-
28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’DA ABDESTİ BOZAN ŞEYLERE BAKIŞ

5Maide suresi/6-Siz ey inananlar! Namaz kılacağınız zaman yüzünüzü, dirseklere kadar kollarınızı yıkayın. Başınızı ve topuklara kadar ayaklarınızı meshedin. Eğer boy abdestini gerektiren bir halde iseniz kendinizi temizleyin. Ama eğer hasta iseniz yahut seyahatteyseniz yahut tuvaletten geldiyseniz yahut kadınla birlikte olmuşsanız ve su bulamıyorsanız, o zaman, temiz toprakle teyemmüm edin ve onunla yüzünüzü ve ellerinizi meshedin. Allah sizi zora koşmak istemez; ama sizi tertemiz kılmak ve nimetlerinin tamamını size bahşetmek ister ki şükredenlerden olasınız.

4Nisa suresi/43-Siz ey inananlar! Sarhoş iken namaz kılmaya kalkışmayın, ne dediğinizi bilinceye kadar (bekleyin); ve boy abdestini gerektiren bir durumda (iken de) yıkanıncaya kadar seyahatte olmanız (ve yıkanma imkanından yoksun bulunmanız) hali dışında- (namaza kalkışmayın). Ama eğer hasta iseniz veya seyahatteyseniz yahut tuvaletten geldiyseniz veya kadın ile birlikte olmuşsanız ve hiç su bulamıyorsanız, o zaman temiz toprakla teyemmüm edin, (onunla) yüzünüzü ve ellerinizi meshedin. Bilin ki Allah, gerçekten günahları temizleyendir, çok affedicidir.

ABDESTİ BOZAN ŞEYLER-RAZİ TEFSİRİ

İmam Mâlik (r.h), devamlı alışkan olmaması şartıyla (def-i hacetin) iki yolunun (küçük ve büyük su) dışında, bedenden çıkan şeylerin abdesti bozacağını söylemiş ve buna istihaze kanını misal vermiştir. Rebi’a ise şöyle demiştir: “İstihaze (özür) kanı da abdesti bozar. Bizim delilimiz, âyetin umumî oluşudur.” (Razi Tefsiri, 5/6 açıklaması)

******************O**************

ABDESTİ BOZAN ŞEYLER-SÜLEYMAN ATEŞ

VÜCUTTAN KAN AKINCA ABDEST BOZULUR MU?

“Fıkıh kitaplarında abdesti bozan şeylerin şunlar olduğu belirtilir: 1) Büyük veya küçük tuvalet, 2) Vücuttan kan, irin, san su, kanla karışık su akması, 3) Ağız dolusu kusmak (balgamla abdest bozulmaz), 4) Ağızdan tükürüğe eşit veya daha fazla kan gelmesi, 5) Yatarak veya dayanarak, dayandığı şey alındığı zaman düşecek derecede uyumak. Diz üstü veya bağdaş kurarak oturup uyumak abdesti bozmaz. Namazdayken ayakta veya oturduğu yerde uyumak da abdesti bozmaz, 6) Bayılmak, 7) Sarhoş olmak, 8. Rükû ve sücûdu olan bir namazı kılarken yanındakilerin işiteceği kadar gülmek.

Bunlar, fıkıhçıların, bazı zayıf rivayetlere dayanarak verdikleri hükümlerdir, Kur’ân’a dayanmaz. Kur’ân’a göre abdesti sadece büyük veya küçük tuvalete çıkmak bozar. Bilindiği üzere bedenden kan çıkmasının, abdesti bozup bozmayacağı ihtilaflı bir konudur. Ama Kur’ân’da hiç bundan söz edilmez.

Yapılması gerekli olan: Hz. Peygamber’e dayandırılan rivayetler de değişik, hatta çelişkili olduğundan kimi bilginlere göre kan çıkması abdesti bozar, kimine göre de kan akıp gitmedikçe bozmaz. Uyumanın abdesti bozduğu görüşü, Hz. Peygamber’in uygulamasına aykırıdır. Çünkü o uyuduktan sonra abdest almadan namaz kılmıştır.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -21/5/2003)

GAZ ÇIKARMAK ABDESTİ BOZAR MI?

Ayrıntıya girmeden Kur’ân’ın anlatımına göre nelerin abdesti bozacağını yazdım. Abdesti emreden ayetin devamı şöyledir: “Hasta, yahut yolcu iseniz, yahut biriniz tuvaletten gelmişse ya da kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz toprağa teyemmüm edin, ondan yüzlerinize ve ellerinize sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemiyor fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredesiniz” (Maide: 6), “Ey inananlar, sarhoşken namaza yaklaşmayın ki ne dediğinizi bilesiniz. Yoldan geçici olmanız dışında, cünüpken de yıkanıncaya kadar (namaza yaklaşmayın). Eğer hasta, yahut yolculukta iseniz, yahut biriniz tuvaletten gelmişse, yahut da kadınlara dokunmuşsanız (bu durumlarda) su bulamadığınız takdirde temiz toprağa teyemmüm edin, (Toprağı) yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah, çok affeden, çok bağışlayandır” (Nisa: 43). Bu ayetlerde tuvaletten gelenin, su bulamadığı takdirde teyemmüm edip namazını kılması emredilmektedir. Demek ki abdesti bozan şey, küçük veya büyük tuvalettir. Burada gaz çıkarmaktan söz edilmiyor. Hz. Peygamber’in de abdestliyken uyuduktan sonra uyanınca abdest almayıp namaz kıldığı hakkında hadisler vardır. Bundan gazın abdesti bozacağı anlamı çıkmaz. Çünkü gaz bağırsaktaki havanın çıkmasıdır.



Hadisler ne diyor?

Ağızdan çıkanına geğirti, alttan çıkanına da hafif tabiriyle gaz diyoruz. Ağızdan çıkan nasıl abdesti bozmuyorsa ötekinin de -eğer pislikle bulaşık değilse-bozmaması gerekir. Ama ilmihal ve fıkıh kitaplarına göre rîh, yani yellenmek abdesti bozar. Bir iki kişinin anlatımına dayanan kimi hadislere göre de rîh (yellenmek) abdesti bozar. Ebu Hüreyre’nin rivayetine göre Peygamber , “Hades yapan kişi, yeniden abdest almadıkça namazı kabul edilmez” buyurmuş. Hades’in ne olduğu sorulan Ebu Hüreyre, “Fusâ ya da durât (sessiz veya sesli yellenmek)tir” demiş. Şimdi bu rivayetten, alttan gaz çıkmasının abdesti bozacağı anlaşılır. Fakat aşağıdaki rivayetler bunun kesin bir hüküm olmadığını gösterir. Allah Elçisi’nin mevlâsı (âzâtlı kölesi) Ebu Râfı’in karısı Selmâ, gelip kocasını şikayet etmiş, kendisini dövdüğünü söylemiş. Allah Elçisi, Ebu Râfı’e, “Ne oldu, aranızda ne var?” demiş. Ebu Rafı, “Ey Allah’ın Resulü, Selmâ beni rahatsız ediyor” demiş. Allah Elçisi, Selmâ’ya sormuş: “Ne yaptın da onu rahatsız ettin?” Selmâ’nın yanıtı: “Ey Allah’ın Elçisi, namaz kılarken yellenince kendisine, Allah’ın Elçisi, yellenenlerin abdest almalarını, Müslümanlara emretti dedim. Kalkıp beni dövdü.”Allah Elçisi gülmeye başlamış ve, “Ebu Râfi, Selmâ sana kötü bir şey söylememiş ki” demiş.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -4/10/2003)

***********O********************


HADİSLERDE ABDESTİ BOZAN ŞEYLER

Kur’an’daki abdest: 3585-”Resûlullah’a: “Abdest nasıl alınır?” diye sordum. Şöyle açıkladı: “Abdest mi? Abdest alınca şöyle yaparsın: Önce iki avucunu tertemiz yıkarsın. Sonra yüzünü ve dirseklerine kadar ellerini yıkarsın. Başını meshedersin, sonra da topuklarına kadar ayaklarını yıkarsın. (Bunları tamamladın mı) bütün günahlarından arınmış olursun. Bir de yüzünü Aziz ve Celil olan Allah için (secdeye) koyarsan, anandan doğduğun gün gibi, hatalarından çıkmış olursun.” Ebu Ümâme der ki: “Ey Amr İbnu Abese dedim, ne söylediğine dikkat et! Bu söylediklerinin hepsi bir defasında veriliyor mu? “Vallahi dedi, bilesin ki artık yaşım ilerledi, ecelim yaklaştı, (Allah’tan ölümden çok korkar bir haldeyim), ne ihtiyacım var ki, Allah Resülü hakkında yalan söyleyeyim! Andolsun söylediklerim, Resûlullah’dan kulaklarımın işitip, hafızamın da zabtettiklerinden başkası değildir.” Müslim, Müsâfırin 294, (832); Nesâi, Tahâret 108, (1, 91, 92)

 

Abdest için uzuvları birer veya ikişer ya da üçer kez yıkamak:

3612-”Hz. Câbir, sana Resûlullah’ın uzuvlarını birer birer, ikişer ikişer ve üçer üçer yıkayarak abdest aldığını söyledi mi?” Bu soruma: “Evet!” diye cevap verdi.” Bir rivâyette de: “Birer birer yıkayarak abdest aldı mı?” diye sordum; “evet!” diye cevap verdi” şeklinde gelmiştir.. Tirmizi, Tahâret 35 (45, 46)

3598-”Resûlullah uzuvlarını birer kere yıkayarak abdest aldı.” Buhari, Vudü 22; Ebu Dâvud, Tahâret 53; Nesai, Tahâret 84.

3595-”Resûlullah (abdest uzuvlarını) ikişer kere yıkayarak abdest aldı.” Buhâri, Vudü 23.

3600-”…avuçlarını üç kere yıkadı, yüzünü üç kere yıkadı, bir kere mazmaza ve istinşak yaptı. Ellerini üçer üçer yıkadı. Başını iki kere meshetti. Başının gerisinden başladı, sonra önünden. İki kulağını da (meshetti) içlerini de, dışlarını da. Ayaklarını da üçer üçer yıkadı.” Ebu Dâvud, Tahâret 50, (126); Tirmizi, Tahâret 25, (33).

Abdest ne için zorunludur?

3890-”Resûlullah bir gün helâdan çıkmıştı. Hemen kendisine bir yemek takdim edildi. (O da kabul buyurdu. Ashâbtan bazısı:”Size abdest suyu getirmeyelim mi?” dediler. Onlara:” Namaza kalkınca abdest almakla emrolundum!” cevabını verdi. (YANLIŞ ÇEVİRİ! DOĞRUSU: “BEN, ANCAK NAMAZA KALKTIĞIM ZAMAN ABDESTLE EMROLUNDUM.” OLMALIYDI.)” Müslim, Hayz 118, (374); Ebu Davud, Et’ime 11, (3760); Tirmizi, Et’ime 40, (1848); Nesai, Taharet 101, (1, 85).

3261-6958-”Resûlullah helâdan çıkmışlardı. Bu esnada bir yemek getirildi. Bir adam: “Ey Allah’ın Resûlü! Size abdest suyu getirmeyeyim mi?” dedi. Efendimiz: “Namaz mı kılacağım ki, (şimdilik gerek yok)” buyurdular.”

Peygamber sürekli abdestli mi dolaştı?

3572-”Resûlullah işedi. Hz. Ömer de arkasında, elinde su kabı olduğu halde durdu. Resûlullah onu görünce: “Bu da ne, ey Ömer?” buyurdular. Hz. Ömer: “Sudur yıkanırsın!” dedi. Resûlullah: “Ben her işeyişimde abdest almakla emrolunmadım, bunu yapacak olsam bu, bir sünnet olurdu” buyurdular.” (YANLIŞ ÇEVİRİ! DOĞRUSU: “BUYURUN! ABDEST ALMANIZ İÇİN SU! BEN, HER SU DÖKTÜĞÜMDE(İŞEDİĞİMDE), ABDEST ALMAKLA EMROLUNMADIM.” OLMALIYDI.) Ebu Dâvud, Tahâret 22, (42); İbnu Mâce, Tahâret 20, (327).

Abdesti tuvalet gereksinimini karşılamak bozar

2666-”Resûlullah buyurdular ki: “Allah, sizlerin namazını tuvalet(hades) vâki olunca yeniden abdest almadıkça kabul etmez.” Ebu Dâvud, Taharet 31; Tirmizî, Tahâret 56.

 

Gaz çıkarmak abdest bozar mı?

3652-Hz.Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Ses ve koku olmadıkça abdest alınmaz.”

3654-”Biriniz namazda iken, dübüründe bir hareket hissetse ve abdestinin bozulup bozulmadığı hususunda tereddüde düşse, bir ses işitmedikçe veya bir koku duymadıkça mescidi terketmesin.” Müslim, Hayz 99; Tirmizi, Tahâret, 56; Ebu Dâvud, Taharet 68, (177).

3656-”Biriniz mescide girince, kabaları arasında bir şey hissedecek olsa, çıkanın sesini işitmedikçe sakın mescidden dışarı çıkmasın.” Buhari, Vudü 4, 34, Büyü 5; Müslim, Hayz 98; Ebu Dâvud, Tahâret 68; Nesâi, Tahâret 116, (1, 99).

3657-”Resûlullah buyurdular ki: “Biriniz namazda yellenirse derhal namazdan çıksın, abdest alsın ve namazı iade etsin.” Ebu Davud, Salât 193, (1005).

 

Uyumak abdest bozmaz

3675-”Resûlullah’ın ashabı uyurlar, sonra abdest almadan namaz kılarlardı: (Enes’ten bunu rivayet eden) Katade’ye: “Bu sözü Enes’ten bizzat işittin mi?” diye sorulmuştu: “Vallahi evet!” diye te’yid etti.” Müslim, Hayz 125, (376); Ebu Dâvud, Tahâret 80, (200); Tirmizi, Tahâret 58, (78).

3678-Resûlullah’ı secde halinde uyurken görmüş ve hatta Resûlullah horlayıp solumuş, sonra kalkıp (abdest almadan) namaz kılmıştır. İbnu Abbas der ki: “Ey Allah’ın Resûlü dedim, siz uyudunuz, (abdestiniz bozulmuş olmalı değil mi)?” Bana şu açıklamayı yaptı: “Abdest, yatarak uyuyana gerekir. Zira yatarak uyuyunca mafsalları rahâvet basar.” Tirmizi, Taharet 57, (77); Ebu Dâvud, Tahâret 80, (202); Nesâi, Ezân 41, (2, 30). Bu metin, Tirmizi’ye aittir.

Kadına dokunmak ve onu öpmek abdesti bozmaz

3668-”Resûlullah kadınlarından birini öptü, sonra dönüp namaza gitti, abdest tazelemedi. Urve der ki: “Kendisine: “Bu, sizden başka bir hanımı olmamalı!” dedim, Hz. Aişe gülmekle cevap verdi.” Ebu Dâvud, Tahâret 69; Tirmizi, Tahâret 63; Nesâi, Tahâret 121; İbnu Mâce, Tahşet 69.

3669-”Erkeğin hanımını öpmesi ve ona eliyle dokunması hep mülamese (değme) sayılır. Öyleyse kim hanımını öperse veya eliyle dokunursa abdest alması gerekir.” Muvatta, Tahâret 64, (1, 43). (OYSA 3641 NO’LU HADİSTE GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ, BU HADİSE AYKIRI RİVAYET, DAHA FAZLA KİTAPTA BULUNMAKTADIR.)

 

Kan akması abdesti bozmaz

İbnu Abbâs namazda iken burnu kanardı, o da çıkar burnunun kanını yıkar, geri döner ve önceki kıldığı namazını (kaldığı yerden) tamamlardı.” Muvatta, Tahâret 74, (1, 38).

3666-Misver İbnu Mahreme’nin anlattığına göre: “Ömer İbnu’l-Hattab’ın hançerlendiği gece huzuruna girdi ve Ömer’i sabah namazı için uyandırdı. Ömer:”Namazı terkedenin İslam’dan nasibi yoktur!” buyurdu. Sonra Ömer, yarasından kan aktığı halde namaz kıldı.” [Muvatta, Tahâret 51, (1,39-40).]

Ayakkabılar pis değildir:

3514-Ebû Dâvud’da Ebû Hüreyre’den bir rivayet şöyle: “Resûlullah buyurdular ki: “Sizden biri, ayakkabısıyla bir pisliğe basarsa, bilesiniz, toprak onu temizler.” [Ebû Dâvud, Tahâret 141, (385, 386).]

posted in ABDEST | 3 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZLARIN REK’AT SAYISI

KUR’AN’DA NAMAZ REKÂTLARI:

4Nisa suresi/102- İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan bir grup, seninle birlikte dursun(KIYAM) ve silahlarını (yanlarına) alsın; böylece onlar secde ettiklerinde(SECDE), arkalarınızda olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle namaz kılsınlar, onlar da ‘korunma araçlarını’ ve silahlarını alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek için, sizin silahlarınızdan ve emtianız (erzak ve mühimmatınız)dan ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veya hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz, Allah kafirler için aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır.

 

 

HADİSLERDE REKÂT SAYISI: Namazlarda rekat sayısı ve namazı kısaltma

Cuma namazı, iki rekattır; cemaatla kılındığı için aslını korumuştur. Cuma namazı, Cuma günü kılınan öğle namazıdır.

2332-“Allah, namazı peygamberinizin diliyle hazerde(memlekette) dört, seferde iki, korku halinde de dört rek’at olarak farz kılmıştır.” Müslim, Salât 5; Ebu Dâvud, Salât 287, (1247); Nesâî, Taksir 1, (3,118,119).

2333-“Allah namazı (ilk defa farz ettiği zaman) iki rek’at olarak farz etmişti. Sonra onu hazer için (dörde) tamamladı. Yolcu namazı ilk farz edildiği şekilde sabit tutuldu.” Buhârî, Salât 1, Taksîru’s-Salât 5; Müslim, Salâtu’-Müsâfarî.n 2; Muvatta, Kasru’s-Salât 8; Ebü Dâvud, Salât 270.

2905-İbnu Ömer anlatıyor: “Resûlullah Mina’da bize iki rek’at kıldırdı, arkasından Ebû Bekr de öyle kıldırdı. Ebû Bekr’den sonra Hz. Ömer ve hilafetinin başında Hz. Osman da iki kıldırdılar. Sonra Hz. Osman dört rek’atli olarak kıldırdı. İbnu Ömer imamla kılarsa dört kılardı, yalnız kılınca da iki kılardı.” [Buhârî, Taksîru’s-Salât 2, Hacc 84; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 17, (694); Nesâî, Taksîru’s-Salât 3, (3, 121).]

2896- Hz. Enes anlatıyor: “Medine’de öğle namazını Resûlullah ile dört rek’at kıldık. Mekke’ye gitmek üzere yola çıkıp Zülhuleyfe’ye gelince ikindiyi iki rek’at kıldı.” [Buhârî, Taksîrû’s-Salât 5; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 11; Ebû Dâvud, Salât 271; Tirmizî, Salât 391; Nesâî, Salât 17]

2902-İmrân İbnu Husayn anlatıyor: “Fetih günü, Resûlullah’la birlikte Mekke’de hazır bulundum. Mekke’de onsekiz gece kaldı, bu esnada namazları hep iki kıldı. Şöyle hitabediyordu:”Ey bölge halkı! Siz bize bakmayın, dört kılın. Biz hep yolcuyuz (bu sebeple kasrederek iki kılıyoruz).” [Ebû Dâvud, Salât 270, (1229).]

2904- Hârise İbnu Vehb anlatıyor: “Resûlullah Mina’da bize, sayıca en çok olduğumuz ve en ziyade güven içinde olduğumuz bir zamanda namazı iki rek’at kıldırdı.” [Buhârî, Taksîr 2; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 21; Ebû Dâvud, Hacc 77,; Tirmizî, Hacc 52; Nesâî, Taksîru’s-Salât 3]

2906- Hz. Osman’dan anlatıldığına göre, Tâif’ de emvâl edinip orada ikâmet etmeyi arzu ettiği zaman Mina’da dört rek’at kıldı. Sonra imamlar bununla amel ettiler.” [Ebû Dâvud, Menâsik 76, (1961-1964).]

2907- Bir rivâyette de şöyle denmiştir: “Hz. Osman (sonradan) bedevîler sebebiyle dört kılmıştır. Çünkü o sene pek çok bedevî hacc’a gelmişti. Namazın dört rek’at olduğunu öğretmek için halka dört rek’at kıldırdı.” [Ebû Dâvud, Menâsik 76

2908- Yine Ebû Dâvud’un kaydına göre İbnu Mes’ud (Mina’da) namazı dört kılmıştı. Kendisine:”Sen, (daha önce dört kıldığı için) Osman’ı ayıplamıştın, şimdi ise dört kılıyorsun!” denilmişti. (Özür beyan ederek) şu cevabı verdi:”Muhalefet zararlıdır.” [Ebû Dâvud, Menâsik 76, (1960).]

 

 

 

NAMAZLARIN SÜNNETLERİ VE SÜNNET OLMAK

Akşam ve sabahın sünnetlerini peygamber Kur’an’dan çıkarmıştır: 798-Hz. Peygamber: “Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra dahi tesbih et”(Tur, 49)ayetinde geçen “yıldızların batışından sonra” kılınacak namazın (idbâre’ssücud), sabahın farzından önce kılınan iki rekat; (Kâf suresinde geçen) edbâre’ssücud ile de akşamın farzından sonra kılınan iki rek’at olduğunu söylemiştir.” [Tirmizî, Tefsir, Tûr, (3271).]

 

SÜNNET NAMAZI DİYE BİR NAMAZ PEYGAMBER KAYNAKLI OLMADIĞI GİBİ, SÜNNET OLMAK DA BİR GELENEKTİR

“Aslında dikkat ederseniz o yazılarımda Peygamber’in herhangi bir namaz için, “Bu farzdır, bu da sünnettir” demediğini, bu farz – sünnet bölümlemelerinin zamanla gelişen fıkıhçıların ortaya çıkardıkları terimler olduğunu söylemiştim.

(SÜNNET OLMAK) Köklü bir gelenekti: Evet Ali de, Ebubekir de, Ömer de, Ebucehil de, Ebusüfyan da hep sünnetliydiler. Sünnet olmayı Hz. Muhammed getirmiş değildir. Sünnet olma, Araplara Hz. İbrahim dininden kalma bir uygulamadır. Araplar sünnet olurlardı. Hele Kureyş içinde sünnet olmayan biri yoktu. Peygamber’in kendisi de sünnet olmuştur, sahabileri de… İslam olduktan sonra değil, İslam olmadan önce, çocukluklarında sünnet olmuşlardı. Çünkü sünnet onların köklü dini geleneklerindendi.

Ama 40-50 yaşından sonra Müslüman olan bir kişiyi ille de sünnet ettirmek şartı yoktur. Kur’ân’ın hiçbir yerinde böyle bir emir mevcut değildir. Allah insanın kalıbına değil, gönlüne baktığını, dinin gönüldeki takva olduğunu vurgulamıştır. Artık sünnet asırlardan beri İslâm’ın bir simgesi haline gelmiştir. Bu konuda tüm İslam âleminde bir icma (konsensüs) oluşmuştur.

Sünnet olmadan Müslüman olunmaz diye bir hüküm yoktur. Yahudiler de sünnetlidir. Hz. İsa da sünnetliydi. Hıristiyanlığın başında sünnet, dini gereklerdenken Pavlos, sünnet operasyonunun, Anadolu’da ve Avrupa’da müşriklerin zorlandıklarını, bu operasyonun Hıristiyanlığın yayılması önünde büyük engel oluşturduğunu görünce sünnetin gerekliliğini kaldırmış, bu yüzden Barnaba ile arası açılmıştı. Sünnet zorunluluğunun kaldırılmasıyla Hıristiyanlık Avrupa’da yayılmaya başlamıştır.” (Süleyman Ateş-Vatan Gazetesi-1/8/2003)

 

 

SÜNNETİ KILMAYANA ŞEFAAT EDİLMEZ Mİ?

“Farz olan namazlar sadece 17 rekâttır. Ama farz namazlara sünnetler eklenerek 40’a çıkarılmıştır. Aslında bu hesaplamalar kesin değildir. Çünkü Hz. Peygamber, sünnetleri muntazam kılmamış, kimini çoğu kez, kimini çok nadir kılmıştır.

Çoğu kez kıldıklarını da genellikle 2’şer rekât olarak kılmıştır. Fakat zamanla dine eklemeler yapıldığı bilinen bir gerçektir. Sünnetleri kılma zorunluluğu yoktur. Sadece farzlar kılınmakla Allah’a karşı görev yerine getirilmiş olur. “Sünnet kılmayan kimse, Peygamber’in şefaatinden mahrum kalır” diye bir söz dolaşır ortalıkta. Bu doğru değildir. Allah, emirlerini yerine getiren insandan memnun ve razı olur.

Allah’ın razı olduğu kimsenin, zaten bilinen anlamda şefaate ihtiyacı olmaz. Çünkü şefaat tamamen Allah’a aittir (ayet). Farzları kılan kimse, Peygamber’e inanmasa, onu küçümsese farzı kılar mı? Namaz kılar mı? Peygamber’i önemsemeyen insan, onun peygamberliğini de kabul etmez ve zaten namaz da kılmaz. Namaz kılan insan, Peygamber’i kabul ediyor ve onun tebliğlerini uyguluyor. Öyle bir insan neden Peygamber’in şefaatinden mahrum kalsın?

Hem kim söylemiş sünneti kılmayan, Peygamber’in şefaatinden mahrum kalır diye? Allah mı söyledi? Hayır. Peygamber mi, “Sünnet namazları kılmayıp sadece farzı kılan benim şefaatimden mahrum kalır” dedi? Hayır, vallahi hayır. Öyle ise bu sözün ne değeri var? İnsanların kendi zanlan din olur mu?” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi-17/10/2003)

“Hiç sünnet kılmayıp sadece farzı kılmak da yeterlidir. Sünnet kılmamak günah değildir.

Devamlı sünnet kılmamak, Peygamber’i küçümseme anlamına geliyorsa bu çok tehlikelidir. Böyle bir kasıt olmadan iş çokluğu, yorgunluk sebebiyle sünnet kılmamakta bir sakınca yoktur…

Peygamberimiz cemaatle kıldıkları namazlardan ayrı olarak da çeşitli zamanlarda namaz kılmışlardır. Ama kendisi kıldığı namazları, farz, nafile gibi derecelere ayırmış değildir. Zaten “farza, yahut nafileye niyet ettim” şeklinde bir niyet yaparak da namaz kılmamış, o sadece Allah’a yaklaşmak, O’nun rızasını kazanmak için cemaatle ve yalnız olarak namaz kılmıştır. Onun kendi başına kıldığı namazlara sonradan sünnet ve nafile adları verilmiştir. Bu terimlerin, Peygamber döneminde kullanılan terimler olduğu kanaatinde değiliz.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -3/9/2003)

“Sünnet namazlar, Peygamberimizin kendi kendine kıldığı nafile ibadetlerdir. Bunların kılınmasında sevap vardır, kılınmamasında günah yoktur. Sünneti kılmamakla günaha girmiş olmazsınız. Sünneti kılmayanın, Hz. Peygamber’in şefaatinden mahrum kalacağı söylentisi vardır. Bu doğru değildir.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -17/5/2003)

posted in NAMAZ | 2 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZLARIN KAZASI

KUR’AN’DA NAMAZLARIN KAZASIZLIĞI:

4Nisa suresi/103-Namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep Allah’ı anın. Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın. Çünkü namaz, mü’minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.

4Nisa suresi/101- Yeryüzünde (sefere) çıktığınızda, hakikati inkara şartlanmış olanların aniden üzerinize saldırmasından korkarsanız namazlarınızı kısaltmanız günah olmaz: Çünkü o hakikati inkar edenler sizin apaçık düşmanlarınızdır.

2Bakara suresi/239-Ama eğer tehlikede iseniz, yürürken ve binek (üzerin)de (namazınızı ifa edin); tekrar güvenliğe kavuşunca Allah’ı anın, çünkü daha önce bilmediklerinizi size öğreten O’dur.

KASTEN TERKEDİLEN NAMAZIN KAZASI OLMAZ-SÜLEYMAN ATEŞ

Emredilen şeyin yerine getirilmesi üç türlüdür: Eda, kaza, iade. Namazı vaktinde kılmak eda, vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak kaza, aynı namazı vakti içinde veya vaktinden sonra herhangi bir halden ötürü yinelemek de iadedir.

Hz. Peygamber: “Bir namazı unutan, hatırladığı zaman(unutma veya uyku sonucu sadece hatırladığı zaman, diğer zamanlar değil) onu kaza etsin. O namazın başka kefareti yoktur.” buyurmuştur.

Ebû Katâde’nin rivayetine göre de Peygamber, uyku dolayısıyla namaz kılamadıklarını söyleyenlere: “Uykuda kusur yoktur, kusur uyanıklık halinde olur. Biriniz namazı unutur, ya da uyku sebebiyle kılamazsa, hatırladığı zaman o namazı kılsın!” demiştir. Başka bir rivayette de bir seferden dönerken sabah namazına uyanamayan Allah elçisi ve arkadaşları, güneş doğup yükseldikten sonra Bilâl’in ezan okumasıyla iki rekat sünnetin ardından kamet getirerek sabah namazını kılmışlardır. Sonra arkadaşları: “Yâ Resûlallah, bu namazı yarın vaktinde iade etmeyelim mi?” diye sormuş, Peygamber, “Rabbiniz sizi ribâdan(tefecilik) ederken kendisi sizden ribâ(faiz) mı alacak? buyurmuştur.” Hendek Savaşı’nda da 2 veya 4 namazı kılamayan Allah Elçisi, geceleyin bu namazları hep birlikte sırasıyla kıldırmıştır.

Peygamber’in kaza edilmesini emrettiği namazlar, unutmak veya uyku gibi nedenlerle kılınamayan namazlardır. Bunların kazası lâzım gelir. Fakat bile bile namaz kılmayan kimsenin bu namazlarını kaza etmesi gerekip gerekmeyeceği konusunda bir görüş ayrılığı mevcut. Hadîslerden sadece bir özür dolayısıyla kılınamayan namazların kazasının gerekeceği, mazaretsiz kılınmayan namazların, günâh olan namazı terk etmekten dolayı Allah’a tevbe ile af ve mağfiret dilemek gerektiği anlaşılır. Şevkânî de Neylu’l-Evtârında: “Uzun araştırmasına rağmen kasten kılınmayan namazların kazasının gerektiği hakkında geçerli bir delil bulamadığını” belirtmektedir.

40-50 yaşından sonra Müslüman olanlar, daha önceki dönemlerde yerine getirmediği ibâdetleri yapmakla yükümlü değiller. İslama adım atmaları daha önceki günahlarını siler. Uzun süre namaz kılmayıp daha sonra namaza başlayan da, ömrünün ileri bir döneminde Müslüman olan kimsenin durumuna benzer. O kimsenin, geçen dönemlerindeki namazlarını kaza etmesi, büyük bir zorluktur. Zaten onların, tövbe ve istiğfardan başka kefareti de yoktur. Nasıl yıllarca yıkanmayan insanın, daha sonra yıkanmayı âdet edinmesiyle eski yıkanmamalarını kaza etmesi mümkün değilse, uzun yıllar kasten yapılmayan ibâdetlerin de kazası mümkün değildir. Kaza diye yapılan, aslında bir ruh temizlemesidir. Eski hatâ ve kusurlara tövbe edip bundan sonra ibâdetine devam etmelidir.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -4/12/2003)

HADİSLERDE NAMAZIN KAZASI

“Kur’an’da vaktinde kılınamayan namazların kaza edilmesi ile ilgili olarak açık bir ifade bulunmamakla birlikte, Hz. Peygamber bizzat kendisi vaktinde kılamadığı namazları kaza etmiş ve ashabına da bunu tavsiye etmiştir: Peygamberimiz Hendek savaşı sırasında harbin şiddetlenmesi nedeniyle ikindi namazını kılamamışlar; bunun üzerine “Bizi ikinde namazından alıkoydular. Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun” demiş ve ikindi namazini akşam ile yatsi arasinda kaza etmiştir (Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 627). Ayrıca Hayber Fethinden dönerken, bir yerde konakladıklarında gece uyuya kalmışlar ve vaktinde kılamadıkları sabah namazını güneş doğduktan sonra kaza etmişlerdir (Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 680). Yine Peygamberimiz “Kim namazı unutursa veya uyuyup kalırsa hatırlayınca onu kılsın” buyurmuş ve “ekımi’s-salâte li zikrî” (Taha, 20/14) ayetini delil getirmiştir. (Buhârî, Mevâkîtü’s-Salati, No: 562; Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 680-684) (Diyanet Fetvaları)

Namazın kazası yoktur: 2340-“Resûlullah buyurdular ki: “Kim bir namaz unutacak olursa hatırlayınca derhal kılsın. Unutulan namazın bundan başka kefareti yoktur.” Buhârî, Mevakîtu’s-Salât 37; Müslim, Mesâcid 314; Tirmizî, Salât 131; Ebü Dâvud, Salât 11; Nesâî, Mevâkît 52)

“Kasten namazını kılmayan kişiye kaza gerekmez” “Peygamber’in kaza edilmesini emrettiği namazlar; unutmak, uyku gibi bir özür dolayısıyla kılınamayan namazlardır. Bunların kazası lazım gelir.

Hadislerden, unutularak veya herhangi bir özürle vaktinde kılınmayan namazların, hemen kaza edileceği ve üzerinde kılamadığı namazlar olduğu halde ölen kimsenin yerine, namazlarının kaza edilemeyeceği ve bunlar için kefaret (fidye) verilmeyeceği anlaşılır. “O namazların, bundan başka kefareti yoktur” cümlesi bunu gösterir. Peygamber’in kaza edilmesini emrettiği namazlar; unutmak, uyku gibi bir özür dolayısıyla kılınamayan namazlardır.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -19.2.2003)

***************o*************************

KAZA NAMAZI (Namazın kazası olmaz)

Kazanın tarifi :

“Herhangi bir mazeret dolayısıyla asıl vaktinde yapılamayan ibadetin, vakit çıktıktan sonra başka bir vakitte yapılmasıdır.”

İşte ibadetin kazasının tanımı bu. Peki vaktinde kılınmayan namazın kazası olur mu? Diğer bir anlatımla; geçmiş namazlar kaza edilir mi? İşte bu konu Müslümanlar arasında, İslam`ın tasvip etmediği tarzda yanlış inanç ve amellerin oluştuğu bir konudur. Din adına toplumdaki bu yanlışın dinimizdeki esas şeklini açıklamak istiyoruz. O nedenle dinimizin ana kaynağı Kur’ân ve onu en iyi anlayan ve uygulayan Peygamber efendimizi dikkate alacağız.

Kur’an’ı kerimde vaktinde kılınmamış namazların kazasına dair açık bir âyet olmadığı gibi buna işaret edecek hiçbir işaret de söz konusu değildir.

