Ateizmde Paradigma Sorunu
TANRITANIMAZLIK(Ateistlik) VE DİĞER YANDAŞ KARARSIZLAR
(Yazıyı büyütmek için bu sayfanın en başındaki +A’yı tıklayınız.)
ATEİSTLİK NEDİR VE MEŞHUR ATEİSTLER
ATEİZMİN TEZLERİ NE DENLİ TUTARLIDIR?
ATEİSTLERİN PARADİGMASI (DEĞERLER SİSTEMİ) VAR MI?
İŞTE İLAHİ MANİFESTO (İLAHİ İLKELER VE DEĞERLER SİSTEMİ)!
ALLAH’A İNANMAYI, ALLAH’IN VARLIĞINI KABUL ETMEYE İNDİRGEMEK
ATEİSTLİĞİN NEDENLERİ NELER OLABİLİR?
ATEİSTLİĞİN KİŞİYE VE TOPLUMA KATKILARI NELERDİR?
YARATICI BİR GÜÇ İNANCININ EVRENSELLİĞİ
YARATICI BİR GÜCÜ KABULE GÖTÜREN NEDENLER
ATEİSTLERLE MİSTİKLER ORTAK AMACA HİZMET ETMEKTEDİRLER
ALLAH’A İNANMAK VE ALLAH’A ORTAKLAR YAKIŞTIRMAMAK
ATEİSTLERLE BENZER ANLAYIŞ SAHİPLERİ
ATEİSTLİK NEDİR VE MEŞHUR ATEİSTLER
Gerçek ilahi din, Allah’ın dini, Arap kültür ve geleneğini din olarak görmeyi reddeder. Kur’an (ilahi kitap) dışı herhangi bir yapıtı dinde kaynak olarak görmez. Din adamı sultasını tanımaz. Rasyonel düşünceye önem verir. Yalnızca Tanrı söylediği için değil, kendisi de gerçekten doğru olduğuna inandığı için ilahi değerlere sahip çıkar. Geleneğin kurguladığı ahlaksız, akılsız, sorumsuz tanrı anlayışına karşı çıkar.
Ateistlik, Tanrı’ya karşı aldırmazlığın yanı sıra yoğun kuşku içinde yaşamaktır. Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler bir taraftan Tanrı’ya inanmadıklarını söylerler, bir taraftan yok olduğunu iddia ederler, diğer taraftan da Tanrı’yı yoğun sorgulamaya tabi tutarlar. Oysa Tanrı’yı sorgulamak veya O’na inanmamak, Tanrı’nın varlığı konusundaki kuşkudan tamamen kurtulamamanın da bir göstergesi değil midir? Tanrı’nın var olmadığı salt birkaç soruya mı bağlıdır? Böylesine ciddi, mesajı açık birini birkaç soruya endekslemek acaba ne denli bilimseldir? “Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler” diye bir kullanım, mutlak anlamda Tanrı’nın kesinlikle olmadığını veya yok olduğunu bilen ve buna inanan ateist sayısının ya hiç olmadığından veya yok denecek kadar az olmasından dolayıdır. Kuşkudaki zikzaklar, inkârda sabit bir çizgi izleyen lineer bir doğrudan söz etmeyi olanaksız kılmaktadır. Bir de bu tutum sözde kalınca ve pratik hayatta da bir şekilde dini paradigmayla iç içe yaşayınca, ateizm iddiası bir şov ve slogandan öteye geçememektedir. Örneğin;
Ateist tezleriyle dünyaca tanınmış felsefe profesörü İngiliz Antony Flew 2004 yılında yaratıcı Tanrı’nın gereği inancına dönüş yapmıştır. 1950 yılından beri yazdığı eserlerle ateist çevrelerde çok önemli yere sahip olan Antony Flew, 54 yıllık ateistlik iddialarına 2004 yılında son vermiştir. Flew, yaptığı U dönüşüyle ve yazdığı "Yanılmışım: Tanrı Varmış" (Profil Yay.) (There Is a God: How the World’s Most Notorious Atheist Changed His Mind) adlı kitabıyla dünyada büyük yankı uyandırmıştır. DNA molekülünün sarmal yapısı ve fonksiyonları, genetik koda sahip oluşu, nükleotid dizilimleri, ansiklopedik miktarda bilgi depolaması gibi pek çok şey onu etkilemiş ve yaratıcı zekânın var olmasının gereği sonucuna varmıştır. Tevrat’ta (ve Kuran’da) yer alan "Altı Günde Yaratılış" bilgisi hakkında İsrailli fizikçi Gerald Schroeder tarafından yapılan zamanın izafiyeti yorumunu da "çok etkileyici" bulmuştur. Prof. Gary Habermas’ın Prof. Antony Flew ile mülakatı için bkz. http://www.biola.edu/antonyflew/flew-interview.pdf
Evet, 1950-2004 yılları arasında dünyanın en ünlü ateistlerinden olan Prof. Antony Flew, “Tanrı Yanılgısı” adlı kitabın yazarı Richard Dawkins’i, çok satanlardan olmak uğruna piyasaya oynamakla, Tanrı konusunda önyargılı ve bağnaz bir seküler gibi davranmakla, Einstein’i maske olarak kullanmakla ve samimiyetsizlikle eleştirmiştir. Dawkins’in gerçeği ve doğruyu ortaya çıkarmak yerine ideolojik muhaliflerine karşı her yolun mubah olduğu anlayışıyla hareket ettiğini ileri sürmektedir. http://www.bethinking.org/science-christianity/intermediate/flew-speaks- out-professor-antony-flew-reviews-the-god-delusion.htm Ayrıca Richard Dawkins’in kitabına karşıt tezlerle ilgili çalışmalar için bkz. http://www.erdemyolu.com/bilimsel- rasyonalite/former-atheist-against-richard-dawkins-writer-of-god- delusion.html
Amerikalı Profesör Patrick Glynn, Harvard ve Cambridge gibi dünyanın en ünlü iki üniversitesinden mezun olmuş, Reagan döneminde uzun yıllar siyasî danışmanlık yapmış bir siyaset bilimcidir. Ayrıca George Washington Üniversitesi’nde yöneticilik yapmıştır. Uzun yıllar bir ateist olarak yaşamasına rağmen bilimsel delilleri yeniden incelediğinde bir dönüşüm geçirip yaratıcı Tanrı’nın varlığını kabul etmiştir. “Tanrı’nın Kanıtları/ Post- Seküler Bir Dünyada İnanç ve Bilimin Uzlaşması” (Gelenek Yay.) (God: The Evidence, The Reconciliation of Faith and Reason in a Postsecular World) adlı kitabıyla bu alanda önemli bilgiler sunmuştur. Prof. Glynn ile ropörtaj için bkz. http://www.erdemyolu.com/bilimsel-rasyonalite/eski-ateist-prof-patrick-glynnle-roportaj.html
ATEİZMİN TEZLERİ NE DENLİ TUTARLIDIR?
Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler, Tanrı’yı göremediklerini, laboratuarlarda deneylerle O’nun varlığını kanıtlayamadıklarını, kanıtlanamayan şeye inanamayacaklarını iddia ederek, güya masum bir gerekçe öne sürerler. Oysa deneylerle kanıtlayamadıkları o kadar çok şeye inanırlar ki! Aklın, zekânın, duyguların varlığı da deneylerle kanıtlanamaz ama bazı işaretler onların var olduğunu gösterir bize. Kaldı ki deneylerle kanıtlanmış bir şeye inanılmaz, yalnızca doğruluğu kabul edilir.
Deneyler, doğada var olan somut varlıkları daha iyi tanımak, sosyal yaşamı kolaylaştırmak için yapılır. Yoksa sosyal yaşamın kendisi deneylenmez. Yaşanmış bir sosyal olayı geri alıp tekrarladığınızda, artık o, yeni bir sosyal olay olur. İşlenmiş bir cinayet tekrarlanmaz, yapılan hırsızlık tekrarlandığında, yeni bir olay gerçekleşir. Dürüst bir tavır, adil bir yargılama, hakka hukuka bağlılık, bilimsel deneyin dışında kalır. Çünkü bilimin amacı, olanı incelemek; sosyal yaşamın(dini değerlerin) amacı ise, olması gerekeni konu edinmektir. Demek ki ateistlik savunucuları, dinsel argümanları reddederken kendi sosyal yaşamını ıskalamakta, göz ardı etmektedirler. Oysa kendi sosyal yaşamından, diğer bir ifadeyle dini değerlerinden söz etmesini istediğimizde, konuyu değiştirip bilimsel bilgiyi kendi inancı için kılıf olarak kullanmaktadır. Esasında o, hem dini hem de bilimi kullanmaktadır. Bilim gerçeği, din doğruyu ifade etmek ister. Bilim de din de amacı dışında kullanıldığında ikisi de işlevsiz kalır. Örneğin, her canlıda bulunan hücrede beyin görevi yapan, hücreyi yöneten çekirdeği binlerce yıl görmedik. Onu göremeyişimiz onun yok olduğu anlamına gelmiyordu. Onun var oluşu bizim onu bilmemizle veya görmemizle başlamadı. Binlerce yıldır yok sandığımız atom altı parçacıklar, quarklar vardı. Oysa onlar zaten işlevlerini yürütüyordu. Beynin organizmayı yönetmesini de sonradan keşfettik. Galaksilerin ve yıldızların kendi yörüngelerinde hareket halinde olduklarını da sonradan öğrendik. Oysa onları sabit sanıyorduk.
ATEİSTLERİN PARADİGMASI (DEĞERLER SİSTEMİ) VAR MI?
İlahi değerlere karşı çıkan bu insanların en önemli sorunu paradigma (değerler sistemi) sorunudur. İnsani uygarlığa temel olacak onları bağlayan bir paradigmadan yoksun olmalarıdır. İlahi değerleri savunanların ellerinde somut ilkeler ve değerler var iken, onlar için başvuru kaynağı olabilecek bir dayanakları yoktur. Olmayınca kimin gücü varsa gücü oranında onun sözü geçerli ve etkili olacaktır. Kuralların egemen olmadığı yerde krallar öne çıkacaktır. Ateist bir toplum olmadığına göre, küçük topluluklar içinde grubun bir süreliğine hayran olduğu ağabeyleri ve ablaları olacaktır.
Ateist paradigmanın ne olduğu sorgulamasına, “Bilimsel takılıyoruz” yanıtı, konuyu çarpıtmanın, polemikten kaçışın ve değerlerden savrulmanın bir göstergesidir. Bilimin verileri; evrensel ve nesnel olarak araştırma, gözlemler ve deneyler sonucunda elde edilen, ne kadar tekrar edilirse edilsin benzer sonuçlara varılan ve çürütülemeyen sonuçlardan oluşur. ‘Su’yun, H2O’den oluşması. Saf suyun deniz seviyesinde 1000’de kaynaması. Suyun kaldırma kuvvetinin tespiti. Elementlerin atom ağırlıklarını tespiti. Hücre organellerinin görevlerini saptama gibi. Kısaca bilimin görevi fotoğraf çekmektir. Olanı, var olanı görmek ve göstermektir. Pozitif bilimin işi budur. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi, matematik ve geometriden yararlanarak fotoğraf çeker. Durum tespiti yapar.
|
Bilimsel alan |
Sosyal Alan |
Din |
|
Matematik-Geometri tabanlı Fizik Kimya Biyoloji Astronomi Fiziki Coğrafya İstatistik gibi |
Psikoloji Sosyoloji Ahlak-Etik Hukuk Ekonomi Siyaset gibi |
Sosyal alanda son nokta konan ilahi buyruklar ve ilahi yasaklardır. Örnekler: •Cinayet, tefecilik, yalan, iftira, zulüm •Hırsızlık, haksızlık, alkol, leş, kan •Hak, adalet, sorumluluk, söze bağlılık •İyilik, yardımlaşma, insan hakları •Yakınları ve akrabaları gözetmek gibi. |
Din sosyal alanda konuşur, sosyal alandaki bazı durumlara kesin çözümler sunar. Konuşmadığı alanı insan aklına, sağduyusuna bırakır. Ortak aklı devreye sokarak insanların çözüm üretmesini ister. Bilim; doğayı tanımaya, oradaki gerçekleri keşfetmeye ve insanlığın hizmetine sunmaya çalışır. Din ise insanı huzur ve mutluluğa götürecek doğruların neler olduğunu bildirir. Örneğin bilim, Türkiye’de yılda sigara içen insan sayısını, cinayet ve hırsızlık vakalarının son on yıldaki sayısını ortaya koyar. Cinayet ve hırsızlığın, hak ve adaletin, iyiliğin ve paylaşmanın doğru veya yanlış olduğu konusunda bilim söz etmez. Dolayısıyla sosyal paradigma konusunda bilime uyma iddiası yalnızca kaçamak bir cevaptır. Çünkü bunlar sosyal alanın konusudur. Nitekim ilahi kitap bu konularda konuşmuştur. Bilim, doğa yasalarını (fiziksel, kimyasal ve biyolojik yasaları) keşfetmeye çalışır. Bu yasalara, dinli-dinsiz herkes bilerek-bilmeyerek isteyerek-istemeyerek uyar. Yerçekimi yasasına uyma zorunluluğu gibi. Uymayanlar ağır bedeller öderler. Örneğin, suyun kaldırma kuvvetinin bilincinde olmayanlar, denizlerde gemi yüzdüremez veya bu yasayla uyumsuz olan deniz araçlarıyla denize gömülürler. Doğal afetlerde acı kayıplar yaşarlar. Evet, bilim fotoğraf çeker, sosyal alan veya din ise insanların huzuru adına fotoğraftaki resimlerin yerlerini değiştirmek ister. Der ki ya şu evler, bu ağaçlara yakın olmalı veya bu ağaçlar oraya taşınmalıdır. Hinduizme göre de fotoğraftaki inek oradan çıkarılmalıdır. Resimdeki bu yer değişiklikleri bazen mutluluk getirmektedir, bazen de mutsuzluk…
Ateistlik iddiasında olanların haklı olabilecekleri önemli dayanakları ve besin kaynakları; tutucu, gerici, bağnaz ve din istismarcısı çevrelerin çıkmazları, açmazları ve çelişkileridir. Geçim kaynakları, masa başı sohbetleridir. Çoğunun kendi yaşam biçimlerini ortaya koyacak belirli temel ilkeler ve değerler sistemleri (paradigmaları) yoktur. Bu açıdan, ellerinde bir kaynak, bilgi ve belge olmadığı için tartışma alanları başka noktalara kaymaktadır. Tarih boyunca da, günümüzde de ateist bir toplum görülmemiştir. Bulundukları yerde, sınırlı sayıdadırlar (marjinal). Hava güllük gülistanlıkken, sağlıkları yerinde iken, omuzlarına yüklenmiş sorumlulukları yokken, gerçekçi olmayan yorumlarda bulunabilirler. Ama ciddi bir fırtınada, ciddi bir sorunla baş başa kaldıklarında şüpheyle yaklaştıkları ve birçok toplumsal sorunun kaynağı gördükleri Tanrı’ya yalvarma ve dini değerlere yaklaşma durumunda kalırlar. Karaya çıkınca/sorunlarından uzaklaşınca, önceki yaşamlarına dönerler. Bu, onların gerçekte, bütünüyle ateist olmadıklarını/olamadıklarını gösterir. Hıristiyanların egemen olduğu toplumlarda, kiliseye gitmeseler de Hıristiyanlar gibi, Müslüman bilinen ülkelerde de, camiye gitmeseler de, tıpkı diğer Müslüman bilinen insanlar gibi yaşam sürerler. Aile, evlilik, kiminle evlenileceği, boşanma, miras, akraba ilişkileri, dürüstlük, iyilik, yardımlaşma, söze bağlılık, bireysel sorumluluk gibi ilahî(erdemsel) değerler bütünüyle din referanslıdır. Avrupa kaynaklı hukuk, Roma Hukukundan; Roma Hukuku da Tevrat’tan esinlenmiştir. Tanrıtanımazlar, kendilerine sözde, standart tanımaz; ama pratik yaşamda, bu standartların dışına çıkamaz. Ateist geçinen veya ateistlikten geçinen biri, bir taraftan din normlarını yaşarken, diğer taraftan dini küçümser. Onlar, dindar bir insanın yalan söylemesini diline dolar; bununla yalanın çirkinliğini anlatmak ister; ama kendisi yalan söylediğinde bunun rahatsızlığını yaşamaz. Söylemiyle yaşamı farklıdır. Aslında bu tavrının “dindar diye eleştirdiklerinden pek farkı yoktur. Çünkü onlar da doğru olanı bilir ama buna uygun davranmaz ve hep başkalarını yadırgar ve yargılarlar.
