-
24th Şubat 2012

İSLAMCILIK DÜŞÜNCESİ-Köprü Dergisi

MEŞRUTİYETTEN CUMHURİYETE İSLAMCILIK DÜŞÜNCESİ

ABDÜNNASIR YİNER

GİRİŞ

 

Osmanlı Devleti’nin gerilemesine paralel olarak İslam dünyası da büyük sıkıntıların içine düşmüştür. Sanayi inkılabıyla ortaya çıkan sömürgecilik faaliyetleri için Osmanlı ve İslam ülkelerinin toprakları en cazip alanlar olmuşlardır.

 

Sömürgeci devletler maksatlarına ulaşmak için Müslümanlar arasındaki ihtilaflardan azami ölçüde istifade ederek bu tür durumları körüklemişlerdir. Bunu, belli yerleri bağımsızlık vaatleriyle kandırarak imparatorluktan koparma ve sonra da sömürgeleştirme yolunu izlemişlerdir. Bu arada silah gücüne başvurmayı da hiçbir zaman ihmal etmemişlerdir.

 

Osmanlı aydını Osmanlıcılık, Batıcılık, İslamcılık, Türkçülük gibi fikirleri ortaya atarken kendilerince Osmanlı bütünlüğünü muhafaza etmeyi gaye edinmişlerdir. Ancak, sahip oldukları düşüncelerde ifrata yönelerek karşı fikirlerde olanlara karşı acımasız olmuşlardır. Böylece kendileri, kurtuluş reçetelerine büyük darbe indirmişlerdir.

 

Her ne kadar dar kapsamlı da olsa elimizdeki kaynaklardan azami ölçüde istifade ederek İslam dayanışması konusundaki çalışmamızı sürdürdük. Telif eserlerden faydalandığımız gibi, özellikle Meşrutiyet dönemini yaşayıp o dönem hakkında eserler veren şahsiyetlerden (II. Abdülhamid, Yusuf AKÇURA, Said NURSİ gibi) de konumuzla ilgileri doğrultusunda faydalanmaya çalıştık.

 

İslamcılık fikrinin mahiyetini ortaya koyarken, bunu savunanların düşüncelerinden olduğu gibi istifadeye çalıştık. Bu çalışma, İslamcılık fikrinin mahiyetini ortaya koymaya yönelik bir çalışma olup; bu fikri savunanların özelliklerinin ortaya konulduğu bir çalışma değildir.

 

I. İSLAMCILIĞI ETKİLEYEN FAKTÖRLER

İSLAMCILIK TERİMİ VE MAHİYETİ:

İslam, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın emriyle insanlara bildirdiği din olup; itaat, inkiyad ve teslimiyet mana-larını ifade etmektedir. İslamiyet Allah’a itaat etmek olup Peygamber’e (s.a.v.) tabi olmak ve din namına ne bildirmişse kalp ile tasdik ve dil ile ikrar ederek onunla amel etmektir.1

 

Niyazi BERKES’e göre fikir akımlarının İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük şeklinde ifade edilmesi Rusya’dan gelen Türkçülerin etkisiyle olmuştur. Rus aydınları arasında kullanılan Batıcılar, İslavcılar, Ruscular terimlerinin etkisi altında kalarak o gelenekten gelen Rusyalı Türkçüler diğer görüşte olanlara Batıcı, İslamcı adlarını takınca, onlar da buna karşılık olarak (ilk başlarda alay etmek için) onlara Türkçüler adını takınca bu ifadeler yerleşmeye başlamıştır.2

 

İslamcılık, 19 ve 20. Yüzyıl şartlarında dini ve siyasi düşünce akımı olarak ortaya çıkıp; İslamiyeti ve Müslümanları yeni bir tecdid, ıslah, ihya hareketi içinde şuurlanmayı gaye edinen bir hareket olarak nitelenebilir. Sanayileşme ve modern çağın ortaya çıkardığı yeni gelişmeler doğrultusunda çağdaş İslam düşüncesi yayılmaya başlamıştır. İslamcıların asıl gayesi; İslamiyeti, ahalisi Müslüman olan ülke-lerde hakim kılmak ve İslam dünyasını müşterek duygular etrafında toplamaktır.

 

İslamcılığı, Batı emperyalizmi karşısında yenik düşen İslam dünyasını, içinde bulunduğu geri durumdan kurtarma arayışı içinde olan bir akım olarak görenler de vardır. İttihad-ı İslamı savunan yazarların hemen hemen tamamı, Batının İslam dünyası içine soktuğu soruları cevaplamak ve kuşkuları gidermeye çalışmak için çaba sarfetmişlerdir. “İslam dünyası niçin geri kalmıştır? Müslümanlar nasıl kalkınabilir? Müslümanların birliği nasıl sağlanabilir? Batının kalkınmasına sebep olan özgürlük, eşitlik, medeniyet, bilim, düşünce, kadın hakları gibi değerlere İslam sahip midir? Din-devlet ilişkileri nasıl düzenlenebilir? Bilim ve akılla İslam arasında bir çatışma var mıdır? İslamın korunması gereken, değişmeyecek yönleri nelerdir? Batıdan neler alınmalıdır?”3 ve benzeri sorunlar İslamcı aydınları meşgul etmiş, bunlar yazdıkları, makale, risale, kitap vb. yayınlarla bu soruları cevaplamaya çalış-mışlardır.

 

İslam dünyası ve özellikle Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu zor durum diğer aydınlar gibi İslamcı aydınları da çok etkilemiş ve kötü gidişe dur demenin çareleri aranmıştır. Birleşilen ortak nokta; hali hazır durumun müsebbibinin İslam kültür ve medeniyetinin olmadığıdır. İslam kültür ve medeniyetinden uzaklaşıldığı için bu çıkmaza, düşülmüştür. Kurtuluş yine İslamın kendisindedir. İslamcılar, İslamiyetin “mani-i terakki” olmadığı noktasından hareket etmişlerdir. Sık sık İslam-Hıristiyanlık mukayesesi yapılarak hali hazır durumda bu iki dinin birbirine zıd hükümler ihtiva ettiği, Müslümanların İslamın hükümlerine sarıldıkları müddetçe terakki ettikleri İslamın hükümlerinden uzaklaştıkça geriledikleri; Hıristiyanların ise dinlerine bağlandıklarında geriledikleri, dinden uzaklaştıkça terakki ettikleri üzerinde durarak bu duruma Ortaçağ ve Yeni çağların çok güzel örnekler teşkil ettiğini kaydetmişlerdir.

 

Kurtuluş çaresini Kur’an’ın hükümle-rine bağlanmakta bulan İslamcılar; bin seneden beri İslam alemini kahramanlığıyla memnun eden, İslam birliğini muhafaza eden, insanlık aleminin küfr-ü mutlaktan ve dalaletten kurtulmasına büyük bir vesile olan Türk milleti ve Türkleşmiş olanların eskiden olduğu gibi Kur’an ve iman hakikatlarına sahip çıkılmazsa “…eskiden yanlış bir surette ve din zararına medeniyetin propagandası yerine doğrudan doğruya hakaik-ı Kur’an’iye ve imaniyeyi tervice çalışmazsanız size katiyyen haber veriyorum ve kati hüccetlerle isbat ederim ki, alem-i İslamın muhabbet ve uhuvveti yerine dehşetli bir nefret ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adavet; ve şimdi alem-i İslamı mahva çalışan küfr-ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlup olup, alem-i İslamın kalası olan bu Türk milletinin parça parça olmasına ve şark-ı şimaliden çıkan dehşetli ejderhanın istila etmesine sebebiyet verecek”4 diyerek endişelerini belirtmişlerdir.

 

İslamcılık akımının doğuşunu, bir veya birkaç fikir veya siyaset adamının insiya-tifine bağlamak hatalı bir değerlendirme olur. İslamcıların fikirleri dini akidelere ve esaslara dayandığı için diğer akımların aksine daha sistemli bir hal arzediyordu. Bir çok parti ve kesimler içinde taraftar bulan, Sultanahmet Camii minberinden en ücra köyelerdeki mescitlere kadar fikirlerini yayma ve açıklama imkânını bu cereyanın mensupları bulabilmişlerdir.5

 

Müslümanların dayanışmasını maksad edinen İttihad-ı İslam (İslamcılık), siyasi bir teşkilatlanma ve bir devletin çatısı altında bir araya gelmekten çok, Müslümanların bulundukları yerlerde kalkınmaların ve sömürge olmaktan kurtulmalarını sağlamaya yöneliktir. Manevi bağ ise Osmanlı Halifeliğidir. Bu meyanda Osmanlılara düşen görev, İslam dünya-sının kalkınmasına katkıda bulunmak ve rehberlik etmektir.

 

Temel gaye ittihad ve dayanışma olduğuna göre ittihad cehaletle olmaz. Fikirlerin imtizacı ile olur. “…imtizac-ı efkar, marifetin şua-ı elektriğiyle olur… Azametli bahtsız bir kıtanın, şanlı talisiz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi ittihad-ı İslam’dır”6

 

İslamcılığı etkileyen dahili ve harici sebepler

19.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren başta Afrika ve Asya’da olmak üzere pek çok İslam toprağı Batının ya işgaline uğramış veya nüfuz alanına girmişti. Söz konusu toprakların büyük bir kısmının fiilen veya hukuken de olsa sahibi Osmanlı Devleti idi. Osmanlı İmparatorluğu’nda Müslüman-Hıristiyan münasebetlerinin kötüleşmesi, Avrupa’nın Osmanlı Hıris-tiyanları lehine sık sık müdahaleleri İmparatorluk dahilinde ve dünyada İslam ittihadı lehinde fikir cereyanlarının belirmesinde etkili olmuştur.7

 

Osmanlı Devleti’nin, Rumeli bölgesinde düçar olduğu yenilgilerden sonra, tarihi ve nüfusuyla İslam kabul edilen yerlerin kaybından üzüntü duymaktan öte aynı zamanda telaş ve utanma hissi de hakim olmuştur. Toprak kaybı açısından Erdel ve Tunus’un arasında belki bir fark gerek, idarecilerde ve gerekse kamuoyunda dini haysiyetlerinin ayaklar altına alınmış olduğu kanaati hasıl olmuştu.8

 

Çeşitli sebeplerden dolayı yurtdışına çıkan aydınlarımız, memleketin içinde bulunduğu durumu dışarıdan daha iyi kavramaya başladılar. Din ve ırk duygusunun şark için gittikçe artan siyasi ehemmiyetini ve bu yönde Osmanlı millet (Osmanlıcılık, ittihad-ı anasır) ihdası arzusunun beyhudeliğini anlamaya başladılar.9

 

Balkanlardaki ayaklanmalar ve milli hareketler (Tanzimatın sonuçlarından biri olarak telakki ediliyordu) Osmanlıcılık idealine ve İttihad-ı anasın fikrine büyük darbeler indiriyordu. Bağımsızlık hareketlerinin gittikçe hız kazanması Osmanlıcılık fikrine büyük darbe indirirken aynı zamanda Tanzimatın da sonunu getiriyordu. 1870’ lere gelindiğinde memleket büyük bir kaos içinde olup İmparatorluğun varlığı tehlikede görünüyordu.10 Bir süre sonra patlak veren 93 harbi (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı)’nın neticeleri, azınlıkların taşkınlıkları, savaş sırası ve sonrasında Doğu Anadolu’da azınlıkların Müslüman-lara saldırısı ve çıkardıkları isyanlar Osmanlıcılık fikrinin hayal olduğunu gösteriyordu. Tüm azınlıklara milliyet şuuru yerleşmişti. Herkes istiklal peşinde koşu-yordu.

 

Osmanlı Devleti’nde yaşayan halk muhafazakâr olup dini meselerden daha hassas olmaya başlamışlardı. Avrupa kaynaklı gelişmelere olan müsamahakârlık yerini eleştiriye terkediyordu. Bu gelişme-lerden Bab-ı Ali de etkileniyordu. Bu meyanda Osmanlı topraklarındaki mis-yonerlik faaliyetlerine kısıtlamalar getirildi. İslam dünyasının ve özellikle Ortaasya Müslümanlarının durumu daha yakından izlenmeye başlandı. Mesala Yakup Han’ın yardım ve berat isteği üzerine Bab-ı Ali daha önceki tavırlarının aksine Han’ın biatını kabul ederek bir miktar askeri yardım ile birlikte Kaşgar Ordusu’nu eğitmek üzere subay gönderdi. (Yakup Han Çinlilere karşı seri bir mücadeleye girişerek 1867’de Doğu Türkistan’da bağımsız bir devlet kurmuştu.)11

 

Avrupanın müdahaleci tavrı, Rusya’nın kabadayılığı, Balkanlardaki olaylar Osmanlılar üzerinde büyük bir etki meydana getiriyordu. Basiret, Sabah ve Vakit gibi gazeteler İttihad-ı İslam ile Avrapa’ya gözdağı veriyorlardı. Milyonlarca Müslüman Avrupa’nın Osmanlıların daha fazla içişlerine karışmalarına kayıtsız kalamazlardı. Kamuoyundaki bu gelişmelerden etkilenen devlet adamları benzer ifadeler kullanmaya başlamışlardı. Sultan Abdül-aziz’in son dönemlerinde İslamcılık fikri ağırlığını iyece hissettirmeye başlamıştı. Bu gelişmeler siyasi olmaktan çok sosyal, kültürel ve dini karakter taşıyordu. Bu haliyle İslamcılık, Abdülaziz döneminden sonrasına miras olarak kaldığı söylenebilir. Meşrutiyetin ilanıyla hazırlanan 1876 Anayasası’nda da İslamcılığın etkisini açıkca görmek mümkündür. “11. Madde: Anayasa sadece, İslam’ı devletin resmi dini olarak tavsif eder.” “Zat-ı Hazret-i Padişahi hasbe’l-hilafe din-i İslam’ın hamisi ve bilcümle tebaa-i Osmaniyenin hükümdarı ve Padişahıdır.”12

 

Avrupa kamuoyu bir taraftan Türkleri barbarlık, idari ve medeni kaabiliyetsizlikle itham ederken diğer yandan da İslamiyete saldırarak Müslümanları, hakir ve dinlerini terakkiye mani olarak vasıflandırıyordu. Siyasi çevreler de bu ithamlara katıldıkları gibi menfaat elde etmenin yollarını arıyorlardı. Bu hücumlara paralel olarak imparatorluğun içişle-rine karışarak topraklarını sömürgeleş-tirmek için zemin hazırlıyorlardı. Kalıp-laşmış klasik formülleri ise, Hıristiyanlar lehine ıslahat yapılması isteği idi.13

 

İslamcıların çoğuna göre İslamî çöküşün en büyük sebebi; Müslümanları köleleştirmek suretiyle yıkma peşinde olan Avrupanın emperyalizminde aranmalıydı. Bunların gayesi, İslam topraklarında askeri, siyasi ve iktisadi üstünlüğü yerleştirip kendi kültürlerinin etkisiyle, İslamın temel inanç ve değerlerini yok etmek idi. Bu durumun hal çaresi; yabancı istilacıları kovup imtiyaz ve dokunulmaz-lıklarını kaldırmak, İslamî itikada sarılarak halifenin etrafında toplanmak idi.14

 

Sömürgecilerin çok tehlikeli gizli başka bir maksadına dikkat çekilerek İslam dünyasındaki sömürgelerini kendilerine ısındırmak ve tam bağlanmalarını sağlamak için Osmanlılardaki “…kuvvetli merkeziyet-i İslamiyeyi dinsizlikle itham etmekle bozmak ve alem-i İslamın ir-tibatını manen kesmek ve uhuvvetlerini bu millete adavete çevirmek gibi bir planla şimdiye kadar bir derece muvaffak da olmuş. Eğer bu cereyanın aklı başında olsa, bu dehşetli planı değiştirip hariçteki alem-i İslamı okşadığı gibi, bu merkezdeki İslamiyet dinini okşasa hem o da çok istifade eder, hem azim fütuhatını bir derece muhafaza eder, hem bu vatan ve millet dehşetli beladan kurtulur”15 demek suretiyle tehlike ve çaresi kaydedilmiştir.

 

19.Yüzyılın ikinci yarısında İslam topraklarının işgaline hız verildi. Hindistan’da vuku bulan 1857-58 askeri ayaklanmasından sonra, bu ülkedeki Müslümanlar hükümdardan yoksun kaldılar. Ruslar, 1868’de Semerkand’ı işgal ettiler. Buhara Emirliğini de iç devlet statüsüne indirgediler. Afrika’da, İngilizler Mısır’ı, Fransızlar Tunus’u işgal ettiler. 1811’de Almanlar Darü’s-Selam üzerinde hamilik ilan ettiler.16 İmparatorluk dahilinde yapılan müdahalelerin ücreti de Osmanlılara ödetilmiştir. Ruslar Kafkas-ya’yı, Kars, Ardahan ve Batum’u, Avusturya Bosna-Hersek’i işgal etmiştir.

 

İlan edilen Kanun-i Esasi Osmanlı dahilinde azınlıklar arasında destek bulmasına rağmen Avrupalılar bu hareketi de blöf saymışlardır. Ruslar 93 Harbi zaferlerine Haçlı damgası vurmakta tereddüt etmedikleri gibi, Avrupa’nın mutaassıp Hıristiyanları da bu zihniyeti alkışla-mışlardır. Binlerce Müslüman işkencelerle öldürülmüş, binlercesi de mal ve mülklerini terkederek Hicret mecburiyetinde kalırken, Ayestefanos Antlaşması’nın hazırlanmasında Hıristiyanlık zihniyeti ile hareket edilerek, Osmanlı Hükümetine Hıristiyanlar lehine ıslahat yapma mecburiyeti getirilmiştir. Böylece Müslüman-Hıristiyan halk arasındaki münasebetler (Tanzimattan beri ) iyiden kötüye doğru olmuştur.17

 

İşgal hareketleri hız kazanırken işgallere karşı şiddetli ayaklanma ve isyanlar da başlamıştır. 1871 yılında Cezayir’de Fransa’ya karşı isyan, Sudan’da Mehdi’nin idare ettiği İngiltere’ye karşı isyan, Afganistan’da İngilizlere karşı galeyan, Orta Asya’da Çin Türkistan’ında ayaklanmalar, Cava’da Hollandalılara karşı isyan çıkmıştır. Bu isyanların hepsi sömürgecilerin zulmündan kaynaklanmıştır. Emperyalistler, Osmanlı İmparatorluğu’nda Hıristiyanlar için; hak, adalet ve insaniyet taleb ederken aynı prensipler adına Müslümanlar için tatbik etmeyi ha-yallerine bile getirmiyorlardı. Söz konusu ayaklanmaların mahalli karekter taşıyıp birbirinden irtibatsız olmalarından muvaffak olmaları beklenemezdi. Ancak hepsinde müşterek husus Hıristiyanlara yönelik olması idi.18

 

Devlet adamları ve aydınlar artan baskı ve ayrılıkçı hareketlere karşı koymanın ve korunmanın çarelerini aramışlardır. Endişeleri, Osmanlı Devleti’nden ibaret kalmamıştır. Dünya Müslümanlarının meselelerini de hep omuzlarında hissetmişlerdir. Bütün bu olumsuzluklara karşı en başta gelen husus Osmanlının gücü ve birliğinin muhafazasının geldiğine inanmışlardır. Çünkü, İslam dünyasının tek dayanak noktası Osmanlı Devleti’dir. Bu sebepledir ki Osmanlı kamuoyunda İttihad-ı İslam fikri etrafında ilk tartışmalar açıkça sergilenmiştir. İttihad-ı İslam aynı zamanda gerçekleştirilemeyen ittihad-ı anasır (Osmanlıcılık) fikrine alternatif olmuştur.19

 

 

II. İSLAMCILARIN GENEL GÖRÜŞLERİ

MEŞVERET VE ŞURA

İslamcıların en çok üzerinde durduğu konuların belki de başında Meşveret ve Şura gelir. Meşveret, herhangi bir konu üzerinde danışma, fikir alışverişinde bulunma, konuşup görüşme manalarına gelmektedir. Şura ise konuşma için toplanma veya meşveret yeri için kullanılan bir tabirdir.20 Kısacası herhangi bir konu üzerinde uzmanlarında, oluşan bir kurulun görüş alış-verişinde bulunması eylemine meşveret, bu iş için toplanma ve toplanma yerine şura denmiştir. Tüm İslam, Türk-İslam devletlerinde devlet işlerini görüşmek için toplantılar yapılır ve bu toplantılara (mesela Osmanlılarda) “Şura”, “Şura-yı saltanat” adı verilirdi. Bunun yanında kanun ve nizamları tetkik etmek, bir kısım devlete memurlarını yargılamak maksadıyla da “şura-yı devlet” teşkil edilmiştir. (Bu kurumun Cumhuri-yetten sonraki adı “Danıştay”dır)

 

İslamî devlet anlayışında hakimiyet çeşitli şekillerde sınırlandırılmış ve yetki-ler kayıt altına alınmıştır. Bu sınırlamalardan bir tanesi de halkın idareciler üzerinde etkili olmalarına fırsat veren meşveret sistemi ve bu günkü manada parlamenter sistemdir. Hz. Muhammed (s.a.v.) hemen hemen tüm konularda sahabilerine danışarak onların görüş ve düşüncelerine yer vermiştir. (Hendek Savaşı’nda Selman-ı Farisi’nin teklifi ve uygulanması gibi). “Her işte ümmetinle müşavere et”, “Bütün Müslümanların işi aralarında şuradan ibarettir.”21 gibi ayetler Meşveretin ehemmiyetini çok açık bir şekilde ifade etmiştir.

