/psikoloji/beyin.htm

posted in PSİKOLOJİ | 0 Comments

29th Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Doğan CÜCELOĞLU- SAVAŞÇI’dan alıntılar

“e.e.cummings der ki:

Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, artık hiç bitmez!…

Birinci bölümde arayıştan söz ediyoruz. Anlamını yitiren bir yaşamın temel sorunu, kendi yaşamının dansını yapamamaktır; ‘mış gibi’ yaşamaktır. Arayışa geçmek zamanı gelmiştir.

Farkına varınca uyanış başlıyor. İkinci bölümde uyanıştan söz ediyoruz. Kişi ancak uyandıktan sonra, daha önce uyuyor olduğunu kavrıyor. Uyuyan uyuduğunu bilmezse, gördüğünün rüya olduğunu anlayamaz.

Peki ne yapalım, şimdi? Niyet edelim. Üçüncü bölümün konusu niyet etmek. Neye niyet edeceğiz? Anlamlı ve coşkulu bir yarın yaratmaya.

Peki nasıl yaratacağız bu yarını? Kişisel bütünlük içinde bildiğimizi bilerek, bilmediğimizi bilmediğimizin farkında olarak, ikisi arasındaki farkın bilincinde gerçeğe sürekli saygılı olarak. Dördüncü bölümde, kişisel bütünlük içinde yarını yaratmaktan söz ediyoruz.

Yarını yaratmak için güçlü olmak gerekir: Gücümüz nereden gelecek? “Kim olduğunu bil,” diyoruz; “kişinin gerçek gücü orada.” Ve devam ediyoruz: “Nasıl konuşacağını bil: kiminle, neyi, nerede, ne zaman, ve nasıl konuşacaksın? Ve en önemlisi, niçin konuşacaksın? Bil.” Beşinci bölüm bu tür bilmekten söz ediyor.

Yaşam kimin sorumluluğu? Kimine göre anababanın; kimine göre evlendiği eşinin; kimine göre komşusunun; kimine göre onu çalıştıran şirketin; kimine göre devletin sorumluluğu. Kimine göreyse yaşamda sorumluluk diye bir şey yok. Altıncı bölümde savaşçının sorumluluğundan söz ediyoruz.

“Şimdi ve şu anı yaşama tembelliği” neden bu kadar yaygın? Neden görmeyiz bize bakan gözleri, neden kırarız gönülleri, neden pişmanlıklar içinde yuvarlanır gideriz? Yedinci bölümde bu soruların yanıtını savaşçının ölüm bilinci içinde irdeliyoruz.

Peki bu sıradan insan, kaybolmuş, güçsüz insan savaşçı olabilir mi?

Evet!

Nasıl?

Değişerek!

Nasıl değişir?

Farkına vararak ve farkına vardığını yaşayarak.

Sekizinci bölümde bu değişimden söz ediyoruz.

Yaşandıkça ağırlaşan, yükü artan bir yaşam içinde değişime nasıl cesaret edilir?

Bitmemiş işleri bitirerek.

Dokuzuncu bölümde sizi bitmemiş işlerle tanıştırıyoruz.

Bitmemiş işler bitmeden gücümüzü kazanamayız; şimdi ve şu anın tembelliğinden kurtulamayız.

Örnek mi istiyorsunuz?

Onuncu bölümde Don Juan savaşçı olmanın güçlü örneklerini veriyor.

On birinci bölümde, konuştuklarımızı gözden geçiriyoruz.” (s.11-12)

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

“Arayış içinde olan insana pek kolay rastlamıyorum toplumumuzda. Benimle konuşmak isteyen insanların çoğu aslında bir başkasını nasıl değiştirebileceklerini soruyorlar:

“Kocam benimle iletişim kurmuyor. Sizin kitaplarınızı okumasını söyledim, onları da okumuyor. Ne yapmalıyım?”

“Annem ve babam sürekli birbirleriyle kavga ediyorlar. Onların kavga etmemesi için ne yapabilirim?”

“Çocuğumuzun öğretmeni, öğrencilerini azarlıyor. Asık suratlı biri. Daha iyi bir öğretmen olması için ona ne söylemeliyim? Acaba öğretmeni değiştirmeli miyim?”

“Karımın annesi burnunu bizim her işimize sokuyor. Karım bundan rahatsız değil, ama ben rahatsızım. Ne yapayım, nasıl hareket e-deyim de bizim kayınvalidenin işimize karışmasını önleyeyim?”

Tabii, en sık sorulan, “Bu memleketin insanını nasıl değiştireceğiz, nasıl adam edeceğiz, hocam?” sorusu oluyor.” (s. 16)

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Arif öğretmenim, öğretmenliği hizmet olanağı için seçtiğinizi söylemiştiniz.

-Evet.

-”Şimdi hizmet olanağı olarak gözükmüyor mu?” diye sormuştum. O zaman; “Hayır, artık öyle düşünmüyorum,” demiştiniz.

“Niçin?” diye sorduğumda, “Her şeyden önce öğretmenlerin öyle düşünmediğini gördüm” diye başlayan bir açıklama getirdiniz. “Her şeyden önce” diye başlamanız dikkatimi çekti.

Arif öğretmenim, izin ver bir manzara çizeyim. Bu manzara içinde kendinizi nasıl hissettiğinizi bana söylemenizi isteyeceğim.

Varsayalım ki

“Manzara şu: Farzedin ki ailelerin çocuklarını yaşama tam hazırlamadığını, onları geliştirmediğini kamu, medya, hükümet anlamış durumda. Biz biliyoruz ki, bu eksikliği gidermenin en iyi yolu anababaları eğiterek onları etkili, geliştiren anababalar haline getirmek. Ama bunu yapmak güç; büyük planlama, organizasyon, takip, eğitim stratejisi ve en önemlisi, uzun zaman ister. O nedenle, far-zedelim ki, çocukların ailede bulamadığı eğitimi, gelişimi, yaşama hazırlamayı okulda öğretmenlerin yapabileceğini anlayan bir toplumla, bir yönetimle karşı karşıyayız.

“Varsayalım ki, bu anlayış her yerde yaygın: özellikle, öğretmenler arasında. Öğretmenler kendilerine toplumun en değerli elemanları olarak bakıyorlar ve ‘biz bu toplumunun geleceğinin mimarlarıyız,’ diyorlar.

“Öğretmenliğe büyük bir hizmet olanağı diye bakarak öğretmen olduğunuz için meslektaşlarınız sizi kutluyorlar. Bir insanın yaşamının bundan daha anlamlı olamayacağını, parası pek iyi olmasa dahi, en doyurucu, en anlamlı, en coşkulu mesleklerden birini seçtiğiniz için sizi övüyorlar. Üniversitedeki kız arkadaşınız, öğretmen olduğunuz için sizi takdir ediyor ve hayranlık duyuyor. Anneniz ve babanız, ‘Oğlum, sen daha çok para kazanacak meslekler seçebilirdin ama, hiçbir meslek, öğretmenlik kadar anlamlı ve doyurucu olamazdı. Seni kutlarız,’ diyorlar. Lise arkadaşların, ‘Arif seninle gurur duyuyoruz. İçimizde en anlamlı mesleği sen seçtin. Para önemli ama, anlamlı bir hizmet yaptığın duygusu daha da ö-nemli. Seni takdir ediyoruz,’ diyorlar.”

Ben konuşmamı sürdürürken Arif öğretmen gülümseyerek ö-nüne bakıyordu.

-Ne demek istediğinizi anlıyorum, Doğan Bey.

-Ben yine de size soracağım soruyu sorayım. Farz etmiş olduğumuz bu ortamda da, yine sizin aklınız karışır, öğretmen olmaya karar verdiğiniz için kendinizi aptal, safdil hisseder miydiniz?

-Sanırım hissetmezdim. Demek ki, kendi mesleğimi değerli görüp görmeyeceğime karar verirken ben, başkalarının tepkisini, değerlendirmesini esas alıyorum.” (s. 23-24)

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

“Anlam arayışında ilk adım, kritik ve can alıcı sorulan sorabilmektir. İkinci adım ise, soruların yanıtını aramaktır.” (s.27)

…………………………………………………………………………………………………………

“-Felsefenin üç temel alanı var. Bunlardan biri biraz önce sözünü ettiğimiz ontoloji, varoluşun incelenmesi.

“Bir diğer temel felsefe alanı da epistemolojidir. Episteme ve loji kelimelerinden oluşur. Episteme eski Yunanca’da bilgi anlamına gelir. Epistemoloji bilginin doğasını, kaynağını, sınırlarını inceleyen bir alandır. Epistemoloji alanında çalışan biri, bir insan bir şeyi “biliyorum” dediği zaman, o kişinin ne demek istediğini, yani ‘bir şeyi bilmek ne demektir’ konusunu inceler.

“Felsefenin bir diğer temel alanı da etikdir. Latince ethica, eski Yunanca ethike kelimelerinden türetilmiştir; ahlaki ve sosyal davranışın incelendiği alandır. Bu alanda çalışanlar, ‘bir insan olarak yapmamız gerekenlerin ne olduğunu incelerler. Bu konular birbirinden ayrı ayrı mı inceleniyor?”(s. 30)

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

“-Kendimle ilgili olarak bu alanları tanımlayacak olursam, şöyle diyebilir miyim: “Ben kimim?” sorusunu sorduğum zaman ontoloji alanında bir düşünür oluyorum; “Ben ne biliyorum, veya öğrencilerimin neyi bilmesini, nasıl bilmesini istiyorum?’ sorularıyla ilgilendiğim zaman epistemoloji sorunlarına yöneliyorum; ve “Nasıl davranmam gerekir, ne yapmalıyım?” sorularını sorduğum zaman da etik alanına girmiş oluyorum.

-Evet, söylediğiniz gibi.

-Şimdi, “Ben kimim?” sorusunda tıkanmış kalmıştım. Siz, “Dürüst, çalışkan ve diğer özellikleri olan bir insan olmanın ötesinde sen kimsin?” diye sorduğunuzda nasıl cevap vereceğimi bilememiştim. Şimdi oraya dönsek olur mu?

Ben Kimim?

-’Ben kimim?’ sorusuna ‘Ben bedenimim’ biçiminde cevap verebilir misiniz?

-Bedenim bir parçam ama, ‘Ben kimim?’ sorusunun cevabı olamaz.

-Gerçekten de olamaz. Siz küçükken, size yine “Arif diyorlardı. Size birçok çocukla birlikte çekilmiş bir resim gösterseler ve “Sen hangisisin göster, deseler, kendinizi o grup içinde bulur gösterir ve “İşte ben buyum,” dersiniz. Halbuki çocukluk bedeninizle şimdiki Arifin bedeni birbirinden çok farklı. Sizin bedeninizde milyarlarca hücre yenilendi. Ama, siz yine o çocuğun ve şimdiki Arifin aynı insan olduğunu rahatlıkla ve kuşkusuzca söyleyebilirsiniz.

-Evet, söyleyebilirim.

-Aynı şeyi duygularınız ve düşünceleriniz için de söyleyebilir miyiz?

-Yani, ‘Ben duygularım değilim!’ anlamında mı?

-Evet, o anlamda.

-Tabii, söyleyebiliriz. Ben düşüncelerim değilim, ve duygularım da değilim.

-Bilimsel psikoloji uzun yıllar, bilincin kendisiyle bilincin içeriği arasında bir ayırım yapamadı: Bilinç farkında olan, bilincin içeriği ise farkında olunan şeydir. İkisi aynı şey değildir. Algılayan, gözlemleyen bilinçtir. Algılanan, gözlemlenen ise bilincin içeriğini oluşturur.

Gözünüzü kapattığınızda bedeninizi, duygularınızı, düşüncelerinizi gözlediniz. Gözleyen sizin bilincinizdi; bedeniniz, duygu ve düşüncelerinizle ilgili algılamalarınız ise içerikti.”

“‘Ben kimim?’ sorusuna cevap ararken hep bilincin içeriğini saymışızdır; ben öğretmenim, ben anneyim, doktorum, evladım, vb. gibi. Çoğu kez o soruyu soran bilinci hesaba katmadık. Halbuki, ‘ben kimim?’ sorusunun cevabı orada yatıyor: Ben bütün bu sorulan soran, farkında olan, gözlemleyen bilincim.

-Çocukluğumdaki Arifle, şimdiki Arif arasındaki ilişki de bu bilincin sürekliliğinden mi kaynaklanıyor?

-Resimde, “İşte ben buyum” demenizi sağlayan sizin bilincinizin sürekliliğidir. Duygularınız, düşünceleriniz, bedeniniz, sosyal rolleriniz değişse de, ‘ben’ özdeşimini ayakta tutan sizin bilincinizin sürekliliğidir.” (s.33-34)

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

“-Bilimsel psikoloji uzun zaman bu farkında olan, gözlemleyen bilinçle, gözlemlenen arasındaki farkı pek önemli görmedi. Böylece ne oldu biliyor musunuz?

-Hayır, bilmiyorum, ne oldu?

-Gözlemleyen benle, gözlemlenen ben arasındaki fark bilinmeyince insanlar gözlemlenen şeyin içinde hapis oldular. ‘Ben öğretmenim, marangozum, babayım, anneyim, müslümanım, kadınım, erkeğim’ gibi sosyal rollerin içinde kendilerini tanımlamaya çalıştılar ve tabii ki boğulup kaldılar.

-Sizin bunalımınızın temelinde, sizin de böyle bir hapishanenin içinde olmanız yatıyor.

-Beni tıpış tıpış hapishaneye sokmuşlar da haberim yokmuş. Hatta onlar sokmamışlar, ben hapishaneye kendi ayaklarımla gitmiş, hapishanenin kapısını da üstüme kilitlemişim. Daha sonra hapishanenin penceresinden bakarak, “Batsın bu dünya” arabeskini söylüyorum.

-Hapishaneden yüzde yüz kurtulanlar var mı?

-Evet, var. Sayıları az ama, yine de var.

-Onlar kim.

-Onların özel bir ismi var. Kelimeyi duymuşsundur, ama, bu anlamda kullanıldığını pek duymamışsındır.

-Hangi kelimeyi?

-Hapishaneden yüzde yüz kurtulan, ve sayıları az olan insanlara verilen ismi.

-Onların ismi ne?

-Savaşçı!

Hapishanede olduğunuzu fark ettiğiniz an, SAVAŞÇI olma yolunda ilk adımı atmış olursunuz.

-Hocam, farkına varmadan ilk adımı atmış olduğumu söylediniz, ama, savaşçı yolculuğunu yapabilecek miyim?

-Bilmiyorum. Sizinle böyle bir yolculuğa çıkmak isterim. Bu sadece sizin yolculuğunuz olmayacak, benim için de anlamlı bir yolculuk olacak.

-Böyle bir yolculuğa çıkmak beni heyecanlandırıyor Doğan Bey. Nasıl oldu onu bile pek bilmiyorum, ama, şimdi sizinle ilk karşılaştığım andan daha güçlü, daha umutlu, daha diri bir Arif olarak görüyorum kendimi.” (s. 36-37)

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

“-Arif Bey, Bir uyanış süreci içindesiniz. Sizi bu uyanış sürecine getiren ise sizin anlam arayışınız.

-Evet, hayatımın anlamını bulmaya çalışıyorum.

-Öğretmen olmak anlam dolu bir yaşam vaat ediyordu. Zamanla o anlam kayboldu. Sıradan bir öğretmen olmaya doğru gitmek sizin yaşamınızı anlamsızlaştırdı.

Bilinciniz gelişmeden o bilince uygun olan fenomenleri algılayamazsınız. Örneğin, benim seminerime geldiniz ve seminerde duyduklarınız sizi etkiledi. Seminerime gelen, fakat hiç etkilenmeyen insanlar da var.

-Bu gözlem sizin bir başka kitabınızda ele aldığınız paradigma kavramıyla benzerlik gösteriyor. Kişinin bir konuda paradigması oluşmamışsa, o konuyu algılayamaz.

-Evet, paradigma kavramı ile ilgisi kesinlikle var. Ama, Husserl’in düşünüşünde ‘niyetlilik’ kavramı da var. Husserl der ki, “Her bilinç kendine özgü bir niyet geliştirir. Ve bu niyet, o bilincin neyi algılayıp nasıl anlamlandıracağını etkiler.”” (s. 42)

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

“Daha sonra konuşmama devam ettim:

-Biliyor musunuz Arif Bey, değişimin olduğu her yerde mutlaka direnç oluşacaktır. Bu son derece doğal.”

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Farkında Oluş Katmanları

Arif Bey bir süre sustu, sormak istediği bir soru olduğu bakışlarından anlaşılıyordu.

-Doğan Bey bu sıkıntının kaynağı ne? Yani nereden kaynaklanıyor benim depresyonum?

-Geştalt terapisinin kurucusu Frederick S. Perls adında bir düşünür, üç tür farkında olma alanı tanımlar. Bu alanlar, katmanlar gibi birbirleri üstüne geçmiş durumdalar.

“İlk katman kişinin kendinin farkında olmasıdır. Bu farkında oluş temel bir bilinçtir. Gelişerek kişinin yaşamında sürekli olabilir; ama, sürekli bastırılıp körlenerek, hiç gelişmeme ihtimali de vardır. Eğer bu farkında oluş, gelişimini sürdürüp tamamlanabilirse, o zaman ‘gözlemleyen ben’ dediğimiz bilinç oluşur.

“Üçüncü katman, dış dünyanın farkında oluştur.

-İkinci katmanı unuttunuz, Doğan Bey.

-Hayır, unutmadım. Önce üçüncü katmanı söylemek daha anlamlı. Evet, üçüncü katman dış dünyanın farkında olmaktır. Bizi kuşatan dışımızda çok boyutlu ve karmaşık bir evren var. Bu evreni olduğu gibi görebilmek, ona uyum sağlayabilmemiz için gerekli.

“Bu dış realiteyi olduğu gibi algılayabilmek, onunla ilişkiyi devam ettirebilmek önemlidir. Bu algılama kişinin dış dünya realitesi ile olan ilişkisinin temelini oluşturur. Ne var ki, kişinin dış dünya realitesi ile ilişkisini devam ettirebilmesi zordur. Çünkü ikinci katman bunu engeller.

-İkinci katman kişinin kendinin farkında oluşu ile dış dünyanın farkında oluşu arasında yer alır. Bu kavramsal algılamanın, dil ve kültürün yer aldığı dünyadır.

-Husserl’in kendine özgü niyetliliği olan kültürün dünyası.

Dışımızda bizi kuşatan çok boyutlu ve karmaşık bir evren var. Bu evreni olduğu gibi görebilmek, ona uyum sağlayabilmemiz için gerekli.

-Evet, kendine özgü niyetliliği olan dil ve kültürün dünyası.

-Ve çoğu kere kişinin dünyayı ve kendisini doğrudan algılamasını engeller. Sanki kişinin kendisiyle onun içinde yaşadığı dünya arasına bir duvar örer. Kişi ne kendisinin ne de dış dünyasının farkına varır; sadece bu duvarın gerçeğini yaşamaya başlar. Yani, bu duvar kişinin kendi gerçeği imiş gibi görünür.

“Bu orta katman her şeyi kaplayarak, kişinin özgün benliği ile ilişkisini kesmeye başlar,” der Perls. Bu orta katman deneyimli öğretmenlerin sözlerini, sizin annenizin ve babanızın inançlarını, toplumun eğitimle ilgili değerlerini içerir. Bu orta katman sizin kendi özünüzün ne olduğu ile ilgili algılamanıza olanak vermez. Kendi özünüzü algılayabilmeniz için bu orta katmanın etkisinden kurtulmanız, yani daha önce sözünü ettiğimiz hapishanenin farkına varmanız gerekir. İşte bu farkına varışa ‘uyanış’ diyorum.

-Hiç uyanmadan insan tüm ömrünü harcayabilir mi, Doğan Bey?

-Çoğunlukla öyle olur.

-Yani bizim sıkıntılarımız, hüzünlerimiz, depresyonumuz, bize uyanmak için çağrılar yaptığı halde, hiç uyanmadan tüm ömrümüzü geçirebiliriz.

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

-Benim özüm mutsuzluğunu, sıkıntı ve depresyon halinde ifade ediyordu; öyle mi?

-Evet. Yaşam enerjinizin kaynağı sizin özünüz. Kendi özünüzden koptuğunuz zaman şevkiniz kalmaz. Yaşamınızın anlamı da bu

Yaşam enerjinizin kaynağı sizin özünüz. Kendi özünüzden koptuğunuz zaman şevkiniz kalmaz.

Yaşam Dansı

Arif Bey önemli bir soru sormuştu, açıklamak istedim.

-İnsan doğarken birbirinden farklı, hatta birbirine zıt iki temel gereksinimle doğuyor.

-Sadece iki gereksinimle mi doğuyor?

-Hayır sadece iki gereksinimle doğmuyor. Birçok gereksinimle doğuyor. Bu birçok gereksinim arasında oldukça temel iki gereksinim daha var: Bunlardan biri, ait olma, diğeri de, birey olma gereksinimi.

“Çocuk doğmadan önce anne karnında tamamiyle ‘ait’. Anne onun için nefes alıyor, yiyor, dışkılarını atıyor. Ekmek elden, su gölden çocuk sadece büyüyor. Çocuğun birey olarak yaptığı ilk anlamlı davranış, doğumdan hemen sonra nefes alması. Bu noktadan sonra çocuk yavaş yavaş birey olma yolunda ilerlemeye başlıyor.

“İşte bu ‘ait olma’ ve ‘birey olma’ arasındaki denge her bir bireyin yaşam dansını oluşturur.

‘Ait olma’ ve ‘birey olma’ arasındaki denge her bir bireyin yaşam dansını oluşturur.

-Toplumla, sosyal yaşamla, kültürle ilgili yönlerimiz ait olmayı ifade eden yönlerimizdir: Annemizin dediğini yapmak, komşularımızı küstürmemek, toplumda saygı duyulacak bir meslek seçerek geçim temin etmek, fedakârlık yapmak gibi şeylerin tümü ‘ait olma’ gereksinimimizdir. İstediğimiz için oyun oynamak, eğlenmek, istediğimiz için cinsel ilişkide bulunmak, istediğimiz için kampa gitmek, doğayla ilişki kurmak, hayal kurmak, kısacası kendi özümüz, canımız istediği için yaptığımız şeyler ise ‘birey olma’ gereksinimimizden kaynaklanır.

-Bu dedikleriniz her toplum ve her kişi için geçerli mi?

-Evet, bu söylediklerim evrenseldir; her kültürdeki, her bir insan için geçerlidir.

-Peki ait olma, birey olma dengesi nasıl oluşuyor? Daha doğrusu nasıl oluşmuyor?

-En önemli neden çocuğun içinde yetiştiği aile.

-Doğru söylemedim. En önemlisi çocuğun içinde yetiştiği aileyi biçimleyen kültür. Husserl’in tabiriyle ‘o kültürün niyeti’. Örneğin dört yaşındaki çocuk arkadaşlarıyla oynamak için sokağa çıkarken annesi ona, “hırkanı giy,” der.

“Neden çocuğuna ‘hırkanı giy’ der, anne? Tabii, annelik görevini iyi yapmak istediği için. Çocuğunun hasta olmasını istemediği için. Ayrıca, komşularından, kendi annesinden, kayınvalidesinden öyle görmüştür. Varsayalım ki, anne çocuğun hırkaya ihtiyacı olmadığını düşünsün ve çocuğu sokağa hırkasını giymeden bıraksın. Komşusunun, annesinin, kayınvalidesinin, ‘ne biçim anne, çocuğunu hırkasız sokağa bırakıyor’ demelerinden çekinebilir. Ve böylece, anne, bilinçli veya bilinçsiz, kendi isteği ile veya ‘başkası ne der’ korkusuyla çocuğuna, ‘hırkanı giy’ der. Böyle söylemek o kültürün, ‘insanlar birbirine bağımlı olmalıdır’ niyetine uygun düşer.

“Çocuk kendi bedeninden gelen bilgilere dayanarak, ‘Anne üşümüyorum,’ der.”

-Çocuk “anne üşümüyorum,” dediği noktada, ait olma ve birey olma gelişimi yönünden, kritik bir etkileşim söz konusu. Anne şu seçeneklerden biriyle cevap verebilir:

-Öyle mi yavrum, peki o zaman hırkanı giymene gerek yok. Böyle bir tavır içindeki anne çocuğa şunları ifade etmiş olur: “Sen doğalsın: Sen üşüyüp üşemediğini bilebilecek bir insansın.”

“Sen kendi durumun hakkında karar verebilirsin ve ben o kararlara saygı duyarım. Senin kendi bedeninle ilgili konularda karar verebilme gücün var.”

“Sen ve ben konuşarak beraberce sorunları çözebiliriz. Benim söz hakkım olduğu gibi senin de kendi sorunlarını çözmede söz hakkın var.”

Anne, hırkasını giymek istemeyen çocuğa şöyle de diyebilir:

-Dışarısı soğuk, hasta olursun. Hırkanı giymeden seni dışarıya çıkartmam.

Böyle bir tavır içindeki anne çocuğuna şunları ifade etmiş olur:

“Sen doğal değilsin: Sen üşüyüp üşemediğini bilebilecek bir insan değilsin. O yüzden sen başkasının ne dediğine, kendinin ne dediğinden daha fazla önem vermelisin!”

“Sen kendi durumun hakkında karar veremezsin. Senin kendi bedeninle ilgili konularda karar verebilme gücün yok.”

“Eğer seninle benim aramda bir sorun ortaya çıkarsa o sorunu ben çözerim ve sana ne yapman gerektiğini söylerim. Sen ve ben konuşarak beraberce sorunları çözemeyiz. Benim söz hakkım var, ama senin söz hakkın yok.”

Hırkasını giymek istemeyen çocuğa anne şöyle de diyebilir: -Peki yavrum, hırkanı giymeden dışarı çıkıp oynayabilirsin.

Ama, hırkanı kapının yanındaki sandalyenin üstüne koyuyorum, üşürsen gelip giyebilirsin.

Böyle bir tavır içindeki anne çocuğa şunları ifade etmiş olur:

“Sen doğalsın: Sen üşüyüp üşemediğini bilebilecek bir insansın. Ama, yaşam değişiklikler gerektirebilir, kararını değiştirmen son derece doğal.

“Sen kendi durumun hakkında karar verebilirsin ve istersen o kararını değiştirebilirsin; senin verdiğin kararlara ve o kararları değiştirmene saygı duyarım. Senin kendi bedeninle ilgili konularda karar verebilme ve onları değiştirebilme gücün var.

“Sen ve ben konuşarak beraberce sorunları çözebiliriz. Benim söz hakkım olduğu gibi senin de kendi sorunlarını çözmede söz hakkın var.” (s. 53-55)

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

Arif Bey konuşmaya başladı:

-Tabii, çocuk annenin verdiği bu mesajların zihinsel olarak farkında değil, sadece sezgi olarak algılar. Ve sezgi olarak algıladığı bu mesajlar içinde kendisinin varoluşu hakkında bir karara varır. Kafamı sallıyorum, çünkü bu verdiğiniz örnek, bir günde böyle yüzlerce etkileşimin olabileceğini, daha doğrusu çocuk büyürken bunlardan binlercesiyle karşı karşıya gelebileceğini bana düşündürdü. Ve birçok anne baba bunların farkında bile değil.

-Evet, maalesef farkında değiller. Çocuk belirsiz bir dünyaya doğar, onu koruyacak, ona emniyet duygusu verecek belirginlik içinde bulunduğu ev ortamından gelir. Çocuk bu güven ortamını ne pahasına olursa olsun kaybetmek istemez. Bu nedenle, zaman içinde kendi öz benliğinden uzaklaşmayı göze alır ve yavaş yavaş ait olmayı bir varoluş biçimi olarak seçer.

Kaygılar içinde geçen bir yaşam, ‘mış gibi bir yaşam’dan öteye geçemez.

“İşte kendi iç dünyalarından, özlerinden güven alamayan kişiler, Perls’in orta katman dediği hapishanede kalmaya özen gösterirler. Bu, sosyal roller içinde kalmak demektir. Bu, ben kimim sorusuna cevap verirken, ben ‘babayım,’ ‘anneyim,’ ‘evladım,’ ‘komşuyum,’ ‘öğretmenim,’ ‘doktorum,’ ‘Müslümanım,’ ‘Türküm,’ ‘teyzeyim,’ ‘dayıyım,’ demektir.”

‘Mış Gibi Bir Yaşam’

Hemen sağımda, kahvehanenin dışında, orta yaşlı bir çift oturuyordu. Birbirlerine hiç bakmıyorlar, hiç konuşmuyorlardı; ikisi de fiziksel olarak orada idi, ama aralarında ilişki yoktu. Birbirlerine söylecek sözleri kalmamış gibiydi.

Gözlemimi Arif Bey’e söyledim.

-Hocam, bu çok yaygın. Yalnızca bu iki kişiye ait değil; benzerlerine her yerde rastlamak mümkün.

-Evet, ben de görüyorum. İki rol birbiri ile ilişki içinde. İki rol birbiri ile ilişki içinde olunca, kişinin özü geri plana itilir.

“Böyle bir düşünüş biçimindeki kişi sürekli iyi rol oynama kaygısı içindedir: bana iyi baba desinler, bana iyi anne desinler, bana iyi evlat desinler, bana iyi öğretmen desinler kaygısı vardır. “Başkası bana ne der acaba?” kaygısıdır bu. “Beni takdir edecekler mi?” “Bana aferin diyecekler mi?” “Beni alkışlayacaklar mı?”-Bu’ tür bir kaygı içinde hareket eden kişi de bir var olma tarzı içindedir ama sergilediği varoluş, gerçek anlamda kendisi değildir. Ben bu tür yaşama ‘mış gibi yaşam’ adını veriyorum.

‘Mış gibi yaşam’ içinde olanlar kendi varoluşlarını yaşamıyorlar; başkalarının beklentilerini gerçekleştirmeye çalışıyorlar. İşte, sürekli hapishanede olanlar veya bir başka deyişle uykuda olanlar bunlar. Ama, hapishanede olduklarının farkında bile değiller.

Her bir insan, her bir hayvan, her bir bitkinin doğuştan getirdiği tek bir amacı vardır: “kendini olduğu gibi gerçekleştirmek”.

-Hapishanede yaşayanların içine düştükleri bir temel çatışma vardır. Bu temel çatışma hepimizin içinde var. Sizin içinizde de, benim içimde de var. Şu çevrede gördüğünüz herkesin içinde var.”

-Nedir bu temel çatışma, Doğan Bey ?

-Temel çatışma şudur: Her bir insan, her bir hayvan, her bir bitkinin doğuştan getirdiği tek bir amacı vardır: “kendini olduğu gibi gerçekleştirmek”. Şu ağaç, kendisi olabilmek için yıllarını verdi ve başka hiçbir şey değil, ama sadece bu ağaç olmak üzere büyüdü, gelişti, serpildi.

Demin ‘gak’ diyerek uçan karganın yaşamının temel amacı tamamen kendisi yani bir karga olmaktır. Karga kedi olmaya çalışmaz, kedi insan olmaya çalışmaz. Doğada, insanlar hariç tüm yaratıklar, bedenleriyle, davranışlarıyla, sağlıklarıyla, gelişimleriyle tüm yaşam süreçleriyle kendilerini gerçekleştirmek üzere yaşarlar.

“İnsanoğlu dışında tüm yaratıklar kendilerini gerçekleştirmeyi, doğal ortamları içinde kaldıkları sürece, başarıyla tamamlarlar.

-Yani, müdahale edilmediği takdirde kuş kuşluğunu bulur ve yaşar; kaplumbağa kaplumbağalığını gerçekleştirir ve kaplumbağa olarak yaşar. Bunu mu demek istiyorsunuz?

-Evet, doğal ortamları içinde yaşayan bitkiler ve hayvanlar için bunu demek istiyorum.

-Doğal ortamı içinde olmayan bitki ve hayvan var mı?

-Hiç hayvanat bahçesine gittiniz mi?

-Evet, gittim.

-Kafese konmuş hayvanları gözlediniz mi?

-Evet, gözledim. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Kafesteki bir aslanı gördüğüm zaman ne kadar içimin burkulduğunu hatırlıyorum. Zavallı o kafeste kendisi, yani aslan olamıyordu; ve onun kafesindeki çaresiz gezinişi beni çok üzmüştü.

- Bonzai ağaçları fidanken sistematik bir şekilde budanıyor ve bu özel budanma biçimi içinde biçimlerini koruyorlar, ama, gelişip dallanıp budaklanıp ulu bir ağaç olamıyorlar.

-Biz insanlar kafese konmuş aslan, ya da budanan ağaç gibi miyiz?

-’Mış gibi bir yaşam’ içinde olanlar için evet.

-Savaşçı olmadığınız için, sıradan bir insan olarak bu duruma tepkide bulunuyorsunuz.

-Bu savaşçı tutumunu merak etmeye başladım. Savaşçı öfkelenmez mi? Savaşçı tutumundan ne zaman söz etmeye başlayacaksınız?

-’Farkında olmamak,’ ‘baktığını görememek,’ anlamında kullanıyorum. Geçen gün ‘uyanmak’ kelimesinin anlamına Ali Püsküllüoğlu’nun Arkadaş Türkçe Sözlük’ünden baktım, şunları yazıyor:

“Uyanmak (nsz) 1 uyku durumundan çıkmak. 2 gerçekleri anlar, kavrar duruma gelmek. 3 mec. bilgisizlikten kurtulmak. 4 (bitkiler için) canlanıp sürmeye, yeşermeye başlamak. 5 mec. Ortaya çıkmak, depreşmek, belirmek. 6 arg. ergenleşmek. 7 arg. Cin-«sel yönden hazır duruma gelmek.”

Arif Bey, beni dinledikten sonra, “Sanırım bizim konuştuğumuz uyanış ikinci ve üçüncü anlamda. Yani hapishanede olduğumuzu bilmez durumdayken, hapishanede olduğumuzun farkına varınca, ‘gerçekleri anlar, kavrar duruma gelmiş,’ ve ‘bilgisizlikten kurtulmuş’ oluyoruz. -Evet.

-İnsanların büyük bir kısmının ‘uyur gezer’ bir durumda yaşadığını söyleyebilir miyiz?

-Evet, diyebiliriz. Psikoloji terimleri içinde buna trans hali deniyor.

-Trans, hipnotizma yapılan insanın içinde bulunduğu durum değil mi?

-Klasik olarak bu anlamda kullanılıyor. Günlük yaşamda da biz trans halini gösteriyoruz. Trans nedir? Eğer bir insan başka bir kişinin, ya da kurumun etkisi altına giriyor ve bu etki altında irdeleme ve eleştirme yetilerini kullanmayı yitiriyorsa, buna trans hali diyoruz.

“Weitzenhoffer adında bir psikolog der ki, “İnsanların yapılan önerilere eleştirel bakmadan uydukları her yerde trans vardır. Bu anlamda hipnotik ve uyanık durumlar arasında fark yoktur. Eğer bir kişi, başka birinin dediğini süreçlemeden, eleştirmeden olduğu gibi kabul edip yapıyorsa, orada trans vardır. Birinin dediğinden yeteri kadar etkilenerek onun dediğini yapmak hipnozun etkisi altında olmakla aynı şeydir.”

-Yani şu anda trans halindeyim.

-Sen de öyle, ben de öyle.

-Peki kim trans halinde değil?

-Savaşçı.

-Trans halinde olduğumu bana nasıl kanıtlayabilirsiniz? -Şu an hâlâ hapishanede olduğunuzu göstererek. -Şu an hâlâ hapishanede olduğumu nasıl kanıtlayabilirsiniz? -’Mış gibi bir yaşam’ yaşıyor olmanızla. -Şu anda ‘mış gibi bir hayat’ mı yaşıyorum?

-Şimdi beni iyi dinleyin sevgili Arif Bey; eğer siz ait olma ve birey olma dengesini bulmuş, ne yapmak istediğine kendi özgür iradesiyle karar vermiş ve bu kararının anlamını iyice kavramış biri olsa idiniz, benimle burada bu konuları konuşarak zaman geçirmezdiniz. Şimdi siz bir savaşçı olarak daha iyi, daha etkili, daha güçlü bir öğretmen olma süreci içinde olurdunuz. Bu süreç içinde olmak için de kimseden izin almak ya da özür dilemek gereğini duymazdınız. Şu ağacın kendisini gerçekleştirmesi yönünde gelişmesi gibi, Arif Okurer olarak öğretmen olma yolunda gelişiyor olurdunuz.

“Ama şimdi kafanız karışık. Neden? Çünkü sizin hapishane arkadaşlarınız, ‘Niye böyle karar verdin? Akıllı adam böyle karar verir mi? Sen evlenmeye dahi değmezsin! Sen ev dahi kiralayamazsın!’ diyorlar. Ve siz o kadar ‘uyuyorsunuz’ ki, onların ’sen Arif Okurer olamazsın!’ dediğinin dahi farkında değilsiniz. İşte sözünü ettiğim trans bu.”

-Ne dediğinizi şimdi daha iyi anlıyorum . -Onların böyle şeyler söylemesi sizi neden bu kadar etkiliyor? Çünkü ait olmaya çok önem veren bir düşünüş tarzı içindesiniz; yani övgü bekleyen, aferin bekleyen, takdir, beğeni, mükâfat bekleyen milyarlarca insandan birisiniz. Ben de öyleyim. Sizinle benim aramdaki tek fark, belki de benim böyle olduğumun, yani hapishanede olduğumun biraz daha farkında olmam.

-O zaman savaşçının dışındaki herkes gerçekten özgür değil. -Kesinlikle.

-Doğan Bey, bu ağır bir ifade. Yani şu çevremizde gördüğümüz analar, babalar, kadınlar, erkekler, şu el ele tutuşmuş gençler, garson, yani bütün bu insanlar özgür değil mi? -Eğer savaşçı olmamışlarsa, değiller. -Savaşçı olup olmadıklarını anlayabilir misiniz? -Yani bir insana dışarıdan bakıp onun savaşçı olup olmadığını anlayabilir miyiz, diye mi soruyorsunuz? -Evet.

-Hayır, anlayamayız. Savaşçıyı anlayabilmek için onun iç dünyasını bilmek gerekir. Savaşçıyı savaşçı yapan onun kendine, topluma, yaşama bakış tarzıdır, yaşam felsefesi ve bu yaşam felsefesi içinde yaptığı eylemdir; kişinin savaşçı olup olmadığını anlayabilmemiz için o bakış tarzını, felsefeyi bilmemiz ve eylemini gözlememiz gerekir. Bu yaşam felsefesi ile davranışlarının uyup uymadığına, yani onun kişisel bütünlüğüne bakmamız gerekir.

-Anladığım kadarıyla savaşçı ‘uyanık’ biridir.

-Daha doğrusu ‘uyanmış’ biridir. Savaşçının gözlemleyen bilinci dipdiri ayaktadır. Yaşam dansını yaparken ait olma ve birey olma dengesini bu bilinç sayesinde ayarlar.

-Savaşçı hapishaneden çıkmış biridir, öyle mi?

-Savaşçı önce hapishanede olduğunun farkına varır. Bu hemen hapishaneden çıkmasına olanak sağlamaz. Ama, bu uyanıştan sonra savaşçı stratejik bir yaşam yaşamaya başlar. Konuştuğu her kelimeyi, yaptığı her davranışı ait olma-birey olma yaşam dansının bilinci içinde gerçekleştirir. Bazen savaşçı bilerek hapishaneye geri döner ve onlardan biri olarak diğer tutuklularla beraber yaşar. Ama bu, belirli bir amaca hizmet etmek üzere bilinçli bir seçim olarak yapılmıştır ve bu bilinçli seçim onu diğer tutuklulardan farklı kılar.”

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

İnsanlar mutlaka sosyal roller içinde bulunacaktır ve sosyal roller içinde yaşamını sürdürecektir. Önemli olan, bu sosyal rollerin ona empoze mi edilmiş, yoksa kendi isteği ile mi bu sosyal rolleri yüklenmiş olduğudur.

Barışçı mı, Savaşçı mı?

Bir süre sessiz yürüdükten sonra, Arif Bey, “aslında savaşçı kavramı ile kendisinin pek rahat olmadığını,” söyledi. Ve aramızda şöyle bir konuşma geçti:

-Savaşçı kavramı sizi niçin rahatsız ediyor?

-Barışı değil, savaşı çağrıştırdığı için!

-Hiç ‘barışçı’ diye bir kavram duydunuz mu?

-Savaşçı kadar sık değil, ama insanlardan ‘barışçı bir kişi’ biçiminde söz edildiğini duydum.

-Aslında bizim sözünü ettiğimiz savaşçının adı, ‘barışçı’ olmalı. Ama, barışın olabilmesi için büyük bir savaşın verilmesi gerekiyor. O nedenle gerçek ‘barışçı’ önce savaşçı olmak zorunda.

-Ne anlamda savaşçı olmak zorunda?

Barışın olabilmesi için önce büyük bir savaş verilmelidir. O nedenle gerçek ‘barışçı’ önce iyi bir ’savaşçı’ olmalıdır.

-e. e. cummings’in dediği anlamda. Savaşçı olabilmesi için kişinin önce uyanarak hapishanesinin farkına varması gerekir. Kişinin kendi hapishanesinin farkına varması oldukça cesaret isteyen bir iştir.

-Cesaret yalnız savaşçıda yok ki! Barışçı olabilmek daha büyük cesaret ister.

-Kesinlikle katılıyorum. Ama, sizin düşündüğünüz barışçı, alışılagelmiş düşünce içinde algıladığımız barışçı değil. Biz barışçı deyince genellikle suya sabuna dokunmayan, Nasreddin Hoca’nın hikâyesinde tanımladığı, herkese “sen de haklısın!” diyen, bukalemun gibi ortamın rengine uyan, sorun çıkarmayan insanı algılarız.

-Ama, o anlamda bir barışçıdan söz etmiyorum.

-Savaşçının cesur olması gerektiğini görebiliyorum. Her şeyden önce kişi kim olduğunu görmekten korkmamalı. Sanırım ilk adım bu!

-Cesaretin en belirgin tanımını yaptınız. “Kişinin kendi potansiyeline inanarak, kendisinden korkmadan, kendini gerçekleştirme yolunda yaşaması.” Ağaç kendi olmaktan korksa, kendi olmaktan utansa, tüm potansiyelini gerçekleştirerek ulu bir ağaç olamaz. Cılız bir fidan olarak kalır.

-Bana öyle geliyor ki, gerçek cesaretin temeli kişinin kendisinden korkmaması.

-Kişinin korkmadan kendiyle yüzleşmesi, onun gerçek mücadeleye hazır olduğunu gösterir.

-’Gerçek mücadele’ sözünü kullanmanız bana ilginç geldi. ‘Sahte mücadele’ var mı?

-Ah Arif Bey, lütfen çevrenize gören gözlerle bakın. Sanırım siz de benim gibi, hep ‘mış gibi yaşayan’ insanların, ‘mış gibi mücadele’lerini göreceksiniz.

-Yani, gerçekten, inandıkları için değil, başkalarına göstermelik olsun diye, takdir toplamak için mücadele eden insanlardan bahsediyorsunuz.

-Evet onlardan söz ediyorum.

-Yine ait olma-birey olma dansına geldik galiba?

-Evet! Zaten savaşçıyı tanımlayan bu dans. Savaşçı kendisiyle mücadele ederken, savaşçı olmak yolunda ilerlemek için kendisiyle yüzleşir, hesaplaşır; zorlu bir savaştır bu. Gerçek mücadele budur ve bu nedenle ’savaşçı’ sözünü seçiyorum. (s. 66-67)

………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………….

Niyet

-Gözlerimi kapattırmış ve bir uygulama yaptırmıştınız. Benim yalnızca bedenimden, yalnızca düşüncelerimden ya da duygularımdan ibaret olmadığımı bana hissettiren şeyin, aslında, bana özgü devam eden bir bilinç olduğunu keşfettirmiştiniz.

-Evet, bu bilince ‘gözlemleyen ben,’ veya ‘gözlemleyen bilinç’ adını veriyoruz. Bir de bilincimizin gözlemlediği, etten kemikten, arzulardan, gereksinmelerden oluşan nesnel bir tarafımız var. Bu konuşmalarımız süresince ben buna ‘ego’ diyeceğim

-Bu gözlemleyen benden farklı bir ben.

-Evet, bu fark çok kritik, can alıcı bir fark. Gözlemleyen ben ve gözlemlenen nesnel ben -ego- farklı dinamikler içinde çalışırlar. Nesnel ben gereksinmeler dinamiği içinde çalışır, ve bu gereksinmeler içinde ortamı algılar. Sınırları, farklılıkları algılamaya önem verir. Bir ormanda avını arayan avcının veya bir şehirde müşteri gözeterek süren bir taksi şoförünün algılaması ve davranışı nesnel beni tarafından yönetilmektedir. Böyle bir algılama içinde nesneler birbirlerinden ayrı, belirgin şekilde farklı algılanırlar. Bu tür bir algılama organizmanın kendi işine yarayan şeyleri hemen algılamasına ve onlara yönelmesine yol açar.

Savaşçı, gözlemleyen bilincini sürekli canlı tutabilmeyi başaran bir insandır.

-Nesnel ben gereksinmeleri karşılamak, sorunları çözmek, kendini korumak, sorulara cevap vermek gibi süreçler içindeyken, bir de bütün bu süreçlerin farkında olabilen, bütün bu olan bitenlerin üstünde yer alabilen bir bilinç var.

-Gözlemleyen bilinç.

-Evet, gözlemleyen bilinç. İşte savaşçı, gözlemleyen bilincini sürekli canlı tutabilmeyi başaran bir insandır. Nesnel ben her ortamda uğraşırken, çalışırken, süreçlerken, gözlemleyen bilinç daha bir üst düzeyde her şeyin farkında olmaya devam eder; ve bu olup bitenlere bir başka düzeyde -ki çoğu kere bu üst düzeye metadüzey adı verilir- anlam verir.

-Yani savaşçı sürekli, ‘ben şimdi bu insanla niçin konuşuyorum?’ ‘ben şimdi bu kadına niçin bakıyorum?’ ‘ben şimdi niçin burada oturmuş yemek yiyorum?’ sorularının farkında olan birisi.

-Gerçekten savaşçı olmayı başarmışsa, evet.

-Yani sürekli iki düzeyde yaşıyan birisi: ilk düzey, nesnel ben düzeyi; bu düzeyde diğer insanlar gibi kendi gereksinmelerini karşılamak üzere toplumun sıradan bir üyesi olarak yaşamaya devam ediyor; ama, bir başka düzeyde ise, gerçek kişinin bütün bu uğraşılar arasında koşturan kişi değil, gerçek kendisinin bütün bunların bilincinde olan, neyi niçin yaptığını bilen bilinç olduğunu unutmuyor. Peki ama, gözlemleyen bilince nasıl ulaşıyor? (s. 80-82)

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

“Daha Büyük Bir Resim Gereksinimi

-Kişinin ortama getirdiği niyet, onun neyi algılayacağını, nasıl bir bilinç içinde olacağını belirlemektedir demiştik. Nesnel ben, yani ego, denetlemeye ve sahip olmaya önem verir. Nesnel ben içinde kaldığımız sürece, parçası olduğumuz daha büyük resmi, ve bu resim içindeki diğer şeylerle nasıl bir ilişki içinde olduğumuzu göremeyiz. Nesnel ben, ego, kendisinden daha büyük bir özdeşim kazanmanızı engeller; ego, sürekli bencildir, ve her şeyi kendi çıkarı açısından görür.

Dinlerin ve mistik geleneklerin yapmaya çalıştığı şey, bu nesnel benin sınırlarını aşarak, daha büyük bir realitenin, daha kapsamlı bir gerçeğin parçası olduğumuzu anlamamızı sağlamaktır.

Böylece kendimizi, diğer insan ve varlıklardan kopuk, ayrı, ilişkisiz görecek yerde, daha kapsamlı bir gerçeklik içinde, şimdiye kadar görmediğimiz bir biçimde görebiliriz.

Dinler bu kapsamlı gerçeklik içinde yaşamanın erdemlerini ortaya koyarken, anlatmaya çalışırken ceza ve ödül kavramlarını sık sık kullanırlar. Böylece, kendilerini belirli bir dinin mensubu olarak gören birçok kişi, o dinle aralarında, ilkokul öğrencilerinin öğretmenleriyle kurduğu ilişkiler türünden bir ilişki geliştirirler.

-İlkokul öğrencilerinin çoğu, bilgiyi bilgi olduğu için öğrenmek istemez; ödevlerini bilgiye önem verdiği için yapmaz.

-Çocuk henüz o yaşta, bilgiden çok, öğretmeni tarafından takdir edilmek, öğretmeninin gözüne girmek, ondan aferin almak için ‘iyi öğrenci’ olmaya çalışır.

-Doğru, Doğan Bey. Kendi öğrencilerimde de bunu gözlüyorum.

-Kendilerini dindar gören, ve iyi bir dindar olmak için davranan insanları yakından gözle, ve neler söylediklerini dinle; ilahi bir muhasebeciyle oldukça ciddi bir alışveriş ilişkisi içinde olduklarını görürsünüz.

-Neyin sevap olduğunu, ne kadar sevap olduğunu, neyin ne kadar günah olduğunu, bu kadar sevap biriktirirsen nelere layık olduğunu, ne kadar günah olursa, öbür dünyada başına neler geleceğini hesaplayanları kastediyorsunuz, herhalde?

-Evet, bu tip dindarlardan iyi tüccar çıkar. Çünkü, tüm düşünüşleri çıkar bilinci içinde yapılanmıştır.

Arif Bey, gülümseyerek aklına gelen bir olayı anlattı: -Tanıdığımız bir avukat vardı. Oldukça dindar geçinirdi. Sakalı, giyinişi, yürüyüşü, konuşuşu hep, ‘ben dindar bir adamım,’ mesajını vermek üzere yerli yerine konmuştu. Bir gün müşterek tanıdığımız birinden öfke ile söz etti. Kızdığı insan ona bir kötülük etmiş. O da bunun altında kalmak istemiyordu. “O’na öyle bir iş edeceğim ki, anasından emdiği süt burnundan gelecek,” diyordu.

Bir süre düşündükten sonra, “Biliyorum, ben de günaha gireceğim,’” diye devam etti. “Ama, alt tarafı bir hacca gitmek; bir hacca gider, ondan gelen sevapla günahımın altından kalkarım. Ama, o deyusun da ağzının payını vermiş olurum!” Bu olayı hiç unutmuyorum. Bu avukatın dindarlığı bana tüccarca gelmişti; şimdi siz bu konuda konuşurken o aklıma geldi.

-Tam uygun,bir örnek. Hani, ‘cuk diye oturdu’ derler, ya, işte öyle oldu.

-Dindar geçinen kişi, dini faaliyetlerini -yani ibadetini, iyilik davranışlarını- bu dünyada veya öbür dünyada elde edeceği bazı kazançlar için yapıyorsa, bu kişi nesnel beni -egosu- ile hareket ediyor, diyemez miyiz?

-Bir örnek verir misiniz?

-Fakire sadaka ya da zekat veren birini düşünün. “Neden sadaka ya da zekat veriyorsun?” diye sorduğumuzda, “Vermek sevap, vermemek günah” diye cevap vermiş olduğunu düşünelim. O zaman soru, “Neden sevap kazanmak istiyorsun, veya günahtan kaçınmak istiyorsun?”a dönüşecektir. Bu soruya cevap olarak gelecek olan cümlede, “çünkü,” kelimesinden sonra mutlaka bir çıkar ifade edilecektir; “çünkü, cennete gitmek istiyorum, veya cehenneme gitmek istemiyorum,” gibi.

-Böyle bir algılamanın, daha doğrusu böyle bir düşünüş tarzının nesnel bene ait olduğu sonucuna nasıl varıyorsunuz?

-Doğan Bey, siz demediniz mi?

-Neyi Arif Bey?

-’Nesnel ben -ego-, gereksinmelerini karşılamaya yönelmiştir ve onun için denetlemeye ve sahip olmaya önem verir,’ anlamında konuşmuştunuz; öyle değil mi?

-Evet, doğru hatırlıyorsunuz.

-‘Cennete gitmek,’ veya ‘cehenneme gitmemek’ amacına yönelik kalındığı sürece hep nesnel ben düzeyinde kalınmış olmaz mı? Arif Bey’in söyledikleri doğruydu; bunu daha önce düşünmemiştim. Arif Bey’e, bunu daha önce düşünmediğimi, ama o söyleyince şimdi görebildiğimi, ve onunla hemfikir olduğumu söyledim. Ve devam ettim:

-Arif Bey, tabii samimi dindarların niyetleri ve bu nedenle yaşama yaklaşışları son derece farklı.

-Onu biraz açar mısınız, Doğan Bey.

-Samimi dindar, daha büyük bir realitenin, kapsamlı bir bütünün anlamlı bir parçası olmanın bilinci ve ‘hizmet sorumluluğu’ içinde yaşamına yön verir.

-Yani? -Yani…….

