-
27th Mayıs 2011

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

İNSAN MUKADDER ECELİNE ULAŞABİLİR Mİ?

İnsan Ömrünün Üst Sınırı Var mı?


Kur’an ölüm olayının fiziksel bir gerçeklik olduğunu, önüne geçilemeyeceğini, her canlının mutlaka ölümü tadacağını[1] ve bundan peygamberlerin bile muaf olmadığını[2] açıkça belirtmektedir.[3] Bu kural gereğidir ki bu dünyada yaşayan hiçbir canlıya ebedilik imkanı verilmemiştir. İnsan cinsi için dünya hayatı sürelidir. Bu süre ne kadardır? Her insan için mi belirli bir süre tayin edilmiştir, yoksa genel anlamda insan türünün ulaşabileceği  en son limit şeklinde mi bir belirleme söz konusudur? Bu makalede bu soruların cevabına yönelik değerlendirmeler yapılacaktır.

Ecelin sözlük anlamı, ölümde ve borcu ödemede vaktin sonu, bir şeyin süresi, müddeti [4] anlamına gelmektedir. İnsan hayatı için belirlenmiş olan süreye de “ecel” denmiştir. “Dena ecelühü (onun eceli yaklaştı)” deyimi, ölümünün sona erdiğini ifade eder. Çoğulu âcal’dir. [5] Bu durumda ecel, insan hayati ve bütün canlılar için belirlenmiş süreyi ve bu sürenin sonunu yani ölüm anını ifade etmektedir. İbn Abbas’ın ifadesine göre iki türü ecel vardır. İlki kılıç, boğulma, yanma ve insanın yok olmasına yol açan diğer sebepler yoluyla meydana gelen ecel, diğeri de tabii bir ölümle meydana gelen eceldir. Başka bir nakilde ise insanlar için iki ecel olduğu ifade edilir. Biri rasgele, tesadüfen meydana gelen ecel, diğeri ise dünyada o vakitten daha fazla hiç kimsenin baki kalamayacağı en son sınıra ulaşan eceldir. Allah’ın şu sözü bunun delilidir: “Öyle ki kiminize (daha çocukluk çağında) ölüm tattırılırken kiminiz de yaşlılığın öyle düşkün çağlarına (erzel-i ömr) eriştirilir ki bildiğini bilmez olur.”[6]

Kur’an’da ecel, genel olarak bu anlamda, bazen de “ecel-i müsemma” `belirlenmş bir süre` şeklinde, bir şey için “tayin edilmiş müddet” veya “bu müddetin sonunu” ifade etmektedir. [7] Ecel’in yok olma (helak) anlamı da vardır ki “Umulur ki onların ecelleri yaklaşmıştır”[8] ayeti bu anlamdadır.

Ecel sözcüğü Kasas süresinin 27-28. ayetlerinde süresi sekiz yıl veya on yıl olarak “belirlenmiş zaman dilimi” anlamında kullanılmıştır.[9] Boşanmış bir kadının iddet süresinin vakti için de ecel kelimesi kulanılır. O da söz konusu bu ve benzeri ayetlerden alınmıştır.[10]

En’am süresinin 2. ayetinde “Sizi çamurdan yaratan, sonrada sizin için bir ömür tayin eden odur, (yalnızca) onun bildiği bir ömür. (ecel-i musemma)” buyurulmaktadır. Bu ayette geçen ilk ecel kelimesi lügat manası dikkate alınarak ömür (hayat müddeti), ikinci ecel kelimesini ise “ölüm vakti (ömrün sonu)” şeklinde anlamak mümkündür. Çünkü lügat manası itibariyle de bir insanın dünyadaki eceli demek, ölünceye kadar ömür müddeti veya müddetin nihayeti, yani ölüm anı demektir.[11] Bunun dışındaki diğer ayetlerde de ecel-i musemma’nın “ömrün sonu” olduğu anlamını teyit etmektedirler.[12]

Kur’an’daki anlayışa göre insanları dirilten, rızıklandıran ve öldüren Allah olduğundan eceli belirleyen de O’dur. “Aranızda ölümü takdir eden biziz..”[13] ayeti bu hususu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Allah insan cinsini yaratmış ve onun ölüm süresini tayin etmiştir.[14] Allah eceli geldiğinde hiçbir kimse için erteleme yapmaz.[15] O, sadece insan cinsi için değil aynı zamanda her topluluk için de bir ecel tayin etmiş ve ecelleri geldiği zaman ne bir saat geri kalırlar ne de bir saat ileri giderler.[16] Kur’an’da Güneş ve Ay’ın[17] hatta Yer ile Gök arasında bulunan her şeyin belli bir eceli olduğu,[18] her şeyin vaktinin ve süresinin belirlendiği [19] ifade edilmektedir. Ölüm Allah’ın iznine bağlanmış ve ölüm belli bir süreye göre belirlenmiştir.[20]

Görüldüğü üzere ecel kelimesi ve türevleri birçok ayette geçmekte olup bu kelimenin mihverini sözlük anlamına uygun olarak “süre, müddet” anlamları teşkil etmektedir.[21]

Allah insan ve toplumların ecelini belirlemiş ve tayin edilen bu vakit geldiği anda artık takdim ve te’hir mümkün değildir. Nitekim Allah “Eceli gelince hiçbir nefsi geri bırakmaz.”[22] ayeti bunu ispat etmektedir.

Aynı doğrultuda diğer bazı ayetler şöyledir: “Her ümmet için belirli bir süre (ecel) vardır. Süreleri sona erince ne bir saat gecikebilir ne de öne geçebilirler.”[23]

“Hiçbir kimse Allah’ın izni olmadan ölmez; bu belli bir vakte bağlanmıştır.”[24] Bu ayette geçen “kitaben mueccela” ifadesi Allah’ın yeryüzünde insan cinsi için tayin ettiği malum vakittir.[25]

Ecel konusundaki hadisler de iki grup halinde karşımıza çıkmaktadır. Birinci grup hadisler ecelin Allah tarafından önceden tespit ve tayin edildiğini ve bu zamanın değişmeyeceğini göstermektedir. Bu hadisler Kur’an’daki insan türü için belirlenen ecel aylayışıyla uyum arz etmektedir. Ancak hadislerde her bir insan için ayrı ecelin belirlendiği fikri hakimdir. Şarihlerde bu yönde yorum yapmışlarıdır. Bu gruba örnek olarak şu hadisler verilebilir:

“Allah her nefsi yaratmış, onun ecelini, rızkını ve (başına gelecek) musibetleri yazmıştır.”[26]

“Her biriniz anne karnında nutfe olarak kırk günde toplanır. Sonra bir o kadar zamanda kan pıhtısı (alaka) olur. Bir o kadar zamanda da et parçası olur. Bundan sonra Allah dört kelimeyle bir melek gönderir. Meleğe onun rızkını, ecelini, mutlu (saîd) mi yoksa bedbaht (şakî) mı olacağını yazması emrolunur.”[27]

Şârihler bu hadisi değerlendirirken buradaki ecelden maksadın Allah’ın her insan için yaşama süresini uzun veya kısa olarak takdir etmesi şeklinde açıklamışlardır.[28] Hadiste geçen ecelin tespit edilmesi her insan için olmayıp genel anlamda insan cinsi için bir ecelin tayin edilmesi şeklinde anlamak daha uygundur.

Başka bir rivayette şöyle denmektedir: “Eceller, rızklar, musibetler ve iyilikler Allah’ın takdiriyledir. Kötülükler kendimizden ve şeytandandır.”[29]

Hz.Peygamber Ummu Habibe’ye: Sen Allah’tan kesinleşmiş eceller, sayılmış günler ve taksim edilmiş rızklar için istekte bulundun (Allah) onlardan hiç birini tayin edilen zamandan önce geçirmez ve onlardan hiçbir şeyi tayin edilmiş vakitten sonraya tehir etmez,”[30] buyurmuştur.

en-Nevevî bu hadisin şerhinde Mazerî’nin şu sözünü nakleder: “Kat’î delillerle kesinleşmiştir ki ecelleri ve rızkları Allah bilir. Bilmenin hakikati bilinen şeyi bulunduğu hal üzere bilmektir. Allah Zeyd’in 500 tarihinde öleceğini bildiğinde artık onun bu tarihten önce veya sonra ölmesi imkansızdır.[31] Ehli Sünnet mezhebinin “maktül eceliyle ölmüştür”[32] inancı her insan için Allah tarafından ayrı ayrı ecel tayin edildiği fikrini ortaya çıkarmıştır. Mu’tezile’nin çoğunluğu ise maktul eceliyle ölmemiştir, onun eceli kesintiye uğramıştır”[33] tezini ortaya atınca, tartışmanın özünü, insan cinsi için bir ecel mi, yoksa her insan için ayrı ayrı eceller mi tayin edildiği sorusuna verilecek cevap oluşturmuştur. [34]

İkinci grup ise bazı ibadet ve güzel davranışların ömrü artıracağına dair hadislerdir. [35] Ehli Sünnet bilginleri birinci grupta yer alan insanın ecelinin tayin ve tespit edildiği anlamdaki hadisleri temel alarak ikinci grup hadisleri yani ibadet ve güzel davranışların ömrü artıracağına dair hadisleri te’vile tabi tutmuşlardır. Zira onlara göre ecel tektir ve asla değişmez. İkinci grup hadisler ise ecelin değişebileceğini öne sürmektedir. Dolayısıyla bu hadisler te’vil edilmelidir. Ehli Sünnet alimleri bazı ibadet ve güzel davranışların ömrü artıracağına dair bu hadislerde öngörülen  eceldeki ziyadenin ‘ömürdeki bereket, taatinde muvaffak olması, ahiretle ilgili kendisine faydalı olacak vakitlerini iyi değerlendirmesi’[36] şeklinde yorumlamışlardır. Ayrıca bu hadislerin ahlakî vasıf taşıdığı ve metafizik boyutla ilgisi olmadığı da ileri sürülmüştür.[37]

Ehli sünnet bilginlerine göre her ferdin ve her toplumun bir eceli vardır. Ecel tek olup Allah’ın kaza ve kaderiyledir. Örneğin öldürülen şahıs da bütün insanlar gibi eceliyle ölmüştür. Allah ezeli ilmiyle bildi ve takdir etti. İnsan bazen hastalık sebeiyle ölür, bazen vurma, çarpma, boğulma ve yanma sebebiyle veya diğer sebeplerle ölür. Alah ölümü hayatı yarattığı gibi ölümün ve hayatın sebeplerini de yaratmıştır.[38] Çünkü ecel hayatın tereddütsüz olarak son bulduğu andır. Şayet maktul öldürülmemiş olsaydı, o anda tabii ve bir başka biçimde ölecekti. Bu hususu belirleyen ilahi iradedir. Şu halde katil o kişiyi öldürmekle onun ecelini öne almış ve ecelini değiştirmiş değildir.[39]

Mutezile’nin Bağdat ekolü ise En’am suresinin 2. ayetini dikkate alarak insanın ecel-i kaza ve eceli musemma denilen iki eceli olduğunu ileri sürmüştür. Normal ölümle ölürse ecel-i musemma’ya, kaza ve katil sebebiyle ölürse ecel-i kaza’ya göre ölmüş olur. İkinci durumda ölen kişi kazaya uğramasaydı veya öldürülmeseydi eceli musemma’sına kadar yaşayacaktı. Aksi takdirde onu öldürenin cezalandırılması veya kendisine ait olmayan bir hayvanı kesen kimsenin tazminat ödemesi anlamsız olurdu. Dolayısıyla öldürme olayında, şüphesiz kâtil maktulün mukadder ecelini kesmiştir, binaenaleyh maktul öldürülmeseydi Allah’ın ilminde belli bir vakit (ecel) ve süreye kadar kesinlikle yaşayacağını kabul etmektedirler. Bununla birlikte sadaka, sıla-i rahim v.b, hayırlı faaliyetlerle ömrün azalacağını veya artacağını savunmaktadırlar.[40]

Görüldüğü gibi yukarıdaki değerlendirmelere göre, mezhepler arasındaki temel ihtilaf noktası, insanın hayat müddetinin her insan için mi yoksa insan cinsi için mi belirlendiği konusunda odaklanmaktadır. Konuyla ilgili ayetlere bakıldığında genel anlamda hem toplumların hem de bireylerin ecellerinden bahsedilmekte, daha ziyade genel anlamda insanın hayat müddeti bağlamında bir belirlemenin olduğu görülmektedir. Bu da her bir insan için değil, insan türü için bir belirleme şeklinde yorumlanması daha makul görünmektedir. Dolayısıyla tespit edilen ecel, herhangi bir müdahale olmadığı zaman, insanın yaşayabileceği zaman dilimidir. Dünyaya gelen her insanın yaşaması gereken süreye ‘ecel’ yani tabii ömür diyoruz. Bu insan cinsi için takdir edilmiştir.[41]

Örneğin, Kur’an’da belirli kişiler için falanca şu kadar, filanca bu kadar yaşayacak anlamında bir belirleme söz konusu değildir. Mezkur ayetlerin genel anlamda insan cinsi için bir ecelin tayin edildiği şeklinde yorumlamak daha uygundur. Yani her canlı türü için ömür müddeti belirlenmiştir. İnsan türü, hayvan türleri, bitki türleri gibi. Örneğin insan türü için bir belirleme yapılmıştır, ancak bu belirlemenin ne olduğu konusunda biz bilgi sahibi değiliz. İnsan türünün ne kadar yaşayacağını Allah tayin ve takdir etmiştir. Örneğin, farz edelim ki Allah insan cinsi için 150 yıl yaşayabilme kapasite ve yeteneği takdir etmişse her insan 150 yıl sınırına kadar yaşabilme kapasitesine sahip demektir. Hangi ırk, renk ve dinden olursa olsun insan cinsi bu sınıra gelebilme yeteneğine sahiptir. Başka bir deyişle bir insanın biyolojik olarak yaşayabileceği son nokta olan hücrelerinin yıpranması, eskimesi ve ölmesi halinde kendisine mukadder olan hayat müddetinin sonuna kadar yaşayabilme imkanına sahiptir. Allah diğer varlık türlerine nasıl bir hayat müddeti (ecel) tayin etmişse, insan türü için de belli bir ecel tayin etmiştir. Cenab-ı Hak tayin ettiği bu sürenin sonuna kadar insan türüne yaşayabilme kapasitesini ve yeteneğini bahşetmiştir. Yoksa her insan için bir süre tayin edilmiş değildir. Örneğin, Ahmet 55 yıl, Mehmet, 70 yıl, Ali 40 yıl Ayşe bebek 2 ay şeklinde bir belirleme söz konusu değildir. Şayet böyle olmuş olsaydı, kullar arasında bir adaletsizlik söz konusu olurdu ki Allah bu tür bir adaletsizlikten münezzehtir. O kullarına zulmetmez. Dolayısıyla her insan için değil, insan türü için ecelin tayin edilmiş olması daha makul ve mantıklı görünmektedir.

Her bir insan için belirlenmiş bir ecel olduğu takdirde ve her insan farklı zaman dilimlerinde ecelleri belirlenmişse, ekonomik güç, eğitim-öğretim, coğrafi muhit ve iklim şartları, sosyal şartlar, çevre faktörü, temizlik, dengeli beslenme, trafik kurallarına, hıfzı sıhhaya  ve sağlık hizmetlerine riayetin bir anlamı olmayacaktır. Bu durumda insanın aklına şu sorular ister istemez gelmektedir. Peki bunca hastane neden var? 50 yıl önce kızamıktan ölen çocuklar şimdi neden aynı sebepten ölmüyor? Neden “ilk yardım can kurtarır” fikri uzmanlar tarafından söylenmektedir? Neden trafik kurallarında 90 kilometre hız limiti konulmaktadır? Neden emniyet kemeri ve hava yastığı can kurtarıyor? gibi daha pek çok sorular sorulabilir. Bu sorulara mantıklı ve makul cevap verebilmek için ecel konusunda bugünün çağdaş insanına daha tatmin edici izahlar yapmak durumundayız. Ehli sünnetin ortaya koyduğu ecel anlayışı bugünün eleştirel akla ve bilimsel bakış açısına sahip insanları maalesef tatmin etmemektedir. Bu anlayış günümüzde gerçekleşen pratik olayların izahında yeterli olmamaktadır. Nasıl her canlının türünün bir kapasite ve potansiyel olarak yaşayabileceği bir ömür süresi varsa insanın türünün de potansiyel olarak yaşayabileceği bir ömür süresi olmalıdır. Biz insanlar olarak bunun ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Tabii ki Allah biliyor. Allah biyolojik olarak insan cinsinin yaşayabileceği süreyi de onu yaratırken potansiyel olarak içine koymuştur. Aslında “kader bir şeyin kendi içinde var olan güç, onun yaratılışının derinliklerinde saklı bulunan ve gerçekleştirilebilecek olan imkanlardır,”[42] Hayat süresi (ecel) de aynı şekilde insan yaratılışında var olan ve insan tarafından gerçekleştirilmesi mümkün olan bir kabiliyettir. Allah diğer canlı türlerinin ömür sürelerini belirlediği gibi, insan cinsinin ömür süresini de potansiyel olarak belirlemiştir. İnsana düşen yaratılışında var olan bu potansiyeli sonuna kadar kullanabilmesidir. Bunun için de ekonomik güç, eğitim-öğretim, coğrafi muhit ve iklim şartları, sosyal şartlar, çevre faktörü, temizlik, trafik kurallarına uyma, dengeli beslenme, hıfzı sıhhaya ve sağlık hizmetlerine riayet gibi bir takım tedbirlere baş vurarak hayat süresini Allah’ın takdir ettiği ve potansiyeli ölçüsünde en son sınıra varıncaya kadar uzatabilme imkanına kavuşmasıdır. Her insan yaşam süresi açısından bu mukadder olan ve potansiyelinin elverdiği son noktaya kadar ulaşabilme şansına sahiptir. Eğer ifade ettiğimiz söz konusu tedbirleri her insan tam olarak yerine getirdiği takdir de daha uzun yaşayabilme imkanına kavuşacaktır.

Bu anlayışla hareket eden bazı alimler Mutezile’nin çoğunluğu başta olmak üzere eceli ikiye ayırmışlardır. Örneğin, İbn Kemal ayetlerde belirtilen ve tespit edilen bu ecele, yani insan cinsi için takdir edilen tabii ömre mübrem ecel demekte ve bu ecelin artıp eksilmeyeceğini ifade etmektedir. Sünnette varid olan “dua kaderi geri çevirir”,[43] “sadaka belayı kaldırır ve ömrü uzatır”[44]hadislerine istinaden sünnette varid olan çeşitli sebeplerle artan; yanma, boğulma v.b nedenlerle de kısalan ecele muallak ecel demektedir.[45] İbn Kemal muallak ecelin subutuna ilişkin şu olayı örnek vermektedir: Hz.Peygamber içinde taun hastalığı bulunan şehre girmeyi yasaklamıştı. Hz.Ömer Şam’a yaklaştığında taun hastalığı sebebiyle geri döndü. Ona “Ey Mü’minlerin Emiri! Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? Bunun üzerine Hz.Ömer “Allah’ın kaderinden Allah’ın kaderine kaçıyoruz” demiştir. Bu muallak ecelin ispatında sarih bir delildir. Keza bir insan kendisini uçuruma veya yüzme bilmeksizin derin bir denize atsa, ölür. Eğer kendisini atmamış olsaydı ölmeyeceğinde şüphemiz yoktu. Her iki durumda da kendisini atması nedeniyle onun ölümünün muallak ecel olduğu açıktır. Ayrıca “Mazlumun duasından çekininiz” vb. uyarılar ve tehdidler; Nuh (a.s)’ın kavmine bedduası ve onların helaki gibi bütün bu saydığımız deliller ecelin mübrem (tabiî ecel) ve muallak olmak üzere iki kısma ayrılmasında kesin bir nas ve açık bir delildir.[46] Ragıp el-Isfahânî de ecelin iki kısım olduğunu söylemektedir. Birincisine insanın yatağında normal olarak öldüğü şekline tabii ecel derken, diğerine insan hayatının son bulmasına yol açan boğulma, yanma kılıçla hayatına son verme gibi ecele de vasıtalarla ölüm demektedir.[47]

Her insan mübrem eceline (tabii ecel) ulaşabilme imkanına sahiptir. Bu ecele ulaşma konusunda ve insanların doğal ömürlerini tamamlama konusunda Allah hiçbir insanın önüne engel çıkarmaz. O insanın ömür süresinin kesintiye uğramasına sebep olmaz. Zira bu dünya imtihan dünyasıdır. Her insan bu tabii eceline ulaşabilme şansına sahiptir. Bundan dolayıdır ki insan doğal ömrünü tamamlaması için bir takım tedbirlerin alınması söz konusudur. Bu nedenle Hz.Peygamber insanın mukadder olan eceline ulaşabilmesi için şifa arama ve tedavi olma yolunda gereken gayretin gösterilmesini emir buyurmuşlardır. Bunun için Hz.Peygamber “Allah’ın verdiği her derdin ve hastalığın devası da vardır; tedavi olunuz.”[48] buyurmuştur. Başka bir hadiste tedavi olmamızda bir sakınca var mıdır? sorusuna Hz.Peygamber “Ey Allah’ın kulları, tedavi olun” cevabını vermiştir.” Hz.Peygamber bazı ölüm çeşitlerinden Allah’a sığınmış, rahat bir şekilde tabii ecelle ölmeyi temenni etmiştir.[49] O bulaşıcı hastalıklardan korunmayı tavsiye etmiş ve “Cüzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçınız.”[50] şeklinde buyurmuştur.

Bütün bu tavsiyeler ve yönlendirmeler insanoğlunun insan cinsi için takdir edilmiş süreye kadar yaşayabilme ve hayatta kalmasına yönelik emir ve tavsiyelerdendir. Hz.Peygamber insanın sıhhatini korumayı, hastalık anında da olsa ölümü temenni etmemeyi, iyilik ve sıla-i rahim gibi bir takım erdemli davranışları tavsiye ederek insanın huzurlu ve uzun bir hayat sürmesini arzulamıştır.[51] Eğer her insan için belirlenmiş bir ecel olmuş olsaydı, bu tür tavsiyelerin bir anlamı olmazdı.

İnsan bilgi ve davranışlarının hayat ve ecel üzerinde büyük bir tesiri vardır. Nitekim istatistikî gerçeklerin ortaya koyduğu gibi ekonomik güç, eğitim-öğretim, sosyal şartlar ve çevre faktörü, temizlik, dengeli beslenme, hıfzı sıhhaya riayet ve sağlık hizmetleri gibi çok yönlü etkenlerin hayatımız üzerindeki etkileri inkar edilemez.[52]

Uzmanlar dengeli beslenmenin uzun ve sağlıklı yaşamın anahtarıolduğunu belirtmektedirler. Vücudumuzda dakikada 10 milyon hücre ölür ve bir o kadarı da yenilenir. Ortalama 100 günde (beyin ve sinir hücreleri hariç) bütün vücudumuz yenilenir. Düzensiz kötü beslenme yenileme sistemini aksatır. Cilt canlılığını, tazeliğini kaybeder ve en önemlisi vücut hastalıklara açık olur. Yorgunluk, çabuk yorulma, baş ağrısı olabilir. Düşünce ve hafıza sistemi bulanıklaşır. Dengeli beslenenlerin uzun ve sağlıklı yaşadıkları bugün artık kabul edilen bir gerçektir. İnsan sağlığı; beslenme, kalıtım, iklim ve çevre koşulları gibi bir çok etmenin etkisi altındadır. Bu etmenlerin başında beslenme gelir. Yapılan araştırmalarda, yetersiz beslenen toplumlarda çocuk ölüm hızının yeterli beslenen toplumlardan 10 kat daha yüksek olduğu görülmüştür. Bunun yanında gelişmiş ülkelerde; yetişkinlikte ölüm nedenlerinin başına geçen kalp-damar, kanser ve benzeri kronik hastalıklarda yanlış ve dengesiz beslenmenin 1. derecede risk etmeni olduğu anlaşılmıştır. Yine bazı toplumlarda enfeksiyon hastalıklarının sık ve ağır seyretmesinde, körlük, topallık gibi sakatlıklarda beslenmenin önemli etmen olduğu açıklanmıştır. Dolayısıyla körlük ve topallık kader değil, yetersiz ve dengesiz beslenme ve diğer faktörlerden kaynaklanan bir durumdur.

Yapılan bir araştırmada; meyve, sebze, işlenmemiş tahıl, az yağlı süt ürünleri ve sınırlı miktarda et ve tavuktan oluşan bir rejimin yaşam süresini yüzde 30 oranında uzattığını ortaya koymuştur. Sağlıklı yaşam için önerilen yiyeceklerle beslenen bireylerde ölüm riskinin azaldığı, bilimsel   araştırmalarla kanıtlanmıştır. Amerikalı bilim adamları kanser, kalp hastalıkları, inme ve beyin kanamaları ile ilgili sorunların, yiyecekler ile ilgisine değinerek; meyve, sebze, hububatlar, düşük yağlı hayvansal besinler ve yağsız et yemenin sağlıklı beslenmenin anahtarı olduğunu ve ömrü yüzde 30 oranında uzattığını kaydetmişlerdir. Beslenme sisteminde yapılacak bir kaç değişiklikle sağlığın düzelmesi ve ömrün uzaması mümkün olabilmektedir.

İnsan ömrünü etkileyen önemli faktörlerden biri de trafik kazalarıdır.Birleşmiş Millletler istatistikleri tüm dünyada ölümle sonuçlanan trafik kazalarının yüzde 80’inin gelişmekte olan ülkelerde meydana geldiğini gösteriyor. kazaların yüzde 90’ının sürücülerin trafik kurallarına uymamasından kaynaklandığı belirtilmektedir. Trafik kazalarına sebep olan faktörler; insan, taşıt, yol, çevre-iklim ve diğerleridir. İnsan faktörü ana unsur olup sürücü, yolcu, yaya hataları olarak üç başlıkta toplanabilir. Kazaların azaltılabilmesi için ilk şart; insanları trafik konusunda daha fazla bilinçlendirmek ve eğitmektir. Bu sayede ölümcül kazalar azaltılabilecektir. Araştırmalar gelişmiş ülkelerde yaşanan kazaların düşük gelirli ve orta gelirli ülkelerde yaşanan kazalara oranla daha düşük seviyede olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla trafik kazalarının da insan ömrünün kısalmasında önemli bir faktör olduğu unutulmamalıdır.

Ekonomik güç ve eğitim-öğretimin insan ömrünün uzunluğunda önemli faktörlerden olduğu bugün artık bilinen bir gerçektir. Sanayileşmiş ülkelerle gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler bu açıdan mukayese edildiğinde ömür ortalamalarının düşüşünü ve yükselişini açık bir şekilde müşahede etmek mümkündür. Birleşmiş milletler 2007-2008 insani gelişmişlik raporu (UNDP) bu gerçeği gözler önüne sermektedir :

İnsani Gelişmişlik Sırası Yaşam Süresi (Yıl) Okuryazar Oranı

(%)

Üniversiteye Kadar Eğitime Katılanlar Kişi Başı Milli Gelir

($-SGP)

1 İzlanda 81,5 99 95,4 36.510
2 Norveç 79,8 99 99,2 41.420
3 Avustralya 80,9 99 100 31.794
4 Kanada 80,3 99 99,2 33.375
5 İrlanda 78,4 99 99,9 35.505
6 İsveç 80,5 99 95,3 32.525
7 İsviçre 81,3 99 85,7 35.633
8 Japonya 82,3 99 85,9 31.267
9 Hollanda 79,2 99 98,4 32.684
10 Fransa 80,2 99 96,5 30.386
12 ABD 77,9 99 93,3 41.890
24 Yunanistan 78,9 96 99,0 23.381
25 Singapur 79,4 92,5 87,3 29.663
26 Kore 77,9 99 96,0 22.029
28 Kıbrıs Rum Kesimi 79,0 96,8 77,6 22.699
37 Polonya 75,2 99 87,2 13.847
38 Arjantin 74,8 97,2 89,7 14.280
51 Küba 78,3 95,7 82,9 12.027
70 Brezilya 71,7 88,6 87,5 8.402
73 Kazakistan 65,9 99,5 93,8 7.857
83 Ermenistan 71,7 99,4 70,8 4.945
84 Türkiye 71,4 87,4 68,7 8.407
94 İran 70,2 82,4 72,8 7.968
98 Azerbaycan 67,1 98,8 67,1 5.016
106 Filistin 72,9 92,4 82,4
172 Mozambik 42,8 38,7 52,9 1.242
173 Mali 53,1 24,0 36,7 1.033
174 Nijer 55,8 28,7 22,7 781
175 Gine Bissau 45,8 36,7 827
176 Burkina Faso 51,4 23,6 29,3 1.213
177 Sierra Leone 41,8 34,8 44,6 806

Yukarıdaki tabloda sanayileşmiş ülkelerle, gelişmekte olan ve az gelişmiş bazı ülkelere ait insani gelişme endeksi, Birleşmiş Milletler ortaklarından ve resmi kaynaklardan en son verilere dayanılarak, ortalama yaşam süresi, yetişkinlerde okuryazarlık, ilköğretim, ortaöğretim ve üst öğretime kayıt ve gelir düzeyleri incelenerek hazırlanmıştır. Ölçümler, ülkelerin sunduğu verilere dayanmiş ve Endeks düzenli olarak yeniden uyarlanmıştır. ‘2007 İnsani gelişme endeksi’, Çin’in özel yönetim bölgesi olan Hong Kong ve işgal altındaki Filistin toprakları dahil olmak üzere 175 BM üye ülkesinin 2005 istatistiklerini değerlendirmiştir. Bu yılki İnsani Gelişme Endeksi sıralaması, aralarında Afganistan, Irak ve Somali gibi 17 BM üyesi ülkeyi yetersiz güvenilir veri eksikliği sebebiyle içermemiştir. Tümü Afrika’nın güneyinde bulunan yirmi iki ülke ‘düşük insani gelişme’ kategorisinde yer almıştır. İnsani Gelişme Endeksi’ne göre, bu ülkelerin onunda, her beş çocuktan ikisi 40 yaşına kadar yaşayamayacaktır.

Yüksek İnsani Gelişmişlik düzeyindeki ilk 70 ülkede endeks değerleri sürekli yükselmiştir. Orta gelişmişlik düzeyindeki 88 ülkede de benzer bir trend gözlenmiştir. Ligin dibindeki 27 ülkedeki insanların hayatlarında da son yıllarda nisbi bir iyileşme olduğu söylense bile gelişmiş ve orta gelişmişlik düzeyine sahip ülkelerle aralarında uçurum var. Tümü Afrika kıtasında olan bu ülkelerin çoğu iç savaşlarda binlerce eğitimli insanını yitirdi. Hiçbirinde yaşam beklentisi 63’ü geçmiyor. En kötü durumdaki Sierra Leone’de ise insanların yaşam beklentisi yalnızca 41.8 yıl. Bu ülkede okuryazarlık oranı ise yüzde 34.8.

Bu istatistiki bilgiler de göstermektedir ki hayatın uzun veya kısa oluşunda ülkede kişi başına düşen gayri safi milli hasıla, yani ülkenin ekonomik gücü son derece önem arz etmektedir. Ekonomik açıdan güçlü, bol nimetler içinde rahat bir şekilde geçimin insan ömrü üzerindeki tesiri bu tabloda görülmekle birlikte Cenab-ı Hak da bu gerçeği şu ayetinde dile getirmektedir: “Biz onlara ve babalarına iyi geçimlikler verdik. Ta ki ömürleri/hayatları (umr) uzasın.”[53] Ayet ataları ve kendileri rahat yaşatılan müşriklerden bahsetmektedir. Alimler bu ayeti farklı şekillerde yorumlasa da bu ayetin ortaya koyduğu en önemli mesaj bol nimetlerin ve müreffeh hayatın insan ömründe tabii olarak müspet yönde tesir icra ettiği yani refah toplumlarında insan ömrünün uzun olduğu vurgulanmaktadır.[54] Tabloda da görüleceği üzere ekonomik gelişmeye paralel olarak da eğitim-öğretim alanındaki gelişmeler, okuma yazma oranı ve üniversiteye kadar eğitime katılanların oranı da insan ömrünün uzunluğunda etkili olduğu söylenebilir.

Tabloya bakıldığında açık bir biçimde sanayileşmiş ülkelerde ömür ortalaması 75-81 arasında iken, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde ise 40-70 arasında değişmektedir. Bu ülkelerle ilgili ekonomik gelire bakıldığında kişi başına düşen refah gelir ve eğitim öğretim açısından önde olan sanayileşmiş ülkelerin ömür ortalamaları da yüksek olduğu görülmektedir. Ömür ortalaması düşük olan ülkelerde ise hem eğitim-öğretim hem de kişi başına milli gelirin çok düşük olduğu gözlemlenmektedir.

Bu konuda yapılan başka araştırmalar da aynı verileri ortaya koymaktadır. Örneğin Dünya Sağlık Örgütü, Afrika ülkelerinden Zimbabve’nin, dünyanın en kısa ömür ortalamasına sahip ülke olduğunu bildirmektedir. BM raporuna göre, Zimbabve’de kadınların ortalama ömrü 34, erkeklerinki ise 37’dir.
Raporda, HIV virüsü kapması erkeklerden daha muhtemel olan Zimbabveli kadınların ortalama ömrünün son bir yılda 2 yıl azaldığı da belirtilmektedir.
Dünyanın en kısa ömür ortalamasına sahip 10 ülkesinin tamamının Afrika ülkeleri olduğunun ifade edildiği raporda, Svaziland ve Sierra Leone’de de insanların 40 yaşını bile göremedikleri ifade edilmektedir.

Peki şimdi sormak gerekir. Kur’an’da adaleti ve rahmetiyle tasvir edilen ve “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” buyuran Allah Zimbabve’li erkek ve kadınlara ortalama ömür olarak 34 ve 37 yıl gibi bir zaman dilimini mi takdir etmiştir? Burada insan ömrünün kısa olması, dengeli beslenme, kalıtım, coğrafi muhit, iklim ve çevre koşulları, koruyucu hekimlik, sağlık imkanları, çeşitli hastalıklar vb. temel faktörlerin yoksunluğundan mı yoksa Allah’ın onlara önceden tayin ve takdir ettiği ecel sebebiyle midir? Allah zengin ve sanayileşmiş ülkelerde yaşayan insanlara uzun ömür, fakir ve gelişmemiş ülkelerdeki insanlara kısa ömür mü takdir etmektedir? Kaldı ki tabloda da görüleceği gibi uzun ömürlü insanların yaşadığı ülkeler din olarak İslam’ı değil Hıristiyanlığı benimsemiş halklardan oluşan ülkelerdir. Bu durumda Allah zengin ve sanayileşmiş ülkelerde yaşayan Hıristiyanlara uzun ömür verip de fakir ve gelişmemiş ülkelerde yaşayan Müslümanlara kısa ömür mü takdir ediyor? Bu sorulara olumlu cevap vermek mümkün değildir. Allah insan cinsi için bir ecel tayin etmiştir. Yukarıda saydığımız insan sağlığı için dengeli beslenme, kalıtım, Coğrafi muhit, iklim ve çevre koşulları, koruyucu hekimlik, sağlık imkanları, çeşitli hastalıklardan korunma vb tedbirler alındığı ve bunlara riayet edildiği takdirde insan türü için mukadder olan en üst ömür süresinin sonuna kadar insan yaşayabilme kapasitesine sahiptir. Allah adil ve rahmet sahibi bir varlıktır. Kullar arasında bu bağlamda bir ayrım yapması söz konusu değildir. İnsan bu dünyada imtihan sürecindedir. Kainat onun emrine verilmiştir. Ona sorumluluğu oranında da hürriyet verilmiş ve iyilik ve kötülük yapabilme kabiliyeti bahşedilmiştir. Allah herkese çalıştığı kadarını vermektedir. Dolayısıyla bu koşullarda insan türü için her insanın ulaşabileceği tabii ömür dediğimiz ömür süresi vermiştir. Bu onun adaletinin ve rahmetinin gereğidir.

Bir insan bütün bu sayılan tedbirlere riayet ederse Allah’ın insan cinsi için takdir etmiş olduğu ömrü yaşayabilme imkanına sahiptir. Ama el-Isfahanî’nin dediği gibi, kılıçla ölüm, boğulma, yangın, trafik kazaları sonucu ölüm ve yukarıda saydığımız tedbirlerin alınmadığı durumlarda insanın bu ömrü kısalabilir. Bu kuralları da Allah koymuştur. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Ömrü uzun olanın çok yaşaması ve ömürlerin azalması şüphesiz bir kitaptadır.”[55] Şüphesiz ki buradaki kitaptan kasıt, kanun ve nizamdır. İnsan cinsi için tespit edilmiş tabii ömür süresine ulaşarak uzun ömürlü olmak ve zikredilen bu süreye ulaşmaksızın ömrün kısa olması bir nizama ve kurala bağlıdır. Bu insanın alacağı tedbirlere göre gerçekleşecektir. İnsan tedbirini alırsa uzun ömürlü olurken, almadığı zamanda ömrü tabii olarak kısalacaktır. İnsana düşen bu nizama göre hareket etmektir. Bundan dolayı maktül mübrem eceliyle ölmemiştir. Katil maktülün ömrünü kısaltmış olmaktadır. Bunun neticesinde de katil cezalandırılacaktır. Maktul mübrem eceliyle ölmüş olsaydı, katilin suçlu bulunması ve cezalandırılması anlamsız olurdu. Çünkü Allah takdir etmiş, katil de onu bu takdire göre öldürmüş olurdu. Oysaki Allah “Kim bir mü’mini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyük azap hazırlamıştır.”[56] buyurarak katilin sorumluluk içinde bulunduğunu belirtmektedir. Allah maktülün eceliyle ölmesini istemiş olsaydı, katili sorumlu tutmaması gerekirdi. Görülüyor ki maktül ecelini tamamlamamıştır. Öldürme fiili Allah’a değil, katile aittir. Bu fiile Allah’ın karışması söz konusu değildir. İnsan Allah’ın kendisine verdiği hürriyet sayesinde tavır ve davranışlarını gerçekleştirmektedir. (Prof.H.Musa BAĞCI Dicle Ünv. İlahiyat Fakültesi)


[1] 3, Ali İmran, 185 ; 21, Enbiya, 35 ; 29, Ankebut, 57.

[2] 21, Enbiya, 34.

[3] Ömer Özsoy, a.g.e, s. 88.

[4] İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, Daru Sadır, Beyrıt, Tarihsiz, XI, 11 ; Murtaza ez-Zebidi, Tacu’l-Arus min Cevahiri’l-Kamus, Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabi, Beyrut, I, 6831;

[5] Murtaza ez-Zebidi, Tacu’l-Arus, I, 6831; İbn Faris, Makâyîsu’l-luga, I, 64; el-Isfahânî, el-Mufredât, s. 11 ; İ. Goldziher, Ecel mad. (MEB) İA, İst, IV, 104 ;

[6] 22, Hac, 5 ; 16 Nahl, 70 ; iki ecelin olduğu ile ilgili görüşler için bkz: ez-Zebidi, Tacu’l-Arus, I, 6831.

[7] Bakara; 282, En’âm; 2, 60, Hud; 3, Ra’d; 2, İbrahim; 10, Nahl; 61, Ta Ha; 129, Hacc; 3, 33, Ankebut; 53, Rum; 8, Lokman; 29, Fatır; 13, 45, Zümer; 5, 42, Mümin; 67, Şûra; 14, Ahkaf; 3, Nuh; 4.

[8] 7, A’raf, 185.

[9] ez-Zebidi, Tacu’l-Arus, I, 6831.

[10] 28, Kasas, 27-28. Bu konuyla ilgili diğer ayetler şöyledir: 2, Bakar, 231, 232, 234; 65, Talak, 2, 4.

[11] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, III, 1874 ; Osman Karadeniz, Ecel Üzerine, Anadolu Matbaacılık, İzmr, 1992, s. 14.

[12] 6, En’am, 60, 11, Hud, 3 ; 16 Nahl, 61; 39, Zumer, 42; 35, Fatır, 45.

[13] 56, Vakıa, 60.

[14] 6, En’am, 2.

[15] 63, Munafikun, 11.

[16] 7, A’raf, 34 ; 10, Yunus, 49 ; 15, Hıcr, 5 ; 23, Mu’minun, 43.

[17] 63, Munâfikûn, 11 ; 11, Hud, 3 ; 16, Nahl, 61.

[18] 31, Lokman, 29 ; 35, Fatır, 13 ; 39, Zumer, 5.

[19] 46, Ahkaf, 3 ; 30, Rum, 8.

[20] 3, Ali İmran, 145.

[21] Ahmet Akbulut, Allah’ın Takdiri Kulun Tedbiri, AÜİF der. XXX, 152 ; 2, Bakara, 231, 232, 234 ; 7, A’raf, 34, 135 ; 13, Ra’d, 3, 38 ; 29, Ankebut, 5, 53. ; Cihat Tunç, Ecel, DİA, İst, 1994, X, 380.

[22] 63, Munafikun, 11 ; 71, Nuh, 4; 34, Sebe, 30.

[23] 7, A’raf, 34 ; 10, Yunus, 49 ; 15, Hıcr, 5 ; 23, Mu’minun, 43.

[24] 3, Al-i İmran, 145.

[25] Murtaza ez-Zebidi, Tacu’l-Arus, I, 6831.

[26] et-Tirmizî, Kader, 9, (IV, 451).

[27] el-Buharî, 82, Kader, 1 (VII, 210) ; 59, Bedu’l-halk, 6, (IV, 78) ; Enbiya, 1, (IV, 103) ; 97, Tevhid, 28, (VIII, 138) ; Muslim, 46, Kader, 1, (IV, 2036) ; et-Tirmizî, 33, Kader 4, (IV, 446) ; Ebu Davud, 34 Sunne, I, 226; Ahmed, el-Musned, I, 382.

[28] İbn Hacer, Fethu’l-bârî, XI, 483; el-Beyazî, İşârâtu’l-Merâm, s. 272.

[29] Abdurrezzak, el-Musannef, Kader, XI, 119.

[30] Muslim, 46, Kader, 7, (IV, 2051) ; Ahmed, el-Musned, I, 390, 413, 433, 445.

[31] en-Nevevî, a.g.e, XVI, 213.

[32] en-Nevevî, a.g.e, XVI, 213.

[33] en-Nevevî, a.g.e, XVI, 213.

[34] Akbulut, a.g.m, AÜİF der, XXX, 152.

[35] es-Suyuti, el-Camiu’s-Sağir, II, 44.

[36] en-Nevevî, a.g.e, XVI, 114.

[37] et-Taftazânî, Kelam İlmi ve İslâm Akaidi, s. 223 (dipnot kısmı). Bazı alimler de bunun izahını şöyle yapmışlardır: Hısım ve akrabayı ziyaret etmeseydi o kimsenin ömrünün –mesela elli yıl olacağı Allah Teala’nin ilminde mevcuttu. Bunun yanında Cenab-ı Hak onun hısım ve akrabayı ziyaret edeceğini ve bu sebeple ömrünün yetmiş yıl olacağını da biliyordu. Buna binaen Yüce Allah’ın hüküm ve irade ettiği onun hısım ve akrabasını ziyaret ederek yetmiş yıl yaşayacağı şıkkıdır. İşte aradaki yirmi yıl bu meziyeti sebebiyle bir ziyade (ömür uzaması) sayılmıştır.” Nureddin es-Sabunî, Maturidiyye Akaidi, s. 160. Bu izah tarzı Allah’ın ilmi konusunda tatmin edici değildir. Zira “ilim ma’luma tabidir” ilkesi gereğince, Allah’ın ilmini maluma, yani insan davranışına bağımlı kılmaktadır ki bunun kabul edilmesi mümkün görünmemektedir.