 

Genç Osmanlılar da kanun, meşveret, Şura-yı ümmet terimleri üzerinde durarak bunların fert ve cemiyetin hak ve hürriyetlerini ihtiva eden siyasi hükümler olduğunu da belirtmişlerdir. Vatandaşın kanunların yapılması ve yönetimi izleyebilmelerinin meşveret usulünün kabülüyle mümkün olabileceğini belirtmişlerdir. Genç Osmanlılar bununla Millet Meclisini kastettikleri gibi yazılarında da Millet Meclisi tabirini sık sık kullanmışlardır.22

 

Bazı İslamcılara göre meşverete eskiye oranla çok daha fazla ihtiyaç vardır. Çünkü, eskiden içtimai bağlar insanî ihtiyaçlar ve medeniyetin faydaları (nimetleri çok fazla olmadığından bazı güçlü devlet adamlarının fikri, devlet idaresinde yarı yarıya yetiyordu. ancak, içtimai bağlar, insani ihtiyaçlar (geçim kaynağı) aşırı bir şekilde arttığı gibi medeniyetin semereleri de o kadar çok artmış ki ancak, milletin kalbi hükmünde olan Millet Meclisi, ümmetin fikri makamında olan şer’i Meşveret, kılıç ve medeni kuvvet menzilinde bulunan fikir hürriyeti, o devleti taşıyabilir.23

 

İslam Dünyası ve Asya kıtasının istiklali şura’ya bağlıdır (istikbalinin keşşafı ve miftahı, şuradır.) Fertlerin meşverete ihtiyaçları olduğu gibi, taifelerin ve kıtaların da ve hatta 3-4 yüz milyon İslamın ayaklarına vurulmuş istibdat kayıtları ve zincirlerini dağıtacak olan şer’i meşveret, çok zahmetli ve iman şefkatinden kaynaklanan şer’i hürriyet ve şeriat edebiyle süslenip Batı medeniyetlerinin sefih kötülüklerini atmaktır.24 Bu usûl terkedildiğinden İslam dünyası, üzerine istibdat ve zulüm kâbuslarının çökmesiyle sarsılmış, gittikçe bu usûl yok olmaya yüz tutmuştur.25

 

Hükümdarlar adaletle hükmetmekle, meşveretle devlet ve hükümetin yasama-yürütme yetkilerini halka karşı yürütmekle mükelleftir. Adalet ahlakî bir sınır, meşveret siyasî bir sınır olup her ikisi de Allah’ın emri olup devletin kendi kendisini frenlemesini mümkün kılar. Bu durum meşruiyet meselesi olup haksız yola sapan halifeyi yerinden atmayı Müslümanlara farz kılar. Devlet başkanı, hiçbir zaman milletin hakkını çiğneyen müstebit bir zalim olamayacağı gibi yarı ilah da olamaz.

 

İçtimai şeriat buna manidir. Aksi takdirde, istibdat ve zulme sapması ayaklanma ve hükümdara itaat etmeme kaidesi uygulanır. Halkın kusur ve hatası hiçbir zaman İslamiyete mal edilemez.26

 

Meşveret usûlü padişah ve devlet yönetimindekilerin uyması gereken bir sistemden ibaret olmayıp aynı zamanda iktidarın halifelik cephesini temsil eden Meşihat (Şeyhülislamlık) makamı için de meşveret usûlü sözkonusudur. Münasebetlerin çoğaldığı bir zamanda; içtihaddaki müthiş kargaşa, İslamî fikirlerdeki dağınıklık, medeniyetin fesad cephesinin içine girmesiyle ahlâkta meydana getirdiği müthiş tahribat söz konusu iken Şeyhülislamlık bir şahsın içtihadına terkedilmiş. Dolayısıyla ferdin harice tesiri azdır. Harici tesirlere kapıldığı içinde bir çok dinî hüküm feda edilmiştir. Bu yüzdendir ki diyanette zaaf, İslamî şeairde lakaydlık, içtihadda kargaşa meydana gelmiştir. Bu meşihatın zaafından ve sönük olmasından meydana gelmiştir. Bu meşihatın makamı tek bir şahsa münhasır kaldığında hariçten birisi ferdiyete dayanarak meşihata karşı görüşünü ve reyini muhafaza edebilir. Ama, şuraya dayanan bir Şeyhülislamın sözü, en büyük bir dahiyi de ya içtihadından vazgeçirir veya o içtihadı ona münhasır bırakır.27

 

Diğer yandan halifeliği temsil eden Şüyhülislamlık, İstanbul ve Osmanlılara mahsus da değildir. Tüm İslama şamil bir müessesedir. Hem halihazırdaki sönük vaziyet değil koca İslam aleminin İstanbul’un dahi irşadına kâfi gelmiyor. O halde bu mevki öyle bir hale getirilmelidir ki İslam âlemi ona itimad edebilsin. Zaman cemaaat zamanıdır. Meşverete dayanan bir hükümdarın müftüsünün de ona göre aynı cinsten olup yüce ilmi şuradan meydana gelen bir şahs-ı maneviye dayanması gerekir. Böylece dinî meselelerde doğru yola sevkedebilsin. Yoksa ferd, dahi bile olsa, cemaat karşısında sivrisinek kadar kalır. Bu mühim mevki (meşihat), böyle sönük kalmakla İslamın hayati kaidelerini tehlikeye maruz bırakır.28

 

Dini meselelerde vehimli olmamalıyız. Korkmakla din rüşvet verilmez. Korku ve zaaf harici tesirleri cesaretlendirir. Yapılması gereken şey, vehmedilen zararlara feda edilmez. Meşrutiyetin ilan edilmesinden de korkulmamalıdır. Hürri-yet 370 milyon (şimdi 1 milyar) İslamı esaretten kurtaracak yegane çaredir. Ülke içinde (Osmanlı Devleti’nde) 20 milyon nüfus hürriyetin tesiri yüzünden zarar görse bile netice itibariyle İslam alemi kârlı çıkacaktır. Yirmiyi verirken 300 alırız.29

 

BATIYA BAKIŞ

İslamcıların Batıya bakışı temkinlidir. Ne tamamen Batı hayranı ne de tamamen Batının karşısındadırlar. Batıya yönelik fikirleri birbirine çok yakındır. Birleştikleri temel nokta Batı tekniğinin alınması ve Batı kültürünün istenmemesidir. İslamcılarla birlikte tüm aydınlarımızın Batıyla tanışmaları özetle şu şekilde olmuştur.

 

1. Kitaplardan okumak suretiyle Batıyla tanışma

2. Seyyahların, ekalliyetlerin (azınlıkların) ve Batıya özenen Türklerin İstanbul’da ve bilhassa Beyoğlu’nda yaşadıkları Avrupa

3. Seyahat, tahsil v.s. vesilelerle tanınan Avrupa.30

 

Köklü değişiklik ve ıslahatların yapılmasına ihtiyaç vardır. Ancak alınacak şeylerin ahlaki faziletimizi, sosyal hayatımız ve dinimizi muhafaza etmesi şartıyla gerçekleştirilip uygulanması gerekir. Batıdan sadece teknik almak gerek. Takip edilecek yol; “yeniyi iyiliğinden, hususiyle lüzumundan dolayı almak, eskiyi de fenalığı sabit olduğu için atmak”tır.31

 

Tartışmalar, Batıdan nelerin alınıp, ne-lerden kaçınılması gerektiği konularında yoğunlaşmıştır. Ahmet Mithat; “…Biz Avrupa da gördüğümüz asar-ı terakkiye kemal-i hayretle tahsinhah olarak kudretimiz yettiği mertebede terakkiyat-ı mezkureyi memleketimize idhale dahi çalışırız. Fakat terakkiyat-ı mezkure Hıristiyanlığın mahsul-i maddi veya manevisidir diye bizi iğfal etmesinler…”32 diyerek mevcut Hıristiyanlık dininin bu medeniyetle alakası olmadığını, yapılan araştırmalarda Avrupa’da dinî lakaytlık olmadığı sürece ilmi gelişmenin olma-dığını belirtir.

 

Mehmet Akif, Batının ilmi terakkisi konusunda;

 

Alınız garbın ilmini, alınız sanatını,

Veriniz hem de mesainize son süratini,

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,

Asrın idrakine söyletmeyiz İslamı demiştir.33

 

Zaman zaman Doğu-Batı medeniyeti karşılaştırılarak üstün yanları ortaya konmuştur. Birleşilen husus teknik yönden Batının; dini-kültürel yönden Doğunun üstün olduğu tezi olmuştur.

 

Ahmet Mithat’a göre, Doğu medeni-yetinin ferdi ve sosyal ahlak üzerine çok eğildiğini, son asırlarda maddi terakkiyi ihmal ettiğini söyler. Batı medeniyetinin ise, maddi yönden inanılmaz derecede tekamül ettiğini, ancak ahlaki yönden çöktüğünü belirtir. Bu senteze göre müstakbel medeniyetin; Batının maddi ve Doğunun manevi terakkisine dayanacağını kaydeder.34

 

Bediüzzaman Said Nursi Avrupa’yı ikiye ayırır. Birincisinin gerçek İsevilik dininden aldığı feyizle insanlığın içtimai hayatına faydalı sanatları ve adalet ve hakkaniyetle hizmet eden fenleri takip eden Avrupa olduğunu, ikincisinin ise medeniyetin güzellikleri ve faydalı fenlerden başka olan boş ve zararlı felsefeyi, zararlı ve sefih medeniyeti (inkârcılığı) elinde tutan Avrupa olduğunu söyler.35

 

İslamcıların en çok karşı çıktıkları konulardan birisi de körü körüne yapılan Batı taklitçiliğidir. Said Halim Paşa; “Çinlilerin ahlakiyatını, Hintlilerin içtimaiyatını, Meksikalıların siyasiyatını kabul eden bir Fransız, yahut bir Alman acaba ne olabilir? O ne Alman ne de Fransızdır. İşte, İslam ahlakını, inanç ve siyaset prensiplerini bilmeyen bir müslüman gibi düşünüp hareket etmeyen bir kimseye de İslam denemez” “…Bir adamın zihninde mütenakız, mütearız, gayr-ı kabil-i imtizaç bunca şeyler tesadüm halinde bulunmakla beraber hepsi birden yanyana durup durursa artık o adam ne kafada, ne de vicdanda lazım gelir, tasavvur edilsin.”36

 

Mehmet Akif; “… Dini taklit, dünyası taklit, adeti taklit, kıyafeti taklit, selamı taklit, kelamı taklit, hülasa, herşeyi taklit bir milletin fertleri de insan taklidi demektir ki, kabil değil, hakiki bir heyet-i içtimaiye vücuda getiremez, binaenaleyh yaşayamaz.”37

 

Ahmet Mithat, Anadolu şimendifer Kumpanyası’nda çalıştığı sıralarda gördüğü ilgi ve sevginin neticesi olarak Stockholm iskelesinde gemisine Türk bayrağı asan gencin vefa örneğini, Avrupa’ya geçtikten sonra kendi kimliklerini inkâra kalkışan aydınlarımızla ve Osmanlıya isyan ederek başlarına şapka geçiren kişilerle karşılaştırır ve üzüntülerini dile getirir. Hatta, Osmanlı ülkelerinden Avrupa’ya giden Rum, Ermeni ve bir çok gayr-i müslim Osmanlının kemal-i iftiharla başlarına fes geçirerek Marsilya, Paris ve sair memleketlerde dolaştıklarını, Müslü-man olanların davranışlarına ise bir türlü mana veremediğini üzülerek belirtir.38

 

İslamcılara göre Batının bize bakışı da pek müsbet değildir. Ahmet Mithad; “Hâlâ bu zaman bile Avrupalıların akvam-ı şarkiyye ve diyanet-i İslamiye hakkındaki vukufsuzluğu her muhakemelerinde kendilerini o kadar hatalara düçar eyler ki hataya-yı mezkureye vakıf olanların ya istihzaen gülmemeleri ve yahut müte-essifen ağlamamaları kabil olamaz”39 der.

 

Cemaleddin Efgani’ye göre; “Hıris-tiyan devletler, İslam ülkelerine yaptıkları hakaretleri ve taarruzları, onların geri ve barbar olduklarını idda ederek mazur göstermeye çalışıyorlar. Islahat hareketlerini savaş açarak engelliyorlar. Kendi ülkelerinde milliyet ve vatanseverlik dediklerine, Doğuda olursa taassup diyorlar.”40

 

Şeyh Muhsini Fani’ye göre; “Silahların sınırlanması konferansı yerine ihtirasların sınırlanması konferansı uygun olur. Ve dünyanın bozulan Batı ruhunun buna şiddetle ihtiyacı vardır. Zira bütün kültürüne ve sanayiine karşılık Batı, temiz ve pürüzsüz bir ahlakı ancak İslam dünyasında bulabilir. Kur’an nasıl bir anarşi halini bundan 14 asır önce önlemiş ve düzene kavuşturmuşsa, 20. yüzyılda da aynı tesirle aynı büyük vazifesini başarabilir.”41

 

KAVMİYETÇİLİK (IRKÇILIK)

İslamcılar ırkçılık konusunda çok hassas olup tamamen karşıdırlar. Böyle bir durumda İslam dayanışması ortadan kalkacağı gibi Müslümanlar arasındaki bağlar da zayıflayacaktır. Hz. Muhammed (s.a.v.) “Kavmiyet gayreti güdenler bizden değildir” diye buyurmuştur. Arapçılık, Arnavutçuluk, Kürtçülük v.b. en güçlü siyasi ve sosyal bağ olan dini bertaraf edecek, İmparatorluk hüsrana uğrayacaktır. Balkan yenilgisi ve iç sarsıntılar bu acı siyasetin cezasıdır.42

 

Avrupalıların ırkçılığı kasıtlı olarak Müslüman ülkelerde yaymasına “… fikr-i milliyet, şu asırda çok ileri gitmiş. Hususen dessas Avrupa zalimleri bunu İslamlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, ta ki parçalayıp onları yutsunlar.” denilerek dikkat çekilmiştir.

 

Müslümanların durumu iç açıcı değildir. Cehalet ve tenbellik İslamiyeti tanınmayacak bir hale sokmuştur. İslam dünyasındaki ayrılık, İslam dini hakkındaki cahillik, müslümanların kavimler halinde, ırkçılık ve milliyet davasıyla parçalanmış olmaları, hastalığın aslını teşkil eder. Bunun içinde köklü bir eğitim ıslahatına ihtiyaç vardır.44

 

Osmanlı İmparatorluğu, dinî bir karakter taşıdığından, İmparatorluğu oluşturan unsurların vasıflandırılmasında din önemli bir unsur idi.

 

Müslümanlara, millet-i hakime (Türk, Arap, Kürt, Arnavut v.s.) denilirdi. Diğer dinlere tabi olanlar ise mezheplerine göre bir ayırıma tabi tutulmuşlardı. Rum milleti, Ermeni milleti gibi.45

 

Müslümanlar arasında herhangi bir ayırım olmadığından kavmiyetçilik fikri bu birlik için büyük bir tehlike oluşturmuştur. Müslümanlar ordu hükmünde olup kabile ve taifelere bölünmüşlerdir. Ancak ortak yanları çok fazladır. Yaratıcıları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir… Bu kadar birlik, kardeşlik ve sevgiyi gerektirir. Dolayısıyla ayet-i kerimenin de belirttiği gibi ayrı ırk ve kavimler birbirlerini tanıma ve yardımlaşmak içindir. Birbirlerini inkâr, düşmanlık ve boğuşma için değildir.46

 

DAHİLDE İSLAMCILIK

Osmanlı basınında ittihad-ı İslam konusunda ilk yayına 9 Nisan 1872 tarihli Basiret Gazetesi’nde rastlıyoruz. Gazetede yayınlanan bir makalede, İttihad-ı İslam fikri sözkonusu olursa “Karadenizin sahil-i şarkiyesinden bir ciheti ta Kazan’a ve diğer ciheti Asya-i Vusta’da kaim Kulca Hanlığına kadar kabail-i İslamiyenin derhal ittihad edebilecekleri red ve inkâr olunamaz” deniliyordu. Makaleye göre şartlar çok müsaittir. İttihadın gerçekleşmesi halinde hiç bir ittifak ittihad-ı İslama mukavemet edemez. 14 Nisan 1872 tarihli nüshasında İslam âleminde bir kamuoyunun oluşturulmasının önemi üzerinde durularak bir çok broşürün hazırlanıp yayınlanması teklif edilmiştir. Bu yayınlardan kısa bir süre sonra Basiret’e bir çok mektup gelerek teklifler ileri sürül-müştür.47

 

Yusuf Akçura’ya göre İslamcılık politikasıyla; “… Osmanlı idaresindeki bütün Müslümanlar ve binaenaleyh onun bir parçası olan Türkler, pek güçlü bir bağ ile sımsıkı birleşecekler, böylece farklı cins ve dinden oluşmuş “Osmanlı milleti”ne nisbetle, pek ziyade sıkı ve bu sıkılığı cihetiyle, milletçe, adetçe, arazice, servetçe olan noksanlıklarına rağmen daha kuvetli bir topluluk, İslam topluluğu, meydana getireceklerdir.”48

 

İslamcı yayınların sergilendiği gazete ve dergilerin belli başlıları; Sırat-ı Mustakim, Sebilürreşad, Ceride-i Sufiye, Ceride-i İlmiye, Beyan-ül Hak, Hikmet gibi dergiler bu cereyanın siyasi hayat içindeki sesini duyurmuşlardır.49

 

Basında çıkan yazıları takip eden bir çok kişi tartışmalara katılarak tekliflerde bulunmuşlardır. Atılan ilk önemli adım, İstanbul’da Cemiyet-i İhya-yı İslam’ın kurulmasıdır. Bu cemiyetin en çok üzerinde durduğu konu İslam dünyasının eğitim, kültür ve ilim konusudur. Esad Efendi (ö.1899) yayınladığı bir risalede; “Kur’an ile ehadis-i nebeviyye iktiza-i celilince bütün Müslümanların İmamü’l-müslimin olan Zat-ı Hazret-i Hilafetpenahiye itaatleri farzdır. Din-i İslam vahdet-i camia-i İslamiyedir” diyordu. Arapçaya tercüme edilen bu risale, Hac mevsiminde hacılar arasında dağı-tılmıştır.50

 

İslamcılığı savunanlara göre ittihad-ı İslamın sınırlarının geniş tutulması teklif ediliyor ve buna Şiilerin de dahil edilmesi isteniyordu.

 

Dahilde İslamcılığın uygulamaya yönelik gelişmelerinden birisi de Abdül-hamid döneminde Tunuslu Hayrettin Paşa’nın sadrazamlığı, sarayda Arap asıllı görevlilerin bulundurulması, İslam ülkele-rinde etkili tarikat şeyhleriyle sıcak müna-sebetlerin kurulmasıdır.51

 

Bağımsızlık hareketlerinin azınlıklar arasında hızla yayıldığı, özellikle Araplar arasında ve diğer İslam kavimleri arasına nifak sokma gayretlerinin arttığı bir dönemde İslam kardeşliğinin ehemmiyeti üzerinde durularak dahilde İslam dayanışmasının devamı ve güçlendirilmesine çalışılmıştır. Batının milliyetçilik akımının ardında gizli tutulan sömürgeci emeline dikkat çekilerek İslamın halifesinin etrafında toplanmasının dini bir emir olduğu üzerinde durulmuştur.

