25th Nisan 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KORKU İMPARATORLUĞU

Yeryüzünde bir “Korku imparatorluğu” hüküm sürüyor.

İnsanoğlunu korku ve kaygılarından esir alan bir korku saltanatı bu.

Türkiye’yi korkular yönetiyor… Dünyayı korkular yönetiyor… Çünkü “insanı” korkuları yönetiyor.

“Dışarıdaki çatışma” diyor, Mahmud Muhammed Taha aslında “İçteki çatışmanın dışavurumudur. Asıl korku insanın içindedir…”

Ne korkusu?

Üç tür “kadim korku” olduğundan bahsediyor.

BİR: Ne yiyeceğim? Ne giyeceğim? Ya hastalanırsam? Nerede tedavi olacağım? Yani “Kahrolası şu hanede evlâd-u iyâl var” korku ve kaygıları…

İKİ: Ya tutuklanırsam? Ya hapse atarlarsa? Yani “Erzurum’da çevirdiler yolumu/

Beş on polis bağladılar kolumu” korku ve kaygıları…

ÜÇ: Ya ölürsem? Mezarın ötesinde ne var? Yani “Ben kimim ve bu hal neyin nesi” korku ve kaygıları…

M. Muhammed Taha’nın projesine göre içteki bu korkuların dışarı vurmasıyla insanoğlu bu üç tür korku ve kaygının esiri olmakta…

Tarih boyunca her tür sömürücü sistemler birinci korkudan, her tür baskıcı, despot diktatörlükler ikinci korkudan, her türden nihilist akımlar da üçüncü korkudan beslenmekte…

İnsanoğlunun bu korkuları yenmesi halinde sömürücü sistemler ortadan kalkacak, baskıcı diktatörlükler yıkılacak, nihilizm de sona erecektir. M. Muhammed Taha’ya göre, çağımızda bu korkular ancak eşitlikçi, toplumcu bir düzen (iştirâkiyye), tam demokrasi ve dinin (maneviyat) el ele vermesiyle yenilebilir. Çünkü ona göre toplumcu bir düzen (iştirâkiyye) birinci korkunun, tam demokrasi ikinci korkunun, din ve maneviyat da üçüncü korkunun panzehiridir.

1985 yılında Sudan diktatörü Numeyri tarafından “irtidat” (dinden çıkma) suçlaması ile 76 yaşında idam edilen M. Muhammed Taha buna “İslam’ın ikinci mesajı” demekteydi. Kendisi “Bazı yasak kitapların verdiği dinç duygular” familyasındandır. (Mahmud Muhammed Taha’nın hayatı, fikirleri ve projesi hakkında ayrı bir makale yazacağım ).

***

Demek ki dünyadaki “korku impatorluğunu” kendi içinde mantıki tutarlığa sahip bütüncül bir sistem dahilinde yenmek ve alaşağı etmek mümkündür. Bu, öyle bir bütüncül sistem olmalı ki insanoğlunun hem ekonomi-politik korkularını, hem siyasi ve sosyal korkularını, hem de ontolojik yalnızlık korkularını yenebilmeli. Bunu tek başına ne iştirâkiyye (sosyalizm), ne demokrasi, ne de tek başına 7. yüzyıl şartlarında “Medine dönemi ahkamı” ile oluşmuş İslam’ın “birinci mesajı” sağlayabilir.

Bunu ancak İslam’ın (özellikle Mekke dönemi ayetlerinde ortaya konan) evrensel mesajlarını çağımıza getirerek, ekonomi-politik ayetlerini ortaklaşacı/toplumcu, siyasi ve sosyal ayetlerini tam demokrasi temelinde yorumlayan ve tek insana (bireysel ruha) yönelik ayetlerini de Allah’a ve ahiret gününe iman temelinde ele alıp ibadetle taçlandıran “İslam’ın ikinci mesajı” sağlayabilir.

Böylece şehrin bezgin insanı güçlenmiş, Kur’an’ın “Onlar için korku yoktur ve üzüntü (kaygı, endişe, tasa) da duymayacaklardır” müjdesi gerçekleşmiş, İslam’ın ekonomik, politik ve ontolojik içeriği “çağın idraki içinde” ete kemiğe bürünmüş olacaktır.

Görüldüğü gibi M. Muhammed Taha’nın “korku imparatorluğuna” karşı önerdiği alternatif en azından tartışılmaya değer görünüyor…

***

Kur’an’da sürekli tekrar edilen ‘replik’lerden birisi de “Onlar için korku yoktur, üzüntü de duymayacaklardır” (ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yehzenûn) ayetidir.

Korku ve hüzn (endişe, kaygı, tasa)…

Kur’an bunların olmadığı bir dünyadan bahsediyor.

Burası “cennet” olsa bile dünyadan bağımsız değildir. Çünkü cennet Kur’an’ın aynı zamanda dünyevî ütopyasıdır. Ütopya hiç olmayacak yer değil; şu anda olmayan ama çalışıldığı takdirde olması pekâlâ mümkün olan yer demektir.

Bu anlamda “cennet” sınıfsız toplumu ifade ediyor. Orada “tevhid” yani sınıfsız tek toplum var. İnsanoğlu orada iç, dolayısıyla da dış korkularını yenmiştir. Aç ve açıkta kalma, siyasal despotizm, sosyal baskı, ontolojik yalnızlık korku ve kaygıları yoktur. Bu anlamda cennetin (doğal toplumun) özgür insanı korkularını fethetmiş insandır. Onun için onda ‘korku (havf) yoktur, kaygı (hüzn) de olmayacak’tır. İnsanın özgürce kendini geliştirmesi ve yüceliklere ulaşması için önce bu ilkel korku ve kaygılarını yenmesi lazım. Aksi halde korku ve kaygı cehenneminin çukurlarında dürtüleri ile yaşayan hayvan gibi debelenip dururuz.

“Cehennem” ise sınıflara ayrılmış, parçalanmış toplumu ifade ediyor. Orada “şirk” yani parçalamalar, bölmeler, sınıflamalar, kastlar, kabileler vardır. İnsanlar kavmiyet, milliyet, meslek, mülkiyet, cinsiyet ayrımcılıklarına tabi tutulurlar. Keskin çelişkiler derinleşir, aç ve açıkta kalmamak, tedavi olmak gibi en tabiî ihtiyaçlar, ana diliyle konuşmak, kendini ifade etmek, kimliği ile tanınmak, saygı görmek gibi en tabiî haklar için bile debelenip durmak zorunda kalırız. Hayat yük olmaya başlar, insanda yaşama sevinci bırakmaz. Doğmak anlamsız bir tekrara, yaşamak gereksiz bir uzantıya dönüşür. Artık doğmak dünyaya atılmışlık, ölmek de tezek olmakla eşdeğerdir. İktisadî uçurumlar, yıkılmaz otoriteler, aşılmaz duvarlar, ebedi statüler… Böylesi bir topluma/ülkeye/dünyaya korku ve kaygı egemendir. İnsanları yöneten kendileri değil; korku ve kaygılarıdır. Oysa bunların hiç birisi “cennette” (doğal, özgür toplumda) yoktur…

***

Peki, yukarıdaki üç kadim korkunun (havf) ve kaygının (hüzn) panzehiri acaba nedir?

BİR: “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler, karşılıklarını Allah’tan mutlaka alacaklardır. Onlar için korku yoktur, kaygı da duymayacaklardır.” (Bakara; 2/274)

Yani: Ya aç ve susuz kalırsam? Ya hastalanırsam? Çocuğum nerede okuyacak? Nerede tedavi olacağım? “Kahrolası şu hanede evlâd-u iyâl var” korku ve kaygısının panzehiri gece ve gündüz, gizli ve açık infak; vermek, paylaşmak, bölüşmektir. Bu, bir toplumda açlık, susuzluk, barınma, sağlık, eğitim gibi tabiî ihtiyaçların garanti altına alındığı bir düzeni ifade eder. Burada infakı insafa bırakılmış nafile bir ibadet olarak değil; oluşturucu, düzenleyici, yaptırım ifade eden ekonomi-politik ilke olarak okuyoruz.

Böyle olunca toplum fertlerinin aç ve açıkta kalma, barınma, hastalık, yaşlılık, eğitim ve sağlıktan kaynaklanan korkuları olmayacak, kaygı da duymayacaklardır. Malların gece ve gündüz, gizli ve açık infak edilmesinin Allah’tan gelecek karşılığı (ecr) bu değilse nedir? Bu cennetin dünyevî yüzüdür. Uhrevî yüzüne gelince O’nun imanı bizde, bilgisi Allah katındadır.

Kur’an, böylesi bir düzenin eninde sonunda (âhir) kurulacağını, sağduyunun bunu gerektirdiğini, sağduyu sahiplerini dile getirerek şöyle açıklar: “ Sağduyu sahipleri (ashâbu’l-a’râf) simalarından tanıdıkları bir takım adamlara diyecekler ki: ‘Ne zenginliğiniz, ne kuru kalabalıklarız, ne de büyüklük taslayıp durmanız işe yaramadı. Allah bunların yüzüne bile bakmaz (rahmet etmez) diye yemin ettiğiniz (yoksullar) bunlar mıydı?’ Girin cennete! Onlar için korku yoktur, kaygı da duymayacaklardır.” (A’raf; 7/48-49).

Burada “Ashabu’l-A’raf”ı insanlığın sağduyusu olarak okuyoruz. Sağduyu şunu söyler: İnsanlardan bir kısmının aç ve açıkta kalması, yoksun ve yoksul bırakılması, güven, saygı ve onurdan yoksun bir şekilde korku ve kaygı içinde yaşaması, buna karşın diğer bir kısmının mal yığması, tekebbür içinde şımarması zulümdür… İşte cennet (doğal, özgür toplum) bu zalim ayrımın, korkunun (havf) ve kaygının (huzn) ortadan kalktığı yerdir. Bunun için deniyor ki: Sağduyu sahipleriyle birlikte girin cennete…

İKİ: “Firavun ve adamlarının şerrinden korktukları için, önceleri Musa’ya halkının bir kısım (gençlerinden) başka iman eden olmadı. Çünkü Firavun, yeryüzünde gücü ele geçirmiş acımasız bir despottu.” (Yunus; 10/83).

Yani: Ya tutuklanırsam? Ya hapse atarlarsa? “Erzurum’da çevirdiler yolumu/

Beş on polis bağladılar kolumu” korkusunun panzehiri, Firavun örneğinde görüldüğü gibi, ülkede/yeryüzünde gücü ele geçirmiş “korku imparatorluğunun” sona erdirilmesidir. Despot, tiran ve diktatörlüklerin alaşağı edilmesidir.

Öyle ki bu diktatörlükler sürekli olarak korku yayarlar: “Firavun ‘bırakın beni öldüreyim Musa’yı da Rabbine dua etsin (de kurtarsın onu). Çünkü dininizi/devletinizi değiştirmesinden veya ayaklanma çıkararak ülkede karışıklık (fesat) çıkarmasından korkuyorum’ dedi.” (Mu’min; 40/26).

Görüldüğü gibi böylesi ülkelerde, ülkeyi yöneten diktatörün/diktatörlüğün korkularıdır. Bir korku kumkumasına girmişlerdir. Halk da diktatörlüğün korkularından korkmakta ve ancak bir kısmı (cesaret sahibi gençler vs.) bu korkuya teslim olmamaktadır.

Böylesi korku imparatorluklarında, İbn Haldun’un tabiriyle halkın “tesirli metaneti” kırılır. Çinli bilge Laotse’nin dediği gibi de “Baskıcı ülkelerin halkı kaypak ve ikiyüzlü olur.” Bu durumda diktatörün korkak olması da tabiîdir.

İşte böylece “korku” bir ülkeyi teslim alır. Akılları ve dimağları işletmez, gözleri görmez, kulakları duymaz hale getirir. Bundan çıkmanın yolu korkunun yeşermediği, kaygının da bitmediği bir düzen kurmaktır. Onun için cennette (doğal dünya, özgür toplum) korku (havf) yoktur, kaygı (huzn) de olmayacaktır…

ÜÇ: ‘Rabbimiz Allah’ deyip, doğruluk ve dürüstlük yolunda yürüyenler için korku yoktur, kaygı da duymayacaklardır.” (Ahkâf; 13).

Yani: Ya ölürsem? Mezarın ötesinde ne var? “Ben kimim ve bu hal neyin nesi?” korku ve kaygısının panzehiri Allah’a ve ahirete iman ile erdemli ve dürüstçe yaşanmış bir hayattan (amel-i sâlih) başkası değildir. Böyle bir insan ölümden neden korksun? Mezardan sonra ne olacağından neden endişe etsin? Dünyanın saçma, hayatın anlamsız olduğu nihilizmine neden kapılsın? Dürüstçe bir hayat sürdükten sonra ona kim ne yapabilir? Gizli günahları olmayan birisinden daha güçlü kim olabilir? İnsanı esir alan asıl kendi günahları değil midir? Ortaya çıkacağından korkmadığın bir “şantaj kasedin” yoksa senden daha cesur kim olabilir? “Ya yalan, iftira?” denirse onun mumu yatsıya kadar yanar. “Ya haset, çekememezlik?” denirse o da sahibini ateşin odunu bitirdiği gibi yer bitirir, sana hiçbir şey olmaz.

İnsanı ontolojik yalnızlık korkusundan kurtaran “Allah’a iman” nasıl bir şeydir? Bu bir teoloji mi, yoksa yaşayan, canlı bir tecrübe mi? “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya Allah’a tapacaksınız, ya da (para tanrısı) Mamon’a” diyen İsa acaba ne demek istiyor?

İman, emniyet, güven kökünden gelir. Bir şeye inanmak ona güvenmek, itimad etmek demektir. Düşünün… Hayatta Allah’a mı yoksa paraya mı daha çok güveniyorsunuz? Hangisi size güven veriyor? Hangisinin adını duyunca yüzünüz gülüyor, içinize güven doluyor?

“Peşin parayı duyunca nasıl da gülüyor” veya “Parayı sevmem ama stresimi alıyor” sözünden de anlaşılacağı gibi aslında biz Allah’a inanmıyoruz, imansız yaşıyoruz. Çünkü imanın yarısı risktir; dış dünyada “nesne” olmayan bir şeye inandığımızı söylemekteyiz.

Soru şu: “Yarın ne yiyeceğim” diye sorulduğunda “Şu parayı al, sana bir ay yeter, korkma” diyen birisi mi, yoksa “Allah var, korkma” diyen birisi mi size daha çok güven veriyor? Aslında neye iman ettiğimizin belli olması için, zorlayıcı bir içkinlikle iki şıktan sadece birini işaretleyin…

Ne oldu? Zorlanıyorsunuz değil mi? Evet, iman öyle bir şey işte.

“Allah var, korkma” demek, aslında ‘hayat var, toplum var, tabiat var, toprak, su, hava, ateş, rızık ve rızık kaynakları var, kardeşlerim var, bunlar daha büyük, kalıcı, sıcak, güvenmeye ve dayanmaya daha layık…’ demektir. İşte böyle bir toplumda (cemaat/comun) yaşayan için korku (havf) yoktur, kaygı (huzn) da olmayacaktır.

Korku ve kaygı dolu zihin, bunlara inanmayan zihindir. Çünkü paradan başka kimseye güvenmemekte, olmayınca fakir kalmaktan, olunca fakir düşmekten ödü kopmaktadır. Her daim korkarak yaşamaktadır. Korkularının esiri olmuş, kaygıları onu teslim almıştır.

***

Üç kadim korkunun (ekonomik, politik, ontolojik) pençesinde kıvranan insanoğlu…

Bu korkular sebebiyle sömürücü sistemlere, despotik idarelere teslim olan ve hiçciliğin çukurunda debelenen insanoğlu…

Şimdi, böyle bir insan özgür müdür?

Neydi özgürlük?

Korkularını fethetmek, kaygılarından kurtulmak…

Korkunun üremediği, kaygının türemediği bir dünya kurmak…

Korku imparatorluklarına, kaygı saltanatlarına son vermek…

Ya sonra?

Sonra mı?

Asıl iş ondan sonra başlıyor. (İhsan Eliaçık-2010)

http://ihsaneliacik.blogspot.com/2010/04/korku-imparatorlugu.html

http://www.haber10.com/makale/19316/

posted in AHLAK | 0 Comments

10th Ekim 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Cahil, Kibirli, Saldırgan

Cahil sözünü Arapçadan almışız.

Birkaç anlamı içinde (toy, deneyimsiz vb.), dilimizde sıklıkla bilgisiz kişi anlamında kullanıyoruz.

Bilgi, kuşkusuz, tartışmaya açık bir kavramdır. Hiç kimse her şeyi bilemez…

Her alanda bilgi birikiminin ve yanı sıra da yine her alanda uzmanlaşmanın günümüzde ulaştığı boyutlarda, bu gerçekten olanaksızdır.

Böyle olmakla birlikte, yine de, bilgili ve bilgisiz kişiyi birbirinden ayıran temel ölçütler yok mudur?

Ben iki temel ölçüt olduğunu düşünüyorum: Hümanizm ve bilimsel bilgi.

İkisinin toplamına da aydınlanma düşüncesi, insan odaklı dünya anlayışı diyebiliriz…

Aydınlanma kavramının bilgisine (duygusuna, sezgisine) sahip olan kişi, okuryazar bile olmasa, bence cahil sayılamaz…

Buna karşılık, bu kavramın uzağında bulunan kişi, herhangi bir uzmanlık alanında allame bile olsa, insan aklının ulaştığı düzeyin gerisinde, yani cahil demektir…

***

Araştırırken iki ilginç deyimle karşılaştım: “Cahil-i basit” ve “cahil-i mürekkep”…

Yani basit cahil ve karmaşık cahil…

İlki, ilk bakışta, en sıradan, en kara cahil sanılabilir…

Tam tersine, cahil olduğunu bilen, cahilliğinin farkında olan kişi anlamına geliyor…

Cahilliğinin farkında olan kişinin kendini düzeltme şansı vardır çünkü.

Cahil-i mürekkep” deyimi ise, cahil ama cehaletinin farkında olmayan kişi için kullanılıyor…

Dilimize “katmerli cahil” diye çevirebiliriz…

Ve öyle sanıyorum ki kibir kavramı da tam burada karşımıza çıkacak…

***

Kibir (kibr) sözünün sözlükte karşılığı şöyle: Kendisini büyük gösteriş. Kendisini, başkalarından üstün olmadığı halde üstün görme ve gösterme hastalığı…

Bilgi sahibi kişi kibirli olmaz.

Çünkü bilginin sınırsızlığının farkındadır.

Cahilliğinin bilincinde olan kişinin de kibirli olması pek olası değil.

Buna karşılık, cahilliklerinin farkında olmayan kimselerin (katmerli cahillerin) bu özelliklerine bir de kibirlilik eklendiğine sıklıkla tanık oluruz…

Hem de her toplumsal ortamda ve aşamada…

Kişi ne kadar cahilse ve cahilliğinin farkında olmaktan ne kadar uzaksa, o denli burnu büyük, kibrinden o denli yanına yaklaşılmaz olmaktadır…

Bu iki kişilik eksikliği ya da bozukluğunun (cahilliğinin bilincinde olmamak ve kibir) aynı kişide bulunması, neredeyse yasa gibi bir şeydir…

***

Gelelim saldırganlığa…

Bu güzelim Türkçe sözcüğün içerdiği anlam, bilindiği gibi, sadece insana özgü bir özelliğin adı da değil…

Fakat ne yazık ki insanların dünyasında da yine sıklıkla görülmekte.

Bu bakımdan, bir insanda insanlaşma gelişiminin tamamlanmamış olmasıyla da açıklanabilir…

Hem cahil hem kibirli olan kişinin, yatkınlık taşıyacağı düşünülse bile, aynı zamanda saldırgan olması ille de gerekmiyor…

Fakat şu ya da bu nedenle bu üç özellik, cehalet, kibir ve saldırganlık tek bir kişilikte bir araya gelmişse, ürkütücü, irkiltici, korkutucu bir tablo karşısındayız demektir…

Çünkü şantaj, tehdit, yalan, iftira, bugün söylediğini yarın yadsıma, sıkışınca tavır değiştirme gibi başkaca kötülükler de bu türden bir kişilik bozukluğunun ayrılmaz bileşenleridir…

***

Günlük yaşamda böyleleriyle karşılaştığımızda, uzak durmaya, bulaşmamaya dikkat ederiz…

Buna karşılık bir ülkenin yönetimi bu gibi kimselerce şu ya da bu biçimde ele geçirilmişse, o ülke bir uçurumun eşiğine gelmiş ya da belki o uçuruma yuvarlanmaya başlamıştır bile…

Fakat bu gibi şeyler genellikle demokrasi dışı toplumlarda söz konusudur…

Bizde ise çok şükür demokrasi olduğundan, böyle bir tehlikenin uzağındayız demektir…

(Ataol Behramoğlu. Cumartesi Yazıları. Cumhuriyet. 20.09.2008)

posted in AHLAK | 0 Comments

20th Haziran 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

BAKIŞ AÇINIZ, GÖZLERİNİZ VE KALBİNİZ

DÜNYAYA AÇILAN PENCERENİZ, GÖNÜL KAPINIZ

SİZİ FARKLI KILAN ÖZELLİĞİNİZ VE FARKINDALIK

“Herkese şefkat gözü ile bakmalısın. Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan halka müderris olsa da; Hakk’a âsîdir.” Hacı Bektaş’a atfediliyor.

Hacı Bektaş, bu sözüyle insanlara şefkatle yaklaşmaktan söz etmektedir. Evet, insanlara şefkatle yaklaşmak doğru bir yöntemdir. Türk Dil Kurumu, “şefkat” sözcüğünün karşılığını, ‘Koruma, acıma ve sevgi duygusu’ diye vermektedir. İnsanlara yaklaşırken koruma, acıma ve sevgi duygusuyla yola çıkmadan onlara yardımcı olmak zordur. Aslolan herkese bu gözle bakmak, bu gözle yaklaşmaktır. Yoksa sahtekarlarla dürüst insanları, canilerle hayat kurtaranları, bozgunculuk yapanlarla barış ortamını hakim kılmaya çalışanları, bölücülerle birleştiricileri, hırsızlarla emekleriyle kazananları, önüne geleni ayartmak isteyenlerle iffetli olanları, Ladin’le Mehmet Akif’’i, dini inançlarını zor ve şiddet kullanarak kabul ettirmek isteyen Taliban’la peygamberlerin yakın dostlarını, peygamberlerle savaşanlarla peygamberleri aynı kefeye koyamayız, onların her birine aynı gözle bakamayız. Bunun aksini iddia edenlere Allah bilemeyeceğimiz, kestiremeyeceğimiz öylesine olaylar yaşatır (42Şura, 30; 4Nisa, 79) ki ilahi adalet gereği acıları tadınca söylediklerine bin pişman olurlar.

Ancak insanlar yalancı da olsalar, hırsız da olsalar, iffetsiz de olsalar, ne tür inanç ve davranışa sahip olurlarsa olsunlar onlara şefkatle yaklaşmadan onların sorunlarını çözmek kolay değildir. Şefkat duygusu, koruma amacını güden dostça, arka planında sevgi olan bir yaklaşım biçimidir. Yoksa insanları ve onların niteliklerini erdemli görme eğilimi değildir. Zaten baskı ve şiddete başvurmadan din konusunda konuşanlar, yazanlar, başkalarının da duyması için emek harcayanlar, isterse yanlış bir inanç üzere olsunlar, bu şefkat duygusuyla hareket etmektedirler. Tam tersine bu konularda konuşmayanlar, yazmayanlar, bunlara kulak vermeyenler, söylenenleri rafa kaldıran veya es geçenler, bu konuda emek verenleri kınayanlar işte bu şefkat duygusundan yoksundurlar. Asıl onlar, bırakın insanları kategorize etmeyi, onlara yaklaşımda bile, yöntem olarak bile ayrımcılık yapmaktadırlar. Cinsiyet ayrımcılığı yapanlar, ırk ayrımcılığı yapanlar, etnik ayrımcılığı yapanlar, sınıf ayrımcılığı yapanlar, din ya da milliyet faşizmi yapanlar gerçek ayrımcılar ve bölücülerdir. Sahtekâr, yalancı, ahlaksız, katil, hırsız hangi dine, hangi inanca, hangi milliyete, hangi etnik gruba mensup olursa olsun sahtekârdır, yalancıdır, ahlaksızdır, katildir, hırsızdır. Bizim toplumun en kötüsü başkalarının en iyisinden daha iyidir anlayışı gerçek ayrımcılıktır, gerçek bölücülüktür. Oysa ilahi kitap KUR’AN, ‘Kendi aleyhine, en yakın dostlarının aleyhine bile olsa adaletli olmayı’ yalnızca ahlaki bir buyruk olarak değil ilahi bir hüküm olarak ortaya koymuştur. (Bk. 4Nisa, 135) Yine KUR’AN, “düşmanın bile olsa adaletli davranmayı, gerçek takvanın (dindarlığın) bu olduğunu” öğütlemiştir. (Bk. 5Maide, 8 )

Olumsuz olaylarda, olayın aktörlerini görmezden gelerek herkese aynı gözle bakmak paranoyadır. Düşünün ki birisi yalan söylüyor, cinayet işliyor ve hırsızlık yapıyor. Sizden buradan hareketle herkese yalancı, katil veya hırsız gözüyle, ‘tek bir gözle’ bakıyorsunuz. Düşünün ki birisi dürüstlük örneği vererek çok önemli olaylarda adaletli davranıyor; böylece oldukça ciddi bir risk üstleniyor, bu kişi oldukça yardımsever veya oldukça çalışkan… Siz bu olaydan yola çıkarak herkese, dürüst veya yardımsever ya da çalışkan gözüyle, ‘tek bir gözle’ bakıyorsunuz. Yaptığınız doğru mudur? Yapanla yıkanı ayırt edemiyorsunuz. Dost ile düşmanın veya dostluğa daha yakın olanla düşman olma eğilimi olanın farkına varamıyorsunuz. Dostunuza düşman düşmanınıza dostunuzmuş gibi davranıyorsunuz. Evet, kişi nasılsa etrafındakileri de öyle görüyor, onlara öyle davranıyor.

Sizi farklı kılan yönünüzün farkında oluşunuz veya olmayışınız sizin bilinç düzeyinizi ortaya koyar. Gerçek farkınız; ırkınız mı, diliniz mi, cinsiyetiniz mi, boyunuz mu, kilonuz mu, yaşınız mı, gözünüzün ve saçınızın rengi mi, fiziğiniz mi, mesleğiniz mi, kariyeriniz mi, paranız mı, işiniz mi, babanızın mesleği mi, dostunuz mu? Eğer ilkeleriniz ve değerleriniz varsa bunun da insanlığa barış, saygı, sevgi ve kardeşlik getireceğine inanıyorsanız bunları dile getiriyorsanız, zaten bu durum, muhataplarınızdaki eksikliğin farkındalıktan kaynaklanmaktadır. Sürü psikolojisi ile yaşıyorsak herkes çoban bellediğinin arkasından gidecek, ilk koyun kendisini kayalardan atınca diğerleri de benzer bir tutum içine girmekte tereddüt etmeyecektir. Buna engel olmak isteyenleri de yol kesmekle suçlayabilecektir.

Yeni tanışılan insan hakkında onun masum (suçsuz) olduğu karinesi geçerlidir. Onun hakkında suçlu veya erdemli yakıştırması ise bir gerçeğe dayanmaz, böyle bir davranışın sağlam bir dayanağı yoktur. Birinin ahlaklı ve inançlı olması da sonradan kazanılan bir durumdur. Durup dururken kimse şu ahlak veya bu inanç üzere olmaz. İnanç ve ahlak, bir bilginin doğruluğundan emin olmak ve bunu davranışlara yansıtmaktır. Oysa suçsuzluk doğuştan getirilen bir durumdur. Aksi ispat edilinceye kadar herkese suçsuzdur (masumdur). Suçsuz insana şefkatle yaklaşılır, eğer onda bir hayır varsa o hayır paylaşılır. Onun bilgisinden yararlanılır, ahlakı ve karakteri örnek alınır. Eğer onda birtakım eksiklikler varsa ona şefkatle yaklaşılır; bunun giderilmesine, sorunlarını çözmesine ve gelişimine katkı sağlamaya yardımcı olunur.