Ateistlerle yakın ilişki içinde olmayanlar, ateistlerin de kendilerince bir takım ahlaki standartlara sahip olduklarını sanabilirler. Oysa bu doğru değildir. Çünkü onlar evrensel ahlaki standart kabul etmezler. Yazılı bir paradigmaları yoktur, angajmana girdikleri (onları bağlayan) insani değerleri de yoktur.
Örneğin varsayın ki 3 çocuğunuz var.
Çocuklarınızdan biri alkolik, diğeri hırsız, biri de iyi bir insan olmak eğiliminde. 8-10 yaşlarındalar. Bir ateist nasıl bir duruş sergiler? Alkolizmin sonuçlarını anlatır mı, anlatmaz mı? İlkesel tavır mı ortaya koyar yoksa tavsiye niteliğinde mi kalır? Ya da alkoliklik sınırına ulaşıncaya kadar içmesini mi öğütler?
Hırsız olmak isteyen çocuk, kimse görmeden başarabiliyorsa çalsın mı?
Çocuklarınızdan birinin inanılmaz biçimde yalancılığa eğilimi var, diğeri (erkek veya kız) sınır tanımadan önüne gelenle cinsel özgürlüğünü yaşamak istiyor. Ateist nasıl bir duruş sergiler? ‘Yalancılık bu dönemde caiz(!) midir’ diye mi düşünür? Kız ile erkek arasında bir ayrım yapar mı, uygulamaya geçmeleri durumunda eşit bir yaklaşım içinde mi olur?
Yalan söylememeyi sırf yalancı tanınmamaya, çalmamayı yalnızca hırsız olarak bilinmemeye, öldürmemeyi toplum gözünde cana kıyan olarak görülmemeye bağlayan, diğer bir ifadeyle hayatı yalnızca dışa dönük yaşayan, yaptığı hataların acısını içinde, vicdanında yaşamayan kişi bu suçlara ne denli kapalı olabilir ki!
Evet, ateistlerden beklenen şudur?
İLKELERİNİZ var mı?
PARADİGMANIZ var mı?
İNSANİ DEĞERLERİNİZ var mı?
AHLAKİ DEĞERLERİNİZ var mı?
TOPLUMSAL SÖZLEŞMENİZ var mı?
TOPLUMSAL DEĞERLERİNİZ var mı?
EVRENSEL DEĞERLERİNİZ var mı?
???VARSA NEREDE???
“İlkeler ve değerler” derken kendimize, insanlığa, topluma, dostlarımıza, yakınlarımıza, yakın akrabalarımıza bakışımız sorgulanıyor. Eşlerimize, çocuklarımıza, akrabalarımıza ve topluma karşı sorumluluklarımız sorgulanıyor. Haklara bakışımız sorgulanıyor. Adalet anlayışımız sorgulanıyor. Üretim, tüketim ve pazarlama ilişkileri sorgulanıyor. Neleri, ne kadar üreteceğimiz ve tüketeceğimiz sorgulanıyor. Can güvenliği, mülkiyet hakkı, düşünce ve inanç özgürlüğü, beden ve akıl sağlığı, soy ilişkileri sorgulanıyor. Eşler arasındaki sadakat sorgulanıyor. Annemizin, eşimizin, çocuklarımızın, babamızın veya kardeşimizin cinsel özgürlüklerinin sınırı sorgulanıyor. Meşru (hukuki) olanla gayrimeşru (hukuk dışı) olanın sınırları nelerdir? Kendini beğenmişlik, riyakârlık, haksızlık, ikiyüzlülük, yolsuzluk, rüşvet, iftira, dedikodu hakkındaki tavırları sorgulanıyor. Ancak içgüdüsel çıkarları dışında bir gerçek ortaya çıkmıyor.
Ahlakın dönemsel, yöresel, tarihsel olduğunu sabuklarlar. Böyle olunca istedikleri ortamda, istedikleri zamanda, kişisine göre farklı tavır takınabilir ve farklı rollere girebilirler. Bu durum, ilkesel yaşayan insanları tedirgin eder. Kendisini güvende hissetmez. Evet, ateistler için mutlak bağlayıcı herhangi bir değerden söz etmek olanaksızdır.
Ateistlerin savundukları değil onaylayabilecekleri değerleri:
YÖRESELDİR
TARİHSELDİR
GÖRECELİDİR
BÖLGESELDİR
DÖNEMSELDİR
EVRENSEL DEĞİLDİR
Allah’a inananlar, birbirlerini bağlayıcı ilkeleri bilirler. Örneğin, can ve mal güvenliği, eğer onlar inançlarında samimi iseler onları ilkesel boyutta bağlayıcıdır. Birbirlerini çok yakından tanımasalar da eğer inançlarında samimi olduğuna tanık olurlarsa, iki yabancı birbirine güvenirler. Bu, sözde değil uygulamada da böyledir. Ya bir ateist, ateistlikte çok samimi olduğuna tanık olduğu, ama tanımadığı ateiste böylesine güvenebilir mi? Onları bağlayan bir sözlü, yazılı veya örtülü bir bildirge var mı?
Dini çevreleri cennet (sonuçta sunulacak olan lüks bir yaşam) çıkarı için değerlere bağlı kalmakla suçlayan kafa, acaba toplumdan yansıyacak öfke korkusu veya önüne atılacak havuç, kendisi için hem de oldukça basit bir çıkar değil midir? Hem de kişisel ve içgüdüsel bir çıkar. Oysa cinayet, yalan, hırsızlık vd. insan onuruna yakışmaz. İnsan bunlardan dolayı içinden rahatsızlık duyar, kimse bilmese de acı duyar. Başkalarının kendisine güveninden önce kendine olan güvenini kaybeder. Tanrı da “yalan söylemeyin” demez mi? Evet, hem de en üst perdeden, tüm insanlık tarihi boyunca, hem de ilk buyruklar arasında… O YÜZDEN O’NA İNANIRIZ. ÇÜNKÜ O, HEP DOĞRUYU SÖYLEMEKTEDİR.
Bağnaz ateist en fazla Allah’a, Tanrı’ya düşmandır. Tanrı kadar düşman olduğu biri neredeyse yok gibidir. Örneğin; katillerden, canilerden, soygunculardan bu denli, bu şiddette rahatsız değildir. Sahi, bu bağnazlar Allah’a neden bu kadar düşmandırlar? Eğer Allah yoksa ateisti bu konu neden bu kadar ilgilendiriyor? Eğer yoksa yok olana nasıl düşman oluyor? Neden bağnaz ateist ha bire Allah’a küfrediyor? Neden bu kadar küstahtırlar?
Bağnaz ateistlerin bulundukları ortamlarda, forumlarda ve sohbetlerde ilahi ve ahlaki değerler inanılmaz biçimde saygısızca ve küstahça aşağılanır, sözler çarpıtılır ve hakarete uğrar.
Zaten katı ateistlerin bulundukları konuma savrulmaları, değerlerden kopuşun, bir şeyleri yapmak ve uygulamaktan kaçışın, tembelliğin ve sorumsuzluğun sonucudur. Allah’a sövmekten, putları övmekten kıvanç duyarlar. İlahi değerlere inananlar yerine puta tapanları, Allah yerine şeytanı daha tercih edilebilir bulurlar. Tüm lambaları kapatıp “Neden ortalık karanlık?” diye abuk subuk suçlamalardan bıkmazlar. Şikâyetçi ve başkalarını suçlayıcı tavırları, onları geri bırakmış ve gericilerin safında yer almışlardır. Dini ve ahlaki değerleri alay konusu edinmeleri de onları yobazların safına taşımıştır. Önyargı ve bağnazlıkları ise gericiliklerini ve yobazlıklarını daha da katılaştırmıştır.
Kendi ışığını kendisi kapatan kişinin karanlıklara sövme hakkı yoktur. Karanlıkları taşlama ve karanlıklardan şikâyetçi olma hakkı da yoktur. Ateizm iddiaları; yıllarca karanlıklarda kalmış, tarihin içinden çıkamamış, saldırmak için elindeki sözün (rivayetin) referansına bile bakma gereği duymaksızın duyduğu her masalı kendisine malzeme sayan, referans (kanıtın doğrulanabilirliği) kalitesinden yoksun, pervasız ve ölçüsüz, sövgüsünde yazılı metin yerine kişilerin davranışlarını esas alan, edebi sanatlar konusunda bilinç körlüğü yaşayan ve bu yüzden sözü doğru anlamlandıramayan, sözde entelektüel, çapsız ve sığ bakış açısıyla olayları ele alan bir şovmenliktir. Duruşunu sırf karşı çıkmak olarak konumlandıran, inanmadığını konuşan, konuştuğuna tam inanmayan, konuştuğunu uygulayamayan bir slogancılıktır.
Din istismarcıları ikiye ayrılır: Din üzerinden rant elde edenler ve din karşıtı olmaktan rant elde edenler. İki taraf da din istismarcısıdır. Hem dinle ilgileri yoktur, hem de sabah akşam din konuşurlar. İki taraf da din üzerinden geçinmektedir. Tam bir istismar, sömürü örneği. Hiçbir haklı gerekçeye dayanmadan din için cana kıyan bir dinci ile, cana kıymanın dinin gereği olduğunu iddia eden bir din karşıtı arasında bir fark yoktur. İkisi de dini istismar etmektedirler.
Bağnaz ateistlere göre Allah, tüm kötülüklerin kaynağıdır. Bu bir küstahlıktır, gerçeğe saygısızlıktır. Onlara göre put tanrıları masumdur. Ne kadar çaplı ve derin cahil iseler o ölçekte de cüretkârdırlar. Put tanrılarının mensuplarına neler kazandırdığı ve neler kaybettirdiği hakkında şu kitaba göz atılabilir: Çoktanrıcılıkta, İslam’da ve diğer dinlerde Bilimin Yükselişi ve Çöküşü, Cengiz Özakıncı…
Ateist geçinenler ve ateistlikten geçinenler, Allah ile ilgili konularda çoğu kez önyargılı ve bağnaz davranmışlardır. Onların önyargılı ve bağnaz olduğunu iddia eden kişi, yine onların arasından çıkan 50 yıldan fazla ateist yaşayan ve ateistlerin dünya çapında en büyük ağabeyleri olan, felsefe profesörü Antony Flew’dur. http://www.biola.edu/antonyflew/flew-interview.pdf
Ateistler; en fazla gerici, dinci, yobaz ve din istismarcısı kesimleri takdir ederler. Çünkü kendileri, bu kesimlerin çelişkileri sayesinde bir süreliğine ayakta durmaktadırlar. Onları en fazla rahatsız eden şey, ilahi kitapların rasyonel açıklamalarıdır. Allah’ın sözlerini doğru anlamak onların var oluş nedenini temelden sarsmaktadır. Onların din diye lanse ettiği pek çok şey, Allah ile, O’nun kitabı ile ve O’nun seçkin elçileriyle alakası yoktur. Kur’an’ı Kur’an’dan okumak yerine sayıları birkaçı geçmeyen ateist yazarların yorumlarından okurlar. Kur’an’ın benzetmelerini (müteşabihler) istismar ederler. Oysa 3Al-i İmran/7 ayetinde, Kur’an’daki benzetmeleri ilkeler doğrultusunda anlamlandırmayanların kötü niyetli olduğu belirtilir. Din değerlerdir, semboller ve benzetmeler değildir. Tanrı insanlara varlığını veya yokluğunu ispatlama görevini değil, değerlere sahip çıkma görevini yüklemiştir. Kur’an, ne mezhepçiliğe izin verir, ne de tarikatçılığa. Ne katliama izin verir, ne şekilciliğe…
Agnostik, deist veya ateist tiplemeler bir virüsün değişik görünümleridir. Farklı yerlerde, zamanlarda, iklimlerde, yaşlarda, sıkıntılarda kalıptan kalıba girerler. Birbirinin değirmenine su taşırlar. Evet, mutlak ateist yoktur. Ateist gibi yaşayanlar vardır.
İçlerini öyle bir öfke bürümüş ki Allah tanrısına düşman olurken put tanrılarına dost olmuşlardır. Oysa o Allah tanrısı sayesinde pekâlâ milyonlarca insan birbirlerine yardım etmektedir. Evet, o inancı kullanarak pek çok çirkeflik olsa da yine Allah inancı sayesinde insanlar çalmaktan, cinayetten, yalandan kaçınmaktadırlar. Oysa put tanrıcıları ne merhamet, ne yardım ne dostluk konusunda kimseye güvence verememişlerdir. Yarın yaşlandıklarında, hastalandıklarında, zayıf düştüklerinde görecekler ki kendilerine put tanrıcıları değil Allah’a tanrı diyenler daha fazla el uzatacaklardır. Kendini onların yanında daha fazla güvende hissedeceklerdir.