Ancak Nisa suresi, âyet 43 : “Ey iman edenler! Sarhoş iken ne dediğinizi bilinceye kadar, cünüpken de -yolculuk halinde olmanız dışında- boy abdesti alıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hastalanırsanız yahut yolculuk halinde bulunursanız ve yahut biriniz tuvaletten gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, bütün bu durumlarda su da bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin. Yani yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Allah Afüvv’dür, Gafür’dür.”

Allah-ü Teâla, görüldüğü gibi ‘Sarhoş iken ayılıncaya kadar namaza yaklaşmayın’ buyurur. Âyette geçen ’Sükâra’ sözcüğü sadece sarhoşluk anlamına olmayan, ‘bilincin, aklın bulanıklığı, uyuşukluğu’ anlamlarını da ihtiva eder. ’Bilinçli olmak’ ibadetin ana unsuru olduğundan, bilinçsiz iken namaza yaklaşmayın buyrulmaktadır. Bu nedenle namazı vaktinde kılmaya tek engel, bilinçsizliktir. Yani, uyku, unutmak, sarhoşluk, baygınlık, bunaklık ve deliliktir. Bunların dışında hiç bir koşulda namaz terk edilmez. Bu hallerden kurtulunduğu zaman kılınamamış namaz hemen kılınır. Aşağıda sünnet örneğine iyi dikkat edilmelidir.

Sünnet’te ise uykuda veya unutarak vaktinde kılınmamış namazın, uyanınca ve ya hatırlanınca, vaktin dışında hemen kaza edildiğini görüyoruz. Örnekler :

“Enes RA. anlatıyor: Rasulüllah As. buyurdular ki: Kim bir namazı unutacak olursa hatırlayınca onu hemen kılsın. Ona bundan başka keffaret yoktur.”

“Sizden biriniz namaz kılacak vakitte yatmış idiyse veya namaza karşı gaflet etmişse yani unutmuşsa, hatırlar hatırlamaz onu kılsın. Çünkü Allah, ‘Beni anmak için namaz kıl.’ (Ta ha Suresi âyet 14.) buyurmuştur.”

“Ebu Katade RA. anlatıyor: ‘Rasulüllah ile birlikte bir gece boyu yürüdük. Cemaattan bazıları:

“Ey Allah’ın Rasülü! Bize mola verseniz” diye istekte bulundu. Efendimiz:

“Namaz vaktine uyuyakalmanızdan korkuyorum” buyurdu. Bunun üzerine Bilal: ”Ben sizi uyandırırım” dedi. Böylece mola verildi ve herkes yattı. Nöbette kalan Bilal de sırtını devesine dayamıştı ki gözleri kapanıverdi, o da uyuyakaldı.

Güneşin doğmasıyla Rasulüllah uyandı ve :

“Ey Bilal! Sözün ne oldu? diye seslendi ve Bilal: “Üzerime böyle bir uyku hiç çökmedi” diyerek cevap verdi. Peygamber Efendimiz:

“Allah Teala Hazretleri, ruhlarınızı dilediği zaman kabzeder, dilediği zaman geri gönderir. Ey Bilal! Halka namaz için ezan oku” buyurdu. Sonra abdest aldı ve güneş yükselip beyazlaşınca kalktı, kafileye cemaatle namaz kıldırdı.”

Olay şudur:

Hayber’in fethinden Medine’ye dönen Müslüman kafilesi, yorgun ve uykusuzdur. Dinlenip biraz uyumak isterler. Uyanık durup da kafileyi uyandıracak nöbetçi de uyumuş olduğundan uyanıp sabah namazını vaktiyle kılamazlar. Sabah namazını kuşluk vakti kaza ederler.

Bu olay tüm sahih ve muteber hadis kitaplarında değişik rivâyet yoları ve ufak tefek farklılıklarla yer alır.

Bir başka örnek:“Cabir RA. anlatıyor: ‘Ömer, Hendek savaşında bir keresinde güneş battıktan sonra geldi ve Kureyş kafirlerine sövmeye başladı ve bu meyanda: “Ey Allah’ın Rasulü dedi, güneş batmak üzereyken ikindi namazını kılabildim.” Rasulüllah:

“Vallahi ikindiyi ben de kılamadım.” dedi. Beraberce kalkıp Butha’ya gittik. Orada efendimiz abdest aldı, biz de abdest aldık. Güneş battıktan sonra ikindiyi kıldı, sonra da akşamı kıldı.”

Bu hadis de Kütübü Sitte dediğimiz sağlam ve muteber hadis kitaplarında değişik kişilerin rivâyetleriyle ve bazı ekleme ve çıkarmalarla yer alır. Ama işin özü bu.

“Nafi anlatıyor. Hz. Ömer’in oğlu Abdullah bayılmış ve aklı gitmişti. Baygın iken kılamadığı namazı kaza etmedi.”

İmam Malik der ki: “Doğruyu Allah bilir ya, bana göre bu şundan ileri gelir: vakit çıkmıştır. Ama vakit içinde ayılan, o vaktin namazını kılar.”

“Yine Nafi anlatıyor : “İbn-ü Ömer RA. dedi ki: ”Kim bir namazı unutur ve bunu imamın arkasında namaz kılarken hatırlarsa, imam selamı verince unutmuş olduğu namazı hemen kısın sonra da imamla kıldığı namazı yeniden kılsın.”

Son iki hadisi şerif, Kütübü Sitte’den Muvatta’da yer alır. İmam Şafii hariç tüm mezhep imamları da bu görüşü benimserler.

Sağlam kaynaklarda yer alan peygamberimize ait sözler ve uygulamalar bunlar. Efendimiz ve onun seçkin arkadaşlarının, keyfi olarak namaz kılmadıkları ve onları aylar, yıllar sonra kaza ederek ödedikleri vaki değildir. Bizlere düşen de onlara harfiyen uymaktır.

Bu konu, tüm din bilginlerince epey tartışılmış bir konudur. Bizim sunduğumuz görüş bu tartışmaların neticesi olmakla birlikte en sağlamının da olduğuna kâniyiz.

Konunun teknik açıklamalarına geçmeden, evvela biz kaza namazını kılacak Müslümanın da bir portresini çizelim:

Anadan doğma Müslüman, çoğu hacı – hoca çocuğu, sağlıklı, genç, dinamik, aklı başında, vakti bol, ama kırkına kadar namaz kılmamış, belki bayramdan bayrama veya cumadan cumaya kılmış. Şimdi geçmişteki kılmadıklarını kılmak istiyor veya kılıyor.”

Yukarıda kazanın tarifini verdiğimiz de ‘Bir mazeret nedeniyle’ ifadesine yer vermiştik. Kur’ân’ı kerime ve peygamberin sünnetine dikkat edilirse, akılsızlığın dışında namaz kılmamaya herhangi bir mazeret veya verilmiş bir ruhsat olmadığını görürüz. Halbuki oruç için ruhsat vardı. Mesela :

Bakara suresi, âyet 183-185 : “Ey iman sahipleri! Oruç, sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazılmıştır. Bu sayede korunmanız umulmaktadır.

Sayılı günlerdir. Sizden kim hasta olursa ve ya yolculuk halinde bulunursa tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutar. Oruca zorlukla dayananlar üzerine düşen, fidye olarak, bir yoksulu doyurmaktır. Kim bir mecburiyeti olmaksızın içinden gelerek iyilik yaparsa bu onun için daha hayırlı olur. Ve oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır.

Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayırımıyla hidâyetten kanıtlar getiren Kur’an onda indirilmiştir. O halde bu aya ulaşanınız onu oruçlu geçirsin. Hasta olan veya yolculuk halinde bulunan, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık ister; o sizin için zorluk istemez. Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiği için Allah`ı yüceltmenizi ister. Ve sizin şükretmeniz umulur.”

Dikkat edilirse orucun kazaya bırakılması ancak, hastalık ve yolculuk mazeretleri nedeniyle olabiliyor. Keyfi olarak vaktinde tutulmayanları da kaza etme ruhsatı verilmiyor. Mazeretsiz keyfi olarak bırakılan ibadetin kazası olmaz cezası olur. Bu suç da Allah ile kulu arasında olduğundan kulun Tevbe etmesi gerekir. Allah dilerse kabul eder dilerse red eder.

Kaza namazının olabileceğine inananlar bunu orucun kazasına GIYAS etmek suretiyle yapmaktadırlar. Halbuki oruç ve namaz birbirine gıyas edilemez. Mahiyetleri ve amaçları farklı farklı olması nedeniyle gıyasdaki ana neden, ortak illet burada söz konusu olamaz. Ayrıca ‘Gıyas’ kesinlik ifade etmez, Zanni bir delildir. Zannın ise dinde herhangi bir değeri yoktur. Zann üzerine İnanç ve amel kurulmaz. İşte Allah’ın beyanı :

Yunus suresi, âyet 36 : “Onların çoğu zanndan başka bir şeyin ardından gitmiyor. Doğrusu da şu ki zann, hakktan hiç bir şey ifade etmez. Allah onların yaptıklarını iyice bilmektedir.”

Yine Yunus suresi, âyet 32 : “İşte bu Allah’tır sizin Hak Rabbiniz. Hakk’tan sonra sapıklıktan başka ne vardır ki ? Peki nasıl oluyor da yüz geri döndürülüyorsunuz ?”

Maide suresi, âyet 77 : “De ki: “Ey ehli kitap! Dininizde azgınlık edip Hakk dışına çıkarak aşırılığa gitmeyin. Daha önce sapmış, bir çoğunu saptırmış ve yolun denge noktasından uzağa düşmüş bir topluluğun keyiflerine uymayın.”

Halbuki yukarıda da görüldüğü vechile oruç, hastalık ve yolculuk mazeretleriyle kazaya bırakılıyordu. Keyfiliğe hiç değinilmiyordu. Halbuki namaz öyle değil. Namaz hiçbir mazeret nedeniyle kazaya bırakılamaz. (Sadece ‘Uyku, Unutmak, bayılmak, sarhoşluk, bunamak, delirmek gibi yükümlülüğü düşüren mazeretler hariç.`) Bu mazeretler nedeniyle vaktinde kılınmayan namaz ise bu bilinçsizlik durumu geçer geçmez, yani ne yaptığını ve ne dediğini bilebilir duruma gelindiğinde hemen kılınır. Bu zihinsel özür kerahet vakti dediğimiz vakitlerde bile geçerse, kılamamış olduğu namazı hemen kılar.

Namazın önemini konu alan âyetlere dikkat edelim:

Bakara; 238, 239 : “Namazları ve vusta namazı koruyun. Tam bir saygıyla Allah’ın huzurunda kıyam edin.

Bir korku ve endişe duyarsanız yürüyerek veya binit üzerinde (kılın). Güvene kavuştuğunuzda bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı anın. “

Birinci âyette geçen “Vusta Namaz” ifadesi Müslümanlar arasında tartışılan bir ifadedir. Fıkıh ve tefsir (!) kitaplarına bakıldığında iyice anlaşılamamış bir mesele olduğunu görülür. Kimine göre sabah namazıdır, kimine göre ikindi namazıdır, kimine göre de öğle namazıdır. Bu konuya ait sitemizde özel bir makale bulunmaktadır. Lütfen onu okuyunuz.

Al-i İmran suresi, âyet 191: “Aklı ve gönlü işletenler o kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler. Ey rabbimiz! Sen bunu boşu boşuna yaratmadın. Şanın yücedir senin. Ateş azabından koru bizi.”

Nisa suresi, âyet 101-103 : “Gaza niyetiyle yeryüzünde dolaştığınız zaman, küfre sapanların size tedirginlik vermelerinden korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şu bir gerçek ki, küfür içinde olanlar sizin için açık bir düşmandır.

Sen içlerinde olup onlara namaz kıldırdığın vakit, içlerinden bir gurup seninle namaza dursun; silahlarını da alsınlar. Bunlar secdeye varınca, diğerleri arkalarında beklesinler. Sonra namaz kılmamış olan diğer gurup gelip seninle birlikte kılsınlar. Dikkatli olsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar. Kafirler isterler ki, silahlarınızdan ve teçhizatınızdan habersiz olasınız da üstünüze çullanıversinler. Eğer yağmurdan gelen bir sıkıntı varsa yahut hasta-yaralı iseniz silahlarınızı bırakmakta bir sakınca yoktur. Ama tedbirinizi alın, dikkatli olun. Allah, kafirler için rezil edici bir azap hazırlamıştır.

Korku halindeki namazı tamamlayınca, artık Allah’ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Sükunet bulduğunuzda, namazı tam bir biçimde yerine getirin. Namaz müminler üzerine vakti belirlenmiş bir farz olmuştur.”

Meryem suresi, âyet 59 : “Ama arkalarından öyle bir nesil geldi ki; namazı yitirdiler, şehvetlerine uydular. Bunlar azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.”

Ta ha suresi, âyet 132 : “ailene namazı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırıyoruz. Sonuç Takva’nındır.”

Nur suresi, âyet 37 : “Öyle erkekler vardır ki, ne bir ticaret ne bir alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoyamaz. Onlar, kalplerle gözlerin döneceği günden korkarlar.“

Yukarıda sunduğumuz âyetlerde görüyoruz ki, Müslüman her türlü koşullar içinde namazı vaktinde kılacak. Herhangi bir nedenle başka zamana bırakılmasına asla ve asla ruhsat yok. Yani namazı kılmaya hiçbir şey engel değil, namaz kılmamaya hiçbir şey mazeret değil:

Ne iş-güç, ne alış-veriş, ne işçilik-patronluk, ne yolculuk (yolcu kısaltabilir ama terk ya da te’hir edemez.) ne esirlik ne askerlik, ne savaş (cephede düşmanla yüz yüze iken bile), ne hastalık, ne hayız, ne nifas (kadınların kanamalı dönemleri), ne dermansızlık, ne ihtiyarlık, ne mal-mülk, ne çoluk-çocuk, ne abdest almak için suyun yokluğu (teyemmüm çare oluyor.) Kısaca hiçbir şey…

Sonuç şu dur ki, Mükellefiyeti düşüren sebepler (uyku, unutmak, bayılmak, bunamak, delirmek gibi zihinsel gerekçeler) olmadan, aklı başında olan hiçbir insan namazını kazaya bırakamaz. Bırakırsa keyfi olarak bırakılan namazın kazası olmaz cezası olur.

Namaz niçin bu kadar önemlidir ?

Bu sorunun cevabını verebilmemiz için önce insanı tanımamız lazım. Kendi gözlemlerimizin ötesinde, Allah’ın açıklamalarına yani Kur’ân’a başvuralım.

Nisa suresi, âyet 26-28 : “Allah size açıklamalar sunmak istiyor. Sizi, sizden evvelkilerin yol ve yasalarından haberdar ediyor. Size tevbe nasip ediyor. Allah her şeyi bilir, tüm hikmetlerin sahibidir.

Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlarsa sizin büyük bir sapışla sapmanızı isterler.

Allah size hafiflik getirmek istiyor. Çünkü insan çok zayıf yaratılmıştır.”

İbrahim suresi, âyet 34: “Kendisinden istediğiniz her şeyden size bir parça verdi. Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, sayıp bitiremezsiniz. Doğrusu şu ki insan gerçekten çok zalim, çok nankördür.”

Hud suresi, âyet 9,10 : “İnsana bizden bir rahmet tattırıp sonra onu ondan çekip alsak, insan elbette çok ümitsiz, çok nankör bir hale düşer.

Ve eğer ona,kendisine gelip çatan bir zorluk ve kederden sonra bolluk ve nimet tattırsak, hiç kuşkusuz şöyle diyecektir: “Tüm sıkıntı ve kötülükler benden uzaklaşmıştır.” Bu durumda o, bir sevinç delisi, bir kendini beğenmiş olur.”

İsra suresi, âyet 67 : “Denizde size bir zorluk dokunduğunda, O’nun dışındaki tüm yalvardıklarınız ortadan kaybolur. Fakat o, sizi kurtarıp karaya çıkarınca yüz çevirirsiniz. insan çok nankördür.”

Yine İsra suresi, âyet 100: “De ki: ”Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da harcanır, biter korkusuyla cimri davranırdınız.”İnsan, çok cimridir.””

Nahl suresi, âyet 4 : “İnsanı bir spermden yarattı. Bir de bakmışsın insan, açıkça kafa tutan bir hasım oluvermiştir.”

Rum suresi, âyet 54 : “Allah O’dur ki, sizi bir güçsüzlükten yarattı. Sonra bu güçsüzlüğün arkasından bir kuvvet oluşturdu. Sonra o kuvvetin arkasından bir güçsüzlük ve ihtiyarlığa vücut verdi. Dilediğini yaratır. Alim’dir O, Kadir’di.”

Fussılet suresi, âyet 49 : “İnsan, hayır istemekten bıkıp usanmaz. Kendine bir şer dokunmaya görsün; hemen ümidini keser, yıkılır.”

Meariç suresi, âyet 19 : “İşin gerçeği şu ki insan; aceleci, hırslı, sabırsız, tahammülsüz yaratılmıştır.”

Adiyat suresi, âyet 6 :“İnsan rabbine karşı gerçekten çok nankördür.”

Al-i İmran suresi âyet 14 : “Kadınlara, oğullara, altın ve gümüşten oluşturulmuş yığınlara, salma atlara, davarlara ve ekinlere tutkunluk sevgisi, insanlar için süslenip püslenmiştir. Tüm bunlar geçici-iğreti hayatın nimetidir. Allah’a gelince, varılacak yerin en güzeli onun yanındadır.“

Gördüğümüz gibi, insan zalim, nankör, cimri, zayıf, aciz, hırslı, huysuz ve şehvet perest olarak yaratılmış. Allah`ın razı olmayacağı bu çirkinliklerden insanın arınması lazım geliyor. Onun için insan eğitilecek. İnsan bu mikroplardan temizlenecek. Ve erdemli birisi olarak yaşamını sürdürecek.

İnsanı mikroplardan arındıracak ilaç, manevi gelişmesini, sağlıklı beslenmesini sağlayacak gıda, iyi bir insan olmasını sağlayacak eğitim aracı namazdır.

Bunu da yine Kur’ân’dan inceleyelim.

Nur suresi, âyet 21 : “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse, şeytan ona iğrençlikleri ve kötülüğü emreder. Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, içinizden tek kişi bile sonsuza dek temize çıkamazdı. Ama Allah dilediğini arıtıp temizliyor. Allah her şeyi işitiyor, her şeyi biliyor.”

Hud suresi, âyet 114 : “Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın saatlerde namaz kıl. Güzellikler kötülükleri silip süpürür. İşte bu Allah’ı ananlara bir öğüttür.“

Ankebut suresi, âyet 45 : “Kitap’tan sana vahyedileni oku. Namazı da kıl. Çünkü namaz, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar. Elbette ki Allah’ın anılması daha büyüktür. Allah neler yaptığınızı biliyor.”

Ahzap suresi, âyet 33 : “Evlerinizde oturun. İlk cahiliye yürüyüşü gibi kendinizi teşhir ederek yürümeyin. Namazı kılın, zekatı verin, Allah`a ve Rasülüne itaaat edin. Allah sizden kiri-lekeyi gidermek istiyor ey ehli beyt, sizi tam bir biçimde temizlemek istiyor.”

Görüldüğü gibi namazın niçin farz edildiği, niçin namaz kılmamız lazım geldiği ve namazın ne işe yaradığı bu âyetlerden açıkça anlaşılıyor. Yani bizim eksiklerimizi tamamlayacak olan namazmış, bizim manevi dertlerimizin ilacı namazmış, manevi temizliğimizin sabunu, deterjanı, namazmış. Ve de manevi gelişmemizi sağlayan gıda da namazmış.

Namazın kazası niçin olmaz ?

Âyeti celilerden anlıyoruz ki, insanın bu ilaç ve gıdaya Müslümanlığa adım attığından itibaren gereksinimi vardır. Nasıl ki, maddi hayatlarında büyüme ve gelişme çağlarında yeterli, dengeli beslenmeyi yapamayanlar hastalıklı, cılız, güçsüz olurlar, manevi gıda ve ilaçlarını düzenli almayanlar da manevi açıdan sağlıksız olurlar. Yani, cahil, zalim, cimri, şehvet perest, nankör, aciz, hırslı, huysuz zayıf, egoist, tembel, vahşi, sadist ve diğer tüm kötü huyların sahibi olurlar.

Öyleyse maddi bedenin gelişmesi için günde üç öğün yemek yeniyorsa, manevi varlığın da gelişmesi için üç vakit namaz kılınması gerekiyor. Bu manevi gıda (Namaz) öğün/vakitlerinde alınmazsa/kılınmazsa insan sağlıksız olur.

İşte gıdasını zamanında düzenli almamış, hastalıklara karmış bir insana, yıllar sonra, vaktinde yemediği güçlü besinleri toptan yedirmek, üç öğün yerine mesela otuz üç öğün yemek yedirmek o insanı güçlü ve sağlıklı bir insan yapmıyorsa ve vaktinde almadığı ilaçlar yıllar sonra topluca kullanıldığında tedavi etmiyorsa, vaktinde mazeretsiz, keyfi olarak kılınmamış namazlar da daha sonra toptan kılınmasıyla insanın geçmişini temizlemez sağlıklı bir duruma getirmez.

Keyfi olarak vakitlerinde kılınmamış namazların kazası olmaz, cezası olur. Onun için tevbe edilmesi gerekir. Allah’tan afv ve mağfiret dilenmesi icap eder.

Kılınmamış namazları Allah’a ödenmemiş bir borç kabul edip sonra da topluca kılıverip, ‘ben namazlarımı kaza ettim, namaz borcum yok’ gibi ödeşme mantığı, namazın farz oluş gayesine terstir, namaz esprisine aykırıdır.

Namaz vaktinde kılınırsa hedefini bulur, gayesine ulaşır. İnsanı temizler, geliştirir, olgunlaştırır .

Bu açıklamalarımız yanlış anlaşılmamalı ve çarpıtılmamalıdır. İnsan çetele tutmadan, boş olduğu zamanlarda Allah’ın rızasını kazanmak ve onu memnun kılmak için (Borç alış verişi, ödeşme olmadan.) bol bol nafile namaz kılmalıdır. Vaktinde kılmadığı namazlar için ise Allah’a çok çok tevbe etmelidir.

Bakara suresi, âyet 275 : “O ribayı yiyenler, şeytanın bir dokunuşuyla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu böyledir, çünkü onlar, ”alış-veriş de riba gibidir” demişlerdir. Oysa ki Allah, alış-verişi helal, ribayı haram kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah’a kalmıştır. Kim ki yeniden dönerse, işte o dönenler ateşin dostlarıdır. Sürekli kalacaklardır orada.” (Hakkı Yılmaz) http://www.istekuran.net/?p=89

posted in NAMAZ | 5 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZLARIN FARZLARI

KUR’AN’DA ZORUNLU NAMAZLAR:

2Bakara suresi/110-Namazı kılın ve zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür.

14İbrahim suresi/31-İnanan kullarıma söyle, namazı kılsınlar, hiçbir alışveriş ve dostluğun bulunmadığı bir gün gelmeden önce kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda gizlice ve açıktan harcasınlar.

24Nur suresi/56-Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Resûle itaat edin ki size merhamet edilsin.

98Beyyine suresi/5-Hâlbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.

 

 

HADİSLERDE FARZ NAMAZLA YETİNMEK

76-Sehl İbnu Ebî Ümâme’nin anlattığına göre, Sehl ve babası beraberce Hz. Enes’in yanına girerler. Enes’i yolcu namazı kılıyormuşcasına çok hafif bir namaz kılıyor bulurlar. Selam verip namazdan çıkınca: “Allah sana mağfiret buyursun bu kıldığın namaz farz mı yoksa nafile miydi? dedik. “Farz namazdı. Bu (eksiksiz). Hz. Peygamber’in  namaz tarzıdır. Bilerek hiç bir değişiklik de yapmadım” dedi ve ilave etti: Resûlullah buyurdu ki: Kendinize zorluk çıkarmayın, zorluğa uğrarsınız. Zira (geçmişte) bir kavim (bir kısım zahmetli işlere azmederek) kendisini zora attı. Allah da zorluklarını artırdı. Manastır ve kiliselerdekiler bunların kalıntısıdır. “Onlar, üzerlerine, bizim farz kılmadığımız, fakat, güya Allah’ın rızasını kazanmak için kendilerinin koydukları ruhbaniyete bile gereği gibi riâyet etmediler” (Hadîd, 27). Ebu Dâvud, Edeb 52, (4904). (49)

 

NAMAZLARIN SÜNNETLERİ VE SÜNNET OLMAK

Akşam ve sabahın sünnetlerini peygamber Kur’an’dan çıkarmıştır:

798-Hz. Peygamber: “Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra dahi tesbih et”(Tur, 49)ayetinde geçen “yıldızların batışından sonra” kılınacak namazın (idbâre’ssücud), sabahın farzından önce kılınan iki rekat; (Kâf suresinde geçen) edbâre’ssücud ile de akşamın farzından sonra kılınan iki rek’at olduğunu söylemiştir.” [Tirmizî, Tefsir, Tûr, (3271).]

 

**************o*****************

 

 

SÜNNET NAMAZI DİYE BİR NAMAZ PEYGAMBER KAYNAKLI OLMADIĞI GİBİ, SÜNNET OLMAK DA BİR GELENEKTİR

“Aslında dikkat ederseniz o yazılarımda Peygamber’in herhangi bir namaz için, “Bu farzdır, bu da sünnettir” demediğini, bu farz – sünnet bölümlemelerinin zamanla gelişen fıkıhçıların ortaya çıkardıkları terimler olduğunu söylemiştim.


(SÜNNET OLMAK) Köklü bir gelenekti: Evet Ali de, Ebubekir de, Ömer de, Ebucehil de, Ebusüfyan da hep sünnetliydiler. Sünnet olmayı Hz. Muhammed getirmiş değildir. Sünnet olma, Araplara Hz. İbrahim dininden kalma bir uygulamadır. Araplar sünnet olurlardı. Hele Kureyş içinde sünnet olmayan biri yoktu. Peygamber’in kendisi de sünnet olmuştur, sahabileri de… İslam olduktan sonra değil, İslam olmadan önce, çocukluklarında sünnet olmuşlardı. Çünkü sünnet onların köklü dini geleneklerindendi.

Ama 40-50 yaşından sonra Müslüman olan bir kişiyi ille de sünnet ettirmek şartı yoktur. Kur’ân’ın hiçbir yerinde böyle bir emir mevcut değildir. Allah insanın kalıbına değil, gönlüne baktığını, dinin gönüldeki takva olduğunu vurgulamıştır. Artık sünnet asırlardan beri İslâm’ın bir simgesi haline gelmiştir. Bu konuda tüm İslam âleminde bir icma (konsensüs) oluşmuştur.

Sünnet olmadan Müslüman olunmaz diye bir hüküm yoktur. Yahudiler de sünnetlidir. Hz. İsa da sünnetliydi. Hıristiyanlığın başında sünnet, dini gereklerdenken Pavlos, sünnet operasyonunun, Anadolu’da ve Avrupa’da müşriklerin zorlandıklarını, bu operasyonun Hıristiyanlığın yayılması önünde büyük engel oluşturduğunu görünce sünnetin gerekliliğini kaldırmış, bu yüzden Barnaba ile arası açılmıştı. Sünnet zorunluluğunun kaldırılmasıyla Hıristiyanlık Avrupa’da yayılmaya başlamıştır.” (Süleyman Ateş-Vatan Gazetesi-1/8/2003)

 

SÜNNETİ KILMAYANA ŞEFAAT EDİLMEZ Mİ? “Farz olan namazlar sadece 17 rekâttır. Ama farz namazlara sünnetler eklenerek 40’a çıkarılmıştır. Aslında bu hesaplamalar kesin değildir. Çünkü Hz. Peygamber, sünnetleri muntazam kılmamış, kimini çoğu kez, kimini çok nadir kılmıştır.

    Çoğu kez kıldıklarını da genellikle 2’şer rekât olarak kılmıştır. Fakat zamanla dine eklemeler yapıldığı bilinen bir gerçektir. Sünnetleri kılma zorunluluğu yoktur. Sadece farzlar kılınmakla Allah’a karşı görev yerine getirilmiş olur. “Sünnet kılmayan kimse, Peygamber’in şefaatinden mahrum kalır” diye bir söz dolaşır ortalıkta. Bu doğru değildir. Allah, emirlerini yerine getiren insandan memnun ve razı olur.

Allah’ın razı olduğu kimsenin, zaten bilinen anlamda şefaate ihtiyacı olmaz. Çünkü şefaat tamamen Allah’a aittir (ayet). Farzları kılan kimse, Peygamber’e inanmasa, onu küçümsese farzı kılar mı? Namaz kılar mı? Peygamber’i önemsemeyen insan, onun peygamberliğini de kabul etmez ve zaten namaz da kılmaz. Namaz kılan insan, Peygamber’i kabul ediyor ve onun tebliğlerini uyguluyor. Öyle bir insan neden Peygamber’in şefaatinden mahrum kalsın?

    Hem kim söylemiş sünneti kılmayan, Peygamber’in şefaatinden mahrum kalır diye? Allah mı söyledi? Hayır. Peygamber mi, “Sünnet namazları kılmayıp sadece farzı kılan benim şefaatimden mahrum kalır” dedi? Hayır, vallahi hayır. Öyle ise bu sözün ne değeri var? İnsanların kendi zanlan din olur mu?” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi-17/10/2003)

“Hiç sünnet kılmayıp sadece farzı kılmak da yeterlidir. Sünnet kılmamak günah değildir.

Devamlı sünnet kılmamak, Peygamber’i küçümseme anlamına geliyorsa bu çok tehlikelidir. Böyle bir kasıt olmadan iş çokluğu, yorgunluk sebebiyle sünnet kılmamakta bir sakınca yoktur…

Peygamberimiz cemaatle kıldıkları namazlardan ayrı olarak da çeşitli zamanlarda namaz kılmışlardır. Ama kendisi kıldığı namazları, farz, nafile gibi derecelere ayırmış değildir. Zaten “farza, yahut nafileye niyet ettim” şeklinde bir niyet yaparak da namaz kılmamış, o sadece Allah’a yaklaşmak, O’nun rızasını kazanmak için cemaatle ve yalnız olarak namaz kılmıştır. Onun kendi başına kıldığı namazlara sonradan sünnet ve nafile adları verilmiştir. Bu terimlerin, Peygamber döneminde kullanılan terimler olduğu kanaatinde değiliz.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -3/9/2003)

“Sünnet namazlar, Peygamberimizin kendi kendine kıldığı nafile ibadetlerdir. Bunların kılınmasında sevap vardır, kılınmamasında günah yoktur. Sünneti kılmamakla günaha girmiş olmazsınız. Sünneti kılmayanın, Hz. Peygamber’in şefaatinden mahrum kalacağı söylentisi vardır. Bu doğru değildir.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -17/5/2003)

posted in NAMAZ | 14 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZLARIN BİRLEŞTİRİLMESİ VE VAKİTLERİ (CEM’ VE TELFİK)

KUR’AN’A GÖRE NAMAZ / ÜÇ VAKİT NAMAZ:

24Nur suresi/58-Siz ey imana erişenler! Meşru şekilde sahip olduğunuz kimseler, içinizden henüz ergenlik çağına varmamış olanlar, günün şu üç vaktinde, sabah namazından önce, gün ortasında soyunup dinlenmeye çekildiğiniz zaman ve yatsı namazından sonra yanınıza girmeden önce sizden izin istesinler; bu üç vakit mahremiyetinizin korunmasız olabileceği vakitlerdir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmanızda sizin için de, onlar için de bir sakınca yoktur. Allah mesajlarını size işte böyle açıklamaktadır: Çünkü Allah doğru hüküm ve hikmetle buyuran mutlak ve sınırsız bilgi Sahibidir!

17İsra suresi/78-Güneşin doruğu aşmasından gecenin çöküşüne kadar(ki süre içinde) namazı(nı) gereği üzere yerine getir; sabah (namazı) okumasını da (tam bir dikkat ve duyarlık içinde gerçekleştir); çünkü sabah okuması(nda insan) gerçekten de (ulvi olan her şeye) açıktır. 79-Ve gecenin bir vaktinde kalkıp, kendi isteğinle yaptığın ilave bir eylem olarak namaz kıl: ki böylece Rabbin seni belki (ahirette) övgüye değer bir konuma yükseltir.

11Hud suresi/114-Ve gündüzün başında ve sonunda, bir de gecenin erken saatlerinde salatta devamlı ol; çünkü muhakkak ki iyi eylemler kötü eylemleri giderir; (Allah’ı) hatırında tutanlar için bir öğüt, bir hatırlatmadır bu.

2Bakara suresi/238-Namazlarınıza ve namazı en uygun şekilde ifa etmeye dikkat edin; ve Allah’ın huzurunda içten bir bağlılıkla durun.

2Bakara suresi/239-Ama eğer tehlikede iseniz, yürürken ve binek (üzerin)de (namazınızı ifa edin); tekrar güvenliğe kavuşunca Allah’ı anın, çünkü daha önce bilmediklerinizi size öğreten O’dur.

 

HADİSLERDE NAMAZLARI BİRLEŞTİRME(Namazı üç vakte indirgeme)

2918-“Resûlullah korku ve sefer hali olmaksızın öğle ve ikindiyi birleştirerek, akşam ve yatsıyı da birleştirerek kıldı.” [Müslim, Müsâfirîn 49, (705); Muvatta, Kasru’s-Salât 4, (1, 144).]

2912-“Resûlullah yol halinde iken öğle ile ikindiyi birleştirirdi, akşam ile yatsıyı da birleştirdi.” [Buhârî, Taksîru’s-Salât 13.]

2910-“Resûlullah, güneş batıya meyletmeden yola çıkınca, öğle namazını ikindi vaktine te’hir eder, ikindi olunca mola verir, ikisini cemederdi (beraber kılardı). Yola çıkmazdan önce güneş batıya meyletti (öğle vakti) girdi ise, hareketten önce her ikisini de (öğle ve ikindi) kılar sonra yola çıkardı.”

2911-“…Acele yürümek gerekirse öğleyi ikindiye te’hir eder, ikisini birleştirirdi, keza ufuktaki aydınlık kaybolunca da akşamla yatsıyı birleştirirdi.” [Buhârî, Taksîru’s-Salât 16; Müslim, Müsâfirîn 46; Ebû Dâvud, Salât 274; Nesâî, Mevâkît 42]

2397-“Resûlullah hava sıcaksa öğleyi serinleyince kılıyordu, hava serinse ta’cil (edip ilk vaktinde) kılıyordu.” [Nesâî, Mevâkît 4]

2335-“Resûlullah’ın bana öğrettikleri arasında: “Beş vakit namaza devam edin!” emri de vardı. Ben: “Bu beş vakit, benim meşguliyetlerimin bulunduğu anlardır. Bana (bunların yerine geçecek) cami (kapsamlı) bir şey emret, öyle ki onu yaptım mı, benden beş vakit namaz borcunun yerine geçsin!” dedim. Bunun üzerine: “Öyleyse Asreyn’e devam et!” buyurdu. Bu kelime bizim dilimizde yoktu. Bu sebeple: “Asreyn nedir?” diye sordum. “Güneş doğmazdan önceki namazla güneş batmazdan önceki namaz” buyurdu.” Ebu Dâvud, Salât 9, (428).d

Orta namazı vakti: 491-Hz. Ali anlatıyor: “Resûlullah Hendek Savaşı sırasında “Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun, bizim orta namazımıza mâni oldular, güneş batıncaya kadar kılamadık” buyurdu. Buharî, Tefsir, Bakara 2; Müslim, Mesâcid 202-206; Ebu Dâvud 5; Tirmizî, Tefsir, Bakara 2; Nesâi, Salât 14; İbnu Mâce, Salat 6,.