Kim olursa olsun herkesin doğru yolda olduğunu iddia etmek ve yukarıdaki sözü böyle anlamak ve bunu yaymaya çalışmak istismara girer. Değerleri istismar etmek kimseye hayır getirmez. Mistik ve New Age gibi bazı akımlar, evrensel ilkeler ve standart ahlaki değerler olmadığını iddia ederek tüm değerlerin ve özellikle ilahi dinlerin içini boşaltmak istemektedirler. Bu ilkelerin dönemsel veya yöresel olduğunu, arka planında değerlere bağlı olmayan bir kurallar bütünü olduğunu sabuklamaktadırlar. Oysa tarihin her döneminde ve dünyanın her ülkesinde ve herkese göre yalan söylemek, kandırmak, aldatmak, ihanet, kula kulluk, cinayet, hırsızlık, insana zarar veren yiyecekler, içecekler, sözler ve davranışlar kötüdür. Kimse kendisinin böyle bir muameleye tabi tutulmasına rıza göstermez. O yüzden ‘evrensel ilkeler ve değerler yoktur’ diyenler insanlık düşmanıdırlar, insanlığa en büyük zararı bunlar vermektedirler. Evet, en azından herkesçe bilinen ve kabul edilen ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ gibi evrensel bir mutabakat metni vardır. Nitekim değerleri merkeze alan dünyadaki tüm din mensupları bu anlayışlara karşı mücadele vermektedirler. Öyleyse her akıllı insan ayartıcıların bu tuzağına düşmemelidir. Çünkü bu, şeytanın en büyük tuzağıdır. “Kötülüğe ve yanlışa yaklaşma/yanaşma” buyruğu için şeytan atalarımızı, “Aslında o kötülük değil. Senin sonsuza kadar eksik ve muhtaç yaşaman için kurulmuş bir tuzak veya tezgahtır” diyerek kandırmıştır.

Ne dersiniz? Yazı yazarak emek verenler, bu yazıları okuyacak olan insanların hepsini tanıyor mudur? Asıl şefkat, verilen bu emek değil midir, yoksa?

 

 



GÖZLERİNİZ

Nasıl bakıyor sizin gözleriniz?

Kilitli bir kapı gibi mi, hiçbir ışık sızdırmayan?

Karanlık ve kapalı mı?

Hiç merak ettiniz mi, nasıl bakıyor sizin gözleriniz…

Oğlu kaybolmuş bir anneyi gördüğünüzde, gözleriniz nasıl bakıyor?

Bir zengin gördüğünde gözleriniz nasıl bakıyor?

Bir general gördüğünde…

Çocukları yerlerde sürüyen polislere nasıl bakıyor?

Ya kocasını arayan bir kadının kederli gözlerine nasıl bakıyor gözleriniz?

Ağaçlara nasıl bakıyor?

Denize, bulutlara, çiçeklere…

Martılara…

Çocuklarınıza nasıl bakıyor gözleriniz?

Gözleriniz nasıl bakıyor, hiç merak ettiniz mi?

Kilitli bir kapı gibi mi, hiç ışık sızdırmayan?

Korkuyla mı, elemle mi, çaresizlikle mi, sevgiyle mi, acıyla mı, sevinçle mi? ..

Nasıl bakıyor gözleriniz?

Ne görüyorsunuz kendi bakışlarınızda?

Size yalan söyleyenlere nasıl bakıyor gözleriniz…

Sizi korkutanlara…

Size saldıranlara…

Cellatlara nasıl bakıyor gözleriniz?

Uçurtmalara, sandallara, faytonlara, havai fişeklere…

Otobüslere, arabalara…

Denize nasıl bakıyor gözleriniz?

Dağlara nasıl bakıyor?

Çöplükten ekmek toplayan bebeklere…

Banka kapılarında sıra bekleyen yaşlılara…

Sahipsiz hastalara…

Bir mahkum arabasının dar ve demirli penceresinden el sallayan genç kızlara…

Gözleriniz nasıl bakıyor?

Hiç merak ettiniz mi?

Baktınız mı hiç kendi gözlerinize?

Kilitli bir kapı gibi mi, hiç ışık sızdırmayan…

Çıplak kadınlara nasıl bakıyor gözleriniz?

Sevişenlere nasıl bakıyor, öpüşenlere…

Vurulmuş bedenlere nasıl bakıyor?

Parlak kravatlara, şık tayyörlere, rüzgarlı eşarplara nasıl bakıyor?

Nasıl bakıyor gözleriniz, gözlerinize hiç baktınız mı?

Ne var sizin gözlerinizde, elem mi, keder mi, çaresizlik mi, korku mu, sevinç mi, ümit mi, bezginlik mi?

Kilitli bir kapı gibi mi yoksa?

Şehir ışıklarına nasıl bakıyor gözleriniz?

Bulutlara, doğan güne, akşam kızılına…

Silahlara nasıl bakıyor gözleriniz?

Üstünüze tutulan silahlara…

Kelepçelere, hapishanelere, darağaçlarına…

Sokak çocuklarına…

‘Hakkımı istiyorum’ diye bağıran o ihtiyara…

‘Yalnız değilsin kızım’ diye hapishaneye giden kızının ardından hıçkıran anaya…

‘Nerede benim kocam’ diye soran yaşlı kadına…

Sizi korkutan eski generallere nasıl bakıyor gözleriniz?

Dünyaya, hayata, dostlara ve düşmanlara…

Nasıl bakıyor sizin gözleriniz?

Kilitli bir kapı gibi mi, hiç ışık sızdırmayan?

Gözleriniz, bir aynada gözlerinize değdiğinde, nasıl bakıyor?

Utançla mı, ıstırapla mı, korkuyla mı?

Sizin gözleriniz nasıl bakıyor, hiç merak ettiniz mi?

Nasıl bakıyor o gözleriniz şu yaşadığınız hayata?

Ahmet Altan






ŞERÎAT VE TARÎKAT YOBAZLIĞI NEDİR?

Soru 98 : Şerîat ve tarîkat yobazlığı nedir?

Her ikisi de birbirinden beter iki onulmaz yara, iki sağlaşmaz hastalıktır. Şerîat yobazı, karıncayı çiğnemekten çekinir; Kur’ân-ı Kerîm «size selâm vererek sizinle buluşan kişiye müslüman değilsin demeyin» buyurduğu (IV, 94), kitap ehline bile dokunmadığı, onları dinlerinde serbest bıraktığı, Hz. Peygamber, Allah’ın birliğine inananın cennete gireceğini bildirdiği halde, en küçük müsamahayı bile kabul etmez, din uğruna, Allah aşkına adam boğazlamayı cihad sayar; kendi gözündeki merteği görmez, âlemin gözündeki çöpe takılır gözü. Tarîkat yobazı, her şeyi Tanrı tecellîsi görür, herkese aynı gözle bakmayı söyler; fakat kendi yoluna uymayanları «avâm, zâhid, Yezid, yabancı» sözleriyle kınar; adam yerine saymaz. Şerîat yoba¬zına göre müslüman, yalnız kendisidir, kendine uymayanlar dinsizdir. Hele başını ustura ile tıraş ettirmeyen, sakalını çenbervârî bırakmayan, başına bere giymeyen kişiyi gâvur sayar; her yeniye, her yeniliğe düşmandır; rahmetli Neyzen Tevfik’ın dediği gibi,

Yobazın mantıka ermez berelenmiş kafası!

Tarîkat yobazı, esmâya(isimlere: zikirlere virdlere) kaptırır kendini, rüyalara dalar, hayal âlemlerine girer; dünyayı sanki boşlamıştır; ama aklı mangırdadır, gönlü dünyaya bağlı. Fakat kerametler satar, gaybden haber verir, dünyayı tasarruf eder aklınca. Gene rahmetli Neyzen, bu rûhî hâletleri anlatırken demişti ki:

«Bunlar, ya garezdir, ya maraz.»

Gerçekten de öyledir. Ya çıkarına göre lâf eder, iş görür yobaz; ya da devrini anlamayacak, muhitini farketmiyecek kadar kendini sâbit fikirlere kaptırmıştır, aklını yitirmiş bir hastadır yobaz.

Her iki yobaz da toplum için tehlikelidir. Gerçek dinle ilgilenen, dünyayı da, ahireti de dengede tutan, insan şerefini gözeten, bağımsızlığı toplum için temel sayan, bunu sağlamak için savaşı koyan, insanları bir gören, yardımlaşmayı, sevişmeyi buyuran, aklı ön plâna alan, iktisâdî düzeni en ileri bir görüşle amaç edinen, yaşayışı takdis eden, bir hak bilen, hürafeleri reddedip bâtıl bulan, hikmeti, inanan kişinin yitik malı bilip nereden ve kimden olursa olsun almayı emreyleyen, dinlerin sonuncusu ve en mütekâmili olan İslâm diniyle peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed’in buyruklarına uyar ancak. Onun dini de en gerçek dindir, inancı da, yalanlarla, dolanlarla, hayallerle örülmüş bir inancı olamaz.

Şerîatçı bundan vazgeçip de, Hz. Peygamber’in nehyettiği muskayı yazamaz (Câmi’, II, s. 152), üfürükle hasta tedavisine kalkamaz (aynı, I, s. 67); «Bize karşı silâh taşıyan bizden değildir» diyen (II, s. 153) Peygamber’in emrine karşı gelemez; «Müslümanları ayıran benden değildir» (II, 161) buyruğunu çiğneyemez.

Tasavvufçu bundan vazgeçip de, gaybın, ancak Allah tarafından bilindiğini açıkça anlatan Kur’ân-ı Kerîm’in (7/188, 31/34) hükmüne karşı çıkıp gelecek zamanda olacak şeyleri bilmek dâvasına girişemez; cifrle(sayıları kutsamak) uğraşamaz, geleceğin, Tanrı ışığıyla bakıp gören inanan kişinin anlayışından başka bir şeyle bilinip anlaşılmayacağına inanır (Câmi’, I, s. 7); hele «inananlar, bir yapı, bir duvar gibidir; birbirlerini kuvvetlendirirler» ve «Müslüman, müslümanların, elinden, dilinden emin oldukları kişidir» meâllerindeki hadislere karşı (II, s. 172) birisini öldürmek için kahriye okuyamaz, «Yâ Kahhâr» diye zikre koyulup onun ölümünü isteyemez; sevdiği kişinin vuslâtına erişmek için celbiyye okumaya dili varamaz.

Gerçek dindar, olgun insandır; gerçek irfan sâhibi, âlemlere rahmettir. Gerçekler, varlıklarını insanlığa veren, ferdiyetlerinden geçen kişilerdir. ABDÜLBÂKİ GÖLPINARLI – 100 SORUDA TASAVVUF

posted in AHLAK | 0 Comments

21st Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Eleştirmek ve Eleştirilmek

Şu üç kavramın bilinmesi bu makalenin daha anlaşılabilir olmasını sağlayacaktır.

Kişilik: Bireyi diğerlerinden ayırt ettiren kendine özgü olan duygu, düşünüş ve davranış özelliklerinin bütünüdür.

Kişilik bozukluğu: Bireyin sosyal, mesleki ve ailevi çevresiyle çatışmasına neden olan ve kişiye bu çatışmaların kaynağının çevre olduğunu düşündüren patolojik kişilik yapısıdır. Birey çatışmanın sonlanması için çevrenin kendisine uyması gerektiğini düşünür.

Kişilik özelliğinde ise; çevreyle uyumun sürdürülmesinde zorlanma olsa da bu durum genellikle bir çatışmaya yol açmaz.

Yaşamın her alanında ve anında en sık karşılaşılan gerçeklerdir eleştirmek ve eleştirilmek. Ancak bu kadar sıklıkla karşımıza çıkmasına ve aksi de ifade edilmesine rağmen ona nedense bir türlü de iyi bir gözle bakılmaz. Yani görünür de olmasına taraftarmış gibi bir tavır sergilenirken, kendi başına kalındığında incinen narsizmin acısıyla öfkelerin bilendiği bir gerçektir o. Aslında biyolojik, sosyolojik ve psikolojik yönleriyle uzun uzadıya tartışılması gereken bir konudur. Çünkü bu eylemin o kadar çok etkenleri var ki, bunlar arasındaki dinamikleri derinlemesine kavrayabilmek neredeyse imkansızdır. Eleştiri nasıl algılanırsa algılansın sonuçta bireyin kendini geliştirebilmesinin yegane itici gücüdür. Önemli olan bunun farkında olabilmektir.

Eleştiri eyleminin bir tarafında eleştiriyi yapanlar(verici), diğer tarafında ise eleştiriyi algılayanlar(algılayıcı) vardır. Eğer bu verici ve algılayıcı taraflar arasında bir frekans uyumu yoksa, yapılan bu eylem sonunda bir kavgaya dönüşebilir. Bazen de bu durum yıllarca sürecek olan kronik çatışmaların zeminini hazırlar. Eleştirilerde önemli olan eleştiriyi yapandan çok, eleştiriyi algılayan bireyin, yapılan eleştirinin mahiyetini ve önemini nasıl algıladığı ve yorumladığıdır. Burada özellikle bireyin kişilik özellikleri ve içinde yetişmiş olduğu kültür son derece önem kazanır. Eleştiriye maruz kalan kişi OBSESİF özellikli yani takıntılı birisi ise, yapılan eleştiriyi kılı kırk yararak irdeleyip, olmayacak sonuçlar çıkarabilir. Günlerce zihninin derinliklerinde onunla yatıp, onunla kalkabilir.

Bu kişiler daha çok ayrıntıların derinliklerine dalma eğiliminde olduklarından bütünü kavramada zorlanırlar. Bu ise onların zihnen bitkin düşmelerine neden olur.

Eğer ki eleştirilen birey NARSİSTİK kişilik özellikleri olan birisi ise, kendisine en samimi duygularla yöneltilen yapıcı bir eleştiri bile, onun kişiliğinde ciddi hasarlara neden olabilir. Çünkü narsistik kişiler eleştirilemeyecek kadar mükemmel olduklarına inanarak kendilerini dünyanın merkeziymiş gibi algılarlar. Sizin onların bu inanışların ters gelecek olan eleştirileriniz onların benlik algılarında ciddi acınmalara yol açabilir.

Eleştirilerde en tehlikeli olabilenler PARANOİD özellikler taşıyanlardır. Eğer ki eleştirilen birey PARANOİD özellikli birisi ise, eleştiri dahil kendisine yönelik olan bütün yaklaşımlara genellikle şüpheyle bakma eğilimindedir. Bu kişiler sanki kendilerine yönelik bir tehlike varmış gibi, sürekli tetikte olurlar. Çevrenin onlara tuzaklar kurarak zarar vereceğini ya da haklarının gasp edileceğini düşünebilirler. Bunlar uzlaşılması en zor olan kişilerdir. Çünkü Paranoyalar tedaviye en dirençli düşünce içeriği bozukluklarıdır. Örneğin ona nerede oturduğunu sorduğunuzda o bundan olmadık anlamlar çıkararak, sizden bunu gizlemek eğilimi gösterebilir.

Eleştirilen birey HİSTİRYONİK özellikler taşıyan birisi ise, eleştirilere karşı çok abartılı ve değişken tepkiler verebilir. Ciddi bir eleştiriye maruz kalabilecek olan bu gurubun üyeleri, benlik algılarının hızla düşmesi sonucu, kısa sürede depresyona dahi girebilirler. Çünkü bu bireyleri ayakta tutan şey çevreden onlara yönelmiş olan ilgilerdir. Sürekli pof poflanmak ve onaylanmak isterler. Sanki yaşam bir tiyatro onlarda başrol oyuncusudurlar. Eğer ki siz, onun bu rolü hak etmediğini söylerseniz, bir anda değişerek, size karşı son derece saldırganca tavırlar sergileyebilir.

Elbette ki işin bir de eleştirileri yapan tarafları vardır. Bu tarafın kişilik özellikleri de en azından eleştirileri algılayanların ki kadar önemlidir. Olur olmaz eleştiriler yapmaya eğilimli olan GRANDİYÖZ özellikli kişiler, burada sıklıkla karşımıza çıkarlar. Bunlar kendilerini gücün merkezi sanıp, her önüne gelene eleştirel bir yaklaşım gösteririler. Sağduyu sahibi herkesin çok iyi bildiği doğruları sanki yeni şeyler söylüyormuşçasına tekrar tekrar gündeme getirirler. Buna karşın kendilerine karşı eleştirel yaklaşanlara ise sıklıkla öfke dolu bir tutumla cevap verirler. Hele birde yapmış oldukları eleştiriyi de eleştirirseniz! Çizilen Narsizmlerinin verdiği acı ile iyice saldırganlaşabilirler. Çünkü onlar kendilerini eleştirilemeyecek kadar yetkin, güçlü ve önemli kişiler olarak algılarlar. Birde etraflarında onların bu patolojik davranışlarını pekiştirici yaklaşımlar gösteren ve halk arasında da yağcı veya şak şakçı tabiri ile tanımlanan kişiler varsa, gösterecekleri tepkilerin boyutu bir kat daha artar.

Anlayacağınız eleştiri eyleminde, hem eleştiren hem de eleştirilen bireylerin kişilik yapıları son derece önemlidir. Sizin son derece iyi niyet ve halisane duygularla yapacağınız bir eleştiri, patolojik kişilik özellikleri baskın olan birisi tarafından son derece farklı olarak algılanaraktan bir çatışmaya dönüşebilir. Diğer taraftan da Patolojik kişilik özellikleri olan birisinin hiçte önemli olmayan bir konudaki abartılı eleştirisi, karşıdaki insanın olumlu kişilik yapısından dolayı kolayca tolere edilebilir.

Bu bilgiler ışığında siyasi yaşamımızda ki tartışmaları ve siyasilerin birbirine karşı olan tavırlarını yeniden gözden geçirdiğinizde daha önceleri anlamakta zorlandığınız ve eleştirilmelerine rağmen de neden aynı davranışlarını ısrarla sürdürmeye devam ettiklerini kolayca kavraya bilirsiniz.

Bu meyan da ülkesinin aleyhine olan emperyalist projelere öncülük etmesine, Kuran da açık olarak karşı çıkılan dostlukları kurmasına ve de yaşamı uzunlamasına incelendiğinde demokrasinin D sinden haberdar olmadığı ortaya çıkmasına rağmen, siyasi ikbal uğruna yeri geldiğinde en demokrat, yeri geldiğinde en inançlı, yeri geldiğinde de en milliyetçinin kendisinin olduğunu söyleyen siyasileri örnek olarak verebiliriz.

Son söz olarak sizlere tavsiyem odur ki! Sakın ola ki, patolojik kişilik özellikleri olan kimselerle tartışmalara girmeyiniz. Çünkü kişilik özellikleri değişmez ve değiştirilemez. Aksi takdirde böylesi bir yaşantıdan size geride kalacak olan şey, sadece ve sadece boşa harcanmış zamanınız ve de yıpranmış olan sinirleriniz olacaktır.

İyisi mi siz enerjinizi ve zamanınızı birilerinin incinen gururlarının ve çizilen narsizmlerinin tamirine katkıda bulunmak için harcamayınız. Çünkü yapılması gereken o kadar çok işimiz var ki! Sanırım bunu hatırlatmama bile gerek yoktur. Çünkü ruh sağlığı yerinde olan herkesin, zaten bunun bilincinde olduğunu düşünüyorum.

GÜNÜN SÖZÜ : SİZİ TENKİT EDENLER, SİZE CEPHE ALANLAR VE SİZE REKABET EDENLERDEN DE ALINACAK DERSLER VARDIR. (Yalçın Güzelhan)

http://www.tumgazeteler.com/?a=4016382

 

KONUYLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI İNCELEYİNİZ…

1) İletişim Çatışmaları ve İletişimi Geliştirmenin Yolları
2) Niyet ve Bahane Kandırmacaları
3) Sorumsuzluk, İhmal, Bencillik ve Soyutlanma_Ka’b bin Malik
4) Bahaneler ve Mazeretler
5) Eleştirmek ve Eleştirilmek
6) Eleştirinin Önemi
7) Münafık, İkiyüzlü, Kararsız, İlkesiz ve Duyarsız Kimdir?
8) Münafıkların Özellikleri
9) Ahlak Odaklı Din, Allahlı Dindir
10) Dürüstlük Dinin Özüdür
11) Adanmış ve Aday İnsan
12) Kur’an’da İlahi Adalet İlkeleri
13) Soru Sormanın Yöntemi ve Adabı
14) Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm ve Konformizm
15) Ahlak, Adalet, Emek ve Sermaye
16) Doğruluk Kaygısı_Montaigne
17) Kendimizi Kime Beğendirelim?

posted in AHLAK | 0 Comments

21st Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Eleştirinin önemi ve yol göstericiliği-Yılmaz Çakır

Eleştiriyi, kişilerin yüzlerine karşı onların hatalarını düzeltmek amacı ve kaygısı ile ortaya çıkan çabaların adı olarak tanımlayabiliriz. Onun, kimileri tarafından gıybet ya da gevezelik ile bir görülüyor olması ise bir kavrayış zayıflığından başka değildir.

Eleştiri ile gıybet iki farklı alanın, iki farklı dünyanın kavramları olarak hayat bulmuşlardır. Bazılarının onları birbirleriyle karıştırıyor olmaları bu durumu değiştirmez.

Kişilerin arkalarından ve onların düzeltilmeleri, ikna edilmeleri amacından uzak bir tür gevezelik olarak tezahür eden gıybetin eleştiri ile uzaktan yakından bir ilişkisi olamaz.

Yine eleştirinin günümüz toplumunda, kahvehane kültürü içinde, futbol, pempe dizi ya da benzeri “muhabbetlerdeki” tartışmaların adı olarak zikredilme yanlışı da onun, önemini azaltmamalıdır.

Düzen politikacılarının, menfaat paylaşımına ilişkin olarak birbirleriyle sık sık yaptıkları tartışma ve polemiklerin de eleştiri kavramıyla hiç bir şekilde örtüşmediği bilinmelidir.

Eleştiri, doğruyu bulma, iyiyi hakim kılma ve onu yayma çabalarının ürünü olduğu sürece anlamlı ve değerlidir. Dünyaya, olaylara ve insana ilişkin olarak gündeme gelen eleştiri, ileriye götürücü, geliştirici bir fonksiyon görür.

Bir yazının, bir konuşmanın, bir eserin ya da bir kişinin eleştirisi bu çerçevede ele alınmalı ve değerlendirilmelidir.

Doğruyu yanlıştan ayırt edebilme yeteneği ile doğruyu işaretleme çabalarının neticesinde gerçekleşen bu tür uyarılarda, en önemli hususlardan birisi de “üslup” çerçevesinde şekillenir.

“Söz ola kese başı, söz ola kese savaşı” atasözünün beyan ettiği gerçeğe dikkat etmeyen birçok eleştiricinin, “kaş yapma” gayretleri “göz çıkartma” ile sonuçlanıyorsa, bu bize, birçok faktörle birlikte, öncelikle üslubun gözden geçirilmesi gereğini hatırlatır. Esasen, Firavun’a karşı bile, “yumuşak söz söylemeyi” emreden bir Kitab’ın bağlılarından bu konuda, başka bir yaklaşım da beklenmemelidir. Söze mukaddimesiz, “damdan düşer gibi” girmek, en son söylenecek olanı, en başta söylemek, üslup yanlışlığına ilişkin olarak ortaya çıkan en önemli hususlardan biridir.

Üslup yumuşaklığının, ilkesel esneklik ve laçkalık ile ilkelerde tavizsiz ve ısrarlı olmanın, onları anlatma tekniği olarak öne çıkan üslup tartışmaları ile ilgisinin bulunmadığı ise bilinmelidir.

İnsanlarda, modern ve geleneksel hurafelerin yol açtığı tahribatın oluşturduğu, Kur’ani eleştirilere karşı ilgisiz oluşa, bir de bizden kaynaklanan usul ve üslup hatalarını ilave etmemeliyiz.

Eleştiriden uzak olma durumu ancak yaratıcı olan Allahu Teala ve O’nun kitabı için söz konusu olabilir. Peygamberler bile basit de olsa birtakım konularda uyarılmışlardır.

Eleştirilmek hiç bir zaman duygusal tepkilerle, karşılanmamalı iyiye, güzele ulaşmada yarar sağlayacağı düşüncesi ile olumlu karşılanmalıdır.

Eleştirinin sadece bir yanlışa karşı yapılması zorunluluğu da yoktur, kimi zaman iyi, doğru ve güzel olanın daha iyisinin, doğrusunun yapılması için de eleştiri söz konusu olabilir. İnsan için gelişmenin bir sınırı yoktur ve olmamalıdır. Aksi durum insan fıtratının bozulmasına sebep olan donukluğa ve durgunluğa yol açar ki, mümin basireti bundan uzak kalmayı, tedbir almayı gerektirir.

Gelişme ve olumlu yönde değişmenin motoru olması beklenen eleştirinin, durması, işlerin iyi gitmesinden ziyade tembellik, yorgunluk ve umutsuzluğun alameti de olabilmektedir.

“Böyle gelmiş, böyle gider” ifadesinde somutlanan, umutsuzluk tavrından, zenginlik ve zindelik ifadesi olarak ortaya çıkan, daha ileriye ve daha doğruya gitme yönündeki çabaların bir ürünü olarak eleştirici bir tavır beklenemez.

İslami kesimde yapılan, edilenlerin, yazılan, çizilenlerin çoğu kez “dipsiz kuyuya taş atmak” gibi oluşu, olumlu ya da olumsuz ne bir sesin ne de bir soluğun çıkmayışı, her iki yönlü bir nitelik sorununu gündeme getirmektedir.

Oysa yanlışlıklar eleştirilmeli, doğrular, güzellikler teşvik edilmelidir.

İş olsun diye eleştiride bulunanların, insanları kazanma, onları doğru olana iletme gibi kaygılarının olamayacağı ise ortadadır. Çünkü öncelikle eleştiri ciddiyet ve sorumluluk ister. Bu durum ise her şeyi eleştirme gibi bir saplantıdan uzak sağlıklı bir yaklaşımı gerektirir.

Eleştirinin kazanmaya, düzeltmeye dönük bir kaygı içermediği durumlarda kişiye hakim olan “kesip atma” düşünceleri ise her şeyden önce ucuzcu çözümlerdir. Köklü çözüm olarak düşünülen ve düşülen bu yaklaşımların aslında bir tür kolaya kaçma ve tembellik olabileceği akılda bulundurulmalıdır.

Müslüman olmak kimseye, adeta bir mirasyedi hovardalığı içinde mevcut olumlulukları harcamayı emretmez.

İyiyi güzeli hakim kılmak, insanları ikna etmek zordur. Zaman ister, emek ister, sabır ister. Bu zorluklara katlanmadan, eleştiri adı altında her şeyi yerle bir etmenin, her şeyi sıfırlamanın anlamı olmasa gerektir.

Zira eleştiri bir buldozer yıkıcılığı değildir. Fakat inşa edici, hassas bir ustalıktır. Onun içindir ki eleştirilerde sadece olumsuzluklar gündeme getirilmemeli olumlulukların da altı çizilmeli ve onlar teşvik edilmelidir.

Öyleleri vardır ki, eleştiri adı altında yaptıklarının felaket tellallığından ya da umutsuzluk tacirliğinden farkı yoktur.

Seyirci tribünlerinde oturarak sahadakileri eleştirmek kolay olsa da ahlaklı bir davranış olamaz. Hata yapmak bile, bizatihi bir eylemlik içerir, iş yapmayanların hata yapmaları da beklenemez. Eleştiriyi keskin bir kılıç gibi kullanan nice insanın pek de bir şey yapmadıkları görülmektedir. Böylelerinin kendilerine biçtikleri misyon, eleştiriciliğin ötesinde bir anlam taşımadığı sürece İslami olmak gibi bir iddialarının da içeriği zayıflamaktadır. İslam bir bütünlük ifade eder, en güzel örneğimiz peygamberin gösterdiği üzere, müslüman, hayatın bütün alanlarında İslami kimliği ile olmak zorundadır. Bu çerçevede eleştiri de, kenardan değil içerden olduğunda değerlidir, etkilidir.