Hayata siyah beyaz bakarak zaten körelmiş olan adalet duygularını bütünüyle köreltmiş olurlar. Hep aynı şarkıyı söyleyip hiçbir akort olmadan aynı nağmeleri dinlemektedirler.
İŞTE İLAHİ MANİFESTO (İLAHİ İLKELER VE DEĞERLER SİSTEMİ)!

ALLAH’A İNANMAYI, ALLAH’IN VARLIĞINI KABUL ETMEYE İNDİRGEMEK
‘Allah’ın varlığına inanmak’ ifadesi yanlış bir kullanımdır. Doğrusu, ‘Allah’ın var olduğunu kabul etmek’ veya ‘Allah’ı tanımak’ olmalıdır. ‘Allah’ın varlığını inkâr etmek’ ifadesi de yanlış bir kullanımdır. Doğrusu, ‘Allah’ın var olduğunu reddetmek’ veya ‘Allah’ı tanımamak’ olmalıdır. Ateistlik savunucularının bu reddi, bir bakıma bir ülkeyi tanımayan başka bir ülkenin durumuna benzer. Ortada bir toplum vardır, ancak onun bağımsız varlığı kabul edilmemekte, onu tanıma yoluna gidilmemektedir. Kısaca o, yok sayılmaktadır. Eğer o bir gün var olduğunu hissettirecek bir eylem içinde olursa, varlığı kabul edilecek ve tanınacaktır. Bir ülkenin, toplumun veya kişinin var olduğunu ya da bağımsız olduğunu veya kendini ifade etme hakkını kabul etmek, gerçeğe saygıdır. Onların sahip olduğu ilkeleri ve değerleri benimsemek ki bu değerlerin hepsi doğru olabilir, doğruyu kabul etmektir. Gerçeğe saygı göstermeyenlerin doğruları kabul etmeleri ahlaki erdemler adına bir değer ifade etmez. Gerçekleri görmeyenler, doğruları onaylasalar bile, dogmatik ve kalıpçı inançlardan, tutucu, bağnaz ve istismarcı yaklaşımlardan kurtulamazlar.
Ateistlik savunucuları ve cahil dindarlar, Allah’a inanmayı, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaya indirgemişlerdir. Oysa Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak Allah’a inanmak değildir. Bu virüs milyonlarca insanı uyutmuş, uyuşturmuştur. Allah’a inanmak, ‘O’nun varlığına ve birliğine değil, Allah’ın sözlerine inanmak ve vaat ettiklerinin gerçekleşeceğine güvenmek’ demektir. Allah’a inanmayı, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaya indirgeyen anlayış, en büyük günah(dini suç) olan Allah’a ortak koşmayı, Allah’ın hakkını gasp etmeyi, Allah’tan rol çalmayı, Allah’ı Allah yapan özellikleri kullara yakıştırmayı(kısaca şirki) bir takım putlar yapıp onlara tapmaya indirgemiştir. Onlara göre Allah’a inanmak demek, Allah’ı yaratıcı kabul etmektir. Allah’ı inkâr etmek de puta tapmaktır. Oysa bu anlayış kesinlikle yanlıştır. Örneğin Allah’ın elçisi Muhammed’le savaşanlar, Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul ediyorlardı(39/38 10/31 29/61-63). Bu putperestler, Allah’ın var ve bir olduğunu reddetmiyorlardı. Hatta putperestler, ‘Allahım’ diyerek O’ndan beklentilerini ortaya koymakta idiler:
8/31-“Onlara (çoktanrıcılara, putperestlere) karşı ayetlerimiz okunduğu zaman, “Duyduk, istesek biz de bunun benzerini elbette söyleriz. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” dediler.”
8/32-“Hani onlar (çoktanrıcılar, putperestler), “Ey Allah’ım, eğer şu (Kur’an) senin katından inmiş hak (kitap) ise hemen üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem dolu bir azap getir” demişlerdi.”
ATEİSTLİĞİN NEDENLERİ NELER OLABİLİR?
Sosyal olayların onlarca nedeni olabilir. Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenleri ateistliğe sürükleyen nedenlerin baskın olanlarından birkaçı şunlardır: İnsanların bir kısmı, bilgi ve doğru arayışı içindedir, kimisi de bilgiye ve doğruya değer verir, yaşamında ona önemli bir yer verir. Çoğu kimse ise, ne bilgi arayışı içindedir, ne de ona değer verir. İyi, güzel ve doğru işler yapmayı ilke edinenler, adımlarını daha sağlam basarlar. Kötü ve çirkin işler yapanlar, daha kaygan zemindedirler. İyi ve güzel işler yapanların kendilerine güven duygusu daha sağlıklı ve gelişmiştir. Kötü ve çirkin işler yapanların özgüvenleri yoktur, ya da yapaydır. Özgüvenleri; ceplerindeki paraya, bulundukları makama, sahip oldukları çevreye, üzerlerindeki elbiseye endekslidir. Bunlardan yoksun kaldıklarında boş çuval gibi yere yığılırlar. Kişi hata yaptıkça, kendine güveni azalır ve kendisini zayıf hisseder. Güven ve itibarı; şan şöhrette, makam mevkide, mal mülkte, gösteriş yapmakta arar.
Sık sık yalan söyleyen biri, bir süre sonra yalan söyleyenlere, sık sık hırsızlık yapan biri de, zamanla çalanlara hak vermeye başlar. Sık sık yalan söyleyenler, gün geçtikçe kuşkusuz yalancıların saflarında yer almaya başlarlar. Yalancıya hak verenler de, bir gün gelir bu değerlere karşı kuşku içine girerler. Ne kadar çok yanlış yaparsak, değerlere karşı güvenimiz o kadar azalır, kuşkularımız artar. Ateistlik iddialarının nedenlerinden biri de budur. Din ve Tanrı, değerleri temsil etmektedir. Örneğin dinin temeli, Tevrat’ta da dile getirilen 10 ilahi buyruğa dayanır. Yeryüzü kurulduğundan beri, “öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin, haksızlık yapmayacaksın, her türlü kötülükten uzak duracaksın, dürüst olacaksın, ana-babana iyilik yapacaksın” gibi değerleri insanlığa yüksek sesle, üst perdeden söyleyen Allah ve O’nun elçileri olmuştur. Sağlıklı düşünen, iyinin ve doğru olanın kazanmasını isteyen hangi insan bu değerlere karşı çıkar ki? Onlara ancak değerleri çiğneyen ve sonuçta onları gerekli görmeyen biri karşı çıkar.
Ateistlik iddiasında olan kişi, şunu da iddia edebilir; ben bu değerleri kabul ediyorum, onlara ben de sahibim ama Tanrı’ya inanmıyorum. Bu ifade çelişkili bir ifadedir. Çünkü Tanrı’ya inanmak demek, O’nun varlığı ve yaratıcılığına odaklanmak değil O’nun bildirdiği değerleri benimsemektir. Evet, değerlerin kaynağında Tanrı vardır. Diğer taraftan biz bazı değerlere sahipsek ve onları önemsiyorsak, aynı değerleri savunan, öğütleyen birileri de varsa bu bizim hoşumuza gitmez mi? Evet, akıllı ve bilinçli insan, varlık veya yoklukla ilgilenmez. Bizler değerlerimizin ne derece örtüştüğüyle ve değerlerimizin yayılmasına ne derece katkıda bulunulduğuyla ilgileniriz. Evet, eğer bizler değerler noktasında samimi isek, ateist geçinenlerin de temel sıkıntısı bu dünyadaki haksızlıkların ve kötülüklerin sona ermesi ise bu değerleri temelden çürüten nedenlerle ilgileniriz. Tanrı’nın gerçekten emrettiği veya bizden istediği hangi buyruk veya ilke insanlık için zulüm, haksızlık veya yıkım getirmiştir? Ateistlik iddiasında olanlar, adeta kör dövüşü yapmaktadırlar. Dünyada yaşanan, olup biten olumsuzlukların sorumlusu olarak Tanrı’yı görmektedirler. Hem Tanrı yok, hem de O sorumlu. Ne büyük çelişki! Birisi diğerine haksızlık yapıyorsa ve Tanrı, her ikisine de akıl verdiyse, her yaşanan olaya Tanrı hemencecik müdahale edecekse, insanın özgür iradesinden ve sorumluluğundan kim söz edebilir? O durumda insanlar Tanrı’nın kuklası olmaz mı? Oysa Tanrı her olaya derhal müdahale etmemekle insanı, davranışlarında özgür kılmış ve yaptıklarının sorumluluğunu alması yönünde de toplumsal bilinci ve ortak aklı devreye sokmuş olmaktadır.
Ateistlik iddiasında olanları ateistliğe iten diğer neden ise, sahte dindarlarda görülen sahteliği ve ikiyüzlülüğü bahane ederek, -pireye kızarak yorganı yakma misali- Allah’a ve Allah inancının temsili olan temel değerlere karşı oluştur. Oysa sahtelik dinde değil, o davranış içinde olan kişilerdedir. Üstelik sahtelikten rahatsız olanların standardın üzerinde dürüst olmaları gerekmez mi? Öyle ki kendilerinde şu kanaatin oluşması iddiaların somut kanıtı olur; ‘Biz ateistler, Allah’a inananlardan dürüstlük, adalet, iyilik ve yardımlaşmak için daha fazla mücadele ediyoruz, hayatımızı bu yola adıyoruz.’ Oysa ‘ben ateistim’ diyenlerin yaşam biçimlerinin, kültürlerinin yaşadıkları toplumdan farklı olmadığı gibi ilahi değerlere karşı getirebildikleri bir alternatifleri de yoktur. Onlar sadece ilahi değerleri ve Allah’a inanmayı küçümseme yoluna gitmektedirler.
ATEİSTLİĞİN KİŞİYE VE TOPLUMA KATKILARI NELERDİR?
Ateist geçinenlere veya ateistlikten geçinenlere şu soruyu sormak gerekir: Tüm dünya onlarla ortak inançta birleşse, "Allah yoktur, din yoktur, sınır yoktur" dese; sonuç olarak bu durum insanlık için iyiliği, doğruluğu, dürüstlüğü, dostluğu, mutluluğu mu getirecektir? Tanrı’yı yok saymayı ideoloji haline getiren toplum var mıdır? Eğer varsa onların sonu diğer ‘Allah’a ve O’nun bildirdiği değerlere inanıyorum’ diyenlerden daha mı iyiye gitmiştir? Yoksa tanrıtanımazlığa doğru savruluş daha fazla sömürüyü, ahlaksızlığı ve katliamları mı getirmiştir? Acaba bir ateist en fazla ateiste mi güvenmektedir? Acaba kendisi hasta, yardıma muhtaç veya yaşlı olsaydı yardımına ilk önce ateistler mi koşarlardı? Acaba ateistler daha fazla kalabalık olsaydı o zaman hırsızlık, yalancılık, kapkaç, dolandırıcılık… daha mı az olurdu? Gerçekten sormak lazım tanrıtanımaz bir toplumda yaşarken sokak daha mı güvenli olurdu? Kardeşlerini, sevdiklerini, eşyalarını daha kolay mı emanet ederlerdi? Örneğin böylesi bir toplumda evlerinde daha mı güvenle yatarlardı? Tanımadıkları ama samimi bir tanrıtanımaz olduğunu bildikleri birinin ikramını hemen güvenle kabul ederler miydi? Neye dayanarak karşı tarafın kendilerine zarar vermeyeceğini düşünürlerdi? Onlara inanmaları ve güvenmeleri için gerekçeleri ne olurdu? Ahlaklı oldukları için derlerse ahlakın Allah inancı ile daha güçlü ve ayakta durduğunu görmeleri gerekir. Ahlaki değerler, Tanrı’ya inananlara göre Tanrı kaynaklıdır. Oysa ateistlik savunucuları için ahlak görecelidir ve toplumun oluşturduğu bir kültürdür. Her zaman değişebilir ve asla mutlak değildir. Zaman değiştikçe bizim ahlakdışı gördüğümüz bir davranış ahlaklı görülebilir ya da bir bölgede ahlaki olan bir davranış başka bir bölgede ahlakdışı görülebilir. Oysaki ahlaki değerler evrenseldir. Ateistlerden oluşan bir toplumu düşününce birine göre ahlaki olan diğerine göre değilse kim kimi neye göre sorumlu tutacaktır? Ne güvensiz bir ortam ve duruş! Evrensel mutlak doğrular, mutlak yaratıcının eseridir.
Bir insan Tanrı’ya inanmasa da(!), Tanrı’nın varlığını kabul etmese de iyilik yapamaz mı, bu iyiliği ile mutlu olamaz mı? Öncelikle Tanrı’ya inanmadığı halde iyilik yapmak sözü bir paradoksu ifade eder. Çünkü Tanrı “İyilik yapın” diyor, sen de iyilik yapıyorsan O’nun bu sözünün doğruluğuna, yani Tanrı’ya bir çeşit inanmış olmaktasın. Tıpkı birbirimize inanırken sözlerimizi onaylamak gibi.
Peki, bir insan Tanrı’nın varlığını kabul etmediği halde iyilik yapamaz mı? Elbette yapabilir. İyilik yapmasını hangi gerekçeye dayandırıyorsa, iyilik yapmanın gerekli olduğu yetkisini kimden alıyorsa, kaynağını kimden alıyorsa o kaynağı irdelemek gerekir. Çünkü bu referans bu kişinin kendisine başka bir ilah seçtiğini de gösterebilir. Uğruna yaşadığı, uğruna feda ettiği her şey onun tanrısı olabilir. Böyle bir tanrı, gerçek Tanrı’yı göz ardı ettiği için başka amaçlar uğruna kendisine kul-köleler edinmiş olabilir. Böyle bir tanrı hukuk dışı işlemlerinde göz boyamak için güzel davranışlarla kulunu kendisine alıştırma seansları yapmış olabilir.
