-
19th Ekim 2012

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kur’an-ı Kerim’de kadın peygamber görevlendirildiğine dair herhangi bir bilgi verilmediği gibi, görevlendirilmediğine dair de bir bilgi verilmemektedir.

Yusuf sûresi 109., Nahl sûresi 43., Enbiya sûresi, 7. ayetlerde:
“Biz senden önce de (elçilerimiz olarak) her topluma kendilerine vahyettiğimiz (ölümlü) adamlardan başkasını göndermedik.”
“Biz senden önce, şehirler halkına kendilerine vahyettiğimiz kimseler dışında (başkalarını elçi olarak) göndermedik.”

Bu ayetlerde, “adam” veya “kimse” olarak Türkçe’ye tercüme edilen “racul” sözcüğü, Kur’an’ın pek çok yerinde cinsiyet ifade etmemektedir. Kadın sözcüğü ile birlikte kullanılınca “erkek” anlamına gelen bu sözcük (racul), tıpkı İngilizce’de olduğu gibi “man” sözcüğü gibi genel olarak “insan” veya “kimse” anlamında kullanılmıştır.

Kur’an’da “racul” sözcüğünün cinsiyet ifade etmediğine dair birkaç örnek:

Tövbe, 108-Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiç bir zaman durma. Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten arzulayan adamlar (RACULLER) vardır. Allah arınanları sever.

A’raf, 46-İki taraf arasında bir engel ve burçlar (A’raf) üstünde hepsini yüzlerinden tanıyan adamlar (RACULLER) vardır.

Nur, 37-(Öyle) Adamlar (RACULLER) ki, ne ticaret, ne alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten ‘tutkuya kaptırıp alıkoymaz’

Ahzab, 23-Mü’minlerden öyle adamlar (RACULLER) vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar.

Bu ayetlerde görüldüğü gibi “racul” sözcüğü yalnızca “erkek” anlamında değil, “erkek ve kadın” herkesi kapsayacak bir şekilde kullanılmıştır. (ErdemYolu Sitesi)

 

KONUYLA İLGİLİ AKADEMİK MAKALELER

Eşarî’nin Teolojik Görüşleri -Doç Erkan Yar

Mâtüridiyye İle Eş’arîyye Mezhepleri Arasında İhtilaf Mı?

Peygamberlerin Özelliklerinden Erkek olmak ve Düşündürdükleri -Doç Selim Özarslan

posted in KADINLAR | 0 Comments

19th Ekim 2012

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

 

Soru: Sizin, kadınlardan da -bizim bildiğimiz anlamda-peygamberler geldiğini söylediğiniz, buna da Hz Meryem’i örnek olarak verdiğiniz iddia ediliyor. Şayet iddia doğruysa delillerinizi öğrenmek isterim.

CEVAP:

Aziz mümin ve mutedil kardeş,

Kadın peygamber bana ait değil, Eş’ari’ye ait bir görüş. Ben sadece ondan naklettim. Bu meşhurdur, bilmeyenler cehaletlerini katmerlemiş olur.
Bir de şu: Eş’ari’ye karşı çıkanların Yusuf 109, Nahl 43, Enbiya 7 gibi ayetlerde “Biz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik” ibaresini delil göstermelerinin hiç de ciddi ve ilmi olmadığını, Eş’ariye böyle karşı çıkmanın gayet ciddiyetsiz ve onu güçlendiren bir yaklaşım olduğunu, çünkü bu bağlamlarda “rical”in cinsiyet değil insiyet yani insan peygamberi vurguladığını, ayetlerin bağlamlarının ve kafir kavimlerin itirazlarının cinsiyetle hiçbir alakasının olmayıp, asıl melek peygamber talep ettiklerini ve insan peygambere karşı olduklarını söylememdir.Kaldı ki bu pratik bir konu değildir, çünkü nübüvvet bitmiştir.

Vesselam.

http://www.mustafaislamoglu.com/225_Kadin-peygamber.html

 

posted in KADINLAR | 0 Comments

19th Ekim 2012

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

 

Soru:
Kadın peygamber olur mu?

Cevap:
İslam’a (hak mezheplerden birine) göre kadının peygamber olması caizdir ve vakidir. Kur’an’da, Hz. Meryem gibi kendisine vahyedilmiş kadınlardan söz edilmektedir. Bir kimseye vahiy gelince o peygamber olur, ayrı şeriat ve kitap getirmesi şart değildir.

http://www.hayrettinkaraman.net/sc/00172.htm

 

posted in KADINLAR | 0 Comments

19th Ekim 2012

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Eşarilik ve Kadın Peygamber
Soru: Eşari mezhebi birkaç kadın için peygamber diyor, ama diğer mezhep kadından peygamber olmayacağını söylüyor…
İmâm Eş’arî ile kitap ve sünnetin zahirlerini kendilerine mezhep edinen birkaç âlim bazı ayetlere (Âl-i İmrân, 3/42; Meryem 19/16-19.) dayanarak Hz.Meryem’in nübüvvetine kail olmuşlardı. Kur’an’daki birkaç ayet ile istidlal ederek Hz. Meryem’in nübüvvetine kail olanlar, resûl ile nebi arasındaki farkı belirtirken “Nebi, ister tebliğe memur olsun, isterse olmasın kendisine vahiy olunandır.” tarifine dayandırmışlardır.(Bağçeci, Muhittin, Peygamberlik ve Peygamberler, İstanbul 1977, s. 73 vd.)

Bu duruma göre kadınlardan peygamberlikleri söz konusu olan altı kadın: Hz.Havva, Hz. Sara, Hz.Hacer, Hz.Musa’nın annesi, Firavunun eşi Asiye ve Hz. Meryem’dir.(Zebidi, Tecridi Sarih Tercümesi ve Şerhi, trc. Kamil Miras, Ankara 1971, IX/150)
http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/14110/itikadi-mezhepler-olan-es-ari-ve-maturidi-arasindaki-gorus-farkliliklari.html

posted in KADINLAR | 1 Comment

19th Ekim 2012

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

TEVRAT:
Çıkış 15: 20 Harun’un kız kardeşi Peygamber Miryam tefini eline aldı,bütün kadınlar teflerle, oynayarak onu izlediler.

Hakimler 4: 4 O sırada İsrail’i Lappidot’un karısı Peygamber Debora yönetiyordu.
2.Krallar 22: 14 Kâhin Hilkiya, Ahikam, Akbor, Şafan ve Asaya varıp tapınaktaki giysilerin nöbetçisi Harhas oğlu Tikva oğlu Şallum’un karısı Peygamber Hulda’ya danıştılar. Hulda Yeruşalim’de, İkinci Mahalle’de oturuyordu.
2.Tarihler 34: 22 Hilkiya ile kralın gönderdiği adamlar varıp tapınaktaki giysilerin nöbetçisi Hasra oğlu Tokhat oğlu Şallum’un karısı Peygamber Hulda’ya danıştılar. Hulda Yeruşalim’de, İkinci Mahalle’de oturuyordu.

Nehemya 6: 14 “Ey Tanrım, Toviya’yla Sanballat’ın yaptığı kötülüğü unutma” diye dua ettim, “Beni korkutmak isteyen kadın peygamber Noadya’yla öbür peygamberlerin yaptıklarını da unutma.”

Yeşaya.8: 3 Peygamber olan karım bundan bir süre sonra gebe kaldı ve bir erkek çocuk doğurdu.

İNCİL:
Luka 2: 36-37 Anna adında çok yaşlı bir kadın peygamber vardı. Aşer oymağından Fanuel’in kızıydı. Genç kız olarak evlenip kocasıyla yedi yıl yaşadıktan sonra dul kalmıştı. Şimdi seksen dört yaşındaydı. Tapınaktan ayrılmaz, oruç tutup dua ederek gece gündüz Tanrı’ya tapınırdı.
Vahiy 2: 20 Ne var ki, bir konuda sana karşıyım: Kendini peygamber diye tanıtan İzebel adındaki kadını hoşgörüyle karşılıyorsun. Bu kadın öğretisiyle kullarımı saptırıp fuhuş yapmaya, putlara sunulan kurbanların etini yemeye yöneltiyor.

posted in KADINLAR | 0 Comments

6th Eylül 2012

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

TARİH BOYUNCA VE KUR’AN-I KERÎM’DE KADIN*

Woman in History and the Qur’an

Salih AKDEMİR

PROF. DR. A.Ü. İLAHİYAT FAK. ANKARA

“Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkek ve dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. (İyice bilin ki) Allah katında en üstün olanınız O’nun bilincine en derin bir biçimde varanızdır. llah bilendir, haberdar olandır.” (49/Hucurât, 13)

KADIN ÜZERİNDEN İSLAM ALEYHTARLIĞI

Asrımızın en önemli konularından biri de, hiç şüphesiz ki kadın hakları ve kadın-erkek eşitliği sorunudur. Bilhassa gelişmiş ülkelerde kadınlar, hemen hemen bütün sahalarda erkekle birlikte çalışarak ülkelerinin gelişmesine katkıda bulunurlarken, gelişmesini henüz tamamlayamamış ülkelerde, kadınların büyük bir kısmı adeta toplumdan soyutlanmış bir durumdadırlar. Üzülerek ifade edelim ki bu durum ülkemiz için de geçerlidir.

Sayın Prof. Dr. Necla Arat, Kadın Sorunu adlı eserinde bu acı gerçeği çarpıcı bir üslûpla anlatmaktadır.1 Sayın Arat, Türk kadınının hâlâ özgürlüğüne kavuşmamış ve sürekli olarak arka planda tutulmuş olmasını gelenek ve göreneklere, tutucu dinsel etkilere bağlamaktadır. Zira o İslâm dininin, kadının özgürlüğüne katkıda bulunmak şöyle dursun, bilakis her bakımdan kadının sömürülmesine neden olduğu inancındadır. O bu konudaki görüşlerini şöyle ifade eder:

“… Şimdi alıntılarımıza dayanarak genel bir değerlendirme yapacak olursak, İslâmiyet adını verdiğimiz din dizgesi içinde kadın sorunu, kadının özgürlüğü ya da kurtuluşu gibi bir sorun olamayacağı ortaya çıkar. Çünkü, bu dizge içinde kadın, görüldüğü gibi, Tanrı’nın kullarına bir armağanı, bu yüzden de ikinci sınıf bir vatandaştır. Giderek vatandaş bile olmayıp bir “Meta”dır. Ancak iki kadın, bir erkeğe karşılık olabilir, “İşlerini kadına tevdi eden bir millet asla felah bulamaz” 2 doğrultusundaki bir anlayışın kadına seçme seçilme, yönetime katılma hakkı tanıyacağını düşünmek yersizdir. Nitekim Hz. Muhammed yine bir başka hadisinde “Başkanlarınız en hayırlılarınız, zenginleriniz de cömertleriniz olunca ve işleriniz aranızda meşveretle yürüyünce yerin üstü sizin için yerin altından hayırlıdır. Fakat reisleriniz en kötüleriniz zenginleriniz de cimrileriniz olur ve işleriniz kadınlarınızın emir ve havalesinde bulununca o zaman yerin altı sizin için üstünden daha hayırlıdır” der.3

 

“İslâm da kadının ana erdemi itaattir. Başkaldıran kadın şiddetle cezalandıracaktır. ‘İtaatli, iffetli ve iyi bir meta olan kadın’ ailede hoş tutulacak, hele doğurganlık oranı yüksekse belli bir saygı da kazanacaktır. Ama birer değer gibi gösterilen tüm bu olumsuz yanlar, kadının ekonomik ve siyasal kirliliğini yok edecek etkenler olamaz. Ekonomik ve siyasal özgürlüğü olmayan kadın ise hiçbir anlamda özgür değildir. Zaten o zamanın kadını eğitim eksikliği yönünden bu durumunun bilincinde olamayacağı gibi dinsel buyrukların tam anlamında egemen oldukları teokratik bir düzen içinde durumun bilincine varsaydı bile bir şey yapamazdı.”

 

“İşte bu nedenle, Cumhuriyete kadar olan bu dönem, kadın için bir baş eğme, suskunluk, ezilme, ölümden sonraki yaşamda cennet mutluluğuna kavuşma avuntusu içinde bekleme ve her yönden bir sömürülme dönemiydi.”4

 

Yeri gelmişken hemen belirtelim ki, kadın konusunda yazan birçok yazar, İslâm’ın kadını köleleştirdiği hususunda görüş birliğine vararak onu şiddetle eleştirmişlerdir.5 Ancak, İslâm’a en ağır eleştiri daha doğrusal tecavüz Prof. Dr. İlhan Arsel tarafından yöneltilmiştir.

 

Prof. Dr. İlhan Arsel’in ‘Şeriat ve Kadın’ adlı kitabında çoğu zaman bilimsellikten uzaklaşan basit bir üslupla, Kur’an ve Hz. Peygamber (a.s.) i kötülemekten büyük bir haz duyduğu hemen her satırda göze çarpmaktadır. Sayın Arsel’e göre; İslâm dünyasında kadının zavallı hale sokulmasının, özgürlükten yoksun kalmasının ve erkeğin kölesi durumunda bırakılmasının gerçek nedeni ne İslâm dininin yanlış uygulaması ve ne de Türklerin kabahatidir; Sadece ve sadece şeriatin kapsadığı dinsel esaslardır. Ve daha açık konuşmak gerekirse asıl sorumluluk, bu dinin kurucusundadır.6 Nihayet Arsel, bu görüşünü kanıtlamak için, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anayasal organlarından biri olan Diyanet işleri Başkanlığı’nın yayınladığı Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi adlı yapıttan derlediği kadınla ilgili haberleri ustalıkla gözler önüne serer:

 

Kadınlar aklen ve dinen dûn yaratıklardır. (Arap Peygamberi Muhammed)

Uğursuzluk üç şeyde vardır: Kan da, ev de ve at da… (Muhammed)

Namazı kat eden şeyler köpek, eşek, domuz ve KADIN dır… (Muhammed)

Kadınlar arasında Sâliha kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga

gibidir….(Muhammed)

Benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım…(Muhammed)

Bana cehennem halkı gösterildi; Çoğunluğu kadınlardı… (Muhammed)

 

Arsel daha sonra alaylı bir ifade ile şöyle devam eder;

“… (Hz. Muhammed) ileriki bölümlerde nakledeceğimiz buna benzer daha nice sözleriyle ve Kur’an’a yerleştirdiği âyetlerle, kadınların niteliklerini hep bu olumsuz ölçülere göre sergilemiştir. Bütün bu hususlar, bu kitap boyunca ele alacağız ve göreceğiz ki şeriâtçi bakımından KADIN’ın bu şekilde tanımlanmasında küçültücü ve aşağılatıcı bir şey yoktur. Aksine bütün haysiyet kırıcı “değerlemelere” rağmen şeriatçi, İslâm dinini, kadın hakları ve özgürlükler açısından, çağımızın henüz erişemediği yücelikte ve üstünlükle bilir.”7

 

Açıkça görülmektedir ki, ülkemizin dini konularda uzman olmayan aydınları İslâm dininin kadını aşağıladığı, ona gereken önemi vermediği ve böylece sömürülmesine neden olduğu hususunda görüş birliğine varmışlardır. Bu durum karşısında, bir Kur’an mütehassısı olarak gerçeği, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak bir şekilde gözler önüne sermemiz kaçınılmazdır. Hiçbir zaman unutmamak gerekir ki, gerçeklerden kaçarak imanı savunmak asla mümkün değildir. Yoksa Arsel’in İslâm dini kadını gerçekten aşağılıyorsa, buna rağmen yine de onun, kadın hakları ve özgürlükleri açısından çağımızın henüz erişemediği yücelikte ve üstünlükte olduğunu söylemenin hiçbir anlamı yoktur.

 

Şurasını hemen belirtmek gerekir ki, biraz önce zikredilen ve gerçekten de kadını aşağılayıcı mahiyette olan, sözleri Âlemlere Rahmet olsun diye gönderilen Hz. Peygamber (a.s.) in söylemiş olması asla mümkün değildir. Zira bu sözler, birazdan göreceğimiz üzere, Kur’an-ı Kerîmle çelişki halindedir. Oysa ki, böyle birşeyin vuku bulması, yani Hz. Peygamber’in Kur’an’a aykırı bir şey söylemesi asla mümkün değildir. Diğer taraftan, biraz önce görüşlerine atıfta bulunduğumuz yazarların, İslâm toplumunda kadının ezildiği yolundaki görüşlerine de büyük ölçüde katıldığımızı özellikle vurgulamak isteriz. Gerçekten de İslâm toplumlarında geçmişte olduğu gibi bugün de kadınların büyük bir kısmı toplumdan soyutlanmış bir şekilde yaşayışlarını sürdürmektedirler. Ancak üzücü olan odur ki, bu acıklı durumun faturası İslâm dinine çıkarılmak istenmektedir. Hâlbuki Kur’an-ı Kerîm, 14 asır önce kadın erkek eşitliğini mutlak bir şekilde, ortaya koymuştur. Ancak, Müslüman olan milletler, daha önceki kültürlerinin etkisinden kurtulamadıkları için kültürlerindeki kadın aleyhtarı gelenek ve görenekleri İslam dinine sokmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu gelenek ve görenekler daha çok uydurma hadisler kanalıyla İslâm a sokulmak istenmiştir. Zira Kur’an-ı Kerîm, bizzat Hz. Peygamber (a.s.) in sağlığında derhal yazıya geçirildiğinden insanların tahrifinden korunmuştur, işte biraz önce zikrettiğimiz hadisler bu türden uydurma hadislerdir.

 

Şu hususu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamak gerekir ki. Yüce Allah daima adaleti emreder 8 ve kullarına hiçbir şekilde zulmetmek istemez.9 Şu halde, kadına zulmü amaçlayan davranışları ilahi adaletle bağdaştırmak mümkün müdür? Adaleti, iyiliği emreden, kötülüğü yasaklayan ve kullarına zulmetmek istemeyen yaratıcının, insanlığın yarısından fazlasını oluşturan kadınları aşağılaması, hiç düşünülebilir mi? Aksine Yüce Allah kadını asırlar boyu maruz bırakıldığı aşağılanmalardan kurtarmak ve böylece ona toplum içindeki şeref ve itibarını iade etmek için Kur’an-ı Kerîm’i Hz. Muhammed (a.s.) e indirmiştir. Ancak sonra yabancı kültürlerle ve bilhassa Yunan kültürüyle temasa geçmeleri sonucu müslümanlar bu kültürlerin etkisinde kalarak Kur’an-ı Kerîm’den kopmuşlardır. İşte bu kopma sonucu da kadını aşağılayıcı birçok görüş İslâm toplumuna girebilmiştir.

 

Kur’an’ın kadına bahşettiği hakları bi hakkın takdir edebilmek için tarih boyunca kadının durumunu ana hatlarıyla incelemekte büyük yarar vardır.

 

TARİH BOYUNCA KADIN

Eski çağlarda, hemen bütün toplumlarda kadının hiçbir hak ve değere sahip olmadığı yaygın bir görüştür. Eski Çinlilerde kadın kocasının kölesi sayılırdı. Kocası ve çocuklarıyla birlikte yemeğe oturamazdı. Ayakta durur onlara hizmet ederdi.10 Mısır da başlangıçta kadınlar erkekle aynı haklara sahip idiyseler de bu fazla uzun sürmemiş Firavun’un emriyle yine köleleştirilmişlerdir. 11 Uygarlığın beşiği olarak gösterilmek istenen Yunan da ise kadının hemen hemen kölelerle bir tutulduğunu görüyoruz. Koca karısını dövebildiği gibi başka birisine de armağan edebilirdi. Tüm miras erkek çocuklara düşerdi. Bir erkeğe edilebilecek en büyük küfür ona “kadın” demekti. Bu aşağılamaların ötesinde ayrıca kadın tüm kötülüklerin kaynağı olarak da kabul ediliyordu. Hesiodos, onunla ilgili olarak şu mısraları terennüm eder:

 

Bulutlarda gümbürdeyen Zeus

Yarattığı baş belası olarak

Kadınlar soyunu ölümlü insanlara

O kadınlar ki kötülüktür işleri güçleri

İyiliğe karşı kötülük sağladı onlarla 12

 

Diğer taraftan Eflâtun ve Aristo’nun 13 kadının, erkeğin dunûnda (aşağı düzeyde) olduğunu resmen ilan ettiklerini görüyoruz. Yunan da bir erkeğin dengi yine bir başka erkektir. Bu bakımdan Yunan töresinde homoseksüelliğin bir fazilet olarak algılanmasına şaşmamak gerekir. Eflâtun, bu konudaki görüşlerini günümüz homoseksüellerinin el kitabı durumunda olan Ziyafet adlı eserinde açıklamıştır.14

Eski Roma da ise, kadın babasından kocasına aktarılan bir maldı. Sonraları kadına birçok hak tanınmışsa da, eğitim eksikliği yüzünden bu haklarını kullanamamıştır. Açıkça görülmektedir ki, gerek Yunan’da gerekse Roma’da kadın erkeğin dûnunda(aşağı düzeyinde) kabul edilmiştir. Hal böyle iken Sayın Doç. Dr. Kurban Özuğurlu’nun “Doğu Kültüründe kadın erkekten sonra gelen bir varlık olarak algılandığı halde Eski Yunan ve Roma mitolojisinde kadının güçlü ve etkili bir konumu vardır” yolundaki görüşüne katılmak mümkün değildir.

Yahudilikte de kadının hiçbir değeri yoktur. Yahudilerin her sabahki dualarında şu cümle geçmektedir: “Ezeli ilahımız, kainatın kralı, beni kadın yaratmadığı için sana hamd olsun”.16

Kadını aşağılama geleneğinin Hıristiyanlıkta daha da güçlendiğini görüyoruz. Zira kadın, haram meyveyi Adem (a.s.) e yedirerek cennetten kovulmasına ve böylece insan neslinin günahkar olmasına neden olmuştu. Bu yüzden Hıristiyanlık cinsel ilişkiyi bir günah ve kirlenme saymaktadır. Aziz Augustin’e göre insanın karısı veya bir fahişeyle cinsel ilişkide bulunması arasında maddi bakımdan pek fark yoktur. Zira her ikisi de günahtan hali değildir. Nihayet Papa Gregorie, iki asır sonra Aziz Augustin’in öğretisini onaylayacaktır: Karı kocaların ilişkileri de günahtan hali değildir.17 Kısacası, Hıristiyanlıkta kadın kötülüğü, şeytana uymayı ve ayartıcılığı temsil ediyordu. Bu sebeple büyük ilâhiyatçılardan biri olan İskenderiyeli Clement’e göre, “Kadın kadın olmaktan ötürü utanmalıdır“.

Açıkça görüleceği üzere Hıristiyanlıkta cinsel ilişki günah sayılmaktadır. Soyun sürdürülmesine yönelik cinsel eylemle günah işleme duygusu ise, Sayın K. Özuğurlu’nun da haklı olarak ifade ettiği gibi ruhsal bir çatışma kaynağı olmaktadır. Öyle ki Katolik kiliselerinde yapılan evlenme törenlerinde günümüzde bile okunan duada, “günahla düşmüşüm annemin karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken” deniliyor. Bu nedenle Hıristiyanlık giderek cinsel istekle cinsel yasak çatışmasından doğan dinsel, toplumsal ve ruhsal bir korku ve kaygı kaynağına dönüşmüştür diyebiliriz18.

 

İşte bu günah işleme ve kirlenme duygusudur ki, birçok insanın evlilikten kaçmasına yol açmıştır.19 Birçok kadın da kurtuluşu manastıra kapanmakta bulmuştur. Onlar artık temizlik sembolü Hz. İsa’nın nişanlıları ve eşleri olacaklardır. Hz. İsa temizlik sembolüdür. Çünkü Hz. Meryem O’nu cinsel ilişkiye girmeden doğurmuştur. Yapılacak tek şey Hz. Meryem gibi temiz ve iffetli kalmaktır.

Kısacası Hıristiyanlık, azizler ve papazlar, kadın ve evliliği kötülemede o denli ileri gitmişlerdir ki, 6. yüzyılda Mason Meclisinde, kadının ruhu var mı yok mu diye ciddi bir şekilde tartışmışlardır ve yalnız bir kişi kadının özgürlüğüne oy vermiştir. Bu da Hıristiyanlığın kadına yer verdiğine, onur verdiğine dair ileri sürülen iddiaları çürütmeye yeterlidir20.

 

13. asırdan itibaren Hıristiyanlık, Batı’da insanlığın başına korkunç bir felaket hazırlayacaktır: Büyücü avı. Şeytanla cinsi ilişkiye giren ve böylece insanlar arasında fuhşu ve kötülüğü yaymak isteyen birçok kadın vardır. Şu halde kilisenin insanlığı tehdit eden bu belayı def etmede aktif bir rol alması kaçınılmazdır. Böylece kilisenin büyücü avına çıktığına ve birçok masum insanı diri diri yaktığına ya da suda boğduğuna tanık olmaktayız.

 

Kilise büyücülerin kökünü kazımak istedikçe, yakılan masum insanların sayısı da giderek artıyordu. Yayınladığı bir bildiride imanlarını hiçe sayarak cinlerle cinsel ilişkide bulunan birçok kadın ve erkeğin bulunmasından duyduğu derin üzüntüyü dile getiren Papa VIII. Innocent’in büyücü avına bilimsel bir mahiyet kazandırmak istediğini görüyoruz. Bu amaçla büyücü avcılığında mahir ve tecrübeli iki müfettişini Jacob Sprenger ve Henri Institor’u, büyücülüğün kökünü kazımak için en etkin metot ve yolları belirleyen bir kitap yazmakla görevlendirir. Bu iki mütehassıs, iki senelik ciddi bir çalışma sonucunda ortaya koydukları eserlerini Papa’ya sunarlar. Eserin adı manidardır: Malleus Maleficarum, yani büyücülerin kafasını ezecek balyoz. Bundan böyle avcılarının elinde büyücüleri vuracak bir silah vardır. İnsanlık tarihi için yüz karası olan bu eserin ilk baskısı 1487 yılında yapılır. Nihayet, 1669 yılında ise ilaveli ve gözden geçirilmiş 28. baskısına ulaşılır. Eserin muhakeme usulü hakkında birkaç söz söylemede yarar vardır: Soruşturmayı yürüten müfettiş büyücü kadına 35 soru sormak mecburiyetindedir. Ama aslında ilk soru onu ateşte yakılmaya göndermek için yeterlidir. İlk soru şöyledir, Büyücülere inanıyor musun? Sanık şayet “evet” derse bunun anlamı büyücülerle ilişkisi olduğudur. Şayet “hayır” derse bu sefer de dinsiz olmuş olacaktır. Şayet inkarda ısrar edecek olursa onu işkence masasına yatırmak ve aleyhinde şahitlik yapması için bilhassa düşmanı olan diğer büyücüleri çağırmak gerekecektir. Hâlâ suçluluğu üzerinde bazı şüpheler varsa Allah’ın hükmüne başvurmak kaçınılmaz olacaktır: Kadın elleri ve ayakları bağlı olduğu halde suya atılacaktır: Batarsa, bu onun büyücü olduğunu gösterir. Yok batmaz da yüzerse bu yine onun büyücü olduğunun delilidir. Zira vaftizindeki su onu reddetmektedir. 1836 yılında bile Dântzig’de bu yöntem sonucu bir kadının büyücü diye boğulduğuna tanık olunmuştur.

 

Malleus Maleficarum’un bütün medeni ülkelerde büyük bir rağbet gördüğünü ve beynelmilel bir kanun düzeyine ulaştığını görüyoruz. Alexandre VI., Jules II, Leon X, gibi rönesansın büyük papaları bu eserin geçerliliğini büyük bir memnuniyetle onaylamışlardır. Zira mahkumların serveti müsadere ediliyordu. Gayet tabii ki, soruşturmayı yürüten müfettişlere de, insanlığa yaptıkları bu büyük hizmet karşılığı müsadere edilen malların bir kısmı mükafat olarak veriliyordu21.

İngiltere de büyücü avı Kraliçe Elizabeth zamanında zirvesine ulaşmıştır. Artık münferit olaylar değil, insanlığın kitle halinde yok edilmesi söz konusudur. Bir Sakson hakim, Kitab-ı Mukaddes’i 53 kez okumuş ve bu arada 20 bin büyücüyü ölüme mahkum etmiş olmakla övünebilmiştir 22. Yeri gelmişken ifade edelim ki, tarihçiler yakılan büyücü sayısının 2 milyon dolayında olduğunu tahmin etmektedirler“23.

İşte bu korkunç zulmün ve sürekli aşağılanmanın doğal bir sonucudur ki, Feminizm hareketleri ilk defa Batı da ortaya çıkmıştır.

 

İslâm da kadının durumunu incelemeye geçmeden önce, Cahiliyye dönemi Arap toplumunda ve İslâm öncesi Türk toplumunda kadından kısaca söz etmenin yararlı olacağını düşünüyoruz. Genellikle bütün tarihçilerin kabul ettikleri üzerine Cahiliyye toplumunda, kadının hiçbir değeri yoktu, öyle ki kadın olmak utanç verici bir durumdu. Bu yüzden kız çocukları diri diri gömülüyorlardı. Kadının miras hakkı yoktu. Kısaca kadın erkeğin kölesinden başka bir şey değildi.

Tarihçiler, Eski Türklerde, kadının toplum içinde genelde saygın bir yeri olduğunu ifade etmektedirler.

 

Hanlar devleti eşleri hatunlarla birlikte yönetirlermiş. Örneğin Kutluğ Han ölünce eşi Bilge Hatun oğullarının velisi olarak onun yerini almış. Ziya Gökalp’e göre karı-koca çocukların velayetlerini paylaşırmış; evleri, malları, mülkleri de ortakmış. Kadının kocasından ayrı mal edinme hakkı varmış. Erkek eşine saygı gösterir, onu arabaya bindirir, kendi ardından yürürmüş. İslâm dininin benimsenmesinden önce erkeğin çok kadınla evlenmesi geleneği yokmuş 24.

 

Birçok yazar, İslâm dininin Türkler arasında yayılmasından sonra kadının özgürlüğünü, eski etkinliğini yitirdiği görüşündedir. Bu görüşe katılmamak mümkün değildir. Ancak birazdan göreceğimiz gibi bunun sebebi İslâm dini değil fakat onun yanlış uygulamasıdır.

 

 

KUR’AN-I KERÎM DE KADIN VE KADIN HAKLARI

Bilindiği gibi İslâm dininin ana kaynağı Kur’an-ı Kerîm’dir. İkinci sırada ise Hz. Muhammed (a.s.) in sözleri, uygulamaları ve açıklamaları gelir. Kur’an-ı Kerîm bizzat Hz. Peygamber (a.s.) ın sağlığında yazıya geçirildiği halde Hz. Peygamber (a.s.) in sözleri sonraları yazılmıştır, işte bu yüzdendir ki, birçok uydurma söz Hz. Peygamber (a.s.) e isnad edilebilmiştir. Bu itibarla Hz. Muhammed (a.s.) in hadislerinden yararlanırken çok dikkatli olmak gerekir. Şurasını hiç bir zaman hatırdan çıkarmamak gerekir ki, Hz. Muhammed (a.s.) in sözleri asla Kur’an-ı Kerîm’e ters düşmez. Çünkü Hz. Muhammed (a.s.) in de görevi Kur’an’a ters düşmek değil aksine ona uygun hareket etmektir. Bu itibarla Kur’an’a ters düşen bir rivayetle karşılaştığımızda onun uydurma olduğu hususunda en ufak bir kuşkumuz dahi olmamalıdır. Yine iyice bilinmelidir ki çeşitli mezhep ve fırkalar tarafından görüşlerini desteklemek üzere birçok hadis uydurulmuştur.

 

Diğer taraftan Kur’an-ı Kerîm’den bir konuyla ilgili bir hüküm çıkarırken konuyla ilgili bir ya da birkaç âyete dayanmak yerine konuyla ilgili tüm âyetleri dikkate almak gerekir. Ancak bütün âyetler değerlendirildikten sonradır ki, Kur’an-ı Kerîm’in konuyla ilgili görüşü isabetli bir şekilde ortaya konmuş olabilir. Aksi halde, hatalara düşmekten kurtulunamaz. Ancak büyük Usul-i Fıkıh âlimi İmam-ı Eş-Şâtibî’nin de,25 ifade ettiği gibi bazı hukukçular bu metodu tamamen ihmal etmişler ve dolayısıyla zaman zaman hatalara düşmekten kurtulamamışlardır. Bunun en tipik örneklerinden biri de biraz üzerinde duracağımız kadın şahitliği ile ilgili 2/Bakara sûresinin 282. âyetidir.

 

Müfessirler ve hukukçular bu âyette yer alan “Eğer iki erkek yoksa razı olduğunuz şahitlerden bir erkek ve iki kadın (şahitlik etsin)” ibaresine dayanarak, kadının şahitliğini erkeğin şahitliğinin yarısına denk olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Oysa ki Kur’an-ı Kerîm de şahitlik ile ilgili bütün âyetler incelendiğinde varılan bu sonucun yanlış olduğu ve kadın şahitliğinin erkek şahitliğine denk olduğu görülür.

 

Açıkça görülmektedir ki, âlimlerimizin yanılmasına, bütünsellikten uzak parçacı yaklaşımları yol açmıştır.

Diğer taraftan âyetleri yorumlarken, varmak istedikleri gayeleri de her zaman göz önünde bulundurmak kaçınılmazdır. Bu yapılmadan sadece âyetlerin zahiri manaları dikkate alınarak sağlıklı çözümlere ulaşmak her zaman mümkün değildir.

 

Araştırma metodumuzu böyle belirledikten sonra, kadın-erkek eşitliğini kesin bir şekilde ortaya koyan ayetleri inceleyebiliriz.

 

Mekke’de nazil olan 92/Leyl sûresinde Yüce Allah, doğru yola davet ederken kadın ve erkek ayrımı yapmadan şöyle seslenmektedir:

“… Erkeği ve dişiyi yaratana and olsun ki sizin çalışmanız çeşit çeşittir. Bundan dolayı kim fakirlere verir, (günahlardan) korunursa ve en güzel (sözü) doğrularsa, ona en kolayı kolaylaştırırız. Fakat kim cimrilik ederse kendini Allah dan müstağni görür ve en güzel (sözü) de yalanlarsa en gücü kolaylaştırırız…”

 

Açıkça görülmektedir ki, Yüce Allah daha İslâm’a davetin başında erkek ve kadın arasında hiçbir ayrım yapmamaktadır.

 

3/Âl-i Imrân sûresinin 195. âyet-i kerimesinde ise Yüce Allah erkek ya da kadın olsun hiçbir ayırım yapmadan onlardan her birinin iyi işlerini mükafatlandıracağını müjdelemektedir.

“Rableri onların dualarını kabul etti: “Ben sizden erkek ya da kadın olsun çalışan hiç kimsenin amelini zayi etmeyeceğim. Hep birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda ezaya maruz kalanlar, savaşanlar ve öldürülenler… Elbette onların kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım…”

Ayette geçen, “hep birbirinizdensiniz” ibaresi üzerinde ısrarla durmak gerekir. Yüce Allah kadınla erkek arasında amel bakımından herhangi bir ayrım yapmadığı gibi, her ikisinin de birbirlerinden olduğunu ve yaptıkları iyi işlerin karşılığı olarak her ikisini de cennetlerine sokacağını vadetmektedir.”

 

Yine 16/Nahl sûresinin 97. âyet-i kerimesinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Erkek, kadın inanmış olarak kim iyi iş işlerse ona hoş bir hayat yaşatacağız..”.

 

Görüleceği üzere, bu âyet-i kerimede de Yüce Allah, kadın-erkek ayırımı yapmadan inanıp iyi iş işleyenlere hoş bir hayat yaşatacağını müjdelemektedir.

 

9/Tevbe sûresinin 71. âyet-i kerimesi kadın-erkek eşitliğini vurgulamanın da ötesinde her iki cinsin birbiriyle dost olmaları ve dolayısıyla tesanüd içinde bulunmaları gerektiğini açıkça gözler önüne sermektedir:

“İnanan erkekler ve kadınlar birbirlerinin dostlarıdırlar, iyiliği anlatırlar, kötülükten alıkorlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resulüne itaat ederler: İşte onlar, Allah’ın kendilerine sevgisini bahşedecekleridir.. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.”

 

Bu âyet-i kerimeye göre, mü’min erkek ve kadınların sıkı bir dayanışma içinde bulunmaları gerekmektedir. Çünkü toplum içinde iyiliği anlatmak, kötülükten alıkoymak böyle bir dayanışmayı gerekli kılmaktadır. Kadını eve kapatıp toplumdan soyutlamak isteyen zihniyet acaba bu âyet karşısında söyleyecek söz bulabilecek midir?

 

60/Mümtahine sûresinin 12. âyet-i kerimesi ise 14 asır önce kadına seçme hakkını bahşetmiş bulunmaktadır:

“Ey Peygamber, inanmış kadınlar sana Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek ve iyi bir işte sana karşı gelmemek üzere sana biat etmek için geldiklerinde, onların biatlarını al ve onlar için Allah’dan mağfiret dile. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.”

 

Ancak Hz. Peygamber (a.s.) den sonra kadınların Kur’an-ı Kerîm’in kendilerine vermiş olduğu seçme, yönetimi belirleme hakkından mahrum bırakıldıklarını görüyoruz. Şu halde kadınlar haklarını elde edebilmek için mücadele bile vermek durumundadırlar. 58/ Mücadele sûresi, örnek müslüman kadının siyasi otorite nezdinde hakkını elde edebilmek için gösterdiği çabaları anlatan bir sûredir. Siyasi otoritenin itirazlarına rağmen kadın haklı davasında ısrar etmiş, uğradığı zulmü Allah’a şikayet etmiştir. Bu kadının, haklarını elde edebilmek için gösterdiği örnek gayret ve çaba Allah’ın takdirine mazhar olmuştur:

“Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikayette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Esasen Allah konuşmanızı işitir, şüphesiz ki Allah işitendir, bilendir.”

 

Görüleceği üzere sure, adını Hz. Peygamber (a.s.) ile tartışan kadın Huveyle b. Salebe (r.a.) dan almıştır. Kaynaklarda geçtiğine göre bu kadın uğradığı zulmü gidermek için Hz. Peygamber (a.s.) ın huzuruna vararak:

— Ey Allah’ın elçisi! Kocam benimle evlendiğinde ben gençtim. O zaman beni arzuluyordu. Ona birçok çocuk verdim. Yaşımın ilerlediği bir sırada beni anasına benzeterek, yalnız bırakıverdi. Eğer bir yolunu bulur da aramızı düzeltebilirsen çok iyi olur.

 

Hz. Peygamber (a.s.): — Yüce Allah’ın şimdiye kadar bana bu konuda herhangi bir emri ulaşmış değildir. Bana göre, artık sen kocana haramsın.

 

Kadın: — Ey Allah’ın elçisi, kocam vallahi talâk (boşanma) kelimesini kullanmadı, deyince;

 

Hz. Peygamber (a.s.) yine: — Artık sen kocana haram olmuşsun, diye tekrarladı.

 

Kadın Hz. Peygamber (a.s.) e yalvararak:

— Kurbanın olayım. Ey Allah’ın elçisi! Halime acı, diye yalvardı. Sonra da halini Allah’a şikayet ederek:

Allah’ım! Yalnızlığın acısından ve ızdırabımın şiddetinden sana şikayet ediyorum, küçük çocuklarımı ona bıraksam perişan olacaklar. Kendi yanıma alsam aç kalacaklar. Allah’ım! Sana şikayet ediyorum… diye dua ediyordu. Kadın henüz oradan ayrılmadan Mücâdele sûresinin ilk âyetleri nazil olmuştur.26

 

Şu halde, kadınlar, söz konusu âyet-i kerime gereğince, maruz kaldıkları haksızlıkları gidermek için otoriteler nezdinde ellerinden gelen gayreti göstermek durumundadırlar. Zira böyle davranışlar, Allah katında takdire mazhar olan davranışlardır.

 

Kur’an-ı Kerim’de kadın-erkek eşitliğini vurgulayan daha birçok âyet-i kerime vardır: ancak biz bunlardan birini zikretmekle yetinmek istiyoruz:

“Müslüman erkeklerle müslüman kadınlara, mü’min erkeklerle mü’min kadınlara, ibadete devam eden erkeklerle ibadete devam eden kadınlara, sadık erkeklerle sadık kadınlara, sabırlı erkeklerle sabırlı kadınlara, Allah dan hakkıyla korkan erkeklerle Allah dan hakkıyla korkan kadınlara, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlara, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlara, iffetlerini koruyan erkeklerle iffetlerim koruyan kadınlara, Allah’ı çok anan erkeklerle Allah’ı çok anan kadınlara, şüphesiz ki Allah, onların hepsine bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır”.27

 

Âyet-i Kerîme, açıkça görüleceği üzere her bakımdan kadın-erkek eşitliğini gözler önüne sermektedir. Buna rağmen asırlar boyu birçok İslâm düşünürü birazdan zikredeceğimiz âyetlere ve uydurma hadislere dayanarak, kadının erkeğin dûnunda olduğunu vurgulamışlardır. Aynı görüşlerin günümüzde de dinî bir sonuç olarak devam ettirildiğini üzülerek müşahede ediyoruz. İyi niyetlerinde şüphe etmediğimiz bu âlimler, biraz önce söz konusu ettiğimiz metodu uygulayamadıkları için hatalara düşmekten kurtulamamışlardır.

 

 

KADIN ERKEK EŞİTLİĞİNE KARŞI ÇIKANLARIN DELİLLERİ

Kadın-erkek eşitliğine karşı çıkanlar, genellikle, 2/Bakara sûresinin 282. âyet-i kelimesiyle, 4/Nisa sûresinin 11. ve 34. âyet-i kelimelerini ileri sürmektedirler.

 

Hadis olarak da İmam Buhâri’nin, Sahihinde yer alan ve Ebû Sâid el-Hudri tarafından rivayet edilen “Bir kurban ya da ramazan bayramında Resûlullah (a.s.) Efendimiz yanımıza namazgaha çıktı. Kadınların yanından geçti ve (onlara): Kadınlar, sadaka veriniz. Zira bana cehennem, halkı gösterildi, çoğu sizler idiniz buyurdu. (Kadınlar) Yâ Resûlullah neden? diye sordular. Çünkü siz (ötekine, berikine) çokça lanet eder, zevcelerinize karsı küfran-ı nimet gösterirsiniz, (ne acaibdir ki kendini zapteden tam akıllı ve dininde) hâzimli kimsenin aklını, sizin kadar eksik akıllı, eksik dinli, hiç-bir kimsenin çelebildiğini görmedim buyurdu. Aklımızın, dinimizin eksikliği nedir? Yâ Resûlullah, dediler. Kadının şahadeti, erkeğin yarısı değil midir? diye sordu. Evet dediler, işte bu aklın eksikliğinden. Hayız gördüğü zaman da namaz kılmaz, oruç tutmaz değil mi? buyurdular. Evet dediler, işte bu da dinin eksikliğinden cevabını verdi.28 Hadis-i şerifiyle, Ebû Umame den rivayet edilen “Kadınlar beyinsizdirler. Kocasına itaat eden kadın bundan müstesnadır“, hadis-i şerifidir. Yeri gelmişken hemen belirtelim ki, Müfessirlerin büyük bir kısmı, muhtemelen Ebû Umame’nin rivayet ettiği bu hadise dayanarak, Kur’an-ı Kerîm de geçen “es-Sufehâ”nın genelde kadınlar olduğunu ifade etmişlerdir.