 

HARİÇTE İSLAMCILIK

Hemen belirtmek gerekir ki İslamcılığı savunanların gayesi İslam dünyasını siyasi bir çatı altında toplayarak güçlü bir İslam devleti kurmak değildir. Asıl gaye Müslümanların bulunduğu bölgelerde siyasi, iktisadi ve kültürüel yönden güçlenmelerini sağlayarak, manevi yönden Osmanlı halifeliği etrafında bütünleşmelerini sağlamaktır. Zaten Müslüman-ların coğrafi yönden dünyanın dört bir yanında bulunmaları, siyasi yönden bir birlik meydana getirmelerini imkânsız kılmaktadır.

 

Hariçte İslam dayanışmasını sağlamak, Asya, Afrika ve Okyanusya’da İslamiyeti yaymak gayesi ile “Memalik-i İslamiye Coğrafya Cemiyeti” kurulmuştur. Bu cemiyetin kurucusu Darü’l Fünun’un baş müderrisi Hoca Tahsin Efendi’dir. İlgi çekici düşüncelerden bir tanesi de; İslam ülkelerine ehil kişilerin gönderilerek, bölge coğrafyası ve halkının tabiatı hakkında bilgi toplamak suretiyle durumlarına göre ittihad-ı İslam fikrine ihtiyaçlarının tesbit edilerek, buna göre istidat ve kabiliyetlerinin tesbit edilmesi teklifidir.52

 

Özellikle Abdülhamid döneminde İslam alemiyle sıkı bir irtibata geçilmiştir. Bazen sembolik bile olsa diplomatik temaslar kurulmuştur. Cava, Japonya, İran, Türkistan, Çin, Hindistan ve Kuzey Afrika’ya özel görevliler gönderilirken, Hicaz demiryolu projesi ile Hicaz ve Hindistan gibi kalabalık İslam nüfusunun yaşadığı merkezlerin birbirine bağlanması hedeflenmiştir.53 İslamcılık faaliyetlerini, tarikat şeyhleri Ebü’l Hüda, Şeyh Rahmetullah, Seyyid Hüseyin el Cisr ve Muhammed Zafir yürütürken din alimleri de (mollalar) büyük destek vermişlerdir. Paris makamlarınca Müslümanların yaşadığı sömürgelerdeki valilere gönderilen 28 Ekim 1897 tarihli bir uyarıda, İslam birliği siyasetini yaymak maksadıyla ajanların gönderildiğini ve bunlara karşı dikkatli olmaları emredilmiştir.54

 

Sultan Abdülhamid’in ajanları, Ceza-yir, Mısır, Hindistan ve hatta Japonya’da faaliyete geçip İslam kamuoyunu harekete ve şuurlandırmaya çalışmışlardır. Önemli ölçüde de başarılı olmuşlardır. Nitekim 1897 Türk-Yunan savaşında elde edilen zafer tüm İslam aleminde sevinçle karşılanmış, Osmanlı zaferi bir çok ülkede kutlanmıştır. Bunu Hindistan, Batı Hind Adaları, Türkistan, Madagaskar ve Cezayir’deki karışıklık ve ayaklanmalar (sömürgecilere karşı ) izlemiştir.55

 

Osmanlılardan İran’a karşı yumuşama ve dostluk eli uzanırken buradan da müsbet haberler gelmiştir. 93 harbi sırasında daha önce hiç görülmeyen bir tarzda aleni olarak Osmanlı zaferi için dua edilmiştir. Bab-ı Ali’nin ricası üzerine Sünnileri rencide edici Şii tören ve kutlamalar yasaklanmıştır. İran Şahı’da iki ülke arasında iyi münasebetlerin geliştirilmesini arzulamıştır.56

 

1900’lerin başında Almanya’nın da desteğiyle Enver Paşa başkanlığında Pekin’e bir heyet gönderilmiş, Alman gemileriyle Süveyş’e kadar gelen heyet, Alman konsolosu tarafından karşılanarak talimatlar bildirilmiştir. Ancak heyeti, Çin topraklarında ve Şangay’da Almanlar yüzüstü bırakmışlardır.57

 

Dikkatle izlenen tarikatların faaliyetlerinin etkisi, konsoloslar tarafından ülkelerine gönderilen mektuplardan anlaşılmaktadır. 20 Nisan 1902 tarihli yazıda Cidde konsolosu Paris’e; “… İmparatorluğun içinde olduğu gibi, dışişlerinde de çok büyük bir itibara sahip olan bu zatın (Şeyh Sununi, Şazeli Tarikatı) nüfuz ve aksiyonu, büyük bir ehemmiyeti haizdir. Onda, dine tahta olan desteğin en sağlam misali görülür… Türk politikasının gereklerine göre düzenlenmiş veya ona uydurulmuş olan itikadları, Müslümanların heyacana gelmiş rüyalarına ve hararetli hayallerine ümid vermişe benziyor. Yalnız dini menfaatler için çalıştıklarını gösteren tarikat müridleri, aynı zamanda kendilerini Panislamizmin (İslamcılığın) propagandasına adamışlardır.” diye bildirir.58

 

Haccın önemini iyi kavrayan tarikat şeyhleri Mekke ve Medine tekkelerinin başına en iyi müridlerini yerleştirmişlerdir. Bunların hacı kitleleri üzerine etkileri çok büyük olmuştur. Bu faaliyetleri çok yakından izleyen Batılı devletler bir taraftan konsolosları vasıtasıyla bilgileri alırken, diğer yandan da tarikatların faaliyetlerini etkisiz hale getirmenin yollarını aramışlardır. Öğrenmeye çalıştıkları konular, tarikatların bulundukları bölgelerde sahip oldukları konumları, dini ve siyasi reisleri, İstanbul ile bağlantıları, Kuzey ve Merkezi Afrika müslümanları üzerindeki etkileri, kendi İslamî propagandaları için yeterli ölçüde neşir imkânlarının olup olmadığı gibi sorular sorulmuştur.59

 

Tarikatların faaliyetlerini yakından izleyen Fransa’nın Cidde konsolosu tarikatları etkisiz hale getirmek için nelerin yapılması gerektiğini şu şekilde sıralar:

 

“1. Mümkün mertebe, sağlık ve ekonomik sebepleri bahane ederek, Müslüman tebamızın Hicaz’a yapacakları Haccı zorlaştırıp azaltmak.

 

2. Birbirine rakip olan tarikatlara, bir takım imtiyazlar tevcih ederek, bu rekabetin artmasına yardım etmek. Şurası muhakkaktır ki Şazeli, Medeni ve Rufailere karşı münhasıran yapılan lütuf ve ihsan, İslamın diğer cemaatleri arasında ateşli bir rekabet doğurdu. Burada bizi ilgilendiren husus, bu rekabeti kendi menfaatimiz yönünde işletmektir.

 

3. Büyük Şerif’in (bizim için) desteğini ve teveccühünü kazanmak.”60

 

Fransız hükümeti bu tavsiyeleri yerine getirmek için sömürgelerdeki konsolosları vasıtasıyla sıkı bir baskı kurar. Aynı zamanda, “Service des Affaines Musulmanes et Sahariennes” adlı bir teşkilat kurar.

 

Bir taraftan Osmanlıların desteğiyle devam eden İslamcılık faaliyetleri diğer yandan bunu etkisiz hale getirmek için uğraşan sömürgeciler kıyasıya bir mücadeleye girişmişlerdir. Konsoloslar her fırsatta gelişmeler hakkında merkeze bilgi aktarmaya devam etmişlerdir.

 

12 Şubat 1902 tarihli Fransız Umum Konsolosu’nun Trablus’tan gönderdiği mektupta ilgi çekici bilgiler mevcuttur; Bütün tarikatlar aynı usûllerle propaganda yapıyorlar. Arapların, Sudanlıların ve Türklerin gayesi Fransızların Afrika’ya sızmalarını önlemek. Osmanlılara bağlılık daha çok halifelik makamından kaynaklanmaktadır. Bu sebeple Araplar ayrılıkçı hareketlere girişmeyecekler. Libya elden çıktığı halde bölge halkıyla temaslar devam etmektedir. Tarikat şeyhleri Arap ve zencilerden yardım görme kuvvetine sahiptirlr. Avrupa’lıların Afrika’ya sızmaları şimdiye kadar engellenememesinin sebebi rekabet, kıskançlık, adi iştahlar ve tarikatların ayrı yaşamalarıdır. Biz (Fransızlar), kendimizi bunlara kabul ettirmek için sert bir şekilde davranmaktan çekinmemeliyiz. Çok zor durumda bulanan tarikatlara aman verilmemesi temel esastır. Biz onlara, esas gayemizin ticari münasebetler kurmak, dinlerine, adetlerine hürmet göstermek olduğunu göstermeliyiz…61

 

Açıkca anlaşıldığı gibi Avrupalıların en çok faydalandıkları konu ihtilaflardır. Bu ihtilafları kendi menfaatleri doğrultusunda körükledikleri gibi, yeri geldiğinde zor kullanmaktan da hiçbir zaman çekinmemişlerdir.

 

TERAKKİ-TEDENNİ VE İSLAMİYET

Osmanlı ve İslam dünyasının gerilemesine paralel olarak açık ve örtülü bir tarzda İslamiyete hücumlar artmıştır. Şark medeniyeti adı altında İslam dinine yerli ve yabancı aydınlar tarafından büyük hücumlar olmuştur. Bazıları çok ileri giderek gerilemenin asıl sebebinin İslam dini ve medeniyeti olduğunu iddia etmişlerdir. Ortaçağ Avrupa’sına hakim olan Kilise taassubunu, hiç alakası olmadığı halde İslam dinine de mal etmeye çalışmışlardır. İşte bu yüzdendir ki mütemadiyen İslam alimleri ayet ve hadisleri delil gösterdikleri gibi İslam tarihini de şahit göstererek bu iddiaları çürütmüşlerdir.

 

Ahmet Mithat’a göre; Avrupa’da kilise aleyhtarlığı ilmi terakkiyi netice verirken, İslamiyet için böyle bir husus söz konusu değildir: “Bilakis diyanet-i celile-i İslamiye terakkiyat-ı sahihanın manii değil, meşevvik-i tammı olup hükema-yı İslamiye hakimiyette ne derece ileriye varmışlarsa akide-i İslamiyelerini dahi o kadar takviye etmişlerdir.”62

 

Tarih bize gösteriyor ki, Müslümanlar ne derece dine bağlanmışlarsa terakki etmişler, ne vakit dinde zaafiyet göstermişlerse gerilemişlerdir. Başka dinde ise, güçlü dindarlıkları zamanında vahşet, dinlerinde zaaflık olunca da medeni olmuşlardır. (Avrupa tarihi buna en güzel şahittir.) “Cumhur-u Enbiyanın Şark’ta biseti, Kader-i Ezelinin bir remzidir ki, Şarkın hissiyatına hakim dindir. Bu gün âlem-i İslamı uyandıracak, şu mezelletten kurtaracak yine o histir.”63

 

Modern ilim anlayışı ile Kur’an arasında bir ayrılık tasavvur edilemez. Müslü-manların geriliği ancak cehalete, yani ilmiye sınıfının bozulmasına hamledilebilir. Din siyasete feda edilerek imparatorluk karanlık içinde bırakılmıştır. İslamın insan aklına değer veren icma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha kaynaklarından tekrar faydalanma yoluna gidilebilecektir. Fakat bu kapı cahiller için değil bir ilim heyetine açılmalıdır. İmparatorluğun yükselme döneminde medreselerin rolü inkâr edilemez. Ancak, bugün o durumlarından uzaktır. İslamcılar medreselerde yapılacak ıslahatları devamlı desteklemişlerdir. Medreselerin büyük bir gaye ile kurulduğunu, bugün ise fonksiyonlarını yapamaz bir duruma düştüklerini, bu duruma bir çare aranmasını devamlı olarak belirtmişlerdir.64

 

Gerek Kur’an-ı Kerim’de ayet-i ke-rime, gerekse Hadis-i Şeriflerde ilmin önemine dikkat çeken sayısız tesbitler vardır. İslam alimleri bunları yazılarında belirtmişlerdir. Mesela, “Hiç bilenle bilmeyenler bir olur mu?”, “Akıl sahipleri için ibret vardır” v.b. ayetler; “İlim müslümanın kaybolmuş malıdır. Nerede bulursa alsın”, “İlim tüm erkek ve kadın Müslümanlar üzerine farz kılınmıştır.” v.b. Hadis-i Şerifler İslam dininin ilme verdiği önemi göstermektedir. Diğer yandan Hz. Muhammed (s.a.v.), savaşlarda esir alınanlardan Müslümanlara okuma yazmayı öğretenleri serbest bırakmıştır.

 

TÜRK DEVLETLERİYLE MÜNASEBETLER

Daha önce Çin Türkistanı’nda Çinlilerle savaşarak (1867) devletini kuran Yakup Han’ın berat ve yardım isteğinin kabul edildiğini ve Kaşgar ordusunu eğitmek üzere subay gönderildiğini yazmıştık. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu kötü durumdan haberi olmayan İslam devletleri, her başları sıkıştığında (halifelik kurumunun da varlığı sebebiyle) Osman-lılardan yardım istedikleri gibi özellik Rus istilasına maruz Türk Hanlıkları da yardım isteklerinde bulunmuşlardır.

 

Bazen kamuoyunun da etkisiyle Bab-ı Ali, özellikle Orta Asya müslümanlarının meseleleriyle daha aktif bir şekilde ilgilenmeye çalışmıştı.65 Ancak, Rusya’nın Orta Asya’da giriştiği işgaller, 1868 Semerkand işgali Buhara Emirliği’nin sonunu getirirken buradaki hanlıkların birbirleriyle olan tüm bağlarını kesmeye çalışmıştır. Osmanlı Devleti’nden yardım alamayan Türki Cumhuriyetler kendi problemleriyle başbaşa kalmışlardır. Diğer yandan 93 Harbi sırasında, önceden Ruslar tedbir aldıkları için, Osmanlılar lehine söz konusu bölgeden herhangi bir Rus aleyh-tarlığı gelişme görülmemiştir. Rusya, bölge hanlıklarının birbirleriyle olan bağlarını koparırken 1917 den sonra Bolşevikler daha beterini yapmışlardır.

 

HİNDİSTAN MÜSLÜMANLARI İLE MÜNASEBETLER

19. Yüzyılın ortalarına kadar Hindistan dahil Asya Müslümanları Osmanlılara ciddi bir yakınlık ve bağlılık besledikleri gibi, hala Osmanlı Devleti’ni dünyanın en güçlü devleti olarak düşünüyorlardı. Tabii ki Osmanlıların içinde bulunduğu durumdan haberleri yoktu. Hindistan’daki Osmanlı taraftarlığı ve İslamcı gelişmeleri bize göre;

 

1. İngilizlere baskı,

2. Basın yoluyla oluşturulan büyük Osmanlı taraftarlığı,

3. Osmanlı savaşlarına yakın ilgi,

4. Osmanlılara yardım, şeklinde özetlemek mümkündür.

 

1. Özellikle 93 Harbinin patlak vermesiyle Hint müslümanları Osmanlıları desteklemeleri konusunda İngiltereye baskı yapmışlardır. Yayınladıkları bildiri ve dilekçelerle Osmanlıların kendileri için neler ifade ettiğini makul bir dille ve bazen şiddetli ifadelerle anlatmaya çalışmışlardır.

 

“Osmanlı Sultanı bir bakıma Müslü-manların yaşadığı bütün memleketlerin sultanıdır. Bu yüzden bütün İslam dünyası O’na biat eder ve onun için gerekirse ha-yatını feda etmeye hazırdır. Onu hedef alan herhangi bir hareket bütün Müslü-manları hedef almış sayılır. Bu durumda Sultan’a herhangi bir zarar verilirse Müslümanların sessiz ve hareketsiz kalacağını zannetmek mümkün müdür?… Böyle bir durumda bütün İslam dünyası silahlanarak onun düşmanlarına karşı koymak zorundadır.”66

 

Diğer yandan İngiltere’nin destek olmaması halinde “aynen Ruslardan, nefret ettiğimiz gibi İngilizlerden de nefret ederiz” diyorlardı. İngiliz Kraliçesi’nin tarafsızlık ilanı ve bunu ihlal edenlerin cezalandırılacağı yolundaki sözleri Müslümanları rahatsız etmiştir. Nusretü’l-Ahbar Gazetesi, tarafsızlık ilanının sadece İngilizler için mevzu bahis olduğunu, Müslümanların buna uyma mecburiyetinin olmadığını belirtmiştir.67

 

Osmanlı taraftarlığını gelişmekte olan yerli basında açık bir şekilde görmek mümkündür. İngilizler tarafından hazırlatılan gazete raporlarına göre (Native, Newspaper Report), bazı Müslümanlar istikballerini Osmanlıların kaderi ile bir görüyorlar. Onlar için Halife, Osmanlıların şahsında sembolleşmiştir. Onun devleti de İslamın gurur kaynağıdır. Bu gazeteler Urdu Ahbar, Aligarh İnstitute Gazette, Kayserü’l-Ahbar, Envarü’l-Ahbar, Nüsre-tü’l-Ahbar’dır.68

 

Hint basınına göre Şiiler de Osman-lıların dertleriyle dertlenmiş; Bedreddin Tuyabcı, Muhammed Ali Rogay, Seyyid Emir Ali ve Çırak Ali gibi nüfuzlu Şiiler, bizzat faaliyetleri organize etmek maksadıyla ortaya çıkmışlardır. Aligarh İnstitute Gazette bu olayı överek “Mutluluk verici bir şekilde, aydın Şiiler, bir takım ön yargıları atarak samimiyetle diğer Müslümanlarla (Sünnilerle) birlikte faaliyetlere başladılar. İslamın bu iki büyük mezhebinin dini ve milli birlik için ortak meselelere sahip çıkmalarından dolayı Müslümanlar sevinmelidir.”69 diye yazıyordu.