Eğer kişi, Tanrı’nın varlığını kendince kabul etmediği halde, bencillikten dolayı değil, basit çıkarlar güttüğü için değil, gösteriş uğruna veya insanlardan alkış almak uğruna değil, salt kendisi de iyilik yapmanın doğru olduğuna inandığı için dürüstçe yaşıyor ve iyilik yapıyorsa bilmeli ki Tanrı, en küçük bir davranışı bile karşılıksız bırakmaz. Buna o inanmasa da… Eğer bu kişi, gerçekten davranışlarında samimi ve istikrarlı ise bilmeli ki bu davranışları onu zamanla bu değerleri sahiplenen Allah’a inananlarla yakınlaştıracak, bu durum Tanrı’yı doğru tanımasına yardımcı olacaktır. Çünkü o salt kendi çıkarını değil başka insanların da iyiliğini istemektedir. Yarını, geleceği veya işin sonunu düşünen kaybetmez. Bu davranışıyla o, insanları kazanacağı için kaybetmez. Bu davranışıyla içi huzurla dolacağı için kaybetmez. Bu davranışıyla güven duygusu kazanacağı için kaybetmez. Allah da eğer her şeyi görüyor, duyuyor ve biliyorsa -ki kesinlikle öyledir- bu olup bitenlere kayıtsız kalmaz. Yeter ki o değerler konusunda dürüst, samimi ve istikrarlı olsun. O yüzden Allah’a ait din, Tanrı’nın varlığının veya yokluğunun ispatı ile ilgili değildir. O, değerlerin hayata indirgenmesiyle ilgilidir.
Tanrı’ya yapılacak en büyük ibadet(kulluk-tapmak) duadır. İnsan onurunun ayaklar altına alınmaması dışında O’nun yapılacak duadan hiçbir çıkarı yoktur. Yeryüzünde neredeyse inanan ve inanmayan herkesin ortak eylemidir dua. İnsanı aşan zor durumlarda herkesin başvurduğu, sayesinde beslendiği, güç ve enerji kazandığı, umutlandığı, geleceğe sevgiyle baktığı bir eylemdir dua. Dua, içinde bulunulan duruma bir itirazdır ve durumun değişmesi için ortaya konan iradedir. Dua, adil bir gözün izlediğine olan inanç ve ona duyulan güvendir. Dua, bu bilinçteki topluma gerçek bir otokontrol, iç disiplin ve özdenetim sağlar.
Kişi üzerine düşeni yaptıktan sonra bencilliğe gitmeden, gösteriş yapmadan, O’nun onaylamayacağı şeyleri O’ndan istemeden, içten, yürekten, samimiyetle, kendi anadilinde yapılan yakarılar asla karşılıksız kalmaz. Bu yola gidenler asla kaybetmezler. Dua konusunda üzerlerine düşeni yapmadıkları halde, sırf bencil tutkularını doyurmak için, insanlara şov yapmak için, anlamadıkları dilde sözcükleri tekrar tekrar yineleyerek dua ettiklerini zannedenler, sonunda türbelere, büyücülere, medyumlara, falcılara, muskacılara, üfürükçülere düşmektedirler. Böylelikle onlar hem insan onurunu ayaklar altına almakta, hem mallarını hem de itibarlarını kaybetmektedirler. Bu tuzağa sadece dindarlık frekansı yüksek olanlar düşmüyor. Tanrı’yı kabul etmediklerini söyleyenler de bunlara alet olmaktadırlar. Oysa din konusunda salt Tanrı sözünü tek doğru kabul edenler buralara düşmenin ne denli onur kırıcı ve ahlakdışı emellere hizmet ettiğini çok iyi biliyorlar. Mutlak bağlayıcı olarak salt Tanrı sözüne inananlar, ilahi kitapta yüzlerce veya binlerce buyruk geçmediğini de biliyorlar. Tanrı’nın konuşmadığı alanda özgür olduklarını da biliyorlar. Onlar konjonktüre bakarak bugün onayladıklarını yarın, güç ve itibar sahibi olunca yalanlamıyorlar. Çünkü ellerinde yazılı bir metin var, ellerinde yazılı metin olmayanlar kabile devletinde olduğu gibi söz ve sahne sanatlarını iyi kullananların, güç ve itibar sahiplerinin takipçisi (uşağı) konumuna geliyorlar. Yazılı metinler, hukukun önemini anlatır, insanlara hukuk devletini öğütler. Yazılı metnin olduğu yerde otorite, krallar değil herkesin eşit ve adil biçimde uyduğu kurallardır. Kuralların egemen olmadığı yerde krallar tek söz sahibi olurlar.
Allah’a inananlar yarınları satmıyorlar, yarınları hiçe saymıyorlar. Yarınki hesapta, sorguda onların kaybedecekleri bir şey yok. Ancak onu hiçe sayanların, eğer önlerine çıkarsa savunacakları dayanakları da yok. Dünyada 70-80 yıl yaşayıp yok olup gitmek mi, yoksa bu yaşantının devamı veya sonucu olarak farklı bir hayata başlamak mı daha anlamlı ve umut vericidir?
Öyleyse ne yapmalı? Gerçekten iki taraf da, ilahi ilkeler ve değerlere inananlar da Allah’ı kabul etmedikleri halde evrensel ve erdemsel değerlere inandıklarını iddia edenler de bu değerlerin yaşaması için olanca güçleriyle mücadele vermeliler. Eğer taraflardan biri bu sözlerinden ileride cayarlarsa bu onların sözlerinde samimi olmadıklarını ortaya koyacaktır. İlahi kitaba inananlar hem kendilerine verdikleri sözleriyle, hem topluma verdikleri sözleriyle hem de Allah’a verdikleri sözleriyle kendilerini taahhüt altına sokmuş, bir angajmana(bağlantıya) girmişlerdir. Olay ciddidir. Kendilerini denetleyecek taraflar çoğalmıştır. Yaptırımı da ağırdır. Diğer taraf da kendilerini denetleyici bir denetleme organına sahip iseler sorun yoktur. Onları denetleyici hukuki bir organizmayı tanımıyorlarsa keyfi yaşamak istiyorlar demektir. Çünkü hepimiz biliriz ki insan artılarıyla eksileriyle, zaaflarıyla insandır. Hukuki denetimden yoksun çoğu kimse, ilke ve değerleri pekâlâ çiğnemektedir. Pek azı uysa da… Eee… Yeryüzündeki kalabalıklar kendi başlarına buyruk yaşamayacaklarına göre… Ama ne yazık ki onlar muhalefet de kalmak, sınırlı sayıda kenarda köşede kalmak, entelektüel doyuma ulaşmaktan başka amaç gütmüyorlar. Ülke nüfusunun çoğunluğu ile ilgili planları nedir acaba? Herkes, kafasına göre takılsın değil midir? Eee… Bu durumda değerler rafa kalkmadı mı?
Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler, ‘Ben ne kadar iyi bir insan olursam olayım, “Allah birdir” demediğim sürece O beni cehennemde yakacaktır. Bu adalet midir?” demektedirler. Öncelikle “Allah birdir” sözüyle sayısal birlik kastedildiği için bu söz anlamlı değildir, en azından gerçek amaca hizmet etmemektedir. Tıpkı Tanrı’nın varlığının veya yokluğunun ispatlanması gibi Tanrı’nın bir veya birkaç tane olduğunu söylemek de birer safsatadır. Cahil dindar ve din istismarcısı, dinle ilgili savunma tezlerini bunların üzerine kurmaktadır. Edebi sanatları doğru kullanarak söylemek gerekirse, “Allah birdir” değil “Allah tektir” sözü doğru amaca hizmet etmektedir. Sevdiğinize, onun sizin için ‘bir’ olduğunu değil onun sizin için ‘tek’ olduğunu söylersiniz.
“Allah tektir” derken amaçlanan şudur: İlkeleri ve değerleri (ilahi yasak ve ilahi buyrukları) belirlemede Allah tektir, O’nun bu konuda ortağı ve benzeri yoktur. Diğer bir ifadeyle Allah’tan başka hiç kimse din adına benim veya başkasının hayatına sınırlama ve kısıtlama getiremez. Allah bu konuda tektir. Yine sınırsız güç sahibi olma konusunda Allah tektir. Allah’tan başka hiç kimsenin insanüstü ve doğaüstü gücü yoktur. Kimse yanılmaz, unutmaz ve kusursuz değildir, kısaca Allah’tan başka hiç kimse kutsal değildir. Buradan yola çıkarak her ne adına olursa olsun, kimse benim veya başkasının üzerinde baskı ve hegemonya kuramaz. Allah koşulsuz bağlanılma konusunda tektir. Allah hesap günü hesap görme konusunda tek söz sahibidir. Tüm bunlarla Allah’ın tekliğinden amaç üstün niteliklerde tek olmasıdır. Yoksa zatının tekliği konusunda anlamlı bir anlaşmazlık zaten yoktur.
YARATICI BİR GÜÇ İNANCININ EVRENSELLİĞİ
Dünya geneline baktığımızda Müslümanlar da Müslüman olmayanlar da, Yahudiler de, Hıristiyanlar da, Hinduistler de, Taoistler de, Konfüçyüs’ler de, Zerdüştler de, Mecusiler de, inkârcılar da, putperestler de, kısaca hemen herkes, yaratıcı bir varlık olduğunu kabul ederler. Ancak Allah’tan başkalarına da Allah’a ait özellikleri yakıştırırlar.
29Ankebut/61-Onlara(putperestlere): “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?” diye sorsan, mutlaka, “Allah” derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar?
29/63-Onlara: “Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?” diye sorsan, mutlaka, “Allah” derler. De ki: (Öyleyse) hamd da Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu (söyledikleri üzerinde) düşünmezler.
39Zümer/38-“Onlara(putperestlere): “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, elbette “Allah” derler. De ki: “O halde Allah’tan başka yalvardıklarınızı gördünüz mü, şimdi Allah, bana bir zarar vermek istese, onlar O’nun vereceği zararı kaldırabilirler mi? Yahut (Allah) bana bir rahmet (fayda) vermek dilese onlar O’nun rahmetini durdurabilirler mi?” De ki: “Allah bana yeter. Tevekkül edenler O’na dayanırlar.”
Dünya dinlerine mensup olan herkes, Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul eder. Kısaca Dünya nüfusunun büyük kısmı, Allah vardır ve birdir der. Bu bağlamda Allah’ın var olduğunu kabul etmek, İslam’da, Allah’ın dininde bir değer ifade etmemektedir. ‘Allah vardır’ demek bir marifet değildir. Dünyadaki hemen hemen tüm din mensupları zaten O’nun var olduğunu kabul etmektedirler. Allah’ı var kabul etmek, genel çerçevede peygamberlerden ve ilahi kitaplardan öğrenilen bir bilgi de değildir. Doğadaki dengeli ve uyumlu düzen, doğuştan her insanın sahip olduğu vicdan ve sağduyu, bunun dışa yansıması olan ahlak ve insanların yaptıkları sonucunda yaşadıkları ilahi adalet Meksikalıyı, Koreliyi, Türkü, Arabı, Afrikalıyı, Asyalıyı ilahi gücün varlığını düşünmeye, hissetmeye, tanımaya ve kabul etmeye götürmüştür. Onların bu kabullerini; çevre, peygamberler ve ilahi kitaplar güçlendirmiş ve Allah’a inanmanın (sözlerini onaylamanın ve söz ve fiillerine güvenmenin) kapısını sonuna kadar açmıştır. Ateistlik iddiasında olanların Allah hakkındaki inançları, her birinde aynı oranda değildir; Allah hakkında kimisi az, kimisi çok kuşku sahibi iken, pek azı da kesin olarak reddeder. Kesin inanç sahipleri, kesin inandıkları varlığı tanımak ve bu yönde hayatlarına yön vermek isterler. Ateistlik savunucuları, bu konuda en fazla kuşku sahibi kişidir.
YARATICI BİR GÜCÜ KABULE GÖTÜREN NEDENLER
Allah, insana olumlu veya olumsuz binlerce öyle olay yaşatmaktadır ki kişi, kendi iç dünyasında ve dış ortamlarda bu başına gelenlerle Allah’ın varlığının ve birliğinin zaten bilincine varmaktadır:
27Neml/93-De ki: “Hamd, Allah’a mahsustur. O, ilahi mesajlarını size gösterecek ve siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
41Fussilet/53-“Zamanı geldiğinde insana mesajlarımızı (evrenin) ufuklarda (dış ortamlarda) ve kendi öz benliklerinde (iç dünyalarında) tam olarak göstereceğiz bunun tartışılmaz bir gerçek olduğu, apaçık ortaya çıksın. Rabbinin her şeye tanık olduğu(nu bilmeleri onlara) hala yetmez mi?”
Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu, “Allah vardır ve birdir,” der. Bu gerçeği onlara, büyüklerinden ve din adamlarından daha fazla kendi yaşadıkları öğretmiştir. İyi ve güzel işler yapanlar, huzur içinde olur ve er veya geç emellerine ulaşırlar. Kötü ve çirkin işler yapanlar ise, sık sık sorunlarla karşılaşır, sonuçta hep kaybeder ve işlerinin tersine gitmeye başladığını düşünmeye başlarlar. Böylesi deneyimleri, hemen herkes yaşamında yoğun biçimde yaşar. Yaşadığı bu sayısız örneklerle gizli bir gücün kendisine müdahale ettiğini kanıksar. Ne var ki bu inanç hepsini doğru yola getirmez. Kimisi O’na güvenir ve doğru işler yapma yönünde bir irade ortaya koyar. Kimisi de, O’nun kendisine haksızlık ettiğini, zaten kendilerini sevmediğini, üvey evlat muamelesi yaptığını düşünerek, O’na kızar ve düşman kesilir.
42Şura/30-“Başınıza gelen herhangi bir bela kendi ellerinizin yaptığı (işler) yüzündendir. (Allâh, hatâlarınızın) Birçoğunu da affeder.”
Olumsuz şeyler yaşayan gerçekçi bir insan, bunun nedenlerini sorgular. Gerçekçi gerekçeler bulmaya çalışır. Avunmacı kafa ise, başına gelenleri büyüye, fala, şanssızlığa, uğursuzluğa, nazara, kadere, muskaya yıkar. O da nedenler arar, ama problemi çözemez. Kendi itibarını, vaktini ve kazancını bu uğurda harcar. Zaten şiddetli sıkıntıyla baş başa kalan hemen herkes, Allah’a sığınır, O’na yalvarır:
6En’am/40-41-Mesajlarımızı yalanlayanlar, zifiri karanlığa gömülmüş sağırlık ve dilsizlik edenlerdir. Allah kimi uygun görürse onu saptırır ve uygun gördüğünü de dosdoğru yola yöneltir. De ki: “Söyleyin bakalım. Acaba size Allah’ın azabı gelse veya size kıyamet saati gelip çatsa (böyle bir durumda) siz Allah’tan başkasını mı çağırırsınız? Eğer doğru söyleyenlerseniz (haydi onları yardıma çağırın). Hayır! (Bu durumda) yalnız O’na dua edersiniz, O da uygun görürse (kurtulmak için) dua ettiğiniz sıkıntıyı giderir ve siz o an Allah’a ortak koştuklarınızı unutursunuz.