496-Zeyd İbnu Sâbit ve Hz. Aişe: “Orta namazı, öğlen namazıdır” derlerdi. Muvatta, Cemâ’a 27, (1, 139); Tirmizî, Salât 133, (182); Ebu Dâvud, Salât 5, (411).

 

NAMAZLARI BİRLEŞTİRME-HAYRETTİN KARAMAN

“İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: “Nebiyyi Ekrem (s.a.v.) öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı (birlikte) yedi (rek’at) ve sekiz (rek’at) olarak kıldırırdı.” (Tecrid-i Sarih Tercemesi, 11/487, Ank. 1972)

Bu hadîse dayanarak öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı bir arada kılmaya “iki namazı birleştirmek: cemi’ beyne’s salâteyn” denmektedir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Vedâ haccında Arafat’ta öğle ile ikindiyi, Müzdelife’de akşam ile yatsıyı birleştirerek kıldırdığında ittifak vardır. Yılın başka zamanlarında ve başka bölgelerde cemi’ yapılması konusunda müctehidler ihtilâf etmişlerdir.

İbn Ömer, Urve b. Zübeyr (r.a) Said b. El-Müseyyeb, Ömer b. Abdülaziz, Ebu Bekr b. Abdurrahman, Zührî, Ebu Seleme, Medine fakihlerinin hepsi, İmam Malik, İmam Şafiî, İmam Ahmed b. Hanbel gibi zevât, korku, sefer, şiddetli yağmur gibi şer’î özürler bulunduğu takdirde her zaman ve her yerde cemi’ yapmak câizdir, demişlerdir.

Buna mukâbil cem’in var olduğunu savunanlar, ayrıca bu cem’in sadece Hacc mevsimine ve Arat ile Müzdelife’ye mahsus olmadığını, bunun meşakkat halinde her zaman ve her yerde câiz olduğunu söylemekte, bu konuda Rasûlullah’ın (s.a.v.) müteaddit hadîslerini delîl olarak zikretmektedirler. (Geniş bilgi için bkz. Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 11/487-489, Ank. 1972)…

Kendisine farklı iki ictihad nakledilen (meselâ namazları birleştirme konusunda iki farklı ictihad var, birisine göre câiz, diğerine göre değil denilen) mümin, bu bilgiyi alınca, daha önce uyguladığı ictihadı (mezhebi) bırakır da yeni öğrendiği mezhebi uygularsa intikâl ve telfik gerçekleşir. İntikâl: Bir mezhebi toptan veya belli birkaç meselede terkederek diğerine geçmektir. Telfîk ise bir uygulamada, birbirine zıt mezhep hükümlerini bir araya getirmek ve böylece uygulamaktır. Hanefî mezhebinde olan bir mümin, şartları oluştuğunda namazları birleştirerek kılarsa intikâl ve telfik yapmış olur; yani bir namazda vakit bakımından diğer imamlara, meselâ okunacak sûre ve miktar bakımından Hanefîlere uymuş bulunur.

Fıkıh âlimlerinin kahir ekseriyetine göre intikâl ve çoğuna göre telfik câizdir. Şu halde yukarıda geçen hadîse dayanarak ictihad yoluyla veya ilmihal bilgisine dayanarak; taklit ve telfik yoluyla namazları birleştirerek kılmak câizdir. Yolculuk halinde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı; ya öncekinin ya sonrakinin vaktinde (hangisi yolcu için daha uygun ve kolay ise o vakitte) kılınır. Meselâ yola çıkmadan öğle namazının vakti girmiş ise önce öğle, hemen ardından ikindinin farzları kılınır ve yola çıkılır. Öğle namazının vakti girmemiş olursa kılmadan yolculuk başlar, öğle namazının vakti yolda geçer, ikindinin vakti girerse, akşam olmadan, bulunan fırsatta önce öğlenin farzı, ardından da ikindinin farzı kılınır… Bu kılış kazâ değildir, edadır, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetine dayanmaktadır, binekte (meselâ otobüste), vakti kaçırmayacağım diye birçok rüknü (kıbleye dönmeyi, rükû ve sücudu…) terkederek farz kılmak ise sünnette yoktur. Hadîslerden müctehidlerin çıkardığı hükme göre korku, tehlike, şiddetli yağmur ve kar, yürümeyi zorlaştıran çamur, hastalık, hastaya bakma gibi sebepler ve mazeretler bulunduğunda, yolcu olmayanların da namazları, yukarıda açıklandığı şekilde birleştirerek kılmaları câizdir. Ancak namaz vakitli bir ibâdet olduğu için birleştirmenin, mazeretli olması gerekir. Bugün ameliyata giren doktor, bulunduğu yer ve durumda namaz kılması -yukarıda sıralanan sakıncalar ölçüsünde sakınca doğuran- müminler, fırsat bulduklarında namazlarını birleştirerek kılarlar.” (Hayrettin Karaman-Hayatımızdaki İslam- Namazların Cem’i, Telfîk, Enflasyon ve Nemâ BAŞLIĞI)

 

SÜLEYMAN ATEŞ-KUR’AN ANSİKLOPEDİSİ

“İşlerin çok sıkı, toplumsal ilişkilerin yoğun olduğu bu çağda ileri ki çağlarda bugünkünden çok daha ağır ve yoğun şartların doğacağı muhak­kaktır- müslümanlar, zorunlu hallerde namazları cem’edebilirler. Fabrika­da, özellikle Avrupa’da çalışan işçilerimiz, öğle paydosunda öğle ile ikin­diyi; gece vardiyesinde çalışanlar da akşamla yatsıyı takdim veya te’hîr cem’iyle birlikte kılabilirler. Namazı cemâatle kılmak hedeftir. Böylece müslümanlar üç vakitte toplanıp beş namazı cemâatle kılma feyzine ula­şırlar.

Onun için Kur’ân’da, namaz için, insanın en huzurlu olacağı gündüzün uçları ile gece saatleri seçilmiştir. Gündüz ise çalışmaya ayrılmıştır. Müzzemmil Sûresi’nin 1-7. ayetlerinde Hz. Peygamber’e gece kalkıp ibâdet etmesi emrediliyor; gece ibâdetinin daha etkili olduğu belirtiliyor; çünkü gündüzün yapacağı çok işi olduğu vurgulanıyor:” Çünkü gündüz, senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.” Bu demektir ki gündüzün çalışıp çabalama, iş güç zamanı olduğundan, insanın zihni birçok işte dağınık olacağından gece saatleri ibâdete daha uygun görülmüştür.

Sabah namazı dışındaki namazlar için kesin vakitler belirtilmemiştir. Öteki namaz vakitleri, Hz. Peygamber’in uygulamasıyla sabit olmuştur. Kanâatimize göre Hz. Peygamber (s.a.v.), sabah ve akşam namazlarını, ayetlerde belirtilen vakitler içinde kılmış, gece ve gündüzün belli başlı değişim zamanlarında da namaz ve tesbîh ile Rabbini anmıştir. Fakat bu iki vakit dışındaki namazlar için katı çizgiler koymamıştır.

Vakitler arasını birbirinden ayıran kesin çizgiler, sonradan mezhep ihtilâflarından doğmuştur. Hz. Peygamber’in, fakîhlerin, mezheplerine göre kesin çizgilerle belirledikleri vakitlerin dışına hiç çıkmadığı söylenemez. Eğer o, sürekli olarak bu çizgiler içinde namaz kılmış ve bunların dışına çıkmamış olsaydı mezhepler arasında bu kadar görüş ayrılıkları olmazdı. Kimi öğlenin vakti için şöyle, kimi böyle demiş. Kimi ikindinin vakti, eşyanın gölgesi, kendisinin bir katı, kimi iki katı olunca başlar; akşamın vakti şu kadardır veya bu kadardır; yatsının vakti şöyle başlar, böyle başlar demiş; fıkıh kitapları bu ihtilâflarla dolmuştur. Bu ihtilâfların sebebi, Peygamber’in, şu zamanda veya bu zamanda namaz kıldığı hakkındaki çeşitli rivayetlerdir. Eğer bu rivayetler doğru ise şunu gösterir:

Peygamber (s.a.v.), Kur’ân’da belirtilen iki vakit dışındaki gündüz ve gece namazları için kesin vakit belirtmemiş; bazen öğleyi geç, bazen erken kılmış; bazen öğle ile ikindiyi, akşamla yatsıyı birleştirerek edâ etmiş; bazen de zaruret dolayısıyla dört beş vakti birlikte kılmıştır.

Bu hoşgörü, ümmet için ruhsat ve kolaylıktır. Önemli olan, insanın, Rabbıyla bağlantı içinde olmasıdır. Bunun için Kur’ân’ın belirttiği bu genel vakitlerde namaz kılınır. Esas olan, müslümanların çoğunluğunca ittifak edilen beş vakit içinde ve her namazı vaktinde kılmaktır. Ama görev, yolculuk, hava koşulları gibi zorunlu durumlar içinde bulunanlara da ruhsat, kolaylık vardır. Onlar, zevalden, akşama kadar olan zaman içinde öğle ile ikindiyi; güneşin batmasından itibaren tan yeri ağanncaya kadar olan zaman içinde de akşamla yatsıyı birlikte kılabilirler. Buna cem’ (birleştirme) denilir ki hem takdim cem’i, hem de te’hîr cem’i caizdir. Yani henüz vakti girmemiş olan bir namazı kendinden öncekinin vakti içinde onunla birlikte kılmak (takdîm cem’i), yahut bir namazı erteleyip, sonrakinin vakti içinde onunla birlikte kılmak (te’hîr cem’i) caizdir.

Peygamber(s .a.v.)in bazı zamanlarda, özellikle sefer esnasında iki namazı birlikte kıldığına dair hadîsler çoktur. Ashâb-ı kiramdan Abdullah ibn Ömer (r.a.) diyor ki: “Allah’ın Elçisi sefer esnasında acele yürümek gerektiğinde akşamla yatsıyı beraber kılardı, Hz. Enes de şöyle demiştir: “Peygamber (sa.v.) seferde iki namazı beraber kılmak istediği zaman öğleyi erteler, ikindi vakti girince öğle ile ikindiyi birlikte kılardı.”

Abdullah ibn Abbâs da: “Allah’ın Elçisi (s.a.v.), bir korku ve sefer olmadığı halde Medine’de öğle ile ikindiyi birlikte kıldı” demiş, Hz. Peygamber’in neden böyle yaptığını soran kimseye:’Ümmetine güçlük çıkarmak istemediği için böyle yaptı!” yanıtını vermiştir. Bu konuda Buhârî ve Müslim’den ayrı olarak öteki hadîs mecmu’alarında da birçok hadîs mevcuttur.

Prof. Dr. Fazlu’r-Rahman da Bu Konuda Şöyle Diyor:Namaz vakitlerinin aslında üç olduğu hususu, Hz. Peygamber’in, hiçbir sebep olmaksızın, bu dört vakit namazı iki vakit namaz şeklinde birleştirdiğinin rivayet edilmesinden de anlaşılmaktadır. Namazların sayısının başka hiçbir seçeneğe yer bırakmaksızın değişmez bir şekilde beş olarak saptanması, Hz. Peygamber’den sonraki devirde olmuş ve namaz sayısının aslında üç olduğu hususu, namazların sayısının beş olduğu fikrini desteklemek için ortaya atılan hadîs dalgası altında kaybolmuştur.” [İslam, s.50]

Bu Hadîs, sahîh olmasa bile, Peygamberimizin Hendek Olayında dört-beş vakti birlikte kılması; seferlerinde çoğunlukla, hazarda ise bazen iki vakti birleştirmesi, namazların birleştirilerek kılınabileceğini kanıtlar. Böyle olunca zorunluluk dolayısıyla, gece gündüzün, normal bölgelere göre farklı olduğu yerlerde namaz vakitleri takdir ile ve birleştirilerek kıhnabilir. Yani öğle ile ikindi namazları birlikte, akşamla yatsı namazları da birlikte kıhnabilir. Bu namazlar için belli vakit (saat) takdir edilir.

Kutup bölgeleri için de vaktin tayin edileceği aşikârdır. Zira oralarda gündüzün 24 saatten fazla sürmesi, takdir için kaçınılmaz bir özürdür. Böyle yerlerde oturan veya buralara seyahat eden kimseler, takdir edilen vakte göre ibâdet yaparlar. Ancak, bu vakit neye göre takdir adilacektir? Herhalde bu yerlerin sâkinlerinin, kendilerine en yakın beş vakit bulunan bir bölgeye göre ibâdetlerini yapmaları en uygun durumdur. Ona göre namaz kılınır, ona göre oruç tutulur. Bugün radyo ve televizyon, bu meseleyi gayet kolaylaştırmıştır. Tâ Magri b’de, Kahire’de, Yemen’de okunan ezanı evimizde duyuyoruz.” (Süleyman Ateş- Kur’an Ansiklopedisi, Namaz maddesi)

 

DİYANET İLMİHALİ: İKİ NAMAZI BİR VAKİTTE KILMAK (CEM‘)

Âlimler, hac zamanında Arafat’ta öğle ile ikindinin öğle namazının vaktinde birlikte kılınması (cem‘-i takdîm) ve Müzdelife’de akşam ile yatsının yatsı namazının vaktinde birlikte kılınması (cem‘-i te’hîr) konusunda görüş birliği etmişlerdir. Bu iki yer dışında iki namazı cemederek birlikte kılmanın câiz olup olmadığında ve cemetmeyi câiz kılan mazeretlerin neler olduğunda farklı görüşler öne sürmüşlerdir.

Hanefî mezhebinde, hac zamanında Arafat ve Müzdelife’deki cem‘in dışında, iki namazın bir vakitte cemedilmesi câiz görülmez. Bununla birlikte Hanefîler’e göre yolculuk, yağmur gibi cem‘i mubah kılan mazeretlerin bulunması durumunda şöyle bir cem‘ uygulaması mümkündür: Bir namaz (öğle veya akşam), diğer namazın (ikindi veya yatsı) vaktinin girmesine yakın bir zamana kadar geciktirilip, bu namazın kılınmasından sonra diğerinin vaktinin girmesi ve bu namazın da kendi vaktinde kılınması mümkündür. Bu uygulamada, bir namaz hemen diğerinin ardından kılındığı için buna “cem‘ü’l-fiil” ve “cem‘ü’l-muvâsala” denildiği gibi, bir namaz son vaktinde diğeri de ilk vaktinde olmak üzere her namaz kendi vakti içinde kılınmış olacağı için buna “mânevî cem‘” ve “şeklî (sûrî) cem‘” de denilir. Bu şekildeki cem‘, yukarıda tanımı verilen gerçek anlamda bir cem‘ değildir. Çünkü bu uygulamada vakit değil, fiil birleştirilmektedir.

Diğer mezheplerde cem‘, belirli sebep ve şartlarla câiz görülmüştür. Şiî-Ca‘ferî mezhebinde ise, hiçbir mazerete gerek olmaksızın iki namazın bir vakitte cemedilmesi câizdir. Cem‘i kabul edenlere göre, iki namazın cemedilmesini câiz kılan sebepler, ayrıntıdaki görüş ayrılıkları bir tarafa bırakılacak olursa şunlardır: 1. Yolculuk (sefer), 2. Yağmur, çamur, kar, dolu, 3. Hastalık, 4. İhtiyaç ve meşguliyet…

1. Yolculuk. Hanefîler dışındaki çoğunluk âlimler, yolculuğu bir mazeret kabul ederek, yolculukta cem‘ yapılmasını câiz görmüşlerdir. Ancak bazı ayrıntılarda aralarında görüş ayrılığı vardır. Buna göre Mâlikîler, cem‘ yapmanın câiz olabilmesi için yolculuğun yorucu bir yolculuk olmasını şart koşarken, Şâfiîler ve Hanbelîler, yorucu olup olmamasına bakılmaksızın yolculuğun her hâlükârda cem‘ için bir mazeret olduğunu söylerler

2. Yağmur, Kar, Dolu. Yağmur, şiddeti konusundaki görüş ayrılıkları bir tarafa bırakılacak olursa, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinde, yolcu olmayan (mukim) kişiler için bir mazeret kabul edilmiş ve böyle günlerde namazın cem‘i belli şartlarla câiz görülmüştür

Şâfiîler, yerlerin çamurlu olmasını cem‘ yapmayı câiz kılan mazeret kabul etmezken, Hanbelîler bunu bir mazeret saymış, Mâlikîler ise cem‘in câiz olabilmesi için çamurla birlikte zifiri karanlık durumunun bulunmasını şart koşmuşlardır.

Mezheplerin cem‘ konusunda görüş ayrılığına düşme sebepleri üç noktada toplanabilir:

1. Namazların vakitlerini tayin eden hadisler yanında, cem‘ konusunda birbiriyle çelişir gözüken haberlerin bulunması…

2. Arafat ve Müzdelife’de cem‘ yapmanın meşrûluğunda ittifak vardır…

3. Namazların müşterek vakitleri olup olmadığı noktasındaki tartışma da, cem‘ konusundaki görüş ayrılığının önemli bir nedeni olmuştur.

Beş vakit namazın ilk ve son vakitleri, ayrıntıdaki ihtilâflar bir yana, bellidir ve herkes tarafından kabul edilmektedir. Ca‘ferî mezhebinin vakit anlayışı, Ehl-i sünnet’ten farklı olup, olağan durumlarda bile cem‘e imkân veren bir şekildedir. Şiîler genelde cem‘ yaparak namaz kıldıkları için, onların namazı üçe indirdiği zannedilir…

Hanefî mezhebinin görüşü, teorik olarak daha tutarlı ve savunulabilir olmakla birlikte, günümüzde cem‘in yapılmasının namaz kılanlara sağlayacağı birtakım kolaylıklar bulunmaktadır. Cem‘ yapmak sonradan ortaya çıkmış, uydurulmuş bir uygulama değildir. Nitekim Arafat ve Müzdelife’de cem‘ yapılacağını bütün mezhepler söylemektedir. Bunun yanında Hz. Peygamber’in çeşitli zamanlarda ve çeşitli durumlarda iki namazı birleştirerek bir vakitte kıldığı yönünde rivayetler bulunmaktadır. Gerek Arafat ve Müzdelife’deki cem‘in, gerekse öteki rivayetlere göre çeşitli zamanlarda yapılan cem‘in gerekçesi ve hikmeti namaz kılanlara kolaylık sağlanmasıdır. Hz. Peygamber’in, korku ve yolculuk durumu olmaksızın da öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birlikte kıldığına dair rivayetler bulunduğu gibi (Muvatta, I, 144; Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 49), bazı sahâbîlerin de cem‘ yaptığı nakledilmektedir…

Şu kadar ki, namaz vakitlerini fiilî olarak uygulayan ve belirten Hz. Peygamber olduğu gibi, cem‘in meşruiyetini söz ve fiili ile belirten de odur. Sünnetin bir kısmı alınıp bir kısmı atılamayacağına göre, bunların arasını uzlaştırmak gerekir.

Cem‘ Yaparken Dikkat Edilecek Hususlar: Sabah namazı hiçbir şekilde cemedilemez. Cem‘ yalnızca öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı arasında olabilir…

Cem‘-i takdîmde, sırayı gözetmek (tertibe riayet etmek) gerekir. Öğle ile ikindi cem‘ ediliyorsa önce öğle, sonra ikindi kılınmalıdır. Cem‘-i te’hîrde ise sıraya riayet edilmezse Hanbelîler’e göre sahih olur; Şâfiîler’e göre de sahih olmakla birlikte ikinci namaz kazâ olarak kılınmış olur. (TÜRKİYE DİYANET VAKFI İlmihali-Namazların Cem’i)

 

 

DİYANET: “NAMAZLARIN CEM’İ (BİRLEŞTİRİLEREK KILINMASI)

Belirli şartlari taşiyan her Müslüman’a günde beş vakit namaz farzdir. Her namaz kendi vakti içinde edâ edilmek üzere farz kilinmiºtir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de : “Namaz, müminler üzerine belli vakitlerde edâ edilmek üzere farz kılınmıştır” (Nisa Suresi, ayet 103) buyurulmaktadır. Bu itibarla normal şartlar içinde her namazın vaktinde kılınması gerekir.

Hanefi mezhebine göre hac mevsiminde arefe günü Arafat ve Müzdelife’nin dışında hiçbir yerde namazların birleştirilerek kılınması caiz değildir.

Bununla birlikte, Hz. Peygamber’in sahih hadisleri ve uygulamaları dikkate alındığında, yolculuk, hastalık, doktorun ameliyatta bulunması gibi zorunluluk hallerinde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazları duruma göre takdim veya tehir edilerek birlikte kılınabilir. Birleştirilerek kılındığında, iki namaz arasındaki sünnet namazlar terk edilir; her bir farz için ayrı kamet getirilir.” (Diyanet Fetvaları)

 

 

SÜLEYMAN ATEŞ: KUR’AN-I KERİM (NAMAZI) ÜÇ VAKİT BELİRLEMİŞTİR! “Kur’ân-ı Kerîm, namaz için üç vakit belirlemiştir. Bunlar, gündüzün iki ucuyla, gecenin gündüze yakın bir kesimidir. İsrâ 78-79’uncu ayetlerde Hz. Peygamber’e, güneşin sarkmasından, gecenin alacakaranlığına değin ve bir de tan yeri ağarırken namaz kılması emrediliyor.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -13/6/2003)

 

 

(ÜÇ VAKİT NAMAZ- FARZ SÜNNET AYRIMI) PEYGAMBER, NAMAZI ALLAH RIZASI İÇİN KILMIŞTIR

“Kur’ân’da açık olarak anılan namaz vakitleri 3’tür. Gündüzün iki ucu. Birinci ucu, sabah vaktidir, ikinci ucu ise başlangıç ve sonu belirtilmiş olan biraz geniş bir vakittir. O da güneşin batmasından, alacakaranlığa kadar olan zamandır. Bu ikisi ayrı zaman değil, bir vaktin iki sınırıdır. Güneşin batmasından itibaren alacakaranlığa kadar olan zaman, akşam namazının vaktidir. 3’ncü vakit ise gece aralığında olan vakittir. Ancak Peygamberimiz, güneşin batmasından alacakaranlığa kadar olan vakitte iki namaz kıldırmıştır. Bunların birincisine akşam, ikincisine yatsı namazı denmiştir. Gece aralarında kılınan namazın adı da teheccüddür. Bu da farzdır.

Kur’ân’da belirtilen bu 3 vakte Peygamberimiz, 2 vakit daha eklemiştir. Öğle ve ikindi. Peygamberimiz bu namazları cemaatle kıldırdıktan için bu namazlara farz denmiştir. Aslında Hz. Peygamber herhangi bir namaz için farz veya sünnet ayırımı yapmamış, Allah rızası için namaz kılmıştır.

Daha sonra gelişmeye başlayan fıkıh (ibadet ve hukuk) bilimi uzmanları, Hz. Peygamber’in, sürekli olarak cemaatle kıldırdığı namazlara farz, kendi başına kıldığı namazlara nafile veya sünnet demişlerdir. Ama bu bölümleme veya tasnif, Peygamber’e ait değil, uzmanlara aittir. Kur’ân’da namaz vakti olarak 3 vakit anılmıştır ama “Bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl” (Tâhâ: 14) emri geneldir. Bir vakitle sınırlı değildir. Peygamberimiz de ayetle belirlenen vakitler dışında öğle ve ikindide de cemaatini toplayıp namaz kıldırmıştir. Kur’ân’a göre 3 vakit namaz kılan da Allah’ın emrini yerine getirmiş fakat Peygamberimizin ve o zamandan bu zamana İslâm ümmetinin icmaını terk etmiş olur ki bu da bir vebaldir. Fakat yine de o, böyle yapmakla İslâm dışına çıkmış veya günahkâr olmaz. Sadece kendi içtihadına uymuş olur. Bu bir yorumdur, samimi kanaatiyle bu yoruma inanmış ise günahkâr olmaz. Çünkü İslâm tarihinde bu görüşte olan kimseler de vardır. Mesela Haricîler, sadece sabah ve akşam namazlarının farz olduğunu söylemişlerdir.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -5/11/2003)

NAMAZLARIN BİRLEŞTİRİLMESİ-Bayındır

Öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsının birlikte kılınabileceğine dair ha­dis-i şerifler vardır. Kur’an-ı Kerim’de de buna engel bir hüküm yoktur. Ayetler öğle ile ikindi vaktini birbirinden, kesin çizgilerle ayırmamaktadır.


فَاصْبِرْ
عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ

“Onlar ne derlerse desinler sen katlan. Güneş doğmadan önce de batmadan önce de her şeyin en güzelini yapan Rabbine ibadet et.” ( Kaf 50/ 39)

Güneş doğmadan önce sabah namazı, batmadan önce de öğle ve ikindi na­mazları kılınır.

فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ. وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُون

“Akşama girdiğiniz vakit ve sabaha erdiğiniz vakit Allah’a ibadet edin.Göklerde ve yerde yaptığı her şeyi en güzel yapmak ona hastır.Günün so­nunda ve öğleye erdiğinizde ona ibadet edin.” (Rum 30/ 17-18)

Ayetlerde akşam ile yatsı vaktini ayıran açık ifadeler de yoktur.

فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا وَمِنْ آنَاء اللَّيْلِ فَسَبِّحْ وَأَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضَى

“Onlar ne derlerse desinler sen katlan; gece saatlerinin bir kısmında ve gündüzün uçlarında her şeyi en güzel yapan Rabbine ibadet et, böylece hoşnut olabilirsin.” (Taha 20/130)

“Akşama girerken ve sabaha kavuşurken Allah’a ibadet et.” (Rum 30/17)


أَقِمِ
الصَّلاَةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا

“Güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına kadar namaz kıl; sabah vakti de namaz kıl, zira sabah namazına melekler şahit olur.” (İsra 17/78)

Şu ayet, günde en az beş vakit namaz kılınması gerektiğini açıkça ifade etmektedir:


وَأَقِمِ
الصَّلاَةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِّنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّـيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِين

“Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt kabul edenler için bir öğüttür.” (Hud 11/114)

Arap dilinde gündüz, güneşin doğuşu ile batışı arasındaki vakittir. İsra 17/78’de gündüzün birinci ucunun güneşin tepe noktasından batıya kayması, Kaf 50/ 39’da ikinci ucunun güneşin batmasından önceki vakit olduğu açıklanmıştır. Gecenin gündüze yakın zamanları ise en az üç zamandır. Çünkü Arapça’da çoğul kelime en az üçü gösterir. Bu vakitler, güneşin doğmasından önceki vakit ile batmasından sonraki vakittir. Taha 20/130’da, güneşin doğmasından önceki vakit, Rum 30/ 17’de akşama erdiğimiz vakit zikredilmiştir. Peygamberimizin uygulamasında güneşin batmasından sonra kılınan akşam namazı ile batı ufkundaki beyazlığın kaybolmasından sonra kılınan yatsı namazı olmak üzere iki vakit akşam üzeri kılınan namaz olarak açıklanmıştır. Böylece bu son âyet, beş vakit namazı göstermiş olmaktadır.

Şu âyet de namazların en az beş olması gerektiğini gösterir:


حَافِظُواْ
عَلَى الصَّلَوَاتِ والصَّلاَةِ الْوُسْطَى وَقُومُواْ لِلّهِ قَانِتِينَ

“Namazlara ve orta namaza özen gösterin; Allah’ın huzurunda saygıyla durun.” (Bakara 2/238)

Namazlar diye tercüme edilen “salavât” “salat”ın çoğuludur. Arapça’da çoğullar en az üç şeyi gösterdiğinden savât, en üç namaz demek olur. Bir de orta namaz emredildiği için üçten sonra ortası olan ilk sayı beştir. Bu sebeple namazların en az beş vakit olması, bu âyetin de gereğidir. İbn Abbas radiyellahu anh’in bildirdiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem namaz vakitleri konusunda şöyle buyurmuştur:

“Cebrail Kâbe’nin yanında bana iki kere imamlık yaptı. Birin­cisinde öğle namazını, gölgeler bir ayakkabı kayışı kadar iken kıldırdı. Sonra her şeyin kendi gölgesi kadar olduğu za­man ikindiyi kıldırdı. Güneşin battığı ve oruçlunun iftar ettiği saatte akşam namazını kıldırdı. Şafağın kaybolduğu saatte de yatsıyı kıl­dırdı. Sabah namazını da tan yerinin ağardığı, oruç tutana yeme­nin içmenin ya­sak olduğu saatte kıldırdı.

Cebrail ikinci kez imamlık yaptığında öğle namazını, dünki ikindi vaktinde, her şeyin gölgesinin kendi boyu kadar olduğu vakitte kıldırdı. İkindiyi, her şeyin gölgesi kendinin iki katı ol­duğu vakitte kıldırdı. Sonra akşam namazını ilk günkü vaktinde kıldırdı. Son yatsı namazını gecenin üçte biri geçtikten sonra kıl­dırdı. Sabah namazını da ortalık aydınlandığı sırada kıldırdı. Sonra Cebrail bana döndü ve dedi ki, «Ya Muhammed, bu senden önceki peygamberlerin ibadet vaktidir. İbadet vakti bu iki vaktin arasıdır.[1]”


I- NAMAZLARI BİRLEŞTİRME İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

A- Yolculukta Birleştirme

Enes b. Malik radiyellahu anh, Resulullah sallallahualeyhi ve sellem’in öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı yolculukta birleş­tirdiğini söylemiştir.[2]

Ebu Tufeyl diyor ki; Muaz b. Cebel radiyellahu anh şöyle dedi: “Tebuk sava­şında Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile bir­likte çıktık. Öğle ile ikindiyi bir, akşam ile yatsıyı da bir kılardı. «Neden böyle yaptı?» dedim. Dedi ki; «Ümmetini sıkıntıya sok­mak istemedi.»[3]“

İbni Abbas (RA) dedi ki; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yolculuk halinde iken öğle ile ikindiyi birleştirirdi. Akşamla yatsıyı da birleştirirdi”[4].

Abdullah b. Abbas dedi ki; Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem yaptığı bir yolculukta, Tebuk savaşında namazı birleştirmiştir. Öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı bir kılmıştır.

Hadisin ravisi Saîd b. Cübeyr diyor ki, İbni Abbas’a, “Onu buna zorlayan neydi ?” diye sordum. Dedi ki: “Ümmetini sı­kıntıya sokmamak istedi.”[5]

a – Cem-i takdim ve cem-i te’hir
Cem-i takdim, öğle ile ikindinin öğle namazı vaktinde, akşam ile yatsının akşam namazı vaktinde; cem-i tehir de öğle ile ikindinin ikindi namazı vak­tinde, akşam ile yatsının da yatsı namazı vaktinde kılınmasıdır.

Küreyb, İbni Abbas radiyellahumâ’dan şunu rivayet ediyor: «Size Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’ın seferdeki nama­zından bahsedeyim mi?» dedi, «Elbette» dedik. Şunu anlattı: «Konak yerinde iken güneş batıya kayar (öğlen vakti girer) ise binmeden öğle ile ikindiyi birleştirirdi. Konak yerinde iken güneş batıya kaymamışsa ikindiye kadar yürür, iner, öğle ile ikindiyi bir­leştirirdi. Konak yerinde iken güneş batarsa akşam ile yatsıyı bir­leştirirdi. Güneş batmamışsa biner, yatsı oluncaya kadar yürür ve iner ikisini birleştirirdi.»[6]

Muaz b. Cebel (RA)’dan şu rivayet edilmiştir: Pey­gamber sallallahu aleyhi ve sellem, Tebuk savaşında güneşin kay­masından önce hareket ederse öğleyi birleş­tirmek için ikindiye kadar geciktirir, ikisini birlikte kılardı. Güneşin kaymasın­dan sonra hareket ederse öğle ile ikindiyi birlikte kılar, sonra yola devam ederdi. Akşam namazından önce yola çıkarsa akşamı yatsıyla birlikte kılmak için gecikti­rirdi. Akşam namazından sonra yola çıkacak olursa yatsıyı öne alır akşamla bir­likte kılardı.[7]

Aişe (R.Anha); Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yolculuk sıra­sında öğleyi geciktirip ikindiyi öne aldığını, akşamı öne alıp yat­sıyı geciktirdiğini söylemiştir.[8]

b- Öğle ile ikindinin birleştirilmesi
Enes b. Malik radiyellahu anh dedi ki: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sel­lem güneşin batıya kaymasından önce yola çıkarsa öğleyi ikindi vaktine erteler, sonra iner ikisini birlikte kılardı. Yola çıkmadan güneş kayarsa öğleyi kılar, sonra binerdi.”[9]

Ebu Kılâbe, İbni Abbas’ın şöyle dediğini rivayet edi­yor: «Peygamber sal­lallahu aleyhi ve sellem bir yerde konaklar ve orası hoşuna gi­derse öğleyi gecikti­rerek ikindiyle birleştirirdi. Yürürde konak yeri bulamazsa konak yerine gelin­ceye kadar öğleyi geciktirir öğle ile ikindiyi birleştirirdi.»[10]

c – Akşam ile yatsının birleştirilmesi
Cabir b. Abdullah radiyellahu anhuma dedi ki: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem güneş battığı sırada Mekke’den çıktı. Serif’e gelinceye kadar namaz kılmadı. [11] Orası Mekke’ye 10 mil me­safededir.”[12]

Ondan ikinci bir nakil de şöyledir: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Serif’de iken güneş battı. Mekke’ye gelinceye kadar namaz kılmadı.”[13].