 

Kayserü’l Ahbar gazetesine göre; “Türkler Müslüman olduğu için Avrupa’da hiçbir müttefikleri yoktur. Bütün Hıristiyan devletler karşı taraftadır. Maalesef Müslümanlar da Türkleri yalnız bıraktı. Türk imparatorluğu, İslam dünyasının gururu idi, Bu yüzden de Türklerin hali hazırda karşı karşıya bulundukları talihsizlikler onlardan çok bizi üzmektedir. Envarü’l Ahbar ise; “Eğer Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğüne bir halel gelirse, dinimiz, şerefimiz ve ha-yatımız felaketle karşı karşıya kalacaktır.” diyordu.70

 

3. Osmanlıların girdiği her savaş Hindistan’da büyük ilgi uyandırmıştır. 93 Harbi ile ilgili girişimlerini yukarıda açıklamıştık. 1894-95 Ermeni olaylarının Avrupa kamuoyu tarafından saptırılması ve Osmanlılara yapılan baskı; “Geleneksel Haçlı zihniyetinin tekrar gün yüzüne çıkarılması” olarak değerlendirilmiştir. Müslümanlar, Avrupalıların Osmanlı vatandaşı Ermenilere sahip çıkmaya hakları olmadığını belirtmişlerdir. 1500 kişinin katılımıyla 24 Şubat 1895’te yapılan Delhi mitinginin sonuç bildirisinde; “Hindistan Müslümanları, Ermeni tahrikçilerle onların yandaşlarının yanlış ve gerçek dışı suçlamalarını protesto ederler. Türkiye’ye karşı peşin hükümlü olan ve Hıristiyanları Müslüman dostluğundan uzaklaştırmak isteyen bazı fanatik Hıristiyan çevrelerine karşı nefret duygularını dile getirirler.”71

 

Türklerin 1897’de Yunanlılara karşı kazandığı zafer tüm İslam ülkelerinde büyük sevinç uyandırdığı gibi Hindistan’-da da büyük yankı yapmıştır. Bir görgü şahidinin ifadesine göre en çok konuşulan konu “Türklerin sabrı, kahramanlığı ve zaferi ile Yunanlıların korkaklığı” olmuştur. Bu atmosfer içinde kimse Yunanlıların gücü ve kapasitesi ile ilgilenmeyip, her yerde Halifenin ordularının Avrupa’nın Hıristiyan güçlerini bozguna uğrattığını söylüyorlardı.72 Diğer yandan, Yunan zaferinin İslam aleminde büyük bir sevinç uyandırmasının önemli bir sebebi de; Müslümanların muhalifi olan Hıristiyan-ları yenilgiye uğratan müminlere duyulan sempatidir.73

 

4. Hint Müslümanları, en kötü şartlarda bile yardım elini uzatmakdan hiç bir zaman çekinmemişlerdir. Urdu Ahbar gazetesine göre; Türklerin içinde bulunduğu zor durumda Müslümanların Türkler için yapabilecekleri her şeyi yapmaları farzdır. Müslümanların Hindistan’da veya başka bir yerde taşıdıkları şeref ve haysiyetin Büyük Türk İmparatorluğunu’nun varlığından dolayı olduğu bir gerçektir ve eğer bu imparatorluk yok olursa, Müslümanlar son derece önemsiz olacak ve kimse dikkate almayacaktır.74

 

Müslümanlar daha önce yazdığımız gibi bir taraftan bildiri ve dilekçelerle İngiltere’yi Osmanlıları desteklemeye zorlarken diğer yandan da yardım sandıkları açmışlardır. Aynı zamanda cihada katılacaklar için broşürler hazırlanarak vaizler, hafızlar, doktorlar ve sağlıklı vücuda sahip olanlar teşvik edilmiştir. Hindistan Müslümanlarının topladıkları paralar hakkında kesin bilgiler olmamakla beraber, Osmanlı vesikalarına göre 124.843 Osmanlı lirası İstanbul’a ulaşmış olup bu rakam 10 milyon Hindistan Rupi’sinin üstündedir. Bu durum başlı başına büyük hadise olup Osmanlılarla beraber herkesi şaşırtmıştır. Bu yardıma, toplumun bütün kesimlerinin katıldığı, kadınların mücevherlerini satarak katkıda bulundukları anlaşılmaktadır. Buna rağmen Hind basını, organizasyon bozukluğu, yardımın yerine ulaşmama endişesinin, istenilen yardımın toplanmasını engellediğini belirterek yardımı yeterli bulmamışlardır. Oysaki aynı sıralarda Hindis-tan’da kuraklık ve açlık hüküm sürüp, Hindistan’ın güneyinde 6 milyon insan ölmüştür. Bu durum yapılan yardımın önemini açık bir şekilde sergilemiştir.75

 

Avrupa’da Osmanlılar aleyhinde oluşan kamuoyu, Hindistan müslümanlarını çileden çıkartmıştı. İngiliz liberallerinin faaliyetlerine büyük tepki göstermişlerdir. Müslümanların yaptığı bir başka yardımseverlik örneği de Osmanlı hisse senetlerini satın alarak Halife’nin yabancılara borçlu olmaktan kurtarılması yönünde kampanya başlatmalarıdır. Böylece Halife, sadece Müslümanlara borçlu olacak ve Avrupalıların baskısından kurtarılacaktı.76

 

Bütün bunların günümüze kadar devam etmesi Türkiye’ye yönelik muhabbetin ta-rihi derinliklerini teşkil etmektedir.

 

III. İSLAMCILIĞIN TARİHİ GELİŞİMİ

TANZİMAT ÖNCESİ

İslam kardeşliği kaynağını, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hadis-i Şerif’lerinden almaktadır. Nitekim Mekkeliler Medine’ye hicret edince, Medineliler bunlarla hem mallarını paylaşmışlar hem de kardeş olmuşlardır. Hz. Muhammed bir hadisinde; “Arabın Aceme üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvadadır.” buyurmak suretiyle İslamiyette din, dil ırk ayrımının üstünlük sebebi olamayacağını, üstünlüğün ancak dini yaşayışta ve İslamın asliyetine uygunlukta olduğunu bildir-miştir.

 

Emevilerin, Müslümanlar arasında ayırım yapmaları hem devletin sonunu hazırlarken hem de İslam Dünyasında kendilerine olan sempatinin azalmasına sebebiyet vermiştir. Abbasiler, bu hataya düşmeyerek herkese eşit davranmışlardır. Bunu hemen hemen tüm Türk-İslam devletleri devam ettirmişlerdir.

 

Osmanlılar, kuruluş döneminde İslam birliğinden çok Anadolu Türk birliğini sağlamak için çaba sarfetmişlerdir. Yavuz Sultan Selim döneminde, Doğu-Güney-doğu Anadolu, Suriye ve Mısır’ın ilhakı bir bakıma siyasi yönden İslam birliğini sağlamaya yönelik olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman’ın Hint seferlerini düzenleme sebeplerinden bir tanesi de Gücerat Hükümdarlığını Avrupa baskısından kurtarmak olmuştur.

 

Osmanlıların son dönemlerine gelin-ceye kadar dünyanın değişik bölgelerinde saldırılara maruz kalan müslümanların acılarını hissetmişler ancak, değişik sebep-lerden dolayı çoğu zaman arzulanan yardım yapılamamıştır.

 

TANZİMAT DÖNEMİ

Tanzimat dönemi köklü değişikliklerin yaşandığı, Avrupa’nın baskı ve etkisinin yoğun olduğu bir dönemdir. Bu dönemde hakim olan fikir, ittihad-ı anasır yani Osmanlıcılık fikridir. Her ne kadar Tanzimat Fermanı’nın baş kısmında gerilemenin sebepleri arasında eski devlet geleneğinden uzaklaşma gösterilmişse de yapılan ıslahatlarla eskiyi getirmekten çok, Avrupayla bütünleşmek hedeflenmiştir.

 

Osmanlıcılık Devleti’nin bütünlüğünü korumaya yönelik olan Osmanlıcılık siyaseti, azınlıklara bir çok ödünler veril-mesine rağmen iştahların kabarmasına, Avrupa müdahalelerinin gittikçe yükselmesine sebep olmuştur. Avrupa’yı memnun etme siyaseti aydınlarımızın tepkisine sebep olurken, Islahat Fermanı’na (1856) en fazla tepki gösterenlerden birisi de Tanzimat’ın mimarı M. Reşid Paşa olmuştur.

 

Avrupa’yı memnun etmeye yönelik siyaset netice vermezken azınlıklar da bir bir ayrılıyorlardı. Bu gelişmeler dahilde büyük huzursuzluklara sebep olurken, İslamcı aydınların sesleri yükselmeye başlamıştı. Özellikle Müslümanların meskun olduğu bölgelerin işgale uğramasıyla, Tanzimatın son dönemlerinden Meşrutiyete, İslam dayanışması siyaseti devredilmiştir.

 

ABDÜLHAMİD DÖNEMİ

II. Abdülhamid, Osmanlı Devleti’nin bunalım içinde İslam Dünyasının büyük kısmıyla işgal altına girdiği bir dönemde tahta geçmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra gözler Osmanlı halifeliğine çevrilmişti. Abdülhamid, bir çok ülkeden tebrik telgrafları ( İran, Fas ve bir-iki İslam ülkesi dışında ) alırken İslam dünyasının hemen hemen tümü Avrupa’nın eğemenliği altına girmişti. Her tarafta İslam hali-fesinin etrafında oluşturulacak bir İslam birliğinin özlemi uyanmış bulunuyordu. Abdülhamid, içerde ve dışarda İslam dünyasında dindarlığı ile saygı kazanmıştı. Halk, Avrupa’dan alınan yöntemlerle değil, yerel güçlerle İslam şeriatının sayesinde Batı dünyasından bağımsız bir şekilde ayakta duracak rejimin beklentisi içinde idi. Vatandaş Tanzimat Paşalarının israfı ile Ermeni, Rum, Avrupa sarraf ve bankerlerinin aldatmalarından bıkmış, Abdülhamid’in ağırbaşlı, tutumlu, dindar görünüşünü, sade giyimini çok daha fazla saygıya değer buluyordu. Evdeki, sokaktaki, çarşıdaki adam şimdi geleneklerinin huzuru içinde yaşabilecekti.77

 

Abdülhamid’in İslamcılık politikası bir çok avantajlar sağladı. Ülke dahilindeki müslüman bağlılığına seslenme, muha-liflerini etkisiz hale getirme imkânına sahip oldu. Ülke dışında Müslüman kamuoyunun büyük desteğiyle, sömürge halinde bulunan Müslümanları harekete geçirmek suretiyle, Avrupalıların içişleriyle uğraşmalarını sağlarken Osmanlı Devleti rahat bir nefes alacaktı.78

 

II. Abdülhamid, padişah, sultan lakapları yerine emirü’l-müminin (halife) ünvanını kullandı. Eğitim-öğretimde dinin müfredat içindeki saatlerini arttırdı. Dindarlık, müttakilik, padişahın teveccühünü kazanan durumlar oldu. Elçilerle, murahhaslarla, komisyonlarla, mebuslarla, imkân dahilinde dış basınla, komisyonlarla, mebuslarla İslami muhabbeti celbe, kalbleri hilafet makamına ısındırmaya çaba gösterdi. Bölgesinde sevilen ve sayılan İslam alimlerini yanına davet ederek ağırlarken, Hicaz’ın muhafazasına özel önem veriyordu.79

 

Fransa’da, 30 Mayıs 1894’te Hariciye bakanı olan M. Hanataux, Sultan Abdül-hamid’in müslim, gayr-i müslim tüm reayaya iyi davranarak haklarını korudu-ğunu söyler; “… Abdülhamid esmer, soluk yüzlü, endişeli bakışlı ve güzel elleri olan bir adamdır. O bu nazik eliyle, Afrika ve Asya ortalarından Balkanlara kadar olan İslam dünyasının bütün fertlerini birbirine bağlarken, aynı nazik eliyle Kudüs ve Çanakkale Boğazı’nın anahtarını da tutmaktadır. Küçük ve nazik ve fakat gerçekte çok meşgul olan bir el”80

 

Sultan Abdülhamid’in takip ettiği siyaset, Osmanlıcılık yerine İslamcılık siyasetidir. O, devletin öz kaynaklarıyla bunalımdan çıkılamayacağını görmüştür. Dikkatinin büyük bir kısmını, dış politika ve diplomasiye yönelterek elindeki imkânları değerlendirmeye çalışmıştır. Tebanın önemli bir kısmının gayr-ı müslim olduğunun elbette farkında olan Padişah’ın, Osmanlıcılık yerine İslamcılık fikrine ağırlık vermesinde tarihi şartların da etkisi vardır. Hilafet kurumu Yavuz Sultan Selim zamanından beri ilk defa Sultan Abdül-hamid devrinde etkili bir siyasi araç olarak kullanılmıştır.81

 

Sultan Abdülhamid, İslamcılık politikasını izlerken büyük devletleri tahrik etmemeye özel itina göstererek, dengeli ve kapsamlı bir çizgiden hareketle Osmanlı toprak bütünlüğünü korumaya çalışmıştır. Avrupa devletlerini, taviz vermek suretiyle teskin etmeyi diplomasinin esası sayan Tanzimatçıların yanında Abdülhamid’in siyaseti daha tutarlı idi.

 

Sultan Abdülhamid, ülke sınırları dışında bulunan Müslümanlar üzerinde siyasi otorite kurmaktan çok dini otorite ve nüfuz kurmaya çalışmıştır. Bu maksadla daha önce Osmanlının mülkü olup, elden çıkan topraklarda yaşayan Müslümanların dini ihtiyaçlarını karşılamak, nüfuz ve otoritesini korumak maksadıyla din görevlilerinin görevlendirilmesine yönelik halifelik haklarını daima kullanmıştır. Mısır, Kıbrıs, Bulgaristan, Kırım, Bosna-Hersek gibi önemli yerlere gönderilen kadı ve müftüleri bizzat kendisi seçmiştir. İslam dünyasındaki prestijini arttırıp irtibatı sıklaştırmak maksadıyla Saraya davet ettiği ulema ve diğer bazı kişilerin ihtişamla ağırlanmaları dolayısıyla söz konusu alimlerin kendi insanlarını bu açıdan etkilemişlerdir.82

 

Sultan Abdülhamid, dış siyasette takip ettiği İslamcılık siyaseti sayesinde, Halifelik makamı etrafında dünya İslam birliğini kurmaya çalışmıştır. Emirü’l-müminin ünvanını da bu sebeple kullanmıştır. Padişah, Müslümanlar arasında dayanışmayı sağlamak ve onların menfaatlerini koruma hususunda bir misyon sahibi olduğuna inanıyordu. Sultan Abdülhamid, Cava’ya siyasi temsilci tayin ederken; İran, Türkistan, Çin, Hindistan ve Afrika’ya adamlarını göndererek İslamî propagandaya girişmiştir. Milliyet fikirlerini, İslam birliğine yönelik bir tehdit olarak görüyordu. Ona göre, İngiltere bu fikirlerle İmparatorluğu parçalamak, Arabistan, Arnavutluk ve Suriye’de ayaklanma ve anarşik olaylar çıkarmaya çalışmaktadır. Padişah, din birliğinin yıkılması halinde İmparatorluğun da sonunun geleceğine inanmaktadır.83

 

II. Abdülhamid, İslam ülkelerindekine “taassup” derken kendi ülkelerindeki ben-zer gelişmelere “vatanseverlik”diyen Avrupa’nın iki yüzlülüğüne dikkat çekmektedir. Padişah, İslamcılığın gücünü, İslam tarihinin idrak edilmesinde görmektedir. “İslamiyetin intişarından sonra, İslam memleketlerinde parlak bir İslam medeniyeti meydana geldiği sıralarda Avrupa koyu karanlıklar ve barbarlık içinde yaşamakta idi. Şu halde eğer, eski kuvetimizi kazanmak istiyorsak, kuvvetimizin kaynaklarını hatırlamalıyız.” dedikten sonra, Avrupalıların İslamiyeti medeniyet düşmanı olarak göstermelerini cehalet, müsamahasızlık ve peşin hükümlü saplantılarına bağlamaktadır.84

 

Sultan Abdülhamid, Avrupa ve Amerika’daki teknik gelişmelere kendisinin de hayran olduğunu, onlardan en az bir asır geri olduğumuzu kabul ettiğini, ancak, kendisinin tahta geçmeden önceki ve sonraki halini, tarafsız olarak mukayese edeceklerin hızlı bir inkişafı müşahede edebileceklerini ifade ediyor.85

 

II. Abdülhamid, Islahatların yavaş yavaş tatbikinden yanadır. Avrupa medeniyetinin iyi taraflarının alınarak Şark kültürüne uyumunun sağlanmasından sonra olgunlaşacak olan yeni medeniyeti, ancak kendilerinden sonraki nesillerin görebileceğini belirtir. Ona göre, inkişaf tarzımız Avrupa’ya benzememektedir. Ancak, lüzumlu hallerde harici tesirlerden faydalanılmasından yanadır. Gençlerimizin gözlerini devlet işine (memur, asker ulema v.s.) diktiğini; tüccar, mahir bir zanaatkâr veya fen adamı olmayı düşünmediklerini söyler. Kendisinin marangozluk sanatı ile meşgul olarak iyi örnek olmaya çalıştığını söyler.86

 

Saltanatının sonlarına doğru siyasetine, Alman Kayzer’i II. Wilhelm’in destek olduğu görülür. Çünkü Almanya, 19. Yüzyılın sonlarına doğru Ortadoğu ile daha fazla ilgilenmeye başlamıştır. II. Wilhelm kendi ülkesinin durumunu güçlendirmek maksadıyla İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı II. Abdülhamid’i kazanmak istemiştir. Bu gelişmeler II. Abdülhamid’in İslamcılık siyasetine uygun düştüğünden kendisini memnun etmiştir. İslamcılık, özellikle sömürge altındaki İslam ülkelerinde çok etkili olmuş ve buralarda milli kimliklerin gelişmesinde önemli rol oynamıştır.87

 

Daha önce İslam ülkeleri arasındaki ir-tibatı sıklaştırmak gayesiyle hedeflenen demiryolu projesinden söz etmiştik. Sultan Abdülhamid döneminde önem verilen bir proje de telgraf hattıdır. Bu dönemde 30 bin kilometreden fazla telgraf hattı ge-rilmiş ve bu hatlar Hicaz’a, Yemen’e kadar uzanmıştır. Başkent, Ege ve Akdeniz’deki adalara da telgraf hatlarıyla bağlanmıştı. Böylece Osmanlı Devleti, yol ve demiryollarının gidemediği yerlere kadar telgraf hatlarını geren ilk ülke olmuştur.88

 

İTTİHAT VE TERAKKİ DÖNEMİ

Wambery, 14 ekim 1897 tarihli, İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Thomas’ya gönderdiği mektubunda, “üzülerek söyleyeyim ki, yıllar önce Yıldız’ın entrikaları hakkında yaptığım uyarılar dikkate alınmadı…’ İttihad-ı İslam hiçbir dönem II. Abdülhamid zamanında olduğu kadar kuvvetli olmamamıştır’ dediğim zaman kesinlikle mübalağa değildi… Eğer planlarına karşı erken tedbirler alınmaz ise Sultan sürpriz sonuçlar elde edebilir.”89 diyordu.

 

1909’dan sonra çekinilen II. Abdül-hamid iktidarda yoktur. İktidar İttihad ve Terakki’nin eline geçmişti. Bazı İslam topraklarının da elden çıkması ve milliyetçilik fikrinin etkisiyle de İslamcılık politikası terkedilerek Türkçülük politikası izlenmeye başlanmıştı.

 

II. Abdülhamid’ten sonra da İslam ül-kerinde İslamcılık etkisini sürdürmektedir. İtalya’nın Trablusgarb’a saldırdığı yolundaki haber Müslümanlar üzerinde büyük bir etki yapar. En sert tepki aydınlar tarafından yapılır. Comrade gazetesi savaş eki çıkartarak yardım kampanyası başlatır. Zemindar, Vatan, Paisa Ahbar, Vekil, Observer ve Hablü’l-Metin gibi gazeteler, Avrupa’nın tutumunu sert bir dille eleşti-rerek İtalya’nın tavrını yayılmacı ihtirasların utanmazca sergilenmesi olarak değerlendirirler. Gazetelerin tirajının olağanüstü artması haftalık gazetelerin günlük çıkmaları, savaşa olan ilgiyi açık bir şekilde göstermektedir.90

 

Balkan Savaşı’na olan ilgi de çok fazladır. Hint uleması tarihinde ilk kez aralarındaki ihtilafları bir tarafa bırakarak birleşirler. Diyabendiler, Barelviler, Farang-i Mahaliler, Nedvetü’l-ulema ve Şiiler bir anda biraraya geldiler. Osmanlı Devleti’nin desteklenmesinin farz olduğu, zekatın kendilerine (Osmanlılara) ve-rilebileceğine dair fetvalar yayınladılar. Bu sırada yine bir çok yeni gazete çıkmıştır. Uzak köylerde ve ıssız yerlerde yaşayanlar her gün kasabalara gidip son haberleri alıyorlardı. En çok yapmak istedikleri şey, Osmanlılara yardım idi.91 İttihadçıların savaş yılları sırasında İslamcılığı devlet politikası haline getirmeleri dikkat çekicidir.92 1911 yılından itibaren Türkçü-İslamcı bir program takib ederek kendile-rince bu iki cereyanı birleştirmeye çalışmışlardır.93 Müslümanların terakki etmesinin dine bağlanmakla mümkün olduğu kendilerine teklif (1909) edilir. Ama, reddederler. Oniki yıl sonra tekrar teklif edilir ve kabul ederler. Ancak, şimdi de iş işten geçmiştir.94 Çünkü, Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmıştır.

 

I. DÜNYA SAVAŞI SONRASI

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İslam dünyası en büyük desteğini kaybeder. Anadolu toprakları dört bir yandan işgal edilirken, diğer tarafta İslam ülkelerinin hemen tamamı işgal altında bulunuyordu. Avrupalıların maksadlarına ulaşarak Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamışlar ve aralarında gizli antlaşmalar yürürlüğe koymanın aceleciliğini yaşıyorlardı.