 

Öncelikle söz konusu âyet-i kerimeleri, inceleyip, onların erkeğin kadına üstünlüğünü ortaya koymadığını açıkça gözler önüne serelim. Zira söz konusu uydurma hadisde kadının eksik akıllı olduğu Kur’an-ı Kerîm’e dayandırılmak istenmektedir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Kur’an-ı Kerîm’de geçen bir konu hakkında isabetli sonuçlara ulaşılmak isteniyorsa, konuyla ilgili bütün âyetlerin göz önünde bulundurulması gerekir. Aslında bütün alimler bu metot konusunda görüş birliğine varmışlardır. Ama her nedense şahitlik konusunda bu metodu uygulayamamışlardır. Kur’an-ı Kerîm’in konuyla ilgili bütün âyetlerini dikkatle alacakları yerde sadece 2/Bakara sûresinin vucûb (vaciplik, zorunluluk) ifade etmeyen 282. âyet-i kerimesine dayanarak kadın şahitliğinin erkeğinkinin yansına denk olduğu genel prensibine ulaşmışlardır. Oysa ki, bizzat Kur’an-ı Kerîm birçok âyet-i kerimede kadının şahitliğini erkeğinkine denk saymaktadır. Öncelikle aksi görüşle olanların dayandıkları 2/Bakara sûresinin 282. âyetini zikredelim.

“Ey iman edenler! Belirli bir vadeye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Bunu, atanızda bir kâtib doğru olarak yazsın… Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, şahitlerden kendilerine güvendiğiniz bir erkek ve -biri unutunca diğerinin hatırlatması için- iki kadın yeter. Şahitler, çağrıldıklarında çekinmesinler. Borç büyük olsun küçük olsun onu müddetiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu Allah katında daha adil, şahitlik için daha doğru ve şüpheye düşmemeniz için daha uygun bir yoldur.”

 

Açıkça görüleceği üzere, âyet-i kerime vadeli borçların yazılmasının, ihtilafları önlemek bakımından yararlı olacağını bildirmek için nazil olmuştur. Başka bir deyişle, Allah, mağduriyetleri gidermek için borçların yazılmasını tavsiye etmektedir. Bu konuda hemen bütün alimler görüş birliğine varmışlardır ki, doğrusu da budur. Zira âyetin sonlarına doğru yer alan “bu Allah katında daha adil, şahitlik için daha doğru… bir yoldur” ifadesi bu hususu doğrulamaktadır. Eğer yazı farz olsaydı bu ibareye gerek olmazdı. Burada önemli olan husus şudur: Âyet-i kerime, şahitlik müessesesini düzenlemek için değil, fakat, hakların kaybolmasını önlemek üzere birtakım tavsiyeler, öneriler bildirmek için nazil olmuştur ki, bunlar da borçların yazılması ve şahitlere onaylatılmasıdır.

 

Kanaatimizce, bir yerine iki kadın şahit istenmesinin sebebi, o zamanki Arap toplumunda kadının ticari konulara pek aşina olmamasıdır. Nitekim “biri unutursa, diğeri ona hatırlatsın” ifadesi bu hususu doğrulamaktadır. Kısacası âyet-i kerime, şahitlik müessesini düzenlemek için değil, fakat hakkın kaybolmasını önlemek amacıyla bazı öneriler bildirmek için inmiştir. Öyle ki, borcu yazmayana dini hiçbir sorumluluk yüklenmemiştir. Şu halde hakkın kaybını önlemek üzere, tavsiye, öneri ifade eden bir âyet-i kerimeyi iniş gayesinden saptırarak, şahitlik müessesini düzenleyen bir âyet gibi değerlendirmek doğru bir yol olmasa gerektir. Şayet ifade ettikleri gibi, gerçekten de kadının şahitliği erkeğinkinin yarısına denk olsaydı âyet-i kerime de “kadının şahitliği erkeğinkinin yarısına denktir” ifadesinin yer alması gerekirdi. Oysa böyle bir şeyin söz konusu olmadığını şimdi zikredeceğimiz âyet-i kerimeler açıkça gözler önüne serecektir:

Zina yapan kadınlarınıza karşı içinizden dört şahit getirin…”29

Ey inananlar! Herhangi birinize ölüm belirtisi geldiği zaman, sizden adaletli iki kişiyi veya yolculukla iseniz ve başınıza ölüm musibeti gelmişse, sizin dışınızdan iki kişiyi şahit tutun…”30

Kadınların iddet süreleri bittiğinde onları ya uygun bir şekilde alıkoyun ya da uygun bir şekilde onlardan ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın...”31

İffetli kadınlara zina isnad edip de sonra bu iddialarını doğrulayacak dört şahit getirmeyenlere, seksen değnek vurun…”32

 

Bütün müfessirlerce kabul edilen bir kaide gereğince, erkek için kullanılan çoğul sığası, kadınları da içerir.33 Şu halde söz konusu şahitlerin kadın ya da erkek olması hiçbir önem arz etmez ki, bu da kadının şahitliğinin erkeğinkine denk olduğunu gösterir. Bunun böyle olduğuna en kesin delil 24/Nûr sûresinin 6-9. âyetleridir. Öncelikle söz konusu âyetlerin tercümelerini zikredelim:

Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir. Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ile şahitlik etmesi, beşinci defa da eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır.”

 

Erkeğin dört sefer şahadette bulunması, “kazf” (iftira) suçu söz konusu olduğu içindir. Eğer kadının şahitliği gerçekten de, erkeğin şahitliğinin yarısına denk olsaydı; Yüce Allah ondan dört yerine sekiz kere şehadette bulunmasını talep ederdi. Şu halde kadının şahitliğinin erkeğin şahitliğinin yarısına denk olduğunu söylemek bizzat Kur’an-ı Kerîm’e muhalefetten başka bir şey değildir ki, bu gibi davranışlardan kesinlikle kaçınmak gerekir.

Bununla birlikte, kadının asırlar boyu sürekli bir şekilde erkeğin dûnunda (aşağı düzeyinde) kabul edildiğini ve hatta ceza hukukunda ise şahitliğinin bile hiçbir şekilde kabul edilmediğini görüyoruz. Dört mezhebin bu konuda ittifak etmesi son derece düşündürücüdür. Büyük Hanefi hukukçularından el-Kâsanî, ceza hukukunda kadının şahitliğinin kabul edilmemesini şöyle açıklamaktadır:

Hudud ve Kısas ile ilgili suçlarda şahitlerin erkek olması gerekir. Bu konularda kadınların şahitlikleri kabul edilmez. Çünkü Zuhri (r.a.) den şöyle dediği rivayet olunmuştur: Hz. Peygamber (a.s.) den ve ondan sonra gelen iki Halife (r.a.) den hudut ve kısas da kadının şahitliğinin kabul edilmediğine dair bir sünnet gelmiştir.

 

Yine bu konularda kadınların şahitliğinin kabul edilmemesinin bir başka nedeni de, hudud ve kısasla ilgili suçlarda cezanın şüphe üzerine düşmesidir. Oysa kadınların şahitliği şüpheden hali değildir. Çünkü onlar doğuştan yanılma ve gaflet hasletine, akıl ve din noksanlığına gebedirler (mahkûmdurlar). Bu ise şüphe doğurmaktadır”.34

 

Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu sahibi merhum Ömer Nasuhi Bilmen hoca, kadının şahitliği ile ilgili olarak şöyle yazmaktadır:

Nisab-ı şahadet hadiselere göre değişir. Şöyle ki; Hukuk-ı ilahiyyeden olan hadd-i zina hususunda nisab-ı şahadet, dört erkektir. Sair (diğer) hudud ve kısas hakkında ise iki erkektir. Bunlarda kadınların şahadetleri kabul olunmaz.

 

Hukuk-ı ibada (kul hakları) aid hususlarda şahadetin nisabı iki erkek veya bir erkek ile iki kadındır. Bunlarda yalnız kadınlann şahadetleri makbul değildir. Ancak erkeklerin ittilaı (bilmesi) mümkün olmayan yerlerde mala aid olmak üzere yalnız kadınların şahadetleri kabul olunabilir. Mesela: Kadın hamamlarında bir katl hadisesi vuku bulsa buna dair diyet hususunda kadınların şahadetleri kabul olunur. 35

 

Açıkça görülmektedir ki, İslâm âlimleri aklı ve dini eksik olduğu, gaflet ve yanılgı içinde bulunduğu gerekçesiyle onu erkeğin dûnunda görmeleri bir yana ceza konularında şahitliğini bile kabul etmemektedirler. Aslında bu uygulama Kur’an’a aykırıdır. Zira, daha önce de gördüğümüz gibi. Yüce Allah 24/Nur sûresinin 6. ve 9. âyetlerinde, kocanın karısına zina isnadı durumunda, kadının şahitliğini erkeğe denk saymakta ve kadının 4 defa şahitlik etmesi durumunda kadından zina için öngörülen cezayı kaldırmaktadır. “Allah adına, kocasının yalancılardan olduğuna dair dört defa şahitlikte bulunması ondan cezayı kaldırır” âyet-i celîlesi bu hususu şüpheye mahal vermeyecek bir şekilde ortaya koymaktadır.

 

Kadını böylesine toplum hayatından soyutlayan bir hukukun asrın ihtiyaçlarına cevap verdiği hiç söylenebilir mi? Kur’an-ı Kerîm kadın ve erkek eşitliğini öngördüğü halde, kadının erkeğin dûnunda görülmesini ve hatta toplumu ilgilendiren son derece önemli konularda şahitliğinin bile kabul edilmemesinin sebebi nedir? Kanaatimize göre, bunun yegane sebebi değerli meslekdaşım Yard. Doç. Dr. Bekir Demirkol’un da çeşitli vesilelerle haklı olarak dile getirdiği vechile, 14 asırlık Kur’an yorumunun bir erkek yorumu olmasıdır. Erkekler, şimdiye kadar, bu konuda kadınlara pek imkân tanımamışlardır. Oysa ki, Kur’an-ı Kerîm, biraz önce de gördüğümüz gibi, iki çiftin dayanışma içinde bulunmaları, birlikte iyiliği anlatıp kötülükten alıkoymaları gerektiğini açıkça belirtmektedir.

 

Yine erkeğin kadına üstün olduğuna delil olarak 2/Bakara sûresinin 228. âyetiyle 4/Nisa sûresinin 34. âyet i kerimesini ileri sürmektedirler.

Boşanmış kadınlarla ilgili Bakara sûresinin 228. âyetinin sonunda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Kocalarının nasıl onlar üzerinde belli hakları varsa, aynı şekilde onların da kocaları üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkeklerin onlar üzerinde bir dereceleri vardır. Allah Azizdir, Hakim’dir.”

 

Erkeklerin onlar üzerinde bir dereceleri vardır” ibaresindeki dereceden maksat erkeğin üstünlüğü değildir. Yüce Allah “derece” kelimesini Nisa sûresinin 34. âyet-i kerimesinde geçen ve “yöneticiler” anlamına gelen “kavvamun” kelimesi ile açıklamıştır. Yüce Allah söz konusu âyeti kerimede şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasından ve erkeklerin mallarından harcamalarından dolayı, erkekler kadınların yöneticisidirler…”

 

Âyette geçen “Kavvamun” kelimesi birçok kimsenin görmek istediği gibi, bir üstünlük ifade etmez. Bu kelime “bir kimsenin işini görme, yönetme” anlamlarına gelir. İşte erkekler, 1)genelde fiziki bakımdan kadınlardan daha güçlü oldukları ve 2)kadınların geçimlerini üstlendikleri için, aile reisi olma sıfatını kazanmışlardır. Bu durum Türk Medeni Kanunu gibi olduğu için birçok medeni batı kanunları için de geçerlidir. Yalnız unutmamak gerekir ki, bu reislik görevi sadece karı-koca ilişkileri için söz konusudur. Evin dışında kadın tamamen hürdür. Âyetin devamı bu hususu teyid etmektedir. Yine unutmamak gerekir ki, Kur’an bu reislik görevini iki şarta bağlamaktadır. Bu iki şart ortadan kalktığında reislik görevinin de ortadan kalktığından kuşku etmemek gerekir. Zira hüküm illete bağlıdır. İllet kalkınca hükmün de kendiliğinden ortadan kalkacağı açıktır. Tıpkı su bulunmayınca teyemmüme başvurulması, su bulununca teyemmümün geçerliliğini yitirmesi gibi. Eğer toplumsal şartların gelişmesi sonucu, erkek, âyette söz konusu edilen şartları yerine getiremezse, yöneticilik görevine hak talep edemez. Yalnız şu hususu da hemen belirtelim ki, yöneten ister erkek isterse kadın olsun, bu birinin diğerinden üstün olduğu anlamına gelmez. Bu durum, üstünlük probleminden çok toplumsal olgu sorunudur. Zira toplumsal şartlar, insanları zorunlu olarak belli şekiller de hareket etmeye zorlar.

 

Nihayet kadının erkeğin dûnunda olduğuna bir başka delil olarak da 4/Nisâ sûresinin 11. âyet i kerimesi ileri sürülmektedir:

“Allah size çocuklarınızın alacağı miras hakkında erkeğe kadının payının iki mislini tavsiye eder…”

 

Her şeyden önce şu hususu belirlemekte yarar vardır: Kız çocuğuna yarım hisse verilmesinin sebebi, üstünlük meselesi olmayıp bir denge, sosyal adalet meselesidir, İslâm hukukuna göre, 1)ailenin geçiminden, 2)ana-babaya bakılmasından, 3)kadına verilecek mihirden sadece erkek sorumludur. Yine İslâm hukukuna göre, kadının mal varlığı erkeğin mal varlığından ayrıdır. Ve dolayısıyla kazandıkları kendisine aittir. Bütün bunlara karşılık, kadının hiç kimseye karşı mali bir yükümlülüğü söz konusu değildir. Bu itibarla, kadına tam hisse verilecek olsa, erkeğe zulmedilmiş olur. İşte sosyal adaleti sağlamak içindir ki, kız çocuğuna yarı hisse verilmiştir.

 

Şiddetli eleştirilere konu olması bakımından burada çok evlilik konusu üzerinde de kısaca durmak İstiyoruz. Yaygın kanaatin aksine, Kur’an-ı Kerîm çok evliliği açıkça reddetmekte ve ona ancak istisnai durumlarda ki, o da kadının muvafakati alınmak şartıyla- cevaz vermektedir. Bunu anlamak için 4/Nisa sûresinin 128. ve 129. âyet i kelimeleriyle 3. âyet i kerimesini dikkatle okumak yeterlidir:

“Eğer kadın, kocasının, serkeşliğinden ya da kendisini ihmal etmesinden korkarsa, aralarında anlaşmaya varmalarında her ikisine de günah yoktur. Anlaşma daha hayırlıdır. Nefisler zaten kıskançtırlar. Eğer iyi davranır ve haksızlıktan sakınırsanız, bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Ne kadar isterseniz isteyin yine de kadınlar arasında adaleti sağlayamazsınız. O halde sadece birine tamamen yönelip de ötekini muallakta (kocasız) gibi bırakmayın, işleri düzeltir ve haksızlıktan sakınırsanız bilin ki, Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”

 

“…o kadınlar arasında adaleti gerçekleştiremeyeceğinizden korkarsanız, bir tane alın; yahut sahip olduğunuz cariyelerle yetinin. Bu adaletten ayrılıp zulmetmemeniz için en doğru yoldur.”

 

Yüce Allah, 129. âyet-i kerimede erkeklerin isteseler de yine de hiçbir şekilde kadınlar arasında adaleti sağlayamayacaklarını kesin olarak ifade etmektedir. Şu halde, aksini iddia etmek ilahi iradeye karşı çıkmaktan başka bir şey değildir. Adaletin gerçekleştirilemeyeceği kesinlik kazanınca, Kur’an’ın ifadesiyle, zulmetmemek için uyulacak en doğru yol, tek bir kadınla yetinmektir. Diğer taraftan yine Kur’an-ı Kerîm’in de ifade ettiği gibi kadınlar fıtraten kıskançtırlar ve hiçbir şekilde erkeklerini başkalarıyla paylaşmak istemezler. Ancak bazen kadının vazifelerini yerine getiremediği ya da daha başka istisnai durumlar söz konusu olabilir. Bu gibi durumlarda, erkek âyette ifade edildiği üzere eşiyle anlaşması, onun rızasını alması şartıyla ikinci bir eş alabilir. Ancak dediğimiz gibi, bunlar istisna durumlardır.

 

Şimdiye kadar anlattıklarımızdan açıkça anlaşılacağı üzere Kur’an-ı Kerîm kadın-erkek eşitliğini şiddetle savunmaktadır. Şu halde, kadını erkeğin dunûnda gören ve onu aşağılayan Buhâri hadisinin Kur’an’a ters düştüğünü ve dolayısıyla böyle bir sözü Hz. Muhammed (a.s.) ın söylemesinin mümkün olamayacağını kabul etmek zorundayız. Bu ve benzeri görüşleri İslâm’a sonradan sokulmuştur. Aslında biraz sağduyu bu tür haberlerin uydurma olduğunu ortaya koymaya yeterlidir.

 

Araştırmamıza son vermeden önce, burada kadının toplumdan soyutlanmasının sebepleri üzerinde durmak son derece yararlı olacaktır. Kanaatimize göre, kadının toplumdan soyutlanmasının en önemli sebebi, Hz. Peygamber (s.a.v.) in hanımlarıyla ilgili özel âyetlerin, hem de sadece onlarla ilgili olduğu açıkça belirtildiği halde, bütün kadınlara teşmil edilmiş olmasıdır. Yüce Allah bu gerçeği 33/Ahzab sûresinin 32. âyet-i kerimesinde şöyle ifade etmektedir:

“Ey Peygamber’in hanımları, sizler kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz.”

 

Bu yüzden, Kur’an-ı Kerim’in onların durumlarını farklı değerlendirdiğini görüyoruz.

“Ey Peygamberin hanımları! Sizden kim apaçık bir hayâsızlıkta bulunursa, azabı iki kat arttırılır. Bu Allah’a çok kolaydır. Sizden kim de Allah a ve rasulüne itaat etmeye devam eder ve salih amel işlerse, ona da mükâfatım iki kat veririz. Ayrıca Biz, onun için üstün bir rızık hazırladık.”. 36

 

Yüce Allah’ın onlar hakkında farklı uygulama öngörmesinin sebebi, davranışlarının toplum içinde büyük fitnelere yol açmasına imkân vermek istemeyişidir. Zira Hz. Aişe anamızın başından geçen bir “ifk” hadisesinin yol açtığı fitne, Medine’de büyük çalkantılara yol açmış ve hatta bu yüzden bir iç savaş tehlikesi bile yaşanmıştır. 37

 

Diğer taraftan bazı kimselerin, Hz. Peygamber (s.a.v.) in vefatından sonra onun hanımlarıyla evlenmek istediklerini ifade ettikleri, bazılarının ise, bu düşünceleri sadece gönüllerinden geçirdikleri görülmektedir.38 İşte yüce Allah ümmet içinde fitneye yol açacak bu gibi sözlere ve düşüncelere son vermek amacıyla, Hz. Peygamber in vefatından sonra hanımlarıyla evlenilmesinin yasak olduğunu açıkça ifade etmiştir:

“..Sizin Allah ve Resulü ne eziyet etmeniz ve kendisinden sonra onun eşlerini nikahlamanız asla caiz değildir. Çünkü bu Allah katında çok büyük bir (günahtır). Bir şeyi açığa vursanız da gizleseniz de (farketmez); çünkü Allah her şeyi çok iyi bilendir.” 39

 

Hz. Peygamber’in hanımları, bundan böyle müminlerin anneleri olacaktır:

“Peygamber mü’minlere canlarından daha ileridir. Eşleri de onların anneleridir”. 40

 

Şu halde, fitnelere imkân verilmemesi bakımından onlara düşen, mecbur kalmadıkça evlerinden çıkmamaları, vakitlerini ibadetle geçirmeleridir. Yüce Allah bu hususu dikkatlerimizi şöyle çekmektedir:

Ey Peygamber’in hanımları! Sizler herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer takva sahibi olmak istiyorsanız, yabancı erkeklerle konuşurken hoş bir eda ile konuşmayın. Yoksa kalbinde hastalık bulunan kimse tamaha düşer. Daima doğru ve ciddi konuşun“. 41

 

Evlerinizde vakarla yaşayın, önceki Cahiliye Devri kadınlarının açılıp saçılması gibi, açılıp saçılmayın. Namaz kılın, zekât verin, Allah’a ve peygamberine itaat edin. Ey Peygamber ailesi! Şüphesiz sizi günah ve kötülüklerden arındırıp tertemiz yapmak ister.

Evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz ki Allah, “Latiftir, Habir’dir” her şeyin inceliğini ve gizli tarafım bilir, her şeyden haberdardır.”

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) in hanımlarından istenen bu davranışların bir fedakârlık olduğu açıktır. Zira, yüce Allah; onları dünya hayatının güzelliklerini tercih etme hususunda serbest bırakmıştır. Ancak, onlar, Allah’ı, resulünü ve âhiret hayatını yeğlemişlerdir:

“Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer siz, dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzellikle salayım. Eğer siz, Allah’ı ve âhiret yurdunu istiyorsanız, biliniz ki, Allah içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır”. 42

 

İşte onlar, bu fedakârlıkları karşılığında, bu dünyada bütün müminlerin anneleri olma şerefine nail olmuşlar ve böylece kötü gözlerden ve düşüncelerden uzak bir şekilde herkesin hürmetini kazanmışlardır.

 

Burada, yine doğrudan Hz. Peygamber (s.a-v.) in hanımlarıyla ilgili olan Hicâb ayeti üzerinde de kısaca durmak istiyoruz. Zira, bu ayete dayanılarak haremlik selamlık müessesesi oluşturulmuş ve bu müessese tüm ümmete şamil kılınmıştır. Aslında bu müessese Kur’an’ın ortaya koyduğu bir müessese değildir. Zira yüce Allah bu iki cinsin birbirlerinden ayrılmalarını değil, aksine adâb-ı muaşaret ve iffet kaidelerine uymak şartıyla, sürekli dayanışma içinde bulunmalarını istemektedir. Zira unutulmamalıdır ki, “mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır, iyiliği anlatırlar; kötülükten alıkorlar.” 43

 

Dostlar demek birbirini tanıyan, seven ve dolayısıyla sürekli dayanışma halinde bulunan insanlar demektir. Kur’an-ı Kerim bu iki cinsin böyle bir dayanışma içinde bulunmalarını öngörmektedir. Ancak, kadını sadece bir cinsellik unsuru olarak gören bir zihniyetin, Kur’an-ı Kerim’in hedeflerini kavraması beklenemez. İşte fitneye yol açacağı gerekçesiyle kadın sürekli olarak, perde arkasında gizlenmiş ve böylece toplumdan soyutlanmıştır. Kadın-erkek işbirliği söz konusu olmayınca, toplum kendinden beklenen gelişmeyi gösterememiştir. Kadının toplumdan soyutlanması zorunlu olarak cahil kalması sonucunu da doğurmuştur. Cahil kalan bîr annenin çocuğunun yetişmesinde başarılı olamayacağı açıktır.

 

Haremlik ve selamlığa delil olarak getirilen ayetin, Hz. Peygamber (s.a.v.) in hanımlarıyla ilgili olduğu açıktır:

“Peygamber’in hanımlarından bir şey isteyeceğiniz zaman, perde arkasından isteyin. Böyle davranmak gerek sizin kalpleriniz, gerekse onların kalpleri için daha temiz bir yoldur”. 44

 

Böyle bir yola başvurulmasının gerekleri üzerinde biraz önce durmuştuk. Ancak doğrudan Hz. Peygamber (s.a.v.) in hanımlarıyla ilgili bir âyetin bütün topluma mal edilmesi yanlıştır. Zira, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, Kur’an bu iki cinsin bir arada bulunmasını, iyiliği anlatıp kötülükten alıkoymasını buyurmaktadır. Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim, hem mü’min erkeklere hem de mü’min kadınlara, iffetli olmaları gerektiğini ima etmek için, başlarını eğmelerini emretmektedir. 45 Her nedense, tarih boyunca iffetli davranmak hep kadınlardan beklenen bir davranış olmuştur. Bu ise iki yüzlülükten başka bir şey değildir. Zira iffet her iki cins için aynı ölçüde gereklidir.

 

İşte, kadının toplumdan soyutlanması, cahil bırakılmasını, cahil bırakılması ise, toplumun geri kalması sonucunu doğurmuştur. Kadın ile erkek el ele vererek toplumun meselelerini birlikte çözmeye başladıkları an, Kur’an-ı Kerim’in amaçladığı hedef gerçekleşmiş olacaktır: Mü’min erkekler ile mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır, iyiliği anlatır, kötülükten alıkorlar. Gerçek bir İslâm toplumunun ancak bu şekilde gerçekleştirilebileceği hiçbir zaman unutulmamalıdır. On dört asırlık erkek uygulaması bu hedefe ulaşmada yetersiz kalındığını açıkça gözler önüne sermektedir.

 

SONUÇ

Kur’an-ı Kerîm, kadın ile erkek arasında hiçbir ayırım yapmamakta, her ikisine de aynı hak ve yükümlülükleri tevdi etmektedir. Ancak, kadın aleyhtarı yabancı kültürlerin İslâm’a girmesi sonucu, kadın asırlar boyu aşağılanmış ve toplumdan adeta soyutlanmıştır. Ve hâlâ soyutlanmaya devam edilmektedir, işte kadının toplumdan soyutlanması ve cahil bırakılması sonucudur kî, insanlığın en azından yarısı âtıl, işe yaramaz hale getirilmiştir. Oysa ki, erkeklerle aynı hak ve sorumluluklara sahip olan kadın, tıpkı erkek gibi devlet başkanlığı da dâhil olmak üzere onun yapabileceği bütün işleri ve görevleri yapabilir. Aksi görüşte olanlara önerim, Belkıs kıssasını dikkatle okumalarıdır.

 

Şurasını hiçbir zaman unutmamak gerekir ki, mutlu bir gelecek, kadın ve erkeğin el ele vererek insicamlı bir şekilde çalışmalarına bağlıdır. Şu halde yapılacak en ciddi işlerden birisi de toplumun ihmal edilmiş olan bu kesimini yeniden topluma kazandırmak olmalıdır. Bu da ancak planlı bir eğitim politikası ile gerçekleşebilir.

 

Kur’an-ı Kerîm, her ne kadar insanlar arasında kadın ya da erkek olmaları bakımından hiçbir ayırım yapılmıyor ve dolayısıyla her ikisine de aynı hak ve yükümlülükleri tanıyorsa da toplum içinde icra ettikleri fonksiyonları bakımından aralarında bir ayrım yapmaktadır. Allah katında en üstün olanınız, Allah bilincine en derin bir biçimde varanız yani yeryüzünde barış ve kardeşliğin hüküm sürmesine en çok katkıda bulunanınızdır. Yeryüzünde barış ve kardeşliğin hüküm sürmesi ise Allah’ın halifesi olmamız bakımından kadın ve erkek el ele vererek hep birlikte gezegenimizde O’nun iradesini hâkim kılmamıza bağlıdır. Bu gerçeğin bir an bile hatırdan çıkarılmaması gerekir.

 

[1].Prof. Dr. Necla Arat, Kadın Sorunu 2. b. İst. 1986, s. 151-153.

2. Hz. Muhammed’in Hadislerinden, Bkz. B. Topaloğlu, İslâm’da Kadın, s. 275.

3. Bkz. a.g.e., s. 276.

4. N. Arat. a.g.e., s. 92-95.

5. Mesela bkz. Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu, Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, Ank. 2. b. 1984, s. 54;: İslam bilginleri kadının değerinin İslâm öncesi dönemlere göre çok arttığını söylerler. Bu doğru olsa büe gerçekte müslüman toplumlarda kadın eve kapatılmış bir köle, bir kapatma ve sadece çocuk üreten bir tarladır. Ev dışında hiçbir görevi hiçbir işlevi yoktur.” Prof. Dr. il­han Arsel, Şeriat ve Kadın, İstanbul-1987.

6. İ. Arsel, a.g.e., s. 3.

7. Arsel, a.g.e., s. 1-2.

8. 11/Nahl; 95: “Şüphesiz ki Allah, adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi buyurur, hayasızlığı, kötülüğü ve haddi asmayı ise yasaklar.”

9. 40/Mü’min, 31. “Allah kullara zulmetmek istemez”; aynca bkz. 3/Âl-i İmrân, 182; 8/EnfâI, 51; 22/Hâcc, 10; 41/Fussilct, 46.

10. N.Arat,a.g,e., s.25.

11. a.g.e., s. 26.

12. Hesiodos, Theogonia, Aiskhylos, Zincire Vurulmuş Pronetheus s. 25, Zikreden, N. Arat, a.g.e.. s. 19.

13. Eflatun, Devlet, ist. 1971, s. 143; Aristoteles, Politika IsL 1975. s. 8-13. Zikreden: N. Arat, a.g.e., s. 27-28.

14. Oevres de Platon, Le Banquet, Trad.nouv, E. Chambry, Paris 1922, s. 320-420.

15. Doç. Dr. Kurban Özuğurlu, Evlilik Raporu, İst., 1985, s. 29.

16. Prof. M. Tayyib Okiç, İslâmiyette Kadın Öğretimi, Ank., 1979, s. 7.

17. Richard Lewinsohn, Histoirede la vie sexuelle, Paris, 1957, s. 102.

18. Kurban Özuğurlu, a.g.e., s. 32.

19. Hemen bütün tarihçilere göre Batı Roma İmparatorluğu nun yıkılmasına nüfusun azalması yol açmıştır ki bunda da en önemli

etken günah ve kirlenme korkusu olmuştur. Bu konuda bkz. R. Lewinsohn, a.g.e., s. 104.

20. August Bobel, Kadın ve Sosyalizm, Ank. 1978, s. 46.

21. Richard, Lewinsohn, a.g.e., s. 134-135.

22. Henry Charles Lea, History of the Irujuisition of the Middle Ages. New York 1888, III, 292-549.- W.G. Soldan, V. Heppo,

Geschichte der Hexenprozesse, 3 ed. Stutlgart, 1912,2. vol, zikreden: “R. Lewinsohn, a.g.e., s. 136.

23. Elizabeth, E. Bacon, Encylopedia Americana, 1978, “Witchcraft” maddesi. Bu konuda bkz: S. Montaque, History of Witch-craft and Demonology. London 1926.

24.Atalay Yörükoğlu, a.g.e., s. 53.

25.eş-Şatıbî, Kitâb el-Muvâfakâl, Kahire, 1969, 1, 13-14, Bu metodun modern bir yorumu ve uygulaması için bkz. Prof. Dr. Faz- lur Rahman, İslâm ve Çağdaşlık, Fecr Yay. Ank. 1990. Tere. Doç. Dr. Alparslan Açıkgenç, Doç. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu.

26. Prof. Dr. Cemal Sofuoglu, S. Akdemir, Tercüman, Hadisi Şerif Külliyatı, İst. 1984. II, 118.

27. 33/Ahzâb,35.

28. Sahih-i Buhâri, Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi Ank. 6. b. I, 222-223.

29. 4/Nisa,15.

30. 5/Mâide, 106. Âyette geçen “sizin dışınızdan” ibaresi, müslüman olmayanları da içermektedir.Müslüman bir kadının şahitliğinin Müslüman olmayan bir erkeğin dununda olması herhalde düşünülemez.

31. 65/Talâk, 2.

32. 24Nur/ 4.

33. Bu konuda bkz. Muhammed izzet Dcrveze, el-Mer e, Fİ l-Kur’an ve s-Sunne, Beyrut 1967, s. 229.

34. el-Kâsanî, Bi, VI, 279. Aynca bkz: Ibn Rüşd, Bİdayetu l Müctehid, II, 504; Ibn Kudame, el-Mugni, X, 130,131, 133; eş-Şirazi, el-Muhasseb, II, 333.

35. Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı Islamiyye ve htdahal-ı Fıkhıyye Kamusu, İst 1967, VII, 123.

36. 33/Ahzâb, 30-31.

37. Bu konuda bkz. Abdul-Fetlah el-Kâdi, Esbâb-ı Nûzül, Fecr Yayınlan, Ankara, 1986 s. 272.

38. a.g.e. s. 320.

39. 33/Ahzâb, 53-55.

40. 33/Ahzâb, 6.

4[1]. 33/Ahzâb, 32-34.

42. 33/Ahzâb, 28-29.

43. 9/Tevbe, 71.

44. 33/Ahzab, 53.

45. 24/Nûr, 30-31.

 

 

*. Bu makale, Türk Yurdu Temmuz 1991 sayısında yayınlandıktan sonra, yöneltilen tenkidlere göre yazan tarafından ilaveler ya­pılarak dergimiz için yeniden hazırlanmıştır. (İslâmî Araştırmalar Dergisi Cilt: 5, Sayı: 4 Ekim 1991) (Prof. Salih Akdemir -Tarih Boyunca ve Kur’an-ı Kerim’de Kadın)

 

 

 

posted in KADINLAR | 0 Comments

10th Kasım 2011

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

MUSTAFA İSLAMOĞLU- NİSA, 34. AYETİ AÇIKLAMASI

Nisa, 4/34- ERKEKLER kadınların koruyup gözeticisidirler;1 çünkü Allah erkeklerle kadınlar farklı alanlarda üstün yeteneklerle donatmıştır;2 bir de erkekler servetlerinden harcama yapmaktadırlar. Dürüst ve erdemli kadınlar hem (Allah’a) itaat eden, hem de Allah’ın koruduğu (iffeti eşlerinin) yokluğunda da koruyan kadınlardır.3 Sadakatsizlik etmelerinden çekindiğiniz4 kadınlara gelince: onlara önce öğüt verin, sonra yataklarında yalnız bırakın, (ille de dövecekseniz) bunlardan sonra dövün.5 Bundan böyle yola gelirlerse onları incitmekten sakının. Allah, gerçekten yücedir, büyüktür.6

Nisa, 4/35- Şayet evli bir çiftin aralarının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem tayin edin. Eğer iki taraf da anlaşmazlığı gidermek isterse, Allah onlar uzlaştırır. Unutmayın ki Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.

1 Âyetteki kavvâm sözcüğü, kâim’in mübalağa siygasıdır; kâme ‘ale’l-mer’e ifadesi “kadını gözetti”, “kadının geçimini üstlendi” anlamlarına gelir. Kavvamlık, bir bakıma kayyumluktur; yani “koruyup kollama, bakıp gözetme” işini üstlenme. Burada, “kaim”den daha kapsamlı ve derinlikli olan kavvâm’a biz “koruyup gözeten” anlamını tercih ettik. (Kr: 4:135; 5:8) Bu gözetime âyette gösterilen gerekçe “erkeklerin servetlerinden eşleri için yapabilecekleri harcama”dır. Ancak, “Niçin erkekler?” sorusu sorulmalıdır. Bu soru, erkeklerin servet girdisinin kadınlardan daha fazla oluşuyla açıklanmaktadır. Evin geçimi erkeğe yüklenerek, bu sûrenin 11. âyetindeki mirasta erkek-kadın oranına atıfta bulunulmaktadır. Kavvâm’lık gerekçesi sadece geçim sağlamaya indirgenemez. Burada fıtrat temel gerekçedir.

2 Lafzen: “Allah her iki cinse farklı alanlarda üstün yetenek vermiştir” (Bu kalıp için bkz: 2:252, not). Kişinin kendi seçmediği cinsiyetiyle övünmesi ilkel bir maddeciliktir.

3 Veya kıraat imam Ebu Cafer’in Allah lafzını mansup okuyuşuna binaen: “kadınların (iffetleri) Allah’ın koruması sayesinde korunmuştur.”

4 Nuşuz, “çıkıntı, tümsek” anlamına gelen nâşiz’den. “isyan, başkaldırı, geçimsizlik” anlamlarına gelir (Lisân). 128. âyet erkeğin nuşûz’undan söz ettiğine göre, kelimenin her iki eşi de kapsayan ilave bir anlam daha olmalıdır. O da “sadakatsizliktir. Zira veda hutbesinde Hz. Peygamber bu âyeti okuyarak nuşuz’u “iffetsizlikle” [fâhişeten] açıklamıştır. Bu 19. âyette geçen türden açık bir fuhşu olmaktan ziyade, “eşler arası sadâkati zedeleyip şiddetli geçimsizliğe yol açan davranışlar” olsa gerektir. Kadın için kocaya başkaldırma, erkek için eşe eziyet anlamına gelir. Kadının nüşuzunun öne çıkarılması, nesil emniyetinden birinci derecede sorumlu olan tarafın kadın olmasındandır. Zımnen nuşuz “ailede geçimsizlik odağı olma” hâlini ifade eder.

5 Veya darabe’nin alternatif anlamıyla: “ayırın”; yahut “ısrarcı olun”. Darabe Kur’an’da “getirmek, gezmek, mühürlemek, itmek, mahkûm etmek” anlamlarında kullanılır. Darabe fiili, darabe’d-dehru beynena örneğinde olduğu gibi Arapça’da “iki şeyi birbirinden ayırmak” anlamında da kullanılır (Tâc). Kur’an’da vurmanın tüm türleri yer alır, fakat bunların hiç birinde darabe fiili ve türevleri kullanılmaz: “yanağa tokat”, sakket (51:29); “yumruk” vekezehu (28:15); “kamçılamak, çırpmak” ehuşşu (20:18); “boynunu vurmak” kata’a (69:46). Rasulullah hiç kadın dövmemiş ve dövülmesine de izin vermemiştir: “Siz eşlerinizi köle döver gibi dövmekten hiç utanmıyor musunuz? Gündüz dövüp gece birlikte oluyorsunuz öyle mi?” (Buhârî, (67) Nikah, 93) “Allah’ın hizmetkarlarını hiçbir zaman dövmeyiniz.” (Ebu Davud, Nesâi, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel), Rasulullah’ın eşlerinden bazlar maddî sıkıntılar gerekçe göstererek şiddetli geçimsizliğe sebep olunca, Hz. Peygamber onlar dövmeyi hiç düşünmemiş, Kur’an da bu durumda “dövmeyi” değil fakat “boşamayı”, bir başka ifadeyle “ayrılmayı” önermesini tavsiye etmiştir (Bkz: 33:28-32). Ayetin nüzul sebebi konusunda birçok farklı rivayet vardır. Taberî’ye göre bu âyetin iniş nedeni, kocası tarafından tokat yiyen bir kadının (Habibe bt. Zeyd) Rasulullah’a başvurması üzerine Rasulullah’ın aynı şiddette bir tokadın da kadın tarafından kocasına atılması hükmünü verince inmiştir. Bu âyet inince Rasulullah “ben bir şey diledim, Allah ise başka bir şey; şüphesiz Allah’ın dilediği daha hayırlıdır” demiştir. Kur’an Rasulullah’ın hükmünü onaylamamıştır; fakat burada dikkat çekici olan, Rasulullah’ın, kocasından yediği bir tokada karşılık, bir kadına aynı şiddette tokat atma hükmünü vermiş olmasıdır.

6 Bu âyet, iç ve dış bağlam açısından iki insan cinsi (erkek-kadın) arasındaki değil, birbirine evlilik sözleşmesi ile bağlı iki taraf (karı-koca) arasındaki ilişkilere dair bir düzenleme içermektedir. Aynı şekilde “vurma” olay da erkek-kadın arasında değil, karı-koca arasında gerçekleşen aile içi bir olay olarak geçmektedir. Burada muhataplar, mevcut olandan daha iyi ve daha insani olana sevk eden bir öneriye yer verilmektedir. Kur’an’ın insanlıktan istediklerini onun söyledikleriyle sınırlamak, Kur’an’ı tarihe mahkûm etmektir. Nüzul sebebinden de anlaşılacağı gibi âyet, eşiyle arasında sorun çıkınca ilk aklına gelen şey dayak olan kocalara hitap etmekte ve onlara daha insani çözüm yolları önermektedir. Bu yollardan biri olan kadını yatağında yalnız bırakmak ancak çok eşlilik durumunda bir cezalandırma sayılacaktır. Tersi erkeğin kendisini cezalandırmasıdır. Dolayısıyla bu âyetteki önerilerin maksadı, ataerkil Arap toplumunda kusurlu eşine karşı ilk tepkisi dayak olan erkeklerin kadınlara şiddet uygulamalarının önüne geçmektir.

(Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı KUR’AN, Gerekçeli Meal-Tefsir, s.157-158, Düşün Yayıncılık, 2008)

Nisa, 34-)ErRicalu kavvamune alen nisai Bi ma faddalAllahu ba’dahüm alâ ba’din ve Bi ma enfeku min emvalihim* fessalihatü kanitatün hafizatün lil ğaybi Bi ma hafızAllah* vellatiy tehafune nüşüzehünne fe’ızuhünne vehcüruhünne filmedaci’ı vadribuhünne, fein eta’neküm fela tebğu aleyhinne sebiyla* innAllahe kâne Aliyyen Kebiyra;

Er olanlar kadınlar üzerinde hâkim dururlar, çünkü bir kere Allah birini diğerinden üstün yaratmış bir de erler mallarından infak etmektedirler, onun için iyi kadınlar itaatkârdırlar, Allah kendilerini sakladığı cihetle kendileri de gaybı muhafaza ederler, serkeşliklerinden endişe ettiğiniz kadınlara gelince: evvelâ kendilerine nasihat edin, sonra yattıkları yerde mahcur bırakın, yine dinlemezlerse dövün, dinledikleri halde incitmeye bahane aramayın, çünkü Allah çok yüksek, çok büyük bulunuyor. (Elmalı)

Erkekler, kadınlar üzerine kavvamdırlar (koruyup gözeten). Allâh’ın fazlıyla açığa çıkardığı bazı özellikler sebebiyle bazısı diğerinden üstündür, mallarından karşılıksız bağışlarlar. Sâliha kadınlar eşlerine saygılı ve söz dinlerler. Allâh’ın kendilerini korumasıyla gayblarını korurlar (yalnızken başka erkeklerle olmazlar). Serkeşlik yapmasından korktuğunuz (evlilik sorumluluğunu yerine getiremeyecek olmasından çekindiğiniz)eşlerinize öğüt verin (yanlışlarını fark ettirin); (anlamamakta ısrar ederlerse)yataklarında yalnız bırakın ve bu da yeterli olmazsa onları (rencide edecek kadarıyla)dövün. Size uyarlarsa artık üstlerine gitmeyin, incitmeyin. Muhakkak Allâh Alîy’dir, Kebiyr’dir. (A.Hulusi)

ErRicalu kavvamune alen nisai Bi ma faddalAllahu ba’dahüm alâ ba’din ve Bi ma enfeku min emvalihim Erkekler kadınları Allah’ın onlardan bazılarına diğerlerinden daha fazla bağışladığı nimetler ve servetlerinden yapabilecekleri harcamalarla koruyup gözetirler.

Bu ayetin klasik yaklaşımda anlaşılması üzerinde bir takım problemler çıkmış. Daha doğrusu geçmiş dönemlerde müfessirlerin bu ayete yaklaşımları biraz parçacı olmuş. ErRicalu kavvamune alen nisacümlesi, bitmiş bir cümle değil. Henüz tamamlanmamış bir cümle iken, sanki müstakil bir cümle gibi ele alınıp, erkekler kadınların üzerine hakimdirler, yöneticidirler gibi manalar verilmiş.

Öncelikle ben bu ayette geçen kavvam kelimesinin bir takım müfessirlerin ve meal sahiplerinin, yönetici, hakim meali verdiği, Benim ise gözetici ve koruyucu meali verdiğim bu kavvam sözcüğü üzerinde durmak istiyorum.

Kaim’in mübalağa formu olan kavvam Kur’an da başka yerlerde de gelir ve koruyup gözetmek anlamına gelir. Daha doğrusu Kaim alel Mer’eifadesi Arap dilinde kadını gözeten, kadını koruyan, kadının geçimini temin eden, onun geçimini üstlenen anlamına gelir. Ki ayette de erkeklerin kadınlar üzerine gözetici ve koruyucu olmalarının sebebi; Bi ma faddalAllahu ba’dahüm alâ ba’din Yani, bazılarına diğerlerinden daha fazla bağışladığı nimetler sebebiyle.