Ömer b. Ali babasından, O da dedesinden şunu rivayet etmiştir: «Ali ra­diyellahu anh güneş batıp ortalık kararıncaya kadar yürürdü; sonra iner akşam namazını kılar, arkasından da yatsıyı kılardı. Sonra da “Ben Resulullah sallal­lahu aleyhi ve sel­lem’in bu şekilde yaptığını gördüm” derdi.»[14]

Nafi’, İbni Ömer radiyellahu anhümânın akşam ile yatsıyı şa­fak kayboldu­ğunda birleştirdiğini ve şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: «Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem yolculukta acelesi ol­duğu zaman akşamla yatsıyı birleştirirdi.»[15]

İsmail b. Abdurrahman dedi ki: «İbni Ömer’e Hıma­’ya kadar arkadaşlık et­tim. Güneş batınca ona namazı hatırlatmaktan çekindim. Ufuktaki beyazlık ve yatsının alaca karanlığı kaybolunca konak­ladı, akşamı üç rekat kıldırdı Sonra da iki rekat kıldırdı[16]. Sonra dedi ki: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in böyle yaptığını gör­düm.”»[17]

Nafi’den gelen bir rivayet şöyledir: «İbni Ömer radiyallahu anhümâdan Sa­fiyye’nin imdadına yetişmesi istendi. O da hemen o akşam üç günlük yola çıktı. Akşama kadar yürüdü. “Namaz!” dedim, dönüp bakmadı, yürüdü. Karanlık çö­künceye kadar de­vam etti. Salim veya bir başkası “Akşam oldu! Namaz!” dedi. Dedi ki: “ Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yolculukta acele gitmesi ge­rektiğinde bu iki namazı birleştirirdi. Ben de bir­leştirmek istiyorum. Yürüyün!” şafak kayboluncaya kadar yü­rüdü, sonra ikisini birleştirdi.»[18]

Nafi dedi ki: «İbni Ömer iki namazı bir kere birleştir­miştir. Eşi Ebu Ubeyd kızı Safiyye’nin hasta olduğu haberi geldi. İkindiyi kıldıktan sonra ağırlıklarını almadan yola çıktı. Akşam namazı vakti oluncaya kadar süratle yürüdü. Arka­daşlarından birisi “Namaz!” dedi. Ona cevap vermedi. Sonra bir başkası dedi. Ona da cevap vermedi. Üçüncü biri konuşunca “Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüm. Yolculukta acelesi olduğu zaman iki namazı bir­leştirmek için bu namazı geciktirirdi. dedi.” [19].

Ebû Zübeyr dedi ki: «Cabir’e Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem akşam ile yatsıyı birleştirmiş midir diye sordum “Evet” dedi. “Beni Musta­lik[20] savaşı sı­rasında yaptı.»

Amr b. Şuayb babasından dedesinin şöyle dediğini ri­vayet etmiştir: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Beni Mustalik savaşında iki namazı bir­leştirmiştir.” [21]

Abdullah b. Mes’ud radiyellahu anh şöyle dedi: “Cem’de[22] kıldığı bir yana, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemi görmedim ki, bir namazı vaktinde kıl­masın. Cem’de akşamla yatsıyı, birleştirmişti. Ertesi gü­nün sabah namazını da vaktinden önce kılmıştı.”[23].

d – Ezan ikamet ve arada kılınan nafile namaz
Abdurrahman b. Zeyd diyor ki; «Abdullah b. Mes’ud’la birlikte Mekke’ye çık­tık. Sonra Cem’e geldik. Herbiri için bir ezan ve ikamet ile iki namaz kıldırdı. Akşam yemeği ikisinin arasında yendi. Sabah nama­zını tanyeri ağardığı an kıl­dırdı. Biri tanyeri ağardı, diğeri de ağarmadı diyordu. Sonra şöyle dedi; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki bu iki namaz, akşamla yatsı, burada vakitlerinin dışına çıkarılmıştır. Yatsının son vakti girmeden insanlar Cem’e ulaşmaz. Sa­bah namazı da bu saattedir. Ortalık aydınlanıncaya kadar vakfe yaptı. Sonra dedi ki; Emir’ül-müminîn şimdi yola çıksaydı sünnete uymuş olurdu. ”»[24]

Abdullah b. Malik dedi ki, Cem’de İbn Ömer ile birlikte namaz kıldım. İka­met getirdi, akşam namazını üç rekat kıldı, sonra yatsı namazını bir tek ikemetle iki rekat kıldı[25].

Saîd b. Cübeyr ve Abdullah b. Malik dediler ki, Akşam ve yatsıyı, İbn Ömer ile Müzdelife’de bir tek ikametle kıldık[26].

Said b. Cübeyr dedi ki, İbn-i Ömer ile birlikte aşağı indik. Cem’e varınca bize akşam ve yatsıyı bir ikametle üç ve iki (rekat) kıldırdı. Geriye dönünce dedi ki, «Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem bu yerde bize böyle namaz kıldırdı.»[27]

İbni Ömer (R.Anhüma): Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Müzdeli­fe’de akşam ile yatsıyı birleştirdiğini, bir tek ikametle akşamı üç rek’at, yatsıyı iki rek’at kıldığını haber verdi[28].

Abdullah b. Ömer radiyellahu anhüma şöyle dedi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Müzdelife’de ak­şam ile yatsıyı her biri için bir ikamet alarak bir­leştirdi. İkisinin arasında da bunlardan biri­nin arkasında başka namaz kılmadı.[29]

Küreyb, Üsame b. Zeyd (R.Anhüma)’dan şunu işitmiştir: Peygamber sallal­lahu aleyhi ve sellem Arafât’tan hareket etti, Şi’b’e geldi. İdrarını yaptı, yıkandı ama abdest almadı. Ona “Namaz!” dedim. “Namaz ileride” buyurdu. Müz­delife­’ye gelince güzelce abdest aldı, sonra kamet getiril­di ve akşam namazını kıldırdı. Sonra herkes olduğu yere devesini ya­tırdı. Sonra ikamet alındı ve namaz kıl­dırdı. İkisi arasında namaz kılmadı[30].

B- Yolculuk Dışında Birleştirme
İbni Abbas (R.Anhüma) şöyle dedi: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem öğle ile ikindiyi ve akşamla yatsıyı birleş­tirdi. Ne korku vardı, ne yolculuk.[31]“

İbni Abbas (R.Anhüma) şöyle dedi: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de öğle ile ikindiyi birlikte kıldırdı. Ne korku vardı, ne yolculuk.”

Hadisin ravilerinden Ebu’z-Zubeyr dedi ki, Saîd b. Cubeyr’e, ”O bunu niye yaptı?” diye sordum. Dedi ki; İbni Abbas’a senin bana sorduğun gibi sordum, şöye dedi; «İstedi ki, ümmetinden kimseye sıkıntı vermesin.»[32]

İbni Abbas şöyle dedi: «Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de öğle ile ikindiyi akşamla yatsıyı birleş­tirdi. Ne korku vardı, ne yağmur.»

(Hadis ravilerinden Veki’i şu ilavede bulunmuştur) İbni Abbas’a dedim ki; “Bunu niye yaptı?” Şöyle dedi: «Ümmetini sıkıntıya sokmamak için.»

Ebû Muaviye’nin rivayetinde de şu vardır: İbni Abbas’a dendi ki, “Bununla maksadı neydi?“ Şöyle dedi: “İstedi ki, ümmetini sıkıntıya sokmasın.”[33]

Amr, Cabir b. Zeyd’in İbni Abbas’tan şöyle bir rivayette bulunduğunu söyle­miştir : “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte sekiz rek’at bir arada, yedi rek’at bir arada kıl­dım.”

Dedim ki; “Ebu’ş-Şa’sa! herhalde öğleyi geciktirdi ikindiyi öne aldı. Akşamı geciktirdi yatsıyı öne aldı.” O, «Bende öyle zannediyorum.» dedi.[34]

İbni Abbas (R.Anhüma) şöyle dedi.: «Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de yedi ve sekiz kıldırdı. Öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı» [35]

Akşam ile yatsı birleşince yedi, öğle ile ikindi birleşince sekiz rek’at olur.

Abdullah b. Şakîk diyor ki; Abdullah ibni Abbas bir­gün ikindiden sonra bize konuşma yaptı. Güneş battı, yıldızlar or­taya çıkmaya başladı. İnsanlar ona; «Namaz! Namaz!» diye seslendiler. Benû Temîm’den bir adam geldi, ciddi ve dimdik bir şekilde «Namaz! Namaz!» (dedi.) İbni Abbas dedi ki; «Sünneti bana mı öğretiyorsun be anasız.» Sonra şöyle devam etti: Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirdiğini gördüm.»

Abdullah dedi ki; «Bu benim içimi kemirdi. Ebu Hureyre’ye gittim ve sor­dum; onun sözünü tasdik etti.»[36]

Müslim’in ibni Abbas’tan yaptığı bir diğer rivayet şöyledir:

“Biz Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında iki namazı birleşti­rirdik.”[37]

II- MEZHEBLERİN GÖRÜŞLERİ
İlim adamlarının çoğuna göre, sefer sırasında iki namaz bir arada, bunlardan birinin vaktinde kılınabilir. Bunlar arasında Saîd b. Zeyd, Sa’d, Üsame, Muaz b. Cebel, Ebu Musa, İbn Abbas ve İbn Ömer vardır[38]. Tavus, Mücahid, İkrime, Ma­lik, Sevrî, Şafiî, İshak, Ebu Sevr ve İbn ‘ül-Münzir de böyle demişlerdir.

el-Hasen (el-Basrî), ibn Sîrîn ve Hanefîlere göre namazlar yal­nızca Arefe günü Arafat’ta ve Müzdelife gecesi Müzdelife’de birleştirilebilir. İbn’ül-Kasım’ın Malik’ten rivayeti ve tercihi de böyledir. Onlara göre namaz vakitleri tevatürle sabit olduğu için haber-i vahid ile terk edile­mez[39].

Zahirî mezhebi de Arafat ve Müzdelife dı­şında namazları birleştirmeyi ka­bul etmez. Ca­ferî Mezhebi’ne göre namazlar her zaman birleştirilerek kılınabilir. Hanbelî ve Mâlikî mezhebleri bu iki görüşün orta­sında yer alır.

A- YALNIZ ARAFAT VE MÜZDELİFE’DE BİRLEŞTİRME
Bu Hanefî ve Zahirî Mezheplerinin görüşüdür.

a- Hanefî Mezhebi
Hanefî mezhebine göre yolculukta, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı, bunla­rın birinin vaktinde birleştirilerek kılınamaz Ancak yolcu, birinci namazı vakti­nin sonunda ikinciyi de vaktinin başında kılıp namazları fiilî olarak birleştirebi­lir. Çünkü Buhari ve Müslim, İbn Mes’ud radiyel­lahu anh’ın şu sözünü rivayet etmişlerdir: «Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemi görmedim ki, bir namazı vaktinde kılmasın. Sadece Cem’de [40]akşamla yatsıyı birlikte kıldı. Bir de ertesi günün sabah namazını vaktinden önce kıldı.”[41]

Yani Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem o gün (sabah na­mazını), her zaman kıldığı vakitten önce, ufuk henüz yeni aydın­lanırken (ğales), kılmıştı. Araftta birleştirme meşhur olduğu için, İbn Mes’ûd ona değinmemiş olmalıdır.

Ta’rîs gecesi[42] ile ilgili Müslim’de geçen şu hadis de konunun delilidir: “Uykudayken kusur olmaz. Asıl kusur, bir namazı ikincinin vakti girinceye ka­dar kılmayanın kusurudur.”[43]

Enes’in rivayet ettiği şu hadis yukarıdaki iki hadise zıttır. “Resulüllah sallal­lahu aleyhi ve sellem yolculukta acelesi olduğu zaman öğleyi ikindinin ilk vak­tine erteler ikisini bir kılardı. Ak­şam namazını da şafak kaybolunca kılmak için ertelerdi.”

İbn Ömer’den gelen şu hadise de zıttır. “Resulüllah sal­lallahu aleyhi ve sel­lem, yolculukta acelesi oldu mu akşamla yatsıyı şa­fak kaybolduktan sonra birleş­tirirdi.”

Ravî’nin daha fakih olması ve ihtiyata uygun bulunması sebebiyle İbn Mes­’ud’un hadisi tercih edilir ve çelişkili durumda ona ön­celik tanınır.

Çelişkiyi gidermek için İbn-i Ömer’in rivayet ettiği hadiste geçen şafak, kır­mızı şafak kabul edilir. Çünkü şafak kelimesi hem akşam batı ufkunda bir süre devam eden kırmızılık için hem de onu çevreleyen be­yazlık için kullanılır. Bu da bizim dediğimiz gibi birleştirmenin ta kendisi olur. Yani yolcu vaktin so­nunda iner, o vaktin namazını kılar. İkinci namazı da kendi vaktinin başında kı­lar.

Birleştirme ile ilgili hadislerde bir birine ters şeyler vardır. Onlardan birinde İbni Abbas radiyellahu amhumâ’dan şu rivayet edilir: «Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine-i Münev­vere’de öğle ile ikindiyi ve akşamla yatsıyı bir­leştirdi. Ne korku vardı, ne yağmur.» İbni Abbas’a «Böyle yapmakla neyi kas­detti?» diye soruldu. «Ümmeti sıkıntıya sokulmasın, istedi.» dedi.

Böyle bir durumda birleştirmenin caiz olacağına dair ne bizim ne de öbürle­rinin görüşü vardır. Ya Ta’rîs gecesi hadisi buna açıkça muhalifken durum ne olur?[44]

Hacılar Arafat’ta öğle ile ikindiyi öğle vaktinde kılabilirler. Bunun için bir ezan okunur iki ikamet getirilir. İki farz namaz arasında nafile kılmamak evla­dır. Eğer kılarsa mek­ruh olur ve ikindi için de bir ezan okumak gerekir.

Ebu Hanife’ye göre Arafat’ta namazları birleştirebilmek için her iki namazı da halife veya onun görevlendireceği kişiyle birlikte kılmak ve ih­ramlı olmak gerekir. İmameyn bunu şart koşmaz.

Hacılar akşamla yatsıyı Müzdelife’de, yatsı namazı vaktinde bir ezan ve bir ikametle birleştirirler.[45]

b- Zâhirî Mezhebi
Zahirîlere göre öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsının ortak olduğu bir va­kit yoktur. Arafat ve Müzdelife’deki durum o güne, o geceye ve o iki yere hastır.

Öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı, zaruret olsun olmasın her za­man şu şe­kilde birleştirilebilir: Öğle namazına kendi son vak­tinde başlanır, ikindi vakti girdiği sırada selam verilir. Sonra ikindi ezanı okunur, kamet getirilir ve ikindi kılınır. Akşam na­mazına da kendi son vaktinde başlanır, selam verilir, yatsı vakti de girmiş olur. Sonra ezan okunur kamet getirilir ve yatsı kendi vaktinde kılınır. Böyle yapılınca bütün hadislere uygun davranış sergilenmiş olur.

Namazları birleştirme ile ilgili en sahih hadisi Abdullah ibni Abbas ri­vayet etmiştir. «Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı bir arada kıldırdı. Ne korku vardı ne yolculuk.» İbni Abbas’a bununla maksadı neydi, diye soruldu. Dedi ki: “Ümmetini sıkıntıya sokmak istemedi.”

Bizim anlattığımız şekilde yapılacak birleştirmenin bu hadisle de çeli­şen bir yanı yoktur.[46]

c- Bu mezheplere yapılan eleştiri
Birleştirmeyi caiz görenler yukarıdaki görüşleri şöyle eleştirmektedirler:

1- Bunlar namaz vakitleri ile ilgili haberlerin mütevatir olduğuna bakarak, “Mütevatir haberleri terketmeyiz” diyorlar. Biz de terket­miyoruz, sadece tahsis ediyoruz. Mütevatirin sahih haberle tahsisinin caiz olduğu konusunda icma vardır. Kur’an’ın haber-i vahidle tahsisi­nin caiz olduğunda dahi icma vardır. O zaman sünnet sünnetle rahatlıkla tahsis edilebilir. Bu gayet açıktır.

2- “Hadislerde geçen birleştirmenin anlamı birinci namazın son vaktinde, ikincinin de ilk vaktinde kılınmasıdır.” deniyor. Bu iki yönden yan­lıştır: Evvela Peygamber sallallahu aleyhi ve selle­min iki namazı bunlardan birinin vak­tinde kıldığına dair olan haber açıktır. Enes şöyle demiştir: “O, öğleyi ikindi vak­tine erte­lerdi. Sonra iner, ikisini bir kılardı. Akşam namazını da şafak kaybo­lun­caya kadar geciktirirdi ki, yatsı ile birlikte kılsın.”

O zaman yukarıdaki yorum boşunadır. Sonra birleştirme bir ruhsattır. Onla­rın dedik­leri gibi olsaydı namazları birleştirme, vaktinde kılmaktan daha sıkın­tılı ve daha zor olurdu. Çünkü her bir namazı kendi vaktinde kılmak, birinciden, sa­dece onu kılmaya yetecek bir vakit kalacak şekilde iki vaktin uçlarını, kolla­mak­tan kolaydır. Düşünen herkes bunu anlar.

Birleştirme bu ol­saydı, ikindi ile akşamı, yatsıyla sabahı birleştirmek de caiz olurdu. Ama bunun haram olduğunda ümmet arasında görüş ayrılığı yoktur[47].

B-YOLCULUK, YAĞMUR VS. SEBEPLERLE BİRLEŞTİRME
Bu Şafiî, Malikî ve Hanbelî Mezheplerinin görüşüdür.

a- Şafiî Mezhebi
1- Yolculukta birleştirme
Uzun yolculukta dört rek’atlı farzlar iki rekat olarak kılınabildiği gibi, öğle namazı ikindiyle, akşam da yat­sıyla birleştirilebilir. Tercih edilen görüşe göre namazların kısaltılamayacağı kısa yolculuklarda da birleştirme olabilir. Namazlar birincinin vaktinde birleştirilirse cem-i takdîm, ikincinin vaktinde birleştirilirse cem-i tehir adını alır.

Birinci namazın vaktinde seyir halinde ise cem-i tehir yap­mak, istirahat ha­linde ise cem-i takdim yapmak efdaldir. Her iki­sinin vaktinde de seyir halinde veya istirahat halinde olursa cem-i takdim efdal olur. Yalnız Arafat’ta öğle ile ikindi namazlarını cem’-i takdim olarak, Müzdelife’de de akşam ile yatsı namaz­larını cem’-i tehir olarak kılmak daha faziletlidir.

Bir yolcu, birleştirdiği takdirde, namazını daha iyi kılacaksa mesala cemaatla veya avreti örtülü yahut özrü kesilmiş olarak kı­labilecekse birleştirmesi efdal olur.

2- Yağmur sebebiyle birleştirme
Mukim de olsa, yağmur veya dolu yağıyorsa yahut erimiş kar varsa, eve gi­dip tekrar camiye dönmek zor olacağından, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı ce­m’i takdim olarak kılınabilir. Bunun için cem-i takdimin ilk üç şartıyla birlikte üç şart daha gerekir ki toplam altı şart eder.

(1) Yağmur, birincinin selamından ikincinin ilk tekbirine kadar devam et­melidir.

(2) Öne alınacak namaz cemaatla kılınmalıdır.

(3) Mescid ikametgaha uzak olmalı, mescide gidip gelirken alışılmadık bir şekilde yağ­murdan rahatsızlık duyulmalıdır.

Cuma namazı da öğle namazı gibidir. Yani öğle namazı ile ikindi cem’i tak­dim olarak kılınabil­diği gibi cuma namazı ile ikindi namazı da cem’i takdim ola­rak kılınabilir.

3- Hastalıkta birleştirme
Tercih edilen görüşe göre hasta, nasıl kolayına ge­lirse namazlarını öyle bir­leştirebilir.


4- İhtiyaç halinde birleştirme
Abdullah b. Şakîk diyor ki; Abdullah b. Abbas bir­gün ikindiden sonra bize konuşma yaptı. Güneş battı, yıldızlar or­taya çıkmaya başladı. İnsanlar ona; «Namaz! Namaz!» diye seslendiler. Benû Temîm’den bir adam geldi. Ciddi ve dimdik bir şekilde «Namaz! Namaz!» (dedi.) İbni Abbas dedi ki; «Sünneti bana mı öğretiyorsun be anasız.» Sonra devam etti: Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirdiğini gördüm.»

Abdullah dedi ki; «Bu benim içimi kemirdi. Ebu Hureyre’ye gittim ve sor­dum; onun sözünü tasdik etti.»[48]

Şafiî alimlerinden İmam Nevevî bu hadis-i şerifi açıklarken şu bilgileri vermektedir:

“İmamlardan bir topluluk, adet haline getirmeyecek kişinin, ihtiyaç halinde yolcu değilken de namazları birleştirebileceğini kabul etmiştir. Malikîlerden İbn-i Sîrîn ve Eşheb’in, Şafiîler’den Şâşî el-Kebîr’in ve bir grup hadis aliminin bu gö­rüşte olduğu bildirilmektedir. İbn’ül-Münzir bunu tercih etmiştir. İbni Abbas’ın “İstedi ki, ümmetini sıkıntıya sokmasın.”[49] ifadesi de bu görüşü kuvvetlendir­mektedir. İbn-i Abbas burada hastalığı veya başka bir şeyi sebep göstermemiş­tir[50].”

5- Cem-i takdimin şartları
Cem-i takdim, öğle ile ikindiyi öğle namazı vaktinde; akşam ile yatsıyı da akşam namazı vaktinde birleştirmektir. Şafiîlerde bunun dört şartı vardır:

1- Tertibe riayet etmelidir. Yani öğle ile ikindiyi birleştirirken önce öğle na­mazını, sonra ikindiyi kılmalı; akşam ile yatsıyı birleş­tirirken de önce akşamı sonra yatsıyı kılmalıdır. Cem-i takdim olarak namaz kılındıktan sonra birinci namazın fasid olduğu an­laşılırsa, her iki namazı da yeniden kılmak gerekir.

2- Birinci namazın ilk tekbiri ile selamı arasında ikinci namazı birleştirece­ğine niyet etmelidir.

3- Bir özür sebebiyle de olsa iki farzın arası fazla açılmamalı­dır. Bunun fazla­lığı ve azlığı örfle belirlenir. Arada çabuk da olsa iki rek’at namaz kılmak uzun bir fasıla sayılır. İki namaz arasında teyemmüm ve kamet alınabilir.

Farzları kıldıktan sonra, ilk namazdan bir rükün terk ettiğini hatırlarsa, her iki namazı iade etmesi lazımdır. Ama ikinci na­mazdan bir rükün terk ettiğini hatırlarsa, fazla zaman geçmemiş ise hemen bunu telafi eder. Yoksa ikinci namaz fasid olur ve birleştirme imkanı ortadan kalkar.

Bir rüknü terk ettiğini biliyor, ama onun hangi namaza ait olduğunu hatır­lamıyorsa, cem-i takdimi bırakarak her iki namazı zama­nında tekrar kılması la­zımdır.

Cem-i takdim olarak birleştirilen farzlar arasında, bunlara bağlı sünnetler de dahil hiç bir namaz kılınamaz. Arada kı­lınacak sünnetler, her iki namaz bittikten sonraya alınır. Yani öğle namazının son sünneti ile ikindinin ilk sünneti, ikin­dinin farzı kılındıktan sonra kılınır. Akşam namazının son sünneti ile yat­sının ilk sünneti de yatsının farzından sonra kılınır.

4- İkinci namaza başlayıncaya kadar özür devam et­melidir. Yoksa cem yapı­lamaz.


6- Cem-i tehirin şartları
Cem-i tehir, öğle ile ikindiyi ikindi namazının vaktinde, akşamla yatsıyı da yatsı namazının vaktinde birleştirmektir. Şafiîlere göre bunun iki şartı vardır:

1- Birinci namazın vaktinde, onu ikinci namazın vaktine te­hir edeceğine niyet etmelidir, yoksa namaz kazaya kalmış olur.

2- Yolculuk hali her iki namaz bitinceye kadar devam etmeli­dir. Birinci veya ikinci namazı kılarken, gitmek istediği yere varsa mesela gemisi limana yanaşsa birinci namazı kazaya dönüşür fakat gü­nahkar olmaz.

Cem’-i tehirde sırayı gözetmek şart değildir. İkindiyi, öğle namazından; yat­sıyı akşam namazından evvel kılabilir[51].

b- Hanbelî Mezhebi
Bir rivayete göre birleştirme efdaldir. Çünkü kasır gibi çok rahat ve kolaydır. Bir rivayete göre ayrı kılmak efdaldir. Çünkü ihtilafa girilmemiş olur. Zaten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin onu devamlı uyguladığı da nakledil­memiştir. Eğer efdal olsaydı, kasır gibi devamlı uygulardı[52].


Namazlar yedi yerde birleştirilebilir :

1- Yolculukta birleştirme
Yolculukta öğle ile ikindi veya akşam ile yatsı birleştirilebilir. Ancak bu yalnız namazı kısaltmanın mubah olduğu yolculukta olur. İmam Malik’e ve Şa­fiî’nin bir görüşüne göre birleştirme kısa yolculukta da olabilir. Çünkü kısa yolcu­luk olduğu halde Mekkeliler Arafat ve Müzdelife’de namazları birleştirirler.

Bize göre birleştirme, yolculuktaki sıkıntıyı gidermek için konmuş bir ruh­sattır. Bu da kasr ve mestlere üç gün meshetmek gibi uzun yolculukta olur. Bir­leştirme, ibadeti vaktinden geriye bırakma olduğu için tıpkı Ramazan’da oruç tutmamaya benzer.

Bir de birleştirmenin delili Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin uy­gulamasıdır. Ondan nasıl görülmüşse öyle yapılması gerekir. Onun namazları, yalnızca uzun yolculukta birleştirdiği nakledilmiştir[53].

2- Hastalıkta birleştirme
Hastalıkta namazlar birleştirilebilir. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem istihâze kanı[54] gören bir kadına iki namazı birleştirmesini emretmiş­tir[55]. İstihâze bir çeşit hastalıktır[56].

Hastalıktan dolayı birleştirme, Atâ ve Malik’in de görü­şüdür. Rey taraftarları ve Şafiî’ye[57] göre bu durumda birleştirme caiz olmaz. Çünkü namaz vakit­leriyle ilgili haberler sağlamdır, bunlar, muhtemel bir şeyle terkedilemez.

Bu konuda İbn Abbas’ın şu sözüne dayanmışlardır : “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem öğle ile iknidiyi, akşam ile yatsıyı birleştirdi; ne korku vardı ne yağmur. ” Bir başka rivayette “ne korku vardı, ne yolculuk.” ifadesi geç­mekte­dir[58]. Özürsüz birleştirmenin ola­mayacağında ittifak olduğuna göre bunun hasta­lık sebebiyle olduğu ortaya çıkar.

Ahmed b. Hanbel’in İbn Abbas hadisi hakkında şöyle dediği rivayet edilmiş­tir : “Bana göre bu, hasta ile emzikli kadın için bir ruhsattır. Çünkü Süheyl’in kızı Sehle ile Cahş’ın kızı Hamene istihaze olunca Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem onlara öğleyi geciktirip ikindiyi öne alarak bir yıkanma ile ikisini bir­leştirmeyi emretmiş, istihazadan dolayı bunu mubah saymıştı.

Birleştirmeyi mubah kılan hastalık, namazları vaktinde kılmayı zorlaştıran hastalıktır. el-Esrem[59] diyor ki, Ahmed b. Hanbel’e “Hasta iki namazı birleştirir mi ? ” diye soruldu, dedi ki, ” Güçsüzleşir de ancak bu şekilde kılabilirse birleşti­receğini umarım.”

Adet dışı kanaması olan (müstehaze) kadın ile idrarını tutamayanlar ve bunlara benzer du­rumda olanlar da birleştirebilirler. Delili yukarıdaki ha­distir.

Hasta da yolcu gibi her iki namazı öne almada veya geriye bırakmada serbest­tir. Bir farkı olmayacaksa geriye bırakmak daha uygun olur[60].

3- Çocuk emzirirken birleştirme
Emzikli kadın namazlarını birleştirebilir. Çünkü çocuk üzerini pisletir ve her namaz için elbisesini temizlemesi zor olur.

4- Su kullanamayan ve teyemmüm edemeyenin birleştirmesi
Her namaz için su kullananamayacak veya teyemmüm edemeyecek du­rumda olanlar namazlarını birleştirebelirler.


5- Vakti bilemeyecek durumda birleştirme
Vakti bilemeyecek durumda olanlar namazlarını birleştirebilirler. Kör olan veya karanlık bir yerde bulunan kimseler böyledir.

6- Cuma veya cemaate gitmemeyi mubah kılan özür
Cuma veya cemaate gitmemelerini mubah kılan bir özrü olanlar namazla­rını birleştirebilirler. Mesela canına, namusuna veya malına zarar geleceğinden korkanlar veya namazı birleştirmediği taktirde geçiminde darlık olacak olanlar birleştirebilir[61].


7- Yağmur çamur vs. sebeplerle birleştirme
Yağmur çamur vs. sebiyle namazlar birleştirilebilir.

Kar, buz, çamur, çok soğuk rüzgar ve elbiseyi ıslatacak kadar yağmur ile bir­likte bir sıkıntı da olursa akşamla yatsı evde dahi birleştirilebilir.

Akşam ile yatsının, yağmur sebebiyle birleştirilebileceği İbn Ömer’den riva­yet edilmiştir. Ebban b. Osman Medine halkı arasında bunu uygulamıştır. Yedi fakih[62] ile Mâlik, el-Evzâî, eş-Şafiî ve İshak’ın görüşü de böyledir. Bu görüş Mer­van’dan ve Ömer b. Abldülaziz’den de rivayet edilmiştir. Rey taraftarları bunu caiz görmezler.

Delili Ebû Seleme b. Abdurrahman’ın şu sözüdür: “Yağmurlu günde akşam ile yatsıyı birleştirmek sünnettendir.” Bu sözü el-Esrem riva­yet etmiştir. Bu, Re­sulüllah’ın sünneti demek olur.

Nafi’in ifadesine göre Abdullah b. Ömer devlet yetkililerini bir araya topla­dığı zaman akşamla yat­sıyı birleştirirdi.

Hişam b. Urve dedi ki, Ebbân b. Osman’ı gördüm, yağ­murlu gecede akşam ile yatsıyı birleştiriyor; Urve b. ez-Zübeyr, Ebu Seleme b. Abdurrahman ve Ebu­bekr b. Abdurrahman da namazı onunla kılıyor ve onu yadırgamıyorlardı. Onla­rın çağında bu konuda farklı görüşe sahip biri bilinmemektedir. Öyleyse bu bir icma olur. Bunu el-Esrem rivayet etmiştir[63].

Yağmurlu havada Öğle ile ikindinin birleştirilmesi caiz değildir. el-Esrem şöyle dedi: Ahmed b. Hanbel’e yağmurda öğle ile ikindinin birleştirilmesi so­ruldu da dedi ki, “Hayır, böyle bir şey işitmedim.” Bu görüş, Ebubekr ve İbn Hâ­mid’in tercihi ve Malik’in görüşüdür.

Ebu’l-Hasen et-Temîmî dedi ki, bu konuda iki görüş vardır. Birincisine göre yağmur sebebiyle öğle ile ikindinin birleştirilmesinde bir sakıncası yoktur. Ebu’l-Hattâb’ın gö­rüşü ve Şafiî’nin mezhebi böyledir. Çünkü Yahya b. Vadıh Musa b. Akabe’den, o Nafi’den, o da ibn Ömer’den “Resulüllah salllallahü aleyhi ve sel­lemin Medine’de yağmurda öğle ile ikindiyi birleştirdiğini.” rivayet etmiştir.

Bize göre birleştirmenin dayanağı Ebu Seleme’nin sözünden naklettiğimiz bölüm ile icma’dır. Bu da sadece akşam ve yatsı namazları ile ilgilidir. Öğle ile ikindiyi yağmurda birleştirmeyi caiz görenlerin dayandıkları hadis sahih değildir. Çünkü sahih kitaplarda ve sünende geçmemektedir.

Birleştirmeyi mubah kılan yağmur, elbiseyi ıslatan ve dışarı çıkmayı zorlaş­tıran yağmurdur. Çisenti ve elbiseyi ıslatmayacak hafif yağmur bunu mubah kılmaz. Bu konuda kar da yağmur gibidir, çünkü aynı an­lamı taşır. Soğuk da öy­ledir.

Çamur ile ilgili olarak el-Kâdî şöyle dedi : Arkadaşlarımıza göre çamur özürdür. Çünkü ayaklara ve elbiseye bulaşır ve yağmur gibi sı­kıntı verir. Malik de böyle demiştir. Çünkü çamur elbiseyi ve ayakkabıyı kirletir. İnsan kayabilir; kendisi ve elbisesi zarar görebilir. Bu, ıslanmaktan kötüdür. Her ikisi de Cuma ve cemaata git­meme hususunda aynı seviyede birer özürdür.

Soğuk ve karanlık gecede esen şiddetli rüzgarla ilgili iki görüş vardır. Birin­cisine göre birleştirme yapılabilir. Amudî, en “doğrusu budur” dedi. Bu Ömer b. Abdülaziz’in görüşüdür. Çünkü böyle bir rüz­gar, Cuma ve cemaat konusunda bir özürdür. Delili Muhammed b. es-Sabbâh’ın rivayet ettiği hadistir. Süfyan Eyyub’­tan, o Nafi’den, o da İbn Ömer’den şunu rivayet etmiştir : “Resulullah sallallahü aleyhi ve sel­lem yağmurlu veya rüzgarlı soğuk gecelerde şu ilanı yaptırırdı : ” Namazınızı evlerinizde kılınız.” (İbn Mace, İkâmet’us-salâh, bab 35, hadis no 937-938)[64].

İkinci görüşe göre soğuk ve karanlık bir gecede esen şiddetli rüzgardan do­layı birleştirme olmaz. Çünkü bunun sıkıntısı yağmurunkinden azdır. Bunu yağmura kıyaslamak doğru olmaz. Bir de bununkisi yağmur sıkıntısı cinsinden değildir. İkisinin ortak bir yönü yoktur, bunu ona bağlamak doğru değildir.

Tek başına kılanın veya Mescid yolunun üstü kapalı olup kendini yağmur­dan koruyanın yahut Mescit içinde ikamet edenin birleştirmesi konusunda da iki görüş vardır. Birincisine göre caizdir. Çünkü özür varsa yolculukta olduğu gibi sıkıntının bulunup bu­lunmaması önemli olmaz. Bir de ihtiyaç genel olunca hü­küm, ihtiyacı olmayan için de geçerli olur. Zaten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yağmurlu günde birleştirdiği rivayet edilmiştir. Halbu ki, odası Mescide bitişikti.

İkinci görüş, caiz olmadığıdır. Birleştirme sıkıntıdan dolayı yapılır. Hüküm de sıkıntıya girenlere özeldir. Bu, Cuma ve cemaattan geri kalma ruhsatı gibi­dir. Camide veya camiye yakın bir yerde olan kimseyi kapsa­maz[65].