6En’am/46-47-De ki: “Ne sanıyorsunuz? Eğer Allah işitme ve görme duyularınızı elinizden alır ve kalplerinizi mühürlerse onları size Allahtan başka hangi ilah geri verebilir?” Bakın mesajlarımızı nasıl çok yönlü dile getiriyoruz, ama hala küçümseyerek yüz çeviriyorlar! De ki: “Allahın azabı aniden veya (derece derece) hissedilir şekilde başınıza gelse durumunuz ne olur, söyler misiniz? (O zaman hiç) zalim halktan başkası yok edilir mi?
31Lokman/32-Nitekim dalgalar onları (ölümün) gölgeleri gibi kuşattığında, (o anda) bütün içtenlikleriyle yalnız ve sadece Allah’a bağlanarak O’na sığınırlar fakat Allah onları sağ salim kıyıya ulaştırdığında da bir kısmı yolun ortasında (inanmak ile inkâr etmek arasında) kalıverirler. Ama hiç kimse, haince bir nankörlüğe kapılmadıkça mesajlarımızı bile bile reddetmez.
17İsra/67-Denizde bir tehlikeyle karşılaştığınız zaman, O’ndan başka bütün o yalvarıp yakardığınız şeyler sizi yüzüstü bırakır; ama ne zamanki sizi sağ salim karaya çıkarır, hemen yüz çevirip (unutuverirsiniz O’nu); çünkü insanoğlu gerçekten çok nankördür!
10Yunus suresi/22-“Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Öyle ki, gemilerle denize açıldığınızda, gemilerin elverişli bir rüzgârın önünde yolcuları alıp götürdüğü zaman (olanları düşünün,) gemidekiler sevinç ve güvenlik içinde hissederler kendilerini; derken bir fırtına yakalar gemiyi ve dalgalar her yandan kuşatır onları, öyle ki, (ölümün) kendilerini çepeçevre sardığını düşünürler de (o zaman) dinlerine sıkı sıkı sarılıp yalnızca Allah’a yönelerek: “Bizi bu (felaketten) kurtarırsan, andolsun ki şükreden kimselerden olacağız!” diye yalvarıp yakarırlar O’na.”
10Yunus suresi/23-“Ne var ki, Allah onları bu (felaketten) kurtarır kurtarmaz, hemen yeryüzünde haksız yere azgınlık yapmaya koyulurlar! Ey insanlar! Yaptığınız bütün taşkınlıklar döne dolaşa yine kendinizi bulacaktır! (Yalnızca) bu dünya hayatının (geçici) doyumları(nı) gözetiyorsunuz: fakat (hatırlayın ki,) sonunda Bize döneceksiniz ve o zaman (hayatta) yapıp ettiğiniz her şeyi size (eksiksiz) haber vereceğiz.”
ATEİSTLERLE MİSTİKLER ORTAK AMACA HİZMET ETMEKTEDİRLER
Ateizm ve gizi-mitolojiyi kutsayan mistisizm(gizemcilik), Tanrı ve değerler konusunda benzer temaları savunur ve birbirlerinin değirmenine su taşırlar. İlahi kitaplar(Kur’an, Tevrat, Zebur ve İncil), Tanrı konusunda varlık problemiyle (ontolojik) ilgilenmezler. İlahi kitapların ele aldığı konular ve vurguladıkları noktalar, Allah’ın varlığıyla ilgili değildir. Hiçbir peygamber Allah’ın varlığını anlatma gibi bir görev üstlenmemiştir. İlahi kitaplar peygamberlere, “Allah’ın var olduğunu anlatın veya Allah’ın var olduğunu ispatlayın” gibi bir görev yüklememiştir. Çünkü bir postulat(ispata gerek kalmadan önceden kabul edilmiş) olarak peygamberlerin görevlendirildikleri toplumlar Allah’ın yaratıcı(var ve bir) olduğunu zaten bilmekte ve kabul etmektedirler. Kısaca Allah’ın varlığı konusu ne ilahi kitabın ne de peygamberin ilgi alanına girmemektedir. Onlar ahlaki değerler, insanları alçaltan ve değerli kılan (örneğin kula kulluk etmeme gibi) nedenler üzerinde durmuşlardır. Sözgelimi cana kıymayın, çalmayın, haksızlık yapmayın, aldatmayın, dürüst ve adil olun, zayıfı, yoksulu ve hastayı gözetin, kendinizi ve muhataplarınızı küçük düşürmeyin gibi. Namaz, türbelerden medet beklemek yerine Allah’tan daha düzenli ve disiplinli bir şekilde yardım istemek ve Allah’ın bizlere sunduğu güzelliklerle O’nu unutmamak ve O’na teşekkür etmek için var… Zekât paylaşmak için var… Oruç, yoksullarla empati kurmak ve iç disiplinli bir yaşam için var… Bu amaçla peygamberler tarafından sık sık dini buyrukları belirleyenin yalnızca Allah ve ilahi kitap olduğu vurgulanır ki insanların özgürlüğü birileri tarafından din adına kısıtlanmasın. Yine o peygamberler sınırsız güç sahibinin yalnızca Allah olduğunu vurgulamışlardır ki insanlar birilerine boyun eğip de kendilerini küçük düşürmesinler.
11Hud/1-2-“(Bu) İlahi bir kitaptır ki, ayetleri her şeyden bütünüyle haberdar olan hikmet sahibi (Allah) tarafından kendi içlerinde açık ve anlaşılır kılınmış, birbirleriyle açıklanmış ve ayrıca birbirleriyle bağlantılı olarak etraflı biçimde dile getirilmiştir ki, Allahtan başkasına kulluk etmeyesiniz. (Ey Peygamber, de ki:) “Bakın ben size Onun tarafından bir uyarıcı ve müjdeleyici (olarak) görevlendirildim:”
Diğer ifadeyle bir ifadeyle Allah’ın ilahi kitabın veya peygamberin gündeminde insani ve ahlaki değerler vardır. Müslüman da Allah, ilahi kitap ve peygamber deyince insani ve ahlaki değerleri anlar. Ne var ki mistik ve ateist tiplemeler, konuyu Tanrı’nın varlığına getirirler. Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler, “Tanrı var mıdır? Zannetmiyorum. Varsa neden?” diye başlarlar sorularına. Mistik, “Tanrı vardır, ama Tanrı kimdir, benden başkası mıdır, evrenden ve evrenin içindekilerden başka Tanrı var mıdır? Ben birebir Tanrı olmasam bile bende de Tanrılık özelliği veya Tanrı’dan parça vardır” demeye getirir. Dikkat edilirse Ateistlik iddia sahiplerinin de mistiğin de gündeminde insani ve ahlaki değerler yoktur. “Tanrı ya yoktur veya varsa Tanrı benim” gibi. Oysa gündem Tanrı’ya karşı çıkış ise bu durumda O’nun bildirdiği değerleri konuşmak gerekmez mi? Ya hiç konuşmazlar veya yan ve ikincil sorun olarak gündeme getirirler. İki grup da Tanrı’nın bildirdiği değerlerle ilgilenmezler. Biri Tanrı’ya inanmadığı için konuyla da ilgilenmez, diğeri ise o zaten Tanrı olduğu için kendisi için artık bu kuralların geçerli olmadığını sabuklar. Ne de olsa ‘ermiş’, ‘aşmış’, ‘olmuş’tur. Kısaca insanlığını tamamlamış, insanlıktan çıkmış ve Tanrılığa soyunmuştur. İlahi değerlere örnek olarak bakınız: 2Bakara/83-84; 4Nisa/36,58; 6En’am/149-153; 7A’raf/29-33; 17İsra/22-39.
7A’raf/29-De ki: “Rabbim adaleti emretti…
4Nisa/58-“Şu bir gerçek ki, Allah size emanetleri, onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah size bu şekilde ne güzel öğüt veriyor.”
6En’am/151-De ki: “Gelin, Allahın (gerçekten) neyi yasakladığını size anlatayım: Ondan başka şeylere asla ilahlık yakıştırmayın; anne babanıza iyilik yapın (ve onlara karşı saygısızlıkta bulunmayın); ve çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin; (çünkü) sizin de onların da rızıklarını sağlayacak olan biziz; açık veya gizli hiçbir utanç verici fiil(fuhuş) işlemeyin; ve haklı bir gerekçeye dayanmadan Allahın haram kıldığı cana asla kıymayın: Allah bunu size emretti ki aklınızı kullanabilesiniz;
6En’am/152-“ve rüşd yaşına erişmeden önce yetimin mal varlığına -onun iyiliği için olmadıkça- dokunmayın“. (Bütün alış verişlerinizde) ölçü ve tartıya tam olarak, adaletle uyun; (Biz) hiçbir insana taşıyabileceğinden daha fazla yük yüklemeyiz; ve bir görüş belirttiğinizde, yakın akrabanıza (karşı) olsa da, adil olun. Allaha karşı taahhütlerinize (daima) riayet edin: bunu Allah size emretti ki ders alabilesiniz.”
Oysa insanları mutlu-mutsuz eden, huzurlu-huzursuz eden konu Allah’ın varlığının ispatlanması ya da ispatlanamaması değildir. Asıl gerekçe, insan onuruna yakışan insani ve ahlaki değerlerin hayata hâkim kılınıp kılınmamasıdır. Dolayısıyla Allah’ın varlığını gündemlerinin önemli konusu haline getiren din yandaşı ve din karşıtı oluşumlar insanların onurlu yaşamasının değil başka işlerin peşindedirler. Çoğu defa hiçbir değer üretmeyen ve başkalarının sırtından geçinen bu insanlar ancak laf cambazlığı ve laf ebeliğiyle, demagojiyle ve masa başı sohbetlerle vakit geçirmektedirler.
31Lokman/22-“İnsanlar arasında öyleleri var ki, bilgisi olmayanları Allah yolundan saptırmak ve onu gülünç duruma düşürmek için (yol gösterici mesajlar üzerinde) kelime oyunu yapmaya (oyalayıcı sözlerle vakit geçirmeye) kalkışırlar: böylelerini alçaltıcı bir azap bekliyor.”
6En’am/112-“Ve işte böylece, biz, hem insanlar hem de görünmez varlıklar içinden zihin çelmeyi amaçlayan yaldızlı/parlak yarı hakikatleri birbirine fısıldayan şeytani güçleri her peygambere düşman kıldık. Ama Rabbin dilemedikçe onlar bunu yapamazlardı: o halde, onlardan ve onların mesnetsiz hayallerinden uzak durun!”
6En’am/113-“Ki ahirete inanmayanların kalpleri o(nların yaldızlı sözleri)ne kansın, ondan hoşlansınlar ve onlar, işledikleri suçları işlemeğe devam etsinler.”
18Kehf/56-“Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. İnkâr edenler ise, hakkı batılla çürütmek için mücadele ederler. Ayetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya alırlar.”
22Hacc/8-“İnsanlardan kimi, hiç bir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır durur.”
40Mümin/56-“Kendilerine gelmiş hiçbir kanıt olmadan, Allah’ın ayetleri hakkında tartışıp duranlar var ya, onların göğüslerinde, asla ulaşamayacakları bir büyüklüğün kuruntusu vardır. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”
Ateistlik iddia sahipleri, eğer bir şey yapacakları ise öncelikle ilahi ilkeler ve değerler karşısındaki duruşlarını ve tavırlarını ortaya koymalıdırlar. Bu, onun açık ilahi buyrukları karşısında duruşu olmalıdır. Örneğin Kur’an edebi açıdan açık-somut ilahi buyruklarla mecaz ve tasviri açıklamalardan oluşmaktadır. Kur’an’da, 3Al-i İmran/7’de, ancak art niyetlilerin Kur’an’a yaklaşırken öncelikle Kur’an’ın ana konusu olan ilkelere ve buyruklara bağlanmak yerine, Kur’an’daki örneklere, mecazlara ve tasviri açıklamalara takılıp kaldıklarından söz etmektedir. Öyle değil midir ki kimisi örneği ilke doğrultusunda, kimisi de ilkeyi örnek doğrultusunda anlamlandırır? Oysa örnekler ilkeleri daha doğru anlamak içindir. Sözü olan ilkelerle ilgili konuşmalıdır. Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler ya da Kur’an’a karşı sözü olanlar, art niyetli değillerse onun örneklerine takılmak yerine ilkeleriyle ilgili itirazlarını sağlam temellere dayandırmalıdırlar.
Diğer taraftan bir kitabın doğruluk derecesi saptamak için bilim insanları tarafından birtakım bilimsel ölçütler belirlenmiştir. Buna çelişmezlik yasası denmektedir. Bu bağlamda bir kitabın doğruluk ve güvenilirliği için şu ilkeler gerekli olmalıdır; a) Kitap kendi içinde tutarlı olmalıdır, birbiriyle çelişen bilgiler içermemelidir: 4Nisa/82 18Kehf/1; b) Nesnel gerçeklerle (tartışmasız kabul edilen bilimsel gerçeklerle) çelişmemelidir: 4Nisa/23 5Maide/3; c) Kendi alanında üstün ve kalıcı niteliklere sahip olmalıdır: 10Yunus/38 11Hud/13; d) Alanında daha üstün ve nitelikli bir paradigma olmamalıdır: 2Bakara/23-24 17İsra/88; e) İnsanlara barış, mutluluk, huzur getirmeli ve onları geliştirmelidir: 6En’am/151-152 4Nisa/58 16Nahl/90,125 17İsra/9
Bu gezegenin insanını hayali, ütopik ve teorik teolojik(ilahiyatçı) tartışmalar mutlu etmemektedir. Hemen her insanın, sabah-akşam ilgilendiği alanlar; beslenme standartları (yenilebilir ve içilebilir gıdalar), giyim standartları, dostluk standartları, evlilik standartları, dost ve evlilik birlikteliğini sağlıklı olarak nasıl sürdürebileceği, oturacağı semtin ve konutun özellikleri, gezme, yüzme, eğlenme, güvenlik, sağlık, ekonomi, eğitim, adalet gibi konularda tutum ve davranışlardır. Bu konulardaki temel ölçütlere biz kısaca ‘paradigma’ diyoruz. Gerçekçi insan kendi paradigmasıyla, yaşamın gerçekleriyle meşguldür. Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler ya da mistikler ise Tanrı’nın varlığının veya yokluğunun ispatlanmasıyla ilgilidirler. Gerçekçi insanın bir paradigması vardır. Bu paradigma; sağlık, eğitim, hukuk, güvenlik, adalet ve ahlaka dair onun hayata bakışındaki temel ilkeleri ortaya koyar.