Buradaki bir kısmına, bir kısmından daha fazla nimetler bağışlamaktan kasıt, Bir kısmını bir kısmından mücerret, üstün tutması anlamına gelmiyor. Birçok mealde, bir kısmını bir kısmından üstün tuttuğu için. Bazısını diğerinden üstün tuttuğu için gibi bir mana veriliyor ki bu mana Allah’ın muradını tam yansıtmamaktadır. Bu üstünlük erkeğin kadına mücerret bir üstünlüğü, mutlak bir üstünlüğü değildir. Burada üstünlüğün illeti de açıkça zikredilmiştir;

ve Bi ma enfeku min emvalihim Kendi mallarından, servetlerinden yapabilecekleri harcamalar sebebi ile gözetici kılınmışlardır.

1 – kavvam sözcüğünün anlamı; Gözetip korumak, gözetici ve koruyucudur.

2 – Erkeğin kadın üzerine gözetici seçilmesi, koruyucu seçilmesinin anlamı, 11. ayette, bu surenin 11. ayette ki miras paylaşımında erkeğin kadına göre bir fazla, yani 1 e 2 oranının da açıklamasıdır. Yani ey erkekler, niçin biz kadınların evin geçimini biz tamamıyla üstleniyoruz diyecek olursanız, orada 1 e 2 mirastan alıyordunuz ya işte o fazlalık aslında eve harcayacağınız fazlalıktır. O zaman denge sağlanmış, adalet gerçekleşmiş olur iması vardır.

Burada koruyuculuğun, gözeticiliğin ekonomik koruyuculuk olduğu çok açık. Çünkü harcamayı onlar yapmaktadır. Ayetin söylemek istediği, harcamayı kim yapıyorsa, koruyup gözeten de doğal olarak odur zaten. Niçin erkekler sorusunun cevabı; Çünkü servet girdileri daha fazladır. Servet girdisi daha fazla olan ailenin geçimini üstlenir gibi bir sonuç ta çıkarabiliriz buradan rahatlıkla. Çünkü biraz önce de zikrettim, adeta mirastaki, 1 e 2 oranının illeti, gerekçesi açıklanmaktadır burada.

Kavvam hatırlayacaksınız Türkçeye de geçmiş Kayyum kelimesi ile eş anlamlıdır. Yani bir şeye vekalet eden, onu koruyan, ona bakan gözeten, onun ihtiyaçlarını gideren anlamına gelir. Allah’ın daha fazla bağışladığı Kayyum’dur. Yani Allah’ın daha fazla bağışladığı servet girdisidir, ecir, mertebe, fazilet, şeref üstünlüğü değildir. Bazısının bazısına üstünlüğü. Özellikle erkeklerin kadınlara üstünlüğünden kasıt, ne ecir, ne şeref, ne de mertebe değildir. Bu üstünlük tamamen servet girdisinden dolayı, bu girdinin bir karşılığı olarak evin geçiminin erkeğe yani servet girdisinin fazla olduğu kimseye devridir. Tamamen bu anlama gelir.

Onun için Kur’an da, Kur’an ın hiçbir yerinde erkek olmanın, ya da kadın olmanın ontolojik olarak bir üstünlük olması söz konusu değildir. Çünkü bunlar erkek olmak, ya da kadın olmak kişinin seçiminde dahli bulunan unsurlar değildir. Kimse erkek olmayı kendisi tercih etmediği gibi, Kadın olmayı da kendisi seçmez. Kişi seçmediği bir şeyle övünüyorsa onun övüncü boş bir övünçtür.

Kur’an ın mantığı, Kur’an düşüncesinin ana teması daima insanın kendi kazandıklarıyla övünmesi, kendi kazandıklarıyla iftihar etmesi eksenine oturur. Kendi kazanmadığı, dahlinin olmadığı, seçiminde herhangi bir müdahalesinin bulunmadığı, ırk gibi, renk gibi, coğrafya gibi, erkeklik, dişilik gibi, cinsiyet gibi unsurlarla insanın övünmeye kalkması, basit ve ilkel bir materyalizm olur.

fessalihatü kanitatün hafizatün lil ğaybi Bi ma hafızAllah Dürüst ve erdemli kadınlar, Allah’ın koruduğu mahremiyeti koruyan sadık ve itaatkar kadınlardır.

Bu ayetin ilk cümlesinde erkeklerin eşlerine karşı görev ve sorumlulukları, hak ve sorumlulukları daha doğru bir ifade ile beyan edilmiş açıklanmıştı. Erkeklerin evde eşlerini koruma, kollama, gözetme görevi işle görevlendirildikleri dile getirilmişti. Şimdi ise erkeklerin bu sorumluluğuna karşılık bir hakkı ortaya çıkmakta, kadınların da erkeklerin bu sorumluluğuna karşılık bir sorumluluğu ortaya çıkmaktaydı. O sorumluluğu öğrenmek için işte bu ayete bakmamız gerekiyor ve ayet bunu şöyle açıklıyor. Dürüst ve erdemli kadınlar, Allah’ın koruduğu mahremiyeti koruyan, sadık ve itaatkar kadınlardır.

Burada dürüst ve erdemliliğin, dürüstlüğün ve faziletin ölçüsünü kadın için koyan ayet, Allah’ın koruduğu mahremiyeti; Bi ma hafızAllahAllah’ın koruduğu mahremiyeti, yani evliliğin sırrını, evliliğin ihtiramını, evliliğin muhteremliliğini, evliliğin hürmetini diyelim, kadının da korumasını istiyor. Ve yine sadakat göstermesini istiyor. Kadının evlilikten dolayı bu müesseseye sadakat göstermesini istiyor. Ve yine evlilikten dolayı bu konuda tamamen yukarıdaki gerekçe ile birlikte aile içerisinde geçim kar ve itaatkar olmasını istiyor.

İşte ayetin ekseni tüm toplumların temel çekirdeği olan aile etrafında dönüyor. Aile kurumunun nasıl daha güzel işleyebileceği, nasıl daha güzel ayakta durabileceği aile kurumunun hangi ilkeler, hangi temeller üzerinde yükseleceği ifade ediliyor bu ayette.

Aslında bu ayetle, ayetten önce geçen dersimizde işlediğimiz miras ayetleri arasında doğrudan bir ilişki var. Bu ilişki, işte biraz önce açıkladığım gibi, neden kadın ve erkeğe verilen miras oranları böyledir sorusunun cevabıdır. Çünkü miras oranları farklı olanlar aldıkları bu farkı evin harcamalarına bu oranlar kadar yansıtırlar.

Ailenin tüm geçiminin erkeğin üzerine olduğu bir sistemde mutlaka erkeğe 2, kadına 1 oranında miras verilmesi adaleti zedelemeyen bir orandır. Ya da, ailenin geçimini erkeğin üstlendiği bir toplumda, erkekle kadına aynı miras oranını vermek doğrusu adaletsizlik olurdu.

vellatiy tehafune nüşüzehünne sadakatlerinden endişe duyduğunuz kadınlara gelince.

Şimdi erkeğin görevini beyan eden ayet, hemen arkasından kadının görev ve sorumluluklarını da beyan ettikten sonra, bu görev ve sorumluluğu yerine getirmeyen kadınlara sözü getirdi ve şimdi onları ele alıyor.

Burada kullandığı kelime, yani yukarıda saydığı 3 haslet. Nedir bunlar? Allah’ın koruduğu mahremiyeti korumak, sadakat, ve itaatkar olmak. Bu hasletlerin kendisinde bulunmadığı, bunların zıddının bulunduğu duruma Kur’an Nüşuuz diyor. Nüşuz’u biz böyle anlayacağız.

vellatiy tehafune nüşüzehünne sadakatlerinden dedim ben. Aslında sadakat ve geçimsizliklerinden diye tercüme etmek çok daha doğru olur. Hem yuvasına sadık olmamak ahlaki olarak, hem de yuvasında geçimsizliğin kaynağı olmak. İşte nüşûz bu. Diyeceksiniz ki bu nüşûz’u sadece kadınlar erkeklere mi yapar. Zaten bu soruya cevabım evet olmadığı için ben sadakat ve geçimsizlik diye çevirdim. Yoksa bir çok mealde siz nüşûz’u itaatsizlik, isyankarlık diye görürsünüz. Eğer böyle çevirirsek o zaman erkeğin kadına nüşûzundan söz edemeyiz. Çünkü erkeğin kadına isyan etmesi, ya da itaatsizlik etmesi özellikle öylesi bir toplumda çok yerine oturmuyor. Ama Kur’an erkeğin de kadına nüşûzundan söz ediyor. Hem de bu surenin 128. ayetinde.

Demek ki nüşûzu biz eşlerin birbirlerine karşı sadakatlerinin ve geçimsizliklerinin ortaya çıktığı bir ahlaki zaaf hali olarak anlamamız gerekiyor.

İşte böyle bir durumda kadının erkeğe karşı sadakatinin kaybolduğu ve geçimsizlik kaynağı olduğu bir durumda; fe’ızuhünne ne yapmalı sorusuna cevap veriyor ayet. Onlara önce öğüt verin. vehcüruhünne filmedaci’ı sonra yataklarında yalnız bırakın.

3 aşamalı bir terbiye ve eğitim süreci koyuyor ortaya. Böyle bir problemin ortaya çıkması durumunda. Eğer bir sadakatsizlik ya da geçimsizlik kaynağı olması durumunda kadının fe’ızuhünne önce öğüt verin. İlk olarak Kur’an ın teklif ettiği çözüm bu. Önce öğüt verin. Yani önce diyalog kurun. Geçimsizliğin ya da sadakatsizliğin kaynağını anlamaya çalışın ve öğüt verin. Unutmayın diyalog kurmadığınız kimseye öğüt veremezsiniz. Muhatap almadığınız kimseye öğüt veremezsiniz. Unutmayınız öğüt vermek için öncelikle onu muhatap alacaksınız. Onun saygınlığını kabul edeceksiniz. Yani onu kendinize muhatap kabul edecek ve kendinizle eş tutacaksınız. Ki öğüt verebilesiniz. İşte onun için önce onları muhatap alın, diyalog kurun, anlamaya çalışın, öğüt verin.

vehcüruhünne filmedaci’ı Eğer bu sonuç getirmezse onları yataklarında yalnız bırakın. Yataklarınızı ayırın. Bu da sonuç getirmezse daha sonra; vadribuhünne

Evet. Bu cidden Kur’an ın anlaşılması sorununda bir problem olarak önümüze çıkıyor. Vadribuhünne Dövün manası mı vermeliyiz bu ibareye. Sonra da dövün mü demeliyiz..!

Hemen Kur’an a dönüyoruz. Vadribuhünne ibaresinin manasını önce Kur’an dan araştırıyoruz. Vadribuhünne da re be kökünden, da ra be fiilinden türetilmiş bir kelime. Da ra be Arap dilinde çok anlamlı kelimelerden bir tanesidir. Bu çok anlamlılığı sadece Arap dilinde değil, Kur’an a da yansımıştır. Onun için Kur’an da açıklamak; Daraballahu meselen Allah misal getirdi. Misal getirmek, misali açıklamak, temsil getirmek manalarına gelir.

Yine Kur’an da darabe kökeninden türetilmiş sözcükler, gezmek, yürümek. Yer yüzünde dolaşmak manasına gelir. Ki; İza darabu fil ardibaresi ve buna benzer bir çok ibare örnek gösterilebilir.

Yine Kur’an da darabe fiilinden türetilmiş sözcükler başka anlam içinde kullanılıyor o anlamda; duribet aleyhumizzille ayetinde görüldüğü gibi. Zillete mahkum etmek, zillete duçar etmek, zilleti onların üzerlerine getirmek. Giydirmek anlamına gelir.

Yani bütün bunlarda ki ortak anlamın mecazi anlam olduğunu görüyoruz ve darabe fiilinin mecazi anlamının çıkarmak, sokmak, göndermek, getirmek olduğunu görüyoruz. Onun için özellikle Arap dil ansiklopedilerinden Tacul Aruz şöyle bir misal vermiş darebe fiiline; Darabe, dehru, beynena. Yani bizi zaman ayırdı. İki şeyi birbirinden ayırmak anlamına geldiğini de söylemiş darebe fiilinin. Dolayısıyla burada darabe, Kur’an da da kullanıldığı gibi Arap dilinde de çok sık kullanıldığı gibi, sadece vurmak, dövmek anlamına değil, çıkarmak, ayırmak, göndermek anlamına da kullanıldığı düşünülebilir.

Tabii bunu sadece darabe fiilini bakarak söylemiyorum. Bu ayetin, bu ibarenin sadece dövmek şeklinde anlamlandırılması, darabe fiilinin lügat anlamına bakarak yanlış olmaz. Aynı zamanda Resulallah’ın tavır ve davranışlarına, sünnetine bakınca da bunu sadece dövmek biçiminde anlamanın yanlış olduğu ortaya çıkar.

Bu ayetin nüzul sebebi olarak başta Taberi olmak üzere bir çok müfessirin gösterdiği ilginç bir olay var.

Fatıma binti Kays isimli bir evli hanıma kocası bir tokat aşkeder. Bu hanım doğrudan Resulallah’a gelir ve kocasının kendisine haksız yere bir tokat vurduğunu söyler.

Resulallah’ın tavrı sizce nedir? Hükmü nedir, ne olabilir öylesi bir zamanda. Dikkatinizi rica ediyorum, Resulallah Fatıma Binti Kays’ın, kocasının kendisine haksız olarak bir tokat vurduğunu şikayet etmesi üzerine Resulallah’ın hükmü,

Sen de aynı şiddette bir tokadı kocana vuracaksın..!

Yani kısas yapacaksın. Odur. Tabii onlar kadın evine dönerken Resulallah’a bu ayetin indiği rivayet edilir. Ve Resulallah’ın bunun üzerine şöyle dediği rivayet edilir.

– Ben bir hüküm verdim. Allah’ta bir hüküm verdi. Elbette Allah’ın hükmü uyulmaya daha layık olandır.

Şimdi burada Allah’ın verdiği hüküm ortada. Ancak Resulallah’ın öylesi bir dönemde, miladi 7. yy da kendisine kocasının kendisine attığı haksız bir tokatı şikayete gelen kadın için verdiği hüküm bu. Resulallah’ın böyle bir hüküm vermiş olması, başlı başına bir olaydır. Resulallah’ın olaya nasıl baktığını göstermesi açısından da çok manidardır. Bu bir.

İkincisi; ve daha ilginç olanı Resulallah eşlerini hiç dövmedi. Bu bir gerçek. Resulallah’ın eşleri, kendisine karşı kimi zaman normal sınırları aşan hareketlerde bulundular. Ama Resulallah onları dövmeyi hiç düşünmedi, fakat göndermeyi, çıkarmayı, yani boşamayı düşündü. Düşündü çünkü ayet bu konuda bize en büyük delili belgeyi sağlıyor. Ahzap suresinin 28. ve diğer ayetleri Resulallah’a maddi sebeplerden dolayı isyankarlık yapan eşlerini boşamasını öneriyor. Dövmesini değil. Yani darabe nin 2. manasını, gönder, bırak, gitsin manasını öneriyor. Döv demiyor. Dövmeyi önermiyor. Onun içindir ki Resulallah Buhari ve Müslim’de geçen sahih bir hadisinde;

– İçinizden biri köle döver gibi eşini dövüp sonra da onunla yatağa yatabilir mi?

Yine bu hadiste, her ne kadar dövmek zemmedilse de, kesinlikle yasaklanmıyorsa da, dövmeyi kesinlikle yasaklayan bir başka hadis var.

– Allah’ın, –Kadınları kastederek– hizmetkarlarından birini hiçbir zaman dövmeyiniz.

Ebu Davud, Nesei, İbn, Maca, İbn. Hambel, İyaz bin Abdullahtan ve yine başka bir tarik ile müminlerin annelerinden birinden naklediliyor bu hadis.

Şimdi bunlar ortada iken, Resulallah eşlerini hiç dövmemişken darabe fiilinin öncelikli anlamı bütün bu deliller alt alta dizildiğinde ne olmalıdır diye düşündüğümüzde Allah’u alem, en doğrusunu Allah bilir darabe fiiline öncelikle Vadribuhünne’ ye öncelikle eğer bu ikisini de yapmıyorlar, yani bu iki çözümde sonuç vermemişse en sonunda onları ayırın, çıkarın anlamı, birincil anlam olabilir. İkincil anlamı da yine darabe fiilinin literal anlamı kelime anlamı olan dövün anlamı olabilir. Dediğim gibi Allah’ u alem. Ki şunu hiçbir zaman unutmamak lazım, Kur’an insan onurunu, insan onur ve haysiyetini ayağa kaldırmak için gelmiştir. Ayaklar altına atmaz. Onun için Kur’an ı insan onur ve haysiyetine yaraşır bir biçimde anlamak, açıklamak, öncelikle Kur’an ın ruhuna uygun açıklamak anlamını taşır. Devam ediyoruz.

fein eta’neküm fela tebğu aleyhinne sebiyla Bundan sonra itaat ederlerse, onları incitmekten sakının. Yani önce öğüt verin, ondan sonra yatağınızı ayırın, yani onları yataklarınızda yalnız bırakın, kendi yataklarında, yani evinizde yalnız bırakın, üçüncü aşama olarak ta çıkarın. Eğer bundan sonra problemi çözerseniz, bu yöntemlerden herhangi biri problemi çözerse, ondan sonra onları incitmekten sakının.

innAllahe kâne Aliyyen Kebiyra; Allah gerçekten yücedir, büyüktür.

Neden böyle bir ayet böyle bir ibare ile bitmiş diye düşündüğümüzde sanırım, Allah gerçekten yücedir, büyüktür. Yüce olan, büyük olan Allah, sizden de cüce tavırlar, bayağı tavırlar istememektedir. Çünkü onun sizden isteği; vette hallagu bi ahlagıllah Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak, alicenap olmak, yücelik göstermek, büyüklük göstermektir.

35-)Ve in hıftüm şıkaka beynihima feb’asu hakemen min ehlihi ve hakemen min ehliha* in yürıyda ıslahan yuveffikıllahu beynehüma* innAllahe kâne Aliymen Habiyra;

Eğer karı, koca arasının açılmasından endişeye düşerseniz bir hakem onun tarafından, bir hakem de bunun tarafından gönderin, bunlar gerçekten barıştırmak isterlerse Allah aralarındaki dargınlık yerine geçim verir, şüphesiz ki Allah bir alîm, habîr bulunuyor. (Elmalı)

Eğer onların aralarının açılmasından korkarsanız bir hakem erkek ailesinden, bir hakem de kadın tarafından oluşturun. Arayı düzeltmek isterlerse Allâh da bunu başar tır. Muhakkak Allâh Aliym’dir, Habiyr’dir. (A.Hulusi)

Ve in hıftüm şıkaka beynihima Şayet evli bir çiftin aralarının açılmasından endişe ederseniz;

feb’asu hakemen min ehlihi ve hakemen min ehliha erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem tayin edin.

Yine Kur’an yukarıdaki ayetin konusunu bu ayette de sürdürüyor. Çünkü Kur’an bu ayetlerin ekseninin, ailenin geçiminin sağlanması olduğunu ima ve ihsas ediyor. Onun için aile kurumuna Kur’an ın verdiği önem de ortaya çıkıyor.

Bu noktada bu ayeti kerimenin teklifi daha bir anlamlı. Erkeğin ve kadının ailelerinden anlaşmazlık endişesinde birer hakem seçmek. Oysa ki yukarıda tek taraflı olarak bir problem çıkarsa bu problemde özellikle aile kurumunun üzerinde durduğu sadakatle ve geçimle ilgili bir problemse, bu problemin çözümünün öncelikle aile içerisinde aranması gerektiğini yukarıda söyledi. Eğer aile içerisinde çözüm bulunamazsa ne yapmalı sorusuna işte bu ayet cevap veriyor. Aile içerisinde çözüm bulunamazsa, o takdirde her iki taraftan da birer hakem tercih edebilirler, seçebilirler.

Bu hakemler ne yapabilirler sorusu fakihler arasında tartışma doğurmuş. Bu hakemlerin yetkilerinin nerede başlayıp nerede bittiği konusu fıkhi bir problem olmuş. Ancak sanırım şunu söylemek doğru olur, hakem seçenler hakemlere verdikleri yetki çerçevesinde hakemler hareket ederler. Onun için hakemlere, onları hakem seçen taraflar eğer aileyi sona erdirme birlikteliği bitirme yetkisi de tanımışlarsa, hakemler kendilerine müvekkillerinin verdiği yetkiyi kullanabilirler.

Ama burada hakem kurumunun, özellikle batıdaki ombudsman kurumunda olduğu gibi hakem kurumunun ailelerin geçimsizliklerini önlemede hukuki bir çıkış yolu olarak gösterilmesi gerçekten de çok anlamlı.

Bugün modern devletlerde özellikle hakemlik kurumu ombudsman denen hakemlik kurumunun ne kadar yaygın bir kurum olarak kullanıldığı bilinmekte. Kur’an bugün modern hukukun yeni kullandığı bir hukuki çözüm olan hakemlik kurumunu 1400 yıl önce önermiş olması da gerçekten anlamlı geliyor.

in yürıyda ıslahan yuveffikıllahu beynehüma Eğer iki tarafta anlaşmazlığı gidermek isterse, Allah onları uzlaştırır.

innAllahe kâne Aliymen Habiyra; Unutmayın ki Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır. Yani aile içerisinde kimin problem olduğu, kimin sorun çıkardığını Allah çok iyi bilir.

Ancak aslolan yuvanın bozulmamasıdır. Ailenin devem etmesidir. Onun için, yani sizler hakem seçin ama, Allah aslında hakem seçenlerin ne yaptıklarını çok iyi görüp bilmektedir. Allah’ın hükmü ayrıca verilecektir. Ama asıl olan ailenin ayakta kalması olduğu için siz hakemlerin hükmüne riayet edin. Seçtiğiniz hakemlerin hükmüne ve hakemler de mümkün olduğu kadar problemi gideren bir rol oynasınlar.

http://tefsirikuran.blogcu.com/islamoglu-tefsir-dersleri-nisa-34-35-31-a/10188346

Video: http://ekabirwep.blogspot.com/2011/03/islamoglu-tefsir-dersleri-nisa-34-54-31.html

 

posted in KADINLAR | 4 Comments

19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ALLAH’IN KUR’AN’DA DİKKAT ÇEKTİĞİ KADINLAR

İnsanları doğru yola iletecek olan, Kuran ayetlerine uymaktır. Bu gerçeği Allah, “Andolsun, onlara (kendilerini şirkten ve bozulmalardan) caydırıp vazgeçirtecek nice haberler geldi. (Ki her biri) Doruğunda-olgunlaşmış hikmettir…” (Kamer Suresi, 4-5) ayetleriyle bildirmiştir. Bir başka ayette ise Allah, “Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kuran) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.” (Yusuf Suresi, 111) sözleriyle, Kuran’daki kıssaların hikmet gözüyle bakanlar için ibret veya örnek alınacak pek çok öğüt içerdiğini hatırlatmıştır.

Allah, iman edenlerin öğüt ve ibret almaları gereken bu kıssalarda, iman edip Kendisi’ne gönülden teslim olan saliha kadınlardan bahsetmiş, onların örnek alınacak güzel ahlak özelliklerine dikkat çekmiştir. Bunun yanı sıra ayetlerde, imana davet edildikleri halde, müşrik ahlakı göstermekte direnerek Allah’ın rahmetinden uzaklaşan kadınlar hakkında da bilgi verilmiştir.

İlerleyen satırlarda Allah’ın Kuran’da yer verdiği saliha kadınların iman edenler için örnek oluşturan güzel ahlaklarına dikkat çekecek, bunun yanında peygamberlerin himayesi altında oldukları halde imanın üstünlüğünü kavrayamayarak inkara sapan kadınların, ibret alınması gereken yönlerini ortaya koyacağız.

 

FİRAVUN’UN EŞİNİN GÜZEL AHLAKI

 

Allah, Kuran’da iman edenler için iki örnek kadından bahsetmiştir. Bunlardan biri Hz. Meryem diğeri ise Firavun’un hanımıdır. Kitabın başından bu yana detaylı olarak dikkat çekildiği gibi, Allah Hz. Meryem’in iffetini, Allah’a olan gönülden bağlılığını ve güçlü imanını örnek vermiş ve onu tüm alemlerin kadınlarına üstün kıldığını bildirmiştir. Firavun’un hanımının üstün ahlakını ise Allah Kuran’da şöyle bildirmektedir:

Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını örnek verdi. Hani demişti ki: “Rabbim bana Kendi Katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar.” (Tahrim Suresi, 11)

Allah’ın Kuran’da tüm iman edenler için bir örnek olduğunu bildirdiği Firavun’un hanımı, Mısır’ın hükümranı olan Firavun’un zorba ahlakına en yakından şahit olan, onun inkarda ne kadar ileri giden bir kimse olduğunu, İsrailoğulları’na nasıl bir zulüm uyguladığını çok iyi bilen kişilerden biridir.

Allah’ın “… Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.” (Yunus Suresi, 83) ayetiyle bildirdiği gibi, Firavun Mısır’da acımasız yöntemleri, zalim karakteri ve halkına uyguladığı şiddet ile tanınan biriydi. Kavminin kadınlarını sağ bırakarak tüm erkek çocuklarını öldürüyor ve halkına dayanılmaz işkenceler uyguluyordu. Tüm Mısır ona aitti; dolayısıyla çok büyük bir zenginlik ve ihtişam içerisinde yaşıyordu. Kimse Firavun’a itiraz edemiyor, ona baş kaldıramıyordu. Kendisinin Mısır’ın ve tüm İsrailoğulları’nın ilahı olduğunu iddia ederek sapkınca büyükleniyordu.

Allah, Firavun’a bir uyarıcı, İsrailoğulları’na ise bir kurtarıcı olarak Hz. Musa’yı gönderdi. Hz. Musa, Mısır halkını Allah’ın hak dinine davet ediyor, onları putlara tapmaktan vazgeçip, yalnızca Allah’a kulluk etmeye çağırıyordu. Firavun tüm kavmini olduğu gibi “… Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım.” (Şuara Suresi, 29) sözleriyle Hz. Musa’yı da tehdit etmişti. Onun bu tehditleri ve uyguladığı işkenceler nedeniyle, Allah’ın “Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı…” (Yunus Suresi, 83) ayetiyle bildirdiği gibi, bir kısım gençler dışında Hz. Musa’ya iman eden olmadı. Hz. Musa’nın tebliği karşısında imana gelen Firavun’un emrindeki sihirbazlar ise, bu seçimlerinden dolayı Firavun’un zalim ve şiddet dolu tavırlarıyla karşı karşıya kaldılar:

Firavun: “Ben size izin vermeden önce O’na iman ettiniz, öyle mi? Mutlaka bu, halkı burdan sürüp-çıkarmak amacıyla şehirde planladığınız bir tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne yapacağımı) bileceksiniz. Muhakkak ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi idam edeceğim.” (Araf Suresi, 123-124)

Sihirbazların karşılaştıkları bu acımasız uygulamanın tek sebebinin de yine ‘Allah’a iman etmeleri’ olduğu bir başka ayette şöyle haber verilmektedir:

Oysa sen, yalnızca, bize geldiğinde Rabbimiz’in ayetlerine inanmamızdan başka bir nedenle bizden intikam almıyorsun. “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür.” (Araf Suresi, 126)

 

Görüldüğü gibi Firavun’un zalimliği ve kendi hükümranlığını reddederek Allah’a iman eden kimselere olan tavrı çok açık bir şekilde ortadaydı. Ancak hanımı, tüm bunları yakından bilen bir kimse olmasına rağmen, Firavun’un onun imanını öğrendiğinde gösterebileceği tepkiden ve kendisine uygulayabileceği zulümden hiçbir şekilde çekinmemiş, Allah’ın rızasını, sevgisini ve yakınlığını kazanmayı bundan çok daha önemli görmüştür. Bu samimiyeti, Allah’a olan teslimiyeti, zor şartlar altında imanını gizlemek için göstermiş olduğu sabrı ve tevekkülü, Allah sevgisinden kaynaklanan cesareti tüm inananlar için güzel bir örnektir.

Bunun yanı sıra, Firavun’un tüm Mısır’ın sahibi olduğu, tüm hazineleri ve nimetleri elinde bulundurduğu da unutulmamalıdır. Firavun’-un hanımı elindeki bu imkanların hiçbirini önemsememiş, imanı, Allah’ın rızasını kazanabilmeyi, O’nun istediği ahlakı yaşayabilmeyi tüm bu dünya nimetlerinden çok daha üstün tutmuştur. Nitekim Allah’a olan duasında da bu samimiyeti çok açık bir şekilde görülmektedir. Dünya hayatında sahip olduğu tüm bu imkanlara rağmen, Allah’tan kendisini Firavun’dan ve onun zalim sisteminden kurtarmasını dilemiş ve kendisine cennette bir ev vermesini istemiştir:

… Hani demişti ki: “Rabbim bana Kendi Katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar.” (Tahrim Suresi, 11)

Firavun’un hanımı bu üstün ahlakıyla dünya hayatına bağlı olmadığını, asıl olarak Allah’ın rızasını ve cennetini istediğini ortaya koymaktadır. Allah onun bu samimi imanını, tüm müminlere örnek vermiş, onu hem dünya hayatında hem de ahirette üstün kılmıştır.

 

HZ. MUSA’NIN ANNESİNİN TEVEKKÜLÜ

Allah Kuran’ın “Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.” (Kasas Suresi, 4) ayetiyle, önceki satırlarda da değinilen Mısır Firavunu’nun azgın ve zalim bir hükümranlık sürdüğünü, halkına büyük bir zulüm uyguladığını, kavmindeki tüm erkek çocuklarını boğazladığını bildirmiştir.

Hz. Musa, Firavun’un bu zorba hakimiyeti sırasında Mısır’da dünyaya gelmiştir. Allah Hz. Musa’yı seçmiş ve onu Firavun’un bu azgın tavrına karşı mücadele etmekle görevlendirmiştir.

Allah, Firavun’un tüm erkek çocuklarının öldürülmesini emrettiği bir dönemde dünyaya gelen Hz. Musa’nın hayatta kalabilmesi için annesine vahiyde bulunmuş ve ona Hz. Musa’yı bir sandığa koyarak suya bırakmasını bildirmiştir:

“Hani, annene vahyolunan şeyi vahyetmiştik, (şöyle ki:) Onu sandığın içine koy, suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır…” (Taha Suresi, 38-39)

Musa’nın annesine: “Onu emzir, şayet onun için korkacak olursan, onu suya bırak, korkma ve üzülme; çünkü onu Biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu gönderilen (elçilerden) kılacağız” diye vahyettik (bildirdik). (Kasas Suresi, 7)

Allah, Hz. Musa’nın annesine korkmamasını ve üzülmemesini hatırlatmıştır. Allah ona Hz. Musa’nın peygamberlikle müjdeleneceğini, Kendi koruması altında olacağını bildirmiş ve onu ileride yeniden kendisine kavuşturacağını haber vererek kalbini yatıştırmıştır.

Musa Peygamberin annesi bu olayla önemli bir denemeden geçmiştir. Yeni doğmuş bebeğini bir sandığa koyarak terk edecek ve onu suya bırakacaktır. Bir insanın endişeye kapılmadan yeni doğmuş bir bebeği suya bırakabilmesi için Allah’a karşı çok samimi bir imana sahip olması ve O’na çok güçlü bir güven duyup teslim olmuş olması gerekmektedir. Allah, Hz. Musa’nın annesini böyle bir olayla denemiş ve onun bu üstün ahlakını; Kendisi’ne olan bağlılığını ve tevekkülünü kıyamete kadar yaşayacak olan tüm iman sahipleri için önemli bir örnek kılmıştır.

 

Musa Peygamberin annesi, Allah’ın kendisine vahyettiği gibi Hz. Musa’yı suya bırakmıştır. Allah, zorlu bir denemeden geçtiğini bilerek, Kendi Katından bir sabır ve dayanıklılık ile onu desteklemiştir:

Musa’nın annesi ise, yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer mü’minlerden olması için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n durumunu) açığa vuracaktı. (Kasas Suresi, 10)

Allah’ın “Ve onun kız kardeşine: “Onu izle,” dedi. Böylece o da, kendileri farkında değilken onu uzaktan gözetledi.” (Kasas Suresi, 11) ayetiyle bildirdiği gibi, annesi, Hz. Musa’nın kız kardeşine kimseye fark ettirmeden onun nereye doğru sürüklendiğini izlemesini söylemiştir.

 

Allah, Hz. Musa için bir kader belirlemiş ve tüm olayları, bu kaderin işleyişi doğrultusunda en güzel şekilde yaratmıştır. Allah, Firavun’a karşı zorlu bir mücadele verecek olan Musa Peygamberi, doğumundan hemen sonra onun sarayına getirtmiş ve Firavun ailesi tarafından sahiplenilmesini sağlamıştır. Allah ayrıca Hz. Musa’ya tüm süt analarını haram kılarak, onun yeniden annesine kavuşmasını da sağlamıştır. Allah’ın “Biz, daha önce ona süt analarını haram etmiştik. (Kız kardeşi:) “Ben, sizin adınıza onun bakımını üstlenecek ve ona öğüt verecek (veya eğitecek) bir aileyi size bildireyim mi?” dedi.” (Kasas Suresi, 12) ayetiyle bildirdiği gibi, Hz. Musa’nın, Firavun ailesi tarafından bulunduğunu gören kız kardeşi, Hz. Musa’nın bakımını üstlenmesi ve onu yetiştirmesi için, onlara kendi annesini tavsiye etmiştir. Bunun sonucunda Allah, Hz. Musa ile annesini birbirlerine kavuşturmuştur. Allah, bu olayın bazı hikmetlerini Kuran’da şöyle bildirmektedir:

Böylelikle, gözünün aydın olması, üzülmemesi ve gerçekten Allah’ın va’dinin hak olduğunu bilmesi için, onu annesine geri vermiş olduk. Ancak onların çoğu bilmezler. (Kasas Suresi, 13)

Ayetten de anlaşılacağı gibi Allah, Hz. Musa’nın annesinin Kendisi’ne olan bağlılığını denemiş ve ardından da göstermiş olduğu sabır, teslimiyet ve güzel ahlaka karşılık ‘gözünün aydın olması ve üzülmemesi’ için onu Hz. Musa’nın yanına yerleştirmiştir. Allah ayrıca bu olayı, ileride Mısır’da çok büyük sorumluluklar üstlenecek ve İsrailoğulları’nı Firavun’un zulmünden kurtarmak için mücadele verecek olan Hz. Musa’nın, Firavun’un sarayına yerleştirilmesine, orada büyüyerek Firavun’a yakın olmasına da vesile etmiştir. Allah bu durumu Kuran’da şöyle bildirmiştir:

Nihayet Firavun’un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü konusu olsun diye sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun, Haman ve askerleri bir yanılgı içindeydi. (Kasas Suresi, 8)

Firavun’un karısı dedi ki: “Benim için de, senin için de bir göz bebeği; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” Oysa onlar (başlarına geleceklerin) şuurunda değillerdi. (Kasas Suresi, 9)

Allah her olayı belirli bir kader doğrultusunda yaratmakta ve tüm insanları bu kader içerisinde yaşadıkları olaylarla denemektedir. Allah’ın “Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” (Bakara Suresi, 155) ayetiyle bildirdiği gibi, Rabbimiz bu olaylar karşısında sabır gösterenleri müjdelemekte, Hz. Musa’nın annesinin durumunda olduğu gibi onları rahmetiyle hayırlara yöneltmektedir.

 

HZ. MUSA’NIN YARDIM ETTİĞİ KADINLAR

Allah Kuran’da Hz. Musa’nın, Firavun ve kavmini terk ettikten sonra, Mısır’ın doğusunda yer alan Medyen bölgesine doğru gittiğini ve burada, hayvanlarını sulayamadıkları için Medyen suyunun gerisinde beklemekte olan iki kadın gördüğünü bildirmektedir. Hz. Musa kadınlara durumlarını sorduğunda, kadınlar babalarının yaşlanmış olması sebebiyle hayvanlarını kendilerinin sulamak durumunda kaldıklarını ancak, suyun çevresindeki çobanlardan dolayı beklediklerini söylemişlerdir.

Allah Kuran’da kadınların durumlarını şöyle açıkladıklarını bildirmektedir:

Medyen suyuna vardığı zaman, su almakta olan bir insan topluluğu buldu. Onların gerisinde de (hayvanları su başına götürmekten çekinen) iki kadın buldu. Dedi ki: “Bu durumunuz ne?” “Çobanlar sürülerini sulamadıkça, biz sürülerimizi sulayamayız; babamız, yaşı ilerlemiş bir ihtiyardır.” dediler. Hemencecik onların sürülerini suladı… (Kasas Suresi, 23-24)

Medyen suyundaki kadınların bu tavırları, iffetleri konusunda titizlik gösterdiklerini, bundan dolayı, nezih olmadığını ve rahatsız olabileceklerini düşündükleri bir ortama girmemeye özen gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Suyun kenarında bulunan çobanlar kadınların geride durmalarına neden olmuştur. Ancak buna karşılık Hz. Musa’nın güven veren görünümü, hayvanlarını sulamak için bekleyen bu kadınların onunla çekinmeden konuşup diyalog kurabilmelerini sağlamıştır. Kadınlar orada bulunan çobanlar nedeniyle suyun kenarına gitmeyip beklediklerini söylediklerinde, Hz. Musa hemen onlara yardımcı olmuş ve onlar için hayvanlarını sulamıştır.

 

Medyen suyunda bekleyen bu kadınların göstermiş oldukları ahlak, tüm Müslüman kadınlar için güzel bir örnek oluşturmaktadır. İhtiyaç içinde oldukları halde, yine de iffetleri konusunda titizlik göstermeyi daha öncelikli tutmuş ve kendileri için bir zorluk oluşturmasına rağmen bu konudan taviz vermemişlerdir. Allah’ın beğeneceği bir tavırda bulunmayı daha önemli görmüş ve beklemeyi tercih etmişlerdir. Nitekim Allah bu güzel tavırlarına karşılık onlara güvenilir birini; Hz. Musa’yı göndererek yardımıyla onları desteklemiştir.

Allah, onlara Hz. Musa’yı göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Musa Peygamber hayvanları sulamasının ardından “… Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım.” (Kasas Suresi, 24) diyerek Allah’a dua etmiştir. Onun bu duasının ardından, daha önce yardım ettiği kadınlardan biri yanına gelerek, yaptığı yardım karşılığında babasının kendisini davet ettiğini söylemiştir:

Çok geçmeden, o iki (kadın)dan biri, (utana utana) yürüyerek ona geldi. “Babam, bizim için sürüleri sulamana karşılık sana mükafat vermek üzere seni davet etmektedir.” dedi… (Kasas Suresi, 25)

Kadınlardan biri, güçlü ve güvenilir olmasından söz ederek Hz. Musa’yı ücretle tutması için babasına istekte bulunmuştur:

O (kadın)lardan biri dedi ki: “Ey babacığım, onu ücretli olarak tut; çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı gerçekten o kuvvetli, güvenilir (biri)dir.” (Kasas Suresi, 26)

Kadın bu ifadesiyle, Hz. Musa’yı güvenilir bir insan olarak gördüğünü babasına da açıkça ifade etmiştir. Bunun üzerine babaları Hz. Musa’nın emin bir insan olduğunu görerek, iki kızından birini Hz. Musa’yla nikahlamak istediğini söylemiştir.

 

İffetlerine olan düşkünlükleriyle dikkat çeken bu kadınların tavırları tüm Müslümanlar için güzel bir örnek oluşturmaktadır. Allah, kadınların bu konudaki titizlikleri karşılığında onlara rahmet etmiş, hem Hz. Musa gibi güvenilir bir insan ile işlerini kolaylaştırmış, hem de bu olayı, kadınlardan birinin Hz. Musa’nın eşi olmasına vesile etmiştir.

 

 

SEBE MELİKESİ BELKIS

Hz. Süleyman, yaşadığı dönemde, Allah’ın lütfu ve nimetleri sayesinde, yüzyıllar sonrasında bile insanların hayranlığını ve dikkatini üzerine çekmeye devam eden büyük bir hükümranlık kurmuştur. Hz. Süleyman cinlerden ve insanlardan oluşan ordusu ile çok güçlü bir hakimiyet elde etmiştir. Hz. Süleyman’ın sarayı ise, dönemin en ileri tekniği kullanılarak, üstün bir estetik anlayışı ile inşa edilmiştir.

Sebe Melikesi Belkıs ise, Hz. Süleyman’ın bu hükümranlığı döneminde yaşamış, başka bir ülkenin başında yönetici konumunda olan bir kadındır. Kuran’da Hz. Süleyman ile Sebe Melikesi Belkıs arasında iki ülkenin siyasi ve ekonomik ilişkileri hakkında süregelen bazı diyaloglar yer almaktadır. Hiç kuşkusuz tüm bu bilgiler, iman edenler için pek çok hikmet ve öğüt içermektedir.

Nicolaus Knüpfer’in 73.5 x 81 cm boyutlarındaki “Sebe Kraliçesi” adlı yağlıboya tablosu.

Allah Kuran’da Hz. Süleyman’ın ordusunda bulunan Hüdhüd’ün, ona Sebe Melikesi hakkında önemli bazı bilgiler verdiğini bildirmektedir:

Derken uzun zaman geçmeden geldi ve dedi ki: “Senin kuşatamadığın (öğrenemediğin) şeyi, ben kuşattım ve sana Saba’dan kesin bir haber getirdim. Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum ki, ona herşeyden (bolca) verilmiştir ve büyük bir tahtı var. Onu ve kavmini, Allah’ı bırakıp da Güneş’e secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar. Ki onlar, göklerde ve yerde saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilen Allah’a secde etmesinler diye (yapmaktadırlar).” (Neml Suresi, 22-25)

 

Hüdhüd öncelikle Hz. Süleyman’a, Sebe Melikesi’nin bazı önemli özelliklerini anlatmıştır. Sebe Melikesi’nin Sebe’ye hükmettiğini, kendisine herşeyden bolca verilmiş olduğunu ve tahtının büyüklüğünü dile getirerek, onun hükümranlığının ve devletinin gücüne dikkat çekmiştir.