Yağmur sebebiyle birleştirme yalnızca birincinin vaktinde yapılır. Çünkü se­lef böyle bir birleştirmeyi birincinin vaktinde yapardı. Bir de birinciyi ikincinin vaktine ertelemek karanlıkta dışarı çıkmayı veya yatsıya kadar mescitte bekle­meyi gerektirdiği için sıkıntıyı uzatır. Ayrıca insanların akşam namazı için mes­citte toplanmaları adettir. İki namazı birleştirmek için onları mescitte bekletmek her namazı vaktinde kılmaktan daha çok sıkıntı verir[66] Bazan da birin­cinin vakti çıkmadan özür ortadan kalkar ve birleştirme batıl ve imkansız olur. Cem-i tehiri tercih etmeleri de mümkündür. Müstahab olan birinciyi ilk vaktin­den biraz geciktirmektir.

el-Esrem Ahmed b. Hanbel’e iki namazı yağmurda birleştirmeyi sormuş o da ” Evet, karanlık bastırıp henüz şafak kaybolmadan birleştirilebilir. İbn Ömer böyle yaptı.” demiştir.

el-Esrem dedi ki, ” Ebû Üsâme ve Ubyedullah Nafi’den bize şunu bildirdi­ler: Yöneticilerimiz yağmurlu gecede akşamı geciktirir, yatsıyı şafağın kaybolma­sından öncesine alırlardı. İbn Ömer de onlarla birlikte namaz kılar, bunda bir sa­kınca görmezdi.

Ubeydullah dedi ki, Kasım ve Salim’in böyle bir ge­cede onlarla birlikte na­maz kıldığını gördüm.

Ahmed b. Hanbel’e, ” Sana göre sünnet olan, yağmurlu gecede iki namazı şa­fağın kaybolmasından önce; yolculukta ise şafağın kaybolmasından sonra birleşti­rilmektir, değil mi ?” diye sorulunca ” Evet” dedi[67].


8- İhtiyaç halinde birleştirme
Anlatılanların dışında namazları birleştirmek caiz değildir.

İbn Şübrüme’ye[68] göre, ihtiyaç olduğunda veya alışılmamış bir durumda namazlar birleştirilebilir. Çünkü ibn Abbas’ın şu hadisi vardır : “Peygamber sal­lallahu aleyhi ve sellem öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirdi. Ne bir korku vardı, ne de yağmur.” İbn Abbas’a, ” Niye böyle yaptı? ” diye soru­lunca dedi ki, “Ümetine sıkıntı vermek istemedi.”

Hanbelîler buna karşılık şöyle derler:

“Bizim delilimiz, namaz vakitleriyle ilgili hadislerin genelidir. İbn Abbas’ın rivayet ettiği hadisi hastalık zamanına hamlederiz. Emzikli kadın, güçsüz ihtiyar ve birleştirmediği taktirde sıkıntıya düşecek ben­zeri şahısları da kapsaması caiz olur. Bir de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin birinci namazı vaktinin sonunda ikincisini de vakti­nin başında kılmış olma ihtimali vardır. Amr b. Di­nar bu hadisi Cabir b. Zeyd’den o da İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. Amr diyor ki, Cabir’e, “Ebu’ş-Şa’sâ ! Zannediyorum öğleyi geciktirip ikindiyi öne aldı, akşamı geciktirip yatsıyı öne aldı.” dedim. “Ben de öğle zannediyorum. ” dedi.[69]”


9- Cem-i takdimin şartları
Cem-i takdim, öğle ile ikindiyi öğle namazı vaktinde; akşam ile yatsıyı da akşam namazı vaktinde birleştirmektir. Hanbelîlerde bunun üç şartı vardır:

1- Birleştirmeye niyet etmelidir. Ebubekr’e göre niyet şart değildir.

Cem-i takdîmin niyetinde iki görüş vardır. Birincisine göre niyetin yeri, ifti­tah tekbiridir. İkincisine göre namazın başından selama kadar olan zamandır. Çünkü birleştirme, birincinin sonuyla ikincinin başı arasında yapılır. Bu sebeple birinci namaz bitmeden yapılan niyet yeterli olur.

2- İki namazın arası açılmamalıdır.

Cem-i takdimde iki namazın arası fazla açılırsa birleştirme batıl olur. Cünkü birleştirme, peş peşelik veya yakınlık demektir. Peşpeşelik olamıyorsa yakınlık olmalıdır.

Ara ister uyku, ister unutma ile, ister kasıtlı ister başka bir şekilde açılsın far­ketmez. Çünkü meşrut olmayınca şart da olmaz[70]. Ara çok kısa olabilir, çünkü bu kadarından kaçın­mak mümkün olmaz. Azlık ve çokluk konusunda örf ve adete bakılır. Bunun başka bir tanımı olmaz. Bir kısım fakihler, ikamet ve abdest al­maya yetecek kadar bir vakti kısa vakit olarak belirlemiştir ama doğru olan bir sı­nır koymamaktır. Çünkü şeriatın ölçü koymadığı yerde ölçü koymanın bir yolu olmaz. Burada kaynak örftür. Abdest ve te­yemmüm almaya ihtiyaç duyunca arayı uzatmayacaksa alır. Az bir konuşma ile de birleştirme ibtal olmaz.

İki namaz arasında sünnet kılarsa birleştirme batıl olur. Çünkü başka namaz kılmış gibi arayı açmış olur. Ahmed b. Hanbel’den bu durumda birleştirmenin batıl olmayacağı da nakledilmiştir. Çünkü bu, abdest almak gibi kısa olur[71].

3- Özür, birinci namazın başı ile sonunda ve ikincinin başında var olmalı­dır. Bu üçünden birinde özür ortadan kal­karsa birleştirme caiz olmaz.

Cem-i takdimde birinci namazı kılarken yağmur kesilse de namaz bitmeden tekrar başlasa veya ikinci namazın tekbirini aldıktan sonra kesilse birleştirme caiz olur. Çünkü niyet sırasında yani birincinin iftitah tek­birinde ve birleştirme za­manında yani birincinin sonu ile ikincinin başında özür vardır. Bunun dışında olmaması önemli değildir.

Yolcu, birinci namazı kılarken orada kalmaya (ikamete) niyet edecek olsa bir­leştirme biter. Vazgeçip yolculuğa niyet etse bile artık oradan ayrılmadan yolcu­luk ruhsatından yararlanamaz. İkinci namaza başladıktan sonra orada kalmaya niyet etse veya bindiği gemi belde­sinin limanına yanaşsa, yağmurun kesilmesine kıyasla yapacağı birleştirme sahih sayılayabilir.

İkinci namaz sırasında iyileşip özrü ortadan kalkan hasta ile ilgili hü­küm de aynıdır[72].


10- Cem-i te’hîrin şartları
Cem-i tehir, öğle ile ikindiyi ikindi namazının vaktinde, akşamla yatsıyı da yatsı namazının vaktinde birleştirmektir. Hanbelîlere göre bunun iki şartı vardır:

1- Birincinin vaktinde birleştirmeye niyet etmelidir. Niyet, bir rekat kılmaya veya iftitah tekbiri almaya yetecek va­kte kadar yapılabilir. Ama niyeti bu kadar geciktirmek haramdır[73]. Birleştirmeye niyet etmezse namaz kazaya kalmış olur.

2- İkinci namazın vakti girinceye kadar özür devam etmelidir.

Eğer birincinin vaktinde özür ortadan kalkarsa, mesela hasta iyileşir, yolcu döner, yağmur kesilirse artık namazlar birleştirilemez. Ama özür, ikincinin vakti girdikten sonra biterse caiz olur. Çünkü artık iki namaz da kendine borç olmuş­tur[74].

Cem-i tehirde iki namazın arası açılabilir. Çünkü ikinci namaz kendi vakti içindedir. Geriye bırakılması onu eda olmaktan çıkar­maz.

Birleştirmenin sahih olması için imam ile cemaatin aynı olması gerek­mez[75].

Cem-i takdim ve Cem-i tehirden hangisi kolayına gelirse onu yapmalıdır. Bunların her ikisi de aynı ise o zaman cem-i tehir tercih edilir.



c- Malikî Mezhebi
İmam Malik ve bütün arkadaşları vakitleri ortak olan iki namazın yolculuk, hastalık ve yağmur özründen dolayı birleştirileceğinde ittifak etmişlerdir. Konu­nun detayında görüş ayrılıkları vardır. Bunun delili; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in öğle ile ikindiyi ak­şam ile yatsıyı Tebük’e giderken birleştirmiş ol­masıdır. Birgün namazı geciktirmiş, sonra çıkıp öğle ile ikindiyi bir arada kılmış, sonra girmiş çıkmış akşam ile yatsıyı bir arada kılmıştır. Gündüz yürümek istedi­ğinde öğle ile ikindiyi; gece yürümek istediğinde de akşam ile yatsıyı birleştirmiş­tir.

Bir delil de İbni Abbas’tan gelmiştir. O demiştir ki: «Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleş­tirdi. Ne korku vardı ne yolculuk.» Malik diyor ki; «Bana göre yağmur vardı. Bu sözün, “Ne korku vardı ne yağmur” şeklinde de rivayeti de vardır.» İbni Abbas dedi ki: « Pey­gamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu ümmetini zora sokmamak için yapmış­tır.» Buna benzeyen diğer rivayetler de konunun delillerindendir.


1- Yolculukta birleştirme
Konak yerinden hareket eden yolcu öğle ile ikindiyi öğle vaktinin başında birleştirir. Delili Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti ve Arafat’ta yapılan birleştirmeye kıyastır. Mezhepte meşhur olan budur. Yolda acelesi olmayanların namazları birleştiremeyeceği görüşü olduğu gibi acelesi olsa bile birleştiremeyeceği görüşü de vardır[76].

İmam Malik’e göre acele etmesi gerekmeyen kişi yolculukta iki namazı bir­leştirmez. Acele gitmesi gerekiyorsa öğleyle ikindiyi birleştirebilir. Şöyle ki; öğleyi vaktinin sonuna tehir eder sonra kılar. İkindiyi de vaktinin başında kılar. Akşam namazını da vaktinin sonuna, şafağın kaybolma vaktinden öncesine bırakır ve o vakitte kılar. Sonra yatsıyı şafağın kaybolmasından sonra ilk vaktinde kılar. Bu şekildeki birleştirme, Hanefî ve Zahirî mezheplerinin de kabul ettiği surî birleş­tirme, yani gerçek değil görünüşte birleştirmedir.

İmam Malik dedi ki: “Hac ve benzeri yolculuklarda acelesi olmayanlar iki namazı birleştiremez. Bir şeyi kaybetmekten korktuğunda da iki namazı birleşti­rebileceği görüşündeyim. Zevalden sonra yola çıkacaksa namazı bu saatte konak yerinden hareketten önce birleştirmekte bir sakınca görmüyorum. Akşamla yat­sıyı da şafak kaybolmadan önce akşam namazının son vaktinde kılabilir. Şafak kaybolunca yatsıyı kılar.” İmam Malik’ten akşamla yatsı hususunda konak ye­rinde öğle ile ikindiyi birleştirmeye benzer bir rivayet gelmemiştir.

Ali b. Hüseyin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gündüz yola çık­mak istediğinde öğle ile ikindiyi birleştirdiğini gece yola çıkmak istediğinde ak­şam ile yatsıyı birleştirdiğini rivayet etmiştir.

Enes b. Malik Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yolculukta acelesi olduğu zaman böyle yaptığını rivayet etmiştir. Dediler ki: «Öğleyi ikindinin ilk vaktine erteler, ikisini bir kılardı. Akşamı şafak kayboluncaya kadar ertelerdi ki yatsıyla bir kılsın.»

Ebû Osman en-Nehdî diyor ki: «Sa’d b. Malik ile Mekke’ye gittik. Öğleyi ge­ciktiriyor, ikindiyi öne alıyordu. Akşamı geciktiriyor yatsıyı öne alıyor ve iki na­mazı kılıyordu.»[77].


2- Hastalıkta birleştirme
İmam Malik dedi ki: Namazları birleştirmek hastaya kolaylık sağlayacaksa öğleyle ikindiyi öğlen vaktinin ortasında birleştirir. Eğer baş dönmesinden kor­karsa daha önce, zeval vaktinin arkasından birleştirebilir. Akşamla yatsıyı şafağın kaybolması esnasında birleştirir. Ancak baş dönmesinden korkarsa bundan önce birleştirebilir.

Birleştirme, iç hastalığı veya onun gibi hastalıklarda ya da hastanın her na­mazı vaktinde kılmasının zararlı olacağı şiddetli hastalıklarda olur.

İbni Abbas (RA) Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin, yolculuk veya korku hali yokken öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birleştirdiğini bildirmiştir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunları yolculukta zaten birleştirmiştir.

Birleştirme, yol yorgunluğu ve sıkıntısından dolayı acelesi olan yolcuya ve­rilmiş bir ruhsattır. Hasta, yolcudan daha bitkin ve daha sıkıntılı olur. Soğukta abdest alma, karnın şişme endişesi ya da hareket etme zorluğu gibi sebeplerden dolayı hasta, yolcudan daha çok ruhsata layıktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanlara kolaylık olsun diye akşamla yatsıyı yağmurda birleştirmiştir. Bu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile Ebu Bekir, Ömer, Osman ve halife­lerinin adetidir. Bir çok endişe sebebiyle hasta kolaylığa daha layıktır[78].


3- Yağmur çamur vs. sebeplerle birleştirme
İmam-ı Malik dedi ki; “Yoculuk dışında eğer çamur ve karanlık varsa ak­şamla yatsı birleştirilir. Yağmur olduğu zaman da bu iki namaz birleştirilir.”

Yağmur veya çamur ve karanlıkta akşamı biraz geç kılarlar. Henüz şafak kaybolmadan da yatsıyı kılarlar. Ortalık kararmadan herkes evine döner. Bundan maksat insanlara kolaylıktır. Yoksa namazlar birleştirilmezdi.

İbnü’l-Kasım’a, «Öğleyle ikindi de akşamla yatsı gibi yağmurda ve çamurda birleştirilebilir mi?» diye soruldu. Dedi ki: «İmam Malik’e göre yolculuk dışında öğleyle ikindi birleştirilmez. Bu akşam ve yatsı gibi görülemez.

İmam Malik’e göre yağmurlu gecede bir kimse akşam namazını evinde kılıp mescide gelse ve cemaatın yatsıyı kılmış olduğunu görse ve kendisi de kılmak is­tese yatsıyı kılamaz. Çünkü insanlar kendilerine kolaylık olsun diye namazları birleştirmişlerdir. Bu adam ise namazı onlarla birlikte kılmamıştır. O, yatsıyı şa­fağın kaybolmasına kadar geciktirip sonra kılmalıdır[79].

Dedim ki; «Bu şahıs onlara akşamı kıldıktan sonra ama yatsıyı kılmadan önce yetişse, kendisi zaten evde akşamı kıldığına göre onlarla birlikte yatsıyı kıl­mak istese ne olur?» Dedi ki; «Onlarla birlikte kılmasında bir sakınca görmem.»

Akşamla yatsının güneşin bat­ması sırasında birleştirileceği görüşü de vardır. Bu Abdülhakem­’in ve İbnü Vehb’in görüşüdür. Bunlar bu görüşü İmam Malik’­ten rivayet etmişlerdir[80].

İbni Vehb, Amr b. el-Halis’ten Said b. Ebi Hilal’in şu hadisini rivayet etmiş­tir. Kendisine İbnü Kasît demiş ki; Yağmurlu gecede Medine’de akşamla yatsının birleştirilmesi adettir. Her nekadar Ebu Bekir, Ömer ve Osman bunu ara­sıra yapmış olsa bile akşam namazı kılındıktan sonra yatsı akşama yaklaştırılarak kılınır. Medine’de bu şekilde kılarlar.

İbni Vehb, Abdullah b. Ömer, Said İbnü’l-Müseyyeb, el-Kasım, Salim, Urve­tu’ bnu’z-Zübeyr, Ömer b. Abdülaziz, Yahya b. Said, Rabia ve Ebu’l-Esved bu gö­rüştedir[81].

4- Özürsüz birleştirme
İki namazın özürsüz birleştirilmesi konusunda ihtilaf edil­miştir. Meşhur görüşe göre bu caiz değildir. Eşheb[82], İbni Abbas hadisine ve başka hadislere da­yanarak bunun caiz olduğunu söy­lemiştir[83].

* Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR, “Seferilik ve Namazların Birleştirilmesi”, Seferilik ve Hükümleri (İslami Araştırmalar Vakfı Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi) , Ensar Neşriyat, İstanbul, 1997, s: 361-384

5- Namaz vakitleri
Öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı vakitlerinin başlangıç ve bitimi hususunda Malikî mezhebinde farklı görüşler vardır. Zaruret halinde olanlar için öğle ile ikindi güneş batıncaya kadar, akşam ile yatsı da tan yeri ağarıncaya kadar devam eder. Bunlar beş grup insandır. (1)Erginlik çağına eren çocuk, (2)müslüman olan kafir, (3)kendine gelen baygın, (4)temizlenen hayızlı kadın veya temizken hayız gören kadın, (5)mukimken yolcu olan veya yolcu iken evine dönen kişi.

a) Öğle ile ikindi vakitleri

Öğlenin ilk vakti güneşin tepe noktasından batıya kaymasıyla başlar. Nor­mal ve müstehap olan son vakti ise zeval vaktinin gölgesi dışında herşeyin göl­gesinin kendi boyu kadar olduğu va­kittir. Bu, aynı zamanda ikindinin normal ve müstehap olan ilk vaktidir. İkindinin normal ve müstehap olan son vakti ise zeval gölgesini çıktıktan sonra bir şeyin gölgesi kendinin iki katı olduğu vakittir. Zeval vaktindeki gölge hiçbir zaman hesaba katılmaz. İkindi, öğlenin tercih edilen müstehap vaktinde girer ve o vakitte özürden dolayı öğle ile ortak olur.

Zeval vaktinin başından itibaren veya öğlen namazı kılınacak kadar bir vak­tin geçmesinden sonra bu iki vaktin ortak olacağı da söylenmiştir. Öğlen de ikin­dinin tercih edilen müstehap vaktine girmiş olur. Özürden dolayı gölgeler iki boy miktarına ulaşıncaya kadar ona ortak olur.

b) Akşam ile yatsı vakitleri

Akşam namazı vakti güneşin batmasıyla başlar. Onun iki vakti olduğu gö­rüşünde olanlara göre normal ve müstehap vak­tinin sonu şafağın kaybolması­dır. Bu aynı zamanda yatsının normal ve müstehap olan ilk vaktidir. Yatsının son vakti gecenin üçte biri veya yarısıdır. Normal ve müstehap vakitte yatsı vakti akşam namazı vaktine girer ve özür sebebiyle onunla ortak olur.

güneşin batmasından itibaren akşamla yatsı vaktinin ortak olacağı söylen­diği gibi akşam namazı kılınacak kadar bir vakitten sonra ortak olacağı da söylenmiş­tir.

Öğle ile ikindinin ne zaman birleştirileceği hususunda üç görüş vardır.

1) Gölgelerin bir misline ulaştığı zamanın sonunda,

2) Gölgelerin iki misline ulaşmasının başında.

3) Öğlen namazını gölgenin bir misli oluşunun sonunda, ikindiyi de iki misli oluşunun başında birleştirir.

Birinci ve ikinci görüş bu iki vaktin normal durumda ortak oldukları vakitle ilgili ihtilafa dayanır. Üçüncü görüş de nor­malde bu iki vaktin ortak ol­madığı görüşüne dayanır.

Akşam ve yatsı namazıyla ilgili görüş de bunun gibidir. Konak yerinden ha­reket eden kişi, güneşin batmasından sonra namaz­ları birleştirir. Bu konuda gö­rüş birliği vardır. Akli fonksiyonları­nın azalacağı endişesinde olan hasta konusu ihtilaflıdır.

Güneşin batmasından önce yola çıkan gecenin yarısı geçmeden önce na­mazı birleştirir. Bu konuda görüş birliği vardır. Akşam namazı vakti girdiği zaman hasta olup yatsı vaktinin sonuna yani gecenin üçte biri veya yarısı geçinceye ka­dar hastalığın geçeceğini ümid eden hasta ile ilgili de ihtilaf vardır. Namazları birleştirmek kolayına gelen hasta şafak kaybolacağı sırada birleştirir.

Güneş batmadan önce yola çıkıp yatsı vakti bitimine yani gecenin üçte biri veya yarısı geçinceye kadar yürüyecek olanın acelesi olsa da olmasa da öğle ile ikindiyi gün batımına ka­dar ertelemesi veya gölgelerin iki misline çıkmasından sonraya ertelemesi caiz olmaz. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: «Bu, münafıkların namazıdır. Bu, mü­nafıkların na­mazıdır.» Hiçbir özür böyle bir şeyi caiz kılmaz.

Aynı şekilde hiçbir sebep akşamla yatsıyı tanyerinin ağarmasına veya gece­nin yarısından sonrasına ertelemeyi caiz kılmaz. Bunun tek istisnası hastalığının ağırlığından dolayı üstlenmesi gerekmeyen bir güçlüğe girmeden namaz kılama­yan hastadır. Bu hasta tanyeri ağarma zamanına kadar namazını geciktirebilir. Böyle bir şeye hiçbir şekilde katlanamayacak durumda ise o vaktin çıkmasıyla namazın kendisinden sakıt olması hususunda baygın kişi gibi olur. Bu İbnü’ l-Kasım’ın görüşüdür ve onun Malik’ten rivayetidir[84].

C- NAMAZLARI HER ZAMAN BİRLEŞTİRME

Caferî mezhebi, namazların her zaman birleştirilebileceğini kabul eder. Bu, namaz vakitleri ile ilgili anlayışın sonucudur. Caferîlere göre öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsının ortak vakitleri vardır. Bu sebeple o namazlar birlikte kılına­bilir. Ancak öğle ile ikindinin cem-i takdimi dışında özürsüz birleştirme mek­ruhtur.

a- Öğle ve ikindi vaktleri

Her namazın iki vakti vardır. İlk vakit efdal vaktidir. Özrü olmayan kimse ikinci vakti o namazın vakti sayamaz. Namazı ikinci vakte bırakan haram değil, mekruh işlemiş olur.

Öğlenin ilk vakti güneşin zevaliyle, yani tepe noktasından batıya kaymasıyla başlar. Bu konuda icma vardır. “Güneşin batıya kaymasından gecenin kararma­sına kadar namazı güzel kıl.” (İsra 17/78) ayeti bunu göstermektedir.

Öğlenin ilk vakti, bir şeyin gölgesinin kendi boyunu ulaşmasına kadardır. Bundan sonra tercih edilen vakit çıkar. Bu vakte vakt-i ihtiyar ( ) denir.

Öğle namazı, güneş batmadan dört rekatlık ikindi namazını kılacak vakte kadar kılınabilir. Bu öğlenin ikici vaktidir. Buna ıztırarî vakit ( ) denir.

İkindinin ilk vakti öğlenin farzının bitmesiyle başlar. Bu konuda Caferî uleması icma etmiştir. İkindinin ilk vakti yani fazilet vakti bir şeyin gölgesi ken­dinin iki katına çıkıncaya kadardır. İkinci vakti de güneş batıncaya kadardır. Bi­rincisi normal durumlarda ikincisi de özürlü iken ikindinin vaktidir.

Malik, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yolcu değilken bu iki namazı birleştirdiğini rivayet etmiştir. Bu, birleştirmenin caiz olduğunun delili­dir. Bu rivayet, öğleyi vaktinin sonunda, ikindiyi de vaktinin başında kıldığı şek­linde yorumlanamaz. Çünkü böyle birleştirme olmaz. Bu iki namaz seferde de hac da da birleştirilir. Bu vakitler öğle ile ikindinin vakti olmasaydı elbette onları birleştirmek caiz olmazdı. Nitekim ikindi ile akşamı, bunlardan birinin vaktinde birleştirmek caiz değildir.

Ahmed b. Hanbel, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin öğle ile ikin­diyi, korkunun ve yolculuğun olmadığı bir zamanda birleştirdiğini rivayet etmiş­tir. Diğer rivayette “ Ne korku vardı ne yağmur.” ifadesi geçmektedir. Niye böyle yaptı diye sorulunca dedi ki, “Ümmetine sıkıntı vermesin diye.”

b- Akşam ile yatsı vakitleri

Akşamın ilk vakti güneşin batmasıyla başlar. Fazilet vakti şafak kaybolun­caya kadar sürer. Iztırarî vakti ise gece yarısının yatsıyı kılacak bir süre öncesine kadardır. Gecenin dörtte birine kadar süreceği görüşünde olanlar ol­duğu gibi fecir vaktinden önce yatsıyı kılmaya yetecek vakte kadar süreceği görü­şünde olanlar da vardır.

Yatsı vakti, güneşin batışından sonra akşam namazını kılacak kadar bir sü­renin geçmesiyle başlar. Ancak akşam şafağının kaybolmasından sonraya tehir etmek efdaldir. Özrü olmayanların bundan önce yatsıyı kılması mekruhtur. Yat­sının faziletli vakti gecenin üçte birine kadar sürer. Bir görüşe göre gecenin yarı­sına kadar sürer. Yatsının ıztırarî vakti tan yeri ağarıncaya kadar sürer.[85]

Sorulara Cevaplar

Soru – Namazların birleştirilmesi sırasında kasır da gerekir mi?

Cevap – Namazların birleştirilmesini caiz görenlerin çoğunluğu bunun yol­culuk sırasında olabileceği görüşündedir. Kasır, yani dört rekatlı namazların iki rekat olarak kılınması da yolculuk sırasında olduğu için birleştirme kasırla bir­likte yapılır. Ancak, yolculuk dışında yapılan birleştirmelerde kasır yapılamaz. Yağmur, çamur, hastalık vs. sebeplerle namazlarını birleştirenler, yolcu değillerse kasır yapamazlar.

Soru – İkindi ile akşam namazı birleştirilebilir mi?

Cevap – Birleştirme sadece öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazları ara­sında olur. Onun dışında birleştirme olmaz. Bu konuda tam bir ittifak vardır. Bu husus hadis-i şeriflerden de açıkca anlaşılmaktadır.

Halil GÜNENÇ’in Katkısı

“Bismillahirrahmanirrahim.

Bildiğiniz gibi İslam dini bir takım emir ve nehiylerin manzumesinden iba­retttir. Bu ilahi manzumeyi beşeriyete sunmaktan maksat, insanın ruhunu ve kalbini temizlemek ve onu ulvi gayelere yönlendirmektir. Bu emir ve nehiy­lerde herhangi bir zorluk ve meşakkat olursa, hafifletici hükümlere geçilir .

Mesela, domuz eti ve leş yasaklanmıştır. Fakat bir zorluk halinde yenebilir. Buluğ çağına ermiş ve akıllı bir müslümanın Ramazan-ı şerifte oruç tutması farzdır. Ama hasta veya yolcu olursa orucu daha sonra tutabilir.

Yolculuk sırasında kılınan namaz da öyledir. Abdülaziz Bey konuyu dört mezhebe göre izah etmiştir. Ben de dört mezhebin dışına çıkmadan bazı şey­lere kısaca temas etmek istiyorum. Çünkü bizim memleketin sakinleri daha fazla bunlardan ibarettir.

Yolculuk hem meşakkatli, hemde yorucudur. Hastalık da öyledir. Bunun için Şafii, Hanbeli, ve Maliki mezhepleri bazı hadislere dayanarak bu meşakkat­ten dolayı namazların cem’-i takdim ve cem-i tehirini kabul etmişlerdir. Hanefi mezhebine göre namazları birleştirme iki yerde, Arafat’ta ve Müzdelife’de olur, başka yerde olmaz.

Cem‘i takdim ve tehir hasta için de çok önemlidir. Hastalık sefer­den daha zor olduğu için caiz olması gerekir. Nitekim üç mezhep de bunu kabul etmiştir.

Yalnız hastalıkta değil, yağmurda da cem olur. Mesela bir cemaaat akşam namazını kılmak üzere camiye gider, fakat hava yağmurlu veya karlı olduğu için yatsıya tekrar gelip namazı cemaatla kılmak zor olur. Camide cemaatle kıl­mak şartıyla bunlar cem-i takdim yapabilirler. Ama böyle birin kendi evinde cem‘i takdim ve tehir yapması mümkün değildir.

İbnu Sîrîn’e, Malikilerden Eşheb’e ve bazı Şafiilere göre ihtiyaç halinde de namazlar birleştirilebilir. Mesela öğle vaktinde imtihana girip ikindiden sonra çıkacak olan talebeler öğle ile ikindi namazını cem‘-i takdimle kılıp imtihana gi­rebilirler. Öğleden evvel imtihana girerler de öğle namazının geçmesinden kor­karlarsa öğleyi ikindiye erteleyip cem-i tehirle kılabilirler.

İmam Nevevî, Müslim şerhinde bunlardan naklen diyorki : “ Adet haline getirmezse ihtiyaç olduğu zaman cem‘i takdim ve te’hir caizdir.” Bu bizim için güzel bir şeydir. Çünkü her zaman bir mezhebe bağlı olmamız şart değildir.

İbni Abidin, birinci cildin 52 ve 53. sayfalarında diyorki : “ Bir gün Hanefiye, başka gün Malikiye göre, diğer bir gün de Şafiye göre namaz kılınabilir.

Mesela Hanefî mezhebine bağlı bir kimse Ankara’ya giderken Şafiii mezhe­bine göre cem‘i takdim veya te’hir yapabilir. Ama Şafiye göre abdest nasıl alınır, nasıl namaz kılınır, onu bilmesi gerekir. Cem‘-i takdimin ve cem‘-i te’hirin şart­larını da bilmesi gerekir. Bilmeden sadece ben Şafii’ye göre cem‘i takdim – te’hir yapacağım dese caiz olmaz. İbni Hacar’e göre namaz ve namazın mukaddimele­rinde o mezhebi taklit etmeye mecburdur. Yani mesela Şafii’ye göre namazını kılacak ise, abdestte de gusulde de yine bu şartlara riayet etmeye mecburdur. Ama Ebu Ziyad’a göre mecbur değildir.

Sadece bunlarla yetinmek istiyorum.Teşekkür ederim.

——————————————————————————–


[1] Tirmizî, Mevâkît 1, Hadis No 149.
[2] Buharî,Taksîr’us-Salâh 13,14,16; Müslim, Salat’ül-müsafirîn, bab 5, hadis no, 46,47 (704).
[3] Müslim, Salât’ül-Müsafirîn, bab 6, hadis no 52-(705), 53-(706).
[4] Buhârî, Taksîr’us-salâh, 13.
[5] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 51-(705)
[6] Ahmed b. Hanbel c.I, s.367-368.
[7] Ahmed b. Hanbel c. V, s. 241.
[8]- Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, el-Feth’ur-Rabbânî li tertîbi Müsned’il-İmam Ahmed b. Hanbel eş-Şeybânî maa şerhihi Bülûğ’il-emânî,Kahire, c.6, s. 120 Hadis no 1237. Bu hadisi Tahavî ve Hâkim’den nakletmiş ve senedinin ceyyid olduğunu belirtmiştir. .
[9] Buharî,Taksîr’us-Salâh 15,16; Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 5, hadis no 46-(704).
[10] Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, a.g.e. Hadis no 1239. Beyhakî’nin es-Sünen’ül-Kübrâ’sından nakletmiş ricalinin sikadan olduğunu ancak ref’inde şek bulunduğunu, mahfuz olanın onun mevkuf olduğunu ifade etmiştir.
[11] Ebu Davud, Salâh 1215; Neseî, Mevâkît, 45; Ahmed b. Hanbel, c.III,s.305, metin Ahmed b. Hanbel’den alınmıştır.
[12] Ebu Davud, Salâh 1216, Neseî, Mevâkît 45,bâb’ul-vakt’illezî yecmau fîhi’l-müsafir.
[13] Ahmed b. Hanbel, c. III, s. 381.
[14] Ahmed b. Hanbel c.I,s. 136.
[15] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 5, hadis no 42-(703); Buhârî bu hadisi Salim tarikiyle rivayet etmiştir. Taksîr’us-salâh, 13.
[16] Yatsının dört rekatlık farzını iki rekat olarak kılmış.
[17] Nesai, mevâkît, 45.
[18] Ahmed b. Hanbel c.II, s.51.
[19] Ahmed b. Hanbel c.II,s.150.
[20]- Beni Mustalik savaşı Hicretin 5. yılında olmuştur.
[21]- Ahmed b. Hanbel. Bu iki hadisi nakleden kitap: Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, a.g.e, c.VI, Hadis no 1243 ve 1244.
[22] Cem, Müzdelife’nin adıdır. Çünkü Hz. Adem ile Hz. Havva cennetten çıkınca orada birleşmişlerdir.
[23] Müslim, Hac, bab 48, Hadis no 292-(1289); Ebû Davud, Menâsik, 65; hadis no l934. Neseî, Hac, 310. Tercüme Ebu Davud’daki metne aittir.
[24] Buharî, Hac, 99.
[25] Ahmed b. Hanbel c.II, s. 152.
[26] Ebu Davud, Menâsik, 65, hadis no l930.
[27] Ebu Davud, Menâsik, 65, hadis no l931. Ebu Davud’un l932 ve 1933 numaralı hadisleri de aynı anlamdadır.
[28] Ahmed b. Hanbel’den naklen, Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, a.g.e. c.V, s.137, Hadis No 1255.
[29] Buhârî, Hac, 96; Ahmed b. Hanbel, c.II, s, 56.
[30] Buhârî, Hac, 95.
[31] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 49-(705)
[32] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 50-(705)
[33] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 54-(705)
[34] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 55-(705)
[35]Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 56-(705).
[36]Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 57-(705).
[37] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 58-(705).
[38] Bunların hepsi sahabîdir.
[39] Muvaffakuddîn ve Şemsüddin ibnâ Kudâme, el-Muğnî, Beyrut l404/1984, c. II, s.113.
[40] Cem Müzdelife’nin diğer adıdır. Çünkü Hz. Adem ile Hz. Havva Cennetten çıktıktan sonra orada birleşmişlerdir.
[41] Müslim, Hac bab 48 hadis no 292-(1289). Buhari’deki rivayette Müzdelife’den bahsedilmiyor. Meali şöyledir. “Abdullah radiyel­lahu anh dedi ki, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemi görme­dim ki, iki namaz dışında herhangi bir namazı vaktinde kılmamış olsun. Akşam ile yatsıyı cem etti, sabah namazını vaktinden önce kıldı. (Buhari, Hacc 99).
[42] Ta’rîs gecesi bir savaş dönüşü Hz. Peygam­ber sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının istirahata çekildikleri yerde uyuya kalıp sabah namazının kazaya kaldığı gecedir.
[43] Müslim, Mesacid bab 55, hadis no 311-(681).
[44] Kemâlüdin b. el-Hümâm (öl.681 h. /1282 m.) Şerhu Feth’il-Kadîr, Bulak 1315, C. I, s. 407, Cuma namazı bahsinin öncesi.
[45] Damat Abdurrahman b. Şeyh M. b. Süleyman, Mecma’ul-enhür, Matbaa-i Amire, 1301, C. I, s. 269-270.
[46] Ali b. Ahmed b. Hazm, el-Muhallâ, Beyrut 1408/1988, C. II, s.204, 206.
[47] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.114.
[48] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 57-(705).
[49] Müslim, Salât’ul-müsâfirîn, bâb 6, hadis no 54-(705)
[50] Muhyiddin en-Nevevî, Sahîhu Muslim bi şerh’in-Nevevî, Beyrut, c.V,s.219.
[51] Ahmed b. Hacer el-Heytemî, Tuhfet’ül-muhtac, haşiyeleri ile birlikte, C. II, s. 393-404.
[52] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.112.
[53] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.116-117.
[54] İstihâze, bir kadından, adet günleri dışında gelen kandır.
[55] Hamne bint-i Cahş, adet dışı kanamalarının çokluğundan şikayet edince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona yaptığı uzun nasihatinin sonunda şöyle demişti : Öğleyi geciktirip ikindiyi öne almaya gücün yeterse yıkanırsın; iki namazı, öğle ile ikindiyi birleştirirsin. Akşamı da geciktirir, yatsıyı öne alırsın, sonra yıkanırsın iki namazı birleştirirsin. Bunu yap. ..(Ebu Davud, Tahâret, ll0, hadis no 287; Tirmizî, ebvâb’ut-tahâre, 95 hadis no 128.) Ebu Davud’un Hz. Aişe’den yaptığı diğer bir rivayete göre, Sehle bint-i Süheyl’den istihâze kanı gelmişti. Nebi sallallahu aleyhi ve selleme geldi. O da ona her namaz için yıkanmasını emretti. Bu ağır gelince, “ Bir kere yıkanıp öğle ile ikindiyi, bir kere daha yıkanıp akşamla yatısıyı birleştirmesini ve sabah namazı için de yıkanmasını emretti.” (Ebu Davud, Tahâret, ll0, hadis no 295.)
[56] Ali Abdülhamîd Baltacı, Muhammed Vehbi Süleyman, el-Mu’temed fî fıkh’il-İmam Ahmed (Abdülkâdir b. Ömer eş-Şeybânî’nin Neyl’ül-Meârib bi şerhi delîl’it-tâlib adlı kitabıyla İbrahim b. Muhammed b. Dıvyân’ın Menâr ‘us-sebîl fî şerh’id-delîl adlı eserinin birleştirilmesiyle meydana getirilmiştir.)Mekke, l991-1412, c.I, s. l95-l96.
[57] Yukarıda geçtiği gibi Şafiî mezhebinin tercih edilen görüşüne göre hastalar cem yapabilirler.
[58] Bu hadiszlerin tam metni ve kaynakları yukarıda geçmiştir.
[59]- Anhmed b. Muhammed el-Esrem, Ahmed b. Hanbel’in talebelerindendir. (v.273/886) {Hayrettin KARAMAN, İslam Hukuk Tarihi , s. 105}
[60] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.120-121.
[61] Ali Abdülhamîd Baltacı, Muhammed Vehbi Süleyman, el-Mu’temed c. I, s. l96.
[62]- Yedi fakih, (fukahâ-i seb’a) Medine4nin yedi fakihi diye şöhret bulan şu şahıslardır : Saîd b. el-Müseyyeb, Urve b. ez-Zübeyr (v.97/715), el-Qasım b. Muhammed (v.102/720), Hârice b. Zeyd (v.l00/718), Ebubekr b. Abdurrahmân (v.94/713), Süleyman b. Yesâr (v.l07/725), Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe (v.98/716), {Hayrettin KARAMAN, İslam Hukuk Tarihi , İstanbul l975, s. 55}
[63] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.117.
[64] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.119.
[65] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.120.
[66] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.121.
[67] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.122.
[68] Abdullah b. Şübrüme Tabiînden ve Kufe fakihlerindendir. Şa’bîden, İbn-i Sîrînden ve İmam-ı Azam’dan rivayette bulunmuştur. h. 144 de vefat etmiştir. (Ö.N.BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, İst. l967, c. I, s. 331)
[69] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.122, paragraf 1263.
[70]- Yani cem’in şartı iki namazın bir arada kılınmasıdır. İkisi bir arada kılınamazsa cem olmaz.
[71] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.123. paragraf l265.
[72] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.124.paragraf 1266.
[73] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.122-123, paragraf 1264.
[74] İbnâ Kudâme, el-Muğnî, c. II, s.125.
[75] Ali Abdülhamîd Baltacı, Muhammed Vehbi Süleyman, el-Mu’temed, c.I, s. l95-l98.
[76] Ebu’l-Velîd Muhammed b. Ahmed b. Rüşd (öl.520 h.), el-Mukaddimat, el-Matbaat’ül-Hayriyye, 1325, s.114.
[77] İmam Malik, el-Müdevvenet’ül-Kübrâ (Sahnûn’un rivayeti) , Mısır, c.I,s.116-117.
[78] el-Müdevvenet’ül-Kübrâ, c.I,s.116.
[79] el-Müdevvenet’ül-Kübrâ, c.I,s.115.
[80] el-Mukaddimat, s. 111-116.
[81] el-Müdevvenet’ül-Kübrâ, c.I,s.115.
[82] Eşheb b. Abdilaziz’il-Kaysî (145 h.-762 m./204 h.-819 m.), Mâlikî fukahasındandır. İmam Malik’den, Leys’den ve başkala­rından rivayette bulunmuştur.
[83] el-Mukaddimat, s.116.
[84] el-Mukaddimat, s. 111- 116.
[85] el-Mu’teber fî’l-fıkhi’il-İmamiyye, v.87-90, yazarı belli değil, el yazması, Süleymaniye Kütüphanesi İzmirli İsmail Hakkı,757.