Daha da önemlisi, eleştirilen yanlışın yerine doğru olanı önermek ve koymak gerekir yoksa, eleştiri hiç bir anlam ifade etmez.

Bu durumda, günümüzde bir hayli pirim yapan radikalizm eleştirilerini örnek olarak gösterebiliriz. “İyi güzel de kardeşim, ne öneriyorsun. ne yapılmalı” dediğiniz de söyleyecek pek bir şeyi olmayan nicelerinin her şeyi eleştirmelerinin en azından “eleştiri namusu” ile ilgisi olmasa gerektir.

Eleştiri yol gösterici olduğu sürece elbette değerlidir. İslami hareketin neredeyse bütün değerlerini, kazanımlarını inkar edici, gözardı edici bir yaklaşım sergileyenlerin çözüm önerileri yükselen değerler(!) çerçevesinde uzlaşmacı, eklektik yapılara omuz vermekten, onların kuyruğuna takılmaktan başka bir şey olmuyorsa öncelikle ilke ve ahlak sorunu akla gelmelidir.

Eleştiride esas alınan, referans kabul edilen kıstasın önemi de büyüktür. Toplumsal, siyasal ve daha birçok alanda İslami dönüşümü esas alan “hareketlerin”, “Neye göre eleştiri?” sorusuna verecekleri cevab konunun önemli bir boyutunu oluşturur.

Müslümanların Kur’an’ı merkeze alarak, onu esas telakki ederek eleştiride bulunmaları ile sosyolojik, ekonomik, vb. beşeri disiplinleri esas alarak eleştiri de bulunmaları farklıdır.

Bu durum netliğe kavuşturulmadığında söylenen ve söylenecek olanların önemi ve anlamı da yeterince ortaya çık sayacaktır. Eleştirinin değeri ve bağlayıcılığı onun Kur’an’ı merkeze alıp almaması ile anlam kazanır.

Eleştirinin önemi, nasıl ve neye göre yapılacağı, sorunlarından başka onun yapılacağı zamanın da önemli olduğunu söylemek gerekir. Daha açıkçası eleştiri gereken zamanda yapılmalıdır. Hatalar, yanlışlar biriktirilmemeli, vakit erkenken uyarı ve eleştiri yapılmalıdır. Yine mutlaka eleştiri yüzyüze yapılmalıdır. Zira ardından yapılan eleştirinin adının gıybet olacağı, onun da Kur’an’daki şu ayetlerle yasaklandığı unutulmamalıdır.

“…Muhakkak müminler kardeştir Kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki size rahmet edilsin. Ey inananlar bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin… Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın… Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrendiniz. O halde Allah’tan korkun, şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul eden çok merhamet edendir.” (49/10-12)

Müslüman olmak itidalli olmayı, adaletli olmayı, güvenilir ve doğru sözlü olmayı gerektirir. Müslümanın eleştirisi de bu meyanda şekillenmek durumundadır. Bir zamanlar olumlu bulunan kimilerinin, zamanla bir takım yanlışlıklar yapmaları onları eleştirmemizi, düzeltmeye çalışmamızı gerektirir. Ama bütünüyle gözardı etmeyi, yok saymayı gerektirmez. “Düşman olunan bir kavme karşı bile adaletli olmayı” emreden Kitabullah’ın onu yaşamlaştırmayı hedefleyen müntesiplerine yakışan da budur.

Özetle; sorumsuzca yapılmayan, gıybet ve gevezelik sınırlarına vardırılmayan kırıcı ve aşağılayıcı olmayan, İslam’ı yaşamayı ve yaşatmayı hedef alan her tür eleştiri değerlidir, önemlidir. Eleştirinin ciddiyeti alternatif ve çözüm olabilecek önerilerle anlam kazanır. Değeri ise, “bağlayıcı” olabilecek bir kaynaktan beslenmesi ile.. (Yılmaz Çakır) 

Haksöz Dergisi – Sayı: 56 – Kasım 95 Yöntem Tartışmaları

http://www.haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=1110

 

KONUYLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI İNCELEYİNİZ…

 

1) İletişim Çatışmaları ve İletişimi Geliştirmenin Yolları
2) Niyet ve Bahane Kandırmacaları
3) Sorumsuzluk, İhmal, Bencillik ve Soyutlanma_Ka’b bin Malik
4) Bahaneler ve Mazeretler
5) Eleştirmek ve Eleştirilmek
6) Eleştirinin Önemi
7) Münafık, İkiyüzlü, Kararsız, İlkesiz ve Duyarsız Kimdir?
8) Münafıkların Özellikleri
9) Ahlak Odaklı Din, Allahlı Dindir
10) Dürüstlük Dinin Özüdür
11) Adanmış ve Aday İnsan
12) Kur’an’da İlahi Adalet İlkeleri
13) Soru Sormanın Yöntemi ve Adabı
14) Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm ve Konformizm
15) Ahlak, Adalet, Emek ve Sermaye
16) Doğruluk Kaygısı_Montaigne
17) Kendimizi Kime Beğendirelim?

posted in AHLAK | 0 Comments

1st Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

İLAHİ KÜLTÜRDE ELEŞTİRİ KÜLTÜRÜ

Hiçbir düşünce veya inanç sistemi yoktur ki eleştiriden muaf olsun. Eksiklikleri gösterilmeden ve uyarılmadan bireylerin gelişiminden söz etmek çok zordur. Hiç kimse mükemmel bir ailede ve mükemmel bir çevrede yetişmediği gibi kusursuz da değildir. Böyle olunca, onun bilgisinde, karakterinde ve davranışlarında birtakım eksikliklerin, yanlışların ve yanılgıların olması kaçınılmazdır. Bilim, edebiyat, sanat vb. alanlardaki pek çok eser eleştiri kültürü sayesinde daha gelişme kat etmiştir.

Türk Dil Kurumu Sözlüğü eleştiri ve öz eleştiriyi şöyle tanımlamaktadır. Eleştiri: Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi, tenkit… Öz eleştiri: Bir kişinin kendi davranışları üzerine yönelttiği yargı, otokritik…

Eğitim, bireyin eksikliklerini, yanlışlarını ve yanılgılarını kendisine göstererek hak ve adalete uygun bir tutum içine girmesini amaçlar. Bu sayede bireyin, pek çok açıdan içinde bulunduğu koşullardan daha iyi koşullarda yaşaması amaçlanır. Eleştirileri dikkate almayan kişi; yerinde sayar, gelişemez, mutlu ve huzurlu olamaz, dar bir çevrede yaşar, toplumsallaşamaz, insanların kendisiyle ilgili değerlendirmeleri onu hep tedirgin eder, kaygılarla yaşar ve yalnızlığa mahkûm olur. Ona göre eleştirilmek; yargılanmaktır, küçük düşürülmektir, dışlanmaktır, mahkûm edilmektir. O yüzden pohpohlanarak ve hiç eleştirilmeden büyütülen çocukları ileriki yaşlarında büyük acılar beklemektedir. Bu yöntem, dış dünyadaki realiteye uygun olmadığı gibi, onların gelişim süreci için de büyük bir duvar gibidir.

Eğitimciler, ustalar, anne-babalar, peygamberler insanlardaki bu eksiklikleri gidermek isterler. Bu süreci doğru değerlendirenler, soğuğa-sıcağa, yağmura-çamura, fırtınaya-kasırgaya, hileye-sahtekârlığa, yalana-dolana, şeytani her türlü alavere-dalavereye karşı dayanıklı olurlar.

Allah insanlara ilahi kitap göndermekle, o kitaba sahip çıkanları eleştiri kültürünü en üst perdeden yaşatma göreviyle de sorumlu tutmuştur. Yaşadıkları dünyada haksızlıklara, yolsuzluklara, adaletsizliklere, zulme karşı sabah-akşam sözlü ve fiili olarak karşı duruşlarını ortaya koyacaklardır. Bu batağa batanları, bu bataklıklardan kirlenenleri uyaracak ve eleştirilerini ortaya koyacaklardır. Çünkü ilahi din, ilahi ilkeler ve değerler bütünüdür.

Şeytani güçler, bu ilkeleri ve değerleri anlamsızlaştırmak isteyecek, insanları ilkesiz bir yaşama, ahlak temelinden yoksun dini rituelllere mahkûm etmek isteyecektir. Bu anlayışın öncüleri insanları hak etmediği durumlarda alkışlayacak, ödüllere boğacak hak ettiği durumlarda görmezlikten gelecektir. Bu şeytani oyuna pek çok kişi alet olacak, “kalbi kırmama, gönlü hoş tutma” adına hak söz gereksiz bulunacak, boş işler ve davranışlara gıptayla bakılacaktır.

Çağımızda, doğruların evrensel olmadığını, göreceli ve dönemsel olduğunu, dolayısıyla hiçbir düşünce ve görüş, hiçbir ilke ve değerin mutlak doğru olmadığını savunan “New Age” felsefik akımı, post modernizm adı altında ilahi mesajların altını oymak istemektedir.

Mistik öğretiler de, “Hangi nedenle olursa olsun gönül kırma!” gibi sözlerle bu anlayışa örtülü destek vermektedirler. Eleştiri kültüründen yoksun büyüyen insanlar, gerektiğinde bu ilahi değer karşıtı oyunlara gelmekte ve söz konusu saçmalıkları bir malzeme olarak kullanmaktadırlar. Filan grubun veya cemaatin ya da topluluğun insanları birbiriyle çok tatlı geçinmekte ve aralarında olumsuz sayılabilecek bir şeyin geçmediğini iddia etmektedirler. Eğer böyle bir topluluk varsa, bilinmelidir ki bu toplulukta, ya aralarındaki yüksek çıkar ilişkisinden dolayı yaşanan haksızlıklara ve sorumsuzluklara göz yumulmaktadır veya topluluğun üyeleri bu yolla uyutulmakta ve uyuşturulmaktadır ki ileride onlar kendi kötü emelleri için kullanılsın. Ayrıca özlemi duyulan insanlarla birlikte yaşamaktan onları alıkoyan ne vardır ki!

“Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bazısı bazısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla baş başa bırak. Bir de ahirete inanmayanların kalpleri ona meyletsin de ondan (bu yaldızlı ve içi çarpık sözlerden) hoşlansınlar ve yüklenmekte olduklarını yüklenedursunlar.” (6En’am: 112-113)

İlahi değerler insana ideal kişilik kazandırmayı amaçlamaktadır. Tüm peygamberler ve onların dostları uyarı görevlerini hayatları boyunca hem de en üst perdeden sıklıkla yapmışlardır.

“De ki: “Hakikatin en güvenilir şahidi (kanıtı, delili) kimdir?” De ki: “Allah benim ile sizin aranızda şahittir; bu Kuran bana vahyedildi ki ona dayanarak sizi ve onun ulaşabileceği herkesi uyarabileyim.“ Siz, Allahtan başka ilahların olduğuna gerçekten şahitlik yapabilir (kanıt gösterebilir) misiniz? De ki: “Ben (böyle) şahitlik yapamam!” De ki: “O, tek bir ilahtır ve bakın, sizin yaptığınız gibi, Allah’tan başka şeylere ilahlık yakıştırmak benden uzak olsun!” (6En’am: 19)

Evet, yukarıdaki ayette bazı insanların hoşuna gitmeyecek ifadeler vardır. Demek ki ilahi din, her zaman gönül alma dini değildir. O yüzden Kur’an’ın bazı muhatapları, hak ve adaletten yana olanlara karşı küstahlık yoluna gitmiş ve şiddete başvurmuşlardır.

Uyarılara kulaklarını tıkayanlar, mutsuz ve huzursuz yaşamlarıyla kaybetmişler, uyarıları sahiplenenler ise gelişim ve ilerlemenin öncüleri olmuşlardır. Evet ilahi din, başlı başına bir uyarıdır, ihtardır, ikazdır. Bir itirazdır; yanlış bilgiye itiraz, yanlış davranışa itiraz…

Kur’an bir zikirdir; bir hatırlatma, bir uyandırma… Hatırlatma da eleştiriyi tekrar gündeme taşımaktır:

“…Hatırlatma ancak hakka inananlara yarar sağlar.” (51Zariyat: 55) Çünkü ilahi değerlerin önemine ancak onlar inanırlar.

Hatırlatma yarar sağlayacaksa öğüt verip hatırlat.” (87A’la: 9) ilahi buyruğu bireylerdeki davranış frekans farklılığını ifade etmektedir. Ki o bireyler o yaşa gelinceye kadar o davranış bütünlüğünü kendileri tercih etmiştir.

Muhatabınızın eksikliklerini, yanlışlarını ve yanılgılarını görmezlikten gelmek, bu konulardan söz etmemek değerleri rafa kaldırmaktır, polyanacılık oynamaktır; çekilen acılara, haksızlıklara göz yummak, kısaca yağlaşmaktır.

Ailede, toplumda ihtilafların çıkması gayet anlaşılır bir durumdur. Hayat boyunca ihtilaflar hep olacaktır. İlahi kitabın iniş amacı, anlaşmazlıklara çözüm getirmektir.

Sana kitabı, ancak ayrılığa(ihtilafa) düştükleri şeyleri onlara açıkça ortaya koyman için ve hakka inanan bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.” (16Nahl: 64) Ayrıca bkz. 2Bakara: 213.

İhtilaflar karşısında yalnızca durum tespiti yapmak yeterli değildir. Bilmek bir durum, inanmak bir duruştur. “Türkiye’de şu kadar sayıda sigara içen vardır” bir bilgi, bir durum tespiti iken, “sigaraya karşıyım” bir duruştur. İlahi değerler, haklının yanında haksızın karşısında yer almayı ilahi bir görev olarak öğütler:

“Ey iman edenler! Kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” (4Nisa/135)

İlahi dinde sosyal bir sınıfa mensup olmak kimseyi ayrıcalıklı kılmaz. Değerlerin işletilmesinde sınıf ayrımı, cinsiyet ayrımı veya din ayrımı yapılmaz. Kast sistemi, değerleri değersizleştirir. Allah katındaki üstünlük değerlere sahip çıkmakla, sorumlu ve iç disiplinli davranmakla gerçekleşir. Yoksa bir kabileye, aşirete, sosyal sınıfa, ekonomik veya akademik özelliğe sahip olmak kendi başına özel bir statü sağlamaz. Erkeklerin gururu okşanarak, kadınların kaprisi çekilerek değerler es geçilmez. Kimse ayrıcalıklı olmayınca kimse eleştiriden muaf olmaz. Erkeklerin kadınlara üstünlüğü olmadığı gibi kadınların da erkeklere üstünlüğü yoktur. Değerler insanı muhatap alır. İlahi dinde erkekliğin veya kadınlığın ayrı bir paradigması yoktur. İlahi din erkeği ayrı terazide kadını ayrı terazide tartmaz, hepsini aynı terazide tartar. Orada insanlara ve inananlara hitap vardır.

“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (değerli) olanınız, (ırk ya da soyca değil) sorumlulukça (takvaca) en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (49Hucurat: 13)

“Allah, size emanet edilen (şey)leri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hüküm verecek olursanız adaletle hükmetmenizi emreder. Allahın size yapılmasını tavsiye ettiği (şey), mutlaka en güzel (şey)dir: Allah, kesinlikle her şeyi işitendir, her şeyi görendir.” (4Nisa: 58)

Erdemli ve iç disiplinli yaşama, ahlaklı olma, kişilikli davranma konusundaki uyarıları gurur meselesi yapmayı ilahi mesaj mahkûm eder. Onun kişisel ve basit çıkarları konusundaki savunmasını haklı bulmaz. İnsanlara şirin görünmek için kaypaklık gösteren tiplemelerin, ellerine güç geçince ne denli bozguncu ve yıkıcı olacağına işaret eder.

İnsanlardan öylesi var ki, bu dünya hayatı hakkındaki görüşleri senin hoşuna gider; (dahası) kalbindekilere Allah’ı da şahit tutar(yemin eder), üstelik tartışmada son derece ustadır.” (2Bakara: 204)

Ancak hâkimiyeti eline alır almaz yeryüzünde bozgunculuk(fesat) çıkarmaya, ekini (ürünü) ve nesli(soyu) yok etmeye çalışır; Allah bozgunculuktan(fesattan) asla memnun olmaz.” (2Bakara: 205)

“Kendisine ne zaman “Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde(takvalı) ol!” dense, yersiz gururu(izzet) onu günaha sevk eder: Böylelerinin payına cehennem düşecektir; ne kötü bir konaklama yeridir orası!” (2Bakara: 206)

“Ama insanlar arasında öylesi de var ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendisini feda eder: Allah ise, kullarına karşı daima şefkatlidir.” (2Bakara: 207)

“Yoksa kalplerinde hastalık(bozukluk) bulunanlar, Allah’ın kinlerini hiç (ortaya) çıkarmayacağını mı sandılar?” (47Muhammed: 29)

“Eğer biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle onları yüz ifadelerinden (simalarından) tanırsın. Andolsun, sen onları, sözlerin söyleniş tarzından (üslubundan) da tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir.” (47Muhammed: 30)

Doğru bir amaca hizmet etmeyen “yapıcı ve yıkıcı eleştiri” tanımları esasında aldatıcıdır. Sizden kopmayı, sizi harcamayı, sizinle ilişkileri kesmeyi, sizi daha kötü koşullarda yaşatmayı amaçlayan her türlü eleştiri yıkıcıdır; sizi kazanmayı, size daha yakın olmayı, sizi geliştirmeyi amaçlayan her türlü eleştiri yapıcıdır. Ayrıca sözü doğru anlama yerine her sözü yıkıcı/aleyhte anlamak yolunu daha net belirlememiş kararsız ikiyüzlülerin davranışıdır.

“Ey kavmim! Nasıl olur da ben sizi kurtuluşa çağırdığım halde siz beni ateşe çağırırsınız?” (40Mümin: 41)

“Şimdi sen onları gördüğünde dış görünüşleri hoşuna gider ve konuştuklarında söylediklerine kulak vermek istersin. Onlar, yere dikilmiş kütükler gibi (olduklarına emin görünseler de) her çığlığı kendilerine (yönelik) sanırlar. Onlar düşmandırlar, öyleyse onlara karşı dikkatli ol. (Ve bedduayı hak ederler:) “Allah onları kahretsin!” Akılları nasıl da (hakikatten) sapıyor!” (63Münafıkun: 4)

Eleştiri kültürünü, kavga ve savaş gibi ölüm kalım meselesi olarak algılayanlar, amaçlarla araçları birbirine karıştırmaktadırlar. Sözün amacı yerine konuşma araçları olan sözcüklere takılmaktadırlar. Parmağın gösterdiği yer yerine parmağın duruşuyla ilgilenmektedirler. O yüzden sözler ve davranışlar onlara çok ağır gelmekte, çok fazla etkili olmaktadır.

“İnsanlardan öylesi vardır ki, “Allah’a iman ettik” der; fakat Allah uğruna eziyet gördüğü zaman, insanların (kendisine yönelttikleri işkence ve) fitnesini Allah’ın azabıymış gibi sayar; ama Rabbinden ‘bir yardım ve zafer’ gelirse, andolsun, “Biz gerçekten sizlerle birlikteydik” demektedirler. Oysa Allah, alemlerin sinelerinde olanı daha iyi bilen değil midir?” (29Ankebut: 10)

İlahi dinin temel karakteri, “uyarı” üzerine kuruludur. Tüm Allah’ın elçilerinin birincil görevleri uyarmak ve sonra bu uyarıya olumlu tepki verenleri müjdelemektir.

İlahi kültürde kim olursa olsun insanlara olan güven, bağlılık, sevgi ve dostluk, daima şartlıdır. Belli koşullara bağlıdır. Vahyin özünde insanlara onlar ne yaparlarsa yapsınlar, her halükarda koşulsuz sevgi ve koşulsuz bağlılığa sıcak bakılmaz. Muhataplarımız dürüst iseler, çalışkan iseler onlara güveniriz, onları severiz, onlara kendimizi yakın hissederiz. Onların dürüstlükten uzaklaştıkları, sorumsuzca yaşadıkları ölçüde onlara olan sevgimizde, güvenimizde ve bağlılığımızda gitgide azalmalar meydana gelir. Onlar doğru, güzel ve yararlı işler yaptıkça da onlara olan güvenimiz, sevgimiz ve bağlılığımız gitgide artar.

Eğer insanlara kendi eksiklikleri ve öncelikleri ile ilgili vahye uygun bir uya(ndı)rma yapılıyorsa, gerçek değer budur. Öğüt yerine sıcak ilgi bekleyen kişilik, yaşadığı (yaşayacağı) veya yaşattığı (yaşatacağı) sıkıntılarda beklenti içine girdiği bu sıcak ilgi, ortaya çıkacak olan acıları ve sancıları dindirebilecek mi, giderebilecek midir?

Her insan ilgiye, sevgiye ve değer verilmeye layıktır. Evet… İlgi, sevgi ve değer, her insanın ihtiyaç duyduğu, ancak doğru davrananların hak ettiği, bile bile yanlış davranmakta ısrarcı olanlara anlamlı bir katkısının olmadığı bir kazançtır. Bu kazanç, bir ödül ve ganimet gibidir, bilinçli bir emek sonucunda elde edilmiştir. Dürüst ve çalışkan insanlar, daha fazla ilgiyi, sevgiyi, değeri ve ödülü hak ederler. Dürüst olmayan ve sorumsuzca yaşayan insanlar, doğal olarak daha az ilgi, sevgi ve değer görürler. Doğru iş yapmadığı, emek harcamadığı halde yüksek değer beklentisi, Kur’an’da bildirildiğine göre Allah’ın sözünü geçersiz (işlevsiz) kılma anlamına gelmektedir. Hele, ciddi yanlışlar yaptığı halde değer beklentisi içine girmek ilahi mesaja karşı yeni bir anlayış türetmek olup bu, daha büyük bir hatadır.

48Fetih: 15-“Siz (ey inananlar) ganimetleri almaya gittiğiniz zaman (daha önce savaştan, zorluktan kaçanlar) geride kalmış olanlar: “Bırakın (ganimet paylaşımı için) sizinle gelelim!” diyecekler; Allah’ın sözünü değiştirmek istiyorlar. De ki: “Bizimle hiçbir zaman gelemeyeceksiniz. Allah daha önce (ganimetleri kimin kazanacağını) bildirmiştir”. Bunun üzerine onlar: “Hayır, aslında bizi(m ganimetten alacağımız payı) kıskanıyorsunuz!” diye cevap verecekler. Hayır, onlar hakikati çok az kavrayıyorlar!”

Yüksek (sevgi ve değer) beklenti(si) içine giren kişi bilmelidir ki ilahi mesaj zaten değer yüklüdür. Kur’an-ı Kerim, ifadesinde “kur’an” ‘okumak’, “kerim” ‘değerli” demektir. Buna göre Kur’an-ı Kerim, “değerli okuma” veya “değerleri (değerli olanları) okuma” demektir.

Yüksek beklenti içine girenlerin de beklenti içine girdikleri kişilerin de özgürlükleri gitgide azalır, zamanla birbirinin kölesi konumuna gelirler. Sürekli ödül beklentileri olan kişi, “adeta herkes ve her şey kendisine hizmet için vardır” diye düşünen bir karakteri ve doyumsuz bir kişiliği yansıtır. O, ha bire alkış ve takdir bekler. Her defasında daha fazlasını ister. Bir türlü doymaz. Kendisini ve çevresini kaprislerinin kurbanı yapar. İlgi gösterildikçe kaprisleri, ilgi azaltıldıkça kompleksleri çekilmez olur. Bu tutumla ne kendisi mutlu olabilir, ne de muhatapları.

Yüksek beklenti, aynı zamanda bir kibir göstergesidir, benmerkezci (egosantrik, narsist) bir kişilik yapısını yansıtır. Çocukluk dönemini (4 yaşına kadar olan dönem) yetişkinlikte yaşamaktır. Oysa kişi, benmerkezci bir yaşam yerine, empati kurarak “biz bilinci”ne sahip bir tutum içinde olursa muhatapları arasındaki güven, ilgi, sevgi ve değer daha artacak, aralarında optimum doğal mesafe oluşacaktır.

Yüksek beklenti, kendisini ve beklenti içine girdiği kişiyi bir çeşit tanrısal karaktere büründürür. Kişi, gücünü muhataplarının alkışlarından değil dürüstlüğünden ve çalışkanlığından (ürettiklerinden) almalıdır. Kendi işiyle meşgul olan kişi, başkalarını köleleştirmez. Gücünü hak ve adalet duygusundan alır. Allah’a inanıyorsa, kendisi dürüst oldukça, çalıştıkça Allah’ın olup biten her şeyi gördüğüne, duyduğuna ve bildiğine inandığı ve her şeye güç yetirdiğine inandığı için emeklerinin boşa çıkarmayacağına da inanır. Ayrıca muhatapları da dürüst ve sorumlu iseler kendisine haksızlık yapmayacaklarını bilir.

Bir insana, onun sorunlarına ve sıkıntılarına odaklanarak ikna olabileceği bir bilgiyle çözüm arayışı için çaba harcanıyorsa, onun gelişimi için kendisinin de yeterli bulabileceği bir zaman ve emek veriliyorsa, bu gerçek bir sevgi ve değer göstergesidir. Daha fazlasını hak edecek bir tutum içine girmediği halde bunun ötesinde bir sevgi-değer arayışı, “Ben daha fazlasına layığım” anlayışının sonucu olup bir kendini beğenmişlik (kibir ve kapris) göstergesidir. Böyle birinin, sağlıklı ortamlarda aradığı bu büyüklenmeye (kibir) kolay kolay ulaşamayacağı açıktır. Öylesine kibirli ve kaprisli davranmaktadır ki ona gösterilen sevgi-değer ona asla yetmeyecek, sık sık o bu yüzden ortam değiştirecek ve hep daha fazlasını bulabileceği atmosferler arayacaktır.

40Mümin: 56-“Allah’ın mesajları konusunda sağlam hiçbir delile dayanmadıkları halde polemiğe girenlerin içlerinde hiçbir zaman tatmin olamayacakları küstahça bir kendini beğenmişlik (kibir duygusun/ kuruntusun)dan başka bir şey yoktur. (Bir kendini beğenmişlik vardır ki buna asla ulaşamazlar/ (bununla) asla tatmin olamazlar.) Böyle bir durumda sen Allah’a sığın! Çünkü her şeyi işiten, her şeyi gören yalnız O’dur!”

Böyle birinin duygularının doyurulması, hem kendisi hem çevresindeki insanlar açısından mümkün değildir. O, bulunduğu ortamda insanları huzurlu ve mutlu kılacak değerlerin hakim kılınmasıyla doğrudan ilgili değildir. Bazen düşünsel olarak böyle bir söylem içinde olsa da yürekten bunu yapmadığı için onu bunlar tatmin etmez. Onu ancak kendisine ilgi gösterici, takdir (beğeni ve değer verici) ve taltif (ödüllendirici) edici, övücü ve gururunu okşayıcı tutum ve davranışlar mutlu edecektir. Ne yazık ki ahlaki erdemler, sözde kalacak ve onu tatmin etmeyecektir.

Ha bire alkış bekleyen, alkış alamaz ise kendi içinden çıldıran bir kişilik doğal bir yaşam sürmez. Yanlışlarından dolayı uyarılınca kendini kaybeden kişilik; yanılmazlığına, sorgulanmazlığına, dokunulmazlığına, eleştirilemezliğine, kutsallığına muhataplarını inandırmaya çalışmaktadır.