Hz. Süleyman Hüdhüd’den aldığı bilgiler üzerine Sebe Melikesi’ni Allah’a iman etmeye ve kendisine teslim olmaya davet eden bir mektup yollamıştır. Sebe Melikesi bu mektubun önemini hemen kavramış ve bundan dolayı da önde gelen yakın çevresine bu konuyu istişareye açmıştır. Allah Kuran’da bu konuyu şöyle bildirmektedir:

(Hüdhüd’ün mektubu götürüp bırakmasından sonra Saba Melikesi Belkıs:) Dedi ki: “Ey önde gelenler gerçekten bana oldukça önemli bir mektup bırakıldı. Gerçek şu ki, bu, Süleyman’dandır ve ‘Şüphesiz Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla’ (başlamakta)dır. (İçinde de:) “Bana karşı büyüklük göstermeyin ve bana Müslüman olarak gelin” diye (yazılmaktadır). Dedi ki: “Ey önde gelenler, bu işimde bana görüş belirtin, siz (herşeye) şahidlik etmedikçe ben hiçbir işte kesin (karar veren biri) değilim.” (Neml Suresi, 29-32)

Bunun yanı sıra, yardımcılarının kendisine “… Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız. İş konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen (biz uygularız).” (Neml Suresi, 33) şeklinde cevap vermeleri de, onun kavmi üzerinde güçlü bir yönetim gücüne sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Yardımcılarının, “… Gerçekten hükümdarlar bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte onlar, böyle yaparlar.” (Neml Suresi, 34) şeklindeki uyarılarını dikkate almış ve “Ben onlara bir hediye göndereyim de, bir bakayım elçiler neyle dönerler.” (Neml Suresi, 35) diyerek temkinli davranmıştır. Göndereceği bu hediye ile öncelikle Hz. Süleyman’ın amacını öğrenmek istemiştir. Ancak Hz. Süleyman, Sebe Melikesi’nin niyetini anlayarak hediyesini geri çevirmiş ve ona şöyle haber göndermiştir:

“Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları ordan horlanmış-aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız.” (Neml Suresi, 37)

Hz. Süleyman bu mesajı ile Sebe Melikesi’ne, ordularının karşı konulmaz gücünü hatırlatmış ve onu bir kez daha teslim olmaya davet etmiştir. Bunun yanında, ordusundaki önde gelenlerden, Sebe ülkesinin hükümranlığının ifadesi olan Sebe Melikesi’nin tahtını kendi sarayına getirmelerini istemiştir.

Cinlerden bir İfrit’in bir göz açıp kapama süresi içerisinde tahtı kendisine getirmesinin ardından Hz. Süleyman, tahtı bazı değişikliklere uğratmıştır. Kendisine geldiğinde ise Sebe Melikesi’ne, tahtın kendisine ait olup olmadığını sormuştur:

Böylece (Belkıs) geldiği zaman ona: “Senin tahtın böyle mi?” denildi. Dedi ki: “Tıpkı kendisi. Bize ondan önce ilim verilmişti ve biz Müslüman olmuştuk.” Allah’tan başka tapmakta olduğu şeyler onu (Müslüman olmaktan) alıkoymuştu. Gerçekte o, inkar eden bir kavimdendi. (Neml Suresi, 42-43)

 

Sebe Melikesi, Güneş’e tapan bir kavim içerisinde yaşamasına rağmen, Hz. Süleyman’ın samimi bir üslup ile yazmış olduğu mektubundan, akılcı tavrından, güçlü hakimiyetinden ve ihtişamlı sarayından son derece etkilenmiş, ve tüm bunlar onun iman edip Müslüman olmasına vesile olmuştur.

Kuran’da Sebe Melikesi’nin Allah’a teslim olduğunu şöyle ifade ettiği bildirilmektedir:

Ona: “Köşke gir” denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi ki: “Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir.” Dedi ki: “Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman’la birlikte alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” (Neml Suresi, 44)

Allah’ın Kuran’da bildirdiği Sebe Melikesi hakkındaki tüm bu bilgilerde, hikmet gözüyle bakanlar için pek çok öğüt ve hikmet yer almaktadır. Sebe Melikesi’nin akılcı düşünebilmesi doğru olanı daha kolay görebilmesini ve samimi hareket edebilmesini sağlamıştır. Ayrıca hakkı gördüğünde, öncesinde çok farklı bir inanca sahip olmasına rağmen hiç tereddüt etmeden Allah’a teslim olup iman etmiş olması da, örnek alınması gereken bir tavırdır.

İNKARCI KADINLAR; HZ. LUT’UN VE HZ. NUH’UN EŞLERİ

Allah Kuran’da, imanlarındaki samimiyetleri ve ahlaklarının güzelliğiyle örnek olan kadınların dışında, inkar eden ve bundan dolayı cehennem ile karşılık görecek kadınlar hakkında da bilgi vermiştir. Allah’ın Kuran’da dikkat çektiği iki kadının en önemli özellikleriyse, her ikisinin de ‘peygamberlerin eşleri’ olmalarıdır.

Peygamberler Allah’ın seçkin kıldığı, elçiliğiyle şereflendirdiği, bilgi ve beden güçlerini artırdığı üstün insanlardır. Bu nedenle Hz. Nuh’un ve Hz. Lut’un eşlerinin, peygamberlerin samimi kişiliklerine, güzel ahlaklarına, hikmetli konuşmalarına, akılcı kararlarına her an şahit oldukları, ve onların Allah’tan gelen hak bir söz üzerine hareket ettiklerini bildikleri halde iman etmemiş olmaları son derece önemlidir. Onların bu tavırları, tüm iman edenler için önemli bir ibret vesilesi olmalıdır. Allah’ın, Hz. Nuh’un ve Hz. Lut’un eşleri olduklarını bildirdiği bu kadınlar, peygamberlerle nikahlanmışlar ancak daha sonra onlara ihanet etmişlerdir. Allah, bu iki kadının durumu hakkında Kuran’da şöyle bilgi vermektedir:

Allah, inkar edenlere, Nuh’un eşini ve Lut’un eşini örnek verdi. İkisi de, kullarımızdan salih olan iki kulumuzun nikahları altındaydı; ancak onlara ihanet ettiler. Bundan dolayı, (kocaları) kendilerine Allah’tan gelen hiçbir şeyle yarar sağlamadılar. İkisine de: “Ateşe diğer girenlerle birlikte girin” denildi. (Tahrim Suresi, 10)

Allah’ın sevdiği, razı olduğu, cennetiyle müjdelediği bu mübarek insanlarla evli olacak kadar yakın oldukları halde, bu yakınlık, samimiyetsizlikleri nedeniyle onlara Allah’ın rahmetinden yana hiçbir şey kazandırmamıştır. Tam tersine Allah’ın azabıyla karşılaşmışlardır. Allah Neml Suresi’nde Hz. Lut’un karısının, Hz. Lut’a iman etmeyen sapkın kavmiyle birlikte nasıl helak olduğunu şöyle bildirmektedir:

Kavminin cevabı: “Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış” demekten başka olmadı. Biz de, onu ve ailesini kurtardık, yalnızca karısı hariç; onu geride (azab içinde kalanlar arasında) takdir ettik. Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür. (Neml Suresi, 56-58)

… “Gerçek şu ki, Biz bu ülkenin halkını yıkıma uğratacağız. Çünkü onun halkı zalim oldular.” Dedi ki: “Onun içinde Lut da vardır.” Dediler ki: “Onun içinde kimin olduğunu Biz daha iyi biliriz. Kendi karısı dışında, onu ve ailesini muhakkak kurtaracağız. O (karısı) arkada kalacak olanlardandır.” Elçilerimiz Lut’a geldikleri zaman o, bunlar dolayısıyla kötüleşti ve içi daraldı. Dediler ki: “Korkuya düşme ve hüzne kapılma. Karın dışında, seni ve aileni muhakak kurtaracağız. O ise, arkada kalacaktır. Şüphesiz Biz, fasıklık yapmalarından dolayı, bu ülke halkının üstüne gökten iğrenç bir azab indireceğiz.” (Ankebut Suresi, 31-34)

Görüldüğü gibi, Allah bu kadınların her ikisine de dünya hayatında çok büyük bir imkan nasip etmiş, onları peygamberlerin eşleri kılmıştır. Ancak her ikisi de, kendileri için hem dünya hayatında hem de ahirette büyük bir nimete dönüşebilecek bu imkanı gereği gibi değerlendirememiş ve bu şerefli makama erişememişlerdir. Bundan dolayı Allah’ın azabıyla karşılık bulmuşlar, horlanmış ve aşağılanmışlardır.

 

HZ. YUSUF DÖNEMİNDEKİ MISIR’LI AZİZ’İN KARISI

Allah’ın, Kuran’da dikkat çektiği kadınlardan biri de, Mısır’da bulunan bir Aziz’in karısıdır. Hz. Yusuf, kardeşlerinin kendisine kurduğu bir tuzak sonucunda, bir köle tüccarı tarafından bu Mısır’lı Aziz’e satılmıştır. Allah Kuran’da Aziz ile karısının, Hz. Yusuf’u yanlarına alışını şöyle haber vermektedir:

Onu satın alan bir Mısır’lı (Aziz,) karısına: “Onun yerini üstün tut (ona güzel bak), umulur ki bize bir yararı dokunur ya da onu evlat ediniriz” dedi. Böylelikle Biz, Yusuf’u yeryüzünde (Mısır’da) yerleşik kıldık. Ona sözlerin yorumundan (olan bir bilgiyi) öğrettik. Allah, emrinde galib olandır, ancak insanların çoğu bilmezler. Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte Biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz. (Yusuf Suresi, 21-22)

Allah, Hz. Yusuf’u Aziz’in yanına yerleştirmiş ve böylece onu Mısır’da yerleşik kılmıştır. Hz. Yusuf, Aziz ve karısının yanında büyümüş, erginlik çağına ulaştığında ise, Allah ona Katından bir ilim ve hikmet vermiş, sözlerin yorumunu öğretmiş, onu seçkin kılmış ve rahmetiyle desteklemiştir.

Allah, hayatının bu döneminde Hz. Yusuf’u önemli bir denemeden geçirmiştir. Aziz’in karısı, yanlarında kalmakta olan Hz. Yusuf’tan ayette bildirilen ifadeyle “murad almak istemiş” ve bu isteğini gerçekleştirebilmek için bir düzen kurarak, onu tuzağa düşürmeye çalışmıştır. Bunun için bulunduğu yerin kapılarını sıkıca kapatmış ve Hz. Yusuf’a istekleri doğrultusunda çağrıda bulunmuştur. Hz. Yusuf ise, haram bir fiil işlemekten Allah’a sığındığını söyleyerek kadından yüz çevirmiştir.

Hz. Yusuf, kadının bu tavrından vazgeçmesi için ona Aziz’in durumunu hatırlatmış, onun kendisinin efendisi olduğunu, ona hoşnut kıldığını ve iyi baktığını söyleyerek, efendisine karşı bir sadakatsizlikte bulunmayacağını ifade etmiştir. Hz. Yusuf kadına ayrıca zalimlerin kurtuluşa eremeyeceğini de söyleyerek, bunun zalimce bir davranış olacağını hatırlatmıştır. Allah, Kuran’da Aziz’in karısının bu girişimini ve Hz. Yusuf’un ihlaslı tavrını şöyle haber vermektedir:

Evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: “İsteklerim senin içindir, gelsene” dedi. (Yusuf) Dedi ki: “Allah’a sığınırım. Çünkü o benim efendimdir, yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez.” (Yusuf Suresi, 23)

Allah’tan korkan ve samimi iman sahibi olan Hz. Yusuf, Allah’ın yardımıyla Aziz’in karısının bu teklifini geri çevirmiş ve Allah’ın sınırlarını korumakta kararlılık göstermiştir. Allah, Hz. Yusuf’un bu tavrını Kuran’da şöyle bildirmiştir:

Andolsun kadın onu arzulamıştı, -eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını görmeseydi- o da (Yusuf da) onu arzulamıştı. Böylelikle Biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik). Çünkü o, muhlis kullarımızdandı. (Yusuf Suresi, 24)

Hz. Yusuf bu kararlılığı nedeniyle kadından uzaklaşmaya çalışırken kadının efendisiyle karşılaşmıştır. Aziz’in karısı bu noktada bir kez daha hileli bir düzene başvurmuş ve Hz. Yusuf’un iffetli ve ihlaslı tavrına rağmen, kendisini temize çıkarabilmek için, Hz. Yusuf’a iftira atmıştır. Hz. Yusuf’un kendisine kötü niyetle yaklaştığını söyleyerek, Aziz’den onun cezalandırılmasını istemiştir. Zindana atılmasından ya da acı bir azapla azaplandırılmasından başka bir seçenek olmadığını öne sürerek, suçsuzluğuna şahit olduğu Hz Yusuf’un cezalandırılması için Aziz’i kışkırtmaya çalışmıştır. Allah Kuran’da bu olayı şöyle aktarmaktadır:

Kapıya doğru ikisi de koştular. Kadın onun gömleğini arkadan çekip yırttı. (Tam) Kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: “Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acı bir azabtan başka cezası ne olabilir?” (Yusuf Suresi, 25)

Aziz’e sadakatsizlik ederek, haram bir fiile yanaşmak istemesi, ardından da masum olduğunu çok iyi bildiği halde yalan söyleyerek Hz. Yusuf’a iftira atması, Aziz’in karısının Allah korkusundan yoksun ve zalim bir karaktere sahip olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Tüm bunlar aynı zamanda nefsinin vicdanını nasıl örttüğünü de göstermektedir.

Hz. Yusuf, kadının bu vicdansızca suçlamaları karşısında “Onun kendisi benden murad almak istedi.” (Yusuf Suresi, 26) diyerek, Aziz’e olayın doğrusunu söylemiştir. Kadının yakınlarından biri ise kimin doğru söylediğinin anlaşılabilmesi için şöyle bir öneride bulunmuştur:

(Yusuf) Dedi ki: Kadının yakınlarından bir şahid şahitlik etti: “Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmışsa bu durumda kadın doğruyu söylemiştir, kendisi ise yalan söyleyenlerdendir. Yok eğer onun gömleği arkadan çekilip-yırtılmışsa, bu durumda kadın yalan söylemiştir ve kendisi doğruyu söyleyenlerdendir.” (Yusuf Suresi, 26-27)

 

Kadının bu konuyu hatırlatması sonucunda ise, Hz. Yusuf’un gömleğinin arkadan yırtılmış olduğu görülmüştür. Dolayısıyla Hz. Yusuf’un kapıya doğru yöneldiği, kadının ise onun arkasından koştuğu deliliyle birlikte ortaya çıkmıştır. Böylece, Hz. Yusuf’un suçsuzluğunu, asıl karısının ondan murad almaya çalıştığını, Aziz’in kendisi de açıkça anlamıştır. Allah Kuran’da Aziz’in bu konudaki sözlerini şöyle bildirmiştir:

Onun gömleğinin arkadan çekilip-yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): “Doğrusu, bu sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür” dedi. “Yusuf, sen bundan yüz çevir. Sen de (kadın) günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Doğrusu sen günahkarlardan oldun.” (Yusuf Suresi, 28-29)

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, Aziz, Hz. Yusuf’un haklı olduğunu vicdanen anlamıştır. Ancak bu konu burada kapanmamıştır. Allah’ın “Şehirde (birtakım) kadınlar: “Aziz (Vezir)’in karısı kendi uşağının nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu onu açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz.” dedi.” (Yusuf Suresi, 30) ayetiyle bildirdiği üzere, bu olay şehirde kadınlar arasında yayılmıştır. Şehirdeki kadınlar, suçlu olanın Hz. Yusuf değil de, Aziz’in karısı olduğunu anlamış ve kendi aralarında vezirin karısını kınayan konuşmalar yapmışlardır. Aziz’in karısı ise, kendisi hakkında konuşulduğunu anladığında, bunu yapan kadınlara da bir düzen hazırlamıştır.

 

Kurduğu bu düzen ile, Allah’ın ayetlerde dikkat çektiği gibi, kendisinin, üstün bir güzelliğe sahip olan Hz. Yusuf’tan murad almak istemekteki haklılığını kadınlara kanıtlamaya çalışmıştır. Bu şekilde, onları da kendi konumuna düşürmek ve kendi suçuna ortak etmek istemiştir. Bu doğrultuda, kadınları yanına davet etmiş ve geldiklerinde de her birinin eline meyve soymaları için birer bıçak vermiştir. Ardından da Hz. Yusuf’u yanlarına çağırarak verecekleri tepkiyi görmek istemiştir. Kadınlar Hz. Yusuf’un güzelliğini gördüklerinde büyük bir şaşkınlığa düşmüş ve hayranlıklarından bıçaklarla ellerini kesmişlerdir. Allah Kuran’da kadınların bu durumunu şöyle bildirmektedir:

(Kadın) Onların düzenlerini işitince, onlara (bir davetçi) yolladı, oturup dayanacakları yerler hazırladı ve her birinin eline (önlerindeki meyveleri soymaları için) bıçak verdi. (Yusuf’a da:) “Çık, onlara (görün)” dedi. Böylece onlar onu (olağanüstü güzellikte) görünce (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler, (şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve: “Allah’ı tenzih ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir” dediler. (Yusuf Suresi, 31)

Hz. Yusuf’un güzelliği bu kadınlara Allah’ı hatırlatmış ve onlar da bu olağanüstü güzellik karşısında Allah’ı tesbih etmişlerdir. Onun güzelliğini insan üstü bir güzellik olarak yorumlamış ve hatta melek olduğunu dahi iddia etmişlerdir.

Aziz’in karısı, Allah’ın “Kadın dedi ki: “Beni kendisiyle kınadığınız işte budur. Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürülenlerden olacak.” (Yusuf Suresi, 32) ayetiyle bildirdiği gibi, yanındaki kadınlara kendisinin suçlu olduğunu, Hz. Yusuf’un ise iffetini korumak istediğini açıkça itiraf etmiştir. Ancak bunun yanı sıra topluluk önünde, Hz. Yusuf’a karşı olan çirkin teklifini bir kez daha tekrarlamıştır.

Gösterdiği bu tavır, kadının ne kadar zalim ve çirkin bir ahlak sahibi olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Kadın belki Mısır’daki konumuna ve zenginliğine güvenerek Hz. Yusuf’u harama girmeye zorlamaktadır. Bu son derece iffetsiz bir tekliftir. Hz. Yusuf ise, “… Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum.” (Yusuf Suresi, 33) diyerek, kadının bu davranışından Allah’a sığınmıştır.

Allah Yusuf Peygamberin duasını kabul etmiş ve onların hileli düzenlerini kendisinden uzaklaştırmıştır.

 

Hem Aziz’in kendisi, hem de karısının teklifine şahit olan diğer kadınlar, Hz. Yusuf’un suçsuzluğuna çok açık bir şekilde şahit oldukları halde, bu konuda haktan yana tavır koymamış ve vicdansızca hareket etmişlerdir. Bunun sonucunda, Allah’ın “Sonra onlarda (Yusuf’un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü)ağır bastı.” (Yusuf Suresi, 35) ayetiyle bildirdiği gibi, Hz. Yusuf zindana gönderilmiş ve nice yıllar orada kalmıştır. Allah, kadınların düzenini peygamberden uzaklaştırmış ve Kendisi’ne karşı gösterdiği ihlas ve samimiyet nedeniyle de, daha sonra Hz. Yusuf’u zindandan çıkararak, suçsuzluğunu insanlara göstermiş ve onu Mısır’a yönetici kılmıştır.

Tüm bu olayların düşünülmesi ve ibret alınması gereken pek çok yönü vardır. Aziz’in karısının ve diğer kadınların tavırları, Allah’tan korkmayan insanların sapkınlıkta ne kadar kararlı ve çirkin bir cesarete sahip olabildiklerini ve nasıl düzenler kurabildiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Allah korkusu olmayan bir insan, kolaylıkla her türlü vicdansızlıkta bulunabilmekte, nefsinin istekleri doğrultusunda insanlara tuzak kurmakta, iftira atmakta tereddüt etmemektedir. Allah’ın ayette, Aziz’in “Doğrusu, bu sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür” sözüyle dikkat çektiği gibi, Allah korkusu olmadığında, ‘düzen kuruculuk’ kadın ahlakında rahatlıkla hayat bulabilmektedir. Allah, iman sahibi olmayan kadınların nefsindeki bu özelliğe Kuran’ın bazı ayetlerinde şöyle dikkat çekmiştir:

Bir ümmet diğer bir ümmetten (sayıca ve malca) daha gelişkindir diye, yeminlerinizi kendi aranızda bir bozuculuk unsuru yaparak, ipini kuvvetle eğirdikten sonra bozup-çözen (kadın) gibi olmayın. Şüphesiz Allah, sizi bununla imtihan etmektedir. Kıyamet günü hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyi size muhakkak açıklayacaktır. (Nahl Suresi, 92)

De ki: Sabahın Rabbine sığınırım. Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfüren-kadınların şerrinden. (Felak Suresi, 1-4)

Allah, düzen kurarak, hileye ve kötülüğe başvurarak nefsin istekleri için başkalarına kötülükte bulunmaktan çekinmeyen insanların şerrinden sakınılmasını hatırlatmaktadır. Allah’ın bu ayeti, bu ahlakı benimseyen kadınların şerrinin gerçekten büyük olabildiğini göstermektedir.

Ancak unutulmamalıdır ki, Hz. Yusuf örneğinde olduğu gibi, Allah insanların hileli düzenlerini daima bozacağını bildirmektedir. Kötü ahlak, daima insanın kendisine zarar verir. Allah korkusu ve dürüstlük ise, -Allah’ın dilemesiyle- daima Allah’ın yardımı ve nimeti ile karşılık bulur.

http://www.kurandakadin.com/6.html

 

SONUÇ: HZ. MERYEM AHLAKINI YAŞAMAK

z. Meryem Allah’ın, Hz. İsa’yı dünyaya getirme göreviyle şereflendirdiği ve Kuran’da “… Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı” (Al-i İmran Suresi, 42) sözleriyle övdüğü mübarek bir insandır. Allah Hz. Meryem’i ardından gelen tüm nesiller için üstün bir örnek kılmıştır.

 

Allah ayrıca Kuran’ın “… O, dünyada ve ahirette ‘seçkin, onurlu, saygındır’ ve (Allah’a) yakın kılınanlardandır…” (Al-i İmran Suresi, 45) ayetiyle, Hz. İsa’nın Kendisi’ne olan yakınlığını bildirmiş, “… O, Rabbi Katında kendisinden razı olunan (bir insan)dı.” (Meryem Suresi, 55) ayetiyle de Hz. İsmail’in güçlü imanına dikkat çekmiştir. Allah, Hz. İdris’i de “… O, doğru olan bir peygamberdi. Biz onu yüce bir mekan (makam)a yükseltmiştik.” (Meryem Suresi, 56-57) sözleriyle övmüş ve onun Allah Katındaki üstün makamını haber vermiştir. Güç ve basiret sahipleri Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakup’un üstünlüğünü ise Allah, “… onlar, Bizim Katımız’da seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır.” (Sad Suresi, 47) sözleriyle bildirmiştir. Allah, ayrıca Hz. İsmail, Elyesa’ı ve Zülkifl’in de ‘hayırlı olanlardan olduklarını’ belirtmiştir (Sad Suresi, 48). Yine bir başka ayette ise Allah, “O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelip-dönen biriydi.” (Sad Suresi, 30) sözleriyle, Hz. Süleyman’ın kulluktaki üstün ahlakını övmüştür. Allah Kuran’da ayrıca “… Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.” (Nisa Suresi, 125) ayetiyle de, Hz. İbrahim’i Kendisi’ne ‘dost edindiğini’ bildirmiştir.

Rabbimiz’in ‘pek büyük bir ahlak üzerinde olduğunu’ bildirdiği Peygamberimiz Hz. Muhammed ise, ‘kesintisi olmayan bir ecir’ (Kalem Suresi, 3) ile müjdelenmiştir.

Kuşkusuz Allah’ın peygamberleri ve salih müminleri Kuran’da bu ifadelerle övmüş olması, onların ne kadar şerefli bir makama sahip olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Allah’ın bir insana, kendisinden razı olduğunu, onu üstün bir makama yükselttiğini, ‘dost edindiğini’ Kendisi’ne yakın kılınanlardan, hayırlı olanlardan olduğunu bildirmiş olması, hakkında ‘o ne güzel kuldu’ diye bahsetmesi çok büyük bir lütuf ve çok şerefli bir karşılıktır.

İman eden her insan, Allah’ın bu lütfuna erişerek Rabbimiz’in yakınlığını, dostluğunu, sevgisini ve rızasını kazanabilmeyi gönülden ister. Ancak bunun için insanın, Allah’ın peygamberlerini lütuflandırdığı bu nimetleri kendisinden kesinlikle uzak görmemesi, Rabbimiz’in rahmetinin ve fazlının çok geniş olduğunu bilmesi gerekmektedir. Allah, insanların Kendisi’ne gönülden yönelerek talep ettikleri her türlü isteklerine karşılık vereceğini bildirmiştir. Bu nedenle kadın olsun erkek olsun, her insanın peygamberlerin bu üstün makamına ulaşabilmeyi hedeflemesi ve bunun için samimi bir çaba harcaması gerekmektedir.

Kuran’da, “Ama Biz’den kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar; işte, onlar, ondan uzaklaştırılmışlardır.” (Enbiya Suresi, 101) ayetinde, Rabbimiz’in Katından kendilerine güzellik geçen insanlardan bahsedilmiştir. Allah kadın ya da erkek ayrımı yapmadan insanın önüne, bu kimselerden olabilme fırsatını sunmuştur. İnsanın yapması gereken, Allah’a gönülden bir sevgiyle bağlanmak, O’nu herşeyin üstünde tutarak Rabbimiz’in razı olacağı bir yaşam sürmektir. Bu samimi imanı yaşayan her insan, Allah’ın dilemesiyle, Allah Katında en güzel karşılığı bulacaktır.

http://www.kurandakadin.com/7.html

posted in KADINLAR | 0 Comments

19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’A GÖRE İDEAL MÜSLÜMAN KADIN KARAKTERİ

İmanın bir kadını ne kadar hayırlı bir insan haline getirdiğine Allah Kuran’ın “Müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir cariye, -hoşunuza gitse de- müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir köle, -hoşunuza gitse de- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar, ateşe çağırırlar, Allah ise Kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır. O, insanlara ayetlerini açıklar. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler.” (Bakara Suresi, 221) ayetiyle dikkat çekmektedir. Bir insanın kişiliğini güzelleştirip üstün hale getiren, karakterini sağlamlaştıran, ahlakını güzelleştiren, tavırlarını etkileyici kılan asıl olarak o kişinin imanı, Allah korkusu ve takvasıdır. İnsanın sahip olduğu tüm özelliklere anlam kazandıracak olan, imanıdır. Bu Allah’ın, Kuran ile bildirdiği önemli bir sırrı, insanların dikkatle düşünüp öğüt almalarını gerektiren önemli bir bilgidir.

Kuran ahlakı, tüm insanlara olduğu gibi, kadınlara da olabilecek en güçlü, en sağlam ve en güzel kişiliği kazandırır. Allah’ın, “… Hayır, Biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz…” (Müminun Suresi, 71) ayetiyle bildirdiği gibi, Kuran ahlakı insanlara ‘şan ve şeref’ kazandırmaktadır. Dolayısıyla bu ahlakı yaşayan bir kadın, saygı duyulacak, onurlu ve vakarlı bir karaktere sahip olur.

Önceki bölümlerde dikkat çekildiği gibi, Allah Kuran’da kadın ve erkek için ayrı birer karakter belirtmemiş, tüm insanları tek bir Müslüman karakterine uymaya çağırmıştır. Müslüman, Allah’tan korkan, her işinde Allah’ın rızasını arayan, dünya hayatının geçici, ölümün ise yakın olduğunu bilip, ahireti hedefleyen insandır. Kadın ya da erkek olsun, tüm Müslümanlar Kuran ahlakını en güzel şekilde yaşamaya gayret ederler. Bu ahlakı yaşayan kadınlar ise, cahiliye toplumlarında kadın ya da erkek karakterinde görülen tüm zaaflardan, zayıflıklardan, saplantılardan ve tavır bozukluklarından kurtulmuş, bunların yerine imanın getirdiği güçlü bir karakter geliştirmişlerdir. İman sahibi insanlar, yaşadıkları toplumdan, ailelerinden ya da arkadaş çevrelerinden aldıkları telkinler her ne olursa olsun, bunları bir kenara bırakır ve Kuran’da belirtilen Müslüman karakterini yaşarlar. İşte mümin bir kadın da karakterini Allah’ın beğendiği ve hoşnut olacağı ahlakı ölçü alarak, Kuran’a göre belirler.

 

Hz. Meryem, bu kişiliği yaşayan kadınların en güzel örneklerindendir. Kitabın önceki bölümlerinde daha detaylı olarak değinildiği gibi, Hz. Meryem cahiliye ahlakını yaşayan bir toplum içerisinde pek çok zorlu imtihanla karşı karşıya kaldığı ve tüm bunlara tek başına karşı koymak durumunda olduğu halde, çok güçlü ve dirayetli bir karakter sergilemiştir. İslam ahlakının, Allah’a gönülden bir imanın, derin bir tevekkül ve teslimiyetin kendisine verdiği güç ile her işinde daima üstün gelmiştir. Karşılaştığı tüm zorluklara rağmen onurunu ve vakarını korumuş, bu özellikleriyle insanlar arasında dikkat çeken bir kişilik ortaya koymuştur.

İman eden tüm kadınlar Hz. Meryem’in bu güzel ahlakını ve üstün kişiliğini kendilerine örnek almalı ve Kuran’da bildirilen ideal Müslüman karakterine ulaşabilmek için samimi bir çaba içerisine girmelidirler.

İlerleyen satırlarda Allah’ın Kuran’da bildirdiği ‘ideal Müslüman kadın karakteri’nin en temel özelliklerine değinerek, bu karakterin cahiliye inançlarının şekillendirdiği kadın karakterinden ne kadar farklı ve güçlü bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyacağız.

 

MÜSLÜMAN KADIN ALLAH’A TESLİM OLMUŞTUR

Müslüman bir kadın Allah’a samimi bir kalple iman etmiş ve derin bir Allah korkusuyla boyun eğmiştir. Allah’tan başka bir İlah olmadığını, O’nun tüm varlıkların tek hakimi ve herşeyin üstünde, sonsuz güç sahibi olduğunu kavramıştır. Bu nedenle yalnızca Allah’tan korkar ve yalnızca O’nun rızasını hedefler. Yalnızca Allah’a ibadet eder, O’nu dost edinir ve sadece O’ndan yardım ister. Kendisine isabet edecek bir güzellik varsa bunu ona ancak Allah’ın verebileceğini ve aynı şekilde kendisine ulaşacak bir kötülük varsa bunu da Allah’ın engelleyebileceğini, kendisini ancak Allah’ın koruyabileceğini bilerek yaşar. Sadece Allah’a muhtaç olduğunu, kendisini hayatta tutan, ona nimetini ve yardımını ulaştıran, koruyup kollayan tek gücün Allah olduğunu bilir. Dolayısıyla hiçbir zaman için insanlara yönelik bir beklenti içerisinde olmaz.

 

Allah’a, kalbinde hiçbir kuşkuya yer vermeden iman etmiştir. İmanındaki bu samimiyetini hayatının sonuna kadar, her an sürdürür; hayatının her aşamasında, her ne zorlukla karşılaşırsa karşılaşsın, Allah’a olan bu samimi inancından vazgeçmez. Nimet içerisinde olduğunda Allah’a karşı nasıl şükredici, hoşnutluk dolu bir yakınlık içerisindeyse, şartlar aksine döndüğünde de aynı teslimiyeti göstermeye devam eder. Rabbimiz’in kullarına olan sonsuz sevgisinden, rahmetinden, esirgeyiciliğinden ve bağışlayıcılığından emin, tevekküllü bir tavır içerisinde olur.

Bir zorlukla karşılaştığında, Allah’ın Kuran’da her zorlukla beraber bir kolaylık kılacağını bildirdiğini, önemli olanın ise bu zorluk anında kişinin Allah’a olan sevgisinde teslimiyetinde ve güveninde kararlılık göstermesi olduğunu bilir. Allah’ın adaletinden, her olayı hayır ve hikmetle yarattığından emindir ve Allah’ın vaadinden asla dönmeyen olduğunu bilir. Karşılaştığı zorluklar uzun süre devam etse bile, hiçbir zaman için ümitsizliğe kapılmaz, Allah’ın yardımından asla şüpheye düşmez. Güzel bir sabır ve teslimiyetle, Allah’ın kendisine verdiğiyle yetinir ve bunda kendisi için bir hayır olduğunu kesin olarak bilir. Allah’ın bu konuda Kuran’da bildirdiği örnekleri hatırından çıkarmaz; zorluklarla karşılaştıkları zaman ümitsizliğe kapılanların teslimiyetsizliğini bilir. Kendisine, her ne zorlukla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar “… Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir” (Şuara Suresi, 62) diyerek Allah’a tevekkül eden peygamberlerin üstün ahlakını örnek alır. Hayatı boyunca karşısına çıkan her olayda Allah’ın rahmetini, yakınlığını, sevgisini, yardımını ve dostluğunu görebilen bir iman derinliği içerisinde olur.

Mümin kadınların gösterdikleri bu ahlakın üstünlüğü, cahiliye inançlarıyla şekillenen kadın karakteri ile kıyaslandığında çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Cahiliye ahlakını benimseyen kimi kadınlar, hayatları boyunca karşılaştıkları her detayı yaratanın Allah olduğunu ve bunların her birinde pek çok hayır ve hikmet gizlendiğini düşünmedikleri için yaşadıkları olaylar karşısında gereken teslimiyeti gösteremezler. Nitekim cahiliye kadın karakterinin en bilinen özelliklerinden biri, zorluk ve sıkıntılar karşısında gösterilen tahammülsüz, sabırsız, ortalığı telaşa veren, kargaşa oluşturan tavırlardır. Hatta bu nedenle çoğu zaman insanlar, kendilerine yük olmamaları için kadınları, sıkıntıyla karşılaşma olasılığı bulunan ortamlardan uzak tutmaya büyük özen gösterirler. Cahiliye kadın karakterinin bu önemli özelliği bu güne kadar pek çok filme ya da romana konu olmuş, çok bilinen bir gerçektir. Allah’a güvenip teslim olmadıkları için, zorluklara, sıkıntılara karşı koyabilecek gerçek sabrı ve gücü kendilerinde bulamazlar. Güçleri, ancak bu zorluğa dayanmanın sonunda elde edebilecekleri menfaatlerin büyüklüğü kadar olabilmektedir.

 

İman eden bir kadın ise gücünü imanından ve Allah’ın rızasını kazanma konusundaki kesin kararlılığından aldığı için, dayanıklılığı çok kuvvetli olur. Allah Kuran’da müminlerin, bu ahlaklarını “… Hiç şüphesiz Allah’ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk.” (Enam Suresi, 71) sözleriyle dile getirdiklerini bildirmektedir. Buna karşılık Allah, tam bir teslimiyetle Kendisi’ne teslim olan kullarını şöyle müjdelemektedir:

Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah’a varır. (Lokman Suresi, 22)

Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah’a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 112)

 

 

MÜSLÜMAN KADININ REHBERİ KURAN VE PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN SÜNNETİDİR

İman eden tüm insanlar gibi, Müslüman kadının da tek rehberi Kuran-ı Kerim ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetidir. Mümin kadın tüm kişiliğini, karakter özelliklerini, yaşam tarzını, ideallerini, isteklerini, tavırlarını ve ahlakını Kuran’a ve Peygamberimiz (sav)’in tavsiyelerine göre belirler. Allah, müminler için en doğru ve en güzel hükümlerin Kuran’da olduğunu “… Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?” (Maide Suresi, 50) ayetiyle insanlara bildirmiştir. Yine bir başka ayette ise Allah, Kuran’ın iman edenler için her konuda yol gösterici bir kitap olduğunu şöyle haber vermiştir:

… Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl Suresi, 89)

Peygamber Efendimiz ise, “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Resulü’nün sünneti”21 sözleriyle, Müslümanların en önemli iki yol göstericisinin Kuran-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin sünneti olduğunu hatırlatmıştır.

 

Kuran ve Peygamberimiz (sav)’in sünneti, iman eden bir kadının hayatı boyunca her konuda yol göstericisidir. Cahiliye toplumlarında kadınların genel olarak benimsedikleri ahlaka bakıldığında ise, bu kimselerin alışanlıklarına ya da nefislerinin isteklerine göre hareket ettikleri görülür. Çocukluk yıllarından itibaren göstermeleri gereken karakter ile ilgili olarak aldıkları telkinler, bu kimselerin neredeyse yegane yol göstericileri haline gelmiştir. Çevrelerinde yaşayan kadınların hep aynı tavırları göstermeleri, aynı konuşmaları yapmaları, filmlerde, romanlarda kadınların hep aynı karakteri göstermeleri, kadınlardan bahsedilirken hep aynı ortak karakterin dile getirilmesi, bu kişiler için bu karakteri adeta bir alışkanlığa dönüştürmüştür. Dolayısıyla onlar için yol göstericileri, tüm kadınların genel uygulamaları ve nefislerinin o anki istekleri olmuştur. Herhangi bir olay karşısında verecekleri tepki, alacakları karar, gösterecekleri tavır ve hatta kimi zaman söyleyecekleri sözler bile genel çatısıyla bellidir. Ancak önemli olan ise, yol göstericilerinin tümüyle batıl oluşu ve kendilerini de yanlış bir yola sürüklüyor olmasıdır.

Mümin kadınlar ise, her işlerinde Kuran’ı rehber edindikleri ve Peygamberimiz (sav)’in ahlakını örnek aldıkları için, daima isabetli tavırlarda bulunur, hikmetli kararlar alır ve bundan dolayı yaptıkları her işte en iyi neticeleri alırlar. Bunun da ötesinde, cahiliye ahlakının kadınlara yaşattığı tüm huzursuzluklardan ve sıkıntılardan uzak bir yaşam sürerler. Allah’ın, “Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” (Nahl Suresi, 97) ayetiyle mümin kadınlara ve mümin erkeklere vadettiği gibi, güzel bir hayat yaşarlar.

 

MÜSLÜMAN KADININ İDEALLERİ BÜYÜKTÜR

Cahiliye ahlakının insanlara kazandırdığı kadın karakterinin önemli özelliklerinden biri, bu kimselerin ufuklarını olabildiğince daraltmış, ideallerini, düşüncelerini ve yaşam tarzlarını olabildiğince dar bir alan ile sınırlandırmış olmalarıdır. Bu karakteri benimseyen kadınların toplum tarafından kendilerine öngörülen belli başlı birtakım görev ve sorumlulukları vardır. Onlardan beklenilen aslında sadece bunları en iyi şekilde yerine getirebilmeleridir. Bunların dışında farklı ideallere sahip olmaları ya da farklı konularda kendilerini geliştirmeleri için ise, genellikle kadınlara çok fazla imkan tanınmamaktadır. Kadınlar ancak bu durumun şuuruna vardıkları ve yaşamlarını daha farklı ve daha büyük idealler üzerine kurma ihtiyacını duydukları takdirde kendilerini geliştirip düşünce ufuklarının sınırlarını genişletebilmektedirler.

Kadın için öngörülen başlıca sorumluluklar ise genellikle ailesini ve evini maddi ve manevi açıdan iyi bir şekilde idare edebilmesi ve çocuklarını yetiştirmesidir. Bunların dışında kimi kadınların çocukluk yıllarından itibaren almış oldukları telkinler doğrultusunda ilgilendikleri konular ise tümüyle kendilerine yöneliktir. Bunlar da genellikle saçları, makyajları, kıyafetleri, modaya uyup uyamadıkları gibi fiziksel bakımlarına ilişkin konular, ev temizliği, arkadaş toplantıları gibi faaliyetlerle sınırlıdır. Elbette insanın ailevi sorumluluklarını yerine getirmesinde, kendisine yönelik ihtiyaçlarını gidermekle ilgilenmesinde ya da evinin temizliğini sağlamasında bir yanlışlık yoktur. Yanlış olan, yaşadığı hayatın ve üstlendiği sorumlulukların sadece bunlarla sınırlandırılmış olması ve bunu ne amaçla yaptığının farkında olmamasıdır.

Allah insanı belirli bir amaç üzerine yaratmış, onu yükümlü kıldığı sorumlulukları Kuran ile kendisine bildirmiştir. Müslüman bir kadın herşeyden önce kendisini yaratan, ona bir ömür süresi kılan, yaşadığı her an onu koruyup kollayan, nimetleriyle lütuflandıran Rabbimiz’e karşı sorumludur. Allah’ın Kuran ile insanlara bildirdiği ahlakı yaşamakla, Allah’a ibadet ve kulluk etmekle, O’nun rızasını kazanacak işler yapmakla yükümlüdür. Cahiliye inançları nedeniyle, güzel ahlakın kendilerine getireceği huzur ve mutluluktan uzak bir yaşam süren insanlara Kuran ahlakını anlatıp, onların Allah’ın rızasına, rahmetine, cennetine kavuşmaları için elinden gelen çabayı göstermekle görevlidir. İnsanlara şeytanın sunduğu, kaos ve karmaşanın hakim olduğu, sevgi, saygı, dostluk gibi nimetlerin gereği gibi yaşanamadığı karanlık ruh halinden kurtulmanın yolunu göstermek için samimiyetle gayret sarf etmelidir.

 

Allah Kuran’ın “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına mücadele etmiyorsunuz?” (Nisa Suresi, 75) ayetiyle insanlara, dünya üzerindeki sıkıntı ve zorluk çeken güçsüz konumdaki insanların durumunu hatırlatmış, onlara yardım etmenin ve yol göstermenin, vicdan sahibi insanlar için bir yükümlülük olduğunu bildirmiştir.

Allah bir başka ayette ise, “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” (Nisa Suresi, 36) sözleriyle müminlerin yükümlülüklerinin sadece kendileri olmadığını, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa ve daha bunlar gibi muhtaç konumda olan pek çok insana yardım elini uzatmakla da sorumlu olduklarını hatırlatmıştır.

Müslüman kadın tüm bu sorumluluklarının bilincinde olan insandır. Bundan dolayı da hiçbir zaman için sadece kendi ihtiyaçlarının peşine düşüp, yalnızca kendisini ilgilendiren birkaç sorumluluğu yerine getirip Allah’ın bildirdiği bu yükümlülükleri göz ardı edemez. Hayata dair ideallerini, düşüncelerini sadece bu şekilde sınırlandırmaz. Dünyanın dört bir yanındaki zorluk içerisindeki insanların, açlık çeken, salgın hastalıklarla mücadele eden, savaş ve çatışma ortamlarının zorluğunu yaşayan çocukların, kadınların, yaşlıların tüm sıkıntılarını adeta kendi sorunuymuş gibi düşünüp onlara çözüm ulaştırabilmek için elinden gelen gayreti gösterir.

Bunun dışında, günlük hayatında karşısına çıkan meselelerde de, her konuya gerçekten hak ettiği kadar değer verir. Asıl amacının Allah’ın rızasını kazanmak, O’nun beğendiği ahlakı yaşamak ve insanlara da gerçek huzuru ve mutluluğu yaşayabilecekleri bu ahlakı anlatmak olduğunu bilir. Bu nedenle de, kimi kadınların günlük hayatlarında karşılaşıp da çok önemli gördükleri, gözlerinde büyütüp tasalandıkları, dert edindikleri pek çok konunun, insanın gerçek amacının yanında, ne kadar sıradan ve ne kadar önemsiz konular olduğunu bilerek hareket eder.

MÜSLÜMAN KADIN ASİLDİR

Allah Kuran’ın “Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim verene’, sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır.” (Şems Suresi, 7-10) ayetleriyle, kontrol altına alınmadığı takdirde, nefsin insanı sınır tanımaz kötülüklere sürükleyeceğine dikkat çekmiştir. Allah korkusu ve ahiret inancı, insanlara nefislerinde bulunan bu kötülüklerden sakınacak gücü ve aklı kazandırır.

Bu özellikler olmadığı takdirde ise, bir insan Allah’ın ahirette kendisini, dünya hayatında gösterdiği tavırlardan sorumlu tutacağını düşünmeden hareket eder. Bu durumda da nefsinin isteklerini yerine getirmekte bir sakınca görmez. İçinden gelen tavır her ne kadar kötü de olsa, bundan sakınması için kendisine geçerli bir sebep bulamaz. O anda nefsi öfkelenmesini ilham ediyorsa hemen bu telkine kapılır. Ya da kıskançlık telkini verip, buna bağlı olarak karşı tarafa kötü bir davranışta bulunmasını telkin ediyorsa, bunu da hemen uygular. Kızgınlığını ya da kıskançlığını imalı sözler söyleyerek, alay ederek, iftira atarak, yalan söyleyerek, entrika yaparak, ikiyüzlü bir tavır sergileyerek göstermesini ilham ediyorsa tüm bunları hiç düşünmeden hemen dışa vurur. Allah’a hesap vereceğini düşünmediği için de tüm bu tavırları uygulamakta hiçbir sakınca görmez.