http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/nsections/index.php?op=viewarticle&artid=81

posted in NAMAZ | 0 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZIN KILINIŞI

KUR’AN’A GÖRE NAMAZIN KILINIŞI:

4Nisa suresi/101- Yeryüzünde (sefere) çıktığınızda, hakikati inkara şartlanmış olanların aniden üzerinize saldırmasından korkarsanız namazlarınızı kısaltmanız günah olmaz: Çünkü o hakikati inkar edenler sizin apaçık düşmanlarınızdır.

4Nisa suresi/102- İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan bir grup, seninle birlikte dursun(KIYAM) ve silahlarını (yanlarına) alsın; böylece onlar secde ettiklerinde(SECDE), arkalarınızda olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle namaz kılsınlar, onlar da ‘korunma araçlarını’ ve silahlarını alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek için, sizin silahlarınızdan ve emtianız (erzak ve mühimmatınız)dan ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veya hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz, Allah kafirler için aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır.

2Bakara suresi/238-Namazlarınıza ve namazı en uygun şekilde ifa etmeye dikkat edin; ve Allah’ın huzurunda içten bir bağlılıkla durun.

2Bakara suresi/239-Ama eğer tehlikede iseniz, yürürken ve binek (üzerin)de (namazınızı ifa edin); tekrar güvenliğe kavuşunca Allah’ı anın, çünkü daha önce bilmediklerinizi size öğreten O’dur.

22Hacc suresi/26-Çünkü, İbrahim’e bu İbadet Evi’nin kurulacağı yeri gösterdiğimiz zaman (o’na demiştik ki:) “Bana kimseyi ortak koşma! Ve Benim Mabedimi, onu tavaf edecek olanlar için, onun önünde (Rablerini tazim ve tefekkür ederek) dikilip duranlar(KIYAM) için, saygıyla eğilenler (RUKU) ve yere kapananlar(SECDE) için temiz tut!”

23Müminun suresi/2-Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.

17İsra suresi/110-111-De ki: “Allah, diye çağırın, ‘Rahman’ diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O’nundur.” Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse. 111-Ve de ki: “Bütün övgüler, döl edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, güçsüzlükten, düşkünlükten ötürü herhangi bir yardıma, yardımcıya gereksinme duymayan Allah’a yakışır”. İşte, O’nu (hep böyle) yücelterek an.

2Bakara suresi/45-Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.

20Taha suresi/14- “Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak (zikretmek) için namaz kıl.”

1Fatiha suresi/1-7- Rahmân ve Rahim Allâh adıyla 2- Her türlü övgü yalnızca Allah’a özgüdür, bütün alemlerin Rabbi, 3- Rahman’dır, Rahîm’dir O. 4- Hesap Günü’nün Hakimi. 5- Yalnız Sana kulluk eder; ve yalnız senden yardım dileriz. 6- Bizi dosdoğru yola ilet, 7- Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.

HADİSLERE GÖRE NAMAZIN KILINIŞI-: Namaz, son secdeden kalkmakla sona erer: 2672-“Resûlullah buyurdular ki: “Bir kimse son rek’atte oturmuşken daha selam vermeden hades vâki olsa namazı caizdir.” Tirmizî, Salât 300, (408).

Namazda selam almak: 2709-“Resûlullah’a selam verirdik, O da bize mukâbele ederdi. Necâşî’ nin yanından döndüğümüz zaman O’na yine (namazda) selam vermiştik, bize mukabeleten selam vermedi.”Ey Allah’ın Resûlü, dedik, biz sana vaktiyle namazda selam verirdik, sen de selamımızı alırdın (şimdi niye almıyorsun)?” dedik. Bizi şöyle cevapladı:”Namazda meşguliyet var!” [Buhârî, Amel fis’s-Salât 2 Müslim, Mesâcid 34; Ebû Dâvud, 170; Nesâî, Sehv 20]

Namazda, gerektiğinde, hareket çokluğu namazı bozmaz

2726- Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah : “Namazda iki siyahı yani yılan ve akrebi öldürün” buyurdu.” [Ebû Dâvud, Salât 169; Tirmizî, Salât 287; Nesâî, Sehv 12]

Zorunlu durumlarda namaz: 2507-“Bende basur vardı. Namazı nasıl kılacağım diye Resûlullah’a sordum. “Ayakta kıl, muktedir olmazsan oturarak kıl, buna da muktedir olmazsan yan üzeri (yatarak) kıl” buyurdu.”

2608-“Hasta kimse secde etmeye muktedir olamazsa başıyla ima eder, alnına herhangi bir şey kaldırmaz.” Muvatta, Kasru’s-Salât 74, (1, 168).

2701-“Resûllullah bineğinin üzerinde iken yönü hangi istikâmette olursa olsun tesbih ediyor, (nafile namaz kılıyor, rükû ve secde içinde) başıyla imada bulunuyordu. İbnu Ömer de böyle yapıyordu.” [Buhârî, Taksîru’s-Salât 7; Müslim, Müsâfirîn 39; Muvatta, Kasru’s-Salât 22; Ebû Dâvud, Salât 277; Tirmizî, Salât 345; Nesâî, Kıble 23]

Ruku etmek, namaz anlamına gelmekte: 4296-“Sakif hey’eti geldiği zaman, Resûlullah’ın yanına indiler. onları mescidde ağırladı, tâ ki kalplerini daha bir rikkate getirip müessir olsun. Onlar (müslüman olup bey’at yapmak için) öşür alınmamasını, cihada çağrılmamalarını ve namazın kendilerine farz kılınmamasına şart koştular. Resûlullah :”Sizden öşür alınmasın, cihada da çağrılmayın. Ama rükusuz (namazsız) bir dinde hayır yoktur” buyurdu.” [Ebû Dâvud, Harâc 26, (3026).]

Yürüyerek namaz kılmak: 2929-Abdullah İbnu Üneys anlatıyor: “Resûlullah, beni, Hâlid İbnu Süfyân el-Hüzelî’yi öldürmem için bulunduğu yere gönderdi. O, Urane ve Arafat taraflarında idi.”Git onu öldür!” dedi. Ben onu gördüğümde ikindi namazının vakti girmişti. Kendi kendime: “(Bu herifi öldürme işi) onunla benim arama girip namazımı geciktirmesinden korkarım” dedim. (Ara vermeden) ilerledim. Hem yürüyor hem de ima ile namazımı kılıyordum. Herife tam yaklaşmıştım ki:”Sen kimsin?” dedi.”Araplardan biriyim. Duydum ki, şu adam için asker topluyormuşsun, onun için sana katılmaya geldim!” dedim.”Evet ben bu işin içindeyim” dedi. Onunla bir müddet yürüdüm, öldürmeme imkân sağlayacak bir fırsat doğunca kılıçla tepesine bindim ve geberttim.” [Ebû Dâvud, Salât 289, (1249).]

posted in NAMAZ | 0 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZI TERCÜME İLE KILMAK

KUR’AN’A GÖRE NAMAZDA OKUDUĞUNU ANLAMAK:

4Nisa suresi/43-Siz ey inananlar! Sarhoş iken namaz kılmaya kalkışmayın, ne dediğinizi bilinceye kadar (bekleyin); ve boy abdestini gerektiren bir durumda (iken de) yıkanıncaya kadar seyahatte olmanız (ve yıkanma imkanından yoksun bulunmanız) hali dışında- (namaza kalkışmayın). Ama eğer hasta iseniz veya seyahatteyseniz yahut tuvaletten geldiyseniz veya kadın ile birlikte olmuşsanız ve hiç su bulamıyorsanız, o zaman temiz toprakla teyemmüm edin, (onunla) yüzünüzü ve ellerinizi meshedin. Bilin ki Allah, gerçekten günahları temizleyendir, çok affedicidir.

14İbrahim suresi/4-Biz, görevlendirdiğimiz her resulü ancak kendi toplumunun diliyle gönderdik ki, onlara açık seçik beyanda bulunsun. Bunun ardından, Allah dilediğini saptırır, dilediğini de iyiye ve güzele kılavuzlar.

26Şuara suresi/192-199-Gerçekten o (Kur’an), alemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir. 193-Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine 195-apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir. 196-Şüphesiz bu (Kur’an) öncekilerin kitaplarında da vardı. 197-İsrailoğulları arasındaki (birçok) bilginin bu (gerçeği) bilmeleri onlar için yeterli bir belirti sayılmaz mı? 198-Onu Arap olmayan birine indirseydik, 199-ve bu yabancı onu (kendi diliyle) onlara okusaydı, onlar yine inanacak değillerdi.

41Fussilet suresi/44-Eğer bu (ilahi kelamın) Arapça dışında bir dilde (indirilmiş) bir hitabe olmasını dileseydik, onlar, (şimdi onu reddedenler,) bu defa, “Neden onun mesajları anlaşılır bir şekilde ifade edilmemiş? Hayret! Arapça dışında bir dil(de indirilmiş bir mesaj bu) ve (tebliğ eden de) bir Arap (elçi)?” diyeceklerdi. De ki: “Bu (ilahi kelam,) iman edenler için bir rehber ve bir şifa kaynağıdır; ona inanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir sağırlık var ve bundan dolayı (Kuran) onlara kapalı, anlaşılmaz gelir. Onlar çok uzaklardan seslenilen (insanlar gibi)ler.”

TERCÜME İLE NAMAZ-SÜLEYMAN ATEŞ: “Arapça’yı bil­meyen bir insan olarak Türkçe mânâsı ile sureleri okuyup namaz kılabilir miyiz?”

Aynı mealde ikinci bir soru: “Arapça bilmiyor, anlamıyorum. Kur’ân-ı Kerîm’i Türkçe okuyorum. Bu durumda hayrı (sevabı) daha mı az olacaktır? Namazı da Türkçe sûrelerle kılmayı düşünüyorum. Ne dersiniz?”

Cevap: Elbette Kur’ân-ı Kerîm’i okumaktan maksat onu anlayıp uygulamaktır. Kur’ân’ı anlayarak okumak, anlamayarak okumaktan daha sevaptır. Okuduğunu anlayacak kadar Arapça bilen, Kur’ân’ı aslından okumalıdır.Ama Arapça hiç bilmeyen kimse,doğru bir meâlinden Kur’ân’ın anlamını okursa sevabının daha az olacağı söylenemez. Tabii bu, okuyanın amacına bağlıdır. Kur’ân’ın asıl metnine Önem vermeyerek tercemeyi tam Kur’ân gibi düşünen hatâ etmiş olur. Fakat Kur’ân’ın asıl metnine saygılı olmak, onu okumayı amaç bilmek kaydıyla sırf anlamak için meal okumanın hayrı daha az değil, aynen Kur’ân okumak gibi, hattâ daha çok istifade edileceği için daha çok olur…

Nitekim Abdullah ibn Mes’ûd, dili dönmeyenin, Kur’ân’ı, aynı anlamı veren başka kelimelerle okumasına cevaz vermiştir. Diğer mezheb imamları çeviri ile namaza geçit vermezken Hanefî mezhebinin üç büyük imamı buna geçit vermişlerdir. Yalnız aralarında küçük bir fark vardır:

İmamı A’zam Ebû Hanîfe (ö. 150/767), şartsız olarak terceme ile namaz kılınabileceğini söylerken, İmam Ebû Yusuf (ö. 182/789) ve İmam Muhammed eş-Şeybânî (ö. 189/805) bunu orijinal Kur’ân metnini okuyamama şartına bağlamışlardır.

İmam Şâfi’î (150/767) ise namazda hiçbir suretle tercemenin yeterli olmadığı, Arapça’yı hiç bilmeyen ümmî birinin, hiç Kur’ân okumadan namaz kılması gerektiği kanısındadır. Yani onun bu görüşü, namazda susmanın, terceme Kur’ân’ı okumaktan iyi olduğu anlamına gelir ki çok garîp bir anlayıştır. Şâfi’î bu görüşüne de: “Allah’ın, Kur’ân’ı Arapça yaptığını, ancak Arapça metnin Kur’ân olduğunu, Farsça’nın ise insan sözü olduğunu, bundan dolayı Farsça (veya herhangi bir dildeki) Kur’ân tercemesini okumanın, Kur’ân olmayacağını” gerekçe göstermiştir.

Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre de “Kur’ân mu’cizliği, lafız ve anlam bütünlüğündedir. Yapabilen için, bunların ikisini de yapmak (Kur’ân’ı Arapça okumak) gereklidir. Ama Arapça metni okuyamayan, yapabildiğini yapar (tercemeyi okur). Nasıl ki rükû’ ve secdeyi yapmaktan âciz olan kimse de, bunları îmâ ile (başını eğerek) yapar.

Ebû Hanîfe, görüşüne, İranlıların, Selmân-ı Fârisî’nin, kendileri için yazdığı Fatiha tercemesini okuyarak namaz kıldığını delîl getirmiştir. Ayrıca ona göre Kur’ân’ın i’câz yönü söz kalıplarında değil, anlamındadır

. Bu anlamdaki kelâma Arapça ibareler delâlet edeceği gibi Farsça ve diğer dillerdeki tercemeler de delâlet eder. Bundan dolayı tercemelere de Kur’ân denilebilir. Zira “Eğer biz onu, yabancı (dilde) bir Kur’ân yapsaydık derlerdi ki:’Âyetleri (anlayacağımız) bir dille açıklan­malı değil miydi? Araba yabancı söz mü (geliyor)’?” ayeti de Kur’ân’ın, yabancı bir dilde indirilse de yine Kur’ân olacağını belirtmektedir.

Abdu’1-Azîz Buharı de şöyle diyor: “Ebû Hanîfe’ye göre Kur’ân’ın lafzı, gerekli değil, talî bir rükündür. Çünkü lafız, asıl amaç değil, anlamı taşıma aracıdır. Özellikle Allah’a yalvarma hali olan namazda asıl amaç lafız değil, anlamdır. Ayrıca yüce Allah: “Kur’ân’dan kolay olanı okuyu­nuz” buyurmuştur (kişiye, Kur’ân’dan kolay olanı okumasını emretmiştir).

Lafız, temel rükün olmadığı içindir ki bizim mezhebimize göre namazda imamın okuması, muhalifimize göre de rek’ati kaçırma korkusu halinde imama uyandan Kur’ân okuma düşmektedir. Fakat namazın diğer rükünleri, imamın yapmasıyla cemâatten düşmez. Öyle ise namazda asıl temel rükün ile yetinilebilir ki Kur’ân’ın temel rüknü de mânâdır. Bunun izahı şöyledir:

Kur’ân önce, Arap lehçelerinin en fasihi olan Kureyş lehçesi ile indi. Fakat bu lehçe ile Kur’ân’ı okumak, diğer kabilelere zor gelince, Allah Elçisine bu durumu arz ettiklerinde onlara, Kur’ân’ı, kendi lehçe-leriyle okuma müsâadesi verilmiş, Kur’ân’in, yedi harf üzere indiği, bunlardan herhangi biriyle okunabileceği belirtilmiştir. Bu suretle asıl Kur’ân’ın indiği Kureyş lehçesiyle okuma zorunluluğu kaldırılmıştır. Bir Arap için kendi lehçesini bırakıp başka bir lehçe ile Kur’ân okuması, hattâ kendi diliyle Kur’ân okumaya tam anlamıyla muktedir olan Ku-reyşlinin, meselâ Temîm lehçesiyle okuması caiz olunca, Arapça’yı iyi bilmeyen bir yabancının da, asıl önemli olan mânâ ile yetinerek Kur’ân’ın tercemesini okuması caizdir.” demektedir

Tarihî veriler de ilk dönemlerde Arapça bilmeyenlerin, terceme ile namaz kıldıklarını göstermektedir. İranlıların, Selmân’ın yaptığı Farsça Fatiha tercemesini okuyarak namaz kıldığını anlatmıştık. Narşahî (ö. 348/ 959)’nin Târîhu Buhârâ adlı eserinde belirttiğine göre Türkistan fetih hareketlerinde yer alan Emevî komutanı Kuteybe ibn Müslim (ö. 96/714), Buhârâ halkını, yaptırdığı cami’de topladı. O zaman Arapça bilmeyen Buhârâ halkı, Farsça namaz kıldılar. Rükû’a varma zamanı olunca cemâatin arkasında duran biri “Nekintâ nekînet” diye bağırır, secde için de “Ne-konya nekonî” diye bağırırdı.

Nizâmu’d-dîn el-Ensârî de güvenilir birine dayandırdığı habere göre Hasan-ı Basri 110/728)’nin talebesi, tasavvuf silsilesinin ilk halkaların­dan biri olan Habîb-i Acemî, dili Arapça’ya iyi yatmadığı için namazda Kur’ân’ın Farsça tercemesini okurmuş.

Konumuza ışık tutması bakımından bu konuda çeşitli görüşlere yer verdik. Biz, namazda Kur’ân’ın orijinal metni ile okunmasını gerekli görüyoruz. Bu konuda İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’in görüşünü esas alarak diyoruz ki okuyabilen, Kur’ân’ın Arapça metniyle namaz kılar. Fakat Kur’ân’ı hiç bilmeyen, okuyamayan ise, asıl metni öğreninceye kadar Fâtiha’nın ve bazı ayetlerin tercemesini okuyarak namaz kılabilir.

Dîn, kimsenin tekelinde değildir. Falan veya filanın buna karşı çıkması bizi bağlamaz. Yüce Allah, Kur’ân’ı anlaşılmak için indirdiğini vurgulamıştır. Peygamber (s.a.v.) de Kur’ân’ın tercemesi okunamaz, onun­la namaz kılınamaz diye bir şey söylememiştir. Allah ve Elçisinden başka da hiç kimsenin din hakkında yasaklar koyup kaldırmaya hakkı yoktur. Allah her dili anlar. Onun için kalıp değil, ruh, mânâ önemlidir. Kişi, Hakkın dîvânına durduğu zaman gönlünden ne dediğini bilmeli, bilinçli olarak ibâdet etmelidir.

Arapça, İslâm milletleri arasında müşterek dil olabilir ve olmuştur da. Fakat bu dil, sadece âlimler arasında geçerlidir. Halk tabakasının Arapça’yı öğrenip Kur’ân’ın mânâsını anlayacak hale gelmesi imkânsız denecek kadar güçtür. Halk anlamadan Kur’ân’ın Arapça okunmasında fazla yarar yoktur. Namaz kılabilecek derecede Arapça Kur’ân metni öğrenilir ve onunla ibâdet edilir. Fakat namaz dışında Kur’ân’ın tercemesinin okunması ve her Müslümanın her fırsatta, her gün mutlaka Allah kelâmının mealinden birkaç sayfa okuyup öğrenmeğe çalışması gerekir. Ramazanda cemâatin, camilerde oturup saatlerce Kur’ân dinlemeleri güzel ama, hiç anlamadan dinlemenin yararı nedir? Camilerde bir cüz, iki cüz Arapça Kur’ân okunacağına, yarım cüz Kur’ân ve sonra da onun meali -katma ve çıkarma yapmadan- okunursa çok daha yararlı olur. İnsanlar, Allah’ın ne dediğini anlayarak camilerden çıkarlar. Dediğimiz gibi herkesin namaz kılacak derecede Arapça Kur’ân öğrenmesi uygundur. Arapça bilm­eyen, öğreninceye kadar Türkçe mealden okuyarak namazını kılabilir. İmamı A’zam’a göre Farsça ve diğer dillerle Kur’ân okuyup namaz kılmak caizdir.

Yüce Allah bütün dilleri bilir. Arapça Allah’ın kendi dili değildir ki O’na kendi diliyle yalvaralım da bizim dilimizi anlasın. Biraz önce yazdığımızayet-i kerîme uyarınca Allah, bizim, ibâdet ederken ne dediğim­izi bilmemizi istemiştir.

Bundan dolayı şekilden, kalıptan dinin özüne, ruhuna dönmeli, du’âla-rımızı anladığımız dilde, içimizden geldiği biçimde ve kendimizi Allah’a vererek yapmalıyız. Dinin özü, kelime kalıpları değildir; gönülden kopan sözlerle Allah’a yalvarmaktır. İşte böyle gönülden Allah’a bağlanan bütün tevhîd dinlerinin adı “İslâm”dır.

4. Soru: “İslâm tarihinde terceme ile namaz kılma girişimleri olmuş mudur?”

Cevap: Tarihî veriler ilk dönemlerde Arapça bilmeyenlerin, terceme ile namaz kıldıklarını göstermektedir. İranlıların, Selmân’ın yaptığı Farsça Fatiha tercemesini okuyarak namaz kıldığını anlatmıştık. Narşahî(ö. 348/-959)’nin Târîhu Buhârâ adlı eserinde belirttiğine göre Türkistan fetih hareketlerinde yer alan Emevî komutanı Kuteybe ibn Müslim (ö. 96/714), Buhârâ halkını, yaptırdığı câmi’de topladı. O zaman Arapça bilmeyen Buhârâ halkı, Farsça namaz kıldılar. Rükû’a varma zamanı olunca cemâatin arkasında duran biri Nekintâ nekînet” diye bağırır, secde için de Nekonya nekonî” diye bağırırdı.

Nizâmu’d-dîn el-Ensârî de güvenilir birine dayandırdığı habere göre Hasan-ı Basrî(ö. 110/728)’nin talebesi, tasavvuf silsilesinin ilk halkala­rından biri olan Habîb-i Acemî, dili Arapça’ya iyi yatmadığı için namazda Kur’ân’ın Farsça tercemesini okurmuş.

20. asrın başlarında Türkiye’de Türkçe du’â ve Kur’ân ile ibâdet edilmesi tartışılmıştır. Sorunun ateşli savunucularından biri olan, aslen Afganlı Ubeydullah Efendi, şöyle diyor:

“Geçenlerde siyasi gazetelerden birinde,’Bütün Türkiye’de Arap dilinin öğrenilip yaygınlaştırılmasına önem verilmelidir ki millet hiç ol­mazsa Cuma günleri okunan hutbeleri anlayabilsin’ deniliyordu. Bu söz, kalın kafalılık eseridir. Hutbeyi anlamak için bütün Türklere Arapça’yı öğretmekten ise hutbeyi Türkçe okumak kadar kolay bir şey düşünülebilir mi? Zaten İmamı A’zam mezhebince Kur’ân ve hadîs ve hutbeyi terceme caizdir.

“Peygamber Efendimiz yalnız Araplara gönderilmedi. Şanlı Kur’­ân’in bütün dillere tercemesi farzdır. Kitabımızın asıl kudsiyyeti maânî-i celîle ve cemîlesinde(yüce ve güzel anlamlarındadır. Lafzın kutsallığı ikinci derecede kalır. Her birey, dinin hükümlerini ve emirlerini doğrudan Kitabından okursa inancı yükselir, şer ve fesat azalır, dinsizliğin yaygın­laşması azalır.”

Türkiye’de sosyolojinin kurucularından Ziya Gökalp de o dönemde ibâdetin Türkçeleştirilmesi akımının savunucularındandı. “Vatan” adlı şiirinde şöyle diyor:

“Bir ülke ki cami’inde Türkçe ezan okunur, Köylü anlar mânâsını okuduğu du’ânın Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’ân okunur Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Huda’nın, Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!”

Hattâ Cumhuriyet döneminin başlarında, İstanbul Göztepe Camii İmam Hatibi Cemalettin Efendi, bir gün Cuma hutbesini Türkçe okuduktan sonra “Allah büyüktür” şeklinde Türkçe tekbîr alıp Fatiha ve eklenen sûrelerin Türkçe’sini okuyarak namaz kıldırmış, bu hareketi, kendisinin görevden alınmasına neden olmuştur.

Abdullah ibn Mes’ûd’dan aktarılan olay, bir kıraat ihtilâfı değil, onun, Kur’ân’ı mânâ ile okumaya cevaz verdiğinin kanıtıdır. Çünkü Ab­dullah, kendisiayeti “Ta’âmu’l-esîm” olarak okuyor. Fakat öğrencisi esîm kelimesini söyleyemiyor. O zaman ona, yine esîm gibi günahkâr anlamına gelen fâcir kelimesini söylemesini emrediyor. Adam da taâmu’l-esîm yerine ta’âmu’l-fâcir olarak okuyor. Bu, kıraat farkı değil, kişinin, söylemekten âciz kaldığı bir kelimeyi, aynı mânâyı veren başka bir kelime ile okumasıdır.

İbn Mes’ûd’dan gelen rivayetler, kendisinin ve okuma uzmanı sahâbîlerin, anlamını değiştirmeyecek biçimde sinonim kelimelerle Kur’ân okunmasına cevaz verdiklerini gösterir. Übeyy ibn Ka’b, “meşav fîhi” yerine “merrû fîhi”, “lillezîne âmenû unzurûnâ” yerine “lillezîne âmenû ahhirûnâ”, ya da “lillezîne âmenû urkubûnâ”; Enes’in: “akvemu kîlâ” yerine “asvebu kîlâ” okunabileceğini söylemiştir. Her biri birer otorite olan bu sahâbîler, Kur’ân kelimelerinin, aynı anlamı verecek sinonim kelimelerle okunabileceğine fetva verdiklerine göre elbette bir yabancı da Kur’ân’ı, kendi dilinde aynı anlamı veren kelimelerle, yani tercemesiyle okuyabilir. Dili dönmeyen bir Araba, Kur’ân’ı, kolayca söyleyebileceği başka kelimelerle okuma müsaadesi verilir de, yabancıya bu müsaade verilmez mi? Bir Türkün, Arapça öğrenip de Kur’ân’ı aslından okuması ve anlaması, insanın ömrünü alacak kadar uzun, yorucu bir iştir. “Allah, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez!”

Meal ile okunduğu takdirde Kur’ân’ın, muharref Kitapların durumuna düşeceği sanısına gelince bu, bir vehimden ibarettir. Bir kere Kur’ân’ın milyonca değil, milyarca nüshası dünyânın her tarafına yayılmıştır. Kim bu nüshaların kaldırılıp imha edilmesini, ve sadece bir dildeki tercemenin, orijinal Kur’ân yerine ikame edilmesini istiyor ki?

Ayrıca Kur’ân zaten 10. asırdan yani bin yıldan beri çeşitli diller yanında Türkçe’ye de terceme edilegelmiştir. Özellikle son zamanlarda, hattâ sadece 1970’ten sonra Kur’ân’ın Türkçe’ye 50’den fazla çevirisi yapılmıştır. Birçoğu ticari amaçlı olan bu çeviriler okunmaktadır. Bunların okunmasıyla Kur’ân’ın tahrif edildiğini iddia eden yoktur. Şimdi bunların namazda okunmasıyla namaz dışında okunması arasında ne fark var ki namazda okunmakla Kur’ân tahrif edilmiş olsun?

Hiç kimsenin hatırından Kur’ân’ı tahrif etme düşüncesi geçmez, zaten kimsenin de buna gücü yetmez.

Ayrıca Kur’ân’ın doğruladığı Kitapları, muharref kitaplar diye nite­lendirmek de Kur’ân düşüncesiyle bağdaşmaz. Kur’ân’ın tasdik ettiği, kendisinin de ona uygunluğunu vurguladığı Kitaplara siz nasıl tahrif edilmiş dersiniz? Bu, Kur’ân saygısına da aykırı düşmez mi?

Bir arkadaşımız da “Çeviri ile ibâdet caiz olursa Kur’ân’ın Arapça inmesinin ne anlamı kalır?” diye bir soru yöneltmiş. Bu tür iddialar, vahyi indirmenin hikmetini anlamamadan kaynaklanmaktadır.

Kur’ân Arapça indirilmiştir. Çünkü Peygamber Arap, ilk muhataplar Araptır. Onların anlaması için Kur’ân Arapça indirilmiştir. Kur’ân, bütün insanlık için rehber olduğuna göre diğer insanların da anlamaları için onların dillerine çevrilmesi gerekir. “Allah, her ulusa, kendi diliyle konuşan peygamber gönderir.” Bir cemâate anlamadıkları dil ile mektup yazmanın ne anlamı var? Anlamadıkları bu mektubu nasıl uygulayacaklar? Anlama­ları için onun çevirisini okumaları gerekir. Kur’ân’ın da anlaşılması için çevrisinin okunması gerekir. İşte mes’ele bu kadar basit. Bunu şu tarafa, bu tarafa çekip uzatmanın bir anlamı yoktur. Hattâ bu tür saplantılar bağnazlıktan başka bir şey değildir.

Biz hiç bilmeyenlerin, öğreninceye kadar Kur’ân mealini okuyarak namaz kılabileceklerini söyledik. Devamlı değil, öğreninceye kadar. Hanefî mezhebinin üç imamı (İmam-ı A’zam, İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed bu görüştedirler. Bu görüşün kaynaklarını verdik. Daha fazla uzatmaya gerek yok). (Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Sualler ve Cevaplar)

ELMALILI HAMDİ YAZIR TEFSİRİ: 4Nisa/43-Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın… AÇIKLAMA: “Sarhoş iken namaza yaklaşmayın.” Burada bazı müfessirler, salattan maksat cami ve namazgahtır. Bununla sarhoşlar camilere girmekten men edilmişlerdir, demişler ise de bu mânâyı anlamak için salatı, esas mânâsından çıkarmaya gerek yoktur. Bu yasak, söylediğini bilmeyen sarhoşun namazının sahih olmadığına ve bundan dolayı sarhoşluğun haram olduğuna delalet ettiği gibi, sarhoşun ve cünübün camiye girmesinin ve ona yaklaşmasının yasak olduğuna da işaret yoluyla delalet edebilir.