Elinizde etik standartlardan veya insani ve ahlaki ilkelerden söz eden bir kitap varsa öncelikle siz bu kitapta sözü edilen ilkelerin ve değerlerin sizi mutlu edip etmeyeceğiyle, doğru olup olmadığıyla ilgilenirsiniz. Eğer bunlar sizin için bir anlam ve değer ifade ediyorsa daha sonra yazarını merak edersiniz. Evet, Allah, ilahi kitap ve peygamber demek ‘temel ilkeler ve değerler’ demektir. Din, ‘ilahi paradigma’dır, Tanrı’nın varlığının veya yokluğunun polemiği değildir.
ALLAH’A İNANMAK VE ALLAH’A ORTAKLAR YAKIŞTIRMAMAK
Diğer taraftan putperestler, kendilerinin putperest olduklarını bugün kabul etmedikleri gibi geçmişte de kabul etmezlerdi. Akıllarınca; meleklerin, peygamberlerin, evliya diye bildikleri kutsal kişiliklerin sembollerini yüceltiyorlardı. Ne var ki onlar, insan sözlerini Allah sözünden üstün tutuyor, Allah’ın sözlerini hiçe sayıyorlardı. Onların içine düştükleri çıkmaz, Allah’ı yanlış tanımaları, kulları Allah’a, Allah’ı da kullara benzetmeleri idi. Allah’a ait özellikleri kutsal kişilik diye bildikleri kimselere yakıştırmaları, onların sözlerini ilahi buyruk gibi kabul etmeleriydi. Bu ise, Allah’a ortaklar yakıştırma anlamına gelen şirk idi. Gerçekte şirk, tevhid’in zıddıdır. Tevhid kavramı, “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” anlamına gelen “la ilahe illallah” ifadesinin Türkçe karşılığıdır. Gerçekte bu cümle Allah’tan başka hiç kimseye veya hiçbir şeye kul olmamayı ifade eder, dolayısıyla bu bir özgürlük manifestosudur, özgürlüğe açılan bir kapıdır. İlahi vahyin dışında kimsenin yorumunu ve görüşünü tek ve mutlak doğru kabul etmemek, Allah’tan başka hiç kimseye insanüstü ve doğaüstü güç yakıştırarak kutsamamak, putlaştırmamaktır. Evet, bu hem özgürlüğün hem de bağımsızlığın anahtarıdır. Ancak çokları, “la ilahe illallah” ifadesini bile ruhanileştirmiş, farklı formlara sokmuştur; kimileri bu cümleyi yineleyerek dua ediyor, kimileri psikolojik rahatlama ifadesi olarak görüyor, kimileri tehlikeli durumlarda, kimileri doğarken ve ölürken söylemeyi dinin temel ön şartlarından biri olarak görüyor, kimileri bu cümleyi tekrarlayarak kendi güvenliğini sağladığını düşünüyor.
“Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” ifadesindeki ‘ilah’ kavramını çoğu kişi sadece “yaratıcı” olarak anlamlandırarak cümleyi ‘Allah’tan başka hiçbir yaratıcı yoktur’ biçiminde algılamaktadır. O yüzden bu anlayış sahipleri, ‘yaratma’ sözcüğünü çok büyük özenle başka varlıklar için kullanmamaya çalışırlar. Oysa Kur’an’daki 23Mü’minun/14-“…Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir!” 37Saffat/125-…“Yaratıcıların en güzelini bırakıyorsunuz…” ayetlerinde ‘yaratanlar’ sözcüğünün çoğul kullanımıyla, ‘yaratmak’ fiiline bu anlamda vurgu yapılmadığı ortadadır. “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” ilkesini, “Allah’tan başka hiçbir yaratıcı yoktur” biçiminde yorumlamak, kavram yanılgısının sonucudur. Bu anlam sapması, Allah karşıtı ve İslam karşıtı olarak neredeyse yalnızca ateistlerin karşı kutup olarak gösterilmesine neden olmuştur. Böylelikle Kur’an’ın temel ayracı olan tektanrıcılık (tevhid) ve çoktanrıcılık (şirk) buharlaştırılmıştır. Bu düşünce sahipleri insanları ikiye ayırmışlardır: Ateistler ve diğerleri… Bu tutum neredeyse bütün dinlerin işine gelmiştir. Diğerleri eğer domuz eti yemekten vazgeçer ve namazlarını kılarlarsa aralarında hiçbir fark kalmamaktadır. Oysa Kur’andaki İslam’a göre insanlar ikiye ayrılmıştır: Tektanrıcılar ve çoktanrıcılar. Yahudiler ve Hıristiyanlar farklı kategoride değerlendirilse de gerçek konumlandırma, onların tektanrıcılık ve çoktanrıcılık karşısındaki duruşlarına göre belirlenmiştir. Kur’an’da ateistler sözü edilmeye değer görülmemişlerdir.
İslam’ın temel referansını ‘Allah’ın yaratıcılığına’ hapseden çevrelere göre Allah’tan başka yaratıcı kabul eden pek kimse olmadığına göre şirk koşan kayda değer kimse de yoktur. Geride bu gerçeğe karşı çıktığını iddia eden kim kalıyor? Bir tek ateistler kalıyor sanırım. Onlar da zaten Allah’a ortak etmiyorlar, teoride Allah’ı tamamen reddediyorlar ama Allah’ın varlığını hissettikleri anlarda da sadece O’na dua ederek O’nun var ve bir olduğunu kabul etmiş oluyorlar. İlahi mesajı onaylamayı ‘yaratanı kabule’ indirgeyen anlayış, bilerek veya bilmeyerek Kur’an’ın ana mesajının kökünü kurutucu bir amaca hizmet etmiştir. Çünkü Hıristiyanlar da Yahudiler de Hindular da hatta deistler ve putperestler de Allah’tan başka yaratıcı kabul etmezler, hatta Allah’ın var, bir ve yaratıcı olduğunu kabul ederler. Allah’a bundan daha üst nitelikleri de verirler. Örneğin Allah’a dua ederler, Allah için yardım ederler, ancak Allah’ın yanı sıra başka kimselere de taparlar, onları da ilah gibi görürler.
“Allah’tan başka ilah yoktur” derken ‘ilah’ kavramından ne anlamalıyız? İlah nedir veya kimdir diye Kuran’a baktığımızda ‘ilah’ın özelliklerini gösteren bir takım tanımlamalarla veya sıfatlarla karşılaşırız. Bu sıfatlar, ‘en ideal nitelikler’ (esmau’l-hüsna) olarak tanımlanır: Her şeyi (gaybı) bilen, gören ve duyan… Her şeye güç yetiren… Kusursuz ve mukayese edilemez… Ölmez ve ölümsüz… Yanılmaz ve unutmaz… Eşsiz ve benzersiz… Her türlü kötülükten ve tehlikelerden koruyan… Gerçek kutsal… Bu ve benzeri üstün nitelemelerde Allah tektir. Allah bir değil, tektir. Çünkü birlik nicelikte, teklik niteliktedir. Dolayısıyla bu sıfatlarda O’nun ortağı yoktur. Eğer Allah her şeyi bilir, şu kişi de her şeyi bilir dersek, her şeyi bilme konusunda o kişiyi Allah’a ortak etmiş oluruz. Onun da Allah’ın benzeri güce sahip olduğunu iddia etmiş oluruz. Hâlbuki Allah’tan başka hiç kimse hiçbir konuda sınırsız güç sahibi değildir. Eğer bu gerçeği kabul etmez isek birilerinin insanlar üzerinde dini hegemonya kurmasına onay vermiş oluruz. Allah’tan başka hiç kimse din belirleme yetkisine sahip değildir. Haram-helal-ilahi buyruk belirleme yetkisini Allah’tan başkalarına da verirsek Allah’a ortak etmiş oluruz. Eğer Allah’tan başkalarının da ilahi buyruk ve yasak belirleme yetkisi olduğuna inanırsak bu yetki sahiplerinin din adına insanların özgürlüğünü kısıtlamasını onaylamış oluruz. Herhangi bir kişi din adına insanların üzerinde bir hegemonya kurmaya çalışırsa, onların özgürlüklerini kısıtlarsa veya hesap görmeye kalkarsa en büyük günahı (şirki) işlemiş olur. İşte İslam özgürlüğe bu kadar değer vermektedir. Buradan Allah’a ve O’nun bildirdiği değerlere inanan insanın insanlarla din konusundaki iletişimi, Allah’ın varlığı ve yaratıcı olduğu konusunda değildir, olamaz ve olmamalıdır. Tüm peygamberler tek bir noktaya odaklanmışlardır, o da, Allah’ın hakkını gasp eden, gasp etmek isteyen kara güçlere, din bezirgânlarına ve onların ekmek kapısı gördükleri türbeci, muskacı, üfürükçü, hurafeci ve evliyaperest anlayışlara karşı uyanık bilinçte olmaktır.
Dünya üzerinde kurumsallaşmış, organize olmuş bir ateist topluma rastlanmaz. Ateist yaşamın düşünce sistemini(paradigmasını) ortaya koyacak, ahlaki, sosyal ve hukuki değerlerini anlatıcı bir kitap olmadığı için ateist bir toplum oluşmamış, bunun sonucu ateistlik, bir iddia ve slogandan öteye geçememiş ve marjinal kalmıştır. Bunlar inançlarında kararlı olmadıkları gibi, bilinçli ve kararlı insanların karşısında bazen kuşkucu (septik), bazen bilinemezci (agnostik), bazen Yaradancı (deist), bazen hiççi (nihilist), bazen de maddeci (materyalist) öğretilere kaymaktadırlar. Kur’an’da ateistler muhatap alınmaz. Muhammed peygamberle savaşan Ebu Cehil ve Ebu Lehepler de ‘Allah yaratıcıdır (vardır ve birdir)’ diyenlerden idiler. Hatta Musa peygamberi öldürmeye kalkan ve en büyük inkârcı olarak tanıtılan Fir’avun bile Allah’ın var olduğu ve bir olduğunu kabul ederdi. 17İsra/102 26Şuara/23–29 27Neml/14 28Kasas/38–40 40Mü’min/36–37 43Zuhruf/51–54
Dinle ilişkisi sıkı olan pek çok kişinin kendileri ve ötekiler hakkında insanlara verdiği dini mesaj şudur: “Bizim dinimizde olanlar, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktadır. Bizim dışımızda kalanlar ise, Allah’ı yok saymakta, Allah’a değil, şeytana tapmaktadırlar.” Nitekim Kilise de benzer anlamda mesajlar vermektedir. Bu mesajlar ise, beraberinde ciddi bir sorun getirmektedir. Bu anlayıştaki insanlar, artık Allah’ın varlığına ve birliğine inanmakla doğru yola girdiklerini, kötü şeyler yapsalar bile, sonuçta nasıl olsa cennete gideceklerini düşünmekte ve kötülük yapmakta ciddi bir sakınca görmemektedirler. Oysa tüm insanlar, şu veya bu biçimde Allah’ın varlığını ve birliğini zaten bilmekte ve kabul etmektedirler. Diğer taraftan, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak, Allah’a inanmak değildir. Tüm insanlar, Allah’ın varlığını ve birliğini bilip kabul ederlerken, büyük çoğunluğu Allah’a inanmamaktadır. Çünkü Allah’a inanmak, O’nun var olduğunu kabul etmek değil, Allah’ın sözlerinin (ilahi kitabın) doğru olduğunu ve Allah’ın kimseye haksızlık yapmadığını kabul etmektir.
Ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler, din konusunda oldukça önyargılı ve komplekslidirler. Önyargılıdırlar çünkü Tanrı, Kur’an, peygamber ve din kavramlarını duyunca sağduyulu yaklaşım sergilemek yerine zaten kararını vermiş bir insan tavrı içindedirler. Bu onların din konusunda dogmatik davrandıklarına açık bir işarettir. Onları dinlemeye tahammül edemeyen bir dindar nasıl dogmatik bir tavır içindeyse ateistlik iddiasında olanların da dinle ilgili argümanlarda, “Bana ne anlatırsan anlat, fark etmez” tavrı da dogmatiktir. Komplekslidirler çünkü dinle ilgili damgalanma çekincesi içinde oldukları için üzerlerine yapışacakmışçasına bir tutum sergilerler. Kur’an’ı Kur’an’dan okumazlar, Kur’an’ı Kur’an’dan anlama yoluna gitmezler. Ondan bundan topladıkları veya önyargıyla okudukları 3-5 sayfa bölük pörçük bilgiyle ahkam keserler. Shakspeare’i anlamak için Shakspeare’i okumak gerekir. Shakspeare’in bazı ifadelerini doğru anlamak, Shakspeare’in kitaplarını aynı zamanda sözlük olarak kullanmakla mümkün olur. Kur’an kendi kendisinin sözlüğüdür. Kur’an değil onu reddetmek için kitaplar yazanlar, Kur’an’ı kabul edenlerin kitapları okumuş olsanız bile Kur’an’ı doğru yerden okumuş olmayabilirsiniz. O yüzden Kur’an’ı Kur’an’dan okumak ve Kur’an’ı Kur’an’dan anlamak seçenekler arasındaki en doğru yoldur.
Ateistlik, Hıristiyan dogmalarına karşı doğmuştur. Asıl savunucuları, 19. ve 20. yüzyılda Feuerbach, Marx, Nietzsche ve Gide’dir.
ATEİSTLERLE BENZER ANLAYIŞ SAHİPLERİ
Esasında ‘Tanrı vardır’ diyenler de ‘yoktur’ diyenler de birçok ortak noktada kesişmektedirler. Eğer kişi, ‘Tanrı var ama hakla hükmetmiyor, emek verene karşılık vermiyor, dürüst olanın yanında yer almıyor, kullarına haksızlık yapıyor’ diye düşünüyorsa onun Tanrı bilinci sadece varlık boyutunda kalmış, müdahil olmayan bir Allah inancıdır. Bundandır ki dindar gözüktükleri halde dini frekansı yüksek pek çok kimsenin ateist refleksleri de vardır. Örneğin, yaşadıkları olumsuzlukları kadere, yazgıya, alınyazısına bağlayanlar, dolaylı yoldan da olsa, “Allah var, bizi üzüyor, biz onun işine karışamayız ama ahlak ve adalet yönünden O’nu anlamakta zorluk çekiyoruz” demek istiyorlardır. Böyle anlayış sahipleri, gerçek anlamda Allah’a; O’nun hak ve adaletine inanmıyor demektir. Bu anlamda bu itiraz ateistçe bir itiraz ve yargılamadır. Oysa Allah ahlak açısından da adalet açısından da en üstün olandır.