 

Oysa bunların hepsi, Allah’ın ayette bildirdiği gibi, nefsin insanları çağırdığı sınır tanımaz kötülüklerindendir. İnsan nefsinin telkinlerine uyarak hareket ettiğinde, insanların gözünde hiçbir şekilde büyümez, aksine küçülür. İçinden gelen duyguları, kötü olduğunu bildiği halde kontrol altına alamamış olmaları bu insanların zayıflıklarını ve vicdanlarını kullanmadıklarını ortaya koyar. Olgun olamamak, nefsinin istekleriyle çatıştığında akılcı ve makul tavırlar sergileyememek insanları küçük düşüren tavırlardır. Oysa ki ‘asil ve güzel olan’, Allah’ın yine ayette belirttiği gibi, nefsin tüm bu kötülük telkinlerine karşı ‘ondan sakınmak ve vicdana uygun bir tavır sergilemek’tir. Bu, emek gerektiren ama aynı zamanda da insanı yücelten, büyüten, insanların saygısını ve sevgisini kazandıran bir ahlaktır.

Müslüman kadın bu asaleti gösteren, basit tavırlara, küçük çıkarlara tenezzül etmeyen bir karaktere sahiptir. Allah Kuran’ın “Onun gömleğinin arkadan çekilip-yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): “Doğrusu, bu sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür” dedi.” (Yusuf Suresi, 28) ayetiyle kadınların ‘düzen kurmaya yatkın’ karakter yapılarına dikkat çekmiştir. Cahiliye ahlakını yaşayan kimi kadınlar, olaylar karşısında akılcı çözümlere başvurmak yerine, bunları düzen kurarak, entrika çevirerek, yalan söyleyerek halletmeye çalışırlar. Şeytanın telkinlerine uydukları için, dürüstlükle, açık yüreklilikle, samimiyetle çözümlenebilecek konularda içten pazarlıklı, ikiyüzlü ve sinsi yöntemlere başvurabilirler. İman sahibi bir kadın ise, Allah korkusu nedeniyle, cahiliye kadınlarının bu ahlakından tamamen uzaktır.

 

Cahiliye ahlakını benimseyen kadınlarda görülebilen özelliklerden bir diğeri ise, kıskançlıktır. Allah Kuran’ın “De ki: Sabahın Rabbine sığınırım. Yarattığı şeylerin şerrinden, Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, Düğümlere üfüren-kadınların şerrinden, Ve hased ettiği zaman, hasetçinin şerrinden.” (Felak Suresi, 1-5) ayetleriyle, kıskanç kimselerin şerrinden sakınılmasına dikkat çekmiştir. Cahiliye toplumlarında kimi kadınlar, bu ahlakı çok yoğun olarak yaşarlar. Bu da beraberinde onlara şüpheci tavırları, sebepsiz kaprisleri, küskünlükleri ve sonu olmayan tartışmaları getirir. Onları huzursuz ve mutsuz bir hayata sürükler. Kıskançlıkları yüzünden hem kendilerine, hem çevrelerindekilere, hem de sevdikleri insanlara maddi manevi büyük zararlar verirler. İman sahibi bir kadın ise, bu özelliğin insanı hem dünyada hem de ahirette küçük düşüreceğini ve büyük kayıplara uğratacağını bilerek, nefsinin bu özelliğinden samimiyetle sakınır.

Cahiliye toplumlarında bazı kadınların gösterdikleri tavır bozukluklarından biri de alaycılıktır. Allah, “Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi ‘olmadık-kötü lakablarla’ çağırmayın…” (Hucurat Suresi, 11) ayetiyle, birbirleriyle alay etmeye, kötü lakaplar takarak küçük düşürmeye yönelik tavırlarına karşı kadınları uyarmıştır.

Cahiliye ahlakının meydana getirdiği kadın karakterinde ahirette alınacak karşılık düşünülmediği için alay etmekte, insanların kusurlarını bir eğlence konusu haline dönüştürmekte bir mahsur görülmez. Bunda ciddi anlamda bir kötülük olmadığı öne sürülür ve alay bir çeşit ‘espri tarzı’ olarak değerlendirilir. Kimi zaman da insanlara yönelik alaycı tavırlar konuşarak değil, kaş göz işaretleri, imalı birtakım yüz mimikleri ya da el hareketleriyle ifade edilir. Bazen de bu mimiklerin yerini, fısıltıyla yaptıkları konuşmalar alır.

İman sahibi bir kadın ise, bu ve benzeri tavırların hiçbirine tenezzül etmez. Tüm bunların Allah’ın razı olmayacağı, insanı küçük düşüren, asaletten uzaklaştıran ve kişiliğini zedeleyen davranışlar olduğunu bilir. Kuran ahlakına uygun bir tavır içerisinde olmanın insanı daima en asil konuma getireceğini bilerek bu konuda kararlılık gösterir.

Bunların yanında, Allah bir başka ayette de, “Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir.” (Hucurat Suresi, 12) şeklinde bildirerek, ‘insanların gizli yönlerini araştırmanın, arkalarından çekiştirmenin’ yanlışlığını hatırlatmıştır.

Müslüman bir kadın, bu konuda da titizlik gösterir ve bu davranışlardan daima sakınır. Kuran ahlakını yaşaması nedeniyle her an asil ve vakarlı bir kişilik sergiler. Örneğin öfkelenecek bir tavır ile karşılaştığında öfkesini tutup yener. Ya da karşısındaki insanların bir kusurunu gördüğü zaman bunu asla alay konusu yapmaz, aksine en güzel şekilde telafi etmeye çalışır. Bir başkasının kendisinden üstün olan bir yönü varsa, buna karşı kıskançlık duymak yerine, onu güzel bir tarzda onore edip bu yönünü över. Karşılaştığı her tavra, olabilecek en asil karşılığı vermeye çalışır, Kuran ahlakına en uygun olan tavrı gösterir. Karşısındaki insanlar kendisine basit tavırlarla karşılık verseler bile, o yine de asil ve vakarlı tavırlarından ödün vermez, asaletinde kararlılık gösterir.

 

MÜSLÜMAN KADIN GÜÇLÜ VE İRADELİ BİR KARAKTERE SAHİPTİR

Cahiliye ahlakında güç genellikle para, şan şöhret, itibar, isim sahibi olmak, belli başlı bazı kavramlarla özdeşleştirilmiştir. Bunlardan en az biri elde edilebildiğinde güç sahibi olunacağına inanılır. Kimi zaman da bu özelliklere sahip olan kimselerin himayeleri altına girildiğinde insanların kendilerini güçlü hissedebilecekleri düşünülür. Oysa dünya hayatının her an elden gidebilecek geçici değerleriyle elde edilen bir güç, elbette aynı şekilde kolaylıkla yitirilebilir niteliktedir.

 

Müminler ise güçlerini imanlarından alırlar. Bundan dolayı hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, güçlerinde bir değişiklik olmaz. Bu, mümin kadının da karakterini belirleyen önemli bir özelliktir. Allah Kuran’da güçlü, hiçbir zaman için sarsılmayan onurlu kişilik yapılarına şöyle dikkat çekmektedir:

Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) Kendisi’nin onları sevdiği, onların da Kendisi’ni sevdiği müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise ‘güçlü ve onurlu,’ Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Maide Suresi, 54)

Allah’ın bu ayette bildirdiği önemli bir başka mümin özelliği de, iman edenlerin, insanların kınamalarından etkilenmeyen güçlü bir şahsiyete sahip olmalarıdır. Müminler, tarih boyunca pek çok peygamberin, yaşadıkları toplumlar tarafından çeşitli şekillerde suçlanıp kınandıklarını, eziyetlere maruz kaldıklarını, yurtlarından sürüldüklerini ve hatta bu nedenle öldürüldüklerini bilirler. Peygamberlerin tüm bu zorluklar karşısında göstermiş oldukları güçlü, dayanıklı ve sağlam kişiliği, sabrı, kararlılığı ve tevekkülü kendilerine örnek alırlar. Allah’ın “Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir.” (Al-i İmran Suresi, 186) ayetiyle bildirdiği gibi, dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak, müminlerin zorluk ve sıkıntılarla deneneceklerini, inkar edenlerden ‘eziyet verici’ sözler duyarak kınanabileceklerini bilirler. Tüm bunları, Allah’a karşı olan samimi imanlarını, teslimiyetlerini ve sadakatlarinin gücünü gösterebilecekleri olaylar olarak görüp şevkle karşılar ve güçlü bir irade gösterirler.

İman edip güzel amellerde bulunanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve zekatı verenler; şüphesiz onların ecirleri Rablerinin Katındadır… (Bakara Suresi, 277)

 

Hiçbir zaman cahiliye ahlakını yaşayan kadınlarda görülebilen zayıflıklara kapılmazlar. Bir kimsenin sözü, tavrı ya da eleştirisi, zayıflık gösterip güçsüz düşmelerine, cesaretlerinin kırılmasına neden olmaz. Alınganlık, kırılganlık gibi duygusal tepkiler vermeyi hiçbir zaman için kendilerine yakıştırmazlar. Her ne olursa olsun Allah’a tevekkül ederler. Başlarına her ne gelirse gelsin, Allah’ın sonsuz adaletli olduğunu, herşeyi görüp bildiğini, kimsenin ‘hurma çekirdeğindeki bir iplikçik’ kadar bile haksızlığa uğratılmayacağını bilmenin rahatlığını yaşarlar. (Nisa Suresi, 49) Allah’a teslim olurlar. Kendilerini kınayan kişi, bu bakış açısında haksız ise, bu haksızlığını Allah’ın mutlaka ortaya çıkaracağını bilir, bundan dolayı telaşa kapılmazlar

 

Kimi cahiliye kadınları ise, güç ve iradenin erkeklere ait olan özellikler olduğuna inanırlar. Erkeklerin, zorluklar ve sıkıntılar karşısında, hem kendileri hem de yanlarındaki kadınlar adına güç ve irade göstermekle sorumlu olduklarını düşünürler. Kadınların yapabilecekleri en iyi tavrın ise, onlara sığınmak ve onların akıllarına, iradelerine ve güçlerine teslim olmak olduğunu sanırlar. Bu nedenle, daima korunup kollanmayı beklerler. Özellikle de zorluk ve sıkıntı ortamlarıyla karşı karşıya kaldıklarında, mevcut güçlerini ve iradelerini de kaybeder, telaşa kapılırlar. Bu da akıllarının iyice karışmasına ve mantıklı düşünme yeteneklerini kaybetmelerine neden olur.

 

Bunun gibi, cahiliye ahlakını benimseyen kimi kadınlar, gösterdikleri bu zayıf kişilik nedeniyle, insanların kendileri hakkında ne düşündüğüne de gereğinden fazla önem verirler. Çoğu zaman sırf insanların gözüne girebilmek, onlar üzerinde olumlu bir izlenim bırakıp aralarında iyi bir yer edinebilmek için, yanlış olduğunu bile bile bazı tavırlarda bulunabilirler. Aynı şekilde, bu insanlar tarafından beğenilmediklerine, kınandıklarına ya da küçük görüldüklerine dair herhangi bir tepkiyle karşılaşacak, bu yönde herhangi bir söz duyacak olurlarsa da, büyük bir yıkıma uğrayabilirler. Önemli olanın Allah Katındaki değerleri olduğunu düşünmedikleri, bunun yerine sadece insanların rızasını hedefledikleri için, tüm yapıp ettiklerinin boşa gittiğine inanır ve büyük bir üzüntüye kapılırlar. Morallerinin bozulmasıyla birlikte de tüm güçlerini, iradelerini ve cesaretlerini yitirirler.

 

Müslüman bir kadın ise, doğru olduğunu bildiği bir konuda hiçbir zaman bir insanın kınamasından dolayı geri adım atmaz. Allah Kuran ayetleri ile insana doğruyu ve yanlışı tüm detaylarıyla bildirmiştir. Müslüman kadının ölçüsü Kuran’dır. Eğer Allah’ın Kuran’da bildirdiği ahlakı gösterdiği için çevresindeki insanlar tarafından kınanıyorsa, bu tam tersine onun bu yöndeki şevkini, iradesini ve isteğini daha da güçlendirir. Allah’ın rızasını kazanabilmesi onun için, insanların hoşnutluğunun ve düşüncelerinin çok üzerindedir. Çünkü insanı asıl olarak değerli kılan Allah Katındaki konumudur. Bunu belirleyen de onun Kuran ahlakına uygun hareket edip etmediğidir. Bu nedenle insanların ne dediğine ya da çoğunluğun kanaatine göre değil, Kuran ahlakına göre bir kişilik geliştirirler. Tek başlarına dahi kalsalar çoğunluğa uymaz, müstakil bir tavır gösterirler.

Kazasker Mustafa İzzet’in “Falaha hayrun hafizan ve hüve er hamürrahimiyn sadakallahülmuiyn”; “Allah en hayırlı koruyandır. O, merhametlilerin en merhametlisidir” yazılı eseri.

Bediüzzaman Said Nursi de sözlerinde bu konuya dikkat çekmiş, Allah’ın rızasına uygun hareket ettikten sonra insanların rızasının hiçbir önemi olmayacağını şöyle ifade etmiştir:

… Rıza-yı İlahî kâfidir. Eğer O yâr ise, herşey yârdır. Eğer O yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para değmez…22

Amelinizde Allah rızası olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti lazım gelirse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.23

Ey nefis eğer takva ve ameli salih ile Halikini razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur, o kafidir. Eğer halk da Allah’ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse iyidir. Şayet onların ki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünkü onlarda senin gibi aciz kullardır…”24

 

MÜSLÜMAN KADIN İTİDALLİ VE DENGELİDİR

Hayatı kendi belirledikleri kurallar doğrultusunda yaşayan insanlar, nefislerinin o anki istekleri doğrultusunda, kolaylıkla bu kurallarından tavizler verebilmektedirler. Hayatlarına yön veren ve kişiliklerinde süreklilik göstermelerini sağlayan mutlak olarak doğru olduğuna inandıkları bir yol göstericileri yoktur. Bundan dolayı kişilikleri zaman zaman değişkenlik gösterebilmektedir. Tavırlarında belirli bir istikrar bahsedebilmek mümkün olmaz.

Bu kimselerin tavırlarındaki değişkenliği belirleyen güç genellikle nefisleridir. Allah Kuran’da nefislerin bencil tutkulara yatkın olarak yaratıldığını bildirmektedir. İnsan eğer nefsinin kendisini yönlendirmesine izin verecek olursa, tüm tavırları bu bencil tutkuları doğrultusunda şekillenecektir. Bu bencil tutkular ise sabit, tutarlı ve dengeli bir kişilik sergilemesini etkileyecektir. İnsan nefsinin telkinleri sonucunda bir anda öfkelenebilecek, duygusallaşabilecek, küsüp darılabilecek, kıskançlık hissine kapılabilecek ve bunlara bağlı olarak da ani kararlar alabilecektir. Dolayısıyla kişiliği, çevresindeki insanlar için her zaman bir sürpriz olacaktır. Bir anı bir diğer anına uymayacaktır. Her an ruh hali, düşünceleri, duyguları, kararları ve bakış açısı değişebilecektir. Böyle bir insan ise, tutarsız ve dengesiz davranışlarıyla her zaman için çevresindeki insanlar üzerinde tedirginlik ve güvensizlik hissi oluşturacaktır.

Bu kişilik yapısına, dinden uzak yaşayan toplumlarda ortaya çıkan kadın karakterinde rastlamak mümkündür. Kuran ahlakının kazandırdığı bakış açısından uzak oldukları için, bu kimseler kadın karakterine yakıştırılan duygusallığı tümüyle kabullenir ve bu tavrın tüm hayatlarını yönlendirmesine izin verirler. Bu da onları akılcılıktan uzaklaştırır ve bazı dengesiz tavırlar içerisine sürükler.

 

Müslüman kadının rehberi ise Kuran’dır. Allah Kuran’da nefsin kişiyi daima kötülüğe çağıracağı ve şeytanın da insanı tutarsızlığa, akılsızca hareket etmeye ve hırslarının, tutkularının gerektirdiği şekilde hareket etmeye zorlayacağı konusunda insanları uyarmıştır. Tüm bunlara karşılık, kendisine Kuran’ı rehber edinen, vicdanının sesi doğrultusunda hareket eden insanların ise, ideal bir kişilik kazanacaklarını, hem dünyada hem ahirette üstün konuma geleceklerini hatırlatmıştır.

Müslüman kadın, Allah’ın gösterdiği yola uyması sebebiyle bu güçlü ve üstün kişiliği kazanmıştır. Rehberi Kuran olduğu için olaylar karşında göstereceği tavırlar, vereceği tepkiler hep İslam ahlakına göre olur. Bu da ona itidalli ve dengeli bir kişilik kazandırır. Nasıl hareket edeceği, olayları hangi bakış açısıyla, nasıl bir mantık örgüsüyle değerlendireceği çevresindekiler için hiçbir zaman sürpriz olmaz. Aklı, vicdanı, tavırları, konuşmaları hep Kuran ahlakının getirdiği istikrarı yansıtır. Bundan dolayı da güvenilir bir karaktere sahiptir. Ahlakındaki ve kişiliğindeki bu tutarlılık nedeniyle cahiliye toplumlarında ön plana çıkan kadın karakterinden çok uzak bir tavır sergiler.

 

MÜSLÜMAN KADIN DUYGUSAL BİR KİŞİLİK GÖSTERMEZ

Duygusallık, din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda olumsuz bir tavır olarak algılanmaz. Hatta duygusallığın aslında her insanın karakterinde az çok olması gereken önemli bir özellik olduğuna inanılır. Bu düşünceye göre duygusallığın neden olduğu tavırlar, yaşanması gereken insani duygulardır. Bu nedenle duygusallıktan kaynaklanan ‘alınma, yakınma, darılma, ağlama, içine kapanma, durgunluk, kıskançlık, kızgınlık‘ gibi tavır bozukluklarının, ‘insanın içinden gelen duygular’ olduğunu öne sürerek olabildiğince teşvik ederler.

Oysa bu düşünce tümüyle yanlıştır. Özellikle de cahiliye toplumlarında yaşanan kadın karakterinde görülen duygusallık, insanın zayıf bir kişilik göstermesine neden olur. Kişi olaylar karşısında duygularının kendisini yönlendirdiği şekilde hareket ettiği için akılcılıktan büyük ölçüde uzaklaşır. Mantıklı ve doğru düşünemeyecek, isabetli çıkarımlar yapamayacak hale gelir.

Müslüman kadın, tüm hayatını ve kişiliğini Kuran’a göre belirlemesi sebebiyle, nefsin bu özelliği ve ona karşı nasıl bir mücadele verilmesi gerektiği konusunda en doğru bilgilere sahiptir. Duygusallığın, insanın aklını perdelediğini, doğru düşünebilmesini, gerçekleri olduğu gibi görebilmesini engellediğini, insanı zayıf, dirençsiz ve güçsüz hale getirdiğini bilir. Ayrıca cahiliye ahlakının getirdiği kadın karakteriyle özdeşleşen duygulanmak, üzüntüye kapılmak, ağlamak, söylenmek, öfkelenmek, kıskançlığa kapılmak, içine kapanmak gibi tavırların, iman sahibi bir insanın karakteriyle bağdaşmayacak özellikler olduğunun da şuurundadır. Çünkü tüm bu tavırlar, Allah’ın beğenmediği ve sakınılması gereken davranışlardır. Bu olumsuz tavırların her biri, insanın temeldeki bazı inanç bozukluklarından ve birtakım gerçeklerin yeteri kadar şuuruna varamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Kolaylıkla hüzne kapılan, ağlayan, öfkesine yenik düşen, kıskançlığa kapılan, durgunlaşıp sessizleşen, içlerine kapanan insanlar, Allah’ın gücünün, herşeyi hayır, hikmet ve adaletle yarattığının, istediği an istediği herşeyi gerçekleştirebileceğinin, insanların dualarına karşılık vereceğinin bilincinde değillerdir. Olaylar karşısındaki tüm üzüntüleri, öfkeleri, kıskançlıkları hep bu bakış açısındaki yanlışlıklardan ve inanç bozukluklarından kaynaklanmaktadır.

 

Allah’a gönülden bir bağlılık, içten bir teslimiyet, her olayın Allah’ın kontrolünde olduğunu bilerek, herşeyi hayır gözüyle değerlendirmek, insanın duygularına kapılıp olumsuz tavırlarda bulunmasını engeller. Müslüman bir kadın Allah’a olan güçlü sevgisi ve derin Allah korkusu nedeniyle duygusallığın neden olduğu tüm tavır bozukluklarından titizlikle sakınır. Müslüman kadın, Allah’ın “Ve onlar: “Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl,” diyenlerdir.” (Furkan Suresi, 74) ayetiyle bildirdiği şekilde, tüm tavırlarıyla, kişiliğiyle, yüksek ahlakıyla insanlara örnek olmayı hedefleyen bir insandır. Bu da ona hiçbir olay karşısında yıkılmayan güçlü bir kişilik kazandırır.

Mümin kadınlar, özellikle kadın ahlakında yaygın olarak görülen bu tavırdan sakınıp güçlü bir kişilik sergilemenin, bu karakteri benimseyen kadınlar için güzel bir örnek olacağını bilir, bu şuur ve sorumluluk bilinciyle hareket ederler. Allah’ın “… Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.” (Haşr Suresi, 9) ayetiyle bildirdiği gibi, nefislerini kötülüklerden arındırdıkları için dünyada ve ahirette nimete, huzura kavuşur ve mutluluğu en güzel şekilde yaşarlar. Duygusallığın insanlara yaşattığı tüm sıkıntılardan, üzüntülerden uzak kalmış olurlar.

MÜSLÜMAN KADIN SAMİMİ VE DOĞAL BİR KİŞİLİĞE SAHİPTİR

Samimiyet, insanın içiyle dışının bir olması, kalbinde hissettiklerini karşısındaki insana da olduğu gibi yansıtması, alabildiğine dürüst, açık ve net olmasıdır. Gerçek düşüncelerini ve gerçek kişiliğini hiç saklamadan, hiç hesap yapmadan, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmadan açıkça ortaya koymasıdır. Samimiyetin önemli bir özelliği ise, kalpte yaşanmadığı takdirde dışarıya karşı hiçbir şekilde taklidinin yapılamamasıdır. Samimi insanın tüm tavırları doğal ve içinden geldiği şekildedir ve bu doğallık da insanlar üzerinde çok derin ve olumlu bir etki oluşturur. Samimi insanın bakışları, konuşmaları, üslubu, mimikleri çok doğal ve etkileyicidir.

Ancak pek çok insan samimiyetin bu gücünden ve etkisinden habersizdir. Bu nedenle de, ancak samimiyet ile kazanılabilen bu özellikleri çok farklı tavırlarda ararlar. Kimi insanlar karşılarındaki kişileri etkilemek için yapmacıklığa başvururlar. O kişinin en çok hangi tavırlardan, hangi düşüncelerden etkileneceğini düşünüyorlarsa, içlerinden gelmediği ya da o şekilde düşünmedikleri halde, karşı tarafı hoşnut edebilmek için o şekilde görünmeye çalışırlar. Çevrelerindeki insanların birbirlerinden çok farklı karakter özelliklerine sahip olmaları nedeniyle de, her birinin yanında farklı bir kişiliğe bürünmeye, farklı tavırlar sergilemeye, farklı düşünceleri savunuyormuş gibi görünmeye çalışırlar. Oysa bu çok samimiyetsiz bir yaklaşımdır ve insanı ikiyüzlü davranmaya yöneltir. Sonuçta tüm bu sahte tavırlar ve düşünceler, kişinin gerçek karakterini yansıtmadığı için karşı taraf üzerinde beklenilen etkiyi oluşturmaz. Hatta tam tersine iticilik, soğukluk ve uzaklık meydana gelir. Bu kişinin gerçek kişiliğini gizlediğini ve her tavrının yapmacık olduğunu bilmek, karşısındaki kişi üzerinde bir tedirginlik oluşmasına neden olur.

Allah Kuran’da, kendilerini insanların rızasını ve hoşnutluğunu kazanmaya adamış bu insanların durumunu şöyle bir örnekle açıklamıştır:

Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah’ındır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 29)

Allah’ın Kuran’da bildirdiği gerçeklerden uzak yaşayan cahiliye insanları, samimiyetsizliğin Allah Katındaki ve insanlar üzerindeki karşılığını gereği gibi düşünmedikleri için yapmacık tavırlara bürünmekte bir sakınca görmezler. Yapmacıklık özellikle de cahiliye toplumlarındaki kadın karakterinde görülebilmektedir. Kimi kadınlar arkalarından konuştukları, aslında hiç hoşlanmadıkları, saygı duymadıkları insanların yüzlerine karşı ortak menfaatleri nedeniyle, samimiyetsiz bir sevgi ve ilgi gösterebilirler. Çekinmeden birbirlerine yalan söyleyip aldatabilir, bir insan hakkındaki olumsuz kanaatlerini gizleyip, sorulduğunda tam tersi yönde bilgi verebilirler. Aynı şekilde çok sevdikleri, değer verdikleri insanlara karşı çeşitli sebeplerle bu duygularını gizleyip tam tersi bir izlenim de vermeye çalışabilirler.

 

Müslüman bir kadın ise kalbindeki Allah korkusu nedeniyle bu tür tavırlardan titizlikle kaçınır. Hiçbir zaman için küçük menfaatler uğruna insanların hoşnutluğunu kazanmaya çalışmaz. Tüm bunların, insanı hem Allah Katında hem de insanların gözünde küçük düşürecek basit tavırlar olduğunu bilir ve hiçbir zaman için tenezzül etmez. Amacı hayatının her anında Allah’ın rızasını kazanabileceği davranışlarda bulunabilmektir. Allah’ın beğendiği ahlakın ise ancak samimiyet ile yaşanabileceğini bilmektedir. Allah’ın “… O, sinelerin özünde olanı bilendir.” (Şura Suresi, 24) ayetiyle bildirdiği gibi insanların kalplerinde gizlediklerini bildiğinin şuurundadır. Allah bu gerçeği bir başka ayette “Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir.” (Taha Suresi, 7) şeklinde bildirmiştir. Bu nedenle insanın, kalbinde olanı çevresindeki insanlardan gizlemesinin kendisine hiçbir faydası olmaz. Allah bunu zaten bilmektedir. İnsanın, bu gerçeğe rağmen, insanları aldatmaya çalışması büyük bir samimiyetsizlik olur.

Bunun yanı sıra Müslüman kadın, insanların rızasını kazanmanın kişiye ne dünyada ne de ahirette bir fayda sağlamayacağını da bilmektedir. Allah Kuran’da Kendisi’ne şirk koşulmasını affetmeyeceğini bildirmiştir. Bu nedenle iman sahipleri şirkten ve insanların rızasını kazanmaya yönelik tüm tavırlardan titizlikle sakınırlar. Bu da, onların samimiyette bir ömür boyu kararlılık göstermelerini sağlar.

 

MÜSLÜMAN KADIN DÜRÜSTTÜR

Allah Kuran’ın “Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve sözü doğru söyleyin. Ki O ( Allah), amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Ahzab Suresi, 70-71) ve “… yalan söz söylemekten de kaçının.” (Hac Suresi, 30) ayetleriyle insanlara yalandan sakınıp doğru söz söylemelerini hatırlatmıştır. Allah, gerçekleri ters yüz ederek yalan söylemenin pek çok kötülüğü de beraberinde getirip kişiyi şeytanla dostluğa sevk ettiğini bildirmiştir:

Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, ‘gerçeği ters yüz eden,’ günaha düşkün olan her yalancıya inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve çoğu yalan söylemektedirler. (Şuara Suresi, 221-223)

 

Müslüman kadın, Allah’ın “Kahrolsun, o ‘zan ve tahminle yalan söyleyenler'” (Zariyat Suresi, 10) ayetiyle bildirdiği gibi, yalanın Allah’ın beğenmediği ve yasakladığı bir tavır olduğunu bilerek hayatı boyunca bu tavırdan sakınır. İnsanın dünyada söylediği her sözün, ahirette karşısına çıkacağını bilir. Hayır adına söylenen her söz Allah’ın rahmeti ve nimetiyle karşılık görürken, yalan yere söylenen sözler de insanların üzerine büyük bir yük ve sorumluluk olacaktır. Bu nedenle mümin kadın her sözünü, ahirette Allah’a hesabını vereceğini düşünerek konuşur.

Yalan, ahirette insanı zarara uğratacaktır. Ancak dünya hayatında da insana hiçbir kazanç sağlamadığı da unutulmamalıdır. Yalan söz, insanı daima maddi ve manevi kayıplara uğratır. Yalan söyleyerek insanlara karşı ikiyüzlü ve samimiyetsiz bir tavrı benimseyen insanın yüzüne samimiyetsiz ve sahtekar bir ifade çöker. İçten içe insanları aldattığını, dürüst ve samimi olmadığını bildiği için, kendisine olan saygısını kaybeder. Aynı şekilde, yalan söyleyerek kandırdığını düşündüğü insanlara karşı olan saygısını da yitirir. Onların kendi samimiyetsizliğini fark edemediklerini düşünmesi, bu insanlara karşı kibirli bir bakış açısı geliştirmesine ve onları küçük görmesine neden olur. Ayrıca bir yalan, genellikle peşinden daha pek çok yalanı daha getirir. Kişi yalanını gizleyebilmek için her seferinde onu daha da geliştirmek zorunda kalır. Hayatı boyunca da sürekli olarak yalanlarının ortaya çıkma korkusu içerisinde yaşamaktan, çevresindekilere karşı da samimiyetsiz bir yaklaşım içinde olur. Bu kimselerin samimiyetsizliklerini ve yalan sözlerini Allah dünyada veya ahirette bir gün mutlaka ortaya çıkaracaktır.

 

Doğru söz ise daima insanı üstün konuma getirir ve yüceltir. Allah güzel söz ile kötü sözün farkını Kuran’da şöyle bir örnekle anlatmıştır:

Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. Kötü (murdar) söz ise, kötü bir ağaç gibidir. Onun kökü yerin üstünden koparılmış, kararı (yerinde durma, tutunma imkanı) kalmamıştır. Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat içinde kılar. Zalimleri de şaşırtıp-saptırır; Allah dilediğini yapar. (İbrahim Suresi, 24-27)

Müslüman kadın, doğru sözün ve dürüstlüğün getireceği bereketin ve hayrın farkındadır. Bu nedenle kendisinin zor durumda kalacağını ya da yakınlarının zarar göreceğini bilse bile, dürüstlüğünden hiçbir zaman için ödün vermez. Mertlikle, açık sözlülükle hak olan ne ise onu söyler. Allah Kuran’da müminlerin göstermesi gereken bu ahlakı şöyle bildirmiştir:

Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135)

 

Allah ayrıca, bir başkasına karşı duyulan kızgınlık ya da öfkenin de insanı doğru sözden ve dürüstlükten uzaklaştırmamasını şöyle hatırlatmıştır:

Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi, 8)

Cahiliye toplumlarında yalan kimi kadınların da sıkça başvurabildikleri bir yöntemdir. Kimi zaman en yakınlarına; ailelerine, eşlerine, çocuklarına, kardeşlerine ya da arkadaşlarına bile yalan söyleyebilmektedirler. Bunların her biri için kendilerine bir mazeret uydurmuşlardır. Bazı yalanların zararsız olduğunu, insanların iyiliği için yalan söylemenin meşru olacağını, küçük yalanların yalandan sayılmayacağını iddia ederler. Örneğin gittikleri yeri, görüştükleri insanları, paralarını nereye harcadıklarını eşlerinden gizlemelerinin, her evlilikte olabilecek zararsız yalanlar olduğunu ve bunların hiçbir kötülüğü olmayacağını savunurlar.

Oysa yalana dair savundukları bu mantıkların hiçbiri doğru değildir. Allah insanlara yalan söylemeyi yasaklamıştır. Yalan aynı zamanda şeytanın bir özelliğidir. Bilindiği gibi Şeytan, Hz. Adem’in cennetten çıkarılmasını sağlayabilmek için yalana başvurmuştur.

Müslüman kadın Kuran’ı ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetini kendisine rehber edinmesi dolayısıyla yalanın insanı nasıl bir yola doğru sürüklediğini bilir ve bu tavırdan titizlikle sakınır. Her ne olursa olsun, dürüstlüğün insanı her zaman için saygın kılacağını ve doğru sözün kişiyi mutlaka hayra yönelteceğini bilerek bu ahlakında kararlılık gösterir.

Peygamber Efendimiz bu konudaki bir hadis-i şerifinde iman edenlere şöyle buyurmuştur:

“Halktan korkup hakkı söylemekten kaçınmayın, bildiğiniz ve gördüğünüz hakkı söyleyin.”25

 

MÜSLÜMAN KADIN CESURDUR

Cahiliye toplumunda erkeklerin de sık sık dile getirdikleri, kadınlar hakkındaki genel tespitlerden biri, zorluklar karşısında gereken sabrı ve olgunluğu gösteremedikleri yönündedir. Kadınların bu tür durumlarda olayları daha da zorlaştırdıkları, karşılarındaki insanlara yük olan bir tavır içerisine girdikleri düşünülür. Gerçekten de kimi kadınların tehlike ya da zorluklarla karşılaştıklarında heyecana kapılıp beceriksizleşmeleri, tedbirsizce tavırlar sergileyebilmeleri, olayları daha da tırmandırıp çevrelerindeki insanları da telaşa kaptırabilmeleri söz konusu olabilmektedir. Erkekler ciddi boyutlarda tehlike içeren olaylarla karşılaştıklarında dahi, çoğunlukla soğukkanlılıklarını koruyup, olaylara gözüpek ve cesur bir tavırla yaklaşabilirlerken, kimi cahiliye kadınları sıradan günlük olaylar karşısında dahi paniğe ve korkuya kapılabilmektedirler. Bu panik ve korku ile, olayları daha da içinden çıkılmaz hale getirip, içerisinde bulundukları durumu çok daha zorlaştırabilirler. Bu nedenle bu tür durumlarda çoğu zaman erkekler, bir yandan karşılaştıkları zorluklara çözüm getirmeye çalışırken, bir yandan da yanlarındaki kadınların bu olumsuz tavırlarını yatıştırmakla uğraşmak zorunda kalırlar.

 

Müslüman kadınlar için ise böyle bir durum söz konusu değildir. Allah’a karşı olan sevgileri, güvenleri, bağlılıkları ve teslimiyetleri onlara güçlü bir cesaret, gözükara ve yiğit bir karakter kazandırır. Allah’ın insanları zorluklarla deneyeceğini; bunlar karşısında cesaret ve teslimiyetle Allah’a bağlılıkta kararlılık gösterenleri ise rahmetine kavuşturacağını bilirler. Bu da onları daha kararlı ve şevkli kılar. Allah Kuran’da iman sahiplerinin bu özelliklerini şöyle bildirmiştir:

Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 146)

Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: “Biz Allah’a ait (kullar)ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz.” (Bakara Suresi, 156)

Onlar, kendilerine insanlar: “Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun” dedikleri halde imanları artanlar ve: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)

 

Müslüman kadının bu cesareti, dünya hayatına dair hiçbir kaygı yaşamıyor olmasından kaynaklanır. Allah’a olan derin teslimiyeti ve güveni, mal ya da can kaygısına kapılmasını engeller. İnsanı Allah yaratmıştır ve hayatına son verecek olan da yine ancak O’dur. Aynı şekilde dünya hayatında sahip olduğu maddi manevi tüm nimetleri; sağlığını, gençliğini, malını, mülkünü herşeyini kendisine veren Allah’tır. Bunları alacak olan yine ancak Allah’tır. Mümin kadın, Allah’ın herşeyi hayır ve hikmet üzerine yarattığını bildiği için, bunlardan herhangi birine zarar geldiğinde de, bunun Allah’tan bir güzellik ve bir hayır olarak kendisine ulaşacağını bilmenin rahatlığını yaşar. Bundan dolayı, bir tehlike, zorluk ya da risk durumu ile karşı karşıya kaldığında asla yılgınlığa kapılmaz.

Bunun yanı sıra Müslüman kadının cesareti onun Allah’ın sınırlarını koruma konusundaki kararlılığından da anlaşılır. Şartlar ne olursa olsun, Kuran ahlakından kesinlikle taviz vermez. Allah’tan başka hiçbir şeyden ve hiç kimseden korkmaz; Allah’ın rızasına en uygun davranışı sergilemekte hiç tereddüt etmeden büyük bir kararlılık gösterir. Allah iman edenlerin bu özelliklerini Kuran’da şöyle bildirmiştir:


Ki onlar, Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter. (Ahzap Suresi, 39)

 

 

MÜSLÜMAN KADIN BOŞ SÖZLERDEN VE BOŞ İŞLERDEN SAKINIR

Allah Kuran’ın bir ayetinde iman edenleri “Onlar, ‘tümüyle boş’ şeylerden yüz çevirenlerdir.” (Müminun Suresi, 3) sözleriyle tanımlamıştır. ‘Boş işlerden ve boş sözlerden yüz çevirmek’ önemli bir mümin özelliğidir. Bir başka ayette ise Allah, “Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir.” (Furkan Suresi, 72) sözleriyle, müminlerin böyle bir tavır ile karşılaştıklarında onur ve asaletlerinden ödün vermediklerine ve bu ahlakı yaşayan insanlara uyum sağlamadıklarına dikkat çekmiştir.

Boş sözlere dalmak ya da boş işlerle oyalanmak, cahiliye toplumlarındaki kadın karakterinde sıkça görülebilen tavırlardır. Önceki başlıklar altında da değinildiği gibi, kendilerine büyük idealler edinmedikleri takdirde, bu ahlakın hakim olduğu kadın karakterinde önemli olan belli başlı konular vardır. Bunlar arasında kendilerine, ailelerine ya da çevrelerine fayda sağlayanları olduğu gibi, tamamen kendilerini oyalamak için edindikleri birtakım alışkanlıklar da yer almaktadır. Bunlardan en bilinenleri; haftanın belirli günlerinde yapılan arkadaş toplantılarında vakit harcamak, tüm günü hiçbir fayda sağlamayan programlar izleyerek televizyon karşısında geçirmek, saatler süren telefon konuşmalarında ya da ev sohbetlerinde küçük büyük her konudan şikayet edip yakınmak, dedikodu yapmak, insanların kusurlarını dile getirmek gibi tavırlardır. Tüm bunların ortak özelliği ise, genellikle ne kendilerine ne de başkalarına hiçbir fayda sağlamayacak, alışkanlıklar oluşudur.

 

Allah Kuran’ın “Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır…” (Enbiya Suresi, 3) ayetiyle, Allah’a iman etmeyen insanların bu özelliklerine dikkat çekmiş ve bu kimselerin kalplerinin dünya hayatına dair işlere karşı tutku dolu bir oyalanma içerisinde olduğunu bildirmiştir.

Müslüman kadın ise, cahiliye ahlakının kadın karakterine ait tüm bu özelliklerden uzak bir kişilik sergiler. Allah’ın insan için dünya hayatında çok kısıtlı bir ömür süresi belirlediğini ve zamanın hızla tükendiğini bilmektedir. İnsanların ahiret hayatında Allah’ın sonsuz cennetini, rahmetini ve rızasını kazanabilmek için ellerindeki tek imkan ise dünya hayatındaki bu ömür süreleridir. Bu nedenle Müslümanlar yaşadıkları her anın kendileri için çok kıymetli olduğunu bilerek hareket ederler. Tek bir anlarını bile boş bir işle oyalanarak, boş sözlere dalarak geçirmelerinin büyük bir kayıp olacağının ve bunun, ahirette insanın büyük bir pişmanlık duymasına neden olabileceğinin farkındadırlar. Her anlarını bu dikkat açıklığı ile geçirir ve daima Allah’ın rızasını kazanabileceklerini umdukları işlere yönelirler. Allah’ın “Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.” (Al-i İmran Suresi, 114) ayetiyle bildirdiği gibi, yaşadıkları her anı Allah’ın rızasını kazanabilmek için ‘hayırlarda yarışarak’ geçirirler.

 

 

MÜSLÜMAN KADIN İFFETLİ VE ONURLUDUR

Allah, “Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan ‘salih davranışlar’ ise, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır.” (Kehf Suresi, 46) ayetiyle, insanlara çok önemli bir bilgi vermiştir: kimi insanların büyük önem verdikleri, tüm hayatlarını uğruna adadıkları ve elde etmeye çalıştıkları dünyevi değerlerin hepsi geçici güzelliklerdir. Asıl değerli ve kalıcı olan ise, insanların sahip oldukları manevi değerler ve tüm bunlarda gösterdikleri sürekliliktir. Ancak bu gerçeği göz ardı eden kimi insanlar, gerçek değerin, onur ve saygınlığın; zenginlik, itibar, mal mülk sahibi olmak gibi unsurlarda olduğunu sanarak, bunların peşinde koşabilmektedirler. Aynı şekilde çevrelerindeki insanları da bu ölçülere göre değerlendirip, onlara da, sahip oldukları bu maddi özelliklere göre saygı, sevgi ve hayranlık duyabilmektedirler.

Oysa tüm bunlar Allah’ın insanların kullanımına verdiği nimetlerdir; ancak insanları hem Allah Katında hem de dünya hayatında değerli ve üstün kılan özellikler ise çok daha farklıdır. Onur, iffet ve vakar, bunların başlıcalarındandır. Bu kavramlar, müminin takvasını ortaya koyması dolayısıyla, bir insana değer ve anlam kazandıran, gerçek anlamda saygı ve sevgi uyandıran özelliklerdir. Dünyanın en zengin, en güzel ya da en üst makamına sahip insanı olunsa dahi, bunların hiçbiri kişiye iffetli, vakarlı ve onurlu bir insanın asaletini ve üstünlüğünü kazandıramaz. Bu özelliklere sahip olan insanın doğal bir heybeti ve güzelliği, doğal bir ruh derinliği vardır. Allah, “Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz ve sizi ‘onurlu-üstün’ bir makama sokarız.” (Nisa Suresi, 31) ayetiyle, onuru, Kuran ahlakını yaşamada samimi bir çaba gösteren, Kendisi’nden gereği gibi korkup sakınan kimselere vereceğini bildirmiştir. Bir başka ayette ise Allah, gerçek onuru Kuran ahlakını yaşayan insanlara vereceğini şöyle bildirmiştir:

Gerçek şu ki, sadaka veren erkekler ile sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler; onlar için kat kat artırılır ve ‘kerim (üstün ve onurlu)’ olan ecir de onlarındır. (Hadid Suresi, 18)

 

Gerçek onur, insanın sahip olduğu Allah korkusu ve ahiret inancı nedeniyle, küçük insanlarla küçülmemesini, basit davranışlara, küçük çıkarlar elde etmek için küçük sahtekarlıklara, yalana, ikiyüzlülüğe tenezzül etmemesidir. İnsanların cahilce tavırlarına olgun davranışlarla ve güzel ahlakla karşılık vermesidir. Mümin kadın da Allah’a olan derin imanı ve korkusu nedeniyle, onurlu ve vakarlı bir kişilik sergiler. Kuran ahlakına uygun bir tavır sergilemenin insanı daima üstün konuma getireceğini bilerek, Allah’ın beğendiği tevazulu ve teslimiyetli ahlakından hiçbir zaman taviz vermez.