[38] Ebu’l-İz el-Hanefi, Şerhu’t-Tahaviye ve Akidetu’s-Selefiyye, (Thk: Ahmed Muhammed Şakir), Vezaretu’ş-Şuuni’l-İslamiyye ve’l-Evkaf ve’d-Da’ve ve’l-İslamiyye, 1418, I, 246.

[39] Nureddin es-Sabunî, Maturidiyye Akaidi, (Çev: Bekir Topaloğlu), DİB, Yay, s. 159 ; Cihat Tunç, Ecel, DİA, (İst, 1994), X, 381.

[40] Ebu’l-İz el-Hanefi, a.g.e, I, 247 ; İbn Kemal, Risale fi’l-Ecel, s. 1 ; es-Sabunî, a.g.e, s. 159; Cihat Tunç, Ecel, DİA, X, 381.

[41] Akbulut, Allah’ın Takdiri Kulun Tedbiri, , AÜİF der. XXXIII, 152.

[42] Mehmet Aydın, Din Felsefesi, DEÜnv. Yay, İzmir, 1990, s. 136 ; İkbal’in Felsefesinde İnsan, AÜİF der. XXIX, 91.

[43]

[44]

[45] İbn Kemal, Risaletu Ecel, Asidane İbrahim Efendi Matbaası, 1310/1312, s. 1.

[46] İbn Kemal, a.g.e, s. 2.

[47] el-Isfahânî, el-Mufredât, s. 11.

[48] Buhari, tıb, 1; Muslim, Selam, 69, Fazailu’s-Sahabe, 92; Ebu Davud, Tıb1, 11; İbn Mace, Tıb, 1; Tirmizi, tıb, 2.

[49] Ahmed, el-Musned, II, 171, 356; IV, 204.

[50] Buhari, Tıb, 1, Ahmed, II, 443.

[51] Buhari, Temenni, 6 ; Daavat, 30; Tib, 56 ; Muslim, Zikr, 4; Ebu Davud, Cenaiz, 13.

[52] Osman Karadeniz, Ecel Üzerine, s. 94.

[53] 21, Enbiya, 44 ; Krş: 11, Hud, 3 ; 57, Hadid, 16.

[54] Osman Karadeniz, Ecel Üzerine, s. 85.

[55] 35, Fatır, 11.

[56] 4, Nisa, 93

http://www.musabagci.tr.gg/%26%23304%3BNSAN–Oe-MR-Ue-N-Ue-N–Ue-ST-SINIRI-VAR-MIDIR-f-.htm

posted in KADER | 1 Comment

27th Mayıs 2011

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Buhari’nin Kader Konusunda Mutezile’den Farkı

BUHARİ’NİN KADER KONUSUNDA MUTEZİLE İLE MÜNAKAŞALARI

Bu makalede el-Buharî (256/870)’nin el-Câmi’u-s-Sahîhadlı eserinin Kitâbu’l-Kader bölümünün tetkiki ve Ehli Hadis’i temsil eden el-Buharî ile başlangıçta Kaderiyye, daha sonra Mutezile olarak tarih sahnesine çıkan fırka ile kader konusundaki münakaşalarını irdelemek istiyoruz. Bu tartışmada el-Buharî’nin Kitâbu’l-Kader bölümütemel hareket noktası olacaktır. Zira her ne kadar bizzat el-Buharî Kitâbu’l-Kader bölümünüMutezile’ye bir reddiye olarak oluşturduğunu açıkça ifade etmese de gerek kullandığı bab başlıkları gerekse kader kitabında tasnif ettiği hadisler, kaderi telkin etmesi ve doğrudan kaderin ispatına yönelik olması nedeniyle, onun Mutezile’ye karşı yazılan bir reddiye olduğu kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca Kitâbu’l-Kader’in içinde kullanılan ayetler ve bu ayetlerin yorumuna ilişkin görüşler, hep kaderi ispatlamaya matuftur.

el-Buharî’nin kader ile ilgili görüşlerini bab başlıklarından, bu başlıklardaki yorumlarından ve müteakiben tasnif ettiği hadislerden tespit etmeye çalışacağız. Ayrıca el-Buhârî’nin el-Câmiu’s-Sahîh’i hakkında yazılan şerhler, onun kaderle ilgili görüşleri hakkında fikir vermeleri bakımından bizce önemlidir. Bu şerhler, el-Buharî’nin hangi bab başlıklarını ve bu babların yorumuyla ilgili ifadeleri ve hangi hadisleri Mutezile’nin reddi mahiyetinde getirdiğine ışık tutacak niteliktedir. Dolayısıyla şerhlerin el-Buharî’nin düşüncelerini anlamamız açısından büyük önemi olduğu açıktır.

Bizim bu tartışmada amacımız azamî derecede objektif davranarak her iki tarafın delillerini ortaya koymak ve görüşlerini olduğu gibi yansıtmaktır. Ayrıca el-Buharî’nin es-Sahîh’ini ve özellikle konumuzun mihverini teşkil eden Kitabu’l-Kader’i hangi amaçla, kimlere karşı ve hangi sosyal ve kültürel ortamda yazdığını ortaya çıkarmaktır. Bu tartışmalar esnasında el-Buharî’nin kader konusundaki görüşleri de tetkik edilmiş olacaktır.

1. el-Buharî’nin Kitabu’l-Kader Bölümünü Yazmasının Amacı

Hiç bir eser, içinde bulunduğu çağın siyasî, sosyal, tarihî, dînî ve kültürel yapısından soyutlanamaz. Gerek el-Buharî’nin es-Sahîh’i gerekse diğer hadis külliyatı, söz konusu edilen ortamlardan azade meydana getirilmiş değildir. Ehli Hadis tarafından yazılmış hadis külliyâtının telif amaçlarından biri de kendileri açısından tehlikeli bir şekilde gelişme gösteren bid’atları yok etmek, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan sünneti ihya etmek ve sünnetin önünde engel olan fırka mensuplarının görüşlerini bertaraf etmektir. Nitekim İbn Hacer, Tabiîn asrının sonlarında âsârın tedvini ve haberlerin konularına göre tasnif edilmesinin nedenini, alimlerin çeşitli şehirlere dağılması ve Haricîler, Rafızîler ve kader münkirlerinin (Mutezile) bid’atlarının çoğalmasıyla açıklamaktadır.[1] Bir anlamda İbn Hacer, hadislerin tedvin ve tasnifini çoğalan bid’at tehlikesine karşı bir tedbir olarak kabul etmektedir. Bu doğru bir tespittir. Söz konusu hadis mecmualarının bölümleri ve onların alt başlıkları (bab başlıkları) müellifinin konuyla ilgili görüşlerini yansıtacak niteliktedir. el-Buharî de el-Câmiu’s-Sahîh adlı eserini oluştururken yaşadığı asrın söz konusu dini ve kültürel yapısından ve o dönemdeki itikadî tartışmalardan etkilenmiştir. Onun eseri bu atmosfer içinde şekillenmiştir. O, es-Sahîh’inin bazı bölümlerini bıd’atçı fırkalara reddiye mahiyetinde oluşturmaya çalışmıştır. İbn Hacer (852/1448)’in yorumuna göre el-Buharî, Kitabu’t-Tevhîd’i Kaderiyye ve Cehmiyye’ye, Kitabu’l-Fiten’i Hariciler’e, Kitabu’l-Ahkam’ı da Rafızîlere reddiye olarak yazmıştır.[2] el-Buharî, Kitabu’l-İman’ı ise Murcie’ye reddiye mahiyetinde kaleme almıştır.[3] el-Buharî’nin reddiye yazdığı bu dört fırka, yani Kaderiyye, Cehmiyye, Hariciler ve Rafizîler bid’at fırkalarının başını çekmektedirler.[4]

Şarihlerin yorumlarına bakılacak olursa el-Buharî’nin, eserindeki Kitâbu’l-Kader bölümünü kaderi reddeden Mu’tezile fırkasına bir reddiye olarak yazmış olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü bu bölümün bab başlıkları, bu başlıklar içerisinde kullandığı hadisler, hatta bab başlıkları içerinde serpiştirdiği ayetler ve bu ayetlerin izahı mahiyetinde yapmış olduğu açıklamalar bunu açıkça göstermektedir. el-Buhârî’deki kader bölümü on altı babtan oluşmaktadır.[5] el-Buharî, on altı babın başlığını ayetlerden, hadislerden ve fıkhî mahiyetteki ibarelerden oluşturmuştur. O, kadere iman ile ilgili hadislere de Kitabu’l-İman bölümünde yer vermiştir. Bu yüzden “el-Buharî’nin fıkhî görüşleri bab başlıklarındadır” sözü meşhur olmuştur. el-Buharî’nin bu özelliği nedeniyle onun kaderle ilgili görüşlerini bab başlıklarından, burada kullandığı ayetlerden, hadislerden ve bunlarla ilgili yaptığı yorumlardan öğrenmek mümkündür. 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi İbn Hacer, el-Buharî’deki bazı bölümlerin bazı fırkalara reddiye olduğunu belirttiği halde, kader bölümünün Kaderiyye’ye reddiye olmasından bahsetmemektedir. Oysaki İbn Hacer’in de içinde bulunduğu el-Buhârî şârihleri, kader bölümünü şerh ederken bazı bab ve hadislerin Kaderiyye’ye bir reddiye olduklarını ifade etmektedirler ve Kaderiyye’nin görüşlerini eleştirmektedirler. Örneğin, el-Aynî (855/1451) kader bölümünün 5. babındaki “Ameller sonlarına göredir,” hadisinin, “İnsan kendi işinin malikidir, hayrı ve şerri seçmekte muhtardır,” diyen Kaderiyye’ye karşı kesin bir hüccet olduğunu ifade etmektedir.[6] Yine o, 13. babta Felak sûresinin 1. ve 2. ayetlerini delil olarak getiren el-Buharî’nin kulun kendi fiilini yarattığını iddia eden kimselere (Kaderiyye) bu ayetin bir reddiye olduğunu belirtmektedir.[7] el-Kastallânî (923/1517) ise Felak sûresinin ilk ayetlerinin Allah’ın her şeyi yarattığına delalet ettiğini, bu sûrede kulun fiilini yarattığını iddia edenlere (Kaderiyye) bir reddiye olduğunu ifade etmektedir.[8] İbn Hacer de el-Buharî’nin Felak sûresinin ilk ayetini Kaderiyye’ye reddiye mahiyetinde getirdiğini ifade etmektedir.[9] el-Aynî, 16. babta geçen hadisin Allah’ın hidayeti ve dalaleti yaratmada tek olduğunu, kullara iman ve küfürden murad ettiği şeyin iktisabını takdir ettiğini ve Kaderiyye’nin iddia ettiği gibi bunun kulların fiillerinin yaratıcısı olmadığına bir nas olduğunu açıklamaktadır. [10] el-Kastallânî, 16. babtaki hadisi yorumlarken şöyle demektedir: Ehli Sünnet mezhebinin görüşü şudur: Allah kullarına iman ve küfürden murad ettiğini kazandırmaya muktedirdir. Bu Kaderiyye’nin iddia ettiği gibi kulların fiillerini yaratması şeklinde değildir.[11] el-Kastallânî, bu babta geçen A’raf sûresinin 43. ayetiyle ilgili Mutezile mezhebinin insanın hidayeti konusundaki görüşünü zikretmekte ve bunun tutarlı olmadığını ifade ederek eleştirmektedir.[12] İbn Hacer, 4. babtaki hadislerde verilen anlayışın, her ne kadar kendilerinden sadır olsa da kulların fiillerinin Allah’ın ilminde sabık olup onun takdiriyle vuku bulduğunu ifade etmekte ve bu hadislerin Kaderiyye’nin görüşünün sarih olarak batıllığına delalet ettiğini belirtmektedir.[13] Yine İbn Hacer, 9. babtaki Ebu Hureyre hadisiyle ilgili İbn Battal’ın yorumunu verdikten sonra “Böylece Kaderiyye ve Cebriye’nin görüşü reddedilir” demektedir.[14] Son olarak İbn Hacer, Hz.Adem ile Hz.Musa’nın tartışması hadisinin son kısmını Hz.Peygamber’in “Adem Musa’ya galebe çaldı” ifadesiyle bitirdiğini ve onun kaderi inkar eden Mutezile gibi ümmetinin bir kısmını uyarmak amacıyla yaptığını açıklamaktadır.[15] el-Buharî’nin bab başlıklarında kullandığı ayetler ve sahabeye ait görüşler ve onun bunları izah mahiyetindeki yorumlarıyla birlikte şârihlerin naklettiğimiz yorumları, el-Buhârî’nin kader kitabını Kaderiyye’ye karşı yazdığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

2. el-Buharî’nin Mutezilî Çevre ile Münasebeti

el-Buharî’nin gerek el-Camiu’s-Sahîh’inde Kitabu’t-Tevhîd (Kitabu’t-Tevhîd ve’r-Red ale’l-Cehmiyye ve ğayrihim), Kitabu’l-Kader, Kitabu’l-Fiten, Kitabu’l-İman gibi bölümlerinde ve gerekse bir diğer eseri olan “Halku Ef’âli’l-İbad”da ele aldığı konulardan anlaşıldığına göre, o, itikadî meselelerle yakından ilgilenerek, selef inancına aykırı görüşler ileri süren Cehmiyye, Mutezile, Havaric ve Şia mezheplerini tenkit eden ve böylece Ehli Sünnet mezhebinin oluşumuna katkıda bulunan Sünnî alimlerdendir.[16] el-Buharî, özellikle Ehli Hadis-Ehli Rey mücadelesinde, Ehli Hadis kanadında yer almayı tercih etmiştir. O, Ehli Rey’i temsil eden Ebu Hanife ve ashabına eleştiriler yöneltmiş ve bazı konularda onlardan farklı düşündüğünü belirtmiştir.[17]el-Buharî, Hanefilerden Bilhassa iman-amel münasebeti konusunda imanın söz ve amel olduğunu belirterek onlara karşı tavır almıştır. Onun yaşadığı dönemde Kur’an’ın mahluk olduğu (halku’l-kur’an) ve kader meseleleri de yoğun olarak tartışılan konular arasındadır. el-Buharî’nin yaşadığı muhitteki Kelâmî tartışmalara baktığımız zaman pek çok fırka ve mezhebin bulunduğu görülmektedir. Onun asıl memleketi Buhârâ olmakla birlikte Belh, Bağdat, Nisabur, Mekke, Basra, Kufe, Şam, Askalân, Mısır, Cezîre, Hıms ve Dımaşk gibi ilim merkezlerine hadis toplamak için uğradığı ve bazılarında uzun zaman kaldığı bilinmektedir.[18] el-Buharî 6 sene Hicaz’da, 5 sene de Basra’da kalmıştır.[19] Onun 5 yıl Basra’da kalmış olması, Kaderî/Mutezilî çevre ile münasebeti açısından önemlidir. Bilindiği gibi Basra kurulduğu günden itibaren hep problemli olmuş, siyasi ayaklanmalara merkez teşkil etmiş, kelâmî ekollere odaklık etmiş ve hepsinden önemlisi rivayetlere septik anlayışla bakan Mu’tezile mezhebinin önemli bir merkezi olmuştur.[20] Başka bir deyişle burası hem bilimsel ve felsefî okulların hem de çeşitli dinsel yönelişlerin tartışıldığı bir yer idi. Burada Kur’an’ın mahluk olup olmadığı, amel-iman münasebeti ve Allah’ın kudreti karşısında insanın özgürlük alanının bulunup bulunmadığı (kader, ihtiyar ve cebr) gibi itikadî sorunlar yoğun bir biçimde tartışılmıştır.[21] el-Buharî’nin yaşadığı dönemin önemli bir meselesi olan Kur’an’ın yaratılması (halku’l-Kur’an) meselesi Mutezile ile Ashabu’l-Hadis arasında önemli tartışma konularından biridir. Bu meselenin el-Buharî’yle alakalı kısmına değinmekte fayda vardır. el-Hakim Ebu Abdillah şöyle diyor: el-Buharî 250 yılında Nisabur’a geldi. Halk hadis dinlemek için akın akın yanına gidiyordu. Bir gün adamın birisi kendisine Kur’an’ın lafız olup olmadığını sordu. el-Buharî şu cevabı verdi: “Fiillerimiz mahluktur, lafızlarımız da fiillerimizin bir parçasıdır.” Onun bu sözü büyük ihtilafa yol açtı. Çok geçmeden Muhammed b. Yahya ez-Zuhlî halkı onun aleyhine kışkırtarak: “Bunu kim söylerse bid’atçidir. Onun ne meclisine oturulur, ne de kendisiyle konuşulur.” Halk el-Buharî’nin meclisine gidenleri bid’atçılıkla itham etmiştir. el-Buharî’nin meclisine kendisiyle aynı görüşü paylaşan Muslim b. Haccac ve Ahmed b. Seleme dışında kimse gelmemiştir. Bir defasında Muhammed İbn Yahya, Muslim’e hitap ederek: “Dikkat ediniz! Kur’an’ın yaratılmış olduğunu söyleyen, meclisimizde oturmasın!” demiş, Bunun üzerine Muslim ridasını sarığının üzerine kaldırmış ve ayağa kalkarak ondan (İbn Yahya) yazdığı her şeyi kendisine göndermiştir. el-Buharî hayatının tehlikeye düşmesinden endişelenerek Nisabur’dan ayrılmıştır.[22]

Görüldüğü gibi bu olay, o dönemde halku’l-Kur’an, kader, ihtiyar, cebir gibi konuların nasıl yoğun bir şekilde tartışıldığını açık bir biçimde göstermektedir. Az önce de belirttiğimiz gibi Basra şehrinde pek çok Mutezilî alim yaşamış olup orası i’tizalin merkezi durumundadır. Vasıl b. Ata (131/748) Basra’da tahsilini gerçekleştirmiştir. O burada Cehm b. Safvan (128/746), Beşşar b. Burd ve Amr b. Ubeyd ile tanışmıştır ve Amr’ın kız kardeşiyle evlenmiştir.[23] Amr b. Ubeyd (145/162), İbrahim en-Nazzam (220/835) Ebu’l-Huzeyl el-Allaf (226/840) da Basra’da uzun süre ikâmet eden Mutezilî imamlardandır.[24] el-Buharî’nin eserinin Fiten bölümü 10. babın ilk hadisinin senedinde “an raculin lem yusemmihi” şeklinde bir ravi müphem olarak zikredilmiştir. Bu müphemlik senedde bulunan Hammad b. Zeyd’den kaynaklanmaktadır. el-Buharî de bu müphem kişiyi tanıması kuvvetle muhtemel olmakla beraber onun kimliği konusunda her hangi bir açıklamada bulunmamıştır. İbn Hacer’in yorumuna göre ismi tesmiye edilmeyen kişi Mutezile’nin şeyhi ve kötü bir zabta sahip olan Amr b. Ubeyd’dir. Muğaltay b. Kılıç el-Bekcerî (762/1361)[25] bu şahsın Hişam b. Hassan olduğunu söylese de İbn Hacer’e göre bu uzak bir ihtimaldir.[26] el-Buharî’nin bu şahsın Amr b. Ubeyd olduğunu bildiğinden kuşku yoktur. eş-Şafiî hadislere olumsuz bakan ve kendisiyle bu konuda tartışmaya giren kişinin ismini veya mensubu olduğu fırkayı belirtmediği gibi el-Buharî de Mutezile mezhebine mensup olması nedeniyle onun ismini açıkça zikrederek ona bir değer atfetmekten kaçınmış olabilir. Aslında bu durum el-Buharî’nin Mutezile’ye karşı tavrını ortaya koymaktadır. Netice itibariyle gerek el-Buharî’nin 5 yıl Basra’da kalmış olması, gerekse onun Mutezilî çevre ile direk münasebeti, onun Mu’tezile’nin görüşlerini değerlendirme ve eleştirme imkanını bulmasına fırsat vermiştir. O, gerek Basra’da Mutezile ile gerekse gezdiği diğer ilim merkezlerinde Rafizîler, Murcie, Cehmiyye, Hariciler ve Şia gibi bid’atçı olarak kabul ettiği bir çok fırkalarla karşılaşma ve temas imkanı bulmuştur. İşte el-Buharî bu yoğun tartışmalar içerisinde el-Camiu’s-Sahîh adlı esrini 16 yıl süre zarfında yukarıda isimlerini belirttiğimiz şehirleri dolaşarak ve özellikle Basra’da ve diğer şehirlerde çeşitli fırkaların yoğun tartışma atmosferi içinde ilmi seyahatleri neticesinde oluşturmuştur.[27]

3. Mu’tezile’nin Kader Anlayışı

el-Buharî’ninMutezile ile kelamî alandaki tartışmasına geçmeden önce Mutezile’nin kader konusundaki anlayışına kısaca temas etmek faydalı olacaktır. Kader meselesi konusunda ilk defa görüş beyan eden kişi Ma’bed b. Halid el-Cuhenî (80/699)’dir. O, el-Hasen el-Basrî (110/728)’nin meclisine devam edenlerdendi. Basra’da bu görüşü yaymaya başladığı zaman Amr b. Ubeyd (145/762) de ona katılmış, Basra halkı da onun peşinden gitmiştir.[28] Muslim’in es-Sahîh’inde de Basra’da kaderin nefyi konusunda ilk konuşan kimsenin Ma’bed el-Cuhenî olduğu nakledilmektedir. Bu rivayete göre başta Ma’bed olmak üzere bu görüşe sahip olan kimseler “kaderin olmadığını ve her şeyin yeniden meydana geldiğini” (La kadera enne’l-emra unufun) savunmaktadırlar.[29] Ma’bed’den sonra aynı görüşleri savunan ve yayan kişi Gaylan ed-Dımaşkî (101/721)‘dir.[30] Kaderiyye fırkasının bu iki şahsiyetinin kaderin nefyi konusundaki fikirleri, onların takipçileri olan Mutezile imamları tarafından benimsenmiş ve sistemli hale getirilmiştir. Mutezile mezhebinde Kaderin nefyi ve insan iradesinin hürriyeti meselesi adalet prensibi içinde mütalaa edilmiştir. Bu prensibe göre Allah adil olup kullarına asla zulmetmez. İnsan hürdür. İnsan kendi fiilini kendisi yaratır. Allah kullarına bir şeyi yapıp yapmama gücü vermiştir. Eğer insan her hangi bir şeyi yapmak hürriyetine sahip değilse, o insanın işlediği kötü veya iyi amellerden dolayı ceza veya sevap görmesi manasız olur. Eğer Allah belirli fiilleri yapmaya zorlamış farz edilirse, Allah’ın o fiillerden dolayı bir insanı cezalandırması zulüm olur. Allah‘ın mutlak adaletinin gerçekleşmesi için insan hiçbir tesir altında kalmadan kendi fiilini kendisi yapmalıdır. İrade hürriyeti olmayan bir insanın sorumlu tutulması, Allah’ın adaletiyle bağdaşmaz.[31] Mutezile bu düşünceyi destekleyen bir çok ayeti delil olarak getirmektedir.[32]

Mutezile’nin ortaya koyduğu bu düşünce, Ehli Sünneti temsil eden el-Eş’arî (324/942) ve el-Maturidî (333/944) tarafından şiddetle tenkit edilmiş ve bu mezhep Hz.Peygamber’e isnad edilen “Kaderiyye bu ümmetin Mecusîleridir”[33] sözüyle zemmedilmiştir.[34] el-Eş’arî fiillerin yaratıcısının Allah olduğunu, insanın da bu yaratılmış fiilleri kesbettiğini savunmuştur.[35] el-Maturidî ise Allah’ın küllî iradesini kabul etmiş ve kesbin kulun bir şeye niyet ve azmetmesi ile hasıl olacağını savunmuştur.[36]Bilindiği gibi Ehli Sunnet’in akaid esasları Ehli Hadis/Ashabu’l-Hadis tarafından belirlenmişti. el-Eş’arî ve el-Maturidî, Ehli Hadis çizgisinde hareket etmiş ve bunlar daha önceden Ehli Hadis tarafından oluşturulan akaid esaslarını akıl ile desteklemiş ve Mutezile’ye karşı Ehli Sünnet’in akaid esaslarını savunmuşlardır. Burada el-Eş’arî ve el-Maturidî’den daha önce yaşamış ve Ashabu’l-Hadis’ten kabul edilen el-Buharî’nin eserinin kader bölümündeki kader anlayışını ve Mutezile ile olan münakaşasını irdelemeye geçebiliriz.

4. el-Buharî’nin Kader Anlayışı ve Mu’tezile ile Münakaşaları

Ashabu’l-Hadis’e göre kader, takdir manasına masdar olup, Allah’ın eşyayı yaratmazdan önce eşyanın miktarlarını, ahvalini, icad zamanlarını takdir edip bilmesidir. Sabık olan bu ilmi gereğince de onları icad eder. İman, küfür, hayır, şer, menfaat, zarar gibi bütün durumlar Allah’ın ezelî ilmi ve iradesinden sadır olur. Bütün bunların hepsi kendisinden başka ilah olmayan ve yaratıcı bulunmayan Allah’ın kudreti ve tesiriyle hasıl olur. Onun mülkünde Onun hüküm ve takdirinden başka hiçbir şey cereyan etmez.[37] Bu konuda Abdülkerim İbnu’s-Sem’ânî (562/1167), Ehli Sünnet’in görüşünü şöyle özetlemektedir: Bu konuyu bilmenin en iyi yolu, akıl ve kıyası devreye sokmaksızın kitap ve sünnete bağlı kalmaktır. Kim kitap ve sünnetten saparsa, o sınırsız sahada hayret ve dalâlete düşer ve kalbi mutmain olmayıp şifa bulamaz. Çünkü kader Allah’ın kendisine tahsis ettiği bir sırdır ki, onun önüne çektiği bir perde ile Allah onu beşerin akıl ve idrakine kapamıştır. Onu Allah bildirmedikçe ne peygamber ne de yakın melekleri bilir.[38] İbnu’s-Sem’ânî’nin bu ifadeleri, bütün hadisçilerin benimsediği bir görüştür. el-Buharî de kaderi Allah’ın eşyayı yaratmadan önce miktarlarını, ahvalini takdir edip bilmesi ve her şeyin Allah’ın bilgisi çerçevesinde gerçekleşeceği anlamını ifade eden bab başlıkları koymuştur. Kader kitabının 2. bab başlığı olarak o, “Allah’ın ilmi üzere yazan kalem kurudu” ifadesini ve arkasından “Allah onu bir ilim üzere sapıttı” (Casiye 23) ayetini serdetmiştir. Bunu muteakiben Hz.Peygamber’in Ebu Hureyre’ye “Senin karşılaşacağın mukadderatı yazan kalem kurudu” sözünü ve “leha sâbikûne” (Mu’minûn, 61) ayeti için İbn Abbas’ın “Onlar için saadet (Allah’ın ilminde) sabık olmuştur”[39] yorumunu nakletmiştir. Bu nakiller el-Buharî’nin kaderi nasıl yorumladığını açıkça ortaya koymaktadır. Ona göre kalemin kuruması, Allah’ın hükmünün değişmemesi demektir. Ashabu’l-Hadis’in yorumuna göre kalemlerin kuruması Allah’ın eşyanın mıktarını ilm-i sabıkında takdir buyurması ve levhi mahfuza yazılma işinin tamamlanmasıdır. Yazı yazan kalem kurursa, onunla fazla veya eksik bir şey yazma imkanı kalmaz.[40] O, bu görüşünü ayetle de destekleyerek ayeti ‘ezelde ilmiyle onu sapıttı’ manasında serdetmiştir.[41] el-Buharî, İbn Abbas’ın “onlar hayırda yarışırlar ve onlar onun için önde gidenlerdir” (23 Mu’minûn 61) ayeti hakkındaki “onlar için saadet öne geçmiştir” yorumunu kendi kader anlayışına bir destek olarak nakilde bulunmuştur. Buna göre hayırda önde gidenlerin önde olmalarının nedeni Allah’ın ilminde ve takdirinde onların saadet üzere olmalarından dolayıdır.[42] el-Buharî’nin bu babta serdettiği hadis de önceden tayin ve tespit anlamında bir kader inancını destekleyecek niteliktedir. İmran b. Husayn’ın rivayetine göre bir adam Hz.Peygamber’e Cennet ehli ile Cehennem ehli bilinir mi diye sorduğunda o, evet, diyor. Adam o zaman “öyleyse (ezelde bunlar biliniyorsa) çalışıp amel işleyenler niçin amel ediyorlar? dediğinde, Hz.Peygamber “Herkes ne için yaratılmışsa onun için çalışır, yahut kendisi için kolaylaştırılıp hazırlanan şey için çalışır.” demektedir.[43] Muslim’de geçen rivayette İmran, Ebu’l-Esved ed-Duelî’ye “Ne dersin, insanların bugün yapmakta olduğu ve hakkında çaba gösterdikleri şey, onlara takdir edilmiş ve geçmişte haklarında kaza buyurulmuş bir kader midir? Yoksa geleceklerine ait Peygamberlerinin kendilerine getirdiği ve haklarında hüccet sabit olan bir şey midir? diye sormuştur. O da “Bilakis haklarında hüküm verilmiş ve geçmiş bir kaderdir” şeklinde cevap vermiştir. İmran, bu zulüm olmaz mı? deyince, o, “Hayır her şeyi Allah yaratmış ve onun mülkündedir. Ona yaptığından sorulamaz” demiştir. Bunu tasdik için de Şems suresinin 8. ayetini delil olarak getirmiştir.[44] İbn Hacer bu son rivayetle ilgili olarak Kadı Iyaz’dan şunu nakletmektedir: “İmran, bu rivayette Ebu’l-Esved’e Kaderiyye’nin şüphesini ihsas ettirmiştir.”[45] Bu hadisten anlaşıldığına göre İmran’la Ebu’l-Esved arasında geçen bu diyalog, Kaderiyye’nin ‘İnsan davranışlarının önceden takdir edilmediği ve önceden takdir edilmiş olsaydı bu zulüm olurdu’ şeklindeki inancının bir reddiyesidir. Ebu’l-Esved, aynı rivayet içinde bunu Hz.Peygamber’den bir rivayet nakletmek suretiyle reddetmektedir.[46]

Bu diyalog, o dönemde sahabe arasında Kaderiyye’nin görüşlerinin tartışıldığının açık bir kanıtıdır. Bu hadis, kader tartışmalarının hadislere yansımasının bir işareti olarak kabul edilebilir. Buradan hareketle söz konusu ettiğimiz el-Buharî hadisi (İmran’ın hadisi) de Kaderiyye’nin bir reddi mahiyetindedir. Netice itibariyle Ehli Sünnete göre Bu hadisler kaderi ispat etmektedir. Vaki olan her şey Allah’ın kazası ve kaderiyledir. O yaptığı şeylerden sorulmaz, Mülk ona aittir, dilediğini yapar ve Malike mülkünde itiraz olmaz. Çünkü Allah’ın fiilleri için bir illet aranmaz.[47] Dolayısıyla Allah’ın ilminde olan her şey, o bilgi çerçevesinde gerçekleşecektir. Allah’ın ilminde ve takdirinde bir değişme söz konusu olamaz. Mutezile de Allah’ın kainatta her şeyi bildiğini ve zatı ile alim olduğunu ve her şeyi önceden bildiğini kabul etmektedir. Söz konusu bu mezhep ezelî ilimle insan iradesi arasında bir çatışma görmemektedir.[48] Bu konuda Ehli Sünnet ile Mutezile arasında bir fark yoktur. Kanaatimce fark ezeli ilmin insan davranışlarını yönlendirip yönlendirmediğindedir. Mutezile ezeli ilmin insan davranışlarına bir etkisinin olmadığına inanmaktadır. Nitekim Amr b. Ubeyd, Allah’ın ilminin zorlayıcı olmadığını, ne zarar ne de fayda vereceğini ifade etmektedir.[49]Mutezile’nin ekseriyeti Allah’ın ilmini, insanların kendi faaliyetleriyle fiilen yapacakları şeyin bilgisi şeklinde açıklamışlardır. Allah bir kimsenin iman etmeyeceğini bilmekle beraber, yine de o kimseyi inanmaya muktedir kılmıştır.[50] Görüldüğü gibi Mutezile Allah’ın bilgisinin cebir ifade etmediğini söylerken, el-Buharî’nin de içinde bulunduğu Ehli sünnet ise Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığını ve onun takdirinde değişmezlik vasfının bulunduğunu savunmaktadır.

el-Buharî 4. bab unvanını “Allah’ın emri takdir edilmiş bir kaderdir” (33 Ahzab 38) ayetiyle oluşturmuştur. O, burada ayette geçen kader kelimesini önceden tayin ve tespit anlamında yorumlamıştır ve bu yorum çerçevesinde bazı hadislere yer vermiştir. Bu hadislere göre hiç bir kadın evlenmek amacıyla bir başka kadının boşanmasını istememelidir. Zira her ikisi için de takdir edilen bir nasibi (kaderi) vardır. Hz.Peygamber can çekişmekte olan bir çocuğun annesine “Allah’ın aldığı ve verdiği her şey kendisine aittir. Her şeyin bir eceli vardır.” demiştir. Hz.Peygamber azil yapan sahabilerine “Hakikat şu ki, Allah’ın (takdir edip) yazdığı her bir nefis, muhakkak var olacaktır,” demiştir. Bir başka rivayette ise Hz.Peygamber “Sizden her bir kişinin cehennem yahut cennetten oturağı takdir edilip yazılmıştır,” deyince, Ashabtan bir adam Allah’ın takdirine dayanmayalım mı? diye sormuştur. O: “Hayır, sizler çalışıp amel edin, herkese ameli kolaylaştırılır,” buyurmuştur. Daha sonra Leyl suresinin “Kim verir ve sakınırsa” ayetini okumuştur.[51] Şarihler bu babtan amacın bütün mahlukatın Allah’ın kün emriyle yaratıldığını, kulların hareketleri, iradelerinin farklılığı, iyi ve kötü amelleri gibi bunların hepsinin ne bir ziyade ne bir noksan, ne vaktinden önce ne de sonra belli zamanlarla ve vakitlerle mukadder kılınmış (belirlenmiş) olduğunu ifade etmektedirler.[52] Aynı zamanda bu şarihlere göre hadislerde amelin terkine ve sabık bir kadere dayanmanın nehyine işaret olup, bilakis, şeriatin varid kıldığı teklifler ve amellerin vacip olduğu, bununla birlikte herkes ne için yaratıldı ise amelinin ona göre kolaylaştırılacağı, saadet ehline saadet ehlinin amelinin, şekavet ehline de şekavet ehlinin amelinin Allah tarafından kolaylaştırılacağı ifade edilmiştir.[53] İbn Hacer zikrettiğimiz son hadisin Ehli Sünnet’in kader konusundaki aslını oluşturduğunu ve saadet ve şekavetin Allah’ın takdiriyle olduğunu belirtmektedir. Ona göre bu hadiste Cebriye mezhebine bir reddiye vardır. Çünkü teysir (kolaylaştırma) cebrin zıddıdır. Cebirde ancak mecburiyet vardır. İnsanın teysir yoluyla yaptığı şeylerde zorlama söz konusu değildir. İbn Hacer’e göre bu hadiste Kaderiyye için de bir reddiye vardır. Ona göre Kaderiyye’nin şüphesinden kurtulmanın yolu şudur: Allah bize ameli emretmiştir. Bizim ise amele sarılmamız gerekir. Allah’ın takdiri bizim bilgimiz dahilinde değildir. Ameller Allah’ın meşietinde sabık olan şeye işaret olarak nasbedilmiştir. Kim bundan ayrılırsa dalâlete ve şaşkınlığa düşer. Çünkü kader, Allah’ın bir sırrıdır ki kendisinden başka kimse muttali olamaz. Sonuç olarak bu babtaki hadislerde her ne kadar onlardan sadır olsa da kulların fiilleri Allah’ın ilminde sabık olup onun takdiriyle vukua gelmektedirler. Ona göre burada açıkça insanın fiilleri konusunda Kaderiyye’nin görüşünün batıllığı ortaya çıkmaktadır.[54]

el-Buharî ile Kaderiyye arasında geçen tartışmalardan biri de Hz.Musa ile Hz.Adem arasında geçen tartışmayı ihtiva eden hadistir. el-Buharî bu tartışmayı kader bölümünde şöyle vaz’ etmektedir: Kader bölümünün 11. bab başlığı “Allah katında Adem ile Musa’nın birbirlerine hüccet getirip çekişmeleri” şeklindedir. O bu bab başlığı altında bir hadise yer vermektedir. Ebu Hureyre’den gelen rivayete göre Adem, Musa ile münakaşa etti. Musa ona: “Ey Adem! Sen bizim babamızsın. Sen bizim ayağımızı kaydırıp cennetten çıkardın,” dedi. Adem de ona : “Ey Musa! Allah seni kelamıyla seçkin kıldı ve kudret eliyle senin için yazdı. Allah’ın beni yaratmazdan kırk yıl önce bana takdir ettiği şeyden dolayı beni kınıyor musun?” dedi. Böylece (Hz.Peygamber) “Adem, Musa’ya galebe çaldı,” buyurdu ve bunu üç defa söyledi.[55] el-Buharî bu rivayeti kaderi ispat etmek amacıyla serdetmiştir. Rivayete göre Adem ile Musa’nın bu tartışmasında Hz.Adem’in Hz.Musa’ya galebe çaldığı Hz.Peygamber tarafından üç defa tekrarlanmak suretiyle onaylanmış olmaktadır. Bundan dolayı bu rivayet Ashabu’l-Hadis ile Mu’tezile arasında münakaşa konusu yapılmıştır. Burada hadisin güvenirliliği dışında yoğun olarak münakaşa konusu olan husus, “Hacce Adem Musa” cümlesidir. el-Buharî’nin de içinde bulunduğu Ashabu’l-Hadis –Bunların içinde raviler, şarihler de vardır- Adem kelimesini ref’ mahallinde fail olarak kabulde ittifak etmişlerdir.[56]İbn Hacer, el-Aynî ve el-Kastallânî bunu bazı insanların nasb mahallinde mef’ul olarak okuyup, Musa kelimesini ref’ mahallinde fail olarak kabul ettiklerini, fakat bu okuyuşun şâz olduğunu belirtmektedirler.[57] Bu okuyuşa göre Musa Adem’e galebe çalmış olur. Bu durumda Kaderiyye’nin görüşü daha güçlenmiş olup Hz.Peygamber’in onayladığı görüş de bu olur. Bu şarihlerin şaz okuyuş tarzını benimseyen insanlardan kastının Mutezile olduğu bir sonraki satırdan anlaşılmaktadır. Hafız Ebu Bekir b. Hâssa, Mes’ud b. Nâsır es-Siczî’nin Adem kelimesini nasb halinde ve mef’ul kabul ettiğini nakletmektedir. Aynı zaman da Ebu Bekir, Mes’ud b. Nâsır’in kaderî (Kaderi reddeden) bir kimse olduğunu haber vermektedir.[58] Görüldüğü gibi Kaderiyye’nin bazı imamları kendi anlayışları doğrultusunda gramer açısından bazı tahlillere girişerek hadisten kendi lehlerine bazı sonuçlar çıkarmaya çalışsalar da Ebu Ali el-Cubbâî (303/915) ve diğerleri gibi bazı imamlar da gramatik tahlillere girmeyip hadisi doğrudan tekzip etmişlerdir. Onlara göre bu hadiste verilmeye çalışılan mesaj, Rasullerin getirdiği mesaja aykırıdır. Hz.Peygamber’e dayandırılan bir hadisten önceden tayin ve tespit anlamında insanın davranışlarını selbeden bir inancın çıkarılması mümkün değildir. Bundan Hz.Peygamber’i tenzih etmek gerekir. Aynı şekilde bütün peygamberleri ve onların tabilerini Allah’a ve Rasulüne isyan eden kimseler için kaderi hüccet kılmalarından tenzih etmek gerekir.[59] Ashabu’l-Hadis ise onlara karşı kendi yorumlarını destekleyecek bazı deliller ileri sürmektedirler. İbn Hacer, el-Aynî ve el-Hattabî (388/998) gibi şârihler, Adem kelimesinin ittifakla ref’ mahallinde fail olmasını şöyle delillendirmişlerdir. Ahmed b. Hanbel (241/855)’in İbn Şihab Zuhrî’den o da Ummu Seleme’den, o da Ebu Hureyre’den rivayetine göre (Haccehu Adem) “Adem ona galebe çaldı” şeklinde bir rivayet varid olmuştur. Bu rivayet, onlara göre hadisteki müşkili ortadan kaldırmaktadır. Çünkü onun ravileri hafız imamlardır. İmam Zuhrî ise hafız fakihlerin büyüklerindendir. Onun rivayeti bu konuda itimada şayandır. Bu durumda “haccehu”nun manası “ona hüccetle galebe çaldı” demektir.[60] İbn Abdilber, bu hadisin kaderi ispat konusunda Ehli Hak için önemli bir asıl olduğunu ve Allah’ın kulların amellerini takdir ettiğini ve bunların her birinin Allah’ın sabık ilmi çerçevesinde takdir edildiğini ifade etmektedir. O, (Ashabu’l-Hadis’in bu okuyuş biçimiyle) bu hadisin cebriye için bir hüccet olamayacağını da belirtmektedir.[61] el-Hattabî de bazı insanların kader manasının icbar ve kulun icbarı anlamında olduğunu zannettiklerini, Adem’in Musa’ya galebe çalmasını da bu şekilde yorumladıklarını ve fakat bunun onların vehmettikleri gibi olmadığını açıklamaktadır.[62] Bu son değerlendirmelerden şarihlerin bu hadisin Kaderiyye için olduğu kadar Cebriye fırkası için de bir reddiye olduğunu savundukları ortaya çıkmaktadır. Fahreddin er-Râzî (606/1209) de Mutezile’nin bu hadisle ilgili argümanlarının Ehli Sünnet tarafından bir çok yönlerden eleştiriye uğradığını nakletmektedir. Birincisi, bu haber (Mutezile’nin iddia ettiği gibi Adem kelimesi mansub okunduğunda ve Musa galebe çaldığında) Musa’nın Adem’i küçük günahla zemmini gerektirir. Bu da Musa’nın cehaletini intaç eder ki bu caiz değildir. İkincisi, Hz. Musa’nın babasına (Adem) ağır söz söylemesi uygun değildir. Üçüncüsü, Musa’nın, yaratıkların bahtsız olmasının ve cennetten çıkarılmasının Adem’in yüzünden olmayıp bilakis Allah tarafından olduğunu bilmesidir. Dördüncüsü, bu durumda Adem hüccet olmayan bir şeyle ihticac etmiştir. Çünkü bu hüccet olsaydı, Firavun, Haman ve sair kafirler de onunla ihticac ederlerdi. Bu batıl olunca, bu hüccet de fasit olur. Beşincisi, biz doğru olmadığını beyan etmekle beraber, Hz.Peygamber getirdiği hüccet konusunda Adem’i onaylamıştır. Bu sabit olunca, hadisi şu üç anlamdan birisine hamletmek gerekir: İlki, Hz.Peygamber bu rivayeti Allah’tan veya kendi nefsinden değil, Yahudilerden rivayet etmiştir. Rasul bu hikayeyi zikretmiştir, ancak ravi Hz.Peygamber’in huzuruna girdiği zaman Yahudilerden naklettiğine dair olan sözüne yetişmemiştir. Dolayısıyla Hz.Peygamber’in onu Yahudilerden değil de kendi nefsinden zikrettiğini zannetmiştir. İkincisi, “hacce Adem” deki Adem mansub olarak okunur. Bu durumda anlam “Musa galebe çaldı” olur ve buna göre Adem’in getirdiği şey hüccet olmadığı gibi bir özür de kabul edilmez. Üçüncüsü, kabul edilen bir yorumdur : Münazaradan murad, ne masiyetten dolayı zemmetmek ne de Allah’ın ilmi ile ondan özür beyan etmektir. Bilakis Musa cennetten çıkmasına sebep olan bu zellenin sebebini sormuştur. Adem de ona: “benim cennetten çıkmam bu zelle sebebiyle değildir. Bilakis cennetten yeryüzüne gönderilmemin sebebi Allah’ın beni yeryüzüne halife olarak tayin etmesidir.” cevabını vermiştir. Sonuç olarak Adem’in hüccetinin kuvvetli olduğu ve Musa’nın da bu konuda mağlup olduğu muhakkaktır.[63]