Ciddi yanlışlara, batağa, tehlikelere düşmesinden endişe ettiğiniz dostunuzu yaşayacağı belalardan dolayı önce uyarırsınız, geri dönüş görmezseniz önceki uyarılarınızı hatırlatırsınız. Bu uyarılar ve hatırlatmalardan çoğu kişi memnun olmaz. Tekrarlanan uyarılar ve hatırlatmalar, muhataplarınız tarafından eleştiri olarak anlaşılmaktadır. Gerçekte de yanlış yapanı yanlışları konusunda uyarmak, onu eleştirmektir. Önce onun söz ve davranışlarının yanlışlığını, ona yansıyacak sakıncalarını ortaya koymak ve sonra eğer böyle devam ederse onu ileride kötü sonuçların beklediği dile getirmek, eleştirel yaklaşmaktır.

Sıradan uyarılara bile tahammül edemeyenler, daha ağır eleştirilere muhatap olurlar. Bu uyarılar, uyaran kişiyle iç içe olmak istemeyeni pek etkilemez. Uyarılara kulak asmadığı halde uyarana yakınmış gibi görüntü veren kişi eleştirilerden çok fazla etkilenecek, mesajın yumuşatılmasını, bu denli sert mesajlar verilmemesini isteyecek, pazarlık yapmaya çalışacak, uzlaşmanın yollarını arayacak ve böylece farkına varmadan, kendi içgüdüsel eğilimleri uğruna ilahi mesajın işletilmesinde bozulmalara yol açacaktır. Böyle biri sorumlu davranmadığı, yorulmadığı, emek vermediği halde pastanın peşine düşmüş kişinin izlenimi verecektir. Sorumlu davranan hiçbir elçi ve mümin, ilahi mesajdan asla taviz vermez.

Onlar, senin kendilerine yaranmanı (yağlaşmanı/uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp uzlaşacaklardı (yağlaşacaklardı).” (68Kalem: 9)

Eğer elçilerin muhatapları kendi kişiliklerini, karakterlerini pek fazla kirletmedilerse ilahi uyarılar onlara pek ağır gelmemiştir. İlahi din, adeta onların üzerine dikilmiş elbise gibi tam oturmuştur. Bozuk karakterlere ise bu ilahi giysi, ya bol veya dar gelmiştir. Muhatapları, kalıplarını bu giysiye uydurmak yerine, ilahi giysiyi ya kesip küçültmek veya ek yamalarla büyütmek istemişlerdir.

Kişinin bozuk karakterli olması, ya sorumsuzca veya türetilmiş dar kalıplar içinde yaşaması sonucu meydana gelmektedir. Bir insan düşünün ki ilahi mesajla karşılaşıncaya kadar başıboş yaşamış; hoşuna ne gidiyorsa, kolayına ne geliyorsa onu yapmıştır. Doğru ve yararlı olanı gözetmek yerine hoşuna giden yemeği yemiş ve içkiyi içmiş, hoşuna gitmeyen beslenme tarzından kaçınmıştır. Hoşuna gidenle dost olmuş, kendisini eğlendirmeyen kişilerden kaçınmıştır. Hoşuna gideni giymiş, hoşuna gitmeyen giyim tarzından uzak durmuştur. Hoşuna gideni izlemiş, hoşuna gideni dinlemiş, hayatını eğlencelerle, espri-şakalarla geçirmiştir. Canı ne zaman istiyorsa o zaman yatmış, canı ne zaman istiyorsa o zaman kalkmıştır. Çok çok mecbur olmadıkça doğru ve yararlı işler yapmamıştır. Sık sık zor olandan kaçınmış, kolay olana koşmuştur.

Kısaca onun yaşamında ahlaki sınırlamalar ve insani sorumluluklar sık sık askıya alınmıştır. O ister kendi durumundan memnun olsun, ister olmasın gerçek budur. Böyle biri, ilahi mesajla karşılaşınca, açıktır ki ahlaki sınırlamalar ve insani sorumluluklar ona ağır gelecektir. Böyle biri, fırsat buldukça bunlardan kaçınacak, önceki hayatındaki alışkanlıklarını sürdürmek isteyecektir. İnsani ve ahlaki sorumluluklarını yerine getirmeyince insanların ona olan güveni, sevgisi, saygısı azalacaktır. Bu, onu üzecektir. Sorumluluklarla ilgili uyarıların dozu arttıkça bu uyarılardan rahatsız olacak, uyaran kişilere öfkelenecek, belki kin duyacaktır. Kendisinin idare edilmesini isteyecek ve üslubu, kendisine malzeme olarak kullanacaktır.

Allah muhakkak iman edenleri de bilmekte ve muhakkak münafıkları da bilmektedir.” (29Ankebut: 11)

“O, itikadi konularda, Nuh’a emrettiğini -ve sana (ey Muhammed,) vahiy aracılığıyla öğrettiğimizi ve aynı zamanda İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimizi- sizin için de dini ilkeler olarak uygun gördü. Dini ilkeleri yürürlükte tutun ve o konuda grup grup olmayın. Ancak onları kendisine davet ettiğin şey, çoktanrıcılara ağır geldi. Allah dileyen herkesi kendine seçer ve O’na yönelenleri doğru yola ulaştırır.” (42Şura: 13)

“Onlara Nuh’un haberini oku. Hani kavmine demişti ki: “Ey kavmim, benim makamım ve Allah’ın ayetleriyle hatırlatmalarım eğer size ağır geliyorsa ben, şüphesiz Allah’a tevekkül etmişim. Artık siz ortaklarınızla toplanıp yapacağınız işi karara bağlayın da işiniz size örtülü kalmasın (veya tasa konusu olmasın), sonra hakkımdaki hükmünüzü -bana süre tanımaksızın- verin.” (10Yunus: 71)

Eleştiri kültürünü, kavga ve savaş gibi ölüm kalım meselesi olarak algılayanlar, insanların değerlendirmelerini çok fazla dikkate almaktadırlar. Birilerinin yanında hatalarının çıkmasını kendi bitişleri, tükenişleri olarak görmektedirler. Onur ve itibarı, dürüst ve erdemli yaşamakta değil birilerinin ilgisine bağlamaktadırlar.

“Öyle kişiler ki onlar (münafık ikiyüzlüler), müminleri bırakıp da küfre sapanları dostlar ediniyorlar. Onların yanında onur ve yücelik mi arıyorlar? Onur ve yüceliğin tümü Allah’ındır.” (4Nisa: 139)

“Allah, Kitap’ta size şunu da indirmiştir: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini, bu ayetlerle alay edildiğini işittiğinizde, bir başka söze dalıncaya kadar, onlarla birlikte oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi sayılırsınız. Hiç kuşkusuz Allah, münafıklarla kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.” (4Nisa: 140)

Çirkefliklerin, yalanların ve iftiraların egemen olduğu bir ortamda tepkisiz kalmak, ya dalıp gitmekten veya duyarsız ve sorumsuz davranmaktan kaynaklanmaktadır.

Tepkisiz, duyarsız ve sorumsuz yaşam sürenlerin ortamda var olup olmadıkları, doğrudan bir şeyler onları rahatsız etmedikçe hissedilmemektedir. Dört mevsime alışık olmayan kişi, tek mevsimlik yaşayan biri diğer mevsimlerin rüzgârına, yağmuruna ve karına dayanamaz. Bilmez ki farklı iklim koşullarında kendisi daha da güçlenecektir.

Takdir ve tenkit, ödül ve ceza kişinin gelişiminde önemli role sahiptirler. Birey ahlaki gelişimini; iyiyi kötüden ayırt edebildiği, bu ayrıma uygun davranabildiği, erdemli davranışlarda onur duygusu ve değerlere ters düşme durumunda utanç duyma eğilimi içine girebildiği ölçüde sürdürür. Bu gelişime uygun adımlar, çevreden de takdir toplar. O, çevreden takdir toplamak için değil doğru ve gereğine inandığı için bunlara uygun davranır. Bunlara aykırı davranma durumunda salt kural çiğnendiği için değil birilerini acıttığı veya acıtacağı için eleştiri alır. Bu eleştirileri görmezden gelmenin, topu taca atmanın, uyarıları çarpıtmanın, gurur veya kapris yapmanın sorun oluşturması nedeni, salt körlükten, sağırlıktan ve sorumsuzluktan dolayı değil aynı acıların tekrar yaşanacağı endişesinden kaynaklanmaktadır.

“Siz ey inanlar! Eğer Allah(ın davasın)a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve adımlarınızı sağlamlaştırır.” (47Muhammed: 7)

“Siz ey inanlar! İçinizden kim dininden geri dönerse, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise ‘güçlü ve onurlu’, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir lütfüdür, onu layık olana verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.” (5Maide: 54)

Kendi eksikliklerinin, yanlışlarının ve yanılgılarının farkında olan ve sorumlu davranma yoluna giden biri büyük ölçüde eleştiri sorunu yaşamaz. Görene artık neyi göstereceksiniz ki! Öz eleştiri yapabilen biri eleştiri boyutunu aşmış olmalıdır.

Diğerleri günahlarını itiraf ettiler, onlar düzeltici (salih) bir işi (ameli) bir başka kötüyle karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Hiç şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (9Tevbe: 102)

İstisnai durumlarda sorumlu davranmakla birlikte eleştiri dozajının hafifletilmesi, dönemsel ve belli koşullara bağlıdır. Savaş gibi son derece hassas davranılması gereken ortamlarda ve ne yapacağı belli olmayan Firavun gibi bir zorbanın yanında üslup değişikliği, daha büyük zararlara neden olmamak için insani bir durumdur.

Allah’tan bir rahmet sayesindedir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba-saba, katı yürekli olsaydın senin çevrenden kesinlikle dağılır giderlerdi. O halde bağışla onları, af dile onlar için; iş ve yönetim konusunda da onlara da danış. Bir kez karar verdin mi de artık Allah’a güvenip dayan. Allah, güvenip dayananları sever.” (3Al-i İmran: 159)

“İkiniz birlikte doğruca Firavun’a gidin; çünkü o gerçekten her türlü ölçüyü aşmış bulunuyor! Ama onunla yumuşak bir dille konuşun ki, o zaman belki aklını başına toplar yahut (böylece, en azından kendisine) gözdağı verilmiş olur. Dediler ki: “Rabbimiz, gerçekten, onun bize karşı ‘taşkın bir tutum takınmasından’ ya da ‘azgın davranmasından’ korkuyoruz.” (20Taha: 43-45)

Eleştiriye asla izin verilmeyen toplumlarda gelişme ve ilerleme olanaksızdır. Orada sorgulanamazlar ve sorgulayamazlar vardır, putlaştırılanlarla putlaştıranlar vardır, ilahlaşmak isteyenlerle köleleştirilmek istenenler vardır. Yolsuzlukların ve usulsüzlüklerin üstü örtülü, haksızlık yapanların yaptıkları yanına kâr kalır. Ortalık yüksek kompleksli ve yüksek kaprisli insanlardan geçilmez. İnsanlar ya karınlarından konuşur veya inanmadıklarını söylerler. İkiyüzlü ve maskeli yaşam normal bir yaşam olarak görülür. Dedikodular ayyuka çıkar. Açık sözlü, açık yürekli, içten ve dürüst tutum ve davranışlar ender görülür.

Durup dururken uyarı ve eleştiri olmaz. Bunlar işler ters gitmeye başlayınca, birileri duyarsız, tepkisiz ve sorumsuzlukta ileri gidince uyarılar mecburi hale gelir. Gerçekte sorgulamak, denetlemek ve eleştirmek birbirlerini izleyen toplumsal sorumluluklardır. Sorgulamak bir hakikat arayışıdır. Yanlış söz ve davranışlara karşı eleştiri niteliğindedir. Bir kişi kendini eleştirebilir ya da çevresini eleştirebilir. Herkes yeri gelince ikisini de yapmalıdır.

İnsanlar hem kendilerine hem de çevrelerine karşı duyarlı olmalı; bu duyarlılıkla yanlışları düzeltme, onarma, kötüyü iyi etme amacı taşımalıdırlar. Kendini ve çevreyi denetleme hareketi dengeli bir harekettir; kişinin hem kendi içinde yenilenmesini hem de çevresini yenilemesini sağlar. Ancak bu denge bozulduğunda yenileme değil bozma, iyileşme değil bozulma ortaya çıkabilir. Örneğin kişinin kendinden çok çevreyi denetlemesi normal bir davranış değildir.

Siz, insanlara iyiliği emrederken, kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz kitabı okuyorsunuz. Yine de akıllanmayacak mısınız?” (2Bakara: 44)

Kendisinden çok çevreyi denetleyenlerin niyeti çoğu kez saf değildir. Bu kişiler özellikle çevrenin kendilerine karşı olan tepki ve tutumlarına çok önem verirler. Hatta tetikte beklerler. Çevrenin kendileriyle ilgili en küçük değerlendirmesi bile onlarda başkalarında görülmeyen derin etkilere neden olur. Çevrelerinde olup bitenlere karşı bu denli duyarlı olanlar, çevrenin kendileriyle ilgili duyarlıklarında bir pire için bir yorganı yakabilirler. Bu tür insanlar genellikle kendilerini korumaya alan insanlardır. Kendilerini sandıkların içine koymuş, sonra kapağını kapatmış, üzerini de çeşit çeşit dantellerle süslemişlerdir. O sandıklara dokunulması hiç hoşlarına gitmez. Aman danteller bozulmasın ve o kapak açılmasın! Sandığın içinden pis kokuların gelmesi onları rahatsız etmez. O kokuların üzerini çeşitli parfümlerle kapatmaya çalışırlar. Bunlar bencil insanlardır. Çevrenin yaptığı yanlışlara karşı duyarlıdırlar ancak kendileri eleştirilmekten hiç hoşlanmazlar. Kendilerine karşı yapılacak küçük bir hatayı bile affetmez, hemen diklenir ve çok sert tepki verirler. Eğer çevrenin yaptığı hata kendilerine karşı değil de genel bir konuyla ilgiliyse, onu gündeme getirmeyi gereksiz bulurlar ama unutmazlar da. Yapılan hataları gözler, bir yere kaydeder ve onları çıkarmak için uygun ortam beklerler. Biri onları eleştirirse, önce hatalarına bahaneler getirirler bir sürü niyetler ortaya sürerler. Bu aynı pis kokuları örtmek için parfüm sıkmaya benzer. Eğer karşı taraf vazgeçmez ve uyarılarına devam ederse, onun hatalarından gözleyip saklayıp bir kenara kaydettiklerini bir bir ortaya çıkarmaya başlarlar. “Bana bunu diyorsun ama geçenlerde sen de şunu yapmıştın…” Burada amaç düzeltmek değil intikam almaktır. Sen benimle uğraşırsan ben de seninle uğraşırım mantığıyla gözdağı vermektir. Bu yaptıkları ne kendi işlerine yarar ne de karşı tarafın işine yarar. Sadece bozarlar, yapmazlar… Yeter ki kendilerine bir laf gelmesin… İşte tüm amaç budur. Amaç düzeltmek, yapmak, yenileştirmek, bozuklukları tamir etmek değildir.

Bu tip insanların böyle olmalarının nedeni salt bu sergiledikleri davranışlar değildir. Onlar sadece işin görünen yüzüdür. Asıl neden vicdan mekanizmasının çalışmasına engel olmaktır. Bir insan içinde sürekli vicdan muhasebesini yapıyor, yaptıklarını gözden geçiriyor ve içinde bir düzeltim işine girişiyorsa insanların onu eleştirmesinden rahatsızlık duymaz. Çünkü kendi içinde o zaten defalarca kendini eleştiriyor ve alternatif çözüm yolları arıyordur. Kendisinin göremediğini başkasının göstermesi, tersine onu memnun eder. Düşünür ki, eğer o da göstermeseydi kendisinin bunu görmesi ve düzeltmesi mümkün olmayacaktı ve ilerde kim bilir kendisine nelere mal olacaktı veya şimdiye kadar ondan neler götürdü?

“Aman çevre beni uyarmasın” diye tetikte bekleyenler, buna o kadar çok odaklanmışlardır ki bu durum onları kendilerine karşı kör etmiştir. Onlar rahat ve doğal yaşasalar zaten kendi içlerindeki vicdan mekanizması otomatik olarak düzenine devam eder ve onlar da hem kendilerini hem de çevrelerini düzeltme fırsatı bulabilirler.

İlahi kültürde eleştiri insan yaşamında olağan bir durumdur. Eleştirinin olağan olması, herkesin her zaman her yerde ve her olayda eleştirileceği anlamına gelmez. Sorunsuz bir hayat olmayacağına göre, anlaşmazlıklar ve sıkıntılar nasıl ki hayatın doğal bir parçası ise ıslah çabaları da hayatın bir parçası olacaktır. Ayrıca insanın yapıp ettiklerinin ve ürettiklerinin düzeltilmesi ve daha iyisinin ortaya konması her zaman mümkündür. (Turgut Çiftçi) http://www.hakveadalet.com/ilahi-kulturde-elestiri-kulturu

KONUYLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI İNCELEYİNİZ…

1) İletişim Çatışmaları ve İletişimi Geliştirmenin Yolları
2) Niyet ve Bahane Kandırmacaları
3) Sorumsuzluk, İhmal, Bencillik ve Soyutlanma_Ka’b bin Malik
4) Bahaneler ve Mazeretler
5) Eleştirmek ve Eleştirilmek
6) Eleştirinin Önemi
7) Münafık, İkiyüzlü, Kararsız, İlkesiz ve Duyarsız Kimdir?
8) Münafıkların Özellikleri
9) Ahlak Odaklı Din, Allahlı Dindir
10) Dürüstlük Dinin Özüdür
11) Adanmış ve Aday İnsan
12) Kur’an’da İlahi Adalet İlkeleri
13) Soru Sormanın Yöntemi ve Adabı
14) Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm ve Konformizm
15) Ahlak, Adalet, Emek ve Sermaye
16) Doğruluk Kaygısı_Montaigne
17) Kendimizi Kime Beğendirelim?

posted in AHLAK | 0 Comments

5th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

posted in AHLAK | 1 Comment

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

[SORUMSUZLUK, İHMAL, MAZERET, BAHANE, BENCİLLİK, SOYUTLANMA VE TÖVBE]

KA’B BİN MALİK

TEBÜK SEFERİ: “ZORLUK ORDUSU”, ÇOKTAN AŞIP GİTTİ ÇÖL YOLUNU

 

Ka’b bin Malik, ağırlıklı olarak, Tebük seferiyle birlikte anılan, bu savaştaki konumuyla ilgili olarak gündeme gelen bir sahabidir. Onun portresindeki ibretlik durumları anlamamız için bu sefere değinmek ve çıkarımlarımızı bu eksende yapmamız gerekmektedir. İhmal, gevşeklik, dışlanma, boykot, pişmanlık, azap, sabır, yakarma ve bağışlanma gibi kavram ve olguları çağrıştıran bir portredir bu.

Tebük Seferi’nin İslam tarihinde ayrı bir yeri, önemi vardır kuşkusuz.

Şam’da toplanan kırk bin kişilik Bizans ordusuna karşı, hicretin dokuzuncu yılında Hz. Peygamber tarafından düzenlenen en son ve en güçlü askerî hareket olma özelliği taşıyan bu sefere Kur’an ayetleriyle de işaret edilmiş ve İslam toplumundaki kimi sonuçları üzerinde durulmuştur.

Bu seferin arka planıyla ilgili olarak çeşitli kaynaklarda aktarılan bilgiler şu şekilde özetlenebilir: Hz. Muhammed’in öldüğünü, Müslümanların da kıtlık ve yokluk içinde perişan olduklarını iddia eden Suriyeli Hıristiyanlar Bizans imparatoru Heraklius’a bir mektup yazmış ve üzerlerine gidilirse Müslümanların hezimete uğratılacağını bildirmişlerdir. Heraklius, silahlandırdığı kırk bin kişilik bir orduyu Kubad’ın komutasında yola çıkarmıştır. Allah’ın elçisi durumdan haberdar olmuş; Gassan, Cüzam, Lahm ve Âmile kabilelerinin de Rumlarla birlikte hareket edecekleri bilgisine ulaşmıştır. Bunun üzerine Medine’de “genel seferberlik” ilan edilmiştir. Diğer gazvelerde seferin nereye düzenleneceği gizli tutulurken bu kez hedef açıkça belirtilmiştir. Zira gidilecek yer uzaktır. Müthiş bir sıcak ve kuraklık vardır. Düşman güçlüdür. Mekke’den ve diğer Arap kabilelerden asker toplamaları için ulaklar görevlendirilmiştir.

Sıcak, kuraklık, kıtlık, uzaklık ve güçlü düşman unsurları birlikte düşünüldüğü için bu sefere “zorlu bir sefer” denmiştir. Seferin rastladığı zamana Kur’an-ı Kerim’de “saatü’l usre / güçlük zamanı” denmiş, bu sefere de Kur’an dilinden alınarak “gazvetü’l usre / zorluk gazâsı” adı verilmiştir. Sefere katılan ordu da “zorluk ordusu” olarak anılmıştır.

Hz. Peygamber savaş için hazırlık yapılmasını emrettiği zaman mevsimin olumsuzlukları, hasat zamanı oluşu ve insanların yazın sıcağında ağaç gölgesinde oturmayı sevmeleri yüzünden, böyle sıkıntılı bir yolculuğa çıkma noktasında bir isteksizlik göze çarpmıştır. Tevbe suresindeki şu ayetlerin, bazı Müslümanların işi ağırdan almaları üzerine Allah Teala tarafından bir uyarı olarak indiği kabul edilmektedir:

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, Allah yolunda cihada çıkın dendiği zaman yerinizde ağırlaşıp kaldınız. Yoksa ahireti bırakıp sadece dünya hayatına razı mı oldunuz? Halbuki dünya hayatının yararı ahirettekine göre pek az ve değersizdir. Eğer kuşanıp savaşa çıkmazsanız, O sizi pek acı bir azapla azaplandıracak ve yerinize başka bir topluluğu getirecektir. Siz O’na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Allah, her şeye güç yetirendir.” (9 / Tevbe: 38 – 39)

Devamındaki ayetlerde, İslam toplumunun topluca cihada çağrıldığı görülmektedir: “Güçlünüz zayıfınız hep birlikte savaşa koşun. Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (9 / Tevbe: 41)

Bu uyarılar ve Medine’deki kolektif çabalar etkili olmuş ve birçok Müslüman İslam ordusunun hazırlanması için malını mülkünü bağışlamış, etkileyici fedakârlık örneklikleri görünürlük kazanmıştır.

Durumu iyi olmayanlar bile küçük de olsa bir katkıda bulunabilmek için çırpınmışlardır. Kaynaklarda bu konuyla ilgili olarak aktarılan ayrıntılar, hem sefere verilen önemi göstermekte hem de imrenilecek bir iç dayanışmanın ve Müslüman imecesinin güzel tezahürlerini yansıtmaktadır. Hz. Peygamber “Kim bugün bir sadaka verirse sadakası kıyamet günü Allah katında onun lehine şahitlikte bulunacaktır.” buyurunca, bir adam başına sardığı sarığı vermiş, üstü başı dökülen bir yoksul da çok güzel bir deveyi bağışlayıp gitmiştir. Ebû Ukayl adlı bir Müslüman, iki ölçek hurma karşılığında sabaha kadar su çekmiş, bir ölçeğini ev ihtiyacı için ayırmış, bir ölçeğini de orduya bağışlamıştır. Başka bir yoksul Ulbe b. Zeyd ise malı, mülkü, biniti olmadığı için cihada hiçbir katkısı olamayışından ötürü çok üzülmüş ve kendini helâk edecek bir duruma gelmiştir. Gece namazından sonra Allah’a niyazda bulunmuş, imkânlarının olmayışından yakınmıştır. Ertesi gün sıkılarak, alay edilmeyi göze alarak çok az bir meta ile Hz. Peygamber’e gelmiş, bu da sadakalara eklenmiştir. Hz. Peygamber az bir sadaka veren bu yoksulu yanına çağırmış ve onun için dua etmiştir.

Kadınlar da ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durmamışlardır. Ümmü Sinan el-Eslemiyye’nin ağzından şunlar aktarılmaktadır: “Hz. Âişe’nin evinde Rasulullah’ın önüne serilmiş bir örtü gördüm ki üzerinde bilezikler, bazubentler, halhallar, yüzükler, küpeler, develerin ayaklarını bağlayacak birtakım kayışlarla kadınlar tarafından gönderilen ve savaşta işe yarayabileceği umulan başka eşyalar bulunuyordu.”

Bütün bunlar yapılırken münafıklar da boş durmamış, her zaman yaptıkları gibi bozgunculuğa devam etmişlerdir. Münafıkların başı olarak kabul edilen Abdullah b. Ubey b. Selül “Muhammed, Rum devletini oyuncak mı sanıyor? Onun ashabıyla birlikte yakalanıp esir olacaklarını gözümle görmüş gibi biliyorum.” diyerek halka korku ve ümitsizlik vermeye çalışmıştır. Özür beyan ederek savaşa katılmayacaklarını söyleyen münafıkların bu ve benzeri tutumlarına işaret eden ayetler, kınayıcı ve sert bir anlatıma sahiptir:

“Allah’ın elçisine muhalif olarak savaştan geri kalanlar oturup kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek ‘Bu sıcakta savaşa çıkmayın!’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir.’ Keşke bilselerdi.” (9 / Tevbe: 81)

İhtiyaçlarını kendi olanaklarıyla gideremeyen mücahitler varlıklı sahabilerin yardımıyla techiz edilmiş; fakat sayı çok fazla olduğu için bu konuda sıkıntı çekilmiştir. İslâm tarihinde “ağlayanlar” diye anılan yedi kişi Rasulullah’a gelerek, bu gazveye katılmak istediklerini, fakat binit ve yiyeceklerinin bulunmadığını bildirmişlerdir. Hz. Peygamber’in kendilerine binit kalmadığını söylemesi üzerine bu yedi kahraman ağlayarak geri dönmüşlerdir. Çeşitli kaynaklarda onların kim oldukları da belirtilmektedir. Onların bu hali Kur’an-ı Kerim’de de şöyle haber verilmektedir:

“Cihada çıkabilmek amacıyla binek vermen için sana her gelişlerinde ‘Size verecek bir binit bulamıyorum.’ dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp üzüntülerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenlere de bir sorumluluk yoktur.” (9 / Tevbe: 92)

Hz. Peygamber, Tebük gazasına Medine’den hicretin 9. yılı Recep ayında perşembe günü çıkmıştı. Bu, Rasulullah’ın sonuncu gazası oldu.

Mümin oldukları halde ihmalleri yüzünden sefere katılamayanlar da olmuştur. Bunlar Mirâre b. Rabi, Hilâl b. Ümeyye ve Ka’b b. Malik idi.

 

 

 

 

KA’B ANLATIYOR

Hiçbir gazada Rasulullah’tan geri kalmamıştım. Yalnız Bedir gazasından geri kaldım. Ama bu gazadan geri kalanların hiçbirini, Allah da Rasulü de yermemişti. Bu, Bedir gazasında Rasulullah’ın, Kureyş’in kervanını talep ederek hareket etmesindendi. Fakat Allah, aralarında önceden bir yer ve zaman tayini olmamışken onunla düşmanını bir araya getirdi.

Rasulullah ile birlikte Akabe’de bulundum ve İslâm üzere sözleştiğimiz anı müşahede ettim. İnsanlar arasında Bedir’den daha çok söz edilmesine rağmen, Bedir’de bulunma beni Akabe’de bulunmaktan fazla sevindirmez.

Tebük gazasının yapılacağından haberdar oluşuma ve o güne kadar elde edemediğim güç ve imkâna sahip olmama rağmen Rasulullah’la sefere çıkmamıştım. Vallahi, o zamana kadar bir araya getiremediğim iki binit devesine sahip idim.

Rasulullah bu gazaya kadar, bir yere gaza yapacağı zaman hedefini gizlerdi. Ancak bu sefer, aşırı sıcak bir havada gazaya çıkacaktı. Uzun bir sefere, büyük bir düşmana yönelecekti. İşte bu yüzden halka durumu açıklamıştı. Gerekli olan hazırlığın yapılması emrini insanlara ulaştırmıştı. Bu nedenle Rasulullah’a sefer için tabi olanlar pek çoktu. Onları kapsamlı bir kitap bile bir araya getiremez.