Allah Kuran’ın pek çok ayetiyle iffetin önemine ve kadına kazandırdığı değere de dikkat çekmiştir. Allah, tüm alemlerin kadınlarına Hz. Meryem’in ahlakını ve iffetini örnek verdiğini bildirerek, bu özelliğin insana kazandırdığı üstünlüğü hatırlatmıştır:

Hani melekler: “Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı,” demişti. (Al-i İmran Suresi, 42)

Allah Kuran’ın diğer ayetlerinde ise iffetin mümin kadının önemli bir belirleyici özelliği olduğunu şöyle hatırlatmaktadır:

İçinizden özgür mümin kadınları nikahlamaya güç yetiremeyenler, o zaman sağ ellerinizin malik olduğu inanmış cariyelerinizden (alsın.) Allah sizin imanınızı en iyi bilendir. Öyleyse onları, fuhuşta bulunmayan, iffetli ve gizlice dostlar edinmemişler olarak velilerinin izniyle nikahlayın… (Nisa Suresi, 25)

… Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı.) Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O ahirette hüsrana uğrayanlardandır. (Maide Suresi, 5)

Bir başka ayette ise Allah, iffetin önemini “… onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur…” (Ahzab Suresi, 59) ifadesiyle bildirmiştir. İffet bir kadına saygınlık ve onur kazandırmakta ve onun toplum içerisinde eziyet görmesini engellemektedir.

 

Mümin kadınlar, Allah’ın Kuran’da bildirdiği tüm sınırlara en güzel şekilde uyarak onur, vakar ve saygınlık kazanmış olurlar. Böyle bir insanın tüm tavırlarından, konuşmalarından, hareketlerinden, yüzündeki ifadeden, bakışlarından, gülüşünden ne kadar iffetli ve vakarlı bir kimse olduğunu anlayabilmek mümkündür. İffetli bir kadının doğal bir asaleti, insani bir heybeti ve güvenilir bir kişiliği vardır. Nitekim Allah yukarıdaki ayette de, müminlerin bu özellikleriyle ‘tanındıklarına’ dikkat çekmiştir. Kuran’ın bir başka ayetinde ise “… Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir…” (Fetih Suresi, 29) ifadesiyle, Allah müminlerin yüzlerinden tanındıklarına dikkat çekmiştir. 

http://www.kurandakadin.com/5.html

posted in KADINLAR | 0 Comments

19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’DA KADINA VERİLEN ÖNEM

Bazı insanlar İslam’da kadına ne kadar büyük bir önem ve değer verildiğinden habersizdirler. Kuran hakkında yeterli bilgiye sahip olmayan bu insanlar, hatta kadınların kendileri dahi bu gerçeği bilmedikleri için, haklarını yine cahiliye ahlakına dayalı yanlış yöntem ve uygulamalarla korumaya çalışırlar. Nitekim bugün dünya genelindeki toplumlara bakıldığında bu gerçek çok açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Dünyanın pek çok ülkesinde şiddete ve kötü muameleye maruz kalan, işsiz, bakıma muhtaç, yaşlılar evinde terk edilmiş olan pek çok kadın vardır ve bu durumlarına kesin ve kalıcı bir çözüm bulamamaktadırlar.

Oysa bu açmaz tümüyle söz konusu kişilerin çözümü yanlış odaklarda aramalarından kaynaklanmaktadır. Cahiliye sistemi içerisinde, cahiliye mantıklarına, cahiliye kurallarına dayalı olarak alınacak hiçbir çözüm, izlenecek hiçbir yol insanları gerçek anlamda sonuca ulaştırmaz.

Allah Kuran’ın “Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve herşey) bozulmaya uğrardı. Hayır, Biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar.” (Müminun Suresi, 71) ayeti ile bu önemli gerçeğe dikkat çekmiştir. İnsanlar yaşamlarını kendi belirledikleri doğrular ve yanlışlar üzerine kurdukları zaman, sonuç mutlaka hüsran olacaktır. Yeryüzündeki herşey ve tüm insanlar bozulmaya uğrayacaktır.

Cahiliye toplumlarında insanların sıkıntı içerisinde yaşadıklarını fark ettikleri halde, bu duruma kesin bir çözüm getirememeleri de işte cahiliye inançlarına göre yaşamaktaki ısrarlarından, kendilerini refaha çıkaracak yoldan bile bile yüz çevirmelerinden kaynaklanmaktadır.

 

Tek çözüm her konuda olduğu gibi sadece Kuran’dadır. Allah Kuran ile insanlara en rahat, en huzurlu ve en güzel şekilde yaşayabilecekleri sistemi sunmuştur. İnsanlara hayır ve kazanç sağlayacak, onları doğru yola iletecek olan yegane yol, Allah’ın yoludur. Allah, Kuran ile insanlara ‘şan ve şereflerinin getirildiğini’ bildirmektedir. İslam ahlakına uyan, Allah’ın Kuran’da bildirdiği yolu izleyen insanlar her konuda refaha ulaşırlar.

Kadınların maruz kaldıkları tüm sıkıntıların tek çözümü de yine Kuran’dadır. Allah’ın insanlar için bir hidayet rehberi olarak indirdiği İslam dini kadına büyük değer verir. Allah Kuran’ın pek çok ayeti ile kadını ve kadın haklarını koruma altına almış, cahiliye toplumlarında kadınlara yönelik olarak hakim olan yanlış bakış açısını ortadan kaldırmış, kadına toplum içerisinde saygın bir yer kazandırmıştır. Rabbimiz Kuran ayetleriyle insanlara Allah Katında üstünlük ölçüsünün cinsiyet değil, Allah korkusu, iman, güzel ahlak, ihlas ve takva olduğunu bildirmiştir.

Allah kadınların toplum içerisinde korunup kollanmaları, hak ettikleri saygı ve sevgiyi görmeleri için toplumsal alanda alınması gereken tedbirleri Kuran ayetleri ile bizlere bildirmiştir. Alınan tüm bu tedbirler, kadınların lehinedir ve onların zarara uğramalarını, ezilip yıpratılmalarını önleme amacını taşımaktadır. Allah insanlara Kuran ile en doğru yolu göstermiş ve cahiliye inançlarını taşıyan insanların yanlış uygulamalarını ortadan kaldırmıştır.

İlerleyen satırlarda Allah’ın Kuran’da bildirdiği bu gerçeğe, İslam dininin tüm insanlara olduğu gibi, kadına da hem dünya hayatında hem de ahirette gerçek anlamda onur, şeref ve saygınlık kazandıracak tek yol olduğunu, kadına nasıl değer verip yücelttiğini ortaya koyacağız.

 

ALLAH KATINDA TEK ÜSTÜNLÜK ÖLÇÜSÜ TAKVADIR

Kuran ahlakından uzak yaşayan toplumlarda, insanların çok önem verdikleri ve elde edebilmek için hayatları boyunca büyük çaba harcadıkları bazı değerler vardır. Bu değerleri, insanlar için bu kadar önemli ve kıymetli hale getiren ise, toplumun bu yöndeki bakış açısıdır.

Yaşamlarını Kuran’da bildirilen doğru bilgiler üzerine kurmayan insanlar, hayatlarını toplumun belirlediği bu değer yargılarına göre yönlendirirler Bu değer yargıları, insanların kendi akılları doğrultusunda yaptıkları çıkarımlardan ibarettir. Dolayısıyla hiçbir güvenilirliği yoktur.

 

Allah, insanların kendi ölçüleri doğrultusunda koydukları bu kurallara uymalarının yanlışlığını Kuran’ın bir ayetinde şu şekilde hatırlatmaktadır:

Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir? (Maide Suresi, 50)

İnsanların cahiliye inançları doğrultusunda ortaya çıkan değer yargılarından biri de, aralarındaki üstünlük anlayışıdır. Yaşamlarını sadece dünya hayatının varlığı üzerine kuran kimi insanlar, kişilere üstünlük ve ayrıcalık kazandıracak olan nitelikleri, dünyevi birtakım değerlerle sınırlandırmışlardır. Bir kimsenin mal mülk sahibi, itibarlı olması, belirli bir kariyer ya da şöhret kazanmış olması, fiziksel anlamda daha dikkat çekici olması bu bakış açısını benimsemiş olan insanlar için büyük önem taşımaktadır. Tüm bunları bir insanın hayatı boyunca elde edebileceği en üst özellikler olarak düşünürler. Eğer kendileri bu kişilerde olan özelliklere sahip değillerse, o kişilere büyük saygı duyar ve onlarla kıyasladıklarında kendilerini onlara göre daha değersiz bulurlar.

Bu değer yargıları doğrultusunda, günlük hayatları içerisinde karşılaştıkları detaylara da büyük önem verir ve insanları bu ölçülere göre değerlendirirler. Örneğin bir kimsenin oturduğu semtin seçkinliği, kullandığı arabanın eskiliği ya da son model oluşu, babasının ne iş yaptığı, kendisinin hangi okulda okuduğu, mesleği, giyim tarzı, akrabalarının konumu, kimi insanlar için son derece önemlidir. Arkadaş olacakları, beraber vakit geçirecekleri, evlenecekleri insanları seçerken genellikle bu özellikleri önceden araştırır ve tercihlerini ona göre yaparlar.

Dünyanın pek çok ülkesinde, kimi insanlar için bir kimsenin derisinin renginin, konuştuğu dilin, hangi milletten olduğunun da büyük önem taşıdığını görürüz. Bu üstünlük ölçüleri çeşitli toplumlara göre değişiklik göstermekle birlikte genellikle aynı çerçeve içerisinde kalmaktadır.

Kadınlar hakkında on yıllardır süregelen tartışmaların kökeninde de işte yine bu yanlış bakış açıları yer almaktadır. İnsanlar kadını değerlendirirken de yine toplumun belirlediği ölçüleri esas almakta ve bunlara göre bir kanaate varmaktadırlar. Bu nedenle kimileri kadını ikinci sınıf insan olarak nitelendirmekte ve hayatını bu izlenimi doğrultusunda yönlendirmektedir.

Oysa Allah Kuran’da, insanlar için en güzel ve en doğru hükmün Allah’ın hükmü olduğunu bildirmektedir. Kuran’a baktığımızda Allah’ın, insanlar arasındaki tek üstünlük ölçüsünün kişilerin takvaları olduğunu haber verdiğini görürüz:

“Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (Hucurat Suresi, 13)

Ey Ademoğulları, Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size ‘süs kazandıracak bir giyim’ indirdik (varettik). Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. (A’raf Suresi, 26)

Bir başka ayette ise Allah, “… Siz, hayır adına ne yaparsanız, Allah, onu bilir. Azık edinin, şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır. Ey temiz akıl sahipleri, Ben’den korkup-sakının.” (Bakara Suresi, 197) şeklinde buyurarak, insanlara elde edebilecekleri en hayırlı özelliğin takva olduğunu bildirmiştir. Dolayısıyla insanların hedeflemeleri gereken, mal mülk, şan şöhret gibi maddi değerler değil, kişiyi hem dünyada hem de Allah Katında asıl olarak değerli hale getirecek ve üstünlük kazandıracak olan ‘takva’ olmalıdır.

Allah bir başka ayetinde de, kimi insanlar arasında bir üstünlük unsuru haline gelmiş olan zenginlik yerine, Allah’ın fazlını istemenin daha makbul olduğunu şöyle bildirmektedir:

Allah’ın kendisiyle kiminizi kiminize göre üstün kıldığı şeyi (malı) temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından pay (olduğu gibi), kadınlara da kazandıklarından pay vardır. Allah’tan onun fazlını (ihsanını) isteyin. Gerçekten, Allah herşeyi bilendir. (Nisa Suresi, 32)

Allah’ın bildirdiği tüm bu ayetlerden anlaşıldığı gibi, üstünlüğü kadın ya da erkek olmakta, fiziksel güçte ya da başka bir cahiliye kıstasında aramak büyük bir yanılgıdır. Tek üstünlük Allah’ın bize bildirdiği gibi imanın ve takvanın üstünlüğüdür.

 

Allah Kuran’da “Gerçek şu ki, sadaka veren erkekler ile sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler; onlar için kat kat artırılır ve ‘kerim (üstün ve onurlu)’ olan ecir de onlarındır. (Hadid Suresi, 18) şeklinde buyurmaktadır. Bu ayet ile hem erkeklere hem de kadınlara, asıl üstün ve onurlu olan karşılığın Allah’ın bildirdiği ahlakı yaşamakla kazanılacağı hatırlatılmaktadır.

 

 

İSLAM AHLAKINDA KADIN VE ERKEK EŞİTTİR

Kadının toplumdaki yeri konusunda, dünyanın hemen her ülkesinde asırlardan bu yana süregelen tartışmalar kuşkusuz her toplum için tanıdıktır. Kadının toplumdaki statüsü, aile hayatındaki önemi, çalışıp çalışamayacağı gibi birtakım sosyal konular yıllardır dünya gündeminde önemli bir yer tutmaktadır. Oysa bir Müslüman için, kadının toplumdaki yeri çok belirgindir ve gerçek İslam ahlakının benimsendiği bir toplumda böyle bir tartışmanın yaşanması mümkün değildir. Çünkü İslam’da kadın ile erkek eşittir.

Kadın ve erkek elbette ki fiziksel anlamda birbirlerinden farklı yapılara sahiptirler. Ancak kadının fiziksel olarak, erkeğe oranla daha güçsüz olması, onun toplum içerisinde erkekten daha az değer görmesi için bir sebep değildir.

 

İslam ahlakına göre, asıl önemli olan bir insanın kadın ya da erkek olması değil, Allah’a derin bir iman ve Allah korkusuyla bağlanmış olmasıdır. Allah’ın emir ve yasaklarına titizlikle uyması, Kuran ahlakını en güzel şekilde yaşamaya çalışmasıdır. Allah Katında asıl değer görecek olan kişinin bu özellikleri olacaktır. Allah Kuran’da kadın olsun erkek olsun iman eden bir kimsenin sahip olması gereken özellikleri şöyle açıklamıştır:

Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resulü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)

Allah’ın ayette bildirdiği gibi, mümin kadınlar ve mümin erkekler aynı sorumluluklara sahiptirler. Allah’a ibadet etmekle, Kuran ahlakını yaşamakla, insanlara iyiliği emredip kötülüğü engellemekle ve Kuran’da bildirilen tüm emir ve tavsiyelere uymakla yükümlüdürler. Allah Kuran’ın “Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.” (Enfal Suresi, 29) ayetinde, Allah’tan korkup sakınan her insana, ‘doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış’ vereceğini vadetmiştir. Bu kişinin kadın ya da erkek olması bu sonucu değiştirmemektedir. Samimiyetine, ihlasına ve imanına karşılık, Allah bir insana hayatın her alanında kendisini doğru yola ulaştıracak, doğru kararlar almasını ve isabetli tavırlarda bulunmasını sağlayacak bir akıl vermektedir. Dolayısıyla akıl, kişinin cinsiyetine göre değil, tümüyle Allah’a olan samimi bağlılığına, yakınlığına ve korkusuna göre gelişmektedir.

 

İmanın kendisine kazandırdığı akıl ile hareket eden her insan, kadın olsun erkek olsun, hayata dair her konuda başarı elde edebilir, pek çok insana göre öne de geçebilir. Bu tümüyle kişinin, isteğine, şevkine ve azmine bağlıdır. İman edenler İslam ahlakının bir gereği olarak, kendilerini hiçbir zaman hiçbir konuda yeterli görmezler. Daima daha akıllı, daha yetenekli, daha sorumluluk sahibi, daha kişilikli, daha güzel ahlaklı insanlar olabilmek için çaba harcarlar. Kendilerini her konuda güçlerinin yettiği oranda geliştirmeye çalışırlar. Allah, iman edenlerin, çevrelerindeki tüm insanlara örnek olabilecek bir karaktere sahip olabilmek için Kendisi’ne dua ettiklerini bildirmektedir:

Ve onlar: “Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl,” diyenlerdir. (Furkan Suresi, 74)

Hayatı boyunca her konuda elinden gelenin en iyisini yapmaya ve kişiliğiyle, ahlakıyla ve çabasıyla tüm insanlara örnek olmaya çalışan mümin bir kadın da, -Allah’ın izniyle- toplum içerisinde de üstün bir konuma gelir. Üstlendiği her türlü sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirir, en doğru kararları alır, en güzel çözümleri ve en akılcı tedbirleri üretir.

Görüldüğü gibi, İslam ahlakında kadın ile erkeğin toplumdaki yeri tamamen eşittir. Kadın ya da erkek olsun, bu tamamen kişinin Allah’a olan imanının gücü doğrultusunda, ahlakıyla, kişiliğiyle ve üstlendiği sorumluluklarla ön plana çıkmasına bağlıdır. Bu nedenle de İslam ahlakını benimseyen kadınlar için, erkeklere yönelik bir eşitlik mücadelesi değil, bunun yerine ‘hayırlarda yarışma’ ahlakı söz konusudur. Hayırlarda yarışmak, iman edenlerin, yaşamlarının her anında Allah’ın rızasını kazanabilmek için ellerinden gelen çabanın en fazlasını göstermeleridir. Bu amaçları doğrultusunda, Allah’ın en sevdiği, en razı olduğu ve Allah’a en yakın kişi olabilmek için hayırlarda yarışırlar. Ancak bu yarış, tümüyle Rahmani bir yarıştır. Allah müminleri dünyada ve ahirette öne geçiren özelliğin bu yönde gösterdikleri çaba olduğunu Kuran’da şöyle bildirmektedir:

İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler. (Müminun Suresi, 61)

Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir. (Fatır Suresi, 32)

 

Kadın ve erkek arasındaki eşitlik, Allah’ın kadına ve erkeğe dünya hayatındaki imtihan sürecinde eşit haklar tanımasından da anlaşılmaktadır. “Şüphesiz Biz, yeryüzü üzerindeki şeyleri ona bir süs kıldık; onların hangisinin daha güzel davranışta bulunduğunu deneyelim diye.” (Kehf Suresi, 7) ve “Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya Suresi, 35) ayetleriyle Allah, kimlerin daha güzel davranışlarda bulunacağının ortaya çıkması için, kadını da erkeği de denemekte olduğunu bildirmiştir. Bir başka ayette ise Allah “Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” (Bakara Suresi, 155) şeklinde bildirerek, hayatlarının sonuna kadar kadını da erkeği de çeşitli olaylarla deneyeceğini, tüm bunlara sabır gösterebilenlere ise rahmetiyle karşılık vereceğini haber vermiştir.

Allah kadına da erkeğe de belirli bir ömür süreci belirlemiş, her ikisini de Kuran’dan sorumlu tutmuş, her ikisine de hayatlarının her anında kendilerine doğruyu ilham edecek bir vicdan vermiş, nefsi ve şeytanı her ikisine düşman kılmıştır. Dünya hayatındaki imtihanın gereği olarak, tüm bu şartlar karşısında kadın ya da erkek olsun her kim güzel ahlak gösterip salih amellerde bulunursa, Allah o kişilerin dünyada ve ahirette en güzel karşılığı bulacaklarını bildirmiştir:

… Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp-çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu,) Allah Katından bir karşılık (sevap)tır. (O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O’nun Katındadır. (Al-i İmran Suresi, 195)

Bir başka ayette ise Allah, “Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” (Nahl Suresi, 97) şeklinde buyurarak, erkek ya da kadın, kim olursa olsun, tüm insanların dünyada ve ahirette hiçbir haksızlığa uğratılmadan eksiksiz olarak karşılık göreceklerini hatırlatmıştır.

 

KURAN’DA KADIN VE ERKEĞE HİTAP AYNIDIR

Kuran ayetlerinin geneline bakıldığında, Allah’ın kadın ve erkeğe ortak bir hitap şekli kullandığı görülmektedir. Önceki bölümlerde de detaylı olarak üzerinde durulduğu gibi, Allah Kuran’da bir kişinin genç, yaşlı, kadın ya da erkek olmasının değil, samimi bir kalple iman etmesinin önemli olduğunu bildirmektedir. Bu doğrultuda Allah Kuran ayetlerinde tüm hitapları kadına ve erkeğe birarada yapmakta ve her ikisinin de aynı sorumluluklara sahip olduklarını hatırlatmaktadır. Kuran’da bu şekilde pek çok ayet yer almaktadır. Allah Kuran’da, “Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa, onlar cennete girecek ve onlar, bir ‘çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar’ bile haksızlığa uğramayacaklardır.” (Nisa Suresi, 124) ayetinde, samimi iman ettiği sürece, kişinin kadın ya da erkek olmasının hiçbir önemi olmadığını, hiçbir haksızlığa uğramaksızın, mutlaka Allah’ın rahmeti ve cenneti ile karşılık göreceğini hatırlatmıştır.

 

Allah’ın kadın ve erkeğe ortak hitapta bulunduğu bir diğer ayet ise şöyledir:

Kim bir kötülük işlerse, kendi mislinden başkasıyla ceza görmez; kim de -erkek olsun, dişi olsun- bir mü’min olarak salih bir amelde bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere cennete girerler. (Mümin Suresi, 40)

Allah, Kuran’da müminlere olduğu gibi, inkar edenler hakkında bilgi verirken de kadınlara ve erkeklere aynı şekilde hitap etmektedir. Allah, inkar eden kadınlar ile inkar eden erkeklerin, münafık kadınlar ile münafık erkeklerin ve müşrik kadınlar ile müşrik erkeklerin de ahiret gününde aynı şekilde karşılık göreceğini, cinsiyetlerinden dolayı farklı bir durum ile karşılık görmeyeceklerini bildirmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Münafık erkekler ve münafık kadınlar, bazısı bazısındandır; kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar, ellerini sımsıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu. Şüphesiz, münafıklar fıska sapanlardır. (Tevbe Suresi, 67)

Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da ve (bütün) kafirlere, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşini vadetti. Bu, onlara yeter. Allah onları lanetlemiştir ve onlar için sürekli bir azap vardır. (Tevbe Suresi, 68)

Şundan ki: Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları azablandıracak; mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların tevbesini kabul edecektir. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Ahzab Suresi, 73)

Bir de; kötü bir zan ile zanda bulunan münafık erkeklerle münafık kadınları ve müşrik erkeklerle müşrik kadınları azaplandırması için. O kötülük çemberi, tepelerine insin. Allah, onlara karşı gazablanmış, onları lanetlemiş ve onlara cehennemi hazırlamıştır. Varacakları yer ne kötüdür. (Fetih Suresi, 6)

Allah’ın Kuran’da bildirdiği gibi, hem dünya hayatındaki imtihanları, hem de ahirette alacakları karşılık bakımından, kadın ve erkek eşit konumdadır.

 

ANNEYE VERİLEN DEĞER

Allah, İslam ahlakı ile, insanların gerek sosyal gerekse kişisel anlamda tüm haklarını güvence altına almış ve onlara en rahat, en huzurlu ve en mutlu şekilde yaşayabilecekleri yolu göstermiştir. Kuran ahlakı kadın-erkek, genç-yaşlı, zengin-fakir ayrımı gözetmeksizin tüm insanlara karşı adaletli, hoşgörülü, merhametli ve yardımsever bir tavır içerisinde olmayı gerektirir. Mümin, karşısında her kim olursa olsun, hayatının sonuna kadar bu ahlakı gücünün yettiği en güzel şekilde göstermekle sorumludur. Çünkü iman eden bir insan tüm güzel ahlak özelliklerini, Allah kendisine emrettiği için yaşar. Bu nedenle de karşısındaki kişinin sosyal konumu, cinsiyeti, yaşı gibi faktörler, onun göstereceği tutum ve davranışlarına etki etmez.

Allah Kuran’da hem kadına karşı gösterilmesi gereken özenli tavra, hem de bunun yanı sıra ‘anneye’ karşı gösterilecek olan güzel ahlakın önemine dikkat çekmiştir.

İnsanın anne ve babası, çocuklarının iyi bir eğitim alıp güzel bir ahlak kazanabilmesi, hem kendisine hem de çevresindeki insanlara fayda getirecek hayırlı bir insan olabilmesi için büyük çaba harcarlar. Yıllar boyu bu amaçla maddi manevi pek çok fedakarlık üstlenirler. İnsanın, kendisine verilen bu emeği takdir edebilmesi ve bu özverili ahlaka, saygı ve hürmetle karşılık vermesi gerekmektedir. Allah Kuran’da müminin bu sorumluluğunu şöyle bildirir:

Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik… (Ankebut Suresi, 8)

Biz insana, ‘anne ve babasına’ iyilikle davranmasını tavsiye ettik… (Ahkaf Suresi, 15)

De ki: “Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin, yoksulluk-endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. -Sizin de, onların da rızıklarını Biz vermekteyiz- Çirkin-kötülüklerin açığına ve gizli olanına yaklaşmayın. Hakka dayalı olma dışında, Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki akıl erdirirsiniz.” (Enam Suresi, 151)

Kuran’ın bir başka ayetinde ise Allah insana, anne babaya karşı güzellikle davranılmasını, büyüklenip böbürlenmekten kaçınılmasını şöyle bildirmektedir:

Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Nisa Suresi, 36)

Tüm bu ayetlerden anlaşılacağı gibi, Allah insanlara, anne babaya karşı daima hoşgörülü, anlayışlı, şefkatli ve saygılı bir tavır içerisinde olmalarını öğütlemektedir. Bunun yanı sıra Allah, annenin çocuğu dünyaya getirebilmek ve büyütebilmek için büyük zorluklara göğüs gerdiğini hatırlatarak, onun üzerindeki emeğine de dikkat çekmektedir:

Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. “Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Bana’dır.” (Lokman Suresi, 14)

Biz insana, ‘anne ve babasına’ iyilikle davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle doğurdu. Onun (hamilelikte) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır. Nihayet güçlü (erginlik) çağına erip kırk yıl (yaşın)a ulaşınca, dedi ki: “Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve Senin razı olacağın salih bir amelde bulunmamı bana ilham et; benim için soyumda salahı ver. Gerçekten ben tevbe edip Sana yöneldim ve gerçekten ben Müslümanlardanım.” (Ahkaf Suresi, 15)

 

Gerçekten de her anne, çocuğunu dünyaya getirebilmek için aylar boyunca büyük fedakarlıklara katlanmaktadır. Allah’ın ayette bildirdiği gibi, zorluk üstüne zorlukla çocuğunu karnında taşımakta ve ardından da onu güçlük içerisinde dünyaya getirmektedir. Ve sonra yine büyük bir özveride bulunarak çocuğun beslenmesini de üstlenmektedir. Allah bu gerçekleri insana hatırlatmakta ve annenin çok değerli bir varlık olduğuna dikkat çekmektedir.

Bunun yanı sıra Allah, insanın anne ve babasının kendisine göstermiş olduğu bu özverileri unutmamasını, onlar muhtaç konuma geldiklerinde de, anne ve babaya karşı aynı güzel ahlak ile davranılmasını öğütlemektedir:

Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: “Öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanadını ger ve de ki: “Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge.” (İsra Suresi, 23-24)

Bilindiği gibi yaşlılık, insanın pek çok açıdan güç kaybetmesine neden olmaktadır. İnsan gençlik yıllarındaki güçlü, dinamik, sağlıklı ve enerji dolu halinin aksine, korunup kollanmaya, başkalarının bakımına ve yardımına muhtaç hale gelmektedir. Bununla beraber, zihinsel anlamda da pek çok konuya eskisi gibi güç yetirememekte, unutkanlık ya da benzeri zorluklarla karşı karşıya kalabilmektedir. Müminler Allah’ın emri gereği, yaşlılığa ulaştıklarında da anne ve babalarına karşı son derece şefkatli, anlayışlı, hürmetkar ve hoşgörülü bir tavır içerisinde olurlar.

Allah Kuran’da müminlerin anne babaya karşı gösterecekleri bu hürmetkar tavrın ölçüsünü de belirlemiş ve “… Onlara öf bile deme, onları azarlama, güzel söz söyle” (İsra Suresi, 23) şeklinde buyurmuştur. Allah bu ayet ile anne babaya karşı yapılabilecek en küçük bir şefkatsizliği ya da saygıya uygun olmayacak bir tavrı dahi yasaklamıştır. Allah, içerisinde bulundukları durumun zorluğun göz önünde bulundurarak onlara karşı daima güzel söz söylenmesini ve ‘öf’ bile demeyecek kadar hürmetli davranılmasını emretmiştir. Bu nedenle müminler yaşlanarak, kuvvetten düşmüş olan anne ve babalarına karşı son derece itinalı, ince düşünceli ve halden anlayan bir tavır içinde olurlar. Onları rahat ettirmek için ellerinden geleni yapar, saygıda ve sevgide kusur etmemeye çalışırlar. Yaşlılığın getirdiği zorluk ve sıkıntıları göz önünde bulundurarak, onlar daha dile getirmeden tüm ihtiyaçlarını hissettirmeden gidermeye gayret ederler. Her ne olursa olsun gönül alıcı ve alttan alan bir üslup kullanırlar.

Müminler, anne ve babalarının manevi açıdan olduğu kadar maddi açıdan da herhangi bir eksiklik hissetmemeleri ve sıkıntı çekmemeleri için ellerindeki imkanları seferber ederler. Allah, “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: “Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.” (Bakara Suresi, 215) ayetiyle, müminlerin hayır olarak infak edecekleri mallarında anne ve babanın da hakkı olduğunu bildirmiştir. İman sahipleri, Allah’ın bu ayeti gereği, ihtiyaç içerisinde oldukları takdirde, anne babalarının bu yöndeki ihtiyaçlarını da en güzel şekilde gidermeye ve onları bu yönde de güvence altına almaya çalışırlar.

 

Hz. Yusuf’un anne babasına karşı göstermiş olduğu güzel ahlak, bu konuda tüm insanlar için güzel bir örnek oluşturmaktadır. Hz. Yusuf, Mısır hazinelerinin başına geçmesinin ardından anne ve babasını en güzel şekilde ağırlamış, saygısını ve hürmetini ifade etmek amacıyla onları tahta çıkarıp oturtmuştur. Allah Kuran’da Yusuf Peygamberin bu tavrını şöyle bildirmektedir:

Böylece onlar (gelip) Yusuf’un yanına girdikleri zaman, anne ve babasını bağrına bastı ve dedi ki: “Allah’ın dilemesiyle Mısır’a güvenlik içinde giriniz.” Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu; onun için secdeye kapandılar. Dedi ki: “Ey Babam, bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim onu gerçek kıldı. Bana iyilik etti, çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra, (O,) çölden sizi getirdi. Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendi. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi O’dur.” (Yusuf Suresi, 99-100)

Kuran’da iman edenlerin dualarında da anne babalarını gözettikleri, onlar için Allah’tan bağışlanma ve rahmet diledikleri haber verilmiştir. Ayrıca Kuran’da yer alan ayetlerden, peygamberlerin de Allah’a bu konuda dua ettikleri anlaşılmaktadır. Allah, Hz. Nuh’un, “Rabbim, beni, annemi, babamı, mü’min olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlere yıkımdan başkasını artırma.” (Nuh Suresi, 28) sözleriyle annesi ve babası için bu yönde dua ettiğini bildirmiştir.

Allah’ın Kuran’da bildirdiği tüm bu ayetlerden anlaşılacağı gibi, İslam ahlakı, anne-babaya büyük önem ve değer vermektedir. Gençliğinde de yaşlılığında da Allah, anneye karşı gösterilmesi gereken saygının ve güzel ahlakın önemli bir mümin özelliği olduğuna dikkat çekmiştir. Ancak Allah, “Bununla birlikte, onların ikisi (annen ve baban) hakkında bir bilgin olmayan şeyi Bana şirk koşman için, sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda onlara itaat etme ve dünya (hayatın) da onlara iyilikle (ma’ruf üzere) sahiplen (onlarla geçin) ve Bana ‘gönülden-katıksız olarak yönelenin’ yoluna tabi ol. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana’dır, böylece Ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim.” (Lokman Suresi, 15) ayetiyle, Kendisi’ne karşı isyan yolunu seçtikleri ve kişiyi de bu doğrultuda hareket etmeye teşvik ettikleri takdirde anne ve babaya itaat edilmemesini öğütlemiştir. Ancak İslam ahlakının gereği olarak, Allah, bu durumda da yine onlara karşı saygıda kusur etmeden, dünya hayatına ait konularda onlara iyilikle davranacak bir ahlak gösterilmesini emretmiştir.

 

EVLİLİK HAYATINDA KADINA VERİLEN DEĞER

İnsanların dünyevi değerler üzerine kurdukları birliktelikler çok kısa sürede yerini bıkkınlığa bırakabilmektedir. Evlilik kurumunda da bu duruma sık sık rastlanabilmektedir. İnsanlar, saygı ve sevgilerini dünyevi değerler üzerine kurduklarında, bu değerlerde herhangi bir değişiklik olduğunda, bu duygularını da hemen yitirebilmektedirler. Sevgi, saygı, sadakat gibi kavramlar, güzellik, zenginlik, sağlık, makam ya da itibar gibi ölçülere dayandırıldığında, bu sonuç neredeyse kaçınılmaz hale gelmektedir. Eğer insan sevgisini karşısındaki insanın yalnızca güzelliğine dayandırmışsa, bu kişi elbette zaman içerisinde gençliğini, sağlığını, güzelliğini yitirecek, dolayısıyla sevgi, saygı ve sadakat de bununla beraber yok olacaktır. Aynı şekilde zenginlik, itibar ya da makam gibi değerler de, kolaylıkla elden gidebilecek özelliklerdir. Kendisine bu değerleri ölçü alan bir insan, bunların kaybedilmesi durumunda artık karşısındaki kişiyi sevebilmek, ona saygı duyabilmek için kendince hiçbir sebep bulamayacaktır.

 

Sevgiyi, saygıyı ve sadakati kalıcı kılan, iman, Allah korkusu ve güzel ahlaktır. Bir insanı, imanı ve ahlakı için seven kişi, evlilik konusunda da karşısındaki kişiye karşı son derece saygılı, sadık ve güzel ahlaklı olacaktır. Ne gençliğini, sağlığını ya da güzelliğini zaman içerisinde yitirmesi, ne de zenginlik, itibar gibi özelliklerini kaybetmesi, bu kişinin sevgisine ve karşı tarafa verdiği değere bir etki edemeyecektir. Bu kişi, imanı ve Allah korkusu nedeniyle şartlar her ne olursa olsun, hiçbir zaman için karşı tarafı huzursuz edecek, sıkıntı duymasına neden olacak bir tavır içerisine girmeyecektir. Kuran ahlakına uygun olarak her koşulda, şefkat, merhamet, adalet ve hoşgörüyle yaklaşacak, bunun Allah’ın kendisine yüklediği önemli bir sorumluluk olduğunun bilinciyle hareket edecektir. Allah Kuran’da evlilikte kadın ve erkeğin birbirlerine karşı olan sorumluluklarını “… Onlar, sizin örtüleriniz, siz de onlara örtüsünüz…” (Bakara Suresi, 187) ayetiyle bildirmektedir. Allah bu ayetle birlikte, insanlara kadın ve erkeğin evlilikte birbirlerine karşı eşit yükümlülükte olduklarını da hatırlatmaktadır. Allah’ın ayette bildirdiği ‘örtü’ ifadesi, tarafların birbirleri üzerindeki koruyucu ve gözetici vasıflarını ortaya koymaktadır. Bu ayetle, ayrıca kadın ve erkeğin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerine de dikkat çekilmektedir.

Bunun yanı sıra Allah bir başka ayette de “Onda ‘sükun bulup durulmanız’ için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Rum Suresi, 21) ifadesiyle, evlilikte ‘sevgi ve merhamet’ kavramlarının önemine dikkat çekmiştir. İman edenler evlilikte, karşılıklı olarak, birbirlerini Allah’ın kendilerine olan bir nimeti ve emaneti olarak görür, bundan dolayı da birbirlerine büyük değer verirler. Her türlü eksiklik ya da hata karşısında sevgiyi ve merhameti esas alarak hareket ederler. Kuran’a uygun bir tavır göstermenin her zorluğun üstesinden gelmelerini sağlayacağını ve karşılaştıkları sorunları çözüme kavuşturacağını bilirler. Bu da, Allah’ın ayette belirttiği gibi, evliliğin mümin kadın ve mümin erkek için birbirlerinde ‘huzur ve sükun bulmalarını’ sağlayan bir nimete dönüşmesine neden olur.

Allah Kuran’ın, “… birbirinize katılmış (birleşerek içli-dışlı olmuş)tınız…” (Nisa Suresi, 21) ayetiyle, evliliğin kişiler arasında sağladığı samimiyete ve yakınlığa da dikkat çekmiştir. İman edenlerin evlilikteki bu samimiyetlerini, yakınlıklarını ve birbirlerine değer vermelerini sağlayan, bu kimselerin ahirette de sonsuza kadar sürecek bir birlikteliği amaçlamış olmalarıdır. Gerçek sadakat bu düşünceyi gerektirir. Aralarında, menfaatlere dayalı geçici bir sevgi söz konusu olmadığı ve ahirette sonsuza kadar beraber olmayı hedefledikleri için, birbirlerine karşı çok sadık, yakın, dürüst ve samimi olurlar.

 

Görüldüğü gibi, Kuran ahlakı esas alındığında, her iki tarafın da Allah’tan korkan, vicdanlı kişiler olması sebebiyle güzel bir birliktelik yaşanır. Böyle bir birliktelikte sadakat, vefa, saygı, sevgi, samimiyet, dürüstlük, hoşgörü, tevazu gibi önemli ahlak özelliklerinin yaşanması sonucunda evlilikte süreklilik ve istikrar olur. Bu özelliklerden yoksun olan insanların evlilikleri genellikle kısa süreli olmaktadır.

Dolayısıyla İslam ahlakında evlilik, kadın için büyük bir rahatlıktır. Sevgiyi, saygıyı, sadakat ve vefa duygularını en iyi şekilde yaşayabileceği bir birlikteliktir. Karşısındaki kişiden sürekli olarak saygı, sevgi ve ihtimam görür, el üstünde tutulur, onore edilir. Çekişme, menfaat çatışması, üstünlük arayışı, kibir, yalan gibi kötü ahlak özelliklerinin olmaması, kadının evlilikten Allah’ın ayette bildirdiği gibi, ‘huzur ve sükun bulmasını’ sağlar

Peygamber Efendimiz de kendi yaşantısıyla bu konuda tüm müminler için önemli bir örnek olmuştur. Allah, “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.” (Ahzab Suresi, 21) ayetiyle bu duruma dikkat çekmiştir. Peygamber Efendimiz birçok sözünde mümin kadınların ne kadar değerli varlıklar olduklarını belirtmiştir. Bu sözlerinden birinde “Dünya bir metaıdır. Dünya metaının en hayırlısı saliha kadındır”16 şeklinde buyurmuşlardır. Bir başka sözünde ise, evlilikte kadına gösterilmesi gereken ihtimamı ve verilmesi gereken değeri, “En olgun imana sahip mümin, huyu en güzel ve ailesine karşı en nazik, lütufkar olanıdır.”17 sözleriyle ifade etmiştir. Ayrıca Peygamberimiz (sav), bu yönde gösterdiği güzel ahlakı ile, tüm Müslümanlar için güzel bir örnek olmuştur. Bir hadis-i şerifinde evlilikte kadınlara karşı gösterilecek olan güzel ahlakın önemini şöyle hatırlatmıştır:

En hayırlınız, hanımlarına en hayırlı olanınızdır. Ben hanımlarına karşı sizlerin en iyisiyim.18

Bunun yanı sıra, Peygamberimiz (sav) Veda Hutbesi’nde; “Kadınlar size Allah’ın bir emanetidir.”19 şeklinde buyurarak, kadınlara karşı nasıl bir ihtimam içerisinde olunması gerektiğini bir kez daha hatırlatmıştır.

Tüm yaşantısıyla olduğu gibi, aile hayatıyla da iman edenler için güzel bir örnek oluşturan Peygamberimiz (sav), hanımlarına karşı daima şefkat, merhamet ve güzellikle davranmıştır. Nitekim Hz. Aişe (ra)’den rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz,”Hanımlarına karşı insanların en yumuşağı, en kerimi, güler yüzlüsü ve mütebessim olanı idi.”20

 

KURAN’DA KADINLARIN KORUMA ALTINA ALINMASI

Allah, “Kuran’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz…” (İsra Suresi, 82) ayetiyle, İslam ahlakının insanları daima hayra yönelteceğine dikkat çekmiş ve Kuran ayetlerinin insanlar için bir rahmet olduğunu hatırlatmıştır. Allah’ın insanlar arasında huzur ve adaleti sağlaması için bildirdiği Kuran ahlakı ile, kadının gerek toplumsal yaşantısındaki gerekse aile hayatı içerisindeki tüm hakları koruma altına alınmıştır. Allah’ın bir ayette “… Biz (ona karşı) sana hakkı ve en güzel açıklama tarzını getirmiş olmayalım.” (Furkan Suresi, 33) sözleriyle bildirdiği gibi, Allah tüm insanların hayatlarının her safhasında hak ettikleri değeri, sevgiyi ve saygıyı görebilmeleri için gereken her türlü bilgiyi Kuran’da eksiksiz olarak bildirmiştir.

Kuşkusuz bu, kadınlar için de çok büyük bir rahmet, büyük bir kolaylık ve nimettir. Allah’ın bildirdiği ahlaka göre hareket edildiğinde, hiç kuşku yok ki, Kuran bilgisinden uzak yaşayan kimi toplumlarda olduğu gibi bir karmaşa söz konusu olmayacak, kadının toplumdaki yeri konusunda süregelen tüm tartışmalar son bulacaktır.

İlerleyen satırlarda Allah’ın Kuran ayetleri ile bildirdiği, kadını ve sahip olduğu sosyal hakları güvence altına alan ayetlerden bazılarına değinecek ve İslam ahlakında kadına ne kadar değer verildiğini ve nasıl bir ihtimam gösterildiğini ortaya koyacağız.

 

 

KADINLARDAN, GÖNÜLLERİ ALINARAK VE HOŞNUT BIRAKILARAK BOŞANILMASI

İman ve Allah korkusu, insanların hayatlarının her anında vicdanlarına ve Kuran ahlakına uygun şekilde hareket etmelerini sağlar. Aksinde ise insanı yönlendirecek olan, nefsinin bencil tutkuları ve şeytanın telkinleri olur. Bu da, insanları doğru ve güzel olan tavırlardansa, nefislerini memnun edecek, şahsi menfaatlerini koruyacak davranışlarda bulunmaya iter. Bu bakış açısı, boşanma gibi iki insan arasındaki birtakım maddi ilişkilere son veren durumlarda da açıkça ortaya çıkabilmektedir.

Boşanma, nefislerinin kendisini yönetmesine izin veren kimi insanlar için, karşı taraf ile olan tüm çıkar ilişkilerini sona erdirmeleri anlamına gelir. Bu kimseler çıkar ilişkisinin bittiği yerde, karşı tarafa artık ihtimam ve ilgi göstermeleri için bir gerekçe kalmadığına inanırlar. Çoğu zaman, ayrıldıkları insanlara karşı olan tüm sevgi ve saygı hislerini de yitirdikleri için, onlara karşı iyilikte bulunabilmek için herhangi bir sebep bulamazlar. Bundan dolayı sadece kendi menfaatlerini koruma altına alacak şekilde hareket eder, karşı tarafın içinde bulunduğu durumu, zorluk ve sıkıntıları, ihtiyaç içerisinde oldukları konuları görmezlikten gelebilirler.