Bir süre düşündüm, ve bir örnekle konuya açıklık getirmek istedim.

-Yani, ‘mış gibi dindar’ fakire sadaka verirken, ’sevap – cennet’ çıkarı içinde güdülenirken, gerçek dindar, ‘insan kardeşimin ıstırabı, aslında, büyük resim içinde, benim ailemin ıstırabı’ olarak görür ve yaşamın bütününe hizmet etmeden kendi yaşamının anlamlı olamayacağını bilir. Gerçek dindarın sadaka verişi farklıdır. ‘Mış gibi dindar’ sadaka vermeden önce vereceği parayı üç defa başının üstünden geçirebilir, ‘başımın, gözümün sadakası olsun,’ gibi laflar mırıldanabilir veya benzeri şeyler yapabilir. Sadaka verirken, sadaka vermek kendisi için ne çıkar sağlayacak, onu düşünmüş ve bu bilinçle güdülenmiştir.

-Gerçek dindar nasıl sadaka verir, Hocam?

-Gerçek dindar, büyük resmin bilincinde davranır. ‘Bu insana nasıl hizmet edebilirim,’ diye düşünür. O nedenle samimi dindar, sokakta, “Allah rızası için, başınızın, gözünüzün sadakası için” diyerek dilenenlere para vererek yardım etmekten ziyade, onları dilenci olmaktan kurtaracak bir yardımı daha anlamlı bulur.

“Fakir bir ailenin okumaya çalışan, çabalayan, yetenekli çocuğuna hiç karşılık beklemeden burs vermeyi yeğler. O çocuğun gelişmesinin kendisinin de sorumluluğu olduğunu görür. Çünkü büyük resim, tüm mahallenin, kentin, ülkenin, bütün insanların, hatta tüm yaratıkların birbirini etkilediği, birbiriyle ilişki içinde olduğu ‘bir büyük aile gerçeği’ni ifade eder.

“Yavrusunu doğurmak üzere kapalı bir yer arayan ana kediye, onun yavrusunu doğurabileceği bir kutu bulmaya çalışır. Su bulmakta güçlük çeken kuşların farkında ise, onların gelip rahatlıkla su içebileceği olanaklar yaratmaya uğraşır. Trafikte korkmuş, donmuş kalmış, karşıya geçemeyen hiç tanımadığı yaşlı kadına sevap, günah düşünmeden el uzatır.

“Kısacası, Arif Bey, gerçek dindar, bu evrenin sorumlu bir vatandaşıdır; o bilinç içinde duyar, algılar, düşünür, ve eyleme geçer.”

-Ama, çevremde dindar geçinenlerin çoğunu böyle görmüyorum.

-Çevremizde gördüklerimizin büyük bir çoğunluğu ‘görünüm için dindar’ izlenimi veriyor. Ait olma bilinci içinde, içinde yaşadıkları cemaatle ilişkileri onlar için birinci derecede önem kazanmış görünüyor. Sanki ellerinde pankartlarla, cemaate: Gerçek dindar,

“Bana bakın; şalvarım, sakalım, bu evrenin sorumlu türbanım, ceketim, yeleğim, hatta yüz ifadem tam bir dindar görünümünde.” diyorlar,

-’Mış gibi dindar’ dediğiniz insanlar bunlar mı?

-Samimi dindar bu tür gösterişlere itibar etmez. Hatta bu tür gösterişlere önem verdiği sürece bir insanın Yüce Tanrı’yı gerçekten içinde hissedemeyeceğini düşünür. Evet, ‘mış gibi dindar’ dediklerimiz bunlar.” (s. 87-88)

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

İçtenlik

-Bir insanın içten olup olmadığını anlayabilmek için onun niyetini bilmek gerekir. Daha doğru bir ifade ile, içtenlik niyetin dürüstçe ifadesi olarak tanımlanır. Bir öğrenciyi düşün, okula gidiyor, o kadar zamanını veriyor. Bu samimi, içten bir öğrenci mi? Eğer öğrenmeyi, bilgiyi gerçek güdü olarak yaşatıyorsa, evet. Ama, yalnızca sınıfın birincisi olmak, sırf öğretmenden aferin almak, sadece sınıfı geçince alınacak bisiklete sahip olmak için çalışıyorsa, onun öğrenciliğinde içtenlik yok demektir.

-Bunun savaşçı konusuyla ilgisi ne, Doğan Bey?

-Savaşçı içten değilse, hiçbir zaman savaşçı olamaz. Çünkü hiç kimse, gerçek savaşçının dış görünümünden onun savaşçı olduğunu anlayamaz. Savaşçı ancak bir savaşçı tutumu içinde yaşamaya kendini adadığı zaman, ve hiç kimseden övgü beklemeden, ilgi beklemeden, destek ve takdir beklemeden sırf kendi yaşamının anlamı için kendini buna adadığı zaman savaşçı olma yolunda a-dım atmış olur.

“Savaşçı başkası için değil, kendi gönlü, kendi niyeti ile, kendi yaşamı için savaşçıdır.”

Savaşçı başkası için değil, kendi gönlü, kendi niyeti ile, kendi yaşamı için savaşçıdır.

-Yani içtenlik, özgünlük, savaşçının temel özelliklerinden biri.

-Gösteriş dindarlarının savaşçı olması mümkün gözükmüyor, o zaman. Doğru düşünüyor muyum? Yani giydiği şalvarı, taktığı türbanı, bıraktığı sakalı ile tüm dünyaya, ‘Bakın ben dindarım!’ diyen gruptakilerin savaşçı olması mümkün gözükmüyor!

-Haklısınız. Onların gerçek niyetleri -ki bu niyet bilinçli olabilir, veya taklit olarak başkasından alınmış sezgisel düzeyde hissedilen bir niyet olabilir- başkaları tarafından dindar bilinerek görecekleri kabulde, elde edecekleri kazançta, güçte, şöhrette odaklanmış olabilir. Gerçek niyetleri ile gösterdikleri niyet arasında bir tutarlılık yoktur; bu nedenle sizin dediğiniz gibi, yaşamlarında içtenlik yoktur. Kendini aldatmamakla başlar ’savaşçı’lık. (s. 90)

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

“Kişinin niyeti, motivasyonu onun bilincinin, algılamasının yapısını oluşturur.

Savaşçının kişisel bütünlük içinde olması vazgeçilmez bir önkoşuldur.

Umarım şu ana kadar konuşmalarımızdan şunu görebildiniz: Kişinin niyeti, motivasyonu onun bilincinin, algılamasının yapısını oluşturur.

Tenis oynamak isteyen birini düşün. İyi bir hoca buluyor, ve hoca ona tenisi öğretmeyi kabul ediyor. Hocayla konuşuyor, ne kadar zaman alacağını soruyor; hoca hangi amaç için ne kadar zaman alacağını sorduğunu öğrenmek istiyor. “Şöyle arkadaşlarla oynayıp onları ne zaman yener hale geleceğim,” diyor. Öğretmen, haftada üç saat ciddi olarak çalışırsan, bir, birbuçuk yıl sonra yenmesine oynayabilirsin diyor. Ve tenis oynama isteği adamda balon gibi sönüyor. Neden? Çünkü adamın niyeti tenis oynamak değil, tenisi kullanarak arkadaşlarını yenmek, onlara üstün olduğunu göstermek. İçindeki gerçek niyet ile yapılan davranış birbirine uymuyor.”

Ve konuşmaya devam ettim:

-Açgözlülük ve cömertlik konusunu alalım. Sahip olmak ve sahip olduğunu elinde tutmak, çoğaltmak isteği korkuya götürür.

-Anlayamadım. Niçin sahip olmak korkuya götürsün?

-Kişi elinde kalmasını istediği için sahip olmak ister, değil mi?

-Evet, sanırım öyle. Yani kaybetmek istediği bir şey için niçin çaba sarf etsin?

-Tabii, haklısın. Bu ne demek oluyor: sahip olduğum her şeyi kaybetmemeyi düşünerek sahip oluyorum, demektir. Böylece, sahip olduğum şeylerin sayısı arttıkça, kaybetmekten korktuğum şeylerin sayısı da artacaktır. Öyle değil mi?

-Evet, doğru, böyle olması gerekir. Bunu daha önce böylesine hiç düşünmemiştim,

Kaybetmekten korkan insan, daha çoğuna sahip olmak ister ki, sahip olduğu bazı şeyler kaybolursa, hiç olmazsa elindekiler geriye kalsın.

-Böylece, fazlasıyla sahip olmaya yönelik kişi sonu gelmeyen bir doyumsuzluğa kendini kaptırır.

-O zaman, şöyle diyebilir miyiz, Doğan Bey? Nesnel ben bilinci içinde yaşamını sürdüren sıradan insan, mal mülk kazanmaya başladıkça diğer insanlara daha korkarak bakmaya başlar.

-Eğer, diğer insanlarla ilişkisi sen ben bilinci içinde ise, evet. Böyle bir insan çevresindeki insanlara iki gruptan hangisine giriyor diye bakar. Yani böyle bir insan bir diğeriyle karşılaştığı zaman şu gözle bir değerlendirme yapar: Kendinden daha zayıf, daha bilgisiz, daha çaresiz insanlarla karşılaştığı zaman, “Bu karşılaştığım insan malı elinden alınacak, benim yararlanabileceğim biri mi?”

-Gerçekten cömert insan büyük resmin, bütünün bilincinde olan insandır. Bu insan diğer insanların yaşamı tehlikeye girdiğinde çabalar, uğraşır, bir şeyler yaparak onlara yardımcı olmaya gayret eder. Karşılığında ne bekler?

-Sadece teşekkür!

-Hayır! Gerçekten cömert insan karşılığında teşekkür de beklemez. Beklediği tek şey, yaptığı yardımın işe yaraması, hedefini bulması, ihtiyacı olan insanların yaşamında olumlu bir sonuç vermesidir. Teşekkür beklemek nesnel bene ait bir olaydır.

Nesnel ben cömert olamaz. Nesnel ben korku ve kaygıyla sürekli sahip olmak ister; vermek istemez. Verdiği zaman, verdiği şeyin karşılığını daha iyi alacağını umut ediyordur.

-Yani, bir tür alış veriştir. Ona karşılığında bir şey vereceğimizi bildiği için verir.

-Nesnel benin cömertliği aynen böyledir. Öte yandan, nesnel beni aşmış olan kişi, gözlemleyen benin bilincinde vermeye karar vermiş kişi, farklı bir bakış açısına sahiptir. O verdiği zaman daha özgürleşir, daha bilgeleşir, çünkü vermenin bir hizmet olduğunu bilir; diğerleriyle anlamlı bir ilişki içinde olan insanların birbirlerine hizmet etmesi gerektiğinin bilinci içinde verir.

-O zaman şunu söyleyebilir miyiz: gözlemleyen ben insanı özgürlüğe, daha gelişmiş bir bilince, bilgeliğe götüren bir yola yöneltir. Nesnel ben yani ego ise, kişiyi daha korkak, daha bencil, kaygılı, yani daha az özgür yapar. Bunu söyleyebilir miyiz?

-Evet söyleyebiliriz. Gözlemleyen bilince ulaşmış savaşçı bir ortama girdiği zaman “bu ortamdan neler öğrenebilirim,” “büyük resme nasıl hizmet edebilirim,” “ortama nasıl bir artı değer katarak hayatımı daha anlamlı kılabilirim,” niyetiyle bakarken, egosuyla güdülenmiş biri, aynı ortama “kimi kendi yararım için kullanabilirim,” diye bakar.

-Doğan Bey, Ahmet Altan’ın Tehlikeli Masallar kitabını okudunuz mu?

-Evet okudum. Bir Ahmet Altan hayranıyım. -Niye Hocam?

-Bir kere güçlü bir algılaması ve algıladıklarını anlatabilecek güçlü bir kalemi var. Türkçe’yi zenginleştirenlerden biri olarak görüyorum onu. Neden sordunuz?

Çantasından Tehlikeli Masallar kitabını çıkardı, sayfalarını çevirmeye başladı; bir yandan da konuşuyordu:

-Gelip giderken vapurda şimdi bu kitabı okuyorum. Buraya gelirken okuduğum bir kısım, sahip olmak isteyen, ve daha sonra sahip olduğu şeyi kaybetmekten korkan insanın durumunu hatırlattı. Hah, evet, buldum, izin verirseniz, okumak istiyorum.

Yirmi altıncı sayfanın alt paragrafı kurşun kalemle işaretlenmişti.

-Sen de mi okurken kitaplarını işaretlersin?

-Evet, işaretlerim. Eğer elimde kalem yoksa, kitap okurken bir eksiklik hissederim. Daha sonra işaretlediği yeri okumaya başladı:

“-Neden bıraktın beni?

“Bu, basit ve sıradan bir soruydu, ama ilişkimizin belki de bütün çıkmazı bu sorunun yanıtında gizliydi. Bu sıradan sorunun yanıtı da aslında o kadar basit ve sıradandı ki, bu sıradanlık yanıtın inandırıcılığını yok ediyordu. Sevdikçe, sevdiklerinden daha çok korkan insanların, başkalarına inanılmaz, tuhaf ve yabancı gözüken davranışlarını Sevda’ya anlatmam mümkün değildi. Bunu ne anlar ne de buna inanırdı. Ona. “”Seni çok sevdiğim için seninle olamazdım, sana duyduğum sevgi çok korkuttu beni,” diyemezdim. O bir kadındı, sevgiden korkmaz, aksine sevdikçe daha cesur ve atak olurdu.”

“Bense korkuyordum. Bir kadına daha çok sevip daha çok bağlandıkça, bir gün onu kaybedip yapayalnız, acılarla kalmak

“En korkunç gerçekler, söylenmeye değmeyecek kadar basit olan bildik gerçeklerdir.”

Ahmet Altan Tehlikeli Masallar”

(s. 96)

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

Cesaret, egonun denetiminden çıkmayı göze almak demektir.

Arif Bey de sessiz sakin kendince çevresine bakıp, gözlemler yapıyor. Konuşmaya başlayarak sessizliği bozdum:

-Sokrat, “incelenmemiş bir hayat, yaşamaya değmez,” der. Kişinin incelemesi ve farkına varması gereken ilk şey, hangi ortamda hangi niyetle insanlara, olaylara baktığıdır. Eflatun, “Kendini bil,” der. Kendini bil birçok anlama gelebilir: ne istediğini bil; kendi sınırlarını ve zayıflıklarını bil; diğer insanlar seni nasıl algılıyorlar farkında ol, gibi. Daha birçok anlamı olabilir, “kendini bil,” sözünün.

“Savaşçı önce kendi niyetinin, güdülerinin, isteklerinin farkına vararak işe başlar. Daha önceki kitaplarımda sözünü ettiğim Kızılderili bilge don Juan, ‘Savaşçının en büyük gücü, onun niyetinin saflığındadır‘ der.

“Savaşçının en büyük gücü, onun niyetinin ’saflığındadır.” Don Juan

Savaşçı ortama getirdiği bilincin derecesinden yüzde yüz sorumluluk almasını bilir.

-Evet. Bir insanın herhangi bir konuyla gerçekten ilgilenip ilgilenmediğini, o konu konuşulurken ortama getirdiği farkında oluşun, bilincin derecesi gösterir.

-Bunun savaşçı konusuyla ilişkisi şu: Savaşçı ortama getirdiği bilincin derecesinden yüzde yüz sorumluluk almasını bilir. Niyetinin saflığı içinde kendini yüzde yüz ilgilendiği konuya verir. İlgilenmiyorsa, ‘mış gibi’ ilgilenmez. Dürüsttür.

-Savaşçı bir ortama girdiği zaman kendi niyetinden, niyetinin saflığından emindir. Tamam, bunu kabul ediyorum. Ama, anladığım kadarıyla savaşçı da bizim gibi bir toplum içinde yaşıyor ve onun da tanıdıkları, bildikleri, ailesi, dostları var. Kendi istediğini bilmesi yeter mi? Çevresindekilerin istediklerini de hesaba katmak zorunda değil mi?

-Aslında bu bizi daha önce konuştuğumuz hapishane konusuna, ait olma birey olma dengesi ve yaşam dansı farkındalıklarına geri götürüyor. Savaşçı ‘evet’ini ve ‘hayır’ını keşfetmiş biridir. Bu evet ve hayır dengesi içine kişinin yakınları, dostları, ailesi, çevresi girer. Yani savaşçı ortama getirdiği bilinçte bütün dinamikler üzerinde düşünüp karar vermiştir.

Savaşçı şunun farkındadır: ‘Hayır’ demesini bilemeyen kişi güçsüz kişidir. Hayır demesini bilmeyen kişinin ‘evet’inin de anlamı yoktur. Kendi yaşamlarının liderliğine soyunmuş kişiler, ‘hayır’ ve ‘evet’ kelimelerinin tam-eksiksiz-tüm birer cümle olduğunu bilirler. ‘Hayır’ ve ‘evet’leriyle savaşçı hem kendinin hem de ilişki içinde olduğu insanların sınırlarına saygılıdır.

‘Hayır’ demesini bilemeyen kişi güçsüz kişidir. Hayır demesini bilmeyen kişinin ‘evet’inin de anlamı yoktur. (s. 100)

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

Geleceği Yaratmak

Gerçeğe Saygı Kişisel Bütünlüğün Temelidir

-Gerçeğe saygı, kişisel bütünlüğün temelinde yatar. Gerçeğin ne olduğu bilinci kişilerin bu bildikleri gerçeğe saygılı olmasına yol açar.

-Çocuk doğduğunda gerçeğin ne olduğunu bilmez. Daha doğrusu kendi algılamalarına nasıl bir tutum içinde bakacağı konusunda herhangi bir ön bilgisi yoktur. Çocuk büyürken sürekli öğrenmeye açıktır; özellikle 3 ile 7 yaş arasında soru sorma devresi, yani her şeyi öğrenme isteği çok belirgin olarak kendini gösterir.

-İşte bu devrelerde eğer çocuk gerçeğe saygılı bir ortamda büyüyorsa, gerçeğin ne olduğu ile ilgili sağlıklı bir fikir edinmesi ve gerçeğe nasıl yaklaşacağı konusunda tutum geliştirmesi çok kolay olacaktır.

-Peki, ya gerçeğe saygılı olmayan bir ortamda büyüyorsa?

-Maalesef, birçok yetişkinin gerçek ile, yani rasyonel bir insanın gerçeği ile ilişkisi yoktur ve gerçeğe saygı duymayı unutmuşlardır. Bu ortamlarda çocuk gerçekle ilişkisinde sorunlar geliştirecektir.

-Sanırım çocuğun aklını hiçe saymak ona yapılabilecek en büyük zulüm.

Aynı şeyden yüreği yanan iki insan olmanın oluşturduğu bir dostluk içinde konuşmaya devam ettim.

-Çocuk sürekli yetişkinin davranışını gözler; bu davranışlardan anlam çıkarmaya çalışır. Yetişkinin davranışı tutarsız, açıklanamaz, söylenene uymayan türden olduğu zaman çocuk şaşırır ve hem kendine hem de içinde yaşadığı dünyaya güveni temelden sarsılır. Bu nedenle çocuk içinde bulunduğu gerçeği algılamamayı öğrenmeye başlar; içinde bulunduğu ortama getirdiği bilinçte bir azalma görülür.

“Kişinin özüne saygısı ve sorumluluğu üzerine araştırmalar yapmış ve kitaplar yazmış olan psikoterapist Nathaniel Branden çocuğun bilincindeki azalmaya birçok örnekler verir. Şu örneklere bir göz atalım:

Anne, dürüstlük üzerine çocuğuyla önemli bir konuşma yapar. Daha sonra misafirler gelir ve anne misafirlere bir şey anlatır; çocuk bu olayın doğru olmadığını bilmektedir, ama, annesi olay doğru imiş gibi, üstelik abartarak anlatır. Bu tutarsızlığın açıklamasını bulmak üzere çocuk annesinin yüzüne bakar; annesinin yüzünde hiçbir değişiklik yoktur; suçluluk duymadan, doğru bir şeyi anlatıyormuş gibi olayı anlatmaya devam eder.

Arif Bey, bu noktada sözümü kesti:

-Evet. Başka bir örnek de alkolik baba veya annenin bulunduğu evlerden verilebilir. Alkolik birinin bulunduğu ailede sık sık gözlenen şu durumu düşünün:

Anne masada çocuklara hoş bir şey anlatmaktadır. O sırada baba sarhoş olarak eve gelir, ayakta zor durmaktadır. Anne dönüp bakmaz bile, çocuklarla aynı şekilde konuşmaya devam eder. Baba, daha fazla ayakta kalamaz, kıçının üzerine yıkılır, yan yatmış vaziyette yerdedir. Anne konuşmasına devam eder. Çocuk yerdeki babaya bakar, konuşmaya devam eden annesine bakar, gözleri bu ikisi arasında gider gelir. Olumsuz şeylerden hiç söz etmeme alışkanlığı olan anne, çocuklarla konuşmasına devam eder. Çocuk ortamdaki mesajı alır: “Eğer bir olayı görmezlikten gelirsen, o gerçekte olmamış gibidir.” Çocuk görmemeyi öğrenir.

“Geleceği Yaratmak

Çevresinde gerçekle ilişkisini açık ve seçik kurmayan insanlar olduğu zaman çocuğun kafasında birçok soru açıkta kalır. Bu soruların en önemlilerinden biri, “Ben bu dünyada nasıl yaşayacağım?” sorusudur.

Bu sorunun birçok alt soruları vardır:

İnsanlar söylediğini yapmadığı, yapılanı söylemediği zaman ben neyin doğru olduğunu nasıl anlayacağım?

Yalan söylendiğini hiçbir zaman anlayamayacağıma göre, ben insanlara nasıl güveneceğim?

Gördüğüm şeylerin konuşulmadığı, yokmuş gibi davranıldığı bir ortamda ben emniyette miyim?

Gerçek diye bir şey var mı, ve ben, gerçeğin ne olduğunu nasıl anlayacağım? Neyin ne olduğunu nasıl anlayacağım?

Bunları bilmeden ben nasıl yaşayacağım?

Çocuk sorduğu sorular ve gözlemleriyle içinde bulunduğu dünyayı ve kendini anlamaya çalışmaktadır. Bu doğanın insanoğluna verdiği özel ve, muhteşem bir potansiyeldir; anlayabilme, öğrenebilme, düşünebilme yeteneği. Gerçeğin inkâr edildiği, kişisel bütünlüğün olmadığı bir yetişme ortamında çocuk bu muhteşem yeteneğini ömür boyu kaybedebilir: “düşünmenin, anlamanın, algılamanın hiçbir anlamı yok, hiçbir değeri yok,” sonucuna ulaşabilir.

“Ortamda gerçeğe, düşünceye, algılamaya değer verebilmesi için insanın kişisel bütünlük içinde olması gerekir.”

-Evet, özellikle kendilerini öğretmenliğe adamış öğretmenlerin ilk dikkat etmesi gereken konu bence bu. Algılanan gerçeklere mutlak saygı duyarak, onların konuşulmasına olanak sağlamak.

Çocuk her konuda soru sorabileceğini, ve istediği kadar soru sorabileceğini bilmeli. Bütün soruların cevabını yetişkin bilmeyebilir; yetişkin soruların cevaplarını bilmek zorunda değildir. Ama, çocuğun sorusunu duymak, işitmek, ve çocuğun ne dediğini anlamak zorundadır. Bir öğretmen bunu yapabilecek bilinci geliştirmiş olmalıdır.”

Biraz durduktan sonra, hızımı alamadım. Tekrar ettim: “Öğretmen mutlaka bu bilinci geliştirmiş olmalıdır. Bu bilinci geliştirmeden, öğretmen olmamalı. Bu o denli önemli!”

-Hocam, toplumumuzda ailelerin -ki sizin bir kitabınızda bunun birçok örnekleri var, özellikle beş temel özgürlükten konuşurken bunları dile getirmişsiniz- öğretmenlerin, ve daha da acısı, medyanın -gazetesiyle, tv’siyle, radyosuyla- çok büyük bir çoğunluğu gerçeğe saygılı bir yaklaşım içinde değil maalesef. Öyle algılıyorum; hemfikir misiniz, merak ediyorum?

-Evet, maalesef hemfikirim. Bütün kötülüklerin anası, bütün yanlışlıkların ve geriliklerin kaynağı gerçeğe saygısızlıktır. Aile-bütün yanlışlıkların ve gerçeklere saygılı olmayan toplumumuzda çocuk rasyonel bir varlık olarak gelişemez.” (s. 105)

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

“Rasyonel Bir Varlık Olarak Gelişmek

-Hocam, rasyonel bir varlık, dediniz. Bunu biraz açar mısınız?

-İnsanoğlu inanan, hisseden, duyan; ve bu arada aklıyla hareket edebilen, düşünen, düşüncelerini uygulayabilen rasyonel bir varlıktır. Eğer insanın gördüğü, algıladığı dünya önemsenmez ise, o zaman kişi rasyonel bir varlık olarak gelişemez. Çünkü düşünebilmek için kişinin algıladıklarının bilincinde olması ve algıladıklarını hesaba katması gerekir.

-Anlıyorum. Yani algılama konusunda, neyi gördüğü konusunda insanların açık seçik ve dürüst olması gerekir.

-Evet, öyle olması gerekir. Bizim toplumumuzda maalesef çoğunlukla, yetişkinler çocukların korkularına hitap ederler, onların zihinlerine, anlayışlarına değil. Bir toplumun gelecekteki ….

Nerede sen ben bilinci hâkim ise, orada insanlar birbirlerinin korkularına konuşurlar.

-Sen ben bilinci.

-Sen ben bilinci içinde kurulan ilişkilerin temelinde, ‘Kim daha güçlü?’ ‘Kim kimden korkmalı?’ anlayışı yatar.

-Yetişkinlerin çoğunlukla çocukların korkularına konuştuklarını söylüyordum. Biliyorsun, toplumun gelecekteki sağlığı, çocukların zihinlerini ve gönüllerini geliştirmede yatar. Toplumun sağlığı dediğim zaman, bir toplumun her yönünü kastediyorum. Aile yapısı, e-konomik süreçler, siyasal yönetim, yasal uygulamalar, kültür, sosyal yaşamın aklınıza gelebilecek tüm boyutlarını kastediyorum.

-Doğan Bey, biz ezbere önem veriyoruz. Çocuğun rasyonel bir dünyada, düşüncenin, soru sorarak gerçekleri anlamanın önemli olduğu bir dünyada yetişmesinin önemini çoğu öğretmenlerimiz bile pek düşünmüyor. Hatta itiraf edeyim Hocam, ezber bilgi ile bilgi üreten düşünme arasındaki farkı birçok öğretmen arkadaşımız bilmiyor.

Arif Bey, monolog halinde konuşmasına devam etti: “Niçin bilmiyor? Bu onların kabahati mi?”

“Bilmiyorlar, çünkü onları yetiştirenler de bilmiyor.” Bir süre sustu, yine kendi kendine konuşmaya başladı: “Halbuki öğretmenler düşünmeyi öğretmede önemli bir konuma sahipler.”

-Unutma, savaşçı kimdir onu irdeliyoruz. Savaşçının anlam arayışından, uyanışından, niyetinden söz ettik. Şimdi savaşçının kişisel bütünlüğünden söz ediyoruz. Kişisel bütünlüğün olabilmesi için, savaşçının kendi içindeki ve çevresindeki gerçeklere koşulsuz saygı duyması ve onları tanıması gerekir.

Gerçeğe koşulsuz saygı çocuğun öğrendiği bir tutumdur. Büyükler verdikleri sözleri tutmadıkları, bir dediği bir dediğine veya dediği yaptığına uymadığı zaman, çocuğun kafası karışır.”

-Hocam, geçenlerde sınıfımda bir öğrencim, ezanın niye Arapça okunduğunu sordu. İlkokul dörtteki bir çocuk bunu merak etmiş. Hazreti Muhammet’in Arap olduğunu, Kuran’in Arapça olduğunu, ve müslümanların Kuran’ın dilinde orijinal haliyle ezanı okumak istediklerini söyledim. Ama, gergindim. Çünkü bu konularda konuşmak bizim toplumda mantık ve gerçek sınırlarını aşar. Yine de, çocuğun düşüncesine saygı göstermek için çocuğun sorusunu onurlandırdım ve cevapladım.

“Ben bu açıklamayı yaptıktan sonra, çocuk tüm saflığı ile şunu söyledi: “Allah Türkçe bilenlerin anlamasına önem vermiyor mu?”

-Nasıl yanıtladınız?

-Kuran’ın Türkçe’si olduğunu, ezanın da Türkçesi olduğunu, isterse kendisine daha sonra anlatabileceğimi söyledim. Ama gergindim. Çünkü o masumiyeti içinde bizim toplumun yüzyıllardır kaçındığı, kafasını kuma soktuğu konulan deşmeye başlamıştı. ‘Din konusunda konuşmak ve akıl yürütmek tehlikeli ve yasaktır’ levhasını henüz görmemişti. Ama sanırım, yüzümden, sesimin tonundan, ve bedenimin gerginliğinden bu konuda pek rahat konuşamadığımı anlamıştı.

-Çok güzel bir örnek verdiniz. Kızım Ayşen, Ankara Gazi Osman Paşa İlkokulu birinci sınıfta iken bana şu soruyu sordu: “Baba, Allah mı büyük, Atatürk mü?” Bilmem geçmişimle ilgili ne kadar bilginiz var, Arif Bey; o zaman Emily ile evliydim. Ayşen’in annesi, Emily, Amerikalıydı. Emily hayretler içinde bir Ayşen’e, bir de bana baktı. Ayşen sorusunda son derece ciddi idi. Emily, Ayşen’in bu soruyu nasıl aklına getirdiğini, nasıl böyle bir karşılaştırma yapmak gereğini duyduğunu anlayamadı. Ama, ben içim burkularak çok iyi anlamıştım. Kızıma Atatürk’ün bizim gibi insan olduğunu, bu ülke için önemli ve büyük işler yaptığını, memleketini sevdiği için, memleketinin insanlarının uygarca yaşaması için çalıştığını anlattım. Atatürk’ün büyük insan olduğunu, ama onu Allah’la karşılaştırmanın anlamsız olduğunu, çünkü birinin insan, öbürünün Tanrı olduğunu söyledim.

Ayşen büyük bir saflıkla, bunu gidip öğretmenime anlatacağım, çünkü sanırım o, Atatürk’ün Allah’tan daha büyük olduğunu sanıyor, babacığım,” dedi. Öğretmeniyle konuşmuş olacak ki, bir veli toplantısında öğretmen, “Biz çocuklara Atatürk’ün ne kadar büyük bir insan olduğunu anlatıyoruz; siz de evde bunu pekiştirin, lütfen,” demek gereğini duydu.

-Evet, o da tabu konulardan biri. Atatürk hakkında dengeli ve gerçekçi değerlendirmeler yapmak gittikçe zor hale geliyor. Maalesef çocuklarımız daha okula başlamadan önce bu konularda düşünmemeyi öğrenmeye başlamışlar, ezbere laflar edip, bunların ne anlama geldiğini dahi düşünmüyorlar. Bunu öğrencilerimde net olarak görebiliyorum. Atatürk hakkında çocuklar büyüklerin dediklerini ezberleyip tekrar etmenin ötesinde herhangi bir değerlendirme yapmaktan acizler; onları bu şekilde aciz hale getiren biz büyükleriz.

-Evet, Arif Bey. Biz öğretmenlerin, çocukların gerçeklik duygusunu nasıl kazandığını bilmemiz gerekir. Bu gerçek duygusu bilinçli yaşamanın; bilinçli yaşam da, kişisel bütünlüğün gereğidir. Gerçeklik duygusunun kazanılışına bakalım.” (s. 110)

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

“Gerçeklik

-Arif Bey, şimdi şu anda ben sizin karşınızda oturuyorum. Önünüzde bir defter var, ve onun da içinde bir kalem duruyor. Bu defterin başka bir şey haline gelmeyeceğini biliyorsunuz; şimdi ayağa kalksanız ve biraz dışarıda yürüseniz ve yine bu masaya geri gelseniz, benim koyun veya keçi olmayacağımdan, yine Doğan olarak kalacağımdan eminsiniz.

Buna felsefede özdeşim yasası denir: yani nesneler ne ise odur. A, A’dır. Bu varoluşla ilgili bir ifadedir ve mantığın başlangıcıdır.

“Özdeşim yasası, nedensellik yasasını doğurur.

-Özdeşim yasası şunu der: Bir şey, ne ise odur; başka bir şey değildir. Sandalye, sandalyedir. Bardak bardaktır.

-Nedensellik yasası ise şudur: Bir nesne ne ise kendi doğasına uygun davranır. Bir nesnenin ne yapacağı, onun ne olduğu ile belirlenmiştir.

-Burada nesne yerine “varlık” diyebiliriz. Bu varlık, bir insan, bir eşya, bir ağaç, hatta bir özellik, veya bir eylem olabilir. Bir düşünce, bir duygu, herhangi bir düşünce hali olabilir. Enerji olarak tanımlayabileceğimiz her ‘var’ bu sınıfa girer.

“Bu dünyada duyduğumuz emniyet duygusu, durağan ve kalıcı bir evren içinde yaşadığımız duygusu, bu özdeşim yasasına -ki bazen özdeşim aksiyomu adı da verilir- indirgenebilir. Tüm yaşantılarımızın temelinde bu o kadar yer almıştır ki, bunun hakkında hemen hemen hiç düşünmeyiz. Ama, bu yasa, her şeyin temelini oluşturur. Olan şey kendisidir; kendisi olmayan şey, kendisi değildir. Bundan daha temel ve daha emin bir şey yoktur.

-Bu yasanın geçersiz olduğu bir durum yok mu?

-Özdeşim ve nedensellik yasası sarsıldığı zaman dünyamız sarsılmış olur. Güneşin yarın doğmama ihtimali hiç aklımıza gelmez. Şu içinde bulunduğumuz binanın yarın yine burada var olmaya devam edeceğini, varsayarız. Şu altımızdaki toprak sallanmayacaktır. Şu önümüzde görünen ağaçlar, çimler, ilerdeki evler, okyanusun altında olmayacaklardır Eğer bu tür temel varsayımlarımız ki şimdi onların farkında bile değiliz, yok olur ise, bizim tüm hayat görüşümüz değişir. Çok farklı bir evrende yaşamaya başlarız.

-Bu temel varsayımların, yine temel varsayım olarak yerli yerine yerleşmesi gerekir. Aksi halde kişi büyük bir uyumsuzluk içine girer, gergin olur, psikiyatrik bir vaka haline gelir. Akut anksiyete, nevroz denilen haller başgösterir.

-Arif Bey, bütün kavramların altında yatan iki temel kavram vardır. Bu her şeyin temelinde bulunan iki kavram varlık ve yokluktur. Daha basit bir dille söyleyecek olursak bir şey veya hiçbir şey.

-Varlık kavramı sizin bildiğiniz her şeyin, tüm bilincinizin temelindeki kavramdır. Bu temel kavram bilincin en ana öğesidir; bununla farkında oluş başlar. Bebek gözünü açıp ışığı gördüğü, veya sesi duyduğu zaman ilk farkına vardığı, bir şeyin var olduğudur. Bebek gördüğü veya duyduğu şeyin ne olduğunu bilmez, ona isim veremez, çünkü henüz bizim bildiğimiz kavramlara sahip değildir; orada bir şey var’in farkına varır. Farkına varmak, ancak bir şeyin farkına varılarak gerçekleştirilir.

“Bebeğin bilincinin gelişmesiyle bu farkına varılan şey, sınırları olan, biçimi olan bir birim haline dönüşür. Beyin geliştikçe farklı duyuları yakalama ve birleştirme özellikleri gelişir. Mekân, biçim, renk, düzey farklı farklı algılanıp birleştirilerek nesneler birbirinden ayırt edilmeye başlanır. İşte bu düzeyde bilgi oluşmaya başlar.”

-Olmayan şey yoktur. “Cebimde bir şey yok” dediğim zaman, cebimde hiçbir nesne olmadığını söylüyorum. “Servetim sıfırdır,” dediğim zaman, param olmadığını ifade ediyorum. Bunlar yokluğun özel, pratik anlamda kullanılışıdır. Felsefi anlamda yokluk, var olmamayı ifade eder. Boşluk, hiçlik, sıfır olma.

-Var olmama, var olmamayı ifade eder. Bu noktada Arif Bey, gülmeye başladı. “Hocam, bu biraz Demirel mantığına benziyor,” dedi. Ben de, “Demirel mantığını yabana atma, o mantık sayesinde, bak bir köylü çocuğu nerelere geldi,” diyerek onun esprisine cevap verdim. Daha sonra, konuşmama devam ettim:

-Özdeşim yasası -veya aksiyomu- taş taştır, masa masadır, saç teli saç telidir der. Eğer öfke duygusu içindeysen, öfke duygusu içindesin demektir. Eğer kendini başarısız görüyorsan, kendini başarısız görüyorsundur. Bütün mantığın ve rasyonel düşüncenin temeli bu gerçekte yatar. Bu yasayı, bu aksiyomu ihlal edip, göz ardı edersek düşüncemiz tutarlılığını, mantıksal yapısını kaybeder.

-Özdeşim aksiyomunun doğal sonucu çelişki aksiyomudur. Çelişki aksiyomu, bir şey aynı zamanda, aynı boyutta hem A hem de A değil’ olamaz, der. Bu aksiyom, hiçbir şeyin aynı zamanda ve aynı boyutlarda hem kendisi olup, hem de kendisi olamayacağının mümkün olmadığını ifade eder. -Bu boyut işini anlayamadım? -’Aynı boyutlarda’ sözüne takıldın galiba.

-Evet.

-’Doğan gür saçlı bir insandır,’ dedikten sonra, ‘Doğan keldir’ diyemezsiniz. Çünkü, saçlı olma boyutu yönünden hem saçlı hem de saçsız olamam. Ama, ‘Doğan gür saçlı bir insandır’ dedikten sonra, ‘Doğan kısa boylu biridir’ diyebilirsiniz; çünkü ’saç’ ve ‘kı-sa-uzun olma’ aynı boyutlar değildir.

-Bir keresinde, bir emlakçı hakkında birisi şöyle demişti, “Çok dürüst bir insandır, gerekmedikçe yalan söylemez! Bir keresinde de bir anne, “Dayaktan nefret ederim; çocuklarım beni kızdırdığı zaman babalarına söylerim, o döver.” demişti.

-Herhalde burada söz konusu anne, ‘dayaktan’ değil, ‘dayak atmaktan’ bahsediyor. Yani şöyle dese idi, bir çelişki söz konusu değildi: ‘Dayak atmaktan nefret ederim; çocuklarım beni kızdırdığı zaman babalarına söylerim, o döver.’

-Doğru. Ve bu tür masum dikkatsizlikler, iletişimin kalitesini etkiler. Çocuk bu tür konularda bilinci yüksek bir ortamda yetiştiği zaman, daha açık seçik ve dikkatli düşünmeyi ve konuşmayı öğrenir. Ama, paldır küldür diyebileceğimiz bir bilinç ortamı içinde çocuk da süratle bu konulara dikkat etmemeyi öğrenir. O da, çevresindekiler gibi kafası karmakarışık yaşamaya başlar.

-Doğan Bey, ülke için, ülkenin çocukları için önemli konulardan söz ediyorsunuz. İnsanımız açık seçik düşünme ortamında yetişmiyor. Okulda da bu böyle; öğretmenler ile, sokakta gördüğünüz insanlar arasında açık seçik düşünme, düşünmeye özen gösterme bakımından maalesef pek fark yok. Çocuk annesinden, babasından, amcasından göremediği düşünce berraklığını, öğretmeninde de göremiyor. Bir süre sonra o da çevresindekiler gibi dikkatsiz, bilinçsiz bir insan oluyor. (s.115)

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

“Kişisel Bütünlüğün Felsefî Temelleri

-Doğadaki yaratıklara baktığınız zaman onlarda hiçbir eksiklik olmadığını görürüz. Kuş, kuş gibi yaşaması için donatılmıştır; hiçbir eksikliği yoktur. Örümcek, karınca bütündürler, hiçbir eksiklikleri yoktur. Kuşun bu bütünlüğünü bozarsanız, örneğin kanadının birini keserseniz artık o kuş gibi yaşayamaz. Veya bir karıncayı ele alalım; onun ayaklarının ikisini koparalım. Karınca olarak yaşaması güçleşir.

“İnsanoğlu doğduğu zaman onun da örümcek, kuş ve karınca gibi bütünlüğü vardır, ve tamdır. Onun zihinsel kanatlarını ve ayaklarını göremeyiz ama, eğer yakından bakar, çocuğu gözler, onun sorduğu sorulara dikkat edersek, muhteşem bir potansiyel ile karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Bu potansiyel çocuğun bütünlüğünün bir parçasıdır; bu bilişsel yetenek insan olma dediğimiz bütününün bir parçasıdır.

Özdeşim ve çelişki yasasına uyulmayan ortamlarda, farkına varılmadan çocuğun zihinsel kanatları ve zihinsel ayakları koparılmaya başlanır. Zihinsel kanatları ve zihinsel ayakları koparılan çocuk gelişemez; insan olma muhteşemliğini gerçekleştiremez. (s. 118)

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

“-Algılama ile kişisel bütünlük arasındaki ilişkiden söz etmek istiyorum. Kişisel bütünlüğün ilk koşulu gerçeğe saygıdır, demiştim. Algıladığı gerçeğe kişinin koşulsuz saygısı olmalıdır. Gerçeğe saygısı olmayan insanın kişisel bütünlük içinde kalması mümkün değildir.

“Algılanan bu gerçek, işine geldiği için öylesine algılanmış ‘çarpıtılmış gerçek’ değil. Kişinin niyetinin saflığı içinde algılanan gerçekten söz ediyorum. Gerçeği çarpıtmak yalan söylemenin kılıfı olarak kullanılabilir; böylece yalan söyleyen kişi, gerçeği çarpıtarak kişisel bütünlük içinde imiş gibi görünür. Bu tür ‘mış gibi’ bir durumdan söz etmiyorum.

Gerçeğe saygısı olmayan insanın kişisel bütünlük içinde kalması mümkün değildir.” (s. 120)

posted in PSİKOLOJİ | 0 Comments

28th Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

3Al-i İmran/147-Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibaretti: Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı ve aşırılığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!

 

 

 

ALEMLERİN VEYA KAİNATIN EFENDİSİ KİMDİR?

“Kâinatın efendisi” yalnızca Allah’tır. “EFENDİ” sözcüğü Arapça’da “seyyid”, “rabb” ve “Mevlâ” sözcükleriyle karşılanmaktadır. Eğer ‘efendi’ sözcüğünden amaç “seyyid” ise burada ölçüsüz ve abartılı kullanım vardır. Peygamberleri ölçüsüz ve abartılı ifadelerle övmek, İslam dışı olup Hıristiyanların bozuk anlayışına ortak olmaktır, bu konuda onlarla yarışa girmektir. Hz. Muhammed’in canlı-cansız, Müslüman-gayri Müslim ve kendinden önceki tüm insanların ve tüm peygamberlerin efendisi (kâinatın efendisi) olduğunu iddia etmek aynı zamanda koca bir yalandır. Bununla diğer “rabb” veya “Mevla” sözcükleri kastediliyor ise, Müslümanların rabbi de mevlası (Mevlanası) da Allah’tır. Böyle bir kullanım Hristiyanlara özentidir. Çünkü onlar da Hz. İsa’yı “evrenin efendisi” olarak görmektedirler.

Alemlerin efendisi” veya “kainatın efendisi” ifadeleri, dini çevrelerde hem Allah için hem peygamber için kullanılmaktadır. Oysa Kur’an‘da Fatiha suresinin 2. ayetinde alemlerin(kainatın) rabb’inin(efendisinin) yalnızca Allah olduğu bildirilmiştir. Üstelik bütün Arapça sözlüklerde “rabb” sözcüğünün en önde gelen anlamlarından birisi de “efendi” kelimesidir.

 

Fahr-i kainat: Kainatın övüncü

Habîbullah: Allah’ın sevgilisi (Allah’a çocuk yakıştırmaktan daha ileri bir yakıştırma. Şunu bilmek gerekir ki Hristiyanlar da Hz. İsa’yı Allah’ın biyolojik oğlu olarak görmezler. Sözde onlar da Allah’a ne denli yakın olduğunu anlatmaya çalışırlar.)

Kainatın efendisi: Alemlerin efendisi

Seyyidu’l-evvelîne ve’l-âhirîn: Öncekilerin ve sonrakilerin efendisi (Özellikle cenazeleri duyurmak için sala verirken Hz. Muhammed için kullanılmaktadır.)

Allah’a ait bir nitelemenin peygamber için kullanılması bununla ne amaçlanırsa amaçlansın riskli bir durum doğurmaktadır.

 

 

 

İSLAM ‘IN ANA OMURGASI

Allah ‘tan başka ilah yoktur” ilkesine tanıklık etmektir. 3Al-i İmran/18

Diğer elçiler gibi “Muhammed, Allah ‘ın kulu ve elçisidir(peygamberidir).” 33Ahzab/40

‘Peygamber’ sıfatı, insan için kullanılabilecek en üst bir sıfattır. Bunun için fazladan abartılarla onu insanüstü ve doğaüstü göstermeye çalışmak ilahi mesaja asla uygun düşmez.

 

KUR’AN-I KERİM ‘DEN BİRKAÇ AYET

“De ki: Hamd olsun Allah’a, selam olsun seçip seçkin kıldığı kullarına…”-27Neml/59

“Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir…”-3Al-i İmran/144

“Peki, Kitap’ta Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap’takini okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâla aklınız ermiyor mu?”- 7A’raf/169

“De ki: … O halde siz müminler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resûlüne itaat edin”-8Enfal/1

“O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı…”-2Bakara/29

 

KÜTÜB-İ SİTTE‘DEN KONUYLA İLGİLİ BİRKAÇ HADİS

Hadis No: 5391-5355 – Mutrıf İbnu Abdillah, babasından naklediyor: “Benî Âmir heyetiyle Resûlullah (a.s)’ın yanına gitmiştik. “Sen bizim efendimizsin!” diye hitap ettik. “Efendi, Allah’tır!” buyurdular. Biz: “Fazilette en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!” dedik. Bize: “Söylediğinizin hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi (mübalağalı medihlerde) koşturmasın!” buyurdular.” Ebu Dâvud, Edeb 10, (4806).

Hadis No: 5392-5356-Hz. İbnu Abbâs anlatıyor: “Hz. Ömer’in şöyle söylediğini işittim: “Resûlullah’’ı dinledim diyordu ki: “Hakkımda, Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları aşırı övgülerde bulunmayın. Şurası muhakkak ki ben bir kulum. Benim için “Allah’ın kulu ve elçisi deyin.” Buhârî, Enbiya 44, (Teysîr, bu hadisi Müslim’in de rivayet ettiğine işaret eder.)

Hadis No: 4337-4307-Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor: “Müslümanlardan biri ile Yahudilerden biri aralarında münakaşa edip küfürleştiler. Müslüman öbürüne: “Resûlullah’ı alemler üzerine seçkin kılan Zât-ı Zülcelâl’e(Allah’a) kasem(yemin) olsun!” diye yemin etti. Yahudi de: “Musa’yı alemler üzerine seçkin kılan Zât-ı Zülcelâl’e(Allah’a) kasem(yemin) olsun!” diye yemin etti. Derken, o böyle der demez, Müslüman elini kaldırıp Yahudi’ye bir tokat vurdu. Yahudi de doğruca Hz. Peygamber’e gidip hadiseyi haber verdi. Hz. Peygamber: “Beni Hz. Musa’ya üstün kılmayın! Çünkü insanlar hep bayılacaklar. İlk kalkan ben olacağım. Ben ayılınca Hz. Musa’yı Arş’ın bir ucundan tutmuş göreceğim. Bilemiyorum. O, bayılıp hemen ayılanlardan mıdır, yoksa Allah’ın istisna ettiklerinden midir?” buyurdu.” Buhari, Husumat 1, Enbiya 34, 35, Rikak 43, Tevhid 31; Müslim, Fezail 160, (2373); Ebu Davud, sünnet 14, (4671); Tirmizi, Tefsir, Zümer, (3240).

Hadis No 5394-5358 – Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah, meddahların(övgücülerin) ağzına toprak saçmamızı emretti.” Tirmizî, Zühd 55, (2396).

Hadis No: 4338-4308-Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah(a.s) buyurdular ki: “Bir kulun: “Benim, Yûnus İbnu Mettâ’dan hayırlı olduğumu” söylemesi uygun olmaz. Onun nesebi de babasınadır.” Buhari, Enbiya 35, Tefsir, Nisa26, Tefsir, En’am4, Tefsir, Saffat 1; Müslim, Fezail 166, (2376); Ebu Davud, Sünnet 14, (4669, 4670).

3994-7200/ 7162 – Ebu Hureyre anlatıyor: “Resülullah buyurdular ki: “Sizler, kendinizden önce gelen ümmetlerin sünnetine kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak tıpa tıp uyacaksınız. Hatta onlar, daracık bir keler deliğine girseler oraya siz de gireceksiniz.” Oradakiler, “Ey Allah’ın Resulü! (Onlar) Yahudiler ve Hıristiyanlar mı?” diye sordular. Hz. Peygamber: “Bunlar değilse kimler olur?” buyurdular.”

Kütüb-i Sitte ‘den aktarılan en son hadiste Peygamberimiz(a.s), Müslümanların da Yahudi ve Hıristiyanların düştüklere benzer hatalara düşeceklerini buyurmaktadır.

 

MUHAMMED PEYGAMBER İÇİN “KAİNATIN EFENDİSİ” RİSKLİ BİR KULLANIMDIR.

ALLAH ‘IN ELÇİSİ MUHAMMED, “ALEMLER İÇİN RAHMETTİR(İLAHİ LÜTUFTUR)-21Enbiya/107” İFADESİ DAHA DOĞRUDUR.

 

TEFSİRLERDEN ÖRNEKLER

12Yusuf/101- Ey Rabbim! Sen bana mülkten bir parça nasip verdin. Ehadîsin meâlini bilmek ilminden de bana bir hisse ilim öğrettin… Ey gökleri ve yeri yoktan yaratan Rabbim! Sen dünyada ve ahirette benim velimsim. Benim malikim, veliyyi nimetim ve efendimsin. (Yûsuf sûresinden-Hak Dini Kur’an Dili-Elmalılı Hamdi Yazır)

Rab kelimesi, terbiye kökünden türetilmiştir. Allah (cc) İnsanları eğitir ve yönetir. Rab. malik, muslih (düzeltici), efendi ve itaat olunan gibi bir­çok manalara gelir

İbni Cevzi ise. «Alem kelimesi, Arap diline vakıf olanlara göre Allah (cc)ın yarattığı ilk varlıktan son varlığa kadar bütün mevcudata verilen İsimdir. Mütefekkirlere göre yerde, gökte ve kainatta bulunan varlıkların hepsine alem denir. (Fatiha Sûresi tefsiri Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Yayınları)

4) Sahip, Efendi, İdareci: Rab kavramı insana izafe edildiği zaman sahip, efendi manalarına gel­mektedir. Allah’a izafe edilince, sahip (mâlik) manasını kazanmaktadır. Şu ayette sahip ve efendi manalarına gelmektedir:

(Onlardan kurtulacağını bildiği kimseye dedi ki: “Beni efendinin yanında an!” Fakat şeytan ona, efendisine anmayı unutturdu. Dolayısıyla birkaç sene daha zin­danda kaldı)… [Yusuf/42]

G) Hz.Muhammed Bir Rahmettir: (Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönder­dik). [Enbiya/107]

Hz. Peygamber rahmettir, ama rahman değildir. Bir insan olması sebe­biyle Yüce Allah Hz. Peygamber’e rahman değil, rahmet sıfatını vermiştir. Rahmaniyetin bir parçası olan rahmet, insana izafe edilebildiği için, Hz. Pey-gamber’in rahmet olduğu bildirilmiştir. Yukarıda, alem kavramının kainatın bütününü ifade ettiğini söylemiştik. Burada ise alemler kavramı Hz. Peygamberle birlikte kullanılarak, onun alemlere rahmet olduğu belirtilmektedir. Peki Hz. Peygamber hangi alemlere rahmettir?