el-Buharî ile Mutezile arasındaki tartışma noktalarının geçtiği bablardan birisi de “Meşakkate ve kazanın kötüsüne ulaşmaktan Allah’a sığınan kimse” şeklindeki 13. babtır. el-Buharî bu babı destekleyen Felak sûresinin “De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım.” şeklindeki ilk ayetlerini delil olarak getirmiştir. el-Buharî burada Hz.Peygamber’in “Bela şiddetinden, zorluk ve meşakkate erişmekten, kazanın kötüsünden ve düşmanın sevincinden doğacak hüzünden Allah’a sığınınız ”[64]sözünü nakletmektedir. Buradaki tartışma konusu kötünün, şerrin Allah’a izafe edilip edilemeyeceğidir. Mutezile Allah’ın fiillerinin hasen olduğunu, kabih olan fiillerin Allah tarafından yaratılmadığını savunmaktadır.[65] Dolayısıyla onlar, Allah’ın şerri yaratmayacağı ve onunla hükmetmeyeceği fikrini benimsemişlerdir. Çünkü eğer Allah, şerri yaratsa ve onunla hükmetse, ardından da kullarına azab etse; bu, Allah’ın kullarına zulmetmesi anlamına gelirdi. Oysa Allah adildir ve kullarına zulüm yapması düşünülemez. Ebu’l-Huzeyl el-Allâf (226/840)’a göre hem hayır hem de şer Allah’ın zatındadır. Allah hayrı irade eder ve onu emreder. Çünkü hayır onun zatındadır. Şerri de yasaklar, çünkü şer de zatındadır.[66] Buna göre Ebu’l-Huzeyl, Allah’ın kötülüğü ve adaletsizliği yapma gücünün olduğunu, fakat onu yapmayacağı tezini savunmaktadır. Allah’ın zulmü ve kötülüğü yapmaması, iyiliğinden ve ilminden dolayıdır. O, insanın kötü eylemlerine müsaade eder; eylemlerin işlenmemesine yönelik otoritesini kullanmaz.[67] Kadî Abdulcebbar (415/1024) da Allah’ın zulme kadir olduğunu fakat bunu yaratmadığını savunmaktadır.[68]Mutezile genel anlamda böyle bir görüşe sahip olduğu için el-Buharî bu görüşü eleştirmek amacıyla bu babı oluşturmuş ve müteakiben hadisi zikretmiştir. Bu hadis içerisinde zikredilen her şeyin failinin Allah olduğunu tazammun etmektedir.[69]Dolayısıyla el-Buharî’ye göre hayrın da şerrin de faili Allah’tır. O halde bu bab başlığı ve müteakiben serdedilen hadis ve özellikle Felak sûresinin ilk ayetleri Kaderiyye’ye red niteliğindedir. Orada el-Buharî Allah’ın şerri de yarattığı fikrini öne çıkarmaktadır. Şarihlerin verdiği bilgiye bakılırsa bu ayet, kulun fililini yarattığı görüşünü savunan Kaderiyye’yi reddetmek amacıyla serdedilmiştir. Çünkü el-Buharî’nin anlayışına göre kendisinden sığınılması istenen bir kötülük, kulun kendisi tarafından yaratıldıysa o zaman Allah’a sığınmasının bir anlamı olmayacaktır. Zira ancak kendisinden sığınılan şeyi izale etmeye muktedir olan kimseye sığınmak sahih olur.[70] Bu ayetteki “Min şerri ma halak” ifadesindeki şer, “Şeytanın şerri, cehennem veya Allah‘ın yarattığı her şer sahibinin şerri” anlamlarına gelmektedir. Bu ifadedeki ‘ma’ mevsule ma’sıdır ve ait zamiri mahzuftur. Veyahut da masdariyyedir, bu durumda mahluk anlamında halk olup “halkın şerrinden” manasınadır.[71]Dolayısıyla Bu sûre Allah’ın hayır ve şerden her şeyin yaratıcısı olduğuna delalet etmektedir. Burada kulun fiilini yarattığını söyleyen Kaderiyye’ye bir reddiye vardır.[72] Mutezile’den Allah’ın şerri yaratmadığını savunanlar ise bu ayetteki “Min şerri ma halaka” şerri kesralı tenvinle, ‘ma halaka’daki ma’yı nefiy ma’sı kabul etmişlerdir. Bu durumda onlara göre anlam “Allah’ın yaratmadığı şerden sana sığınırım” olur. Ashabu’l-Hadis, bunun batıl bir mezhebe mebnî merdud bir okuyuş biçimi olduğunu savunmaktadır.[73]

el-Buharî dalâlet ve hidayet konusunda da Mutezileye karşı tavrını 15. ve 16. bablarda ortaya koymuştur. Onun bu tavrını ortaya koymadan önce Mutezile’nin hidayet ve dalalet kavramlarına nasıl baktığını ifade etmemiz gerekir. Mutezile’ye göre hidayet, Allah’ın doğru yolu beyan ve işaret etmesidir. Bu beyan ve çağrıyı kabul eden hidayete erer, kabul etmeyen değil. Allah kafirlere doğru yolu gösterir, fakat onlar doğru yola girmezler. Dolayısıyla Allah hem mü’minlere hem de kafirlere hidayet etmiştir. Ama kafirler hidayeti tercih etmemişlerdir. Onlara göre Allah’ın saptırmasının anlamı, kulun dalâleti seçmesi ve sapıtması sonucunda sapıklık hükmünü almasıdır. Yani kulun hidayeti ve dalâleti yine kendi irade ihtiyarına bağlı olmaktadır. Onlara göre Allah’ın, yarattıklarından bir kimseyi dinden saptırdığını söylemek imkansızdır.[74] Fakat el-Buharî’nin de içinde bulunduğu Ashabu’l-Hadis veya en geniş anlamıyla Ehli Sünnet, hidayetin ve dalâletin Allah tarafından yaratıldığını savunmaktadırlar.[75] İşte el-Buharî kader bölümünün 15. ve 16. bablarını bu konuya ayırmış ve burada Kaderiyye’ye red mahiyetinde bazı deliller ileri sürmüştür. O, Tevbe suresinin “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla bize erişmez” ayetini 15. bab başlığı yapmıştır. Ayette geçen “Bizim için yazdığı” ifadesini “kadâ”, yani “Bizim için hayır ve şerden takdir ve hükmettiği şey vardır,” şeklinde tefsir etmiştir. Daha sonra Tabiî alimlerden Mucahid b. Cebr Saffat suresinin 161. ayetindeki “bi fâtinîn” kelimesini “bi mudillîn” şeklinde tefsir etmiştir ki bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: Sizler Allah’ın cehenneme gireceğini yazmış olduğu kimselerden başkasını dalalete düşürüp saptıramazsınız“ Dolayısıyla el-Buharî’ye göre sapma ve saptırma insanın iradesinde olmayıp Allah’ın kudretindedir. Yani insanın saptırmasını da yaratan Allah’tır. el-Buharî A’la suresinin 3. ayetindeki “kaddera fe hedâ” şeklindeki ifadeyi “Şakaveti ve saadeti takdir eden ve bütün hayvanları da otlaklarına hidayet edip götüren” şeklinde tefsir etmektedir.[76]Dalalet konusundaki yaklaşımını 15. babta veren el-Buharî hidayetle ilgili yaklaşımını da 16. babta dile getirmektedir. Bu babın başlığını yine hidayet anlayışını yansıtan ayetlerle oluşturmuştur. Bu ayetlerden biri, “Eğer Allah bize hidayet etmeseydi, doğru yolu bulamazdık”. (A’raf 43) Diğeri de “Eğer Allah bana hidayet verseydi, herhalde sakınanlardan olurdum,” ayetidir. (Zumer, 57) el-Buharî bu bab başlığı altında el-Bera b. Azib’in Hz.Peygamber’den naklettiği şu ifadelere yer vermektedir: Allah’a yemin olsun ki Allah olmasaydı, doğru yolu bulamazdık. Oruç da tutmaz namaz da kılmazdık…”[77] el-Aynî’nin ifadesine göre bu 16. babta her iki ayet ve nakledilen hadis, Allah’ın hidayeti ve dalâleti yaratmada tek olduğunu ve Allah’ın kullar için iman ve küfürden murad ettiği şeyi iktisabına muktedir olduğunu ve bunun Kaderiyye’nin iddia ettiği gibi kulların yaratmasıyla olmadığını ispat etmektedir.[78] el-Kastallânî hidayet konusunda Mutezile’nin görüşünü zikredip el-Buharî’nin 16. babının Mutezile’ye reddiye anlamında oluşturulduğunu ifade etmektedir. Onun nakline göre Mutezile mezhebi, Allah’ın enbiya ve evliya için hidayet ve irşad nev’inden yaptığı her şeyi, kafirler ve fasıklar için de yaptığını savunmaktadır. Onlara göre mü’min ile kafir arasında haklı ile haksız arasındaki imtiyaz, kişinin çalışması ve ihtiyarına göre hasıl olur. Dolayısıyla kişi kendisini övmesi gerekir, çünkü imanı kendi çalışmasıyla hasıl etmiştir. Ki o iman da onu cennetin derecelerine ulaştıracak ve cehenneme düşmekten kurtaracaktır.[79] el-Kastallânî, Mutezile’nin bu düşüncesini eleştirerek insan asla kendi nefsini övmeyip sadece Allah’ı övmesi gerektiğini ve hidayeti verenin yalnızca Allah olduğunu ifade etmektedir.[80] Yani ona göre hidayeti kendi çalışmasıyla elde eden insan olmayıp, hidayeti ona veren Allah’tır. İnsanın fiilleri de dahil her şeyi yaratan Allah olduğu gibi hidayeti ve dalaleti de yaratan Allah’tır. el-Kastallânî, 16. babtaki “Allah bana hidayet etseydi, (her türlü şirk ve küfürden) sakınanlardan olurdum” (Zumer, 57) ayetini yorumlarken şöyle demektedir: Bu ayette sözü edilen kafir, hidayeti Mutezile’den daha iyi bilmektedir. Keza tabiîlerine “Allah bize doğru yolu gösterseydi, biz de size doğru yolu gösterirdik” diyen kafirler de hidayeti çok iyi bilmektedirler. Yani diyorlar ki Allah hidayeti bize muvaffak kılsaydı ve doğru yolu bize gösterseydi, biz de sizi ona çağırırdık. Oysaki bize dalalet ve azgınlık verildiği için doğru yolu bulmakta muvaffak olamadık. el-Kastallânî kafirlerin bu yanlış anlayışlarını naklettikten sonra Mutezile’nin bu konudaki anlayışını şöyle ifade etmektedir: “Bilakis Allah onlara (kafirlere) doğru yolu gösterdi ve başarıyı onlara verdi. Fakat onlar doğru yola gelmediler.” Bu cümle Mutezile’nin hidayet ve dalâlet konusundaki bakış açısını yansıtmaktadır. Sonuç olarak el-Kastallanî kafirlerin hidayet konusundaki tavırlarını eleştirdiği gibi, Mutezile’nin bu anlayışını da şu sözlerle eleştirmektedir: Ehli Sünnet mezhebine göre Allah iman ve küfürden murad ettiği şeyi kulların iktisabına muktedirdir ve Kaderiyye’nin iddia ettiği gibi, bu iman veya küfrün kullar tarafından yaratılması söz konusu olamaz.[81]

el-Buhârî’nin kader kitabının ilk babında –ki el-Mustemlî’nn rivayetine göre bu babın başlığı “babun fi’l-Kader”dir- naklettiği hadisler Mutezile ile münakaşa konusu olan hadislerdir. Bu münakaşa konusu olan hadis, insanın ana karnındaki durumuyla ilgilidir. Süleyman el-A’meş’in, Zeyd b. Vehb’den, o da Abdullah b. Mes’ud’dan rivayet ettiği bu hadise göre Hz.Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizin her biriniz anne karnında kırk günde toplanır. Sonra bir o kadar zaman içinde kan pıhtısı (alaka) halini alır. Sonra bir o kadar zaman içinde bir çiğnem et (mudğa) olur. Sonra Allah bir melek gönderir de bu melek dört kelime ile yani rızkını, ecelini, şakî yahut said olduğunu yazmakla emrolunur. Allah’a yemin ederim ki sizlerden biriniz yahut bir adam ateş ehlinin ameliyle amel etmeye devam eder, nihayet kendisiyle cehennem arasında bir kulaç yahut bir zira’dan başka bir mesafe kalmaz. Kitap onun önüne geçer, cennet ehlinin amelini işler de oraya girer. Bu sefer o adam cennet ehlinin ameliyle amel etmeye devam eder, nihayet kendisiyle cennet arasında bir kulaç yahut bir zira’dan başka bir mesafe kalmaz. Kitap onun önüne geçer, cehennem ehlinin amelini işler de oraya girer.” Diğer rivayet ise Enes b. Malik’ten gelmekte olup bu rivaytte “Melek Rabbine erkek mi dişi mi olduğu, saîd mi şakî mi olduğunu rızkı ve ecelini sorar ve anasının karnında iken bunlar böylece yazılır,”[82] ifadesi vardır.

el-Buharî’nin bu hadisi kader kitabının başına koyması gerçekten manidardır. Zira Mutezile tarafından şiddetle reddedilen hadislerdendir. Kader konusunda üzerinde en çok tartışılan hadislerden biridir. Bu açıdan el-Buharî’nin bu hadisleri başa almasının bir anlamı olmalıdır. Fakat el-Buharî’nin bu hadisler için “Babun fi’l-Kader” şeklinde bab başlığı koyduğu anlaşılmaktadır. İbn Hacer, el-Mustemlî’nin rivayetinde bab başlığı olarak “babun fi’l-Kader” ziyadesinin olduğunu, fakat el-Buharî’nin es-Sahih’ini rivayet edenlerin çoğu için de böyle olduğunu ifade etmektedir.[83] Mutezile’nin bu hadislerin ilkine şiddetli bir tenkit yönelttiğini söylemiştik. Bu tenkidi yönelten Mutezilî imamlarından biri Amr b. Ubeyd (145/762)’dir. Başta da söylediğimiz gibi o, Kaderiyye fırkasının önemli simalarından olan Mabed el-Cuhenî’nin hareketine katılanlardan biridir. Onun insanın anne karnındaki durumuyla ilgili naklettiğimiz hadisi eleştirisini burada zikretmek gerekir. O bu hadisi işittiği zaman şöyle eleştirmiştir: “Eğer bu hadisi el-A’meş söylerken işitseydim ona yalancı olduğunu söylerdim. Zeyd b. Vehb söylerken işitseydim cevap vermezdim. Abdullah b. Mes’ud söylerken işitseydim, kabul etmezdim. Peygamber söylerken işitseydim reddederdim. Allah böyle söyleseydi, Ona da derdim ki: Sen bu esas üzere bizden misak almadın.” [84] Bu hadis, İbrahim en-Nazzam (220/835)’ın da eleştiri oklarına maruz kalmıştır. O, özellikle bu hadisi rivayet eden Abdullah b. Mes’ud’u şiddetli bir şekilde eleştirmiştir. en-Nazzam İbn Mes’ud’un, Birva’a bnt Vasık’ın rivayet ettiği hadis hakkında : “Bu hususta ben kendi görüşümü söylüyorum. Eğer hata ise benden, doğru ise Allah’tandır.” dediğini zikretmiş ve : “İşte bu zan ve şüphe ile hüküm vermenin ta kendisidir. Zan ile şehadet (şahitlik) haram olursa, zan ile hüküm vermek daha büyük bir (haram)dır. Eğer İbn Mes’ud, aklını fetva ile meşgul edeceğine şakî (dalalette olan) niçin şakî oluyor, saîd (hidayette olan) niçin saîd oluyor? Bunun üzerinde düşünseydi, Allah’a karşı bu kadar çirkin bir şey söylemez, hatası da büyümezdi ve bu da onun için daha iyi olurdu.” demiştir.[85] Basra’da beş yıl kalmış olan el-Buharî’nin kendisinden önce yaşamış olan Amr b. Ubeyd’in ve çağdaşı olan en-Nazzam’ın bu eleştirilerinden habersiz olması mümkün değildir. Mutezile’nin kader konusundaki görüşlerini Hz.Peygamber’in dilinden geçersiz hale getirecek bir hadisi kader kitabının başına almış olması, onun Mutezile’ye açıktan veya ima yollu bir cevabı olarak kabul edilebilir. el-Buharî’nin bu hadisleri müdafaa sadedinde kendisinin sarih bir açıklaması mevcut değildir. Fakat o bu hadisi kader kitabının başına almış olmakla aslında fiilî bir cevap vermiş olmaktadır. el-Buharî ile aynı asırda yaşamış olan İbn Kuteybe (276/889) bu hadisin müdafaası sadedinde Mutezile imamlarından en-Nazzam’a uzun bir cevap vermektedir. Buna göre o, İbnu Mes’ud’un bu hadis nedeniyle yalancı olarak itham edilmesine şöyle cevap verir: “İbn Mes’ud’un böyle meşhur ve yüce bir hadis ile Rasulullah’a yalan isnad etmesi nasıl caiz olur? Pek çok ashab mevcut olduğu halde niçin hiç biri onun bu sözünü inkar etmiyor? Hem ne için ve ne gaye ile Rasulullah’a yalan isnad etsin ki? Bunun ona ne faydası veya zararı olur, ne sultan ve idarecilere yaklaşmasına vesile olur, ne de malı artar. Onun bu rivayetini destekleyen pek çok kimsenin rivayeti varken nasıl olur da yalan söylemiş olur?” İbn Kuteybe, İbn Mes’ud’un hadisini destekleyen diğer rivayetleri ve bu konudaki ayetleri ve hatta gerek Cahiliye’de gerekse İslâmî dönemdeki Arap şairlerin kader konusundaki şiirlerini zikrederek bu hadisin doğruluğunu kanıtlamaya çalışmaktadır.[86] Aslında bu tartışmaları yapan müellifler el-Buharî’nin çağdaşı olmaları ve özellikle Basra çevresinde yaşamış olmaları nedeniyle kader konusundaki tartışmaların üst seviyede yaşandığını göstermektedir. Doğal olarak el-Buhârî bu tartışmalardan etkilenerek es-Sahih’inin kader bölümünü oluşturmuş olmalıdır.

el-Buharî’nin insanın ana karnındaki durumu ile ilgili bu hadisi kitabına alması, onun, kişinin doğduğu zaman yiyip içeceği rızkı, eceli, ameli, şaki mi said mi olacağı gibi mukadderatının yazılacağı kanaatini benimsemiş olduğunu göstermektedir. el-Buharî’ye göre bunlar kaderin var olduğunu gösteren şeylerdir. el-Buharî’nin de içinde bulunduğu Ehli Sünnet bu hadiste sayılan maddelerin hepsinin önceden Allah’ın ilminde sabık olup değişmesinin mümkün olmadığını savunmaktadır. Hadiste sayılan bu maddeler konusunda Mutezile ile hiç birinde hem fikir değillerdir. Bizim burada üzerinde durmak istediğimiz husus özellikle ecel konusudur. el-Buharî hadiste belirtilen her insan için bir ecelin tespit edilmiş olmasını benimsemiştir. Bu yüzden şarihler Ehli Sünnet ile Mutezile’nin bu konuda farklı bakış açılarına sahip olduklarını vurgulamaktadırlar. Ehli Sünnet’in anlayışına göre kat’i delillerle takarrur etmiştir ki ecelleri ve rızkları Allah bilir. Bilmenin hakikati, bilinen şeyi bulunduğu hal üzere anlamaktır. Allah Zeyd’in beş yüz tarihinde öleceğini bildiği zaman, artık onun bu tarihten önce veya sonra ölmesi imkansızdır. Çünkü ilim cehle munkalip olur. Bundan dolayı Allah’ın bildiği ecellerin artıp eksilmesi imkansızdır. Dolayısıyla Ehli Hakk’ın mezhebine göre öldürülen kimse eceliyle ölmüştür. Mutezile ise o kimsenin eceliyle ölmediğini ve ecelinin kesildiğini savunmaktadır.[87] Mutezile’nin cumhuru, özellikle Bağdat ekolü ve yine Mutezile imamlarından Ebu’l-Kâsım el-Ka’bî (319/931)’ye göre ecel iki türlüdür. Birisi, katl eceli, diğeri ölüm ecelidir. Mutezile’nin cumhuru ve el-Ka’bî, eğer insan öldürülmemiş olsaydı, ölüm eceline kadar yaşayacağını savunmaktadırlar. Dolayısıyla onlara göre kâtil maktulün ecelini kesmiştir. Maktulün tek bir eceli vardır ve öldürme olmasaydı, o da Allah’ın ilminde olan vakitti. Öldürülmeseydi, kesin olarak yaşayacaktı. Aksi takdirde onu öldürenin cezalandırılmasının bir anlamı olmazdı.[88] ez-Zemahşerî de Bağdat ekolünün görüşünü savunarak insanın tutum ve davranışlarına göre ömrünün uzatılıp kısaltılabileceğini savunmaktadır.[89] el-Buharî mutezile’nin bu görüşlerini reddettiği için ecelin daha insan doğmadan yazıldığını veya Allah’ın ilminde sabık olduğunu bu tarihten önce veya sonra insanın ölmesinin mümkün olmadığı anlamında bu hadisleri serdetmiştir. Onun bu hadisleri seçmesi Mutezile’yi sarih olarak ret niteliğindedir. 

5. Sonuç

Netice itibariyle el-Buharî’nin es-Sahih’indeki bazı bölümleri çeşitli bid’at fırkalarını reddetmek amacıyla yazdığı gibi, Kitâbu’l-Kader’i de Mutezile’nin kader anlayışını tenkit etmek amacıyla oluşturduğu ortaya çıkmaktadır. Şârihlerin kader bölümünü şerhleri esnasında yer yer bazı bab başlıklarının ve bu başlıklar içindeki ayet, hadis ve bunlara ait yorumların Kaderiyye’yi reddetmek amacıyla irad edildiğini söylemeleri bunun açık göstergesidir. Bu araştırmadan da anlaşılmaktadır ki el-Buharî’nin kendine has bir kader anlayışı olmayıp, daha sonra teşekkül edecek olan Ehli Sünnet’in akaid esaslarını belirleyen Ashabu’l-Hadis’in kader anlayışını benimsemiş görünmektedir. Onun kader konusunda görüşleri kendisinden sonra yaşamış olan el-Eş’arî’nin görüşleriyle de paralellik arz etmektedir. el-Buharî’nin kader konusundaki görüşlerini şu şekilde maddeleştirebiliriz:

a) el-Buharî’ye göre kader, Allah’ın eşyayı yaratmadan önce miktarlarını, ahvalini takdir edip bilmesi ve her şeyin Allah’ın bilgisi çerçevesinde gerçekleşmesi ve Allah’ın ilminde herhangi bir değişikliğin söz konusu olmamasıdır.

b) el-Buharî’nin bab başlıkları altında serdettiği hadislerde her ne kadar onlardan sâdır olsa da kulların fiilleri Allah’ın ilminde sabık olup onun takdiriyle vukua gelmektedirler. İnsan fiillerini kendisi yaratmaya muktedir değildir. Allah her şeyi yarattığı gibi kulların fiillerini de yaratmaya muktedir. Ona göre Kaderiyye’nin iddia ettiği gibi, insanın kendi fiillerini yarattığı hususu doğru değildir.

c) el-Buharî’ye göre hayır ve şer Allah’tandır. Allah hayrı yarattığı gibi şerri de yaratmaktadır. Mutezile’nin iddia ettiği Allah’ın şerri yaratmadığı hususu doğru değildir. Allah’ın şerri yaratmadığını söylemek Onun gücü ve kudretine halel getirir. Allah Hayrı da şerri de yaratmaktadır.

d) el-Buharî’ye göre hidayet ve dalalet Allah’tandır. Dolayısıyla el-Buharî’ye göre sapma ve saptırma insanın iradesinde olmayıp Allah’ın kudretindedir. O, Allah’ın hidayeti ve dalâleti yaratmada tek olduğunu, Allah’ın kullar için iman ve küfürden murad ettiği şeyi iktisabına muktedir olduğunu ve bunun Mutezle’nin iddia ettiği gibi kulların yaratmasıyla olmadığını savunmaktadır.

e) el-Buharî’nin anlayışına göre ecelleri ve rızkları Allah bilir. Bilmenin hakikati, bilinen şeyi bulunduğu hal üzere anlamaktır. Allah Zeyd’in beşyüz tarihinde öleceğini bildiği zaman, artık onun bu tarihten önce veya sonra ölmesi imkansızdır. Bundan dolayı Allah’ın bildiği ecellerin artıp eksilmesi imkansızdır. Dolayısıyla Ehli Sünnet/Ashabu’l-Hadis mezhebine göre öldürülen kimse eceliyle ölmüştür. Mutezile ise o kimsenin eceliyle ölmediğini ve ecelinin kesildiğini savunmaktadır. el-Buharî irad ettiği hadislerle Mutezile’nin bu anlayışını reddetmektedir. (Prof.H.Musa BAĞCI Dicle Ünv. İlahiyat Fakültesi)


[1] İbn Hacer, Hedyu’s-sârî, (Mukaddime), Daru’l-Ma’rife , Beyrut, Tarihsiz, I, 6.

[2] İbn Hacer, Fethu’l-bârî, XIII, 290; el-Kastallânî, İrşâdu’s-sârî, X, 344; M. Hayri Kırbaşoğlu, Ashâbu’l-Hadis’in Akaid Edebiyatı, İslâmî Arş. Der, Sayı: 5, Ekim, 1987, s. 80 ; Kamil Çakın, Buharî’nin Murcie ile İman Konusunda Tartışması, AÜİF der. Ankara, 1992, XXXII, 184.

[3] Bu konuda yapılan bir araştırma için bkz: Kamil Çakın, Buharî’nin Murcie ile İman Konusunda Tartışması, AÜİF. Der. C. XXXII, Ankara, 1992.

[4] A.y.

[5] el-Buharî, 82 Kader 1, (VII, 210).

[6] el-Aynî, Umdetu’l-kârî şerhu sahîhi’l-Buhârî, İdaretu’t-Tıba’ati’l-Muniriyye, Mısır, Tarihsiz, XI, 153.

[7] el-Aynî, a.g.e, XI, 160.

[8] el-Kastallânî, İrşâdu’s-sârî li şerhi sahîhi’l-Buharî, el-matba’tu’l-Meymene, Mısır, 1306, IX, 343.

[9] İbn Hacer, Fethu’l-bârî bi şerhi sahîhi’l-buharî, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, Tarihsiz, XI, 514.

[10] el-Aynî, a.g.e, XI, 163.

[11] el-Kastallânî, a.g.e, IX, 345.

[12] el-Kastallânî, a.g.e, IX, 345.

[13] İbn Hacer, a.g.e, XI, 498.

[14] İbn Hacer, a.g.e, XI, 504.

[15] İbn Hacer, a.g.e, XI, 513.

[16] Yusuf Şevki Yavuz, Buharî mad (Akaide Dair Görüşleri), DİA, (İst, 1992) VI, 372

[17] Bu konuda detaylı bilgi için bkz:  M. Hilmi Merttürkmen, Buharî’nin Ebu Hanife’ye İtirazları ve Aralarındaki İhtlaflar (Basılmamış Doktora Tezi), Erzurum, 1976.

[18] ez-Zehebî, Siyeru a’lami’n-nubelâ, Beyrut, 1990, XII, 394; Krş: Hasan Kurt, Orta Asya’nın İslamlaşma Süreci (Buhara Örneği), Fecir yay, Ankara, 1998, s. 304 ; Kasım Kufralı, Buharî mad, MEB. İA, İst, 1986, II, 771; Talat Koçyiğit, Hadis Tarihi, s. 251.

[19] Kufralı, Buharî mad, II, 771.

[20] M. Emin Özafşar, “Polemik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, İslâmiyat I (1998) sayı 3, s. 32.

[21] Claude Cahen, Doğuşundan Osmanlı Devletinin Kuruluşuna Kadar İslâmiyet, Bilgi yay, İst, 1990, s. 80.

[22] İbn Hacer, Fethu’l-bârî, II, 203-204.

[23] Neşet Çağatay, Vasıl b. Ata mad. MEB. İ.A, XIII, 219.

[24] Bu konuda geniş bilgi için bkz: Osman Aydınlı, İslam Düşüncesinde Aklîleşme Süreci, Ankara Okulu, Ankara, 2001, ss. 93-132; Basra’da yaşayan alimler için bkz: W. Montgomery Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, (Çev: Ethem Ruhi Fığlalı) Umran yay, Ankara, 1981, s. 131-138.

[25] Hayruddin ez-Ziriklî, el-A’lam, Daru’l-İlm, Beyrut, 1992, VII, 275.

[26] İbn Hacer, a.g.e, XIII, 32.

[27] Muhammed Ebu Zehv, el-Hadîs ve’l-muhaddisûn, Daru’l-Fikri’l-Arabî, Mısır, Tarihsiz, s. 378.

[28] Takiyuddin Ahmed el-Makrizî, Kitabu’l-hıtat ve’l-âsâr, Mısır, 1324, IV, 181.

[29] Muslim, 1 İman 1 Hn: 1 (I, 36-7).

[30] Erken İslamî dönemdeki ilk tartışmalar için bkz: İlhami Güler, Allah’ın Ahlakîliği Sorunu, Ankara Okulu yay, Ankara, 1998, s. 78-81 ; H. Musa Bağcı, Kader İnancının Siyasetle İlişkisi ve Bu İlişkinin Hadis Uydurmadaki Rolü, DÜİF der. Cilt II, Diyarbakır, 2000, 105-131.

[31] Kâdî Abdulcebbar, Şerhu’l-usûlü’l-hamse, Mektebetu Vehbe, Kahire, 1996, s. 301 vd. Ayrıca bkz: 336-350; Kemal Işık, Mutezile’nin Doğuşu ve Kelamî Görüşleri, AÜİF yay, Ankara, 1967, s. 69; Mir Veliyyuddin, Mutezile, İslam Düşünce Tarihi, Editör: M.M. Şerif, İnsan yay, İst, 1990, II, 236; Muhammed Ebu Zehra, Tarihu’l-mezahibi’l-İslâmiyye, Daru’l-Hadis, 1987, s. 127.

[32] 4, Nisa , 40; 9, Tevbe, 70; 30, Rum, 9; 10, Yunus 44; 2, Bakara, 281, 286.

[33] Ebû Davud 34 Sunne, Kader 17 (IV, 222). Bu hadisin mevzû olduğunu gösteren kaynaklar için bkz: İbnu’l- Cevzî, el-Mevzûat, Daru’l-Fikr, B.y.y., 1983, I, 274 ; eş-Şevkânî, el-Fevaidu’l-mecmû’a, Kahire, 1960, s.502; es-Suyutî, el-Leâli’l-masnû’a,Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1996, I, 133, 134 ; İbn Arrak, Tenzîhu’ş-şerî’a,Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1981, s. 316.

[34] Ebu’l-Hasen el-Eş’arî, el-İbâne an usûli’d-diyâne, Mektebetu Dâru’l-Beyân, 1993, s. 39, 140.

[35] el-Eş’arî, Kitabu’l-lum’a, s. 69.

[36] Ebu Zehra, a.g.e, s. 182.

[37] el-Kastallanî, a.g.e, IX, 328 ; el-Aynî, a.g.e, XI, 145 ; İbn Hacer, a.g.e, XI, 477.

[38] en-Nevevî, Sahîhi muslim bi şerhi’n-Nevevî, XVI, 196 ; İbn Hacer, a.g.e, XI, 477; el-Aynî, a.g.e, XI, 145; el-Kastallânî, a.g.e, IX, 328.

[39] el-Buharî, 82 Kader 2, (VII, 210).

[40] en-Nevevî, a.g.e, XVI, 198.

[41] el-Aynî, a.g.e, XI, 147 ; el-Kastallânî, a.g.e, IX, 331.

[42] el-Kastallânî, a.g.e, IX, 331 ; İbn Hacer, a.g.e, XI, 492.

[43] el-Buharî, 82 kader 2, (VII, 211).

[44] Muslim, 46 Kader 1, Hn: 10, (IV, 2041).

[45] İbn Hacer, a.g.e, XI, 493.

[46] Muslim, 46 Kader 1, Hn: 10, (IV, 2041).

[47] en-Nevevî, a.g.e, XVI, 196; İbn Hacer, a.g.e, XI, 493.

[48] Kâdî Abdulcabbar, a.g.e, s. 156 vd.

[49] Abdullah b. Hanbel, Kitabu’s-sunen, Demmam, 1986, I, 438.

[50] Watt, İslam Düşüncesi, s. 293.

[51] el-Buharî, 82 Kader 4, (VII, 211-2).

[52] el-Aynî, a.g.e, XI, 150.

[53] en-Nevevî, a.g.e, XVI, 196.

[54] İbn Hacer, a.g.e, XI, 498.

[55] el-Buharî, 82 Kader 11, (VII, 214).

[56] İbn Hacer, a.g.e, XI, 509; el-Aynî, a.g.e, XI, 159; el-Kastallânî, a.g.e, IX, 341; en-Nevevî, a.g.e, XVI, 201-202.

[57] İbn Hacer, a.g.e, XI, 509.; el-Aynî, a.g.e, XI, 159; el-Kastallânî, a.g.e, IX, 341.

[58] İbn Hacer, a.g.e, XI, 509; el-Aynî, a.g.e, XI, 159.

[59] Ahmed İbn Teymiyye, Mecmû’u fetâvâ, (Kader Kitabı) Mektebetu’l-Meârif, Riyad, Tarihsiz, s. 304.

[60] İbn Hacer, a.g.e, XI, 509; el-Aynî, a.g.e, XI, 159.

[61] İbn Hacer, a.g.e, XI, 509.

[62] el-Hattabî, Meâlimu’s-sunen, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1996, II, 297.

[63] Fahreddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-kebîr, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1993, I, 54.

[64] el-Buharî, 82 Kader 13, (VII, 215).

[65] Kâdî Abdulcebbar, Şerhu usûli’l-hamse, s. 324.

[66] Osman Aydınlı, İslam Düşüncesinde Aklileşme Süreci, Ankara Okulu, Ank, 2001, s. 204 (Kadı Abdulcabbar, Fırak ve Tabakatu mutezile, s. 146’dan naklen); Ayrıca eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-nihal, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1992, I, 39.

[67] Aydınlı, a.g.e, s. 204.

[68] Abdulcebbar, a.g.e, s. 313-323.

[69] İbn Hacer, a.g.e, XI, 513.

[70] İbn Hacer, a.g.e, XI, 513; el-Aynî, a.g.e, XI, 160, el-Kastallânî, a.g.e, IX, 343.

[71] el-Kastallânî, a.g.e, IX, 343.

[72] A.y.

[73] A.y.

[74] el-Eş’arî, Makâlâtu’l-islâmiyyîn, el-mektebetu’l-Asriyye, Beyrut, 1990, I, 324-5.

[75] el-Eş’arî, a.g.e, I, 325.

[76] el-Buharî, 82 Kader 15, (VII, 215).

[77] el-Buharî, 82 Kader 16, (VII, 216).

[78] el-Aynî, a.g.e, XI, 163.

[79] el-Kastallânî, a.g.e, IX, 345.

[80] A.y.

[81] el-Kastallânî, a.g.e, IX, 345.

[82] el-Buharî, 82 Kader 1, (VII, 210).

[83] İbn Hacer, a.g.e, XI, 477.

[84] el-Hatib el-Bağdâdî, Tarihu Bağdat, Mısır, 1349/1931, XII, 172; Muhammed b. Halife el-Veştânî el-Ubbî, İkmâlu ikmali’l-mu’lim, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1994, IX, 7. Muslim’in şârihi el-Ubbî, Amr b. Ubeyd’in bu sözünün şeksiz şüphesiz küfür olduğunu belirtmektedir. A.g.e, IX, 7.

[85] İbn Kuteybe, Hadis Mudafaası (Te’vilu Muhtelifi’l-Hadis), (Çev: M. Hayri Kırbaşoğlu), Kayıhan, İst, 1989, s. 88.

[86] İbn Kuteybe, a.g.e, s. 98-101.

[87] en-Nevevî, Sahîhu Muslim bi şerhi’n-Nevevî, XVI, 213; el-Ubbî, İkmâlu ikmali’l-muallim, IX, 39.

[88] el-Eş’arî, Makâlât, I, 321 ; İbrahim b. Muhammed el-Beycûrî, Şerhu cevheri’t-tevhîd, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1983, s. 162.

[89] ez-Zemahşerî, el-Keşşaf, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1995, III, 586.

http://www.musabagci.tr.gg/Buhari-h-nin-Kader-Konusunda-Mutezile-h-den-Fark%26%23305%3B-Neydi-f-.htm

posted in KADER | 0 Comments

28th Mart 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kuran’ın bizlere yaratılışla ilgili sunduğu mizansen şu:


Bakara
30 Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım.” demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: “Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysa ki bizler, seni hamd ile tespih ediyoruz; seni kutsatıp yüceltiyoruz.”Allah şöyle dedi: “Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.”


Bu ayetten meleklerin insandan önce yaratıldığını anlayabiliyoruz. Özgür iradelerinin olduğunu da görüyoruz.


Secde

7 O, odur ki, yarattığı her şeyi güzel yarattı. Ve insanın yaratılışına çamurdan başladı.

8 Sonra onun neslini bir üsareden, hor görülen bir sudan oluşturdu.
9 Sonra ona bir biçim verdi ve onun içine kendi ruhundan üfledi. Sizin için, işitme gücü, gözler ve gönüller vücuda getirdi. Ne kadar da az şükredersiniz!

Burada da Adem’in yaratılışına atıf var.

Anne rahmindeki yaratılışla ilgili ayetler konu ile bire bir ilintili olmadıgından şimdilik onlara değinmeye gerek yok diye düşünüyorum.


İlk insanın yaratılışıyla ilgili elimizde çok bilgi yok.

(Ama ayetlerin verdiği bilginin bilimle çelişen bir tarafı da yok. 1400 yıllık bir kitabın “biz insanı oksijen, karbon,hidrojen… elementlerinden yarattık” demesindense böyle zamanüstü ve her çagda anlaşılabilen bir dille anlatması bence çok hoş ve heyecan verici… Ruh’un ve Ruh üflemenin ne anlama geliyor olabildiği, bunun İsa ve Adem’in yaratılışındaki ortak formulun bir parcası oldugu zaten pek çok kez tartışıldı.)

Konuyla ilgili diğer ayetlere gececek olursak;

Öncelikle az sonra bahsi bolca geçecek olan İblis’in kim oldugunu açıklıga kavusturalım:


Kehf

50 Hani, biz meleklere “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, benim beri yanımdan, onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!

İblis melekmiş. Ama Rabbin emrine ters düştüğü için cin olmuş. Yani isyankar ve Rabbin emrine uymayan meleklere cin deniyor. Buradaki İblis “cinlerdendi” ifadesi ise Allah’ın bunu zaten önceden bildiğini vurguluyor ve Bakara 30’daki “Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.” ifadesiyle mükemmel bir uyum gösteriyor. Yani Adem’in yaratılışında melekleri kendileriyle yüzleştirme ve içlerinden isyankar olanlarını ortaya döküp hak ettikleri karşılığı verme durumu var.


Kısaca;
İblis-> cinlerin atası
Adem-> insanın atası


Araf

11 Andolsun ki sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere “Âdem’e secde edin” dedik. Onlar da secde ettiler. Ama İblis etmedi, secde edenlerden olmadı o.
12 Allah buyurdu: “Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen neydi?” İblis dedi: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın
13 Buyurdu: “O halde in oradan. Senin haddine mi orada büyüklük taslamak! Hadi çık! Sen alçaklardansın.”
14 Dedi: “İnsanların diriltileceği güne kadar bana süre ver.”
15 Buyurdu: “Süre verilenlerdensin.”
16 Dedi: “Beni azdırmana yemin ederim ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım.”
17 “Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından musallat olacağım. Birçoklarını şükreder bulamayacaksın.”
18 Allah buyurdu: “Çık oradan. Yenik düşmüş ve kovulmuş olarak. Onlardan sana uyan olursa yemin olsun ki, cehennemi tamamen sizden dolduracağım.”
19 “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, dilediğiniz yerden yiyin ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz.”
20 Derken, şeytan, kendilerinden gizlenmiş çirkin yerlerini onlara açmak için ikisine de vesvese verdi. Dedi: “Rabbinizin sizi şu ağaçtan uzak tutması, iki melek olmayasınız yahut ölümsüzler arasına katılmayasınız diyedir.”
21 Ve onlara, “ben size öğüt verenlerdenim” diye yemin de etti.
22 Nihayet onları kandırarak aşağı çekti. O ikisi ağaçtan tadınca çirkin yerleri kendilerine açıldı. Bahçenin yapraklarından yamalar yapıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara seslendi: “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Ben size, şeytan sizin için açık bir düşmandır demedim mi?”
23 “Ey Rabbimiz, dediler, öz benliklerimize zulmettik. Eğer bizi affetmez, bize acımazsan elbette ki hüsrana uğrayanlardan olacağız.”
24 Buyurdu: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belirli bir süreye kadan mekân tutmanız ve nimetlendirmeniz öngörülmüştür.”

Ateistler tarafından Lord of the Rings üçlemesinin dördüncü ayağı gibi algılanan bu yaratılış kıssasını dikkatli bir şekilde, ayetlere sembolik anlamlar yüklemeden ve ön yargılarımızı bir kenara bırakarak inceleyelim bakalım.


İblis diye bir varlık var. Önce bir kişilik özelliklerine bakalım:

İsyankar, ırkçı, kibirli, yalancı, düzenbaz, sahtekar, egoist…

İsyankar: Rabbinin emrine karşı geliyor.
Irkçı-kibirli: O topraktan ben ateştenim diye artistlik yapıyor.
İftiracı- yalancı: “Rabbinizin sizi şu ağaçtan uzak tutması, iki melek olmayasınız yahut ölümsüzler arasına katılmayasınız diyedir.” diye yalanlar uyduruyor. Hem de bunları Allah adına ve Allah’ın sozlerini (ağaca yaklaşmayın) açıklama adına yapıyor.”
Düzenbaz-sahtekar: yalanlar üzerine yemin ediyor, “ben size öğüt verenlerdenim” diyor.