İman edenlerin böyle bir durum karşısında gösterecekleri ahlak ise çok farklı olur. Onlar, yaptıkları her işte asıl olarak Allah’ın rızasını kazanabilmeyi hedefledikleri için, şahsi isteklerine ya da nefislerinin bencil telkinlerine göre hareket etmezler. Allah’ın razı olacağı tavrın, şartlar ne olursa olsun, Kuran ahlakına ve vicdanlarına uygun bir ahlak göstermeleri olduğunu bilirler. Bu nedenle, boşanma söz konusu olduğunda da gösterecekleri tavır yine güzel ahlaka en uygun olan tavırdır. Allah Kuran’ın “Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini tamamlamışlarsa, onları ya güzellikle tutun ya da güzellikle bırakın…” (Bakara Suresi, 231) ayetiyle, insanlara boşandıkları eşlerini güzellikle bırakmalarını bildirmiştir. Müminler bu konuda son derece titiz davranırlar. Güzel ahlakı Allah’ın rızasını kazanabilmek amacıyla yaşadıkları için, boşanacakları kişiye karşı da aynı hoşgörülü, merhametli, nezaketli, saygılı ve ince düşünceli tavrı gösterirler. Evlenirken ya da sonrasında birbirlerine karşı nasıl sevgi, saygı dolu bir tavır içindelerse, bu ahlaklarını boşanma sırasında da korurlar. Boşanmayı aralarında bir tartışma ya da kırgınlık sebebi yapmazlar. Karşı tarafı zorluk ve sıkıntı içerisine sokacak, rahatsızlık verecek, huzursuz edecek bir tavır göstermekten itinayla kaçınırlar. Allah Kuran’ın bir başka ayetinde boşanılan kadınlara karşı gösterilmesi gereken ahlaka şöyle dikkat çekmiştir:

Ey iman edenler, mü’min kadınları nikahlayıp sonra onlara dokunmadan boşarsanız, bu durumda sizin için üzerlerine sayacağınız bir iddet yoktur. Artık (hemen) onları yararlandırın (onlara yetecek bir miktar verin) ve güzel bir salma tarzıyla onları salıverin. (Ahzab Suresi, 49)

Kadınların, Boşandıktan Sonra Maddi Olarak Güvence Altına Alınması

Allah Kuran’da, boşanan kadının geçimini sağlaması amacıyla, maddi açıdan güvence altına alınmasının, Kendisi’nden korkup sakınan her mümin erkeğin üzerine bir yükümlülük olduğunu bildirmiştir:

(Kocası tarafından) Boşanan (kadın)ların maruf (meşru) bir tarzda yararlanma (ve geçim pay)ları vardır. Bu, sakınanlar üzerinde bir hak (borç) tır. (Bakara Suresi, 241)

Kuran ahlakına göre müminlerin, hayatlarının her anında olduğu gibi, bu konuda da Allah’ın rızasını kazanmayı hedefleyerek hareket etmeleri gerekir. Sağlanacak yardımın miktarı belirlenirken, kadının içerisinde bulunduğu sosyal konumu ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak son derece vicdanlı hareket etmek mümin ahlakının bir gereğidir. Allah müminlerin bu konudaki yükümlülüklerini Kuran’da şöyle bildirmiştir:

… Onları yararlandırın, zengin olan kendi gücü, darda olan da kendi gücü oranında, maruf (meşru ve örfe uygun) bir şekilde yararlandırsın. (Bu,) iyilik edenler üzerinde bir haktır. (Bakara Suresi, 236)

Geniş-imkanları olan, nafakayı geniş imkanlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah’ın kendisine verdiği kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir. (Talak Suresi, 7)

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, Allah geniş imkanlara sahip zengin bir kişiyi de, kısıtlı maddi gücü olan fakir kişiyi de bu konuda sorumlu tutmuş, her birine kendi imkanları oranında yardımda bulunmalarını bildirmiştir. Kuran ahlakından uzak yaşayan kimi insanlar, boşandıkları ve artık hiçbir beklentilerinin kalmadığı kişilere maddi yardım yapmanın, boşa gidecek bir harcama olacağını düşünürler. Çünkü ahirete inanmamakta ve yaptıkları işlerde Allah’ın rızasını kazanma amacı taşımamaktadırlar. Amaçları sadece menfaatlerini korumak olduğu için, kendilerine artık hiçbir çıkar sağlamayacak, yabancı konumuna gelmiş birisi için özveride bulunmanın bir anlamı olmadığını düşünürler. Bu nedenle de genellikle bu sorumluluktan bir şekilde kurtulmaya ya da karşı tarafın içerisinde bulunduğu durumu hiç göz önünde bulundurmaksızın, mümkün olduğunca az bir yardım ile konuyu kapatmaya çalışırlar.

İman eden kimseler ise, tüm davranışları ile Allah’ın rızasını kazanmayı amaçladıkları için hiçbir zaman bu tarz düşüncelerle hareket etmez; tam tersine, olabilecek en fazla hassasiyeti ve titizliği gösterirler. Hayatının sonuna kadar boşandığı kişiyi bir daha hiç görmeyecek ve ondan maddi manevi hiçbir menfaat elde etmeyecek de olsa, mümin bir kimse samimiyetle bu kişinin ihtiyaçlarını kendi maddi imkanları doğrultusunda en iyi şekilde karşılamaya çalışır.

 

Bunun yanı sıra, bir ibadeti yerine getirirken, insanlara Allah’ın rızasını asıl kazandıracak olanın, yaptıkları bir işin mahiyeti değil, bunu yerine getirirken kalplerinde taşıdıkları niyetleri olduğunu bilirler. Allah kesilecek olan kurbanlar için bir ayette “Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah’a ulaşmaz, ancak O’na sizden takva ulaşır…” (Hac Suresi, 37) şeklinde buyurarak bu konuyu müminlere açıklamıştır. Bu nedenle Allah’ın bir ayette “Kadınlara mehirlerini gönülden isteyerek (ve bir hak olarak) verin, fakat onlar, gönül hoşluğuyla size ondan bir şeyi bağışlarlarsa, onu da afiyetle, iç huzuruyla yiyin.” (Nisa Suresi, 4) sözleriyle bildirdiği gibi, kadınlara yönelik olan bu sorumluluklarını da ‘gönülden isteyerek’ yerine getirirler. Kadınların da yine bu yardımı ‘gönül hoşluğuyla’ bağışlamaları durumunda ise, bu konuda herhangi bir şekilde sorumlu olmazlar.

 

KADINA VERİLEN MALLARIN BOŞANDIKTAN SONRA GERİ ALINMAMASI

Allah’ın Kuran’da bildirdiği, kadınların korunmasına yönelik tedbirlerden bir diğeri ise, boşanan kadınların sahip oldukları mal varlıklarına ilişkindir. Allah “Bir eşi bırakıp yerine bir başka eşi almak isterseniz, onlardan birine (öncekine) yüklerle (mal ve para) vermişseniz bile ondan hiçbir şey almayın. Ona iftira ederek ve apaçık bir günaha girerek verdiğinizi alacak mısınız? Onu nasıl alırsınız ki, birbirinize katılmış (birleşerek içli-dışlı olmuş)tınız. Onlar sizden kesin bir güvence (kuvvetli bir ahid) de almışlardı.” (Nisa Suresi, 20-21) ayetleriyle, boşanma durumunda erkeğin, evli olduğu süre içerisinde eşine vermiş olduğu hiçbir şeyi geri almamasını bildirmiştir.

 

Allah, öncesinde evlilik ile kadına bir söz ve güvence verilmiş olduğunu hatırlatmış, bu nedenle de kadına ‘yüklerle mal ve para’ verilmiş olsa da, yine de erkeğin bunları geri alma yönünde bir talep içerisinde olmamasını bildirmiştir. İman eden, Allah’tan korkan ve her işi Allah’ın rızasını kazanabilme umuduyla yapan bir insan, verilen sözün Allah’a karşı verilmiş olduğunu bilir. Bundan dolayı bu konudaki sorumluluğunu en güzel şekilde yerine getirir.

Allah, insanları Kuran ile bildirmiş olduğu sınırlara titizlikle uymaları konusunda uyarmış ve kadınlara verilen bir şeyin geri alınmasının helal olmayacağını bildirmiştir:

… Onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şeyi geri almanız size helal değildir; ancak ikisinin Allah’ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkmuş olmaları (durumu başka). Eğer ikisinin Allah’ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkarsanız, bu durumda (kadının) fidye vermesinde ikisi için de günah yoktur. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır; onlara tecavüz etmeyin. Kim Allah’ın sınırlarına tecavüz ederse, onlar zalimlerin ta kendileridir. (Bakara Suresi, 229)

Görüldüğü gibi İslam ahlakında kadına büyük bir ihtimam gösterilmekte, hayatının herhangi bir aşamasında bir sıkıntı veya zorluk ile karşı karşıya kalmaması için gerekli olan tüm ahlaki tedbirler daha en başından alınmaktadır. Müminler her işlerinde daima Allah’tan korkarak hareket ettikleri için, boşandıkları bir kadının da haklarını en güzel şekilde korur ve olabilecek en vicdanlı tavrı gösterirler.

 

 

BOŞANDIKTAN SONRA KADINLARIN BARINMALARININ SAĞLANMASI

Allah, Kuran’ın “(Boşadığınız) Kadınları, gücünüz oranında oturmakta olduğunuz yerin bir yanında oturtun, onlara ‘darlık ve sıkıntıya düşürmek amacıyla’ zarar vermeyin. Eğer onlar hamile iseler, yüklerini bırakıncaya (doğumlarını yapıncaya) kadar onlara nafaka verin. Şayet sizler için (çocuğu) emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin. (Durum ve ilişkilerinizi) Kendi aranızda maruf (güzellikle ve İslam’a uygun bir tarz) üzere görüşüp-konuşun. Eğer güçlük içine girerseniz, bu durumda (çocuğu) onun (babası) için bir başkası emzirebilir.” (Talak Suresi, 6) ayetiyle, boşanma sonrasında kadınların gerek maddi gerekse manevi anlamda tüm ihtiyaçlarının güvence altına alınabilmesi için gösterilmesi gereken ahlak özelliklerini insanlara bildirmiştir. O ana kadar, maddi manevi her türlü ihtiyacını eşinin ya da evlilik ortamının sağladığı imkanlar ile karşılayan kadın, boşanmayla birlikte pek çok açıdan zorluk içerisinde kalabilecektir. Mümin ahlakı böyle bir durumda kişinin olabildiğince anlayışlı olmasını ve karşı tarafın ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçları gibi tüm detaylarıyla düşünüp yardımcı olmaya çalışmasını gerektirir. Öncelikle, evlilik sonrasında kendisine kalabileceği uygun bir yer bulana kadar bu konuda kadına bir imkan sağlanması, ona herhangi bir şekilde zarar gelmesine izin verilmemesi, mümin için, vicdanı açıdan önemli bir sorumluluktur. Bunun yanı sıra kadın eğer hamile ise, doğum olayı gerçekleşinceye kadar, maddi açıdan tüm sağlık ve bakım ihtiyaçlarının karşılanması güzel ahlaka uygun bir tavır olacaktır. Tüm bu ihtiyaçlar, kişilerin içinde bulundukları koşullara göre değişkenlik gösterebilir. Ancak önemli olan, iman ve vicdan sahibi insanların şartlar ne olursa olsun ince düşünceli ve anlayışlı bir tavır içerisinde hareket etmeleri, kadının zor durumda kalmaması, maddi ve manevi açıdan güvenliğinin sağlanabilmesi için gerekli olan tüm önlemleri alabilmeleridir. Ve tüm bu konuları çözümlerken de, Allah’ın ayette bildirdiği gibi, her türlü konunun kişiler arasında güzellikle ve Kuran ahlakına uygun bir şekilde halledilmesidir.

 

KADINA ZORLA MİRASÇI OLUNMAMASI

Allah Kuran’da kadınların toplumsal yaşamın her aşamasında en güzel şekilde korunup kollanmalarına yönelik pek çok tavsiyede bulunmuştur. Bunlardan biri de, kadınların mallarına zorla mirasçı olunmaya çalışılmamasıdır. Allah Kuran’ın “Ey iman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmaya kalkışmanız helal değildir. Apaçık olan ‘çirkin bir hayasızlık’ yapmadıkları sürece, onlara verdiklerinizin bir kısmını gidermeniz (kendinize almanız) için onlara baskı yapmanız da (helal değildir.) Onlarla güzellikle geçinin…” (Nisa Suresi, 19) ayetiyle, müminlere bu konuyu hatırlatmıştır.

 

YETİM KADINLARIN HAKLARININ KORUNMA ALTINA ALINMASI

Kadınlara gösterilmesi gereken ihtimama ve güzel ahlaka dikkat çekilen ayetlerden birinde, Allah ‘yetim kadınlara karşı adaletin ayakta tutulması’ gerektiğini haber vermiştir:

Kadınlar konusunda senden fetva isterler. De ki: “Onlara ilişkin fetvayı size Allah veriyor. (Bu fetva,) Kendilerine yazılan (hakları veya miras)ı vermediğiniz ve kendilerini nikahlamayı istediğiniz yetim kadınlar ve zayıf çocuklar (hakkında) ile yetimlere karşı adaleti ayakta tutmanız konusunda size Kitap’ta okunmakta olanlardır. Hayır adına her ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir. (Nisa Suresi, 127)

 

Allah korkusu olmayan kimi insanlar, zayıf konumda olduğunu, çevresinin güçlü olmadığını ya da arkasında haklarını koruyup sahip çıkacak kimsesi olmadığını düşündükleri insanların haklarını kolaylıkla çiğneyebilmektedirler. Yetim olan kimseler de, kimi zaman bu kötü niyetli insanların adaletsiz ve çıkarcı tavırlarına hedef olabilmektedirler. Hatta kimi insanlar, bazen bir kişiyle, sahip olduğu imkanlarından yararlanma düşüncesiyle, sadece zengin olduğu için evlenebilmektedirler. Bu kişi yetim biri olduğunda ise, bu çıkarcı yaklaşımlarını çok daha rahat bir şekilde uygulamaya geçirebileceklerini düşünebilmektedirler. İşte Allah bu gibi insanların ahlakından sakınmaları konusunda müminleri uyarmış ve onlara daima hayırdan yana hareket etmelerini hatırlatmıştır.

 

İman eden kimseler, Allah’ın, yaptıkları herşeyi gördüğünü ve ahirette tüm bunları ortaya çıkaracağını bilirler. İnsanları aldatmanın, haksız yollarla menfaat elde etmeye çalışmanın, adaletsiz ve merhametsiz tavırlar sergilemenin, ahirette insanları mutlaka kayba uğratacağının bilincindedirler. Dünya hayatında haksız yere kazanılacak az bir menfaatin, insanlara Allah’ın rızasını kaybettireceğini ve ahirette sonsuz bir azaba neden olabileceğini düşünerek böyle bir ahlaka asla yanaşmazlar. Yetim bir insanın hakkını herkesten önce onlar kendileri koruyup kollamaya çalışır, kötü niyetli insanların yaklaşımlarına karşı önce kendileri tedbir alırlar. Aynı şekilde evlenmek istedikleri yetim bir kimsenin haklarına karşı da büyük bir titizlikle yaklaşır, evliliği hiçbir zaman için karşı tarafın sahip olduğu imkanlardan istifade edilen bir birliktelik olarak görmezler.

 

http://www.kurandakadin.com/4.html

posted in KADINLAR | 0 Comments

19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KADININ SÖMÜRÜLMESI

Bakın ” Prof. Dr. Nevzat Tarhan “KADIN PSİKOLOJİSİ” kitabında ne diyor.
kadının Sömürülmesi “kadının sömürülmesi çağlara göre farklılaşarak devam ediyor. Önceki yıllarda küçümsenerek, şiddet uygulanarak sömürülen kadından, şimdi övülerek ve iltifat edilerek, çıkar sağlanmaya çalışılıyor. Bu anlamda çok sıkça gündeme gelen cinsel özgürlük konusu, onun daha fazla erkekle beraber olmasının, kendisi için özgürlük olacağını ifade ediyor. İlk bakışta kadın haklarını savunmak gibi gözüken bu durum, aslında ona zarar veriyor. Oysa kadının sosyal hayattaki konumunu çok dar kalıplara sokmak, doğasına aykırı ve zaten psikolojisi bu durumu reddediyor. Sömürüyü ortadan kaldırmak için de kadının dişiliğini değil, kişiliğini kullanması gerekiyor. Çünkü şu anda kadını sömürmek isteyenler, onu kimliksizleştirerek cinsel cazibesini ön plana çıkarıyorlar, buna karşılık toplumsal statüsünde dişilik faktörünü ikinci plana düşürüp şahsiyeti ve vasıflarıyla kendini var eden kadın, erkeklerin çıkarlarını hiçe saymış oluyor. Ancak burada, üzerinde önemle durulması gereken bir husus var: insani değerleri ile anılmak isteyen modern kadın, aklın geliştirilmesine çok önem vererek onu kutsallaştırdı. Mantık ve muhakeme ile ilgili melekelerini yücelten kadın, biyolojik doğasına aykırı davranarak duygularla uğraşmayı zayıflık şeklinde algıladı. Biyolojik doğasına aykırı davrandı; çünkü kadın beyninde daha çok, duygusallıkla ilgili hücre vardı. İşte, beyninin bu sahası aktif olarak çalıştığı halde hislerini görmezden gelen kadın, zor durumda kaldı. Bunun en büyük ispatı, son yıllarda duygularımızın yaşantımızdaki önemi anlaşıldıkça ortaya çıktı. Toplum akli ile birlikte duygularına yaslanmayı da başardıkça, kadınların sosyal roldeki kıymeti artmaya başladı. kadının sevgi veren, insanlığının sevilme ihtiyacını gideren bir unsur olarak vazgeçilmezliğini kanıtladı.

Bu durum benzeri Antik Yunan Çağında da yaşanmış olmasına rağmen, insanlığın tam olgunlaşmamış olması ve iletişim eksikliği, kısa zamanda kazanılan hakların kaybedilmesi sonucunu vermiştir. Bu haklar, kadını cinselliğinin dışında “insan” kimliği ile görebilirsek gönümüzdeki hukuk çerçevesinde de devam ettirilebilir. Eğer Antik Çağda Yunanlıların yaptığı hata yapılmazsa, yani kadın düşünürlerin varlıklarını hissettirmeleri sureti ile sosyal hayatta aile odaklı yaklaşımlar güçlenirse, her iki cinsin de mutlu olabileceği bir toplum oluşur. kadın ve erkeğin bencil olmadan bağımsız kalabileceği, kimsenin kimseye üstünlük sergilemeyeceği bir beraberlik oluşabilir. Bunu yapmak, rol paylaşımlarını iyi bir biçimde gerçekleştirmekle mümkündür. İnsanlık şu anda bu olgunluk düzeyine sahiptir. Aslında konuyla alakalı tartışmalar, insanlığı geliştireceği ve ileriye taşıyacağı için iyiye işarettir.

Bir kişinin insaniyeti ile cinsiyet kimliğinin doğru noktalarda değerlendirilmesi, topluma doğru şeyler kazandırır. Mesela erkeklerin kadınları ne derece anladığı ile ilgili yapılan araştırmalarda, seks yaşamları kötü giden erkeklerin, kadınların cinsel niyetlerini abarttıkları ortaya çıkmıştır. Yani cinsel tatminlerinin eksikleri, kadınların cinsel niyetlerinin yanlış değerlendirilmesine sebep olmaktadır. Bu eksikliği yaşayan erkek, kadının basit bir gülüşünü ya da kendisine normal bir bakışı bile “cinsel davet” şeklinde algılayarak gerçek hayatta var olmayan bir şehveti görmeye çalışır. Oysa bu konuda yetkinliğe ulaşmış bir erkek, karşı cinsle olan münasebetinde cinsel dürtülerini abartmamayı başarabilir. Bu noktada insanın şahsi istekleri belirleyici olurken, toplumsal pornografiye gereğinden fazla vurgu yapılması da böyle bir algılama bozukluğunu teşvik edebilir.

Egemenliğe dayalı modellerde kadının haklarından değil, görevlerinden bahsedilmiştir. İnsanın kendi kendini yönetebilmesi, kadın için geçerli sayılmamıştır. kadının da bir çocuk gibi kendini yönetemediği ve vesayete muhtaç olduğu kabul edildiği için, onun kararlarını hep erkek vermiştir. kadının kendi yönetimini gerçekleştirebilmesi için, kimliğinin farkına varması ve kendini, toplumu doğru tanıması gerekmektedir. kadın kendini köle gibi algılarsa, ona köle gibi muamele eden insanlarla karşılaşacaktır. Bunu engellemek için de kişiliğinin güçlü ve zayıf yönlerini çok iyi bilmeli ve karşı cinsle olan ilişkisini savaş haline getirmemelidir. İnsanlığın şu anda geldiği nokta, “kadın ve erkeğin birbirleri ile savaş değil, birbirlerini tamamlayan iki varlık olduğu” gerçeğidir.”

Bu acı gerçek, Modernleşme adı altında Batılılaşan Dünyanın bize sunduğu kadın portresidir. Batılaşmayı Modern olmak olarak algılayan bir toplumun içinde bulunduğu durumu göremiyor olması ne kadar da üzüntü verici…

http://www.diniyazilar.com/oku.asp?hid=449&aranan=kadın

posted in KADINLAR | 0 Comments

19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Sübyanla evlilik, çokeşlilik ve kadın dövme

Gerçi bu konularda daha önce defalarca yazdım; “Çokeşlilik”, “Kur’an kadınları dövün diyor mu?”, “İslam’da cariye var mı?”, “Kadın erkeğin kaburga kemiğinden mi yaratıldı?” başlıklı makalelerimize bakılabilir. Burada onları güncelleştirerek kısa bir özet sunacağım.

Görüyorsunuz, dönüyor dolaşıyor aynı şeyler yine gündeme geliyor.

Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Ben bu tür vak’alara “mahalle duvarları” arkasından bakmıyorum. Çünkü zihnimdeki mahalle duvarlarını çoktan yıktım. Dolayısıyla olaya “İşte gördünüz, bunlar böyle; vurun abalıya!” veya “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezseniz!” mantığı ile yaklaşmamaktayım.

İşin beni ilgilendiren tarafı Türkiye toplumunun din ile yani İslam ile ilişkisinde bir sakatlığın olması… Allah, kitap, peygamber anlayışının cehalet ve hurafelerle ile dolu olması… Sadece sevgi yetmiyor, akıl, idrak ve derin anlayış ta lazım.

***

Bakıyorsunuz, adam kendisinden 50 yaş küçük bir kızla evleniyor, gerekçe hazır;“Peygamberimiz de Hz. Aişe ile 9 yaşında evlenmişti!”

Bakıyorsunuz, adam iki, üç, dört kadınla evleniyor, gerekçe sağlam: “Allah’ın emri/izni var, kime ne?”

Bakıyorsunuz, adam karısını dövüyor, gerekçe kaya gibi: “Kur’an kadınları dövün diyor!”

Bu işin şu mahallesi bu mahallesi kalmadı. Toplum olarak her kesimde bunun benzerlerine rastlayabilirsiniz. Bugün bu mahallede yarın öbüründe pıtrak gibi bitiyor. Sorun, gerekçe olarak gösterilen eski dini kaynaklarla cesurca yüzleşmede, içeriden bir dini aydınlamada fakat ona da kimse yanaşmıyor.

Eh, bu durumda hariçten gazel okuyan birisine şöyle demek kalıyor: “Kardeşim, sizin dininizde bir sorun var galiba…”

Öyle ya iş sonunda gidip Allah, Kitap, Peygambere dayanıyor. Sokaktaki dindar ne yapsın, dinim bu diye biliyor.

Gerçekten öyle mi?

Acaba 9 yaşında kızla evlenmek, çokeşlilik, kadın dövme vs. olaylarının kaynağı, örfü, geleneği filan bıraktık direk Allah, Kitap, Peygamber mi?

Hayır! Kesinlikle hayır!

Müslümanlar Kitaplarını uzun bir süredir terk ettiklerinden yani duvarlara astıklarından, cenaze ritüeli haline getirdiklerinden, tapınak ayinine çevirdiklerinden, ölülerin arkasına okuyup durduklarından, ezber ve hafızlık yarışına girdiklerinden, en güzel hatlarla yazmakla meşgül olduklarından ve abdestsiz dokunamadıklarından dolayı içinde neler yazdığı ile ilgilenmiyorlar…

Eh, hal böyle olunca, ağlamak vaktidir bu an; çekin ceremesini!

***

Yukarıdaki üç konuda başı sıkışanın Allah, Kitap, Peygamber mazaretleri ileri sürüp onları gerekçe göstermeleri de işin cabası…

Oysa ne Peygamberimiz Hz. Aişe ile 9 yaşında evlenmiştir. Ne Allah çokeşliliği emretmiş veya ruhsat vermiştir. Ne de Kur’an kadınları dövün demektedir!

Bu konuda kanaatimce “İslam hukukunda birden fazla kadınla evliliğe şartlı izin vardır” diyen Diyanet bile yanlış yoldadır.

Bu nedenle yazıyı üç konuyla sınırlı tutuyor ve bunların dine dayandırılamayacağını söylüyorum: küçük yaştaki kızla evlilik, çokeşlilik ve kadın dövme…

1- SÜBYAN İLE EVLİLİK:
Peygamberimiz Hz. Aişe ile 18-19 yaşında evlenmiştir. Daha sübyan (akil baliğ olmamış çocuk) bir kız ile evlenme diye bir şey asla söz konusu değil. Çünkü Araplar kızları diri diri toprağa gömen bir toplum olduklarından, yeni doğan kızların yaşlarını tutmazlardı. Kız ancak akil baliğ yaşına ulaşınca yani ay hali görmeye başlayınca adamdan sayılır ve yaşı hesaplanmaya başlanırdı. Bu durumda Hz. Aişe evlendiğinde 9 yaşındaydı demek , “Akil baliğ olalı 9 yıl olmuştu, 9 yıldır ay hali görüyordu” demektir. O devirde ortalama bir kız 12-13 yaşında ay hali görmeye başladığına göre Hz. Aişe 18-19 yaşlarında olmuş olur. Nitekim başka hesaplar da tamı tamına bunu uyuyor. Hz. Aişe Peygamberimizle 9 yıl evli kalmıştı ve Peygamberimiz öldüğünde 28 yaşındaydı. Buradan da 18-19 yaşında olduğu ortaya çıkar. Öte yandan zaten Hz. Aişe daha önce nişanlıydı, bu nişan bozulup Peygamberimizle evlenmişti.

Yani Hz. Aişe’nin evliliğinde bir peygambere yakışmayacak, içinde yaşadığı toplum vicdanınca infialle karşılanacak bir durum yoktu. İnsanlığın öteden beri tanıyıp bildiği (ma’ruf) adetlere göre bir evlilikti.

Dolayısıyla vatandaşın 14 yaşındaki kızının evlendirilmesine önce karşı çıkıp sonra “Peygamberimizin de Hz. Aişe ile 9 yaşında evlendiği söylenince ikna oldum” demesi, Peygamberimizin neyin gerekçesi haline getirildiğini görmek bakımından korkunç bir durumdur.

2- ÇOKEŞLİLİK:
Konuyla ilgili ayet şöyle:

“Öksüzlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız hoşlandığınız kadınlardan dörder, üçer ikişer evlenin; eğer haksızlık yapmaktan korkuyorsanız tek, ya da sahibi olduğunuz esir kadınlardan birisi ile evlenin. Bu, ilâve yapıp durmamanız bakımından daha hayırlıdır.” (Nisa; 4/3)

Ayette rakamlar bulunduğu için matematik mantığı açsından dizilişin Türkçe’ye aktarırken bu şekilde olması gerekir. Nitekim az sonra geleceği gibi ayetin iniş sebebi de bunu gerektirmektedir.

Sahabe bu ayeti şöyle anlamıştır: “Cenab-ı Hakk çok eşli olmamızın haksızlıklara yol açmasından rahatsız, azaltmamızı, hatta teke kadar indirmemizi istiyor….”

Bunun böyle olduğunu anlamak için “nuzül ortamına” yani arka plana gidelim ve ortamı biraz tasvir edelim:

***

Kuran’ın hitap çevresi, daha çok ekvator kuşağı ikliminde görüldüğü gibi “poligaminin” (çokeşlilik) yaygın olduğu bir toplumdu. Kadınların durumu çok kötüydü. Alınıp satılıyorlar, bırakın mirastan pay almayı kendilerine mirasçı olunuyordu. Boşanmış bir kadının üzerine paltosunu (gömleğini, entarisini, şalvarını) atan erkek onu “kapatmış” sayıyordu. Bırakın şahitliği, evlenirken de boşanırken de onlara bir şey sormak zül addediliyordu. Onlarla evlenmenin ve boşanmanın sınırı yoktu.

Mekkedeki 7-8 büyük tefeci bezirgan (Kâbe çetesi) şehrin kaderine el koymuştu. Kâbe’nin arka sokaklarında lüks genelevleri işletiyorlardı. Gariban Mekkelilere faizle borç veriyorlar, ödeyemeyenin karısına kızına el koyuyorlardı. Onları açtıkları gayet lüks döşenmiş fuhuşhanelerde Yemen’den, Habeş’ten, Mısır’dan, İran’dan vs. gelen zengin tüccarlara sunuyorlardı. Kimi Mekkeliler de ileride bunların eline düşmesin diye çocuğu kız olunca diri diri toprağa gömüyordu. Bu şekilde Mekke’de insanlık dışı, vahşi bir düzen/iktidar (Yeda Ebu Lehep) vardı ve büyük bir dram yaşanıyordu.

Mekke’nin sokaklarında “Ebu Lehep’in iki eli kurusun” (Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı, kahrolsun!) sesleri yankılanmaya başlayınca, “Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı öldürüldü?” diye bir soru ortaya atılınca, bu dramı yaşayanlar, bu düzenin mağdurları bir anda bu sese doğru koştular. Bu sesi yükselten Hz. Muhammed’in (s. a.v) etrafını sardılar. Kılıçlarını çekip arkasında saf bağladılar. Etrafında toplananların daha çok gençler, kabilesizler, yolu kesilmişler (ibnu’s-sebil), tefeci bezirgânlara borçlandırılmışlar, köleler, kadınlar, kızlar vs. olması bu nedenle gayet anlaşılabilirdir.

Aynı düzenin bir benzeri Medine’de de vardı. Münafıkların başı İbni Selül’ün bir cariye pazarı vardı. Buradan kazandıkları paralarla müşriklere malî destek sağlamaktaydı. Medine’ye gelen yoksul muhacirler bir ara buna özenince şiddetle eleştirildiler. Öyle ki kadınları fuhşa zorlayanlar hem sert bir şekilde eleştirildi hem de fuhuş mağdurlarına sahip çıkıldı. Evet, yanlış duymadınız, Kuran istemediği halde zorla fuhşa zorlanan, Mekke ve Medine’nin bugünkü tabirle “fuhuş mafyasının” elinde kıvranan kadınlara bile sahip çıktı!

“Dünya hayatının geçici zenginliğini kazanacaksınız diye, sakın namusuyla yaşamak istediği halde elinize düşmüş esir kadınları fuhuş yapmaya zorlamayın. Her kim onları fuhuş yapmaya zorlarsa Allah, kendilerine zorla yaptırılan bu işten dolayı onları bağışlayacak, sevgi ve merhametine alacaktır; bundan hiç şüpheniz olmasın” (Nur; 24/33).

Rivayete göre bu ayet, eline düşen esir kadınları fuhuş sektöründe çalıştırarak para kazanan İbni Selül’ün “köle ve cariye” pazarını kapattırmak için nazil olmuştu. (Razi, İbni Kesir, Kurtubi).

***

Kadınların son derece kötü durumlarını düzeltmek için işe buralardan giren Kuran, evlenme, boşanma, miras vs. konularında da büyük reformlar yaptı. Doğrusu Kur’an ayetlerinin inişi sona erdiğinde, yani yirmi üç yılın sonunda bu işten tabiri caizse en kârlı çıkan kadınlardan başkası değildi. Çünkü Kuran’daki bütün kadınla ilgili ayetler onlara ya bir hak veriyor, ya da koruma ve kollama amaçlı hükümler ihtiva ediyordu.

İşte çokeşlilik ayetini de bu arka plan ışığında düşünmek lâzımdır.

***

Olayı iyi anlamak için ilk muhataplarının bu ayetten sonra ne yaptıklarına bakalım.

Bütün rivayetler bu ayetten sonra sahabe arasında evlenme olaylarının ikişer, üçer, dörder “arttığını” değil tam tersi “azaldığını” göstermektedir. (Kurtubi, İbn Kesir, Razi).

Bu ayetten sonra neden çokeşlilik olaylarında değil de, giderek dörder, üçer, ikişer, boşanmalarda artış olmuştur? Çünkü sahabe bunu çokeşliliğe teşvik olarak anlamamıştır. Bilakis az önce geçtiği gibi zaten çoğu çokeşliydi. Yani çokeşli olmaktan çekinen yoktu ki üstüne üstlük bunu teşvik için ayet gelsin. Zaten öyleydi çoğu…

Tam tersi “Cenab-ı Hak bu kadar çokeşli olmamızı istemiyor, az eşli olmamızı, hatta teke kadar indirmemizi; bizim için hayırlı olanın bu olduğunu söylüyor” diye anlamışlar ve dörder, üçer, ikişer, bire kadar… azaltmak suretiyle evliklerini sürdürmüşlerdir.

Bunu “dörde kadar” izin olarak anlayan da olmuştur. Kanaatimce burada ruhsat (izin) verilmiyor, bire kadar indirin deniyor. Emir veya ruhsat yok bire kadar indirme tavsiyesi var.

Demek ki ayetin sevk yönü, çokeşliliği teşvik değil; çokeşlilikten sakındırma, en azından dörde, üçe, ikiye hatta sonuçta “teke” indirme yönündedir. Yani genellikle tekeşli evliliklerin olduğu bir toplumda giderek ikiye, üçe, dörde kadar çoğalma değil; zaten çokeşliliğin yaygın olduğu bir toplumda giderek dörde, üçe, ikiye hatta bire kadar azaltma amaçlanmaktadır…

Ayetin sonundaki [zalike edna taulu] ifadesinin çoğu meallerde geçtiği gibi “Arzularınızın çoğalıp taşmaması (azmamanız) için bu daha uygundur” değil; “Eşlerinizi çoğaltıp artırarak haksızlıklara yol açmamanız için bu daha uygundur” şeklinde okumak bu nedenle bağlama uygun düşmektedir.

Öyle anlaşılıyor ki ayetin sonunda geçen [taulu] ifadesi taşmak, azmak (u’luv) anlamında değil; ek, katkı, ilâve, artma, çoğalma (ı’lave) anlamımda kullanılmaktadır (Şafi). Yani yeni eş ekleme, ilâve yapma, bu konudaki çoğalma kastedilmektedir.

Razi’nin naklettiği İkrime’den gelen rivayete göre bu ayetin iniş sebebinin şuydu;

Çokeşliler (ki sahabenin çoğu), eşlerini geçindirmek için yanındaki yetimin malını harcayabileceğini düşünmeye başlamıştı. Çokeşli olunca bu kadar kadını geçindirebilmek sorun olmaya başlamıştı. Eşlerini geçindirebilmek için yanlarındaki yetimlerin mallarına el uzatmaya başladılar. Bir taraftan da acaba haksızlık mı yapıyoruz diye endişeleniyorlardı. Bunun üzerine Eğer yetimin hakkını yemekten korkmak diye bir endişeniz varsa, eşlerinize harcamak için yetimin malına el uzatmayı bırakın, hoşlanarak evlendiğiniz kadınların sayısını azaltın, hatta bire indirin, evlilikleri böyle yapın denmek istendi. Ayetin “Yetimlerin malına el uzatmayın” diye başlaması bundandır… (Razi; Nisa;3 tefsirinde).

***

Görüldüğü gibi Kuran’ın bu ayetini “çokeşliliğe ruhsat” hatta “teşvik” olarak anlayanlar yanılıyorlar. Burada ruhsat verildiği filan yoktur. Çünkü konu erkeklerin tekeşle yetinememe sorununu çözmeye yönelik değildir. Zaten böyle bir sorun da yoktur. Ayetin ilk muhatapları zaten bol bol evlenmişlerdi. Bu ayet indiğinde zaten sahabelerin çoğu çokeşliydi.

Yani ortada dullar ve yetimler kalmış da, bunları ne yapacağız diye sahabe kara kara düşünmüş de, ayet imdatlarına yetişerek onlara çokeşlilik yolunu açmış değildir. Bunlar zaten yapılmıştır. Ortada kalan dullar ve yetimlerle zaten evlenilmiştir. “Arap” bunu zaten yapmaktadır. Ayet bunlar yapıldıktan sonra geliyor ve bunların yarattığı sorunları çözmeye yöneliyor.

Demek ki üzerinde titrenen, erkeklerin “tekeşle nasıl yetinecekleri” sorunu değil; kadınların, öksüzlerin, yetimlerin, kimsesizlerin, ezilenlerin, mağdurların sorunlarının nasıl çözüleceğidir. Yani hak ve adalet sorunudur. Kur’an bunu gördüğü an âdeta otomatikman harekete geçen virüs programı gibi çalışıyor ve her şeyde ısrarla bunu arıyor. Kuran’ın bu ruhunu anlamayanlar, tabiî ki ellerini sıvazlayarak çokeşliliğe “ruhsat” yorumları yapacaklardır.

Şu halde çokeşlilik ne Allah’ın bir emri, ne de verdiği bir ruhsattır. Ruhsat sıkışana verilir. Buradaki sıkışma tekeşle yetinemiyor olmalarından kaynaklanan bir “erkek sıkışması” değildi. Bilakis mallarının çokeşli olanlarca yenmesinden kaynaklanan bir “yetim sıkışması” idi.

Allah erkeklerin “uçkuru” için ayet indirmedi, yetimlerin “hakkı” için ayet indirdi!

“Sen ne söylersen söyle, sizin Peygamberiniz 11 karılı değil mi kardeşim. Sokaktaki adam buna bakar. Bunun bire indirilmesi kıyamete kadar sağlanamaz, boşuna nefes tüketiyorsun!” diyenlere söyleyeceğim ise şudur: Peygamberimizin 11 eşli olması dinden değildir. Nitekim onun evliliklerine de sınır getirilmiş, onları boşamak, değiştirmek, yenileri ile evlenmek yasaklanmıştır (Ahzap; 52). Yani sınırlandırma, aza indirme, burada da var. Hatta onda daha fazlası var; boşayamıyor, değiştiremiyor, ölünceye kadar onlarla yetinmek zorunda…

Sınırlandırma ve teke varıncaya kadar azaltarak evlenme Kur’an ayetleri ile sabit olduğu için, bize örnek olacak olan Kur’an’ın o dönemdeki muhataplarının çokeşlilik yapmış olmaları değil; bugün çokeşli isek teke varıncaya kadar azaltmadır; dinden olan budur. Yani çokeşlilik ayetinin (Nisa:3) muhatabı bugün tekeşliler değil; hala varsa çokeşlilerdir…

3- KADIN DÖVME:
Sokaktaki adamın karısını dövdükten sonra pişkin pişkin ileri sürdüğü gerekçelerden birisi de “Allah dövün demiş, sana ne?” mazaretidir.

Hayır! Allah dövün demiyor.

Hatim indirmeye, ölülerin araksından okumaya kısa bir ara ver de, Kur’an’ı iyi oku;

“Şiddetli geçimsizlik yaşadığınız eşlerinizle önce oturup konuşun, olmazsa yataklarında yalnız bırakın, yine olmazsa bir müddet ayrılın. Barışıp anlaşırsa hala işi yokuşa sürüp bahaneler aramayın. Yücelik ve büyüklük Allah’a mahsustur; bundan hiç şüpheniz olmasın… Eğer eşlerin arasının iyice açılıp işin boşanmaya doğru gittiğini görürseniz tarafların ailelerinden birer hakem çağırın. Niyetleri gerçekten barışmaksa Allah niyetlerini boşa çıkarmaz. Allah her şeyi biliyor, her şeyi duyuyor; bundan hiç şüpheniz olmasın…” (Nisa; 4/34-35).

Şu halde “Kadınları dövün” ayeti olarak meşhur olan bu ayet, “İkişer, üçer, dörder…” ayetinin evliliklerin giderek çoğaltılmasını değil; giderek azaltılmasını amaçlaması gibi, kadın dövme olaylarının terk edilmesini amaçlamaktadır…

Hz. Peygamberin “Bütün gece, Muhammed ailesinin etrafında her biri kocasından şikâyet eden yetmiş kadın dönüp dolaştı. Hâlbuki sizler, o kadınlarını dövenlerin hayırlılarınız olduğunu göremezsiniz.” (İbni Mace, Ebu Davud) hadisinden de anlaşılacağı gibi, o dönemde de kadınlar dövülmektedir. Artan şikâyetler üzerine inen ayetlerde, dayak başta olmak üzere şiddeti yegâne çözüm yolu görenler bu işten vazgeçirilmeye çalışılmaktadır.

Zaten kadınlarını dövmekte olan, bu yüzden de koşup peygambere gelen ve bütün gece onun evinin etrafında şikâyetlenen “mağdur” kadınlar için, bir de gelen ayetlerde “Onları dövün, dövmeye devam edin” denir mi? Olacak şey midir? Bu, Kuran’ın daima mağduru koruyup kollayan ruhu ile bağdaşıyor mu?

Burada oturup konuşmadan, bir müddet yatağını veya odasını ayırma gibi gayet insanî yöntemlere başvurmadan, tek bildiği “Karnından sıpayı başından sopayı eksik etmeyeceksin” olduğu anlaşılan o günkü Arap toplumunu ıslahın amaçlandığı apaçık ortadadır.

Bu ayetten sonra ne gibi gelişmelerin olduğuna baktığımızda, bizzat Hz. Peygamber’in ömrü boyunca evli olduğu hanımlara tek bir kez bile el kaldırdığını göremiyoruz. Bir ara hanımlarıyla sorun yaşayınca önce onlarla konuşmuş, sonra yatağını ayırmış ve bir müddet (iki ay kadar) onlardan ayrılmıştır. Sonra anlaşma sağlanınca tekrar dönmüştür. Ayete verdiğimiz meal onun bu uygulamasına da dayanmaktadır.

Şu halde tıpkı evlenme, içki, zina ayetlerinin aşama aşama ve belirlenmiş bir hedefe doğru gitmesi gibi, şiddetli geçimsizlik yaşayan ailelerin nasıl tekrar anlaşacağını düzenleyen bu ayet de, “kadınlarını döven” her hangi bir topluma beş aşamalı çözüm planı ile harika bir yol gösteriliyor ve denmek isteniyor ki:

1-Önce konuşun, anlaşın… 2- Olmazsa ev içinde yatakları/odaları ayırın… 3- O da olmazsa bir müddet evden ayrı kalın (ön ayrılık)… 4- O da olmazsa aile büyüklerinden hakemler çağırın… 5- O da olmazsa yani bütün iç yollar tükenmişse o zaman boşanın (talak)…

Alın bu yol göstermeyi dünyanın bütün ülkelerine göğsünüzü gere gere götürün.

İnsanlığın kitabı budur, ey dindar kardeşim!

Kanaatimce Kur’an yirmi üç yılda nazil olmasına rağmen, en fazla yüz yıla yayılan bir dönüşüm öngörüyordu. Bütün bu reformların yüz yıl içinde bitirilmesi ve insanlıkta devasa bir sıçrama yapılması gerekiyordu.Müslümanlar öncülüğünde ve Kur’an’ın devrimci hamleleleri ışığında büyük bir insanlık sıçraması planlanmıştı. Fakat Peygamberimizin ölümünden hemen sonra iç savaşlar başladı, İslam alemi bu savaş ve çekişmelerle ve de Bizans ile Sasani gelenek ve göreneklerine kendilerine kaptırarak bu hamleyi içeriden akamete uğrattılar. Rüzgar kısa sürede kesildi. Kur’an’ın insanlık rüyası gerçekleşemedi, yarım kaldı. Bu rüyanın peşine düşecek yeniden inşacılara bu nedenle şiddetle ihtiyaç var… (İhsan Eliaçık)

http://www.haber10.com/makale/11206

posted in KADINLAR | 3 Comments

19th Temmuz 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

  • · Kur’an kadını dövün diyor mu?