SÜLEYMAN ATEŞ: 4Nisa/43-“Ey inananlar, sarhoşken namaza yaklaşmayın ki ne dediğini­zi bilesiniz. Yoldan geçici olmanız dışında çünüp iken de yıkanıncaya kadar, (namaza yaklaşmayın). Eğer hasta, yahut yolculukta iseniz, yahut biriniz tuvaletten gelmişse, yahut da kadınlara dokunmuşsanız (bu du­rumlarda) su bulamadığınız takdirde temiz toprağa teyemmüm edin: (Toprağı) yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah, çok affeden, çok bağışlayandır.” AÇIKLAMA: …Kişi ne dediğini bilmek için sarhoş iken namaza yaklaşmaktan menedilmiştir. Kişinin ağzından çıkanı, gönlünden hissetmesi, ne dediğini bilmesi ibadette çok önemlidir. Ne dediğini bilemeyecek kadar gaf­let ve uyku sarhoşluğu içinde bulunan kimsenin de o halde namaza durması doğru değildir. Hz. Peygamber: “Biriniz namaz kılarken esnerse, uy­kusu geçinceye kadar uyusun, zira biriniz esneye esneye namaz kılarsa bil­mez, belki istiğfar ederken kendi kendine söver.” buyurmuştur.( Buhari, Vudu’: 53; Babu’l-vudu’i mine’n-nevm; Müslim, Musafirin: b. 31, h. 22 2. Kurtubi, 5/206)… Fakat nedense müfessirler, ayette hiçbir işaret yok iken “namaz” tabi­rine, namaz kılınan mescidleri de katmış ve ayetteki “yoldan geçici olma”yı da mescidin içinden geçme şeklinde tefsir etmişlerdir: Kimi cünüp iken mes­cide girilemeyeceğini, sadece içinden geçilebileceğini; kimi abdest alarak mes­cide girilip oturulabileceğini, çünkü Peygamber’in sahabilerinin, cünüp iken abdest alıp mescide geldiklerini ve mescidde oturup konuştuklarını; kimi de cünüp iken mescide girmenin bir sakıncası olmadığını söylemiştir. Mescidle ilgili olmadığı için ayetin, bu görüşlerle de bir ilgisi yoktur. Bu görüş sahipleri, adetleri vechile birtakım rivayetlere dayanarak ayeti kendi düşünceleri doğrultusuna çekmişlerdir. Bilindiği üzre Hz. Peygamber’in ve Hz. Ali’nin evleri mescide açıldığı gibi Ebubekir’in ve daha başka birkaç sahabinin evlerinin de mescide açılan pencereleri vardı. Sonradan Hz. Peygamber, Ebubekir’in penceresinden başka mescide açılan pencerelerin kapatılmasını emretmiştir. Ancak kendisinin ve Ali’nin evleri yan yana idi ve kapıları mescide açılıyordu. Kendileri ve Hz.Ali, cünüp oluyor, yıkanıyorlardı. Cünüp iken mescide girmek yasak olsay­dı, önce onlara büyük bir zorluk olurdu. Bazıları da mescidde cünüp dolaş­manın, sadece Az. Ali’ye verilmiş bir ruhsat olduğunu söylemiştir. Ama bunun tutarlı bir yanı yoktur. Zira dini genel emirlerde istisna yoktur. Pey­gamber kimseye böyle bir istisna tanımamıştır. Aynı şartları haiz olan her­kes, aynı hükümlerle yükümlüdür.

HADİSLERLE KUR’AN TEFSİRİ-İBN KESÎR: 4Nisa/43-Ey iman edenler, sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de cünübken –yolcu olmanız müstesna- gusül yapmadıkça namaza yaklaşmayın…. AÇIKLAMA: Müslümanlar, namaz kılarken, namaz kıldıran kişi, namazda Kafirûn sûresini okudu. Okumasında:”…Biz sizin ibadet ettiğinize ibadet ederiz…” diye yanlış okuyunca bu ayet indi. …Dahhak, “Ey iman edenler, sarhoşken namaza yaklaşmayın.” ayeti hakkında şöyle demiştir:

Bununla içki sarhoşluğu değil, uyku sarhoşluğu kastedilmiştir. Bu söz İbn Cerir ve İbn Ebu Hatim tarafından rivayet edilmiştir.

Yine İbn Cerir der ki: Doğrusu; burada içki (içilerek) sarhoş olmanın kastedildiğidir. Yasaklama; söyleneni anlamayan sarhoşa yönelik değildir. Çünkü o, deli hükmündedir. Burada yasaklamaya muhatab olan, teklifi anlayabilen sarhoştur.

Usûlcülerden birçoğu; kendisine söyleneni anlamayan sarhoşun dışında, hitabın sözü anlayabilene yöneltileceğini söylemişlerdir. Zira anlama teklifin şartıdır…

Ne söylediğinizi bilinceye kadar” ayeti sarhoşluğun tarifinde söylenebileceklerin en güzelidir. Buna göre, sarhoş; ne söylediğini bilmeyendir. Sarhoş; okuduğunu karıştıracak, düşünmeyecek ve huşu’ içinde olamayacaktır. İmam Ahmed şöyle diyor: Hz.Peygamber:” Sizden birisi namaz kılarken uyukladığında namazı bıraksın ve dediğini anlayacak hale gelinceye kadar uyusun” buyurmuştur. Bu hadisi, Buhari ve Nesai de nakletmiştir. Hadisin bir rivayetinde:”Olur ki, istiğfar edeceğim derken, kendine söver.” fazlalığı vardır. s.1700-1701

TEFHİMU’L-KUR’AN TEFSİRİ: 4Nisa/43-Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. AÇIKLAMA: Arapça metindeki “sekr” (sarhoşluk) kelimesi, bu emrin sadece içkili iken değil, her türlü sarhoşluk anı için geçerli olduğunu ifade eder. Bunun yanısıra, sarhoşluk veren bir şey aslında haramdır, fakat eğer sarhoş iken namaza yaklaşırsa, o zaman iki kata büyük bir günah işlemiş olur… Bazı kimseler bu ayetten yola çıkarak, Arapça metnin anlamını bilmeyen kişinin namazının hiç kabul olmayacağını iddia etmişlerdir.

HADİSLERDE KUR’AN ‘I ANLAMADAN OKUMAMAK:

918-Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Sizden biri geceleyin kalkınca Kur’ân diline dolaşıp ne dediğini anlamamaya başlayınca hemen yatsın.” [Müslim, Müsâfirin 223, (787); Ebû Davud, Salât 308, (1311).]

4124-Hz. Ali demiştir ki: “İnsanlara anlayacakları şeyleri anlatın. Allah ve Resulünün tekzib edilmelerini ister misiniz?” [Buhârî, İlm 49.]

4125-İbnu Mes’ud diyor ki: “Sen bir cemaate akıllarının almayacağı bir şey söylersen mutlaka bu, bir kısmına fitne olur.” [Müslim, Mukaddime 5.]

556-Hz. Ali anlatıyor: “İbnu Avf bizim için yemek hazırlayarak bizi davet etti, gittik, yemeği yedik. Arkadan şarap ikram etti, içtik. Bu ziyafet şarabın haram edilmesinden önce idi. Şarab beni sarhoş etmişti. Namaz vakti gelince imam olmamı istediler. Namazda Kâfirûn suresini okudum. Ancak “sizin taptığınıza ben tapmam” diyecek yerde “biz, sizin taptığınıza taparız” şeklinde yanlış okudum. Bunun üzerine: “Ey iman edenler! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünübken -yolcu olan müstesna- gusledene kadar namaza yaklaşmayın…”ayeti nâzil oldu.” Ebu Dâvud, Eşribe 1, (3671); Tirmizi, Tefsir, Nisa (3029). Tirmizî hadisin sahih olduğunu belirtir.

PEYGAMBER KUR’AN ‘I ANLAMAYA ÖNEM VERİRDİ

915-İbnu Mes’ud anlatıyor: “Resûlullah bana:”- Kur’ân’ı bana oku!” dedi. Ben (hayretle):”- Sana indirilmiş bulunan Kur’ân’ı mı sana okuyayım?” diye sordum. Bana:”- Evet, ben onu kendimden başkasından dinlemeyi seviyorum!” dedi. Ben de ona Nisa sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki, “Her ümmete her şâhid getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara şâhid getirdiğimiz vakit durumları nasıl olacak?” mealindekiayete (41.ayet) geldim.”- Dur!” dedi. Durdum ve dönüp Resûlullah ‘a baktım. Bir de ne göreyim, iki gözünden de yaşlar akıyordu.” [Buharî, Fedâilu’l-Kur’ân 32, 33, 35; Müslim, Musâfirin 247, (700); Tirmizî, Tefsir, Nisa, (3027, 3028); Ebû Davud, İlm 13, (3668).] (Hadislerin kaynağı için bakınız: Hadis Ansiklopedisi(Kutub-i Sitte) Prof.İbrahim Canan Akçağ Yayınları)

NAMAZDA KUR’AN ‘IN YÜZÜNDEN, KUR’AN ‘I ELİNDE TUTARAK OKUMAK

2797-Hz.Âişe ‘nin anlattığına göre: “Kendisine kölesi Zekvân, Mushaf’ın yüzünden okuyarak imamlık yapıyordu.” [Buhârî, Ezan 54.] AÇIKLAMA: …Mushaf’tan okuyarak namaz kılmayı câiz görenler (İbnu Sîrîn, Hasan, Hakem, Atâ) bu hadisle amel ederler… Aynî şu açıklamayı sunar: “Hadisin zâhiri, Mushaf’ın yüzünden namaz sırasında kırâatı yürütmenin câiz olduğuna delâlet eder.” İbnu Sîrîn, Hasan Basrî, el-Hakem ve Atâ böyle hükmetmiştir. Hz.Enes , namaz kılar, arkadaki bir köle onun için Mushaf’ı tutardı. Eğer birayette yanılacak olsa Mushaf’ı onun için açıverirdi. İmam Mâlik ramazandaki (terâvih) namazında bunun caiz olduğuna hükmetti… Aynî, bahsi şöyle bağlar: “Derim ki: Namazda mushafın yüzünden kırâat, Ebû Hanîfe nezdinde namazı bozar, çünkü amel-i kesîrdir. Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre câizdir, çünkü mushafa bakmak da ibadettir, ancak yine de mekruhtur, çünkü bu davranışta Ehl-i Kitab’a benzeme var… İmam Mâlik ve Ahmed’den gelen bir rivâyete göre onlar nazarında, bu sadece nafile namazlarda namazı bozmaz.” (Hadislerin kaynağı için bakınız: Hadis Ansiklopedisi(Kutub-i Sitte) Prof.İbrahim Canan Akçağ Yayınları)

posted in NAMAZ | 0 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZDA NE OKUMALI?

KUR’AN’A GÖRE NAMAZDA NE OKUMALI?:

1Fatiha suresi/1-7- Rahmân ve Rahim Allâh adıyla 2- Her türlü övgü yalnızca Allah’a özgüdür, bütün alemlerin Rabbi, 3- Rahman’dır, Rahîm’dir O. 4- Hesap Günü’nün Hakimi. 5- Yalnız Sana kulluk eder; ve yalnız senden yardım dileriz. 6- Bizi dosdoğru yola ilet, 7- Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.

2Bakara suresi/45-Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.

20Taha suresi/14- “Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak (zikretmek) için namaz kıl.”

17İsra suresi/110-111-De ki: “Allah, diye çağırın, ‘Rahman’ diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O’nundur.” Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse. 111-Ve de ki: “Bütün övgüler, döl edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, güçsüzlükten, düşkünlükten ötürü herhangi bir yardıma, yardımcıya gereksinme duymayan Allah’a yakışır”. İşte, O’nu (hep böyle) yücelterek an.

17İsra suresi/79-80-Ve gecenin bir vaktinde kalkıp, kendi isteğinle yaptığın ilave bir eylem olarak namaz kıl: ki böylece Rabbin seni belki (ahirette) övgüye değer bir konuma yükseltir. 80-Ve de ki: “Ey Rabbim, (girişeceğim her işe) doğruluk ve içtenlik üzere girmemi; (bırakacağım her işten de) doğruluk ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla; ve bana katından destekleyici bir güç, bir tutamak bahşet!”

2Bakara suresi/201-Ama içlerinde öyleleri de var ki: “Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, ahirette de ve bizi ateşin azabından koru!” diye dua ederler.

2Bakara suresi/286-“Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez: Kişinin yaptığı her iyilik kendi lehinedir, her kötülük de kendi aleyhine.” “Ey Rabbimiz! Unutur veya bilmeden hata yaparsak bizi sorgulama!” “Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yükler yükleme! Ey Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz yükleri bize taşıtma!” “Ve günahlarımızı affet, bizi bağışla ve rahmetini yağdır üstümüze! Sen Yüce Mevlamızsın, hakikati inkar eden topluma karşı bize yardım et!”

3Al-i İmran suresi/147-Onların tek söyledikleri şuydu: “Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıkları bağışla! Adımlarımızı sağlamlaştır ve hakikati inkar edenlere karşı bize yardım et!”

MEZHEPLER: Subhaneke ve Ettehiyyat gibi duları Malikiler okumazlar.

HADİSLER: 2532-“…Bana Resûlullah: “Haydi git ve Medîne’de ilan et ki: “Sadece Fatiha süresi de olsa, Kur’ân’dan bir parça okumadıka kıldığınız namaz namaz değildir” dedi ve başka bir şey ilave etmedi.” Ebu Davud

2534-“(Namazda) Fatiha süresi ile kolaya gelen bir miktar (Kur’ânayetin)i okumakla emrolunduk.” Ebü Dâvud, Salât 136, (818).

NAMAZDA DUA

KUR’AN’DA NAMAZIN ÖZÜ VE DUA:

2Bakara suresi/45-Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.

20Taha suresi/14- “Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak (zikretmek) için namaz kıl.”

1Fatiha suresi/1-7- Rahmân ve Rahim Allâh adıyla 2- Her türlü övgü yalnızca Allah’a özgüdür, bütün alemlerin Rabbi, 3- Rahman’dır, Rahîm’dir O. 4- Hesap Günü’nün Hakimi. 5- Yalnız Sana kulluk eder; ve yalnız senden yardım dileriz. 6- Bizi dosdoğru yola ilet, 7- Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.

NAMAZDA DUA-HADİSLER: 2663-“Resûlullah buyurdular ki: “Namaz ikişer ikişer kılınır. Her iki rek’atte bir teşehhüd vardır. Namazda huşû duyulur(derin saygı), temeskün(tezellül)(yoğun ihtiyaç içinde) izhâr edilir. Ellerini kaldırırsın.” Şöyle de dedi: “Ellerini, içleri kendi yüzüne dönük olarak Rabbine kaldırır; isteklerini (ısrarla tekrarla söyleyerek) istersin: “Ya Rabbi! ya Rabbi! ya Rabbi!..” Kim bunu yapmazsa namazı eksiktir.” Tirmizî, Salât 283, (385).

2616-“Resûlullah rükü’ya gitti, sonra başını kaldırdı ve “Gıfâr kabilesini Allah mağfiret etsin, Eslem kabilesine Allah selâmet versin, Useyye Allah’a ve Resulüne isyan etmiştir. Allahım, Benî Lihyan’a lanet et. Ri’l ve Zekvân’a da lânet et” deyip secdeye gitti.” Müslim, Mesâcid 308, (679).

2617-İbnu Ömer’in anlattığına göre, Resûlullah’ın sabah namazının son rekatinin rükûsundan başını kaldırınca semi’allâhu limen-hamideh Rabbena ve leke’l-hamd dedikten sonra şöyle söylediğini işitmiştir: “Allahım falancaya falancaya lânet et.” Allah Teâlâ bunun üzerine şu mealdekiayeti indirdi: “(Kullarımın) işinden hiçbir şey sana ait değildir. (Allah) ya onların tevbesini kabul eder, yahud onları, kendileri zâlim (kimse)ler oldukları için, azablandırır” (Al-i İmrân 128). Buharî, Tefsîr, Âl-i İmrân 9; Tirmizî, Tefsîr; Nesâî, İftitah 121.

posted in NAMAZ | 0 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZDA KUR’AN’A BAKARAK OKUMAK

NAMAZDA KUR’AN’DAN OKUMAK

73Müzzemmil suresi/20- Rabbin, senin ve beraberindekilerin gecenin üçte ikisini, yahut yarısını, yahut üçte birini (namaz için) uyanık geçirdiğini bilir. Gecenin ve gündüzün ölçüsünü koyan Allah, sizin onu küçümsemeyeceğinizi bilir ve bu sebeple O rahmetiyle size yaklaşır. O halde Kur’an’ın kolayca okuyabileceğiniz kadarını okuyun. Allah, zaman zaman içinizde hastalar, Allah’ın lütfunu aramak için yola koyulanlar ve Allah yolunda savaşa çıkanlar olacağını bilir. Öyleyse ondan (yalnızca) kolayca okuyabileceğiniz kadarını okuyun, namazınızda devamlı ve dikkatli olun ve karşılıksız harcamada bulunun ve (böylece) Allah’a güzel bir borç verin çünkü kendi adınıza güzel ne iş yaparsanız karşılığını aynen Allah katında görürsünüz; evet, daha iyi ve daha zengin bir ödül olarak. Ve (daima) Allah’ın bağışlayıcılığını arayın. Kuşkusuz Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.

NAMAZDA KUR’AN’DAN OKUMAK- SÜLEYMAN ATEŞ

Ezbere bilmeyen, Mushafa bakarak Kur’ân okuyabilir. Buhârî’nin çıkarımına göre Hz. Âişe, Mushaftan okuyarak namaz kıldıran âzâdlı kölesi Zekvân’ın arkasında namaz kılardı.

Buhârî’ni bu rivayetini, Ebû Dâvûd, Kitâbu’l-Mesâhif te Eyyûb ibn Ebî Melike yoluyla, İbn Ebî Şeybe de Vekî’-Hişâm ibn Urve-Ebubekr ibn Ebî Melike ve Ebû Melîke- Âişe’den nakletmiştir. Anlamı şöyledir:

“Âişe’nin âzâdettiği bir kölesi vardı. Bu köle Ramazanda Mushaftan okuyarak namaz kıldırırdı.”

Bu rivayet, namazda Mushafa bakarak okumanın caiz olduğuna delîl sayılmıştır. Ancak kimi de ameli kesîr olur gerekçesiyle, Mushaftan oku­manın caiz olmadığını söylemiştir.

Bu konuyu ele alan Hidâye sahibi Burhânu’d-dîn Ebû’l-Hasan Alî e)-Marğînânî(ö. 593 H.) şöyle diyor: “İmâm, Mushaftan okursa Ebu Hanîfe’ye göre namaz bozulur. İmâmeyn(Ebû Yûsuf ve Muhammed)e göre namaz tamdır, çünkü bu durumda ibâdet, ibâdete eklenmiş olur. Ancak bu, Kitap ehlinin eylemine benzediğinden mekruhtur.

Hidâye şârihi Aynî, Hidâye’nin ibarelerini şöyle açıklıyor: “İmâm, Mushaftan okursa, Ebû Hanîfe’ye göre namaz bozulur.” Saîd ibn el-Mü-seyyib, Hasan-ı Basrî, Şa’bî ve Sülemî de bu görüştedirler. Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre Mushafa bakarak okuyanın namazı tamdır. Ancak mek­ruh olur. Çünkü bu, namazlarında Kitaba bakan Kitap ehlinin eylemine benzer. Ebû Hanîfe’ye göre bundan ayrı olarak, bu davranışta amel-i kesîr ve telakkun (öğrenme) vardır.

Ebû Hanîfe, görüşünü iki gerekçeye dayandırıyor: Birincisi eylemin amel-i kesîr olması, ikincisi öğrenme olması. Birinci durumda eğer bakarak okurken Mushafı elde taşıma, yapraklarını çevirme gibi namazda yapılmayacak eylemler varsa, namaz bozulur. Şayet önüne konan Mushafı, elde taşımadan, yapraklarını çevirmeden, ya da mihraba yazılı Kur’ân’a bakarak okursa amel-i kesîr olmadığı için namaz bozulmaz.

Fakat Aynî, Kur’ân’ı taşımanın, yapraklarını çevirmenin namazı bo­zacağı savını, Peygamber’in uygulamasına aykırı bulmaktadır. Çünkü Pey­gamber (s.a.v.), namazda bundan daha çok olan eylemi yapmıştır: Ebû’l-As’ın kızı Umâme, kendisinin omuzunda olduğu halde namaz kılar, secdeye vardığında kızı yere bırakır, kalktığında tekrar alırdı. Mushafa bakmak neden caiz olmasın? Mushafa bakmak, ibâdetin ibâdete eklenmesidir. Mus­hafa bakmak, mihrabdaki nakışlara bakmaktan daha fazla bir şey değildir. Nakışlara bakmak namazı bozmazken, Kur’ân’a bakmak neden bozsun? Yapraklan çevirmek ise amel-i kalîldir.

Ama birinci bakımdan fark vardır. Çünkü yere konulmuş Mushafa bakmak, ameli kesîr değildir. Yazılı bir şeye bakmak da icmâ’ ile namazı bozmaz.

Mushafa bakıp okumayı, öğrenme sayma görüşünü de kabul etmeyen Hidâye sârini Kemâlu’d-dîn “Bu telakkun(öğrenme)dir, sözü, yanlıştır. Yazılı Mushafa bakmak, namazı bozacak ölçüde bir öğrenme değildir” diyor ve Serahsî’nin sözlerini aktarıyor: “İmam namazda Mushaftan okursa Ebû Hanîfe’ye göre namaz bozulur. Şâfi’îye göre kerahetsiz caizdir. Şâfi’î diyor ki: “Eğer Kitap ehli, namazlarında Kitaba bakıyor, diye Mushafa bakarak okumak, mekruh olursa ezbere okumak da mekruh olur. Çünkü Kitap ehli içinde, ezbere okuyanlar da vardır. Ayrıca biz de onlar gibi tasadduk eder, onlar gibi yer, içeriz. Bunlar mekruh değildir. (Mushafa bakmak neden mekruh olsun?)”

Şeyhu’l-İslâm Pezdevî diyor ki: “Mihraba baksa da’Namazında huşu’ et!’ ibaresinin yazılı olduğunu görse; bu ibareyi düşünse ve anlasa şeyhlerimizden bir kısmına göre -meselâ Ebû Yûsuf’a göre- namazı bozul­maz. Ancak İmâmı Muhammed’e göre bozulur.

Ancak şeyhlerimizden kimi de bakmanın namazı bozmayacağı kanı­sındadır. Çünkü kitabı okumak bizzat amaç değildir. Asıl amaç, kitabın (içindekini bilmektir. Öyle ise amaç aranır. Kitaba, anlamak için bakılır.

Fakat namazda okumak buna benzetilemez. Namazda olanın bakma­sında bir sakınca yoktur. Delîli de şudur: Karısının alnında’Sen boşsun’, kölesinin alnında da’Sen hürsün’ diye yazılmış olduğunu gören kimse, bu yazıya bakıp mânâsını anlamakla ne kadın boş, ne köle âzâdedilmiş olur. Bu da gösteriyor ki İmâm Muhammed (Allah rahmet eylesin), anlamayı okumakla, özellikle Kitap okumakla eş tutmuş, ama konuşma ile ilgili diğer hususlarda anlamayı okumaya eş tutmamıştır.

Bu görüşleri Bedâi’ s-sanâyi’de ele elen el-Kâsânî de şöyle diyor:

“Namazda Mushafa bakarak okumayı caiz görenler, Âişe’nîn, Zekvân adlı âzâdlı kölesinin Ramazanda Mushaf’tan okuyarak halka namaz kıldır­masını delîl gösterirler. Ayrıca Mushafa bakmak ibâdettir. Okumak da ibadettir. İbâdetin ibâdete eklenmesi, bozmayı gerektirmez. Ancak Kitap ehlinin eylemine benzediğinden mekruh olur. Fakat Şâfİ’îye göre biz, Kitap ehline benzemekten, her konuda men’edilmiş değiliz. Zira biz de onların yediklerini yiyoruz.”

Bu konuda Ebû Hanîfe görüşünün iki yönü vardır:

1- Eğer Mushafı taşıma, yapraklarını çevirip bakma gibi namazda yapılmayacak eylemler varsa, namaz bozulur. Buna göre önüne konulmuş Mushafa bakarak okumak, amel-i kesîr olmadığı için namazı bozmaz.

2- Bakarak okumanın, başkasından öğrenme olacağı, öğrenmenin ise namazı bozacağı noktasından ise Kur’ân’in elde taşınıp taşınmaması arasında fark yoktur.

Zekvân hadîsine gelince, Hz. Âişe’nin ve onun görüşünde olan sahabilerin, Kur’ân’a bakmanın öğrenim olduğunu bilmedikleri anlaşılıyor. Namazda öğrenim mekruhtur. Onlar bunu bilselerdi, gerek olmadığı halde bütün Ramazan boyu bu mekruh işi sürdürmezlerdi. Ya da râvînin “Ra­mazanda halka imamlık yapardı, Mushaftan okurdu” sözü, iki ayrı durumu anlatmış olabilir. Yani “Ramazanda halka imamlık yapardı” ve “Namaz dışında Mushaftan okurdu.” Bu sözü ile onun, Kur’ân’ı ezber bilmediği anlatılmış olur. Ancak Kur’ân’ın tamamını değil, bazı sureleri okuyarak namaz kıldırırdı, ya da her gün, o gece okunacak Kur’ân’ı ezberliyordu ki Ramazan ibâdetinde (terâvîhte) bütün Kur’ân’ı okumanın farz olmadığı bilinsin…”

Şu açıklamalar, fakîhlerin mutlaka mezheplerinin görüşlerini haklı çıkarmak için nasıl kelime oyunlarına girdiklerini göstermektedir. Hz. Âişe gibi Peygamber’in en yakın zevcesi, yıllarını Peygamber’le aynı odada, hattâ aynı yatakta paylaşmış olan ve Peygamber’in sözlerini, yaşayış tarzını, aile yaşayışını sonraki kuşaklara aktarmada en temel kaynak olan bir mü’minler annesini, namazda neyin mekruh, neyin caiz olduğunu bil­meyecek kadar bir cehaletle suçlamanın mantıklı bir tarafı olamaz. Sonra nakledilen: “Mushaftan okuyarak harika namaz kıldırırdı” sözünün anlamı gayet açık iken bu sözü, fakîhin istediği mânâya getirebilmek için iki cümleye parçalamak ve namazdan önce Kur’ân’ ı okuyup öğrendikten sonra halka namaz kıldırdığı biçime sokmak, tahrîf(çarpıtma)dan başka ne olabilir?

Doğrusu, dinde zorluk yoktur. Kişi Kur’ân’ı ezbere biliyorsa ezbere okur. Bilmiyorsa Mushafa bakarak okuyabilir. Bunun câîz olmadığına dair neayet, ne de hadîs vardır. Hattâ “Unuturum, şaşırırım” korkusuyla kalbini meşgul edecek kişinin, Mushafa bakarak okuması, huzur ve saygı açısından daha iyidir. (Süleyman Ateş- Kur’an Ansiklopedisi, Namaz maddesi)

NAMAZDA KUR’AN ‘IN YÜZÜNDEN, KUR’AN ‘I ELİNDE TUTARAK OKUMAK

2797-Hz.Âişe ‘nin anlattığına göre: “Kendisine kölesi Zekvân, Mushaf’ın yüzünden okuyarak imamlık yapıyordu.” [Buhârî, Ezan 54.] AÇIKLAMA: …Mushaf’tan okuyarak namaz kılmayı câiz görenler (İbnu Sîrîn, Hasan, Hakem, Atâ) bu hadisle amel ederler… Aynî şu açıklamayı sunar: “Hadisin zâhiri, Mushaf’ın yüzünden namaz sırasında kırâatı yürütmenin câiz olduğuna delâlet eder.” İbnu Sîrîn, Hasan Basrî, el-Hakem ve Atâ böyle hükmetmiştir. Hz.Enes , namaz kılar, arkadaki bir köle onun için Mushaf’ı tutardı. Eğer birayette yanılacak olsa Mushaf’ı onun için açıverirdi. İmam Mâlik ramazandaki (terâvih) namazında bunun caiz olduğuna hükmetti… Aynî, bahsi şöyle bağlar: “Derim ki: Namazda mushafın yüzünden kırâat, Ebû Hanîfe nezdinde namazı bozar, çünkü amel-i kesîrdir. Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre câizdir, çünkü mushafa bakmak da ibadettir, ancak yine de mekruhtur, çünkü bu davranışta Ehl-i Kitab’a benzeme var… İmam Mâlik ve Ahmed’den gelen bir rivâyete göre onlar nazarında, bu sadece nafile namazlarda namazı bozmaz.” (Hadislerin kaynağı için bakınız: Hadis Ansiklopedisi(Kutub-i Sitte) Prof.İbrahim Canan Akçağ Yayınları)

posted in NAMAZ | 0 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ÂDET(REGL) VE İBADET

KUR’AN’DA KADINLARIN ÂDETİNE BAKIŞ:

2Bakara suresi/222-Sana (kadınların) ay halleri hakkında soruyorlar. De ki: “O bir rahatsızlıktır. Bu yüzden, ay hali sırasında kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın; temizlendiklerinde ise Allah’ın emrettiği şekilde onlara yaklaşın.” Doğrusu, Allah pişmanlıkla kendisine yönelenleri ve özlerini temiz tutanları sever.

5Maide suresi/6-Siz ey inananlar! Namaz kılacağınız zaman yüzünüzü, dirseklere kadar kollarınızı yıkayın. Başınızı ve topuklara kadar ayaklarınızı meshedin. Eğer boy abdestini gerektiren bir halde iseniz kendinizi temizleyin. Ama eğer hasta iseniz yahut seyahatteyseniz yahut tuvaletten geldiyseniz yahut kadınla birlikte olmuşsanız ve su bulamıyorsanız, o zaman, temiz toprakle teyemmüm edin ve onunla yüzünüzü ve ellerinizi meshedin. Allah sizi zora koşmak istemez; ama sizi tertemiz kılmak ve nimetlerinin tamamını size bahşetmek ister ki şükredenlerden olasınız.

4Nisa suresi/43-Siz ey inananlar! Sarhoş iken namaz kılmaya kalkışmayın, ne dediğinizi bilinceye kadar (bekleyin); ve boy abdestini gerektiren bir durumda (iken de) yıkanıncaya kadar seyahatte olmanız (ve yıkanma imkanından yoksun bulunmanız) hali dışında- (namaza kalkışmayın). Ama eğer hasta iseniz veya seyahatteyseniz yahut tuvaletten geldiyseniz veya kadın ile birlikte olmuşsanız ve hiç su bulamıyorsanız, o zaman temiz toprakla teyemmüm edin, (onunla) yüzünüzü ve ellerinizi meshedin. Bilin ki Allah, gerçekten günahları temizleyendir, çok affedicidir.

***********o**************

ÂDETLİYKEN İBADET-SÜLEYMAN ATEŞ

2/222- Sana hayızdan(âdet görme) soruyor­lar. De ki: “O eziyettir.” Âdet halinde kadınlardan çekinin, temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman Allah’ın emrettiği yerden onlara varın. Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri sever. 223- Kadın­larınız sizin hars(ürün mahall)inizdir. O halde ürün mahallinize nasıl dilerseniz öyle varınız. Kendiniz için ileriye hazırlık yapın ve mutlaka Allah’a kavuşacağınızı bilin. (Ey Muhammed) İnananları müjdele. (Bakara: 92/222-223)ayetinde de inanan erkeklere hitaben, kadınların, kendilerinin harsi olduğu, harelerine diledikleri biçimde varabilecekleri belirtiliyor.

Bu ayetlerde iki konu hakkında hüküm getirilmektedir: Hayd ve cinsel ilişki.

A- Hayız: Dilde akmak, taşmak anlamına gelen hayd belli zamanda kadından gelen kan ve kan gelmesi durumudur. Fakîhlere göre âdet süresi en az üç, en çok on gündür. Bundan az veya çok süre akan kan, hayd değil, hastalık eseri sayılır. Yine fakîhlere göre hayd halinde kadın oruç tutamaz, namaz kılamaz, Kur’ân’a el süremez, cinsel ilişkide bulunamaz. Orucunu sonra kaza eder ama namazı kaza etmez. Fakîhler kişi rivâyetleriyle gelen hadîslere dayanarak bu yargılara varmışlardır.

Hayızlı kadının namaz kılamayacağı hakkındaki rivayet, sadece Hz. Âişe’ye dayandırılmaktadır. O da ilim ifade edecek nitelik ve güçte değildir. Âişe’den gelen bir rivayete göre zamansız âdet gören bir kadın, Allah’ın Elçisine gelip düzensiz âdet gördüğünü, bu durumda namaz kılıp kılamayacağını sormuş, Allah’ın Elçisi ona: “O gerçek âdet değildir, yıkan ve namazını kıl!” demiştir. Bu kadın, her vakitte yıkanıp namazını kılarmış.

Bu rivayeti duyan Abdu’r-Rahmân ibn Hişâm: “Allah, Hind’e rahmet eylesin. Keşke bu fetvayı duysaydı. Vallahi bu özründen dolayı namaz kılamadığı için ağlayacak derecede üzülürdü!” demiştir.

Bir rivayete göre Hz. Âişe, “Hayız günlerindeki namazlarını kaza etmemiz gerekir mi?” diye soran bir kadına: “Sen Harûriyye(Hâricîler)den misin? Allah Elçisi zamanında biz âdet görürdük. Bize (âdetten sonra) namazımızı değil, sadece orucumuzu kaza etmemiz emredilirdi” demiştir.

İşte adetli kadının namaz kılamayacağı, oruç tutamayacağı hakkın­daki delîl sadece Âişe’ye dayandırılan bu rivayetlerdir. Zan ifade eden bu rivayetlerle Kur’ân’ın kesin emri nasıl askıya alınabilir? Kaldı ki bu rivayette adetli kadının namaz kılamayacağı hakkında bir söylem de yoktur. Sadece adetli kadının, kılmadığı namazı kaza edip etmeyeceğine dair bir sorunun cevabı vardır. Önce Hz. Âişe’nin, namazın kazasından söz etmesi de kuşkuludur. Çünkü Peygamber döneminde öyle günlerce kılınmayan namazların kazasından söz edilmez. O dönemde müslümanlar, namazlarını özürsüz olarak terk etmezlerdi. Özür dolayısıyla bir iki vakit veya bir iki günlük namazlar da kaza olarak değil, tertîb ile cem’edilerek kılınırdı.

İnsanın isteği dışında hasıl olan özür, ibâdete engel değildir. Hz. Peygamber, düzensiz âdet gören kadına, yıkanıp namaz kılmasını emretmiş ve bu kadın, her namazında yıkanarak (veya abdest alarak) namaz kılmıştır. Şimdi düzensiz âdet görme ile, düzenli âdet görme arasında ne fark vardır? İkisinde de kadından gelen kan, aynı kandır. Gelen kan, pis görüldüğü için bu kadına, temizlenip, yani abest alıp namazını kılması emredilmiştir. İnsanın elinde olmayan bir hal, neden onun ibâdetine engel olsun? Düzensiz âdet görme özür sayılıyor da, normal âdet görme neden özür sayılmasın? Aşağıdaki rivayet, Hz. Peygamber’in, normal âdeti özür saydığını kanıtlar:

Hz. Âişe’nin rivayetine göre Âdet halinde bulunan Âişe, Mescidde bulunan Peygamber’in başını yıkayıp tarardı. Peygamber, adetli Âişe’ye: “Mescidden bana humre(seccâde)yi getir! demiş.” Âişe, adetli olduğunu söylemiş. Peygamber: “Âdet, senin isteğinle olan bir şey değildir. Sen Mescide git, bana seccadeyi getir!” demiş.