Dostoyevski’nin, “Tanrı yoksa her şey mubahtır” formülü; dini kullanan, mezhep bağnazlığıyla veya başka nedenlerle dinî kurallara uyan, ancak Allah’ı hiçe sayanların ve ateistlerin pek çoğu için geçerli olabilir. Ancak ateistlik, ahlaksızlık demek değildir. Ateistlik ahlaklı olmak da değildir. Belki ahlaklı olmak, Allah veya başka nedenlere dayalı olarak bilinçli ve bireysel bir tercihtir. Allah dışı nedenlere dayalı ahlaki tutumların kalıcılığı oldukça görecelidir. Ahlaklı olmayı en güçlü kılan unsur Allah dayanıklı olmasıdır. Ateistin ahlaklı olması mümkündür. Çünkü fıtrat(yaratıştan getirilen özellikler), insanın doğuştan getirdiği bir ahlak grameridir. Vicdanın sesini dinleyen herkes bu gramere sahiptir.
Esasında bir ateist değerleri reddetmez çünkü o değerler herkese lazımdır. Herkes kendine dürüst davranılmasını, haksızlık yapılmamasını, adaletli olunmasını, sahip olduklarının gasp edilmemesini, kandırılmamayı, rahatsız edilmemeyi ister. Ancak bu değerler herkes için geçerli olduğu zaman, evrensel olduğu zaman değerlidir. Herkese dürüst davranmak, herkese adil olmak, herkesin mal, can ve ırz güvenliği değerlidir. Gerçek barış ve huzur ortamı ancak böyle sağlanır. Tanrı bireysel değerlerin değil evrensel değerlerin kaynağıdır. Bireysel olarak, kendi lehine olan değerleri sıkı sıkı savunan bazı insanlar değer faşizminden dolayı evrensel değerleri, bu değerlerin herkes için olduğu gerçeğini reddeder. Evrensel değerlerin olmaması demek gerçekte güçlü olanın, zengin olanın, ağzı iyi laf yapanın sözünün geçmesi; zayıfların ezilmesi demektir.
Sorgulamak bir işin, bir olayın, bir konunun doğruluğunu öğrenmek amacıyla 5N1K’yı (Ne, niçin, nerede, nasıl, ne zaman, kim, kaç gibi) işletmektir. Demagoji ise muhatabını sıkıştırmak, açıklarını yakalamak, başkalarını yanıltmak, kafa karıştırmak, sırf soru sormak için saçma sapan sorularla 5N1K’yı işletmektir.
‘Neden’ ve ‘Niçin’ soruları ikiye ayrılır:
1-Yanıtlanabilir ve çözümlenebilir sorgulamalar [Özgürlüğe açılan kapıdır]: Evrenin var oluşu. Suyun ve toprağın var oluş nedeni. Kişilik problemlerini nasıl aşarız? Kavga ve çatışmaların nedenleri. İnsan haklarının çiğnenme nedenleri, yoksulluğu nasıl bertaraf edebiliriz? Nasıl daha özgür olabiliriz? Bazı şeyleri neden kabul edeceğiz veya onlara niçin uyacağız? Yaşam kalitesini ve standartlarını nasıl yükseltebiliriz? Gelir düzeyleri arasında neden bu kadar büyük bir açık vardır? Bunlar;
a)Yaşam boyunca yanıtını bulabileceğimiz sorulardır.
b)Yanıtları insanın işine yarayacak sorulardır.
c)Yanıtları yaşam kalitesini ve standartlarını yükseltecek sorulardır.
2-Yanıtlanamaz ve çözümlenemez kısırdöngü sorular[Köleliğe açılan kapıdır]: Tanrı’ya inansak da, inanmasak da, bilim gelişse de, gelişmese de, bizler düşünce ve inançlarımızdan vazgeçsek de vazgeçmesek de gözlem ve deneylerle bilinen yanıtlar dışında, hiçbir zaman yanıtını bulamayacağımız sorulardır: Neden ben şu ülkede doğmadım? Neden ben şunun çocuğu olarak dünyaya gelmedim? Tanrı varsa neden insanlar ölmektedir? Tanrı varsa neden biz insanlar yiyeceğe ve içeceğe muhtaç kılındık? Neden güneşe mahkûmuz? Tanrı isteseydi bizi, oksijene, ısıya, ışığa vd. gereksinimi olmayan varlıklar olarak yaratamaz mıydı? Tanrı neden meydana geldi? Tanrı’yı kim yarattı? Neden geleceğimizi bilecek bir güçte veya her şeyi yapabilecek bir güçte varlıklar olarak yaratılmadık? Ve daha binlerce soru.
a)Bu sorular, insanlar Tanrı’ya inansa da inanmasa da yanıtını insanların bilemeyeceği ve bulamayacağı sorulardır. Yanıtı olmayan sorular, çoğu kez birer slogan ve demagojidir.
b)Diğer taraftan varsayalım ki böylesi soruların yanıtı bulunsa, acaba insanların ne işine yarayacak, hangi derdine çözüm olacak, hangi sıkıntısını giderecek, hangi sorununu çözecektir?
c)Yanıtı ve çözümü olmayan sorular, insanlığa vakit kaybettirir. Bu tip tartışmalar, ancak onların gelişim ve ilerlemesini geciktirir. İnsanlar, dikkatlerini, güçlerini ve enerjilerini onlar için çözümsüzlüğü daha başında belli olan kısırdöngülere harcarlar. Ve esasında yapmaları ve üzerinde durmaları gereken gerçekçilikten uzaklaşırlar(fitne). İnsanlık, sonu gelmez metafizik tartışmaların içine çekilir. Bu arada, fırsat düşkünleri amaçlarına kavuşurlar. Çünkü bu, karanlık dünyanın, ayartıcıların ve istismarcıların işine gelir.
GERÇEKÇİ ‘Neden’ sorusu, BİR din arayışıdır: Ben ve başkaları neden, niçin vardır? Niçin sömürü, haksızlık, zulüm, cinayet, soygun, katliam vardır? İnsanca yaşamanın bir amacı olmalıdır.
GERÇEKÇİ ‘NASIL’ sorusu, BİLİMSEL BİR arayışTır: Ben ve başkaları dünyaya nasıl geldi? Canlı, cansız, bitki, hayvan, insanlar nasıl yaşamakta, nasıl ölmektedirler? Hayatı daha nasıl kolaylaştırabilirim? Nasıl insanca yaşayabilirim? Evrenin işleyişi nasıldır?
‘NEDEN’ ANLAMINDA ‘NASIL’ sorusu, DEMAGOJİK BİR ÇABADIR: Nasıl bana veya başkalarına bu yapılır? İnsanlığın hali n’olacak? Nasıl anlamazsın, nasıl yapmazsın? Tanrı nasıl ölüme izin verir?
Düşünce tarihinde çeşitli biçimler altında ortaya çıkan bilinemezciliğin kökleri ilkçağ Yunan felsefesine, özellikle de bilgiyle oynayan Sofistlere dek uzanır. Ortaçağ felsefesinde de olumsuzlamacı tanrıbilim ile kendini gösteren bilinemezcilik, terim olarak tarihi oldukça yenidir(1869). İlk kez Yeni İngiliz felsefesinin önde gelen düşünürü Thomas Henry Huxley tarafından felsefe sözdağarcığına katılan bilinemezcilik, her türden metafizik düşüncenin ne kanıtlanabileceğini ne de çürütülebileceğini, insanın bilgisine erişemeyeceği Tanrı’nın varlığı ya da ölümsüzlük türünden fizikötesi konularda yargıda bulunmaktan kaçınması gerektiğini öne süren, Huxley’in kendisinin de savunduğu öğretiyi nitelemek için kullanılmıştır.
Felsefe tarihinde, önceleri Tanrı’nın ya da doğaüstü tanrısal bir varlığın var olup olmadığının kanıtlanmasının olanaklılığına yoğunlaşan bilinemezcilik, modern dönemde XIX. yüzyıldan itibaren büyük ölçüde Kant ve Hume’un felsefelerine yaslanarak kendini çok daha geniş bir felsefi konum olarak temellendirmeye girişmiştir.
Hume’un deneyciliği ile Kant’ın aşkınsal idealizmini, bir başka deyişle biz insanların yalnızca duyularımız ve algılarımız tarafından bize sunulan gerçeği bilebileceğimiz, deneyi aşan konularda ise kesin bilgiye ulaşamayacağımız yollu görüşü devralan XIX. yüzyıl bilinemezcileri arasında, isim babası T. H. Huxley dışında, Herbert Spencer, William Hamilton, Leslie Stephen adları sayılabilir XX. yüzyıla gelindiğinde ise dolaylı da olsa bilinemezciliğe destek veren iki felsefe akımından söz edilebilir; mantıkçı olguculuk ve doğalcılık. (Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları)
Felsefedeki en bilinen anlamıyla bilinemezcilik; teizmin Tanrı’nın var olduğu, tanrıtanımazcılığınsa Tanrı’nın var olmadığı şeklindeki savlarına karşı geliştirilen, Tanrı’nın var olup olmadığını bilmenin olanaklı olmadığı savını savunan düşünce akımına karşılık gelir.
Her türden tanrıbilimsel öğretiye kuşkuyla yaklaşan felsefi bir duruş olarak bilinemezcilik, evrenin var oluşundan sorumlu olan/tutulan kutsal bir gerçekliğin belirlenmesinin insanın bilişsel gücünün sınırlarını aştığı görüşündedir. Tanrı’yla ilgili her türlü soruya verdiği yanıt açıktır: “Ne biliyorum, ne bilmiyorum, ne de bilmenin olanaklı olduğunu düşünüyorum”.
Bilinemezcilere göre Tanrı ile ilgili konular, insan aklının ötesinde konulardır. Bu konuda konuşmak, akıl yürütmek doğru değildir. Bu grup, akılları sıra kendilerini garantiye almak istemişlerdir. Bunlara göre, Tanrı’nın yok olduğunu söylemek de, var olduğunu söylemek de gerçekçi değildir. Düşünsel planda, yaşamları kuşku içinde geçer. Marjinal olan bu grup da ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler gibi, gerçek yaşamda çevrelerindeki din standartlarından kurtulamazlar.
Temel bakış açılarının da ateistlerden pek de farklı oldukları söylenemez. Çünkü sonuçlandırılmayan her kuşku sorusu aslında olumsuz tarafa yakınlığı gösterir. Hele bu soru hayati bir konuda ise sonuçlandırılmaması bir çeşit oyalanma ama aynı zamanda katılmamayı ifade etmektir. Örneğin birine “yalan söylemek kötü ve zararlı mıdır?” diye bir soru sorulsa ve muhatabımız “ne kötü ve zararlı derim ne de değil derim” derse siz onun yalanı meşru gördüğünü düşünür içinizde de bir güvensizlik hissedersiniz. Çünkü karşınızdaki kişi muhtemelen bir yalancıdır.
Öyleyse ‘Tanrı var da diyemem yok da diyemem’ diyen biri aslında var olduğu düşüncesinden daha çok yok olduğu düşüncesine yakındır. Hatta direkt yok diyemediği için böylesi bir kaçış bulmuştur. Ateistlik iddiasında olanlar kadar katı görünmek ya da karşıt görünmek istememelerinden veya kesin bir reddedişten içlerinde rahatsızlık duyduklarından, kuşku içinde kalmayı tercih etmektedirler.
Kuşkulanmak, geçici ise geliştirici, kalıcı ise yıkıcıdır. Kuşku, sizi araştırmaya sevk ediyorsa, kuşkularınızı bir an önce sonuçlandırmak istiyorsanız, gerçekten değerlidir. Yaşam boyu kuşku hiç bitmez. Her kuşku, sonuçlanması gereken bir soru işaretidir. Bilimsel gelişmeler, sıkı dostluklar, var olan kuşkuların ortadan kaldırılmasıyla olanaklı olmuştur. Ne var ki yaşamlarını sürekli aynı kuşkularla sürdürenler, batağa saplanmaktan kurtulamazlar.
Allah hakkında şüphelere sahip olmak aslında yaşadığımız hayatta Tanrı’nın var ve her an etkin olduğunu gösteren delilleri de yok saymak, görmezden gelmek demektir. Şimdi ‘Tanrı’nın var ya da yok olduğunu söyleyemem’ diyen biri aslında aynı zamanda şu ve benzeri şeyleri de söylüyor demektir: “Kötülüğün yanlış ya da doğru olduğunu bilemem’, ‘Evren yoktan mı var oldu ya da kendiliğinden mi oldu bilemem’, ‘Kötüler cezasını bulur mu bulamaz mı bilemem’, ‘Hayat tesadüf mü değil mi bilemem’, ‘Doğruluk her zaman kazanır mı bilemem’, ‘Doğru diye bir şey var mıdır yok mudur bilemem…’ Bu liste uzar da gider. Dürüstlük, aldatma, ihanet, cana kıyma, vd. gibi.
Tanrı hakkında emin olamazsak demek ki O’ndan kaynaklı temel değerlerden de emin olamayız. O zaman aldatılmaya karşı duramayız, çünkü bunun gerçekten yanlış olup olmadığından emin olamayız. Bu durumun ahlaki olup olmadığı da belli değildir. Ancak bu insanlar kendi hayatları ile ilgili ahlaki sorunlarda bu kadar rahat “emin olamayız” diyemezler. Elbette onların da işlerine gelen ahlak kuralları vardır. Ne var ki Tanrı’ya şüpheli bakan bir insan için tüm değerler sarsıntıdadır demektir. Çünkü temel evrensel değerlerin kaynağı Tanrı’dır. Herkesin kendine ait değerleri olabilir. Hiç kimse aldatılmayı, ihanet edilmeyi, canına ve malına kıyılmasını istemez. Bu değerlerin herkes için savunulur olması sorumlu insan olmanın bir gereğidir. Herkes için geçerli olan bu değerler evrensel olup bütün insanları bağlayan birleştirici bir unsurdan kaynaklanmaktadır. O unsur Tanrı’dır.
Şüpheciler de bilirler ki yaşadıkları hayatta başıboş değildirler, iyilik yaptıklarında başlarına iyi şeyler gelirken kötü davranışları bir şekilde onları sıkıntıya sokar. Ateistler gibi bazı anlarda, kötü olaylar yaşadıklarında Allah’ın varlığını açıkça hissederler ancak eski hayatlarına döndüklerinde, bir bakıma “karaya çıktıklarında” o şüpheci tutumlarına devam ederler.