 

Kurtuluş Savaşı zaferle neticelendikten sonra yeni bir Türk devleti kurulmuş ama, İslam ülkeleri sömürge halinde bulunmaya devam ediyorlardı. Ancak, daha önce ekilen tohumlar mutlaka yeşerecekti. Osmanlıcı ve İslamcı tavırlar Müslümanlar arasında dini-milli kimliğin gelişmesinde önemli rol oynamış ve bağımsızlık fikrinin oluşmasına büyük katkı yapmıştı. Hindistan Müslümanlarının tarihlerinde belki de ilk defa ittifak ettikleri konu Osmanlılara ve Osmanlı halifeliğine duyulan ilgi olmuştur. Şii-Sünni, zengin-fakir, sade-aydın vatandaş bu meselede elele vermişlerdir. Hatta., Hindular ile Müslümanların İngiltere’ye karşı birleşmelerinde de Osmanlı faktörü önemli bir etki yapmıştır.95

 

Halifeliğin 1924 yılında kaldırılmasından sonra Hindular ileMüslümanlar arasındaki işbirliğinin bozulması, Osmanlıların Hindistan siyasi tarihi üzerindeki önemini açıkca sergilemektedir. Yine 1924’ten sonra Milletlerarası platformda Türkiye’nin çektiği yalnızlık ve harici kamuoyunun yeterince desteğini görmemesi Hindistan Müslümanlarının desteğinin ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermiştir.96

 

İHTİLAFLAR VE BAŞARISIZLIK

Tanzimattan Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar belli dönemlerde taraftar bulup uygulama imkânına kavuşan Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük fikirleri Devletin yıkılışına mani olamamıştır. Tahlil ve tenkid yapılırken bu fikirlerin özü üzerinde durmak gerektiği gibi en az o kadar da bu fikir savunucularının birbirleri ve devletle olan ilişkileri üzerinde durmakta fayda vardır.

 

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde diğer cepheler de olduğu gibi fikri cephede de büyük sıkıntılar yaşanmıştır. Medrese, mektep ve tekke mensupları müsamahakâr olamamışlardır. Temayül, fikir ve maksadda ittihad edememişler. Aralarındaki fikir ayrılıkları birliği böldüğü gibi, muhtelif meşrebleri de terakkkiyi engellemiştir. Her biri mesleğine taassupla bağlandığı gibi başkasının mesleğini sathilikle itham etmek suretiyle ifrat ve tefrite kaçarak, biri diğerini dalalete düşmekle itham etmişlerdir. Cemaat olma ruhu teşekkül etmedi. Benlikler güçlü olup ön plana çıktığından dayanışma olmadı. Yardımlaşma düsturu ihmal edildi. Tenkid, gurur ve cerbezeye dayandığından müthiş bir hastalık halini aldı.97

 

Meşrutiyet büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalmıştır. Çekişmelerdeki ifrat ve tefrit istibdadı daha şiddetli bir şekilde geri getirmiştir. Bu durum, devletin yıkımı demektir. Böyle bir durumdan idareci sınıfla beraber aydınlar da sorumludur. İkinci Meşrutiyet döneminde yaşanan bütün musibetlerden tek bir parti ve ileri gelenlerini sorumlu tutmak yanlıştır. “Bir idare yalnız bir adam veya bir partinin değil, belki bütün bir neslin eseridir.” Tek bir sebeple bir devir inşa edilemez.98

 

Maalesef siyasi gelişmeler insanları gruplara ayırmıştır. Oysa ki harici cereyanlara kapılmamak gerekir. Güç birliği halinde olan düşmanlara karşı ittihad gerekir. Allah için sevip, Allah için buğz etme yerine; siyaset için sevip siyaset için kin bağlamak, melek gibi kardeşe düşmanlık, hain bir siyaset arkadaşına muhabbet ve taraftarlığı netice veren zulme rıza gösterip ortak olmaya sebep olur.99

 

İşte bu feci kısır çekişmeler Osmanlı Devliti’nin sonunu getirirken, yıllarca değişik cephelerde devam eden savaşlar bir çok insanımızın şehid olmasına sebep olmuştur.

 

IV. İSLAMCILIĞIN ÜNLÜ SİMALARI

GENÇ OSMANLILAR

İslamcılık siyasetinin bazı hususlarında Genç Osmanlılar II. Abdülhamid ile mutabıktırlar. Bunun yanında İttihad ve Terakki sonraki zamanlarda faydalanmak üzere dış politikasında İslamcıdır. Ancak, onlara göre, İslam birliği politikasının açıkça izlenmesinde zarar vardır. Çünkü, bu siyaseti istemeyen Avrupa çok güçlü olduğundan, kayıplar kazançtan çok fazla olacaktır. Dünya Müslümanlarının bağımsız olmalarını kendileri de arzu ediyorlar. Abdülhamid İslam birliği siyasetini, devletin kurtuluşunda önemli bir vasıta olarak kullanırken, İttihat ve Terakki bu vasıtayı zararlı görmüştür.100

 

Osmanlı aydını, Avrupa’daki Pan (Panislavizm, Pan Germanizm gibi) hareketlerinden etkilenirken, bu etkilenme ırkî esaslar üzerinde gelişmemiştir. Bir kaç istisna hariç şuurlu bir ideoloji arayışı, Osmanlı Devletinin kurtuluşuna yöneliktir. İslamcılık, yeni bir ideoloji olmayıp İslam dünyasının maruz kaldığı felaketlerden kurtulması için İslamın siyasi potansiyeli-nin değerlendirilmeye çalışılmasıdır. Zaten İmparatorluğun güçlü olduğu dönemlerde Sultanların İslam birliğini kurmak için çaba sarfetmiş olduklarını kendileri de açıkça ifade etmişlerdir.101

 

Namık Kemal, İslam dünyasının maruz kaldığı tehlikeleri 1870’lerin başında görmüştür. Osmanlı Devleti’nin önderliğinde İslam dünyasının bu tehlikelerden korunması gerektiğine inanıyordu. Siyasi olmayan, kültürel İslamcılığında, “Ehl-i İslam, suret-i ittihadını politika ağrazında veya mezhep mücadelelerinde değil, vaiz önlerinde, kitap sahifelerinde aramaya muhtaçtırlar.” diyordu. Osmanlılar Avrupa’ya en yakın olduklarından daha ileride olup, ilim irfanı Asya ve Afrika kıtalarına yayarak Avrupa’ya karşı Şark dengesini kurarak insanlığın barışına da katkıda bulunacaklardı.102

 

Genç Osmanlılar, 1860’lı yıllarda Londra’da bulundukları sıralarda İslamcılık fikirlerini açık olarak ifade etmeye başlarlar. Osmanlı Devleti’nin hayat kaynağı ve ruhu şeriattır. Bütün sıkıntıların giderilmesi ancak şeriat ile mümkündür. Şeriat eski yerine konulmalıdır. Çünkü, Müslüman bir toplumun hem gelenek hem de ihtiyaçlarına sadece o uyuyordu. Islahatlar ve programlar İslamî kaynaklı olmalıdır. Batılı idari müesseselerin alınması İslamiyete aykırı olmayıp savundukları şeylerin (meşrutiyet gibi) Batılı olmaktan ziyade İslamî olduğunu savunmuşlardır. En büyük istekleri şeriat tarafından, adaletle hükmetme vazifesini üstlenen Sultan-halifenin devletin başında olmasıdır.103

 

Genç Osmanlıların İslamcılık ile ilgili yazıları özellikle İbret ve Basiret gazetelerinde yayınlanmıştır. Basiret, İslamcığın yayın organı haline gelmiştir. Kısa bir süre içinde bütün gündemi söz konusu yazılar teşkil etmeye başlamıştır. 1870’de yurda dönen genç Osmanlılar, 1923’e kadar Osmanlı tarihine etki edecek fikirlerini de beraberlerinde getirmişlerdir. Dahilde Osmanlı Devleti’nin Müslüman unsura dayanmasını savunmuşlardır. İslam âleminde ise, Osmanlı ağabeylerinin önderliğinde Müslümanların gelişip ilerlemelerinin sağlanmasıdır. Reform taraftarı olmakla beraber, reformların Osmanlılar tarafından ve Osmanlılar için İslamî bir yolla tesbit edilip uygulanmasını istemişlerdir. Meşrutiyeti savunarak şura ve temsilin üzerinde önemle durmuşlardır.104

 

İSLAMCI DÜŞÜNÜRLER

İslamcı düşünürleri belli bir çerçeve içine alıp bu fikri belli kişilere maletmek mümkün değildir. Çünkü her Müslümanın İslamcılık konusunda belli fikirlere sahip olması elbette ki tabiidir. İslamcıları belli siyasi partiye mensup göstermek de mümkün değildir. Çünkü Meşrutiyet dönemi boyunca kurulan bir çok siyasi partide İslam dayanışması fikrine mensup aydınlara rastlamak mümkündür. En büyük zorluklardan birisi de bir aydının tamamen hangi görüşe mensup olduğunun tesbitidir. Bu durum, II. Meşrutiyet dönemi söz konusu olunca daha da zorlaşmaktadır.

 

Bir aydının dinî görüşlerinin yanında milliyetçi vasfının ağır basması olağandışı bir durum değildir. İşte bu yüzden isimlerini aktaracağımız aydınların tamamen İslamcı olanları olduğu gibi, başka fikirlerinin yanında İslam dayanışması konusunda fikirlerini beyan eden isimler de bulunmaktadır. İslamcı şahsiyetleri ve İslamcı fikirleriyle ün yapan aydınlarımız: Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Seyyid Ahmet Han, Seyyid Emir Ali, Said Halim Paşa, Mehmet (Küçük) Said Paşa, Mehmet Akif, Filibeli Ahmet Hilmi, İsmail Fenni Ertuğrul, Said Nursi (Bediüzzaman), Mizancı Murad, Şemsettin Günaltay, Mahmud Esad Efendi v.s.105

 

Dar kapsamlı bu çalışmamızda isimlerini sıraladığımız aydınlarımızın hepsinin düşüncelerini aktarma imkânımız olmadığından, ancak bir kısmının fikirlerini sergilemeye çalışacağız.

 

Cemalettin Efgani: Afgan asıllı olup 1839 yılında İran’ın Hemedan şehri civarında doğmuştur.106 Okumayı sevip, okudukları üzerinde çok düşenen bir kişiliğe sahip olan Efgani, bir çok İslam ülkesi ve Batı Avrupa ülkelerini gezip görmüştür.107 Kişiliği üzerinde belki de en çok (müsbet-menfi) konuşulan İslamcıdır. Efgani’ye tutarsız, iki yüzlü, dönek di-yerek ağır ithamlarda bulunanlar olmuştur. Abdülaziz’in dönemi ile Abdülhamid dönemindeki dahili ve harici gelişmeler göz ününe alındığında Efgani’nin hiç de öyle olmadığı görülecektir.108

 

Efgani İstanbul’a geldikten sonra, II. Abdülhamid ile görüşüp İslamcılık konusunda onu etkilediği muhakkaktır. Şii-Sünni yakınlaşmasında aktif olarak çalışmıştır. Paris’te Muhammed Abduh ile birlikte, urvetü’l-vüska adlı mecmuayı çıkarmıştır. Ona göre, İslamı dünyaya hakim kılmak aklımızı, beynimizi ıslah etmekle mümkündür. Batı ile aramızda büyük bir fark olup bu farkı kapatarak, Avrupa ile mücadele etmek mümkün olacaktır. Rusya’yı durdurmak, İslam cephesini oluşturmakla mümkün olacaktır. Güçlü İslam cephesi, İngilizlerin de siyasetlerini gözden geçirmelerini netice verecektir.109

 

Muhammed Abduh: Bir müddet Ergani ile beraber olmak üzere İslam dayanışması için aktif olarak çalışan aydınlarımızdandır. II. Abdülhamid döneminde İslam ülkelerinden önemli bilgiler aktarmıştır. Ona göre, din ile akıl veya başka bir ifade ile, din ve bilim ayrılmaz bir ikili oluştururlar. İlimsiz din olamayacağı gibi dinsiz ilim de olmaz. Tefsirleriyle meşhurdur. Fil suresinde geçen ve Kabe’yi yıkmaya gelen, müşrik Ebrehe ordusunu, ayakları arasına sıkıştırdıkları ufak taşlarla yokeden ebabil kuşlarının getirdiği taşları “mikrop” olarak tasvir eder.110

 

Sadrazam Said Halim Paşa: Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın toruna olup İslam dayanışması savunucularındandır. İslamiyeti bir bütün olarak inanç, ahlak, yaşayış, idare ve iktisad gibi tüm yönleriyle uygulamak gerektiğine, ıslahatların yabancı kaynaklı olup bünyemize uymamasından dolayı başarısız olduğuna, milliyet unsurunu inkâr etmenin gereksiz-liğine inanır.

 

Tunuslu Hayreddin Paşa: Meşrutiyet taraftarıdır. İslama aykırı olmamak kaydıyla meclis, hükümet şekli gibi mües-seselerin alınmasında sakınca görmez.111

 

Mizancı Murad: Şura taraftarıdır. Hükümetin şeriat şurası tarafından desteklenmesi gereğini savunur. Şeyhülislam başkanlığında oluşturulacak şurada Asya ve Afrika’daki Müslüman ülke temsilcilerinin bulunmasını da teklif eder.

 

Ahmet Mithat: Avrupalılaşma sınırının çizilmesi gerektiğini savunur. Batı mede-niyeti kendisinden güçsüz medeniyetleri yoketmektedir. Alafrangalaşma sevdasıyla, Avrupalılaşma, halkın milli kimliğini yok edecektir.112

 

M. Esad Efendi: Birleşme ve dayanışma muhafaza edilmediğinden geri kalınmıştır. İslam dünyası Osmanlı Devleti’nin etrafında kenetlenmelidir. Rus tehdidi, İran-Osmanlı yakınlaşmasını sağlamalıdır. Medeniyetin maddi ve manevi cephesi vardır. Ahlaki cephe manevi yönünü, teknik, bilim maddi yönünü teşkil eder. Batının maddi yönüne ihtiyaç vardır.

 

M. Akif (Ersoy): Samimi olarak İslam dayanışması taraftarı olup bu alandaki çalışmalara aktif olarak (İslam beldelerini gezerek) katılmıştır.

 

Bediüzzaman Said Nursi: Mutlakiyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinin üçünü de yaşamıştır. Bu üç dönemde de ısrarla Doğu Anadolu’da din ilimleriyle fen bilimlerini birarada verecek bir medre-senin kurulmasına çalışmıştır. İslam dayanışmasını savunup ihtilafı, üç büyük düşmandan biri olarak görür.

 

Yazdığı tefsirlerle (Risale-i Nur Külliyatı) İslama modern bir bakış açısı getirdiği gibi fikir ve düşünceleri günümüze kadar gelerek etkisini devam ettirmektedir. Meşrutiyeti ısrarla savunmuş, şeriata aykırı olmadığını belirtmiştir. 31 Mart Olayı’nda olayları yatıştırıcı rol oynayan farklı bir İslam alimidir.

 

SONUÇ

İslamcılık 19. Yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan yeni bir gelişme ve pan hareketi değildir. İslam dünyasının içinde bulunduğu sıkıntıları aşmak için İslam inancında mevcut olup günün şartlarına göre yeni bir seyir takip eden bir gelişmedir.

 

İslamcılığın pan hareketleriyle hiçbir ilgisi yoktur. İslamcılık, Panislavizm tabirleri tamamen Avrupa kökenli tabirlerdir. Fransız ihtilaliyle ortaya çıkan milliyetçilik akımları pan olarak (Pan-Slavizm gibi) isimlendirildiğinden ittihad-ı İslam fikri de yanlış olarak değerlendirilmiştir.

 

İslamcılık, tamamen Batı medeniyeti düşmanı olmayıp bilim ve tekniğin transferinde ısrarcı olmuşlardır. İslam dininin terakkiye mani olduğu tezini çürütmek mücadelelerinin en önemli noktasını teşkil etmiştir.

 

Osmanlı toplumunda olduğu gibi, İslamcı düşünürler arasındaki ihtilaflar da bu fikirden azami ölçüde istifadeye mani olmuştur. Ancak, buna rağmen diğer fikirler (Osmanlıcılık, Batıcılık) gündemden düştükleri halde İslam dayanışması fikri gündemdeki yerini korumaktadır. Özellik yakın geçmişte cereyan eden Çeçenistan, Bosna-Hersek hadiseleri İslam dayanışmasının önemini bir kere daha ortaya koymuştur.

 

Dipnotlar

1. Abdullah Yeğin, Osmanlıca-Türkçe Yeni Lügat, 4. Baskı, İstanbul 1978.

2. Niyazi Berkes, Türkiyede Çağdaşlaşma, İstanbul 1978, s. 404.

3. Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 4, İstanbul 1991, “İslamcılık” md.

4. Bediüzzaman Said Nursi, İttihad-ı İslam (Derleme), Envar Neşriyat, İstanbul 1980, s. 12, 13.

5. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, c. 1, İstanbul 1984, s. 10.

6. Nursi, e.g.e., s. 9, 10.

7. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, c. 8, Ankara 1988, s. 540.

8. Bayram Kodaman, “1876-1920 Arası Osmanlı Siyasi Tarihi”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, c. 12, İstanbul 1989, s. 60.

9. Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, TTK Yay., Ankara 1987, s. 21.

10. Azmi Özcan, Pan-İslamizm, Osmanlı Devleti, Hindistan Müslümanları ve İngiltere, TDV Arş. Mer., İstanbul 1992, s. 48.

11. e.g.e., s. 56, 57.

12. e.g.e., s. 59-65.

13. Karal, a.g.e., s. 541.

14. Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, TTK Yay., Ankara, 1984, s. 339, 340.

15. Nursi, a.g.e., s. 14.

16. Lewis, a.g.e., s. 338.

17. Karal, a.g.e., s. 540.

18. a.g.e., s. 541-542.

19. Özcan, a.g.e., s. 49.

20. Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara 1986, s. 755-1200; M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarihi Deyimleri ve Sözlüğü, c. 3, İstanbul 1993, s. 360; Yeğin, a.g.e., s. 420-662.

21. Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Akımı, İstanbul 1991, s. 326, 327.

22. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, c. 7, Ankara 1983, s. 326, 327.

23. Nursi, a.g.e., s. 37, 38.

24. a.g.e., s. 29.

25. Tunaya, İslamcılık Akımı, s. 43.

26. a.g.e., s. 44-46.

27. Nursi, a.g.e., s. 33-35.

28. a.g.e., s. 33, 34.

29. a.g.e., s. 36, 37.

30. Orhan Okay, Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Mithad Efendi, MEB Yay., İstanbul 1991, s. 20.

31. Tunaya, İslamcılık Akımı, s. 78.

32. Okay, a.g.e., s. 241.

33. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, “İslamcılık” Mad., c. 4, İstanbul 1981, s. 424-430.

34. Okay, a.g.e., s. 29.

35. Nursi, a.g.e., s. 111.

36. Tunaya, İslamcılık Akımı, s. 21-25.

37. a.g.e., s. 21.

38. Okay, a.g.e., s. 133, 134.

39. Okay, a.g.e., s. 22.

40. Karal, Osmanlı Tarihi, c. 8, s. 542, 543.

41. Tunaya, İslamcılık Akımı, s. 53.

42. a.g.e., s. 83, 84.

43. Nursi, a.g.e., s. 22.

44. Tunaya, İslamcılık Akımı, s. 91, 92.

45. Özcan, a.g.e., s. 46, 47.

46. Nursi, a.g.e., s. 21.

47. Özcan, a.g.e., s. 52.

48. Akçura, a.g.e., s. 31.

49. Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, s. 31.

50. Özcan, a.g.e., s. 53, 54.

51. Kodaman, a.g.m., s. 61, 62.

52. Özcan, a.g.e., s. 53.

53. Kodaman, a.g.m., s. 61, 62.

54. İ. Süreyya Sırma, II. Abdülhamid’in İslam Birliği Siyaseti, İstanbul 1985, s. 42.

55. Lewis, a.g.e., s. 340.

56. Özcan, a.g.e., s. 82.

57. Sırma, a.g.e., s. 75-79.

58. Sırma, a.g.e., s. 43, 44.

59. Sırma, a.g.e., s. 52, 53.

60. Sırma, a.g.e., s. 47, 48.

61. Sırma, a.g.e., s. 54-60.

62. Sırma, a.g.e., s. 241, 242.

63. Nursi, a.g.e., s. 32.

64. Tunaya, İslamcılık Akımı, s. 92.

65. Özcan, a.g.e., s. 56, 57.

66. Özcan, a.g.e., s. 98.

67. Özcan, a.g.e., s. 99-101.

68. Özcan, a.g.e., s. 96-101.

69. Özcan, a.g.e., s. 97-98.

70. Özcan, a.g.e., s. 100.

71. Özcan, a.g.e., s. 146, 147.

72. Özcan, a.g.e., s. 148, 149.