“Allah alemlerin rabbi’dir” ifadesindeki alemin kelimesi, daha farklı bir mana kazanmaktadır. “Hz. Muhammed alemlere rahmettir” ifadesinde ise, alem’e daha dar bir mana yüklenmektedir. Burada alemler ibaresi ‘insanlar’ ile ‘cinler’i kapsıyor; dolayısıyla Hz. Peygamber’in akıl, irade ve sorumluluk taşıyan varlıklara rahmet olduğunu ifade ediyor olabilir. Hz. Peygamber’in rahmetinin nerelerde tezahür ettiğinin; veya işlevini nasıl gerçekleştirdiğinin cevabını şu ayette bulabiliriz: (Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi öğreten resul gönderdik).[Bakara/151] Fatiha Tefsiri-Yeni Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri-Bayraktar Bayraklı)

Rabb: Efendi ve mâlik (sahip) demektir. Eğitme, terbiye etme ve göz­etme anlamlarını taşır. (Fatiha Tefsiri-Furkan Tefsiri- Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazî)

Rab, efendi anlamına da gelir. Yüce Allah’ın: “Beni rabbinin nezdinde an” (Yusuf, 12/42) buyruğundaki rab bu anlamdadır. Hadis-i şerifte de: “Cariye­nin rabbesini doğurması” ifadesinin anlamı hanımefendisini doğurması-dır. Biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz. (Fatiha sûresi-Kurtubî Tefsiri)

Erginlik çağı önemlidir. Sorumluluk bu çağda başlar. Babalar aksini söylese de erginlik çağına giren insan, Allah’ın varlığına ve birliğine, onun kendinin ve tüm varlıkların sahibi ve efendisi olduğuna kesinkes tanık olur. Kimi bunu açığa vurur. Kimi de önemli olaylar karşısında ortaya çıkarır. Bir çok insan bu kadar bir inancın kendine yeteceğini sanır. Bu bir şeytan aldatmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: O aldatıcı şeytan, sakın sizi Allah ile aldatmasın. (Lokman 31/33) Kendilerine tanrıtanımaz diyen ateistler Allah’ı işlerine karıştırmak istemeyenlerdir. Onlar kendilerini tanrılaştırır ve kendilerinin efendisi olmaya çalışırlar. Diğer müşrikler ise Allah ile beraber başka efendiler bulur, onları Allah’a benzer konuma getirir ve Allah’a verdikleri kesin sözden cayarlar. Ama hepsi de bilir ki, Allah’ın bir benzeri olamaz. (Fatiha açıklaması. Prof. Abdulaziz Bayındır İstanbul eski Müftü yardımcısı)

Hamd, alemlerin Rabbi Allah içindir. Bütün övgüler yoktan var eden, yaratmış olduklarının yegane sahibi, efendisi, terbiye ve ıslah edicisi, besleyicisi, yöneticisi, yardımcısı, hidayet edicisi olan ve her türlü ibadetin yalnız kendisi için yapıldığı yüce Allah içindir. (Fatiha tefsiri Muhammed Esed-Kur’an Mesajı)

İSLAM’IN RABB ANLAYIŞI: Ayetin öbür yarısını oluşturan “Rabbil alemin (tüm alemlerin Rabbi)” tamlamasına gelince, bu ifade İslâm düşünce sisteminin temel dayanağını temsil eder. Gerçekten, “mutlak ve sınırsız Rabb”lık kavramı İslâm inancının temel ilkelerinden biridir. Rabb, malik ve tasarruf sahibi demektir. Sözlük anlamı ile “efendi“, “eğitmeye ve geliştirmeye yetkili kimse” demektir. Eğitme ve geliştirme ile ilgili bu tasarruf bütün alemleri, yani bütün varlık(arı içerir. Çünkü yüce Allah evreni yarattıktan sonra onu kendi haline bırakmıyor, aksine onu geliştirme, gözetme ve eğitme yoluyla tasarrufu altında tutuyor. Bu açıdan bakıldığında tüm alemler, tüm varlıklar alemlerin Rabbi olan Allah’ın koruması ve gözetimi altındadır. (Fatiha sûresi tefsiri Fizilali’l-Kur’an-Seyyid Kutub)

“Rab”: Mâlik, ibadet olunan efendi, işleri düzelten, düzenleyen, cebreden ve işleri çekip çeviren demektir. Bu kelimede hem rubûbiyet, hem terbiye, hem de mahlukata karşı gösterilen ilgi ve ihtimam anlamı vardır. “Âlemîn (alemler)”: Âlem kelimesinin çokluk şeklidir. Âlem ise yüce Allah dışında kalan her türlü varlıktır, insanlar âlemi, hayvanlar, bitkiler ve cinler âlemi gibi çeşitleri vardır. “Âlem” lafzı, kendi kökünden teklik şekli olmayan bir cins isimdir; “raht ve kavm” kelimeleri gibi. (Fatiha tefsiri-Tefsîru’l-Munîr Dr. Vehbe b. Mustafa ez-Zuhayli)

 

***************************************************

3Al-i İmran/147-Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibaretti: Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı ve aşırılığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!

************************************************************

“Allah Habib(Sevgili) Edinir mi?

Sevgili, en sevgili, çok sevgili, double sevgili… Türkçeye zimmetlenmiş karşılığı “habib”. Allah’a zimmetlendirilen karşılığı ise “habibullah”. Yani “Allah’ın sevgilisi”.

Habib kelimesi lugatta, kökeninde sevgi barındıran başka manalara da geliyor. Fakat halk arasında bildik “sevgili” manasını taşıyor.

Habibullah diye nitelenen insan, Allah’ın “Allah’ın resulü ve Nebilerin sonuncusu” (33/40) olarak nitelediği Muhammed Peygamber’den (selam olsun) başkası değildir.

Peki bu sözün kaynağı ne olaki? Allah’a mı ait, yoksa birileri tarafından O’na isnad mı ediliyor?

Her uydurulan yalan gibi bu da Allah’a isnad edilen bir söz elbette. Kur’an’ın hiçbir ayetinde “habibullah” ifadesi geçmemektedir.

Peki nasıl oluyor da bu sözcük geçmişten günümüze dek kendilerine “İslam toplumu” denen toplumlar tarafından Allah adına dile getirilebiliyor?

Bu sorunun cevabını vahyin yegane kaynağından incil ehlini irdeleyerek aramak doğru bir davranış olacaktır.

İncil ehli Rahman’a çocuk isnad ederlerken bunun incilden bir emir olmadığını bilerek ediyorlardı. Böyle bir talep Allah’tan gelmemişti -ki gelmez de. Buna rağmen kendilerine gönderilen peygamberi Rahman’ın çocuğu olarak nitelemekten geri durmadılar.

Kur’an’ın indiriliş amacından bir tanesi de bu büyük iftirayı ortadan kaldırmak ve iftira sahiplerini uyarmak içindir.

Kehf 4- Ve “Allah çocuk edindi” diyenleri de uyarsın.

Kehf 5- Bu hususta ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne büyük bir iftiradır. Onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar.

Eğer “Allah çocuk edindi” ifadesi İncil veya Tevrat’da yazılı bir ifade olsaydı, Allah iftiracıları Kur’an’da sert bir dille uyarma gereği duymazdı.

Bu söz, görüldüğü gibi tamamen uydurulmuş, nesilden nesile aktarılmış bir iftiradan başka bir şey değildir.

Kur’an’a göre bu çirkin bir iftiradır. Öyle ki göklerin çatlamasına, yerin yarılmasına ve dağların parçalanmasına sebep olacak kadar büyük bir iftiradır (19/90). Fakat kitap ehline göre çok masumane bir itikat meselesidir. Hatta Hristiyan akaidinin temel prensiplerinden birisidir.

Elbetteki Rahman’a çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ve yerde bulunan hiçbir kimse yoktur ki O’nun huzuruna kul olarak çıkmasın.

Şimdi meselenin can alıcı noktasına gelelim.

Rahman’a çocuk edinmek yaraşmaz da, -ki yaraşmaz. Habib edinmek yaraşır mı? Sevgili edinmek yaraşır mı? Çocuk edinmekten müstağni olan Allah, sevgili edinmekten müstağni değil midir?

Sevgili edinmekten de müstağnidir ki, vahyin hiçbir yerinde bunu dile getirmemiştir.

Bu sözü Kitab’a uyduramayan bazı cingözler, her zaman yaptıkları gibi bu sözü de Peygamber’e söyletmeyi kendilerine görev addetmişlerdir. Yani meselenin asıl kaynağı Kur’an değil, birilerinin uydurmalarıdır.

Şimdi şöyle bir uyarlama yapalım. Kur’an’da geçen “Allah çocuk edindi” tabiri yerine, “Allah sevgili edindi” tabirini kullanalım. Bakınız, Muhammed peygamber’i habibullah ilan edenlerle, İsa peygamber’i “Allah’ın oğlu” ilan edenlerin bu anlayıştan ötürü birbirlerine ne kadar benzediklerine kendi gözlerinizle şahid olunuz.

Örnek 1:

10/68- Dediler ki: “Allah, kendine çocuk edindi”. O, böyle şeylerden münezzehtir. O, müstağnidir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Bu hususta elinizde hiç bir delil yoktur. Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi neden söylüyorsunuz?

Dediler ki: “Allah, kendine sevgili (habib) edindi”. O, böyle şeylerden münezzehtir. O, müstağnidir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Bu hususta elinizde hiç bir delil yoktur. Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi neden söylüyorsunuz?

Görüyorsunuz, ne oğul isnad edenlerin, ne de sevgili (habib) isnad edenlerin ellerinde, Kitaptan delil namına herhangi bir bilgi yoktur. Dolayısıyla Allah’a karşı bilmedikleri bir şey söylemektedirler.

Örnek 2:

18/4- Ve “Allah çocuk edindi” diyenleri de uyarsın.

18/5- Bu hususta ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne büyük bir iftiradır. Onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar.

Ve “Allah sevgili (habib) edindi” diyenleri de uyarsın.

Bu hususta ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne büyük bir iftiradır. Onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar.

Her iki söz de büyük bir iftiradır. Çünkü Allah ne İsa peygamber’e, ne de Muhammed peygamber’e böyle sıfatlar kullanmamıştır. Kullanmadığı için, kullanmış gibi muameleye tabi tutulduğu için büyük bir iftiradır. İftira dediğimiz şey de: Herhangi birinin yapmadığı bir şeyi yapmış gibi algılamak ve ona göre davranmak değil midir zaten?

İki tane örnek konunun anlaşılması için yeterlidir sanırım. Diğer ayetlerde geçen “Allah çocuk edindi” iftiralarını da sizler uyarlayabilirsiniz.

Muhammed Peygamber’e Habibullah diyenleri Kehf Suresi 4. ayete binaen uyarmak, her müslümanın boynunun borcudur.

Bu söz büyük bir yalandır, büyük bir iftiradır. Allah Peygamber’i için böyle bir tabir asla kullanmamıştır. Bu iftira da en az diğer kitap ehlinin iftirası kadar masum değildir. Her iki uydurma da göklerin çatlamasına, yerin yarılmasına ve dağların parçalanmasına sebep teşkil etmektedir.

Dolayısıyla her iki iftirayı Allah’tan bilip, ona göre muamele edenleri uyarmak her müslüman’ın boynunun borcudur. Bu bir sorumluluktur.

Uyarılmalarına rağmen, bu yazılanları okuyup, başucu kaynaklarına müracaat edeceklere, hocalarını bu yazıdan dolayı soru yağmuruna tutacak olanlara, Peygamber adına uydurulmuş hadis kitaplarına koşacak olanlara ve bir takım külliyatlara bakıp, “habibullah” sözünün yaldızlı sözlerle bezenmiş açılımını okuyup, “oh be, sapık adam bir sözü bize çok gördü, burada O’nun dediği gibi değil, bilakis bu sözün ne kadar hörmetli ve kıymetli olduğu yazıyor” diye kendilerini avutanlara da şunu belirtmek isterim:

“Yeryüzünde “Allah çocuk edindi” iftirasıyla avunan kaç milyar hristiyan var biliyor musunuz? Onlara göre bu iftira o kadar masumane ki ilk başlarda da belirttiğim gibi itikat konusu haline gelmiş.”

Hem müslüman’ın akaid kitabı Kur’an değil midir? Niye başka kaynaklarda yer alan uydurmaları itikat konusu haline getiriyorsunuz. Siz Kur’an’dan mı yoksa başka kitaplardan dolayı mı sorguya çekileceksiniz?

Elbette aralarında bu iftirayı duyduğunda haya eden, bu iftirayı atanları ve diline dolayanları görünce hırsından çatlayan da yok değildir. Onlar her zaman azınlıktır.

Allah kendisine sevgili (habib) edinmez. Haşa, O sübhandır. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Hepsi O’na isteyerek veya istemeyerek boyun eymiştir. Bu sadece bir hatırlatmadır. Dileyen hatasından vazgeçer, dileyen ısrarcılığına devam eder.

Hele bir de Son nebi’ye “alemlerin efendisi” yakıştırması var ki, düpedüz şirk-i ekber’dir. Her ne hikmetse, her konuda Arapça kelimeler kullanmasını seven güruh, bu söze gelince “efendi” demeyi tercih etmiştir.

Niye hiç düşündünüz mü?

Efendi’nin karşılığı olan Arapça kelimeyi kullansalar, bütün rezillikleri ortaya çıkacak. Çünkü bu Allah’a ait bir sıfattır. Nasıl mı?

Rabbil alemin. Türkçesi, yaratılmışların efendisi.

Yarı Türkçe yarı arapçası: alemlerin efendisi.

Tam arapçası: alemlerin rabbi

Haddi aşmanın daniskasıdır bu. Üstüne üstlük günde 40 kere Fatiha okudukları halde bu sıfatı peygambere yakıştırmaya nasıl cesaret edebiliyorlar? Nasıl başlıyordu Fatiha Suresi? “Elhamdulillahi rabbil alemin” Yani, “Hamd alemlerin efendisine”

Hal böyleyken, Muhammed ümmeti (!) olduğunu iddia edenler şunun cevabını versinler? İsa Ümmeti ile örtüşmeyen / benzeşmeyen ne yanınız kaldı?” (Uğur Erzincan) http://www.satirbasi.com/?a=720

 

 

***************************************************

Aşağıdaki metinlerde kainatın/evrenin efendisi Allah olduğu bildirilirken çoğu dini çevrelerde ve yazılarda özellikle ve yoğun biçimde Hz. Muhammed’in “kainatın/evrenin/alemlerin efendisi” ifadeleri kullanılmakta veya peygambere ilahi nitelik yakıştırılma yoluna gidilmektedir.

***************************************************

 

 

 

 

“KAİNATIN EFENDİSİ, HZ. MUHAMMED DEĞİL ALLAH’TIR” DİYENLER

“Övgü Alemlerin Efendisi Allah içindir. 1 Fatiha Suresi 2” http://allah.gen.tr/?p=189

 

“Müslüman, bütün kavimlerin birbiriyle kaynaştığı büyük bir ümmet içinde yaşıyordu. İnandığı tanrı alemlerin efendisi ve yaratıcısı(Rabbülalemin) idi.” http://www.atominsan.com/islam_felsefesi.htm

 

“Siyer çalışmalarında Kur’an’ın gereği gibi yada yeteri kadar dikkate alınmaması veya daha doğru bir söyleyişle öncelikli bir ölçü olarak dikkate alınmaması birçok yanlışa neden olmuştur ve oluyor. Bu yüzden, ismi “Siyer” olan ama Allah Resulünün sözleriyle, yaşantısıyla ve uygulamalarıyla çelişen birçok kitapla karşılaşabiliyoruz. Bunun birçok sebebinden bahsedilebilir. En önemlisi ise sınırsız övgüye eğilimli çarpık ve yanlış zihin. Bu zihniyet bir harekete geçti mi hız kesemiyor ve duracağı yeri de bilemiyor. Öyle söz veya yazılarla karşılaşıyorsunuz ki şaşırmamak, yüce Allah’tan tövbe dilememek imkânsız. Bazı kitaplarda Resûlüllah’tan bahsedilirken bir beşerden, insanlar arasından seçilmiş ve tüm insanlara örnek kılınmış seçkin bir şahsiyetten değil, adeta insan kılığına bürünmüş bir ilahtan bahsedilir. Bunun son zamanlarda pek yaygınlaşan ve maalesef çoğu kimsenin pek de dikkatini çekmeyen tipik örneği âlemlerin efendisi nitelemesidir. Bu ne saçmalıktır ki Allah’a ait bir sıfat Türkçeleştirilip Resûlüllah’a ait kılınmaktadır. Âlemlerin efendisi Allah değil mi! İşte Kur’ân’a muhalif olup övgüleriyle sınırları ezip geçen zihniyet ile bunu kastediyorum. Bu zihin, hiç zorlanmadan Resûlüllah’ın tüm hayatını olağanüstülüklerle doldurabiliyor. Bunu yaparken de O’nu insanlık düzleminden melekler katına sürgün ederek insanlar için ebedi örnek olmaktan uzaklaştırdığının farkında bile değil. Fakat tüm bunları derken bir haksızlığa da neden olmaktan kaçınmak gerekiyor.” Ümran dergisi, Celaleddin Vatandaş http://www.umrandergisi.com/HDF_detay.asp?bicim=K&ID=1559&K=625&KK=S%C3%83%C2%B6yle%C3%85%C5%B8i

 

“ENTE MEVLANA, FENSURNA.. diye her yatsı namazı sonunda okunan TEK MEVLANAMIZ SENSİN.. sözünü unutup başkalarını kendimize mevlana ilan ederiz,

BEDİ’USSEMAVATI VEL ARD.. deriz, tek bedi’nin, emsalsız, benzersiz bedi’in Allah olduğunu deklare ederiz, sonra çıkar bediüzzamanlar ediniriz kendimize,

Hatta,

Alemlerin yaradılışını Peygamberin yüzü suyu hakkına bağlayanlar, sözlerini tekrar unutup, çıkıp mezhep imamlarına İMAM-I AZAM (en büyük önder)…

derler.. velhasılı,

bir kavramlar karışıklığı alır gider başını..

Bakalım bu ümmet ne zaman ÜMMETEN VESATEN olabilecektir..” http://www.islamibilinc.com/forumlar/alemlerin-efendisi-kim-t7551.html?s=89e532f6f0d6d9b14ce905d308112b70&;

 

“ÂLEMLERİN EFENDİSİ KİM?

Hele bir de Son nebi’ye “alemlerin efendisi” yakıştırması var ki, düpedüz şirk-i ekber’dir. Her ne hikmetse, her konuda Arapça kelimeler kullanmasını seven güruh, bu söze gelince “efendi” demeyi tercih etmiştir.Niye hiç düşündünüz mü?

Efendi’nin karşılığı olan Arapça kelimeyi kullansalar, bütün rezillikleri ortaya çıkacak. Çünkü bu Allah’a ait bir sıfattır. Nasıl mı?

Rabbil âlemin. Türkçesi, yaratılmışların efendisi.

Yarı Türkçe yarı Arapçası: Alemlerin efendisi. Tam Arapçası: Alemlerin rabbi

Haddi aşmanın daniskasıdır bu. Üstüne üstlük günde 40 kere Fatiha okudukları halde bu sıfatı peygambere yakıştırmaya nasıl cesaret edebiliyorlar? Nasıl başlıyordu Fatiha Suresi? “Elhamdulillahi rabbil alemin” Yani, “Hamd alemlerin efendisine” Hal böyleyken, Muhammed ümmeti (!) olduğunu iddia edenler şunun cevabını versinler? İsa Ümmeti ile örtüşmeyen / benzeşmeyen ne yanınız kaldı?(UĞUR ERZİNCAN)” http://www.forum.iktibas.info/thread.php?threadid=5634&boardid=21&sid=a0740a4b33a045ead893e682a21a8585&page=1#1

“Kâinatın Efendisi Allah’tır kardeşim, başkası değil. Kâinatın Efendisinden resul olmaz, olursa iş Hıristiyanlığın teslisine dönüşür.
Kâinatın Efendisi veya değil, Peygamberin kimin özel kutlamasına ve ululamasına ihtiyacı var ki? Adı anılırken salâvat getirilmesi yetmiyor mu?Süleyman Celebi de Mevlidi Şerifi bir alınganlık sonucu yazmıştır ama, kullandığı
dilde diğer dinlere özenen tek kıyas, mecaz, istihare, mazmun, tevriye bulamazsın. Hem Kur’an’ın mesajının daha önce indirilenlerin aynısı olduğuna inanacaksın, hem de o mesajın son resulü için böyle Hıristiyan Hagiografisinden apartma laflar edeceksin.
http://www.politikcity.de/forum/showthread.php?t=18417

 

HZ. MUHAMMED’E “KAİNATIN EFENDİSİ” SIFATINI YAKIŞTIRANLAR

“Âlemlerin Efendisi Of’ta anıldı

Kamu-Sen Trabzon Of Temsilciliği, Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri çerçevesinde bir panel düzenledi.

Panelin açılışında konuşan Kamu-Sen İl Temsilcisi Coşkun Dilber, küreselleşen dünyada maneviyatın yok edilmeye çalışıldığını, buna karşı uyanık olunması gerektiğini ifade etti. Programda İlahiyatçı Emin Gurbetoğlu, Halit Ulu ve İlçe Müftüsü Mehmet Genç de birer konuşma yaparak Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (S.A.V.) yaşantısını her anıyla örnek almalıyız dediler.” 26 Nisan 2007 Zaman Gazetesi, http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=532253

 

Alemlerin Efendisi’ne (s.a.v) güzel bir dua

Asrın günahkârları adına, Efendiler Efendisine (s.a.v), Sana “gel” demeye yüzümüz yok Efendim. Sen kabul buyur bizi, sen davet et de biz varalım o ravzay-ı pâkine yalınayak. Gerekirse yollarında emekleye emekleye, hatta sürünerek, yüzüstü gelelim huzuruna. Sen kabul et ki biz senin uğruna her türlü ezâya, cefâya razıyız.” http://www.sefaat.com/alemlerin-efendisine-sav-guzel-bir-dua/

 

‘’ALEMLERİN EFENDİSİNE MEKTUP’’

Efendim!

Çocuk aklımla daha büyümemiş körpe yüreğimle sana sesleniyorum.

Bazı aklı kıt, kalbi körelmiş insanlar o seni duymaz dediler ama ben alemleri efendisi ümmetini duyar dedim.

Efendim ben seni anlatılardan biliyorum…. Seni ilk babama sordum. ‘’Alemlerin efendisi kim’’ dedim? Bana: ‘’o, ümmetin peygamberi, şefaatçisi, dar günün asıl dostu, gelmiş geçmiş en büyük peygamber’’ dedi.

Annem: ’’Allah’ın elçisi, peygamberlerin önderi, ümmetinin şefaatçisi gariplerin garibi, fakirlerin dostu’’ dedi.” http://sevdim1kere.blogcu.com/alemlerin-efendisine-mektup_18320261.html

 

“Evrenin en ulusu (Server-i Kâinat) Efendimiz Muhammed’i, Ali’yi, Ali’nin yakın dostlarıyla İmam Hasan ve Hüseyin’i (Eshab-ı Ali ve İmameyn) daima salâvatla, yakarıyla anımsa ki Evrenin Efendisi (Seyyid-i Kâinat) Peygamberimizin şefaatine mazhar olasın.” http://www.aleviakademisi.de/site/content/view/351/

 

“KÂİNATIN EFENDİSİ’NE PEYGAMBERLİK VAZİFESİNİN VERİLMESİ

Bediüzzaman Said Nursi- Kainat’ ın Efendisi (ASM), Salih Suruç” http://www.resulullah.org/altsayfa.php?s=yazi_oku&id=118

 

HZ. İSA’YA “KÂİNATIN EFENDİSİ” DİYENLER

“Kainatın Efendisi

Sen İSAM, oysa sen,
Karşılıksız, menfaatsiz sevdalandın insanlara,
Kanını akıttın, canını verdin hain mızraklarda,
Uçsuz bucaksız yüreğinde günahları sakladın,
Hak ettiler mi diye düşünmeden karşı koydun ordulara,Uzat ellerini kainatın efendisi aydınlat yollarımızı,
Biz hak etmesek de sen affet günahlarımızı.”

http://www.hristiyanturk.com/showthread.php?p=7833

 

“İsa Mesih Kralımız’dır! En yüce Olan’dır O! Tüm evrenin Efendisi’dir, Rabbi’dir, Kurtarıcısı’dır!” http://www.hristiyanturk.com/showthread.php?p=4990 http://www.antalyaincilkilisesi.com/kilise.html

 

 

“Birbirine aykırı görünen bu iki gerçeğin bir arada olması bizi şaşırtıyor. İsa’nın öğretişi tümüyle kendine yönelik olduğu halde, davranışlarında bir bencillik yoktu. Bütün evrenin Efendisi olduğunu bildiği halde, herkesin hizmetkârı oldu. Dünyayı yargılayacağını söyledi, ama öğrencilerinin ayaklarını yıkadı.”

http://www.incil.com/incilbbs/zboard.php?id=H_Temelleri&page=1&sn1=&divpage=1&sn=off&ss=on&sc=on&select_arrange=headnum&desc=asc&no=10

 

“İsa tüm evrenin Efendisi ve Kralı’dır.” http://www.incil.com/incilbbs/zboard.php?id=gunokuma&page=9&sn1=&divpage=1&sn=off&ss=on&sc=on&select_arrange=headnum&desc=asc&no=2135

 

YAHUDİLER EVRENİN EFENDİSİNİN TANRI(ALLAH) OLDUĞUNU SÖYLÜYOR

“Gezginin biri, bir keresinde ates içinde bir saray görür. “Bu sarayin bir sahibi olmamasi mümkün mü?” diye sorar kendi kendine. Birden sarayin sahibi çikagelir ve ona “Bu sarayin efendisi benim” der. Ayni sekilde, Avraam her tarafta gezip “Bu dünyanin bir efendisi olmamasi mümkün mü?” diye sormustur. Tanri da bunun üzerine ona gelmis ve “Bu evrenin Efendisi ve Sahibi Benim” demistir” http://www.sevivon.com/show_perasa.asp?id=196

 

HIRİSTİYANLAR, İSA PEYGAMBERİ ‘EVRENİN EFENDİSİ’ OLARAK GÖRÜYORLAR

“Göreme ‘de Elmalı Kilisesinde… Ana kubbede Pantokrator (Evrenin Efendisi) İsa” diye yazdığı iddia edilmektedir. http://www.cennetturkiye.org/kapadokya/ Bakın bu adreste, Hıristiyanlar İsa Peygamberi ‘Evrenin Efendisi’ olarak görmekteler. Oysa evrenin efendisi(Rabbi), Allah‘tır. Hatta ‘Pantokrator’ sözcüğünü sanatta, edebiyatta ve iş yerlerini isimlendirmede yoğun biçimde kullanmaktadırlar.

Bakın şu adreste de Hıristiyanlar, İsa Peygamberi evrenin efendisi olarak görmektedirler. http://www.hristiyan.net/anadoluyaseslenis/ Bu anlayışın Hıristiyanlar arasında ne denli yaygın olduğunu http://www.google.com.tr/ adresinden “evrenin efendisi İsa” diye yazıp aratırsak durumu daha net görebiliriz.

posted in *PEYGAMBER | 0 Comments

23rd Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Ebuzer: Issız çölde yalnız mezar

Hz. Peygamber’in, getirdiği din için “Garip geldi garip gidecek”, Ebuzer için de “Yalnız yaşayacak, yalnız ölecek, yalnız dirilecek” öngörüsünde bulunduğu malumdur.

Acaba bu öngörüyle dünya tarihinde ezilenlerin bir türlü kırılamayan makus talihine mi işaret ediliyor? Ya da insanlığı ayakta tutan esas muharrik gücün bu arayış ve mücadele ve olduğu mu anlatılmaya çalışılıyor?

Her ne şekilde olursa olsun, çölün ortasında yapayalnız ancak görkemli mezarında bir başına yatan Ebuzer, bu haliyle, kanımca İslam’ın gelmiş geçmiş bütün imparatorluklarından çok daha büyük mesajlar veriyor.

Öyle ki Ebuzer’in yalnızlığı bu dinin garip gelmiş garip gidecek olmasıyla da paralel bir tarihe sahiptir. Ebuzer tek başına kalmış, Ammar vurulmuş, Ali yenilmiştir. Bu yalnızlık, vurulmuşluk ve yenilmişlik sanki ezilenlerin (müstazafların) de dili olmuştur. Kermatiler de yenilmiş, Spartaküs de kaybetmişti…

Bu nedenle İslam’ı yenilenlerin, vurulanların ve mağlupların tarihi ile değil; yenenlerin, vuranların ve galiplerin tarihi ile okuyanlar bu dinin özünden ve mesajından hiçbir şey anlamayamazlar.

Çünkü görünüşte yenenler aslında yenilenler, galipler aslında mağluplardır.

***

Biliyorum, Ebuzer’den bahis açmak, İslam içinde, gayet rahatsız edici, iğneleyici ve çuvaldız gibi içe batan bir bahistir. Sadece bu bile ne kadar doğru yerde durduğumuzu göstermeye yeter.

Ebuzer’in tabiri caizse “kapak” yaptığı ayet şuydu:

“Ey iman edenler! Hahamların ve rahiplerin birçoğu, insanların mallarını hem haksızlıkla yer, hem de Allah yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanları acı bir azabın beklediğini haber ver. O gün biriktirip yığdıkları ateşte kızartılacak ve alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak. ‘İşte bu bencilce biriktirip yığdıklarınız; haydi tadın bakalım’ denecek.” (Tövbe; 9/34).

Bu ayeti Ebuzer, diğerlerinden farklı olarak sadece “ahlaki öğüt” olarak değil; yaptırım gerektiren bir ayet olarak anlıyordu. Öyle ya içki ile ilgili de Kur’an’da üç ayet olmasına rağmen cezai yaptırım gelmemişti.

Burada soru şu: İçki niye sadece ahlaki öğüt olarak alınmadı da 80 sopa gibi ceza tayin edildi de, altın ve gümüş (mal, servet) biriktirmemek sadece ahlaki öğüt olarak alındı ve biriktirmenin/yığmanın alabildiğine önü açıldı? Üstelik ne zekat, ne sadaka, ne infak da buna mani olamadı? Karun gibi Müslüman zenginler türedi?

Ebuzer’in, Muhammed ümmetine, yalnız fakat görkemli mezarından hala çuvaldız gibi batan sorusu budur.

Ayeti çoğu ulema nedense hep ahlaki öğüt olarak anlamış ve Ebuzer’in tefsir ettiği gibi haram (yasak) kapsamında değerlendirmemiştir. Buradan günümüz için çıkan sonuç ise şudur: İslam, kapitalizme sadece ahlaki öğüt verebilir. Muhammed’in getirdiği dinden kapitalizmine alternatif çıkmaz, çıksa çıksa kapitalizmin biraz daha ahlaklısı çıkar. Bu da kapitalizmin insanlıkta açtığı yaraları sarmaya yetmez. Bu yara öyle derin bir yara ki zekatla, sadakayla sarılacak gibi değil…

Çağımız Müslüman aydınının kafa patlatması gereken en önemli sorununun bu olduğu kanaatindeyim. Ebuzer dilinin bu hususta ufuk açıcı olabileceğini düşünmekteyim.

Ancak bu yazıda amacım, İslam kapitalizm analizi yapmaktan ziyade, Ebuzer’den bahsetmek. Bu konuya başka yazılarda tekrar döneceğiz…

***

Eh artık “Ebuzer ayeti” diye de anabileceğimiz yukarıdaki “kapak” ayetin tefsiri kısaca şu olmak icap eder:

Yani: Hahamlar ve rahipler din (en büyük kamu) üzerinden mal yığarlar. Üstelik hem yığarlar hem de Allah yolunda (kamu yararına, insanlık yararına) harcamazlar. Kendilerine yontarlar. Din namına toplanan paraları (altın, gümüş, mal, servet) ulaştırılması gereken yere ulaştırmazlar. Arada tefeci bezirgan sınıf oluşur ve kendi aralarında üleşirler. Bunların o günkü adı haham ve rahipti (din adamı, din simsarı, din baronu). Bugün ise benzer şekilde daha cafcaflı isimlerle anılırlar.

Bunlar insanları din ile aldatanlardır. Dini yalanlayanlar, dinin direğini yıkanlardır. Çünkü dinin direği doğruluk ve dürüstlüktür. Bunlar kimsesizi (yetim) görmeyerek, yoksulları ve ezilenleri (mesâkin) umursamayarak, gelen yardımları (maun) yerine ulaştırmayarak dine en büyük ihaneti yapmaktadırlar.

Bunların piri de Ebucehil’dir. Çünkü Ebucehil, Kabe’nin örtüsünü yıkamakla, hacılara su vermekle, Kabe’ye gelip üstelik putlar aracılığı ile “salat” etmekle dindar olduğunu sanıyordu. Halbuki yetimi görmüyor, yoksulu ve ezileni umursamıyordu. Birkaç şekli ritüeli (nüsuk) yerine getirmekle dinin bütün gereğini yaptığını sanıyordu.

İşte bu din anlayışı Maun suresinde Ebucehil’in suratına çarpıldı. Bu nedenle Maun suresi Ebucehil’in şahsında dini böyle algılayanları mahkum etmek için nazil oldu. Şöyle denmek istendi: Eğer bir din yetimi korumuyor, kimsesize sahip çıkmıyor, ezilenlerin sesi ve soluğu olmuyorsa yalandır, afyondur!

Bunlar olmadan kılınan namaz, tutulan oruç, gidilen hac, kesilen kurban, ihya edilen kandil geceleri, ziyaret edilen türbeler vs. Ebucehil’in hacılara su verip de yetimi ve yoksulu görmemesi gibi yalandır, afyondur!

Yine bunlar olmadan “Camiler ardına kadar açık, ezanlar okunuyor, hacca gidiliyor, oruca karışan mı var, minarelerde mahyalar, buhur kokulu geceler, fatihalar, yasinler…” edebiyatı yapılıyorsa Ebucehil’in Kabe’nin örtüsünü yıkayıp, kapısını temizleyip de yetimi ve yoksulu görmemesi gibi yalandır, afyondur!

Çünkü burada gerçek din ve samimi dindarlık yoktur. Riyaizm (gösteriş dindarlığı) vardır.

Vay onların salâtına! Yani: Hacılara su vermesine, Kabe’yi yıkaması yumasına, namaz kılmasına, oruç tutmasına, dana kesmesine, deri toplamasına, kandil gecesine, buhur kokusuna, Fatihasına, Yasinine, camiler ardına kadar açık demesine vs. vay!

Hem onların yığdıkları servetler ahirette cehennem azabı olarak karşılarına çıkacak. Fakat bu dünyada da ilahi adalet yakalarına yapışacak! O kamudan (din ve devletten) yığıp da kendilerine yonttukları paralar burunlarından fitil fitil getirilecek! Alınlarına hiç çıkmayan kara bir leke çalınacak, adaletin pençesi altında mahkum olacaklar (alınları dağlanacak). İçlerine oturacak, hiç dinmeyen bir huzursuzluk yaşayacaklar (böğürleri dağlanacak). Onları arkalarından hayırla anan çıkmayacak (sırtları dağlanacak)…

Bu, onların kendi elleriyle yaptıklarının dünyadaki karşılığıdır. Ahirette ise cehennem azabından kurtulamayacaklar.

“Ebuzer ayetini” Maun suresi ile birlikte tefsir ettiğimizde ortaya çıkan bundan başka bir şey olabilir mi?

***

Belki ilk defe duyup da “Kim bu yalnız yaşayacak, yalnız ölecek ve yalnız dirilecek olan adam?” veya “Kim bu Ebuzer” diyenler olabilir…

Kısaca ondan da bahsedelim:

Hz. Peygamberin saf nübüvvet vicdanı her tür kabile, ganimet ve iktidar dürtülerini değersiz hale getirmişti. O’nun getirdiği “değerler” ilk dönemlerde bir takım gençler ve zayıflar arasında yankı bulmuştu. Bunların en önemlileri Ali, Ebuzer, Ammar, Mikdad gibi gençlerdi. Kökleşmiş Arap/Kureyş kültürü Hz. Peygamber’in başlattığı yenilikçi/devrimci çağrıya karşı direnmiş, ta Mekke’nin fethedilip affedilen “tulekası” oluncaya kadar bu tutumundan vazgeçmemişti. Hz. Peygamber’in sağlında eski konumlarını geri almak için hiç fırsat bulamamışlar, değerler devrimine teslim olmak zorunda kalmışlardı. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer döneminde mülkün (ülke ve devlet) eski sahipleri olmanın getirdiği avantajları kullanarak konumlarını “kısmen” geri aldılar. Bu hususta özellikle Hz. Ömer’i kendilerine “can sıkıcı” bir engel olarak gördüler. Hz. Osman döneminde “mülk” ün tekrar başına geçtiler. Muaviye döneminden itibarense artık “mülk” tekrar onlarındı…

Esmer, iri cüsseli, uzun boylu ve gür saçlı bir kimse olan Ebuzer Müslüman olduktan sonra adeta İslam’ın yürek temizliğinin sembolü haline geldi. O daima “değerlerin adamı” oldu. Devlet mantığını bir türlü kabullenemedi, sürekli devrim mantığıyla hareket etti.

Künyesiyle meşhur olduğundan adı adete unutuldu. Bu sebeple adının Berir, Bureyr, Yezid, Yureyr, babasının adının da Abdullah veya Seken olduğu söylenir. Ebuzer, haram aylarda bile baskın yapmaktan, yağmacılıktan ve yol kesmekten çekinmeyen Gifar kabilesine mensuptu. Müslüman olmazdan önce de Ebuzer’in, kabilesinin “en gözde” yol kesicisi ve yağmacısı olduğu nakledilir. Ancak Gifar halkı gibi putlara tapmayan, onlardan nefret eden birisiydi. Kendi naklettiğine göre Ebuzer İslam’a girmeden üç yıl önce Allah’a ibadet etmeye başladı. Haniflerle yakın ilişkiler kurdu. Mekke’de Hz. Peygamber’in çağrısını duyunca yanına gitti. Kureyş’in estirdiği baskı ve korku havası içinde, o dönemde henüz çocuk yaşta olan Hz. Ali’nin yol göstermesiyle Hz. Peygamber’i buldu ve gecikmeden Müslüman oldu. Rivayetlere göre Hz. Peygamber Gifar kabilesinden Ebuzer gibi birisinin çıkmasına hayret etmiş ve Allah’ın dilediğine hidayet vereceğini söylemiştir.

Ebuzer Müslüman olur olmaz Kabe’nin yanına giderek putlara meydan okudu, Müslüman olduğunu haykırarak ilan etti. Üzerine çullanan müşrikler Ebuzer’i ölesiye dövdüler. Araya Abbas bin Abdulmuttalib’in girmesiyle ölümden döndü. Ertesi gün aynı şeyi tekrar etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, kabilesinin yanına gitmesini ve çağrılmadıkça gelmemesini söyledi. O da bunu aynen uyguladı. Yaptığı çalışmalarla Gifar’ın yarıya yakınının Müslüman olmasına vesile oldu. Bu dönemde bir milis güç oluşturarak Kureyş kervanlarına baskınlar düzenledi. Ele geçirdiği ganimetleri kelime-i şehadet getirenlere geri verdi, gerisini kabilesinin Müslüman olanları arasında dağıttı.

Ebuzer Uhud veya Hendek savaşından sonra Medine’ye hicret etti. Ashab-ı Suffe diye bilinen zayıf Müslümanlarla birlikte Mescid-i Nebi’de yatıp kalktı. Suffe ashabının akşam yemeklerinde sahabilerin evlerine dağıtılmaları esnasında O hep Hz. Peygamber’in evine misafir oldu.

Hz. Peygamber’in ölümünden sonra Ebuzer, hep Hz. Ali etrafında oluşan muhalefet bloğunda yer aldı. Hz. Ebubekir’e Hz. Ali’nin daha layık olduğu düşüncesinde olmakla beraber biat etti. Hz. Ömer’e de Ali yanlısı görüşleri değişmemekle birlikte biat etti. Hz. Ömer’in kurduğu ata sisteminde Bedir’e katılmamakla beraber, Bedri kabul edilerek maaş tahsis edildi. Muaviye ile birlikte Suriye, Hz. Ömer ile birlikte Kudüs (18/639), Amr b. As ile birlikte Mısır fetihlerine (20/641) katıldı.

Hz. Osman’a ilk biat edenler arasında yer almakla beraber onun yaşlılığı ve yumuşaklığı sebebiyle başarılı olamayacağı konusunda endişe duydu. Bu dönemde de fetih hareketlerinin içinde aktif olarak yer alan Ebuzer Muaviye’nin Suriye’deki yükselişiyle birlikte sesini yükseltmeye başladı. Genel olarak mülkün asıl sahibi olma iddiasıyla Hz. Osman devrinin ikinci yarısından itibaren başlayan Arap/Kureyş asabiyetine dayalı muhafazakar/devletçi politikayı eleştirmeye başladı. Devlet olmanın ve fetih hareketlerinin getirdiği zenginleşme karşısında Ebuzer “değerler” savunması yapmaya başladı.

Önce Suriye valisi Muaviye ile tersleştı. Muvayie’nin yanına giderek “Eğer bu yaptırdığın Beyaz Saray Allah’ın malındansa hainliktir, kendi malınsa savurganlıktır” dedi. Muaviye’ye Tevbe 34. ayetten kalkarak sarsıcı eleştiriler yöneltti; “Ey iman edenler! Haham ve papazların pek çoğu, insanların mallarını haksız yere yerler, Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlara acıklı bir azabı müjdele” ayetini okuyarak Muaviye’ye “Müslümanların haham ve papazı gibisin” demeye getirdi. Muaviye bu ayetin Ehl-i Kitap hakkında indiğini, kendisini bağlamayacağını söyleyince Ebuzer, ayetin her iki kesimi de muhatap aldığını söyledi.

Ebuzer’in eleştirileri halk arasında geniş yankı buldu. Bu dönemde merkeze karşı çevrede yaygın bir muhalefet hareketi oluşmaya başlamıştı. Muhalefetin temel argümanı “Arap/Kureyş/Emevi asabiyetinin giderek devleti ele geçirmesine” duyulan tepkiye dayanıyordu. Çevredeki yeni Müslüman olmuş mevaliler kendilerine ayrıcılıklı muamelede bulunulduğunu iddia ederek, mevali hakları, adalet, eşitlik sloganlarını bayraklaştırmaya başladılar. Kureyş’in tarihi rakipleri de bu gidişten iyiden iyiye rahatsız oldular.

Muaviye, Ebuzer’in eleştirilerinden iyiden iyiye rahatsız olmuştu ve Hz. Osman’a haber göndererek sesinin kesilmesini istedi. Hz. Osman, Ebuzer’i Medine’ye çağırdı. Halife’nin huzuruna çıkan Ebuzer, onu da kıyasıya eleştirmekten hiç çekinmedi: “Yakınlarını tayin ediyorsun, adam kayırıyorsun, Tuleka’ya yakınlık gösteriyorsun…”

Ebuzer’in eleştirileri görmezden gelindi ve Hz. Osman tarafından Rebeze denilen yere sürgün edildi. O’da buna uydu. İki yıl kadar süren bu “yalnız, sürgün ve marjinal” döneminde Ebuzer, sık sık Medine’ye gelerek Hz. Osmanla görüştü. Kendisine gelerek yönetime karşı ayaklanma başlatacaklarını, bu hareketin liderliğini üstlenmesini teklif eden muhaliflere pek yüz vermedi ve eleştirel/pasifist tutumunu sürdürdü.

Ebuzer 32/653 yılında Rebeze’de iken vefat ettı. Yanında hanımı, kızı ve bir hizmetçisi vardı. Öldüğünde üzerine sarılacak bir kefen dahi bulunamadı. Hanımı yola çıkarak oradan geçmekte olan bir kafileye şöyle seslendi: “Ey Allah’ın kulları, şurada bir adam öldü. Cenazesini kaldıracak kimse ve üzerine sarılacak kefeni yoktur. O, Allah’ın Resulü’nün sahabesi Ebuzer’dir. Allah aşkına yardım edin!”.

Kafile ile oradan geçmekte olan Abdullah bin Mes’ud idi. Kafiledeki bir gencin bezleriyle kefenlendi. Abdullah bin Mes’ud gözyaşları içinde Ebuzer’in cenaze namazını kıldırdı.

“Yalnız yaşayıp yalnız ölecek ve tek başına diriltilecek” diye hakkında ruvayet bulunan Ebuzer, çölün ortasındaki bu ıssız araziye tek başına gömüldü.

Issız çöldeki yalnız mezarında görkemli yatışı aslında ne kadar çok şey anlatıyor… (İhsan Eliaçık) http://www.haber10.com/makale/12829

posted in AHLAK | Yorumlar kapalı

21st Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

 

SALİHAT İŞLEMEK

“Salihat işleyenler” olarak çevirdiğimiz kalıp, Kur`an`da toplam 62 ayette yer almıştır.

Bu kalıbın pek çok meal ve tefsirde olduğu gibi “amel-i salih işleyenler” şeklinde çevrilmesi yanlıştır.

“Islah” sözcüğünden türemiş olan “salihat”; düzeltmek demektir.

“Salihat işlemek” ise; bozuk olan şeyi düzeltmek, düzelticilik yapmak, düzeltmeye yönelik işler yapmak anlamlarına gelir.

Kur`an, bozuklukları düzeltme faaliyetinde bulunanları tek kelime ile ifade etmiş ve bu kimseleri “muslih” olarak isimlendirmiştir.

 

(BAKARA suresi 11. ayet)

“Onlara, “Yeryüzünde bozgun çıkartmayın” dendiğinde, “Tam tersine, bizler barış ve esenlik getirenleriz” demişlerdir.”


(BAKARA suresi 220. ayet)

Dünya ve âhıret hakkında… Sana yetimlerden de soruyorlar. De ki: “Onları, işe yarar hale getirmek kendileri için daha hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir.” Allah, bozguncuyu barışseverden ayırmasını bilir. Eğer Allah dileseydi, sizi zora sürerdi. Allah, tüm onurların sahibi, tüm hikmetlerin sahibidir.”

(A’RAF suresi 170. ayet)

Kitap’a sarılanlar ve namazı kılanlara gelince, biz, barışsever iyilerin ödülünü zayi etmeyiz.”

 
(HÛD suresi 117. ayet)

Halkı iyilik ve barış sevenler olsaydı, Rabbin o kentleri/medeniyetleri zulümle helâk edecek değildi ya!”


(KASAS suresi 19. ayet)

Mûsa, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince o şöyle dedi: “Dün bir adamı öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde zorba olmaktan başka bir şey istemiyorsun. Barışseverlerden olmak gibi bir niyetin yok.”

             
Kur`an; Asr Suresinde 3. ayette geçen;

“Hakkı ve sabrı tavsiyeleşme” ayeti,

Bakara suresinin 277. ayetinde geçen “namaz kılma ve zekât verme”,

Hud suresinin 23. ayetinde geçen “edep ve gönülden Allah`a boyun eğme”  kavramlarını, aynı ayet içinde ayrı ayrı zikretmek suretiyle,  “salihat”tan ayırmıştır.


Yani,
“hakkı ve sabrı tavsiyeleşme”,
“namaz kılma ve zekât verme”,
“edep ve gönülden Allah`a boyun eğme”
gibi hasenat, Kur`an`a göre “salihat”tan sayılmamaktadır.

             
Kur`an`daki bu hususlar dikkate alınarak “salihat” konusunda şunları söylemek mümkündür:
1.     Namaz kılmak,
2.     Oruç tutmak,
3.     Zekât vermek  salihat işlemek değildir.


Ama öğüt verme yolu ile;
1.     Namaz kılmayanı namaz kılar hale getirmek,
2.     Zekât vermeyeni zekât verir hale getirmek,
3.     Oruç tutmayanı da oruç tutar hale getirmek,  salihat işlemektir.


Bu kavramı toplumsal boyuta taşıdığımızda ise; bulunduğumuz zaman ve zeminde;
1.     adlî,
2.     idarî,
3.     siyasî,
4.     iktisadî …  alanlarda her türlü bozukluğun düzeltilmesi için gösterilecek çaba, yapılacak uygulama, salihat işlemektir.

       

Bu konuda, “dışa yansımayan işler” demek olan hasenat ile salihat arasındaki fark iyi anlaşılmalıdır.

Rabbimiz de bu iki konu arasındaki farkı; her bir haseneye on karşılık verirken En`âm 160), salihat karşılığında cenneti vadetmek suretiyle çok açık bir şekilde belirlemiştir.

 

Bu “amilus salihati” salihat işlemek olarak düşünelim ve ayetleri bir de öyle okuyalım derim.


(BAKARA suresi 25. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik değerler üretenlere şunu müjdele: Kendileri için, altlarından ırmaklar akan cennetler olacaktır. Onlardaki herhangi bir meyvadan bir rızk olarak her nasiplendirildiklerinde, şöyle diyeceklerdir: “İşte bu, daha önce rızklandırıldığımız şey!” Bu rızk onlara buna benzer şekilde verilmişti. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada sürekli kalacaklardır.”


(BAKARA suresi 82. ayet)

“İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlar ise cennetin dostudurlar. Onlar da orada sürekli kalacaklardır.”


(BAKARA suresi 277. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik değerler üreten, namazı kılan, zekatı verenler için Rableri katında kendilerine özgü ödülleri vardır. Korku yoktur onlar için. Tasalanmayacaklardır onlar…”

 
(ÂLİ IMRÂN suresi 57. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlara gelince, Allah onlara ödüllerini tam olarak verecektir. Allah zalimleri sevmez.”

 
(NİSA suresi 34. ayet)

Erkekler; kadınları gözetip kollayıcıdırlar. Şundan ki, Allah, insanların bazılarını bazılarından üstün kılmıştır ve erkekler mallarından bol bol harcamışlardır. İyi ve temiz kadınlar saygılıdırlar; Allah’ın kendilerini koruduğu gibi, gizliliği gereken şeyi korurlar. Sadakatsizlik ve iffetsizliklerinden korktuğunuz kadınlara önce öğüt verin, sonra onları yataklarında yalnız bırakın ve nihayet onları evden çıkarın/bulundukları yerden başka yere gönderin! Bunun üzerine size saygılı davranırlarsa artık onlar aleyhine başka bir yol aramayın. Allah çok yücedir, sınırsızca büyüktür.”

(NİSA suresi 57. ayet)

“İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlara gelince, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Hep orada kalacaklardır, sonsuza dek. Orada kendileri için tertemiz eşler de olacaktır. Ve onları, en güzel biçimde serinleten bir gölgeye kavuşturacağız.”


(NİSA suresi 122. ayet)

İnanıp hayra ve barışa yönelik işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Sonsuza değin kalacaklardır orada. Allah’ın şaşmaz vaadidir bu. Söz söyleme bakımından Allah’tan daha doğru ve tutarlı kim olabilir?”


(NİSA suresi 124. ayet)

Erkek veya kadın, inanmış olarak hayra ve barışa yönelik işler yapanlar cennete gireceklerdir. Ve zerre kadar zulme uğratılmayacaklardır.”


(NİSA suresi 173. ayet)

Bunun ardından da inanıp hayra ve barışa yönelik işler yapanların ödüllerini tam verecek ve lütfundan onlara fazlalıklar da bağışlayacaktır. Kulluktan çekinip büyüklük taslayanlara gelince, onlara korkunç bir azapla azap edecektir. Böyleleri, kendileri için Allah’tan başka ne bir dost bulacaklardır ne de bir yardımcı.”


(MÂİDE suresi 9. ayet)

Allah, inanıp hayra ve barışa yönelik işler yapanlara vaatte bulunmuştur: Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir ödül vardır.”


(MÂİDE suresi 93. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlara; bundan böyle korunup iman ederek iyi işler yaptıkları, sonra takvaya sarılıp imanda kemale erdikleri, sonra bir mertebe daha korunup güzellikler sergiledikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından ötürü hiçbir günah yoktur. Allah, güzel düşünüp güzel davrananları sever.”

(A’RAF suresi 42. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlar -ki biz, her benliğe ancak yaratılış kapasitesi ölçüsünde görev yükleriz- ise cennetin dostlarıdır. Sürekli kalacaklardır orada.”


(YÛNUS suresi 4. ayet)

Allah’tan hak bir vaat olarak hepinizin dönüşü yalnız O’nadır. Yaratılışı başlatır, sonra yarattıklarını varlık alanına ardarda çıkarır ki, iman edip hayra ve barışa yönelik amelleri yerli yerince sergileyenleri ödüllendirsin. Küfre dalanlara gelince, onlar için, nankörlük edip gerçeği örtmeleri yüzünden, kaynar sudan bir içki ve acıklı bir azap öngörülmüştür.”

(YÛNUS suresi 9. ayet)

İman edip haya ve barışa yönelik amel sergileyenlere gelince, Rableri onları imanlarıyla doğruya ve güzele iletir. Nimetlerle dolu cennetlerde onların altlarından ırmaklar akacaktır.”

 
(HÛD suresi 11. ayet)

“Sabredip hayra ve barışa yönelik amel sergileyenler böyle yapmazlar. Bunlar kendileri için bir yarlıgama ve büyük bir ödül öngörülen kişilerdir.”


(HÛD suresi 23. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik işler yaparak Rablerine içten bir bağlılıkla boyun eğenlere gelince, onlar cennet halkıdırlar. Sürekli kalacaklardır orada.”


(RA’D suresi 29. ayet)

İman edip hak ve barış uğruna iyi işler yapanlara mutluluk ve müjde var, güzel bir gelecek var.”