Pek az kişi, gazaya çıkmama hususunda Allah’tan bir vahiy gelmediği sürece kendisini Rasulullah’tan gizleyebileceğini sanıyordu. Rasulullah, meyvelerin olgunlaştığı, gölgelerden hoşlanıldığı ve insanların bunlara yöneldiği bir zamanda bu gazaya çıktı. Rasulullah ve beraberindeki Müslümanlar kuşanıp hazırlandılar. Sabahleyin onlarla birlikte hazırlanmak üzere kalkıyor fakat akşama hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum. Kendi kendime; istediğim zaman buna güç yetirebilirim, diyordum. Bu hal, bende insanların ciddi ciddi kollarını sıvadıkları vakte değin sürdü. Rasulullah ve beraberindeki Müslümanlar yola çıktıkları halde, ben henüz hiçbir hazırlık yapmamıştım. Ve ondan sonra bir veya iki gün içinde hazırlanır, sonra da onlara katılırım, dedim. Onlar ayrıldıktan sonra hemen ertesi sabah hazırlanmaya giriştim; ama yine hiçbir şey yapmadan eve geri döndüm. Yine ertesi gün oldu ve ben yine hiçbir şey yapmadan eve geri döndüm. Bu hal bende, onların hazırlanıp uzaklaşmalarına ve gazayı kaçırmama dek sürdü. Yola çıkıp onlara yetişmeye gayret ettim. Keşke bunu yapsaydım! Bunu da yapmadım.

Rasulullah’ın çıkışından sonra halkın arasına girmek üzere sokaklara çıktım ve dolaştım. Yalnız, nifak üzere olduğu için yerilen bir adamdan ve zayıf olup Allah’ın özürlü kıldığı bir kişiden başka kimseleri göremeyişim beni üzdü.

Rasulullah, Tebük’e varana kadar benden söz etmemiş. Tebük’te etrafındakilerle oturmuşken “Ka’b bin Malik ne yaptı?” diye sormuş. Selime oğullarından biri “Ya Rasulullah! Onu, hurmalığı ve kendisine olan güveni alıkoydu.” demiş. Muaz bin Cebel “Ne çirkin konuştun! Vallahi, ey Allah’ın Rasulü, hakkında iyilikten başka bir şey bilmiyoruz.” demiş. Bunun üzerine Rasulullah susmuş.

Rasulullah’ın Tebük seferinden dönüş haberi bana ulaşınca beni bir üzüntü tuttu. Ardından yalan bahane bulmak için düşünmeye, yarın Rasulullah’ın bana olan hoşnutsuzluğundan nasıl kurtulurum, demeye başladım. Aile fertlerimden görüş sahiplerinin hepsinden yardım istedim. Rasulullah’ın gelmek üzere olduğu söylenince, benden bu kötü düşünce gitti. Ondan sadece doğruluk ile kurtulacağımı kavradım. Doğruyu söylemek üzere toparlandım.

Rasulullah sabahleyin Medine’ye geldi. Seferden döndüğünde mescide girer, iki rekat namaz kılar, sonra halkın arasına otururdu. Yine böyle yaptıktan sonra, geride kalanlar gelip yeminler ederek özür dilemeye başladılar. Bunlar seksen küsur kişi idi. Rasulullah da söylediklerini ve yeminlerini kabul edip onlar için bağışlanma diliyor ve gizli hallerini Allah’a havale ediyordu. Nihayet ben de gelip kendisine selam verdim. Kızmış adamın gülümseyişi ile gülümseyerek “Gel!” dedi. Hızlanarak gidip huzurunda oturdum. Bana “Neden geride kaldın? Kendine deve almamış mıydın?” diye sordu. Dedim ki: “Ey Allah’ın Rasulü! Vallahi eğer ben, senden başka dünya ehlinden herhangi biriyle otursaydım, bir özürle onun memnuniyetsizliğinden kurtulur ve ona bir delil de getirirdim. Evet, Allah’a yemin olsun ki eğer bugün sana yalan söz söylesem benden memnun kalacaksın; fakat hemen ardından Allah seni bana karşı gazaba getirecektir. Şayet ben içinde bulunduğum hal üzere doğruyu söylersem, Allah’tan sonumun hayır olacağını diliyorum. Hayır, vallahi hiçbir mazeretim yok. Vallahi senden geride kaldığım vakit, hiçbir zaman bu denli güçlü ve imkân sahibi olmamıştım.”

Rasulullah, “İşte bunu doğru söyledin. Kalk, Allah’ın hakkında hüküm vereceği anı bekle.” dedi. Ben de kalktım. Selime oğullarından birkaç adam da benimle beraber davrandılar. Ardıma düşüp şöyle dediler: “Vallahi senden hiçbir şey anlamadık. Bundan önce hiç günah işledin mi? Geride kalanların Rasulullah’tan özür dileyişleri gibi özür dilemekten âciz kaldın. Rasulullah’ın günahın için istiğfar etmesi sana yeterliydi.” O kadar söylendiler ki Rasulullah’a dönüp yalan söylemeyi bile istedim. Sonra onlara: “Benden başka kimse bu durumla karşılaştı mı?” diye sordum. “Evet, iki kişi daha senin dediğini söyledi. Onlara da sana söylenilenlere benzer şeyler söylendi.” dediler. “Onlar kim?” dedim. “Amr bin Avf oğullarından Mirara bin Rabi el-Amri ve Hilal bin Ebi Ümeyye el-Vakıfi.” dediler.

Ardından Rasulullah, seferden geri kalanlar arasından bu üç kişiyle konuşmaktan halkı nehyetti. Halk bizden uzak durmaya başladı. Bizden yüz çevirdiler. Öyle ki bana yeryüzü dar gelmeye ve içim sıkılmaya başladı. Bu yerler artık bildiğim yerler değildi.

Bunun üzerine elli gece bekledik. İki arkadaşım evlerinde oturup kaldılar. Ama ben onların en genci ve en dinç olanı idim. Çıkıyor, namazları müslümanlarla birlikte kılıyor, sokakları dolaşıyordum. Ne var ki kimse benimle konuşmuyordu. Rasulullah’a geliyor, namazdan sonra halk arasında oturmuşken onu selamlıyor, kendi kendime: “Acaba selamımı iade etmek için dudaklarını kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı?” diyor, sonra ona yakın yerde namazımı kılıyor ve gizlice ona bakıyordum. Ben namazda iken bana bakıyor ve ona yöneldiğimi görünce hemen benden yüz çeviriyordu. Bu durum, müslümanların ezalarıyla birlikte uzun süre devam etti. Dayanamayıp amcam oğlu olan Ebu Katade’nin duvarına tırmandım. O, insanlar arasında en çok sevdiğim kişiydi. Ona selam verdim. Fakat vallahi selamıma cevap vermedi. Ona “Ebu Katade, Allah adına yeminle söyle. Allah ve Rasulünü sevdiğimi biliyorsun.” dedim. O sustu. Sözümü tekrarladım, ona yemin ettirdim. Bunun üzerine şöyle dedi: “Allah ve Rasulü daha iyi bilir.” İki gözümden yaşlar boşandı. Sıçrayıp duvarı aştım. Sonra çarşıya doğru gittim. Çarşıya doğru yürüdüğüm sırada baktım; Suriye Nebatilerinden Medine’ye satmak üzere buğday getirmiş olan bir adam beni soruyor ve “Ka’b bin Malik’i bana gösterecek kimse yok mu?” diyor. Halk ona beni işaret etmeye başladı. Sonunda bana gelerek Gassan melikinden bir mektup verdi. Melik bir ipek parçasına mektup yazmıştı. Girişten sonra şöyle diyordu: “Bize arkadaşının sana eziyet ettiğinin haberi ulaştı. Allah seni sıkıntı ve eziyet çekmen için yaratmadı. Bize gel, seni gözetiriz.” Bunu okuduğumda “Bu da bir başka bela. Uğradığım bu bela yetmiyormuşçasına bir müşrik bana ilgi gösteriyor.” dedim ve mektubu tandıra atıp yaktım.

Bu hal üzere elli gecenin henüz kırkı geçmişken Allah Rasulünün elçisi gelerek: “Rasulullah, hanımından uzak durmanı emrediyor.” dedi. “Onunla boşanalım mı yoksa?” diye sordum. “Hayır, uzak dur, ona yaklaşma!” dedi. İki arkadaşıma da aynı şekilde elçi gönderdi. Hanımıma: “Ailene git, Allah’ın bu konuda hükmünü vereceği vakte kadar orda kal.” dedim. Benim gibi cezalandırılan Hilal bin Ümeyye’nin hanımı Rasulullah’a vararak: “Ya Rasulullah, Hilal bin Ümeyye yaşlı, zayıf, hizmetçisiz biridir. Ona yardım etmekten beni men mi ediyorsun?” diye sormuş. O: “Hayır, fakat sana yaklaşmasın.” dedi. Kadın “Vallahi ya Rasulullah ondan, benden yana hiçbir hareket kalmamıştır. O günden bugüne hep ağlıyor. Gözlerini kaybetmesinden korkuyorum.” demiş.

Ailemden bazıları bana “Keşke sen de hanımın için Rasulullah’tan izin alsaydın. Bak Hilal bin Ümeyye hanımının kendisine bakması için izin aldı.” dediler. Onlara “Vallahi ben bu hususta ondan izin istemem. Ben genç bir adamken hanımım için ondan izin istersem Rasulullah bunun için bana ne der?” diye cevap verdim.

Bundan sonra on gece daha bekledik. Rasulullah’ın Müslümanları bizimle konuşmaktan men edişinden sonra elli gece geçti. Sonra evlerimizden birinin üstünde sabah namazını Allah’ın dilediği gibi kıldım. Genişliğine rağmen yer bize dar geldi. Nefesim daraldı. Dağda bir vadide bir çadır kurmuştum. Vadinin üzerinde bağıran kişinin sesini duyduğumda, ben buradaydım. En yüksek sedasıyla şöyle diyordu: “Ka’b bin Malik! Müjde!..” Hemen secdeye kapaklandım. Kurtuluşun geldiğini anladım.

Rasulullah, o gün sabah namazını kıldıktan sonra halka Allah’ın bizi bağışladığını bildirmiş. (DOĞRUSU ALLAH, ONUN TÖVBESİNİN KABUL EDİLEBİLİR DÜZEYDE OLDUĞUNU YİNE O KİŞİNİN SERGİLEDİĞİ DAVRANIŞLARLA(9/105) BİLİNEBİLECEĞİNİ BİLDİRMİŞTİR. BU İNSANLAR DA, HAYATA KÜSMEMİŞ, PES ETMEMİŞ, İNANDIKLARI DOĞRULARI YAŞAMAYA VE BU UĞURDA MÜCADELE VERMEYE DEVAM ETMİŞLERDİR. OLASIDIR Kİ SAVAŞA GİTME GİBİ PEK ÇOK RİSKLİ KONUDA ÜSTÜN PERFORMANS ORTAYA KOYMUŞLARDIR. ONLARIN TUTUM VE DAVRANIŞLARIYLA, ELDEKİ SONUÇLARLA ONLARIN GERÇEKTEN DE YÜREKTEN PİŞMAN OLDUKLARININ HEMEN HERKES FARKINA VARMIŞTIR. BÖYLELİKLE TEKRAR TÖVBE ETSİNLER DİYE ALLAH TÖVBELERİNİ KABUL EDEREK MÜSLÜMANLARA BENZER TUTUMLARDA KAPI ARALAMALARINA İZİN VERMİŞTİR.) Bunun ardından insanlar, hemen bizi müjdelemeye koşmuşlar. Müjdecim bana geldiğinde üzerimdeki iki parça elbisemi soyunup ona giydirdim. Vallahi o gün, iki parça elbise emanet alıp giyerek aşk ile Rasulullah’a koştum. Ben mescide girene değin halk, beni affedilişim ile müjdeleyerek karşılıyor ve “Allah’ın seni bağışlaması sana mübarek olsun!” diyorlardı. Rasulullah, oturuyordu. Talha bin Ubeydullah kalktı ve beni kutladı. Selam verdim. Rasulullah’ın yüzü sevinçten parlayarak: “Seni, ananın doğurduğu günden bu yana en hayırlı bir günle müjdeliyorum.” dedi. Yüzü ay parçası gibiydi. Ona dönüp konuştum: “Ey Allah’ın Rasulü! Tövbemin Allah tarafından kabulünden dolayı bütün malımı Allah ve Rasulü yoluna sadaka olarak vermek istiyorum.”

 

 

 

 

PEYGAMBER ŞAİRİ

Ka’b bin Malik, ailesinin tek oğlu olup hâli vakti yerinde bir insandı. Genç yaşından itibaren, Arabistan’ın ileri gelen şairlerinden biri olarak kabul edilmişti. İslâmiyet’in Medine’de hızla yayılmasından sonra yapılan ikinci Akabe biatına katılmış ve orada Müslüman olmuştu. Bunu kendisi şöyle anlatmaktadır:

“Kavmimizden müşrik olan bazı kimselerle beraber, Kâbe’yi ziyaret için Medine’den yola çıktık. Büyüğümüz ve yöneticimiz olan Berâ bin Ma’rûr da yanımızda idi. Mekke’ye gelince Berâ, bana dedi ki:

- Bizi Rasulullah’a götür.

Birlikte Rasulullah’ı arayıp sormaya başladık. Ebtâh denilen yerde Mekkeli bir adama onu sorduk. Adam bize:

- Mescid-i Harâm’a gidin! Aradığınız kişi şu an amcası Abbas ile birlikte orada oturuyor, dedi.

Biz, tüccar olduğu için Abbas’ı tanıyorduk. Mescid-i Harâm’a girdiğimizde Rasulullah’ı amcası Abbas ile oturuyor gördük. Selâm verdikten sonra biz de yanlarına oturduk. Rasulullah, Abbas’a sordu:

- Bu kişileri tanıyor musun?

- Evet, tanıyorum. Şu kavminin seyyidi Berâ bin Ma’rûr’dur. Diğeri de Ka’b bin Mâlik’tir.

- Şu şair olan Ka’b mı?

Abbas da “Evet.” dedi. Vallahi Rasulullah’ın bu sözünü hayatım boyunca unutmadım.”

Ka’b bin Mâlik ikinci Akabe biatının gerisini şöyle anlatmaktadır:

“Biz kararlaştırdığımız gibi vadide toplandık. Rasulullah’ı bekliyorduk. Sonra Rasulullah amcası Abbas ile birlikte geldi. Yapılan konuşmalardan sonra orada bulunan yetmiş kişi, Rasulullah’ı her türlü tehlikeye karşı koruyacağımıza ve İslâmiyet’i yayacağımıza söz verdik.”

Akabe biatinden sonra Medine’ye dönen Ka’b bin Mâlik’in, kabilesinin Müslüman olmasında büyük emeği geçtiği çeşitli kaynaklarda dile getirilmektedir.

“Peygamber şairi” olarak da nitelendirilen Ka’b bin Malik, hicretin 50. yılında, Muaviye zamanında 77 yaşındayken vefat etmiştir.

Tevbe suresi 118. ayette Ka’b bin Malik ve diğer iki arkadaşının konumu ibret verici bir şekilde gözler önüne serilmektedir. İhmal ve gevşeklik sonucu içine düştükleri duruma işaret eden bu ayetten günümüze değgin çıkarımlarda bulunmak da mümkündür. Söz konusu ayet-i kerime, içerdiği uyarıların yanı sıra “sabır” ve “tevbe”nin önemini de vurgulamaktadır:

“Savaştan geri kalan üç kişiyi de bağışladı. Öyle ki bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti. Nefisleri de kendilerine dar gelmişti ve Allah’tan başka bir sığınakları olmadığını iyice anladılar. Sonra onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, yalnızca O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.” (ALİ DEĞİRMENCİ) 24.10.2008-Haksöz Dergisi http://www.haksozhaber.net/news_detail.php?id=5348

 

KONUYLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI İNCELEYİNİZ…

 

1) İletişim Çatışmaları ve İletişimi Geliştirmenin Yolları
2) Niyet ve Bahane Kandırmacaları
3) Sorumsuzluk, İhmal, Bencillik ve Soyutlanma_Ka’b bin Malik
4) Bahaneler ve Mazeretler
5) Eleştirmek ve Eleştirilmek
6) Eleştirinin Önemi
7) Münafık, İkiyüzlü, Kararsız, İlkesiz ve Duyarsız Kimdir?
8) Münafıkların Özellikleri
9) Ahlak Odaklı Din, Allahlı Dindir
10) Dürüstlük Dinin Özüdür
11) Adanmış ve Aday İnsan
12) Kur’an’da İlahi Adalet İlkeleri
13) Soru Sormanın Yöntemi ve Adabı
14) Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm ve Konformizm
15) Ahlak, Adalet, Emek ve Sermaye
16) Doğruluk Kaygısı_Montaigne
17) Kendimizi Kime Beğendirelim?

posted in AHLAK | 0 Comments

25th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

 

Münâfık kimdir?

 

Ritüelleri (KALIP VE ŞEKİLSEL İBADETLERİ-nüsuk) üşense bile yerine getirir. İçten teslim olduğundan değil; dıştan getirisi olacağından. Ama mal mülk söz konusu olunca dinle imanla alakası kalmaz. Saçının telini göstereni veya namazı bir vakit kılmayanı din dışında görebilir ama saray yavrusu evinde yünlü seccadeler üzerinde namaz kılar, tesbih çeker, 24 saat LCD ekran televizyonundan Kabe’den canlı yayın izler. Yağlı ballı sohbet toplantılarında “fahr-i kainât, server-i mevcudât Efendimiz sallallahu aleyhi vesselemin” açlıktan karnına nasıl taş bağladığını anlatan hocaları ağlamaklı ağlamaklı dinler.

 

 

Kur’an’da “mü’minler, müslümanlar, mücâhidler, sâdıklar, sâlihler…” vb. tabiri caizse “yağlı ballı” nitelemeleri üzerimizi almaya pek bayılırız da…

“Yahudiler, Hristıyanlar, münâfıklar, akılsızlar, fikirsizler, kafasızlar, sefihler (beyinsizler), sağırlar, körler, dilsizler, kitap yüklü eşekler, dilini sarkıtan köpekler, Hamanlar, Karunlar, Hahamlar, Ruhbanlar” vb. sıfat ve nitelemeleri duyunca arkamıza bakınırız…

Kesin bizden bahsetmiyordur!

Bunları Kurtlar Vadisi’nde “Çakır” rolü üzerine yapışıp kalan dizi oyuncusu gibi (ki kurtulmak için “Adanalı” dizisinde nasıl da çırpınıyor) yapanın üzerine yapışıp kalan “donmuş kimlikler” olarak algılarız.

Halbuki bunlar “yaşayan kimlikler”dir.

Bunu anlamak için Kur’an’da bunlardan nerede bahsediliyorsa “yaptıklarına” bakacağız. Eğer onları biz de yapıyorsak, arkamıza boşuna bakınmayalım o biziz, biz!

Bu kimliklerden en önemlisi de “münafık”

Peki kimdir münafık?

Neyin nesi kimin fesidir?

Kime münafık diyor Kur’an?

***

Baktığımızda, münafık tabirinin ayrıca bir dini kategori olmadığını, “Müslümanın hali” olduğunu görüyoruz. Bunun için Kur’an’da “Müslüman” adı “münafık”ı da kapsıyor.

Yani münafıklar Müslümanların içinde…

Şöyle ki: Müslüman iki anlamda kullanılıyor: 1- İçten teslim olan 2- Dıştan teslim olan.

İçten (ğayb ile/ğayben) teslimiyet gösterdikleri için Hz. İbrahim’e ve onun izinden gidenlere Müslüman diyor Kur’an.

Fakat içten teslimiyet göstermedikleri, sadece dıştan İslam’a girmiş göründükleri için bedevilere de “Siz iman etmediniz (içten teslim olmadınız) bari dıştan teslim olduk (Müslüman olduk) deyin” diyor. (Hucurât; 14). Türkiye AB’ye girerse Batılıların “Siz Avrupalı olmadınız, bari AB’yi girdik deyin” demesi gibi…

Demek ki Müslüman kavramının içine hem Mü’minlik (içten teslimiyet) hem de münafıklık (dıştan teslimiyet) giriyor.

Yani Müslüman iki yüzü olan bir kavram. Bir yüzüyle Hz. İbrahim’in içtenliğini, diğer yüzüyle münafıkların dıştanlığını ifade ediyor.

Dıştan teslim olanların kim olduğuna baktığımızda, Medine’de İslam’ın yükselmesi ve güçlenmesi karşısında, Sovyet işgalinden sonra bir gecede komünist olan ülkeler gibi, bir gecede İslam’a giren kimi kabileler olduğunu görüyoruz. Zaten bunların hepsi (bir tek Kureyş hariç) peygamberimizin vefatından sonra irtidat etmişti.

Medine’nin dışında oturan ve güç karşısında dıştan teslimiyet gösterenler olduğu gibi Medine’nin içinde de aynı şeyi yapanlar vardı. Onlar da dıştan teslim olmuş, peygamberin halkasına girmiş, yanına kadar sokulmuş ve hatta savaşlara da katılmışlardı. Bunlara da dıştan teslim olanlar (Müslümanlar) deniyordu. Fakat gerçekte içten teslim olanlar (Mü’minler) değildiler. Dıştan teslim olduk (Müslüman olduk) demeleri bunun için daha uygundu.

Peki, bu iç içe geçmiş durumu nasıl tefrik edeceğiz? Yani ayırıcı ölçü nedir?

Öyle ya, bıçak gibi ikisini birbirinden ayırmamızı sağlayacak farkı fark ettiren (el-fâruk/-el furkan)) bir ölçü olmalı, değil mi?

***

Kur’an’a baktığımızda 41 yerde “münafıklar” tabirinin kullanıldığını görüyoruz.

Bunları dikkatle incelediğimizde farkı fark ettiren ölçünün açıkça verildiğini görüyoruz; infak ve cihat…

Ne demek bunlar?

Kur’an’ın mihver kavramı tevhid/samed ile bağını kurarak söylersek (ki her şey bununla irtibatlıdır); sosyal ve ekonomik birlik ve bütünlükten ayrılarak “kenz(BİRİKİM)” yapmamak yani mal ve servet yığmamak, kendine ayrı küçük tepeler oluşturarak bütün içinde çıkıntılar (tekel) oluşturmamak, bunları dağıtmak, bütüne katmak, paylaşmak (infak) ve bütünün mutluluğu, iyiliği, adaleti için çalışmak, ona zarar veren şeylere karşı gerekirse savaşmak, canını ve malını ortaya koymak (cihat)…

Demek ki “infak” ile “nifak” sözcüklerinin aynı kökten geliyor olmalarından da anlaşılacağı gibi, münâfıqûn (münafıklar) ile munfiqûn (infak edenler) arasında çok yakın ve fakat aynı zamanda ters orantı var. Yani bir kişide infak arttıkça nifak azalıyor, nifak artıkça da infak azalıyor demektir. Ateşin odunu yeyip bitirmesi gibi, nifak infakı, infak da nifakı yeyip bitiriyor.

Kelime kökünden de anlaşılacağı gibi münafık, Arap tavşanı (jarboa) gibi “iki yuvası” bulunan “ikiyüzlü” bir adamdır. Birinde tehlike gördüğü an diğerine geçer.

Bunun o günkü Medine ortamındaki anlamı; münafık o kimsedir ki rant görünce ön sıralara (protokole) yanaşır, iş infak ve cihada yani maldan ve candan vermeye gelince ortalıktan kaybolur.

Bu nedenle tavşan gibi ürkek ve korkak olurlar. Tehlikeyi gördüklerinde arslan gibi kükreyerek tehlikenin üzerine yürüyemezler, kuyruklarını kıvırıp tavşan gibi sıvışmaya bakarlar.

Siz hiç belgesellerde tavşanların savaştığını gördünüz mü? Endişe dolu gözler… Korkak ve titrek bakışlar…Küçük bir ses duyunca ani bir hareketle çalıların arasından sıvışıp kaçmalar…

Kur’an’da münafık kelimesinin hepsi de Medine ayetlerinde geçiyor. Nüzul sırasına göre infak ile beraber, onunla ters orantılı olarak nifakın da kullanılmaya başlandığını görüyoruz.

Bunun ne anlama geldiğini az önce açıklamaya çalıştım.

Bunun böyle olduğunu münafık kelimesinin ilk kullanılmaya başlandığı yerden itibaren nüzul sürecini izlediğimizde de apaçık görüyoruz…

***

İlk olarak münafık Ankebut suresinde geçiyor. Bu sure Mekke’nin son, Medine’nin de ilk suresidir. Hatta birazı Mekkî, birazı Medenî diyenler bile vardır. Demek ki Medine’ye gelince (devlete, mala, servete kavuşunca) nifak da başlıyor.

İlginçtir, münafık kelimesinin ilk geçtiği yer olan Ankebut suresi “İnsanlar iman ettik demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar” diye başlıyor. Yedekteki “ikinci yuvalar” da Ankebut (örümcek) yuvasına benzetiliyor. Lütfen düşünerek, üzerinde dura dura (tertil ile) okuyunuz:

“Bazı insanlar ‘Allah’a iman ettik’ der dururlar. Fakat Allah yolunda en küçük bir sıkıntıya gelemez, bir eziyete uğradıklarında insanlardan gelen eziyetleri Allah’ın azabı gibi tutarlar. Böylesi tiplerin Rabbinden yardım gelince hemen “Kesinlikle biz sizinle beraberdik” diyeceklerinden hiç kuşkun olmasın. İyi de, Allah’ın insanların içlerinden ne geçirdiğini en ince ayrıntısına kadar bildiğinden haberleri yok mu bunların? Allah iman edenlerin de münafıkların da kimler olduğunu gösterecek; bundan hiç şüpheniz olmasın…” (Ankebut: 29/10-11).

Evet, Allah münafıkların kimler olduğunu gösteriyor (farkı farkettiriyor, ayırıcı ölçüyü veriyor). Hem de öyle bir gösteriyor ki, birkaç yıl sonraki “Muhammed” suresinde (Bedir savaşı öncesi) deşifre edildiklerini görüyoruz. Ana tema yine aynı cihat ve infak:

“İman iddiasında bulunanlar ‘Savaşa izin veren bir sure neden gelmiyor?’ diyorlar. Ancak muhkem bir ayet indirilip savaştan bahsedilince ‘kalplerinde hastalık olanların’ tıpkı ölüm baygınlığında olan kimsenin bakışı gibi sana bakakaldıklarını görürsün. O da onlara pek yakındır. Oysa itaat etmek ve sözlerinin eri olmaktı yapmaları gereken. Kesin karar gelince Allah’a verdikleri sözün arkasında dursalardı elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Siz Allah’ın emrinden uzaklaşıp tekrar yağma, talan ve birbirinizi boğazlamakla geçen o eski günlere mi dönmek istiyorsunuz?…” (Muhammed: 22/20-22)

Yani: “Savaş için neden ayet gelmiyor” deyip duruyordunuz. Şimdi açık ve kesin olarak savaşa izin veren ayet gelince yerinizde çakılıp kaldınız. “Ama, fakat…” diyerek mazeretler ileri sürüyorsunuz. “Onlar bizim yakınlarımız, kendi ırkımız, aynı Arap akrabalarımız” diye bahaneler uyduruyorsunuz. Ama o eski günleri unutuyorsunuz. O günlerde ne akraba, ne ırk, ne soydaş dinlemiyordunuz. Yağma, talan, birbirinizi boğazlama ile geçiyordu ömrünüz. O zaman hiç de savaştan kaçmak için bahane aramıyordunuz. Şimdi bu bahaneler de neyin nesi oluyor? Kaldı ki Allah size yağmalayın, talan edin, en yakınlarınızı bile kesip doğrayın demiyor. Tam tersi bunların bir daha olmaması için, bütünün iyiliği, mutluluğu, hak ve adaleti için savaşmak gerektiğinde çıkın ve mertçe savaşın diyor. Bununla onu nasıl aynı kefeye koyuyorsunuz? Bütünü paramparça eden o eski berbat günleri nasıl da unutuyorsunuz? (Razî, Kurtubî, İbn Kesir, Zemahşerî, Beydavî)…

“Onlar AIIah’ın indirdiklerinden hoşlanmayanlara ‘Bazı konularda sizinle örtüşüyoruz’ diyorlar. Allah ise onların gizli gizli ne konuştuklarını çok iyi biliyor…” (Muhammed: 22/26)

Yani: Münafıklar, müşriklere el altından şöyle diyorlar: Allah’a, ahirete, kıyamete inanmak gibi konularda sizinle ayrılıyorsak da bu Muhammed’in bütünü bölen, akrabaları birbirine kırdıran, ülkede kargaşa çıkaran, gençlerin aklını çelen ve ihtilâlci fikirleri olan birisi olduğu konusunda sizinle örtüşüyoruz. Çünkü bizi kendi ırkımızla, kendi akrabalarımızla savaşa çağırıyor. Hatta “terörist” eğilimleri olduğu bile söylenebilir. Hiç peygamber böyle yapar mı? Bir peygamber eline kılıç alıp savaşır mı? Allah’a ve ahirete inanmaya, hayırlı işler yapmaya, iyiliğe, güzelliğe çağırıyor; tamam bunları anladık. Ama bu savaşmak, cihat filan da ne oluyor?