73. Sırma, a.g.e., s. 65.

74. Özcan, a.g.e., s. 100, 101.

75. Özcan, a.g.e., s. 101, 102.

76. Özcan, a.g.e., s. 99.

77. Berkes, a.g.e., s. 331, 332.

78. Lewis, a.g.e., s. 340.

79. Akçura, a.g.e., s. 22, 23; Ahmet Ferit (TEK), “Bir Mektup”, Üç Tarz-ı Siyaset, Ankara 1987, s. 47.

80. Sırma, a.g.e., s. 39, 40.

81. Kodaman, a.g.m., s. 60, 61.

82. Özcan, a.g.e., s. 75, 76.

83. Karal, Osmanlı Tarihi, c. 8, s. 545, 547.

84. a.g.e., c. 8, s. 543, 548.

85. Sultan Abdülhamit, Siyasi Hatıratım, İstanbul 1984, s. 195.

86. a.g.e., s. 196-202.

87. Özcan, a.g.e., s. 90-92.

88. Berkes, a.g.e., s. 334.

89. Özcan, a.g.e., s. 176.

90. Özcan, a.g.e., s. 201, 202.

91. Özcan, a.g.e., s. 214, 215.

92. Kodaman, a.g.m., s. 61, 62.

93. Tunaya, İslamcılık Akımı, s. 93, 94.

94. Nursi, a.g.e., s. 32.

95. Özcan, a.g.e., s. 265.

96. Özcan, a.g.e., s. 265.

97. Nursi, a.g.e., s. 40, 41, 61-63.

98. Tunaya, İslamcılık Akımı, s. 65.

99. Nursi, a.g.e., s. 63, 64.

100. Karal, Osmanlı Tarihi, c. 8, s. 549.

101. Özcan, a.g.e., s. 49, 50.

102. Lewis, a.g.e., s. 141.

103. Özcan, a.g.e., s. 50, 51; Lewis, a.g.e., s. 171.

104. Özcan, a.g.e., s. 48-51.

105. Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, s. 10.

106. Özcan, a.g.e., s. 54.

107. Karal, Osmanlı Tarihi, c. 8, s. 347.

108. Berkes, a.g.e., s. 347.

109. Özcan, a.g.e., s. 84.

110. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, “İslamcılık” Mad., c. 4, İstanbul 1981, s. 424-430.

111. a.g.e., s. 428.

112. Berkes, a.g.e., s. 368.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=349

 

İSLAMCILIK VE İTTİHAD-I İSLAM DÜŞÜNCESİNİN DOĞUŞ SÜRECİ VE TEMEL ÖĞELERİ

THE BİRTH PROCESS OF ISLAMİSTİSM AND THE IDEA OF THE UNİTY OF ISLAM, AND BASİC FUNDAMENTALS

HÜSEYİN ŞEYHANLIOĞLU

DR., SİYASET BİLİMİ VE ULUSLARARASI İLİŞKİLER UZMANI

Giriş

Aydınlanma Dönemi, Fransız İhtilali ve sanayileşme, Avrupa’nın tarihi sürecinde büyük siyasal, sosyal ve ekonomik tarihi dönüşümlere yol açtığı gibi, Osmanlı Devleti’nde de aynı kırılmalara yol açmıştır. Fransız İhtilali ve sanayileşme, Osmanlı Devleti’nin geleneksel askeri, ekonomik, siyasal ve sosyal düzeninin sorgulanmasını hem hızlandırmış hem de olumsuz etkilemiştir. Özellikle Fransız İhtilali’nden ilham alınan Rum ve Sırp gibi ulusal bağımsızlık talepleri; askeri, ekonomik, sosyal ve siyasi çözülme sürecine giren devletin, bu sıkıntılarına çözüm bulmasını acil bir hale getirmiştir.

 

Osmanlı Devleti, iç ve dış sorunlarına çözüm bulmak için, 1839 yılında Tanzimat Fermanı’nı, 1856 yılında Islahat Fermanı’nı ve 1876 yılında da Birinci Meşrutiyet’i ilan etmiştir. Tüm bu süreçler aynı zamanda siyasal, ekonomik ve geleneksel toplum yapısından büyük birer kopuş sürecini de ifade etmektedir.

 

Osmanlı Devleti’nde bu sorunlara karşı çözüm bulmak için, öncelikle Batıcılık ve Osmanlıcılık akımları doğarken; bunların sorunlara karşı yeterince etkili olamaması üzerine, Batıcılığın karşısında, Osmanlıcılığın paralelinde daha sıkı ve daha dar olan ikinci bir iç savunma halkası olarak da görülen İslamcılık akımının doğduğunu görmekteyiz. Bu nedenle Peyami Safa’ya göre Tanzimat ile birlikte başlayan Türk modernleşme projesi, İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık gibi üç farklı politik fikir etrafında biçimlenmiştir.1

 

Bu nedenle İslamcılık ve İttihad-ı İslam’ın doğuşu aynı zamana denk geldiği gibi, birbirini tamamlayan iç-kabuk misali bir durumla da karşılaşmaktayız. Bunun gerekçesi olarak 19. yüzyılda İslam Dünyası’nın 14 asırlık tarihinde yaşadığı en büyük iç ve dış çöküşü aynı zamanda yaşamış olmasında görülmektedir. Bu makalede İslamcılık ve İttihad-ı İslam’ın doğuş süreci ve temel ilkeleri analiz edilecektir.

 

I. TANZİMAT DÖNEMİ’NDE SİYASAL HAREKETLER

18. yüzyıldan itibaren, Osmanlı Devleti için Avrupa’yla ekonomik ve askeri alanda farkın gittikçe açılması nedeniyle “değişim” kaçınılmaz bir hale gelmişti. Değişim ihtiyacı, iki seçeneği ortaya çıkarmıştır: Değişim, “geçmiş’e doğru mu, geleceğe doğru mu?” olacaktı. Başlangıçta bu soruya verilen cevap; muhteşem olan bozulduğu için, şimdi yapılması gereken yeniden değişip, o eski ideal duruma dönmek olmalıdır2 şeklindeydi.

 

Bu ihtiyaç nedeniyle, öncelikle yakın ve esas olarak görülen, “geçmiş” örnek alınmıştır. Bunun için Osmanlı’nın muhteşem devirleri olan Fatih, Yavuz ve Kanuni devirleri incelenmiştir. Koçi Bey Risâlesi, Tarhuncu Ahmed Paşa’nın maliye programı, Naima ve Kâtip Çelebi’nin düşünce ve önerilerini belirttiği ıslah çalışmaları, hep bu minval üzerinde olmuştur. Aynı şekilde Osmanlı tarihinde ilk kez “şartlar” öne sürerek, sadrazamlığa gelen Köprülülerin çalışmaları da siyasi alanda yapılan reform çalışmaları olarak tarihe geçmiştir.

 

Yaklaşık yüzyıl kadar süren Osmanlı’nın kendi iç dinamikleriyle, geçmiş esas alınarak yapılan ıslahat çabaları, özellikle Rusya’yla yapılan savaşların başarısızlığı, Avrupa ülkelerinin ittifak halinde Osmanlıya saldırması, Fransız İhtilali’nin etkisiyle Balkan milliyetçiliğinin şiddetlenmesi, başta yeniçeriler olmak üzere iç isyanlar, Avrupa’yla teknolojik mesafenin bir türlü kapatılamaması, siyasi sorunlar… gibi nedenlerle süreç devam ettirilememiş ve başarısız olmuştur.

 

Bunun üzerine başta Fransa olmak üzere, Avrupa’nın örnek alındığı ikinci sürece geçilmiştir. Bu, tarihimizde “Batıcılık” veya eleştirel anlamıyla “Batı taklitçiliği” olarak tanımlanmıştır. Bu süreci ilk başlatan kişi ve hükümdarlığının başlangıç tarihi de, Mustafa Erdoğan’a göre “garip tesadüf eseri olarak”, Fransız İhtilali’nin olduğu yıla denk gelen, Sultan III. Selim (1789) olmuştur. Bu nedenle Sultan III. Selim’in tahta çıkış tarihi, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin Avrupa yoluna girmesinin de başlangıç tarihi olarak kabul edilmektedir.3

 

III. Selim döneminin reformlarının temel amacı, iktisadi ve askeri gelişmeyi sağlamaktı. Bunun için askeri alanda Nizam-ı Cedit; Nizam-ı Cedit’in giderlerini karşılamak için de hazineden ayrı olarak İrad-ı Cedit teşkilatı kurulmuştur. Ancak hemen belirtmek gerekirse bu reformların sosyal ve siyasi bir amacı bulunmamaktadır. Çünkü reformların esas amacı, Osmanlının askeri ve ekonomik alanda yaşadığı, korkutucu çöküş sürecini durdurmaktı.

 

Geçiş döneminin hükümdarı olarak görülen Sultan III. Selim’in vefatı üzerine, tahta çıkan Sultan II. Mahmut (1807), III. Selim’in başlattığı Avrupa’yı örnek alarak gelişme sürecini, Batılılaşma, Tanzimat Fermanı’yla (1839) kurumsallaştırmıştır. Ferman, bu nedenle Türk siyasal hayatının en önemli kırılma noktalarından birini oluşturan, model alınan geçmişten kopuşu ve Avrupa’nın model olarak kabulünün günümüze kadarki dönemin başlangıç noktasını ve yeni bir dönemin başlangıcını temsil etmektedir.

 

Sultan II. Mahmut döneminden sonra, siyasal hayatımıza çok sayıda modern siyasal kavram girmeye başlamıştır: Medeniyet, terakki, hürriyet, demokrasi, cumhuriyet, eşitlik, İslâmcılık, sosyalizm, feminizm, milliyetçilik, pozitivizm, materyalizm vs.4

 

Bu Ferman ile ilk kez Osmanlı Devleti’nde, sosyal ve siyasal alanda düzenlemeler yapılmıştır. Örneğin, Müslümanların üstünlüğüne dayalı mevcut sosyal hiyerarşi bozulmuş ve Müslümanların gayr-i Müslimlerle eşit olduğu; hatta aşağı düşürülmeye başlandığı süreç bu fermandan sonra başlamıştır.

 

Tanzimat Fermanı’yla başlayan, modernleşme sürecinde yetişen aydın nesle, Genç Osmanlılar denilmiştir.5

 

Genç Osmanlılar 1865 yılında ilk siyasal örgüt olarak faaliyette başlamışlardır. Onların reformlarla ilgili görüşleri de dini esasa uygun olma koşuluna bağlı olmuştur. Şöyle ki:6

 

“Osmanlı Devleti’nin hayat kaynağı ve ruhu şeriattır. Bütün sıkıntıların giderilmesi ancak şeriat ile mümkündür. Şeriat, eski yerine konulmalıdır. Çünkü Müslüman bir toplumun hem gelenek hem de ihtiyaçlarına, sadece o uyuyordu. Islahatlar ve programlar İslamî kaynaklı olmalıdır. Batılı idari müesseselerin alınması İslamiyet’e aykırı olmayıp savundukları şeylerin (meşrutiyet gibi) Batılı olmaktan ziyade İslamî’dir. En büyük arzumuz, şeriat tarafından, adaletle hükmetme vazifesi verilen Halife’nin devletin başında olmasıdır.”

 

Bunlar, Tanzimat’ın açtığı yolu, Batıcılığı, onaylamamakta ve sadece Batı’nın çizgisinde olacak bir hayatı benimsememektedirler. Aktaş, Genç Osmanlılar hareketinin siyasal düşüncesini şöyle açıklamaktadır:7

 

“Tanzimat’ın açtığı yolda, ancak Tanzimatçıların mekanik bir sistem transferi anlayışına dayalı Batıcılıklarına karşı daha bilinçli bir Batılılaşmayı, İslami temeller üzerinde evrimleştirilmesi gereken ve Osmanlı paradigmasını dikkate alan, ama yine de sistemli olmayan bir anlayışı savunmaktaydılar. O nedenle genelde ‘Osmanlıcı’ diyebileceğimiz bir siyasal birlikçiliği amaç edinmişlerdi.”

 

Tanzimat Fermanı’na tepkiler konusunda bürokrasiden gelen tepkiler ile ilgili olarak İngiliz tarihçi Harold Temperley (1879–1939) şu tespitte bulunmuştur:8

 

“Mustafa Reşit Paşa Osmanlı devlet ve toplumunu değiştirmek için kurulmasına yardım ettiği ve kendisinden sonra yerine geçecek olan Tanzimatçılar grubunun başıydı. Ancak Paşa’nın başlattığı hukuk reformu kapsamında gündeme gelen (1841) Yeni Ticaret Kanunu, başta Şeyhülislam olmak pek çok kişi tarafından, Hıristiyanlarla Müslümanların, yabancılarla Osmanlı uyruklarının eşit varlık haklarına sahip olmaları aksiyomuna dayanan bu taslağa şiddetle karşı çıkmışlardır. Taslak, Meclis-i Vükela’ya getirildiğinde, Sadık Rıfat Paşa, “Şeriat’a uygun mu?, diye sordu. Reşid (Paşa) ‘Şeriat’ın bu meselelerle ilgisi yoktur’ dedi. Toplantıda bulunan ulema ‘küfür bu’ diye itiraz etti. Genç Sultan [Abdülmecid] aydınlanmacı vezirini (Mustafa Reşit Paşa) hemen görevden aldı.”

 

Bu dönemi siyasal düşünce gelişimi itibariyle Avrupa tarihiyle karşılaştıracak olursak kısmen de olsa “Osmanlı Aydınlanma Dönemi” olarak da görülebilir. Tıpkı Avrupa’nın ortaçağdan çıkış için bir yol araması gibi, Osmanlı Devleti de kurtuluş için bir “reçete” aramaktadır. Aslında reçetenin ne olduğu da önemli değildi, önemli olan devletin kurtarılmasıdır.9 Ahmet Çiğdem’e göre, bu nedenle Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük akımlarının aslında farklı istikametlerde giden, fakat nihayetinde aynı yola giren düşünce şekilleri olduklarını belirtmektedir.10

 

Bu nedenle Tanzimat Dönemi’nde kendini devletine karşı sorumlu görmeye çalışan herkesin, birinci düşüncesi vatanın çöküşünün durdurulması olduğundan, bu nedenle ideolojik farklılık çok önemli değildi. İmparatorlukta 19. yüzyıl boyunca ortaya çıkacak Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük gibi bütün fikir akımlarının temelinde bu düşünce yatmaktadır.11

 

Özetle ifade edecek olursak, ülkenin geriye gidişine karşı kurtuluş reçetesi arayışı, bu döneme damgasını vurmuştur. Batıcılık, Osmanlıcılık ve İslamcılık bu düşüncenin sonucudur. Ancak İslamcıların, Osmanlıcı ve Batıcı görüşlerden temel farkı bulunmaktadır. Bu da reçete arayışında, Batı’nın nev-i şahsına münhasır hazır hatta dayatılmış formülleri yerine, İslam’ın ve ilimin esas alınması gerektiği düşüncesidir.

 

Osmanlı Devleti’nde yaşanan bu sürecin yanı sıra özellikle İngiltere, Fransa ve Rusya’nın, Kuzey Afrika’dan başlayarak Kırım, Türkistan, Afganistan, Hindistan ve Güney Asya alt kıtası Müslümanlarına karşı giriştiği istilalara karşı tüm Müslümanların birleşmesini isteyen İttihad-ı İslam çabalarının da yine bu dönemde hız kazandığını görmekteyiz.

 

II. İSLAMCILIĞIN DOĞUŞ SÜRECİ VE TEMEL YAPISI

Tanzimat Fermanı, dış desteklerden dolayı şımaran azınlıkların artan talepleri ve Osmanlının asli unsuru olan Müslüman halkın kırılan onurları ve aslında Müslümanları onların seviyelerinin altına düşüren eşitlik gibi maddeler nedeniyle, Müslümanlar arasında sert tepkilere yol açmış bulunmaktaydı. Aynı şekilde dönemin başarılı moda akımları olan Pan-Germenizm, Pan-Slavizm gibi o gün için başarılı görülen akımlar da ilham alınmıştır.

 

Bunun yanı sıra, Batılılaşmanın istenen neticeyi vermemesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun artan bir hızla, Avrupa ülkelerinin baskısı ve işgali altına girmesi, Balkanlarda artan bağımsızlık taleplerinin Avrupa ülkeleri ve Rusya tarafından desteklenmesi; başta Genç Osmanlıların, devletin kurucu halkının ve resmi dininin de İslamiyet olmasından hareketle, bu kadar güçlü bir ortak paydadan aynı zamanda siyasal bir ideoloji olarak Batı’yı güçlendiren bir ideoloji gibi yararlanılması fikri, İslamcılığın doğmasını sağlayan başlıca faktörler olarak görülmektedir.

 

Özellikle Balkanlardaki bağımsızlık hareketlerinin güçlenmesi, Osmanlıcılık fikrine büyük darbe indirirken; aynı zamanda çöken Batılılaşma düşüncesine tepkiler artmıştır. Bu nedenle daha yarım yüzyıl bile geçmeden, Tanzimat’ın üç ideolojisinden ikisine karşı alternatif arama çabaları artmıştır.

 

1860’tan itibaren güçlenmeye başlayan İslamcılık, 1870’lere gelindiğinde büyük bir kaos içinde olan İmparatorluğun varlığına karşı, Müslümanlar arasında heyecan yaratan ve aynı zamanda gerçekleştirilemeyen İttihad-ı Anasır (Osmanlıcılık) fikrine de alternatif olmuştur.12

 

Sultan Abdülaziz’in padişahlığının (1861–1876) son dönemlerinde gürbüzleşmeye başlayan, Sultan Abdülaziz’den sonra tahta geçen Sultan II. Abdülhamid tarafından I. Meşrutiyetin ilanından sonra, Osmanlı tarihinde ilk defa 1876’da hazırlanan Kanun-u Esasi (Anayasa) yoluyla resmi bir politika haline getirilmiştir. Bu politika devletin her alanında tam 33 yıl sürmüştür. Dış politika alanında ise bundan 10 yıl daha fazla sürmüştür.

 

Kanun-u Esasi’nin 11. maddesine göre “Zat-ı Hazret-i Padişahî hasbe’l-hilafe din-i İslam’ın hamisi ve bilcümle tebaa-i Osmaniye’nin hükümdarı ve Padişahıdır.” Böylece İslam, devletin resmi dini olarak tanımlanmış, Osmanlı padişahı da tüm Müslümanların halifesi ve İslam’ın koruyucusu olarak tanımlanmıştır.

 

Türköne’ye göre 1871 yılına kadar İslam dayanışması henüz fikri tam billurlaşmamıştır; çünkü bu tarihe kadar Osmanlıda dünya Müslümanlarına karşı ilgi “cihet-i camia-i İslamiye”den ibarettir.13 Oysa Osmanlı Devleti’nin din odaklı otorite tesisini uluslararası ilişkilerde ilk kullanımını, bundan yaklaşık yüz yıl öncesinden başladığını (Küçük Kaynarca Antlaşması 1774) Osmanlıdan ilk koparılan Müslüman belde olan Kırım’ın dini statüsü bakımından Osmanlıya bağlı olduğu hükmünde görmek mümkündür.

 

Kırım’ın Rusya’ya kaptırılmasından sonra, dinin siyasal bir araç olarak kullanılma süreci bu dönemde kurumsallaşmıştır. Fakat yine de Kodaman’a göre hilafet kurumu, “hilafetin Osmanlıya geçtiği Yavuz Sultan Selim zamanından (1517) beri ilk defa, Sultan II. Abdülhamid devrinde etkili bir siyasi araç olarak kullanılmıştır.”14

 

Böylece, dâhili olarak İslamcılık ve harici olarak de İttihad-ı İslam siyaseti benimsenmiş ve tüm Müslümanların Hilafet ve Osmanlı sancağı altında Avrupa ve Rusya emperyalizmine karşı korunmasına çalışılmıştır.