Egoist: Ben yandım herkes yansın mantığı güdüyor. Hatasından dönmek yerine iyice azgınlaşıyor.



Şimdi bu karakterde bir varlık yarattık kafamızda…

(Bu arada bu ayetlere sembolik anlam yükleyen müslüman arkadaşlar da umarım bunu yapıp ayetlerin anlamlarını eğip bükmeden “literal” anlamlar üzerinden de ders yüklü çıkarımlar yapılabileceğini görürler.)

Yukarıda betimlenen varlık Tanrı’dan rakibinin ayağını kaydırmak üzere izin alıyor. Ve daha önceden Meleklerin test edilmesi / kendileriyle yüzleştirilmesi için kullanılan Adem’in, bu kez isyankar olan melekler, yani cinler (İblis ve soyu) tarafından test edilmesine karar veriliyor. Ve Allah İblis’e uyan herkesi cezalandıracağını söylüyor.

Cennet bahçesinde yaşayan Adem’in karakterine gelecek olursak..

Unutkan, saftirik, pek sorgulamayan, hemen oyuna gelen, Rabbine İblis gibi kasıtlı olarak değil, farkında olmadan karşı gelen bir tip… Yani onun itaatsizliğinin en temelinde yatan şey ve yanlışa sapmasına neden olan hatası kibiri yahut egoizmi değil daha ziyade saf yapısı, birşeyin aslı astarı ne iyice sorgulamadan inanması-kanması… Bir de ölümsüzlük zaafı var.

Karakterler kafamızda iyice oturduysa devam edelim.

Yaratılış kıssasına göre;

Adem’in soyu ve İblis’in soyu kıyamete kadar birbirlerine düşmanlar.
Ve bu savaşta aktif role sahip olan unutkan ve saftrik Adem ve soyundan çok, İblis ve yandaşları. İddiasını gerçekleştirmek ve “rakibini” peşinden cehenneme sürüklemek, tuzağına düşürmek için herşey mübah ona…

Tüm bunları bilen Allah Adem’den yana olmalı ki Kitaplar yolluyor ve bu kitapların içinde bu sinsi çekişmeye yer veriyor. Defalarca farklı şekillerde anlatıyor…“Dunya aslında gorunmeyen kötü ve (genellikle özünde iyi olan) insan arasındaki bir savaş” diye öğütler veriyor insana… Türlü türlü söylüyor. Uyarıyor… Ona uyanı-oyununa gelip fark etmeyeni, pişman olmayanı cehenneme atacagım diyor…


Ve hikayemiz burada sona eriyor.

Şimdi işin son kısmına geçiyoruz…

Burada artık sadece ayetleri baz almayacağız… Ayetleri sınayacağız…
Dünyayı, yaşamı, insanları gözlemleyeceğiz ve empati kuracağız… Bir anlamda tüme varım yapacağız…

Şimdi bir anlığına bu hikayenin gerçek olduğunu düşünelim, biraz FRP oynayalım ve eğer biz İblis olsaydık nasıl tuzaklar kurardık biraz düşünelim….


Ben kendi adıma;

1. İnsanlığa doğru yolu göstermek üzere gönderilmiş kitapları tahrif ederdim.

(“Hem zaten dosdoğru yolun üzerine kurulacağım” da demiştim hazır)

2. Herhangi bir koruma altındaysa ve bu kitapları tahrif edemiyorsam mesajlarının üzerini örtmek için didinirdim.

a) Daha önce cennet bahçesinde Adem’e yaptıgım gibi Allah adına ve Allah’ın sozlerini (“agaca yaklaşmayın”) açıklama adına yalanlar söyler, kafa bulandırırdım.

b) İnsanların duygularını süistimal eder onları sevdikleri insanları alet ederek oyuna getirirdim. (Örneğin peygamber ve bunlar onun sözleri der kandırırdım)

c) Muhakkak örfe ve geleneğe sızardım ki İlahi kitapların verdiği mesajları ve buyrukları çarpıtabileyim. Örneğin Kitapta kadının ekonomik haklarını garantiye alan “mehir” sistemi varsa ben örfe “başlık parası” adı altında, mehirle karışan ama aslında alakası olmayan bir sistem sokuştururdum.

d) İnsanların felsefeye olan ilgilerini sömürür, ayetlere sembolik anlamlar yükletir, batıni, ezoterik anlamlar diye birşey uydurur… polarite, diyalektik vs. kavramları sayesinde “aslında gercekte varolmadıgımı ve sadece dünyevi bir yanılsama oldugum” yalanını benimsetirdim.

e) Rehber / Kutsal kitapların yogun uygulanma ihtimali olan bölgelerde ordumu sağlamlaştırır kaos yaratır, onlar örtülerle, hımarlarla ugrasırlarken ben mesajın üzerini örtmüşlüğün verdiği keyifle zevkten dört köşe olurdum…

f) Onları kendi içlerinde parçalara bölerek zayıflatırdım. Aralarına düşmanlık sokardım…

3.Cin-peri masalı diye bir “genre” (janr?) uydururdum. Bunların çocuk hikayeleri oldugunu ve “aklı başında yetişkinlerin” asla bunlara inanmaması gerektiğini bir güzel aşılardım… gücüme ve yapabileceklerime inanmayanlar karşısında güç kazanırdım.

4. Kendimden başka “görünmeyen bir varlık türü” icad ederdim. Buna da Rehber kitapta farklı bir anlama gelen yarı-gizemli bir kelimenin adını verirdim….Meslea: “ruh” … İnsanların saflığından ve kaybettikleri sevdiklerine olan zaaflarını kullanır; onlarla iletişime geçebileceklerine inandırır, kandırır, yanlış şeylere inandırırdım. Böylelikle daha sonra yoldan saptırmak için empoze edeceğim şeylere ortam hazırlardım. (reenkarnasyon, sembolik cennet-cehennem, ruhlar alemi, hayaletler vs.)

5. Varoluşu anlamlandıracak farklı alternatifler yaratırdım.

Ruhçu öğretiden yola çıkarak onlarca şey daha ekleyebilirdim listeye… Ama herkesin bu öğretinin gerçek yüzünü kavramamış olduğunu hesaba katarak daha gözlemlenebilir, somut, gündelik hayatı biraz “bu gözle” gözlemleseniz fark edeceğiniz örnekler vermeye çalıştım…

Listeyi uzatabilirsiniz….Sizin hayal gücünüze (!) kalmış…

Ben bu Tolkienvari fantastik peri masalına (!) inanmadan önce bunları çok düşündüm… (by Epifun)

http://forumeydan.ipbfree.com/index.php?showtopic=1062

posted in KADER | 0 Comments

23rd Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KADER VE SÜNNET

YARATILIŞ YASALARI

VAROLUŞ VE OLUŞ YASALARI

KADER: Evrendeki canlı ve cansız tüm varlıkların, varoluş(yaratılış) aşamasında Allah tarafından konulan çoğu defa matematiksel değerlere bağlı değişmez yasalardır(İLAHİ PROGRAM). Bunlar; fiziksel yasalar, kimyasal yasalar, biyolojik yasalar ve sosyolojik yasalardır. Kur’an’da bu yasalara işaret edilmesinin yanı sıra daha çok sosyolojik yasalara vurgu yapılmıştır. Sosyolojik yasalar, ilahi adalet yasaları olup, ‘Allah’ın sünneti (sünnetullah)’ adıyla ifade edilir.

SÜNNET: İlahi adalet yasaları, toplumları değiştirici ve dönüştürücü, medeniyetleri doğurucu, yükseltici, duraklatıcı, geriletici ve yokluğa götürücü nedenleri, tarihsel ve toplumsal değişmelere etki eden, bu değişimleri yönlendiren etkenleri ve ilkeleri ifade eder.

“Tarih, tekerrür eder.” sözü bu yasaya işaret etmektedir. “Kötülük yapan kötülük bulur.” veya “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste!” atasözleri, yanlışta ısrarcı olanların yanlışlarının asla karşılıksız kalmayacağını anlatmaktadır. Toplumsal denge, toplumsal birlik ve beraberlik duygusunun barışla ve adaletle korunmasına bağlıdır. “…Hâlbuki fena düzen ancak sahibinin başına geçer. O halde öncekilerin kanunundan (sünnetinden) başka ne gözetiyorlar? Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın.” (35/43) Allah’ın sünneti (sünnetullah), toplumların kaderini belirleyen değişmez ilkelerdir.

Doğanın işleyiş yasası olan ilahî yasalar (kader) sonucu meydana gelen doğa olayları, Kur’an-ı Kerim’de, kötülüklerin bedelini ödeme anlamındaki ilahî adalet yasası (sünnetullah/ Allah’ın sünneti) ile doğrudan doğruya ilişkilendirilmemiştir. Doğa olayları birtakım fiziksel veya biyolojik gerçeklikler sonucu meydana gelmektedir. İnsanlar, doğa olaylarından ders çıkaracaklar ve bu yönde önlemlerini alacaklardır. Bu onların doğayı tanıma yönünde daha fazla bilimsel çalışma yapmalarına ve toplumsal yaşamlarını daha sağlıklı zeminlere oturtmalarına yardımcı olacaktır. Doğa olaylarının doğal afete dönüşmemesi için birtakım toplumsal sorumluluklar vardır. Aksi takdirde olayların felakete dönüşmesi kaçınılmaz olur. Bu amaçla her türlü önlem alınmalıdır. Yapısal değişikliklerin yanı sıra insani ve ahlaki değerlere de önem verilmesi toplumsal barış ve güvenlik açısından önemlidir.

Toplumsal yasalar; toplumsal oluşum, gelişim, değişim ve çözülme ile ilgilidir. Yaşam ve insan ilişkilerini konu edinir. Sosyal bilimlerin alanıdır. İnsanlar tarafından oluşturulur. Neden sonuç ilişkisi vardır ve evrenseldir. Toplumsal yasalar da Allah’ın çizdiği bir kaderdir.

Kötülüğü yapanların yanında bunlara ilgisiz kalanlar da kötülüklerin olumsuz sonuçlarından etkilenirler. Toplumsal iyileşme ve bozulmanın bireylerle sıkı bir ilişkisi vardır. Bu durum Kur’an’da şöyle ifade edilir: (13/11) “…Allah, bir topluluk kendi özbenliklerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.”

İnsanın olduğu gibi toplumun da bir ömrünün olması toplumsal yasa gereğidir. Kur’an’da: (7/34) “Her toplumun belirlenmiş bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde onu ne bir an erteleyebilirler ve ne de bir an öne alabilirler.” Böylece toplumlar, Allah’ın ortaya koyduğu toplumsal yasaya göre doğar, gelişir, geriler ve yok olurlar.

Toplumsal yasalar; dünün unutulmamasına, bugünün doğru yaşanmasına, geleceğin doğru planlanmasına katkı sağlar. Toplumsal yasalar, toplumsal olaylar arasında var olan sebep sonuç ilişkisini ifade eder. Toplumsal yasalara örnekler: Gelir dağılımının adil olduğu toplumlarda yoksulluk azalır, adaletin olmadığı toplumlarda barış bozulur, eşitlik ve adalet yoksa bunalım ve kargaşa dönemleri yaşanır. Kuraklık sonucu açlık ve susuzluk yaşayan insanların, yaşanabilir yerlere göz etmeleri ve tarımsal üretimin azalıp sanayileşmenin artmasıyla köyden kente olan göçün hızlanması toplumsal yasalara örnek verilebilir. “İnsanları eğitmeden hiçbir toplumsal, ekonomik ve siyasi gelişmeyi uzun süreli gerçekleştirmek mümkün değildir.” Süreklilik ve değişmezlik içeren bu yasalar, sürekli değişmekte olan dünyamızda, kalıcı değer ve ilkelere işaret eder.

Toplumsal yasalar insanların çevresiyle uyum içerisinde yaşamasını sağlar. Toplumsal bozulma ve çöküntü, toplumun tümünü etkiler. Allah’ın belirlediği değişmez toplumsal yasaları dikkate almayan toplumların çöküşü kaçınılmaz olmuştur. Kur’an’da anlatılan peygamber kıssalarına bakıldığında, peygamberlerin uyarılarına aldırış etmeyen toplumların ağır bedel ödedikleri görülür.

Toplumsal yasalar, insanların birbirlerinin hak ve hukuklarına özen göstermelerini ve zarar verici davranışlardan kaçınmalarını gerektirir. Yapılan haksızlığın yapanın yanına kâr kalmayacağı ve bundan tüm toplumun etkileneceği konusunda Kur’an’da şöyle buyrulur: (8/25) “(Öyle) Bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize erişir)…” Bu bakımdan adalet, sağlık ve güvenlik konularında toplumsal bilincin oluşması, toplumun huzuruna katkı sağlar. Bizler de toplumsal yasalar gereği, başkalarına iyilikte bulunmalı ve yararlı birey olmaya çalışmalıyız.

 

 

 

KUR’AN’DA ‘KADER’ SÖZCÜĞÜ

10Yunus suresi/5-“O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir(BİR PROGRAMA(KADERE) BAĞLI KILANDIR). Allah, bunları (boş yere değil) ancak gerçek ile (hikmeti gereğince) yaratmıştır. O, âyetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır.”

13Ra’d suresi/17-“O, gökten su indirdi de dereler kendi ölçülerince(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE) dolup aktı ve sel üste çıkan köpüğü aldı götürdü. Süs eşyası veya yararlanılacak bir şey elde etmek için ateşte erittikleri şeylerden de böyle köpük olur. İşte Allah, hak ile batıla böyle misal getirir. Köpüğe gelince sönüp gider. İnsanlara yararlı olan ise yerde kalır. İşte Allah, böyle misaller verir.”

15 Hicr suresi/21-“Hiçbir şey yoktur ki hazineleri yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüyle(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE) indiririz.”

23Müminun suresi/18-“Biz, gökten belli bir ölçüde(BİR PROGRAMA (KADERE) GÖRE) su indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk. Bizim onu tamamen gidermeye de muhakkak gücümüz yeter.”

25Furkan suresi/2-“O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILMIŞTIR).”

33Ahzab suresi/38-“Allah’ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere bir darlık yoktur. Daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu(ALLAH’IN SÜNNETİ) böyledir. Allah’ın emri, kesinleşmiş bir hükümdür(BİR PROGRAMA (KADERE) GÖRE BAĞLI KILINMIŞ BİR PROGRAMDIR).”

34Sebe suresi/10-11-Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir lütuf verdik. “Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tespih edin” dedik ve “(Bütün vücudu örtecek) zırhlar yap, işçilikte de ölçüyü tuttur(BİR PROGRAMA (KADERE) GÖRE HAREKET ET) diye demiri ona yumuşattık. “Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm” diye vahyettik.

36Yasin suresi/39-“Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILDIK). Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.”

41Fussilet suresi/10-“O, (arzı yarattıktan sonra,) üzerine (kuleler gibi) sarsılmaz dağlar yerleştirdi, ona (sayısız) nimetler bağışladı ve oradaki geçim araçlarını onları arayanlar arasında eşit şekilde paylaştırdı(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILDI); (ve bütün bunları) dört evrede (yarattı).”

42Şura suresi/27-“Allah, kullarına (tümüne birden) rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı dilediği ölçüde(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE) indirir. Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır ve onları hakkıyla görendir.”

43Zuhruf suresi/11-“O, gökten bir ölçüye göre yağmur indirendir. Biz onunla ölü araziyi canlandırdık. İşte siz de, böyle diriltileceksiniz.”

54Kamer suresi/12-“Yeryüzünü pınar pınar fışkırttık. Derken sular takdir edilmiş(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI) bir iş için birleşti.”

54Kamer suresi/49-“Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE) yarattık.”

56Vakıa suresi/60-61-“Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILDIK). (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.”

65Talak suresi/3-“Onu beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE) koymuştur.”

65Talak suresi/7-“Eli geniş olan, elinin genişliğine göre(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE) nafaka versin. Rızkı dar olan da, Allah’ın ona verdiğinden (o ölçüde) harcasın. Allah, bir kimseyi ancak kendine verdiği ile yükümlü kılar. Allah, bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratacaktır.”

73Müzzemmil suresi/20-“Şüphesiz Rabbin, senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini biliyor. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da böyle yapıyor. Allah, gece ve gündüzü düzenleyip takdir eder(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILAR). Sizin buna (gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete) gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı (yükünüzü hafifletti.) Artık, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah’ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O hâlde, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükâfat olarak bulursunuz. Allah’tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

74Müddessir suresi/18-20-“Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü biçti! Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti!

 

76İnsan suresi/16-“Gümüşten billur kaplar ki, onları (ihtiyaca göre) ölçüp düzenlemişlerdir(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILMIŞLARDIR).”

77Mürselat suresi/21-22-“Sonra onu belli bir süreye kadar sağlam bir yerde (ana rahminde) tuttuk. Sonra da ona ölçülü bir biçim verdik(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILDIK). Biz ne güzel biçim verenleriz(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILANLARIZ)!”

80Abese suresi/19-“Az bir sudan (meniden). Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi (BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILDI).”

97Kadir suresi/1-Şüphesiz, biz onu (Kur’an’ı) Kadir(BİR PROGRAM(KADER) gecesinde indirdik. Kadir(BİR PROGRAM(KADER) gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin!

 

 

 

ALLAH’IN SÜNNETİ(SÜNNETULLAH)-İLÂHİ ADALET YASASI

Sünnet-3/137 4/26 8/38 15/13 17/77,77 18/55 33/38,62,62 35/43,43,43 40/85 48/23,23 Toplam 16 yerde

a)Allah’ın sünneti-17/77 33/38,62,62 35/43,43 40/85 48/23,23 9 yerde

b)Öncekilerin sünneti-8/38 15/13 18/55 35/43 4 yerde

c)Senden önce gönderdiğimiz kimselerin sünneti-17/77

d)Sizden önceki kişilerin sünnetleri-4/26

e)Sizden önceki sünnetler-3/137

 

3Al-i İmran suresi/137-“Sizden önce (nice) hayat tarzları(SÜNNETLER) gelip geçti. Öyleyse, yeryüzünde dolaşın ve hakikati yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.”

4Nisa suresi/26-Allah (bütün bunları) size açıklamak, öncekilerin (doğru) hayat tarzlarına (SÜNNETLER) sizi yöneltmek ve size bağışlayıcılığı ile yaklaşmak ister; zira Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.

8Enfal suresi/38 İnkâr edenlere söyle: Eğer (iman edip, düşmanlık ve savaştan) vazgeçerlerse, geçmiş günahları bağışlanır. Eğer (düşmanlık ve savaşa) dönerlerse, öncekilere uygulanan ilâhî kanun(SÜNNET) devam etmiş olacaktır.

15Hicr suresi/13 -Önceki milletlerin (helâkine dair Allah’ın) kanunu (SÜNNET) geçmiş iken onlar buna (Kur’an’a) inanmazlar.

17İsra suresi/77-Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimiz hakkındaki kanun(SÜNNET) böyledir. Bizim kanunumuzda(SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ) hiçbir değişme bulamazsın.

18Kehf suresi/55-“İnsanlara hidayet geldikten sonra onların inanmalarına ve Rab’lerinden mağfiret dilemelerine, ancak, öncekilerin başına gelenlerin(SÜNNET) kendi başlarına da gelmesi, ya da kendilerine azabın göz göre göre gelmesi (yönündeki beklentileri) engel olmuştur.”

33Ahzab suresi/38 -“Allah’ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere bir darlık yoktur. Daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu(SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ) böyledir. Allah’ın emri, kesinleşmiş bir hükümdür.”

33Ahzab suresi/62-Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah’ın kanunu(SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ) böyledir. Allah’ın kanununda (SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ) asla değişme bulamazsın.

35Fatır suresi/43–“Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu(SÜNNET) bekliyorlar. Sen Allah’ın kanununda(SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ) hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.”

40Mümin suresi/85–“Fakat azâbımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan kanunudur(SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ). İşte orada inkârcılar hüsrana uğradılar.”

48Fetih suresi/23-Allah’ın öteden beri işleyip duran kanunu (budur) (SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ). Allah’ın kanununda (SÜNNETULLAH – ALLAH’IN SÜNNETİ) asla bir değişiklik bulamazsın.

 

 

 

SOSYOLOJİK YASALARA(SÜNNETULLAHA) İŞARET EDEN AYETLER

7A’raf suresi/34- Ve her toplum için bir vade belirlenmiştir: Öyle ki, vadeleri dolduğunda onu bir tek an olsun, ne geciktirebilirler ne de öne alabilirler.

8Enfal suresi/53- Bu böyledir, çünkü Allah, bir topluma bahşettiği nimeti ve esenliği, o toplum kendi gidişini değiştirmedikçe asla değiştirmez; ve (bilin ki) Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir.

 

8Enfal suresi/25- Ve kötülük yönündeki öyle bir ayrıntıya(fitneye) karşı uyanık ve duyarlı olun ki o, ötekileri dışta tutarak yalnızca hakkı inkara kalkışanlara musallat olmaz; ve bilin ki Allah azapta çok çetindir

13Ra’d suresi/11- Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez; ve Allah insanlara (kendi kötülüklerinin bir sonucu olarak) bir felaket tattıracağı zaman hiçbir şey bunun önünde duramaz: çünkü onların, kendilerini O’na karşı koruyabilecek kimseleri yoktur.

35Fatır suresi/43–“Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu(SÜNNET) bekliyorlar. Sen Allah’ın kanununda(SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ) hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.”

11Hud suresi/116-Sizden önceki nesillerden aklı başında kimseler (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoysalardı ya! Ancak içlerinden kendilerini kurtardığımız pek az kimse bunu yapmıştı. Zulmedenler ise içinde şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve günahkâr kimseler oldular.

7A’raf suresi/164-Hani onlardan bir topluluk demişti ki: “Siz, Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?” Onlar da, “Rabbinize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye (öğüt veriyoruz)” demişlerdi. 165-Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca, biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık.

17İsra suresi/16-Ama bir toplumu yok etmeyi irade ettiğimiz zaman o toplumun refaha gömülmüş seçkinlerine son uyarı(ları)mızı iletiriz; ve (eğer) onlar günahkarca yaşamaya devam ederler(se), cezalandırıcı yargı artık o toplum için kaçınılmaz olur; ve Biz de onu darmadağın ederiz.

 

 

 

 

KADER VE SORUMLULUK

Yaşadığımız olayların /davranışlarımızın sorumluluğu kime aittir?

1)Kendimize bağlamak: “Başınıza gelenler, kendi yaptıklarınızdan kaynaklanmaktadır. Şura/30 “Sana gelen her iyilik, Allah’tan, sana gelen her kötülük, kendinden kaynaklanmaktadır…” Nisa/79 Örnekler: Çalıştık ve Allah’a dua ettik. Allah da bizi başarılı kıldı; çünkü çalıştık ve dua ettik.

2)Dış etkenlere bağlamak: Yaptıklarımız ve yaşadıklarımızdan başkalarını sorumlu görmek, sorumluluğu başkalarına yüklemektir. Bu ise, sorunların nedenlerini değil, gerçek nedenlerini araştırmamaktan kaynaklanmaktadır. Örnekler: Büyü, Fal, kehanet ve astroloji, Şans/sızlık, Uğur/suzluk, Tesadüf, Burç, Nazar, Muska, Kader , Rüya

 

Doğadaki ilahî yasalar: Suyun kaldırma kuvveti(Arşimet prensibi), Yerçekimi Kanunu, saf maddelerin belli sıcaklıkta hal değiştirmesi, gece ve gündüzün oluşması, mevsimlerin oluşması, Dünya’nın kendi ekseni etrafında ve Güneş etrafında dönmesi, evrenin gitgide genişlemesi, Güneşin doğması ve batması, doğal afetler, hücrelerin işleyiş düzeni, yağmurun oluşumu, ateşin yakması, gelgit, yağmurun oluşumu, güneş ve ay tutulmaları, ateşin yakması. Gemiler, Allah’ın koyduğu suyun kaldırma yasası gereği okyanusta hareket etmektedir. “…Emri gereği denizde yüzüp gitmeleri için gemileri hizmetinize sundu.” (14/32)

Doğadaki sabit değerler: İnsanın kromozom sayısı(46), demirin atom ağırlığı(57), dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi 1 günü, güneş etrafında dönmesi 1 yılı ifade eder. Altın oran, suyun donma ve kaynama noktası. Elementlerin proton sayısı ve atom ağırlığı. Genetik kodlar. Atmosferdeki sabit gazlar(Oksijen, Helyum, Hidrojen) ve oranı, sudaki(H2O) Hidrojen ve Oksijenin oranı, bileşiklerdeki(Su(H2O), Sülfürik asit(H2SO4), Glikoz(06H12C6) oranlar, karbondioksit(CO2) (“Allah, …her şeyi bir bir saymıştır.” 72/28)

 

 

 

KADER İNSANIN SORUMLULUK ALANIYLA İLGİLİ ÖNCEDEN BELİRLENENLER, YAZILANLAR, KAYDEDİLENLER, KISACA ALINYAZISI DEĞİLDİR

GELECEKTE YAZILACAKLAR

YAPIP-ETTİKLERİMİZ ÖNCEDEN DEĞİL BİZ YAPTIKTAN SONRA KAYDA GEÇİRİLMEKTEDİR

9Tevbe suresi/120-(Peygamber) şehrinin halkına da, onların çevresinde (yaşayan) bedevilere de (seferde) Allah’ın Elçisi’ne katılmaktan kaçınmak ve kendi canlarını o’nunkinden fazla gözetmek yaraşmaz. Çünkü, onlar Allah yolunda ne zaman susuzluk, yorgunluk ya da açlık çekseler; ne zaman hakkı inkar edenleri şaşırtan bir adım atsalar; ve ne zaman başlarına gelmesi mukadder olan şeye düşman eliyle uğratılsalar (sonuç ne olursa olsun) bu onların lehine mutlaka kaydedilmektedir (ÖNCEDEN BELİRLENMİŞ DEĞİLDİR). Çünkü Allah, iyilik yapanların emeklerini asla boşa çıkarmaz!

36Yasin suresi/12- Gerçek şu ki Biz, ölüyü yeniden hayata döndüreceğiz ve onların gelecek için yaptıkları her türlü (eylemi) ve geride bıraktıkları bütün (iyi ve kötü) izleri kayda geçireceğiz.

 

 

 

 

KONUŞTUKLARIMIZ ÖNCEDEN DEĞİL, BİZ KONUŞTUKTAN SONRA KAYDEDİLMEKTEDİR:

3Al-i İmran suresi/181- “Allah fakirdir, ama biz zenginiz!” diyenlerin sözlerini Allah duymuştur. Onların hem söylediklerini, hem de peygamberleri haksız yere öldürdüklerini kaydedeceğiz

19Meryem suresi/79- Asla! Biz onun (bu) söylediğini kaydedeceğiz ve onun (ahirette çekeceği) azabın süresini uzatacağız;

 

 

 

KAFADAN TASARLANANLAR ÖNCEDEN DEĞİL BİZ TASARLADIKTAN SONRA KAYDA GEÇİRİLMEKTEDİR:

4Nisa suresi/81- Onlar, “Biz sana itaat ediyoruz.” Derler, ama yanından uzaklaştıklarında, içlerinden bir kısmı, gecenin karanlığında, senin dile getirdiğin (inançlar)dan başka şeyler tasarlarlar; ve Allah onların böyle gece karanlığında tasarladıkları her şeyi kaydeder. O halde kendi başlarına bırak onları ve yalnızca Allaha güven; zira hiç kimse Allah kadar güvene layık olamaz.

 

 

 

ŞAHİTLİKLER (ŞAHİTLİK İDDİALARI) ÖNCEDEN DEĞİL, ŞAHİT OLDUKTAN SONRA KAYDA GEÇİRİLMEKTEDİR

43Zuhruf suresi/19-Ve onlar meleklerin (de) -ki Rahman tarafından yaratılan varlıklardır- dişi olduklarını iddia ederler, (yoksa) onların yaratılışını gördüler mi? Onların bu saçma iddiası kaydedilecek ve böyleleri (Hesap Günü bundan dolayı) yargılanacaklar!

 

 

 

TÜM GAYRETLER ÖNCEDEN DEĞİL UĞRAŞTAN SONRA KAYDEDİLMEKTEDİR

21Enbiya suresi/94-Yine de her kim, hem inanmış, hem de dürüst ve erdemli davranışlardan (bir şeyler) ortaya koymuşsa, onun bu çabası asla ziyan edilmeyecektir; çünkü, hiç kuşkusuz Biz bunu onun lehine kaydetmekteyiz.

 

 

 

ZAMAN GÖRECELİDİR

32Secde suresi/5- Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde O’na yükselir.

22Hacc suresi/47- Bir de senden acele azap istiyorlar. Hâlbuki Allah asla va’dinden caymaz. Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir.

70Mearic suresi/4-Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.

 

 

 

 

 

posted in KADER | 1 Comment

1st Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KADERCİ ANLAYIŞIN DAYANAKLARI

Kader, Türkçe’de, halk dilinde insana dair gerek yaratılıştan gelen, gerekse de onun karakteri, davranışları ve olumlu ve olumsuz yaşadığı her şeyi ifade eden “alınyazısı” ve “yazgı” anlamında kullanılmaktadır.

 

Arapça bir sözcük olan “kader”, Kur’an terminolojisinde, “Ölçülü ve planlı iş yapmak, bir varlığı ölçülü ve planlı olarak oluşturmak, meydana getirmek, yaratmak” anlamlarına gelmektedir. Türkçe’deki ‘kadar’, ‘mikdar’, ‘takdir’, ‘mukadder’, ‘kudret’, ‘kadir’, ‘muktedir’, ‘iktidar’ sözcükleri ‘kader’ sözcüğü ile aynı kökten gelmektedir. ‘Kadar ve miktar’ ölçüyü, ‘takdir ve mukadder’ değerlendirme ve düzenlemeyi, ‘kudret, kadir, muktedir ve iktidar’ da bunları yapabilecek gücü ifade etmektedir. Bilgi ve maddi güç olmadan özgün ve değerli bir varlık oluşturmak mümkün değildir.

 

Allah, yarattığı her varlığı ölçülü ve planlı yaratmıştır. Tüm varlıklar rastgele değil belirli ölçüler ve yasalar dahilinde yaratılmıştır. Yerçekimi yasası, suyun kaldırma kuvveti, maddenin korunumu yasası, çekim yasası, gaz basıncı yasası, sürtünme yasaları, hareket yasaları; canlıların kromozom sayıları, atmosferdeki gaz oranları, elementlerin proton sayıları ve atom ağırlıkları, güneş sistemiyle ilgili gün, ay, mevsim ve yıl süreleri gibi doğadaki sabit değerler ta yaratılıştan beri devam eden yasalardır. Bunları var etmek ve devamlılığını sağlamak, ancak bilinçli, ölçülü, planlı ilahi güçle mümkündür. Bunların iyilik veya kötülükle bir ilgisi yoktur. Doğanın sağlıklı işleyişi bunlara bağlıdır. Allah yeryüzünü yaratırken bu özellikleriyle yaratmıştır. Buradan hareketle, “kader” sözcüğü, ‘mebde’ (başlangıç ilkeleri/yasaları), ‘yaratılış yasaları’, ‘varlık yasaları’, ‘fiziksel ve biyolojik yasalar’, ‘doğadaki ilahi mühendislik’, ‘varlıkların yapısal özellikleri’ olarak da ifade edilebilir.

 

Örnek vermek gerekirse, bir buzdolabı ölçülü ve planlı yapılmıştır, üretilmiştir. Çamaşır makinesi, televizyon, bilgisayar, binalar, otomobiller, uçaklar, köprüler, daha pek çok aygıt ve yapılar ölçülü ve planlı yapılmışlardır. Hepsi bir amaç gözetilerek yapılmıştır. İnsan hayatını yöneten bu aygıtlar ve yapılar değildir. Ancak bı aygıtlar ve yapıtlarla hayat sürüp gider. Örneğin, buzdolabı belli bir ölçü ve plana (kadere) göre üretilmiştir. Ancak buzdolabının nasıl kullanılacağı insanlara kalmıştır. Otomobil, belli bir ölçü ve plana (kadere) göre üretilmiştir. Ancak otomobili hangi amaçla, nerede, nasıl kullanılacağı yine insanlara kalmıştır. Prospektüsünde (kullanma kılavuzu) bilgisayarın, çamaşır makinesinin, otomobilin, uçağın, hangi yakıtı kullanacağı, kapasitesi, ömrünün hangi koşullarda ne kadar olduğu, nelere dikkat edilmesi gerektiğini yazar. Otomobiller, uçaklar, buzdolapları doğadaki insani hayvan, bitki, canlı, cansız tüm varlıkları temsil ederler, Prospektüs, ilahi kitaplardır. Kimisi prospektüsü hiç okumayabilir, kimisi baştan savma okuyabilir, kimisi inceler, kimisi bir yanlışlık olmasın diye gerektikçe özenle inceler. Onu inceleyenler, ondaki bildirimleri kimisi ciddiye alır, kimisi almaz. Ciddiye almayanlar kendilerinde ve çevrelerinde birtakım olumsuz sinyaller almaya başlarlar. Servis yerine birtakım kişilere başvururlar, bu servis adamlarının bir kısmı Üretici’nin resmi kitabına başvurur, kimisi ustasından gördüklerini tekrarlar, böylelikle bazı yerlerini tamir eder, bazı yerlerini iyice bozar.

 

Tabiatta var olan her varlık Allah tarafından ölçülü ve planlı yaratılmıştır: “Hiç şüphesiz, biz her şeyi ölçülü bir düzenleme (kader) ile yarattık.” (54Kamer: 49) Bu ayet, yaratılışın ve yaratılan her varlığın belirli bir ölçü ve düzenlemeyle yaratıldığını ifade etmektedir. Kur’an’da, yağmurun ve rızkın da belli bir ölçü ve plana (kadere) göre düzenlendiği bildirilmiştir. (Bkz. 23Müminûn: 18; 43Zuhruf: 11; 13Ra’d: 17;  42Şura: 47). Anne karnında, bebeğin gelişiminin de belli bir ölçü ve plana (kadere) göre olduğu bildirilmiştir. (Bkz. 77Murselat: 22)

 

O halde tabiatın oluşumu, oradaki besin kaynaklarının oluşumu, insanın döllenmeden itibaren anne karnındaki oluşumu, hep belli bir plan ve program (kader) dahilinde olmuştur.

 

Hal böyleyken, kader, yaratılış (oluş ve varoluş) esnasında varlığa yüklenen özellikler iken buzdolabı örneğinde olduğu gibi adeta buzdolabını yapan irade, aynı zamanda onun içini düzenleyen irade, buzdolabındaki bozulmuş yiyeceklerin, sebze ve meyvelerin sorumlusu hep aynı irade görülmüştür.

Oysa her insanca da bilinen bir gerçektir ki hiçbir buzdolabı firması, gelip siz buzdolabınızı doldurmaz, hiçbir çamaşır makinesi firması gelip sizin kirli çamaşırlarını yıkamaz, hiçbir otomobil firması size şoförlük yapmaz ve onlar olup bitenlerden sorumlu olmazlar. Yapılan ve üretilen ürünlerin hangi koşullarda daha sağlıklı ve verimli kullanılacağına dair önerilerde bulunabilirler. Ancak hiçbir yapım firması, yaptığı ve sattığı dairelerde ne işlerin yapılacağına karışmaz.

 

O yüzden, Kur’an’ı dinin merkezine alan şair Mehmet Akif Ersoy:

“Kadermiş” öyle mi? Haşa, bu söz değil doğru;
Belanı istedin, Allah da verdi… Doğrusu bu.
“Çalış” dedikçe din, çalışmadın, durdun,
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!

Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!
Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevla ecir-i hâsir iken!

Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini;
Birer birer oku tekmil edince defterini;
Bütün o işleri Rabbim görür: vazifesidir…
Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!

Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak…
Huda işlerin vekili değil mi? Keyfine bak!

Onun hazine-i in’ami kendi veznendir!
Havale et ne kadara masrafın olursa… Verir!

Silahı kullanan Allah, hududu bekleyen o;
Levazımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen o!
Çekip kumandası altına ordu ordu melek,
Senin hesabına küffari hak-sar edecek!

Başın sıkıldı mı, kafi senin o nazlı sesin:
“Yetiş” de, kendisi gelsin, ya hızr’ı göndersin!
Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;
Şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak.

Demek ki : her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın o:
Çoluk çocuk ona ait: lalan, bacın, dadın o;
Vekil-i harcın o; kahyan, müdür-i veznen o;
Alış seninse de, mesul olan verişten o;

Denizde cenk olacakmış…. Gemin o, kaptanın o;
Ya ordu lazım imiş… Askerin, kumandanın o;
Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı o;
Tabib-i aile, eczacı… Hepsi hasılı o.

Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu!
Huda’yı kendine kul yaptı, kendi oldu hüda;
Utanmadan da “tevekkül” diyor bu cür’ete, ha?!…

(Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Vâiz Kürsüsünde)

 

Allah insanın daha sağlıklı, barış, huzur ve mutluluk dolu bir dünyada yaşamak için birtakım önerilerde bulunmuştur. Bunlara dair genel ilkeler belirlemiştir. Ancak şu kişi şunları, bu kişi bunları yapacak diye onun geleceğini önceden belirlememiştir. Öyle olsa insanın sorumluluğundan söz edilemez. O yüzden insanın bireysel seçimleri, insan ilişkileri, yedikleri, içtikleri, giydikleri, çalışarak kazandıkları, tembellik, sorumsuzluk veya akılsızlık ederek kaybettikleri ‘kader’ kapsamına girmemektedir.

 

İnsanın sorumlu tutulacağı eylemleri, o yaptıktan sonra kayda geçirilmektedir. Kur’an-ı Kerim‘deki örnekler bu konuya işaret etmektedir: “…Onların söylediklerini yazacağız…”(3Al-i İmran: 181 19Meryem: 79) İnanmış olarak yararlı iş işleyenin emeği inkâr edilmeyecektir. Biz şüphesiz onu yazmaktayız.” (21Enbiya: 94)  “Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız”(36Yasin: 12) “Yoksa onlar, kendi sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, öyle değil; yanlarındaki elçilerimiz (melekler) yazmaktadır.” (43Zuhruf: 80)

 

 

Demek ki insanın sözleri ve davranışları önceden kayda geçirilmemiş, kayda geçirilmiş olsaydı, “Yazacağız veya yazmaktayız yerine yazdık veya yazmıştık” gibi geçmiş zaman kipine ait bildirimler kullanılırdı.

 

Ortadoğu coğrafyasının yaşadığı sorunların, geri kalmışlığının, tembelliğinin, boş vermişliğinin arka planında bilinçli veya bilinçsiz olarak beyinlere kazınan kaderci bakış açısı olduğu yadsınamaz bir gerçektir.

Toplumu kaderci anlayışa sürükleyen yalnızca insanların boş vermişliği ya da kendine bahane araması değildir. Esasında bu gerçeğin toplumun belleklere kazınmış güçlü dayanakları vardır. Müslüman toplumun, özellikle Dört Halife Dönemi’nden sonra adım adım, belki planlı bir şekilde ahlaki değerleri yozlaştırılmıştır. Emevilerden bu yana halk, kader konusunda İslam’ın onay vermeyeceği bir anlayışa sürüklenmiş ve bu anlayış halkta önemli ölçüde yer etmiş, bunu savunan çevrelerin görüşlerinde de kayda değer bir değişiklik olmamıştır. Bu anlayışın, bazı olumsuzlukları meşrulaştırmak isteyen kişilerce kader konusunda kurgulanmış bazı rivayetleri kaynak olarak kullandığı ortaya çıkmaktadır.

 

  • · Aşağıdaki sözde hadise (Peygamber sözüne(!)) göre, Allah Elçisi Hz. Muhammed’e güya Kur’an-ı Kerim’in dışında kitap verildiğinden söz edilmiştir. Buna göre, Hz Muhammed’e Kur’an dışında iki kitap daha verilmiştir, orada Cennetliklerin ve Cehennemliklerin adları tek tek yazılıdır, kişi ne iş yaparsa yapsın her şey önceden belirlendiği için sonucu değiştirmesi olası değildir. Bunlar, önemli iddialardır ve bu sözlerin sıhhatini (doğru olup olmadığını) sorgulamak durumundayız.

 

Hz. Peygamber’e verildiği iddia edilen bu kitaplar, Kur’an’dan çok daha fazla hacimlidirler. Bu rivayetlerle Allah Elçisi ve onun seçkin dostları (sahabe) kullanılarak bilerek veya bilmeyerek Allah hakkında yalan ve yanlış bilgiler sunulmuştur:

4831 İbnu Amr İbni’l-As anlatıyor: “Resulullah, elinde iki kitap olduğu halde yanımıza geldi ve: “Bu iki kitap nedir biliyor musunuz?” buyurdular. Cevaben: “Hayır, ey Allah’ın Resulü! bilmiyoruz. Ancak bildirmenizi istiyoruz!” dedik. Bunun üzerine sağ elindekini göstererek:

Bu alemlerinden rabbinden (gelmiş) bir kitaptır. İçerisinde cennet ehlinin isimleri mevcuttur. Hatta onların babalarının ve kabilelerinin isimleri de mevcuttur. Bu isimler en sonuncuya varıncaya kadar belirlenmiştir, sayıları ne artar ne eksilir. Hiç değişmeden ebedî olarak sabit kalır” buyurdular. Sonra sol elindekini göstererek:

Bu da alemlerinden rabbinden (gelmiş) bir kitaptır. Bunun içinde de ateş ehlinin isimleri, onların atalarının isimleri ve kabilelerinin isimleri vardır. Bu isimler en sonuncuya varıncaya kadar belirlenmiştir, sayıları ne artar ne eksilir!” buyurdular. Ashabı sordu: “Öyleyse ey Allah’ın Resulü, niye amel ediliyor(uz)? Mademki her şey önceden olmuş bitmiş, yazılmış ve artık yazma işinden artık kesin hükmü verilmiş, iş bitirilmiştir (bir daha yapma gayreti de niye)?”

Resulullah şu cevabı verdi: “Siz amelinizle doğruyu ve istikameti arayın! İtidali koruyun. Zîra, cennetlik olan kimsenin ameli, cennet ehlinin ameliyle sonlanır; (daha önce) ne çeşit amel yapmış olursa olsun. Keza cehennemlik olanın ameli de cehennem ehlinin ameliyle sonlanır, hangi çeşit amel ile amel etmiş olursa olsun!”