Muhammed suresinin sonu da çok ilginç. Medine’de “Haydi savaşa!” sesleri duyulunca “protokolde” ön sıralara geçenlerin, peygamberin yanına kadar sokulanların, etrafında pervane olanların birden bire yan çizdiklerini ve “mırın kırın” etmeye başladıklarını görüyoruz. Bunlar ayette geçtiği gibi kalpleri hastalıklı “Müslüman münafıklardan” başkası değildi. İşte Muhammed suresi bunları anlatıyor… Surenin, baştan sona “cihat” temasını işledikten sonra “infak” çağrıları ile sonra ermesi de çok manidar:

“Sizler Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz, fakat aranızdan kimileri cimrilik yapıyor. Oysa kim cimrilik yaparsa kendine cimrilik yapmış olur. Allah zengindir, yoksul sizsiniz. Eğer yan çizerseniz yerinize sizin gibi olmayan başka bir topluluk getirir…” (Muhammed: 22/38)…

Keza Kur’an’da “münafıklar” (Münâfiqûn) diye ayrıca bir sure bile var. Buradaki ana tema da yine çok ilginç infak…

Surede münafıkların “Allah’ın peygamberinin yanındakilere bir şey vermeyin ki dağılıp gitsinler” dediği söylenir. Oysa göklerin ve yerin hazinelerinin Allah’ın olduğu, şan ve şeref sahibi olduklarını iddia ederek Medine’ye dönünce ayak takımını Medine’den sürüp atacaklarını söyleyerek böbürlenenler olduğu, oysa şan ve şerefin (izzet) Allah’ın, peygamberin ve “mü’minlerin” olduğu ve fakat “münafık” takımının bu bilinçten yoksun olduğu anlatılır (63/7-8). Müminlerin şan ve şeref sahibi olmak istiyorlarsa bu münafıklardan ayrılarak yapmaları gerekenin ne olduğu özetlenerek onbir ayetlik “Münâfikûn” suresi şöyle biter:

“Ey iman iddiasında bulununlar! Ne mallarınız, ne de evlâtlarınız sizleri Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Her kim öyle yaparsa kaybeder. Ecel kapıyı çalınca ‘Rabbim beni kısa bir süre için ertelesen de herkese yardım etsem, iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanlardan olsam’ demek istemiyorsanız bugünden tezi yok verdiğimiz rızıklardan karşılıksız harcayın. Ecel kapıyı çalınca Allah hiç kimseyi ertelemez. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır…” (Münâfikûn; 63/9-11)…

Yine Hicretin 9. yılındaki Tebük seferi boyunca ve sonrasında nazil olan ve müşriklere ültimatom (beraet) verilmesi ile başlayan “Tövbe” suresi, Mescit-Dırar sahibi rahip Ebu Amir’in, Medine’yi işgale çağırdığı dönemin dünya gücü Bizans’a karşı meydan okuma anlamına gelen (50 dereceye varan sıcaklıktaki) otuz bin kişilik “çöl yürüyüşünü” konu edinir.

Türlü mazeretler ileri sürerek bu seferden geri duran “münafıklar” en ağır şekilde burada eleştirilir. 129 ayetlik surenin neredeyse tamamında münafıklığın ve korkaklığın âdeta genetiği çözülür. Sözü namus bilme (sıdk/sadakat) adına cesaret, yiğitlik, bahadırlık, erdem ve dürüstlük temaları işlenir. Özellikle son bölümde münafıkların telkinine kapılarak seferden geri duran bir kaç sahabenin vicdan azabı çekişleri anlatılır.

Sure boyunca cihat ve infak kaçkını münafıklığın ne menem bir şey olduğunu, Müslüman kılıfına nasıl da bürünebileceğini, hatta sahabelerden kimilerini bile nasıl etkileyebileceğini ve nihayet mu’min olmanın ne demeye geldiğini sarsıla sarsıla okursunuz. Müslüman kılığına bürünmüş bir münafık olmakla, gerçek bir mü’min olmak arasında gider gelir, defalarca “Galiba ben mü’min değilim, aman Allahım!” dersiniz…

***

Daha fazla uzatmayayım…

Bu verdiğim örneklerden başka (MÜNAFIKUN, TEVBE, MUHAMMED surelerini ve) Tahrim, Haşr, Fetih, Nisa ve Ahzap surelerinde münafıklar isim verilerek anlatılır. Buraları özellikle nüzül sırasına göre okuyun. Nasıl da deşifre edildiklerini göreceksiniz. Daha isim verilmeyen bir çok yer var ama bunlar Kur’an’ın kime münafık dediğini anlamamız için gayet net bölümlerdir.

Bunların hepsinde de ayrıcı özelliğin “infak ve cihat” olduğunu, Müslüman kılığına bürünmüş münafık ile gerçek mü’minin arasıdaki asıl farkın bu olduğunu görürsünüz.

Tabiri caizse işin “nirengi” noktası ya da “bam teli” bu…

Çünkü münafıklar üşenerek de olsa namaz da kılarlar. Allah’a ve ahiret gününe inandıklarını söylerler. Dini ritülleri (nüsukları) aksatmıyor görünürler. Gayet iyi konuşurlar; inşallahı, maşallahı dillerinden eksik etmezler. Kılıf kıyafet de kallavidir. Her halleriyle Müslümanların arasındadırlar. Hatta Müslümanlar deyince ilkten akla onlar gelir. Din iman nutukları atmada onlara yetişemezsiniz.

Fakat iki şeyde onları göremezsiniz: cihat özellikle de infak…

Ölçü bu!

Yani can ve maldan verme söz konusu olunca onları ortalıkta göremezsiniz. Oysa Kur’an canlarıyla ve mallarıyla cihat edenleri anarken bırakın Müslümanı “sâdıkûn” tabirini kullanır. Yani sadıklar; sözünün eri olanlar, sözün namusu ile yaşayanlar, Allah deyip de can ve mal söz konusu olunca yan çizmeyenler, sadakatlerini canları ve malları pahasına ispat edenler…

Kur’an’da münafığın kim olduğuna dair yüzlerce ayeti okuduğumda zihnimde canlanan, belki biraz ağır gelecek ama söyleyeceğim şu oldu: Münafık zekat veren, mü’min ise infak edendir!

Yani “Müslüman münafıklar” kırkta birle yetinir, “Müslüman mü’minler” ise ihtiyaç fazlasını asla elinde tutmazlar…

Müslüman münafıklar (dıştan teslim olmuşlar) yılda bir kez, ıkına sıkıla, o da kırkta birini verir. Müslüman mü’minler (içten teslim olmuşlar) ise, yılda bir kırkta bir demez, bollukta ve darlıkta, iyi günde kötü günde infak eder, paylaşır, bölüşürler…

Tıpkı Medine’ye gelir gelmez ilk yapılan “kardeşlik devriminde” olduğu gibi:

Bölüştük ne varsa ekmeği aşı

Harç yaptık şehre sevgiyi barışı 

Bağrımızdan çıktı Bilal’in haykırışı

Hayyalesselâh, Hayyalelfelâh dedik

Hançereler bile anladı da

Bir insan anlamadı bizi

Başta Peygamberimiz olmak üzere Ebubekir, Ömer, Ali ve Ebuzer’e bakın böyle olduğunu görürsünüz. Bir gecede Müslüman olmuş bedevi kabilelerine, tulekaya ve münafıklara bakın yılda bir kırkta bir diyerek kılı kırk yaran pazarlıklar yaptıklarını, Peygamberimiz ölür ölmez de “Bu da yok” diyerek isyan ettiklerini görürsünüz.

Yani münafık sosyal ve ekonomik olarak bir ve bütün oluşa (tevhid) yanaşmaz. Kendini diğer insanlardan ayrı görür. Örneğin sevginin ve barışın şehre harç yapıldığı o büyük “kardeşlik devriminde” aynı inekten süt emen on aileden birisi olmayı asla kabullenemez. Birliğin, bütünlüğün, kaynaşmanın içine girerse kaybolacağını, sıradanlaşacağını düşünür ve bütünlükten sürekli olarak ayrı durmak ister. Bunun için bütünden ayrı yerlerde; saraylarda, köşklerde, burçlarda=burjuvada (aynı kökten!) yaşamak ister. Öyle ki Allah’ın verdiği rızkı/mülkü ‘yanımdaki ile eşit hale gelirim’ diye paylaşmak istemez (Nahl; 71). Bu nedenle infak kaçkınıdır. Bu tipler her yerde, her zaman böyledir. Kur’an da onlara sorar: Allah’ın nimetini inkar mı ediyor bunlar? (Nahl; 71).

***

Hani o meşhur bir hadis var ya, ona bir de bu açıdan bakalım.

Münafığın alameti üçtür: 1- Sözünde durmaz 2- Vaadini yerine getirmez 3- Emanete ihanet eder.” (Muslim:18).

Yani 1- ‘Allah ne derse yapacağım’ diye söz verdiği halde “İnfak edin, biriktirmeyin, yığmayın (kenz haramdır)” emrine uymaz. Alttan alır, yapsa da yapmasa da olabilecek sıradan bir öğüt sayar. 2- Mülkü/rızkı çok olduğu halde, her gün para saydığı, dönüp dönüp tekrar saydığı halde, ‘bunları mezara mı götüreceğim tabi ki fakirin fukaranın hakkı var’ diye vaatte bulunduğu halde iş vermeye gelince rahatlıkla “yok” çeker. 3- Allah’ın kendisine verdiği rızkın/mülkün emanet olduğunu unutur. Karun gibi ‘üstün deham sayesinde kazandım’ der. Böylece hem emanete ihanet eder hem de yanındakiyle eşit hale geleceği (bütünün parçası olacağı) korkusuyla infaktan kaçarak nimeti inkar eder.

Yine peygamberimiz buyurmuş: “Münafığın alâmeti Ensar’a(MEKKEDEN HİCRET EDENLERE YARDIM EDEN MEDİNELİ MÜSLÜMANLAR) buğzetmesi(ÖFKE DUYMASI), mü’minin alâmeti ise Ensar’ı sevmesidir.” (Muslim; 110)

Yani münafık kendisi infak kaçkını olduğu gibi, infakı/yardım edeni, paylaşanı, bölüşeni, bütünü gözeteni, bunun için seferber olanı (Ensarı) sevmez. Ona kin besler. ‘yardım etmeyin ki dağılıp gitsinler’ der. Bütünlük dağılsın ister. Hep ayrı durayım, özel olayım, bütüne tepeden bakayım ister. Oysa mu’min bütünü gözeten, ona karışan, bundan dolayı da seferber olan, infaka/yardıma koşan ve seferber olup koşanı da (Ensarı) sevendir…

Görülüyor ki münafığın iflah olmaz hastalığı mal mülk hırsıdır. Sevgi ve merhamet yoksunudur. Mal ve mülk hırsı gözünü bürümüştür. Gerçekte Allah’a ve ahiret gününe inanmaz, tûl-u emel (geleceği garantiye almak için hırsla yığma) sahibidir. Yalan konuşması, vaadinde durmaması, emanete ihanet etmesi, yardım edeni sevmemesi bundandır…

Ritüelleri (nüsuk) üşense bile yerine getirir. İçten teslim olduğundan değil; dıştan getirisi olacağından. Ama mal mülk söz konusu olunca dinle imanla alakası kalmaz. Saçının telini göstereni veya namazı bir vakit kılmayanı din dışında görebilir ama saray yavrusu evinde yünlü seccadeler üzerinde namaz kılar, tesbih çeker, 24 saat LCD ekran televizyonundan Kabe’den canlı yayın izler. Yağlı ballı sohbet toplantılarında “fahr-i kainât, server-i mevcudât Efendimiz sallallahu aleyhi vesselemin” açlıktan karnına nasıl taş bağladığını anlatan hocaları ağlamaklı ağlamaklı dinler. Ama o hocalar “kenz (yığma/biriktirme) haramdır!’ (Tövbe; 34-35) diyemezler. Öylelerinden bunları hiç duyamazsınız. Onlara göre Kur’an’da böyle bir ayet yoktur. Hatta varsa bile “nesh” olmuştur (silinmiş/yürürlükten kalkmıştır)…

***

Evet, İslam’a girdiği halde eşyaya, mala ve mülke bakışını değiştirmeyene, cihattan kaçana, infaka yanaşmayana “münafık” dememiz gerekiyor. Bu ayırıcı ölçüyü bize Kur’an veriyor.

Münafığı başka yerde aramayın; o Müslümanların içinde…

Bunlar Mekke’de yoktular. Çünkü Mekke muhalefet, eziyet, işkence, fedakarlık ve bedel yıllarıydı. Ama Medine’ye gelince mantar gibi bittiler. Çünkü Medine iktidar, devlet, servet, beytü’l-mal günleri, ikbal yıllarıydı.

Bugün de aynısı. Medine’de, Kuba’da, Tebük’de aramayın onu. Münafık aramızda, yaşıyor.

Onun kim olduğunun kıstası da, tanımı da, farkı fark ettiren (el-fâruk) ayırıcı ölçüsü de gayet net: Cihat ve infak kaçkını Müslümana münafık denir! (İhsan Eliaçık) http://www.haber10.com/makale/13547

 

KONUYLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI İNCELEYİNİZ…

1) İlahi Kültürde Eleştiri Kültürü
2) İletişim Çatışmaları ve İletişimi Geliştirmenin Yolları
3) Niyet ve Bahane Kandırmacaları
4) Sorumsuzluk, İhmal, Bencillik ve Soyutlanma_Ka’b bin Malik
5) Bahaneler ve Mazeretler
6) Eleştirmek ve Eleştirilmek
7) Eleştirinin Önemi
8) Münafıkların Özellikleri
9) Ahlak Odaklı Din, Allahlı Dindir
10) Dürüstlük Dinin Özüdür
11) Adanmış ve Aday İnsan
12) Kur’an’da İlahi Adalet İlkeleri
13) Soru Sormanın Yöntemi ve Adabı
14) Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm ve Konformizm
15) Ahlak, Adalet, Emek ve Sermaye
16) Kendimizi Kime Beğendirelim?

posted in AHLAK | Yorumlar Kapalı

31st Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

DÜRÜSTLÜK

SİZİN DOSTUNUZ ANCAK DÜRÜST İNSANLARDIR:

9Tevbe/119-Ey inananlar! Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve dürüst insanlarla(özü sözü bir kişilerle) birlikte olun.

 

 

SALT KIBLEYE DÖNEREK GERÇEK MÜSLÜMANLIK OLMAZ:

2Bakara/177-Gerçekte erdemlilik, yüzünü doğuya veya batıya çevirmeniz ile ilgili değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah’a, Ahiret Günü’ne, melekler, vahye ve Peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, (yardım) isteyenlere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan ve arındırıcı (mali) yükümlülüğünü ifa eden kişidir; ve (gerçek erdem sahipleri) söz verdiklerinde sözünü tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte dürüstler onlardır ve işte onlardır Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar.

 

 

ADALET

EMREDİLEN HER YERDE, HER ZAMAN VE HERKESE KARŞI ADALETTİR:

7A’raf/29- Şunu da söyle: “Rabbim bana adaleti emretti. Her mescitte yüzlerinizi O’na doğrultun. Dini yalnız O’na özgüleyerek O’na yakarın. Tıpkı sizi ilk yarattığı gibi O’na döneceksiniz.”

4Nisa/135-Ey iman edenler! Öz benliğiniz, anne-babanız, yakınlarınız aleyhine de olsa, zengin veya fakir de olsalar, adaleti dimdik ayakta tutarak Allah için tanıklık edenler olun. Allah, ikisine de sizden daha yakındır. O halde nefsinizin arzusuna uyarak adaletten sapmayın. Eğer dilinizi eğip büker yahut çekimser kalırsanız, Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.

5Maide/8- Ey iman edenler! Adalet ve dürüstlüğün tanıkları olarak Allah için kollayıp gözetleyenler olun! Bir topluluğun çirkinlik ve kötülüğü sizi adaletsiz davranmaya asla itmesin. Adaletli olun! Bu, takvaya/korunup sakınmaya daha uygundur. Allah’tan sakının. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır.

6En’am/152- “Yetimin malına yaklaşmayın! Ancak rüştüne erişinceye kadar en güzel yolla ilgilenme hali müstesna. Ölçme ve tartmayı tam bir dürüstlükle yerine getirin. Hiç kimseye yaratılış kapasitesinin üstünde yükümlülük getirmiyoruz. Konuştuğunuz zaman, yakınlarınız/aleyhine de olsa, adaleti gözetin. Ve Allah’a verdiğiniz söze sadık kalın. Düşünüp öğüt alasınız diye O size bunları önerdi.

11Hud/85-”Ey toplumum! Ölçüyü ve tartıyı tam bir dürüstlükle yapın. İnsanların eşyalarını tırtıklamayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak dolaşmayın.”

17İsra/35-Ölçtüğünüz zaman tam ve dürüst ölçün. Hilesiz teraziyle tartın. Bu, hem hayırlı hem de sonuç bakımından güzeldir.

60Mümtahine/8-Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Allah, adaleti ayakta tutanları sever.

3Al-i İmran/21- Allah’ın ayetlerini inkâr edip haksız yere peygamberleri öldürenler ve insanlar içinden adaletle emredenlerin canına kıyanlar var ya, işte onlara korkunç bir azabı muştula.

 

 

EŞİTLİK

HANGİNİZ EŞİTLİKÇİ OLUR Kİ!

16Nahl/75-Allah şöyle bir örnekleme yaptı: Hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının eşyası durumunda bir kul/köle ile bizden bir güzel rızıkla rızıklandırdığımız ve ondan gizli açık dağıtan bir kişi. Bunlar aynı olur mu?! Bütün övgüler Allah’adır ama onların çokları bilmiyorlar. 16/76- Allah şöyle bir örnekleme de yaptı: İki adam; birisi dilsiz; hiçbir şeye gücü yetmez, efendisi/yöneticisi üstüne sadece bir yük. Efendi onu nereye gönderse hiçbir hayır getiremez. Şimdi bu adam, dosdoğru bir yol üzerinde bulunup adaletle emreden kişi ile aynı olur mu?

18Kehf/32- Onlara örnek olarak şu iki adamı ver: Bunlardan birine, üzümlerden oluşan iki bağlık vermiş, bağların çevresini hurmalarla donatmış, aralarına da ekinler serpiştirmiştik.

18Kehf/33- İki bağ da yemişlerini vermiş o adamdan hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. İkisinin ortasından bir de nehir fışkırtmışız.

18Kehf /34- Adamın başka bir geliri de vardı. Bu yüzden, arkadaşlarıyla konuştuğu bir sırada ona şöyle demişti: “Ben, malca senden zengin, insan unsuru bakımından da güçlü ve onurluyum.”

18Kehf/35- Ve böylece, öz benliğine zulüm ede ede bağlığına girdi. Şöyle konuştu: “Bunun sonsuza değin yok olacağını sanmıyorum.”

18Kehf/36- “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Ama eğer Rabbime döndürülüp götürülürsem, bundan daha iyisini bulacağımdan eminim.”

18Kehf/37- Kendisiyle konuşan arkadaşı ona dedi ki: “Sen, seni topraktan, sonra meniden yaratıp sonra da bir adam olarak biçimlendiren kudrete nankörlük mü ettin?”

18Kehf/38- “Fakat, o Allah benim Rabbimdir. Ve ben, Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.”

16Nahl/71- Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?

30Rum/28- Size öz benliklerinizden bir örnek verdi: Ellerinizin altında bulunanlarda, size verdiğimiz rızıklarda, sizinle aynı haklara sahip, birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz ortaklarınız var mı? İşte biz, aklını işletecek bir topluluk için ayetleri böyle açık açık sıralıyoruz.

45Ahkaf/21- Kötülüklere cesaretle dalanlar sanıyorlar mı ki, biz kendilerini, iman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlarla aynı tutacağız. Hayatları ve ölümleri onlarla aynı mı olacak?! Ne kötü hüküm veriyorlar bunlar!

 

 

SERMAYE, MAL PAYLAŞIMI VE BÖLÜŞÜMÜ

SERMAYE YALNIZCA BELLİ SINIFLARA AİT OLMAMALI; PAYLAŞIM DOĞRU YAPILIRSA DEVLET GİBİ SERMAYE SAHİPLERİ OLMAZ:

59Haşr/7-Allah’ın, kentler halkından resulüne zahmetsizce aktardığı mal ve nimetler şunlar içindir: Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar, yolda kalmışlar. Bu böyle düzenlenmiştir ki, o mal ve nimetler sizden yalnız zengin olanlar arasında dönüp duran bir kudret aracı(DEVLET GİBİ) olmasın. Resul size ne verdiyse onu alın; sizi neden yasakladıysa ona son verin ve Allah’tan korkun. Hiç kuşkusuz, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.

9Tevbe/60-Sadakalar/zekât malları Allah’tan bir farz olarak sadece şunlar içindir: Fakirler, düşkünler, sadakalarla ilgilenmeye memur edilenler, kalpleri yakınlaştırılıp ısındırılacak olanlar, özgürlüğünü yitirmiş olanlar, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmış kişi. Allah her şeyi bilendir, hakkıyla hükmedendir.

2Bakara/271- Sadakaları(zekâtı) açıklarsanız bu da güzeldir. Ama onları gizler ve yoksullara bu şekilde verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır; günahlarınızdan bir kısmını örter. Allah, Habîr’dir, yapmakta olduklarınızdan gereğince haberi vardır.

2Bakara/273- İnfak edilenler, Allah yolunda kapanıp kalmış, yeryüzünde dolaşamaz olmuş yoksullar içindir. İffet ve onurları yüzünden, cahiller bunları, zengin kişiler sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ve yırtıklık ederek, insanlardan bir şey istemezler. Nimet ve imkândan infak ettiğiniz her şeyi, Allah çok iyi bilmektedir.

47Muhammed/38- İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılan insanlarsınız. Ama bir kısmınız cimrilik ediyor. Oysaki cimrilik eden kendi aleyhine cimrileşmiş olur. Allah Varlıklıdır; yoksul olan sizlersiniz. Eğer yüz çevirirseniz, Allah yerinize başka bir toplum getirir. Ve onlar, sizin benzerleriniz olmazlar.

59Haşr/8- Sözü edilen o mallar, göçmen yoksullar içindir. Onlar ki, yurtlarından çıkarılıp mallarından yoksun bırakılmışlardır; Allah’tan bir lütuf ve bir hoşnutluk peşindedirler; Allah’a ve resulüne yardım ederler. İşte onlardır, özü sözü doğru olanlar.

 

 

DİN BİLGİNLERİNİN DİN İSTİSMARI

9Tevbe/31-Toplumsal otoritelerini(hahamlarını) ve dini otoritelerini(rahiplerini), bir de Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı; peygamberleri), Allah’la beraber rab olarak gördüler; Oysa tek ilahtan başkasına kulluk etmekle emrolunmuş değillerdi; Ondan başka ilah yoktur, Sınırsız kudret ve izzetiyle, (böylelerinin) Onun tanrılığında bir pay yakıştırdıkları her şeyden bütünüyle uzaktır, yücedir!

9Tevbe/34-Ey iman sahipleri! Şu bir gerçek ki, Toplumsal otoritelerin(hahamların) ve dini otoritelerin(rahiplerini) birçoğu halkın mallarını uydurma yollarla tıka basa yerler ve Allah’ın yolundan geri çevirirler. Altını ve gümüşü depolayıp da onları Allah yolunda harcamayanlara korkunç bir azabı müjdele.

3Al-i İmran/64-De ki: “Ey geçmiş vahyin izleyicileri! Sizinle bizim aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah’tan başka kimseye kulluk etmeyeceğiz, O’ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız ve Allah ile birlikte insanları rab edinmeyeceğiz.” Ve eğer yüz çevirirlerse de ki: “Şahit olun ki biz kendimizi O’na teslim etmişiz!”

12Yusuf/39-Ey mahpus arkadaşlarım! Hangisi daha iyidir: birbirinden ayrı pek çok rabbe mi, yoksa bütün varlıklara egemen bir tek Allah(a inanmak) mı?

12Yusuf/40-”Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.”

 

 

EZENLER VE EZİLENLER

ALLAH EZİLENLERE GEÇMİŞTE BÜYÜK OLANAKLAR TANIDI:

7A’raf/137-Ezilip itilmekte olan topluluğu da içine bereketler doldurduğumuz toprağın doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin, İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabretmeleri yüzünden hedefine vardı. Firavun ve toplumunun sanayi olarak meydana getirdiklerini de dikip yükselttikleri sarayları da yere geçirdik.

28Kasas/4-Gerçek şu: Firavun o yerde egemenlik kurmuş ve ora halkını gruplara ayırmıştı. Onlardan bir topluluğu horlayıp eziyordu: Bu topluluğun erkek çocuklarını boğazlıyor, kadınlarına hayâsızca davranıyor/kadınların rahimlerini yokluyor/kadınlarını hayata salıyordu. O gerçekten fesadı yayanlardandı.

28Kasas/5- Ve biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara bağışta bulunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim.

28Kasas/6- Yeryüzünde onları kudret sahibi kılalım ve onların eliyle Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına, çekinegeldikleri şeyleri gösterelim.

8Enfal/25- İçinizden sadece zulmedenlere çatmakla kalmayacak bir fitneden korkun. Bilin ki Allah’ın gazabı çok şiddetlidir.

8Enfal/26- Düşünün ki, siz bir zamanlar yeryüzünde ezilip horlanan bir azınlıktınız. İnsanların sizi çarpıvereceğinden korkuyordunuz. Bu haldeyken Allah sizi barındırdı, yardımıyla sizi destekledi ve şükredersiniz ümidiyle sizi tertemiz nimetlerle rızıklandırdı.

 

 

EZİLENLER EZENLERE PEK ÇOK KEZ BOYUN EĞMEDİ

7A’raf/75-Toplumunun kibre saplanmış kodamanları, içlerinden inanıp da baskı altında tutularak ezilenlere şöyle dediler: “Siz Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?” Onlar: “Onun aracılığıyla gönderilene gerçekten inanıyoruz.” dediler. 7A’raf/76- Büyüklük taslayanlar, “Şüphesiz biz sizin inandığınız şeyi inkâr edenleriz” dediler.

 

 

EZİLENLER İÇİN ELİNİZDEN GELENİ YAPIN:

4Nisa/75-Size ne oluyor da Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz bizi, halkı zulme sapmış şu kentten çıkar; katından bize bir dost gönder, katından bize bir yardımcı gönder!” diye yakaran mazlum ve çaresiz erkekler, kadınlar, yavrular için savaşmıyorsunuz!

 

 

EZİLENLER KENDİLERİ İÇİN NELER YAPTI Kİ! EZİLENLER SORUMSUZ MU?

4Nisa/97-Melekler, öz benliklerine zulmetmiş olanların canlarını alırken, onlara şöyle dediler: “Neredeydiniz siz?” Cevap verdiler: “Yeryüzünde ezilip horlananlardandık biz.” Melekler dediler ki: “Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi ki orada bir yerden bir yere göçesiniz?” İşte böylelerinin varacağı yer cehennemdir. Ne kötü dönüş yeridir o! 4Nisa/98- Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır.