(İBRÂHİM suresi 23. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik iyi işler yapanlar ise rablerinin izniyle altlarından ırmaklar akan cennetlere sokulmuşlardır. Sürekli kalıcıdırlar orada. Birbirlerine esenlik dilemeleri, “selam” şeklindedir.”


(İSRÂ suresi 9. ayet)

Şüpheniz olmasın ki bu Kur’an en kalıcı, en doğru olana kılavuzlar ve müminlere şu yolda müjde verir: Hayra ve barışa yönelik işler yapanlar için büyük bir ödül vardır.”


(KEHF suresi 2. ayet)

Katından dosdoğru gelen açık bir söz olarak indirdi onu. Ki, zorlu bir iş ve oluş konusunda uyarsın ve barışa yönelik hayırlı ameller sergileyen müminlere, kendileri için güzel bir ödül öngörüldüğünü muştulasın…”


(KEHF suresi 30. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik ameller sergileyenlere gelince, kuşkusuz ki biz, güzel iş yapanların ödülünü yitirmeyeceğiz.


(KEHF suresi 46. ayet)

Mal ve oğullar, şu iğreti dünya hayatının süsüdür. Barışa ve hayra yönelik kalıcı eylemlerse, Rabbin katında sevapça da üstündür, beklenti bakımından da.”


(KEHF suresi 107. ayet)

“İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlara gelince, onların konuk evleri Firdevs cennetleri olacaktır.


(MERYEM suresi 76. ayet)

Allah, doğru yolda olanların hidayetini artırır. Barışa ve hayra yönelik kalıcı işler, Rabbin katında sevapça daha üstün, sonuç bakımından daha hayırlıdır.”


(MERYEM suresi 96. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlara gelince, Rahman onlar için bir sevgi oluşturacaktır.”


(TÂHÂ suresi 75. ayet)

O’nun huzuruna, hayra ve barışa yönelik iyilikler üretmiş bir mümin olarak varana gelince, işte böyleleri için çok yüksek dereceler öngörülmüştür.


(ENBİYÂ suresi 94. ayet)

Kim inanmış olarak hayra ve barışa yönelik işlerden bir şey yaparsa, onun gayretine nankörlük edilmez. Biz böylesi lehine kâtiplik ederiz.


(HAC suresi 14. ayet)

Allah, iman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah, dilediğini yapar.”


(HAC suresi 23. ayet)

Allah, iman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Orada, altından bilezikler ve inciyle süsleneceklerdir. Ve orada giysileri ipektir.”

(HAC suresi 50. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlar için bir bağışlanma ve bol bir rızık vardır.”


(HAC suresi 56. ayet)

O gün mülk ve yönetim Allah’ındır. Aralarında O, hüküm verecektir. İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlar, nimetlerle dolu cennetlerde olacaklardır.”

 

(ŞUARA suresi 227. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlar, Allah’ı çok ananlar ve zulme uğratıldıktan sonra başarıya ulaşanlar böyle değillerdir. Zulmedenler, hangi devrime uğrayıp baş aşağı döneceklerini yakında bilecekler.”


(ANKEBÛT suresi 7. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik hareketler sergileyenlere gelince, biz onların çirkinliklerini elbette ki örteceğiz. Ve biz onları, yapmakta oldukları işlerin en güzeliyle elbette ödüllendireceğiz.”


(ANKEBÛT suresi 9. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik eylemler sergileyenlere gelince, biz onları elbette ki barışseverler arasına koyacağız.”


(ANKEBÛT suresi 58. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetin görkemli odalarına yerleştireceğiz. Sürekli kalacaklardır orada. Ne güzeldir iş yapıp değer üretenlerin ödülü!”

 

(RÛM suresi 15. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlara gelince, onlar bir bahçe içinde mutlu kılınırlar.”


(RÛM suresi 45. ayet)

Çünkü Allah, iman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanları, öz lütfundan ödüllendirecektir. O, nankörlükleri sevmez.”


(LOKMAN suresi 8. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik fiiller sergileyenlere gelince, onlar için nimetlerle dolu cennetler vardır.”


(SECDE suresi 19. ayet)

İnanıp hayra ve barışa yönelik işler yapanlara gelince, onlar için, yaptıklarına karşılık olarak barınacakları cennet konakları vardır.”


(FATIR suresi 7. ayet)

Küfre sapanlar için şiddetli bir azap vardır. İman edip hayra ve barışa yönelik ameller işleyenlere gelince onlar için bir bağışlanma ve büyük bir ödül olacaktır.”


(SÂD suresi 24. ayet)

Davûd dedi ki: “Vallahi, senin bir tek koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiş. Zaten ortaklardan birçoğu birbiri aleyhine haksızlık ve zulme sapar. İman edip hakka ve barışa yönelik işler yapanlar böyle değildir. Ama onlar da pek azdır.” Davûd, kendisini imtihan ettiğimizi düşündü; hemen Rabbinden af diledi; rükû ederek yerlere eğildi ve Allah’a yöneldi.”


(SÂD suresi 28. ayet)

Yoksa biz, iman edip hakka ve barışa yönelik işler yapanları, yeryüzünde fesat çıkaranlarla aynı mı tutacağız? Yoksa takva sahiplerini, arsız sapıklar gibi mi yapacağız?”

(MÜ’MİN suresi 58. ayet)

Körle gören, iman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlarla kötülük üretenler bir olmaz. Ne kadar da az düşünüyorsunuz!”


(FUSSİLET suresi 8. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlara gelince, onlar için minnet altına sokmayan bir ödül vardır.”


(ŞÛRÂ suresi 22. ayet)

Kazandıkları, tepelerine inerken o zalimlerin korkudan titrediklerini göreceksin. İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlarsa cennetlerin bahçelerindedir. Rableri katında kendileri için, diledikleri herşey vardır. İşte budur o büyük lütuf.”


(ŞÛRÂ suresi 23. ayet)

Allah’ın, iman edip hayra ve barışa yönelik iyi işler yapanlara müjdelediği, işte budur. De ki: “Ben, buna karşılık sizden, yakın akrabamı/Ehlibeytimi sevmeniz dışında bir ücret istemiyorum.” Kim bir iyilik/güzellik üretirse onun için, o ürettiğine bir güzellik daha ekleriz. Çünkü Allah Gafûr’dur, çok affeder; Şekûr’dur, iyiliğe karşılık verir/teşekkür eder.”

 
(ŞÛRÂ suresi 26. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanların dualarını O cevaplıyor, lütfundan onlara fazlasını O veriyor. İnkârcılara da şiddetli bir azap var.”


(CÂSİYE suresi 21. ayet)

Kötülüklere cesaretle dalanlar sanıyorlar mı ki, biz kendilerini, iman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlarla aynı tutacağız. Hayatları ve ölümler onlarla aynı mı olacak?! Ne kötü hüküm veriyorlar bunlar!”


(CÂSİYE suresi 30. ayet)

“İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanların durumu şu: Rableri onları rahmetine sokacaktır. İşte açık zafer budur.”


(MUHAMMED suresi 2. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlar ve Muhammed’e indirilene -ki o onların Rablerinden bir haktır- inanmış olanlara gelince, Allah onların çirkin davranışlarını örtmüş ve gönüllerini barışa yöneltmiştir.”


(MUHAMMED suresi 12. ayet)

Şu bir gerçek ki Allah, iman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Küfre sapanlarsa zevk edip eğlenmeye bakarlar; davarların yediği gibi yer-içerler. Varacakları yer ateştir onların.”


(FETİH suresi 29. ayet)

Muhammed, Allah’ın resulüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çok çetin, kendi aralarında çok merhametlidirler. Sen onları rükû eder, secdeye kapanır halde görürsün. Allah’tan bir lütuf ve hoşnutluk ister dururlar. Görünüşlerine gelince, yüzlerinde secde eseri/izi vardır. Bu onların Tevrat’taki nitelikleri. İncil’deki nitelikleri de şöyle: Tıpkı bir ekin ki filizini çıkarmış, o filizi kuvvetlendirmiş. Filiz kalınlaştı, gövdesi üzerine dikildi. Ziraatçıları da imrendirir/hayran bırakır bu ekin. Allah böyle yapar ki, onlar sayesinde, inkâr edenleri öfkelendirsin. Allah onlardan iman edip hayra ve barışa yönelik işlen yapanlara bir bağışlanma ve büyük bir ödül vaat etmiştir.”


(TALÂK suresi 11. ayet)

Bir elçi indirmiştir ki, iman edip hayra ve barışa yönelik işler sergileyenleri, karanlıklardan nura çıkarmak için Allah’ın ayetlerini açık-seçik okur. Allah’a inanıp hayra ve barışa yönelik işler yapanları Allah, altlarından ırmaklar akan cennetlere/bahçelere koyacaktır. Onlar orada sonsuza dek kalıcıdır. Allah böylesi için rızkı gerçekten güzelleştirmiştir.”


(İNŞIKAK suresi 25. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlar müstesnadır. Onlar için kesintisiz bir ödül vardır.”


(BÜRÛC suresi 11. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlara gelince onlar için, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Büyük başarı işte budur.”


(TÎN suresi 6. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik iş üretenler müstesna. Bunlar için kesintisiz bir ödül vardır.”


(BEYYİNE suresi 7. ayet)

İman edip hayra ve barışa yönelik fiiller sergileyenlere gelince, işte onlardır yaratılmışların en hayırlısı.”


(ASR suresi 3. ayet)

İnanıp hayra ve barışa yönelik işler yapanlar, birbirlerine hakkı önerenler, birbirlerine sabrı önerenler müstesnadır.”

İnanan, inandığına teslim olandır.

İnanan, inandığı gibi yaşayandır.”  http://www.hanifdostlar.net/forum_posts.asp?TID=2883&PN=3

 

posted in SALİH AMEL | 0 Comments

21st Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ES-SALİHLERİ(ES-SALİHAT) AMEL ETMEK

1. El-Kur’an ile olur/gösteriyor-17/9

2. Ortak görmeyenler(hanifler) olarak ed-din O’na ait olup/görüp, katıksızlar/arınmışlar(muhlisler) olarak sadece Allah’a kulluk(ibadet) etmek-98/5-7

3. Allah’a hiçbir şeyi ortak(şirk) olarak görmemek-24/55

4. Hukum konusunda Allah’a hiç kimseyi ortak olarak görmemek-18/26-30

5. Sadece Allah’a ibadet-2/82-84 24/55

6. İttika etmek-2/277-278 5/8-9,92-93 24/52-55

7. Yüzünü sapasağlam(el-kayyim) ed-dine çevirmek(ikame)-30/43-45

8. Vahyin insanlara tilavet edilmesi-13/28-30 18/26-30

9. İman etmiş(mu’min) olarak gayret etmek(sa’y)-21/94

10. Çaba/gayret(cihad) etmek-29/5-9

11. El-hakka uymak(ittiba)-47/2-3

12. Allah’a yardım etmek-47/4-12

13. Allah yolunda hicret etmek-22/56-58

14. Sadece Allah’a kulluk(ibadet) etmek için hicret etmek/yer değiştirmek-29/56-59

15. El-hakkı tavsiyeleşmek-103/3

16. Es-sabrı tavsiyeleşmek-103/3

17. Allah’ı çokca zikretmek-26/227

18. Rabb’inin yüzünü(vech) isteyerek sabah-akşam dua ve davet edenlerle birlikte sabretmek-18/26-30

19. Namazı kılmak-2/82-84,277-278 24/55-56 98/5-7

20. Zekatı vermek-2/82-84,277-278 24/55-56 41/6-8 98/5-7

21. Allah’a ortak(şirk) olarak görmek için çaba/gayret(cihad) eden en yakınlara bile itaat etmemek-29/5-9

22. Emanetleri uzmanına(ehl) vermek(te’diye)-4/57-59

23. İnsanlar arasında adaletle(el-adl) hukmetmek-4/57-59

24. El-hakk ile insanlar arasında hukmetmek-38/24-28

25. Allah için adaletle(el-kıst) şahitlik etmek-5/8-9

26. Kendilerine zulmedilmesi durumunda yardımlaşmak-26/227

27. Sabredip Rabb’e tevekkul etmek-29/56-59

28. Allah’a tevekkul etmek-5/8-9

29. El-kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametli olmak-49/29

30. Allah’a itaat, er-rasule itaat, sizden olan el-emr sahiplerine de-4/57-59 5/92-93 24/54-55

31. Tartışma durumunda, konuyu Allah’a ve er-rasule götürmek-4/57-59

32. Allah’a ve rasulune aralarında hukmetmek için davet edildiklerinde, dinleyip itaat etmek-24/51-55

33. Allah’a ve rasulune itaat etmek-24/52-55

34. Er-rasule itaat etmek-24/54-56

35. Kalblerin Allah’ın zikri ile tatmin olması(itmi’nan)-13/28-30

36. Allah’tan çekinmek(haşyet)-24/52-55

37. Kan dökmemek-2/82-84

38. Yurdumuzdan çıkarmamak-2/82-84

39. Allah yolunda öldürülmek-22/56-58 47/4-12

40. Allah yolunda ölmek-22/56-58

41. Allah ile kavuşmayı(lika) ummak(reca)-29/5-9

42. Ayetleri tilavet etmek-31/7-8 65/11

43. Ayetler hatırlatıldığında büyüklenmeden, boyun eğip(secdeye harr) hamd ile Rabb’ini tesbih-32/15-19

44. Rabb’e, korkarak, umarak dua ve davet ederken yataklarından uzak kalanlar-32/15-19

45. Allah’ın rızıklandırdığı şeylerden infak etmek-32/15-19

46. Rabb’den bağışlanma dilemek(istiğfar), rukuya eğilmek ve düzelmek(inabe)-38/24-28

47. Allah’a yönelerek(istikamet) O’ndan bağışlanma dilemek(istiğfar)-41/6-8

48. Yakınlar(el-kurba) konusunda sevgi(el-meveddet)-42/22-23

49. İyi ve güzeli(hasene) işlemek(iktiraf)-42/22-23

50. El-emrden olan şeriata(el-emrden beyyineler-45/17-18) uymak(ittiba)-45/17-21

51. Allah’dan fazlalık(fadl) ve rızayı arayarak ruku ve secde etmek-49/29

52. El-Kur’an okunduğunda(kıraat) teslim olmak(secde)-84/21-25

53. Anne-babaya(el-valideyn) iyilik ve güzellik(ihsan)-2/82-84 29/5-9

54. İnsanlara doğru ve güzel(husn) sözü(kavl)-2/82-84

İman-Es-salihleri amel-30/15-16 5/9-10

Kufr-Ayetleri tekziyb-30/15-16 5/9-10

Kufretmişler tekziyb ediyor-84/22 85/19

İman+Es-salihleri amel = El-mu’minler-5/9-11 17/9 18/2 21/88-94 24/51-55-62 30/45-47 48/26-29 85/7-11

İman+Es-salihleri amel = El-muttakiler-38/28 45/19-21 47/12-15

 

 

SALİH BİR AMEL

Kim Allah’a ve ahir el-yevme iman etti ve bir salihi amel ettiyse;

İman edenler ve yahudiler ve en-nasara ve es-sabiler, kim Allah’a ve ahir el-yevme iman etti ve bir salih amel ettiyse artık onlar için Rabbleri katında ecirleri vardır.Ve onlar için havf yoktur ve onlar üzülmezler(huzn)-2/62 5/69

 

Salih bir ameli başka bir kötü(seyyie) ile karıştıranlar;

Ve diğerleri zenblerini itiraf ettiler: Salih bir ameli bir başka seyyie’ye kattılar(halt). Allah’ın onların tevbelerini kabul etmesi umulur. Kesinlikle Allah, Rahim bir Ğafur’dur-9/102

 

Erkek ya da kadın, bir mu’min olarak, bir salihi amel etmiş kimse;

Kim bir salihi, erkek yada kadın, kendisi bir mu’min olarak amel ettiyse; bu durumda biz onu temiz/hoş(tayyib) bir hayat ile yaşatırız. Ve mutlaka onlara yaptıklarının en güzeliyle karşılık veririz(ceza)-16/97

Kim bir kötülük(seyyie) amel ettiyse, artık onun misli cezası vardır.Ve kim de, erkek ya da kadından mu’min olarak bir salihi amel ettiyse, işte onlar cennete girerler ve orada hesapsız bir biçimde rızıklanırlar-40/40

 

İman etmiş ve bir salihi amel etmiş kişinin karşısında zulm etmiş kişi var;

Dedi ki(Zulkarneyn):” Zulm etmiş kimse, artık ona azab edeceğiz sonra Rabbine döndürülecek ve ona tanınmamış bir azab ile azab eder.Ve iman etmiş ve bir salihi amel etmiş kimseye gelince, artık onun için güzel(el-husna) bir karşılık vardır.Ve onun için emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.18/87-88 ( NOT: Zulm etmiş kimse iman etmiş ve bir salihi amel etmiş kimsenin karşısına gelmektedir.27/11’de ise; zulm etmiş kimsenin karşısına gelen; bir su’nun ardından bir husn’u tebdiyl etmektir.Yani iman etmiş ve bir salihi amel etmiş kimse, bir su’nun ardından bir husn’u tebdiyl etmiş olan kimseye denk gelmektedir.)

 

Rabb’iyle karşılaşmayı uman kimsenin salih bir ameli amel etmesi;

De ki:” Ben sadece sizin benzeriniz olan bir beşerim, bana sizin ilahınızın sadece tek ilah olduğu vahy ediliyor.Artık kim Rabbiyle karşılaşmayı umuyorsa, salih bir ameli amel etsin ve Rabbinin ibadetine hiç kimseyi ortak(işrak) etmesin.18/110 ( NOT: Burada salih bir amel öyle bir şey ki; Rabbe ibadette şirk koşmamayı gerektiren ve şirke son veren bir şeydir.9/31 düşünülmelidir.)

 

Namazı(es-salat) zayi etmiş ve şehvetlere uymuş(ittiba) olanlardan tevbe etmiş ve iman etmiş ve bir salihi amel etmiş kimse;

….kendilerine Rahmanın ayetleri okunduğunda(tilavet) secde eden(succed) ve üzülen (bukıyy) olarak boyun büktüler(harr).Sonra onların ardından bir nesil(half) geldi(half).Namazı(es-salat) zayi ettiler ve eş-şehvetlere uydular(ittiba).Bu yüzden çukura(ğayy) atılacaklar.Ancak tevbe etmiş ve iman etmiş ve bir salihi amel etmiş olanlar hariç.Artık işte onlar, cennete girerler ve hiçbir şeye zulmedilmezler.19/58-60

 

Allah, tevbe etmiş ve iman etmiş ve bir salihi amel etmiş, sonra da ihtida etmiş kişiyi çok bağışlayandır;

(Rızıkların tayyiblerinden yenmesi ve bu konuda azılmaması(tağa))Ve kesinlikle ben, tevbe etmiş ve iman etmiş ve bir salihi amel etmiş sonra da çaba harcamış(ihtida) kimse için mutlaka çok bağışlayanım(ğaffar).20/82 ( NOT: 20/81’de; azmış / haddi aşmış(tağa) kişiden bahsedilir )

 

Er-rasullerin bir salihi amel etmesi;

Ey er-Rasuller! Temiz/Hoş(tayyib) şeylerden yiyin ve bir salihi amel edin.Kesinlikle ben yapar olduklarınızı bilenim(Aliym).23/51 (kesinlikle ben yapar olduklarınızı bir bilenim için bak:2/283:Şahitliğin gizlenmemesi gerektiği ve onu gizleyenin kalbinin günahkar olduğu.24/28:Bir eve girişte izin istenmesi ve verilmezse girilmemesi ve dönün denildiğinde dönülmesi.) Konu helalı haram kılma ile ilgili olabilir:16/114-115 2/172 2/57

 

Terk edilen şey konusunda bir salihi amel etmeyi istemek;

Onların birine ölüm geldiği zaman, dedi ki:” Rabbim! Beni geri döndürsünler.Belki ben bir salihi amel ederim terk ettiğim şey konusunda.Hayır! Kesinlikle o bir söz ki kendisi onu söyleyendir.Ve dirilecekleri güne kadar arkalarından bir engel vardır.” 23/99-100 (NOT:Bu kişiler 23/105’e göre; ayetler okunuyorken yalanlıyorlar(tekziyb) ve terk ettikleri şey ise; 2/180 4/7-11-12-33-176 ayetlerine göre mal’dır.44/25’te cennetler ve pınarlar, 29/2’de iman ettim diyerek fitnelenmeyeceğini hesab etmesi.11/12-Vahyedileni 62/11-Rasulu ayakta terk etmek.6/27 de ayetleri tekziybin açıklanması)

 

Tevbe ve iman ve bir salih ameli amel etmek;

Ve Allah ile beraber başka bir ilaha davet etmezler ve Allah’ın haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmezler ve zina etmezler.Ve kim bunları yaparsa, ağır bir günah(ismler) karşılar.Azab onun için kıyamet günü kat kat arttırılır ve onun içinde sürekli kalır.Ancak tevbe etmiş ve iman etmiş ve bir salih ameli amel etmiş olanlar.Artık işte onlar; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir(tebdiyl) ve Allah bağışlayan bir acıyandır.Ve kim tevbe etti ve bir salihi amel ettiyse artık o, tam bir tevbe ile Allah’a tevbe eder.25/68-71

 

Allah’ın razı olacağı bir salihi amel etmek;

(Suleyman) Dedi ki:” Rabbim! Beni, bana ve ana-babama verdiğin ni’mete şukr etmemi ve razı olacağın bir salihi amel etmemi hazır hale getir(vezea) ve beni Salihler olan kullarının içine sok.”27/19

… Dedi ki:” Rabbim! Beni, bana ve ana-babama verdiğin ni’mete şukr etmemi ve razı olacağın bir salihi amel etmemi hazır hale getir(vezea).Ve zurriyetim içinde benim için ıslah et.Kesinlikle ben sana tevbe ettim ve kesinlikle ben el-Muslimlerdenim.”46/15

 

Tevbe ve iman ve bir salihi amel kurtulanlardan(el-muflihler) olabilir;

Tevbe etmiş ve iman etmiş ve bir salihi amel etmiş olana gelince, artık belki kurtulanlardan(el-Muflih) olabilir.28/67

 

Dünya hayatını irade etmek ve bir salihi amel etmek;

Kavminin karşısına süsü içinde çıktı.Dunya hayatını irade eder olanlar dedi ki:” Keşke Karuna verilenin benzeri bizim içinde olsaydı.Kesinlikle o, büyük bir pay sahibidir.” Ve kendilerine el-ilm verilenler dedi ki:” Yazık size! İman etmiş ve bir salihi amel etmiş olan kimse için, Allah’ın sevabı daha hayırlıdır.Ve ona sabredenlerden başkası kavuşturulmaz.”28/79-80

 

Kufretmek ve bir salihi amel etmek;

De ki:” Yeryüzünde gezin(seyr), böylece öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna bakın (nazar). Onların çoğu muşriklerdi. Artık yüzünü(vech) sağlam din için doğrult(ikame), Allah’dan kendisi için dönüş olmayan gün gelmezden önce. O gün ayrılırlar.” Kim kufrettiyse, artık onun kufr’u kendi aleyhinedir.Ve kim de bir salihi amel ettiyse, artık kendi nefsleri için yer hazırlarlar(mehd).İman etmiş ve es-salihleri amel etmiş olanları fadlından cezalandırması içindir.Kesinlikle o, el-kafirleri sevmez.” 30/–42-44 (NOT:Bu ayetlere göre; vechin kayyım ed-diyn için ikame edilmesi, bir salihi amel etmeye denk olabilir.)

 

Cehenneme girenler bir salihi amel etmek istiyorlar;

Suçluları(el-Mucrim) görsen, Rabblerinin yanında başlarını eğmişler; “Rabbimiz! Gördük (basar) ve işittik(sem’), artık bizi döndür ki bir salihi amel edelim.Kesinlikle biz, net olarak inanıyoruz(yakiyn)” 32/12

 

Nebinin eşlerine; kanit olmaları ve bir salihi amel etmeleri;33/31

 

Zırh yapmak ve bir salihi amel etmek;

Zırhlar yap ve ölçüsünü iyi tut. Ve bir salihi amel edin.Kesinlikle ben, yaptıklarınızı görenim.34/11

 

Allah’a yakınlaşmak ve bir salihi amel etmek;

Ne mallarınız ve ne de çocuklarınız sizi bize katımızda daha fazla yaklaştırmaz.Ancak iman etmiş ve bir salihi amel etmiş olan başka.Artık işte onlar, onlar için yaptıklarından dolayı kat kat karşılık vardır.Ve onlar yükseklikler içinde güvendedirler.34/37

 

Salih el-amel O’na yükselir(raf’).35/10

 

Cehennemden çıkmayı ve bir salihi amel etmek isteyenler;

Ve kufr etmiş olanlar, onlar için cehennem ateşi vardır. Aleyhlerine karar verilmezki, ölsünler.Ve azab onlardan hafifletilmez.İşte böylece, her kafiri cezalandırırız. Ve onlar orada feryat ederler;” Rabbimiz! Bizi çıkar da amel ettiğimizin dışında bir salihi amel edelim.” Düşünen(tezekkur) bir kişinin düşüneceği kadar bir ömrü size vermedik mi? Ve size bir uyarıcı da gelmişti. Artık tadın, zalimler için bir yardımcı yoktur.35/37

 

Bir salihi amel ve en hasen sözlü olmak;

Allah’a davet etmiş ve bir salihi amel etmiş ve ben el-Muslimlerdenim diyenden söz bakımından daha güzel olanı(ehsan) kimdir? 41/33

 

Bir salihi amel etmek, kendi nefsi içindir;

Kim bir salihi amel ettiyse, artık kendi nefsi içindir. Ve kim kötü olduysa, artık onun aleyhinedir.Ve senin Rabbin kullar için zulmeden değildir.41/46

Kim bir salihi amel ettiyse, artık kendi nefsi içindir. Ve kim kötü olduysa, artık onun aleyhinedir.Sonra Rabbinize döndürülürsünüz.45/15

 

Allah’a iman ve bir salihi amel ve cennet var;

Toplanma günü için sizi topladığında, bu aldanış günüdür.Ve kim Allah’a iman eder ve bir salihi amel ederse, ondan kötülükleri örter ve onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada ebedi kalıcıdırlar.İşte bu büyük kurtuluştur.64/9

Bir rasul ki apaçık olarak Allah’ın ayetlerini üzerinize okuyor, iman etmiş ve es-salihleri amel etmiş olanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için. Ve kim Allah’a iman eder ve bir salihi amel ederse, ondan kötülükleri örter ve onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada ebedi kalıcıdırlar.Allah onun için bir rızk ihsan etmiştir.65/11 (NOT:”Onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada ebedi kalıcıdırlar” ifadesi; 4/13 ve 48/17 ayetlerinde Allah’a ve onun rasulune itaat edenlere karşılık gelmektedir.)

posted in SALİH AMEL | 0 Comments

21st Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

İMAN AMEL İLİŞKİSİ Ve Takva…..

Konumuzun iyi anlaşılması için mutlaka iman ve amel ilişkisine de değinmek gerekiyor. Zira, bu konunun hakikatinin bilinmemesi nedeniyle toplumda amelsiz insanlardan geçilmez oldu. Ameli olmadığı halde Müslümanlığı kimse elden bırakmıyor. Bu konu herkes tarafından doğru, dürüst öğrenilmelidir ki, kimin gerçek kimin sahte Müslüman olduğu anlaşılsın.

İman, Dil Bilimcilerine göre “Kesb/çalışma ve ihtiyar/özgür iradeyle seçim ile kalpte hasıl olan tasdik” demektir. Yani iman, kelime anlamı olarak “verilen haberi kabul ve itiraf ederek, haber sahibini yalanlamamak”tır.

Dini terim olarak ise iman, sadece tasdik olmayıp, “Hz. Peygamberin Allah tarafından getirdiği ve dinden olduğu zaruri ve kesin olarak bilinen haber ve hükümleri kendi irade ve ihtiyariyle tasdik ederek bunları kabul ve itiraf etmektir.”

Bizim üzerinde duracağımız nokta, bu tasdik, kabul ve itirafın nasıl olacağıdır.

Kalben kabul ve itiraf yeter mi?

Sadece dil ile kabul ve itiraf yeter mi?

Yoksa hem kalben hem de dil ile kabul ve itiraf mı gerekir?

Ya da bu ikisiyle birlikte pratikte de uygulamaları olması mı lazım?

Bu noktalarda geçmişte İslâm bilginleri arasında bir çok tartışmalar olmuş ve bu husus ile ilgili, bir çoğu ifrat ve tefrit ölçülerinde Kerrâmiye, Havâriç, Mu’tezile, Selef/Muhaddisün gibi mezhepler/ekoller ortaya çıkmıştır. Bunlardan kimisi ameli olmayan bir müslümana çekinmeden kâfir demiş, (Halbuki amelinin olmamasının imansızlıktan başka bir sebebi olabilir.) Kimisi de ameli olmayan bütün müslümanları cennetle müjdelemiştir. Böylece günahkarlığı cesaretlendirmiştir. Bu geniş mevzu İlm-i Kelam kitaplarında duradursun. Biz iman-amel ilişkisini zoraki yorumlara tevessül etmeden, temel kaynağımız Kur’ân’dan görelim. Konuyla ilgili Yüce Rabbimizin açık beyanlarına dikkat edelim:

Kur’ân’a baktığımızda Allahü Teâla, iman etmeyi mutlaka bir fiille beraber zikreder. Kur’ân’ın tanımladığı müminler aksiyon halindedirler.

Mü’minün suresi âyet 1-11:

“Kesinlikle, inananlar kurtulmuşlardır.

Onlar ki, namazlarında huşuludurlar,

Ve boş şeylerden yüz çevirirler,

Ve iffetlerini korurlar,

-Eşleri veya ellerinin sahip olduğu kölelere karşı ayrı, çünkü bundan dolayı kınanamazlar,

Oysa, bunun ötesine gitmek isteyenler, işte onlar, sınırları aşanlardır.-

Ve onlar, emanetlerine ve sözleşmelerine bağlılık gösterirler, ve namazlarını korurlar:

İşte onlar varislerdir,

Temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olurlar.”

Allahü Teâla elli civarında âyette “İman edenler ve salih amel işleyenler” şeklinde bir ifadeyle iman ile sâlih ameli yani iman ile davranışı birbirine yapıştırmış, bir daha tefrik edilmeyecek bir şekilde birbirine bağlamıştır. Bahsedilen iman ve sâlih amel aynı şey gibidir. Hatta o kadar ki mesela Mâide suresinin 44, 45, ve 47. âyetlerinde Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler. “kâfirler”, “zâlimler” ve “fâsıklar” olarak değerlendirilmiştir.

Gerçek Müminlerin nitelikleri sayılırken de:

Enfal suresi âyet 2-4:

Gerçekte inananlar, o kimselerdir ki, Allah anıldığında, kalpleri ürperir. Ve âyetleri onlara okunduğunda, bu, onların inançlarını artırır. Ve Rab’lerine güvenirler.

Onlar, namazı kılarlar ve kendilerine verdiklerimizden bağışlarlar,

İşte gerçek inananlar onlardır. Onlara Rab’leri katında mertebeler, bağışlama ve güzel bir pay vardır.”

Tevbe suresi âyet 111:

“Evet, Allah, İnananların canlarını ve mallarını Cennet karşılığında satın almıştır: Onlar, Allah yolunda savaşırlar; sonra öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah’ın Tevrat, İncil ve Kur’ân’daki gerçek bir sözüdür. Ve sözünü, Allah’tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişle sevinin. Büyük başarı, işte budur!”

Saff suresi âyet 10,11:

“Ey inananlar! Sizi, can yakıcı bir cezadan kurtaracak, kazançlı bir alış-verişi göstereyim mi size?

Allah’a ve Elçi’sine inanacaksınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla savaşacaksınız; -bilseniz, bu, sizin için daha iyidir.-”

İbrahim suresi âyet 24, 25:

“Allah’ın Güzel Söz’e (imana) nasıl örnek verdiğini görmedin mi? O, kökü sağlam, dalları gökte, güzel bir ağaca benzer;

o, Rabb’inin izniyle, her an ürün verir. Allah, insanlar için örnekler vurur/verir. Belki ders alırlar.”

Ve Fürkan suresi âyet 63-77. âyetlerde nitelenen (Yeryüzünde kibirlenmeden yürümeyi, geceleri secde ve kıyam etmeyi; duada bulunmayı, malı harcarken savurgan ve cimri olmayıp orta bir yol tutmayı, haksız yere adam öldürmemeyi, zina etmemeyi, yalana tanıklık etmemeyi, boş lakırdıya kulak asmamayı, okunan âyetlere duyarlı olmayı ..) özellikleri de göz önüne alınız.

Bütün bu âyetler imanın amelden bağımsız, soyut bir şey olmadığının altını çizmektedir.Allah yolunda mücadele, iyiliği emir, kötülükten nehy, namaz, oruç infak, tevbe vb. kulluk görevleri iman ile aynı kefede tartılmaktadır.

Allah insan için iki yol bulunduğunu bildirir. İman edenlerin Allah yolunda, etmeyenlerin ise Tağut yolunda mücadele vereceklerini açıklar. Müminlerle fâsıkları bir tutmayacağını bildiren Rabbimiz, imanı yüceltmiş ve kalplerimize hoş göstermiş küfür, fısk ve isyandan nefret ettirmiştir.

Bakara suresi âyet 214:

Yoksa, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenin benzeri, sizin de başınıza gelmeden, Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı, onlara öylesine dokunmuş ve öylesine sarsılmışlardı ki, Rasül ve onunla birlikte inananlar, “Allah’ın yardımı ne zaman?” demişlerdi. Gözünüzü açın şüphesiz ki Allah’ın yardımı çok yakındır.”

Al-i Imran suresi âyet 142:

“Yoksa Allah, içinizden savaşanları ayırt etmeden ve sabredenleri ortaya çıkarmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız.”

Tevbe suresi âyet 16:

“Allah, içinizden savaşanları, Allah’tan, Elçi’sinden ve inananlardan başka dost/yardımcı edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız? Ve Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”

Yunus suresi âyet 62, 63:

“Uyanın! Allah’ın Yakınlarına kesinlikle kaygı yok onlar üzülmeyecekler de.

Onlar, inanan ve takvâlı davranan kimselerdir.”

A’raf suresi âyet 156:

“Ve bu dünyada da, öteki dünyada da bizim için bir iyilik yaz. Kuşkusuz biz sana tevbe etmiş olarak geldik. –Ve Allah buyurdu: Cezama dilediğim kimseyi çarpıtırım, rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu takvâlı olanlara, zekat verenlere, âyetlerimize inananlara yazacağım.”

Bakara suresi âyet 103:

“Evet, ve eğer inansalardı ve takvâlı olsalardı, Allah’tan bir ödül daha iyi olacaktı. Keşke bilselerdi!”

Maide suresi âyet 93:

İnanan ve iyi işler yapanlara, tatmış olduklarından dolayı bir sorumluluk yoktur. Yeter ki takvâlı davransın, inansın, iyi işler yapsın, sonra takvâlı davranıp inansın ve sonra takvâlı davranıp iyilik yapsınlar. Ve Allah iyilik yapanları sever.”

Ankebut suresi âyet 1-7:

“Elif, Lâm, Mim.

İnsanlar, sınanmadan, yalnızca “inanıyoruz” demeleriyle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?

Oysa biz, hiç kuşkusuz, bunlardan öncekileri de sınamıştık. Öyleyse Allah, elbette gerçeği söyleyenleri bilir ve hiç kuşkusuz yalancıları da bilir.

Yoksa kötülük yapanlar, bizden kaçabileceklerini mi sanıyorlar? Karar verdikleri şey, ne kötüdür!

Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, evet, Allah’ın belirlediği zaman yoldadır. O duyandır, bilendir.

Ve kim savaşırsa, ancak kendisi için savaşır. Evet, Allah, gerçekten dünyalara karşı zengindir.

Ve inanan ve iyi işler yapanlara gelince, onların kötülüklerini, elbette sileceğiz ve onlara yaptıklarının daha güzeli ile karşılık vereceğiz.”

Hucurat suresi âyet 14-16:

“Bedeviler, “inandık” dediler. De ki: “İnanmadınız, ama ‘teslim olduk’ deyin; inanç henüz kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Elçisi’ne boyun eğerseniz, O, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez.” Gerçekten Allah, bağışlayıcıdır, merhametlidir!

İnananlar, ancak, Allah’a ve Elçisi’ne inanırlar, sonra da kuşku duymazlar; bunlarla birlikte, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşmış kimselerdir. Doğru olanlar, işte bunlardır.

De ki: “Siz dininizi mi Allah’a öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerde olanları da, yerde olanları da bilir.” Ve Allah, her şeyi bilir!

Âyetleri gördünüz. İnsanlar, kesinlikle, “inandık” demekle kurtulamayacaklardır. Çünkü iman aynı zamanda yaşamaktır. Yaşanmayacak bir kuru imanın bir anlamı ve önemi olmaz. İslâm’dan başka bir din arayanların, buldukları dinlerinin kabul edilmeyeceğini hatırlatan Rabbimiz, “Biz iman ettik” diyen bedevilerin imanlarını yüzlerine çarpmaktadır. “Hayır siz henüz iman etmediniz, iman henüz kalplerinize yerleşmedi” buyuruyor. Zira eğer ki siz gerçekte iman etmiş olsaydınız, Allah yolunda canınızla, malınızla mücadele edersiniz, ama siz “eslemna” diyebilirsiniz diyor. Yani tabiri caizse, “kafa kağıdınızda Müslüman yazdırmanızda bir sakınca yok. Kimliğinizi tespit etme babından, Mecusi, Hıristiyan, Yahudi, Zerdüşt vs. bir toplumdan olmayıp, Medine’deki Müslüman toplumdan olduğunuzu söylüyorsunuz ki bu doğrudur. Ama size gerçek anlamda mümin denemez” buyuruyor, Rabbimiz. Açıkça, bize, “ya bu deveyi güdersiniz ya da bu diyardan gidersiniz” deniliyor.

Ahzab suresi âyet 36:

“Allah ve Rasülü bir işte hüküm verdiklerinde, hiç bir mü’min erkeğe ve mümin kadına işlerine kendi isteklerine göre belirleme hakkı yoktur. Allah’a ve rasülüne isyan eden, açık bir sapıklığa batıp gitmiş demektir.

Kur’ân’ın üzerinde durduğu mesele, inandığımız doğruların hayatımızda uygulanmasıdır. İman ile ameli birbirinden ayırıp ayrı ayrı kategoride değerlendirmek Kur’ân’a göre uygun değildir. Kur’ân bizden iş, davranış istiyor. İnandığımızı yaşamamızı istiyor. Mesela Kurân: “Mümin şuna denir” derken, şu şu işleri işleyenler ancak iman etmiş sayılır” demek istiyor. Âyetlerde gördüğünüz gibi cennet salt inanmışlara değil, imanla birlikte salih amel işleyenlere; takvâ sahiplerine, sâlihlere, muhsinlere, ebrâra vadediliyor.

İnandığı halde (mazeretsiz) amel işlemeyen insanlar kâfir mi, değil mi tartışması yerine onların mümin olup olmadıklarının cevabı araştırılmalıdır. Her ne kadar “amel imandan bir cüzdüğr” deyimi doğru değilse bile kesinlikle “amel imanın bir gereğidir, icabıdır, dışa vurumudur.”

Takva konusuna dönüyoruz:

İslâmî hükümlerin yerine getirilmesi müminlere takvâyı kazandıracaktır. Kur’ân, İslâm’ın çeşitli konulardaki hükümlerini bildirdikten sonra bunların yerine getirilmesi konusunda Allah’tan ittikâ edilmesini belirtiyor.

Bakara suresi âyet 183:

“Ey iman sahipleri! Oruç sizden öncekiler üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazılmıştır. Bu sayede korunmanız (takva sahibi olmanız) umulmaktadır.”

Bakara suresi âyet 187:

“Oruç gecesi, kadınlarınıza yaklaşmak, size helal kılındı. Onlar sizin için bir giysi, siz de onlar için bir giysisiniz. Sizin kendinize hainlik ettiğinizi Allah bildi de tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Öyleyse, şimdi, onlara yaklaşın ve Allah’ın yararınıza yazdığını arayın. Sizin için şafağın beyaz ipliği, siyah ipliğinden seçilinceye kadar yiyin, için. Sonra, geceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde itikâfa/ibadete çekildiğinizde, kadınlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Sakın onlara yaklaşmayın! Allah göstergelerini, insanlara işte böyle güzelce açıklar, umulur ki, takvâlı olsunlar!”

Bakara suresi âyet 179:

“Ve sizin için kısasta hayat vardır, ey kavrama yeteneği olanlar! Belki takvâlı olursunuz!”

Bakara suresi âyet 222, 223:

“Sana aybaşı durumunu soruyorlar. –De ki: “O bir kirliliktir. Dolayısıyle aybaşı durumundayken eşlerinizden el çekin ve temizlenmedikçe onlara yaklaşmayın. Arındıklarında, Allah’ın size buyurduğu yoldan onlara yaklaşın. Evet, Allah, tevbe edenleri sever ve arınanları sever.

Eşleriniz sizin için bir tarladır. Öyleyse, tarlanıza istediğiniz gibi gelin. Ama kendiniz için hazırlık yapın, Allah’tan sakının ve bilin ki, O’na, evet, kavuşacaksınız. Ve inananlara müjdele!”

Bakara suresi âyet 283:

“Ama eğer yolculukta iseniz ve yazıcı bulamazsanız, bir rehin alın. Ve eğer birbirinize güvenirseniz, güvenilen kimse emanetini ödesin ve Allah’tan, Rabb’inden sakınsın. Ve tanıklığı gizlemeyin, onu kim gizlerse, gerçekten kalbi günahkardır. Ve Allah, yaptığınız her şeyi bilir.”

Talak suresi âyet 1, 2:

“Ey Peygamber! Kadınlarla boşandığınızda, sürelerini gözeterek boşanın ve süreyi sayın; Rabbiniz Allah’a takvâlı davranın; apaçık bir utanmazlık yapmadıkça, onları, evlerinden çıkarmayın, -kendileri de çıkmasınlar.- işte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Allah’ın sınırlarını kim aşarsa, gerçekten de, kendine zulmetmiş olur, bilemezsin; belki Allah, bunun ardından, bir durum ortaya çıkaracaktır.

Sonra süreleri bittiğinde, onları ya uygun bir şekilde alıkoyun ya da onlardan uygun bir şekilde ayrılın; aranızdan iki adil tanık tutun. Ve tanıklığı, Allah için yerine getirin. İşte bu, Allah’a ve Son Gün’e inanan kimseye verilen öğüttür. Ve kim Allah’a takvâlı davranırsa, O, ona bir kurtuluş yolu sağlar.”

Muhammed suresi âyet 36:

“Şimdiki hayat, bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Eğer inanırsanız ve takvâlı davranırsanız, mallarınızı da istemeksizin, size, karşılığını eksiksiz verecektir.”

Maide suresi âyet âyet 4:

“Sana, kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar. De ki: “Size iyi/güzel/hoş/temiz şeyler helal kılındı; öyleyse size öğrettiği üzere alıştırıp yetiştirerek eğittiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah’ın adını anın. Ve Allah’tan sakının.” Gerçekten Allah, hesapları çabuk görür.”

Maide suresi âyet 100:

“De ki: “Kötünün çokluğu seni hayrete düşürse de, kötüyle iyi bir olmaz! Öyleyse, ey kavrama yeteneği olanlar, Allah’tan sakının. Belki kazançlı çıkarsınız.”

Enfal suresi âyet 1:

“Sana ganimetleri soruyorlar. –De ki: “Ganimetler Allah’ın ve elçisinindir.” Öyleyse, Allah’a takvâlı davranın, aranızdaki ilişkileri iyileştirin, Allah’a ve Elçisi’ne boyun eğin, eğer inanıyorsanız.”

TAKVÂNIN ÖNEMİ:

Kur’ân takvâ olayının üstünde çok sıkı durmaktadır. Bütün peygamberlerin tebliğlerinin özünde takvâ vardır. Zamanlar ve mekanlar değişse de takvâ emri veya takvâ bilinci hiç değişmemiştir.

İslâm ümmetinden önce gelip geçen bütün ümmetlere takvâ emredildiği gibi Muhammed ümmetine de takvâ emredilmektedir. Yine bütün peygamberlerin kendi kavimlerine, -inansınlar inanmasınlar- Allah’tan ittikâ etmeyi tavsiye ettiklerini görüyoruz. Takvâ, Allah’a kullukla beraber anıldığı gibi, Allah’a itaat etmekle veya peygambere itaat etmekle de beraber anılmaktadır. Allahtan ittikâ etmenin bir gereği, gönderilen elçiyi dinlemek ve ona itaat etmektir.

Ankebut suresi âyet 16:

“Ve İbrahim’i de. Hani halkına, “Allah’a kulluk edin ve O’na takvâlı davranın. Bu, sizin için daha iyidir. Eğer bilirseniz!” demişti.”

Şuara suresi âyet 177, 178.

“Hani Şuayb onlara demişti ki: “Takvâlı davranmayacak mısınız?

Gerçekten ben, sizin için güvenilir bir elçiyim.

Artık Allah’a takvâlı davranın ve bana uyun!””

Al-i Imran suresi âyet 50:

“Ve işte ben, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helal kılmak için gönderildim. Size Rabb’inizden bir göstergeyle geldim. Öyleyse Allah’tan sakının ve bana uyun!”

Saffat suresi âyet 123-126:

“-Gerçekten İlyas da elçilerdendi.

Hani halkına şöyle demişti: “Takvâlı davranmayacak mısınız?

“Baal’e tapıp da, bırakacak mısınız yaratanların en iyisini,

sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabb’i Allah’ı?”

Hatta, Allah son peygamberine bile “Allah’tan ittikâ et” demektedir.

Ahzap suresi âyet 1:

“Ey Peygamber! Allah’a takvâlı davran, inkarcılara ve iki yüzlülere boyun eğme. Evet, Allah, bilendir, bilgedir.”

Müminler Allah’tan ittikâ etmekten sorumludur.

Al-i Imran suresi âyet 186:

“Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız konusunda sınanacaksınız. Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden ve tanrılar uyduranlardan pek çok incitici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâlı olursanız ….. ama bu, kuşkusuz alınacak en iyi kararlardandır.”

A’raf suresi âyet 35:

“Ey Âdem’in çocukları! Size, aranızdan, göstergelerimizi anlatan elçiler geldiğinde, kim takvâlı davranır ve kendini iyileştirirse, işte onlara kaygı yoktur ve onlar üzülmeyecekler de.”

Hucurat suresi âyet 3:

“Evet, Allah’ın elçisi yanında, seslerini kısan kimseler var ya, onlar, Allah’ın gönüllerini takvâ ile sınadığı kimselerdir. Onlara bağışlama ve büyük bir karşılık vardır.”

Mü’minler takvâda yardımlaşmalıdırlar.

Maide suresi âyet 2;

“Ey inananlar! Allah’ın simgelerine, Kutsal ay’a, kurbanlığa, gerdanlıklara, Rab’lerinden lütuf ve hoşnutluk isteyerek Kutsal Ev’e gelenlere saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınızda avlanabilirsiniz. Sizi Kutsal Mescittten alıkoyduğu için bir topluluğa olan kininiz, aşırı gitmenize neden olmasın; iyilik ve takvâda birbirinizle yardımlaşın, günah ve aşırı gitmede yardımlaşmayın. Allah’tan sakının, Allah’ın kovuşturması gerçekten çetindir.”

Allah’ın koyduğu ölçüleri yüceltmek işi kalplerin takvâsındandır.

Hacc suresi âyet 32:

“İşte böyle! Ve kim, Allah’ın simgelerini yüceltirse, gerçekten bu, kalplerin takvâsındandır.”

Allah insanlar arasındaki takvâ sahiplerini en iyi bilendir.

Necm suresi âyet 32:

“Kusurlar hariç, büyük günahlardan ve utanmazlıklardan kaçınanlara gelince, evet, Rabb’inin bağışlaması geniştir. Sizi yerden var ederken ve siz, annelerinizin karınlarında cenin halinde iken, sizleri en iyi bilen O’dur. Öyleyse, kendinizi temize çıkarmayın. O, kimin takvâlı davrandığını en iyi bilendir.”

İnsanlara göre farklı üstünlük dereceleri vardır. Kimilerine göre soy, kimilerine göre derilerin rengi, kimilerine göre malk-mülk, servet vs. üstünlük sebebidir. İslâm’a göre ise üstünlük ölçüsü takvâdır.

Hucurat suresi âyet 13:

“Ey insanlar! Biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık, sizi uluslara ve oymaklara ayırdık ki, birbirinizle tanışasınız. Evet, Allah katında en değerliniz, en takvâlı olanınızdır. Gerçekten Allah, bilendir, haberdardır.”

Allah akıl sahiplerini kendisinden ittikâ etmeye davet ediyor. Zira takvâ en iyi, en hayırlı azıktır.

Bakara suresi âyet 197:

“Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda haccı yerine getirmeye karar verirse, artık hac sırasında kadına yaklaşmak, günah davranışlarda bulunmak, kavga etmek yoktur. Ve siz ne iyilik ederseniz, Allah onu bilir. Ve azıklarınızı alın, ama muhakkak ki azığın en iyisi takvâdır. Ve benden sakının, ey kavrama yeteneği olanlar!”

Talak suresi âyet 10:

“Allah, onlar için, çetin bir ceza hazırlamıştır. Ey kavrama yeteneği olan inananlar! Allah’a takvâlı davranın. Elbette, Allah, size bir Hatırlatma indirmiştir.”

Takvânın önemi şu âyetle çok net bir şekilde ortaya konuyor.

Lokman suresi âyet 33:

“Ey insanlar! Rabb’inize takvâlı davranın. Öyle bir günden korkun ki, o gün, ne baba evladı için, ne evlat babası için, hiç bir şeyin üstesinden gelemeyecek. Evet, Allah’ın sözü gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Ve çok kandırıcı olanın kandırması, sizi Allah hakkında kandırmasın!”

Kur’ân bir çok âyette ittikâ edenleri övmekte ve onlara ait güzel özellikleri sıralamaktadır. Kur’ân böylece insanları bu sıfatları kazanmaya, gerçek anlamda ittikâ sahibi olmaya davet ediyor.

Bakara suresi âyet 1-5:

“Elif Lam Mim.

Bu kitap, asla kuşku yok, bir yol göstermedir takvâlılara,

Ki onlar, görülemeyene inanırlar ve namazı kılarlar ve kendilerine verdiklerimizden bağışlarlar,

ve sana indirilene ve senden önce indirilene ve öteki dünyaya kesin inanırlar.

Onlar, Rabb’lerinin doğru yolu üzerindedirler, ve kazananlar da onlardır.”

Al-i Imran suresi âyet 14-17:

“Kadınlara, oğullara, yığın yığın altın ve gümüşe, besili atlara, hayvanlara ve ekine karşı duyulan aşırı istek, insanlara güzel gösterildi. Oysa bunlar yalnızca şimdiki hayatın geçici malıdır. Varılacak güzel şey ise, Allah’ın katındadır.

-De ki: “Bütün bunlardan daha iyisini size bildireyim mi? Takvâlılar için, altından ırmaklar akan, temelli yerleşecekleri Bahçeler ve tertemiz eşler ve Allah’ın hoşnutluğu vardır. Ve Allah kulları görendir.

Onlar (Takvâlılar), Rabbimiz! Biz gerçekten inandık; öyleyse günahlarımızı bağışla ve bizi Ateş cezasından koru” derler.

Sabredenler, özü-sözü bir olanlar, boyun eğenler, eli açıklar ve her seherde bağışlama dileyenlerdir.”

Al-i Imran suresi âyet 133-136:

“Ve Rabbinizin bağışlamasına ve takvâlılar için hazırlanmış, gökler ve yer kadar geniş olan Bahçe için yarışın.

Ki onlar (takvâlılar) bollukta ve darlıkta bağışta bulunurlar, öfkelerini tutarlar ve başkalarını bağışlarlar,- çünkü Allah, iyilik yapanları sever,-

Ve onlar (takvâlılar) kötülük yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde, Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen bağışlama dilerler, -zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir?- Ve onlar işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.

İşte bunların karşılıkları, Rab’lerinden bağışlanma, altlarından ırmaklar akan ve orada temelli kalacakları Bahçelerdir. Çalışanların karşılığı ne güzeldir!”

Zümer suresi âyet 33-35:

“Oysa, gerçekle gelen ve onu doğrulayanlar var ya, işte onlar, takvalılardır.

Onlara, Rabb’lerinin katında, diledikleri her şey vardır, – işte bu, iyilik yapanların karşılığıdır,-

Ki Allah, onların yaptıklarının en kötüsünü bile örtsün ve onlara, yaptıklarının en güzeliyle karşılığını versin.”