Resulullah, sonra elindeki kitapları bırakıp, elleriyle işaret ederek dedi ki: “Rabbiniz kullardan artık kesin hükmü verip işi bitirmiştir, bir kısmı cennetlik, bir kısmı da cehennemliktir.” [Tirmizî, Kader 8, (2142). (İbn Mâce, Mukaddime: 10-Hasen garip hadis) İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/544-546

 

Hz. Muhammed’e kadar gelip geçmiş tüm insanların kütüklerini tutacak bir kapasitedeki kitabın o günlerdeki hacminin büyüklüğü bir tarafa, ne ilginçtir ki bu kitapları rivayet sahiplerinden başka gören olmamıştır! Neden bu kitaplar yüzlerce sahabiden yalnızca bir veya birkaç kişiye gösterilmiştir, diğerleri neden bu kitapları görmemiştir? Hatta Hz. Peygamber’le çok yakın dost olan sahabiler bunları neden görmemişlerdir? Kabul etmeliyiz ki o günkü yazım imkanları (papirüs, parşömen vd.), en fazla Kur’an’ın yazımına harcanmış olmalıdır. O gün yazılı Kur’an metinlerinin ne denli büyük bir hacme sahip oldukları bilindiğine göre yeryüzündeki insanların kayıt kütüklerinin bir elde taşınıp taşınamayacağı ayrıca tartışma konusu olmalıdır. İşte bir sayfalık bir Kur’an metninin yazıldığı sayfa ve hacmiyle ilgili örnekler: http://www.youtube.com/watch?v=rTpvO7yxQjE

 

  • · Bir başka rivayete göre ise kişinin rızkı, yapacağı işler, iyi veya kötü insan mı olacağı daha anne karnında iken kendisine can verilmeden yazılır. Hatta tam Cennet’e gidecek bir konumda iken, alınyazısı nedeniyle Cehennem’e uygun bir iş yaptırılarak Cehennem’e gönderileceği bildirilir. Yine tam Cehennem’e gidecek bir konumda iken alınyazısı nedeniyle Cennet’e uygun bir iş yaptırılarak Cennet’e gönderileceği bildirilir:

4834 İbnu Mes’ud anlatıyor: “Sadık ve Masduk olan Resulullah buyurdular ki:

“Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddette “alaka” olur. Sonra bu kadar müddette “mudga” olur. Sonra Allah bir meleği dört kelimeyle gönderir: (Bu melek) rızkını, ecelini, amelini, şaki(mutsuz kötü) veya said(mutlu iyi) olacağını yazar, sonra ona ruh üflenir. Kendinden başka ilah olmayan Zat’a yemin olsun, sizden biri, (hayatı boyunca) cennet ehlinin ameliyle amel eder. Öyle ki, kendisiyle cennet arasında bir zira’lık(parmak ucundan dirseğe kadar olan mesafe. Yaklaşık 75 veya 90 cm) mesafe kaldığı zaman ona yazısı galebe çalar ve cehennem ehlinin ameliyle amel ederek cehenneme girer. Aynı şekilde sizden biri (hayatı boyunca) cehennem ehlinin amelini işler. Kendisiyle cehennem arasında bir zira’lık mesafe kalınca yazısı ona galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işleyerek cennete girer.” [Buharî, Kader 1, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiya 1, Tevhid 28; Müslim, Kader 1, (2643); Ebu Davud, Sünnet 17, (4708); Tirmizî, Kader 4, (2138).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/550.

4838- Ebu Hureyre anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki: “Kişi vardır, uzun müddet cennet ehlinin amelini işler, sonra da ameli cehennem ehlinin ameliyle hitam(son) bulur. Yine kişi vardır, uzun müddet cehennem ehlinin ameliyle amel eder de sonunda cennet ehlinin ameliyle hitam(son) bulur.” [Müslim, Kader 11, (2651).]

Ayrıca konuyla ilgili daha fazla hadis için bkz. Hadis No: 613, 4832, 4833, 4835, 4836, 4842, 4843. Bu hadislere göre, “Cennetlikler ve Cehennemlikler” önceden belirlenmiştir. [613-Muvatta, Kader: 2, (2, 898, 899); Tirmizî(hasen hadis), Tefsir, A’raf: (3077); Ebu Dâvud, Sünnet: 17, (4703).] [4832-Buharî, Tefsir, Leyl, Cenaiz 83, Edeb 120, Kader 4, Tevhid 54; Müslim, Kader 6, (2647); Ebu Davud, Sünnet 17, (4694); Tirmizî, Kader 3, (2137) Tefsir, Leyl, ( 3341)] [Müslim, Kader 78, (2648).] [Müslim, Kader 3, (2645).] [4842-Müslim, Kader 30, (2662); Nesaî, Cenaiz 58, (4, 57); Ebu Davud, Sünnet 18, (4713).] [4843-Buhârî, Kader 3, Cenaiz 93; Müslim, Kader 28, (2660); Ebu Davud, Sünnet 18, (4711); Nesâî, Cenaiz 60, (4, 59).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/546-547.

 

Kur’an’da bildirilen gerçeklerle uyumlu olmayan ve hatta aykırı olan bu bildirimleri Allah Resulü’ne nispet edilemez, edilmemesi gerekir. Zaten onu Allah Resulü yapan şey, kendisine gelen vahye uymasıydı. Vahye aykırı davransaydı, elçilik görevi sona ererdi. (Bkz. 69Hakka: 44-46)

 

 

  • · Zamanla yozlaşmış kader anlayışının bir başka sonucu; yaşanan haksızlıklara ve olumsuzluklara rıza bazı çevrelerde Allah’ın hükümlerine rıza olarak kabul görmüş, yapılacak her türlü işin doğru(hayırlı) olup olmadığının rüyalar (istihare) yoluyla test edilmesi istenmiştir. Oysa bir işin doğruluğunun ölçüsü, öncelikle hak ve adalete, vahye uygunluğunu denetlemektir:

4840-Sa’d İbnu Ebi Vakkas anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki: “Ademoğlunun saadet (mutluluk) (sebepleri)nden biri de Allah’ın hükmettiğine rıza göstermesidir. Şekavet (kötülük) (sebepleri)nden biri de Allah Teala’ya istihareyi (bir işin hayırlı olup olmayacağını rüya yoluyla öğrenmek) terk etmesidir.” [Tirmizî, Kader 15, (2152).]

 

  • · Yetmemiş ‘kader’ konusunu konuşmak veya kaderin, vahiyle bildirilen gerçek anlamını öğrenmek yine Allah Elçisi’nin ve seçkin dostlarının adları kullanılmak suretiyle rivayetler yoluyla, ya kınanmış veya dindışı olarak görülmüştür. Böylece kader konusunu irdelemenin ve doğru anlamanın önü tıkanmıştır:

1160- Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: “Biz kader hususunda münakaşa ederken Resûlullah çıkageldi. Öylesine kızdı ki, öfkenin hâsıl ettiği kızıllıktan, yüzünde sanki  nar taneleri ortaya çıkmıştı. Bize şöyle çıkıştı:

Bununla mı emredildiniz, yoksa ben size bunun için mi gönderildim. Bilin ki, sizden öncekileri, dinî meselelerdeki münakaşalarının çokluğu ve peygamberleri hakkında düştükleri ihtilâfları helâk etmiştir.” Bir rivayette şu ziyade mevcuttur: “Kader hususunda münakaşa etmemeniz için yemin verdim.” [Tirmizî, Kader 1, (2134); İbnu Mâce, Mukaddime 10, (85).]

85-6003- “Bir gün Resulullah, bir grup ashabının yanına aniden çıkageldi. Onlar kader üzerine tartışıyorlardı. Münakaşanın mahiyetini öğrenince öylesine öfkelendi ki sanki yüzünde bir nar tanesi patlamıştı, kıpkırmızı oldu. Şunları söyledi:”(Kader üzerine bu çeşit) münakaşa yapmakla mı emrolundunuz  -veya bunun için mi yaratıldınız?-Kur’an’ın  bir kısım ayetlerini diğer bir kısım ayetleriyle karşılaştırıp duruyorsunuzİşte sizden önceki ümmetler bu çeşit davranışları sebebiyle helak oldular.”

84-6002- Ebu Müleyke’den oğlu Abdullah’ın rivayet ettiğine göre, “O, Hz. Aişe’nin yanına girip, ona kaderle ilgili bir şeyler söylemiş o da kendisine şöyle cevapta bulunmuştur: “Kim kader konusunda herhangi bir meseleyi konuşacak olsa, ahiret günü kaderden hesaba çekilir. Kim de bu mevzuda bir şey konuşmazsa, ahirette kaderden hesaba çekilmez.”

 

  • · Yaşadığımız sorunları ve olumsuzlukları “kader”e, bir başka ifadeyle Allah’a yüklemenin İslam’daki “kader” anlayışına uygun olamayacağını söylemek, yani “kader”in gerçek anlamını dile getirmek “kader”i red olarak tanıtılmıştır. Bu konuda vahiyle bildirilen hakikatleri dile getirenler, daha Hz. Peygamber döneminde adı sanı belli olmayan birtakım mezhep adları(!) verilerek “deccal(en büyük İslam düşmanı)” olarak takdim edilmişlerdir:

4846Huzeyfe anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki: “Her ümmetin Mecusileri vardır. Bu ümmetin Mecusileri “kader yoktur!” diyenlerdir. Bunlardan kim ölürse cenazelerinde hazır bulunmayın. Onlardan kim hastalanırsa ona ziyarette bulunmayın. Onlar Deccal bölüğüdür. Onları Deccal’e ilhak etmek Allah üzerine bir haktır.” [Ebu Davud, Sünnet 17, (4692).]

4847-Kaderiye fırkası, bu ümmetin Mecusileridir. Eğer hastalanırlarsa ziyaret etmeyin, ölürlerse cenazelerine katılmayın.” [Ebu Davud, Sünnet 17, (4691).]

4849- İbnu Abbas anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki: “Ümmetimde iki sınıf vardır ki, onların İslam’dan nasipleri yoktur: Mürcie ve Kaderiye.” [Tirmizî, Kader 13, (2150).]

Ayrıca bu konuda daha fazla bilgi için bkz. [4850-Ebu Davud, Sünnet 7, (4613); Tirmizî, Kader 7, (2153, 2154).] [4936-Buhârî, Cihad 182, Megâzî 38, Kader 5; Müslim, İman 173, (111).]

 

Bu rivayetler, söz konusu mezhep yaftalamalarının ortaya çıkmasından sonra kurgulandığı pek çok ilmi ve akademik çalışmalarda ortaya konmuştur. (Bkz. Hasan El- Basri’nin Kader Risalesi ve Şerhi, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık; Dua-Kader İlişkisi, Fatma Albayrak (Doktora Tezi), Danışman Prof. Ahmet Akbulut; Kaza ve Kader’le İlgili Hadislerin İncelenmesi, İbrahim Civelek, Çukurova Üniv.; Prof Musa Bağcı, Kader İnancının Hadis Uydurmadaki Rolü, Dicle Üniv; )

İşin ilginç tarafı, her şeyi kadere bağlayarak kaderciliği savunan anlayışın “kaderiyye (kaderciler)” olarak adlandırılması gerekirken kaderciliğe karşı çıkanlar “kaderiyye (kaderciler)” olarak yaftalanmışlardır.

 

  • · Baskıcı-despot rejimler yolsuzlukları, haksızlıkları, yoksulluğu, sefaleti ve zulmü “kader”in bir sonucu olarak gösterip halkı dinle kandırma yoluna gitmişlerdir. Kader konusunda vahiyde bildirilen hakikatleri ortaya çıkaran, özgür iradeyi savunan bilginlerden Ma’bed el-Cühenî(Ma’bed b. Abdillâh b. Ukeym el-Cühenî-ö. 83/702), Mervan’ın oğlu Abdulmelik yönetiminin isteğiyle idamla, Gaylân ed-Dımaşkî ise (Gaylân b. Müslim ed-Dımaşkî en-Nabatî el-Kıbtî-ö.120/738) Abdulmelik’in oğlu Hişam yönetiminin isteğiyle önce dili, sonra başı kesilip işkencelerle öldürülerek hakkı savunmanın bedelini hayatlarıyla ödemişlerdir. Kader konusu öylesine önemli bir konu olmalıdır ki Emevi Devleti, kendi ürettiği yaşanan olumsuzlukların ve kötülüklerin ‘kader’ olduğu anlayışını halka dayatmış, karşı çıkanları en şiddetli biçimde cezalandırmıştır. Üstelik Ma’bed ve Gaylan, o dönemin yöneticileri tarafından önemli görevlere getirilmiş tanınmış simalardır. Ma’bed, sahabi Ebu Zer’in ve tabiinden Hasan Basri’nin, Gaylan ise Ma’bed’in görüşlerinden etkilenmiştir.

 

Diğer taraftan olaya Kur’an perspektifinden baktığımızda insanın yaşadığı olumsuzlukları ve ürettiği kötülükleri ‘kader’e veya Allah’a yüklemenin büyük bir cehalet, ahlaksızlık ve iftira olduğu açıktır:

“Allah’tan başka şeylere ilahlık yakıştırmaya (şirke) şartlanmış olanlar, “Eğer Allah dileseydi O’ndan başkasına ilahlık yakıştırmazdık; atalarımız da (öyle yapmazdı); ve (Onun izin verdiği) hiçbir şeyi de haram kılmazdık” derler. Onlardan öce yaşamış olanlar da böyle yaparak hakikati yalanladılar, ta ki azabımızı tadıncaya kadar! De ki: “Bize sunabileceğiniz (kesin) herhangi bir bilgiye sahip misiniz? Siz sadece (başka insanların) zanlarına uyuyorsunuz ve kendiniz tahminde bulunmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz.” (6En’am: 148; Ayrıca bkz. 16Nahl: 35)

 

Yoksulluğu bir kader olarak görenler de, onlar iyi insanlar olsalardı aç kalmazlardı, Allah onları doyururdu diyerek ahlaksız bir tavır almaktadır:

“Onlara: “Size Allah’ın rızık olarak verdiklerinden infak edin” denildiği zaman, o inkâr edenler iman edenlere dediler ki: “Allah’ın, eğer dilemiş olsaydı doyuracağı kimseyi biz mi doyuracağız? Gerçekten siz, apaçık bir şaşkınlık içindesiniz.” (36Yasin: 47)

 

Hadislerin yeniden gözden geçirilmesi çalışmaları, vahye uygun olanla vahiyle bağdaşmayanların ayıklanması sağlıklı din algısı açısından önemli olmalıdır. Sağlıklı din algısı için rivayet merkezli dini anlayıştan vahiy merkezli dini anlayışa geçiş her insanın birincil önceliği olmalıdır. Böyle durumda Hz. Peygamber’e ait olanla, onun adına uydurulanlar ayırt edilecektir. Aksi takdirde, hayatımızı hurafeler, batıl inançlar ve bilimdışı safsatalar kuşatacak; sosyal hayatta, sağlıkta, ekonomide, teknolojide karanlıklar içinde yaşamaktan kurtulamayacaktır

 

Allah; sahip olduğu nitelikleriyle dürüst, güvenilir, ahlaklı ve adaletlidir. İnsanların ne iş yapacaklarını, neye inanacaklarını ve neler yapacaklarını önceden belirleyip bunun zorunlu sonuçlarına göre onlara yaptırım uygulayacağını iddia etmek, Allah’ı doğru tanımamaktan kaynaklanıyor olmalıdır. Biliriz ki ahlaklı ve adaletli olan bir insan bile, hayatı boyunca dürüstçe yaşayan birinin son dakikada yapacağı hataya bağlı olarak onu en kötü cezaya çarptırmaz. Ve yine biliriz ki ahlaklı ve adaletli olan bir insan bile, hayatı boyunca kötülük yapmış ve zarar vermiş birinin son dakikada yaptığı bir iyiliğe bağlı olarak ona, en büyük ödülü vermez. Tam dürüst, tam ahlaklı ve tam adaletli olan Allah ise bunu asla ve katiyetle yapmaz. Allah’ın, kişinin tüm hayatı boyunca egemen olan tutumuna göre değil de son dakikadaki bir davranış değişikliğine göre hareket edeceğini iddia etmek, O’nu yanlış tanımaktan kaynaklanıyor ve O’na büyük bir haksızlık olmalıdır.

Böyle bir tutum, aynı zamanda değerleri değersizleştirir. Dürüst olmanın, çalışmanın, emeğin, hak ve hukukun bir anlamı kalmaz.

 

Yalnızca 2008 yılında Dünya nüfusunun 6,5 milyardan fazla olduğu tahmin edilmektedir. İlk insandan Kıyamete kadar tüm insanların nüfusu katrilyonu geçebilir. Bu kadar kalabalık insan bilgisi, nasıl olur da 610-632 yıllarındaki koşullarda Hz. Peygamber’in bir elinde tutabilecek bir kitaba sığar?

 

Kader adı altında “tüm yapıp ettiklerinin” önceden belirlenmişliğine inanan biri; çalışmanın, üretmenin ve paylaşmanın gereğine derinlemesine (yürekten) inanmaz. Yürekten inanılmayan bir işin mücadelesi verilmez. Mücadelesi verilmeyen bir iş başarıya ulaşmaz.

 

Kader adı altında “tüm yapıp ettiklerinin” önceden belirlenmişliğine inanan biri; hastalığı, başarısızlığı, yenilgiyi, onursuzluğu, ezilmişliği, sefaleti, yoksulluğu, felaketleri, çocuk ölümlerini, haksızlıkları, yolsuzlukları, sömürüyü, istismarı “kader” olarak görür. Yaşadığı sorunların sorumluluğunu üstlenmez. Sorumluluğu; fal, büyü, kader, nazar, şans/sızlık, uğur/suzluk gibi bu olumsuzlukları yeterince karşılamayacak birtakım hayali dış etkenlere yükler. Bu tutumuyla ya Allah’ı suçlar veya karanlığa, bilinmeze, boşluğa taş atar. Yaşadığı sorunların sorumluluğunu almayan bir kişi ne denli rüştünü ispat etmiştir? Rüştünü ispat etmeyen kişinin özgürlük algısı ne olabilir? Özgür olmayan kişinin özgüveni olabilir mi? Özgüveni olmayan birine ne kendisi ne de başkaları güvenir. Kişiliksiz ve onursuz yaşar. Başkalarına öykünür, onları taklit eder.

Din adına peygambere iftira atan, Allah’ı suçlayan, sorumluluğu Allah’a yükleyen edilgen kafa, Allah konusunda bilinçli olamaz.

 

Oysa vahiy kitabı Kur’an’da “kader” sözcüğü hiçbir olumsuzlamaya yer verilmeden, “kader”in varlıkların yaratılıştan sahip oldukları yapısal özellikleri olduğu bildirilmiştir. Onların yapılarına yüklenmiş insanın insan, hayvanın hayvan, bitkinin bitki, eşyanın eşya olma özellikleridir. Daha başlangıçta onun tabiatına yüklenen yaratılış özellikleridir. Bu sayede insan insan gibi, hayvan hayvan gibi davranacaktır. Kendi doğasının dışına çıkmayacaktır. Daha başlangıçta belirlenen genlerimiz bunun bir örneğidir. Varlıkların donanımlarına ait yazılımlardır. Ancak onların bu programları ne amaçla, nerede, ne zaman, nasıl kullanacaklarına kendileri karar vereceklerdir ki buna özgür irade diyoruz.

 

İnsanın sorumlu olduğu alan ve konular önceden belirlenmiş değildir. Kişi bu konularda işler yaptıkça kayda geçirilmektedir. Eğer her şey önceden yazılmış olsaydı kayıt melekleri acaba tekrar neyi kayda geçireceklerdi? Sorumlu olmadığımız alan ve konulardan zaten sorumlu değiliz; dünyada ve ahirette bu konulardan sorguya çekilmeyeceğiz. Bunlar varlıkların değişmezleridir. Söz gelimi insan olmak bizim tercihimiz değildir, o halde bizim kaderimizdir. Cinsiyetimiz, ırkımız, rengimiz, genetik özelliklerimiz, doğum yeri ve zamanı, akrabalarımız bizim tercihimiz değildir, o halde bizim kaderimizdir. Yeme, içme, solunum ve ölümlü olmak gibi biyolojik özelliklerimiz bizim tercihimiz değildir, o halde kaderimizdir. Bizlere tercih etme hakkının verilmiş olması, yine kader kapsamına girmektedir. Sorumlu olmadığımız bu alanlarda kimse bize ne Dünya’da, ne de Ahiret’te, “Sen neden insan oldun, neden öldün, ne de erkek veya kadın oldun, neden Türk idin, neden Arap değildin, neden şu ülkede doğdun, bu ülkede doğmadın?” gibi sorular sormaz, sormayacak.

 

ANCAK neyi yiyip içeceğimize biz karar verdiğimize göre, yiyecek ve içecek tercihlerimiz çevremizdekiler tarafından sorgulanabilir ve Allah da sorgular, çünkü tercihli alan, kader değildir. Kişi istediğini yer veya yemez, sonuçlarına kendisi katlanır. Örneğin, hasta olduysak doktor veya yakınlarımız, neyi yiyip içtiğimizi, gıda zehirlenmesi olup olmadığını sorgular. Eğer çalarak yemişsek, yargı hırsız muamelesi yapar ve buna uygun yaptırımları uygular. Allah, neden verilen nimetleri doğru kullanmadığımızı, kendimize veya çevremize neden zarar verdiğimizi sorgular ve bunun bedelini ödetir. İnsan ilişkileri, ürettiklerimiz, tükettiklerimiz, alım satıma konu olan her şey yine tercihli alana girer ve bunlardan sorumluyuz. Bu alanları “kader” olarak nitelemek, bunların daha önceden belirlendiğini, biz ne yaparsak yapalım bir değişiklik yapamayacağımızı iddia etmek anlamına gelir.

 

Yaşanan olumsuzlukları ve kötülükleri “kader” olarak nitelemek, yapılan yanlışı hem Allah’a yüklemek, hem de kötülükleri (haramı) meşru (helal) görmek gibi ciddi sorunlara yol açar.

 

Görüldüğü gibi kader konusunu konuşmak kişiyi yoldan çıkarmıyor, tam tersine bu konunun üstünü örtmek yolsuzlukları normalleştiriyor. Başarısızlıklar, hastalıklar, sakatlıklar, yıkımlar, afetler, yangınlar, savaşlar, kazalar, daha başka yaşadığımız pek çok olumsuzluk ve kötülükler, ya insan hatasından kaynaklanmakta ya da insanların önlem alması durumunda birtakım üzücü sonuçlarla karşılaşmayacağımız vakalardır.

 

İnsan dışında bir de doğaya ait kader vardır. Doğadaki kader ise doğayı doğru tanımakla mümkündür. Onu doğru tanımadıkça ondan doğru yararlanamayız. İşte bilimsel çalışmalar doğayı doğru tanıma çalışmalarıdır. Astronomi, fizik, kimya, biyoloji derslerinde yaratılış yasalarını (kader) keşfetmeye çalışıyoruz. Kader konusunu bir giz konusu haline getirenler, bilerek veya bilmeyerek sosyal hayatta yolsuzlukları örtbas etmeye, çalışmayı ve üretmeyi anlamsız ve değersiz görmeye, doğa konusunda bilimsel çalışmaları küçümsemeye, hiçe saymaya, görmezden gelmeye veya önemsizleştirmeye alet olmaktadırlar.

 

Kader konusunda bilinçli olan kişi; yaptığı işlerin sorumluluğunu alıyor, haksızlıkları ve yolsuzlukları örtbas etmiyor, her konuda en uygun tedbiri alıyor, sorumlu davranıyor, sosyal hayatta Kur’anî ilkelerin önemine inanıyor. O, bilimsel çalışmaların angarya bir iş olmadığının farkındadır. Tabiat konusundaki ilahi yazılımın, doğru bilimsel çabalarla ortaya çıkacağını da biliyor. Ortaya çıkacak bilimsel bulguların insanların hayatını kolaylaştıracağı da tecrübeleriyle sabittir. Yine o, yeryüzünde hak ve adaletin, ahlaki erdemlerin (ilahi buyrukların) egemen olmasının, doğadaki yasaları doğru bilmekten ve kullanmaktan geçtiğine inanıyor. (Turgut ÇİFTÇİ)

http://www.hakveadalet.com/kaderci-anlayisin-dayanaklari

posted in KADER | 6 Comments

4th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

BİNG BANG(BÜYÜK PATLAMA)

1922 yılında Alexander Friedmann, Einstein’ın formüllerinin evrenin genişlemesini gerektirdiğini ortaya koydu. Edwin Hubble, 1929 yılında, Mount Wilson Gözlemevi’nde, devrin en gelişmiş teleskopuyla tüm galaksilerin birbirinden uzaklaştıklarını gözlemledi. Hubble, evrenin genişlemesini trafik radarına yakalanmaya neden Doppler etkisini kullanarak keşfetti. Buna göre, ses veya ışık kaynağı gözlemciye yaklaşıyorsa dalga boyu küçülür ve biz ışık maviye kaymıştır deriz, uzaklaşıyorsa dalga boyu büyür ve bu kez de kırmızıya kaydığından söz ederiz. Hublle tüm galaksilerin kırmızıya kaydığını gözleyerek, bütün galaksilerin birbirlerinden uzaklaştığını; kısaca evrenin genişlediğini, gözlemsel temelde ortaya koydu. 1948 yılında Gamow ve arkadaşları, Big Bang’ın başlangıcındaki yüksek ışımalaı çok sıcak ortamın kalıntısının (fosilinin) bugün bile evrende olması gerektiğini iddia ettiler.  1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson bu öngörüyü, “kozmik fon radyasyonu(aranan fosil)”nu bulup Nobel Ödülü’nü kazandılar. Bu durum, ‘modern kozmolojinin doğumu’ olarak kabul edilir. 1989’de uzaya fırlatılan COBE uydusundan 1992’de kozmik fon radyasyonu ve bu radyasyonda gezegenlerin oluşması için gerekli dalgalanmalar tespit edildi. Stephen Hawking, bunu yüzyılın en büyük buluşu olarak görür. Bu teoriyle, evrenin %25’inin helyum, %73’ünün hidrojen olduğu anlaşılmıştır.

 

EVRİM TEORİSİ

 Uzun bir zaman içerisinde canlıların mutasyonlar ve doğal seleksiyonlar sonucu değişerek yerlerini yeni canlılara bırakmasına evrim denir. Bu konuda çalışan ilk bilim adamları Lamarck ve Darwin’dir. Lamarck’a Göre: Kullanılan yapı ve organlar gelişir. Kullanılmayan ise körelir ve yok olurlar. Lamarck, zürafaların kısa boylu olduğunu ancak sürekli ağaç dallarına uzamaları nedeniyle boylarının zamanla uzadığını savunmuştur. Darwin’e Göre: Ortama uyum sağlayan canlılar doğal seleksiyonu kazanırlar. Darwin, hem kısa hem de uzun boylu zürafaların olduğunu ancak uzun boyluların daha iyi beslendikleri için hayatta kaldıklarını savunmuştur.

Canlı türlerinden uzun bir zaman süreci içerisinde kalıtsal yönden farklılaşarak ortam koşullarına uyum sağlayan yeni türlerin oluştuğunu savunur. Şimdi bu teze göre kendi kendinizle çelişiyorsunuz. Zira hem canlılığın tesadüfen oluştuğunu iddia edeceksiniz, hem de yaşayan türler arasından ortama ayak uyduranların kalacağını savunacaksınız. Yani mevcut türlerden elemeye yol açar, yeni bir tür yaratmaz. Mutasyon kromozom sayısındaki artma, azalma ya da bozulmalardır. Yani zararlıdır. Bu nedenle yeni ve sağlıklı türler ortaya çıkarması mümkün değildir. Doğal seleksiyon ya da mutasyonla yeni canlıların oluşması imkânsızdır.

Evrim teorisini zora sokan en önemli göstergeler şunlardır:

1. Biyologlar, canlılığın son derece kompleks yapılardan oluştuğunu keşfettiler. Proteinlerin, DNA ve hücrenin indirgenemez kompleksliğe sahip olduğu, iddia edildiği gibi tesadüfen oluşmalarının imkânsız olduğu anlaşıldı. Bu imkânsızlıklar matematiksel olarak da hesaplandı.

2. Evrimin mekanizmaları olarak öne sürülen doğal seleksiyon ve mutasyonların canlıları evrimleştirici güçleri olmadığı anlaşıldı. Doğal seleksiyon canlılara yeni bir genetik bilgi katmıyor, mutasyonlar ise genetik bilgiyi sadece tahrip ediyorlardı.

3. Fosil kayıtlarında türlerin birbirlerinden evrimleştiklerinin delili sayılacak olan “ara geçiş formlarına” rastlanmadı. Canlı türleri fosil kayıtlarında aniden ve kendilerine özgün eksiksiz yapılarıyla ortaya çıkıyorlar ve fosil kayıtlarından kaybolana kadar hiçbir değişikliğe uğramıyorlardı.

 

MUTASYON

Gen, DNA ve kromozomların yapısında meydana gelen kalıtsal değişmelere denir. (Kromozom sayısındaki artma, azalma ya da yapısındaki bozulmalar). Mutasyona neden olan her türlü etkene ‘’mutajen’’ denir. Mutajenler: Radyasyon, x ışınları, kimyasal maddeler, sıcaklık ve ortamın asit-bazlığı olabilir. Örnek: Kanser, gelişme bozuklukları, altıparmaklılık, yapışık ikizlilik, eksik organlı çocuklar, vb…

 

DOĞAL SELEKSİYON(Ayıklanma)

Canlıları yaşama şansını çevre belirler. İçinde yaşanılan çevreye uyum sağlayabilen canlılar o ortamda yaşayabilir. Uyum sağlayamayanlar ise yok olurlar. Böylece canlı sayısı dengelenmiş olur. Canlı sayısını sabitlemek için işleyen bu doğal mekanizmaya doğal seleksiyon yani ayıklanma denir. Örnek: Buna en güzel örnek 19. yüzyılda İngiltere’de yaşayan güve kelebekleridir. Açık renkli kanatlara sahipti bunlar. Sanayileşme sonucunda ağaç kabuklarının koyu renk almasıyla kuşlar tarafından daha kolay avlanır oldular. Böylece kanatları koyu renk olan güve kelebekleri yaşamlarını sürdürürken, açık renkli kanatları olan güve kelebekleri ise yok olup gittiler.

 

ARA GEÇİŞ FORMU EKSİKLİĞİ

ARA TÜR EKSİKLİĞİ: Eğer dünyamızda gerçekten bir evrim süreci yaşanmış, yani canlı türleri tek bir ortak atadan kademeli olarak türemiş olsalardı, bunun kanıtlarını en açık olarak fosil kayıtlarında görebilirdik. Ünlü Fransız zoolog Pierre Grassé, bu konuda şunları söyler:

Doğa bilimciler unutmamalıdırlar ki, evrim süreci sadece fosil kayıtları aracılığıyla açığa çıkar… Sadece paleontoloji (fosil bilimi) evrim konusunda delil oluşturabilir ve evrimin gelişimini ve mekanizmalarını gösterebilir.

Bunun nedenini anlamak için, evrim teorisinin temel iddiasını kısaca gözden geçirmek gerekecektir:

Evrim teorisine göre bütün canlılar birbirlerinden türemişlerdir; önceden tesadüfen var olan bir canlı türü, zamanla bir diğerine dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. Bu bilimdışı iddiaya göre, bitkiler, havyanlar, mantarlar, bakteriler hep aynı kaynaktan gelmişlerdir. Hayvanların 100’e yakın farklı filumu (yani yumuşakçalar, eklembacaklılar, solucanlar, süngerler gibi temel kategorileri) hep tek bir ortak atadan türemiştir. Teoriye göre bu gibi omurgasız canlılar zamanla (ve tesadüfen) omurga kazanarak balıklara, balıklar amfibiyenlere, onlar sürüngenlere, sürüngenlerin bir kısmı kuşlara, bir kısmı ise memelilere dönüşmüştür. Teoriye göre bu dönüşüm yüz milyonlarca senelik uzun bir zaman dilimini kapsamış ve kademe kademe ilerlemiştir. Bu durumda, iddia edilen uzun dönüşüm süreci içinde sayısız “ara tür”ün oluşmuş ve yaşamış olması gerekir.

Sözgelimi, geçmişte balık özelliklerini hala taşımalarına rağmen, bir yandan da bazı amfibiyen özellikleri kazanmış olan yarı balık-yarı amfibiyen canlılar yaşamış olmalıdır. Ya da sürüngen özelliklerini taşırken, bir yandan da bazı kuş özellikleri kazanmış sürüngen-kuşlar ortaya çıkmış olmalıdır. Bunlar, bir geçiş sürecinde oldukları için, sakat, eksik, kusurlu canlılar olmalıdır. Örneğin bir sürüngenin ön ayakları her jenerasyonda bir parça daha kuşkanadına benzemelidir. Yüzlerce jenerasyon boyunca bu türün ne tam ön ayakları ne de tam kanatları olacak, yani bu canlı sakat ve kusurlu olarak yaşayacaktır. Evrimcilerin geçmişte yaşamış olduklarına inandıkları bu teorik canlılara “ara geçiş formu” adı verilir.

Yaşayan veya soyu tükenmiş tüm türler arasındaki ara ve geçiş bağlantılarının sayısı inanılmaz derecede büyük olmalıdır. Darwin kitabının başka bölümlerinde de aynı gerçeği dile getirmiştir: Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır. . . Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir.

Ancak bu satırları yazan Darwin, bu ara formların fosillerinin bir türlü bulunamadığının da farkındaydı. Bunun teorisi için büyük bir açmaz oluşturduğunu görüyordu. Bu yüzden, Türlerin Kökeni kitabının “Teorinin Zorlukları” (Difficulties on Theory) adlı bölümünde şöyle yazmıştı:

“Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz. . . Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır. ”

Fosil kayıtlarında milyarlarca yıl önce yaşamış olan bakterilerin dahi fosilleri korunmuştur. Buna rağmen, hayali ara geçiş formlarına ait tek bir tane bile fosilin bulunamamış olması dikkat çekicidir. Karıncalardan bakterilere, kuşlardan çiçekli bitkilere kadar birçok canlı türünün fosilleri mevcuttur. Soyu tükenmiş canlıların dahi fosilleri o kadar kusursuzca korunmuştur ki, günümüzde görmediğimiz bu canlıların nasıl bir yapıya sahip olduklarını anlamamız mümkün olabilmektedir. Bu kadar zengin fosil kaynaklarının içinde, bir tane dahi ara geçiş formu bulunmamaktadır.

 

KAMBRİYEN PATLAMASI

Dünyanın yaşı 4,5 milyar yıldır. Darwinci Evrim Teorisi’nin en genel anlatımına göre başta tek hücreli bir canlı oluşmuş, canlılar önce türlere, sonra cinslere, sonra familyalara, sonra takımlara, sonra sınıflara, sonra filumlara ayrılmışlardır. Yüz milyonlarca yıl süren bu ayrışmadaki safhalar hep yavaş yavaş aşılmıştır. Oysa Kambriyen patlaması ve Ediacara Faunası evrimci beklentilerle en zıt olguları oluşturmaktadır. Fosil kayıtları, Kambriyen öncesi dönemde(Prekambriyen 3 milyar yıl) sadece bakterilerin ve mavi-yeşil alglerin hüküm sürdüğünü söylemektedir. Oysa Kambriyen dönemine gelindiğinde (bundan 530 milyon yıl kadar önce), bir sürü birbirinden farklı çok hücreli canlı, aniden, fosil kayıtlarında kendini gösterir. İçinde sınıf, takım, familya, cins ve türü barındıran filumların yarısından fazlası bu dönemde ortaya çıkmıştır. 20 bin gözlü ‘trilobit’ de 5 gözlü ‘opabinia’ da hep bu dönemde, aniden fosil kayıtlarında gözükmüşlerdir. Darwincilerin fosillerden bekledikleri, fosillerin ‘aşağıdan-yukarıya’ bir evrimi göstermesiydi. Buna göre, türler ancak yüz milyonlarca yıl içerisinde sınıflara ve filumlara ayrılmalıydı. Oysa fosil bulgular, Kambriyen’de, bir anda, filumların ortaya çıktığını göstermiştir. Bu da ‘aşağısı’ olmadan ‘yukarı’nın ortaya çıkmış olmasıdır ki evrimci beklentilere tamamen zıttır. Kambriyen Patlaması’nın 10 milyon yıl kadar sürdüğü tespit edilmiştir. Bu 10 milyon yıldan önce 40 milyon yıl Ediacara Faunası ortaya çıkmıştır. Kambriyen Patlaması ve Ediacara Faunası Evrimci Teorinin başına şu sorunları açmıştır. 1)Çok hücreli canlılık aniden ortaya çıkmıştır. 2)Çok büyük bir çeşitlilik aniden ortaya çıkmıştır. 3)Evrimci ‘aşağıdan-yukarı’ beklentinin aksine birçok filumum aniden ortaya çıkmıştır.

EVRİM TEORİSİ OLMADAN BİLİM OLMAZ MI? Bir veterinerin kuşun kanadı kırılırsa uygulayacağı tedavinin veya bir doktorun, insanın kalp bölgesinde yapacağı ameliyatın, bu teoriye inanmasından veya inanmamasından kaynaklanan bir farklılığı olmayacaktır.

 

EVRİM TEORİSİ VE SAHTEKÂRLIKLAR

a)Piltdown adamı: 1912 yılında Londra Tabiat Tarihi Müzesi müdürü Arthur Smith Woodward ile Charles Dawson bir çene ile kafatası fosili ve kabaca yontulmuş taş aletler bulduklarını açıkladılar. İngiltere’de Piltdown yakınında bulunan bu fosilin çene kemiğinin maymununkine, dişlerinin ve kafatasının ise insanınkine çok benzediği söylendi. Bu fosilin, 500 bin yıl önceki bir canlıya ait olduğu savunuldu. Fosil kemiklerin yaşını tespit etmek için 1950 yılında bulunan bir metot çene kemiğinin toprakta ancak birkaç yıl kaldığı, kafatasının ise birkaç bin yıllık olduğu öğrenildi. Kemiklere eski görüntüsü verebilmesi için boyayıcı maddelerle işleme tabi tutulmuştur. ayrıca dişler çene kemiğine uysun diye zımparalanmıştır. Maymun çenesi ise insan kafatası bir araya getirilerek bu sahtekârlık yapılmıştır. Bu sahtekârlık 40 yıl boyunca bilim çevrelerince evrim teorisi için en önemli kanıtlardan biri olarak anlatılmış ve ders kitaplarında okutulmuştur. b)Haeckel’in embriyo çizimleri: Darwin’in çağdaşı ve arkadaşı Alman biyolog Ernst Haeckel’in embriyonun geçirdiği aşamalarla ilgili yanıltıcı bilgiler içeren çizimlerinde bu sahtekârlık hâlâ ders kitaplarında okutulmaktadır. Haeckel’in sahte çizimlerinde çeşitli canlılara ait embriyo resimleri yanyana konulmuş ve bunlar arasında benzerlikler varmış havası verilmeye çalışılmıştır. ayrıca Haeckel, balık ve insan embriyolarını birbirine benzetebilmek için, bu embriyoların resimlerine bazı eklemeler yapmış, bazı kısımları ise çıkarmıştır. Stephen Jay Gould, Michael Richardson ve Thomas Kuhn gibi ünlü embriyologlar ve evrimciler de bunu kınamışlardır. Bu, paradigmaların bilime yön vermesine en canlı örnektir. c)Nebraska adamı: 1922 yılında ünlü fosilbilimci Henry Fairfield Osborn Nebraska’da bir diş fosili buldu. Konunun uzmanları, bu dişin insan ve şempanze arasında ara bir türün dişi olduğunu söylediler. Ardından Nebraska adamının özellikleriyle ilgili detaylı anlatımlar yayımladılar. Daha sonra bu dişin bir domuz dişi olduğu anlaşıldı. Bundan önce ise birçok antropolog, Nebraska adamının nasıl yaşadığı ile ilgili hikâyeler türetmişlerdi. Tüm bunlar din adına veya ideoloji adına, nasıl dogmatik önyargılı yaklaşımlar veya sahtekârlıklar yapılabiliyorsa, aynı şeyin ‘bilim’ adına da yapıldığını, ‘bilim’in bazılarının zannettiği gibi her zaman objektif olan, önyargılardan uzak bir faaliyet olamadığını, söz konusu örnekler göstermektedir. Dinde, Tanrı’nın ödülü olduğu gibi, bilimde, bilim cemaatinin maaş veya takdir gibi ödülleri vardır; dinde, dini cemaatin dışlaması veya kabulü önemli olduğu gibi, bilimde, bilim cemaatinin dışlaması ve kabulü önemlidir; dinin tartışmasız önkabulleri olduğu gibi, bilimin de tartışmasız önkabulleri vardır. Nitekim Kuhn, abartılı da olsa, bütün bilimsel çalışmalar paradigmaya bağlı olduklarından objektif olmayan ve olamayacak olan uğraşalr olarak tarif etmektedir. Örneğin canlıların ‘soy ağacı’ gibi gözlemsel ve deneysel verilere dayanmayan hayali şemalar, alternatif görüşler göz önüne alınmadan yapılmıştır. Bu ise, ‘apriori inanç’la değerlendirildiğini ortaya koymaktadır. Ders kitaplarında tek taraflı bilgi yerine alternatif görüşler de verilmelidir.

“Canlıların kökenine dair elimizdeki bilimsel bilgiler yetersizdir. ” “Gelişmiş mikroskoplar kendiliğinden türemenin mümkün olmadığını ortaya koymuştur. ” “Big Bang Teorisi ortaya konmadan önce Demokritos, Epikuros, Lucretius gibi ateist atomculardan, Aristoteles gibi kendisinden sonraki dönemin en etkin bir filozofuna ve moderne dönemin materyalist filozoflarına kadar birçok kişi evrenin bu haliyle sonsuzdan beri var olduğunu ve sonsuza dek de var olacağını savunuyorlardı. Oysa tek tanrılı dinlerin mensupları evrenin sonradan yaratıldığını, bir başlangıcı olduğunu savunuyorlardı. ”

“20. yüzyıla hâkim olan Newton fiziğiyle birlikte 1916 yılında Einstein bile “sonsuz ve durağan(sabit) evren modeli”ni savunuyordu. Daha sonra bu görüşünü Einstein, hayatının en büyük hatası olarak görür.

 “Bilim pek çok ideolojiden yalnızca biridir ve din devletten artık nasıl ayrıysa, bilim de devletten öyle ayrılmalıdır. ” Paul Feyerabend (Maurice Bucaille, Tevrat, İnciller ve Kur’an, DİB, s. 214-216)

posted in KADER | 3 Comments

4th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ENTROPİ: DÜZENSİZLİK YASASI

Entropi: tek yönlü, olasılıkçı, düzensizlik yasasıdır. Termodinamiğin İkinci Kanunu olarak kabul edilen ‘Entropi Kanunu’ (Düzensizlik Kanunu), evrendeki düzeni ortaya koyan en büyük delillerden biridir. Ayrıca bu kanun, evrenin ezelî olmadığını ve bir başlangıcı olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu yasaya göre, evrenin toplam enerji muhtevası sâbittir ve entropi sürekli artmaktadır. Entropi, fizikte bir sistemin içerdiği düzensizliğin ölçüsüdür. Bir sistemin düzenli bir yapıdan düzensiz bir hale geçmesi, o sistemin entropisini artırır. Yani sistemin düzensizliği ne kadar fazla ise, o sistemin entropisi de o kadar yüksek olmaktadır. Evrenin Big Bang ile başlayan sürecinde patlamanın etkisiyle yüksek entropi durumunun olması gerektiği beklenmesi gerekirken aksine evren çok düşük bir entropi düzeyinde oluşmuştur.

Klasik termodinamikte hacim, basınç, sıcaklık, enerji ve entropi gibi kavramlar temel alınır. Doğal fiziksel olayların, insanların ve diğer canlıların kurdukları düzenlilikleri artırmak değil azaltmak eğiliminde olması (örneğin depremde binaların yıkılması) ve benzeri bir takım olgular, entropi yasasına onun bilimsel tanımını aşan anlamlar yüklenmesine önayak olmuştur.