 

II. Abdülhamid iç politikada ve dış politikada İslamcılığı, devletin ana siyaseti haline getirmiştir. Sultanın, iç politika kadar dış politikada da İslamcılık akımıyla ulaşmak istediği yakın ve uzak olmak üzere iki amacı bulunmaktaydı: Yakın amaç, Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığını korumak; uzak amaç ise hilafet etrafında İttihad-ı İslâm’ı kurmaktı.15

 

İslamiyet bu politika anlayışında emperyal Avrupa ülkelerine karşı (İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya…) ihya edici birleştirici bir güç olarak görülüyordu. Örneğin, örgütlü yapısı daha çok aşiretlere ve tarikatlara dayanan Müslüman Kürtlerden Hamidiye alaylarını meydana getirmiş ve bunlardan hem Ermeni hem de Rus baskılarının hafifletilmesinde önemli ölçüde istifade edilmiştir.16

 

İslamcılık Batı’ya karşı bir tepki olduğu gibi aynı zamanda geleneksel İslam aydını düşüncesinin yerine yeni oluşmaya başlayan mektepli, Batı görmüş, klasik medrese mezunu ulema dışındaki, aydın sınıf elinde dönemin koşullarında şekillenmiş bir düşüncedir.17

 

İslamcılığın doğuş gerekçesini sadece Hıristiyanların, İslam ülkelerinin işgaline karşı verilen bir tepki olmayıp aynı zamanda Müslümanların, geleneksel yapılarıyla da bir hesaplaşmayı içermektedir. Diğer bir ifadeyle İslamcılık, bir yandan Batı’ya karşı dini değerleri savunurken diğer yandan Batı’nın akılcılığından etkilenmiş olarak Batılı bir ideoloji tarzında şekillenmiştir.

 

İslamcılara göre Müslümanların Avrupa karşısında yenilmesinin sebebi İslam’ın özünden uzaklaşılmış olmasıdır. Dolayısıyla bunu gidermenin yolu da Asr-ı Saadet esas alınarak Kur’an ve Sünnet esasına dayalı yeni bir düzen, yani ikinci bir Asr-ı Saadet kurmak ve bununla Müslümanları eski muhteşem durumlarına kavuşturmaktı. Bu açıdan bakıldığında İslamcılık, hem iç hem de dış duruma karşı bir tepki olarak görülebilir. Kısaca İslamcılık İslam’ın özünün esas alınarak, onun günün koşullarına göre uyarlandığı ve bu açıdan Batılı anlamda bir ideolojiye benzetilme çabası olduğu görülmektedir.

 

Örneğin, Ahmet Mithat Efendi’ye göre Müslümanların Batı’yla ilişkileri şöyle olmalıdır.18

 

“Köklü değişiklik ve ıslahatların yapılmasına ihtiyaç vardır. Ancak alınacak şeylerin ahlaki faziletimizi, sosyal hayatımızı ve dinimizi muhafaza etmesi şartıyla uygulanmalıdır. Batıdan, sadece teknik almak gerek. Takip edilecek yol, yeniyi iyiliğinden, hususiyle lüzumundan dolayı almak, eskiyi de fenalığı sabit olduğu için atmaktır.”

 

Darülfünun hocalarından olan milli şairimiz Mehmet Akif de aynı şekilde bu yöndeki görüşlerini “Safahat”ında şöyle ifade etmiştir: “Alınız garbın ilmini, alınız sanatını/ Veriniz hem de mesainize son süratini/ Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/ Asrın idrakine söyletmeyiz İslam’ı.”19

 

19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında İslam dünyasında etkin olan İslamcılık ve İttihad-ı İslam düşüncesinin önde gelen temsilcileri şunlardır: Cemaleddin Efgani (1838–1898), Reşid Rıza (1865–1935), Muhammed Abduh (1849–1905), Seyyid Ahmet Han, Seyyid Emir Ali, Said Halim Paşa, Mehmet (Küçük) Said Paşa, Mehmet Akif, Filibeli Ahmet Hilmi, İsmail Fenni Ertuğrul, Celal Nuri (1882-1938), Bediüzzaman Said Nursi, Mizancı Murad, Şemsettin Günaltay, Mahmud Esad Efendi’dir.

 

İslamcılardan, geleneksel ile yeni arasındaki geçişlerin en önemli basamağını oluşturan kişi Said Halim Paşa’dır. Arapça, Farsça, Fransızca ve İtalyancaya anadili kadar hâkim olan Paşa, hem bir düşünür hem de sadrazamlık yapan ünlü bir devlet adamıdır. Dini olmayan referanslara karşı reddiyeci tutumu, dini cemaat anlamında millî varlığın esası olan ara kurumları vurgulaması, sabit ve müşterek bir hisse dayanmayan, bir maziden veya ananeden doğmuş olmayan, sadece akıl-düşünce gibi zayıf ve değişken bir zeminde duran emel ve gayelerin hakikî bir ideal meydana getiremeyeceğini belirtmiştir. 20

 

Yukarıda saydığımız İslami düşünceyi savunan başlıca düşünürlerden biri de Mutlakiyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinin üçünde; ama özellikle DP’nin muhalefet ve iktidar döneminde de (1946–1960) etkili olan Bediüzzaman unvanlı Said Nursi’dir.

 

Bediüzzaman, Doğu’da bir üniversite kurulması için II. Abdülhamid ile görüşmeye çalışmıştır. Meşrutiyet döneminin de aktif şahsiyetlerinden olduğu gibi, Cumhuriyetin kuruluşunun ilk yıllarında, İslami söylemleri nedeniyle kamuoyunun da yakından tanıdığı biri olmuştur. Nursi’nin en büyük amaçlarından biri, Kafkaslar, Ortadoğu ve Doğu-Batı arasında bir koridor olan, Doğu Anadolu’da (Van) bir Üniversite’nin kurulması olmuştur.21

 

Bediüzzaman, yeri geldiğince İslamcılardan daha gelenekselci ve daha ilerici olmuştur. Ona göre , “Temel gaye ittihad ve dayanışma olduğuna göre ittihad cehaletle olmaz. Fikirlerin imtizacı ile olur. “…imtizac-ı efkar, marifetin şua-ı elektriğiyle olur…” Nursi’nin İttihad-ı İslam hakkındaki düşüncesinin en net ifadesi ise şu görülmektedir: “Azametli bahtsız bir kıtanın, şanlı talihsiz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi İttihad-ı İslam’dır.”22

 

İslamcıların Batı’ya yaklaşımı, bir çeşit seçici Avrupacılık olarak da tanımlanabilir. Yani onların ilmini alıp, kültürlerini (örf, adet, ahlak) almamayı öngören bir yaklaşım… İslamcılara göre Müslümanların durumu iç açıcı değildir. Cehalet ve tembellik İslamiyet’i tanınmayacak bir hale sokmuştur. İslam dünyasındaki ayrılık, İslam dini hakkındaki cahillik, Müslümanların kavimler halinde, ırkçılık ve milliyet davasıyla parçalanmış olmaları, hastalığın aslını teşkil eder. Bunun için de köklü bir eğitim ıslahatına ihtiyaç vardır.23

 

Avam ve havas ayrımına da karşı çıkan İslamcılara göre, herkes her şeyi mutlaka öğrenmelidir. Bunun için de medya etkili bir araç olarak kullanılabilir.

 

İslamcılığın ilkelerinden hareketle temel kavramlarını şöyle belirleyebiliriz:24 meşveret, şura, Batı’ya ve ırkçılığa karşı mesafeli duruş, halk egemenliği-ilahi egemenlik paylaşımı, Şeriat’a uygun örfi hukukun savunulması ve modern eğitim ile Müslümanların ıslah edilmesidir.

 

Türköne’ye göre ise İslamcılık şu ilkelere dayanmaktadır: Demokrasi yerine meşveret, parlamento yerine şura, halk egemenliği ve biat.

 

Aysal’a göre, İslamcılığın temel ilkeleri Asr-ı Saadete dönüş olup, İslamiyet’ten önce vahşet ve ilkel koşullar içinde yaşayan bir kavmin, geçmişteki İslam uygarlığı ile dünyanın en büyük imparatorluklarından birisi haline gelmesi düşüncesi, bu tezin ana felsefesini oluşturmaktadır.25

 

Sultan II. Abdülhamid devrinin (1876–1908) temel siyaset anlayışı olan İslamcılık düşüncesi mensupları dönemin en önemli ara kurumları olan tüm tarikatlarla yakın irtibata geçmiş, halkı irşat için dünyanın en uzak köşelerinde yaşayan Müslümanlara resmi, gayr-i resmi temsilciler göndermiş, kendi kültürünü koruyarak kalkınmayı başaran Japonya örnek alınarak, Müslümanların da kendi değerleriyle kalkınabileceğini savunmuşlardır. Bunun için de en önemli araç olarak da eğitim ve dinin ıslahı gerektiği vurgulanmıştır. Yani Batı’nın sanayi ve bilimini alıp, din ve kültürümüzün korunması gerekir.

 

Ancak 1909 yılında Sultan II. Abdülhamid’i tahtan indirerek yerine geçen İttihat ve Terakki Fırkası, İttihad-ı İslam siyaseti yerine Pan-Türkizm; İslamcılık yerine ise Türkçülük siyasetini devlet politikası olarak benimsemişse de, bu düşüncesini Güney Asya ve Türk olmayan Müslümanlar arasında belli etmemeye dikkat etmiş ve kimi zaman da İttihad-ı İslam siyasetini öne çıkarmıştır.

 

Özetle, gayr-i Müslim azınlıkları birleştirmeye hedefleyen Osmanlıcılık fikrinin de Batıcılık gibi iflas etmesiyle iyice güçlenen, toplumun istişare ederek karar almasını savunan, Batı’ya ve ırkçılığa karşı mesafeli duran, farklı Müslüman ırkları tek çatı altında toplamayı hedefleyen İslamcılık ve İttihad-ı İslam, II. Abdülhamid’in devrilmesinden sonra pasifize edilmiştir.

 

III. İTTİHAD-I İSLAM’IN DOĞUŞ SÜRECİ VE TEMEL YAPISI

Fas’tan Endonezya’ya; Yemen’den Kırım’a kadar; Doğu-Batı ve Kuzey Güney istikametinde dünyanın en stratejik coğrafyasında yaşayan Müslümanlar için 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başı tam bir helaket ve felaket dönemi olmuştur. O zamanlar yaklaşık 300 milyon kişiden oluşan bu coğrafyada yaşayan insanlar için kurtuluşun tek yolu, safları sıkılaştırmaktan geçmekteydi. Çünkü strateji, düşman ve sonuç aynıydı: Böl, parçala ve yok et.

 

Osmanlı Devleti gibi dünyanın diğer yerlerindeki Müslümanların da (Afrika, Türkistan, Hindistan, Endonezya gibi) Batı’nın işgallerine, bir salgın halinde maruz kalması üzerine, tüm Müslümanların birlikte hareket etmesini savunan İttihad-ı İslam, işte tam bu süreçte Müslümanların durağan ve çöküş süreçlerinden bir silkelenme ve bir tepki hareketi olarak doğmuştur.

 

Öncelikle Türkistan ve Hindistan’da görülen İttihad-ı İslam düşüncesinin, Osmanlı kamuoyunda kabul görmesi ve gelişmesi, ilk defa 9 Nisan 1872 tarihli Basiret Gazetesi’nde görülmektedir.26

 

Gazetede yer alan makaleye göre, “İttihad-ı İslam düşüncesi hakkında Karadeniz’in sahil-i şarkiyesinden bir ciheti ta Kazan’a ve diğer ciheti Asya-i Vusta’da kaim Kulca Hanlığına kadar kabail-i İslamiyenin derhal ittihat edebilecekleri ret ve inkâr olunamayacağı; şartların bunun için çok müsait olduğu ve ittihadın gerçekleşmesi halinde ise hiç bir ittifakın, İttihad-ı İslama mukavemet edemeyeceği” belirtilmiştir.

 

İlerleyen zamanlarda ise doğudan batıya İttihad-ı İslam’ın üç ilke üzerinde durduğu görülmüştür: Hilafet, hac ve ilim-kültürün geliştirilmesi.

 

Bundan sonraki süreçte ise, özellikle 93 Harbi’nin (1877–78) yani Osmanlı-Rus Savaşı’nın bir faciayla sonuçlanması esnasında, tahta yeni geçmiş bulunan Sultan II. Abdülhamid Han’ın deha düşüncesinde görülmektedir. Böylece Osmanlı Devleti, tepeden tırnağa kadar kollarını sıvamış; dâhilde İslamcılık ve hariçte ise İttihad-ı İslam siyaseti ile başta kendisi olmak üzere, tüm Müslümanları, sahil-i selamete çıkarmak yoluna girmiştir. Bunun için de İttihad-ı İslam’ın üç temel öğesi olan Hilafet, Hac ve ilmin geliştirilmesine büyük önem verilmiştir.

 

Hilafet’in 1517 yılında Memluklardan Osmanlı’ya geçişiyle birlikte ilk defa tüm Müslümanlar için ortak bir çağrı olarak ifade edildiği dönem, II. Abdülhamid dönemi (1876-1909) olmuştur. Hilafet kurumunun İttihad-ı İslam için siyasi bir araç olarak kullanması ise Türkistan kökenli Yusuf Akçura’ya göre şöyle olmuştur:27

 

“İslam siyaset ve düşüncesinin en güçlü olduğu dönem, (1876–1909) Sultan II. Abdülhamid dönemidir. II. Abdülhamid, padişah, sultan lakapları yerine Emirü’l Mü’min’in (halife) unvanını kullandı. Eğitim-öğretimde dinin müfredat içindeki saatlerini arttırdı. Dindarlık, müttakilik, padişahın teveccühünü kazanan durumlar oldu. Elçilerle, murahhaslarla, komisyonlarla, mebuslarla, imkân dâhilinde dış basınla, İslami muhabbeti celbe, kalpleri hilafet makamına ısındırmaya çaba gösterdi. (Sultan) Bölgesinde sevilen ve sayılan İslam âlimlerini yanına davet ederek ağırlarken, Hicaz’ın muhafazasına da özel önem veriyordu.”

 

Bunun için İstanbul’u Müslümanların siyasi merkezi haline getirmeye çalışan Halife, buradan Hicaz ve Bağdat’a demir yolları döşemiş ve masraflarına da başta Hint Müslümanları olmak üzere tüm dünya Müslümanları büyük ortak olmuştur. II. Abdülhamid aynı zamanda Almanlarla birlikte, İstanbul-Bağdat demiryolları hattını da İran üzerinden, Hindistan’a kadar uzatmayı planlamıştır. Halife Mekke’ye yaklaşan rayların, titreşimini ve trenin gürültüsünü azaltmak için de Peygamber Efendimizin ve mübarek beldelerin sarsıntılardan etkilenmemesi için de rayların altına keçe döşetmiştir.

 

İttihad-ı İslam temsilcilerine göre, Hilafet sancağı Osmanlı sınırlarının da ötesine gitmeli. Burada önemli bir boşluk olarak görülen yerlerin başında ise bizleri can-u gönülden seven başta Afgan, Cava (Endonezya), Çin’e heyetler gönderilmelidir. II. Abdülhamid de buna harfiyen uymuştur. Öyle ki, Hind Müslümanları (bugünkü Pakistan, Bangladeş ve Hindistan’daki yaklaşık üç yüz milyon Müslüman) Türkleri desteklediği için, İngilizler çok istemelerine rağmen Hilafet’i Araplara ver(e)memiştir.

 

Hilafet sancağından azami ölçüde istifade etmeye çalışan Sultan II. Abdülhamid Hacc’a da çok büyük önem vermiştir. Hac yılda bir kez Müslümanların ortak toplanma merkezi olduğu için Hicaz bölgesi, İttihad-ı İslam’ın en büyük çalışma ofisi olmuştur. İttihad-ı İslam düşüncesine göre, “Hicaz yalnız dinin merkezi değil aynı zamanda ilim merkezi haline de gelmelidir. Yahudiler Kudüs’ü bir eğitim merkezi haline getiriyorlar. Biz de Mekke’yi ilmi, edebi ve fenni en büyük merkezimiz haline getirmeliyiz. En önemli İslami eserler oradan çıkmalı, en esaslı cemiyetlerimiz orada toplanmalıdır. Kapital, Roma âleminin; Akropol, Yunanlılığın İttihad noktası idi. Günümüzde Arafat Dağı, İslam âleminin maneviyat merkezi neden olmasın?28

 

İlme ve kültüre büyük önem verilmesi İttihad-ı İslam’ın en önemli üçüncü ayağını oluşturmaktadır. Batı’dan ilim ve tekniğin alınıp, ahlakının def’ini esas alan bu düşünceye başarılı örnek bir olarak Japonya görülmüştür. Bunun için II. Abdülhamid, Ertuğrul Fırkateyni’ni Japonya’ya gönderdiğinde (1889) gemi; Kızıldeniz, Yemen, Cava, Hindistan gibi yol üstünde uğradığı bütün limanlarda İttihad-ı İslam’ın çalışmalarında bulunurken; Müslümanlar da halifeye bağlılıklarını bildirmek ve geminin üzerinde namaz kılabilmek için gemiye tırmanmakta birbirleriyle yarışmışlardı.

 

Eğitim için ilk başta tarihi sürecini tamamlayan medreselerin ıslahı düşünülmüştür. Bunun için batı eğitimi ve doğu eğitiminin sentezine çalışılmıştır. İslami düşünürlere göre, medreseler modernleştirilirse hiçbir şey yapmayan buradaki talebeler (bazıları askerden kaçmak içindi), İslam terbiyesinin tatbiki sayesinde okur, yazar muhasebe eder. Gözü açık vücudu zinde adamlar haline gelir. Ve onlar geleceği yetiştirirler. Böyle olursa yirmi beş yılda Doğu, Batı’ya maddi ve manevi olarak oldukça yaklaşır.29 II. Abdülhamid bunun için ilk kez Osmanlı coğrafyasında onlarca kız ve erkek liseleri açmış ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadrolar dahi buradan yetişmiştir.

 

Eğitimin ıslahı için Müslümanlar arasında tarihi ortak noktaların başında gelen dil sorunu da şu şekilde çözülmüştür: Arapça din, Farsça edebiyat, Türkçe ise siyaset; yani devlet dili olarak benimsenmiştir. Çünkü diyor İttihad-ı İslam’ın savunucuları, Yahudiler, tüm dünya Yahudilerini tek çatı altında toplamak için kurulan “Siyonizm” idealini, her şeyden önce İbrani dilini canlandırmakla30 işe başlamışlardır. Bizler de Müslümanlar olarak yeniden dirilişe geçmek için başarılı olmuş bir örnek olan tarihi, tabii ve aynı zamanda zaruri olan Müslümanların birliği için üç büyük dile önem vermeliyiz.

 

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra da İttihad-ı İslam’ın etkilerini görmekteyiz. Örneğin, Hindistan’ın dört bir yanından gelen ve sayılarının beş bini bulduğu Müslümanlar 22 Eylül 1919 yılında Hindistan’ın Lucknow şehrinde yaptıkları toplantı sonucunda şu kararlar alınır:31

 

1) Halifeliğin cismani gücü, onun ruhani kudret ve gururu için vazgeçilmezdir.

2) Makamat-ı mübarekenin (Hicaz) dokunulmazlığı sağlanmalıdır.

3) Anadolu ve Trakya Türklere bırakılmalıdır.

4) Yunanlılar, İzmir ve Anadolu’yu terk etmelidir.

 

5) Türk barışı ile ilgili hassasiyetleri İngilizlere iletilmelidir.

6) 17 Ekim günü, Halifeliğin izzet-i nefsi için dua günü olarak kabul edilmiştir.

7) Aynı gün ülke çapında protesto toplantıları yapılacaktır

8) Bombay’daki Hilafet Komitesi’nin bütün yurtta (Hindistan) şubeler açılması ve tutanaklarının basılmasına karar verilmiş olup; Sultan IV. Mehmet Vahdettin’e sadakat ve destek mesajı gönderilecektir.

 

Bu sürece Hinduların da destek verdiğini görmekteyiz. Mahatma Gandi, Hilafet Konferansı’na katılacaklarını taraftarlarına ilan eder. “Ben Türklerin zayıf, kabiliyetsiz veya gaddar olduklarına inanmıyorum. Müslüman kardeşlerimizi desteklemek, bizim için de kutsal bir görevdir.32 Yine Müslüman Hindu ittifakı Avrupa mallarının boykotuna da yol açmıştır. Bununla da Hamidiye İslam Cemiyeti ilgilenmiştir.