Antik Yunanda bilgiçlik taslayarak, laf cambazlığı ve kelime oyunu yaparak felsefe yaptığını iddia eden Sofistlerin en meşhuru Protagoras’tır. Protagoras bir bilinemezcidir. Onun yolundan giden Gorgias ise işi daha ileri götürerek kuşkucu(septik) ve hiççi(nihilist) olmuştur. Kısaca bilinemezcilik bir köprüdür. Bu köprü kişiyi şüpheciliğe, şüphecilik hiççiliğe o da atezime götürmektedir.
Deistler, Allah’ı yaratıcı olarak kabul ediyor, diğer Allah’la ilgili her durumu ya bilinemezci yaklaşımla geçiştirmekte veya reddetmektedirler. Tanrı’nın var ve bir olduğunu kabul etmelerine rağmen Kur’an’ı, Tevrat’ı ve İncil’i reddederler. Peygamberleri de kabul etmezler. Mekkeli putperestler(çoktanrıcılar-müşrikler) de deist idiler. Deistler ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenlere göre güya işi sağlama alma ve uyanık davranma yoluna gitmişlerdir.
Onlara göre, Allah vardır ancak evreni yaratmış ve kenara çekilmiştir. İnsanlar arasında ne bir temsilci görevlendirmiş, ne de insanlığa ilahi bir kitap sunmuştur. Allah’ı kabul ederken, dini, peygamberi ve Allah’a ait kitapları reddederler. Onlar, Tanrı’yı sürgüne göndermiş ve O’nu edilgen bir varlık olarak görmüşlerdir.
Ateistlik iddia sahipleri de deistler de, ilahi ilkeler ve değerleri kabul etmezler. Deistler, kendilerinin dinsiz ve kitapsız olduklarını söylerler. Esasında deizm de bir dindir, ancak ilahi din değildir. Sonuçta toplumdan topluma değişse de onların da kendilerine göre uydukları birtakım ilkeler ve değerler vardır.
Bir deist Tanrı’nın işlevini merak etmez, bu konuda düşünmez ve sorgulamadan kaçınır. Ona göre Tanrı evrende sistemi yaratmış ve kenara çekilmiştir. Oysa Tanrı evreni yaratmakla zaten evrene müdahale etmiştir.
Deistlerin milyarlarca galaksi ve milyarlarca yıldızı yaratan bir gücü kabul etmeleri, O’nun aynı zamanda her şeyi yapabilecek bir güçte olduğunu kabulleri anlamına gelir. Böyle bir gücün kendisini pasifize etmesi, edilgen konuma sokması asla düşünülemez. İnsan, kendi deneyimlerinden de bilir ki kendi ürettiği makineler, buzdolapları, çamaşır makineleri, otomobiller veya bilgisayarlar için bir kullanma kılavuzu vardır. Kullandığı ilacın bir prospektüsü vardır. Sağlıklı ve doğru bir yaşam için bu zorunludur. Tüm bunlar, bir amaç için üretilmiştir. Tanrı’nın amaçsız olduğunu ileri sürmek, çok büyük bir safdilliktir. Bu kadar devasa evreni var eden Tanrı’nın, insan gibi son derece karmaşık olan bir varlığı kılavuzsuz bırakacağını beklemek, mantıkdışıdır.
İnsan ki sadece onun hücresini incelemek için binlerce bilim insanı yaşamını buna vakfediyor. İnsan ki onun sadece gözünü incelemek için doksan yaşındaki profesör, sadece göz üzerinde çalışıyor; ama yine de onu bütünüyle kavrayamıyor. Böylesine akıllı ve tasarımcı Tanrı, insan konusunda neden sessiz, etkisiz ve tepkisiz kalsın?
Tanrı bir tavuğa yumurtlamayı, yumurtadan çıkan civcivi yetiştirmeyi; bir sığıra yavrulamayı ve bu yavruyu emzirmeyi ve yetiştirmeyi öğretir de yine kendi yarattığı evrenle ve onda olup bitenlerle ilgilenmez mi? Deiste göre Tanrı evreni yaratmıştır, ama evrenle bir ilgisi yoktur. Deistin Tanrı’ya inancı, Tanrı’dan bir beklenti anlamı taşımaz mı? Deist Tanrı’yı arar, bu arayış bir beklenti değil midir? Yaratıcı Tanrı akıllı ve tasarımcı olmalı, tasarım ise bir bilinç işidir. Bir amacı vardır. Bu anlayış şuna da cevap verebilmelidir: Hiçbir müdahalede bulunmayacağı evreni yaratmakla Tanrı acaba neye hizmet etmiş olmaktadır?
Soru tersten de sorulabilir. Hiçbir şeye müdahale etmeyen bir Tanrı, gerçek anlamda bir Tanrı mıdır? Tanrı kendini ilahi kitaplarında tanımlarken her şeyi gören, bilen, karşılık veren, doğrunun yanında yer alan v.b olarak tanımlamıştır. Bir yaprağın düşmesinden bile O’nun haberi vardır. Dünyada savaşlar, katliamlar, haksızlıklar, tecavüzler, soygunlar olmakta bazı insanlar bu kötülüklere taraf olurken bazıları şiddetle karşı çıkmakta dürüst, adaletli, düzgün bir yaşam sürmeye çalışmaktadır. Tüm bu olaylar karşısında müdahil olmayan ve olmayacak olan, bir kenara çekilip duran bir Tanrı nasıl bir tanrıdır? İyi midir? Adaletli midir? Eğer deistlerin iddia ettiği gibi Tanrı bu olaylar karşısında tarafsız ise 2 tane seçenek vardır: Ya Tanrı iyi bir Tanrı değildir; hakkın ve adaletin taraftarı değildir ya da acizdir, bu olayları göremiyordur, bilemiyordur. Deistlere göre acaba hangisi doğrudur? Hayır onlar bu tartışmaları bile gereksiz bulurlar. Gerçekte onların iddia ettikleri şudur: Eğer bir Tanrı varsa bile ki öyle gözüküyor; bizim işimize, bizim hayatımıza karışmasın, o kendi işine baksın. Ne biz O’nu konuşalım, tartışalım; ne de o bizimle ilgilensin.
Ayrıca şu da sorulabilir: Yağmuru yağdıran, sel taşkını yaratan, gökten taş yağdırabilen Tanrı ise tüm bunları amaçsızca mı yapmaktadır? Hayvana, cansıza, taşa toprağa karışan Tanrı neden tek akıl sahibi olarak yarattığı insana karışmamaktadır? Ya da neden ona bir akıl vermiştir? İnsana akıl vermek bir anlamda ona ‘kılavuz okuyucu’ vermektir. Evren, ilahi kitaplar ve hayat boyu yaşanan olaylar birer kılavuzdur. Akıl, aynı zamanda insanın doğru adım atmak için kullandığı bir kılavuzdur. Sırf bu haliyle bile yani akıl sahibi bir varlık yaratması ile bile Tanrı hayata müdahale etmiştir. Aksi takdirde insanı diğer varlıklar gibi akılsız kılabilirdi.
Allah’ın elçisi Muhammed’in getirdiği mesajı reddeden Mekkeli çoktanrıcılar (putataparlar, paganlar) din konusunda deistlerden daha tutarlı idiler. Örneğin, onlar İbrahim peygamberi kabul ettiklerini iddia ederlerdi. Ancak peygamberliği herkese yakıştırmazlardı. Mekkeli putperestler de Allah’ın var ve yaratıcı olduğunu kabul ediyorlardı(39Zümer/38 10Yunus/31 29Ankebut/61-63); ancak hayatlarını veya dinlerini Allah’ın gönderdiği ilkeler-kurallar çerçevesinde sürdürmüyorlardı. Din belirleme yetkisini Allah’a değil, Allah’ın yanı sıra edindikleri bir takım ilahlara veriyorlardı. Putperestlere göre her şeyi Allah yaratmıştı ama hayatlarına karışan, müdahale eden Allah değil, Allah ile kendileri arasındaki sözde aracı ve yaklaştırıcı ilahlardı. Bu yönleri düşünüldüğünde deistlerin putperestlerden bir farkları yoktur. Çünkü onlar da Allah’ı yaratıcı olarak kabul ediyorlar ama hayatlarını-dinlerini Allah’a göre değil kendi edindikleri bir takım ilahlara göre belirliyorlardı. Din belirleme, hayatlarını kontrol etme yetkisini o ilahlara veriyorlardı.
Deizm, agnostisizme agnostisizm de ateizme kapı aralar. Deizm ateizme bir geçiş formudur, bir geçiş aşamasıdır. Deizmde Tanrı’nın kanıtı olarak kişinin varlığı gösterilir. Kişi varsa Tanrı da vardır. Evren yoksa Tanrı’nın var olup olmadığı belirsizdir. Esasında bu tip sorgulamaları o doğru bulmaz. Çünkü bu sorgulamalar agnostisizme oradan da ateizm götüreceği gerçeğini bilir, böylece kendisinin konumlandırdığı yerin çürüklüğü ortaya çıkarır. Tanrı’nın neliği ve niceliği de onu ilgilendirmez. Ona göre binlerce insanın tasarladığı Tanrı farklı olabilir, bu da önemli değildir. Deizm nereye çekilirse o yöne gider. Bir paradigma olarak temelsiz ve tutarsızdır. Deist Tanrı’nın yaratıcı olduğunu kabul ederken Tanrı’nın akıllı ve tasarımcı olup olmadığı konusunda akıl yürütmez. Tanrı olaylar, olup bitenler karşısında ne yapar sorusunu gereksiz bulur. Tanrı evreni yaratmış ve evrene bir sistem yerleştirmişse bu sistemin amacı da onun ilgi alanı dışında kalır. Ancak tüm bunlara rağmen deist, evrendeki olaylardan Tanrı’yı sorumlu tutar.
Deistler de, marjinal(sınırlı sayıda) olup, gerçek yaşamda din standartlarında yaşarlar. Ateist ve agnostik gruplar gibi, slogancı söylemden kurtulamazlar. Pascal, ateistliğin ve deizmin(Yaradancılığın) Hıristiyanlığa aykırı olduğunu savunmuştur. Yaradancılık 16. yüzyılda ateistliğe alternatif olarak doğmuştur. Aydınlanma döneminde Kilise dinini eleştirerek akıl dinini savunan bir öğretidir. Savunucuları: Jean Bodin, Herbert Of Cherbury, Joh Toland Shaftesbury, Voltaire, J.J.Rousseau.
Modernizm sonu ve onun eseri olarak anlam ve değerlerin artık kaybolduğunu, Tanrı’nın öldüğünü savunan Alman düşünür G.W.F.Nietzsche’dir. Mevcut görüşlere, düzene ve değerlere karşı çıkar. Hiçbir değer tanımaz. Her şeyi eleştiren ve her şeyden kuşku duyan yaklaşımının yanı sıra, hiçbir ahlak kuralını ve değerini tanımadığını söyler ancak “üstün insan”ı tanımlarken ahlaklı, değere sahip bir insan modeli tasavvur eder. Dostluğun olmayışından, dürüstçe davranılmadığından yakınır. Hem ahlaki değerleri reddedip hem dostluk ve dürüstlük arayışı bir paradokstur. Kendi bütünlüğü içinde çelişkilerle doludur. Bir yandan tanrıyı öldürürken bir yandan da Tanrı’nın istediği dürüstlüğü, açıklığı, dostluğu insanlarda arar. Yani hem öldürmeye hem de diriltmeye çalışır. Bir kısır döngü savaşıdır onunki! Şiddete, ahlaksızlığa karşı çıkarken bir taraftan da asil ırkı yaratmaya çalışarak faşizme kapı aralamıştır. İstediği kadını elde edemeyince kadınlara düşman olmuştur.
Her türlü siyasal düzeni reddederek anarşizme ve salt bireyciliğe yakın durur.
“İnsan eksik, tamamlanmamış bir varlıktır, açıktır her şeye: Gerisin geri de gidebilir, sağa sola da sapabilir, yukarılara da yükselebilir. Öyleyse insanın yönünü, ereğini belirlemeli. “Hayat, hep kendini alt edendir.” Hayata ayak uydurmaktan, hayatla yöndeş olmaktan başka sağlam yol yoktur. İnsan eksiktir, ama bu eksiği kendisi giderecektir; kurtuluş kendisinden gelecektir ona; şimdiye dek kendi dışında sanarak yücelttiği varlıkların bütün görkemi, güzelliği onun olacaktır. Bir gerçek var ki insan, kendi içinde kalarak gerçekleştiremez bunu; insan varlığının yöneldiği, erek bildiği bir örnek koymak gerek onun üstüne: Üstinsan. İnsan, var gücünü seferber ederek bu örneğe doğru akmasında hep kendini aşmaya çalışmalıdır.
İnsanın erek olarak hiç bir büyüklüğü yoktur çünkü; o ancak, köprü olarak değerlidir: Üstinsana götüren köprü. Üstinsan, yalnız insanın değil, bütün yeryuvarlağın anlamıdır; yeryüzünde var olan her şey, üstinsanın yaratılmasına katıldığı ölçüde haklı çıkarabilir varlığını.
Üstinsandan yoksun insan, kargaşadan, yıldız doğurmamış bir karanlıktan başka bir şey değildir. Zaman gelmiştir: İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtmazsa karanlığına, yok olacaktır. “(Zerdüşt’ün önsözünden…)
Görüldüğü gibi ateist geçinenler veya ateistlikten geçinenler de, Yaradancılar(deistler) da, bilinemezciler(agnostikler) de, şüpheciler(septikler) de, hiççiler(nihilistler) de birbirinin değişik zaman ve yerlerdeki farklı görünümleridirler. İşin, eylemin ve icraatın değil polemiklerin adamıdırlar. Muhataplarının güçlü savlarına göre farklı role girerler. Çoğunun bu role girmesinin nedenini, kendi problemleriyle birlikte bir grup tarafından kabul edilme güdüsünde yatmasında aramak gerekir. Kimi insanlara karşı anlamsız bir hayranlık ve öykünme, kimisine karşı anlamsız bir önyargı ve öfke vardır. Kendileri için veya insanlık için hak ve adalet arayışı diye bir dertleri yoktur. Kendilerini basit birtakım olumlu duygularla, örneğin salt bir hayvan sevgisiyle, avuturlar, yetinirler. Yaşlarına, rollerine ve statülerine göre yapmaktan ve üretmekten daha fazla tüketmeye ve bozmaya eğilimlidirler.
Allah tüm insanları şeytani her türlü virüsten korusun.

posted on Aralık 13th, 2008 at 13:51
posted on Aralık 13th, 2008 at 17:13