Artık, eninde sonunda, düzenleyici tarih çerçevesi olarak Newton’un dünya makinesinin yerini alacak yeni bir dünya görüşü doğmak üzeredir; Entropi Yasası, tarihin gelecek döneminde hakim bir paradigma olarak söz sahibi olacaktır. Albert Einstein, bunun tüm bilimin temeli olduğunu; Sir Arthur Eddington ise tüm evrenin en üstün metafizik yasası olduğunu belirtir.

Fakat ilginç bir şekilde bu kadar kesin bir yasa olan entropi, aslında olasılıkçı bir yasadır. Isının tek yönlü akışı gibi moleküllerin dağılmasına (diffusion) yönelik hareketlerde, her bir molekülün hareketini hesap etmek imkânsızdır. Söz konusu olan katrilyonlarca molekülden çok daha fazlasıdır, bu moleküllerin birbirleriyle çarpışmaları gibi etkenleri, her bir molekül için hesap etmek mümkün değildir. Fakat söz konusu olan o kadar çok moleküldür ki, dağılmaya bağlı olasılıkçı entropi kanunları hep güvenilir sonuç verir. Dünyadaki hava moleküllerini ele alalım, aslında çok düşük bir olasılık olarak, dünyadaki hava moleküllerinin Atlantik Okyanusu üzerinde toplanması ve tüm dünyanın havasız kalması olasılığı vardır; fakat bu olasılık imkânsız denecek kadar azdır ve korkulacak bir şey yoktur.

Bazıları itiraz olarak insanların yaptıkları makinelerin veya binaların düzensizlikten düzene geçiş olduğunu, ayrıca aldığımız bitkilerin varlığının da entropi yasası ile çeliştiğini söyleyebilir. Evrenin bir bölümünde oluşan düzenin bedeli, mutlaka başka bir bölümünde daha büyük çapta bir düzensizlik olarak ödenir. Örneğin bir binayı ele alalım. Binanın yapımı için kullanılan maddeler (demir, tahta, v. b) dünyanın hammadde kaynakları yok edilerek elde edilir, ayrıca binanın yapımı için belli miktarda bir enerji sarf edilir. Tam bir hesap yapıldığında yol açılan düzensizliğin miktarı her zaman düzenden fazladır. Canlıların hepsi çevrelerinden negatif entropi alarak yaşarlar. Biz bitkilerden veya bitkileri yiyen hayvanlardan negatif entropi alırız, bitkiler ise fotosentezle Güneş’ten negatif entropi alarak yaşarlar. Bu yüzden Bertrand Russell, her canlı varlığın çevresinden kendisi ve nesilleri için mümkün olduğunca çok enerji alan bir çeşit emperyalist olduğunu söylemiştir.

Bir insanı bir yıl beslemek için 300 alabalık gerektiğini varsayalım; bu balıklar ise 1000 ton ot tüketerek yaşayan 27 milyon çekirge tüketen 90. 000 kurbağayı yemeleri (negatif entropi almaları) sayesinde varlıklarını sürdürürler. Bir bitki, havadan karbondioksit molekülü, topraktan su alarak ve Güneş ışınlarını kullanarak basit moleküllerden karmaşık moleküller yapar; basit moleküllerden karmaşık moleküller yapmak entropi azalması anlamına gelir, fakat yine de entropi yasası ihlal edilmemiştir. Bitkiler de diğer canlılar gibi “açık sistemler”dir ve kendi düzenlerinin bedeli olarak çevrede daha çok düzensizlik oluştururlar. Güneş’in sürekli artan entropisine ve toprağın bozulan düzenine karşı, bitkilerdeki negatif entropi artışı çok azdır. Yapılan hesaplar canlıların, makinelerin ve tüm düzenli yapıların düşen entropilerinin bedelinin sistemin bütününde daha çok entropi artışı olarak ödendiğini ve termodinamiğin ikinci yasasının hiç bir şekilde ihlal edilmediğini göstermektedir.

19. yüzyıla Newton fiziğinin hâkimiyeti altında girildi. Bu fiziğin yasalarında mutlak determinizm, mutlak uzay ve zaman ile zamanda tersinirlik vardı. Mutlak deterministik matematiksel yasalar sayesinde kırk yıl sonraki olacak veya elli yıl önceki olmuş Güneş tutulmalarının zamanını tam olarak tespit etmek mümkündü. Uzay ve zaman birbirlerinden ve hareket halindeki gök cisimlerinden etkilenmeyen mutlak varlıklar olarak algılanıyorlardı. Yokuşu çıkan inebilirdi, ileriye doğru giden cisimler geriye dönebilirdi ve sağa doğru hareket eden sarkaç sola da gidebilirdi; tüm bu tersinir süreçler fiziğin hareket yasaları ihlal edilmeden gerçekleşiyordu.

Einstein fiziğinde mutlak olan ışığın hızıdır ve bu fizik de, Newton yasaları kadar deterministtir. Fakat termodinamik yasalar üzerindeki ittifakın kuantum kuramı üzerinde gerçekleşmediğini hatırlamalıyız.

Entropi ile ilgili diğer önemli bir yanılgı ise entropideki artışın evrenin genişlemesine bağlanmasıdır. Entropiyi sadece gazların dağılımı şeklinde düşünmek, çekim gücünün toplayıcı etkisinin entropiyi düşürdüğü yanılgısına sebep olmuştur. Gazların zamanla geniş bir alana dağılmasının entropi artışı olması gibi, zaman sürecinin sonunda oluşan karadelikler de yüksek bir entropi düzeyine karşılık gelirler. Eğer evrende yerçekimi bir gün galip gelir ve evren Büyük Çatırtı’ya (Big Crunch) doğru kapanışa geçerek büzülmeye başlarsa da entropinin artışı devam edecektir. Evren eğer bir kapanışa geçerse de; bu kapanış, evrenin genişlemesinin simetriği olamaz ve evren açılışından daha hızlı çöker.

Sonuçta evrende dört tane birbirine indirgenemeyecek tek yönlü işleyen sürecin olduğu kanaatindeyiz. Bunlardan birincisi evrenin genişlemesi, ikincisi entropinin artışı, üçüncüsü uzay-zamanı ve dördüncüsü zihne bağlı zamandır. Entropi artışı, uzay-zamanına veya zihne bağlı zamana indirgenemez. Belki de en tartışmalı konu uzay-zamanının zihinsel zamana indirgenip indirgenmeyeceğine dair olacaktır. Einstein’ın fiziği, zamanı, mutlaklık kategorisinden indirmiştir. Einstein zamanın yanılsama olduğundan şüphe etse de -hayatının sonuna doğru bu görüşünü değiştirdiği söylenir. “Zaman okunu yaratan biz değiliz; tam tersine, biz onun çocuklarıyız”

Zamanın zihinde apriori olarak var olduğunu göstermesi, uzay-zamanının zihinsel-zamana indirgeneceğini göstermez. Bunların birbirine tamamen özdeş olmadığıdır, yoksa zihinsel zamanla uzay-zaman elbette ki ilişkilidir ve bunlar birbirinden bağımsız ele alınamaz. Entropi yasası, evrensel oluşumlarda tersinemezliğin/zamanın/sürecin önemini göstermiş, zamanın ontolojik yapısıyla ilgili felsefi tartışmalar açısından da önemli olmuştur.

“Kötülük sorunu” ve zamanın akışı ile artan entropi arasında bir ilişki aramak veya “özgür irade” hakkında yapılacak tartışmalar açısından zamanın gerçekliğini göz önünde bulundurmak önemli olabilir.

Evrenin Sonu Ve Entropi: Tek yanlı süreçler ölümün habercisidir ve evrende sürekli düzensizliğe doğru bir gidiş vardır. Fizikte, entropinin artışı olarak ifade edilen bu süreç sonsuza dek devam edemez. Isı tek yönlü olarak sıcaktan soğuğa durmadan akar ve sonunda her yerde aynı sıcaklığa erişilince hareket duracaktır. Evrenin bu şekildeki sonu “ısı ölümü” (heath death) veya “termodinamik denge” (thermodynamic equilibrium) olarak isimlendirilir.

Kindi, alemdeki cisimlerin sınırlılığından evrenin sonlu genişliğine, evrenin sonlu genişliğinden zamandaki sonluluğuna geçiş yapan, v. b. argümanlar ileri sürmüştür. Fakat doğa bilimleri alanında evrenin sonunun kaçınılmaz olduğu ilk olarak 19. yüzyılda entropi yasası ile anlaşıldı. 16. yüzyıla dek hakim olan Aristoteles-Batlamyus sistemine göre yıldızlar hiç tükenmeyen bir yakıt ile varlıklarını sonsuza dek sürdüreceklerdi. Üstelik 19. yüzyılın ilk yarısında formüle edilen termodinamiğin birinci yasası; enerjinin, değiştirdiği formlara karşın, toplamının hep sabit kaldığını söylediğinden, evrenin sonsuza dek var olacağının bir delili olarak kullanılabilirdi. Böylesi bir fikir ortamında entropi yasasının, sabit enerjinin sürekli daha kullanılmaz bir yapıya doğru evrildiğini söylemesi, evrenin bir sonu olmasını gerektirdiğinden bilim dünyasında ve felsefecilerde şok etkisi oluşturdu. Bertrand Russell, …Çağlarca sarf edilmiş tüm emekler, tüm özveriler, tüm parlak fikirler, insanoğlunun tüm parlak dehası, Güneş sisteminin ölümüyle yok olmaya mahkûm ve insanoğlunun başarılarının hepsinin evrenin yıkıntıları içine gömülmesi kaçınılmaz.

Bu evrende eserler veya nam bırakarak ölümsüzleşme arzusunda olanlar için entropi sevimsiz bir fizik yasası olmuştur. Evrenin bir “ısı ölümü” ile son bularak yok olmasının, sadece modern felsefe için sorun olduğu, William Inge “Modern felsefe, termodinamiğin ikinci kanunu altında enkaza dönmüştür; Entropi yasası ile ortaya çıkan sonuç, teizmin ontolojisi ve kozmolojisi ile uyumludur.

Evrenin sürekli genişlemesi, evrenin iki senaryodan biriyle son bulması gerektiğini gösterir; bunlardan birincisine göre evren, hiç durmadan genişleyecek ve Büyük Donma (Big Chill) denen “soğuk ölüm” ile son bulacaktır, diğerine göre ise sonunda çekim gücü galip gelecek ve kapanışa geçen evren, Büyük Çöküş’ü (Big Crunch) yaşayarak bir tekillikte son bulacaktır. Evrenin bu iki senaryodan hangisi ile sona ereceği evrendeki maddenin kritik yoğunluktan (bu kritik yoğunluğa Omega denir) fazla olup olmaması ile alakalıdır ve bu, hala tartışma konusudur. Uzaydaki yıldızların oluşumunu sağlayan gaz stoklarının yıldızların yeniden oluşumunu mümkün kılamayacak şekilde bir gün biteceğinin anlaşılması da sonun kaçınılmaz olduğunu gösteren birçok delilden biridir.

Evrenin Başı Ve Entropi : Bilim adamları entropinin, daha çok evrenin sonunu gerektirdiği konusuna yoğunlaşmışlar, fakat evrenin bir başlangıcı olduğunu gerektirdiği üzerinde yeteri kadar durmamışlardır. Tanrı’nın varlığını inkâr etmek isteyenler için ise, evrenin ezeliliğini kabul etmek ve tanrısal vasıfları evrene yüklemek tek alternatifti. Bu öyle bir yasadır ki, teist-ateist hemen hemen bütün bilim adamlarının üzerinde uzlaştığı ve evrenin en temel yasası olarak görülen bir yasadır. İslam, kelam ve felsefe tarihinde “hudus” delili olarak da bilinen bu delili şu şekilde gösterebiliriz:

1- Her başlangıcı olanın bir sebebe ihtiyacı vardır. 2- Evrenin bir başlangıcı vardır. 3-  O halde evrenin kendi dışında bir sebebi vardır.

Kozmolojik delil, İslam kelam ve felsefecileri tarafından “imkan delili” şeklinde de ifade edilmiştir. Önceden bulunmayıp da sonradan var olan her varlık mümkün varlıktır.

1-  Bir varlık ya zorunlu varlıktır, ya da mümkün varlıktır. 2-  Her mümkün varlık zorunlu bir varlığa gereksinim duyar. Sonradan var olan (madde veya zihnin bir projeksiyonu olarak) varlık  zorunlu varlık olamaz. 3-  Ya Tanrı, ya da evren zorunlu varlıktır. 4- Evrenin bir başlangıcı vardır. 5- Demek ki (2 ve 4’e göre) evren mümkün varlıktır. 6-  Demek ki (1, 3 ve 5’e göre) Tanrı zorunlu varlıktır.

1920’li yıllarda ortaya konan Big Bang (Büyük Patlama) teorisi ile evrenin bir başlangıcı olduğu fikri yeni bilimsel destek elde etti. 1922 yılında Alexander Freidmann, Einstein’ın formüllerinden yola çıkarak, evrenin genişlemesi gerektiğini ortaya koydu. Aynı dönemde Friedmann’dan bağımsız olarak kozmolog ve rahip Georges Lemaitre de aynı formüllere dayanarak, evrenin genişleyen dinamik bir yapıda olduğunu keşfetti. Genişleyen evren, geçmişe doğru küçülüp tek noktaya ulaşıyordu. Böylece Lemaitre, Tanrı’nın “en eski atom” (primeval atom) olarak yarattığı ve bu atomdan bütün evreni genişleterek oluşturduğu evren modelini ilk ortaya koyan kişi oldu. 1965 yılında Big Bang’in evren modelini destekleyen, evrenin erken dönemlerinden kalan “kozmik fon radyasyonu”; evrendeki hidrojenin-helyuma oranı,

Evrendeki entropinin miktarını göstermekte kullanılan ölçüt; fotonların (ışığın en küçük birimleri) sayısını, baryonların (atomun proton, nötron parçacıkları) sayısına bölmektir. Artan entropinin hükmünden Açılıp-Kapanan (Oscillating) evren modeli de kurtulamaz.

Entropi yasası, sadece ateist beklentilerle zıt bir evren tablosu çizmekle kalmamış, panteist evren ile de uyuşmayan bir tablo sunmuştur. Bunu Whittaker şöyle açıklamaktadır: “Evrenin zaman içinde yaratıldığının ve sonunda ölümünün kaçınılmaz olduğunun bilgisi, metafizik ve teoloji açısından büyük öneme sahiptir; öyleki bu, Tanrı’nın doğa olmadığını ve doğanın da Tanrı olmadığını gösterir. Böylece biz, Yaratıcı ile yaratışı özdeşleştiren, Tanrı’nın maddi dünyanın evriminde veya maddi dünyada açığa çıkmakla varlık bulduğunu söyleyen tüm panteizm formlarını reddederiz. Tanrı maddi dünyayla bağımlı olsaydı, Tanrı’nın, bir doğum ve yok olma süreci de olması gerekirdi… İnsan ırkının ve tüm canlıların bu evrendeki sonunun kaçınılmaz olduğu, merkezi  fikri ilerleme olan birçok görüş açısından yıkıcıdır…”

Tasarım Delili Ve Entropi : Tarih boyunca Tanrı’nın varlığının rasyonel delillerle kanıtlanmasında kullanılan en yaygın delil “tasarım delili” (teleolojik delil) olmuştur. Bu delili kullananlar doğadaki düzen ve/veya amaçlılıktan yola çıkarak, Tanrı’nın varlığını rasyonel veriler eşliğinde temellendirmeye çalışırlar. Bu delilin birçok farklı formülasyonu olmuş; kimi zaman inayet, kimi zaman amaçlılık, kimi zaman düzen ön plana çıkartılmıştır. Bu delile yönelik eleştiriler arasında en ünlüleri Hume’un ve Kant’ınkilerdir. Hume, doğada gözlemlenen olgular ile insan yapım ve becerisi işler arasında analoji kurulamayacağını söyleyerek eleştirilerini yöneltmiştir.

19. yüzyılda William Paley’inki gibi saat ve ustası ile evren ve Tanrı arasında kurulan analojiye dayanan tasarım kanıtı formülasyonlarına karşı Hume ve Kant’ın itirazları (Darwin Teorisi ile birleştirilerek) yöneltilmiştir. Entropi yasasının, evrendeki düzensizliğin sürekli arttığını söylediğini biliyoruz. Bunun mantıki sonucu, zamanda geriye gittikçe entropinin düşmesi ve evrenin başlangıcındaki entropinin en düşük seviyesine ulaşmasıdır. Şu anda evrendeki yaklaşık 1088 olan entropi miktarı, evren eğer Büyük Çöküş ile çökerse 10123’e çıkacaktır.

Tasarım delilinin verilerinin üçe ayrılarak incelenmesinin faydalı olacağı kanaatindeyiz.

1-  Doğa Yasalarının Tasarımından Tasarım Deliline Ulaşmak: Buna göre maddeye içkin olan doğa yasaları ayarlanmıştır. Çekim gücü yasası, hareket yasaları gibi fiziksel yasaların ve elektromanyetik, güçlü nükleer, zayıf nükleer kuvvetler gibi maddenin yapısını oluşturan kuvvetlerin tasarımı bu şıkkın konusudur. Entropinin bir yasa olarak varlığının gerekliliği bu şıkkın konusudur.

2- Fiziki Dünyanın Tasarımından Tasarım Deliline Ulaşmak: mevcut fiziksel yasalar çerçevesinde oluşması mümkün birçok durumdan, tasarımlara ve canlılığa olanak tanıyan düşük olasılıkların seçimine vurgu yapmasıdır.

3- Canlılar Dünyasındaki Tasarımdan Tasarım Deliline Ulaşmak: Yüz binlerce çeşidiyle canlılar dünyası tasarım kanıtı için en zengin malzeme kaynağıdır. Yunus balığının solar sistemi, karıncaların iş bölümü, kuşların kanadı, insanların bedensel özellikleri bu şıkkın konusudur. Canlıların vücudunda entropiye uygun olarak işleyen ve entropinin bozucu eğilimine rağmen canlılığı sürdürmeye yarayan tasarımlar, bu şık çerçevesinde mütalaa edilmelidir.

Mucizeler Ve Entropi:  Mucizenin, doğa yasalarının ihlal edilmesi anlamını taşıyıp taşımadığıdır. Ateistlerin birçoğunun, dinin bilime aykırı olduğunu savunurken en çok ileri sürdükleri görüşlerinden biri, dinin mucizeyi savunması olmuştur.

Tanrı’nın yasaları (Sünnetullah), doğa yasalarını da içeren daha geniş anlamda anlaşılmalıdır. Buna göre, bir peygamber aracılığıyla mucize gösterildiğinde doğa yasalarının askıya alınması, Tanrı’nın yasalarının bir parçasıdır. Bu anlayış, mekanist kurallarla çalışan bir makinenin, bazen durdurulup bakımının yapılması gibi bir istisnanın gerekliliğini, mucizelerin gösterilmesi için de kabul eder.

Rasgele atılan bin zarın altı gelme olasılığı çok düşüktür, ama zarları bilinçli bir şekilde altı olarak koyabilen biri için düşük olasılıklar bağlayıcı değildir. Teizm, Tanrı’yı evrenin yaratıcısı, bilimsel kanunların koyucusu ve koruyucusu olarak görür. Bu anlayışa sahip biri, bilimsel oluşumların olasılıklarının belirleyicisi olarak Tanrı’yı görüp mucizeleri açıklayabilir.

Doğa bilimlerindeki gelişmelerle ortaya çıkan evren tablosunun, düşük olasılıklar olarak mucizeleri içinde barındırdığını ve böylesi bir mucize anlayışının, mucizelere karşı getirilen “doğa yasalarına aykırı olma” itirazını geçersiz kılacağını göstermek istiyoruz.

Sonuçta, olasılıkçı yasalarla işleyen bir evrende doğa yasalarına uygun Tanrısal müdahale “olasılıklardan belli olasılığın seçilimi” ile temellendirilebilecekken; belirsizliklerin olduğu bir evrende Tanrısal müdahale “belirsizliğin belirlenmesi” ile açıklanmaya çalışılabilir. 1960’lı yıllarda, evrenin bir köşesindeki girdilerde çok küçük farkların oluşturulmasının, çıktılarda ne kadar büyük farklar oluşturabileceğinin farkına varıldı. Bu durum genelde “kelebek etkisi” olarak bilinir, buna göre İstanbul’daki bir kelebeğin kanat çırpışları, Los Angeles’ta kasırga oluşturabilir. Bu da mikro seviyedeki çok küçük müdahalelerin bile ne kadar büyük önem taşıdığını; çok küçük olasılıkların seçimi veya belirsizliklerin belirlenmesi ile evrende ne kadar geniş bir müdahalenin imkanı olduğunu gösterir.

Entropi yasası determinist ve olasılıkçı bir yapıda işleyen evreni gösterir ve Heisenbergçi kuantum yorumunun indeterminist evren iddiasına sahip değildir. (Caner Taslaman)
http://www.canertaslaman.com/entropi/

posted in KADER | 3 Comments

4th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

TERMODİNAMİK YASALARI

İnsan vücudu 37 derece sıcaklığa sahiptir. Sıcaklığın(temperature) birimi derece, ısının(heat) birimi cal. ’dır. Dışarıdan gelen ısıdır. Isı bir enerjidir. Küçük ve büyük hacimli iki demir parçasının sıcaklığı 10 derece diyelim. Bunların sıcaklıklarını aynı derecede koruyabilmeleri için dışarıdan alacakları ısı miktarı aynı değildir.

Sıfırıncı Yasa: Farklı sıcaklıklarda iki cisim ısıl bakımdan temas ederse sıcak olan cisim soğur, soğuk olan cisim ısınır. İşin temelinde, iki farklı sıcaklığa sahip iki cisim arasında gerçekleşen ısı akışının sıcak cisimden soğuk cisme gerçekleştiği gerçeği yatar. Bu alışveriş, sıcaklık eşitleninceye kadar sürer. Eğer iki sistem birbirleriyle etkileşim içerisindeyken aralarında ısı veya madde alışverişi olmuyorsa bu sistemler termodinamik dengededirler. Termodinamiğin en basit yasasıdır.

Birinci Yasa: Termodinamiğin birinci yasası, evrendeki (tecrit edilmiş bir sistemdeki) toplam enerjinin her zaman aynı olduğunu söyler. 19. yüzyılda bu yasa “enerjinin korunumu yasası” ve “maddenin korunumu yasası” olarak, enerjinin ve maddenin ayrı ayrı ele alınmalarıyla ifade ediliyordu. Fakat Einstein’ın ünlü E=m. c2 (Enerji= Kütle Işık hızının karesi) formülüyle, birbirinden bağımsız olarak görünen bu yasalar birleştirildi. Maddenin enerjinin bir formu olduğunun anlaşılmasıyla yasa, “enerjinin-maddenin korunumu yasası” oldu. Buna göre evrendeki enerji (E) değişmediği için, enerji değişimi  (∆) sıfıra eşittir. Bunun matematiksel formülü şu şekildedir: ∆Eevren=0 (∆= Son enerji veya son zaman ile ilk enerji veya ilk zaman arasındaki fark)

Bu yasa “enerjinin korunumu” olarak da bilinir. Enerji yoktan var edilemez ve yok edilemez sadece bir şekilden diğerine dönüşür. Enerji bir türden başka bir türe dönüşebilir ama toplam enerji miktarı sabit kalır. Alınan enerji ile verilen enerji birbirine eşittir. Benzinde bir potansiyel enerji vardır. Araba benzini yakıt olarak kullanırken bu potansiyel enerji, hareket(kinetik) enerjisine ve ısı enerjisine dönüşür. Bu iki enerjinin toplamı, benzindeki potansiyel enerjiye eşittir. Örneğin yağda yüksek potansiyel enerji vardır. Ateşte tutuşması buna örnektir. İnsan vücudu bu yağı yakabilmesi için buna denk kinetik ve ısı enerjisini açığa çıkarması zorunludur. Termodinamiğin temel kanunlarından birincisini Helmotz; “Isı, bir enerji çeşididir ve enerjinin diğer şekillerine çevrilebilir ” şeklinde ifade etmiştir. Enerji(E), Isı(Q), İş(W) Bir hal değişimi ancak termodinamiğin birinci ve ikinci yasalarına uyarak gerçekleşebilir. (William Rankine- Rudolph Clausius- Lord Kelvin)

İkinci Yasa: İkinci Yasa: Enerjinin niceliğinin(quantity) yanında niteliğinin(quality) de dikkate alınması gerektiğini ortaya koyar. Doğadaki değişiklikler(actual processes) enerjinin niteliğini(quality) azaltan yönde gerçekleşir. Hal değişimlerinin hangi yönde gerçekleşebileceklerini belirler.

Termodinamiğin ikinci yasası (entropi) özellikle Clausius’un çalışmaları sayesinde 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya konuldu. Entropi terimini ilk kullanan da odur. Bu yasayla, enerjinin, sürekli, daha çok kullanılabilir bir formdan daha az kullanılabilir bir yapıya doğru değiştiği söylenir. Kısacası, evrende düzensizlik sürekli artmaktadır ve bu tek yönlü tersinemez bir süreçtir. Evrendeki enerjinin tüm değişmelere karşı sabit kaldığını söyleyen birinci yasa bir eşitlikle belirtilmesine karşın, evrendeki enerjinin sürekli daha düzensiz bir hale gittiğini söyleyen (Pozitif entropi değişikliği: Düzensizliğin artışı, entropinin artışı) ikinci yasa eşitsizlikle belirtilir. Aslında Clausius başta, enerjinin korunumu yasası gibi entropinin korunumu yasasını bulacağını umuyordu; ama, sonuçta evrenin, entropinin korunmaması yasası ile yönetildiğini gördü. Bunu ifade eden formülde, evrendeki entropinin (S), değişiminin (∆) sürekli olarak tek yönlü ve artış halinde olduğunun belirtilmesi için sıfırdan büyük olduğu söylenir. Formül kısaca şöyledir: ∆Sevren > 0

Tek yönlü süreçler sonun habercisidir. İnsanın yaşlanma süreci de, evrendeki entropinin artışı da böyledir. Aslında evrendeki entropinin artışına sebep olan birçok tek yönlü süreci sürekli gözlemlemekteyiz. Isı, hep sıcaktan soğuğa doğru akar, hiçbir zaman soğuktan sıcağa doğru akmaz. Sıcak bir çayın her zaman soğuduğunu gözlemleriz, ama hiçbir zaman odadaki sıcaklık çaya doğru geriye akarak (süreç tersinerek) çayımızı ısıtmaz. Bisikletimizin frenine basarak durmamıza yol açan süreç ısıyı açığa çıkarır, ama hiçbir zaman Güneş’in ısıttığı bisikletimizin hareket ettiğini göremeyiz. Parfümümüzün kapağı açıksa koku odaya dağılır, ama odanın içindeki dağılmış moleküller tekrar bir şişeyi doldurmazlar.

Kapalı bir sistemdeki enerji akışı tek yönlüdür ve bu akış tam bir denge noktasına ulaşıncaya kadar devam eder. Bu denge noktasına “termodinamik denge” denir ve bu durumda entropi, en yüksek değerine kavuşur. Tersine çevrilmesi mümkün olmayan bu fizikî sürecin varlığı, evrenin de, tıpkı insanlarda olduğu gibi, aslâ geri dönüşü olmayan bir yaşlanma sürecine sahip olduğunu gösterir. Gerek bizim Güneşimizde, gerekse evrendeki diğer yıldızlarda, ısının bu tek yönlü hareketine dayalı termodinamik yasa hüküm sürmektedir. Güneş, soğuk uzaya ısı yayarak entropiyi sürekli arttırır. Fakat uzaydaki bu ısı toplanıp da, Güneşe geri dönmez. Termodinamik yasa, entropinin sürekli arttığını ve bu sürecin kesinlikle tek taraflı olduğunu söyler. Entropi ile ilgili bilgileri birçok kişi salt fiziksel bir konu olarak algılamakta ve ele almaktadır. Oysa Entropi Yasası, bizi çok önemli felsefi sonuçlara da ulaştırmaktadır. Bu sonuçlar, maddelenerek şöyle gösterilebilir:

1. Evrendeki ısı akışı, tek yönlüdür ve bu akış geri çevrilemez (Termodinamiğin ikinci kanunu).

2. Buna göre evrende bir gün termodinamik denge oluşacak ve “ısı ölümü” yaşanacaktır. Kısacası evren ebedî değildir, evrenin bir sonu vardır.

3. Şayet evren sonsuzdan (ezel) beri var olsaydı, aradan geçen zamanda evren çoktan termodinamik dengeye gelip “ısı ölümü”nü yaşıyor olacaktı. Şu halde ölümlü bir evren, sonsuzdan beri var olamaz.

4. Evren sonsuzdan beri var olamıyorsa, evrenin bir başlangıcı var demektir. Bu başlangıç durumundaki evren, düşük entropili bir halden yüksek entropili duruma doğru gitmektedir. Entropinin sürekli olarak artıp hiç azalmaması, evrenin başlangıcının çok düşük entropili olduğunu gösterir. [Caner Taslaman Big Bang ve Tanrı, s. 67-68]

“Isı, sıcak bir yerden daha soğuk bir yere doğru kendiliğinden akar. Akan ısı miktarının bir kısmını işe çevirme imkânı mevcuttur. ” “Dışarıdan iş almadan soğuk kaynaktan ısı alarak, sıcak kaynağa ısı taşımak mümkün değildir. “

Günlük tecrübelerimiz bize gösterir ki ısı; muhtelif ısı kaynaklarından, çeşitli yollarla alçak sıcaklık bölgelerine geçer. Bunun sonucunda ısı kaynaklarının sıcaklıkları eşit hale gelir. Bu olay kâinatın her tarafında yaşanmaktadır. Kâinatta birçok güneş (ısı kaynağı) vardır. Bunlar, termodinamiğin ikinci kanununa göre, çevrelerine devamlı ısı yayarlar. Kâinat, (bir sistem olarak) devamlı ısı almaktadır. Dolayısıyla kâinatın entropisi daima artar. Buna “Kâinatın entropisi, bir maksimum değere doğru çoğalıyor. ” denir. Bir gün kâinatta sıcaklık eşit hale gelecektir. Kâinatta sıcaklık eşit olduğu zaman potansiyel bir enerji olsa bile hayat olmayacaktır. Çünkü hayat, birbirine zıt kutupların varlığı ile devam eder. Rüzgârın esmesi, yağmurun yağması, hayatın devamı, farklı ısı kaynaklarına bağlıdır.

II. yasaya göre tüm doğal ve teknik enerji dönüşüm süreçleri tersinmezdir (yanan kağıt geri dönmez) ve bu süreçlerin yönü hep olasılığı yüksek olan duruma doğrudur. Enerji farklarının azaldığı ve ortadan kalktığı durum olası durumdur. Isı enerjisi hiçbir zaman tümüyle bir diğer enerji formuna, örneğin mekanik enerjiye, dönüşmez. Ancak bu saptamadan, dönüşüm süreci esnasında, enerjinin bir kısmının yok edildiği anlamı çıkarılmamalıdır.

Termodinamik II. Yasaya göre tüm doğal (reel) enerji dönüşüm süreçlerinde entropi sürekli artar. Entropi kavramı sezgisel bir büyüklüktür, kendine özgü bir birimi yoktur ve sıcaklık, basınç, ağırlık vb fiziksel büyüklükler gibi ölçülmesi mümkün değildir. Ancak hesap yoluyla bulunur. Entropi artışı sonunda, sistemde ısıl eşitliğe ulaşılır. Bardak içindeki suya konulan buz parçası bir müddet sonra erir ve bardaktaki suyun sıcaklığı (veya oda sıcaklığı ile) bir dengeye kavuşur.

Kapalı bir sistemde ve tersinmez süreçlerde entropi daima artar. Entropi artışı ancak denge (ısıl denge)durumunda sabit kalır.

Sisteme dışardan enerji verilmediği sürece düzenin düzensizliğe düzensizliğin de kaosa dönüşeceğini anlatır. Kırık bir bardağın durup dururken veya kırarken harcanan enerjiden daha azı kullanılarak eski haline döndürülemeyeceği örneği verilir klasik olarak. Yine aynı şekilde devrilen bir kitabı düzeltmek için devirirken harcanan enerjiden fazlasını kullanmak gerekir, potansiyel enerjinin bir kısmı ısıya dönüşmüştür ve geri getirilemez. Aynı zamanda evrendeki düzensizlik eğilimini de anlatır. Düzensizlik eğilimini anlatırken entropi kelimesini kullanır. Yunanca, en = ingilizcedeki ‘in’ gibidir, önüne geldiği kelimeye -de, -da eki verir ve tropos = yol kelimesinin çoğulu olan ‘tropoi’ (tropi diye telaffuz edilir) kelimesinden. Yani; “yolda”).

Düzensizlik ya değişmez ya da artar. Örnek olarak difüzyon(çok yoğun ortamdan az yoğun ortama dağılma: örneğin parfüm) verilebilir. Ayrı duran maddeler bir arada olandan daha düzenlidir ve kendiliğinden karışmış sıcak ve soğuk sudan olmuşmuş ılık suyun, bir daha sıcak ve soğuk diye ayrılması imkânsızdır.

1. Eskime, yaşlanma, yıllanma gibi eylemlerin nedenidir. 2. En düzensiz enerji ısıdır ve bir gün gelecek bütün enerji ısı olacaktır ve bu da evrenin sonu demektir. 3. İleri sürülecek teoriler termodinamiğin 2. kanunuyla çelişmemelidir. 4. Entropi iş yapma yeteneği olmayan (işe yaramaz) enerji olarak da tanımlanır. İki cam balona farklı sıcaklıklarda gaz, cam balonlar arasına da bir pervane konacak olursa ilk başta pervanenin döndüğünü görülecektir. Fakat sonra entropi(havaya giden ısı akışı) arttığı için pervanenin dönmesi duracaktır. 5. Spor yapmak için bir parkta 100 metrelik bir koşu yapıldığını, 100 metrenin sonunda yorulup koşamayacak hale gelindiğini ve bir yere oturulduğu düşünülecek olursa koşarken harcanmış olan ve bir daha kazanılamayacak olan enerjiye entropi denir.

Sistemin düzensizliği arttıkça artan herhangi bir fonksiyon rahatça entropi fonksiyonu olabilir. Örneğin bir bardak suyumuz olduğunu ve bunun içine bir damla mürekkep damlatıp gözlediğimizi düşünelim ve içeride neler olduğunu hayal etmeye çalışalım. Mürekkep molekülleri başlangıçta kısa bir süre bir arada bekleştikten sonra su içine dağılmaya başlayacaklardır. Çünkü kendilerine çarpan su molekülleri tarafından değişik yönlere itileceklerdir (su ve mürekkep maddelerinin kimyasal bağlarının birbirlerini itmeye elverişli olmalarından dolayı). Şimdi de olağanüstü bir bilgisayarın, sistemin bütün mümkün durumlarını sayabildiğini düşünelim. Sistemin bir durumu denildiğinde anlamamız gereken şey bir molekülün belirli bir koordinata ve belirli bir hıza; bir başka molekülun bir başka belirli koordinata ve hıza sahip olduğu konfigürasyondur. Bardaktaki mürekkep örneğinde bu tür durumların sayısının çok fazla olduğu açıktır. Zira bunların çok büyük bir kısmı mürekkebin moleküllerinin bardak içinde oraya buraya rasgele dağıldığı, düzensiz, yani yüksek entropili durumlara karşılık gelirler. Bizim algıladığımız düzeyde bunların hepsi homojen durumlardır. Çünkü karışıma baktığımızda o molekülün burada, bir başkasının şurada olmasına aldırmadan, mürekkebin homojen olarak dağıldığını söyleyebiliriz. Yani olağanüstü sayıda farklı mikroskopik durum tek bir makroskobik duruma, yani homojen duruma karşılık gelir.

Aslında sistemler bozulmamakta, enerji değişimi bazında en kararlı hali almaya çalışmaktadırlar. Hayatın anlamı da budur, yaşam entropi yollarından biridir, şekerin çaya çok daha çabuk karışmasını sağlayan kaşık işlevindedir.

Kapalı bir sistemde entropi her zaman artar. Kapalı sistem kısmı çok önemlidir. Sisteme enerji vermek suretiyle entropisi azaltılabilir. Dünya kapalı bir sistem değildir. Güneşten sürekli olarak enerji akmaktadır dünyaya, ve düzeni bu sağlar.

posted in KADER | 3 Comments

4th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

EVRENSEL ÇEKİM YASASI

NEWTON’UN GENEL ÇEKİM YASASI: Evrendeki tüm cisimler birbirini çeker. Güneş gezegenleri, gezegenler uyduları, gezegenler güneşi, masa kül tablasını, kül tablası sigarayı vb. hep çekerler. Tüm bu çekim kuvvetleri “kütle çekim kuvveti” adını alır. “Newton’un Genel Çekim Yasası” bu kuvveti nicel olarak ifade eden bir yasadır. İki cisim arasındaki çekim kuvveti cisimlerin kütleleri ile doğru orantılı, aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılıdır.

1)Birbirini çeken kütleler ne olursa olsun, daima yani, cisimlerin birbirine uyguladığı çekim kuvveti daima eşit değerde ve ters yöndedir. Örneğin, Dünya Ay’ı ne kadarlık kuvvetle çekerse, Ay da Dünya’yı aynı şiddette çeker. Dünyanın bir cisme uyguladığı kuvvet, o cismin ağırlığını oluşturur. Sözgelimi ağırlığı 650 Newton (yaklaşık 65 kg) olan bir kimse, Dünya tarafından 650 Newton’luk bir kuvvetle çekiliyor demektir. Bu kimse de Dünyayı 650 Newton’luk kuvvetle kendine doğru çeker. Diyeceksiniz ki, madem biz de Dünya’yı çekiyoruz, neden hep biz onun üzerine düşüyoruz? Tabi ki öyle olacak! Büyük kütlelere hareket vermek zordur. Bu nedenle Dünya bizim üzerimize değil, biz onun üzerine düşeriz!

2)Kütle çekim kuvveti hesaplanırken cisimlerin kütleleri, kendi kütle merkezinde toplanmış noktasal kütle gibi alınır.

3)Cisimlerin arasındaki uzaklık olarak da kütle merkezleri arasındaki uzaklık alınır.

 

ENERJİ(ERKE)

Enerjiye günümüzde ancak matematiksel bir tanım yapılabilmektedir. Enerji, bir cisim ya da sistemin iş yapabilme yeteneği, “yaratılan güç” anlamındadır. Doğrudan ölçülemeyen bir değer olup fiziksel bir sistemin durumunu değiştirmek için yapılması gereken yoluyla veya enerji türüne göre değişik hesaplamalar yoluyla bulunabilir. Sözcük, Eski Yunan dilindeki εν = içinde ve εργον = iş kelimelerinden türemiştir, bu açıdan anlam olarak ‘işe dönüştürülebilen’ bir şey olduğu söylenebilir. Fizikte kullanılmaya başlamadan önce genel anlamda ‘güç’ kelimesi yerine kullanılmaktaydı. Enerjinin başka bir tanımı ise, iş ailesinden olup bir fiziksel sistemin ne kadar iş yapabileceğini ya da ne kadar ısı değiş tokuşu yapabileceğini belirleyen bir durum fonksiyonudur.

Albert Einstein kütle ile enerjinin eşdeğer olduğunu çok bilinen E = m. c2 formülü ile göstermiştir. Enerji korunumlu bir büyüklüktür, aynı zamanda biçim değiştirebilir. Bunun en sıradan örneği Hidroelektrik Santrallerinde elektrik enerjisine dönüştürülen suyun potansiyel enerjisidir. Bu dönüşüm işlemi pratikte birebir olamaz, kayıplar oluşur. Enerji korunumlu bir büyüklük olmasına rağmen diğer biçime dönüştürülemeyen ve dolayısıyla ısı olarak etrafa yayılan enerji, teknik terimle kayıp olarak nitelendirilir. Enerjinin korunduğunu ilk gösteren James Prescott Joule‘ dur. Joule, deneyinde m kütleli bir cismi, bir makaraya bağlayarak belirli bir yükseklikten aşağıya bırakmıştır. Makara aynı zamanda termal olarak yalıtılmış bir ısı kutusunun içindeki çarklara bağlıdır. Cisim aşağıya indikçe kutunun içindeki çarklar döner ve içerdeki sıvının sıcaklığını ölçen termometrede ΔT kadar bir artış gözlemlenir. Isı kutusunun özısısına ve makaranın sürtünmesine harcanan enerji bu dönüşümdeki kayıplar olarak varsayılırsa, enerjinin biçim değiştirebildiği ve korunumlu olduğu bu sayede gösterilmiş olur.

Enerji hareket eden ve hareketi sağlayan şeydir. Kısacası enerji, harekettir. Kâinatta çeşitli enerjiler mevcuttur. Elektrik enerjisi, su enerjisi. Rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi, nükleer enerji v. s. Enerji çeşitli şekillerde bulunabilir. Fakat bu şekillerin tamamı iki ana başlığa indirgenebilir. Bunlar kinetik enerji ve potansiyel enerjidir.

 

POTANSİYEL ENERJİ

Cisimlerin bulundukları fiziksel durumlardan ötürü depolandığı kabul edilen enerjidir. Örneğin yükseğe kaldırılan bir cisim, barajlarda biriken su, sıkıştırılan veya gerilen yay potansiyel enerji depolar. Potansiyel enerji yerden yüksekliğe veya cisimdeki değişikliğe bağlıdır. Ep ile gösterilir. Cisimlerin bulundukları durumlardan dolayı sahip oldukları enerjidir. Durağan enerji. İlk bakışta yokmuş gibi görünen enerjidir. Mesela yükseğe asılı bir top potansiyel enerji taşır. Yerçekiminin etkisi ile düştüğünde kinetik enerjiye yani hareket halindeki enerjiye dönüşür.

Yer çekimi Potansiyel Enerjisi: Bir kütle, bulunduğu yerden düşey konumdaki alt bir noktaya göre yüksekte ise, sahip olduğu enerjiye Yer çekimi Potansiyel Enerjisi denir. Yerçekimi sonucunda faydalı iş yapılmasını sağlayan enerjiye yerçekimi enerjisi adını vermekteyiz. Örneğin akmakta olan bir nehir barajdan yerçekimi kuvveti ile aşağı düşerken türbin kanatlarına çarparak, türbini dönmesine sebep olmakta ve  elektrik enerjisinin oluşmasını sağlamaktadır.

Isı (Termal) Potansiyel Enerji: Kömür, petrol, linyit, doğalgaz gibi yakıtların yakılmasıyla ısı enerjisi ortaya çıkmaktadır. Elde edilen ısı enerjisi ilk önce türbinler yardımıyla mekanik enerjiye, daha sonra da jeneratörler yardımıyla elektrik enerjisine dönüştürülebilmektedir. Evlerimizde, kışın ısınmak, mutfak ve banyoda sıcak su elde etmek, yemek pişirmek için ısı enerjisinden sıkça faydalanmaktayız.