 

7A’raf/38- (Allah) buyurdu: “Sizden önce geçen cin ve insan topluluklarıyla beraber ateşin içine girin!” Her ümmet girdikçe yoldaşına la’net etti. Hepsi birbiri ardından orada toplanınca sonrakiler, öncekiler için dediler ki: “Rabbimiz, bunlar bizi saptırdılar. Bunlara ateşten bir kat daha azap ver!” (Allah): “Hepsi için bir kat fazla (azâb) vardır, ama siz bilmezsiniz.” dedi.

7A’raf/39- Öncekiler sonrakilere, “Sizin bize karşı bir üstünlüğünüz yoktur. Artık kazanmış olduğunuz şeylere karşılık, azabı tadın” derler.

 

 

EZENLER VE EZİLENLER İŞİN SONUNDA BİRBİRLERİNDEN DAVACI OLACAKLAR; AMA BU İKİ TARAFIN DA LEHİNE OLMAYACAK

14İbrahim/21- Hepsi toplu halde, Allah’ın huzuruna çıkmış olacaklar. Ezilip horlananlar, büyüklük taslayanlara diyecekler ki: “Biz sizin birer uydunuzduk. Şimdi siz Allah’ın azabından bir kısmını bizden uzaklaştırabilir misiniz?” Cevap verecekler: “Allah bize kılavuzluk etseydi elbette biz de size kılavuzluk ederdik. Şimdi inleyip feryat etsek de sabretsek de bir. Sığınacak hiçbir yerimiz yok.”

34Sebe’/31-“(Ama) hakikati inkâra şartlanmış olanlar, “Biz ne bu Kuran’a inanırız, ne de önceki vahiylerden bugüne kalanlara!” dediler. Sen (Hesap Günü) Rablerinin huzurunda suçu birbirlerinin üzerine atıp durdukları zaman bu zalimleri(n halini) bir görseydin! (Yeryüzünde) güçsüz olanlar küstahça böbürlenenlere: “Siz olmasaydınız kesinlikle inanmışlardan olurduk!” diyeceklerdir.”

34Sebe’/32- Küstahça böbürlenenler ise ezilenlere: “Nasıl olur? Doğru yol size açıkça gösterildikten sonra biz mi sizi (zorla) ondan alıkoyduk? Hayır, suçlu olan sizdiniz!” diyeceklerdir.”

34Sebe’/33-Ama ezilenler, küstahça büyüklük taslayanlara: “Hayır!” diyecekler. “(Bizi ondan alıkoyan, sizin) gece gündüz (Allah’ın mesajlarına karşı) yanlış ve yanıltıcı itirazlar geliştirmenizdi; (tıpkı) Allah’ı tanımamaya ve O’na rakip güçler bulunduğuna bizi ikna ettiğiniz (gibi)!” diyeceklerdir. Ve onlar (kendilerini bekleyen) azabı görünce (derin) pişmanlıklarını ifade etmeye imkân bulamayacaklar; çünkü biz hakikati inkara şartlanmış olanların boyunlarına halkalar geçireceğiz. Bu, yaptıklarının (adil) bir karşılığı değil midir?

34Sebe’/34-Nitekim ne zaman bir topluma uyarıcı gönderdiysek, toplumun safahata dalmış olan kesimi, “(Sahip olduğunuzu iddia ettiğiniz) mesajınızın hak olduğunu inkar ediyoruz!” derler;

34Sebe’/35-ve sonra eklerler, “Servet ve soy olarak biz (sizden daha) güçlüyüz ve (bu gücümüz sayesinde) azaba uğratılmayacağız!”

40Mümin/47- O vakit onlar ateş içinde çekişir dururlar. Horlanan ezilen takım, böbürlenen takıma şöyle der: “Biz sizin uydularınız olmuştuk. Şimdi şu ateşin bir kısmını olsun bizden uzak tutabilir misiniz?”

40Mümin/48- Böbürlenen takım şöyle konuşur: “Gerçek şu ki, hepimiz ateşin içindeyiz. Allah, kullar arasında hüküm vermiş.”

 

KONUYLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI İNCELEYİNİZ…

 

1) İlahi Kültürde Eleştiri Kültürü
2) İletişim Çatışmaları ve İletişimi Geliştirmenin Yolları
3) Niyet ve Bahane Kandırmacaları
4) Sorumsuzluk, İhmal, Bencillik ve Soyutlanma_Ka’b bin Malik
5) Bahaneler ve Mazeretler
6) Eleştirmek ve Eleştirilmek
7) Eleştirinin Önemi
8) Münafık, İkiyüzlü, Kararsız, İlkesiz ve Duyarsız Kimdir?
9) Münafıkların Özellikleri
10) Ahlak Odaklı Din, Allahlı Dindir
11) Dürüstlük Dinin Özüdür
12) Adanmış ve Aday İnsan
13) Kur’an’da İlahi Adalet İlkeleri
14) Soru Sormanın Yöntemi ve Adabı
15) Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm ve Konformizm
16) Kendimizi Kime Beğendirelim?

posted in AHLAK | 0 Comments

13th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Soru Sormanın Usulü ve Âdâbı Üzerine

Sual(soru) sormak bir sanattır, tıpkı cevap vermek gibi. Sual(soru) sormanın elbet bir esası, bir usûlü ve âdâbı vardır. Bu konuda İslâm edebiyatında (literatür) müstakil eserler yazılmıştır. El-Müfti ve’l-Müstefti, es-Sâil ve’l-Mes’ûl, el-Âlim ve’l-Müteallim, Edebu’l-Müsterşidîn, Edebu’l-İlm ve’l-Alim ve’l-Müteallim vb. gibi başlıklar altında yazılanlar doğrudan ya da dolaylı bu konuyu işler.

Usul-i Fıkıh kitaplarında soru sormanın ve cevap vermenin usulü ve edebi üzerine az ya da çok müstakil bölümler bulunur. Şatıbi ünlü eseri el-Muvafakât’ta bu konuya neredeyse bir tam cilt ayırmıştır. Birçoklarımızın önemsemediği soru-cevap faslı işte kendi medeniyetimizde bu kadar önemsenmiştir.

Her soru cevaplanmaz. Bu cinayet olur. Bunların başında kimliğini gizleyen kişilerin soruları gelir. Düşünebiliyor musunuz; adam size aklına eseni soruyor. Bunlar içerisinde öyle sorular var ki, cevap vereni sorumluluk altına, hatta risk altına atan sorular bunlar. Fakat sorusunun altına imza atmaktan çekiniyor. Muhtemelen sorusundan korkuyor, fakat sizden en netameli ve riskli sorulara cevap bekliyor. Sorulan kişi belli, soran meçhul. Oysa asıl risk cevap verenin altına girdiği risktir.

Cevap vermenin mesuliyeti soru sormaktan çok daha ağırdır. Daha sorusunun altına gerçek isim ve kimliğiyle imza atacak sorumluluk, cesaret ve âdâbdan yoksun olan birinin, karşısındakinden cevap beklemeye hakkı var mı? Öyle “sâili (soranı) meçhul” sorular var ki, bunlara cevap yetiştirmek, “faili meçhul” cinayet işlemeye benzer. İmam Gazzali’den şöyle bir söz nakledilir: “Her soruya cevap yetiştirmek cinnettir”. El-hak doğrudur.
Bazen kırk akıllının kırk yıl düşünerek cevaplamayacağı bir soruyu, bir deli bir saniyede soruverir. İşin yoksa cevap ara. Kaldı ki, bazı sorular sorulduğu kadar kolay cevaplanamazlar.

Soru sormanın bir “sorumluluğu” vardır. Bu sorumluluğu yerine getirmeyenin cevap isteme “hakkı” olmaz.

Birincisi, soru sahibi bilmediğini bilecek. Bu da sorduğu konuda kendi çapında bir cehdü gayret göstermekle olur. “Bilmez ki sorsun, sormaz ki bilsin” sözü işte bunu ifade eder. Soru sormak bile, asgari bir donanım ister. “Zır cahil” soru bile soramaz. Çünkü bilmediğini bile bilmez. Soruyu, bilmediğini bilenler sorarlar. Bir de bildiğini soranlar var. Bunlar iki türlüdür. Birincisi, bildiği halde bilgisini teyit etmek için soranlar, ki bu kınanacak bir davranış değildir. İnsan buna çoğu zaman ihtiyaç duyar. Daha alimini bulduğu zaman, bildiğini sandığı bir meseleyi sorar. İkincisi, bildiği halde karşısındakini sınamak için soranlar, ki bu ahlaki değildir. Aldığınız cevaba güvenmeyecekseniz, neden o kişiye soru sorarsınız? Madem sorarsınız, o zaman güvenin. Güvenmediğinize soru sormak, onu da, kendinizi de yormaktır.

İkincisi, soru sahibi doğru soru soracak. Yanlış soruya dünyanın tüm alimleri birleşse doğru cevap veremezler. Bu nedenle bazen soruyu düzeltmek, cevap vermekten daha önemli hale gelir. Yanlış soru kasıtsızsa, hem düzeltilir, hem cevaplanır. Bu, soru sahibine, cevap verenin ikramıdır. Yok kasıtlıysa ve bu da anlaşılıyorsa, bu durumda sual sahibinden doğru soru sorması istenir. Yanlış soru sorma probleminin temelinde, “hazır lopçuluk” yatar. Soru sahibi, o sorunun sancısını çekmemiştir. Veya o soru bir “zaruret” veya bir “ihtiyaçtan” doğmamış, aklına esmiş, öylesine sormuştur.

Üçüncüsü, doğru kimseye soracak. Doğru soru doğru kimseye sorulmazsa, zayi olur. Bunun da ilk şartı sorunun muhatabını tanımak, onun ihtisas alanı ve birikimi hakkında kabaca bilgi sahibi olmaktır. Sorunun muhatabı eğer gerçek ilim sahibiyse, zaten “Bu soru sahama girmiyor” der.

Dördüncüsü, soru sorulan kişinin o konuda daha önce cevap verip vermediğini imkânları nisbetinde araştıracak. Bu bir “ciddiyet” göstergesidir. Bunu yapıp da bulamadığı takdirde, sorusuna cevap alma hakkı kendiliğinden doğar. Soru-cevap usul ve âdâbı bunlarla sınırlı değil. Fakat bu yazı ilgili bahse bir giriş olsun. (Arif Çevikel=Mustafa İslamoğlu)

http://www.mustafaislamoglu.com/sorusormaninusuluveadabi.php

 

KONUYLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI İNCELEYİNİZ…

 

1) İlahi Kültürde Eleştiri Kültürü
2) İletişim Çatışmaları ve İletişimi Geliştirmenin Yolları
3) Niyet ve Bahane Kandırmacaları
4) Sorumsuzluk, İhmal, Bencillik ve Soyutlanma_Ka’b bin Malik
5) Bahaneler ve Mazeretler
6) Eleştirmek ve Eleştirilmek
7) Eleştirinin Önemi
8) Münafık, İkiyüzlü, Kararsız, İlkesiz ve Duyarsız Kimdir?
9) Münafıkların Özellikleri
10) Ahlak Odaklı Din, Allahlı Dindir
11) Dürüstlük Dinin Özüdür
12) Adanmış ve Aday İnsan
13) Kur’an’da İlahi Adalet İlkeleri
14) Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm ve Konformizm
15) Ahlak, Adalet, Emek ve Sermaye
16) Kendimizi Kime Beğendirelim?

posted in AHLAK | 0 Comments

4th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

DÜRÜSTLÜK BİR YAŞAM BİÇİMİ

İnsan neden konuşur, neden yazar? Niçindir bu kadar uğraş? Git onunla uğraş, gel bununla. Git ona bir şey ver, gel buna. Biri kompleksli, diğeri kaprisli. Etrafta onlarca ‘mış gibi davranan’ insan var! Kayıtsızlar, kayıtlıymış ve kayıtsızmış gibi davrananlar… Anlık, günübirlik başarılarıyla, varlıklı oldukları sanısıyla kendilerini özel görenler, markalılar, maskeliler, bunlara özenenler… Dünya ölçeğinde düşünemeyenler… Sahip olduğunuz özelliklerle dünya listelerinde acaba kaça girerdiniz? Girseydiniz bile, hangi kaprisi hak ederdiniz ki! Kime ne verdiniz ki kimden ne istiyorsunuz!

Evet, bu da bir yaşam biçimi! Kendim için, kendi mutluluğum için, başkaları için. Eşimin, çocuğumun, annemin, babamın, kardeşlerimin, akrabalarımın, komşularımın, akrabalarımın akrabalarının mutluluğu için, ülkem insanının mutluluğu için, evet, içinde yaşadığım ülkenin, içinde yaşadığım dünyanın mutluluğu için ciddi bir uğraş… Konuşma, okuma ve yazın etkinliği.

İyi yetişmiş, bilinçli, dürüst, sorumluluk sahibi bir çevrede yaşamanın ne kadar harika olduğunu düşünebiliyor musunuz! Bilincini donattığınız insan, benim, senin ya da çevremizdeki insanların komşusu, yakını. Orada, her an karşımıza çıkan bakkal, manav, kasap, terzi, öğrenci, öğretmen, tamirci, çırak, garson, asker, doktor, mühendis, sanatçı veya başka bir meslek sahibi.

Ben, bilinci donatılmış bir çevrede yaşamak istiyorum. Çevresine çiçek diken çiçek, çöplüğe çeviren de çöplük buluyor. Her zaman kavga, gürültü ve savaşların olduğu bir dünya mı, yoksa barış ve dostluğun egemen olduğu bir dünyayı mı tercih ederdiniz?

İnsan bir şeyleri söylemekten değil, ancak doğru ifade edememek ve anlaşılamamaktan endişe etmeli!

Tüm çalışmalar komplekssiz ve kaprissiz bir yaşam için… Bugünümüzün mutlu ve huzurlu geçmesi umuduyla… Bugünlerimizi karanlığa gömerek, geleceğimizi aydınlatamayız. Bugünü dolu dolu yaşayan, dünü unutmayan, yarınını düşünüp planlayan bir toplum için.

Buradaki yazılar, okuyanı bilinçlendirdiği, varolan bilincini geliştirdiği, bilinç düzeyini yükselttiği, bilincini erdemsel değerlerle donattığı ölçüde anlamlı ve değerlidir. (02.02.03)

 

 

DÜRÜSTLÜK

Dürüstlük ahlaktır; dinin özüdür. Eğer dürüstlük yok ise din; estetik şekiller, kalıplar ve seslerden öteye geçmez.

Dürüstlük; her yerde, her zaman ve her konuda, kendi aleyhimize de sevdiklerimizin aleyhine de olsa, sadece doğruların ve dürüstlerin yanında, yanlışların ve yanlış yapanların karşısında yer almaktır. 4Nisa/135

 

En yakının bile olsa adam kayırma, şahitliğini dürüstçe yap:

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa suresi, 135

 

En düşmanın bile olsa, asla haksızlık yapma:

“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Maide suresi, 8

 

Allah, en dürüst, en ahlaklı ve en adil olandır:

“Allah’tır O, ilah yoktur O’ndan başka. Hakkında hiçbir kuşku bulunmayan kıyamet gününde, hepinizi muhakkak bir araya toplayacaktır. Hadis/söz bakımından, Allah’tan daha dürüst(sadık) kim olabilir?” 4Nisa suresi, 87

“Ama imana erip yararlı ve doğru işler yapanları içlerinden ırmaklar akan hasbahçelere koyacağız, orada sonsuza kadar kalacaklar. Bu, Allahın gerçek vaadidir. Söz söyleme bakımından Allah’tan daha dürüst(sadık) kim olabilir?” 4Nisa suresi, 122

“De ki: “Allah, daima dürüst olmuştur(doğru söylemiştir). Öyle ise hakka yönelen İbrahim’in dinine uyun. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.” 3Al-i İmran suresi, 95 (3Al-i İmran suresi, 152)

“Sonra onlara verdiğimiz söze sadık kaldık. Kendilerini ve uygun gördüğümüz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helâk ettik.” 21Enbiya suresi, 9

“Mü’minler, birlikleri görünce, “İşte bu, Allah’ın ve Resûlünün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Resûlü daima dürüst olmuşlardır(doğruyu söylemişlerdir)” dediler. Bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırmıştır.” 33Ahzab suresi, 22

“Onlar şöyle derler: “Hamd, bize olan vaadine sadık kalan ve bizi cennetten dilediğimiz yere konmak üzere bu yurda varis kılan Allah’a mahsustur. Salih amel işleyenlerin mükâfatı ne güzelmiş!” 39Zümer suresi, 74

 

Dürüstlük ilkeseldir, inançla ilgilidir:

“De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık O’na yönelerek dürüst olun ve O’ndan bağışlanma dileyin. Allah’a ortak koşanların vay hâline!” 41Fussilet suresi, 6

 

İnsanların kurtuluşu dürüstlüğe bağlıdır:

“Allah dedi ki: “Bu, dürüst insanlara, dürüst olmalarının yarar sağladığı gündür. Onlar için, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.” 5Maide suresi, 119

“Kendi içlerinden birine, “Bütün insanlığı uyar; imana erişenlere, her bakımdan içtenlikli ve dürüst olmakla Rablerinin katında öteki herkesten ileri geçtiklerini müjdele” diye vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti? (Yalnızca) hakkı inkar edenler, “Bakın, bu (adam) düpedüz bir büyücü!” derler.” 10Yunus suresi, 2

“Bunun böyle olması Allah’ın, dürüstleri, dürüstlükleri sebebiyle ödüllendirmesi, uygun görürse münafıklara azap etmesi yahut onların tövbesini kabul etmesi içindir. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” 33Ahzab suresi, 24

 

Dürüstlük, sorgulanır ve ancak denemelerle ortaya çıkar:

“Allah, seni affetsin! Gerçekten dürüst olanlar(sadıklar) sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?” 9Tevbe suresi, 43

“Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah, gerçekten dürüst olanları(sadıklar) da mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir.” 29Ankebut suresi, 3

“O, dürüstlerin dürüstlüklerini sorgulasın diye. Ve O, hakikati inkar edenlerin tümü için acı bir azap hazırlamıştır!” 33Ahzab suresi, 8

 

Kur’an’ın özü dürüstlük ve adalettir:

“Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk(dürüstlük-sadakat) ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” 6En’am suresi, 115

“O, âlemler için, içinizden dürüst olmak(istikamet) isteyenler için, ancak bir öğüttür.” 81Tekvir suresi, 28

“Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol(istikamet). Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.” 11Hud suresi, 112

 

En güzel dua: Bir yere kabul edilme ve reddedilme gerekçesinin dürüstlük olmasıdır:

“De ki: “Rabbim! (Gireceğim yere) dürüstlük ve esenlik içinde girmemi sağla. (Çıkacağım yerden de) beni dürüstlük ve esenlik içinde çıkar. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver.” 17İsra suresi, 80

“Allah da, “Her ikinizin de duası kabul edildi. Öyleyse dürüst olmakta devam edin(istikamet) ve sakın bilmeyenlerin yolunda gitmeyin” dedi.” 10Yunus suresi, 89

 

Gerçek takva(içdisiplin-özdenetim-otokontrol veya dindarlık), dürüstlükten geçer:

“Dürüstlüğü(doğruyu) getiren ve onu onaylayanlar var ya, gerçek takva sahipleri onlardır.” 39 Zümer suresi, 33

 

Dürüstlük, yalnızca lafla değil onu destekleyen eylemlerle gerçekleşir:

“Gerçekte erdemlilik, yüzünü doğuya veya batıya çevirmeniz ile ilgili değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah’a, Ahiret Günü’ne, melekler, vahye ve Peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, (yardım) isteyenlere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan ve arındırıcı (mali) yükümlülüğünü ifa eden kişidir; ve (gerçek erdem sahipleri) söz verdiklerinde sözünü tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte onlardır dürüst olanlar(sadakatlerini gösterenler) ve işte onlardır Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar.” 2Bakara suresi, 177

“İman edenler ancak, Allah’a ve Peygamberine inanan, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar dürüst(sâdıklar) kimselerin ta kendileridir.” 49Hucurat suresi, 15

“(Böylece, bu ganimetlerin bir kısmı) zulüm ve kötülük diyarını terk etmiş olanlar arasındaki yoksullar(a verilecektir.) Yurtlarından ve mülklerinden sürülmüş, Allah’ın lütfunu ve rızasını arayan ve Allah’a ve Elçisi(nin davası)na yardım edenler, dürüstler(sâdıklar) işte onlardır!” 59Haşr suresi, 8

 

Dürüstlük, zor zamanlarda belli olur:

“İtaat ve güzel bir söz onlar için daha hayırlıdır. İş ciddileşince Allah’a verdikleri söze sadık kalsalardı(dürüst kalsalardı), elbette kendileri için daha iyi olurdu.” 47Muhammed suresi, 21

“Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar(dürüst yaşadılar). İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” 33Ahzab suresi, 23

 

Dürüstlük bir yol ayrımıdır:

“Bundan dolayı sen çağrıya devam et ve emrolunduğun gibi dürüst/dosdoğru ol(istikamet). Onların hevâ ve heveslerine uyma ve şöyle de: “Ben, Allah’ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah, hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş de ancak O’nadır.” 42Şura suresi, 15

Gerçekten de dürüstlük, Kur’an merkezlilikten de Allah odaklılıktan da önce zaten olması gereken insanî ve ahlakî bir duruştur.

 

***

DÜRÜSTLÜK VE DOĞRULUK ADINA YAŞANANLAR

1.Dürüstlük güvenilirliktir.

2.Dürüstlük, daima hakkın ve haklının yanında, haksızlık ve haksızın karşısında yer almaktır. (hak: doğru, yararlı, güzel, iyi, geliştirici, ilerletici, mutluluk ve huzur verici)

3.Dürüstlük; yalanın, sahteliğin ve ikiyüzlülüğün her türünden uzak durmaktır.

4.Dürüstlük; erdemdir, erdemli yaşamdır.

5.Dürüstlük; doğruluktur, haktır, adalettir.

6.Dürüstlük, gerçekçi ve inandırıcı olmaktır.

7.Dürüstlük özü sözü bir olmaktır.

8.Dürüstlük, bulunduğun ortamlarda insanlık adına asıl söylenmesi gerekeni söylemen ve asıl yapılması gerekeni yapmandır.

9.Dürüstlük, doğru kimden gelirse gelsin onunla huzur bulmak, mutlu olmak ve ona sahip çıkmaktır.

10.Dürüstlük, sorumlu davranmaktır.

11.Dürüstlük, temizliktir, arınmışlıktır.

12.Dürüstlük, kazandıklarımızla uyumlu ve doyumlu olabilmektir.

13.Dürüstlük vefalı olmaktır; emeğe saygıdır, dostlarına, değerlerine bağlılıktır.

14.Dürüstlük açık sözlülüktür, açık yürekliliktir, ilkeliliktir, tutarlılıktır.

15.Dürüstlük yarını düşünmektir.

16.Dürüstlük tek kişilik değildir. Kişisel çıkara dayanmaz. Tüm insanlığı bir aile olarak görebilmektir.

17.Dürüstlük dostlarının acısını paylaşabilmek, dindirebilmektir.

18.Dürüstlük her türlü kompleksli ve kaprisli davranışlardan uzak durmaktır.

19.Dürüstlük, emanetlere(sahip olduğun her şeye) sahip çıkmaktır.

20.Dürüstlük insan olmaktır.

21.Dürüstlük doğallıktır. Vücudun ahengidir, tüm organlarıdır uyumudur. Sen gülerken tüm organlarının; gözlerinin de gülmesidir. Sen ağlarken tüm organlarının; gözlerinin de buna katılmasıdır.

22.Dürüstlük sağlam karakter ve güçlü kişilik ister.

23.Dürüstlük, hakka ve hakikate ve de söze bağlılıktır.

24.Dürüstlük doğallık ve içtenliktir.

25.Dürüstlük, her türlü abartıdan uzak durmaktır.

26.Dürüstlük saygıyı ve özsaygıyı getirir.

27.Dürüstlük özdenetim ve özeleştiri getirir.

28.Dürüstlük özveridir. Yalnızca kendini düşünmek değildir.

29.Dürüstlük, sabır ister, özdirenç ister.

30.Dürüstlük, ileri görüşlülüğü gerektirir.

31.Dürüstlük, değerlerimizden ödün vermezliktir.

32.Dürüstlük, uyanık bilince sahip olmaktır.

33.Dürüstlük, şahitlik gerektiren durumlarda gereğini yapmaktır.

34.Dürüstlük, olması gerekendir, aradığındır.

35.Dürüstlük, hak yememektir.

36.Dürüstlük, tükettiğimiz kadarını, hatta daha fazlasını üretmek gerektiğinin bilincine sahip olmaktır.

37.Dürüstlük, miş gibi yaşamamaktır.

38.Dürüstlük kandırmamaktır, aldatmamaktır, aldanmamaktır.

39.Dürüstlük, adam gibi yaşamaktır, yaşatmaktır.

40.Dürüstlük rol yapmak, maske takmak, sahte, yapay ve yapmacık davranmak değildir.

41.Dürüstlük haksızlık yapmamak ve haksızlığa izin vermemektir.

42.Dürüstlük, her türlü sömürüye karşı durmaktır.

43.Dürüstlük, doğruluk adına öğrendiklerimizi çiğnememek, terk etmemektir.

44.Dürüstlük, acılara sessiz kalmak değildir.

45.Dürüstlük, gerçekleri göz ardı etmemektir.

46.Dürüstlük, sorunlardan kaçmak veya onları görmezlikten gelmek değildir.

47.Dürüstlük, sahip olduğumuz birtakım özelliklerden dolayı kibirlenmek veya kendimizden utanç duymak değildir.

48.Dürüstlük, ırk, renk, sınıf ve cinsiyet ayrımı yapmamaktır.

49.Dürüstlük, kısa vadede sana kaybettirecek, uzun vadede ise kazandıracak devrimci ve reformist gayretlerdir.

50.Dürüstlük; tüm bunların toplamıdır ya da kişisel çıkar gütmeden aradığın her türlü davranışın ve duygunun adıdır.

 

DÜRÜST OLMAK:

§ Doğrunun değil en doğrunun tarafı olmaktır.

§ Özü-sözü bir olmaktır.

§ Adaletli olmaktır.

§ Açık sözlü olmaktır.

§ Açık yürekli olmaktır.

§ Tutarlı olmaktır.

§ İlkeli olmaktır.

§ Gerçekçi olmaktır.

§ Empati kurmaktır.

§ Direkt olmaktır.

§ Samimi olmaktır.

§ Sorumlu olmaktır.

§ Değerbilir olmaktır.

§ Hak-bilir olmaktır.

§ Kararlı olmaktır.

§ Saygılı olmaktır.

§ Ölçülü olmaktır.

§ Özeleştiri yapabilmektir.

§ Abartılardan uzak durmaktır.

§ Otokontrol sahibi olmaktır.

 

YOKSA DÜRÜST OLMAK:

§ İğnelemek değildir.

§ Dokundurmak değildir.

§ Kem küm etmek değildir.

§ Lafı evelemek gevelemek değildir.

§ Dolaylı olmak değildir.

§ Kaçak güreşmek değildir.

§ Bahanelerin arkasına sığınmak değildir.

§ Kompleksli ve kaprisli hava estirmek değildir.

§ Mış gibi davranmak değildir.

§ Entrikalar çevirmek değildir.

§ Kişisel çıkarları öne çıkarmak değildir.

§ İlkel yöntemlerle iletişim kurmak değildir.

§ Kendi bütünlüğü içinde çelişkilerle iç içe olmak değildir.

§ Başkasından istediklerimizi kendimizden uzaklaştırmak değildir.

§ Bir taraftan baltalarken, tırpanlarken diğer taraftan orakla temizlik yapıyormuş görüntüsü vermek hiç değildir.