KUR’AN’DA “KADIN DÖVME” İLE İLGİLİ AYETLER

ELİAÇIK: Bu konunun geçtiği ayetler Kur’an’da şöyledir:

“Şiddetli geçimsizlik yaşadığınız eşlerinizle önce oturup konuşun, olmazsa yataklarında yalnız bırakın, yine olmazsa bir müddet ayrılın. Barışıp anlaşırsa hala işi yokuşa sürüp bahaneler aramayın. Yücelik ve büyüklük Allah’a mahsustur; bundan hiç şüpheniz olmasın. Eğer eşlerin arasının iyice açılıp işin boşanmaya doğru gittiğini görürseniz tarafların ailelerinden birer hakem çağırın. Niyetleri gerçekten barışmaksa Allah niyetlerini boşa çıkarmaz. Allah her şeyi biliyor, her şeyi duyuyor; bundan hiç şüpheniz olmasın…” (Nisa; 4/-34-35).

Bu ayet kadınları “dövmeyi” emreden ayet olarak bilinir.

Yaptığım çeviride görüldüğü gibi ayette geçen [ve’dribuhunne] ibaresi “Onları dövün, vurun” yerine “Onlardan bir müddet ayrılın” olarak tercüme edilmiştir. Çünkü kelime bu anlama da gelmektedir.

Sözlükte kelime “vurmak, dövmek, yapmak, bırakmak, ayrılmak, göstermek, etmek, eylemek, koymak” vb. birçok anlama gelir. Bu kelime Arapça’nın “aspirin” gibi neredeyse her derde deva bir sözcüğüdür. Türkçe’deki etmek, eylemek veya İngilizcedeki ‘get’ sözcüğünü çağrıştırır.

Ayette geçen “nuşuz” ise “yükselmek, şişmek, ortaya çıkmak, meydana gelmek, ayağa kalkmak, normalin dışına çıkmak, isyan etmek, karı-koca birbirine karşı gelip kavgaya meydan vermek” demektir.

Türkçe’de aile mahkemelerinde sıkça kullanılan ve boşanma nedenleri arasında sayılan “şiddetli geçimsizlik” dediğimiz şeyle aynı manayı çağrıştırır. Burada kadından kaynaklanan şiddetli geçimsizliğin kastedildiği anlaşılıyor.

Görüldüğü gibi ayette geçen darb ve nuşuz sözcükleri Arap muhayyilesinde bu manalar etrafında dönüyor.

Keza (darabe) kelimesinin Kur’an’da “sefere çıkmak, bir yerden bir süreliğine ayrılmak, açmak, ayırmak” anlamında kullanıldığı yerler vardır:

Yeryüzünde ’sefere çıktığınızda’ (darabtüm) düşmanın üzerinize ani saldırı düzenlemesinden korkarsanız, namazı kısaltmanızda bir sakınca yoktur” (Nisa; 4/101)…

“Sonra Musa’ya şöyle vahyettik: Kullarımla geceleyin yürü, onlara denizde kuru bir yol ‘’, (fedrib) yakalanırız diye korkup kaygılanma.” (Taha; 20/77).

Şu halde “Kadınları dövün” ayeti olarak meşhur olan bu ayet, “İkişer, üçer, dörder…” ayetinin evliliklerin giderek çoğaltılmasını değil giderek azaltılmasını amaçlaması gibi, kadın dövme olaylarının terk edilmesini amaçlamaktadır…

HZ. PEYGAMBER EŞLERİNE EL KALDIRMADI

Hz. Peygamberin Bütün gece, Muhammed ailesinin etrafında her biri kocasından şikâyet eden yetmiş kadın dönüp dolaştı. Hâlbuki sizler, o kadınlarını dövenlerin hayırlılarınız olduğunu göremezsiniz.” (İbni Mace, Ebu Davud) hadisinden de anlaşılacağı gibi, o dönemde de kadınlar dövülmektedir. Artan şikâyetler üzerine inen ayetlerde, dayak başta olmak üzere şiddeti yegâne çözüm yolu görenler bu işten vazgeçirilmeye çalışılmaktadır.

Zaten kadınlarını dövmekte olan, bu yüzden de koşup peygambere gelen ve bütün gece onun evinin etrafında şikâyetlenen “mağdur” kadınlar için, bir de gelen ayetlerde “Onları dövün, dövmeye devam edin” denir mi? Olacak şey midir? Bu, Kur’an’ın daima mağduru koruyup kollayan ruhunu anlayamama vardır.

Oturup konuşmadan, bir müddet yatağını veya odasını ayırma gibi gayet insanî yöntemlere başvurmadan, tek bildiği “Karnından sıpayı başından sopayı eksik etmeyeceksin” olduğu anlaşılan o günkü Arap toplumunu medenîleştirmenin amaçlandığı apaçık ortadadır.

Bu ayetten sonra ne gibi gelişmelerin olduğuna baktığımızda, bizzat Hz. Peygamber’in ömrü boyunca evli olduğu hanımlara tek bir kez bile el kaldırdığını göremiyoruz. Bir ara hanımlarıyla sorun yaşayınca önce onlarla konuşmuş, sonra yatağını ayırmış ve bir müddet (iki ay kadar) onlardan ayrılmıştır. Sonra anlaşma sağlanınca tekrar dönmüştür. Ayete verdiğimiz meal onun bu uygulamasına da dayanmaktadır.

Yine ayette geçen (darb) kelimesine vurma manası verilince, bunu yumuşatmak için kılı kırk yaran “utangaç” yorumlar yapıldığını, sonunda bunun artık bildiğimiz anlamda “evire çevire dövme” olmaktan çoktan çıktığını görüyoruz.

Örneğin “Etki ve iz bırakmayacak, kemiğini kırmayacak, herhangi bir uzvunu çirkinleştirmeyecek, dürtmek ve benzeri şekilde olacak… (Kurtubi), peş peşe aynı yere vurulmayacak, güzellik mahalli olan yüze vurulmayacak, kırk vuruştan fazla olmayacak… (Şafi), asla ölümüne sebebiyet vermeyecek, kamçı ve sopa ile olmayacak, bükülmüş mendil gibi bir şeyle olacak…” (Razi) vs.

Şimdi ister istemez mantık şu soruyu sordurur: Bir adam sinirli bir halde bunlara nasıl dikkat edecek? Eğer böyle olacaksa dövmenin caydırıcılığı kalır mı? Bu, bir anlamda “dövmecilik oynama” gibi bir şey olur.

Böyle yapmak yerine, kelimenin içeriğinde zaten varolan “bir müddet ayrılma, ayrı kalma” (boşanma değil, henüz boşanma yok) manası verilmeye neden yanaşılmıyor? Üstelik dövmenin hiç de hayırlı bir şey olmadığını söyleyen yığınla rivayet ve görüş varken… Bizzat Hz. Peygamberin kendisi “bir müddet ayrılma” olarak uygulamışken… Hiçbir zaman hanımlarına tek bir “fiske” bile vurmamışken…

BEŞ AŞAMALI ÇÖZÜM PLANI

Şu halde tıpkı evlenme, içki, zina ayetlerinin aşama aşama ve belirlenmiş bir hedefe doğru gitmesi gibi, şiddetli geçimsizlik yaşayan ailelerin nasıl tekrar anlaşacağını düzenleyen bu ayet de, “kadınlarını döven” her hangi bir toplumu aşama aşama dövmeden vazgeçirip önce konuşarak, anlaşarak, ikinci olarak olmazsa (ev içinde) yatakları/odaları ayırarak, üçüncü olarak o da olmazsa bir müddet (evden) ayrı kalarak, dördüncü olarak, oda olmazsa aile büyüklerinden hakemler devreye sokarak, beşince olarak nihayet boşanmayı da bir yol olarak göstererek, onu da iki ile sınırlandırıp üçüncü bir geri dönme hakkı da vererek harika bir yol yordam gösteriyor.

Bugün şiddetli geçimsizlik yaşayan bir ailenin arasını bulmak için devreye giren birisi, akl-ı selim ile düşünse bundan daha güzel bir yol yordam bulabilir mi?

Şiddetli geçimsizlik yaşayan aileler için yukarıdaki “beş aşamalı çözüm plânının” sadece Müslüman aileler için değil, bütün insanlık aileleri için evrensel çözümler önerdiğini söyleyebiliriz. Zaten dünyanın neredeyse tüm medenî hukuk mahkemelerinde uygulanmaya çalışılan bundan başka bir şey midir?

 

  • İslam’da cariye var mı?

CARİYELİK CAHİLİYENİN DEĞERİDİR

ELİAÇIK: Cariye o günkü Arap toplumunda vardı fakat İslam’da yok. Aynı şey “kölelik”, “çok eşlilik”, “kadını dövme”, “kadını erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış bilme” vs. için de geçerlidir. Bunlar Kur’an’ın indiği toplumun yaygın gelenekleriydi. Sahabenin çoğu da bunları yapıyordu. Fakat Kur’an böylesi bir topluma hitabederek dönüştürücü bir işlev üstlendi. Kadınların durumunu iyileştirmeye yönelik birçok reform başlattı. Cariye olduğu söyleniyor, yanlış… Köleliğin kaldırılmadığı söyleniyor, yanlış… Kadının dövülmesinin emredildiği söyleniyor, yanlış… Çok eşliliğin tavsiye edildiği söyleniyor, yanlış… Bütün bunlar Kur’an’ın daima mağduru ve mazlumu koruyup kollayan ruhundan bihaber yaklaşımlardır. O günkü toplumda mağdur kadınlardı, o halde Kur’an’ın bütün kadın-erkek ilişkilerini düzenleyen ayetleri mağdur olan kimse ondan –o toplumda kadınlar- yanadır. Bu benim için bir tefsir ilkesidir ve hiç şaştığını görmedim. Cariyelik de böyledir.

KUR’AN’DA CARİYELİKLE İLGİLİ AYETLER

Kur’an’da geçen “meleket eymanuhum” kavramını “cariyeleri” olarak yorumlayanlar yanılıyorlar. Bu kavramın cariye manasına yorulması hem beyhudedir hem de Kur’an’ın ruhundan habersiz olmak manasına gelir. Şu halde birçok meal ve tefsirde “cariye” olarak yorumlanan bu kavrama baktığımızda “Sağ ellerinizin sahip olduğu” anlamana geldiğini görürüz. Bu deyimle iki mana kastediliyordu:

1. Veli, şahitler vb. meşru şartları yerine getirerek nikâh sahibi olmak
2. Savaş sonucu esir kadınlara sahip olmak…

Yani ister hür ister esir böyle “meşru nikâh sahibi olmadan” hiç kimseyle evlilik ilişkisine girilemeyeceği anlatılmak isteniyor. Çünkü “Sağ elin sahip olduğu” deyiminden maksat nikâh mülkiyeti veya nikâh sahibi olmaktır. Zira bu tabir henüz savaş ve esir kadın ele geçirmenin söz konusu olmadığı Mekke dönemi ayetlerinde de geçmektedir (70/30).

Bu kavramın maksadı insanları zinadan menetmek ve yeni bir nikâh bulunmaksızın veya eğer kadın memluke (esir, köle) ise nikâh sahibi olmaksızın onlarla cinsi temasta bulunmaktan men etmektir. Allah bunu “sağ elin sahip olduğu” ile ifade etmiştir. Çünkü “sağ elin sahip olduğu” hem nikâh ile evlenilen kadınlar hem de mülk olarak sahip olunan kadınlar hakkında söz konusudur.

Demek ki savaşta esir alınan kadınlar, mübadele (esir değişimi) veya serbest bırakma söz konusu değilse, siyasi olarak esaret altında olurlar fakat onlarla cinsel ilişkiye girilemez yani “cariye” yapılamaz. Bunun için her normal kadınla yapıldığı gibi ayrıca nikâh kıyılması gerekir. Buna ise “” denir. İslam vicdanı her ne şekilde olursa olsun “nikâhsız” ilişkiye cevaz vermez.. Fakat Arap toplumunun o günkü yapısı buna direndi, hala da direniyor.

HZ. PEYGAMBER’İN CARİYESİ YOKTU

Bu çerçevede Hz. Peygamber’in iki tane cariyesi olduğu görüşü de doğru değildir. Çünkü bunlardan ilki Reyhane, Medine’deki Yahudi Kurayza kabilesine mensup bir hanımdı. Bu kabile ile yapılan savaş sonunda esir düştü. Hz. Peygamber Reyhane’yi önce serbest bıraktı sonra da evlenme teklif etti. O da kabul edince nikâh kıyarak evlendi.

Mariye ise babası İranlı, annesi Yunan Mısırlı Hrıstiyan bir hanımdı. H. 7 yılda Hz. Peygamber’in İslam’a davet mektubuna bir yazı ile karşılık veren Mısır Kralı tarafından gönderilmişti. Hz. Peygamber’in Reyhane’ye yaptığını ona da yaptığı anlaşılıyor. Çünkü Kur’an içlerinde Mariye’nin de olduğu Hz. Peygamber’in hanımlarından ayırdetmeksizin “Ey peygamber eşleri” diye bahseder. Başka bir tabir kullanmaz. Mesela şu ayette adı geçen hanım Mariye idi.

“Ey peygamber! Eşlerini memnun etmek için Allah’ın serbest bıraktığı şeyi niçin kendine yasaklıyorsun? Allah çok bağışlayıcıdır, sevgi ve merhamet kaynağıdır. Allah yeminlerinizi bir çözüme bağlamayı istemektedir.” (Tahrim; 66/1-2).

Eğer Mariye cariye olsaydı, onu kendine haram kılma (tahrim) söz konusu olmazdı. Bu nedenle birçok müfessirin bunun bir boşama (talak, zıhar) olup olmadığını tartıştığını görüyoruz. Tahrim, talak, zıhar vs. ise nikâh sorumluluğu altındaki “eşler” için geçerlidir. Buradaki eş ise Hafsa, Aişe ve Zeynep ile aynı statüde olan Mariye idi. Dahası Mariye, Hz. Peygamber’in tek erkek evladı olan İbrahim’in annesiydi. Cariye statüsünde olması bu açıdan da mümkün değildir.

Genellikle “cariyeleri” diye çevrilen deyimin geçtiği ayetlerin meali, bu durumda, örneğin Muminun suresinin girişinden örnek verelim şöyle olmak icab eder:

Onlar iffetlerini koruyanlardır. Yalnızca eşleri yani meşru şekilde sahip oldukları ile birlikte olanlardır. Çünkü bu ayıplanacak bir şey değildir. Kim bunun ötesini ararsa, onlar da haddi aşanlardır.”

Ayet “Yalnızca eşleri veya cariyeleri ile birlikte olanlardır.” değil; “Yalnızca eşleri yani meşru şekilde sahip oldukları ile birlikte olanlardır” manasına gelmektedir.

Şu ayet ise, esir alınarak köle yapılan ve böylece evlilik dışı nikâhsız cinsel ilişki kurulabilen kadın demek olan “cariye” uygulamasına yol olmadığının apaçık delilidir:

“Hür mümin kadınlarla (muhsanât) bir yuva kurmaya güç yetirecek durumda olmayanlarınız, savaşta esir alarak sahip olduğunuz (ma meleket eymânukum) iman etmiş kadınları düşünebilir. Allah imanınız ile ilgili her şeyi biliyor. İman edenler artık birbirinin can yoldaşıdırlar. Şu halde onları namusuyla yaşamaları şartıyla, ailelerinden izin alarak ve mehirlerini vererek nikâhlayın.” (Nisa; 4/25)

Dikkate edin, düpedüz ailesinden izinli, mehirli, normal (meşru) evlilikten bahsediliyor. Rızası olmadan, izin alınmadan, mehir verilmeden, nikâh kıymadan, sırf savaşta elime esir düştü diye kadıncağızı cariye yapmak bunu neresinde? Her şeyden önce bu Kur’an’ın ruhuna ve vicdanına ters.

Peki, bugün bir savaş olsa ve Müslümanların eline erkek ve kadınlardan oluşan yüzlerce, binlerce esir düşse, özellikle kadın olanlarına ne yapmak lazım gelir?

GELENEKTE CARİYELİK UYGULAMASI

ELİAÇIK: Eskiden (ihya çağları) üretilen cariye fıkhına göre; ganimet olarak askerlerin mülküne birer ikişer verilip cariye yapılırlar. Ancak bu rastgele ve kuralsız bir şekilde de olmaz. Cariyenin önce hamile olduğunun anlaşılması için bir ay bekletilir. Cariyeye sadece efendisi dokunabilir. Efendisinden çocuğu olursa artık başkasına satılamaz ve efendisi ölürse azat edilir. Efendisinden başka birisiyle evlendirilirse cinsel hakları evlendiği adama geçer ve fakat mülkü efendisinde kalmaya devam eder. Hür eşlerdeki dört sınırı cariyelerde gözetilmez. Eğer efendisinden çocuğu olmazsa alınıp satılabilir. Cinsel ilişkide kullanılmaları için askerlere rasgele dağıtılamaz.

Bunlar geçmiş çağlarda (ihya çağlarında) üretilen ve esir kadınların aşama aşama topluma kazındırılmalarını amaçlayan iyileştirilmiş kölelik hukukudur. En azından Roma veya Sasani kölelik uygulamasından daha insaflı olduğu söylenebilir.

Ancak bu uygulama kendi döneminde olumlu işlevler görmüşse de artık bir anlamı kalmamıştır. Kur’an’ın öngördüğünün bu olduğunu söylemek de mümkün değildir. Bu konuda geçmiş çağlar boyunca üretilen fıkıh, Kur’an’ın runuhu yakalamaktan uzaktır. Müslümanlar, tarihin ve insanlığın kendilerinden beklediğini yapmamışlar, ellerindeki Kitap’ın gerisine düşmüşlerdir. Hadi iyi niyeti elden bırakmayalım; o günkü insanlık şartlarını aşmaya güçleri yetmemiştir.

 

KUR’AN’IN “RUHUNU” VE “VİCDANINI” ESAS ALAN İSLAM’DA CARİYELİK YOKTUR

Ancak bugün öyle değil. Onlardan dahi iyi bir noktadayız ve cesur olmamızı gerektirecek birçok sebep var.

Bugün yeniden üretilecek (inşa çağı) fıkhında bunun adı “savaş esirleri hukuku”dur. Buna göre bugün bir savaş olsa ve Müslümanların eline erkek ve kadınlardan oluşan yüzlerce esir düşse şunlar yapılır: Güvenliği sağlanmış korunaklı bir yerde bekletilirler. Ganimet olarak görülemezler. Esir alan askerlere dağıtılamaz, hiçbiri köle ve cariye yapılamaz. Evli olanların evlilikleri devam eder. Esir düştü diye ailesinden veya eşinden zorla koparılamaz, hangi dine göre kıyarsa kıymış olsun nikâhı feshedilemez. Her türlü kötü muamele, angarya, işkence, tecavüz, cinsel taciz yasak olur. Misafir muamelesi görürler. Ya esir mübadelesi karşılığında serbest bırakılırlar. Ya fidye veya tazminat karşılığı salıverilirler. Ya örneğin, lisan belletme, teknoloji öğretme, meslek kazandırma vs. karşılığı üçer beşer serbest bırakılırlar. İçlerinden kendi istekleri ile evlenmek ve Müslüman toplumda yaşamak isteyen olursa, kendi rızasıyla, ailesinin izni alınarak (hatta çağrılarak) ve mehirleri tastamam verilerek bekârlarla telli duvaklı, davullu zurnalı baş göz edilip serbest bırakılırlar.

Ya da hepsi bir meydana toplanır, etkili, dokunaklı ve gayet centilmen bir hitapla; insanlığa ne getirmek istediğimizi, niçin savaştığımızı, hürriyetin ve adaletin insanlık açısından önemini, İslam’ın sevgi ve merhamet dini olduğunu, kendimizi diğer din ve ideolojilerden ayıran farkın ne olduğunu, neye hizmet için var olduğumuzu anlatılır ve kayıtsız şartsız hepsini yurtlarına, yuvalarına göndererek serbest bırakırız.

Kur’an’ın, Bedir esirleri uygulamasında, daha sonraları da Hz. Ali’nin Suriye esirlerine yönelik hitabesinde ifadesini bulan Kur’an’ın “ruhunu ve vicdanını” esas alan bir fıkıh çağımızda kanaatimce böyle olmak icap eder.

Geçmişte Bizans’ın ve Sasani’nin köleci düzenlerine ve saray cariyelerine kendini kaptıranlar, ne yazık ki İslam’ın hürriyet ve adalet iklimini çoraklaştırmış, vicdanını kurutmuş, insanlıkta estirdiği o muazzam rüzgârı içten kırmış, üstelik bunun farkına bile varamamışlardır. Zihnini ve ufkunu eski (ihya) çağlarında donduran birçoğumuz, hala farkında olmadığı için geçmişin cariye hukukunu aşamamaktadırlar. Hâlbuki her çağın fıkhı o çağda üretilir, o çağı yaşayanlarca üretilir.

  • Kur’an’da başörtüsü var mı?

KUR’AN’DA BAŞÖRTÜSÜ İLE İLGİLİ AYETLER

ELİAÇIK: Kur’an’da konuyla ilgili ayet şudur:

“Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar. Görünmesi zarurî olan yerler dışında cinsel cazibelerini sergilemek için açılıp saçılmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar.” (Nur; 24/31)

Burada başörtüsünden mi, omuz örtüsünden mi, atkıdan mı, şaldan mı, eğer başörtüsünden bahsediliyorsa onun baştan çıkarılıp omuzlardan aşağıya örtülmesinden mi, yoksa başla beraber omuzlardan aşağıya örtülmesinden mi, neden bahsediliyor?

Ayetten anladığımıza göre, demek ki o günkü toplumda;

1. Bakışlarını sakınmayan,
2. Irz ve namuslarını korumayan,
3. Görünmesi zarurî olan yerler dışındaki yerlerini de cinsel cazibelerini sergilemek için açıp saçan,
4. Başörtülerini omuzlarının üzerinden salmayan bir takım kadınlar vardır. Ayet “mü’min” kadınlara bunlar gibi olmamaları çağrısında bulunuyor.

Ayette “başörtülerini” diye çevirdiğimiz “humuruhinne” kelimesi HAMR kökünden gelir ve tam anlamıyla “başörtüsü” manasına gelir.

Çünkü Arap bunu “baş ile ilgili” yerlerde kullanmaktadır. Örneğin başı döndürüp karıştıran, aklı örten, şarap, içki (hamr), baş döndüreni satan, şarapçı (hammâr), başı döndürme, aklı örtme yeri, şaraphane (hammâre), içkinin verdiği baş ağrısı (humâr), başı beyaz koyun (muhammera mine’ş-şiyâh) demiş Arap…

Demek ki (hımâr) kelimesinin en önemli özelliği “baş” ile ilgili olmasıdır. Nitekim bu ayetler başı açıklığın yaygın olduğu bir topluma inmiş değildir. O günkü toplumda değil kadınlar erkekler bile, kimisi sıcaktan, kimisi Arap örfünden zaten başlarını bir şekilde örtmektedirler. Yani erkek kadın hemen hiç kimse “başı açık” dolaşmamaktadır. Sarık, kaftan, tül, renkli bez vs. başlarına bir şeyler dolayıp sararak veya alarak dışarı çıkmaktadırlar. On bin nüfuslu Medine’de yaşayan Yahudiler, Evs ve Hazreçliler, Muhacirler vs. dışarıdan bakıldığında üstlerinde “baş”larında bir takım örtüler olan insanlardır. Fakat özellikle kadınlarda bu örtü, örtünmek amacıyla değil, daha da çekici ve egzotik olmak amacıyla, “azını açıp azını kapatır” tarzda olmaktadır.

  • Peki, öyleyse ayet ne demektedir?

ELİAÇIK: Dikkat edilirse “Başörtüsü takın, başınızı örtün” denmiyor da “Başınıza aldığınız o örtüleri boyunlarınıza, omuzlarınızdan aşağıya da salın” deniyor. Bunun sebebi, o dönem kadınlarının başörtülerini arkadan bağlayarak, omuzlarını ve göğüslerine kadar boyunlarını açıkta bırakmalarıydı. Böyle daha çekici olacaklarını düşünüyor olmalılar…

Buradan “Başörtüsü değil, boyun örtüsü emrediliyor” diye bir sonuç çıkarmak, işi yokuşa sürmek ve anlamamak için diretmekten başka bir şey değildir.

Çünkü Kuran’ın çoğu emri zaten böyledir. Yani ayetler çoğunlukla “yürürlükteki durum” üzerine gelir ve onu düzene sokar.

Örneğin, “Cuma namazı kılın” demez de, “Zaten kılmakta olduğunuz o cuma namazı var ya, işte onun için çağrıldığınızda alışverişi bırakın” der.

Yine örneğin, “Namaz (salât) diye bir şey icat edin, kurban (nahr) diye bir uygulama başlatın” demez de, “O yapılmakta olan namaz (salât), kesilmekte olan kurban (nahr) var ya, işte onu siz Allah için yapın” der.

Yine örneğin, “Dörde kadar evlenin” demez de, “O onar, on beşer evlenip de geçindirmek için yetimin malına el uzatmaya kalktığınız eşleriniz var ya, işte onları dörde, üçe, ikiye, hatta bire indirerek evlenin, yetimlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız böylesi daha iyidir” der.

Demek ki bu tür ayetler yürürlükteki duruma müdahale etmek, yanlış taraflarını düzeltmek, ıslahat yapmak amacıyla gelmektedir. Düzelttiği şekliyle de kalıcı emre dönüştürmektedir.

KUR’AN’DA BAŞÖRTÜSÜ VARDIR

Başörtüsünün de böyledir. Yani denmek istenen; “O zaten takmakta olduğunuz başörtüleriniz var ya, işte onları aşağıya doğru da salın, başınıza toplayıp da boynunuzu, omzunuzu, göğsünüzü, sırtınızı açıkta bırakmayın” demek olur…

İlginçtir, kadınların o günkü giyim tarzı bugün Fransızca’dan Türkçe’ye geçen “dekolte” kelimesi ile aynı manayı çağrıştırmaktadır. Çünkü dekolte Fransızca’da boynu açıkta bırakan giysi (decollete) demek. Bu sözcüğün kökü Latince’de boyun (col, collum) kelimesinden geliyor. Türkçe’ye de geçen, boyunda taşınan (koli), boyna sarılan (kaşkol), boyuna takılan (kolye) kelimeleri de bu kökten…

Anlaşılan o günkü kadınlar saçlarını arkadan bağlayacak şekilde başörtüsü ile örtüyorlar, omuzlarını, göğüslerine kadar boyun kısımlarını gayet “dekolte” bir kıyafetle açıkta bırakıyorlardı. Bugünün tabirleri ile “derin göğüs ve sırt dekoltesi” ile dolaşıyorlardı. İşte ayette bu tarz örtünmenin bir anlamının olmadığı beyan ediliyor. “Örtünecekseniz doğru dürüst örtünün. O başlarınıza taktığınız başörtüsünü sırt ve göğüs dekoltenizi tamamlayan bir aksesuar olarak değil, örtünmenin mantıkî sonucu olarak iyice aşağıya salın, boynunuzu, göğsünüzü, sırtınızı örtecek şekilde yakalarınızın üzerinden salın ki örtünmüş olasınız…” denmek isteniyor.

 

Hz. PEYGAMBER ve ÇOKEVLİLİK

  • Hz. Peygamber neden birden çok kadınla evlendi?

KUR’AN ÇOK EŞLİLİĞİ EMRETMEMİŞTİR

ELİAÇIK: Hz. Peygamber Kur’an emrettiği için çok eşlilik yapmadı. O günkü Arap örfü öyle olduğu için diğer birçok sahabenin de yaptığını yaptı. Kur’an’ın indiği toplum çokeşliliğin (poligami) yaygın olduğu bir toplumdu. Dünya toplumlarına baktığımızda genellikle orta ekvator kuşağında yaşayan toplumlarda bu çok görülmektedir. Örneğin kuzeye doğru gittikçe bunun azaldığını görüyoruz. Bir de bu daha çok saltanat ve zenginlik kültürü ile ilgili gelişmiştir. Onlarca kadınsız, cariyesiz bir saltanat dünyada neredeyse yok gibidir.

Kanaatimce Kur’an çok eşliliği emretmemiş, hatta ruhsat da vermemiştir. Çok eşli bir topluma azaltma yönünde çağrı yapmıştır. Ruhsat sıkışına verilir. Bu konuda ruhsat olması için toplumda tek eşliliğin hüküm sürmesi ve bu konuda bir sıkıntının ortaya çıkmış olması gerekir. Bu sıkıntının ortadan kaldırılması için de ikişer, üçer, dörder evlenebilirsiniz denmiş olması gerekir. Hâlbuki Kur’an’ın indiği toplum zaten çokeşliliğin hüküm sürdüğü bir toplumdur. Üstelik bu çokeşlilik birçok sıkıntı doğurmaktaydı. İşte çokeşliliğe ruhsat diye bilinen ayetin bu durumu düzeltmeyi amaçladığını görüyoruz.

Bu azı çoğaltma değil; çoğu aza indirme yönünde bir düzeltmedir. Çünkü mağduriyetin dolayısıyla da sıkıntının ortaya çıkmasına neden olan tek eşlilik değil, tam tersi çok eşlilikti.

KUR’AN’DA ÇOK EVLİLİK İLE İLGİLİ AYETLER

Şöyle ki: Arap erkekleri çokeşlilik yapıyordu. Sahabeler de bildikleri bu yoldan giderek çok eşli evlilikler yapıyorlardı. Özellikle Uhut gibi savaşlardan sonra ortada kalan dul kadınlarla evlenmişler ve böylece 10- 15 hanımı olan olmuştu. Üstelik bunların yanına anne ve babası olmayan yetimleri kendilerine kalan miraslarla birlikte almışlardı. Bir taraftan hanımları arasında, diğer taraftan “Nasıl olsa artık bizim evladımız sayılırlar” diyerek yetimlerin malına el uzatma konusunda adaletsizlikler ortaya çıkmaya başlamıştı. Çünkü bu kadar çok hanımı geçindirmede zorluk çekmeye başlayınca, yanlarındaki yetimlerin mallarından alıp onlara harcamayı düşünmeye başladılar. İşte ayet bunun üzerine geldi ve şöyle dedi:

Yetimlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız hoşlandığınız kadınlardan dörder, üçer, ikişer evlenin. Eğer haksızlık yapmaktan korkuyorsanız tek, ya da sahibi olduğunuz esir kadınlardan birisi ile evlenin. Bu, (eşlerinizi) artırıp çoğaltmama (ilâve yapmama) bakımından daha iyidir.” (Nisa; 4/3)

Yani o kadar çokeşli olmayın; dörde, üçe, ikiye, hatta teke indirerek evlenin. Böyle yaparsanız hem eşler arasında haksızlıklara neden olmaktan, hem de onları geçindirmek için yetimlerin malını haksızca yiyor olmaktan kurtulmuş olursunuz. Böyle yapmak sizin için daha hayırlıdır denmek isteniyor.

Burada Kur’an’ın odaklandığı konu erkeklerin tek eşle nasıl yetinecekleri sorunu değildir. Zaten öyle bir sorun da yok çünkü indiği toplumda neredeyse tüm erkekler çokeşli. Kur’an’ın odaklandığı ve öncelik verdiği konu haksızlık yani adalet meselesidir. Kadınlara ve yetimlere haksızlık yapılmaktadır ve onun behemehal giderilmesi gerekiyor. Yani Kur’an ruhunu harekete geçiriyor. Artırmaya yönelik ruhsat da yok, dörtle sınırlandırdığı da yok. Bilakis azaltma, bire kadar indirme var.

Şu halde çok eşlilik ayeti diye bilinen bu ayet, günümüzde, tek eşlilere değil çok eşlilere hitap etmektedir. Muhatabı çok eşli olanlardır. Tek eşli olanlar zaten amacı tahakkuk ettirdiklerinden ayetin muhatabı değildirler. Kaldı ki “ ilkesi gereğince erkekler için teklif (çok eşlilik) düşmüştür. Bugün hala çokeşliliğin hüküm sürdüğü kişi ve toplumlar varsa ayetin muhatabı onlardır.
Peygamberimizin evliliklerine gelince, ona da hassetsen müdahale edildiğini görüyoruz. Ahzap 52. ayet şöyle der:

Bundan böyle artık başka kadınlar sana helal olmaz. Bunları, güzellikleri çok hoşuna gitse bile başka eşlerle değiştirmek de olmaz. Artık sadece sahibi oldukların ile yetinmelisin. Allah her şeyi görüp gözetiyor.”

Demek ki Hz. Peygambere halen evlenmiş oldukları hariç bir daha evlenmek veya evlendiklerini değiştirmek yasaklanıyor. Ayete geçen “meleket eymanukum” tabiri “Şu an meşru nikâh sahibi oldukların hariç” anlamında kullanılıyor ve “Cariyeler hariç” manasına gelmiyor. Yani Peygamberimize o an evli oldukları hariç bir daha evlenme veya evlendiklerini değiştirme kapısı kapatılıyor. Eşlerine de o öldükten sonra başka bir erkekle evlenme kapısı kapatılıyor. Mesela Hz. Aişe Peygamberimizden sonra ölümüne kadar 46 yıl kimseyle evlenmemiştir. Bunun ne demek olduğu ve ne yapılmaya çalışıldığı üzerinde üzerinde iyi düşürmek gerekir.

Biz buradan şunu anlıyoruz: İlahi irade Kur’an’ın indiği toplumda hüküm süren çokeşlilik uygulamasından rahatsızlık duymaktadır. Çünkü bunun birçok haksızlığa kaynaklık ettiğini görmekte ve azaltma yönünde yönlendirme yapmaktadır. Peygamberimizin ve diğer çokeşlilerin evliliklerine müdahale ederek yönlendirmesi bunu gösteriyor. Burada sayının ne olduğu önemli değil, önemli olan azaltma veya en azından daha fazla çoğaltmama yönünde bir yönlendirmenin yapılmış olmasıdır. Bu demektir ki Kur’an en fazla yüz yıla yayılan bir sosyal reform planlıyordu. Feodal ve ataerkil bir toplumdan, o toplumun dilini ve kültürünü kullanarak daha adaletçi ve eşitlikçi bir toplum çıkarmayı tasarlıyordu. Düşünülen tüm reformların 23 yıla sığması mümkün olmadığından bunu bir sürece yaymıştı. Ben bunun en fazla yüz yıl olabileceğini düşünmekteyim. Çünkü köklü reformlar zaman ister. Fakat bu akamete uğradı ve devam ettirilemedi.

  • Hz. Aişe, Hz. Peygamberle evlendiğinde kaç yaşında idi?

Hz. AİŞE 19 YAŞINDA EVLENDİ

ELİAÇIK: Genç kızlık çağında idi. Akıl baliğ yaşına gelmişti. Aybaşı görmeye başlamıştı. Bunun kaç yaşında olduğuna dair değişik rivayetler var fakat bunun en azından böyle olduğu kesin.

Bir de şöyle bir şey var: O günkü Araplarda malum, kadının adı yok. Öyle ki kadın akil baliğ olduğu zaman doğmuş sayılıyor ve yaşı o andan itibaren sayılıyor. Bu durumda Hz. Aişe Peygamberimizle evlendiğinde 8. yaşındaydı demek akıl baliğ olalı, aybaşı görmeye başlayalı 8 yıl olmuştu demekti. Bu durumda 12-13 yaşında akil baliğ olduğunu farz edersek 19-20 yaşında olmuş olur.

  • Cuma namazı kadınlar üzerine de farz mıdır?

KADINLAR CUMA NAMAZINDAN MUAF DEĞİLLER

ELİAÇIK: Kur’an’da kadınların Cuma namazından muaf tutulduğunu göremiyoruz. Bu sonraki çağlarda kimi müçtehidler tarafından geliştirilmiş bir içtihattır. Peygamberimiz döneminde kadınlar Cuma ve bayram namazlarına katılıyorlardı. Uygulama bu yönde.

  • Mirasta kadınlar neden erkeklerden daha az pay alır?

MİRAS ADALET UYGUN DAĞITILIR

ELİAÇIK: Cahiliye döneminde hiç pay alamıyorlardı. Kur’an onların da mirastan pay alacaklarına hükmetti. Ben bunu, kadının durumunu düzeltmeye yönelik reformlardan birisi olarak görüyorum. Aslolan varisler arasında kimin ihtiyacı çoksa ona daha fazla vermektir. Bugün, üç kardeş olduğunu düşünelim. Erkekler yüksel tahsil görmüş, hali vakti yerinde, evi, arabası olan işadamları olsun. Tek kız kardeşleri var o da dul. Kocası ölmüş, kocasından kalan bir şeyi yok ve 5 çocuğu ile ortada kalmış. Evi, arabası, işi, maaşı hiçbir şeyi yok. Mirası nasıl bölüştürürsüz? Adalete uygun olan nedir? Kadına iki, erkeklere bir hak verirsiniz! Kur’an’ın ruhu bunu gerektirir. Çünkü maksat mağduriyeti ortadan kaldırmak, ezileni koruyup kollamaktır. Hz. Ömer’in öğrettiği de budur.

  • İslam’da 1 Erkek şahide karşılık neden 2 kadın şahit ister?

ELİAÇIK: Bu borçlanma ile ilgili konudadır. Kur’an’da 7 yerde şahitlik ile ilgili düzenlemeler var, orada bu şartlar koşulmuyor. Bunu, konunun uzmanı, işinde içinde olan bir, konunun uzmanı olmayan, işin içinde olmayan ve fakat şahitlik yapmak durumunda da olan iki kişi olarak anlamak icap eder. Bu durumda öyle haller olur ki olaya göre konunun uzmanı, işin içinde olan bir kadına karşılık, uzmanı olmayan ve işin içinde olmayan ve fakat şahitlik yapmak durumunda da olan iki erkek de olabilir. Bu tür ahkâm ayetlerine şöyle bakmak gerekir. Bunlar birer ilk örnek olsun diye verilmektedir. Maksat adaletin nasıl sağlanacağını örneklemektir. Mesela el kesmek, sopa vurmak gibi cezalarla denmek istenen şudur: Can, mal, ırz ve namus aleyhine işlenen suçlar başta olmak üzere özellikle temel haklara yönelik suçları cezasız bırakmayın, caydırıcı cezalar uygulayın… Şahit bulundurmaktan maksat da şu olur: Uygulayacağınız bu cezaları ispatlayın, kanıtsız, delilsiz kimseye suç isnat etmeyin. Tanık, delil, itiraf, DNA testi vs. mutlaka ispat ve kanıt arayın…

  • Müslüman kadın, devlet başkanlığı yapabilir mi?

TEMEL KRİTER EHLİYET VE LİYAKATTIR

ELİAÇIK: Kur’an’da bunu yasaklayan herhangi bir hüküm bulunmuyor. Kadının devlet başkanlığı yapamayacağına dair ileri sürülen rivayetler tartışmalıdır. Kur’an’da bir göreve gelmek için gereken temel kriter ehliyet ve liyakattir. Kadınlık durumu yaratılıştan bir ehliyetsizlik ve liyakatsizlik değil. Ehliyet ve liyakat sonradan kazanılan ve kaybedilen bir şey. Erkekte yumurtalık, kadın da sperm yok. Biri eksiklik ise diğeri de eksikliktir. Hepimiz bir yönüyle eksiğiz yani.

  • Kadın namaz kıldırabilir mi?

ELİAÇIK: Kadının, Kur’an’ın indiği toplumda feodal ve ataerkil toplum yapısı gereği geri planda olması, dahası Kur’an’ın böylesi bir topluma hitap ederken feodal ve ataerkil bir dil kullanmış olması, mesajının da feodal ve ataerkil bir mesaj alacağı anlamına gelmez. Bilakis Kur’an’ın hitabı tarihsel ve fakat mesajı evrenseldir. Bu konularda verdiği evrensel mesaj; içsel bir dönüşümü hedefleyerek yaşanan şartları aşma yönündedir. Bu durumda kadınlar o günkü toplum yapısı gereği öne çıkamadı, mesela namaz bile kıldıramadı diye, kıyamete kadar bu böyle olacak denemez. Kadınların namaz kıldırması nüsuk değildir. Yani ritüele dayalı ibadetlerin nasıl yapılacağının hep öyle olacak şekilde Allah ve Peygamberi tarafından açıklanması değildir. Bir şey nüsuk ise yani namaz, oruç, hac, kurban gibi ibadet-i mersumeye dâhilse açıklandığı ve gösterildiği şekilde yapılır. İndiği çağda nasılsa sonra da öyle olur hep. Kadının namaz kıldırması böyle bir nüsuk değil, sosyal bir durum. Kadın devlet başkanı da olur, namaz da kıldırır, cumaya da, bayram namazlarına da katılır, cehren Kur’an da okur…

İslam’ın kadına bakışı, Arapların, Türklerin ve Farsların kadın algısıyla sınırlı olmak zorunda değildir. Kadın ile erkeğin neler yapamayacağı Kur’an’da bellidir. Mesela nikâhsız ilişki yasaktır. Nikâhlıyken de aybaşı halinde cinsel ilişki yasaktır. Ben esas olarak kadın ile erkek arasında dağıtıcı adalete yani kanun /Tanrı önünde eşitliğe inanırım. Ahirette erkeğin sorumlu olup da kadının sorumlu olmadığı ne var? Adam öldürme, hırsızlık, yolsuzluk, yalan, zina, iftira, içki, zulüm, zorbalık vs. hangisi? Namaz, oruç, hac, zekat hangisi? Sırf kadın olduğu için hangisinden muaflar? Mesela hayvanlar muaflar değil mi? Çünkü insan türü değiller. Teklif bakımından ilahi nazarda insan türünü kadın erkek diye ayırmak yok…

  • Kadını “fitne” kaynağı olarak gösteren hadisleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

İSLAM HEP MAĞDURDAN YANA OLMUŞTUR

ELİAÇIK: Az önce dediğim gibi toplumların örfüne ve sosyolojisine bağlıyorum. Örf ve sosyoloji hadis adıyla sözelleşmiş. Buradan, Müslüman toplumların zaaflarını, aşamamışlıklarını okuyoruz. Her hadisi peygamber gerçekten söylemiş diye bir şey yok. Hem erkek fitne değil mi? Asıl fitneyi kim çıkarıyor? Bugün milyonlarca kadını kim kötü yollara düşürüyor? Üzerlerinden kim çalıştırıp zengin oluyor? Angaryaya kim çalıştırıyor? Kadın bunları kendi kendine isteyerek mi yapıyor? Bir zalimin eline düşmüş, o zalim de genellikle erkekler olmuyor mu? Kadın erkek için fitneyse, erkek de kadın için fitne değil mi? Fitne, kadın ya da erkek fark etmez, bedenimizde kanın damarlarda dolandığı gibi dolanan şeytandır; içimizdeki kötülük dürtüleridir.

Son alarak ben şuna inanmaktayım: Eğer bugün ayet gelse ezilen ve mağdur olan kimse onu koruyup kollayacaktı. Daha önce inenden bunu anlıyoruz. O halde çözüm bekleyen konularda temel mantığı bunun üzerine kurmalıyız. Şu an dünyaya bakın kim mağdur? Kim mazlum? Kim eziliyor? Buradan ilahi iradenin bugün inse ne yönde tecelli edeceğini çıkarabilirsiniz. İnşa çağı fıkhının işleyiş mantığı budur.

http://www.tevhidnesli.de/Hz-.–PEYGAMBER-ve-%C7OKEVL%26%23304%3BL%26%23304%3BK.htm

posted in KADINLAR | 2 Comments