Elektrik Potansiyel Enerjisi: Elektrik yüklemesi sebebi ile ortaya çıkan enerjidir. Yüklenmiş partiküllerin hareket enerjisidir. Cisimlerin atom yapısındaki elektronların hareket etmesiyle oluşan kuvvete elektrik enerjisi adı verilmektedir. Elektrik enerjisi maddeye ait bir özelliktir. Gözle görülmez fakat tesiriyle hissedilir. Elektrik enerjisini bugün geceleri aydınlatma için ve ayrıca televizyon, çamaşır makinesi gibi ev aygıtlarını çalıştırmak için  sıkça kullanmaktayız. Elektrik enerjisi diğer enerji çeşitlerinden elde edilebilir ve diğer enerji çeşitlerine kolayca dönüşebilir. Etkileri: 1)Isı etkisi 2)Işık etkisi 3)Magnetik etkisi 4)Kimyasal etkisi 5)Fizyolojik etkisi(canlı üzerinde)

Kimyasal Potansiyel Enerji: Kimyasal tepkime sonucunda ortaya çıkan enerjiye kimyasal enerji adı vermekteyiz. Günlük hayatımızda sıkça kullandığımız pil ve aküler kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren düzeneklerdir. Pil ve akülerde elektrik enerjisinin depolanması kimyasal yöntemlerle yapılmaktadır. Kimyasal enerji; mekanik, ısı ve ışık enerjisine dönüştürülebilmektedir.

Nükleer Potansiyel Enerji: Atom çekirdeklerinin kararsızlığı nedeni ile oluşan enerjidir. Bu durumdaki nesne, elektromanyetik dalga veya ışık yaydığı için yayınım enerjisi olarak da adlandırılır. Atom çekirdekleri tarafından depolanmış enerjidir. Uranyum, Plütonyum gibi ağır atomların bölünmesi veya helyum, hidrojen, lityum gibi hafif çekirdeklerin birleşmesi sonucunda ortaya çıkmaktadır. Günümüzde birçok ülke, nükleer enerjiden elektrik enerjisi elde etmek amacıyla faydalanmaktadır.

Manyetik Potansiyel Enerji:

Elastik Potansiyel Enerji:

 

 

KİNETİK ENERJİ

Hareketin sebep olduğu enerjidir. Hareket eden cisimlerin sahip olduğu enerji şeklidir. Bir cismin kinetik enerjisi ne kadar büyükse cisim o kadar büyük yapar. Hız, rölatif (bağıl, göreceli, izafi) bir büyüklüktür. Mesela, yukarı fırlatılan bir taş belirli bir kinetik enerjiye sahiptir. Yukarı hareketi sırasında hızı azaldığından kinetik enerjisi azalır, ancak yükseklik kazandığından potansiyel enerjisi artar. Sürtünme ile olan kayıplar gözönüne alınmazsa, toplam enerji sabit kalır. Bu durum, enerjinin korunumuna bir örnektir. Hareket halindeki enerjidir. Aslına bakarsanız potansiyel enerji de her an kinetik enerjiye dönüşebilecek bir yapıdadır. İçin için hareket halindedir.

Mekanik Enerji: Faydalı iş yapabilen hareket enerjisidir. Hareket enerjisi (kinetik enerji) bir iş yaptığında mekanik enerji olarak ortaya çıkmaktadır. Elektrik santrallerinde türbine çarpan suyun mekanik enerjiye dönüştüğü gibi pense ile kablo keserken, tornavida ile vida sıkarken vb. durumlarda da mekanik enerji üretilmiş olmaktadır. Elde edilen mekanik enerji ile her hangi bir iş yapılabileceği gibi elektrik enerjisi de üretilebilmektedir.

Enerji kullanıldığında, bir tür enerjiden diğer bir türe dönüşmektedir. Örneğin, barajlarda düşmekte olan suyun yerçekimi enerjisi, türbini döndürdüğünde mekanik enerjiye dönüşmektedir.  Bu mekanik enerji, dönen türbinin ucunda bulunan jeneratörde elektrik enerjisine dönüşmektedir. Elektrik enerjisi daha sonra evlerimizde kullanılırken farklı enerji türlerine dönüşmektedir.

 

ENERJİNİN KORUNUMU

Kapalı bir sistemde, potansiyel enerjinin, kinetik enerjiye veya kinetik enerjinin, potansiyel enerjiye dönüşümünde, her birindeki artma, diğerindeki azalmaya eşittir. Kapalı bir sistemde enerji korunacağından sabit bir değeri vardır. Dolayısıyla enerjideki değişim sıfırdır.

Maddenin yaradılışı, enerjinin maddeye dönüşmesi ile bağlantılıdır. Einstein’ın enerjinin korunumu kanununa göre; enerji, yoktan var olmaz ve varken de yok olmaz. Ancak madde enerjiye dönüşebilir ve enerji de maddeye dönüşebilir. Enerji hep vardır. Başlangıçta, madde yoktu. Yaradan büyük bir patlama ile mevcut olan bu enerjiyi maddeye dönüştürdü. Ve evren oluştu. Gezegenler, yıldızlar, süpernovalar. . . Hepsi yapılarındaki bu enerji ile kendi etraflarında dönmektedirler. Ve bu enerjileri bitip tükendiğinde, patlayıp dağılarak madde yapıları toz haline gelmekte ve ortaya muazzam bir enerji açığa çıkmaktadır. İşte açığa çıkan bu enerji hızla dönerek bir enerji girdabı meydana getirir. Bu girdap ise süpernova patlamalarında, kara delikleri oluşturmaktadır. Bu yüzdendir ki, kara delikler büyük bir çekim gücüne sahiptirler ve çevresine yaklaşan her cismi, büyüklüğü ne olursa olsun kendilerine çekip yutarlar.

Enerji hep vardır. Madde haline dönüştüğünde ise maddenin atom yapısında küçücük bir zerreciğin içine saklanmıştır. Atom çekirdeği parçalandığında ortaya çıkan bu enerji tahmin edilemeyecek kadar büyük ve öldürücüdür. İlginç olan rabbimizin bu güçteki bir enerjiyi bir zerreciğin içine sıkıştırmış olmasıdır. Yeryüzünde bakıp gördüğümüz her şey Allah’ın takdir ettiği bir enerji ile yüklüdür. Ve her şey için bir ömür belirlemiştir. Bakıp ta gördüğümüz dağlar aslında enerji yüklüdür. 27/88-“Sen dağlara bakar da onları donuk-durgun görürsün. Oysaki onlar, bulutların dolaştığı gibi dolaşmaktadır. Her şeyi güzel ve mükemmel yapan Allah’ın sanatıdır bu. Yaptıklarınızdan gereğince haberdardır O. ”

Füzyon, nükleer kaynaşma(füzyon), fizyonun(nükleer parçalanma) tersine, farklı iki element çekirdeğinin birleşerek daha ağır bir element atom çekirdeği oluşturmasıdır. Çekirdek Tepkimesi olarak da bilinen bu tepkimenin sonucunda çok büyük miktarda enerji açığa çıkar.

Füzyon tepkimeleri Güneş‘te her an doğal olarak gerçekleşmektedir. Güneş’ten gelen ısı ve ışık, hidrojen çekirdeklerinin birleşerek helyuma dönüşmesi ve bu dönüşüm sırasında kütle kaybı karşılığı enerjinin ortaya çıkması sayesinde meydana gelmektedir. Kütle kaybının karşılığı enerjinin büyüklüğü Einstein‘in ünlü E = mc² formülüyle rahatlıkla hesaplanabilir.

posted in KADER | 2 Comments

4th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KEPLER KANUNLARI

Kepler, gezegenlerin Güneş etrafında yaptıkları hareketleri inceleyerek üç kanun ile açıklamıştır. 1. Yörüngeler Kanunu: Her gezegen odaklarından birisinde Güneş bulunan elips şeklindeki yörüngede dolanır. Bu kanuna göre, bütün gezegenlerin yörüngelerinin ortak noktası Güneş’tir. (GEZEGENLER GÜNEŞ ETRAFINDA BELİRLİ BİR YÖRÜNGEDE DOLANIRLAR. ) 2. Alanlar Kanunu: Gezegeni Güneş’e birleştiren çizgi eşit zaman aralıklarında eşit alanlar tarar. Öyleyse gezegenin hızı Güneşe yaklaştıkça artar, uzaklaştıkça azalır. 3. Periyotlar Kanunu: Bütün gezegenlerin yörüngelerinin ortalama yarıçaplarının küpünün periyotlarının karelerine oranı sabittir. Ortalama yörünge yarıçapı büyük olan gezegenlerin (Güneşe uzak ) periyotları da büyüktür.

 

NEWTON’UN HAREKET KANUNLARI

Newton’un birinci hareket kanunu: Bir cismin dışarıdan uygulanan bir kuvvete maruz kalmadığı sürece, doğru bir çizgi boyunca sabit bir hızla hareket ettiğini ileri sürer. Şeyler, uzakta hareket ediyorlardı, çünkü ilk hareket verildiği andan sonra onları durduracak bir şey yoktu. İlk kez göklerdeki cisimlerin hareketi açıklanıyordu. Ancak üç yüzyıl sonra bu ilk hareketin nasıl var olduğu Büyük Patlama Teorisiyle açıklanabilecekti.

Newton’un ikinci hareket kanunu: Hareket halindeki bir cismin momentumundaki (kütle x hız) değişim oranının cisme uygulanan kuvvetle orantılı olduğunu ileri sürer. Başka bir deyişle duran ya da hareket halindeki bir cisme uygulanan kesintisiz kuvvetin etkisi o cisme hız kazandırır. Galileo, eğri Pisa Kulesinden aşağıya cisimler attığında keşfetmişti; yerçekiminin çekim kuvveti bir cisme hız kazandırıyordu. Ay Dünya çevresinde yörüngede dönerken aynı şey olur. Yerçekiminin (g) sürekli etkileyen kuvveti Ay’ı Dünya’ya doğru hız kazanmaya iter, ama ayın momentumu (kütle x hız) onun yörüngede kalmasını etkiler. Sonuç olarak ortaya çıkan kuvvetlerin sürekli dengesi onu yörüngede tutar.

Newton’un üçüncü hareket kanunu: Bir cismin bir başka cisme kuvvet uygularsa ikinci cismin de birincisine eşit ve ters yönlü bir tepki kuvveti uygulayacağını ileri sürer.

Bu üç temel kanunu uygulayarak, Newton, sonunda çekim kuvvetinin iki cisim arasında nasıl etkili olduğunun kararını verebildi. Bunun iki cismin kütlelerinin çarpımıyla doğru orantılı ve iki cismin merkezleri arasındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğunu gösterdi. Bu, ünlü formülünde (e = m. c2) ifade edilmişti.

posted in KADER | 0 Comments

4th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Evrendeki Temel Kuvvetler

Bu kuvvetler yerçekimi kuvveti olarak bildiğimiz kütle çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvettir. Bunların hepsi birbirinden farklı şiddete ve etki alanına sahiptir. Güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler sadece atomun yapısını belirlerler. Diğer iki kuvvet, yani yerçekimi ve elektromanyetizma ise, atomların arasındaki ilişkiyi ve dolayısıyla tüm maddesel objeler arasındaki dengeyi belirlerler.

 

 

Kuvvet

Taşıyıcı parçacık

Nispi gücü

Behavior

Elektromanyetik kuvvet

Foton

1036

1/r2

Güçlü nükleer kuvvet

Gluon

1038

1/r7

Zayıf nükleer kuvvet

W+, W-, Z0

1025

1/r5 to 1/r7

Kütle çekim kuvveti

Graviton

1

1/r2

 

Elektromanyetik kuvvet: Bu kuvvetin keşfedilmesi fizik dünyasında bir çığır açtı. Her cismin kendi yapısal özelliğine göre bir “elektrik yükü” taşıdığı ve bu elektrik yükleri arasında bir kuvvet olduğu öğrenilmiş oldu. Bu kuvvet zıt elektrik yüklü parçacıkların birbirini çekmesini, aynı yüklü parçacıkların da birbirlerini itmelerini sağlar. Bu sayede bu kuvvet atomun çekirdeğindeki protonlarla çevresindeki yörüngelerde dolaşan elektronların birbirlerini çekmelerini sağlar. İşte bu şekilde atomu oluşturacak iki ana unsur olan “çekirdek” ve “elektronlar” bir araya gelme fırsatı bulurlar.

Bu kuvvetin şiddetindeki en ufak bir farklılık elektronların çekirdek etrafından dağılmasına ya da çekirdeğe yapışmasına neden olur. Her iki durumda da atomun, dolayısıyla madde evreninin oluşması imkânsız hale gelir. Oysa bu kuvvet ilk ortaya çıktığı andan itibaren sahip olduğu değer sayesinde çekirdekteki protonlar elektronları atomun oluşması için gereken en uygun şiddette çeker.

Elektrik kuvveti, yüklü iki parçacığın birbirini ittiği (yükleri aynı işaretli ise) ya da birbirlerini çektiği (yükleri zıt işaretli ise) kuvvettir. Manyetik kuvvet, elektrik yüklü bir parçacığın manyetik alandan geçerken üzerine etki eden kuvvettir. Bir manyetik alan, bir sarmalın sarımlarında dolaşan elektron örneğinde olduğu gibi, elektrik yüklü parçacıklar hareket ettiğinde ortaya çıkar. Elektrik kuvveti ve manyetik kuvvet birbirleri ile ilişkilidir. James Clerk Maxwell, 1873‘de elektrik ve manyetik kuvvet alanlarının uyduğu eksiksiz denklemleri bulmayı başardı ve böylece günümüzde elektromanyetizma denilen kuramı elde etmiş oldu. Elektromanyetik kuvvetin temel parçacıklara etki ederken gösterdiği özellikler şu şekilde sıralanabilir. Özellikler:

·  Kuvvet, elektrik yükü üzerine evrensel bir şekilde etkir.

·  Kuvvet, çok büyük bir menzile sahiptir (manyetik alanın yıldızlar arası etkisi vardır).

·  Kuvvet oldukça zayıftır. Kuvvetin şiddeti, elektron yükünün karesinin 2hc(2 x Planck sabiti x ışık hızı)’na bölümüne eşittir. Bu oran yaklaşık 1/137,036 dır.

·  Bu kuvvetin taşıyıcısı, durgun kütlesi sıfır, spini 1 olan ve foton denilen bir parçacıktır. Fotonun kendisinin elektrik yükü yoktur.

 

Tarihçe: Tarihte elektrik ve manyetizmanın ilk etkileri Çinliler ve Yunanlar tarafından incelenmiştir. Yunanlar bir parça kehribarın sürtüldüğünde bazı nesneleri çektiğini gözlemlemiştir. (Elektron kelimesi kehribarın yunanca karşılığından türemiştir). Daha sonra Oersted, Coulomb, Ampere, Biot, Savart ve Gauss‘un teorik ve deneysel çalışmalarıyla elektrik ve manyetizma ile ilgili gelişmeler sağlanmıştır. Deneysel açıdan elektrik ve manyetizmaya en büyük katkının Michael Faraday tarafından yapıldığı söylenebilir. Bütün bu bilim adamlarınca biriktirilen bilgiler James Clerk Maxwell tarafından dört denklem altında toplanmıştır. Bu denklemler Maxwell denklemleri olarak bilinir ve kuantum fiziği öncesi bilinen bütün elektrik ve manyetik görüngüleri açıklamaktadır.

 

Güçlü Nükleer Kuvvet: Çevremizde gördüğümüz her şeyin, kendimiz de dâhil olmak üzere atomlardan oluştuğunu ve bu atomların da pek çok parçacıktan meydana geldiğini gördük. Peki bir atomun çekirdeğini oluşturan tüm bu parçacıkları bir arada tutan güç nedir? İşte çekirdeği bir arada tutan ve fizik kurallarının tanımlayabildiği en
şiddetli kuvvet olan bu kuvvet, “güçlü nükleer kuvvet”tir.

Bu kuvvet atomun çekirdeğindeki protonların ve nötronların dağılmadan bir arada
durmalarını sağlar. Atomun çekirdeği bu şekilde oluşur. Bu kuvvetin şiddeti o kadar fazladır ki, çekirdeğin içindeki protonların ve nötronların adeta birbirine yapışmasını sağlar. Bu yüzden bu kuvveti taşıyan çok küçük parçacıklara Latince’de “yapıştırıcı” anlamına gelen “gluon” denilmektedir. Bu yapışmanın şiddeti çok hassas ayarlanmıştır. Bu yapıştırıcının kuvveti protonların ve nötronların birbirlerine istenilen mesafede bulunmalarını sağlamak için özel olarak tespit edilmiştir. Söz konusu kuvvet biraz daha
yapıştırıcı olsa protonlar ve nötronlar birbirlerinin içine geçecek, biraz daha az olsa dağılıp gideceklerdi. İşte bu kuvvet Büyük Patlama’nın ilk saniyelerinden beri atomun çekirdeğinin oluşması için gerekli olan yegâne değere sahiptir.

 

Zayıf Nükleer Kuvvet: Şu an yeryüzündeki düzeni sağlayan en önemli etkenlerden biri de atomun kendi içinde dengeli bir yapıya sahip olmasıdır. Bu denge sayesinde maddeler bir anda bozulmaya uğramaz ve insanlara zarar verebilecek ışınları yaymaz. Atom bu dengesini çekirdeğindeki protonlarla nötronlar arasında var olan “zayıf nükleer kuvvet” sayesinde elde eder. Bu kuvvet özellikle içinde fazla nötron ve proton bulunduran çekirdeklerin dengesini sağlamada önemli bir rol oynar. Bu dengeyi sağlarken gerekirse bir nötron protona dönüşebilir.

Bu işlem sonucunda çekirdekteki proton sayısı değiştiği için, artık atom da değişmiş, farklı bir atom olmuştur. Burada sonuç çok önemlidir. Bir atom parçalanmadan, başka bir atoma dönüşmüş ve varlığını korumaya devam etmiştir. İşte bu şekilde de canlılar kontrolsüz bir şekilde çevreye dağılıp insanlara zarar verecek parçacıklardan gelebilecek tehlikelere karşı adeta bir emniyet kemeri gibi korunmuş olur.

 

Kütle Çekim Kuvveti: Bu kuvvet algılayabildiğimiz tek kuvvet olmasına rağmen, aynı zamanda da hakkında en az bilgi sahibi olduğumuz kuvvettir. Şiddeti diğer kuvvetlere göre en düşük kuvvet olmasına rağmen, çok büyük kütlelerin birbirini çekmelerini sağlar. Evrendeki galaksilerin, yıldızların birbirlerinin yörüngelerinde kalmalarının nedeni bu kuvvettir. Dünyanın ve diğer gezegenlerin Güneş’in etrafında belirli bir yörüngede kalabilmelerinin nedeni de yine yerçekimi kuvvetidir. Bizler bu kuvvet sayesinde yeryüzünde yürüyebiliriz. Bu kuvvetin değerlerinde bir azalma olursa yıldızlar yerinden kayar, dünya yörüngesinden kopar, bizler dünya üzerinden uzay boşluğuna dağılırız. En ufak bir artma olursa da yıldızlar birbirine çarpar, dünya güneşe yapışır ve bizler de yer kabuğunun içine gireriz. Tüm bunlar çok uzak ihtimaller olarak görülebilir, ama bu kuvvetin şu an sahip olduğu şiddetinin dışına çok kısa bir süre dahi çıkması, bu sonlarla karşılaşmak için yeterlidir.

 

Kütle çekim kuvveti (Yerçekimi) olmasaydı; Dünyanın atmosferi uzaya kaçardı. Bizler uzaya kaçardık. Uydular yörüngede kalamazdı. Aslında yörünge olmazdı. Güneş sistemi olmazdı. Yürüyemezdik, ağırlığına göre her şey havada uçuşurdu, sabit bir şey kalmazdı, yağmur damlaları yerçekimi etkisiyle düştüğü için yağmur yağmazdı, bitkiler köklerini toprağın diplerine salmaz ve bitkiler yetişmezdi, en ufak bir rüzgârda denizler yer değiştirirdi, musluktaki su yukarı akardı, havaya attığımız şeyler bir daha geri gelmezdi(futbolda kalecinin vuruşu), üzerimize hiç yağmur yağmazdı, terazi diye bir şey kullanamazdık, yemek yeme su içme gibi ihtiyaçlarımız çok zorlaşırdı, yere basamazdık, binalarda kiremit kullanamazdık, ölen kanatlı hayvanlar hep havada kalırdı. Aslında kütle çekim kuvveti de diğer kuvvetler gibi çok önemli ve gizemlidir. Olay sadece düz yolda yürümekten ibaret değil.

posted in KADER | 0 Comments

4th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

HAREKET VE KUVVET

Hareket, fizikte mekanik konusu içerisinde yer alır. Mekanik ile nesnelerin hareketi ve durgun kalma özellikleri açıklanmaya çalışılır. Böylece evrendeki gezegen ve yıldızların hareketleri açıklanabilir, bina, köprü, gökdelen gibi binalar inşa edilebilir, uçak, gemi ve denizaltı gibi araçlar yapılabilir. Kısaca, dünya ve uzayda var olan veya var olması istenen birçok özellik mekanik konusu ile açıklanabilir. İnsanların en çok ilgilendiği ve günlük yaşamında karşılaştığı fiziksel olaylardan birisi harekettir. Bu nedenle fizik bilimine genellikle hareket konusu ile başlanır.

Skaler Büyüklükler: Yalnızca sayılarla ifade edilebilen ve bir birimi olan büyüklüklere denir. Skaler büyüklükler, kütle, sıcaklık, güç, zaman, iş vb. olarak incelenebilir. Örneğin; 3 metre, 5 kilogram, 35 oC, 600 Newton, 220 Volt gibi.

Vektörel Büyüklükler: Ölçülen büyüklüklerin bazılarındaki sayısal değer ve birim bazen bu veriyi anlamak için yeterli değildir. Bu büyüklüğün yönü, şiddeti, başlangıç noktası ve doğrultusu da önem kazanır. Örneğin; “Araba Ankara’dan İstanbul’a doğru saatte 90 km/sa hızla hareket ediyor” cümlesinde aracın yönü, doğrultusu ve hızı gibi kavramlar bilinmesi gereken değerlerdir. Vektörel büyüklük; şiddeti, yönü, doğrultusu ve başlangıç noktası belirlenebilen büyüklüklerdir. Yani yönlendirilmiş doğru parçalarına vektör denir.

Kuvvet: Günlük yaşantımızda yapılan her işte kuvvet kullanırız. Öğrencinin kitaplarını taşıması, evin kapısının kapatılması, deredeki suyun akması, bir uçağın havalanması kuvvet gerektiren bazı olaylardır. Bu nedenle yaşantımızda kuvvet olmadan bir iş yapmamız mümkün değildir. Kâinattaki bütün itme ve çekme olaylarının temelinde kuvvet vardır. Kuvvet, bir cisme temas ederek olabileceği gibi temas etmeden de meydana gelebilir. Dünya ve güneşin birbirlerini, mıknatısların diğer maddeleri çekmesi ve elektro manyetik çekim temas gerektirmeyen kuvvete örnek verilebilir. O halde kuvvet; fiziksel, kimyasal ve biyolojik sistemlerin temel özelliğini oluşturan en önemli kavramlardan bir tanesidir. Duran bir cismi harekete geçiren, hareket halindeki bir cismi durduran, cismin yön ve doğrultusunu değiştiren veya cisimlerin biçimlerinde değişiklik yapan etkiye kuvvet denir.

Kuvvetin Cisimlerin Hareketlerindeki Etkileri: 1) Kuvvet etki ettiği cisimlere hareket kazandırabilir. 2) Kuvvet cisimlerin hızlarını değiştirebilir. 3) Kuvvet hareket eden cisimlerin yönünü değiştirebilir. 4) Kuvvet cisimlerde şekil değişikliğine sebep olabilir.  5) Kuvvetlerin cisimler üzerinde döndürme etkileri bulunur.

Kuvvet Kavramı: Cisimler arasında oluşan kuvvetleri etkileşim şekline göre iki gruba ayırmak mümkündür. Bunlar sırası ile Temas Kuvvetleri ve Alan Kuvvetleri’dir.

Temas Kuvvetleri: İki cisim arasındaki fiziksel temas(değme) sonucu ortaya çıkan kuvvetlerdir. Örneğin yay kuvveti, sürtünme kuvveti, bir topu hareket ettirmek için topa etki eden itme kuvveti gibi.

Alan Kuvvetleri: Cisimler arasında temas olmadan etkisini gösteren kuvvetlerdir. Örneğin yerçekimi kuvveti, elektrik ve manyetik kuvvet gibi.

Bileşke kuvvet(Kuvvetler iş başında): 1-Kuvvetlerin Bileşkesi(Bileşke Kuvvet = Net Kuvvet) 2-Kuvvetlerin Dengelenmesi 3-Dengelenmiş ve Dengelenmemiş Kuvvetler 4-Etki–Tepki Prensibi 5-Dengeleyici Kuvvet

Ağırlık bir kuvvettir: 1- Genel (Evrensel)Çekim Kuvveti 2- Kütle Çekim Kuvveti 3- Yer Çekimi Kuvveti 4- Kütle ve Ağırlık Arasındaki Farklar

İvme (Hız Değişimi): Cisimlerin hareketleri her zaman sabit hızlı hareket biçiminde olmaz. Gidilen yolun durumuna göre bazen hızlanma bazen de yavaşlama olur. Eğer cisim gittikçe hızlanıyorsa, hızın değeri zamanla büyürken, yavaşlayan cisimlerde hız küçülür. Buna göre, hızlanan cisim bir an öncesinden daha çok yol almaya, yavaşlayan cisim de daha az yol almaya başlar. 

Sürtünme kuvveti: Bir cismi farklı yüzeylerde hareket ettirmenin, cismin hareketinde değişiklikler yaptığını günlük yaşantımızdan bilmekteyiz. Pürüzlü, kaygan veya cilalı yüzeylerde aynı cismin hareketi farklı farklı olmaktadır. Cam üzerinde bir cisim daha kolay hareket ederken tahta üzerinde hareket etmesi daha zordur.

Cismin hareket ettiği yüzeyin pürüzlü olması, cismin harekete geçmesini zorlaştırırken, düz veya pürüzsüz yüzeylerde aynı cisim daha kolay harekete geçer. Bu nedenle halı, tahta, taşlı zemin gibi yüzeylerde cismi harekete geçirmek için gerekli olan kuvvet; cam, asfalt, yağlı zemin gibi yüzeylerdeki aynı cismi hareket ettirmek için gerekli olan kuvvetten daha büyüktür. Yani cismin temas ettiği yüzeyin pürüzlüğü arttıkça, cismin harekete geçmesi için gerekli olan kuvvete artmaktadır.

Sürtünme kuvveti olmasaydı: Sürtünme kuvveti, cisimlerin yüzeyde tutunmasına yardım eden bir etkendir. Eğer sürtünme kuvveti var olmasaydı birçok yaşamsal faaliyet mümkün olmazdı. Yolda yürüyemez, bir yerde oturamaz, yemek yiyemez, yazı yazamaz, araç kullanamazdık. Örneklerde de görüldüğü gibi her türlü hayati olayın gerçekleşmesinde sürtünme kuvvetinin etkisi vardır. Araba örneğini biraz açacak olursak, yolda hareketine başlayan bir aracın durması sürtünme kuvvetinin etkisi ile oluşmaktadır. Bu kuvvet olmasaydı frenler tutmayacağı için araba sürekli hareket ederdi.

Serbest düşme ve atmosfer basıncı:  Bir cisim ağırlığının etkisi ile serbest bir şekilde bırakıldığında, g ivmesi ile hızlanmaya başlar. Bu nedenle, ilk hızı sıfır olarak bırakılan bir cismin, ağırlığının etkisi ile yere doğru yaptığı harekete serbest düşme denir. Serbest düşme etkisindeki bir cisim a = g = 9,8 m/s2’lik ivme ile hızlanmaya devam eder. t süre içinde bir cismin hızı v = g. t olurken, düştüğü yükseklik; h = 1/2 gt2 olur.

Serbest düşme halinde olan bütün cisimler aynı ivme (a=g) ile hızlanırlar. Yani serbest düşme halindeki cisimlerin kazandıkları ivmeler, cismin kütlesine bağlı değildir. Serbest düşme yapan cisimler hava içerisinde hareket ettiklerinden düşme esnasında hava moleküllerine çarparlar. Hava molekülleri cisme direnç gösterirler bu da cismin ivmesinin azalmasına neden olur. Örneğin, uçaktan atlayan bir kişi paraşütü açmadığı sürece gittikçe artan bir ivme ile yere doğru düşerken paraşütü açtıktan sonra sürtünme yüzeyi artacağından daha yavaş bir şekilde yere doğru inmeye başlar. Bu durum yağmur damlaları için de söz konusudur. Yağmur damlaları, hava molekülleri sayesinde yavaşlamasa çok daha hızlı bir şekilde yeryüzüne ineceklerdir. Bunun sonucunda ise çok büyük zararlar meydana gelirdi.  Fakat hava direnci sayesinde yağmur damlaları belli bir hıza ulaştıktan sonra belirli bir hızla yere doğru inerler. Hava olan ortamlarda cismin kütlesi ve yüzeyi hıza ve ivmeye etki ederken havasız ortamlarda bütün cisimler aynı hızla hareket ederler. Örneğin havası alınmış bir cam tüpte demir bilye ile ağaç yaprağı bırakıldığında aynı anda yere düşeceklerdir. Fakat cam tüpe tekrar hava verildiğinde demir bilye yapraktan daha önce yere düşecektir.  

Serbest düşme ve yerçekimi: Aynı yüke sahip cisimlerin birbirini ittiği, zıt yüklerin ise birbirini çektiği bilinmektedir. Mıknatıslarında aynı kutupları birbirini iterken, zıt kutuplar birbirini çekmektedir. Yüklü cisimlerin bu şekilde birbirini etkileme kuvvetlerine elektrik kuvvetleri, mıknatısların etkileşme kuvvetlerine ise magnetik kuvvetler denir. Bu kuvvetlerin dışında hayatımızı etkileyen bir diğer kuvvet daha vardır. Buna da kütle çekim kuvveti denir.


AĞIRLIK BİR KUVVETTİR

Genel (Evrensel)Çekim Kuvveti: Evrende bulunan bütün cisimler birbirlerine çekim kuvveti uygularlar. Bu kanuna genel (evrensel) çekim kanunu denir. Cisimlerin birbirlerine uyguladıkları çekim kuvveti. Özellikleri: 

·    Cisimlerin kütlelerine bağlıdır (ve kütlelerinin çarpımı ile doğru orantılıdır).

·    Cisimlerin kütleleri arttıkça çekim kuvveti artar.

·    Cisimlerin (kütle merkezlerinin) arasındaki uzaklığa bağlıdır (ve uzaklığın karesi ile ters orantılıdır). Cisimlerin arasındaki uzaklık arttıkça çekim kuvveti azalır.

·    Cisimlerin birbirlerine uyguladıkları çekim kuvveti eşit büyüklükte fakat zıt yöndedir.

NOT:

·  Gezegenlerin Güneş etrafında belirli yörüngelerde (elips şeklinde) dolanmalarının nedeni, Güneş’ in gezegenlere çekim kuvveti uygulamasıdır.

·  Dünya ve Dünya üzerindeki bütün cisimler birbirlerine çekim kuvveti uyguladıkları halde bu kuvvetten sadece cisim etkilenir, Dünya etkilenmez. Bunun nedeni Dünya’nın kütlesinin çok büyük olmasıdır.

·  Genel çekim kanunu Newton tarafından açıklanmıştır.

 

Kütle Çekim Kuvveti: Dünya’nın ve diğer gök cisimlerinin üzerinde bulunan cisimlere uyguladığı çekim kuvvetine kütle çekim kuvveti denir. Özellikleri:

·  Gök cisimlerinin, üzerinde bulunan cisimlere uygulayacağı kütle çekim kuvvetinin büyüklüğü aynı değildir. Gök cisimlerinin üzerinde bulunan cisimlere uyguladığı kütle çekim kuvvetinin büyüklüğü o gök cisminin kütlesine (ve yarıçapının karesine) bağlıdır. Gök cisminin kütlesi artıkça kütle çekim kuvveti artar (gök cisminin yarıçapı arttıkça kütle çekim kuvveti azalır). Kütlesi büyük olan gök cisminin, üzerinde bulunan cisme uygulayacağı kütle çekim kuvveti kütlesi küçük olan gök cisminin uygulayacağı kütle çekim kuvvetinden büyük olur.

·  Gök cisimlerinin üzerinde bulunan cisimlere uygulayacağı kütle çekim kuvvetin yönü her zaman gök cisminin merkezine doğrudur.

·  Gök cisimlerinin üzerinde bulunan cisimlere uygulayacağı kütle çekim kuvvetinin büyüklüğü, gök cismi (nin kütle merkezi) ile cisim arasındaki uzaklığa bağlıdır. Gök cismi ile üzerinde bulunan cisim arasındaki uzaklık artarsa kütle çekim kuvveti azalır.

·  Gök cisimlerinin, üzerinde bulunan cisimlere uygulayacağı kütle çekim kuvvetinin büyüklüğü aynı değildir. Güneş sisteminde bulunan gök cisimlerinin 1 kg lık kütleye uyguladıkları kütle çekim kuvvetlerine bakılarak hangi gök cisminin kütlesinin büyük olduğu görülebilir.

·  Bir parçacığın kütlesine etki eder. Sınırsız bir alanı kapsar. Kuvvet çok zayıftır. Gündelik iki eşyanın bir birine uyguladığı kütleçekim kuvvetini ölçmek günümüz teknolojisi ile mümkün değildir. Kuvvet taşıyıcısı graviton‘lardır. Gravitonların spini 2 olduğundan, aynı yüklü gravitonlar birbirini çeker. Zıt yüklü gravitonlar ise bir birlerini iterler.

1 kg lık kütleye uygulanan çekim kuvveti: Güneş’te à 247 N- Merkür’de à 3,70 N-Venüs’te à 8,87 N-Ay’da à 1,62 N-Dünya’da à 9,81 N-Mars’ta à 3,77 N-Jüpiter’de à 23,30 N-Satürn’de à 9,20 N-Uranüs’te à 8,69 N-Neptün’de à 11,00 N-Plüton’da à 0,06 N Verilen kütle çekim kuvvetlerine göre kütlesi en büyük olan gezegen Jüpiter’dir. Dünya’daki kütle çekim kuvveti Ay’daki kütle çekim kuvvetinin yaklaşık 6 kat daha fazladır.

 

Yer Çekimi Kuvveti: Kütle çekim kuvvetinin Dünya için isimlendirilmiş haline yer çekimi kuvveti denir. Bu nedenle yer çekimi kuvveti Dünya’nın, üzerinde bulunan cisimlere uyguladığı kütle çekim kuvvetidir. Özellikleri:

• Dünya’nın, üzerinde bulunan bir cisme uyguladığı yer çekimi kuvvetinin büyüklüğüne ağırlık denir. Ağırlık ile gösterilir ve vektörel büyüklüktür.

• Yer çekimi kuvveti cisimleri daima Dünya’nın merkezine çeker. Bu nedenle yer çekimi kuvvetinin yani cismin ağırlığının yönü daima Dünya’nın (yerin) merkezine (aşağı) doğru gösterilir.

• Ağırlık dinamometre veya yaylı el kantarı ile ölçülür. (Günlük hayatta yaylı el kantarı ile kütle ölçülebilmektedir. Yaylı el kantarının bölmeleri kütle ölçümü için ayarlanmıştır).

• Bir cismin ağırlığı cismin Dünya üzerinde bulunduğu yere göre değişir. Cisim Dünya’nın (yerin) merkezine yaklaştıkça (g arttığı içi) ağırlık artar, cisim Dünya’nın (yerin) merkezinden uzaklaştıkça (g azaldığı için) ağırlık azalır.

• Dünya, kutuplardan basık olduğu için Dünya’nın kutuplardaki yarıçapı, ekvatordaki yarıçapından küçüktür. Bu nedenle bir cismin kutuplardaki ağırlığı, ekvatordaki ağırlığından daha büyük olur. (Yerin merkezine daha fazla yaklaşıldığı için).

• Dünya’da deniz kenarından yükseklere çıkıldıkça cismin Dünya’nın merkezine uzaklığı artacağı için ağırlığı azalır.

• Dünya’daki kütle çekim kuvveti Ay’daki kütle çekim kuvvetinin yaklaşık 6 katı olduğu için bir cismin Dünya’daki ağırlığı, Ay’daki ağırlığının yaklaşık 6 katıdır. Ay’daki kütle çekim kuvvetine ay çekimi kuvveti denir.

• Gezegenlerin, üzerlerinde bulunan cisimlere uyguladığı yer çekimi kuvvetinin şiddetine yer çekim ivmesi denir. Yer çekim ivmesi ile gösterilir.


NOT :

·  Uzayda kütle çekimi olmadığı için bir cismin uzaydaki ağırlığı sıfırdır.

·  Yer çekimi kuvveti Dünya üzerinde bulunan bütün cisimlere etki eder.

 

Kütle ve Ağırlık Arasındaki Farklar: Kütle ve ağırlık aynı kavramlar değildir.

·  Kütle, bir cismin değişmeyen madde miktarıdır. Ağırlık ise bir cisme etki eden yer çekimi kuvvetinin büyüklüğüdür.

·  Kütle eşit kollu terazi ile ağırlık dinamometre (veya aylı el kantarı) ile ölçülür.

·  Kütle yönsüz (skaler), ağırlık ise yönlü (vektörel) büyüklüktür.

·  Ağırlık cismin bulunduğu yere göre değişirken kütle değişmez. (Farklı gezegenlerde cisme uygulanan kütle çekim kuvveti farklı olduğu için ağırlık değişir).

·  Kütle birimi kg ya da gr dır. Ağırlık birimi N ya da dyn dir.

posted in KADER | 1 Comment

4th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

MADDE

Madde, uzayda(boşlukta) yer kaplayan(hacim) ve duyularla algılanabilen kütlesi, eylemsizliği olan nesne. Kendi çapında saf madde ve saf olmayan madde (karışım) olarak ikiye ayırdığı zaman saf maddeleri elementler ve bileşikler oluşturur. Saf maddenin belirli özellikleri vardır ve bu özellikleri hiç değişmez. Tam saf madde yok gibidir. Bir madde içinde bulunan yabancı maddeler, kimya usulleri ile anlaşılmayacak kadar az olunca, bu maddeye, saf denir. Saf süt demek, kimya bakımından doğru bir söz değildir. Çünkü süt belli özellikler taşıyan tek bir madde değildir. Karışımları ise homojen ve heterojen olarak incelemek gerekir. Maddelerin temel yapı taşı atomlardır. Bütün maddeler bazı ortak özellikler taşır.

Her madde etki alanı sonsuz olan bir kütle çekimi etkisi yaratır. Bu etkiyle öteki maddeleri kendisine çeker. Bu çekim etkisinin büyüklüğü, maddenin kütlesiyle doğru orantılıdır. Büyük kütleli maddelerin kütle çekim etkisi büyük olur.

Bütün maddeler bir “eylemsizlik” barındırır. Bir başka deyişle mevcut konumunu (durma hâlini ya da hareketini) koruma eğilimindedir. Bu eylemsizliğin büyüklüğü de yine maddenin kütlesiyle orantılıdır. Büyük kütleli maddeleri durur konumlarından harekete geçirmek ya da hareketlerini değiştirmek daha zordur.

Albert Einstein’ın geliştirdiği özel görelilik kuramına göre madde ve enerji birbirlerine dönüşebilir. Örneğin bir atom bombası patladığında ya da nükleer elektrik santrallerinde radyoaktif maddelerin tepkimeye girmesi sırasında madde enerjiye dönüşür.

Maddelerin bir başka maddeye dönüşmeksizin gözlenebilen ve ölçülebilen kimi fiziksel özellikleri vardır. Bunlar; renk, koku, tat, çözünürlük, sertlik, hacim, kütle, ısı ve elektrik iletkenliği, özkütle, genleşme, esneklik, erime noktası ve kaynama noktası gibi özelliklerdir. Bunların yanında maddelerin bir de kimyasal özellikleri bulunur. Maddelerin başka maddelerle kimyasal tepkimeye girip yeni maddeler oluşturma kapasitesi ya da yanıcılığı gibi özellikler kimyasal özelliklerdendir. ayrıca maddelerin radyoaktif özellikleri de vardır; kimi maddeler kendiliğinden ışın yayar. Bu tür maddelere radyoaktif maddeler denir.

Maddenin halleri: Maddeler eriyerek, donarak, buharlaşarak, yoğunlaşarak ya da süblimleşerek hâl değiştirir. Katı hâlde bulunan bir maddenin ısı alarak sıvı hâle dönüşmesine “erime” denir. Sıvı hâldeki bir maddenin ısı kaybederek katı hâle dönüşmesineyse “donma” denir. Katı maddenin eriyerek sıvılaşmaya başladığı sıcaklığa “erime noktası“, sıvı maddenin ısı kaybederek katılaşmaya yani donmaya başladığı sıcaklığaysa “donma noktası” denir. Maddenin erime ve donma noktaları, maddelerin ayırt edici özelliklerinden biridir. Sıvı hâldeki bir maddenin ısı etkisiyle gaz hâline dönüşmesine “buharlaşma” denir. Gaz hâlindeki bir maddenin soğuyarak sıvı hâle dönüşmesine de “yoğunlaşma” adı verilir. Gaz hâlindeki bir maddenin sıvı hâli atlayarak, doğrudan katılaşmasına ya da bu olayın tam tersine “süblimleşme” denir. Sıvılar her sıcaklıkta buharlaşabilir. Sıcaklık artıkça buharlaşma artar. Ayrıca her sıvının buharlaşması farklıdır. Örneğin, alkol, suya göre daha çabuk buharlaşır. Sıvıların kaynama sıcaklığı sabittir. Kaynama süresince kaynayan sıvının sıcaklığı değişmez. Ancak her sıvının kaynama sıcaklığı farklıdır. Örneğin, suyun kaynama sıcaklığı deniz kenarında 100ºC, cıvanın kaynama sıcaklığıysa 357ºC’dur. Kaynama sıcaklığı da maddelerin ayırt edici özelliklerinden biridir.

Cisim: Maddenin şekil almış halidir. Maddede daima değişiklikler olduğunu bilmekteyiz.

Olay: Maddede meydana gelen değişikliklerdir. Bu ise genel olarak fiziksel ve kimyasal olmak üzere ikiye ayrılır:

 

FİZİKSEL VE KİMYASAL DEĞİŞMELER

Sıcaklıkları ve basınçları değişen maddelerin halleri değişir. Maddeler değişim halindedir. Denizler buharlaşırken, bir müddet sonra buharlaşan moleküller yağmur olarak tekrar denizlere dönmektedir. Arabamızı çalıştırdığımızda benzin yanarak havaya çeşitli gazlar verir. Açığa çıkan gazlar havada başka gazlarla birleşerek tekrar yeni maddelere dönüşmektedir. Doğada meydana gelen değişmelerin bazıları maddenin içyapısında bazıları ise dış yapısında meydana gelir.

Atomların çekirdeklerinde değişmeler, parçalanmalar olduğu, radyoaktif denilen elementlerden anlaşılmaktadır. Atomların ortasında bulunan çekirdeklerin bu parçalanmasında, bir elementin başka bir elemente dönüştüğü anlaşılmıştır. Ayrıca, Albert Einstein‘in izafiyet kuramına göre madde ve enerji birbirine eşdeğerdir. Bu sebeple madde enerjiye, enerji de maddeye dönüştürülebilir. Mesela bir uranyum çekirdeğinin veya başka bir ağır atom çekirdeğinin ikiye ayrılmasıyla meydana gelen çekirdek bölünmesinde madde enerjiye dönüşür. Bileşik cisimlerde olduğu gibi, elementler de hep değişmekte, bir halden başka hale dönmektedir.