Tevbe suresi âyet 44:

Allah’a ve son güne inananlar, mallarıyla ve canlarıyla savaşma söz konusu olduğunda, senden izin istemezler. Ve Allah takvalıları bilendir.”

Maide suresi âyet 8:

“Ey inananlar! Haydi! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten tanıklar olun! Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun. Bu, takvâlı olmaya daha yakındır. Ve Allah’tan sakının. Evet, Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”

Maide suresi âyet 93:

“İnanan ve iyi işler yapanlara, tatmış olduklarından dolayı bir sorumluluk yoktur. Yeter ki takvâlı davransın, inansın, iyi işler yapsın, sonra takvâlı davranıp inansın ve sonra takvâlı davranıp iyilik yapsınlar. Ve Allah iyilik yapanları sever.”

A’raf suresi âyet 35 :

“Ey Âdem’in çocukları! Size, aranızdan, âyetlerimizi anlatan elçiler geldiğinde, kim takvâlı davranır ve kendini iyileştirirse, işte onlara kaygı yoktur ve onlar üzülmeyecekler de.”

Zümer suresi âyet 33:

“Oysa, gerçekle gelen ve onu doğrulayanlar var ya, işte onlar takvâlılardır.”

Teğabün suresi âyet 16:

“Gücünüz yettiğince Allah’tan sakının ve buyruklarını dinleyin, boyun eğin; mallarınızdan, kendinizin iyiliğine olarak bağışlayın. Kim, benliğinin açgözlülüğünden korunursa işte, başarıya ulaşanlar, ancak onlardır”

Bakara suresi âyet 177:

“Yüzlerinizi doğuya ya da batıya çevirmeniz Birr değildir. Ama Birr, Allah’a, Son Gün’e, meleklere, Kitap’a, peygamberlere inanmak; sahip olduklarından akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolcuya ve dilenenlere ve boyundurukları çözmeye Allah sevgisi için vermek ve namazı kılmak, zekatı vermektir. Ve sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte içtenlikli olanlar bunlardır. Ve işte takvâlılar da bunlardır.”

Enbiya suresi âyet 48, 49:

“Hiç kuşkusuz, Musa. Ve Harun’a Ayırıcı ve bir aydınlık, takvâlılara bir Hatırlatma vermiştik,

ki onlar, Saat endişesi içinde gaybda Rabb’lerinden korkarlar.”

Al-i Imran suresi âyet 76:

“Hayır! Ama her kim, sözünü yerine getirir ve takvâlı davranırsa…. Evet, Allah işte o takvâlıları sever.”

Rum suresi âyet 30, 31:

“Öyleyse sen, yüzünü içtenlikle dine çevir; Allah, insanları hangi doğa üzere yaratmışsa, o doğallıkla. –Allah’ın yaratmasında hiçbir değişme yoktur: İşte, dosdoğru din budur, ama insanların çoğu bilmez,-

O’na yönelerek. Ve O’na takvâlı davranın ve namazı kılın ve ortak koşanlardan olmayın.”

Tevbe suresi âyet 7:

“ Tanrılar uyduranlar için, Allah ve Elçisi katında nasıl bir antlaşma olabilir?! Kendileriyle Kutsal Mescit’in yanında antlaştıklarınız bunun dışındadır. Öyleyse onlar, size doğru davrandıkça, siz de onlara doğru davranın. Gerçekten Allah, takvâlıları sever.”

Hud suresi âyet 49:

“-İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce, bunları ne sen biliyordun, ne de halkın.- Öyleyse sabret, evet sonuç, takvâlılarındır.”

Takvânın kazandırdıkları:

Buraya kadarki açıklamalarımızda takvâ’nın sözcük ve kavramsal anlamlarını açıklamıştık. Önemini de belirtmiştik. Şimdi de Takvâ’nın insana dünya ve ahirette sağlayacağı kazançları Kur’ân’da görelim.

Takvânın dünyada kazandırdıkları:

a) Allah takvâ sahiplerine (müttekılere) Veli (yakın, yardımcı, yol gösterici, karanlıklardan aydınlığa çıkarıcı) olur.

Casiye suresi âyet 19:

“Hayır, onlar, Allah’a karşın, sana asla bir yarar sağlayamazlar. Gerçekten de hainler, doğrusu birbirlerinin velisi/yardım eden, yol gösteren, koruyan Yakınıdırlar. Öyleyse, Allah da takvâlıların Velisi/yardımcısı, yol gösteren Yakın’ıdır.”

Enfal suresi âyet 34:

“Ama, Kutsal Mescit’ten alıkoydukları halde, Allah onları niçin cezalandırmasın? Aslında onlar, O’nun velileri/yakınları değildir. O’nun Yakınları ancak takvâlılardır. Ama onların çoğu bilmez.

b)Takvâ sahiplerine dünya ve ahirette korku olmaz.

Yunus suresi âyet 62-64:

“Allah’ın velilerine gelince, değil değil mi ki gerçekte, -kaygı yok onlara, ve üzülmeyecekler de,

-onlar, Allah’a inanan ve takvâlı davranan kimselerdir,

bu hayatta olduğu gibi, ötekinde de onlar için bir müjde vardır. –Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur.. –işte, büyük başarı budur!”

c) Takvâ sahipleri diğer insanlara verilen ceza ve sıkıntılardan korunurlar.

Neml suresi âyet 52, 53:

“İşte hainlikleri yüzünden çatıları çökmüş evleri! Bunda, bilen kimseler için, gerçekten, bir gösterge vardır.

Ve inanıp takvâlı davrananları ise kurtardık.”

d) Takvâ sahiplerine kimse zarar veremez.

Al-i Imran suresi âyet 120:

“Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer. Başınıza bir kötülük geldiğinde de, sevinirler. Eğer sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların entrikaları size hiçbir zarar vermez. Allah, gerçekten, bütün yaptıklarını kuşatmıştır.”

A’raf suresi âyet 201:

“Evet, takvanın gereklerini yerine getirenler var ya, onlara Şeytan’dan bir kışkırtma dokunduğunda, hatırlamaya çalışırlar. Ve işte, apaçık görücüdürler. (Görülmesi gerekeni görürler)”

e) Allah Takvâ sahiplerine meleklerle yardım gönderir:

Al-i Imran suresi âyet 125:

“Evet, siz sabırlı ve takvâlı olmanız durumunda, düşmanlarınız ansızın üzerinize saldırırsa, Rabb’iniz işaretleyen beşbin melekle yardımınıza koşar.”

Nahl suresi âyet 30-32:

Takvalılara, “Rabbiniz ne indirdi?” denince, onlar, “İyilik!” derler. İyi davrananlara, bu dünyada iyilik vardır. Öteki yurt ise, elbette daha da iyidir. Ve elbette, takvalıların yurdu ne güzeldir!

-Altlarından ırmaklar akan Adn Bahçelerine girerler. Onlar için, orada, diledikleri her şey vardır. Allah, takvalıları işte böyle ödüllendirir,

onlar meleklerin, “Barış size! Yaptıklarınıza karşılık girin cennete!” diyerek, tertemizken canlarını aldıkları kimselerdir.”

f) Takvâ sahipleri bereket/bolluk içinde yüzerler.

A’raf suresi âyet 96:

Eğer o kentlerin sakinleri inanıp takvâlı olsalardı, biz kesinlikle üzerlerine göğün ve yerin bolluklarını açardık. Ama yalanladılar. Biz de yaptıklarına karşılık kendilerini yakalayıverdik.”

g) Takvâ sahiplerine Allah Furkan’ı/iyiyi kötüyü ayırma gücü verir.

Enfal suresi âyet 29:

İnananlar! Allah’a karşı takvâlı olursanız, O size iyiyi kötüden ayırt etme gücü verir, kötülüklerinizi siler ve sizi bağışlar.Allah büyük lütuf sahibidir”

Hadid suresi âyet 28:

“Ey inananlar! Allah’a takvâlı davranın –ve elçisine inanın ki,- size rahmetini iki kat versin; size kendisiyle yürüyeceğiniz bir ışık versin ve sizi bağışlasın; -gerçekten de, Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.-”

h) Takvâ sahiplerine her şey kolaylaştırılır.

Leyl suresi âyet 5-7:

“Sonra, kim bağışta bulunursa ve takvâlı davranırsa,

ve en güzel olanı doğrularsa,

o zaman ona en kolayı, kolaylaştıracağız.”

i) Takvâ sahiplerine Allah, kurtuluş yollarını ve problemlerin hal çarelerini ihsan eder.

Talak suresi âyet 2:

“Sonra süreleri bittiğinde, onları ya uygun bir şekilde alıkoyun ya da onlardan uygun bir şekilde ayrılın; aranızdan iki adil tanık tutun. Ve tanıklığı, Allah için yerine getirin. İşte bu, Allah’a ve Son Gün’e inanan kimseye verilen öğüttür. Ve kim Allah’a takvâlı davranırsa, O, ona bir kurtuluş yolu sağlar.

j) Takvâ sahiplerine Allah, yeryüzünün varisliğini, sonucun güzelliğini verir.

A’raf suresi âyet 128:

“Musa halkına, “Allah’tan yardım dileyin ve sabredin. Evet, yeryüzü Allah’ındır, kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Gerçekten de sonuç takvâlılarındır.” dedi.”

k) Takvâ sahipleri rahmet ve mağfireti hak ederler.

En’am suresi âyet 155:

“Bu, indirdiğimiz bir Kitap’tır. Ona uyun ve Allah’a karşı takvâlı davranın. Belki size merhamet edilir.”

L) Takva sahipleri cennete girerler.

Zümer suresi âyet 20:

“Ama, Rabblerine karşı takvalı davrananlara, üst üste bina edilmiş, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Allah’ın sözü! Allah, sözünden dönmez.”

m) Takva sahiplerinin istekleri kabul edilir.

Maide suresi âyet 27:

“Ve iki Ademoğlunun öyküsünü bütün gerçekliğiyle onlara anlat: ikisi birer kurban sunmuşlardı; birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Beriki, “Kesin, seni öldüreceğim!” deyince, diğeri şöyle demişti: “Allah ancak takvalılardan kabul eder.””

Takvânın âhirette kazandırdıkları:

a) Gerçek kurtuluşa ancak takvâ sahipleri ererler.

Maide suresi âyet 35:

Ey inananlar! Allah’a takvalı davranın ve O’na yaklaşmaya yol arayın ve O’nun yolunda savaşın. Belki kazançlı çıkarsınız”

Maide suresi âyet 100:

“De ki: “Kötünün çokluğu seni hayrete düşürse de, kötüyle iyi bir olmaz! Öyleyse, ey kavrama yeteneği olanlar, Allah’a karşı takvalı olun. Belki kazançlı çıkarsınız”

Al-i Imran suresi âyet 130:

“Ey inananlar! Kat kat artan faizi yemeyin. Ve Allah’tan korkun. Belki kazançlı çıkarsınız!”

Al-i Imran suresi âyet 200:

“Ey inananlar! Sabredin! Sabırla savaşın, direnin ve Allah’tan sakının. Belki kazançlı çıkarsınız!”

b) Ahiret yurdu takvâ sahipleri içindir.

En’am suresi âyet 32:

“Ve şimdiki hayat, bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Son yurt, takvâlı davrananlar için, kesinlikle daha iyidir. Hâlâ anlamıyor musunuz?”

Zuhruf suresi âyet 33-35:

“Eğer insanlar, tek bir toplum olmasaydı, Rahman’ı/Çok merhametliyi inkar edenlerin evlerine, gümüşten çatılar ve oraya çıkmaları için merdivenler yapardık,

yine, evlerine kapılar, ve üzerine yaslandıkları tahtlar,

ve her çeşit süs. Bunların tümü, ancak şimdiki hayatın geçici zevkleridir. Öteki dünya ise, Rabb’inin katında, takvâlılarındır.”

Meryem suresi âyet 60-63:

“Ancak tevbe eden, inanan ve iyi iş yapan bunun dışındadır. Bunlar ise, Cennet’e girerler –ve hiçbir haksızlığa uğratılmazlar,-

Adn Bahçeleri’ne ki, Rahmân, kullarına gaybda söz vermiştir,- evet O’nun va’dı/sözü yoldadır/yerine gelir,-

Orada hiçbir boş söz işitmezler; yalnız “Barış!”; ve orada sabah akşam besinleri de vardır.

İşte takvalıları mirasçı kılacağımız Cennet budur.”

c) En iyi sonuç takvâ sahiplerinindir.

Hud suresi âyet 49:

“-İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce, bunları ne sen biliyordun, ne de halkın.- Öyleyse sabret, evet sonuç, takvâlılarındır.

Yusuf suresi âyet 56, 57:

“..Böylece, Yusuf’u yeryüzünde yetki sahibi yaptık, dilediği yerde yerleşebilmesi için. Biz, dilediğimize merhamet ederiz. İyilik yapanların karşılığını, asla kaybettirmeyiz.

Ve öteki dünya karşılığı, inananlar ve takvânın gereklerini yerine getirenler için, daha hayırlıdır.”

d) Akıllı insanlar ancak bu güzel yurdu kazanmaya çalışırlar.

Nahl suresi âyet 30-32:

Takvâlılara, “Rabb’iniz ne indirdi?” denince, -onlar, “İyilik” derler. İyi davrananlara, bu dünyada iyilik vardır. Öteki yurt ise, elbette daha iyidir. Ve elbette, takvâlıların yurdu ne güzeldir!

-Altlarından ırmaklar akan Adn bahçelerine girerler. Onlar için, orada, diledikleri her şey vardır. Allah, takvâlıları böyle ödüllendirir.

Onlar, meleklerin, “barış size! Yaptıklarınıza karşılık girin Cennet’e!” diyerek, tertemizken canlarını aldıkları kimselerdir.”

e) Takvâ sahipleri korkmazlar, üzüntü çekmezler.

Yunus suresi âyet 62, 63:

“Uyanın! Allah’ın Yakınlarına kesinlikle kaygı yok onlar üzülmeyecekler de.

Onlar inanan ve takvâlı davranan kimselerdir

Zümer suresi âyet 61:

Ve Allah, takvâlıları sığınaklarına sığındıracak. Onlara kötülük dokunmayacak; onlar üzülmeyecekler de.”

f) Takvâ sahipleri derece bakımından başkalarından üstündürler. Onlar cennete bölük bölük girecekler.

Bakara suresi âyet 212:

“Şimdiki hayat, inkarcılara süslü gösterilmiştir ve onlar inananlarla alay ediyorlar. Ama takvâlı olanlar, Diriliş Günü onların üstündedir. Ve Allah dilediğine hesapsız verir.”

Kalem suresi âyet 34, 35:

Evet, takvâlılar için, Rab’leri katında Mutluluk Bahçeleri vardır.

Öyle ya, teslim olanları, suçlular gibi tutarmıyız hiç?”

Zümer suresi âyet 73:

“Ve Rabblerine karşı takvalı davrananlar da, bölük bölük Cennet’e sevk edilecekler. Sonunda, oraya varıp kapıları açıldığında, bekçiler onlara, “Barış size, hoş geldiniz! Artık temelli kalmak üzere, girin buraya!” diyecekler.”

Nebe’ suresi âyet 31-36:

Kesinlikle, takvâlı davranalar için, Rabbinden bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/kurtuluş mekanları; sulak bağlar-bahçeler, üzümler; hepsi bir seviye tomurcuklar, dolu dolu su kapları vardır. Orada boş söz ve yalan duymazlar.”

Hıcr suresi âyet 45-50:

Evet takvâlılar, bahçelerin ve pınarların başındadır.

Oraya güvenlik içinde, barışla girin.

Ve biz, onların gönüllerinde olabilecek kini söküp atacağız. Artık onlar, tahtlar üzerinde, karşı karşıya oturan kardeşler gibi olacaklar.

Orada onlara yorgunluk gelmeyecek ve oradan çıkarılmayacaklar.

Benim gerçekten bağışlayan, merhamet eden olduğumu, kullarıma bildir,

Ve cezamın da can yakıcı olduğunu!”

Kaf suresi âyet 32-35:

“Uzak değil! Cennet, takvalılara yaklaştırılacak.

-İşte bu size söz verilendir. Çok tevbe eden, kendini koruyan herkese,

görmediği Rahmân’dan korkana ve pişmanlık duyan bir kalple gelene.

Oraya güvenlik içinde girin. İşte sonsuzluk günü budur!

Orada kendileri için, diledikleri her şey olacak. Bununla birlikte, yanımızda fazlası da vardır.”

Sad suresi âyet 49,50:

“Bu bir hatırlamadır. Takvalılara, gerçekten güzel bir gelecek vardır,

kapıları kendileri için açılmış Adn Bahçeleri……..”

Ra’d suresi âyet 35:

Takvâlılara söz verilen cennet, şöyledir: Onun altından ırmaklar akar. Meyveleri süreklidir ve gölgesi de. (Hakkı Yılmaz) http://www.istekuran.net/?p=84

posted in SALİH AMEL | 0 Comments

21st Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ZİKİR ÇEKMEK, ZİKRETMEK / ZİKRULLAH (ALLAH’IN ZİKRİ)

Din Adına Toplumdaki Yanlışlar” adlı kitabımızda da yer almış olan bu konu maalesef toplumda sürekli yanlış algılanıp yanlış olarak uygulanmaktadır. Bu nedenle konuyu tekrar gündeme getirmekte yarar görüyoruz.

Bu incelememiz kendi kişisel yorumumuza veya herhangi bir mezhebin, meşrebin, hizip ya da cemaatin görüş ve ön kabulüne değil, tamamen Kur’an’a dayanan tahlillerden oluşmaktadır. İncelememizin amacı, konunun Kur’an ile sağlamasının yapılarak bu alandaki yanlış bakış açılarının düzeltilmesine katkı sağlamaya yöneliktir. Çünkü dine ait bir sözcüğü veya kavramı en iyi ve en doğru şekilde öğrenmenin yolu Kur’an’a bakmaktır. Zira Yüce Allah, vermiş olduğu görevleri kullarının nasıl yapacağını sadece Kur’an’da açıklamıştır. Bunları anlamak ve uygulamak için ne kimsenin himmetine ne de izahına gerek vardır. Her inanan, dine ait konuları öncelikle Kur’an’dan bizzat kendisi okur, anlar ve uygular; yöntem budur.

Yüce Allah, dinle ilgili olup da Kur’an’ın indiği dönemde Arap toplumunda var olmayan veya var olmasına rağmen orijinalliğini yitirmiş her sözcük ve kavramı, herhangi bir şekilde tahrifata uğramaması için Kur’an’da herkesin anlayacağı tarzda açıklamıştır. Buna karşılık, yozlaşmamış, bozulmamış sözcük ve kavramlar ise “Ma’lumu ilam (bilineni tekrar bildirme)” olmasın diye Kur’an’da izahat verilmeksizin yer almıştır. Zira aksi durum Kur’an’ın vecizliği ile bağdaşmaz. Meselâ Kur’an “namaz”ı tarif etmemiştir. Çünkü “es-salat [namaz]” sözcüğü Araplar arasında bilinen ve “sürekli niyaz etmek” ve “sosyal destek” anlamında kullanılan bir sözcüktü. Gerçekten de “ salat”, İbrahim peygamberden itibaren bütün peygamberlere görev olarak verilmiş ve toplumlarda varlığını devam ettirmiştir. (Enfal/35, Tövbe/54, Enbiya/73, Bakara/43, Âl-i Imran/43, Hud/87, Meryem/31, 55, Ta Ha/14) Kur’an’da “namaz” tarif edilmemiştir ama “abdest” adı verilen namaz öncesi temizlik, eski toplumlarda olmadığından Maide suresinde açıklanmıştır:

5Maide/6: Ey iman sahipleri! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, topuklara kadar ayaklarınızı da (meshedin/yıkayın). Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin. …

Bu konudaki bir başka örnek de “yevmü’d-din” terimidir. Bu kavram da peygamberimiz ve Arap toplumu tarafından önceden bilinmeyen ve ilk defa Fatiha suresinde geçen bir kavramdır. Bu kavramın ne olduğu ise İnfitar suresinde açıklanmıştır:

82İnfitar/15–19: Din günü girerler oraya. Onlar ondan görülmeyecek şekilde uzaklaşmış değillerdir. Ve Din gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? Sonra, Din gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? Bir gündür ki o, hiçbir kimse başka bir kimse için hiçbir şeye güç yetiremez. Ve o gün buyruk yalnız Allah’ındır.

Keza “leyletü-l kadr [kadir gecesi]” tabiri de insanlara ilk olarak Kur’an ile duyurulmuş ve ne olduğu yine Kur’an’da açıklanmıştır. Diğer taraftan, eski toplumlara da farz kılınmış bir ibadet olan “oruç” kavramı, zaman içerisinde orijinalliğini kaybettiğinden, Kur’an’da detaylı olarak açıklanmıştır. Orucun ne zaman tutulacağı, orucun süresi, orucu kimlerin tutup kimlerin tutmayacağı, oruçlunun yapabileceği ve yapmaması gereken davranışlar, Bakara suresinin 183–187. ayetlerinde herkesin anlayabileceği bir şekilde açıklanmıştır. Böyle olmasına rağmen, oruç ibadetini hâlâ başkalarından öğrenmeye çalışanlara tavsiyemiz, birazcık zahmete katlanarak konuyu Kur’an’dan okumaları ve bu vesileyle Kur’an ile tanışmalarıdır.

Dinlerini Kur’an’dan öğrenen inananlar öncelikle şunu bilmelidirler ki, Kur’an Allah’ın koruması altındadır ve hiç kimsenin onu bozması ve içine yalan yanlış şeyler sokması mümkün değildir:

15Hicr/9: Hiç kuşkusuz Biz, o “Zikr”i Biz indirdik, Biz… Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız.

Ayrıca dinlerini Kur’an’dan öğrenenler akıllarından hiç çıkarmamalıdırlar ki, Kur’an anlaşılmaz, çözümü zor denklemler yumağı değildir. Kur’an “mübin”dir, “mufassal”dır. Açıklanması gereken her şey onda açıklanmıştır. Yüce Allah’ın mesajını öğrenebileceğimiz tek yetkili kaynak Kur’an’dır. Bu mesaj orada açık açık anlatılmış ve izah edilmiştir. Örnek olarak İsra ve Fussılet surelerinde Kur’an’ın “şifa” olduğu bildirilmiştir:

17İsra/82: Ve Biz Kur’an’dan, inananlar için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Ve (bu,) zalimlerin yıkımını artırmaktan başka katkı sağlamıyor.

41Fussılet/44: Ve eğer Biz onu yabancı dilde bir Kur’an yapsaydık, elbette “Ayetleri detaylandırılmalı değil miydi? İster yabancı dilde ister Arapça!” diyeceklerdi. De ki: “O, iman edenler için bir kılavuz ve bir şifadır.” İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve Kur’an onlar üzerine bir körlüktür. Onlara çok uzak bir mekândan seslenilmektedir.

Kur’an’ın neye “şifa” olduğu ise Yunus suresinde açıklanmıştır:

10Yunus/57: Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerdekine şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet geldi.

Görüldüğü gibi, Kur’an’ın neye şifa olduğu sorusu Yüce Allah tarafından yine Kur’an’da cevaplandırılmıştır. Allah’ın açıklamalarına göre Kur’an nezleye, gribe, ülsere, kansere, baş ağrısına, diş ağrısına değil, göğüslerdekine yani düşüncenin, aklın ürünü olan hastalıklara şifadır. Diğer bir ifadeyle, Kur’an küfür, şirk, her türlü ahlâksızlık ve her türlü rezilliği de içine alan gönül yaralarına, gönül dertlerine şifadır. Ayette bu “şifa”nın “öğüt” de olduğu bildirildiğine göre, demek oluyor ki düşüncenin, aklın ürünü olan hastalıklardan mustarip olanlar, ancak bir şifa olan bu öğüdü [Kur’an’ı] okuyup anladıklarında bu dertlerinden kurtulacaklardır. (Amenna/ şüphesiz inandık ve tasdik ettik.) Muskacılara gidip içinde ne olduğunu bilmediği kâğıt parçalarını alarak üstlerinde taşıyanların, Kur’an’ı süslü kılıflar içinde saygıyla evin en yüksek yerinde asılı tutarak ondan medet umanların, ne anlattığını bilmeden onu hatmedip duranların ne olacağı ise uzun uzun tefekkür edilmesi gereken bir durumdur.

Dine ait konuların sadece Kur’an’dan öğrenilmesi gerektiğine dair bu açıklamalardan sonra asıl konuya dönelim:

“ZİKR” sözcüğünün sözlük anlamı “anmak, hatırlamak, hatırdan çıkarmamak, öğüt almak, unutmamak, ibret almak” demektir. (el Müfredat; zkr mad.) Sözcük, gerek “zikr” mastarı ve gerekse diğer tüm türevleri olarak Kur’an’da hep bu sözlük anlamıyla kullanılmıştır.

Ancak sözcük “ez-Zikr” olarak [harf-i tarif ile belirtili bir sözcük yapılarak] mecaz-ı mürsel sanatıyla “öğüt verme” anlamı ekseninde Semavî Kitaplar [Vahiy, İlâhî Kitap, Kur’an, İncil, Tevrat, Zebur] içinde kullanılmıştır (Âl-i Imran/58, A’râf/63, 69, Hicr/6, Enbiya/7, 42, 50, 105, Furkan/29, Şuara/5, Ya Sin/69, Sad/1, 8, 49, 87, Zümer/23, Fussılet/41, Şuara/5, Zühruf/36, 44, Kamer/25, Kalem/51, Tekvir/27, Ta Ha/14, 99, 113, Saffat/3, 168, Talâk/10, Mürselât/5, Müminun/71, En’âm/90).

“Zikr” sözcüğü “zikrullah” olarak ifade edildiğinde anlamı “Allah’ı anmak” demek olur ki, üzerinde duracağımız ana konu da budur. Nitekim Kur’an ayetlerinde “zekera” fiili “Allah” lafzını tümleç alarak “… Allah’ı anarlar”, “… Allah’ı çokça anın!” tarzında kullanılmıştır. Bir kelimeyi kendine mef’ul [tümleç] alan bir fiil, mastar halindeyken o kelimeye “muzaf” da olabilir. “Allah’ı çokça anın!” ile “… Allah’ı anmaya koşunuz”, “… Kalpler Allah’ı anmak ile huzur bulur” ifadeleri buna örnektir. “Allah” lafzı birinci cümlede “üzkürû” fiilinin mef’ulü [tümleci], ikinci ve üçüncü cümlelerde ise “zikr” mastarının “muzaf”ı olmuştur. Bu Arapça kaidesiyle anlatılmak istenen temel nokta şudur: Bir fiil ile ona tümleç olan sözcük beraberce ne anlama geliyorsa, aynı sözcük isim tamlamasında o fiilin mastarına muzaf olduğunda da beraberce aynı anlama gelir. “Allah’ı anar” ile Allah’ı anmak” ifadeleri buna örnektir.

Kur’an’da yüzlerce ayette geçen ”zikr” mastarı ve bu sözcükle yapılmış “zikrullah” tamlaması “salât”, “zekât”, “savm [oruç]” gibi bir terim olmayıp “yemek”, “içmek” gibi eylem ifade eden sözcüklerdir. Bilindiği gibi, “namaz”, “belirli zamanlarda, belirli beden hareketleriyle, belirli dua ve ayetlerin okunmasıyla yapılan kulluk” anlamında bir terimdir. Aynı şekilde “oruç” da bir terim olup “belirli bir zaman diliminde ve özel bir amaçla yemeyi, içmeyi ve cinsel ilişkiyi terk etmek” demektir. Zikr ve zikrullah ise birer terim değildir.

İşin aslı böyle olmasına rağmen, Arapçadan Türkçeye yapılan tüm çevirilerde “zikr” sözcüğü Türkçeleştirilmeden Arapça olarak bırakılmış ve böylece sözcük, sanki bir dinî terim gibi kullanılagelmiştir. Bu bilgisizlik, her zamanki gibi, açıkgözler ve art niyetliler tarafından çokça istismar edilmiştir. Bu istismara uygun olarak cahil halk arasında zikir halkaları, zikir şekilleri ve zikir aletleri icat edilmiştir. Bu sözcüğün yanlış algılandığının farkında olan İslâm düşmanları ise, binlerce senedir sürdürdükleri faaliyetlerine bu konuyu da dâhil ederek Müslümanların daha fazla uyuşturulmalarını, daha çok perişan edilmelerini, daha derin bir sapkınlığa düşürülmelerini sağlamaya çalışmışlardır. Bilerek ya da bilmeyerek bu istismara alet olanlar, bu sapkınlığın faziletlerini anlatan kitaplar yazarak bunları Müslümanlara satmışlardır.

Kur’an’ın birçok ayetinde “zikrullah [Allah’ın anılması] olgusundan bahsedilerek bunun önemine ve gereğine değinilmektedir:

3Âl-i Imran/191: O [Aklını kullanan] kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler: “Ey Rabbimiz! Sen bunu boşu boşuna yaratmadın! Senin şanın yücedir. Bizi ateşin azabından koruyuver!”

4Nisa/103: Sonra da namazı tamamlayınca, artık Allah’ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Sonra sükûnet bulduğunuzda da, namazı tam bir biçimde yerine getirin. Namaz, müminler üzerine vakitlenmiş bir farz olmuştur.

2Bakara/114: Ve Allah’ın mescitlerini, içlerinde Allah’ın adı anılmasın diye engelleyen ve onların yıkımı için uğraşan kişiden daha zalim kim olabilir! Böylelerinin, o mescitlere girmeleri ancak korka korka olacaktır. Onlar için dünyada bir rezillik vardır. Bunlar için ahirette de büyük bir azap vardır.

Ankebut 45: Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Şüphesiz ki namaz, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar. Elbette ki Allah’ı anmak daha büyüktür. Allah yaptığınız şeyleri bilir.

Hadid 16: İnananlar için hâlâ vakti gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ı anmak ve Hakk’tan gelen için ürpersin de daha önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmiş de kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu da yoldan çıkmıştır.

Zümer 22: Peki Allah kimin göğsünü İslâm’a açarsa, o zaman o, Rabbinden bir ışık üzerinde olmaz mı? Öyleyse Allah’ı anmaya karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun. İşte onlardır, açık seçik sapıklık içindekiler.

Ta Ha 42: Sen ve kardeşin ayetlerimi götürün ve Beni anmakta ikiniz de gevşeklik etmeyin.

Ta Ha 124–126: Kim Benim anılmamdan [beni anmaktan] yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: “Rabbim, ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” (Allah) Der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldiğinde sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun.”

A’râf 205: Ve sabah akşam [her zaman] kendi içinden, korkarak ve yalvararak, yüksek olmayan bir sesle Rabbini an ve umursamazlardan olma!

Cinn 17: Onları, onun içinde imtihan edelim. Kim Rabbinin anılmasından yüz çevirirse Rabbi onu, gittikçe yükselen bir azaba sokar.

Nur 37: Öyle erkekler vardır ki, ne bir ticaret ne bir alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyamaz. Onlar kalplerle gözlerin ters döneceği günden korkarlar.

Münafikun 9: Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Böyle bir şeyi kim yaparsa işte onlar, hüsrana uğramışların ta kendileridir.

Cuma 9: Ey inananlar! Toplantı günü namaz için çağrı yapıldığı zaman Allah’ı anmaya koşun, alış verişi de bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

Bakara 152: Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Ve Bana şükredin, Bana nankörlük etmeyin.

Ra’d 28: O kişiler inanan ve kalpleri Allah’ı anmakla yatışan kişilerdir. Gözünüzü açın! Kalpler yalnız ve yalnız Allah’ı anmakla yatışır / tatmin olur.

Kur’an’da bu kadar önem verilen “zikrullah”ın ne demek olduğu, nasıl yapılacağı ancak yine Kur’an’dan öğrenilebilir. Ne var ki, cehalet, gaflet veya dalalet gibi nedenlerle konu Kur’an’dan değil, İslâm düşmanlarından öğrenilmeye kalkışılmış, sonuçta ortaya “zikr çekmek” diye tuhaf ve anlaşılmaz uygulamalar çıkmıştır. Bu uygulamalar daha çok geri kalmış, yoksul ve eğitimsiz Müslüman ülkelerdeki cemaat ve tarikatlar eliyle yaygınlaşmış, haftanın belirli gün ve saatlerinde ellerine doksan dokuzluk, binlik, on binlik tespihler alan insanlar, halkalar halinde güya zikir yaptıklarını zannederek “Allah, Allah”, “La ilahe illallah, La ilahe illallah” veya “Hu, Hu” diye bağırıp durmuşlardır. İşin en acıklı yanı, bu yaptıklarıyla da kolayca cennete gideceklerine inanmışlardır.

Kesinlikle bilinmelidir ki, ne bu zikir anlayışı ne de ona bağlı olarak gelişen bu garantici cennet inancı doğrudur. Bu tür yoz ve yozlaştırıcı anlayışların hiç kimseye yararı yoktur. Parayı çok seven veya paraya ihtiyacı olan bir kimsenin herhangi bir para kazanma uğraşısına girmeden, eline bir tespih alıp günde binlerce kez “para, para, para, …” diye sayıklamak suretiyle para kazanması nasıl mümkün değilse, ahirette cennetle ödüllendirilmek isteyen bir kimsenin de, yukarıda açıkladığımız yoz ve saçma davranışlarla Allah’ın rızasını kazanması mümkün değildir. Çünkü Yüce Allah, cennetin bedelini Kur’an’da bildirmiştir:

Tövbe 111: Kesinlikle Allah, Müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır. …

Cennetin bedelinin canlarımız ve mallarımız olduğunu söyleyen yukarıdaki ayet Kur’an’da duruyor iken, bir Müslüman’ın belli sayılarda tespih çekerek Allah’ın rızasını kazanacağını ve cennete gireceğini umması, anlaşılır bir davranış değildir. İslâm düşmanları tarafından uydurulan bu tür yalanlar, Müslümanları gayretten, faaliyetten, rekabetten uzaklaştırıp tembelliğe, miskinliğe ve uyuşukluğa sevk etmektedir. Bu durum, bu yalanlara uyarak dünya hayatını Allah’ın razı olmayacağı şekle sokanların ahiret hayatlarını da karartmaktadır.

Oysa Allah’ın bizden beklediği doğru davranışların hepsi Kur’an’da mevcuttur. Bir Müslüman olarak bize düşen, Allah’ın bizden istediklerini Kur’an’daki şekliyle öğrenip uygulamaktır. Konumuz hakkında da Yüce Allah, kendisini anmamızı emretmiştir. Dinini Kur’an’dan öğrenen bir Müslüman’ın bunun nasıl yapılacağını öğrenmek için yapacağı tek şey Kur’an’a başvurmaktır. Çünkü, “Madem ki Yüce Allah kendisini anmamızı istemiştir, bunun nasıl yapılacağını da mutlaka bize bildirmiştir.” mantığı ile başvurulacak ve Allah’ın mesajını taşıyan yegâne kaynak Kur’an’dır. Nitekim Yüce Allah, “zikrullah” eyleminin, kendisinin gösterdiği şekilde yapılmasını istemiştir:

Bakara 198: Rabbinizden bir lütuf istemenizde hiçbir sakınca yoktur. Sonra Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş’ari-Haram’da Allah’ı anın. Ve O’nu O’nun size gösterdiği gibi anın. Ve siz bundan önce gerçekten sapkınlardan idiniz.

Yüce Allah’ın bize kendisini anmamız için gösterdiği, öğrettiği şekil ise iki ayet sonrasında bildirilmiştir:

Bakara 200: Sonra da ibadetlerinizi bitirdiğinizde yine Allah’ı anın, tıpkı babalarınızı andığınız gibi. Hatta daha kuvvetli bir anışla anın. İnsanlardan bazısı, “Ey Rabbimiz bize dünyada ver!” diyen kimselerdir. Onun için de ahirette bir nasip yoktur.

Ayetlerden açık ve net olarak anlaşıldığı gibi, Yüce Allah kendisini babalarımızı andığımız gibi, hatta daha kuvvetle/şiddetle anmamızı emretmektedir. Bu durumda öncelikle babalarımızı nasıl andığımızı düşünmemiz gerekmektedir. Bir insanın herhangi bir sayaçla gece gündüz “Baba, Baba …” diye diliyle babasını anması söz konusu olamayacağına göre, burada düğümü çözecek olan ipucu, babamızı anmamızın, onu düşünmemizin nasıl olması gerektiğindedir.

Evlatlarına “Oğlum/kızım, beni unutma!” diye tembih eden babaların bu sözle evlatlarının kendilerini sayıklamalarını kastetmedikleri kesindir. O hâlde babalarımızı anmamız, onları düşünmemiz, onları aklımızdan çıkarmamamız, üzerimizdeki haklarını düşünüp onlara olan maddî ve manevî sorumluluklarımızı hatırlamamız, sevgide ve saygıda kendilerine kusur etmememiz demektir.

“Zikrullah”ı belirli sayıdaki ifade kalıplarıyla yapmayı doğru bulan zihniyetin, Allah’ın Bakara/152’de verdiği “Beni anın ki, ben de sizi anayım” mesajı hakkında ayrıca kafa yormaları ve Allah’ı “Allah, Allah …” diye anan kimselerin, Allah’tan da kendilerini “kulum, kulum …” diye anmasını bekleyip beklemediklerini düşünmeleri gerekir.

Bu dini en iyi anlayan ve en iyi uygulayanların, peygamberimiz ile onun çağdaşı olan ve dini eğitimlerini ondan alan sahabe olduğu şüphesizdir. O güzide Müslümanlar bu ayetleri bugünkü tarikat, tekke ve tasavvuf anlayışıyla anlayıp uygulamamışlardır. Onların belirli sayılarla “Allah, Allah …” diye zikrettiklerini kimse duymamış, hiçbir kitap yazmamıştır. Onlar, kişinin aynasının “iş” olduğunun, lâfına bakılmayacağının bilincindeydiler. Bu nedenle de ömürlerini hep öğrenerek, öğreterek, Allah için mücadele [cihad] ederek geçirmişlerdir.

Zikrullah / Allah’ın anılması, halk arasında uygulandığı şekliyle elde tespih, dil ile “Allah, Allah …” demek değildir. Zikrullah / Allah’ın anılması, Allah’ın biz kulları üzerindeki haklarını ve bize sunduğu nimetleri düşünmek, O’na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizi ikide bir kontrol etmek, verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek ve daima bu bilinç içerisinde olmaktır. Allah’ın bizden istediği de budur. (Hakkı YILMAZ) http://www.istekuran.com/index.php?page=8c3bb2e15d9fc663f0e0522ef168dc9a&id=66

posted in *ANAKAYNAK KUR'AN | 0 Comments

21st Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NESİH VE RECİM CEZASI

Nesih sözlükte, ‘iki şeyi yan yana getirip birindeki yazıyı diğerine aktarma’ anlamına gelir. ‘Bir şeyi uygulamadan kaldırıp yerine başka bir şey koymaya’ da nesih denir. Bir âyetteki hükmün başka âyetle hafifletilmesi böyledir. Birinci âyete mensuh ikincisine nâsih denir.[1]

Buna göre bir kişinin, yazdığı bir yazıyı bir başka yere aktarması nesihtir. Bu kişi o yazının bir bölümünü çıkarır, bir bölümünü değiştirir, büyük bir bölümünü de aynen aktarır. İkinci yazı birinciyi nesheder ve onun yerine geçer. Allah’ın son Kitabı, öncekilerin yerine geçmek üzere indirilmiştir. Allah, öncekilerde olan hükümlerin bir kısmını son Kitab’ına almamış, bir kısmını daha iyisi ile değiştirmiş, büyük bir bölümünü de aynen aktarmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah, Nuh’a buyurduğunu sizin için bu dinin şeriatı yapmıştır. Sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimiz şudur: Dini ayakta tutun, o konuda ayrılığa düşmeyin…” (Şûrâ 42/13)

Kur’an’da yeni âyetler vardır. Bunlar, öncekilerde olan hükümleri hafifletmişlerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları ümmî Peygambere uyanlara; işte onlara o Peygamber iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar. İyi şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Sırtlarından ağır yükleri, boyunlarından demir halkaları kaldırır atar …” (A’raf 7/157)

Önceki kitaplarda olduğu halde insanlardan gizlenmiş ve zamanla unutulmuş âyetler vardır. Bunların bir kısmı Kur’an’a alınmış, bir kısmı alınmamıştır. Kur’an’da olduğu halde elimizdeki Tevrat ve İncil’de olmayan âyetlerin sebebi budur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Ey Ehl-i Kitap,[2] Kitap’tan gizlediğiniz bir çok şeyi size açıklayan bir çoğunu da affeden Elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi.” (Mâide 5/15)

Önceki Kitaplara, insanlar tarafından yapılan ilaveler de vardır. Bunu da şu âyetten anlıyoruz:

“Vay o kimselere ki, kendi elleriyle yazar sonra biraz karşılık almak için “bu Allah katındandır” derler. Vay o ellerinin yazdığından dolayı onlara! Vay o kazandıklarından dolayı onlara!..”[3] (Bakara 2/79)

Bu tür ilaveler, bütünlüğü bozduğu için onları anlamak zor olmaz. Ehl-i Kitap, bu ilavelere değil, Allah’ın kendilerine indirdiğine uymalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Tevrat’ı biz indirdik. Onda bir hidayet ve bir nur vardı. Allah’a teslim olmuş peygamberler Yahudiler arasında onunla hüküm verirlerdi. Hocalar ve alimler de Allah’ın kitabından hafızalarında olanla hükmederlerdi. Onlar bu hükme şahit idiler. Siz, insanlardan korkmayın; benden korkun. âyetlerimi bir kaç paraya değişmeyin. Her kim Allahın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse onlar kafirlerin ta kendileridir.” (Mâide 5/44)

“İncil’i bilenler, Allahın o kitapta indirdiği ile hüküm versinler. Kim Allah’ın indirdiğine göre hükmetmezse onlar fasıkların ta kendileridir.” (Mâide 5/47)

İncillerle kiliseler arasında derin kopukluk vardır. İncillerin hiçbirinde İsa’nın tanrı olduğu yazılı olmadığı halde kiliseler, aldıkları konsil kararlarıyla bugünkü Hıristiyanlığı İsa’nın tanrılığı inancı etrafında oluşturmuşlardır. Konu ile ilgili kısa bilgiler, Giriş Bölümünde “Bugünkü Hıristiyanlık” başlığı altında verilmiştir.

Önceki kitaplara yapılan ilaveleri tespit için Kur’an’a başvurmak gerekir. Çünkü o kitaplardaki doğruları koruma görevi Kur’an’a aittir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Kendinde olan âyetlerle[4] öncekileri tasdik eden ve koruma altına alan bu kitabı, sana hak olarak indirdik. O halde aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen doğruları bırakıp onların arzularına uyma. Her birinize bir şeriat ve bir yol belirledik. (Gayretiniz olmadan) Allah (imanınızı) yaratsaydı hepinizi tek bir ümmet yapardı. Oysa verdiği hükümlerle sizi denemek için böyle yaptı. Artık hayırlı işlerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, uyuşmazlığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir.” (Mâide 5/48)

Bu âyetler gösteriyor ki Kur’an, Allah tarafından indirilmiş kitapların son nüshası olup önceki kitapları neshetmiştir. Artık uyulması gereken odur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları ümmi Peygambere uyanlara; işte onlara o Peygamber iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar. İyi şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Sırtlarından ağır yükleri, boyunlarından demir halkaları kaldırır atar. Ona iman eden, onu saygıyla destekleyen, ona yardımcı olan ve onunla beraber indirilen Nur’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte umduklarına kavuşacak olanlar onlardır… “ (A’raf 7/157)

Sünnetin Kur’ân âyetlerini neshedip edemeyeceği konusunda gereksiz tarışmalar yapılmıştır. Sünnet Kur’ân’a tabidir. Tabi olana ayrı bir hüküm verilemez.[5] Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Rabbinden sana ne vahy olunuyorsa ona uy. Ondan başka ilâh yoktur. Sen o müşriklere bakma.” (En’am 6/106)

“Âyetlerimiz onlara açık belgeler halinde okununca, bizimle karşılaşmak istemeyenler şöyle dediler: “Ya bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir.” De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem, olacak şey değildir. Ben, bana ne vahyolunursa sadece ona uyarım. Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım.” (Yunus 10/15)

Bir âyet neshedilince, Peygamberimizin onunla ilgili söz ve uygulamalarının da neshedilmiş olacağı açıktır.

Âyetin lafzının neshedilip manasının kaldığı da iddia edilir. Bir âyet, ancak bir başka âyet ile neshedileceğinden sonraki âyet, öncekinin lafzı gibi manasını da nesheder.

Neshin tarifini veren âyet şudur:

“Biz bir âyeti nesheder veya unutturursak, yerine daha hayırlısını, ya da dengini getiririz. Bilmez misin, Allah’ın gücü her şeye yeter.” (Bakara 2/106)

Bir âyet de şöyledir:

“Bir âyeti bir başka âyetle değiştirince, ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilir, şöyle dediler: “Sen sadece iftiracısın.” Yok, onların pek çoğu bilmezler.” (Nahl 16/101)


Bu âyetler, nesih için iki şeyi şart koymuştur:

1. Âyetler arasında olması.

2. Nesheden âyetin, önceki âyetle aynı hükmü veya ondan daha hayırlı bir hükmü taşıması.

Sonuç olarak Kur’an âyetlerinin büyük bir bölümü, önceki kitaplarda olan âyetlerle aynı hükümleri taşımakta, bir kısmı da hafifletici hükümler içermektedir. Hafifletmeye zina cezası örnek olabilir.

Tevrat ve İncil’de zinanın cezası ölümdür. Bunu Peygamberimiz de bir süre uygulamıştır. Kur’ân o hükmü önce müebbet hapse çevirmiş daha sonra da 100 değneğe indirmiştir. Şimdi bu konu ile ilgili neshin Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’daki seyrini izleyelim.

A- TEVRAT’TA ZİNA CEZASI

Levililer Bap 20’de şu hükümler yer alır:

10 Biri başka birinin karısıyla, yani komşusunun karısıyla zina ederse, hem kendisi, hem de zina ettiği kadın kesinlikle öldürülecektir.

11 Babasının karısıyla yatan, babasının namusuna leke sürmüş olur. İkisi de kesinlikle öldürülecektir. Ölümü hak etmişlerdir.

12 Bir adam geliniyle yatarsa, ikisi de kesinlikle öldürülecektir. Rezillik etmişler, ölümü hak etmişlerdir.

13 Bir erkek başka bir erkekle cinsel ilişki kurarsa, ikisi de iğrençlik etmiş olur. Kesinlikle öldürülecekler. Ölümü hak etmişlerdir.

17 Bir adam anne ya da baba tarafından üvey olan kız kardeşiyle evlenir, cinsel ilişki kurarsa, utançtır. Açıkça aşağılanıp halkın arasından atılacaklardır. Adam kız kardeşiyle ilişki kurduğu için suçunun cezasını çekecektir.

19 Teyzenle ya da halanla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü yakın akrabanın namusudur. İkiniz de suçunuzun cezasını çekeceksiniz.

20 Amcasının karısıyla cinsel ilişki kuran adam, amcasının namusuna leke sürmüş olur. İkisi de günahlarının cezasını çekecek ve çocuk sahibi olmadan öleceklerdir.

21 Kardeşinin karısıyla evlenen adam rezillik etmiş olur. Kardeşinin namusunu lekelemiştir. Çocuk sahibi olmayacaklardır.

Tesniye Bap 22’de şu hükümler yer alır:

22 Eğer bir adam başka birinin karısıyla yatarken yakalanırsa, hem kadınla yatan adam, hem kadın, ikisi de öldürülecek. İsrail’den kötülüğü atacaksınız.

23 Eğer bir adam kentte başka biriyle nişanlı ergen bir kızla karşılaşır ve onunla yatarsa,

24 İkisini de kentin kapısına götürecek, taşlayarak öldüreceksiniz. Çünkü kız kentte olduğu halde yardım istemek için bağırmadı; adam da komşusunun karısıyla ilişki kurdu. Aranızdaki kötülüğü ortadan kaldıracaksınız.

25 Eğer bir adam kırda nişanlı bir kızla karşılaşır, onu yakalayıp tecavüz ederse, yalnız tecavüz eden adam öldürülecek.

26 Kıza hiçbir şey yapmayacaksınız. Çünkü kızın ölümü hak edecek bir günahı yoktur. Bu, komşusuna saldırıp onu öldüren adamın davasına benzer.


B- İNCİL’DE ZİNA CEZASI


Yuhanna 8. bölümde şu olay yer alır:

3-4 Din bilginleri ve Ferisiler, zina ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. Kadını orta yere çıkararak İsa’ya, «Öğretmen, bu kadın tam zina ederken yakalandı» dediler.

5 Musa, Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin?

6 Bunları İsa’yı sınamak amacıyla söylüyorlardı; onu suçlayabilmek için bir neden arıyorlardı. İsa eğilmiş, parmağıyla toprağa yazı yazıyordu.

7 Durmadan aynı soruyu sormaları üzerine doğruldu ve, «Aranızda günahsız olan, ona ilk taşı atsın!» dedi.

8 Sonra yine eğildi, toprağa yazmaya koyuldu.

9 Bunu işittikleri zaman, başta yaşlılar olmak üzere, birer birer dışarı çıkıp İsa’yı yalnız bıraktılar. Kadın ise orta yerde duruyordu.

10 İsa doğrulup ona, «Kadın, nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı?» diye sordu.

11 Kadın, «Hiçbiri, efendim» dedi. İsa, «Ben de seni yargılamıyorum» dedi. «Git, artık bundan sonra günah işleme!»

İsa aleyhisselam bu sözüyle recmi kaldırmamış, sadece günahkar insanların şahitliğine dayanarak bu kadar ağır bir cezayı vermemiştir. Matta İncil’inde onun şu sözüne yer verilir:

17 Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim.

18 Size doğrusunu söyleyeyim, gök ve yer ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa’dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile eksilmeyecek.

19 Bu nedenle, bu buyrukların en küçüklerinden birini kim çiğner ve başkalarına öyle yapmayı öğretirse, Göklerin Egemenliğinde en küçük sayılacak. Ama bu buyrukları kim yerine getirir ve başkalarına öğretirse, Göklerin Egemenliğinde büyük sayılacak. (Matta 5)

C- HADİSLERDE RECİM CEZASI
Muhammed aleyhisselamın önünden yüzü karartılmış ve değnekle dövülmüş bir Yahûdi geçirildi. Onları çağırdı, dedi ki; “Kitabınızda zinanın cezası böyle midir?” “Evet” dediler. Sonra onların alimlerinden birini çağırdı ve “Musa’ya Tevrat’ı indiren Allah adına soruyorum, Kitabınızda zina cezası bu şekilde midir? dedi. Dedi ki; “Eğer böyle sormasaydın söylemezdim, orada recm cezası vardır. Ama üst düzey kişiler arasında zina çoğaldı. Onlardan birini yakalarsak serbest bırakırdık, zayıfı yakalarsak ona o cezayı uygulardık. Dedik ki; gelin, üst düzeye de zayıfa da uygulayacağımız bir ceza üzerinde anlaşalım. Sonra recmin yerine yüz karartma ve değnek cezası koyduk. Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi:

“Allah’ım! Senin emrini ilk hayata sokan ben olacağım, çünkü onlar öldürmüşler.”

Hemen emir verdi, o Yahûdi recmedildi, yani taşlanarak öldürüldü. Sonra Allah Teâlâ şu âyeti indirdi:

“… Kimi Yahûdiler … sözleri yerleşik manasından kaydırır, tahrîf ederler. Derler ki; hakkınızda şu karar verilirse uyun, bu karar verilirse uymayın…” (Mâide 5/41)

Çünkü diyorlardı ki, “Muhammed’e gidin; yüz karartma ve değnek cezası verirse uyun, recm yani taşlayarak öldürme cezası verirse kaçın.” Sonra bütün kafirlerle ilgili şu âyetler indi:

“… kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar kafirlerin ta kendileridir.”

“… kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar zalimlerin ta kendileridir.”

“… kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar fasıkların ta kendileridir.” (Mâide 5/44-47)[6]

Bir Yahûdi kadınla erkek zina etmişlerdi. Biri birine dedi ki; “Bizi şu peygambere götürün. Çünkü o, hafifletici hükümlerle gönderilmiştir. Eğer recmden hafif bir ceza verirse kabul ederiz, Allah’ın yanında bize bir dayanak olur, deriz ki; “Peygamberlerinden birinin kararına uyduk”. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme geldiler. Mescitte ashabı arasında oturuyordu. Dediler ki; “Ebû’l-Kasım![7] Zina etmiş bir erkekle kadın hakkındaki görüşün nedir?” O, hiçbir şey söylemeden Beyt-i midraslarına yani Tevrat eğitim ve öğretimi yaptıkları kuruma[8] geldi. Kapıda durdu ve dedi ki: “Musa’ya Tevrat’ı indiren Allah adına soruyorum, evli iken zina edenin cezası, Tevrat’ta nedir?” Dediler ki; yüzü kül ile karartılır, değnek vurulur ve eşeğe ters bindirilerek dolaştırılır. İçlerinden bir genç sessiz kaldı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onun suskunluğunu görünce yemin verdirerek ısrar etti. O genç dedi ki: “Allahım! … Sen bize yemin verdin… Biz Tevrat’ta recm cezasını görüyoruz…” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi: “Allah’ın emrine karşı ilk çıkışınız nasıl oldu?” Dediler ki: Başkanlarımızdan birinin bir yakını zina etti. O, ona recm uygulamayı erteledi. Sonra halktan biri zina etti. Başkan onu recmetmek istedi. Onun kavmi araya girdi ve dediler ki, “Senin yakınını getirip recmetmezsen bizim yakınımız recmedilemez.” Sonra uygulanacak ceza konusunda anlaştılar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Ben Tevrat’ta olan ile hükmediyorum.” Emir verdi, ikisi de recmedildi.

Zührî dedi ki: Bizdeki bilgiye göre şu âyet bu konuda inmiştir:

“Biz Tevrat’ı indirdik. Onda doğru yol ve nur vardır. Allah’a teslim olmuş peygamberler onunla hükmederler.” (Mâide 5/44) Peygamberimiz de onlardandır. [9]

Bir gün Muhammed aleyhisselama bir Yahûdi erkek ile bir Yahûdi kadın getirilmişti. Birlikte suç işlemişlerdi. Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: Bu konuda Kitabınızda ne buluyorsunuz? Alimlerimiz yüzlerinin külle karartılması ve hayvana ters bindirilmeleri cezası koydu dediler.

Abdullah b. Selam dedi ki: “Ey Allah’ın Elçisi, söyle, Tevrat’ı getirsinler.” Tevrat getirildi. Biri elini recm âyeti üzerine koydu. Öncesini ve sonrasını okumaya başladı. Abdullah b. Selam; “Kaldır elini” dedi. Elinin altında recm âyeti hemen göründü. Allah’ın Elçisi emir verdi, ikisi de taşlanarak öldürüldü.[10]

Allah’ın Elçisi’nin Yahûdilere hükmü, ancak Allah’ın hükmü olabilirdi. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Sana bu Kitab’ı; önceki kitapları haklı bulur ve onları güven altına alır biçimde, doğrularla dolu olarak indirdik. Öyleyse onların arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen bu doğruları bırakıp onların arzularına uyma…” (Mâide 5/48)

Aşağıdaki âyetin, bu zina olayı ile ilgili olduğu bildirilmiştir:[11]

“Seni nasıl hakem yapıyorlar? Yanlarında Tevrat var ve onda Allah’ın hükmü var. Sonra bunun arkasından sırtlarını çeviriyorlar! Onlar inanan kimseler değillerdir.” (Mâide 5/43)

Bu âyet, Tevrat’taki zina hükmünün Allah’ın hükmü olduğunu kesinleştirmiştir. Yahûdilerin Peygamberimize gelmeleri, bu cezadan kaçmak içindi. Bu yüzden gönderdikleri kişilere; “… Hakkınızda şu karar verilirse uyun, bu karar verilirse uymayın…” (Mâide 5/41) demişlerdi.[12]

Tevrat’taki hüküm, Allah’ın hükmü olduğuna göre Peygamberimiz başka bir ceza veremezdi. O, bir süre, zina eden Müslümanlara da Tevrat’ı uygulamıştır. Şu hadis bunu göstermektedir:

Ebû Hureyre ve Zeyd b. Halid dediler ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yanındaydık. Bir adam kalktı ve şöyle dedi: “Allah için, aramızda sadece Allah’ın kitabıyla hükmetmeni istiyorum.” Davalısı daha anlayışlıydı, o da kalktı ve şöyle dedi; “Aramızda Allah’ın kitabı ile hükmet ve beni dinle.” Peygamberimiz, “konuş” dedi, o da şöyle konuştu:

“Oğlum bunun işçisiydi, karısıyla zina etti. 100 koyun ile hizmetçi köleyi fidye olarak verdim. Bilenlere sordum, oğluma 100 değnek ve bir yıl sürgün, kadına da recm gerektiğini söylediler.”

Peygamberimiz dedi ki: Canım elinde olana and içerim, aranızda elbette şanı yüce Allah’ın kitabı ile hükmedeceğim. 100 koyun ile köle geri alınır. Oğluna 100 değnek ve bir yıl sürgün gerekir. Üneys, şu adamın karısına git, suçu kabul ederse recmet. Gitti kadın suçu kabul edince recmetti.[13]

Burada sözü edilen “Allah’ın kitabı”nın Tevrat olduğu kesindir. Çünkü Kur’ân’da zina ile ilgili bir âyet henüz inmemişti. İnen âyetlerin hiçbirinde de recm cezası bulunmamaktadır.

Elimizdeki Tevrat’ta değnek cezası yoktur. Bu ceza, Medine Yahûdilerinin elindeki nüshada olabilir.

D- RECİM CEZASININ KALDIRILIŞI

Nisa Suresindeki âyetlerle recm, yani taşlayarak öldürme cezası, kadınlar için ev hapsine çevrilmiş ayrıca kadın ve erkeğe, kendilerini düzeltinceye kadar eziyet edilmesi, hükme bağlanmıştır. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

“Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse onları evlere kapatın. Bu, ölüm canlarını alıncaya, ya da Allah onlara bir yol açıncaya kadar böyle gitsin.

İçinizden bu suçu işleyen çiftlere eziyet edin. Eğer tevbe edip kendilerini düzeltecek olurlarsa bırakın. Allah tevbeleri kabul eder, ikramı boldur.” (Nisa 4/15-16)

Bu âyetler hem Tevrat’taki recm, yani taşlanarak öldürme cezasını kaldırmış, hem de bekârlara verilen 100 değnek ve sürgün cezasını hafifletmiştir. Bakire bir kadının bir yıl sürgünde kalması, yeni bir âyetle önünün açılmasına kadar evinde kalmasından zordur. Burada evli – bekâr ayrımı da yapılmamıştır.

Birinci âyette geçen, “…Allah onlara bir yol açıncaya kadar…” ifadesi, cezanın daha da hafifletileceğini gösterir. Hafifletme Nur Suresinin ikinci âyetiyle olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüz değnek vurun. Eğer Allah’a ve o son güne inanıyorsanız, Allah’ın verdiği cezayı yerine getirirken onlara karşı yumuşamayın. İnananlardan bir takım da onlara yapılan azabı gözleriyle görsün.” (Nur 24/2)

Bu âyet, kadın-erkek, evli-bekâr ayırımı yapmadan zina cezasını 100 değnek olarak hükme bağlamıştır. Bu ceza, Nisa suresinde geçen, ölünceye kadar ev hapsinden ve kendini düzelttiği kanaati doğuncaya kadar eziyet görmekten hafiftir.

Kur’ân, Tevrat’ta yer alan, Peygamberimizin de bir süre uyguladığı zina ile ilgili hükümleri neshetmiştir. Peygamberimizin önceki uygulamalarına bakarak Nur Suresinin, bekârlara verilecek cezayı düzenlediği, Kur’ân’da evlilerle ilgili hüküm olmadığı, onlara recm cezası gerektiği kanaatine varanlar olmuştur. Halbuki üç âyette, evlilere verilecek cezanın da 100 değnek olması gerektiği açıkça gösterilmiştir.

1. Karısına Zina İftirası

“Karılarına zina suçu atan ve kendileri dışında şahitleri olmayanlar… Böyle birinin şahitliği, kesinkes doğru söylediğine dair dört defa Allah’ı şahit tutması ile olur. Beşincisinde, eğer yalan söylüyorsa Allah’ın lanetine uğramayı diler. Kadından o azabı (el-azab) giderecek olan şu şekilde dört defa şahitlik etmesidir: Allah şahit, kocası kesinkes yalan söylüyor. Beşincisinde, eğer doğru söylüyorsa Allah’ın gazabına uğramayı diler.” (Nur 24/6-9)

8. âyetteki “o azab=el-azab” ifadesi, dört âyet önceki 100 değnek cezasını gösterir. “el” takısı ahd içindir; başında bulunduğu kelimeye, önceden belirlenmiş bir anlam yükler. Zina konusunda Kur’ân’da belirlenmiş azab 100 değnektir. Arapça bakımından o kelimenin başka bir şeyi göstermesi mümkün değildir. Yukarıdaki kadının evli olduğu da kesindir.



2. Peygamber Eşleriyle İlgili Âyet

“Ey peygamberin hanımları! İçinizden kim açık bir fahişelik yaparsa onun için o azab (el-azab) ikiye katlanır.” (Ahzab 33/30)

Peygamber hanımlarının evli olduğu açıktır. Onlara verilebilecek bir cezanın katlanabilir cinsten olması gerekir. Ölüm cezasının iki katı olmaz ama 100 değnek ikiye katlanabilir.

Bu âyetlerde geçen el-azab kelimesi de, sadece Nur suresindeki 100 değneği gösterir. Çünkü onlardaki “el” takısı da ahd içindir.

3. Evli Cariyelerin Zinası

“… ellerinizin altındaki mümin cariyeler… Evlendikleri zaman fahişelik yaparlarsa hür kadınlara verilen o azabın (el-azab) yarısı gerekir…” (Nisa 4/25)

Evli hür kadınların cezası recm olsa, taşlanarak öldürmenin yarısı olmaz. Çünkü bazıları tek taşla ölür, bazıları için çok sayıda taş gerekir. Yarıya bölünebilecek olan, sadece yüz değnektir.

Sonuç olarak zina suçunun tek cezası 100 değnektir. Bu kadar açık delillerden sonra bunun aksi iddia edilemez. Zaten Allah’ın Elçisi şöyle demiştir: İmkan buldukça şüphelerle had cezalarını düşürün.[14] Bu kadar açık delil varken şüpheli delile dayanarak recm cezası savunulamaz.

Böylece Kur’ân, zina cezası konusunda hem Tevrat’ı, hem de İncil’i neshetmiş olmaktadır.

4. Recmin Kalktığını Gösteren Hadisler

eş-Şeybânî dedi ki; Abdullah b. Ebî Evfâ’ya “Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem recim cezası uyguladı mı?” diye sordum. “Evet” dedi. “Nur suresinden önce mi, sonra mı” dedim. “Bilmiyorum” dedi.”[15]

Ancak aşağıdaki rivayet, recim uygulamasının Nur Suresi’nin inmesinden önce olduğunu göstermektedir:

Bir erkek zina itirafında bulunmuştu. Allah’ın Elçisi sopa istedi. Kırık bir sopa getirildi. “Daha iyisi olsun” dedi. Yeni bir sopa getirildi, budakları yontulmamıştı. “Bundan hafif olsun” dedi. Düzgün, yumuşak bir sopa getirildi. Allah’ın Elçisi emretti, adama sopa vuruldu. Sonra şöyle dedi:

“Ey insanlar! Artık Allah’ın koyduğu sınırlardan kaçınmanızın zamanı geldi. Kim bu pisliklerden bir şey yaparsa Allah’ın örtüsüyle örtünsün.[16] Çünkü bize yüzünü gösterene Allah’ın Kitabını uygularız.”[17]

Burada evli, ya da bekâr olduğuna bakılmaksızın, suçluya 100 değnek vurulması, sonra Allah’ın kitabının uygulandığının söylenmesi, bütün şüpheleri kaldıracak mahiyettedir. Çünkü Allah’ın Kitabı’nda 100 değnek dışında bir ceza yoktur.

——————————————————————————–
KAYNAK: Prof. Abdulaziz Bayındır, Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2007, s: 280-294.

[1] el-Ayn mad.
[2] Elinde Allah tarafından indirilmiş kitaplardan olan topluluklara verilen genel ad.
[3] İnsanları din yoluyla sömürenler, kitaplarına kutsallık vermek için onların kendilerine Allah tarafından yazdırıldığı havasını verirler. Bu yolla aldatılanlar oldukça fazladır.
[4] âyette kelimesi muarref b’il-lâm olarak iki kere tekrarlandığı için ikisine de Kur’an anlamı verilmiştir. Çünkü Kur’an, önceki kitaplarda olup kendinde de olan âyetleri tasdik eder; yoksa onlara sokuşturulmuş şeyleri tasdik etmez. Zina edenin recmedilmesi gibi ağır hükümlerin hafifletilmesi de bir çeşit tasdiktir. Kur’an, Allah tarafından korunduğu için önceki kitapların bu tür hükümleri de korunmuş olmaktadır.
[5] Açıklamalı Mecelle (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye), Kont. Ali Himmet Berki, İstanbul, 1978, m. 48.
[6] Müslim, Hudud, 28.
[7] Kasım’ın babası demektir. Araplar bir kişiyi ilk oğlunun adıyla çağırırlar. Peygamberimizin ilk oğlu Kasım idi..
[8] Ahmet Önkal, “Beytülmidras”, DİA, c. VI, s. 95.
[9] Ebû Davûd, Hudud, 26.
[10] Buhârî, Hudûd, 24.
[11] et-Taberî, Tefsir, c. IV s. 583; el-Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, c. II, s. 438; el-Kurtubî, el-Cami li ahkâmi’l-Kur’ân, c. VI, s. 122.
[12] et-Taberî, Tefsir, c. IV, s. 577.
[13] Buharî, Hudûd, 30.
[14] Tirmizi, Hudud, 2.
[15] Buhârî, Hudûd, 21.
[16] Tevbe etsin.
[17] Muvatta, Hudûd, 2/12.

posted in KAVRAMLAR | 0 Comments

21st Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

MELEK, İBLİS NEDİR YA DA KİMDİR?

ŞEYTANLAR: GÖRÜNÜR VE GÖRÜNMEZ SİNSİ GÜÇLER

İblis’i tanımanın yolu şeytanı tanımaktan geçer. İblis’i tanıtmadan evvel şeytan sözcüğünü Kur’an’a göre tanıtmak gerekmektedir. Şeytan ile ilgili geniş açıklama “Kur’an’da Şeytan” adlı çalışmamızda verilmiştir. Burada özet olarak biraz bilgi sunuyoruz.

“Şeytan”, sözlük anlamı olarak “Hakk’tan uzak olan” demektir. Kavram olarak ise, “hakka ve akla aykırı hareket eden her türlü kişi, güç ve kurumun ortak ve karakteristik adı”dır.

Şeytanın kimler ve neler olabileceği, bunların özellikleri, nitelikleri, alâmet-i farikaları (ayırt edilecek özellikleri) Kur’an’da detaylı olarak mevcuttur. Kur’an’a göre şeytan:

- Haramın yenmesini, haksız kazanç elde edilmesini emreden ve öneren,

- Kötülük, hayâsızlık ve Allah’a karşı bilmediğimiz şeyleri söylememizi emreden,

- Bizi fakirlikle korkutan,

- Bizi kuruntulara düşüren,

- Allah’ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden,

- Bizleri kandırmak için bizlere yaldızlı sözler fısıldayan,

- Bize vesvese verip, kışkırtıp kafa bulandıran,

- Yaptığımız amellerimizle bizi şımartan,

- Bizi azdıran,

- İçki (uyuşturucu) ve kumarla, aramıza düşmanlık ve kin sokmak isteyen,

- Allah’ı anmaktan ve O’na kulluk etmekten bizi geri durdurmak isteyen, kişiler ve güçlerdir.

Bu tanımlamalara göre şeytan, yakınımızda yaşayan, gördüğümüz, bildiğimiz birileri veya göremediğimiz ama içimizde hissettiğimiz bir şeylerdir. Zaten Rabbimiz şeytanın insanlar ve görünmez güçler (enerjiden yaratılanlar: Aşağıdaki okuyacağınız Şeytan-i Racim (İblis) gibi) olduğunu bildirmiyor mu?

En’am suresi ayet 112:

“Böylece, Her peygamber için, insan ve cin şeytanlarından düşmanlar kıldık. ……”

Kur’an’da, yukarıda sıralanmış olan şeytanî özellikleri taşıyan insanlara “şeytan” denmiştir. Meselâ Enfal suresinin 48. ayetinde geçen “şeytan” sözcüğünün, o gün için Mekkelileri kışkırtan Beni Kenâne kabilesi, Müdlic oğullarından Sürâka bin Mâlik bin Cu’şum için kullanılmıştır.

Enfal; 48: O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: “Bu gün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: “Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görmekteyim, ben Allah’tan da korkmaktayım” dedi. Allah sonuçlandırması pek şiddetli olandır.

Tarih ve siyer kitapları incelenerek Bedir savaşının ayrıntıları dikkate alındığında görülmektedir ki, bu kişi tıpkı ayette belirtildiği gibi önce müşriklere cesaret ve destek vermiş, sonra da onları yüzüstü bırakmıştır.

Eski tefsirciler, bu ayette geçen “şeytan” sözcüğü ile Sürâka’nın kastedildiğini ama Bedir savaşındaki Sürâka’nın gerçek Sürâka olmayıp, Süraka kılığına girmiş şeytan olduğunu, dolayısıyla da Kur’an’ın aslında Sürâka kılığına girmiş “şeytan”ı işaret ettiğini söylerler. İddialarını dayandırdıkları delil ve gerekçe ise; gerçek Sürâka’nın savaşa gitmediği, hatta savaştan haberi bile olmadığı yolunda kendisinin yapmış olduğu açıklamadır. Tabi ki ileri sürülen bu iddia, delil ve gerekçe hiç inandırıcı değildir. Çünkü askerî bir otorite olan Sürâka’nın, o günkü Mekke’nin 300-400 hanelik nüfusu içinde yaşayıp, mehter takımına benzer grupların çaldığı cenk havalarını, şair kadınların herkesi hem tahrik eden hem de savaş havasına sokan gösterilerini duymaması ve savaştan habersiz olması mantık dışıdır.

Şeytanî özellikleri olan insanları “şeytan” olarak isimlendiren Kur’an’dan bir diğer örnek de Bakara suresinin 14. ayetidir:

Bakara; 14: Bunlar iman etmiş olanlarla yüz yüze geldiklerinde, “iman ettik” derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarındaysa “Hiç kuşkunuz olmasın biz sizinleyiz. Gerçek olan şu ki, biz alay edip duran kişileriz.” derler.

Bu ayette söz konusu edilen şeytanlar da, münafıkların (ikiyüzlülerin) akıl hocaları olan insanlardır.

Bir diğer örnek de Al-i Imran suresi ayet 175’te geçen “şeytan” ifadesidir ki klasik tefsirlere baktığınız zaman bunun Nuaym İbn Mes’ud adında bir kafir olduğunu okursunuz.

Şeytan-ı Racim

Pek çok kimse “şeytan” ile “şeytan-ı racim”i birbirine karıştırmakta ve ikisinin de aynı olduğunu düşünmektedir. Bize göre ise “Şeytan-ı Racim”; genel olarak şeytan adı altında toplanan özelliklerden başka özellikler de gösteren özel bir şeytan (!) sıfatıdır. Bu özelliği sebebiyle de Kur’an’ın kendisine verdiği özel isim; “İblis”tir. Başka türlü ifadeyle İblis şeytanlık yaptığından ötürü Rabbimiz ona “Şeytan-ı Racim/kovulmuş şeytan” adını takmıştır. Hıcr suresi ayet 34; Sad suresi ayet 77; Tekvir suresi ayet 28 ve Nahl suresi ayet 98’e bakabilirsiniz.

Kur’an nasıl ki şeytanî özellikler gösteren insanları “şeytan” diye nitelemişse, aynı şeytanî özellikleri gösterdiği için bazı ayetlerde (Bakara; 36 , A’râf; 14, 15, İsra; 64) İblis’i de “şeytan” olarak nitelemiş, fakat Bakara; 34, A’râf; 11 – 27, Hicr; 28 – 44, İsra; 61 – 65, Kehf; 50, Ta Ha; 116 – 123, Sad; 71 – 85, Şuara; 94, 95, Sebe; 15 – 21 gibi bir çok ayette de İblis’ten bahsederken özel ismi ile bahsetmiştir. Boyun eğmeyişi, itaat etmeyişi ve inatçı oluşu nedeniyle de Saffat suresinin 7. Ayetinde “Şeytan-ı Marid” olarak nitelenmiştir.

Racim:

“Racim” sözcüğünün mastarı “recm” olup, bu sözcüğün ilk anlamı; “öldürmek” demektir. Öldürmeye “recm” denmesinin sebebi, Arapların öldürecekleri kimseyi taşlamak suretiyle öldürmeleridir. Sonradan her öldürme işine “recm” denilir olmuştur. Kur’an’da yeri olmamasına rağmen zina suçlularına verilen cezanın adı da buradan gelir.

“Recm” ve türevleri Kur’an’da 14 kez yer almasına rağmen hiçbir yerde bu anlamda kullanılmamıştır.

“Öldürmek” anlamı dışında “recm” sözcüğü şu anlamlarda da kullanılır olmuştur: “taş atmak”, “lânet etmek”, “sövmek, yermek”, “hicran”, “tart etmek, kovmak”, “zann ve zanna dayalı söz söylemek” (Lisan ül Arab Cilt 4 S.90).

Şeytan için bu anlamların hepsi uygun görülerek ism-i mef’ul anlamıyla “taşlanmış şeytan”, “lânetlenmiş şeytan”, “kovulmuş şeytan”, “sövülmüş şeytan” …” denilmiştir.

Bize göre ise, konumuz itibariyle şeytanı tanımlayan en uygun ifade; “zan ve zanna dayalı söz” anlamından hareketle, sözcüğün ism-i fail anlamıyla kullanılması sonucu ortaya çıkan; “katil şeytan, aslı astarı olmayan söz söyleyen şeytan, karanlığa taş atan şeytan, kafadan atan şeytan, palavracı şeytan” ifadeleridir.

Racim:

Racim” sözcüğünün mastarı “recm” olup, bu sözcüğün ilk anlamı; “öldürmek” demektir. Öldürmeye “recm” denmesinin sebebi, Arapların öldürecekleri kimseyi taşlamak suretiyle öldürmeleri, öldürecekleri kimse ta ki ölene kadar taş atmalarıdır. Sonradan her öldürme işine “recm” denilir olmuştur. Kur’an’da yeri olmamasına rağmen zina suçlularına verilen cezanın adı da buradan gelir.

“Recm” ve türevleri Kur’an’da 14 kez yer almasına rağmen hiçbir yerde bu anlamda kullanılmamıştır.

“Öldürmek” anlamı dışında “recm” sözcüğü şu anlamlarda da kullanılır olmuştur: “taş atmak”, “lânet etmek”, “sövmek, yermek”, “hicran”, “tart etmek, kovmak”, “zann ve zanna dayalı söz söylemek” (Lisan ül Arab Cilt 4 S.90).

Şeytan için bu anlamların hepsi uygun görülerek ism-i mef’ul anlamıyla “taşlanmış şeytan”, “lânetlenmiş şeytan”, “kovulmuş şeytan”, “sövülmüş şeytan” …” denilmiştir.

Bize göre ise, konumuz itibariyle şeytanı tanımlayan en uygun ifade; “zan ve zanna dayalı söz” anlamından hareketle, sözcüğün ism-i fail anlamıyla kullanılması sonucu ortaya çıkan; “katil şeytan, aslı astarı olmayan söz söyleyen şeytan, karanlığa taş atan şeytan, kafadan atan şeytan, palavracı şeytan” ifadeleridir.

Marid:

“Marid” sözcüğü; “azgın, inat ve isyanda benzerlerinden çok ileri giden, karşı çıkan” demektir. Bu sözcüğün mübalâğa kalıbı olan “merid” sözcüğü, “şeytan-ı merid” olarak Hacc suresinin 3. ve Nisa suresinin 117. ayetlerinde, geçmiş zaman kipiyle de “mered-u alennifakı/ münafıklık üzerine inatlarını sürdürdüler” şeklinde Tövbe suresinin 101. ayetinde yer alır. “Marid” sözcüğünün mastarı olan “merd” sözcüğünün türevleri, sözcüğün öz anlamı ekseninde farklı kalıplarda bir çok değişik anlam kazanmıştır. Bunlardan en önemlisi, “soymak –soyunmuşluk” anlamıdır. Araplar, yapraktan soyunmuş (yaprağı olmayan) ağaca “şecerün emred”, bitki bitmeyen kumluklara “remletin merdai”, köseye (sakalı bitmeyen kimseye) de “emred” derler. Detay Lisan ül Arab cilt 8, S. 247-250’de mevcuttur.

“Temerrüt (uzun bir süre inat etme)” sözcüğü de aynı kökten türemedir.

“Marid” sözcüğü, “soymak, soyunmuşluk, çıplaklık” anlamıyla değerlendirildiğinde “şeytan-ı marid”; ism-i mef’ul anlamıyla “hayırlardan, güzelliklerden soyunmuş şeytan”; ism-i fail anlamıyla “hayırlardan, güzelliklerden soyan şeytan” demek olur. Bu anlam, A’râf suresinin 27. ayetinde farklı bir üslûp ile kullanılmıştır.

“Marid” sözcüğü ile İblis’e (düşünce yetisi) yakıştırılan “inat ve isyanda çok ileri gitme” sıfatı, Kur’an’da anlatılan olaylardaki İblis’in (Şeytan-ı Racim’in) davranışları ile birebir örtüşmektedir. İblis’e (düşünce yetisi), Âdem’e secde et (Âdem’e boyun eğ) denildiğinde secde etmeyerek isyan etmiş, kendisine yapma denileni yapmış, yap denileni yapmamış, Âdem’i yaklaşılması yasaklanan ağaca yaklaştırmıştır.

“İblis” sözcüğünün anlamı; “hayırdan son derece ümitsiz olan, Allah’ın rahmetinden umudunu kesen” demektir. Araştırmacılar bu sözcüğün aynı “Âdem” sözcüğü gibi Arapça olmadığını, Arapça’ya başka dillerden geçtiğini belirtmişler ve Yunanca “Diabolos” sözcüğünün değişmiş hâli olduğunu ileri sürmüşlerdir.

“İblis nedir?” sorusuna eski düşünürlerin birçoğu; İblis’in asıl adının Azâzil olduğu, meleklerin ileri gelenlerinden biri iken Âdem’e secde etmediği için Allah’ın rahmetinden uzaklaştırıldığı şeklinde bir açıklama getirmişlerdir.

Şimdi Kur’an ayetleri doğrultusunda İblis’i anlamaya çalışalım.

İblis’in özellikleri:

a) İblis cinlerdendir.

Kehf suresi âyet 50:

“Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!”

“الجنّ Cinn” sözcüğü, “kapalı, gözükmez varlık ve güç” demektir. Detayı “Cinn Kavramı” çalışmamızda verilmiştir.

b) İblis, ateşten yaratılmıştır.

A’raf suresi âyet 12:

“Buyurdu: “Sana emrettiğimde secde etmeni ne engelledi?” Dedi: “Ben ondan hayırlıyım.. “Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın”.”

Ayetlerde İblis’in yaratıldığı “nar-ateş” ise, günümüzde “enerji” olarak isimlendirilen “güç”e karşılık gelmektedir. Adem’in yaratıldığı turab-toprak, tîn-balçık da “madde” diye adlandırılan varlığa karşılık gelmektedir. Bilindiği gibi “ateş” Pythagoras tarafından ortaya atılan kurama göre, evreni oluşturan dört ana maddeden (hava, su, toprak, ateş) birisidir ve günümüzdeki “enerji” kavramı ile örtüşmektedir. Bir başka ifade ile “ateş”, Kur’an’ın indiği dönemdeki insanlar için, bilinmezleri de temsil eden bir ilk maddedir. Çünkü insanlar havayı solumakta, suyu içmekte, toprağı işlemektedirler ama yıldırım ve şimşeğin ateşini yakından tanımamaktadırlar. Dolayısıyla Kur’an’da İblis’in yaratıldığı “şey”in “ateş” olarak açıklanması, konuya bugünkü bilgiler ışığı altında bakanlar tarafından yadırganmamalıdır.

c) İblis, insanların sudûrundadır (beyinlerindedir, zihinlerindedir).

Nass suresi ayet 4, 5:

4-Hannasın kötü fısıltılarının şerrinden,

5-Ki o, insanların göğüslerinde vesvese verir.

d) İblis vesvese verir.

Ta Ha suresi ayet 120:

Derken şeytan ona şöyle diyerek vesvese verdi: “Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacıyla eskimez/çökmez mülk ve saltanatı göstereyim mi?

A’raf suresi ayet 20:

“Derken, şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan bedenlerini ortaya çıkarmak için ikisine de vesvese verdi. Dedi: “Rabbinizin sizi şu ağaçtan uzak tutması, iki melek olmayasınız yahut ölümsüzler arasına katılmayasınız diyedir.”

Kaf suresi ayet 16:

“Ve hiç kuşkusuz, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini biz biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız.”

Vesvese: “Gizli bir sesle, fısıltı ile düşünce aşılamak, bir işe, eyleme yöneltmek” demektir. Burada İblis’in yani Şeytan-ı Racim’in neler fısıldayacağı, neleri gizlice telkin edeceğini yukarıda konuya girerken arzettiğimiz şeytanî karakterleri göz önüne alarak öğrenebiliriz.

e) İblis bir melektir.

“Hani meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis müstesna hepsi secde etmişti. İblis dayatmıştı.”

İblis’in Adem’e secde etmeyişini anlatan ayetlerde İblis’in meleklerin içinden istisna edildiğini görüyoruz.

İstisna terim olarak “Bir ismi istisna edatlarından biriyle cümledeki yargıdan çıkarmak” demektir. Arapça Dilbilgisine göre şekil olarak üç çeşidi olmasına rağmen, anlam olarak istisna iki çeşittir.

Birincisi. Muttasıl istisnadır (müstesnanın müstesna minh cinsinden olduğu istisna).

İkincisi: Munkatı istisna’dır (müstesnanın müstesna minh cinsinden olmadığı istisna).

Melek, cinn ve şeytan kavramlarını özümseyememiş yorumcular ayetteki yapılmış istisnayı, munkatı istisna kabul edip İblis’i yani Şeytan-ı Racim’i melekten sayamamışlardır. Halbuki İblisi konu alan Taha suresi ayet 116; sad suresi ayet 73; Hıcr suresi ayet 31’de “meleklerin hepsi, toplu halde” ifadeleri yer almaktadır. Bu vurgular kesinlikle ayetteki istisna cümlesinin Muttasıl istisna olduğunu gösterir. Bunun anlamı şudur; İblis diğer hemcinsleri gibi Adem’e secde etmemiştir. İblis, melek grubundan secde yargısında istisna edilmiştir. Öyleyse İblis kesin olarak melektir.

Bu noktada bir sorun ortaya çıkıyor: İblis, melektir tamam ama melek nedir? Çünkü bu yargı klasik melek anlayışı çerçevesinde kesinlikle kabul edilemez.

Detayı “Melek Kavramı” çalışmamızda olmakla birlikte burada kısa bir açıklama verelim:

Melek:

Arap Dilbilimi uzmanları “melek” sözcüğünün kökeni ile ilgili altı tane farklı tespitte bulunurlar. Bu tespitlerin izahı sayfalar dolusu açıklamaları gerektirir. Biz bunların en isabetlisi olan iki tespiti dikkate alacağız. Olayın geniş açıklamasını arzu edenler, Kitab-ül-Ayn, Tehzib, Camî, Keşşaf, Mecma’, Garaib, Lübâb, Rûh, El-Bahr-ül Muhît, Müfredat gibi kaynaklara başvurabilirler.

Birincisi: Melaike ve bunun tekili olan melek sözcükleri “Ulûk” kökünden türemiştir. Bu sözcük elçi göndermek anlamını taşımaktadır. Kelimenin aslı “me’lek” dir. İsm-i zaman, ism-i mekan ve mastardır. Dolayısıyla başındaki “mim/m” ektir. Sonra elifle lam yer değiştirmiş “mel’ek” yapılmıştır. Allah’tan elçi anlamında isim olarak kullanılmaya başlayınca hemze terk veya tahfif yoluyla “Melek” şeklini almıştır.

İkincisi: Başındaki “mim/m” kelimenin aslındandır, ek değildir. Kuvvet/yönetim gücü anlamındaki “melk” kökünden türemiştir. Mülk, milk, malik ve melik sözcükleri bu kökten türemedirler. Anlamları da bu kök anlama göredir. Genellikle eski tefsirciler birinci şıkkı tercih etseler bizim tespitlerimize göre her iki kökten de türemiştir. Ve ayrı kök ve ayrı anlamlarda kullanılmıştır. Yani bazı yerlerdeki “melaike” sözcüğü birinci şık kapsamına bazı yerlerde geçenler de ikinci şık kapsamına girmektedir. Bunları yer aldıkları pasaj içerisindeki söz akışından kolayca ayırt edebiliriz.

Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda anlaşılıyor ki “melek”, “Kuvvet, yönetim gücü, elçi ve haber verici” demektir.

Kur’an’ı iyi anlayıp dini doğru yaşayabilmek için bu kavramın Kur’an’daki yer alışlarını iyi bilmemiz gerekmektedir.

Görüldüğü üzre melek sözcüğü iki farklı anlamlı kökten gelebilmektedir. Buna göre “üluk” kökünden anlamına göre “elçiler/haberciler”; “Melk” kökünden anlamına göre ise “yönetim güçleri” anlamına gelmektedir. Ne yazık ki bu ayırım yapılmadan Kur’an’daki “melek, melaike” sözcüklerinin hepsi aynı anlamda kabul edilmiştir. Halbuki konu akışı çerçevesinde bu ayırım yapılabilir. Yapılmalıdır da. Zira konu içerisinde bunlar farklı farklı anlamlar içermektedir.

Bizim konumuzu ilgilendiren yani Adem’e secde eden (boyun eğen) melekler ve secde etmeyen melek İblis konusundaki ayetlerdeki geçen “melaike” sözcüğü “melk” kökünden türemedir ve anlamları “güçler” demektir.

f) İblis, Racim’dir, Marid’dir. (yukarıdaki açıklamaları hatırlayınız)

İlgili ayetleri biliyorsunuz. Burada tekrarın gereği yok. Şu unutulmamalıdır: İblis Rabbine boyun eğer, O’na yalvarır ondan dileklerde bulunur. Konu ettiğimiz ayetlerin pasajlarını bütün olarak okursanız bunları görürsünüz.

g) İblis insan var oldukça vardır insandan başka bir varlıkla ilişkisi yoktur..

Sad suresi ayet 79-81:

Dedi: “Rabbim, o halde insanların diriltileceği güne kadar bana süre ver.”

Buyurdu: “Peki, süre verilenlerdensin.

O bilinen güne kadar.”

A’raf suresi ayet14, 15:

Dedi: “İnsanların diriltileceği güne kadar bana süre ver.”

Buyurdu: “Süre verilenlerdensin.”

Ve benzeri ayetler.

h) İblis gökyüzüne çıkamaz. Gökyüzü ondan korunmuştur.

Hıcr suresi ayet 16-18 ve Saffat suresi ayet 6-10. Ayetler. Detay için Kulak Hırsızlığı Yapan Şeytanlar adlı yazımızı okuyunuz.

Şimdi düşünelim bakalım Kur’an’a dayalı bu ipuçlarını değerlendirirsek hangi yargıya varırız?

Yani, Gözükmeyen, insanların içinde (beyinlerinde) bulunan, sürekli vesevese veren, kıyamete kadar da bu işlevini sürdürecek olan, insandan başka bir varlıkla ilişkisi bulunmayan, insana boyun eğmeyen ve enerjiden yaratılmış olan bu güç nedir?

Bu soruya herkesin (özellikle de psikolojiden az da olsa anlayanların) verebileceği tek cevap vardır. Bu nitelikli tek güç, insanın DÜŞÜNME YETİSİDİR. (Buna mutlaka bir ad koyun; ne koyabilirseniz.)

“Düşünme Yetisi”, “Beynin indirect yaptığı bir tepkidir.” diye tanımlanır Psikoloji biliminde. Bu yeti canlılardan sadece insanda vardır. Diğer canlılarda yoktur. Fikir/düşünme yetisi endirect bir tepki olduğundan fikir ve tefekkür ancak kalpte tasavvuru mümkün olan şeyler (üç boyutlu varlıklar) hakkında yapılabilir. Onun için, Allah`ın yarattığı varlıklar hakkında fikir ve tefekkür mümkündür. Fakat Allah`ın zatı hakkında tefekkür mümkün değildir. Çünkü Allah hiç bir şekilde suret olarak vasıflandırılamaz ve şekil olarak hayal edilemez. Ahiret hayatı ile ilgili de fikir ve tefekkür yapılamaz. Ahiret; cennet ve cehennem ile ilgili Kur’an’daki anlatımlar örneklemedir, semboliktir (Ra’d suresi 35, İsra suresi âyet 60, Muhammed suresi âyet 15, İnsan suresi âyet 16). Uzayda (boşlukda) uzay ile fikir ve tefekkür mümkün değildir Hıcr suresi ayet 17.)

Yukarıda sıraladığımız Kur’an kaynaklı İblis’e ait özellikleri tek tek insandaki “düşünme yetisi”ne uygulayabiliriz. Yani Düşünme yetisi:

_ Göze gözükmez,

_ İnsanın zihninde sürekli vesvese verir

_ Sadece insana özgüdür, varlığı onun varlığına bağlıdır,

_ Marid’dir. İnsana secde etmez (insana boyun eğmez, insanın kontrolüne girmez),

_Enerjiden ibarettir (ateşten yaratılmıştır, madde halinde varlığı yoktur),

_ Bir güçtür (melektir).

_ Racimdir. (Ham düşünce üretenler, kuru kuru felsefe yapanlar, sevilmezler, dışlanırlar.)

_ Gökyüzü (uzay) ondan korunmuştur. Yani herhangibir varlığın olmadığı yerde işlev yapamaz.

Ana Britannica’da “düşünce” maddesinin karşısında yazan şu sözleri dikkate almakta yarar vardır:

“Psikanalize göre, ‘birincil süreç düşüncesi’ bilinç dışı ve sözcük ötesi bir süreçtir. Yani sözcüklerle simgeselleşmemiştir. Örneğin bir isteğin bir insanı baskı altında bırakması sözcüklere dökülemez. Bu düşünce türünde karşıtlar bir arada bulunabilir; böyle düşünce mantık kurallarına uymaz, zaman ve yer tanımaz, neden-sonuç bağıntısı taşımaz ve bütünüyle haz ilkesi doğrultusunda gerçeklikle bağıntısı olmayan bir biçimde gelişebilir. Oysa ‘ikincil süreç düşüncesi’ gerçeklik ilkesine bağlı olarak dış nesnelerin gerçekliğini gözetir, söze dökülür, dil ve mantık kurallarına uyum gösterir.” (Cilt: 11 s: 20)

Bu açıklamalardan anlıyoruz ki insan, kendisinde var olan akıl, irade, bellek, dikkat, merak, korku, düşünce gibi zihinsel melekleri (güçleri) arasında, sadece düşünce meleği (melekesi de denilebilir) üzerinde tam kontrole sahip değildir. Yani ‘birincil süreç düşüncesi’ adı verilen düşünme; bilinç dışı, insanın kontrol edemediği bir melektir.

İşte, iğvalarından Allah’a sığınmamız gereken Şeytan-ı Racim (İblis) budur.

Aşağıdaki ayetleri tetkik ederseniz de göreceksiniz ki Şeytan-ı Racim, insanın (bu insan peygamber de olsa) kendi içindedir.

Tekvir suresi ayet 19-27:

19- kuşkusuz bu, değerli bir elçi sözüdür;
20- güçlü, Arş’ın Sahibi’nin yanında çok itibarlı,
21- itaat edilir, güvenilir.
22- Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.
23- Andolsun o, O’nu açık ufukta gördü.
24- O gayb hakkında cimri de değildir.
25- Bu, kovulmuş şeytanın sözü değildir.

26- Hâl böyleyken siz nereye gidiyorsunuz?
27- Bu, âlemler için öğütten başka bir şey değildir,

Necm suresi ayet 3, 4:

O, hevadan konuşmuyor.

O, kendisine vahyedilen bir vahydir.”

Hakka suresi ayet 38 – 47:

“Artık yok, yemin ederim gördüklerinize

ve görmediklerinize!

O (Kur’an), hiç şüphesiz şanlı bir elçinin sözüdür.

Ve o, bir şair sözü değildir. Siz pek az inanıyorsunuz!

Bir kâhin sözü de değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz!

Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.

O, Bizim adımıza bazı lâflar uydurmaya kalkışsaydı,

elbette Biz onu, o yüzden yeminiyle yakalardık (kuvvetle tutar hıncını alırdık)!

Sonra da onun iliğini (can damarını) keser atardık.

O vakit sizden hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.”

Eğer biz, bilinç dışı düşüncelerimizi şeytanî özelliklerden arındırabilir ya da onun esiri olmayıp kontrol edebilirsek, insanlığa yararlı olabiliriz. Bu düşünceleri arındırabilmenin, kontrol altına alabilmenin tek yolu ise; öncelikle Allah’a sığınmak ve sonra da bu düşünceleri Kur’an mizanında tartmaktır. Çünkü düşünce sürekli olarak kontrolsüz üremektedir ama bu düşüncelerin eyleme geçmesi ise insanın inisiyatifindedir.

Önemli not:

1- “Düşünme Yetisi”, İslam’ın üzerinde hassasiyetle durduğu “Tefekkür” ile karıştırılmamalıdır. İkisi farklıdır. “Fikr” (Düşünce Yetisi” İslam’da kınanırken tefekkür emredilir, zorunlu görev haline getirilir. Detay “Tefekkür” adlı çalışmamızdadır.

Bu açıklamalarımızdan dolayı zihinlerde İblis’in sayısıyla ilgili ve İblis’in yaratıldığı boyut hakkında istifhamlar oluşacaktır. Onların izalesine gelince:

İblis ve Şeytan-ı Racim’i konu alan ayetler incelendiğinde ikisinin aynı şey olduğunu görürürüz. Hatta İblis’e Şeytan-ı Racim’den başka şeytan-ı Marid ve Hannas yaftalarının da vurulduğuna şahit oluruz.

Her insanın bir İblisi vardır ve herkesinki birbirinden farklıdır. İblis yukarıdaki yapılan açıklamalarda gördüğünüz gibi, tedbir alınmazsa, şerrinden Allah’a sığınılmazsa insanı dünyada ve ahirette felakete sürükler. Aşağıdaki ayete baktığınızda görüyoruz ki insanı felakete sürükleyen bu güç uzakta değil insanın kendi boynunda asılıdır.

İsra suresi ayet 13:

Ve her insanın boynuna kendi kuşunu (ona kötülük ettirten gücünü) bağladık. …..”

Şu ayette de Şeytan-ı Racim “Küll” kelimesiyle birlikte kullanılmış böylece İblis’in yani Şeytan-ı Racim’in tek bir tane olmadığı açıklanmıştır.

Hıcr suresi ayet 17:

“Ve biz onu Şeytan-ı Racim’in hepisinden koruduk.”

Bir tek İblis’in ilk insandan son insana kadar yeryüzüne gelmiş, geçmiş ve gelecek herkesi etkilemesini kabullenmek İblis’e Allah’a ait nitelikleri vermek olur. Ki bu, eski İranlıların inançları doğrultusunda bir kabul olur. Eski İranlılar iki tane ilah’ın varlığına inanırlardı. Birine iyilik tanrısı Yezdan; ötekine de kötülük tanrısı Ehremen (şeytan) derlerdi.

İblis bizim yaşadığımız evrenin bir parçasıdır. Yani üç boyutlu alemdendir. İnsanın ayrılmaz bir parçasıdır. Aksi bir durum Allah’ın adaletine uygun düşmezdi. Kimse hissedemeyeceği tedbir alamayacağı başka bir boyuttan bir yaratık ile başetme imkanına sahip değildir. Böyle bir yaratığın insanlara musallat edilmesi adil bir davranış olmazdı. Hem de bu sünnetüllah’a aykırı olurdu. “Allah hiç kimseye gücünün üstünde yükümlülük vermez (Bakara 233, 286; En’am 252; A’raf 42; Mü’minun 62; Talak 7).”

Kafirler kendilerine peygamber olarak bir melek gönderilmesini istemişler Rabbimiz de onların beklentilerine şöyle cevap vermiştir.

İsra suresi ayet 95:

“De ki: “Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de elbette, onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.”

Evet Peygamber bile insana aynı boyuttaki varlıklardan gönderilmektedir. Zira farklı bir boyutun yaratığı ile iletişim söz konusu edilemez.

İblise Niçin mühlet verilmiştir:

İblis’in yaratılmasında ve İblis’e kıyamete kadar süre verilmesinde birçok hikmet ve yarar vardır. İblise süre verilmesini konu eden âyetlere dikkat ederseniz İblis “Beni azdırmanın karşılığında yemin ederim ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım. Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından musallat olacağım. Birçoklarını şükreder bulamayacaksın. Rabbim! Beni azdırmana/saptırmana karşılık, kesinlikle ben yeryüzünde onlar için mutlaka süslemeler yapacağım ve onların tümünü kesinlikle azdıracağım. Yemin olsun, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, hükmüm altına alacağım.” demektedir. Yani İblis insanlara dünyayı sevdirecektir; ihtiraslar, tutkular oluşturacaktır. Bu tutkular sayesinde de mücadele, yarışma, bir ötekinden üstün olma gayret ve çabaları artacaktır. Hayatın Allah’ın koyduğu ölçülere uygun sürmesi ve sorumlu insanların sınanması için böyle alternatif bir gücün, enerjinin insanın içinde olması lazımdır. İnsan bu güç/enerji sayesinde seçici olacaktır. Robotluktan kurtulacaktır. Yani bu güç sayesinde dilerse imanı ve itaatı dilerse küfür ve isyanı seçebilecektir. Kişilerin İblis sayesindeki seçiciliği sonucunda Rabbimizin üstünlük ifade eden Kahhâr, Müntekîm, Adl, Dâll, Şedidü`l-ikâb, Serîul`-hisâb, Hâfid, Rafi`, Muizz, Müzill isim ve sıfatları, hıfz, afv, mağrifet, rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi yücelik sıfatları tecelli edecektir. Onun için İblis yaratılmış ve kendisine böyle bir mehil verilmiştir.

Bu açıklamalardan “şeytanın cennette Adem ve eşini nasıl kandırmış olabileceği yani şeytanın cennette ne işinin olduğu, secde Allah’tan başkasına yapılamazken bizzat Allah’ın melekleri Adem’e secdeye zorlaması, meleklerin Adem’e, dinden çıkmadan, müşrik olmadan nasıl secde ettikleri, ” konularında ön bilgiye sahip olmuş olduk. Ayrıca Adem’e secde eden meleklerin, düşünce yetisi dışındaki enerjik güçler ve doğadaki canlı cansız tüm güçler olduğunu da vurgulayalım. Ve ilginç bir örnekle mevzuyu kapatalım. Bakara suresinin 248. ayetinde yük taşıyan manda, öküz, eşek, katır gibi hayvanlar “melaike” olarak ifade edilmiştir. (Hakkı Yılmaz) http://www.istekuran.net/?p=98

posted in MELEKLER | 0 Comments

20th Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

CİNN KAVRAMI ve KUR’AN’DA CİNN

“Cinn” kavramı, “şeytan”, “İblis”, “melek” kavramları gibi muhtemelen tarih öncesinden itibaren insanların yaşamları içine girmiş kavramlardan biri olup, yine bu kavramlar gibi tüm dinlerde önemli bir yere sahip olmuştur. Ne var ki bu kavramların halk kültüründe edindiği yer, ilkel toplumların yaşadıkları ilkel koşullar içinde zihinlerinde oluşturdukları vehim ve kuruntulara dayalı inançların etkisinden kurtulamamıştır. Bugün de hâlâ, ilkel toplumlardan gelme yanlış anlayış ve inanışlar devam etmekte ve işin kötüsü bunlar dine fatura edilmektedir. Bizi ilgilendiren husus da budur. Biz, dinimizin saf, halis, Allah’a ait bir din olarak yaşanmasından yana olduğumuz için bu kavramları, içlerine yuvalanmış batıl inanç ve hurafelerden temizlemeyi bir görev olarak addetmekteyiz.

Halk kültürüne göre cinn; “insan gibi yiyip içen, üreyen, inanan, bazen ehil insanlarca işçi gibi çalıştırılan, olağan üstü güç ve bilgilere sahip, insanları çarpan, istediklerine zarar veren, erdirici yüksek değerler ilham eden gizli destekçi güç, görünmeyen yaratık”tır.

Bu anlayış doğrultusunda halk arasında, psikolojik rahatsızlıklara uğramışlara, yüz felci olmuşlara… cinn çarpmış, cin uğramış (uğrak olmuş) denmektedir. Eski dönemlerde ise başarılı, çalışkan zanaatkârlara, şairlere, kâhinlere hatta peygamberlere de “mecnun (cinlenmiş)” denirdi. Bundan maksat, onların delirmiş olduklarını anlatmak değil, cinler (görünmez varlıklar) tarafından desteklendiklerini, yardım gördüklerini ifade etmekti.

Günümüzde cinn kavramını doğru olarak öğrenebilmek için yapılacak ilk hareket, bu konuda şimdiye kadar bilinen ve halk arasında yaygın, kulaktan duyma anlayışın bir tarafa bırakılması olmalıdır.

“Cinn” sözcüğü, “cenn” kökünden türemiş bir sözcük olup sözcüğünün asıl anlamı, “bir şeyi duyulardan saklamak”tır. “Cennehülleylü (gece onu örttü)”, “ecennehü (onu örttürdü)”, “cenne aleyhi (üzerine örttü)” şekillerinde kullanılır. Nitekim Kur’an’da İbrahim peygamberi konu alan bir pasajda “fellema cenne aleyhilleylü (ne zaman ki gece kendisini sakladı, iyice karanlık çöktü)” diye yer almıştır (En’âm; 76).

Aşağıdaki sözcükler de “cnn” kökünden türemiştir.

Cennet: “Toprağı ağaç yapraklarıyla saklanmış yer” demektir.

Cinnet: “aklı, fikri saklanmak, delirmek” demektir.

Cenin: “ana karnında saklandığı için bu adı almıştır.

Cünnet: Kalkan; kişiyi oktan mızraktan sakladığı için bu ad verilmiştir.

“Cinn” sözcüğü bütün eski ve yeni sözlüklerde “İnsanın beş duyusuyla kavrayamadığı, algılanamayan, ama somut veya soyut, varlığı kesin olan güçler” olarak yer alır.

Sözlüklerdeki bu tarife göre melek ve şeytan terimleri de cinn kavramı kapsamına girmektedirler. Yani her melek ve şeytan cinndir, ama her cinn şeytan veya melek değildir.

Kur’an’dan ve eski kaynaklardan yaptığımız tespitlere göre “cinn” sözcüğü çok kapsamlı olarak kullanılmaktadır. Nitekim Araplar yavaş hareket ettiği için hareketi gözle izlenemeyen küçük bir yılan türüne “cann” derler. Cann sözcüğü bu anlamıyla Kur’an’da iki yerde; Kasas suresinin 31. ve Neml suresinin 10. ayetlerinde, Musa peygamberin asası ile ilgili olarak kullanılmıştır. Ayrıca “cinn” sözcüğü Kur’an’da “cinnet” kalıbıyla da yer almıştır.

“Cinn” sözcüğü, anlam olarak “insan” sözcüğünün karşıtıdır. Bu sebeple “cinn” sözcüğünü daha iyi anlamak için karşıtı olan “ins, insan” sözcüklerinin de bilinmesinde yarar vardır.

 

İns, İnsan:

Sözcük anlamı; “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran” demek olan “insan” sözcüğü, “fi’liyan” kalıbında olup “ens” sözcüğünden türemiştir. “İnsan” sözcüğünün aslı “insiyan” sözcüğüdür.

Sözcük, anlam olarak evrendeki tüm görünen (cisimli) varlıkları kapsamasına rağmen sadece insanlara isim olarak verilmiştir. Bunun nedeni, insanın yaratılış itibariyle ünsiyete muhtaç, yani sosyal bir varlık olmasıdır.

İbn-i Abbas gibi bazı tefsirciler “insan” sözcüğünün “nisyan” sözcüğünden türemiş olduğunu ve insanın verdiği sözleri unuttuğu için bu isimle isimlenmiş olduğunu söylemiş olsalar da bu görüş hem dil bilimcileri tarafından itibar görmemiştir hem de Kur’an’daki kullanıma ters düşmektedir.

Sözcük anlamı itibariyle birbirinin karşıtı olan cinn ve insanın, varlık olarak da yaradılıştan gelen bir karşıtlık içinde olduklarının bize Kur’an göstermektedir:

 

İnsan ve cinnin yaratılışı:

Rahman; 14 – 15: O, insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan (değişken

maddeden) yarattı.

Ve cannı ateşin dumansızından (enerjiden) yarattı.

Hicr; 26 – 27: Ve hiç kuşkusuz biz, insanı (görünen, bilinen varlıkları)

çınlayan kilden, işlenebilen çamurdan (halden hale giren maddeden)

yarattık.