Ey iman edenler! Allah’a karşı sorumluluk bilincinden uzaklaşmayın ve özü-sözü bir (sâdıklar) kişilerle beraber olun.” Tevbe suresi/119

 

 

 

DÜRÜST İNSANLARIN ÖZELLİKLERİ

Düşüncede ve inançta, sözlerde, davranışlarda ve duygularda aşağıdaki ölçütlere(paradigma) sahiptirler:

1. Doğru(her yerde, her zaman, herkese karşı yararlı, güzel, iyi, geliştirici, ilerletici, mutluluk ve huzur verici düşünce sahibi, bu özellikteki kişilerin ve düşüncelerin yanında)

2. İlkeli(inandığı ilkelerden ödün vermez),

3. Özgüvenli(kendine güvenen, alkışlarla değil, yaptığı işle güç kazanan),

4. Güvenilir(özü sözü bir, her türlü sahtelikten uzak, yanında ve uzağında kendimizi güvende hissettiğimiz),

5. Kişilikli(kopya ve öykünme(taklit)lerle değil, kendi değerleriyle ayakta duran),

6. Samimi(içten ve candan)

7. Gerçekçi ve inandırıcı(ayakları yere basan, söylemleri uygulama olanağı bulan),

8. Komplekssiz(aşağılık karmaşası yaşamayan, kendisini küçük görmeyen)

9. Kaprissiz(üstünlük saplantısı olmayan, kendisini beğenmişlikten kurtulmuş),

10. Sahtelikten(maskeli, yapay, yapmacık, oynayıcı, rol yapıcı her türlü söz, davranış ve tutumdan) uzak,

11. Tutarlı(kişisel bütünlük sahibi/söyledikleriyle yaptıkları uyumlu),

12. Sağlam ve güçlü karakterli(düşünce ve inançları, söyledikleri ve yaptıkları bilinçlice, sağlam bir temele dayanan, söyledikleriyle yaptıklarının arkasında duran),

13. Açık sözlü(dobra: başkalarıyla ilgili konularda açık),

14. Açık yürekli(art niyetsiz/şeffaf ve içten: kendisiyle ilgili konularda açık)

15. Özdenetimli(yanlışlara ve kötülüklere karşı kendini frenleyebilen/otokontrol sahibi),

16. Doğal(abartısız),

17. Sözüne bağlı(sözüne ve kendini adadığı ilkelere bağlı),

18. Özeleştiri yapabilen(Kendi eksiklerini ve yanlışlarını görüp eleştirel yaklaşabilen)

19. Yalancılık karşıtı(açık ve örtülü her türlü yalana karşı),

20. Sorumluluk sahibi(sorumluluk alan ve sorumluluklarını yerine getiren),

21. Nitelikli(kaliteli: kendisini geliştirip ilerleten),

22. Saygılı ve özsaygılı(onurlu, ne ezen ne ezilen, ne sömüren ne de sömürülmeye izin veren, başkalarına saygılı ve kendisine saygısızlığa izin vermeyen/içbarış ve içhuzuru olan/Ne kendini ne de başkasını küçük gören/Herkesi insan olarak eşit gören),

23. İleri görüşlü(Öngörülü, her türlü olumlu ve olumsuzlukları sezip önlemini alan),

24. Özdirençli(baskılara ve zorluklara göğüs geren, sabırlı, kararlı ve azimli),

25. Adaletli(herkese hakkını veren; ama sadece dürüst insanlara hak veren/Haktanır),

26. Doğruları benimseyici ve sahiplenici(doğruları lafta değil, yürekten benimseyen),

27. Uyumlu(çatışma ve kavga yerine alternatif çözümler sunan, yozlaşmadan uzlaşabilen) ve doyumlu(elindeki olanaklarla idare etmesini bilen/Sürekli sızlanmacı ve şikâyetçi olma yerine, isteklerine kavuşmak için kendisini ve çevresini geliştirmeye kilitlenen),

28. Ödün vermez(temel ilkelerde taviz vermediği halde, ayrıntılarda esneklik gösterebilen),

29. Denetleyici(uyanık, farkına varıcı ve uyarıcı bir bilinç sahibi/Dalmayan, farkındalık sahibi) olmaktır.

Dürüst olmayan bir insan, bizimle aynı düşüncede ve aynı inançta olduğunu söylüyorsa, ya biz dürüst değiliz, ya da onunla aynı düşünce ve inançta değiliz.

KUR’AN ‘DA İNSAN TİPLEMESİ: İDEAL İNSAN VE KALİTELİ YAŞAM

Her türlü dinsel istismarcıdan soyutlanmış tanrısal temel kaynak kitaplar(Kur’an, Tevrat ve İncîl); kaliteyi, en ideali ve erdemli yaşamı ilke edinir:

 

a)En ideali söyle:

17İsra/53-Tambağlanımlılarıma de:” En ideal olanı söylesinler.”

 

b)En ideal şeye uy:

39Zümer/18-Onlar, söylenilenleri tamdinlerler, sonuçta en idealine uyarlar. İşte onlar, Allah ‘ın doğru yola eriştirdiği kişilerdir. İşte onlar, gerçeğin özünü sahiplenenlerdir.

 

c)En kaliteliden yararlan:

18Kehf/19-… Bu arada şu paranızla, birinizi şehre gönderin de gözlemlesin. Hangisi en kaliteli yiyecekse, ondan size azık getirsin…”

 

d)En ideal üslubu kullan:

29Ankebut/46-Onlardan erdemsel değerlere ihanet etmiş kişiler hariç, temel kaynak kitap işbilirleriyle en ideal üsluptan başka türlü tartışmaya girmemelisiniz…”

 

e)Tanrı sözü, en ideal sözdür:

39Zümer/23-Allah, en ideal sözü temel kaynak bir kitap olarak indirip sundu…

39Zümer/18-Onlar, söylenilenleri tamdinlerler, sonuçta en idealine uyarlar…

(Turgut Çiftçi)

http://www.hakveadalet.com/durustluk-bir-yasam-bicimi

http://www.hakveadalet.com/durustluk-nedir-ne-degildir

http://www.hakveadalet.com/kuranda-durustluk


 

DÜRÜSTLÜKLE İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI İNCELEYİNİZ…

 

1) İletişim Çatışmaları ve İletişimi Geliştirmenin Yolları
2) Niyet ve Bahane Kandırmacaları
3) Sorumsuzluk, İhmal, Bencillik ve Soyutlanma_Ka’b bin Malik
4) Bahaneler ve Mazeretler
5) Eleştirmek ve Eleştirilmek
6) Eleştirinin Önemi
7) Münafık, İkiyüzlü, Kararsız, İlkesiz ve Duyarsız Kimdir?
8) Münafıkların Özellikleri
9) Ahlak Odaklı Din, Allahlı Dindir
10) Dürüstlük Dinin Özüdür
11) Adanmış ve Aday İnsan
12) Kur’an’da İlahi Adalet İlkeleri
13) Soru Sormanın Yöntemi ve Adabı
14) Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm ve Konformizm
15) Ahlak, Adalet, Emek ve Sermaye
16) Doğruluk Kaygısı_Montaigne
17) Kendimizi Kime Beğendirelim?

posted in AHLAK | Yorumlar Kapalı

4th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK


–>

KENDİMİZİ KİME BEĞENDİRELİM

İnsanoğlunun en önemli özelliklerinden biri, kendini bir başkasına beğendirme hissidir. Birçoğumuz hayatımız boyunca kendimizi; ailemize, çevremize, öğretmenimize, patronumuza, üstümüze, arkadaşımıza, eşimize beğendirme yarışı içindeyiz. Bunların içinden hangisinin sizi daha çok beğenmesini istersiniz? Ya da hepsi sizi beğense hatta tanımadıklarınız dahi sizi beğense, yaptıklarınıza saygı duysa, biraz daha ütopik olacak ama bütün dünya sizi beğense, takdir etse, saygı duysa, Dünyanın en sevilen insanı olsanız ne olur. Belki bu dünyada kısacık hayatınızda mutlu bir şekilde yaşarsınız. Peki, herkes sizi beğenirken, Allah sizi beğenmezse ne olur haliniz, hiç düşündünüz mü? İnsan için en önemli olan, birincil olan, kendini yaratanına beğendirmek değil midir? Dünyada bizi hiç kimse beğenmese de, bir tek Allah beğense yetmez mi? Dünyanın, din gününün ve ahiretin sahibine kendini beğendiremedikten sonra diğerlerinin ne önemi var ki? Bunun için insan hayatı boyunca, ilk olarak kendini Allah`a beğendirmeye çalışmalı. Bunu kendine amaç edinen insanlar gerçek müslüman olurlar, hayatlarının ve yaratılışlarının nedenini kavrarlar. http://www.diniyazilar.com/dy/oku/431/kendimizi-kime-begendirelim.htm

 

KONUYLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI İNCELEYİNİZ…

1) İlahi Kültürde Eleştiri Kültürü
2) İletişim Çatışmaları ve İletişimi Geliştirmenin Yolları
3) Niyet ve Bahane Kandırmacaları
4) Sorumsuzluk, İhmal, Bencillik ve Soyutlanma_Ka’b bin Malik
5) Bahaneler ve Mazeretler
6) Eleştirmek ve Eleştirilmek
7) Eleştirinin Önemi
8) Münafık, İkiyüzlü, Kararsız, İlkesiz ve Duyarsız Kimdir?
9) Münafıkların Özellikleri
10) Ahlak Odaklı Din, Allahlı Dindir
11) Dürüstlük Dinin Özüdür
12) Adanmış ve Aday İnsan
13) Kur’an’da İlahi Adalet İlkeleri
14) Soru Sormanın Yöntemi ve Adabı
15) Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm ve Konformizm
16) Ahlak, Adalet, Emek ve Sermaye

posted in AHLAK | 0 Comments

23rd Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Ebuzer: Issız çölde yalnız mezar

Hz. Peygamber’in, getirdiği din için “Garip geldi garip gidecek”, Ebuzer için de “Yalnız yaşayacak, yalnız ölecek, yalnız dirilecek” öngörüsünde bulunduğu malumdur.

Acaba bu öngörüyle dünya tarihinde ezilenlerin bir türlü kırılamayan makus talihine mi işaret ediliyor? Ya da insanlığı ayakta tutan esas muharrik gücün bu arayış ve mücadele ve olduğu mu anlatılmaya çalışılıyor?

Her ne şekilde olursa olsun, çölün ortasında yapayalnız ancak görkemli mezarında bir başına yatan Ebuzer, bu haliyle, kanımca İslam’ın gelmiş geçmiş bütün imparatorluklarından çok daha büyük mesajlar veriyor.

Öyle ki Ebuzer’in yalnızlığı bu dinin garip gelmiş garip gidecek olmasıyla da paralel bir tarihe sahiptir. Ebuzer tek başına kalmış, Ammar vurulmuş, Ali yenilmiştir. Bu yalnızlık, vurulmuşluk ve yenilmişlik sanki ezilenlerin (müstazafların) de dili olmuştur. Kermatiler de yenilmiş, Spartaküs de kaybetmişti…

Bu nedenle İslam’ı yenilenlerin, vurulanların ve mağlupların tarihi ile değil; yenenlerin, vuranların ve galiplerin tarihi ile okuyanlar bu dinin özünden ve mesajından hiçbir şey anlamayamazlar.

Çünkü görünüşte yenenler aslında yenilenler, galipler aslında mağluplardır.

***

Biliyorum, Ebuzer’den bahis açmak, İslam içinde, gayet rahatsız edici, iğneleyici ve çuvaldız gibi içe batan bir bahistir. Sadece bu bile ne kadar doğru yerde durduğumuzu göstermeye yeter.

Ebuzer’in tabiri caizse “kapak” yaptığı ayet şuydu:

“Ey iman edenler! Hahamların ve rahiplerin birçoğu, insanların mallarını hem haksızlıkla yer, hem de Allah yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanları acı bir azabın beklediğini haber ver. O gün biriktirip yığdıkları ateşte kızartılacak ve alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak. ‘İşte bu bencilce biriktirip yığdıklarınız; haydi tadın bakalım’ denecek.” (Tövbe; 9/34).

Bu ayeti Ebuzer, diğerlerinden farklı olarak sadece “ahlaki öğüt” olarak değil; yaptırım gerektiren bir ayet olarak anlıyordu. Öyle ya içki ile ilgili de Kur’an’da üç ayet olmasına rağmen cezai yaptırım gelmemişti.

Burada soru şu: İçki niye sadece ahlaki öğüt olarak alınmadı da 80 sopa gibi ceza tayin edildi de, altın ve gümüş (mal, servet) biriktirmemek sadece ahlaki öğüt olarak alındı ve biriktirmenin/yığmanın alabildiğine önü açıldı? Üstelik ne zekat, ne sadaka, ne infak da buna mani olamadı? Karun gibi Müslüman zenginler türedi?

Ebuzer’in, Muhammed ümmetine, yalnız fakat görkemli mezarından hala çuvaldız gibi batan sorusu budur.

Ayeti çoğu ulema nedense hep ahlaki öğüt olarak anlamış ve Ebuzer’in tefsir ettiği gibi haram (yasak) kapsamında değerlendirmemiştir. Buradan günümüz için çıkan sonuç ise şudur: İslam, kapitalizme sadece ahlaki öğüt verebilir. Muhammed’in getirdiği dinden kapitalizmine alternatif çıkmaz, çıksa çıksa kapitalizmin biraz daha ahlaklısı çıkar. Bu da kapitalizmin insanlıkta açtığı yaraları sarmaya yetmez. Bu yara öyle derin bir yara ki zekatla, sadakayla sarılacak gibi değil…

Çağımız Müslüman aydınının kafa patlatması gereken en önemli sorununun bu olduğu kanaatindeyim. Ebuzer dilinin bu hususta ufuk açıcı olabileceğini düşünmekteyim.

Ancak bu yazıda amacım, İslam kapitalizm analizi yapmaktan ziyade, Ebuzer’den bahsetmek. Bu konuya başka yazılarda tekrar döneceğiz…

***

Eh artık “Ebuzer ayeti” diye de anabileceğimiz yukarıdaki “kapak” ayetin tefsiri kısaca şu olmak icap eder:

Yani: Hahamlar ve rahipler din (en büyük kamu) üzerinden mal yığarlar. Üstelik hem yığarlar hem de Allah yolunda (kamu yararına, insanlık yararına) harcamazlar. Kendilerine yontarlar. Din namına toplanan paraları (altın, gümüş, mal, servet) ulaştırılması gereken yere ulaştırmazlar. Arada tefeci bezirgan sınıf oluşur ve kendi aralarında üleşirler. Bunların o günkü adı haham ve rahipti (din adamı, din simsarı, din baronu). Bugün ise benzer şekilde daha cafcaflı isimlerle anılırlar.

Bunlar insanları din ile aldatanlardır. Dini yalanlayanlar, dinin direğini yıkanlardır. Çünkü dinin direği doğruluk ve dürüstlüktür. Bunlar kimsesizi (yetim) görmeyerek, yoksulları ve ezilenleri (mesâkin) umursamayarak, gelen yardımları (maun) yerine ulaştırmayarak dine en büyük ihaneti yapmaktadırlar.

Bunların piri de Ebucehil’dir. Çünkü Ebucehil, Kabe’nin örtüsünü yıkamakla, hacılara su vermekle, Kabe’ye gelip üstelik putlar aracılığı ile “salat” etmekle dindar olduğunu sanıyordu. Halbuki yetimi görmüyor, yoksulu ve ezileni umursamıyordu. Birkaç şekli ritüeli (nüsuk) yerine getirmekle dinin bütün gereğini yaptığını sanıyordu.

İşte bu din anlayışı Maun suresinde Ebucehil’in suratına çarpıldı. Bu nedenle Maun suresi Ebucehil’in şahsında dini böyle algılayanları mahkum etmek için nazil oldu. Şöyle denmek istendi: Eğer bir din yetimi korumuyor, kimsesize sahip çıkmıyor, ezilenlerin sesi ve soluğu olmuyorsa yalandır, afyondur!

Bunlar olmadan kılınan namaz, tutulan oruç, gidilen hac, kesilen kurban, ihya edilen kandil geceleri, ziyaret edilen türbeler vs. Ebucehil’in hacılara su verip de yetimi ve yoksulu görmemesi gibi yalandır, afyondur!

Yine bunlar olmadan “Camiler ardına kadar açık, ezanlar okunuyor, hacca gidiliyor, oruca karışan mı var, minarelerde mahyalar, buhur kokulu geceler, fatihalar, yasinler…” edebiyatı yapılıyorsa Ebucehil’in Kabe’nin örtüsünü yıkayıp, kapısını temizleyip de yetimi ve yoksulu görmemesi gibi yalandır, afyondur!

Çünkü burada gerçek din ve samimi dindarlık yoktur. Riyaizm (gösteriş dindarlığı) vardır.

Vay onların salâtına! Yani: Hacılara su vermesine, Kabe’yi yıkaması yumasına, namaz kılmasına, oruç tutmasına, dana kesmesine, deri toplamasına, kandil gecesine, buhur kokusuna, Fatihasına, Yasinine, camiler ardına kadar açık demesine vs. vay!

Hem onların yığdıkları servetler ahirette cehennem azabı olarak karşılarına çıkacak. Fakat bu dünyada da ilahi adalet yakalarına yapışacak! O kamudan (din ve devletten) yığıp da kendilerine yonttukları paralar burunlarından fitil fitil getirilecek! Alınlarına hiç çıkmayan kara bir leke çalınacak, adaletin pençesi altında mahkum olacaklar (alınları dağlanacak). İçlerine oturacak, hiç dinmeyen bir huzursuzluk yaşayacaklar (böğürleri dağlanacak). Onları arkalarından hayırla anan çıkmayacak (sırtları dağlanacak)…

Bu, onların kendi elleriyle yaptıklarının dünyadaki karşılığıdır. Ahirette ise cehennem azabından kurtulamayacaklar.

“Ebuzer ayetini” Maun suresi ile birlikte tefsir ettiğimizde ortaya çıkan bundan başka bir şey olabilir mi?

***

Belki ilk defe duyup da “Kim bu yalnız yaşayacak, yalnız ölecek ve yalnız dirilecek olan adam?” veya “Kim bu Ebuzer” diyenler olabilir…

Kısaca ondan da bahsedelim:

Hz. Peygamberin saf nübüvvet vicdanı her tür kabile, ganimet ve iktidar dürtülerini değersiz hale getirmişti. O’nun getirdiği “değerler” ilk dönemlerde bir takım gençler ve zayıflar arasında yankı bulmuştu. Bunların en önemlileri Ali, Ebuzer, Ammar, Mikdad gibi gençlerdi. Kökleşmiş Arap/Kureyş kültürü Hz. Peygamber’in başlattığı yenilikçi/devrimci çağrıya karşı direnmiş, ta Mekke’nin fethedilip affedilen “tulekası” oluncaya kadar bu tutumundan vazgeçmemişti. Hz. Peygamber’in sağlında eski konumlarını geri almak için hiç fırsat bulamamışlar, değerler devrimine teslim olmak zorunda kalmışlardı. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer döneminde mülkün (ülke ve devlet) eski sahipleri olmanın getirdiği avantajları kullanarak konumlarını “kısmen” geri aldılar. Bu hususta özellikle Hz. Ömer’i kendilerine “can sıkıcı” bir engel olarak gördüler. Hz. Osman döneminde “mülk” ün tekrar başına geçtiler. Muaviye döneminden itibarense artık “mülk” tekrar onlarındı…

Esmer, iri cüsseli, uzun boylu ve gür saçlı bir kimse olan Ebuzer Müslüman olduktan sonra adeta İslam’ın yürek temizliğinin sembolü haline geldi. O daima “değerlerin adamı” oldu. Devlet mantığını bir türlü kabullenemedi, sürekli devrim mantığıyla hareket etti.

Künyesiyle meşhur olduğundan adı adete unutuldu. Bu sebeple adının Berir, Bureyr, Yezid, Yureyr, babasının adının da Abdullah veya Seken olduğu söylenir. Ebuzer, haram aylarda bile baskın yapmaktan, yağmacılıktan ve yol kesmekten çekinmeyen Gifar kabilesine mensuptu. Müslüman olmazdan önce de Ebuzer’in, kabilesinin “en gözde” yol kesicisi ve yağmacısı olduğu nakledilir. Ancak Gifar halkı gibi putlara tapmayan, onlardan nefret eden birisiydi. Kendi naklettiğine göre Ebuzer İslam’a girmeden üç yıl önce Allah’a ibadet etmeye başladı. Haniflerle yakın ilişkiler kurdu. Mekke’de Hz. Peygamber’in çağrısını duyunca yanına gitti. Kureyş’in estirdiği baskı ve korku havası içinde, o dönemde henüz çocuk yaşta olan Hz. Ali’nin yol göstermesiyle Hz. Peygamber’i buldu ve gecikmeden Müslüman oldu. Rivayetlere göre Hz. Peygamber Gifar kabilesinden Ebuzer gibi birisinin çıkmasına hayret etmiş ve Allah’ın dilediğine hidayet vereceğini söylemiştir.

Ebuzer Müslüman olur olmaz Kabe’nin yanına giderek putlara meydan okudu, Müslüman olduğunu haykırarak ilan etti. Üzerine çullanan müşrikler Ebuzer’i ölesiye dövdüler. Araya Abbas bin Abdulmuttalib’in girmesiyle ölümden döndü. Ertesi gün aynı şeyi tekrar etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, kabilesinin yanına gitmesini ve çağrılmadıkça gelmemesini söyledi. O da bunu aynen uyguladı. Yaptığı çalışmalarla Gifar’ın yarıya yakınının Müslüman olmasına vesile oldu. Bu dönemde bir milis güç oluşturarak Kureyş kervanlarına baskınlar düzenledi. Ele geçirdiği ganimetleri kelime-i şehadet getirenlere geri verdi, gerisini kabilesinin Müslüman olanları arasında dağıttı.

Ebuzer Uhud veya Hendek savaşından sonra Medine’ye hicret etti. Ashab-ı Suffe diye bilinen zayıf Müslümanlarla birlikte Mescid-i Nebi’de yatıp kalktı. Suffe ashabının akşam yemeklerinde sahabilerin evlerine dağıtılmaları esnasında O hep Hz. Peygamber’in evine misafir oldu.

Hz. Peygamber’in ölümünden sonra Ebuzer, hep Hz. Ali etrafında oluşan muhalefet bloğunda yer aldı. Hz. Ebubekir’e Hz. Ali’nin daha layık olduğu düşüncesinde olmakla beraber biat etti. Hz. Ömer’e de Ali yanlısı görüşleri değişmemekle birlikte biat etti. Hz. Ömer’in kurduğu ata sisteminde Bedir’e katılmamakla beraber, Bedri kabul edilerek maaş tahsis edildi. Muaviye ile birlikte Suriye, Hz. Ömer ile birlikte Kudüs (18/639), Amr b. As ile birlikte Mısır fetihlerine (20/641) katıldı.

Hz. Osman’a ilk biat edenler arasında yer almakla beraber onun yaşlılığı ve yumuşaklığı sebebiyle başarılı olamayacağı konusunda endişe duydu. Bu dönemde de fetih hareketlerinin içinde aktif olarak yer alan Ebuzer Muaviye’nin Suriye’deki yükselişiyle birlikte sesini yükseltmeye başladı. Genel olarak mülkün asıl sahibi olma iddiasıyla Hz. Osman devrinin ikinci yarısından itibaren başlayan Arap/Kureyş asabiyetine dayalı muhafazakar/devletçi politikayı eleştirmeye başladı. Devlet olmanın ve fetih hareketlerinin getirdiği zenginleşme karşısında Ebuzer “değerler” savunması yapmaya başladı.

Önce Suriye valisi Muaviye ile tersleştı. Muvayie’nin yanına giderek “Eğer bu yaptırdığın Beyaz Saray Allah’ın malındansa hainliktir, kendi malınsa savurganlıktır” dedi. Muaviye’ye Tevbe 34. ayetten kalkarak sarsıcı eleştiriler yöneltti; “Ey iman edenler! Haham ve papazların pek çoğu, insanların mallarını haksız yere yerler, Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlara acıklı bir azabı müjdele” ayetini okuyarak Muaviye’ye “Müslümanların haham ve papazı gibisin” demeye getirdi. Muaviye bu ayetin Ehl-i Kitap hakkında indiğini, kendisini bağlamayacağını söyleyince Ebuzer, ayetin her iki kesimi de muhatap aldığını söyledi.

Ebuzer’in eleştirileri halk arasında geniş yankı buldu. Bu dönemde merkeze karşı çevrede yaygın bir muhalefet hareketi oluşmaya başlamıştı. Muhalefetin temel argümanı “Arap/Kureyş/Emevi asabiyetinin giderek devleti ele geçirmesine” duyulan tepkiye dayanıyordu. Çevredeki yeni Müslüman olmuş mevaliler kendilerine ayrıcılıklı muamelede bulunulduğunu iddia ederek, mevali hakları, adalet, eşitlik sloganlarını bayraklaştırmaya başladılar. Kureyş’in tarihi rakipleri de bu gidişten iyiden iyiye rahatsız oldular.

Muaviye, Ebuzer’in eleştirilerinden iyiden iyiye rahatsız olmuştu ve Hz. Osman’a haber göndererek sesinin kesilmesini istedi. Hz. Osman, Ebuzer’i Medine’ye çağırdı. Halife’nin huzuruna çıkan Ebuzer, onu da kıyasıya eleştirmekten hiç çekinmedi: “Yakınlarını tayin ediyorsun, adam kayırıyorsun, Tuleka’ya yakınlık gösteriyorsun…”

Ebuzer’in eleştirileri görmezden gelindi ve Hz. Osman tarafından Rebeze denilen yere sürgün edildi. O’da buna uydu. İki yıl kadar süren bu “yalnız, sürgün ve marjinal” döneminde Ebuzer, sık sık Medine’ye gelerek Hz. Osmanla görüştü. Kendisine gelerek yönetime karşı ayaklanma başlatacaklarını, bu hareketin liderliğini üstlenmesini teklif eden muhaliflere pek yüz vermedi ve eleştirel/pasifist tutumunu sürdürdü.

Ebuzer 32/653 yılında Rebeze’de iken vefat ettı. Yanında hanımı, kızı ve bir hizmetçisi vardı. Öldüğünde üzerine sarılacak bir kefen dahi bulunamadı. Hanımı yola çıkarak oradan geçmekte olan bir kafileye şöyle seslendi: “Ey Allah’ın kulları, şurada bir adam öldü. Cenazesini kaldıracak kimse ve üzerine sarılacak kefeni yoktur. O, Allah’ın Resulü’nün sahabesi Ebuzer’dir. Allah aşkına yardım edin!”.

Kafile ile oradan geçmekte olan Abdullah bin Mes’ud idi. Kafiledeki bir gencin bezleriyle kefenlendi. Abdullah bin Mes’ud gözyaşları içinde Ebuzer’in cenaze namazını kıldırdı.

“Yalnız yaşayıp yalnız ölecek ve tek başına diriltilecek” diye hakkında ruvayet bulunan Ebuzer, çölün ortasındaki bu ıssız araziye tek başına gömüldü.

Issız çöldeki yalnız mezarında görkemli yatışı aslında ne kadar çok şey anlatıyor… (İhsan Eliaçık) http://www.haber10.com/makale/12829

posted in AHLAK | Yorumlar Kapalı

30th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Dostlarımızla zaman zaman ciddi, çözümü zor ve ilkesel sorunlar yaşamaktayız. Çocuklarda görünen basit sorunlar da, gelecekte hem bizi hem de onları olumsuz yönde etkilemektedir. Umarım bu çalışma Nisa 34’ün doğru anlaşılmasına ve bazı sorunların çözümüne katkı sağlar.

http://img159.imageshack.us/img159/4530/sorundikey750qs4.jpg

http://www.hanifdostlar.net/forum_posts.asp?TID=3342&KW=SORUNLU+%DDL%DD%DEK%DDLER+VE+%C7OCUK+E%D0%DDT%DDM%DD+

 

 

posted in AHLAK | 0 Comments

  • Takvim

  • Şubat 2012
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Oca    
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    272829