Fiziksel değişme: Maddenin dış yapısında meydana gelen, ama o maddenin hüviyetini ve yapısını bozmayan değişmelere fiziksel değişmeler denir. Maddenin katı, sıvı gaz oluşu bir fiziksel özelliktir. Maddenin şekli rengi, kokusu, erime sıcaklığı, kaynama sıcaklığı fiziksel özelliklerdir. Fiziksel değişmelere aşağıdaki örneklerden bazıları verilebilir; Örnek: Kâğıdın yırtılması-Odunun Kırılması-Yaprağın Dökülmesi-Naftalinin donması-Mumun erimesi-Camın kırılması

Kimyasal değişme: Maddenin içyapısının değişikliğe uğrayarak yeni maddeye dönüşmesine, o maddenin hüviyet ve yapısını değiştirmesine kimyasal değişiklik denir. Yanma, paslanma, ekşime, mayalanma, çürüme ve elektroliz gibi olaylar kimyasal değişikliklerdir. Kimyasal değişmelere aşağıdaki örneklerden bazıları verilebilir; Örnek: Mumun yanması-Suyun elektrolizi-Yaprağın Sararması-Kibritin Yanması-Suyun oluşması-Gümüşün kararması-Elmanın çürümesi-Hamurun mayalanması-Sütten yoğurt yapılması-Demirin paslanması.

 Maddenin ortak özellikleri: Maddenin kütle, hacim, eylemsizlik ve tanecikli yapı olmak üzere üç tane ortak özelliği vardır. Maddenin ayırt edici özellikleri şekle, biçime, tada, kokuya ve miktara bağlı olmayıp, maddenin cinsine bağlıdır. Maddeler renk, hacim, kütle, ağırlık veya uzunluk açısından birbirlerine benzeyebilirler.

Maddenin ayırt edici özellikleri: 1)Öz kütle(yoğunluk) 2)Erime noktası ve kaynama noktası 3)Çözünürlük 4)Sıcaklıkla genleşme 5)Esneklik 6)İletkenlik 7)Özısı 8)Genleşme sıkça karşılaştığımız belli başlı ayırt edici özelliklerdir. Maddeler arasındaki farkları anlayabilmek için bu konu önemlidir.

Kütle (m): Bir maddenin sahip olduğu madde miktarına kütle denir. Kütle, madde miktarının bir ölçüsüdür, terazi ile ölçülür. Kütle, bir cisimdeki özdek niceliklerin ölçüsüdür. Aynı zamanda cismin hareket etmeye karşı gösterdiği direnç olarak da adlandırılabilir. Kütle her yerde aynı değere sahiptir. Bir su bardağının kütlesi, içinde su olduğu zaman başkadır, bal olduğu zaman başkadır, demir tozları olduğu zaman daha başkadır. Brüt – Dara = Net

Hacim (v): Bir cismin uzayda kapladığı yer miktarına hacim denir. Temel hacim birimi m3’tür. Hacmi ölçülecek madde, düzgün bir geometrik şekle (küp, dikdörtgen, üçgen gibi) sahipse, geometrik şeklin hacmi hesaplanarak o maddenin hacmi bulunabilir. Düzgün bir geometrik şekle sahip olmayan maddelerin hacmini hesaplamak için ise dereceli silindir kullanılır. Dereceli silindir içindeki sıvının (genellikle su kullanılır) madde konulduktan sonraki seviyesiyle konulmadan önceki seviyesi arasındaki fark maddenin hacmini verir.  Bazen hacmi ölçülmek istenen katı madde, dereceli silindire sığmayacak kadar büyük olabilir. Bu durumda katı maddenin sığabileceği büyüklükte bir kap su ile doldurulur. Katı madde kabın içine konularak tamamen suya daldırılır. Kaptan taşan suyun hacmi katı maddenin hacmine eşit olur. Sıvıların hacmini ölçmekte litre birim olarak kullanılır. Sıvıların hacimleri dereceli silindirle ölçülür. Ölçüm yapılırken dereceli silindirin düz bir yüzeye konulması gerekir. Gazların da katı ve sıvılar gibi hacmi vardır. Ancak gazlar bulundukları kabın hacmini alırlar. Gazların hacmi, dış etkenlerle, ısı ve basınçla değişebilir. Örneğin, havaya uygulanan basınç arttığında, havanın hacmi küçülür, basınç azaldığındaysa hacmi büyür.

Ağırlık: Ağırlık, bir cisme uygulanan kütle çekim kuvvetidir. Ağırlık, bir cismin üzerine yerkürenin uyguladığı çekim kuvvetidir. Dinamometre ile ölçülür. Ağırlık birimi newton’dur ve kısaca N ile gösterilir. Dünya’da bir cismi ele alırsak yükseğe çıkıldıkça ağırlık azalır, kutuplara gidildikçe ağırlık fazlalaşır, ekvatora gittikçe ağırlık azalır. Ağırlık = Kütle x Yer çekimi ivmesi

Özkütle(Yoğunluk-Kesefet(d)): Bir maddenin birim hacminin kütlesine denir. Katı-sıvı-gazlar için ayırt edicidir.  M= d. v  Öz kütleyi sadece sıcaklık ve basınç değiştirebilir. Sıcaklık arttıkça maddenin hacmi artar fakat kütle değişmez. Hacim artınca öz kütle azalır. Maddelerin 1 cm3’ünün gram cinsinden kütlesine öz kütle denir. Öz kütlenin birimi g/cm3 dür.  Saf maddelerin (element ve bileşik) öz kütleleri sabittir. Karışımların öz kütleleri ise sabit değildir. Bir maddenin öz kütlesinden söz ederken sabit bir sıcaklıktaki öz kütlesinden söz edilmelidir. Sıcaklık değiştiğinde maddenin hacmi değişeceğinden öz kütlesi de değişir. Özellikle gazlardaki değişiklik daha belirgindir. Öz kütle, maddenin karakteristik özelliği olmasına rağmen yalnız öz kütlesi bilinen bir maddenin hangi madde olduğu anlaşılamayabilir. Bir maddenin hangi madde olduğunun anlaşılabilmesi için birden fazla ayırt edici özelliğinin incelenmesi gerekir.

Hacim kütlesi(Özgül Ağırlık, Özağırlık(r)): Bir (aynı) maddenin birim hacminin kütlesine özağırlık denir. 1cm3’lük ağırlığı. Hacmi bir cm3, yani bir mili litre olan bir nesnenin gram cinsinden ağırlığıdır. Terazi ile ölçülmüş olan kütle, hacim ile bölünür. Hacim Kütlesi = Kütlesi/Hacim Nesnelerin hacim kütlesi ısı ile değişir, bu nedenle rakamlar dereceler ile birlikte verilir.

Özısı (c): Bir gram maddenin sıcaklığını bir santigrat derece arttırmak için gerekli olan ısıdır. 1 maddenin 1 gramının sıcaklığını 1°C değiştirmek için ona verilmesi veya ondan alınması gereken ısıdır. Hal değişimi sırasında erime ve kaynama noktalarında bir süre sıcaklık değişmez. Alınan ısı moleküllerin arasındaki bağları çözmek için harcanır.

Kütlesi 1 kg olan bir cisim: Güneş‘te 247. 2 N. Merkür‘de 3. 70 N. Venüs‘te 8. 87 N. Dünya‘da 9. 81 N. Ay‘da 1. 62 N. (Ay’daki ağırlık Dünya’daki ağırlığın 6’da 1’idir. ) Mars‘ta 3. 77 N. Jüpiter‘de 23. 30 N. Satürn‘de 9. 2 N. Uranüs‘de 8. 69 N. Neptün‘de 11 N. Plüton‘da 0. 06 N. ‘dür. Ekvator’da 9,78 N.  Kutuplarda 9,83 N.  İstanbul’da 9,80 N.  Ankara’da 9,78 N. ’dür. (1 kg’lık kütlenin ağırlığı Paris’te 9,81 N. ’dür. 1 kg=Yaklaşık 10N) Dünyanın birim kütleye uyguladığı yerçekimi ivmesi 9. 81 m/s2 olduğundan dünyadaki ağırlık kuvveti bu ivme ve kütlenin çarpımına eşittir.

Örneğin, ağırlığımızın 75 kg. olduğunu söyleriz. Fakat bu bilimsel anlamda yanlış bir bilgilendirmedir. Aslında 75 kg. bizim kütlemizdir. Ağırlığımız ise (75 x 9. 81) 735. 75 N. (Newton) dur. Fizikte kuvvet, kütle ve ivmenin çarpımına eşittir (Force=mass. acceliration). Dünyanın birim kütleye uyguladığı yerçekimi ivmesi 9. 81 m/s2 olduğundan dünyadaki ağırlık kuvveti bu ivme ve kütlenin çarpımına eşittir. 75 kg’lık kütlenin Ay’daki ağırlığı (122. 62 N. 12. 5 kg. ) Güneşte 75 kg’lık kütle, dünyadakinin 28 katı ağırlığıdır. (20. 601 N. =2. 100 kg. )

Ağırlık ve Kütle Arasındaki İlişki: Ağırlık, kütle çekimi ile ilgili bir kuvvettir. Dünyanın bir cisme uygulamış olduğu kütle çekim kuvvetine cismin ağırlığı denir. Bu cismin Ay’da veya Neptün’de olduğu düşünüldüğünde, bu gök cisimlerinin bu cisme uyguladığı çekim kuvvetleri de değişecektir. Bu nedenle bir cismin madde miktarı (kütle) aynı kalmasına rağmen ağırlığı dünyada, Ay’da veya diğer gezegenlerde farklı olacaktır. Ağırlığı ölçerken yaylı terazi kullanılırken, kütle ölçmek için eşit kollu teraziler kullanılmaktadır.

Kaynama Sıcaklığı: Saf bir sıvının buhar basıncının atmosfer basıncına eşit olduğu sıcaklığa kaynama sıcaklığı denir. Sıvılar ve gazlar için ayırt edici bir özelliktir, çünkü kaynama sıcaklığı yoğunlaşma sıcaklığına eşittir.

Çözünürlük: Bir maddenin çözücü içindeki çözünebilme özelliğidir. Çözünürlük, 100 gr çözücü (ya da 100 ml saf su) içinde çözünebilen maddenin gram olarak ağırlığı cinsinden gösterilir. Belirli bir sıcaklık ve basınçta, bir çözeltide belirli miktarda madde çözünür. Çözeltiye daha çok çözünen madde eklendiğinde, normalde çözünen maddenin fazlası çözünmeden kalır ve o sıcaklıkta çözünen maddenin derişimi en yüksektir. Böyle çözeltilere doymuş çözeltiler denir. Bir maddenin çözünürlüğü sıcaklık, basınç, çözücü ve çözünenin cinsine bağlı olarak değişir. Katı ve sıvı maddelerin çözünürlüğü sıcaklıkla artarken gazlarınki azalır. Gazların çözünürlüğünü artıran etki basınçtır. Katı ve sıvıların çözünürlüğünde basıncın bir etkisi yoktur. Ayrıca çözeltiyi karıştırmak, çözeltinin sıcaklığını yükseltmek ve maddeleri toz hâline getirmek de çözünme hızını artıran etmenlerdir.

Erime noktası: Bir maddenin katı hâlden sıvı hâle geçtiği sıcaklık derecesi. Standart atmosfer basıncında, saf kristal yapılı katıların her biri farklı sıcaklıklarda erir. Bu nedenle, erime noktası bir maddenin ayırt edici özelliklerinden biridir ve onu tanımlamakta kullanılır. Böylesi katılara, yeterince ve sürekli ısı uygulandığında, sıcaklık sıvılaşma oluşuncaya kadar sabit bir şekilde artar. Sıcaklıktaki artış burada sonlanır ve artık maddenin tamamı sıvıya dönüşünceye kadar bir değişim gözlenmez. Sıvılaşma tamamlanmasına karşın ısı uygulanması sürdürülürse, sıcaklık yeniden yükselmeye başlar.

 

KARIŞIMLARIN FİZİKSEL AYRIŞMASI

Maddeyi ayrıştırma teknikleri: Doğadaki maddelerden pek çoğu saf olarak bulunmaz, karışım olarak bulunur. Karışımlardan saf maddeler elde edebilmek için, çeşitli ayırma teknikleri kullanılır. Bunlar eleme, süzme, yüzdürme, dinlendirme, damıtma gibi yöntemlerdir.

Eleme: Bu yöntemle farklı büyüklükteki tanecik yapısına sahip katı-katı heterojen karışımları ayırmada kullanılır. Örnek: kumu taştan ayırmak, mercimek ile nohudu birbirinden ayırmak. Süzme: Birbiri içinde çözünmeyen katı-sıvı heterojen karışımları ayırmada kullanılır. Örnek: demlenmiş çayın yaprağından ayrılması, kumun sudan ayrılması. Yüzdürme: Yoğunlukları farklı katı-katı karışımlarının bir sıvı yardımıyla ayrıştırılmasını sağlar. Kum ve talaş karışımı su içine bırakıldığında kum dibe batarken talaş yüzeye çıkar. Bu sayede kum ve talaş birbirinden ayrılabilir. Mıknatısla: Mıknatıs yardımı ile karışımın içinde bulunan demir, nikel ve kobalt mıknatıs yardımı ile diğer maddelerden ayrılabilmektedir. Fakat bu yöntemle demir, nikel ve kobalt birbirinden ayrıştırılamamaktadır. Bu yöntem günlük hayatta özellikle çöplerde hurda toplamasında kullanılmaktadır. Damıtma: Bir sıvıyı ısıtıp önce buhar haline, sonra da buharın soğutup tekrar sıvıya dönüştürülmesine damıtma denir. Kaynama noktaları farklı sıvılardan oluşan homojen karışımlar damıtma yoluyla ayrılabilirler. Karışım kaynatıldığında önce kaynama noktası düşük olan sıvı buharlaşır. Bu buhar yoğunlaştırılıp tekrar sıvı elde edilir. Örneğin alkol ve su karışımı ısıtılmak suretiyle birbirinden ayrıştırılabilir. Damıtma sayesinde ham petrolün arıtılması, bitkisel yağ elde edilmesi, saf su elde edilmesi gibi işlemler gerçekleştirilebilmektedir. Kristallendirme: Katı-sıvı homojen karışımlar kristallendirme ile birbirinden ayrıştırılabilmektedir. Tuzlu su, şekerli su gibi. Bu amaçla karışım ısıtıldığında sıvı (su) buharlaşır ve katı (şeker-tuz) kristal şeklinde elde edilir. Çözünürlük: Katı-katı heterojen karışımlarının çözünürlüklerinin farklı olmasından faydalanılarak yapılabilen bir Ayırma yöntemidir. Yemek tuzu-kum karışımı bir sıvıya konulduğunda tuz çözünür kum dibe çöker. Kum süzme yöntemi ile ayrıştırılır. Tuz ise kristallendirme yöntemi ile ayrılır. Yoğunluk Farkıyla: Sıvı-sıvı heterojen karışımların ayrıştırılmasında kullanılır. Bu yöntemle su-zeytinyağı karışımı birbirinden ayrılabilmektedir.

Hal değiştirme: Erime: Bir maddenin katı halden sıvı hale geçmesine denir. Eriyen madde çevreden ısı alır. Donma: Sıvı bir maddenin katı hale geçmesine denir. Sıvı donarken çevresine ısı verir. Buharlaşma: Sıvı bir maddenin gaz hale geçmesine denir. Buharlaşan madde çevreden ısı alır. Yoğunlaşma: Gaz maddenin sıvı hale geçmesine denir. Yoğunlaşan madde çevreye ısı verir. Kaynama: Sıvılar her sıcaklıkta buharlaşır. Fakat buharlaşmanın en yoğun olduğu ana kaynama denir. Bu andaki sıcaklığa da kaynama noktası denir. Katının eriyip sıvılaştığı sıcaklığa erime noktası, sıvının katı hale geçtiği sıcaklığa donma noktası denir. Erime donmanın, buharlaşma yoğunlaşmanın tersidir.

ELEMENT: Aynı cins atomlardan meydana gelen saf maddelere element denir. Elementler fiziksel ve kimyasal yollarla kendinden daha basit maddelere ayrılmazlar. Özellikleri: Elementlerin en küçük yapı taşı atomdur. Elementler saf maddelerdir. Belirli erime ve kaynama noktaları vardır. Tek cins atomlardan oluşur. Kimyasal özellikleri bakımından Metal, Ametal ve Soygaz olmak üzere 3’e ayrılırlar. Elementler sembollerle gösterilir. bazı Elementlerin adı ve sembolleri: Hidrojen H, Helyum He, Karbon C, Azot N, Oksijen O.

BİLEŞİK: İki ya da daha fazla elementin belirli bir oranda bir araya gelerek özelliklerini kaybederek oluşturdukları yeni saf maddeye bileşik denir. Özellikleri: Bileşiklerin en küçük yapı taşı moleküldür. Bileşikler saf maddelerdir. Belirli erime ve kaynama noktaları vardır. Farklı cins atomlardan oluşur. Kimyasal yollarla oluşurlar ve bileşenlerine sadece kimyasal yollarla ayrılırlar. Kendini oluşturan elementlerin özelliğini taşımazlar. Bileşikler sembollerle gösterilir. bazı Bileşiklerin Adı ve Formülü: H2O Su,,NaCI Sodyum klorür (Yemek Tuzu), CO2 Karbondioksit, NaOH Sodyum hidroksit, HCI Hidroklorik asit, H2SO4 Sülfürik asit

KARIŞIM: Karışım, iki ya da daha çok maddenin karışmasıyla oluşan ve birbirleriyle tepkimeye girmeyen madde topluluğuna verilen ad. Tuzlu su, toprak, göl ve deniz suları, petrol gibi maddeler gerçekte birer karışımdır. Özellikleri: Saf maddeler değildir. Belirli erime ve kaynama noktaları yoktur. Her oranda rastgele karışabilirler. Bileşenlerine fiziksel yollarla ayrılırlar. Homojen ve heterojen karışımlar olmak üzere ikiye ayrılırlar. Homojen karışımlar: Her tarafında aynı özelliği gösteren karışımlardır. Tek bir madde gibi görünürler. Homojen karışımlara genellikle çözelti denilmektedir. Örnek: şekerli su, tuzlu su Heterojen karışımlar: Her tarafında aynı özelliği göstermeyen ve tek bir madde gibi görünmeyen karışımlara denir. Örnek: meyve suları, süt, talaşlı su. 

ÇÖZELTİ: Bir maddenin bir başka madde içinde homojen olarak dağılmasından oluşan karışımdır. Bu nedenle homojen karışımlara çözelti adı verilir. Şekerli su, hava, alkollü su birer çözeltidir. Çözeltilerin herhangi bir yerinden alınan örnek, o çözeltinin bütün özelliklerini gösterir. Çözeltiler, içinde çözünmüş olarak bulunan maddelerin miktarına göre, derişik ve seyreltik olarak iki gruba ayrılır. İçinde çözünen madde miktarı fazla olan çözeltilere derişik (konsantre) çözeltiler, çözünen madde miktarı az olan çözeltilere ise seyreltik çözeltiler denir.

Kendisini oluşturan maddelerin katı, sıvı ve gaz olmasına göre emülsiyon, süspansiyon ve aerosol olmak üzere üçe ayrılırlar. a. Emülsiyon: Sıvı + sıvı heterojen karışımlardır. Örnek: Su+zeytinyağı karışımı. b. Süspansiyon: Katı + sıvı heterojen karışımlardır. Örnek: Su+tebeşir tozu, çamur(su + toprak), ayran, kahve. c. Aerosol: Sıvı + gaz heterojen karışımlardır. Örnek: Kolonya, kolalı içecekler, parfümler

 

MADDE SIKIŞTIRILABİLİR Mİ?

Katı Maddeler: Katı maddeleri oluşturan moleküller düzenli ve aralarında bir boşluk olmayacak şekilde yerleşmiştir. Belirli bir şekilleri vardır. Akışkan değillerdir. Bazıları esnektir, sıkıştırılabilir. ayrıca küçük taneli katılarda bulundukları kabın şeklini alır. Ama bulundukları kabı bir sıvı yardımı olmasa asla dolduramazlar. Tüm katıların erime noktası yüksek olur. Sadece cıva(Hg) 25 derecelik oda sıcaklığında sıvı halde bulunur. Genellikle sert olurlar ama su katı hale dönüşebilir. Örneğin su donduğunda buz olur yani katı. İşte bunun gibi kısaca tanımı bunlardır Sıvı Maddeler: Sıvı maddeleri oluşturan moleküller arasında çok küçük denilecek kadar az yani önemsiz boşluklar vardır. Sıkıştırılamaz veya kısmen sıkıştırılır. Belirli bir şekli yoktur, konulduğu kabın şeklini alır. Hacim ve kütlesi vardır. Akışkandır. Kaynama sıcaklığı(1000C) vardır. 100 dereceyi aştığında buharlaşma olayı gerçekleşir. Bu arada sıvı gaz haline gelir. Gaz Maddeler: Gazları oluşturan moleküller arasında çok büyük boşluklar vardır. Diğerlerine göre çok rahat bir şekilde sıkıştırılabilir. Belirli bir şekli yoktur. Bulundukları hacmin şeklini alırlar. Akışkandırlar. ayrıca genleşme olayının en fazla olduğu haldir.

Hava saf maddemidir? Yoksa Karışım mıdır? Hava saf madde değildir. Bir maddenin saf madde olması için tek bir elementten oluşması gerekir. Fakat havada oksijen, karbondioksit, çeşitli kirletici gazlar(kükürt ve karbon bileşikleri), nem gibi birçok farklı madde bulunur. Bu yüzden hava saf değildir. Karışımdır.

Isı, ışık, ses madde midir? Isı, maddeyi oluşturan atom veya molekül gibi parçacıkların ortalama kinetik enerjilerinde bağıl bir enerji türü olup, madde değildir. Nasıl ki hareket halindeki bir topun kinetik enerjisi, topun madde yapısından bağımsız bir unsur ise, ısı da öyle. . . Işık, parçacık davranışı foton adıyla etiketlenen ve durağan kütlesi sıfır olan elektromanyetik dalgalar tarafından taşınan enerji biçimi olup, keza madde değildir. Nasıl ki, elektrik ve manyetik alanlar madde parçacıklarından oluşmuyorsa, ışık da öyle. . . Ses, hava veya bir başka gazın moleküllerinin ortalama kinetik enerjilerindeki ve buna paralel olarak basıncındaki değişimlerin dalgalanmalarından oluşur. Nasıl ki, birim yüzey alanı başına kuvveti temsil eden basınç, madde olmayıp, maddeyi oluşturan parçacıkların yol açtığı bir etki ise, ses de öyle. . .

posted in KADER | 53 Comments

22nd Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’DA KADER

“Biz her şeyi bir kaderle :(bir ölçü, düzen ve planla) yaratmışızdır. (54/49) Bu âyette Allah’ın, her şeyi belli bir kader (ölçü, miktar ve düzen) ile yarattığı vurgulanmaktadır. Müfessirler, buradaki kader (yi) kelimesini, Allah’ın ezelde insanların yapacakları işleri ve kâinattaki her şeyi planlayıp takdir ettiği şeklinde açıklayan rivayetler aktarırlar. Bu rivayetlere göre bu âyet inince bazı sahâbîler, Hz. Peygamber(s.a.v.)e gelip: “Öyle ise çalışmak niçin? Kadere güvenip çalışmayı bıraksak olmaz mı? Yaptığımız iş, bizim yeni yaptığımız bir şey midir?” demişler. Peygamber (s.a.v.): “Siz amel ediniz, herkese yaratıldığı iş kolaylaştırılır”[1] demiş. Yine rivayete göre müşrikler gelip peygamberler hakkında tartışmışlar, bu iki âyet inmiş[2].

Bir rivayete göre Hz. Peygamber, bu âyetin, âhir zamanda gelecek ve Allah’ın kaderini yalanlayacak bir cemâat hakkında indiğini söylemiş[3].

Abdullah ibn Ömer yoluyla da Peygamber’in: “Her ümmetin mecû-sîleri vardır, benim ümmetimin mecûsîleri de’kader yoktur’ diyenlerdir. Hasta olurlarsa onları sormayınız, ölürlerse cenazelerine gitmeyiniz!” dediği rivayet edilmiştir[4]. Ebû Hüreyre’ye bağlanan bir rivayete göre: “Peygamber (s.a.v.) geldi, biz kader hakkında tartışıyorduk. O kadar kızdı ki yüzü kızardı, yanaklarında birer nar dânesi belirir gibi oldu. Sonra şöyle buyurdu:

– Size böyle mi emredildi? Ben size bunun için mi gönderildim? Sizden öncekiler bu hususta tartışmaya girince helak oldular. Ben size tartışmamanızı kesinlikle emrettim, emrettim!.”[5]

İşte tefsirle uğraşanlar bu rivayetlere dayanarak kader sorununa girmişlerdir. Kader, Allah’ın ezelî ilmi, planıdır ve Allah, zamansız olduğu için O’nun ilmini, bizim ölçülerimizle değerlendirip o bilginin mâhiyeti hakkında bir hüküm vermemiz yanlış olur. Ancak kader hakkında gelen bu rivayetlerin içeriği Kur’ân’a aykırıdır. Çünkü Kur’ân’ın, gaybı Allah’tan başka hiç kimsenin bilmeyeceği (Nemi: 48/65) prensibine aykırıdır. Bunların, çeşitli düşünce sahipleri (mezhep mensupları) arasında, bu konuda çıkan tartışmalar sonucunda üretildiğinde şüphe yoktur.

Bir kere bu iki âyetin, kaderi inkâr edenler hakkında indiğini söyleyen rivayet uydurmadır. Çünkü Hz. Peygamber zamanında müslumanlar ara­sında kader tartışmaları yoktu ki onlar hakkında âyet insin? Kaderi inkâr edenlerin, bu ümmetin mecûsîleri olduklarını, onların cenazelerine dahi gidilmemesini söyleyen hadîsin, uydurma olduğu, su götürmez bir gerçektir. Çünkü bu, Kaderiyye’ye karşı uydurulmuş bir sözdür. Bunda mezhep tartışmalarının parmağı açıkça görülmektedir. Zaten İbn Kesîr de bu şekliyle bu hadîsi, altı kitaptan hiçbirinin rivayet etmediğini, kaderi yalanlayanların meshedileceğini (hayvan kılığına sokulacağını) bildiren bir hadîs için de Tirmizî’nin garîb dediğini kaydediyor[6].

Bu âyetlerin, gelip Peygamber’le kader hakkında tartışan müşrikler hakkında indiği rivayeti[7] de doğru olamaz. Çünkü Peygamber’le müşrikler arasındaki temel tartışma konusu kader değil, Allah’ın birliği, yalnız O’na tapılacağı ve âhiret sorumluluğu mes’elesi idi. Yoksa müşrikler, aslında kaderci idiler ve onlar kadere dehr adını veriyor, kendilerini helak edenin dehr (felek) olduğunu söylüyorlardı[8]. Peygamber’in, müşriklerle, sonradan çıkan kelâm üslûblarıyla tartıştığı görülmemiştir. Kur’ân-i Kerîm’de de bu tür tartışmalar yoktur. Onun üslûbu herkesin anlayacağı açıklık ve netliktedir.

Kaldı ki bu âyetler Mekke’de inmişti. Ebû Hüreyre ise Medîne döneminin sonlarında gelip müslüman olmuş ve Peygamber’in sohpetine katılmıştır. Onun, Mekke döneminin ilk yıllarında inmiş olan âyetlerin iniş sebebini bilmesi çok uzak bir olasılıktır. Çünkü kendisi olaya tanık olmamıştır. Olaya tanık olanlardan da böyle bir rivayet gelmemiştir.

Ayrıca bu iki âyetin, böyle ferdî bir vak’a üzerine indiği varsayılırsa öteki âyetlerden ayrı inmiş olması gerekir. Oysa âyetler öncesine ve sonrasına bağlıdır ve âyetlerin sözgeliminde kader konusu yoktur. Burada ve biraz sonra göreceğimiz üzere hemen bütün âyetlerde her şeyin bir hesab ve ölçü ile ve bir zamana bağlı olarak yaratıldığı, başı boş, ölçüsüz, hesapsız, plansız, gelişigüzel olmadığı anlatılmaktadır. Âyetler, kaza ve kader tartışmalarını içermez, O’nun katında her şey bir mikdâr iledir”[9] âyeti gibi, Biz her şeyi bir kaderle (bir ölçü, düzen ve planla) yaratmışızdır.”[10] âyeti de her şeyin bir miktar ve ölçü ile yaratıldığını, bir zamanı bulunduğunu, zamansız, hesap­sız, ölçüsüz ve plansız bir şey olmadığını belirtmektedir.

Âyetler, insanların kendi yaptıkları işler hakkında değil, Allah’ın yaptığı işler hakkındadır. Yani Allah her şeyi bir ölçü ve zaman ile yarat­mıştır. Eski milletler nasıl helak olup Allah’ın azabına uğramışlarsa, bu müşrikler de bir gün o azaba uğrayacaklar, ateşin içine yüzükoyun sürük­lenip atılacaklardır. Bunların azaba çarpılacakları zaman da gelecektir. Bunların yaptıkları kendi yanlarına kalmayacaktır. Zîrâ her yaptıkları tesbit ediliyor. İşte bu âyetlerin ardından gelen

51– Andolsun biz sizin benzerlerinizi hep helak ettik. Öğüt alan yok mudur? 52– işledikleri her şey, kitaplarda mevcuttur. 53- Küçük, büyük hepsi satır satır yazıl­mıştır.”[11] âyetleri, suçluların yaptıkları her şeyin, kitaplara yazılıp tesbit edildiğini, bu yaptıklarından hesaba çekileceklerini belirtmektedir.

Bu âyetler aynen: “Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melek, onun sözlerini ve işlerini) kaydetmektedir. (İnsan,) Hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden (bir melek) hazır bulun­masın.”[12], “Her insanın (amel) kuşunu boynuna doladık, Kıyamet günü onun için, açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız:’Kitabını oku, bugün nefsin sana hesapçı olarak yeter!’ (deriz).”[13], “Kitâb (ortaya) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden korkarak:’Vah bize, bu kitaba da ne oluyor, ne küçük ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her şeyi sayıp döküyor!’ dediklerini görürsün. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Rabb’in kimseye zulmetmez.”[14], “Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.”[15],”O gün her nefis, yaptığı her hayrı hazır bulacaktır; işlediği her kötülüğü de. O kötülükle kendisi arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah sizi kendisin(inin emir­lerine karşı gelmek)den sakındırıyor. Allah, kulllarına şefkatlidir.”[16] âyetleri gibi insanların yaptıkları işlerin yazıldığını ve bu işlerin karşılığını mutlaka göreceklerini ifade etmektedir. Bunların bilinen anlamdaki kaderle bir ilgisi yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın, kendi işlerini planlayıp ölçü ve miktar ile yarattığı vurgulanmakta, fakat insanların işlerini Allah’ın takdir ettiği söylenmemektedir.

Hz. Peygamber döneminden hayli zaman sonra ortaya çıkan Kaderiyye, Cebriyye gibi fırkalar, Kelâm ekolleri, âyetlerde kendi düşüncelerini okumuşlar ve âyetleri, istedikleri gibi yorûmlayabilmek için her fırka, kendinden olmayanı sapık gösterecek hadîsler üretmişlerdir. Bu konuda hadîs çok değildir. Daha ziyade bu rivayetler, sahâbîlere götürülmüştür. İbn Kesîr’in tefsîrine bakılırsa konu üzerindeki tartışmaların şiddeti an­laşılır.

Bu sözlerimizle bizim kaderi inkâr ettiğimiz anlaşılmasın. Elbette kader vardır. Fakat kader, Allah’ın ezelî bilgisi ve her şeyi bir hesaba, ölçüye ve plana göre yaratmış olması, olmuş ve olacak her şeyi bilmesi demektir. O’nun bilgisine sonradan bir şey eklenmez. O, olmuş ve olacak her şeyi bilir. Esasen zaman üstü olan Allah’ın zâtı için öncelik ve sonralık da yoktur. İşte Allah’ın bilgisi, bir anlamda O’nun planı, kaderidir. Fakat biz O’nun bilgisinin mâhiyetini bilemeyiz. Çünkü O zamansız bilgidir. Biz zamanla sınırlıyız. Zaman içinde olanları biliriz. Zamansızı zamanlı ile karşılaştırıp, zamanlı hakkında bildiklerimizi zamansıza uygulamak ve böylece zamansız bilgi hakkında yargıya varmak doğru olmaz. Biz, âyet­lerin, Kelâm ekollerinin ortaya çıkardığı kader tartışmalarını içermediği kanısındayız.

Râğıb el-Isfahânî, bu konuda özetle şu bilgiyi vermektedir:

“Kadr ve takdir, bir şeyin kemmiyyetini ve miktarını açıklamak, bir şeye güç vermektir. Allah’ın eşyayı takdîri iki türlüdür: Biri eşyaya kudret vermesi, diğeri hikmeti uyarınca belli bir ölçü, biçim ve miktarda yarat­masıdır…

Hurma çekirdeğine hurma ağacı, insan tohumuna insan olmasını, diğer hayvan tohumlarından da kendilerine benzer hayvanlar olmasını takdİr etmesi gibi.

Allah’ın takdiri de iki türlüdür: Biri bir şeyin zorunlu veya mümkün olarak şöyle veya böyle olacağına veya olmayacağına hükmetmesi(karar vermesi)dir. Allah her şey için bir ölçü (bir sınır) koymuştur.”[17] âyeti bu takdiri belirtmektedir. Diğeri ona kudret vermesidir. Biz onu kadretîik, ne güzel kadr edeniz!”[18] âyeti de

Allah’ın, yarattığı şeye ya kudret, yahut ölçü, biçim verdiğini, ya da şöyle veya böyle olmasına karar verdiğini anlatmaktadır.

Yaratıklar arasında ölümü takdir etmesi de, her şeyin ölümlü olmasına karar vermesidir. Vâki’a: 46/6’ncı âyette Allah’ın, insanları ölümlü yarattığı anlatılmaktadır.

Müzzemmil: 3/20’de gecenin gündüz üzerine, gündüzün de gece üzerine dolanmasını Allah’ın takdir ettiği, zamanın gece ve gündüz dilim­lerine ayrılmasını Allah’ın takdir ettiği, yani böyle olmasına karar verdiği anlatılmaktadır.

Abese: 24/19’da Allah’ın, potansiyel yaratmasının, insanda yavaş yavaş ortaya çıktığına işaret edilmektedir…

Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri, bizim yanımızda olmasın, ama biz onu bilinen bir kader (ölçü, miktar) ile indiririz.”[20] âyetlerinde ezelî kararın, yavaş yavaş ortaya çıkması, kaderin zuhuru anlatılmaktadır.

Eli geniş olan, kaderince (genişliğine göre) nafaka versin. Rızkı kısılmış bulunan da Allah’ın kendisine ver­diğinden versin.”[21] âyetinde herkesin haline uygun olanı yapması gerektiği anlatılmaktadır…

1) Belli Biçim Verme, Kararlaştırma, Düzenleme, Takdir Etme: O ki takdir edip yol gösterdi. (A’lâ: 8/3) (Allah insanı) Nutfeden yarattı, onu takdir etti (ölçüp biçti, biçimlendirdi). (Abese: 24/19) âyetlerinde Allah’ın her şeyi ölçüp biçtiği, yaratıp biçimlendirdiği, insanı nutfeden yaratıp ona biçim verdiği, geceyi ve gündüzü düzenleyip takdir ettiği belirtilmektedir.

Yeri kaynaklar halinde fışkırttık, (göğün ve yerin) su (lan) takdir edilmiş (planlanmış) bir işin olması için birleşti. (Kamer: 37/12) âyetinde de kadr edilmiş emir; planlanmış, karar­laştırılmış iş demektir.

Aya da konaklar takdir ettik (düzenledik, belirledik). Nihayet o, eski urcûn haline döndü. (Yâsîn: 41/39)

Göklerin ve yerin mülkü (ve yönetimi) O’nundur, O, bir çocuk edinmemiştir, mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir. (Furtan: 42/2)

Aranızda ölümü biz takdir ettik (belirledik), bizim önümüze geçilemez (plan ve kararımıza engel olunamaz). (Vâkı’a: 46/60)

Güneşi ziya, ay’ı nur yapan yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabı(nı) bilmeniz için aya (dolaşma) konaklar(ı) düzenleyen O’dur. Allah, bunları (boş yere değil), gerçek ile (hikmeti uyarınca) yaratmıştır. Bilen bir kavim için âyetleri açıklamaktadır. (Yûnus: 51/5) âyetlerinde kader, belirleme, düzenleme, kararlaştırma anla­mındadır. [26]

2) Bir Ölçü Ve Mikdâr İle Yapma: Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri bizim yanımızda olmasın, ama biz onu bilinen bir kader (ölçü, miktar) ile indiririz. (Hicr: 54/21)

Geniş zırhlar yap, dokumasını ölçülü yap ve (hepiniz) iyi işler yapın. Çünkü ben yaptıklarınızı görmekteyim.” diye (vahyettik). (Sebe: 58/11) âyetinde Dâvûd Aleyhisselâm’a ölçülü biçimde zırh yapması emredilmektedir ki burada da kader, ölçü anlamındadır.

Onlarla, içinde bereketler yarattığımız kentler arasında, açıkça görünen kentler var ettik ve bunlar arasında yürümeyi takdir ettik: “Oralarda geceleri ve gündüzleri güven içinde yürüyün” (dedik). (Sebe: 58/18) âyetinde de kentler arasında belli uzunlukta mesafelerin bulunduğu anlatılmaktadır.

O ki gökten suyu bir kader (ölçü, miktar) ile indirdi de, biz onu ölü bir beldeye yaydık, İşte siz de (yağmur ile yeşeren bitki gibi hayat bulup topraktan) çıkarılacaksınız. (Zuhruf: 63/11)

Gökten bir su indirdi de dereler kendi kaderince (ölçüsüne göre o su ile) çağlayıp aktı. (Ra’d: 87/17)

Gümüşten kadehler ki onları istedikleri ölçüde takdir etmişlerdir (istedikleri kadar içki alırlar). (İnsan: 90/16) âyetinde cennet garsonlarının, cennet halkına, gümüş kadehlerle diledikleri ölçüde şarap sundukları anlatılmaktadır.

Allah her şey için bir ölçü (bir sınır) koymuştur. (Talak: 100/3) âyetinde kadr kelimesi, ölçüp biçme, planlama, dü­zenleme, karar verme mânâsında kullanılmıştır.

Allah’ın emri, kadredilmiş bir kadr (Ahzâb:97/38)âyetinde, Allah’ın işinin kadredildiği, ölçülüp biçildiği, planlanıp takdîr edildiği belirtilmektedir. Ama ölüçülüp biçilen, planlanıp takdir edilen, kulların eylemi değil, Allah’ın işidir.

18-Zira o düşündü, ölçtü biçti. 19- Kahrolası nasıl da ölçtü, biçti. 20- Yine kahrolası nasıl ölçtü, biçti. (Müddessir: 4/18-20) âyetlerinde takdir, düşünüp taşın­mak, ölçüp biçmek anlamındadır. [27]

3) Ölçülü, Azar Azar Vermek, Kısıtlamak: Allah, kullarından dilediğine rızkı açar (dilediğine) ölçü ile (kısıtlı) verir. (Kasas: 49/82, İsrâ: 50/30, Sebe’: 58/36, Zümer: 59/52, Şûra: 62/12, Rûm: 84/37, Ankebût: 85/62, Ra’d: 87/26) kullarına rızkı açsa(bol bol verse)ydi, yeryüzünde taşkınlık yaparlardı. Onun için dilediği bir ölçü ile indirir. (Şûra: 62/37)

4) Belli Bir Zaman: 21-Onu sağlam bir karar yerine koyduk. 22- Belli bir süreye kadar. 23-Biçimlendirdik. Ne güzel biçim vereniz Biz- (Mürselât: 33/21-23) Medyen halkı arasında yıllarca kaldın. Sonra (senin için) bir kader üzerine (planladığımız bir vakitle)bize geldin ey Mûsâ! (Tâhâ: 45/40) âyetlerinde kader Allah’ın düzenlediği bir zaman süresidir. [29]

5) Kudret, Yapabilme Gücü: Kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? (Beled: 35/5) 75-Allah hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan köle ile; kendisine güzel rızık verdiğimiz, o rızıktan gizli ve açık harcayan kimseyi misal olarak anlattı. Hiç bunlar bir olurlar mı? Hamd Allah’a mahsustur, fakat çokları bilmezler. 76- Ve Allah şu iki adamı da misal olarak anlattı: Birisi dilsizdir, hiçbir şey yapamaz, efendisinin üzerine bir yüktür. (Efendisi) Onu nereye gönderse bir hayır getirmez (bir iş beceremez)- Şimdi bu (adam), doğru yolda giderek adaleti emreden kimse gibi olur mu? (Nahl: 70/75-76)

6) Lâyıkıyla bilmek, değerlendirmek, anlamak: 1– Biz o(Kur’â)nı Kadir gecesinde indirdik. 2- Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? 3- Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. (Kadr: 25/1-3) âyetlerinde kadr, değer, şan vcşeref anlamına gelir. Allah’ı şanına yaraşır biçimde tanıyamadılar, zîrâ “Allah, insana bir şey indirmedi.” dediler.

Kader Konusunda İhticâc Edilen Diğer Âyetler: Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine ölüm sizi bulur. Onlara bir iyilik erişirse: “Bu, Allah tarafındandır” derler. Onlara bir kötülük erişirse: “Bu, senin yüzündendir” derler. De ki: “Hepsi Allah tarafındandır.” Bu topluma ne oluyor ki hemen hiç söz anlamıyorlar? (Nisa: 98/78)

İnsan bir şeyi yapmak isterse onun için bir enerji gerekir. Bu enerji de yine beden içindeki ve dışındaki Tanrısal yasaların çalışmasıyla meydana gelir. Çünkü enerji besinlerle oluşur. Besinlerin sindirimi, beden organ­larının çalışmasıyla olur. Besinleri Allah yarattığı gibi, bedendeki diş, dil, tükrük bezleri, boğaz, mîde, oniki parmak barsağı ve bütün sindirim sistemini de hep Allah yaratmıştır ve bunlar Allah’ın koyduğu yasalarla çalışmaktadır. İşte dış ve iç etkenler birleşince eylem meydana gelir. İnsanın eylemlerini yaratan etkenler Allah’ın yaratması ile var olduğuna göre insanın eylemleri de dolayısıyla Allah’ın yarattığı şeylerdir. Demek ki “Allah herşeyin yaratıcısıdır” genel hükmü, her şeyi olduğu gibi, insanın eylemlerini de kapsar….

İnsanın gücü, aldığı besinlerin kana karışıp enerjiye dönüşmesiyle oluşur. Bu besinleri Allah yarattığı gibi bunları insan bedeninde enerjiye dönüştüren de Allah’ın yasalarıdır. Şimdi fi’li yapan güç ve âletler hep Allah tarafından yaratıldığına göre o fi’li yaratan da temelde Allah’tır… (Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kader Maddesi)

posted in KADER | 2 Comments