Ve cannı daha önce, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir

esintinin ateşinden (engel tanımayan enerjiden) yaratmıştık.

Ayetler, insanın, “pişmiş çamur, kuru balçık, çınlayan kil, işenebilir çamurdan” yaratıldığını söylemektedir. Bu ifadeler, “madde”nin halden hale girmesini çağrıştırmakta olup, insanın genel anlamda maddeden yaratıldığını anlatmaktadır. Cannın, “ateşin dumansızından, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşinden” yaratıldığını söyleyen bu ifadeler ise, daha ilk bakışta akla “enerji”yi getirmektedir.

Öyleyse “cann ateşten yaratılmıştır” demek; “elektrik, manyetik dalgalar, ışın gibi gözükmez güçler enerjiden yaratılmıştır” demektir. “İnsan topraktan yaratılmıştır” demek de; “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran cisimli varlıklar maddeden yaratılmıştır” demektir.

 

Kur’an’da cinn:

“Cinn” sözcüğü Kur’an’da; melekler için, İblis için ve kendileri görülse de kimlikleri açıkça belli olmayan kişiler için kullanılmıştır:

 

1 – Cinn sözcüğünün Kur’an’da melekler için kullanılışı:

Saffât; 158: Onlar, Allah ile cinler arasında bir soy bağı (nesep) kurdular.

Oysa ant olsun, cinler de onların gerçekten hazır bulundurulacaklarını

bilmişlerdir.

En’âm; 100: Ve Cinleri Allah’a ortak koştular. Oysa onları da O yaratmıştır.

Bir de bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar.

O ise nitelendirdikleri şeylerden yücedir /uzaktır.

Sebe; 41: Melekler derler ki: “Sen yücesin, bizim velimiz sensin, onlar değil.

Hayır, onlar cinlere tapmaktaydı ve çoğu onlara iman etmişlerdi.

Bu üç ayette “cinler” sözcüğü ile kastedilen “melekler”dir. Çünkü biz, Nahl; 57, Necm; 21, Saffat; 149, 153, Zühruf; 16, Tur; 39 ayetlerinden biliyoruz ki müşrikler, Allah ile melekler arasında soy bağı kurmuşlar, Allah’ın kızları olarak melekleri görmüşler ve Allah yerine meleklere tapmışlardır. Yani Kur’an, Allah’a ortak koşulan melekleri, Saffat; 158, En’âm; 100 ve Sebe; 41’de “cinn” olarak ifade etmiştir.

 

2 – Cinn sözcüğünün Kur’an’da İblis için kullanılışı:

Kehf; 50: Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında

hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düş-

tü. Şimdi siz, benim astımdan onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyor-

sunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir de-

ğiştirmedir bu!

“İblis” konusunda ayrı bir çalışmamız olduğu için burada detaya girilmemiştir.

 

3 – Cinn sözcüğünün Kur’an’da kendileri görülse de kimlikleri açıkça belli olmayan kişiler için kullanılışı:

Bu başlık altında topladığımız cinnler ya da kişiler için Kur’an’da üç örnek mevcuttur:

 

a) Süleyman peygamberin cinleri:

Sebe; 12 – 14 : Süleyman için de sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan

rüzgârı boyun eğdirdik; erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun

eli altında Rabbinin izniyle iş görmekte olan bir kısım cinler de vardı.

Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp sapacak olsa, ona çılgın ateşin a-

zabından tattırırdık.

Ona dilediği şekilde kaleler/ mihraplar, heykeller/ manzara resimleri/

güzel motifler, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen

kazanlar yaparlardı. “Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın.” Kullarımdan

şükretmekte olanlar azdır.

Böylece onun ölümünü gerçekleştirdiğimiz zaman, ölümünü, onlara asa-

sını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi. Artık o,

yere yıkılıp düşünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı

(Süleyman’ın öldüğünü) bilmiş olsalardı böylesine aşağılayıcı bir azap

içinde kalıp yaşamazlardı.

Neml; 39: Cinlerden İfrit: “Sen makamından kalkmadan önce, ben onu sana

getiririm, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahi-

bim.” dedi.

Görüldüğü gibi bu âyetlerde Süleyman Peygamberin emrinde çalışan, ona zoraki hizmet eden Cinnlerden bahsedilmektedir. Ve bunların hünerli zanaatkâr kimseler olduğu açıklanmaktadır.

Süleyman peygamberin emrine verilen bu cinlerin kim olduklarını anlamak için, eldeki tarihî bilgilerin değerlendirilmesi gerekir. Süleyman peygamber, Yakup peygamberin soyundan gelen bir Beniisrail peygamberi olup, Davut peygamberin oğlu ve ülkesi İsrail’in hükümdarı idi (M.Ö. 10. yy ortaları). Süleyman peygamber hakkındaki bilgilerin hemen hemen tamamı, Ana Britannica ansiklopedisinin de belirttiği gibi (Cilt: 28, s: 434), Eski Ahit’ten kaynaklandığı için, bu bilgileri Tevrat’ın 1. Krallar ve 11. Tarihler bölümlerinden almayı daha uygun buluyor ve 11. Tarihler, bölümünün 11. Bab’ını aynen aktarmayı uygun buluyoruz:

VE Süleyman RABBiN ismine bir ev, ve kendi krallığı için bir ev yap­maya niyet etti. 2Ve Süleyman yük ta­şıyan yetmiş bin adam, ve dağlarda taş kesen seksen bin adam, ve onların üze­rinde iş başı olan üç bin altı yüz adam saydı. 3Ve Süleyman Sur kralı Hurama gönderip dedi: “Babam Davuda yaptığın gibi, ve içinde oturmak için kendisine ev yapsın diye ona erz ağaç1arı gönder­diğin gibi, bana da öyle yap. 4İste, ben Allah’a tahsis edeyim, ve onun önünde hoş kokulu buhur yakayım diye, Allah’ım RABBİN ismine bir ev yapacağım; ve o daimi huzur ekmeği için, ve sabah akşam, Sebtlerde, ve ay başlarında ve Allahı’mız RABBiN belli bay­ramlarında yakılan takdimeler için ola­caktır. Bunlar İsrail üzerine ebedi kanundur. 5Ve yapmak üzere olduğum ev büyüktür, çünkü Allahımız bütün ilah­lardan büyüktür. 6Ve kimin kudreti var ki, ona bir ev yapsın? Çünkü gök ve göklerin göğü onu alamaz. Ve ben ki­mim ki, ona bir ev yapayım? Ancak onun önünde buhur yakmak için yapıyo­rum. 7Ve şimdi, babam Davud’un hazır­lamış olduğu Yahuda’da ve Yeruşalim’­de yanımda bulunan hünerli adamlarla beraber olmak üzere bana bir adam gönder, altın, ve gümüş, ve tunç, ve demir. ve erguvani, ve kırmızı, ve lacivert işlerinde hünerli olsun, ve her türlü oyma işlerini oyabilsin. 8Ve bana Libnan’dan erz ağacı, ve servi, ve sandal ağacı gön­der: çünkü bilirim ki, senin kulların Libnan’dan kereste kesmeği bilirler. 9Ve iste. bana bol kereste hazırlasınlar diye kullarım senin kullarınla beraber ola­caklar: çünkü yapacağım ev büyük ve şaşılacak bir şey olacaktır. 10Ve iste, se­nin kullarına, kereste kesenlere, yirmi bin ölçek dövülmüş buğday, ve yirmi bin ölçek arpa, ve yirmi bin bata şarap, ve yirmi bin bat zeytin yağı veririm.

11Ve Sur kralı Huram, Süleyman’a gönderdiği yazı ile cevap verdi: RAB kavmini sevdiği için seni onların üzerine kral etti. 12Ve Huram dedi: RAB için bir ev, ve kendi kra1lığı için bir ev yapacak olan basiret ve anlayış sahibi akıllı bir oğlu kral Davud’a veren, Göğü ve yeri yaratan RAB, İsrail’in Allah’ı mübarek olsun. 13Ve iste, senin hünerli adamlarınla ve baban efendim Davud’un hünerli adamları ile beraber kendisine bir yer verilsin diye, hüner ve an1ayış sahibi bir adamı, benim Huram Babayı gönderdim. 14Dan kızlarından bir kadı­nın oğludur, ve babası Surlu bir adamdı; altın, ve gümüş, tunç, demir, taç, ve kereste, erguvani, lacivert, ve ince keten, ve kırmızı işlemede, ve her çeşit oyma işinde, ve her çeşit icatta hünerlidir. 15Ve efendimin söy1emiş olduğu buğdayı ve arpayı, zeytin yağını ve şarabi kullarına göndersin; 16ve sana lazım olduğu kadar Libnan’dan kereste keseriz; ve onu sallarla denizden Yafa’ya kadar sana getiririz ve sen onu Yerüşa1ime çıkarırsın.

17Ve Süleyman, babası Davud’un İsrail diyarında olan bütün garipleri saydığı sayıdan sonra onları saydı; ve yüz elli üç bin altı yüz kişi bulundular. 18Ve onlardan yük taşıyan yetmiş bin, ve dağlarda taş kesen seksen bin, ve kavmi işletmek için iş başi olarak üç bin altı yüz kişi koydu. ”

Yukarıdaki bilgilere göre, Süleyman peygamberin hizmetinde bulunanlar, halk kültüründeki cinler değil, Süleyman peygamberin babası Davut peygamberin hünerli zanaatkâr adamları ve onlara ustabaşılık yapan Sur kralının gönderdiği Hurram Baba ile emrindeki hünerli kişilerdir.

Yani, burada da görmekteyiz ki Cinn sözcüğü, başka ülkelerden getirilmiş hünerli zanaatkâr yabancı işçiler için kullanılmıştır.

 

b) Peygamberimizi dinleyen cinler:

Ahkâf; 29 – 32 : Hani cinlerden birkaçını, Kur’an dinlemek üzere sana yönelt-

miştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: “Kulak ve-

rin;” sonra bitirilince de kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.

Dediler ki: “Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, ken-

dinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve dosdoğru olan

yola yöneltip iletmektedir.

Ey kavmimiz, Allah’a davet edene icabet edin ve ona iman edin; günah-

larınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.”

Kim Allah’a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde Allah’ı a-

ciz bırakacak değildir ve onun O’ndan başka velileri de yoktur. İşte onlar

apaçık bir sapıklık içindedirler.

Buradaki anlatım aşağıda göreceğiniz gibi Cinn suresinde de yer almıştır.

Cinn; 1 – 14: De ki, “Bana gerçekten şu vahyolundu: Cinnlerden bir grup din-

leyip de şöyle demişler: ‘Doğrusu biz hayranlık veren bir Kur’an dinle-

dik.

O, gerçeğe ve doğruya yöneltip iletiyor. Bu yüzden biz ona iman ettik.

Bundan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.

Elbette bizim Rabbimizin şanı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir

çocuk.

Doğrusu şu: Bizim beyinsizlerimiz, Allah’a karşı bir sürü saçma şeyler

söylemişler.

Halbuki biz, ins ve cinin (hiçbir kimsenin) Allah’a karşı asla yalan söy-

lemeyeceklerini zannediyorduk.

Bir de şu gerçek var: İnsten bazı kimseler cinden bazı kimselere sığınır-

lardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını artırırlardı.

Ve onlar, sizin de sandığınız gibi Allah’ın hiç kimseyi kesin olarak di-

riltmeyeceğini sanmışlardı.

Doğrusu biz göğü yokladık (falcılığı denedik); fakat onu güçlü koruyu-

cular ve şihap/ ateş alevleri, göz kamaştıran parıltılar, yakıcı ışınlarla

kaplı bulduk.

Oysa gerçekte biz, dinlemek için onun oturma yerlerinde otururduk. Ama

şimdi kim dinleyecek olsa hemen kendisini izleyen bir şihap bulur.

Doğrusu bilmiyoruz; yeryüzünde olanlara bir kötülük mü istendi, yoksa

Rableri kendileri için bir hayır mı diledi.

Gerçek şu ki, bizden salih olanlar da vardır ve bunun dışında olanlar da.

Biz türlü türlü yolların fırkaları olmuşuz.

Biz şüphesiz, Allah’ı yeryüzünde asla aciz bırakamayacağımızı, kaçmak

suretiyle de onu hiçbir şekilde aciz bırakamayacağımızı anladık.

Elbette biz, o yol gösterici Kur’an’ı işitince, ona iman ettik. Artık kim

Rabbine iman ederse, o ne eksileceğinden korkar ve ne de haksızlığa uğ-

rayacağından.

Ve elbette bizden Müslüman olanlar da var, zulmedenler de. İşte Allah’a

teslim olanlar, artık onlar gerçeği ve doğruyu bulmuş olanlardır.’”

Bu iki ayet grubunda nefer bir sayıda (üç ile on arası) oldukları bildirilen cinnler, tüm tefsirlerde ve tarih kitaplarında ittifakla belirtildiği gibi, Nusaybin’den veya Yesrib’ten (Medine’den), kimliklerini açığa vurmadan peygamberimizin yanına gizlice gelip Kur’an dinleyen ve imana gelen, sonra da kavimlerini uyarmak için geri dönen Nusaybin’li veya Yesrib’li (Medine’li) Yahudilerdir. “Cinn Gecesi Hadisi” olarak şöhret bulmuş olan bir rivayete göre de bu cinnler, peygamberimizle birlikte ateş yakmışlar, yemek yemişler ve peygamberimiz de cinnlerin izlerini başkalarına göstermiştir.

 

c) Cinlerin bahsettiği cinler:

Yukarıda mealini verdiğimiz Cinn suresine ait ayetler, peygamberimizi dinleyen cinlerin memleketlerine dönüp kavimlerine anlattıklarının, Rabbimiz tarafından peygamberimize gayb haberi olarak bildirilmesidir. Dolayısıyla ayetlerdeki konuşmalar, cinlerin konuşmalarıdır. Dikkat edilirse bu konuşmalar esnasında 6. ayette, konuşan cinn, kendilerini insan olarak niteleyip başkalarına “cinn” demektedir.

“İns” sözcüğünün; “tanınıp, bilinen”, “cinn” sözcüğünün de; “tanınmayan, yabancı” olan anlamlarını yerine koyduğumuzda, ayet, gayet mantıklı, anlaşılır şekilde şöyle çevrilebilir:

Cinn; 6: … İnsten (bizim tanıyıp bildiklerimizden) bazı kimseler, cinnden (tanımadığımız yabancılardan) bazı kimselere sığınırlardı. …

Bu ayette Nusaybin’li veya Yesrib’li (Medine’li) Yahudilerin sözünü ettiği cinnler, bize göre, peygamberimiz aleyhinde propaganda yapmak için Nusaybin’e veya Yesrib’e (Medine’ye) gelmiş Mekke’li ajanlardır.

 

İns ve cinn kalıbı:

Cinn konusu kapsamı içerisinde, hassas ve Kur’an’ı doğru anlamak için çok önemli bulduğumuz bir nokta da; “ins” ve “cinn” sözcüklerinin bir arada “ins ve cinn (ins-cinn)” takım (kalıp) halinde kullanılışıdır. Bu kullanılış genellikle “İnsanlar ve Cinler” olarak çevrilmektedir. Halbuki bu tarz kalıp ifadelerde, sözcüklerin anlamı farklılaşmakta, başkalaşmakta ve zenginleşmektedir.

Bu durumu Kur’an’dan örnek vererek açıklamakta yarar vardır:

- Mağrib (batı) ve meşrik (doğu) sözcükleri, “batı-doğu” şeklinde söylendiklerinde anlam sadece iki yönü ifade etmeyip tüm yönleri içine alır. Örnek olarak Müzzemmil suresinin 9. ayetindeki “Rabbulmeşrigı velmağribi (doğunun, batının Rabbi)” ifadesi sadece doğu ile batıyı anlatmayıp tüm yönleri ve mekânları ifade etmektedir. Yani “Allah her yerin Rabbidir” demektir. Bu sözcükler ile ilgili diğer örnekler şunlardır: Nur; 35, Bakara; 115, 142, 177, Şuara; 28, Rahman; 17.

- Dünya ve ahiret sözcükleri beraber söylendikleri zaman “her yerde ve her zaman” anlamını ifade eder. Bu sözcükler ile ilgili Kur’an ayetleri şunlardır: Bakara; 217, 220, Âl-i Imran; 22, 45, 56, Nisa; 134, Tövbe; 69, 74, Yunus; 64, Yusuf; 101, Hacc; 14, Nur; 14, 19, 23 ve Ahzab; 57.

- Yaş, kuru sözcükleri beraberce kullanıldıkları zaman “ her ne varsa, her şey” anlamını içerir. Örneğin En’âm suresinin 59. ayetindeki “… Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.” ifadesi sadece yaşı ve kuruyu ifade etmeyip “her ne varsa canlı-cansız hepsini” ifade etmektedir.

- Sabah, akşam sözcükleri de Kur’an’da farklı ifadelerle sıkça yer almakta ve “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. Bu sözcükler ile ilgili Kur’an ayetleri de şunlardır: A’râf; 205, Ra’d; 15, Nur; 36, Mümin; 46, 55, En’âm; 52, Kehf; 28, Meryem; 11, 62, Fetih; 9, Furkan; 5, Ahzab; 42, İnsan; 25, Âl-i Imran; 41.

İki zıt anlamlı sözcüğün bir arada takım halinde söylenişi ile takımın yeni bir anlam kazanması sadece Arapça için söz konusu olmayıp, dünyanın tüm dillerinde mevcuttur:

- Türkçe’de:

Sağ, sol sözcükleriyle oluşturulan “sağda-solda” kalıbı; “her yerde” anlamına gelir.

İleri, geri sözcüklerinden oluşturulan “ileri-geri konuşma, söz söyleme” kalıbı; “yersiz, yakışıksız konuşma, söz söyleme” anlamına gelir.

Sabah, akşam sözcükleriyle “sabah-akşam” kalıbı aynı Arapça’daki gibi; “daima, her zaman” anlamına gelir.

- Japonca’da:

Doğu, batı sözcüklerinden oluşturulan “doğu-batı” kalıbı ile kuzey, güney sözcüklerinden oluşan “kuzey-güney” kalıbı; “bütün ülke, Japonya” anlamına gelir.

İyi, kötü sözcüklerinden oluşturulan “iyi-kötü” kalıbı; “doğadaki denge” anlamına gelir.

Gelmek, gitmek sözcüklerinden oluşturulan “geliş-gidiş” kalıbı; “dolaşmak” anlamına gelir.

- İngilizce’de:

- Fransızca’da:

- İtalyanca’da:

Konumuz olan “ins ve cinn” kalıbında da durum aynıdır. “Cinn” ve “ins” sözcüklerinin her birinin anlamını yukarıda açıklamıştık. Bu sözcüklerin birlikte oluşturdukları kalıp ise; “gördüğünüz, görmediğiniz; bildiğiniz, bilmediğiniz; tanıdığınız, tanımadığınız: herkes” anlamına gelir:

Zariyat; 56: Ben, cinn ve insi (herkesi) yalnızca, bana ibadet/ kulluk etsinler

diye yarattım.

İsra; 88: De ki: “İns ve cinn (herkes) bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak

için bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar, yine de, onun

benzerini, ortaya koyamazlar.”

Cinn; 5: “Oysa biz, insanların ve cinlerin (herkesin) Allah’a karşı asla yalan

söylemeyeceklerini sanmıştık.”

Rahman; 33: Ey cinn ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından

aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak sultan/ üstün bir

güç olmadan aşamazsınız.

Rahman; 56: Orada daha önce ins ve cinn (hiç kimse) dokunmamış (elle ve

gözle değinilmemiş), bakışlarını eşine dikmiş eşler vardır.

Bu konuyla ilgili Kur’an’daki diğer örnekler şunlardır: En’âm; 112, 130, A’râf; 38, 179, Fussilet; 25, 29, Ahkâf; 18, Neml; 17, Rahman; 39, 74, Nas; 6, Hud; 119 ve Secde; 13. (Hakkı Yılmaz) http://www.istekuran.net/?p=97

posted in MELEKLER | 0 Comments

20th Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ALLAH’IN KALPLERİ MÜHÜRLEMESİ, NE DEMEKTİR?

Allah, onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur; gözlerinin üzerinde perdeler vardır.Büyük azap da onlar içindir.Bakara 7

Mushafı (ister orijinal ister meal) eline alan kimse hemen 13 ayet sonra yukarıdaki ayeti okumaktadır. Bilinçli bir okuyucu ise ister istemez aklına “kafirlerin kafirliğinin kaderleri olduğu, ne yapsalar kafirlikten kurtulamayacakları ve de onlara hiçbir uyarının yararı olmayacağı, onların mutlaka cezalandırılacakları” anlayışı gelecektir. Bu durumda da kafasına “Bunlar kalpleri ve kulakları mühürlenmek, gözleri perdelenmek suretiyle cebren/zoraki Allah tarafından kafir kılınıyorlarsa onlara azap edilmesinin mantığı nedir, bu durum adalet ilkesine ters düşmez mi?” sorusu takılacaktır.

Müslümanlar farkında olmasalar da Kur’an’da söz konusu ettiğiniz ayetten başka bu anlama paralel daha bir çok ayet mevcuttur. Bunları konu akışı içerisinde göreceğiz.

Yüce Rabbimiz zalim değildir. Kimsenin iman etmesine engel değildir. İnsanları özgür bırakmış, dileyenin kafir dileyenin de mümin olabileceğini bildirmiştir. Yani kafirliği ve müminliği kimseye cebir/zoraki kader olarak yazmamıştır. Öyleyse bu ayetlerin ifade ettiği anlamlar nelerdir! İşte bunları Kur’an üslubu ile Kur’an’dan anlamaya çalışalım. Kur’an’da kalplerin, mühürlenmesinden başka daha başka şekillerde de etki altında bırakıldığı açıklanmaktadır. Konuyu anlayabilmek için bunları da bilmek zorundayız. Bunlar:

a)Kalpleri mühürlemek.

Bakara suresi ayet 7:

“Allah, onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Büyük azap da onlar içindir.” Enam suresi ayet 46:

“De ki: “Gördünüz mü/düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah`tan başka getirebilecek ilah kimdir?” Bak, biz ayetleri nasıl açıklıyoruz da onlar yine sırt çevirip-engelliyorlar?” Casiye suresi ayet 23:

“Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah`ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah`tan sonra ona kim hidayet verecektir? Yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?”

b)Kalpleri damgalamak.

Münafikun suresi ayet 3:

“Bu, onların iman etmeleri sonra inkâr etmeleri dolayısıyla böyledir. Böylece kalplerinin üzerine damga vurulmuştur (mühürlemiştir), artık onlar kavrayamazlar.”

Nisa suresi ayet 155:

“ Onların kendi sözlerini bozmaları, Allah`ın ayetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri nedeniyle (onları lanetledik.) Hayır; Allah, inkârları dolayısıyla ona (kalplerine) damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar.”

c) Kalplerin sıkışması.

En’am suresi ayet 125:

“Ve sonra Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam`a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.”

d) Kalplerin hastalanması.

Bakara suresi ayet 10:

Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırdı. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır.”

e) Kalplerin ölmesi.

En’am suresi ayet 36:

“Ancak dinleyenler icabet eder. Ölüleri (ise,) onları da Allah diriltir. Sonra O`na döndürülürler.”

En’am suresi ayet 122:

Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamıyanın durumu gibi midir? İşte, kafirlere yapmakta oldukları böyle `süslü ve çekici` gösterilmiştir.”

f)Kalplerin paslanması.

Muttaffifin suresi ayet 14:

“ Asla, hayır; onların kazandıkları, kalpleri üzerinde pas tutmuştur.”

g) Kalplerin katılaşması.

Bakara suresi ayet 74:

“Bundan sonra kalpleriniz katılaştı; taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan su çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz (gafil) değildir.”

Zümer suresi ayet 22:

“Allah, kimin göğsünü İslam`a açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi? Fakat Allah`ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.”

h) Kalplerin Hakk’tan yüz çevirmesi (insiraf).

Tevbe suresi ayet 127:

“Bir sûre indirildiğinde, bazısı bazısına bakar (ve): `Sizi bir kimse görüyor mu?` (der.) Sonra sırt çevirir giderler. Gerçekten onlar, kavramayan bir topluluk olmaları dolayısıyla, Allah onların kalblerini çevirmiştir.”

ı) Kalplerin taassubu (hamiyet).

Feth suresi ayet 26:

“Hani o inkâr edenler, “gurur ve soy asabiyetini” (hamiyeti), cahiliyenin `gurur ve soy asabiyetini’ kendi kalplerinde alevlendirip-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve mü`minlerin üzerine `(kalbi teskin eden) güven ve yatışma duygusunu` indirdi ve onları `takva sözü` üzerinde `kararlılıkla ayakta tuttu.` Zaten onlar, buna layık ve ehil idiler. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”

i) Kalplerin inkarı.

Nahl suresi ayet 22:

“Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri ise inkarcıdır ve onlar müstekbir (büyüklenmekte) olanlardır.”

Bu ayetler hep aynı soruyu gündeme getirmektedir, “Allah Teala insanların iradesine müdahale edip onları sapıklık içinde mi bırakmaktadır ?”

Bu soruyu cevaplayabilmemiz ve zihnimizdeki sorunu cevaplayabilmemiz için Kur’an’a başvurmamız gerekmektedir. Bu başvuru Kur’an’da Rabbimizin belirlediği ilkeler çerçevesinde olacaktır. Kur’an’daki bir konuyu iyi anlayabilmek için o konuyla ilgili tüm Kur’an ayetlerini dikkate almak bu ayetleri de özet olandan tetay olana sıraya koymak gerekir. Bu yöntemler Allah’ın bizlere kesin talimatıdır (direktifidir).

Ta Ha suresi ayet 114:

“Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip-tamamlanmadan evvel, Kur`an`ı (okumada) acele etme ve “Rabbim, ilmimi artır.” de.”

Hud suresi ayet 1:

“Elif, Lam, Ra. Bu, Hakim ve her şeyden haberdar olan biri tarafından ayetleri pekiştirilmiş, sonra da açıklanmış bir Kitap’tır.”

Bu konuyu kavrayabilmemiz için önce “kalp”, “mühür”, “mühürleme” ve “kalbin mühürlenmesi” ifadelerinin anlamını sonra da “Allah’ın kalpleri mühürlemesi” ifadesininanlamını aslına uygun tarzda bilmemiz gerekiyor. Biz bu hususları İbn-i Manzur’un Lisan-ül Arab ve Ragıb el İsfehani’nin El Müfredat’ını esas olarak alıp bu ifadeleri takdim ediyoruz.

Kalp:

“Kalb” sözcüğü: Kalp sözcüğü bireyin ortası, özü demektir. Bundan dolayı “yürek”e de kalp denmiştir. Araplar yüreği düşünce ve tefekkürün merkezi olarak bilmekteydiler. Giderek akla da kalp demeye başladılar. Bu kullanım” mahalliyet” mecazı mürseli idi. Bazı kullanımlarda akıl ve kalp kelimeleri eşanlamlı isimler olarak görülmeye başlandı. Ve dünyada hiç kimse bu kullanımın doğru bir temele dayanıp dayanmadığına aldırış etmedi. O nedenledir ki Kur’an’da kalp sözcüğü, kan pompalayan organ olarak değil aklın, düşüncenin, tüm zihinsel fonksiyonların merkezi olan beyin anlamında kullanılmıştır.

Hatem/Mühür:

“Üzerinde bir kimsenin veya bir kuruluşun adının tersine kazılı bulunduğu ve imza yerine geçen maden, lastik veya başka bir maddeden yapılmış alet, damga” demektir.

Hatm/Mühürleme:

Mühürleme, Tab’/damgalamak demektir. Tab’/damgalamak ise hılkat ve cibilliyet (yaratılışta şekil verme) demektir. Tabii, Tabiat, tabiyyet sözcükleri hep bu tab’/basmak anlamındaki sözcüğün türevleridir. Daha sonra kulların sonradan eşyaya şekil vermelerine de “tab’” denilmiştir. Örneğin kılıç yapımı (demire şekil vererek kılıç haline getirmek), Para basımı (madene şekil vermek) için de “tab’” sözcüğü kullanılır olmuştur. Daha sonra kitap, dergi, gazete basımlarına da “tab’” denilir olmuştur. Ki bugün için en yaygın anlam da budur. Matbuat (yazılı medya), matba/basımevi bu sözcüğün türevlerindendir.

Tab’/basmak sözcüğü hatm/mühürleme sözcüğünden daha geniş, nakş sözcüğünden daha dar bir anlam taşır.

Aşağıda konumuz olan ayetlerde göreceğiniz gibi Tab’/damgalamak sözcüğü Hatm/mühürleme sözcüğü ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır.

Mühürlemek sözcüğünün mecazi anlamı ise “Bir şey üzerine örtü örtmek, içine bir şey girmemesi için kilitlemek” demektir. Konumuzdaki “Allah’ın kalpler üzerine mühür vurmasını (kalpleri mühürlemesini) işte bu anlam ekseninde inceleyeceğiz.

Kalbin mühürlenmesi:

Kalbin mühürlenmesi “aklın yollarının tıkanması, iyi düşünmeye, bilgilenmeye engel olmak, aklı işe yarar olmaktan çıkarmak” demektir.

Allah’ın kalpleri mühürlemesi ve damgalaması:

Konumuzun ana hatlarını oluşturan sözcüklerin anlamını öğrendikten sonra Allah’ın kalpleri, kulakları mühürlemesi konusuna geçebiliriz. Konuyla ilgili ayetlere geçmeden evvel konumuz ayetlere üç açıdan bakacağımızı belirtelim.Bunlar:

1- Kulların fiillerinin yaratılması.

2- Konumuzda yer alan ayetlerdeki kişilerin belirginliği.

3- Ayetlerin geleceği haber verme noktasından mucizelikleri.

Kulların Yaptığı İşlerin Yaratılması

(Halk-ı Ef’al-ı Ibad)

Bu konu kelam ilminin temel konularından birisidir. Konu üzerinde uzun tartışmalar yapılmış ve bu konuda; Mutezile, Kaderiyye, Cebriyye, Cehmiyye, Eşariyye ve Maturidiyye gibi ekoller oluşmuştur. Her mezhep kendi açısından akli ve nakli kaynak ileri sürmüşlerdir. Biz bu tartışmaları Kelam kitapları sayfaları arasuında bırakıp konunun özünü ve neticesini takdim edelim. İlgilenenler Mevkıful beşer tahte sultanil kader, Şerh-I mevakıf, şerhı makasıt, şerhı akaid Fıkhı ekber Aliy yül Kari şerhi ve Maturidinin Kitabüttevhid adlı kitaplardan detaylı okuyabilirler.

Bu konuyla ilgili tartışmasız ilkeler şunlardır:

Allah birdir, ortağı ve benzeri yoktur. O, ibadete layık tek yaratıcıdır.

Allah, bütün yaratıkların iradeleri olmadan zorunlu yaptıkları işlerin (uyumak, düşünmek, büyümek, kalp atışı vs. …. ) yaratıcısıdır.

Kulların kendi seçkileriyle yaptıkları işler Allah’ın işi değil kulların işidir. Allah bu işlerin yaratıcısıdır. Yapıcısı değildir.

Kul fiilinin faili, kasibidir. Allah ise her şeyin ve her faaliyetin yaratıcısıdır. Madde-enerji, canlı-cansız tüm varlıkların yaratıcısı olduğu gibi, iyi-kötü, güzel-çirkin, hayır-şer kulların yaptıklarının da yaratıcısıdır.

Ne var ki Allah Kulların kötü iş işlemelerinden dolayısıyle kendisinin de kötülüğü yaratmasından hoşnut değildir. Ama kulunu özgür bıraktığından kulun kötülük yapmasına engel olmaz. Ki sorumluluk gerçekleşsin.

Kısacası kul yaptığı işlerin failidir Allah ise kulun yaptığı işlerin yaratıcısıdır; kula kabiliyet ve imkanları verendir. Buradan her şeyin kontrolünün Allah’ın tasarrufunda ve bilgisi dahilinde olduğunu anlamamız gerekir.

Saffat; suresi ayet 96:

Oysa sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.”

En’âm suresi ayet 102:

İşte Rabbiniz Allah! O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse, O’na kulluk edin. O, her şeyin yönetenidir.

Ra’d suresi ayet 16:

De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır”. De ki: “Allah’tan başkalarını, o kendi kendilerine ne bir fayda, ne de bir zarar verebilenleri yardım eden yol gösteren bir yakın (Veli) mı ediniyorsunuz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Hiç karanlıklarla aydınlık bir olur mu?” Yoksa Allah’a, O’nun gibi yaratan bir takım ortaklar buldular da, bu yaratış kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: “Allah, her şeyi yaratandır. O, birdir. Her şeye üstün ve kahredicidir.”

Zümer suresi ayet 62:

Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye kefildir.

Mümin suresi ayet 62:

İşte, her şeyin yaratıcısı Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. Ne kadar da döndürülüyorsunuz!

Ayetlerde görüyoruz ki Allah her şeyin ve her işin asıl yaratıcısıdır. Bu durum, ilâhlığının olmazsa olmaz gereğidir. Şu hâlde dalâleti de, hidayeti de yaratan Allah’tır. Ama bunları (dalâleti ve hidayeti) isteyen ve o yönde meyil gösteren ise kulun kendisidir.

Kur’an’ı baştan başa tararsanız kulların yapmış olduğu iyi ve kötü bir çok fiilin faili kul değil Allah olarak yer aldığını görürsünüz. Bu Allah’ın, kullarının fiillerinin yaratıcısı olması açısındandır. Yoksa cebr uygulamasından değildir

Bu anlayış içerisinde aşağıdaki ayetleri anlamaya çalışalım.

Tin suresinin 5. Ayeti:

Sonra onu esfeli safiline çevirdik

Yunus suresi ayet 100:

“Allah`ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme (imkanı) yoktur. O, aklını kullanmayanların üzerine iğrenç bir pislik kılar.”

Enam suresi ayet 125:

“Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam’a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.”

Enfal suresi ayet 53:

“Bu, bir kavim (toplum), kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah’ın, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici olmayışınedeniyledir. Allah şüphesiz işitendir, bilendir.”

Ra’d suresi ayet 11:

“Onun (insanın) önünden ve arkasından onu Allah`ın emriyle gözetip-koruyan izleyenleri (takipçileri) vardır,. Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye hiç bir (biçimde imkan) yoktur; onlar için O’nun astlarından yardım eden,yol gösteren bir yakın ( bir veli) yoktur.”

İsra suresi ayet 16:

“16- Bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun ‘varlık ve güç sahibi önde gelenlerine’ emrederiz, böylelikle orda bozgunculuk çıkarırlar. Artık oranın üzerine söz hak olur da, orayı kökünden darmadağın ederiz.”

A`raf suresi ayet 94-101:

94- Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek onun halkı yalvarıp-yakarsınlar diye, mutlaka onları dayanılmaz bir zorluk ve sıkıntıyla yakalayıverdik.

95- Sonra kötülüğün yerini iyilikle değiştirdik, öyle ki onlar, çoğaldılar ve: `Atalarımıza da şiddetli sıkıntılar refah ve genişlikler dokunmuştu` dediler. Bunun üzerine, biz de onları kendileri bilinçli davranmazlarken apansız kıskıvrak yakalayıverdik.

96- Eğer o ülkeler halkı inansalardı ve korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem yerden bolluklar açardık; ancak onlar yalanladılar, biz de onları KAZANAGELDİKLERİ NEDENİYLE yakalayıverdik.

97- O ülkeler halkı, geceleri uyurken, onlara zorlu azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler?

98- Ya da o ülkeler halkı, kuşluk vakti eğlenceye dalmışken, onlara zorlu-azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler?

99- Onlar, Allah`ın tuzağından güvende mi idiler? Allah`ın bir tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan bir topluluktan başkası (akılsızca) güvende olmaz.

100- (Bütün bunlar,) Sakinlerinden sonra yeryüzüne mirasçı olanları doğruya erdirme(ye veya ortaya çıkarmaya yetme)z mi? Eğer biz dilemiş olsaydık onlara GÜNAHLARI NEDENİYLE bir musibet isabet ettirirdik; ve kalplerine damgalar vururduk da onlar böylelikle işitmeyenler olurlardı.

101- İşte bu ülkeler, sana onların `haberlerinden aktarmalar yapıyoruz.` Gerçekten, onlara elçileri apaçık belgelerle gelmişlerdi. Ama daha önceden YALANLAMALARI NEDENİYLE iman eder olmadılar. İşte Allah, inkâr edenlerin kalplerine böyle damga vurur/mühürler.

Yunus suresi ayet 74:

74- Sonra onun ardından kendi kavimlerine elçiler gönderdik; onlara apaçık belgeler getirmişlerdi. Ama daha önce onu yalanlamaları nedeniyle inanmadılar. İşte biz, haddi aşanların kalblerini böyle damgalarız/mühürleriz.

En’am suresi ayet 25.

“ Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa biz, onu kavrayıp anlamalarına (bir engel olarak) KALPLERİ ÜZERİNE KAT KAT ÖRTÜLER VE KULAKLARINDA BİR AĞIRLIK KILDIK. Onlar, hangi `apaçık-belgeyi` görseler, yine ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr edenler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: `Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir` derler.”

En`am suresi ayet 42- 46 :

42- Andolsun, senden önceki ümmetlere/toplumlara elçiler gönderdik de onları dayanılmaz zorluk (yoksulluk) ve sıkıntılarla çeviriverdik. Umulur ki yalvarırlar diye.

43- Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici gösterdi (süsledi).

44- Derken kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutları suya düşenler oldular.

45- Böylece zulmeden topluluğun kökü kesildi. Ve hamd, alemlerin Rabbi olan Allah`adır.

46- “De ki: “Gördünüz mü/düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah`tan başka getirebilecek ilah kimdir?” Bak, biz ayetleri nasıl açıklıyoruz da onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar?

En’am suresi ayet 125:

125- Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam`a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.

Nahl suresi ayet: 104- 109:

104-Allah`ın ayetlerine inanmayanları Allah hidayete ulaştırmaz ve onlar için acı bir azab vardır.

105-Yalanı, yalnızca Allah`ın ayetlerine inanmayanlar uydurur. İşte yalancıların asıl kendileri onlardır.

106- Kim imanından sonra Allah`a (karşı) inkâra sapıp da, -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç- inkâra göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah`tan bir gazab vardır ve onlar içindir büyük azap.

107- Bu, ONLARIN DÜNYA HAYATINI AHİRETE GÖRE DAHA SEVİMLİ BULMALARINDAN ve şüphesiz Allah`ın da inkâr eden bir topluluğu hidayete erdirmemesi nedeniyledir.

108- Onlar, Allah`ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini damgaladığı/mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar onların ta kendileridir.

109- Şüphesiz, onlar ahirette ziyana uğrayanlardır.

Muttaffifin suresi ayet 14:

Asla, hayır; ONLARIN KAZANDIKLARI, kalpleri üzerinde pas tutmuştur.

Bakara suresi ayet 88:

Ve ‘Bizim kalplerimiz ÖRTÜLÜDÜR/sünnetsizdir.’ Dediler. Hayır; Allah, inkârlarından dolayı onları lanetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder.

Bakara suresi ayet 93:

Hani sizden misak almış ve Tur’u üstünüze yükseltmiştik: ‘Size verdiğimizi (Kitaba) kuvvetlice alın ve dinleyin.’ Demişlerdi ki: ‘Dinledik ve isyan ettik.’ İNKÂRLARI YÜZÜNDEN buzağı (tutkusu) kalplerine sindirilmişti. De ki: ‘İnanıyorsanız, inancınız size ne kötü şey emrediyor?’

Nisa suresi ayet 155-157:

155- Onların kendi sözlerini bozmaları, Allah`ın ayetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: ‘Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir’ demeleri nedeniyle (onları lanetledik.) Hayır; Allah, İNKÂRLARI DOLAYISIYLA ona (kalplerine) damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar.

156- (Bir de) İnkâra sapmaları ve Meryem`in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri,

157- Ve: `Biz, Allah`ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa`yı gerçekten öldürdük` demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (bir) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler.

158- Hayır; Allah onu kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

159- Andolsun, Kitap ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, o da onların aleyhine şahit olacaktır.

Münafikun suresi:

1- Münafıklar/ikiyüzlüler sana geldikleri zaman: ‘Biz gerçekten şehadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah`ın elçisisin’ dediler. Allah da bilir ki sen elbette O`nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylediklerine şahidlik eder.

2- Onlar, yeminlerini bir kalkan edinip Allah`ın yolundan alıkoydular. Doğrusu ne kötü şey yapıyorlar.

3- Bu, ONLARIN İMAN ETMELERİ SONRA İNKÂR ETMELERİ DOLAYISIYLA BÖYLEDİR. Böylece kalplerinin üzerini mühürlemiştir, artık onlar kavrayamazlar.

4- Onları gördüğün zaman cüsseli yapıları beğenini kazanmaktadır. Söyledikleri zaman da onlara kulakverirsin. (Oysa) Sanki onlar (sütun gibi) dayandırılmış ahşap-kütük gibidirler. (Bu dayanıksızlıklarından dolayı da) Her çağrıyı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının. -Allah onları kahretti-; nasıl da çevriliyorlar.

5- Onlara: `Gelin Allah`ın Resûlü sizin için mağfiret (bağışlanma) dilesin,` denildiği zaman başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslamışlar olarak yüz çevirmekte olduklarını görürsün.

6- Senin onlar adına mağfiret dilemen ile mağfiret dilememen onlar için birdir. Allah, onlara kesin olarak mağfiret etmeyecektir. Şüphesiz Allah, fasık bir kavme hidayet vermez.

7- Onlar ki: `Allah`ın Resûlü yanında bulunanlara hiç bir infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler,` derler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah`ındır. Ancak münafıklar kavramıyorlar.

8- Derler ki, ‘Andolsun, Medine`ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp-çıkaracaktır.’ Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah`ın, O`nun Resûlü’nün ve mü`minlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar.

9- Ey iman edenler, ne mallarınız ne çocuklarınız sizi Allah`ı zikretmekten ‘tutkuya kaptırarak-alıkoymasın’; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.

10- Sizden birinize ölüm gelip de: ‘Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin.

11- Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiç bir kimseyi kesinlikle ertelemez de. Ve Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.

Saff suresi ayet 5.:

Hani Musa, kavmine/halkına: `Ey kavmim, gerçekten benim sizin için Allah`tan gönderilmiş bir elçi olduğumu bildiğiniz halde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?` demişti. Ne zaman ki ONLAR EĞRİLİP-SAPTILAR Allah da onların kalplerini eğriltip saptırdı. Ve Allah, fasık bir kavmi hidayete erdirmez.

Tevbe suresi ayet 87 :

(Savaştan) GERİ KALANLARLA BİRLİKTE OLMAYI SEÇTİLER. Onların kalbleri de damgalandı/mühürlendi. Bundan dolayı kavrayıp-anlamazlar.

Tevbe suresi ayet 93:

“Yol, ancak o, ‘ZENGİN OLDUKLARI HALDE (SAVAŞA ÇIKMAMAK İÇİN) SENDEN İZİN İSTERLER VE BUNLAR GERİDE KALANLARLA BİRLİKTE OLMAYI SEÇEN’ kimseler aleyhinedir. Allah da onların kalpleri üzerine damga/mühür basmıştır. Bundan dolayı onlar, bilmezler.”

Ayetlere dikkat ettiğimizde şu gerçeği görüyoruz: Allah’u Teala insanların kendi davranışlarının sonucu olarak, kendi iradeleri ile yaptıklarının sonucu, kendi isteklerinin sonucunda onların kalplerini mühürlemektedir…çünkü kendileri bunu istemektedir! Kâfirler kendi akıllarına çok güvendikleri için Allah’ın uyarılarını dinlememekte, Peygamberleri küçümsemekte, akıllarını doğru kullanmamaktadırlar. Sonuç itibariyle kendi hür iradeleriyle küfür yolunu seçmektedirler. Onlar, Allah kalplerini, kulaklarını mühürlediği/damgaladığı için kafir olmuyorlar bilakis onlar kafir oldukları için kalplerini, kulaklarını ilime, uyarıya kapıyorlar. Akletmez, tefekkür etmez duruma düşüyorlar. Çünkü onların işine gelen budur.

Hal böyle iken batıl inançlara dalan, kendini müsteğni sanan, zevk ve sefaya dalan, hevasını ilah edinen kimseler kalplerini, kulaklarını tıkayıp başka bir inancın girmesine, duyulmasına kulak asmazlar. Kâfirler, kalpleri mühürlü olduğu için, istedikleri kadar peygamberle fiziki olarak yan yana gelseler de, Kitab’ı alıp okusalar da onlara ayetlerin hiçbir tesiri olmamaktadır. Çünkü kalpleri taştan daha beter bir katılık içindedir. Bunların durumları Kur’an’da şöyle açıklanır:

Enam suresi ayet 111.

“Gerçek şu ki, biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, -Allah`ın dilediği dışında- yine inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar.”

Fussılet suresi ayet 5.

“Dediler ki: ‘Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalblerimiz bir örtü/zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz.’”

İsra suresi ayet 45-47:

“Kur’an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar arasında görünmez/gizli bir perde kıldık.

Ve onların kalbleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kur`an`da sadece Rabbini ‘bir ve tek’ (ilah olarak) andığın zaman, ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye giderler.

Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zalimlerin: ‘Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz’ dediklerini çok iyi biliriz.”

Sebe suresi ayet 31:

“İnkâr edenler ‘Biz kesin olarak, ne bu Kur`an`a inanırız, ne ondan önceki (indirile)ne.’ dediler. Sen o zulmedenleri, Rableri huzurunda tutuklanmış, sözü (suçlamaları) birbirlerine karşı evirip-çevirip birbirlerine atıp dururken bir görsen! Za`fa uğratılan (müstaz`af)lar, büyüklük taslayanlara `Eğer sizler olmasaydınız, gerçekten bizler mü`min (kimse)ler olurduk.` diyecekler.”

Ra’d suresi ayet 31:

“Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur`an olsaydı (yine bu Kur`an olurdu). Hayır, emrin tümü Allah`ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu. İnkâr edenler, Allah`ın va’di gelinceye kadar, YAPTIKLARI DOLAYISIYLA ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah verdiği sözden dönmez. (Veya miadını şaşırmaz.)”

A’raf suresi ayet 179:

“ Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.”

Maide suresi ayet 103:

“Allah Bahriye`den Saibe`den Vasiyle`den ve Ham`dan hiç birini (meşru) kılmamıştır. Ancak inkâr edenler, Allah`a karşı yalan düzüp-uyduruyorlar. Onların çoğu akıl erdirmez.”

Muhammed suresi ayet 12:

“Şüphesiz Allah, iman edip salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İnkarcılar ise, metalanırlar ve hayvanların yemesi gibi yerler; ateş, onlar için bir konaklama yeridir.”

Hıcr suresi ayet 10-15:

“10- Andolsun, senden önce geçmiş topluluklara da elçiler gönderdik.

11-Onlara herhangi bir elçi gelmeyegörsün, mutlaka onunla alay ederlerdi.

12- Böylece biz onu (alayı), suçlu-günahkarların kalblerine sokarız.

13- Onlar ona (indirilen kitaba) inanmazlar, oysaki evvelkilerin sünneti geçmiştir.

14- Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, ordan yukarı yükselseler bile,

15- Mutlaka: `Gözlerimiz döndürüldü, belki büyülenmiş bir topluluğuz` diyeceklerdir.

A’raf suresi ayet 146:

Yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri ayetlerimden engelleyeceğim. Onlar her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu, gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır.”

Bu ifadelerden Allah’ın kafirlerin kalbinin mühürlemesinin/damgalamasının mahiyetini Allah’ın kulların fiillerini yaratması cihetinden olduğunu anlıyoruz. Aslında kullar kalplerini kendileri mühürletmektedirler. Buna göre sözü edilen kafirler kalplerini, mühürlemek, damgalamak, katılaştırmak….kulaklarını mühürlemek, gözlerini perdelemek istiyorlar. Allah da onların isteklerini halk ediveriyor. Çünkü kullar kâsip, Allah Halik’tır.

Allah, iman eden kişilerin kalplerini, kulaklarını da açıyor. Onların sürekli gelişmelerini; bilgilenmelerini, akletmelerini, tefekkür etmelerini sağlıyor. Bu da Kur’an’ın muhtelif ayetlerinde görülebilir.

Görülüyor ki kâfirlik kâfirler için bir kader değildir. Kafirlikleri Kendi seçkileridir. Onların kâfir olmalarını Allah kesinlikle istemez. Çünkü Allah kullarının küfrüne razı değildir.

Zümer suresi ayet 7:

“Eğer inkâr edecek olursanız, artık şüphesiz Allah size hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için küfre rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin (yararınız) için ondan razı olur. Hiç bir (suçlu) günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir.”

Böyle olmasaydı Allah elçiler göndermez, kitaplar inzal etmezdi. Üstelik de kâfirleri, akıbetlerini baştan kendisi kader olarak takdir ettiği halde cehenneme göndermesi zulüm olurdu. Oysa Allah zulüm yapmaz.

2-Ayetledeki kişilerin belirginliği:

Konumuz çerçevesinde okuduğumuz ayetlerde konu edilen “kalpleri, kulakları mühürlenen/damgalanan uyarının fayda vermeyeceği, inanmayacak olan kafirler” Peygamberimize işaret edilen belli, belirli kişilerdir. Ayetlerde bunlar İsm-i Mevsul dediğimiz “ellezine” sözcüğüyle ifade edilmişlerdir. İsmi mevsuller Muarrafattandır yani “belirtilmiş” ifadelerdendir. Biz bu ifadeleri kafir bildiğimiz kimselere kullanamayız. Biz her kafirin iman edebileceği ümidiyle onlara ulaşmaya yaklaşmaya çalışmalıyız. Şüphesiz günümüz kafirleri içinde de kalpleri mühürlü olup iman etmeyecekler bulunabilir ama onları bize gösteriveren yok. Biz bundan mahrumuz. Bu lütfu Rabbimiz Peygamberimize sağlamıştı.

3-Konumuz ayetlerin mucize özelliği:

Konumuz olan ayetlerin bir başka özelliği de istikbale ait haberler vermek suretiyle mucizelk arzetmeleridir.. Şöyle ki tıpkı Ebuleheb örneğinde olduğu gibi ömür boyu inanmayacaklarını bilen Allah onların bu durumlarını bildiriyor. Ve bu işaret edilen belli kişiler ile fazla oyalanılmamasını ihtar ediyor. Yukarıda sunduğumuz ayetler istikbali (geleceği) önceden bildirmeleri açısından birer mucizedirler. Çoğunda ismi mevsul ile belirtilen bu kalpleri mühürlü kimseler ömür boyu mühürlü durmuşlar (akıllarını başlarına almamışlar) Rabbimizin bildirdiği gibi cehennemlik olarak ölüp gitmişlerdir. (Hakkı Yılmaz) http://www.istekuran.net/?p=99

posted in KAVRAMLAR | 0 Comments

20th Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

DİNLERDE VE İSLAM’DA ÖRTÜNME

Örtünme konusu, fıkıh ve İlm-ü Hâl kitaplarında “setr-ü avret” başlığı altında ele alınmış ve namazın haricî şartlarından birisi olarak zikredilmiştir. Halbuki, halk arasında ayıp yerlerin örtülmesi olarak bilinen “setr-ü avret” hakkındaki talimatlar ile ziynet sayılan yerlerin örtülmesi hakkındaki talimatlar sadece namaz için verilmemiş, hayatın her anı için verilmiştir. Yani bu talimatlar, Müslümanların yaşadıkları her saatte, her dakikada ve her saniyede uymak durumunda oldukları, hayatlarının her anını ilgilendiren talimatlardır. Ayrıca, bu konunun dinî kitaplarda “setr-ü avret” konusu olarak değil de, Kur’an’ın konuya yaklaşımını kapsayacak şekilde “avret ve ziynetleri açığa vurmama” adıyla ele alınması daha uygun olacaktır.

 

Örtünmenin tarihi

Örtünmenin tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Çünkü örtünme Rabbimizin buyurduğu gibi, tabiat şartlarına ve her türlü dış etkilere karşı korunmak için yapılmaktadır:

Nahl; 80, 81: Allah size, evlerinizden huzur ve sükûn yeri yaptı. Hayvan derilerinden de size, gerek göç gününüzde gerek konduğunuz sırada rahatça taşıyacağınız evler de yaptı. Ayrıca hayvanların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından belli bir süreye kadar kullanabileceğiniz giyimlikler, döşemelikler ve kullanım eşyası verdi.

Allah yarattıklarından sizin için gölgeler oluşturdu. Dağlardan sizin için sığınak evler yaptı. Sizin için sıcaktan koruyacak elbiselerle savaşta koruyacak elbiseler de yaptı. İşte nimetini üzerinizde böyle tamamlıyor ki, O’na teslim olup esenliğe ulaşabilesiniz.