 

İslamcılık ve İttihad-ı İslam’ın İngilizler ve Fransızlar üzerinde Osmanlı Devleti’ne karşı frenleyici bir rolü olduğu görülmüştür. Örneğin, 1906 yılında İngilizler ile Osmanlı Devleti arasında yaşanan kriz üzerinde, Hindistan’daki hükümet yetkilileri Londra’yı uyarmış, bu durumun orduda huzursuzluklara yol açabileceğini hatta Afgan sınırındaki çılgın Müslüman kabilelerin, 1857’deki gibi tekrar İngiltere’ye savaş ilan edebileceklerini (Abdurrahman Han zamanında, İngilizleri Celalabat geçitlerinde perişan etmişlerdir33) belirtmişlerdir.34

 

İngiliz istihbarat raporlarına göre, eğer Londra, Pan-İslamizme karşı önlemler almazsa Sultan (II. Abdülhamid) sürpriz sonuçlar elde edebilecektir. Aynı şekilde İngiltere’nin İstanbul’u işgaline rağmen, şehri yağmalamamasında da bunun katkılarının olduğunu düşünebiliriz. Çünkü İngiltere’nin en önemli sömürgesi olan, Hindistan gayet faal Müslümanlar olup halife’ye de taraftarıdırlar.

 

İslamcılık ve İttihad-ı İslam düşüncesi, II. Abdülhamid’in Batı destekli İttihat ve Terraki Cemiyeti tarafından devrilmesi (1909) ve Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla (1918), versiyon değiştirmiştir. Bu, özellikle Türkiye, Mısır, Pakistan, İran ve Uzakdoğu Müslümanları arasında II. Dünya savaşından sonra daha rahat görülebilir.

 

Özetle Batının sadece bilgi ve teknolojisinin alınması gerektiğini savunan İslamcılık, bunun için İslam ahlak, bilgi ve kültürünün asrın şartlarına göre yeniden değerlendirilmesini; İttihad-ı İslam ise Müslümanların Osmanlı hilafet sancağı altında toplanmasını savunmuştur. Tüm Müslümanların ortak düşmanı olan Batı (İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya) karşısında Müslümanların birliğini savunan İttihad-ı İslam düşüncesinin, Osmanlının içinde gelişen İslamcılık düşüncesi ile iç içe geçtiği, hatta II. Abdülhamid’i deviren İTF tarafından, kerhen de olsa stratejik öneminden dolayı kabul edildiği35 görülmüştür.

 

Sonuç

İslamcılık ve İttihad-ı İslam konulu çalışmamızda, ulaştığımız sonuçları maddeler halinde şu şekilde sıralayabiliriz:

 

A. Her şeyden önce İslamcılık bir ideoloji değil, ideolojilerin çok üstünde yaşayan bir düşüncedir, bir idealdir ve bir hedeftir.

 

B. İslamcılığı, günümüze kadar başarılı olmamış bir İslam reformu; İttihat-ı İslam’ı da gerçekleş(e)memiş bir ideal olarak görmek mümkündür. Ancak Avrupa’nın Rönesans, Reform ve Aydınlanma sürecinin yaklaşık üç asır sürdüğü ve sömürgecikle de takviye edildiği düşünülürse, bu idealin imkânsız olduğunu söylemek için henüz erkendir.

 

C. İslam ve İttihad-ı İslam savunucularına göre İslam ülkelerinin içinde yaşadığı bu dönem geçicidir. Yani geçmişte nasıl ki, Roma, Pers, Portekiz, İspanyol İmparatorlukları çökmüşse, günümüzün İngiliz ve Fransız İmparatorlukları da çökecektir. Tarih, onların haklılığını ispatlamak için sadece çeyrek asır beklemiştir. Yani II. Dünya Savaşı bittiğinde bu imparatorlukların güneşleri çoktan batmıştı. Ardından doğan Rus güneşi de 1990 yılında çökerken; Afgan dağlarında ve Irak çöllerinde cılızlaşan ABD güneşi de Hint, Çin ve İslam gibi doğudan doğan yeni güneşler karşısında batacak gibi görülmektedir. Çünkü ABD’nin ağabeyleri olan İngiliz, Fransızlar da İspanyol ve Portekiz’in akıbetine uğramışlardı.

 

D. İslamcılık ve İttihad-ı İslam, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü önleyememişse de ömrünü uzatmış, önemli İslam beldelerinin Aztek ve İnkalar gibi yağmalanmasını önlemiştir. Türkiye’nin işgalden kurtulmasına ve kurulmasına önemli katkılarda bulunmuştur.

 

E. İslamcılık ve İttihad-ı İslam düşüncesi, bugün de İslam Dünyası’nın en önemli ortak düşünce ve amacı olarak görülmektedir. Fas’ta Adalet ve Kalkınma Partisi (Türkiye AK Parti’yle aynı isim, PJD), Cezayir’de İslami Selamet Cephesi, Tunus’ta Nahda, Mısır, Suriye ve Ürdün’de Müslüman Kardeşler, Filistin’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah, Pakistan’da Müslüman Birliği, İran İslam Cumhuriyeti’nde ise reformcular yerine muhafazakârların üst üste iktidara gelmeleri… Malezya’da, İslam Partisi’ne kadar (PAS) İslamcılık ve İttihad-ı İslam düşüncesi geçmişten daha baskın bir şekilde varlığını sürdürmektedir.

 

F. İttihad-ı İslam düşüncesi, Afganistan ve Irak’ın ABD tarafından işgalinden dolayı daha sıklıkla dillendirilmeye başlamıştır. Batı’nın İslam dünyasına karşı sürdürdüğü bu işgal veya pasifize etme sürecinin görülebilir bir zamanda biteceği düşünül(e)mediğinden İslamcılık ve İttihad-ı İslam’ın varlığını arttırarak sürdüreceğini düşünmekteyiz.

 

G. Fas’tan Filipinler’e, Kırım’dan Somali’ye kadar yaklaşık iki milyar Müslüman’ın yaşadığı coğrafyada yaşanan kuvvet boşluğu, bölgeyi dış müdahalelere açık hale getirmekte olup, bu durum hiç şüphesiz başta Müslümanlar olmak üzere dünyanın huzursuzluğuna, kaynaklarının heba olmasına ve dünyada çatışmaların sürmesine yol açmaktadır. Bu durum, tek kutuplu dünya düzeninden çok kutuplu düzenine uygun bir zemin oluşturacaktır ki, bu da insanlık için daha adil görülmektedir.

 

KAYNAKÇA

Abdünnasır YİNER, Meşrutiyetten Cumhuriyete İslamcılık Düşüncesi, Köprü Dergisi, Yaz-Güz 1997.

Azmi ÖZCAN, Pan-İslamizm, Osmanlı Devleti, Hindistan Müslümanları ve İngiltere, TDV Arş. Merkezi, İstanbul 1992.

Ahmet ÇİĞDEM, “Muhafazakârlık Üzerine”, Toplum ve Bilim Dergisi, Birikim Yayınları, İstanbul, s. 71, Güz 1997, s. 45.

Bayram KODAMAN, 1876–1920 Arası Osmanlı Siyasi Tarihi, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Cilt. 12, İstanbul, 1989.

Bediüzzaman Said NURSİ, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Şubat 2008.

Bediüzzaman Said NURSİ, İttihad-ı İslam (Derleme), Envar Neşriyat, İstanbul 1980.

Fatih DUMAN, Siyaset, Din ve Siyaset, (Der. Mümtazer Türköne), Lotus Yayınlar, Ankara, 2006.

Erik Jan ZÜRCHER, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul. 1995.

Gökhan ÇETİNSAYA, “Kalemiye’den Mülkiye’ye Tanzimat Zihniyeti”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce-Tanzimat ve Meşrutiyet‘in Birikimi, (Der. Mehmet Ö. Alkan), İletişim Yayınları, İstanbul, 2001.

Harold TEMPERLEY, England and the Near East: the Crimea, Longmans, Green & Co., London, 1936.

Halime DER, Celal Nuri’nin İttihad-ı İslam Adlı Eserinin Tahlil ve Değerlendirilmesi, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Elazığ, 2008.

Hüseyin ŞEYHANLIOĞLU, 18. Yüzyıldan Günümüze Kadar Afganistan’ın Jeostratejik Önemi, Avrasya Etütleri Dergisi, 2008/2, Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı, Ankara, 2008,

Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün, İnkılâp Yayınları, İstanbul, 1998.

Mehmet Akif ERSOY, Safahat, İnkılâp Yayınları, İstanbul, 2003.

Mehmet Ö. ALKAN, “Resmî İdeolojinin Doğuşu ve Evrimi Üzerine Bir Deneme”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce-Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi, Cilt: 1, (Der. Mehmet Ö. Alkan), İletişim Yayınları, İstanbul, 2001.

Mim Kemal ÖKE, Hilafet Hareketleri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1991.

Murat BELGE, “Muhafazakârlık Üzerine”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce Muhafazakârlık, Cilt: 5, (Der. Ahmet Çiğdem), İletişim Yayınları, İstanbul, 2003.

Mustafa ERDOĞAN, Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset, Liberte Yayınları, Ankara, 2001.

Mümtaz’er TÜRKÖNE, Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu (1867–1873), Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı, Ankara, Nisan 1990.

Mim Kemal ÖKE, Hilafet Hareketleri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1991.

Necdet AYSAL, Türkiye’de İslami Düşüncenin Örgütlenmesi ve Hedefleri, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Ankara, 2004.

Niyazi BERKES, Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, Yön Yayınları, İstanbul, 1965.

Okan ARSLAN, <http://www.tpe.org.tr/index.php>, (25.05.2009).

Peyami SAFA, Türk İnkılâbına Bakışlar, Ötüken Yayınları, 3. Basım, İstanbul 1997.

Said HALİM PAŞA, Buhranlarımız, İstanbul, 1333.

Tarık Zafer TUNAYA, İslamcılık Akımı, Simavi Yayınları, İstanbul, 1991.

Ümit AKTAŞ, Osmanlı Çağı ve Sonrası, Bakış Yayını, İstanbul, 1998.

Yusuf AKÇURA, Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987.

Öz

 

İslamiyet’in bir din olmanın yanı sıra bir ideoloji olarak da görülmesi, Fransız İhtilali’nden sonra yayılan liberalizm, muhafazakârlık ve sosyalizm ideolojilerinden hareketle olmuştur. İslamcılık ve İttihad-ı İslam Avrupa’nın ve Rusya’nın tüm İslam Dünyası’nı kontrol altına almaya ve onu yok etmeye başlaması karşısında bir tepki hareketi olarak doğmuştur. İslam Dünyası’nın en önemli ortak simgelerinden olan halifeliğin merkezi ve tarihten gelen İslamiyet’in koruyuculuğu kimliği nedeniyle Osmanlı Devleti, bu düşüncelerin merkez üssü olmuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren olgunlaşma sürecine giren İslamcılık ve İttihad-ı İslam ideolojisi, II. Abdülhamid döneminin (1876–1909) iç ve dış devlet politikası olmuştur. Bu makalenin amacı İslamcılık ve İttihad-ı İslam düşüncesinin doğuş sürecini ve genel ilkelerini analiz etmektir.

 

Anahtar Kelimeler: İslamcılık, İttihad-ı İslam, değişim, Batıcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük, ittihad, meşveret, şura, hilafet

 

Abstract

 

The perception of the religion of Islam as an ideology, apart from its religious nature, began to take its shape with the spread of liberalism, conservatism and socialism after the French Revolution. Pan-Islamism and The Union of Islam, however, came into existence as a strong reaction against Europe and Russia’s campaign to control and eventually destroy the Islamic World. The identity both as the center of Caliphate which is the most important symbol of Islamic World as well as its historic role as the Protector of Islam made the Ottoman Empire the natural center of this thought. The second half of 19th century witnessed the maturity of the ideologies of Pan-Islamism and the Union of Islam, which became the backbone of domestic and foreign policies of the period of Sultan Abdulhamid II. (1876–1909). the purpose of this essay is, to analyze fundemental principal and the birth of Ittihad-i Islam and Islamism.

 

Dipnotlar

1- Peyami SAFA, Türk İnkılâbına Bakışlar, Ötüken Yayınları, 3. Basım, İstanbul 1997, s. 27–65.

2- Murat BELGE, “Muhafazakârlık Üzerine”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce Muhafazakârlık, Cilt: 5, (Der. Ahmet Çiğdem), İletişim Yayınları, İstanbul, 2003, s. 93.

3- Mustafa ERDOĞAN, Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset, Liberte Yayınları, Ankara, 2001, s. 1.

4- Mehmet Ö. ALKAN, “Resmî İdeolojinin Doğuşu ve Evrimi Üzerine Bir Deneme”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce -Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi, Cilt: 1, (Der. Mehmet Ö. Alkan), İletişim Yayınları, İstanbul, 2001, s. 20.

5- Ortaylı’ya göre ise Genç Osmanlıların düşünceleri, anayasacı liberalizmin çizgilerinden modernist İslamcılığa, hatta olgunlaşmış bir Türkçülüğe ve sosyalizme kadar çeşitli görüşleri içeren renkli bir yelpazeyi oluşturmaktaydı. (Ayrıntılı bilgi için bakınız. İlber ORTAYLI, Gelenekten Geleceğe, Ufuk Yayını, İstanbul, 2001, s. 18.)

6- Azmi ÖZCAN, Pan-İslamizm, Osmanlı Devleti, Hindistan Müslümanları ve İngiltere, TDV Arş. Merkezi, İstanbul 1992, s. 50.

7- Ümit AKTAŞ, Osmanlı Çağı ve Sonrası, Bakış Yayını, İstanbul, 1998, s. 201-205.

8- Harold TEMPERLEY, England and the Near East: the Crimea, Longmans, Green & Co., London, 1936, s. 163.

9- Burada hemen şu husus akla gelebilir: Avrupa kendi öz gücüyle “aydınlanırken” Osmanlı onları taklit etmekteydi. Oysa bu, gerçeğin sadece bir kısmı olarak görülebilir. Çünkü Avrupa bilimsel aydınlanmasının büyük kısmını Endülüs, Sicilya ve Osmanlı üzerinden Müslümanlara borçludur. Dolayısıyla her zaman karşılıklı bir örnek alma etkileşim süreci olmuştur. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için bakınız. Sigrid HUNKE, Allah’ın Güneşi Avrupa’nın Üzerinde, Altın Kitapları, İstanbul, 2001.)

10- Ahmet ÇİĞDEM, “Muhafazakârlık Üzerine”, Toplum ve Bilim Dergisi, Birikim Yayınları, İstanbul, s. 71, Güz 1997, s. 45.

11- Erik Jan ZÜRCHER, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul. 1995, s.187; Gökhan ÇETİNSAYA, “Kalemiye’den Mülkiye’ye Tanzimat Zihniyeti”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce-Tanzimat ve Meşrutiyet ‘in Birikimi, (Der. Mehmet Ö. Alkan), İletişim Yayınları, İstanbul, 2001, s. 55–56.

12- KARAL, s. 540.

13- Mümtaz’er TÜRKÖNE, Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu (1867–1873), Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı, Ankara, Nisan 1990. Fakat bu düşüncenin hatalı bir düşünce olduğunu düşünüyoruz. Bunun gerekçesi ise, Osmanlının en güçlü zamanlarında başta Endülüs olmak üzere Endonezya ve uzak Afrika Müslümanlarına destek verdiği bilinmektedir. Eğer Osmanlının bu konuda eksikliği varsa bunu isteksizliğine değil güçsüzlüğüne bağlamak daha doğru olur.

14- Bayram KODAMAN, 1876–1920 Arası Osmanlı Siyasi Tarihi, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Cilt. 12, İstanbul, 1989, s. 60.

15- KARAL, s. 541.

16- Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün, İnkılap Yayınları, İstanbul, 1998. s. 219-220.

17- Fatih DUMAN, Din ve Siyaset, Der. Türköne.. s. 546. Bu bir nevi kişilerin ve/ya tarikatların şahsi düşünce tavırları yüzünden tortullaşmış, paslanmış İslam’ın, Avrupa düşünce hayatının önemli merhaleleri olarak görülen Rönesans ve Reform’unun paralelinde bir sürecin örnek alınması anlamına da gelmektedir.

18- Tarık Zafer TUNAYA, İslamcılık Akımı, Simavi Yayınları, İstanbul, 1991, s. 326–327.

19- Mehmet Akif ERSOY, Safahat, İnkılâp Yayınları, İstanbul, 2003, s. 170.

20- Said HALİM PAŞA, Buhranlarımız, İstanbul, 1993, s.163.

21- Bediüzzaman, ayrıca 1940’lı yıllardan itibaren, “Nurcular” olarak bilinen taraftarlarını, DP’yi muhalefet ve iktidar dönemi boyunca, desteklemeleri için teşvik etmiştir. Celal Bayar’a cumhurbaşkanlığına seçilmesi üzerine tebrik mektubu gönderen Nursi, DP lideri ve Başbakan Adnan Menderes’i şahsen destekleyerek ve Nurculuk hareketine karşı olmayan Adalet Bakanı Hüseyin Avni Bey, Dr. Tahsin Tola ve Giyasettin Emre gibi sempatizanlarıyla da siyasette etkili rol oynamıştır. Said Nursi, DP’nin Genel Başkanı olan Adnan Menderes’e gönderdiği bir mektupta onu “İslam Kahramanı” ilan ettiklerini belirtmiş ve sonra mektubun devamında düşüncelerini şöyle ifade etmiştir: “Cenab-ı Hak sizleri İslâmiyet lehindeki hizmetlerinizde muvaffak ve mezkûr tehlikelerden muhafaza eylesin” diye ben ve Nurcu kardeşlerimiz, yapacağınız hizmete ve mezkûr hakikati kabul etmenize mukabil dua etmeye karar vereceğiz. Eskilerin, lüzumsuz keyfî kanunları ve sû’-i istimalleri neticesinde, belki de tahrikleriyle zuhur eden Ticanî meselesini dindar Demokratlara yüklememek ve âlem-i İslâm’ın nazarında Demokratları düşürmemenin çare-i yegânesi kendimce böyle düşünüyorum. Ezan-ı Muhammedînin (a.s.m.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi; Ayasofya’yı, beşyüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmek ve halen İslâm’da çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslâm’ın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, yirmi sekiz sene mahkemelerin muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de beraatına karar verdikleri Risale-i Nur’un resmen serbestîsini dindar Demokratlar ilân etmeli ve bu yaraya bir nevi merhem vurmalıdırlar. O vakit âlem-i İslâm’ın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zalimane kabahatleri onlara yüklenmez fikrindeyim. Bediüzzaman Said NURSİ, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Şubat 2008, s. 829.

22- Bediüzzaman Said NURSİ, İttihad-ı İslam (Derleme), Envar Neşriyat, İstanbul 1980, s. 12-13.

23- ÖZCAN, 1992, s. 46–47.

24- Abdünnasır YİNER, Meşrutiyetten Cumhuriyete İslamcılık Düşüncesi, Köprü Dergisi, Yaz-Güz 1997, s. 59–60, s. 89–92: Mümtaz’er TÜRKÖNE, Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, İletişim Yayınları, İstanbul, 1994, s. 71–91.

25- Necdet AYSAL, Türkiye’de İslami Düşüncenin Örgütlenmesi ve Hedefleri, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Ankara, 2004, s.88; TUNAYA, 1991, s.16; Niyazi BERKES, Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, Yön Yayınları, İstanbul, 1965, s. 71

26- Azmi ÖZCAN, Pan-İslamizm, Osmanlı Devleti, Hindistan Müslümanları ve İngiltere, TDV Arş. Merkezi, İstanbul 1992, s. 52

27- Yusuf AKÇURA, Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987, s. 22–23.

28- Celal Nuri, İttihad-ı İslam, s. 318, aktaran DER. s. 58

29- DER, s. 57.

30- Halime DER, Celal Nuri’nin İttihad-ı İslam Adlı Eserinin Tahlil ve Değerlendirilmesi, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ, 2008, s. 21.

31- ÖKE, s. 40.

32- ÖKE, s. 42.

33- Bu konuda ayrıntılı bilgi için bakınız, Hüseyin ŞEYHANLIOĞLU, 18. Yüzyıldan Günümüze Kadar Afganistan’ın Jeostratejik Önemi, Avrasya Etütleri Dergisi, 2008/2, Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı, Ankara, 2008, s. 34, s. 61.(www.tika.gov.tr/TR/Icerik.ASP?ID=119)

34- ÖKE, s. 13

35- Mim Kemal ÖKE, Hilafet Hareketleri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1991, s. 10–11.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=1018

 

 

This entry was posted on Cuma, Şubat 24th, 2012 at 09:11 and is filed under GÜNCEL, MEZHEPLER-ANLAYIŞLAR. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

Yorum Yaz