Örtünmenin zaman içerisinde gösterdiği gelişme ise sadece korunmaya yönelik olarak; bulunulan bölgeye, iklim şartlarına göre olmamış, meslek, statü, yaş gibi sosyal yaşam içindeki farklılıklar da örtünmeyi değişik şekillerde etkilemiştir. Bazı kıyafetler belirli işleri yapanlara özgü kılınmış ve kıyafet farklılıkları yasal müeyyidelerle korunmuştur. Meselâ, Osmanlı imparatorluğunda halkın ancak tek sorguçlu sarık sarmasına izin verilmiş, iki sorguçlu sarık sadrazama, üç sorguçlu sarık da padişaha özgü kılınmıştır. Halkın içinde ayrı dinlere mensup erkek ve kadınlar, saraya mensup kimseler, esnaf… da, hep bu özelliklerini belli eden kıyafetler giymek zorunda bırakılmıştır. Kişilerin özelliklerini belli eden kıyafetler giymeleri, tüm dünya ülkelerinde günümüze kadar sürdürülmüş bir uygulamadır. Nitekim bugün mesleği askerlik, polislik, doktorluk, hemşirelik, hâkimlik, avukatlık, itfaiyecilik… olan kimseler, bu özelliklerini tanıtan kıyafetler giymektedirler.

Kıyafet şekillerinde belirleyici olan bir başka sosyal olgu da kölelik müessesesidir. Kölelik, Kur’an’ın indiği dönemde, dünyanın hemen her tarafında olduğu gibi Araplar arasında da yaygın bir uygulama olup, bu statüdeki insanların diğer insanlardan hemen ayırt edilmesi için kıyafetlerine bazı kısıtlamalar getirilmiştir. Meselâ hür erkeklerin sarık sarmaları ve hür kadınların başlarına örtü almalarına karşılık kölelerin başlarını örtmelerine izin verilmemiştir. Araplar arasındaki başın örtülmesi ile ilgili kıyafet düzeni ise onlara geçmiş kültürlerden intikal etmiştir. Sümer tabletlerinin okunmasıyla Sümer tapınaklarında kadınların örtündükleri ortaya çıkmış, Asur kanunları da evli ve dul kadınları başlarını örtmeye mecbur etmiş, kızların, cariyelerin ve sokak fahişelerinin ise örtünmesini yasaklamış, bu yasağa uymayanlara da ceza verileceğini hükme bağlamıştır (Prof. Mebrure Tosun – Doç. Dr. Kadriye Yalvaç, Sümer, Babil, Asur kanunları ve Ammi-Aduqa Fermanı, Ankara, 1975, s.252, madde 40). Yani, Araplar arasındaki, kadınların başlarını örtmesi şeklindeki yerleşik alışkanlık, aslında bölgede çok eskiden beri uygulanmakta olan bir kıyafet şeklidir.

Yahudilikte ise “peçe” şekline dönüşmüş bir örtünme söz konusudur. Ama Yahudilikteki uygulama mahiyet itibariyle Sümer ve Asur’dan gelip Araplar arasında devam eden örtünmeden önemli bir farklılık arz eder. O zamanın örfüne, törelerine göre, toplum içindeki kötü kadınların, fahişelerin örtündükleri anlaşılmaktadır:

Tekvin 38. Bab’dan:

“………Ve işte, kaynatan sürüsünü kırkmak için Timnat’a çıkıyor, diye Tamar’a bildirildi. Ve üzerinden dulluk esvabını çıkardı, peçesiyle örtündü, ve Timnat yolu üzerinde olan Enaim kapısında sarınıp oturdu; çünkü Şelanın büyüyüp kendisinin ona karı olarak verilmediğini gördü. Ve Yahuda onu görünce, kendisini kötü kadın sandı; çünkü yüzünü kapatmıştı. Ve yolda onun yanına inip dedi. Rica ederim, gel senin yanına gireyim. Çünkü onun kendi gelini olduğunu bilmedi. Ve dedi: Yanına girmek için bana ne verirsin? ….”

Tekvin 24. Bab, 65. cümle:

“Ve köleye dedi: bizi karşılamak için tarlada yürüyen bu adam kimdir? Ve köle: Efendimdir, dedi. Ve Rebeka peçesini alıp örtündü.”

Kitab-ı Mukaddes’in, Tesniye bölümünün, 23. Bab’ında da, İbranilerin içinde kendini fuhuşa vakfetmiş kadınların bulunduğu, İsrailoğullarından böylelerinin bulunmaması ve fuhuştan kazanılan paranın Allah için harcanmaması istenmektedir.

Hıristiyanlıkta da örtünme konusu İncil’e girmiştir.

İncil, Korintoslulara 1. mektup, 11. Bab, 4-6. cümleler:

Başı örtülü olarak dua eden, yahut peygamberlik eden her erkek, başını küçük düşürür. Fakat başı örtüsüz olarak duâ eden, yahut peygamberlik eden kadın, başını küçük düşürür; çünkü tıraş edilmiş olmakla bir nevi aynı şeydir. Çünkü eğer kadın örtünmüyorsa, saçı da kesilsin; fakat kadına saç kesmek, yahut tıraş olmak ayıp ise, örtünsün. Çünkü erkek Allah’ın sureti ve izzeti olduğu için, başını örtmemelidir. Fakat kadın erkeğin izzetidir.”

Özetlemek gerekirse örtünme, İslâm öncesi devirlerde, o günün yaşamındaki sosyal farklılığın bir nişanesi olarak kanunlara konmuş ve üniforma niteliği kazanmış bir uygulamadır. Kur’an’ın indiği dönemdeki Arap toplumunda da örtünme, evli ve hür kadınlar ile hür olmayan kadınları ayırt etmektedir.

Arapların, örtünmeyi gelenekleri doğrultusunda uyguladıkları başka kaynaklarda da yer almaktadır. Meselâ, Sahib-ül Keşşâf; Zemahşerî, o dönemi şu sözlerle anlatmaktadır:

“Arap kadınlarının yaka yırtmaçları genişti. Aradan gerdanları, göğüsleri ve göğüslerinin çevreleri görünürdü. Baş örtülerini arkalarına sarkıtırlar, fakat önlerini açık tutarlardı. Boyun, göğüs kısmındaki açıklıkların kapanması için örtülerini yaka yırtmaçlarının üzerinden örtmeleri emredilmiştir.”

Bu ifadeler, Araplarda geleneksel olarak baş örtüsünün var olduğunu göstermektedir. Zaten ayette de “hımarlarını yaka yırtmaçlarının üzerine salsınlar.” denilerek “hımarın/ başörtüsünün” Araplar arasında kullanılan bir örtü olduğu vurgulanmıştır.

Yine, eserlerinde Arapların İslâmiyetten evvel başörtüsü kullandıklarına yönelik bir çok açıklama bulunan İbn-i Kesir şöyle demiştir:

“Başörtülerini, gerdanlarını gizleyecek biçimde göğüslerinin üstüne koymaları emredilmiştir ki cahiliye kadınları gibi yapmasınlar. Çünkü o dönemde kadın, gerdanı açık şekilde erkekler arasında dolaşırdı. Hatta boynunu, saçının örüklerini, kulağının küpelerini gösterirdi. Allah, inanan kadınlara, heyetlerini ve hâllerini örtmelerini emretti”

İbn-ül Esir’in, Usd’ul ğâbe fi Ma’rifetisahabe adlı eserinde (1/321, el-Mektebetül İslamiyye) yer alan şu tarihî olay da, daha Nur suresi inmeden, o günkü kıyafet hakkında dikkat çekici bilgiler vermektedir:

“Henüz Müslüman olmazdan evvel, babasıyla birlikte Mekke’ye gelip orada insanların, bir zatın başına toplandıklarını gören Hâris el Ğâmidî şöyle demiş. Babama:

– Şu topluluk nedir? dedim. Babam:

– Onlar, içlerinde bir Sâbiî’nin başına toplanan kimseler, dedi.

Yaklaştık, bir de gördük ki: Allah’ın elçisi, halkı Allah’a kulluğa ve inanmaya çağırıyor, onlar da ona eziyet ediyorlar. Nihâyet güneş yükseldi, halk onun başından dağıldı. Elinde bir su kabı ve mendil bulunan bir kadın geldi. Ağladığı için gerdanı açıldı. Allah’ın elçisi kabı aldı, içti, abdest aldı, sonra başını kaldırıp kadına:

Kızım, başındaki örtüyle gerdanını kapat, babanın yenilip ezileceğinden korkma! dedi.

Bu kadın kimdir? dedim.

– Bu, kızı Zeynep’tir, dediler.”

Ahkâm-ül Kur’an’da da (3/1575), Ömer’in çarşıda örtüsüz bir kadını tartakladığı, konu peygamberimize intikal edince peygamberimizin Ömer’in bu davranışını onaylamadığı, Ömer’in de “Ben onu örtüsüz görünce cariye sandım” diyerek kendini savunduğu ve yine Ömer’in hür kadınlar gibi örtünen bir cariyeyi “örtünmemesi, hürlere benzemeye çalışmaması için” azarladığı bildirilir. Bütün bu tarihî olaylar Arap toplumunda hür kadınların başlarına örtü aldıklarını, bunun çok eski bir gelenek olduğunu kanıtlar. Çünkü Ömer, yukarıda anlatılan davranışlarını, o zamanlar örtünmeyle ilgili, kılık kıyafetle ilgili herhangi bir ilâhî hüküm olmaması sebebiyle sırf toplumun geleneklerine aykırı bulduğu için yapmıştır.

Kısacası başörtüsü, hür kadınlar ile hür olmayan kadınları birbirinden ayırt eden ve iffetle hiç alâkası olmayan bir cahiliye dönemi simgesidir. Yani o dönemde yaşayan bütün hür kadınların (iffetli veya iffetsiz) mutlaka başlarını örtmeleri söz konusudur. Hür olmayan kadınların ise (iffetli veya iffetsiz, Müslim veya gayrimüslim) başlarını örtmeleri kesinlikle mümkün değildir. Kadınlara ait bu ayırt edici özelliğin zaman içinde çarpıtılarak değişik kurgulara alet edilmesine karşılık erkekler için aynı ayırt edici özellik olan sarık üzerinde herhangi bir kurgulama yapılmamıştır.

 

İslâm’daki örtünme ve amacı

Erkek ve kadın arasındaki karşılıklı cinsel eğilim yaratılıştan mevcuttur. Yüce Allah bu eğilimi, yeryüzünde hayatın devam etmesi ve insanoğlunun yeryüzünde halifeliğini gerçekleştirmesi için bir sebep yapmıştır. Dolayısıyla bu fıtrî eğilim, fizikî fonksiyonlar tamamen tükenene kadar sürmektedir. Ancak dinimiz, iki cins arasındaki bu fıtrî arzunun yapay yollarla kışkırtılmadan, doğal mecrasında, yani güvenli ve temiz konumda gelişmesini ve tatminini düzenlemiş, bireylerin bu arzuların esiri olmak suretiyle alt yapısı aile olan toplum düzenini çökertecek davranışlardan uzak durmasını istemiştir. Dolayısıyla da, karşı cinsler arasındaki davetkâr arzularla doğrudan ilişkili olan kıyafet konusunda bir takım düzenlemeler yapmıştır.

Demek oluyor ki getirilen esasların amacı, ilkel kanunlar ve kültürlerde olduğu gibi, toplum bireyleri arasındaki sosyal farklılığın gösterilmesi değil, toplumda barış ve mutluluk içerisinde bir hayat tarzı sağlamak üzere fitne ve fesadın önlenmesidir. Çünkü bu arzuların toplum yaşamının her anında çeşitli yöntemlerle uyarılması hâlinde şehvete dönüşmesi, toplumun çekirdeği olan aile düzenini bozacak iffetsiz davranışlara, taciz, tecavüz ve kıskançlık kaynaklı huzursuzluklara yol açması hiç de zor değildir. Oysa İslâm dini, şehvetin her an uyarılmadığı, bu gibi tahriklerin et tutkusuna dönüşüp kan dökme tepkileri oluşturmadığı, temiz bir toplum amaçlamaktadır. Devamlı tahrik edilen arzular, sönmeyen ve doyulmayan bir şehvet azgınlığını meydana getirecek, toplumda fitne ve fesat çığ gibi büyüyecektir. Tarihte fuhşiyat bataklığına düşen, buhranlar içinde yok olan bir çok toplumun varlığı bilindiği gibi, günümüzde de bu yolda olan toplumlar dünyanın her tarafında görülmektedir.

İslâm’ın insanlar için seçtiği yol, yöntem ise bellidir: İnsan, gücünü hayatın zorluklarıyla uğraşmaya yöneltmeli, fıtratındaki gerek cinsel gerekse diğer bencil arzularını şehvete dönüştürmeden terbiye etmelidir. Yukarıda Nahl suresinin 80 ve 81. ayetlerinde görüldüğü gibi, örtünmenin, giyinmenin asıl amacının, sıcak-soğuk gibi tabiat şartlarına ve herhangi bir fiilî müdahaleye karşı bedenin korunması olduğunu bildiren Kur’an, giyinip kuşanırken nelere dikkat edilip toplumdaki nezahetin sağlanması gerektiğini de bildirmiştir.

 

Giyim kuşamı belirleyen ayetler

Bu konudaki ayetler Ahzab ve Nur sureleri içinde yer almakta olup, her iki sure de Medine’de inmiştir.

O günün şartlarında evlerin içinde tuvalet olmadığı için herkes def’i hacet için yerleşim yerlerinden biraz uzakta, tenha bir yerde ihtiyacını giderirdi. Bu durum ise Medine’nin berduşlarını, zamparalarını harekete geçirir ve bunlar evli olmayan cariyelere veya fahişe görünümlü kadınlara (cariyeler de fahişeler de örtüsüz olurdu) sarkıntılık ederlerdi. Kadının evli ve sahipli olduğu belli ise tacizde bulunamazlardı. Yani özellikle, başlarını örtmeleri yasak olan cariyeler ile fahişe görünümlü kadınlar, bu saldırıların hedefi durumundaydılar.

İşte böyle bir ortamda peygamberimizin eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, “cilbab”larını üzerlerine almalarını söyleyen ayet inmiş ve tanınıp sataşılmaması için böyle yapmalarının uygun olacağı bildirilmiştir:

Ahzab; 59: Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine alsınlar. Tanınıp incitilmemeleri için bu daha uygun bir yoldur. Allah Gafur’dur, Rahîm’dir.

Ayette açık ve net olarak “cilbab”larını/ ev dışı elbiselerini giyen kadınların tanınacağı, bilineceği, dolayısıyla da incitilmeyeceği söylenmektedir. Yani bu ayete göre kadınların örtünmelerinin gerekçesi incinmemektir, yoksa daha dindar, daha namuslu ve daha takvalı olacakları değil.

Bu ayetin iyi ve doğru anlaşılması için öncelikle “cilbab”ın ne olduğunun bilinmesi ve sonra da “cilbab” giymenin gerekçesinin, Kur’an’da bildirilenin dışına çıkarılmaması gerekmektedir.

Bazıları “cilbab”ı Arapların bugün “abâye” dedikleri; baştan aşağı salınan, dış giysiyi önden ve arkadan kapatan bir örtü olarak, bazıları da sadece gözleri açık bırakmak suretiyle yüzü ve bütün vücudu tepeden tırnağa kapatan bir örtü olarak tanımlarlar. Bu tanımlar örtünme konusunda ifrata kaçan kesimler tarafından ortaya atılmış görüşler olup, aslında Kur’an ile bağdaşmayan tanımlardır. Çünkü aşağıda görüleceği gibi kılık kıtafet konusunu belirleyen diğer ayette (Nur; 31), “… örtülerini/ başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar/ salsınlar.” denilmektedir. Eğer “cilbab”, bazılarının dediği gibi baştan aşağı vücudu örten bir elbise olsaydı, o elbise göğüslerdeki yırtmaçları da kapatır ve Rabbimizin Nur suresinin 31. ayetindeki emrine gerek kalmazdı. Soğuk, sıcak ve diğer haricî etkilerden korunmak amacı dışında iffet gerekçesiyle üst üste iki örtünün giyilmesi anlamsız olacağına göre, “cilbab” Kur’an’a göre de vücudu baştan aşağı örten bir örtü olarak kabul edilmemektedir.

“Cilbab”, Ragıb’ın ifadesi ile; “Gömlek ve örtünün adı”, Ikrime’nin tarifine göre de; “Boyundan aşağı salınan, dış giysileri kapatan örtüdür.

Bu durumda “cilbab”, o günün Araplarının gelenekleri gereği giymiş oldukları -başlardan aşağı değil, boyunlardan, omuzlardan aşağıyı örten- bir elbise çeşidi olup, bu günkü ceket, pardösü, manto gibi giysilerin yerini tutmaktadır. Ayetten anlaşıldığına göre “cilbab” (pardösü, ceket) giyenler göğüs yırtmaçlarını açabilirler ve bu açıklardan da göğüsleri, gerdanları gözükebilir. Yani, “cilbab”ın mutlaka tulum gibi göğüsleri örtecek şekilde olması lâzım diye bir kayıt yoktur. Zaten o günün Arap kadınlarının bir kısmının çıplaklığa yakın, göğüsleri açıkta dolaştığı da bilinmektedir. Hatta İslâm’ın hâkimiyetinden önce putperestlerin Kâbe’yi çırılçıplak olarak tavaf ettikleri hem Kur’an’da hem de tarihî kaynaklarda yer almaktadır. (Geniş bilgi için: Kurtubî, el-Cami lil-Ahkâm-il Kur’an 7/189)

Her ikisi de Medenî olan Ahzab ve Nur sureleri arasındaki iniş sıralaması farkını ileri sürerek, Nur suresinin 31. ayetinin daha evvel inmiş olduğunu ve bu ayetin daha sonra inen Ahzab suresinin 59. ayeti ile neshedilmiş olduğunu iddia etmek ve bu iddiaya dayandırmak suretiyle “cilbab”ın, başı da örten bir elbise olduğunu savunmak, ayetin tümünün ahkâmını göz ardı etmek demektir. Hele bu iddia, ayetleri bir takım yanlış inançlara uydurmaya çalışmak için yapılıyorsa çok korkunç bir cinayettir.

Sonuç olarak Ahzab suresinin 59. ayetinin amacı, mümin kadınların cariyelere veya fahişelere benzetilmesini ve incitilmesini önlemek, hiç değilse tacizleri en aza indirmektir.

Konumuz ile ilgili olan diğer ayetler Nur suresinin 30 ve 31. ayetleridir:

Nur; 30, 31: Mümin erkeklere söyle:

bakışlarının bir kısmını kıssınlar.

Irzlarını/ bellerini korusunlar.

Bu onlar için daha arındırıcıdır. Kuşkusuz Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan haberdardır.

Mümin kadınlara da söyle:

Bakışlarının bir kısmını kıssınlar.

Irzlarını/ eteklerini korusunlar.

Ziynetlerini -görünenler hariç- açmasınlar.

Örtülerini/ başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar.

Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler:

Kocaları,

Yahut babaları,

Yahut kocalarının babaları,

Oğulları, yahut kocalarının oğulları,

yahut kardeşleri,

yahut kardeşlerinin oğulları,

yahut kadınlar,

yahut ellerinin altında bulunanlar,

yahut kadına ihtiyaç duymaz olmuş erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar,

yahut kadınların avretlerini/ cinsel organlarını henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar.

Süslerinden gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar.

Ey Müminler, hepiniz topluca Allah’a tövbe edin ki kurtuluşa erebilesiniz.

Görüldüğü gibi bu ayetlerde iffet kuralları, kapsamı ve istisnaları ile açıklanmıştır. Ancak, bu konu kapsamında değerlendirilmesi gereken bir istisna daha mevcut olup, bu istisna da yine Nur suresinde yer almaktadır. Bu istisnanın baştan açıklanmasında, Nur suresinin 30 ve 31. ayetlerinin bütünlüğünü bozmaması bakımından yarar vardır:

Nur; 60: Artık nikâh arzuları kalmamış, hayızdan ve evlâttan kesilen kadınların, süslerini göstermek için ortalıkta dolaşmamaları şartıyla örtülerini bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama sakınmak için titiz davranmaları, onlar için daha hayırlıdır. Allah, her şeyi işitir, her şeyi bilir.

Bu ayette, ziynetlerini açığa vurmama talimatından müstesna kılınan kimseler bildirilmiştir. Gerçekten de yaşlı, menopoza girmiş kadınların sağlık yönünden (kemik erimesi) Güneş ışını almaya başkalarına nazaran daha fazla ihtiyaçları vardır ve ayet, müstesna kılmak suretiyle onlara bu imkânı sağlamıştır. Ama ne yazık ve ne gariptir ki kendilerine bu imkân sağlanmış olan kadınların çoğu, Yüce Allah’ın verdiği bu ruhsattan yararlanacakları yerde gençlerden daha fazla örtünmektedirler.

Yukarıdaki istisna dışında kalan mümin kadınların örtünmelerine ilişkin hükümleri içeren Nur suresinin 31. ayetini cümle madde madde tahlil etmekte yarar vardır:

Mümin kadınlara da söyle: Bakışlarından bir kısmını kıssınlar.

30. ayette mümin erkeklere de aynı talimat verilmiştir. Dikkat edilirse, yasaklanan bakışların tamamı değil, bir kısmıdır, bazılarıdır. Ayetin sadedinden, bu bakışların, davetkâr, tahrik edici, şehvet uyandırıcı bakışlar olduğu anlaşılmaktadır. Yani, hem kadının hem erkeğin, fıtratlarında var olan arzuları uyandırarak şehvete dönüştürecek tarzda birbirlerine bakmamaları, iffetlerini korumaları gerekmektedir. Bu arzuları uyandırmadan birbirlerini görmelerinde ise sakınca yoktur. Fakat Âl-i Imran suresinin 14. ayetinde bildirildiği gibi erkek ile kadın arasındaki çekim, her ikisinin de fıtratlarında olduğu için, sürekli bakışların bu arzuları uyandırması kuvvetle muhtemeldir.

Irzlarını/ eteklerini korusunlar.

Yani, zina ve zinaya uzanan hareketlerden kaçınsınlar.

Ziynetlerini -görünenler hariç- açmasınlar.

Ziynet; Kur’an dilinde, güzelleştirmeye, güzel ve çekici göstermeye, hoşlanacak hâle getirmeye yarayan süs demektir. Nitekim dinimizde de bir takım süs eşyalarına “ziynet eşyası” denilmektedir. Sözcük Kur’an’da hem olumlu hem de olumsuz olarak bu anlamda kullanılmıştır.

Şeytanın, inkârcılara, kendi kötü amellerini güzel-hoş gösterdiğini bildiren En’âm suresinin 43. ve Enfal suresinin 48. ayetleri ile Karun’un, kavminin karşısına ziyneti ile çıktığını bildiren Kasas suresinin 79. ayeti, sözcüğün olumsuz anlamda kullanılışına birer örnek teşkil etmektedir. Olumlu anlamda kullanıma örnek ayetler ise; Allah’ın imanı müminlere sevdirerek kalplerini süslediğini bildiren Hucurat suresinin 7. ayeti, gökyüzünün kandillerle süslendiğini bildiren Fussılet suresinin 12. ayeti ile Mülk suresinin 5. ayeti ve Musa peygamberin, Firavun’un büyücüleriyle buluşma gününün -kendi zaferinden emin olduğu için- “ziynet günü” olmasını istediğini bildirdiği Ta Ha suresinin 59. ayetidir.

“Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür.” (Kehf; 46) ayeti de, hem ziynet sözcüğünün kapsamını belirtmekte ve hem de Arapların ziynet sözcüğüne nasıl bir anlam yüklediğini en iyi şekilde anlatmaktadır.

Ancak, konumuz olan ayette, kadınlardan namahrem olanlara göstermemeleri emredilen ve ayaklarını yere vurmak suretiyle belli etmemeleri istenen ziynetler, hiç şüphesiz, bilezik, kolye, küpe, halhal, hızma, pazubent ve gerdanlık gibi takılar değildir. Bu ayetteki ziynetin bu çeşit takılar olduğunu düşünmek, ayetin hedefi açısından son derece isabetsiz olur ve ayet hiç anlaşılamaz. Çünkü, bir an için ziynet sözcüğü ile takıların kastedildiği düşünülecek olursa, Allah’ın bu ifadeyle kadınların takı takmalarını esasında uygun görmüş olduğu zımnen kabul edilmiş olur. Bu takdirde ise hem takı takmanın sakıncasız görülmesi hem de takıların saklanmasının istenmesi gibi bir durum ortaya çıkmaktadır ki bu düpedüz tutarsızlıktır. Zira takı, göstermek için takılır. Görünmemesi gereken takının herhangi bir anlamı olmaz.

Bu ayetteki “ziynet” sözcüğünden, takı türü eşyaların anlaşılması, ayetin bütünselliği açısından da mümkün değildir. Şöyle ki: Kadınların taktıkları süs eşyaları, cinsel tahrik unsuru olmaktan çok gururlanmak, büyüklenmek, argo tabiri ile hava basmak amacı ile takılan eşyalardır. Eğer bu ayet ile böbürlenmenin, hava basmanın önüne geçilmek istenseydi, ziynetlerin herkesten saklanması talimatı verilmesi gerekirdi. Oysa ayette kadınların ziynetlerini diğer kadınların yanında açabilecekleri ifade edilmektedir. Şu halde bu ayette konu edilen “ziynet”, gösterişe yönelik takılar değil, erkeklerin yanında açığa vurulmaması gereken, bu sebeple de cinsel arzu uyandırdığının düşünülmesi gereken başka “ziynet”lerdir. Ayrıca da Rabbimiz, A’râf suresinin 31 ve 32. ayetlerinde “Ey Âdemoğulları! Tüm mescitlerde süslü, güzel giysilerinizi kuşanın. Yiyin, için fakat israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez. De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı süsü, güzel ve tatlı rızıkları kim haram etmiş? …” demek suretiyle, takı türünden olan ziynetlerini, kadın-erkek herkesin mescit gibi en kalabalık yerlerde teşhir etmelerini istemiş, hem de buna altın veya gümüş gibi bir istisna getirmemiş, kısıtlamamıştır. Demek oluyor ki, bu ayetteki “ziynet” sözcüğü süs eşyası değil, sözlük anlamına uygun olan bir mecazî anlamla; “kadının, erkekler tarafından cazibeli görülen, çekici bulunan, cinsel arzuların uyanmasına vesile olacak olan vücut organları” anlamındadır. Ancak, ziynet olan bu organlardan sadece belli organlar anlaşılmamalı, kadının hemen hemen bütün vücudunun ziynet olduğu unutulmamalıdır.

Rivayet dayanaklı tefsirlere (!) bakılacak olursa, bir kısmında ayette geçen “ziynet”in “takılar” demek olduğu, diğer kısmında da “ziynet” sözcüğü ile takılardan çok, bu takıların takıldığı ziynet yerlerinin kastedildiği şeklinde açıklamalar görülmektedir. Bu tefsircilere (!) göre ziynetin gösterilmesi haram olunca, takıldığı yerin gösterilmesi de haram olmaktadır. Bunlara göre sürme, kına, yüzük, bilezik, halhal, küpe ve gerdanlıktan ibaret bu ziynetlerin kendiliğinden gözükenleri olan sürme, kına, yüzük ve bilezik dışındakilerinin gösterilmesi haramdır.

Rivayetlere dayandırılarak ortaya atılmış olan bu gibi görüşler, rivayet sayısı ile doğru orantılı olarak bir hayli fazla sayıdadır. Kur’an’dan ayrılmamak için, zaten Müslümanlar tarafından bir çoğu bilinen bu görüşlere burada daha fazla girilmemiştir.

Sonuç olarak Nur suresinin 31. ayetindeki “ziynet” sözcüğü, ayetin devamından da kolayca anlaşılacağı gibi; “kadınların cazip yerleri, yani erkekler için cinsel tahrik unsuru olan, kadınların da erkeğe kendisini beğendirebilmek için kullanabileceği organlardır.

 

Kadının saçları ziynet midir?

Saçlar doğal hâlleriyle ziynet değildir. Ama erkeklerin dikkatini çekmek üzere boyanıp şekillendirilen saçlar, ziynet özelliği kazanır. Böyle saçlar, erkeklerin karşı cinse olan arzularını uyandıracağından, bu ayet kapsamında gizli tutulmalıdır. Zaten, kadınların başlarını örtmelerinin, ziynetleştirilmiş saçlarını gizlemelerinin gerekli olduğu, ayetin bu kısmından çıkartılır. Yoksa aşağıda yer alan “örtülerini/ başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar.” bölümünden değil.

 

Kadının sesi ziynet midir?

Yine saçlar gibi doğal olan, konuşmada ve okumada kullanılan normal sesin ziynetliği konu edilemez. Ama sesin, çeşitli gayretlerle (meselâ, kısık ses çıkartılarak) sahibini şuh, istekli, işveli göstermesi mümkündür ve karşı cinse âdeta mesaj veren bu tip sesler ziynet sınıfına girer.

….. -görünenler hariç- ……

Bu istisna cümlesi ile ilgili olarak bugüne kadar bütün yazılanlar, anlatılanlar ayetin lâfzî manasını ifade etmekten uzak kalmıştır. Çünkü bu ayetin meal ve tefsirlerini (!) yazanlar, rivayetler ve hikâyeler arasında ayetin lâfzî manası ile birlikte kaybolup gitmişler, sonuçta da hiç kimseyi ikna ve tatmin edememişlerdir.

Meselâ, Abdullah ibn Abbas, bu ifade ile yüz ve iki avuç ile yüzüğün kastedildiğini söylemiştir. Çünkü dayandığı rivayette peygamberimizin öyle söylediği yazmaktadır:

“Hz. Ebu Bekr’in kızı Esma (Peygamber efendimizin baldızı) Peygamber efendimizin yanına ince bir elbise ile varmış, Peygamber efendimiz yüzünü öteye çevirmiş:

– Ey Esma, kadın ergenliğe erince şundan, şundan başkasını göstermesi doğru değildir, diyerek yüzünü ve avuçlarını göstermiş.”

Yüz ve eller dışında kadın vücudunun her tarafının avret, yasak mıntıka sayılacağına dair yüzlerce farklı rivayet, binlerce farklı görüş vardır. Bu konuda mezhepler de farklı yaklaşımlar sergilemişler, hatta “görünenler hariç” ifadesiyle, kadınların giydiği elbisenin renginin, deseninin murat edildiği görüşünü ileri sürüp, kadının gözleri dahil tüm bedenini dışarı çıkarttırmayanlar bile olmuştur. Ama bu görüşlerin hiçbirisi kaynağını Kur’an’dan almamaktadır. Bu görüşlerin sahipleri, Kur’an’ın açıkça bildirimde bulunduğu bir konuda, Kur’an anlaşılmıyormuş gibi Allah’ın maksadını açıklamaya çalışmak görüntüsü altında, aslında Kur’an’ı Arapların cahiliye kültürüne kurban etmeye uğraşmaktadırlar. Halbuki ayetin anlaşılmaz bir ifadesi yoktur, ne kastettiği açıktır.

Yukarıda belirtildiği gibi, kadının hemen hemen bütün vücudu ziynettir. Erkek için çekici, cinsel istek uyandırıcı olan bu ziynet kadının kendisi için de, karşı cinsi cezbetmeye yarayan bir silâh gibidir. Fakat, Rabbimizin bizlere sunduğu hayat ev dışına, dünyaya çıkmayı ve sürekli çalışmayı gerektirmektedir. Yani herkes toplum içinde bir yer edinmelidir. İnsan; ayaklarıyla yürüyecek; elleriyle çeşitli işler yapacak, yazacak; gözleriyle görecek, okuyacak; dudaklarıyla konuşacak, gülecektir ki, toplum içinde yer alabilsin, tanınsın. Yani insanın toplum içinde yaşayabilmesi için ellerinin, ayaklarının ve yüzünün işlev görür vaziyette; açık ve serbest olması lâzımdır. Kadınlarda ise bu uzuvların ziynet olduğu şüphesizdir. Çünkü onların kaşlarına, gözlerine, dudaklarına, yanaklarındaki gamzelere binlerce, şiir ve gazel yazılmış, türkü ve şarkı bestelenmiştir. İşte açıkta olan ziynetler bunlardır; eller, ayaklar ve yüz. Tabiî ki yüzde olan kaşlar, gözler, dudaklar, yanaklar da. Ama bu ziynetler açıkta olmalıdırlar, olmazlarsa işlev göremezler. Ayrıca, bu uzuvlar, yani yüz ve yüzdeki uzuvlar, kişilerin kimliklerinin de simgesidir. Toplumdaki bireyler yüzleri ve yüzlerindeki uzuvlarıyla birbirlerinden ayırt edilirler ve bu tefrik, yani kimin kim olduğunun bilinmesi sosyal hayatın en önemli gereğidir. Toplum içinde yüzün saklanması, kimliğin saklanması anlamına gelir. Yüzü örtülü bir hırsız, bir cani, bir zâni tespit edilemez ve böyle bir duruma da toplum yaşamında hiçbir işlem için izin verilemez. Dolayısıyla bu organlar ziynet olmalarına rağmen açıkta tutulmalıdır. Bir kadının göğüsleri, kalçası, karnı, kasığı açıkta olmazsa, onun toplum içindeki yaşamında bir aksama meydana gelmez. Ama yüz ile normal işleve engel olmayacak şekilde ellerin ve ayakların açıkta bulunmaması, kişinin çalışmasına engel olur, toplum içindeki hayatını olumsuz yönde etkiler. Bunlar dışındaki organlar ise, mümin kadınlar tarafından açığa vurulmamalı, böylece erkekler için tahriklere ve kendileri için de tacizlere yol açılmamalıdır.

Temel kaynaklardan öğrendiğimize göre asr-ı saadet denilen dönemde peygamberimizin eşlerine yolda rastlayanlar, onlarla kim olduklarını bilerek, isimleriyle hitap ederek konuşmuşlardır. Onların yüzleri kapalı olup da elbiselerinin önünde ve arkasında, bugünkü araç plâkaları gibi, tanıtıcı yazılar olmadığına göre, müminlerin anneleri olan peygamberimizin eşleri de yüzlerinden tanınmıştır.

Bu konuda üzerinde durulması gereken diğer bir husus da erkeklerin durumudur. Zannedildiği gibi toplumun iffetini sağlamak sadece kadınların görevi değildir. 30. ayette kendilerine “bakışlarının bir kısmını kıssınlar” diye emir verilmiş olan erkekler de toplumda iffetin sağlanmasına mecburen katılacaklardır. Onlara düşen görev, kadınların örtmek zorunda olmadıkları ziynetlerine arzu uyandırmadan, davetkâr olmadan, “bakışlarını kısarak” bakmaktır. Böylece toplumun iffeti her iki cins tarafından ortaklaşa gerçekleştirilecektir.

Önemli not: Ayette kadınlara, görünenler hariç ziynetlerini örtüyle örtmeleri söylenmemiş, açığa vurmamaları söylenmiştir. Yani kastedilen cildin görünmemesi, üzerlerinin elbiseyle örtülmesi değil, ziynetlerin belli edilmemesidir. Gerçekten de çok dar kıyafetlerle belin inceliğinin, kalçanın ve kasıkların yapısının, göğüslerin büyüklüğünün, başkaları tarafından, çıplak olunmasından farksız biçimde anlaşılması, görülmesi mümkündür. İşte “açığa vurmak” tabiri böyle durumları kapsamaktadır. Allah’ın bu kurallarla kastı açıktır: İffet korunacak, dişilik dışa vurulmayacaktır. Günümüzde örtünmeye bir dönüş varmış gibi gözükse de bu yalancı bir görünüştür. Çünkü tesettür adı altında giyilen model model elbiseler, kadınların ziynetlerini daha da belirginleştirmekte, kapalıymış gibi gösterip daha da açmaktadır. Tesettür artık bir kazanç sektörü hâline gelmiştir ve modaya kurban gitmiştir. Bir başka ifade ile tesettür, kadını örtmekte ama aslında daha çekici hâle getirmekte, yani yeni bir “örtülü çıplaklar” kitlesi oluşturmaktadır.

Örtülerini/ başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar.

Ayetin bu kısmının iyi anlaşılabilmesi, “humur” sözcüğünün anlamının iyi bilinmesine bağlıdır.

“Humur” sözcüğü, “örtmek” anlamındaki “hamr” kökünden türetilmiş ve “örtü” demek olan “himar” sözcüğünün çoğuludur. Lisan-ül Arab, el-Mu’cem ül-Vasıf, el- Müncid, Tac ül-Arus gibi temel kaynak niteliğindeki lügatlerde “himar”ın özel olarak başörtüsü anlamında olmayıp, genel “örtü” anlamında olduğu yer almakta ve başörtüsü anlamında da “mikna’” ve “nasıyf” sözcükleri gösterilmektedir. Örfte ise kadının başörtüsünün adı olan “himar” sözcüğünün, Kur’an’ın indiği dönemde de bu örfî anlamı taşıyıp taşımadığı kesin olarak tespit edilememektedir.

“Ceyb”, yaka, gömleğin göğüs yırtmacıdır. “Örtülerini yakalarının üstüne koysunlar.” cümlesinde, “himar” sözcüğü genel anlamı olan “örtü” olarak değerlendirilirse, ayette kadınlara örtülerini yaka yırtmaçlarının üstüne koymalarının emredildiği söylenebilir ki bu durumda başörtüsü söz konusu değildir. Yani ayette başın değil, göğsün örtülmesi emredilmiş olur.

Ama “himar” sözcüğü özel anlamı olan “başörtüsü” olarak değerlendirilir ve Kur’an’da da bu anlamda kullanıldığı kabul edilirse, ayette kadınlara, başörtülerini yakalarının üstüne koyup gerdanlarını kapatmalarının emredildiği söylenebilir. Bu takdirde “himar”, saçları kapatan başörtüsü olmaktadır. Kur’an’ın indiği dönemde hür kadınların başörtüsü kullandıkları bir gerçek olduğuna göre sözcüğün Kur’an’da bu anlamda kullanılmış olma ihtimali de vardır.

“Himar” sözcüğü üzerinde bugüne kadar bir çok yorum yapılmış ve bu yorumlar sonucunda olur olmaz bir çok görüş ortaya çıkmıştır. Ama maalesef sağlam bir ortak görüş belirlenememiştir. Bu durum, kesinlikle, toplumda yerleşmiş olan hataları, yanlışları açıklama ve düzeltme çabası ve cesareti gösteremeyen “din bilgini” denilen kesimin suçudur.

Arap kadınlarının göğüs kısmı yırtmaçlı elbiseler giydiği mütevatir bilgilerle sabit olduğuna göre bizim görüşümüz; göğüsleri açık kadınlara, başlarına örttükleri örtüleri göğüslerinin üzerine indirerek göğüslerini de örtmelerinin emredildiği yolundadır. Dikkat edilirse Kur’an’da açıkça “başlarını örtsünler” şeklinde bir ifade bulunmamakta, “başörtülerini salsınlar” ifadesi yer almaktadır. Bu durumda ayetten, mantıken, başların örtülü olarak kabul edildiği ve var olan bu fiilî durumun problem teşkil etmediği sonuçlarını çıkarmak mümkündür. Fakat Arap kadınları başörtülerini sırtlarına sarkıtıyor olmalılar ki, gerdan ve göğüs kısımları açıkta kalmakta ve ayette de bu kısmın, başörtüsünün göğüs yırtmacının üzerine salınması suretiyle kapatılması istenmektedir. O çağda sutyen tipi iç çamaşırlarının henüz keşfedilmediği gerçeği göz önüne alındığında, Arap kadınlarının göğüslerinin görülebilmekte olduğu ama onların bunu umursamadıkları anlaşılmaktadır. İşte başörtüsünün göğüs üzerine indirilmesi de bu gerekçe ile istenmektedir. Eğer başlardaki örtü Rabbimizin tasvip etmediği bir şey olsaydı, baştaki örtüden hiç bahsedilmeden sadece göğüslerin kapatılması üzerinde durulur ve “yırtmaçsız elbise giysinler” veya “yırtmaçlarını diksinler” türünden emirler verilirdi. Bu durum da göstermektedir ki, Yüce Allah toplumun başörtüsü geleneğine müdahale etmemiştir.

Sonuç olarak ayetin bu kısmında başların örtüleceğine dair bir anlam yoktur. Başların örtülmesi; ziynetleştirilmiş saçların saklanması, yukarıda açıkladığımız gibi, ayetin “ziynetlerini açığa vurmasınlar…” bölümünden anlaşılmaktadır.

Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler:

Kocaları,

yahut babaları,

yahut kocalarının babaları,

oğulları, yahut kocalarının oğulları,

yahut kardeşleri,

yahut kardeşlerinin oğulları,

Burada sayılan kişilerin ayrıca açıklanmasına gerek yoktur, herkes tarafından anlaşılmaktadır.

yahut kadınlar,

Buradaki “nisâihinne” sözcüğü Ahzab suresinin 55. ayetinde de geçmekte olup, “o kadınların kadınları” demektir. Ancak bu sözcüğün sonundaki “hinne” cem’i müennes zamiri, ayetin icaz ve edebî yapısından, armonik özellik sebebiyle burada yer almıştır. Yani bu zamirin, sözcüğün sonunda yer alması Üslûp birliği ve galip ihtimale göredir (ilm-i meânî). Dolayısıyla sözcük anlamlandırılırken bu zamir ihmal edilmeli, “nisâihinne” ifadesi “o kadınların kadınları” olarak değil, “kadınlar” olarak değerlendirilmelidir. Bu hususu dikkate almayan bir çok tefsir (!) ve fıkıh bilgini, kadınların kadınlarının kimler olacağı hakkında çıkmaza girmişler, olur olmaz fetvalar üretmişlerdir.

Ayetteki ifade ile tüm kadınlar, kadın cinsi kastedilmiştir. Dünyadaki tüm kadınlar (Müslim veya gayrimüslim) birbirlerinin mahremidirler yani birbirleriyle evlenemezler. Dolayısıyla kadının, kadına haram kılınmasının mantığı yoktur. Şeriatta da anlamsız hüküm bulunmadığından, kadınlar, ziynetlerin açığa vurulmaması emrinin istisnaları arasında yer almıştır. Ender karşılaşılan lezbiyenlik ise, bir sapkınlık, bir sapıklık olduğu için, hiç kale alınmamış, ihmal edilmiştir.

yahut ellerinin altında bulunanlar,

Bu ifade, o günkü yasalara göre kişilerin, üzerinde hak sahibi oldukları köleleri ifade etmektedir. Bazıları burada sadece kadın kölelerin, yani cariyelerin murat edildiğini söylemişlerse de ayetteki ifade geneldir ve kadın-erkek tüm köleleri kapsar. Gerçekten de köleler, üzerlerinde hak sahibi olan kişilerle sürekli beraber oldukları için aile bireyleri gibi olmuşlardır. Onlardan gizlenmek ve bir şeyleri gizlemek çok zordur. Dolayısıyla da bir mâlike (kölenin bayan sahibi) kölelerinin mahremi durumundadır.

yahut kadına ihtiyaç duymaz olmuş erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar,

Bunlar, yaşlanmış, erkekliği kalmamış erkek hizmetçilerdir.

yahut kadınların avretlerini/ cinsel organlarını henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar.

“Avret” sözcüğü, kavram olarak “ziynet” sözcüğü ile karıştırılmış ve aynı anlamda kullanılmıştır. Bu yanlış sonucunda da “kadının her tarafı avrettir” görüşü ortaya çıkmıştır. Hatta ülkemizin bazı yörelerinde bu yanlış görüşün bir uzantısı olarak hanımlara “avrat” denmektedir. Bu yanlış ve ilkel anlayış Kur’an’ın ruhuna da aykırı olup, ne yazık ki çok uzun yıllardan bugüne kadar gelmiştir. Dikkat edilecek olursa Kur’an’da “kadınları henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar” denmeyip, “kadınların avretlerini henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar” denmiştir. Bu ifadeden ise, kadınların her yerlerinin avret olmayıp, kadınlarda avret yerlerinin bulunduğu, yani kadınların bazı yerlerinin avret olduğu anlaşılmaktadır.

“Avret” sözcüğü, “ar” sözcüğünden türemiş olup, sözlük anlamı; “yarık, yırtık, açık, korumasız” demektir. Sözcüğün çoğulu da “avrât” diye söylenir. Bu sözcüğün Kur’an’da hangi anlamda kullanıldığını görmek için, sözcüğün geçtiği diğer ayetlere de bakmak gerekir:

Ahzab; 13: Hani onlardan bir grup şöyle demişti: “Ey Yesrib halkı, duracak yeriniz yok, hemen geri dönün.” İçlerinden bir grup da şöyle diyerek Peygamber’den izin istiyordu: “İnan olsun, evlerimiz avret (açık, korumasız)”. Oysaki evleri avret (açık, korumasız) değildi; sadece kaçmak istiyorlardı.

Nur; 58: Ey iman edenler! Elleriniz altında bulunanlarla, erginlik yaşına gelmemiş olanlarınız sizden üç durumda izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle vaktinde elbisenizi çıkardığınızda, yatsı namazından sonra. Bunlar sizin için üç avrettir (açık ve korumasız, üç zamandır). Bunlar dışında ne size ne de onlara bir günah yoktur. Aranızda dolaşırlar, birbirinize bakabilirsiniz. Allah, ayetleri size işte böyle açıklıyor. Allah Alim’dir, Hakim’dir.

Görüldüğü gibi “avret” sözcüğü Ahzab suresinin 13. ayetinde iki kez geçmektedir ve her ikisinde de “açık, korumasız” anlamındadır. Nur suresinin 58. ayetinde ise çoğul hâliyle “avrât” olarak geçen sözcük, bu kez insanların korumasız, savunmasız pozisyonunu anlatmak için kullanılmış ve sabah namazı öncesi, öğle vakti gaylûle denilen uyku zamanı ve yatsı namazı sonrası, üç avret olarak nitelenmiştir. Gerçekten de insanın kendisine ait, kişisel olan bu zamanlar, korunma, savunma, kendine çeki düzen verme imkânının olmadığı zamanlardır.

Yukarıdaki ayetlerden “avret” sözcüğünün, “muhkem olmayan, sağlam olmayan, kendini koruyamayan” anlamlarında kullanıldığı kesin olarak öğrenildikten sonra konumuz olan Nur suresindeki “avrâtünnisa/ kadınların avretleri” tamlamasının daha kolay anlaşılması mümkündür. “Avrâtünnisa” tamlamasındaki “avret” sözcüğü de yine aynı anlamda olup, kadınların korunmasız, karşı koyamayan, savunma yapamayan yerleri için kullanılmıştır. Kadınların bu nitelikli organları, yani pasif organları ise, cinsel organı ile makatıdır. Çünkü bu organlar el gibi, ayak gibi, göz gibi kendisini dış etkilere karşı koruyamaz, savunma yapamaz, haricî etkilere tepki veremez; müdahalelere karşı pasiftir.

Kadının avreti konusunda rivayetlerden kaynaklanan yüzlerce farklı görüş üretilmiş, mezhepler de birbirinden farklı olarak değişik avret yerleri benimsemişlerdir. Meselâ, Malikîler avreti “galiz (birinci dereceden) avret” ve “hafif (ikinci dereceden) avret” olmak üzere iki kısma ayırmışlar, cinsel organ ile makatı galiz avret, ziynet sayılan organları da hafif avret olarak kabul etmişlerdir. Malikîlerdeki bu anlayışın, yani ziynet sayılan yerlerin ikinci dereceden avret olduğu anlayışının, daha takvalı bir hayatın amaçlanmasına yönelik, ihtiyatlı bir görüş olarak değerlendirilmesi mümkündür. Fakat bu konudaki yorumcuların ekserisi ise, kadındaki avreti diz ile göbek arasındaki bölge olarak kabul etmişlerdir. Bize göre bu sınır, hem ayetteki organları hem bu organlara yaklaşma sınırlarını içine aldığından kabule en şayan olanıdır. Ama ayetin açık ifadesi de kesin olarak bilinmeli ve aksi iddia edilmemelidir. Çünkü, eğer Rabbimiz isteseydi bu konuda da abdest ayetinde (Maide; 6) olduğu gibi metrik sınırlar belirlerdi. Kur’an’da böyle sınırlar belirlenmediğine göre, ayrıntıların değerlendirilmesi Yüce Allah tarafından kullara bırakılmış demektir. Zaten bu konudaki görüşlerin çokluğu ve birbirinden farklılığı da konunun Allah tarafından kullara bırakılmış olmasındandır.

Bu açıklamalardan sonra konumuz olan ayetteki “kadınların avretlerini henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar” ifadesine dönülecek olursa, burada bize göre, kadınlarının cinsel organlarının işlevlerini henüz öğrenmemiş, bunu anlayabilecek yaşa gelmemiş çocuklar kastedilmektedir. Bu yaşlardaki çocukların cinsel organları da gelişmemiş olduğundan, karşılıklı olarak bir etkilenme söz konusu değildir.

Süslerinden gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar.

Burada, örtünmelerine rağmen çeşitli hareketlerle, tabiri caizse bir takım ayak oyunları ile ziynetlerini açığa vuran kadınların, bu gibi davranışlarda bulunmamaları emredilmektedir. Daha açık bir şekilde ifade edilecek olursa ayetteki ifade ile, kırıtmak, kalça sallamak, göğüsleri sarsmak için sert adımlar atmak gibi karşı cinsi tahrik ve teşvik eden bir tarzda olan, davetkâr biçimdeki davranışlar yasaklanmaktadır.

Ey müminler, hepiniz topluca Allah’a tövbe edin ki kurtuluşa erebilesiniz.

Ayetin bu kısmı her ne kadar açık olsa da, buradan anlamamız gereken mesaj bizce şudur: Ayetin üzerinde durduğu konularda seferberlik gibi topluca hareket edilip kampanyalar düzenlenmeli, bu konuyla ilgili geçmişte yapılmış hatalar Allah’a havale edilmeli ama bundan sonrası için de elbirliğiyle yukarıda verilen emirler uygulanmalıdır.

Bu ayetlerde bizim için konulan kurallar, toplumsal yaşamımızın huzurlu olması için çok gerekli kurallardır. Kadın-erkek herkesin, çarşıda, pazarda, iş yerinde bu kurallara uyması gerekmektedir.

Dinimiz, yukarıda açıkladığımız ölçülerde örtünmeyi/ ziynetleri açığa vurmamayı emretmekle birlikte, örtünmek/ ziynetleri açığa vurmamak için belli bir kıyafet ve model getirmemiştir. Bu demektir ki, kıyafet zamana göre değişecektir. Önemli olan, Kur’an’ın getirdiği ölçülere uygun olarak vücudun ziynet sayılan bölümlerinin açığa vurulmamasıdır. Kur’an’daki ölçüler dahilinde, toplumların hoş görüp yadırgamadığı kıyafetler bir sakınca taşımamaktadır. Örtünmenin/ ziyneti açığa vurmamanın Allah’a karşı yapılması ise İslâm dini dışında olan bir anlayıştır.

Giderek ağırlaşan hayat ve geçim şartları artık kadının da çalışarak ailesine ve ülkesine ekonomik katkıda bulunmasını zorunlu hâle getirmektedir. Toplumun birer parçası olan kadın ve erkek, her yerde beraber olmak konumunda olmaktadırlar. Bunda İslâm’ın koyduğu ölçülere uyulması kaydıyla hiçbir sakınca yoktur. Ancak unutulmamalıdır ki bir kadın, evinin içinde ya annedir, ya eştir, ya gelindir, ya kızdır, ya da kız kardeştir. Ama aynı kadın evinin dışında sadece kadındır, karşı cinsi olan bir varlıktır, kısacası bir dişidir. İşte İslâm dini, çok kolay uygulanabilen basit kurallarla, kadının hem evinde hem de evi dışında mutlu, temiz bir hayat yaşamasını sağlamaktadır. Çünkü İslâm dini, kolaylık dinidir, insanı zora ve tabiatının aksi şeylere zorlamaz.

Namazdaki “setrüavret” teriminden anlayacağımız da yukarıda yapmış olduğumuz açıklamalarımızda vardır. İyi anlayalım, örtünme Allah’a karşı değildir, kullara karşıdır. Fitne, fesadı önlemeye yöneliktir. Tahrik, taciz gibi şeylere neden olunmasın diyedir. Son zamanlarda yaygınlaştığı görülen; kadının, kendi evinin içinde anasının, babasının, amcasının, dayısının, yani mahremlerinin yanında dahi başını örtmesi gerektiği inancı, İslâm dinine aykırıdır. Bu, dini zorlaştırmaktan başka bir şey değildir. Dinin yararına değil zararınadır. Hiç kimsenin din hükmü koymaya hakkı yoktur. (Hakkı Yılmaz) http://www.tebyinulkuran.com/index.php?page=basortusu

posted in GİYİM | 0 Comments


Din