Kur’ân-ı Kerîm’in kendisinde ne âdetin süresinden, ne de adetli iken Kur’ân okunamayacağından, namaz kılınamayacağından, oruç tutulama­yacağından söz edilir. Hayd tıpkı idrar tutamamak gibi bir özürdür. Özürlü erkek ibâdetten mu’âf tutulmaz, sadece her vakit için abdest alıp ibâdetini yapar.

Kendi içinde olağanüstü çelişkili olan bu kişi rivâyetleriyle ma’alesef din bozulmuş, Kur’ân’ın söylemediği şeyler dine sokulmuştur. Kur’ân, adetli kadının neyi yapamayacağını söylüyor: O da cinsel ilişkidir. Kadına eziyet vereceği için erkeklere, bu durumdaki kadınla ilişkiye girmemeleri emredilmiştir. Maksat kadına eziyet vermemek, bir de o durumda kadına karşı bir soğukluk duygusu oluşma olasılığını uzaklaştırmaktır.

Bunun dışında hayd hali, normal bir özür durumudur. Nasıl cünüp kimse su ile yıkanamadığı takdirde teyemmüm ederek namaz kılıyorsa özürlü özrü devam ede ede ibâdetini yapabiliyorsa adetli kadın da her namaz için abdest alarak namazını kılar, Kur’ânını okur, orucunu tutar, diğer ibâdetlerini yapar.

Kur’ân’ın sınırlamadığı bir şeyi kimse sınırlayamaz. Kur’ân’a ters şeyler hadîs olamaz. O rivayetler, peygamber’e iftiradır. Adetli kadın hakkında Yahudilikten ve çeşitli uluslardan Araplara sızan gelenekler hadîs biçimine getirilerek İslâm literatürüne sokulmuştur. Bunların aslı olsaydı mutlaka Kur’ân’da kadının hayd halinde bu ibâdetleri yapama­yacağına dair bir açıklama olacaktı. Zira Kur’ân ibâdet yapamama gibi önemli bir hali kapalı bırakmaz, bunu belirtirdi. Kur’ân hayd halindeki kadınla cinsel ilişki yapılmamasını söylüyor da hayd halindeki kadının namaz kılamayacağını, oruç tutamayacağını, diğer ibâdetleri yapama­yacağını neden söylemiyor? Yoksa Allah katında cinsel ilişki namazdan, oruçtan, Kur’ân okumaktan daha mı önemlidir? Kur’ân’a ters bu tür düşünce ve uygulamaları bırakıp Kur’ân’a dönmeli ve Kur’ân ne diyorsa onu uygulamalıyız.

Bir özür (hastalık) dolayısıyla oruç tutamayanın, başka zaman onun yerine oruç tutacağı, ama hastalık veya sefer durumunda oruç tutmanın daha sevâb olduğu bildiriliyor. Hiçbir halde namaz düşmüyor veya ertelenmiyor. Hastalık halinde nasıl namaz düşmüyorsa bir hastalık olan özür halinde de namaz düşmez. Ancak oruç başka günde tutulmak üzere ertelenebilir. Fakat oruç tutmak daha efdaldir.

Âyette hayd (âdet) durumunda sadece bir tek yasak getirilmektedir; o da kadının kendisine değil, onunla ilişkide bulunmak isteyen kocasınadır. Kocasına, adetli hanımı ile ilişkide bulunmaması, çünkü bu eylemin, kadına eziyet vereceği buyuruluyor.

“De ki:’O eziyettir’.”: Eza, eziyet veren bir hastalık mânâsına gelebileceği gibi, insanı tiksindiren pislik anlamına da gelir. Yani hayız, kadına eziyet veren, sizi de tiksindiren bir haldir. Bu halde bulunan kadınla münâsebetten uzak durunuz…

Rivayetlerden anlaşılıyor ki toplumda bazı insanlar, adetli kadınla bütün ilişkileri kesmek gerektiğine, ona el sürülmeyeceğine, elini vurduğu her şeyin pis olacağına inanıyorlardı. Erkeklerde, o haldeki kadınlara karşı bir tiksinti duygusu yerleşmişti.

Bu inanç ve töre çeşitli toplumlarda vardı. Meselâ İranlılar, âdet halindeki kadını evden çıkarırlar, kent dışında küçük bir çadıra kapatırlar; ona yemek götüren hizmetçi dahi ona veya onun temas ettiği eşyaya değip pis olmaması için ellerini, burnunu ve kulaklarını bez parçasıyla sarardı. İşte Âişe’den aktarılan bu sözlerde, bu düşüncelerin yersizliğini kanıtlamak için, peygamber’in, adetli kadınla, Kur’ân’ın yasakladığı cinsel ilişki dışında ilişkilerini sürdürdüğü anlatılmaktadır.

Yahudiler, hayızdan çok sakınırlar, hayızlı kadınla yatmadıkları gibi beraber yemek de yemez, aynı odada dahi oturmazlardı. Hıristiyanlar ise hayza hiç önem vermezler, hayızlı kadınlarla ilişkide bulunurlardı. Araplar, özellikle Kitâb ehliyle bir arada oturan Medîneliler, bu hususta Yahudilerin etkisinde kalmışlardı. Onlar da Yahudiler gibi yapıyorlardı. Bazı sahâbîler, Hz. peygamber’den bu konuda İslâmın hükmünü sordular. İşte bu ayet bu soruya yanıt olarak indi.

Kur’ân-ı Kerîm’de hayzın, kadının cünüp olacağına ve hayzı kesilen kadının, cünüplükten yıkanır gibi yıkanması gerektiğine dair bir söylem yoktur. Yalnız kan akması, insanlar tarafından pislik kabul edilir. Özellikle akan kan temizlenmezse o bölgede mikrop üremesine neden olur. Bu bakımdanayette “Temizlendikleri”, yani kan akması durduğu zaman, onlarla cinsel ilişkide bulunulabileceği belirtilmektedir. Elbette akan kan durduktan sonra o bölgenin yıkanması gerekir. Bu, cünüplükten temizlenme değil, kan bulaşıklarından temizlenmedir. Bunu cünüplük hali olarak görmek hatâdır. Çünkü Kur’ân’da böyle bir söylem ve tanım yoktur.

Âdet ve lohusa halindeki kadının kirliliği inancı, Kur’ân’dan değil, Tevrat’tan alınmadır. Bundan söz etmediğine göre demek ki Kur’ân, Tevrat’ın bu hükümlerini muhataplarından kaldırmış iken gelenek, bunları hadîsleştirerek fıkıh kuralları haline getirmiştir.

Tevrat, lohusa kadını murdar (cünüp) saymaktadır (Levililer: 12/2-5). Yine Tevrat’a göre kendisinden kan gelen (adetli) kadın, yedi gün murdar olur, ona dokunanlar da murdar (pis) olurlar, hattâ o kadının oturduğu yatak, ya da döşek üzerine bir şey bulaşırsa o şeye dokunan erkek, akşama kadar murdar (pis) olur. Adetli kadınla yatıp da üstüne bir şey bulaşan erkek de yedi gün murdar (pis) olur (Levililer: 15/19,23-24).

“Ve eğer bir kadının akıntısı olur ve bedeninde akıntısı kan olursa yedi gün murdarlığında kalacak ve ona her dokunan akşama kadar murdar olacaktır.”

“Bir kadın gebe kalır, çocuk doğurursa âdet murdarlığı günlerinde olduğu gibi murdar olacaktır… Fakat çocuk doğurursa iki hafta murdar olacak ve altmış altı gün kendi tathiri kanında kalacaktır.”

Fakat Kur’ân adetli kadının murdar olacağından söz etmez. Ancak âdet halindeki kadınla yatmanın, kadına eziyet olacağını, bu yüzden adetli kadınla yatmaktan uzak durulmasını emreder (Bakara: 92/222) Tevrat’ın, adetli kadının pis olacağı hükmü de hadîs şekline getirilmiştir.

Âyetin, “Temizlendikleri zaman Allah’ın emrettiği yerden onlara varın.” cümlesi üzerinde müfessir ve fakîhler görüş ayrılığı içine düşmüşlerdir: 1. Ebû Hanîfe’ye göre birinci kendiliğinden temizlenmek, yani haydin kesilmesi demektir. Şeddeli olan kelimesi de anlamındadır. Binâenaleyh, kadının, âdeti kesilince yıkanmadan dahi onunla ilişkide bulunmakta bir sakınca yoktur.

2. Mâlik,Zührî, el-Leys, Rabî’a, Ahmed, İshâk ve Ebû Sevr’e göre kan kesilince cinsel ilişkide bulunabilmek için kadının yıkanması gerekir. Bunlara göre de Ebû Hanîfe görüşünün tersine, birinci şeddeli olan anlamındadır.ayet, “Âdetten kesilen kadınlar, su ile yı­kanmadan onlarla temas etmeyin. Onlar su ile yıkandıktan sonra onlarla temas edebilirsiniz” demektir.

3. Tâvûs ve Mücâhid’e göre de kan kesildikten sonra kadın, ilişkide bulunabilmek için yıkanır ama cünüplükten yıkanır gibi yıkanmasına gerek yoktur. Sadece abdest alması, yani temizlenmesi yeterlidir.

Adetli kadına varmak yasak olmakla beraber nefsine uyup da bunu yapanın tevbe etmesi ve keffâret vermesi gerekir. Bunun keffâreti, İbn Abbâs’a göre yarım dînâr ile bir dînar arasında değişir. Fakat Şâfi’î ve seleften bir cemâate göre bunun keffâreti yoktur, tevbe ve istiğfar yeterlidir

İbn Kesîr özetle şöyle diyor: “Ebû Hanîfe, Şâfı’î ve Ahmed ibn Hanbel’den gelen sözlere göre kadın ancak fercinden kullanılabilir. İmam Mâlik’ten ise kadını arkadan kullanmanın caiz olduğu rivayet edilmiştir. Hâkim, Dârekutnî, Hatîb-i Bağdadî, İmam Mâlik’in, kadını poposundan kullanmanın caiz olduğu kanâatinde bulunduğunu çeşitli yollarla rivayet etmişlerdir. Fakat sened-lerde zayıflık vardır.” Nâfi’, Abdullah ibn Ömer’in: “Âyet kadınlara arkala­rından varılabileceği hakkındadır” dediğini nakletmiş, fakat başkaları, Nâfı’i, bu rivayetinde yalanlamıştır. Şî’adan Seyyid el-Murtazâ da bunun caiz olduğu kanısındadır. Seyyid Murtazâ bu görüşü, İmâm-ı Ca’fer ibn Muhammed es-Sâdık’tan rivayet etmiştir.

Kadına arkadan varmanın haram olduğunu söyleyenler de, şu hadîslere dayanırlar: “Kadınlara arkadan varmayın. Allah haktan utan­maz.” “Erkek veya kadına arkasından varan adama Allah bakmaz.” Tirmizî, birinci hadîsin senedini zayıf bulmuş, ikinci hadîsin de garîb olduğunu söylemiştir. Tirmizî, İbn Mâce, Dârimî ve Ahmed ibn Hanbel’in rivayet ettikleri “Kim hayızlı kadına varır, kadını dübüründen kullanır, yahut kâhine başvurursa kâfir olmuştur” şeklindeki hadîsi de yine, sened bakımından zayıf görmektedir: “Çünkü peygamber (s.a.v.), âdet hâlindeki kadına varanın, bir dinar keffâret vermesini emretmiştir. Eğer adetli kadına varmak küfür olsaydı, bu işe keffâret konmazdı” diyor.

Görülüyor ki: iki tarafın delilleri de zayıftır. Fakat bu işin haram, yahut harama yakın mekruh olması gerekir. (Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Hayd maddesi)

***********o**************

ÂDETLİYKEN İBADET-RAZİ TEFSİRİ

“İstihaze Kanının Abdesti Bozup Bozmaması: İmam Mâlik (r.h), devamlı alışkan olmaması şartıyla (def-i hacetin) iki yolunun dışında, bedenden çıkan şeylerin abdesti bozacağını söylemiş ve buna istihaze kanını misal vermiştir. Rebi’a ise şöyle demiştir: “İstihaze (özür) kanı da abdesti bozar. Bizim delilimiz,ayetin umumî oluşudur.” (Razi Tefsiri, 5/6 açıklaması)

***********o**************

ÂDETLİYKEN İBADET-HAYRETTİN KARAMAN

“İbn Kayyim el-Cevziyye, İ’lâmu’l-muvakkı’în isimli fıkıh usulü kitabının 3. cildinde, hayızlı kadının tavafı meselesini tartışıyor. “Haccın tamamlayıcı parçalarından (rükünlerinden) biri olan tavâfı yapamadan hayız görmeye başlayan bir kadın -eğer yol arkadaşları (kervan, gurup) bekleyemiyorlarsa- ne yapacak?” sorusunu soran İbn Kayyim, “Bekler, gidip sonra bir daha gelir, hayızlı yapar ve ceza öder…” gibi çözümleri birer birer tartışarak reddediyor ve şu sonuca varıyor: Allah kullarını güçlerinin yetmeyeceği, kendilerine çok zor gelen ibadetlerle yükümlü kılmaz. Ayakta namaz kılamayan oturup kılar, su bulamayan teyemmüm eder, elbise bulamayan çıplak kılar, kıbleyi bilemeyen tahmin ederek bir tarafa yönelir… Hayızlı kadın da temizlenmeyi bekleyemiyorsa öylece tavâfını yapar ve kasten bir kural ihlal etmediği ve yasağı çiğnemediği için ceza da gerekmez… (İbn Kayyim, İ’lâm, Msr, 1955, III, 25, 34)

İbn Rüşd, Bidâyetü’l Müctehid Nihâyetü’l Muktesıd isimli eserinde “cünüplük ve hayız halinin hükümleri” başlığı altında “mescide girme, Kur’an’a dokunma ve onu okuma” konularını ele alıyor ve özetle şunları kaydediyor: Fıkıh âlimlerinin, cünüp ve hayızlı olanların mescide girmelerinin cevazı konusunda üç farklı ictihadları vardır: 1. Malik (hanefîler de bu görüştedirler) girmeleri caiz değildir diyor. 2. Şâfi’î “orada oturmak üzere giremezler ama mescide bir kapısından girip diğerinden çıkarak yollarına devam edebilirler” diyor. 3. Dâvûd Zâhirî ve onun yolundan gidenler ise “cünüp ve hayızlının mescide girmeleri, orada oturmaları caizdir” diyorlar.

Bu konuda farklı yorum ve ictihadların bulunmasının sebebi, ilgiliayetin farklı anlaşılması, hadisin de sahih olup olmadığı konusundaki farklı değerlendirmedir. İlgiliayetin meali şöyledir: “Ey iman edenler! Ne söylediğinizi bilir hale gelinceye kadar sarhoş iken namaza yaklaşmayın, guslünüzü edinceye kadar da -yoldan geçmeniz dışında- cünüp iken (namaza yaklaşmayın)” (Nisâ: 4/43). Mealde geçen “namaza yaklaşmayın” cümlesi iki şekilde anlamaya müsaittir: a) Namaz kılmayın. b) Namaz yerine (mescide) yaklaşmayın; yani girmeyin.ayeti birinci şekilde anlayanlar, hayızlı ve cünüp iken namaz kılınmaz ama mescide girilebilir demişleridir.

Hadis de “Cünüp ve hayızlı için mescidi helal kılmıyorum” mealindedir. Bu hadisi sahih bulmayan müctehidler onu delil olarak kullanmamışlardır.

Zâhiriyye mezhebinin güçlü âlimi İbn Hazm de el-Muhallâ isimli fıkıh kitabında, “cünüp ve hayızlı olanların mescide giremeyeceklerini” savunan alimleri tenkit ediyor ve özetle şu delillere dayanıyor: İleri sürdükleriayeti “mescide yaklaşmayın” şeklinde anlamak doğru değildir. Hadis de sahih değildir. Hz. Peygamber zamanında Suffe ashâbı mescidde kalırlardı ve elbette ihtilam olurlardı. Azat edilen bir siyah cariyeyi Peygamberimiz uzun zaman mescidde oturttu; bu esnada onun da âdet görmüş olması tabîîdir… (İbn Hazm, el-Muhallâ, 77, 184; İbn Rüşd, Bidayetü’l-müctehid, Beyrut, 1987, 29 vd.)” (Hayrettin Karaman-Sorular ve Cevaplar-Özel hallerinde kadınların ibadeti başlığı.)

***********o**************

HADİSLERDE ÂDETLİYKEN(REGL) İBADET

(Hayızdan temizlenmek, kanlı bölgenin temizlenmesidir: Hayızlı kadının namaz kılması için yıkanması gerekmez.)

3790-Hz. Aişe anlatıyor: “Ensardan bir kadın, Resûlullah’a hayızdan nasıl yıkanacağını(AYRICA ORİJİNALDE İĞTİSÂL DEĞİL, ĞUSL GEÇMEKTEDİR. ARAPÇA’DA ĞUSL YIKANMAK DEĞİL, YIKAMAK ANLAMINA GELİR.) sordu. Bunun üzerine, Resûlullah da nasıl yıkanacaksa öyle emretti ve dedi ki: “Miske bulanmış bir (bez, pamuk vs.) parçası al. Onunla temizlen!” “Onunla nasıl temizleneceğim?” diye kadın tekrar sordu. Resûlullah: “Onunla temizlen!” buyurdu. Kadın tekrar etti: “Nasıl?” Resûlullah: “Sübhânallah! temizlen!” dedi. (Baktım ki anlamıyor;) kadını kendime çektim ve: “O parçayı, kan bulaşığına tatbik et” dedim..” Buhari, Hayz 13; Müslim, Hayz 60; Ebu Davud, Taharet 122; Nesai, Taharet 159.

3793-…Örtüde benden bulaşan kan vardı. Bu benim ilk hayız kanım idi. Görünce deveye doğru sıçradım ve utandım.. Resûlullah bendeki bu hali farkedip, kanı da görünce: “Neyin var? Belki de hayız oldun?” buyurdular. Ben “Evet!” dedim. Resûlullah: “Öyleyse (hayız görenlerin tedbirlerine başvurarak) kendine çekidüzen ver. Sonra da bir su kabı al, içerisine tuz at. Sonra örtüye değen kanı yıka, sonra bineğine dön!” ferman buyurdular. Resûlullah Hayber’i fethettiği zaman ganimetten bize de bağışta bulundu. (Ümeyye Bintu Ebi’s-Salt) der ki: “(Gıfarlı sahabiyye), suyuna tuz katmadan hayız kanını yıkamazdı. Öldüğü zaman cenazesinin yıkanacağı suya da tuz atılmasını vasiyet etmiştir.” Ebu Dâvud, Tahâret 122, (313)

3522-“(Hz. Âişe) dedi ki: “Bizden biri hayız olur, sonra temizlenince, (bulaşma) kanı, elbisesinden kazır ve elbisenin geri kısmına su serper sonra da içinde namaz kılardı.”[Buhârî, Hayz 9; Ebû Dâvud, Tahâret 107, (269), 132, (357), 142, (388); Nesâî, Tahâret 179, (1, 150, 151).]

3520-Esmâ Bintu Ebî Bekr anlatıyor: “Bir kadın Resûlullah’a gelerek:”(Ey Allah’ın Resûlü!) Birimizin çamaşırına hayız kanı bulaşınca ne yapmalıdır?” diye sordu.:”Önce kazır, sonra parmak ucuyla bulaşan yeri yıkar, sonra da [kan görülmeyen yere] su çiler” buyurdu.” [Buhârî, Hayz 9; Müslim, Tahâret 110; Muvatta, Tahâret 103; Ebû Dâvud, Tahâret 132]

***********o**************

ÂDETLİYKEN İBADET(REGL)-SÜLEYMAN ATEŞ

Bir rivayete göre Hz. Ayşe, “Hayz günlerindeki namazlarını kaza etmemiz gerekir mi?” diye soran bir kadına, “Sen Harûriyye (Haricîler)’den misin? Allah Elçisi zamanında biz âdet görürdük. Bize (âdetten sonra) namazımızı değil, sadece orucumuzu kaza etmemiz emredilirdi” demiştir (Müslim, Hayd: b. 15, h. 67-68).

İşte adetli kadının namaz kılamayacağı, oruç tutamayacağı hakkındaki delil sadece Ayşe’ye dayandırılan bu rivayetlerdir. Zan ifade eden bu rivayetlerle Kur’ân’ın kesin emri nasıl askıya alınamazsa bu rivayette adetli kadının namaz kılamayacağı hakkında bir söylem de yoktur. Sadece adetli kadının, kılmadığı namazı kaza edip etmeyeceğine dair bir sorunun cevabı vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de ne âdetin süresinden, ne de adetliyken Kur’ân okunamayacağından, namaz kılınamayacağından, oruç tutulamayacağından söz edilir. Hayd, tıpkı idrar tutamamak gibi bir özürdür. Özürlü erkek ibâdetten muaf tutulmaz, sadece her vakit için abdest alıp ibadetini yapar. Kendi içinde olağanüstü çelişkili olan bu kişi rivayetleriyle maalesef din bozulmuş, Kur’ân’ın söylemediği şeyler dine sokulmuştur.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -17/3/2004)

“Yeni İslâm İlmihali” adlı eserimin 1979 basımındaki, söz konusu ilmihalde adetli kadının oruç tutamayacağını, namaz kılamayacağı, âdeti kesildikten sonra tutamadığı oruçlarını kaza edeceği fakat namazlarını kaza etmeyeceği belirtilirken gazetedeki yazımda ise âdetin, biyolojik bir özür durumu olduğu, bu halde bulunan bayanın dilerse oruç tutabileceği, hasta gibi orucunu yiyip sonra kaza edeceği ancak namazın hiç düşmeyeceği, her namaz vakti için abdest alıp namazlarını kılacağı belirtilmektedir.

Büyük bir vebaldir: Okurum özetle diyor ki: “Yazarı aynı olan bu yazılarda bir çelişki yok mu? İkinci yazıda belirtilen bilgiler doğru ise âdet hali bittikten sonra gusletme gerekliliği ortadan kalkmıyor mu?” Şunu belirteyim ki İslâm İlmihali’ni yazdığım zaman dayandığım kaynaklar klasik ilmihal ve fıkıh kitaplarıydı. Bilgilerim bizzat Kur’ân’a değil, bu kitaplara dayanıyordu. Ama ne zaman ki tefsîr için Kur’ân’ın içine girdim ve bilgilerimi doğrudan Kur’ân’dan almaya başladım, klasik ilmihal kitaplarında yazılan birçok konunun yanlış anlatıldığını ve Kur’ân düşüncesinin yorumlarla çarpıtılıp değiştirildiğini gördüm. Elbette farkına vardığım hatada ısrar edemezdim çünkü bu, büyük bir vebaldir. Dediğim gibi “Yeni İslâm İlmihali” adlı eserimin ilk baskılarındaki bilgiler, mevcut ilmihallere, klasik fıkıh kitaplarına dayanmaktaydı.

Düzeltmeleri yaptım: Hatayı fark ettikten sonra o kitapta da gerekli düzeltmeleri yaptım. Kitabın son baskısında, klasik fıkıh kitaplarında yazılan bilgileri aktardıktan sonra bu konudaki görüşümü açıkladım. Kitabın son baskısının 111’inci sayfasında, “Adetli kadınla ilgili önemli bir açıklama”yı okuyabilirsiniz. Değerli okurum, Maide Suresi’nin altıncı ayetinde namaz kılmak isteyenin, abdest alması, cünup olanın ise tam temizlenmesi (yani yıkanması) emredilmektedir. Hayız (âdet hali), cünupluk değildir. (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -17/9/2003)

”Mezhep öncülerine göre hayız(adetli) halinde kadın oruç tutamaz, namaz kılamaz, Kur’ân’a el süremez, cinsel ilişkide bulunamaz. Orucunu sonra kaza eder ama namazını kaza etmez. Fakîhler(mezhep öncüleri) kişi rivayetleriyle gelen hadislere dayanarak bu yargılara varmışlardır.

Normal bir özür durumu: Oysa Kur’ân-ı Kerîm’in kendisinde ne âdetin süresinden, ne de adetliyken Kur’ân okunamayacağından, namaz kılınamayacağından, oruç tutulamayacağından söz edilir. Hayd(adetli olmak), kadınlar için doğal, biyolojik bir özür durumudur. Özürlü erkek ibadetten muaf tutulmaz, sadece her vakit için abdest alıp ibadetini yapar.

Kur’ân, adetli kadının neyi yapamayacağını söylüyor: O da cinsel ilişkidir. Kadına eziyet vereceği için erkeklere, bu durumdaki kadınla ilişkiye girmemeleri emredilmiştir. Maksat kadına eziyet vermemek, bir de o durumda kadına karşı bir soğukluk duygusu oluşma olasılığını önlemektir.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -26/8/2003)

posted in NAMAZ | 1 Comment

25th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

TOPLUMSAL BİLİNÇ VE TOPLUMSAL DENETİM

Okulda, ailede ve toplumda sorumlu davranmayı gerektiren bir dizi içdisiplin önerisi:

Bir toplumda, bir toplulukta süregelen(kronik) sorunların gerçek nedeni, o toplumdaki duyarsız ve tepkisiz olan, hatta kötülüğün öncülerine alkış tutan, onlara yakınlık duyan, onlara göz kırpan, onları güya anlayışla karşılayan, esasında örtülü bir şekilde de olsa onların arkalarında oldukları mesajını veren bir bakış açısına sahip insanların tutumudur. Öyleyse, toplumda olumsuz davranışlarla öne çıkanlarla mücadele etmenin yanısıra asıl mücadelenin, “sözde iyilere” karşı verilmesi gerektiğinin bilincinde olmalıyız. Asıl büyük emek, bunların kişiliklerinin geliştirilmesi için verilmelidir. Her sorumluluk sahibi insan, olumsuzluklara karşı duyarsızlık gösterenleri, içinde bulundukları konumu doğru tanımlayarak bilinçlendirmelidir. Yanlış yapanlar nasıl kendilerine yandaş ve yoldaş arıyorlarsa, kendilerinin iyi olduklarına inananlar da, olumlu yönde değişim, gelişim ve ilerleme için dostlarının bilinç düzeylerini geliştirmek durumundadırlar. Bu durum, ailede de işte de okulda da son derece önemlidir. Gerçek anlamda saygı(barış) ve sevgi(dostluk), toplumsal bilinç ve toplumsal denetimle olanaklıdır. Yukarıdaki anlayışın gerekliliğini, çözüm yollarını ve buna aykırı bir söylemin sakıncalarını şöylece sıralayabiliriz:

1) Eğitim, seviyeli bir iştir. Eğitilecek insana öncelikle verilmesi gereken yaşamsal öğüt, kendi eğitimine engel olan her türlü girişime karşı kendisinin tavır koyması ve yeni tavırlar geliştirmesi konusunda bilinçlendirmektir.

2) Duyarsız-tepkisiz insanların, sorunlu insanların yanlışlarından rahatsız olduklarını belli eden bilinçli, kararlı ve uygar bir tavır sergilemedikleri, hatta bazen onların da yanlış eğilimlere özendikleri görülmektedir.

3) Sorunsuzmuş gibi gözüken kişilerin hiç yanlışları yokmuş gibi bir muameleye tabi tutulmaları, sorunlu insanların öfkesine, gizliden gizliye kendileriyle uğraşanlara ve sorumsuz davrandıkları halde, idare edilenlere hınç duymalarına yol açmaktadır.

4) Birçoğumuz, birbirine yakın yaşlardaki çocuklarımızın sorumsuzca davranmaları durumunda, çoğu defa daha sorumlu olduğuna inandığımız hangisi ise, sorunu kökten çözmek için yapılan sorumsuzluktan dolayı daha çok onu sorumlu tutmaktadır. Bu, kendi işlerimizde gerçekçi olmamızdan ve olayın gereğine tam inanmamızdan dolayıdır. İşi sahiplenmediğimiz ortamlardaki başarısızlıklarımız ise, olayı başkalarının işi diye görmemiz, “mış gibi” davranmamız ve yapacağımız işin gereğine tam inanmamamızın bir sonucudur.

5) Bir toplumdaki, bir sınıftaki sorunların tek nedeni olarak bir kişiyi veya birkaç kişiyi görmek, hem gerçekçi hem de dürüst bir anlayış değildir. Bu anlayış, hiçbir sorunu çözmez, zâten çözememiştir de.

6) Sorunlu insanın üzerine kronik olarak, gereğinden fazla gitmek ve bütünüyle ona yüklenmek, ne bilinçli bir anlayış ne de âdil bir davranıştır. Sürekli olarak sorunlu insanın üzerine gitmek, onu umutsuzluğa sürüklemekte, değişme ve gelişme arzularını frenlemekte ve köreltmekte; daha büyük problemlerin yaşanmasına neden olmaktadır.

7) Sorunlu insanların, sorunlarını dayanılmaz boyutlara çıkarmalarının temel nedeni, onları idare eden, yanlışlarına göz yuman, göz kırpan ve hatta alkış tutan birilerinin varlığıdır.

8) Varolan gücün tamamını mikroplarla savaşta harcamak yerine, bu gücü, organizmanın bağışıklık sistemini güçlendirmek ve direnç potansiyelini artırmak amacıyla kullanmak daha doğrudur.

9) Sorunlu gözüken insanlarla uğraşmakla beraber, düzenli ve yoğun eğitimden geçirilmesi gereken kişiler, duyarsız-tepkisiz insanlardır. Asıl mesaiyi onlara harcamak gerekir. Bu kişiler, özel olarak uyarılabilecekleri gibi sorunlu insanların yanında da bilinçlice uyarılmalıdırlar. Bu uyarı, açıkça, uygarca ve düzenli olarak yapılmalıdır. Bu durum, sorunlu insanlara güven getirecek ve belki içlerinde değişme arzusu doğacaktır.

10) Duyarsız-tepkisiz insanların sorunlu kişilere bakış açısı, asıl kilit noktadır. Birçok sorunun temelinde bu yatmaktadır. Bu bakış açısı doğru bir raya oturmadıkça hiçbir şeyi değiştirmek olanaklı değildir. Sorumluluk taşımayan ve sorumluluğa yanaşmayan sorunsuz gözüken kişiler, problemli kişiler uyarıldıkça, hırpalandıkça kendilerini kral, prens ve prenses gibi hissetmektedirler. Onların yeri ve konumu, sonsuza değin sarsılmaz gözükmektedir. Hatta sorunlu insanların olması, belki işlerine bile gelmektedir. Çünkü onlar olmasa, kendilerine bu kadar değer verilmeyecektir.

11) Duyarsız-tepkisiz insanları bilinçlendirmedikçe, bilinç seviyelerini yükseltmedikçe sorunları gerçek anlamda aşamayız. Bizi korkutan kişi veya kişiler, sorunlu kişiler değildir; sorunlu insanların ne yapacağı bellidir; sorun çıkarırlar. Bu bilinir ve ona göre önlem alınır; ama duyarsız-tepkisiz insanların ne yapacağı belli değildir; onlara karşı ne yönde, nasıl önlem alınacağı bilinemezse, ne yapacağı belli olmayan, sallantıda, kararsız, keyfi davranan bu insanlar başımızın ağrımasına neden olurlar. Bu yaşamsal bir konudur. Herkesin başına bir asker, bir polis, bir denetçi, bir nöbetçi, bir öğretmen dikmek olanaksızdır. Öyleyse her ortamda, o ortamın duyarsız kişilerine toplumsal sorumluluk bilinci aşılanmalıdır. Aşılanmalıdır ki toplum birbirini denetlesin.

12) Sorunsuz bir toplum arayanlar, kendilerine başka bir yer yurt aramalıdırlar, bu gezegende bu arayış, bir ütopyadır. Sorumlu, sorunlu ve duyarsız-tepkisiz insanların ortaklaşa yaşadıkları toplum, doğal bir toplumdur.

13) Sorunların yoğun bir şekilde yaşandığı bir toplumda, her sorumluluk sahibi, sorumluluk açısından kendisine en yakın gördüğü kimseyi daha bilinçlice davranmaya çağırmalı ve bu anlayış, birbirini takip etmelidir.

14) Ne söylediğinin ve ne istediğinin bilincinde olan bir insan, isteği yerine gelmediğinde bunun bedelini bize bir şekilde ödetir. Sorunların yoğun bir şekilde yaşandığı bir toplumda bedeli ödemesi gereken sadece birkaç kişi olamaz. Sorumsuz davrananlar da, sorumsuzlukları ölçüsünde bedel ödemelidirler. Ne ilginçtir ki eğitimciler, eğitimdeki sorunların faturasını birkaç kişiye çıkarmakta, günah keçisi olarak onları seçmekte, kabak onların başına patlamakta ve sadece onlar şamar oğlanına dönmektedirler; duyarsız-tepkisiz kişiler de çıkarlarıyla beraber aradan sıyrılmaktadırlar. Sürekli hırpalananlar, birkaç kişi olmaktadır.

15) Sorumsuz davranmak, her nedense bir davranış bozukluğu olarak kabul edilmemektedir. Davranış bozukluğu gösterenlere duyarsız kalmak da, bir davranış bozukluğudur. Sorunsuz olmak, bir erdem değildir. Eğitimci insanlığı sadece doğru davranmaya değil, onun üst boyutu olan erdemli olmaya çağırır. Çağırır ki çağrısına yanıt verenler, buna ulaşmasalar da, buna yakınlaşsınlar. Erdem; sadece doğru davranmak değil, bulunduğu ortama bir bilinç getirmek, varolan bilinci geliştirmek, bilinç düzeyindeki çıtayı yükseltmek, bilinç kazandırmaya çalışmaktır, sadece bilinçlice tüketmek değil, bilinçlice üretmektir; mal üretmek, fikir üretmek, hizmet üretmektir. Çünkü bilinci tam donanımlı bireyler, her yerde herkesin işine yararlar.

16) Bir toplumdaki sosyal bozulmayı körükleyenler de, bozukluğu giderenler de yöneticiler değil, toplumun kendisidir. Bir sınıfı çekilmez duruma getiren de, ders işlenebilir düzeye getiren de o sınıfın öğrencileridir. Şu felsefe, hepimize ciddi bir bakış açısı kazandırabilir: Sınıfı sınıf konuşturur ve sınıf susturur. Otokontrol ve özdenetim bilinci sadece bireylere değil, topluluklara da aşılanmalıdır. Sınıfta sorun olan öğrenciye, özdenetim bilinci gelişmiş birkaç öğrencinin rahatsız olduklarını belli etmeleri ve diğer arkadaşlarını da bu bilinçle donatmaları, eğitimcinin sadece sorun olan kişi veya kişileri görme yerine, onları tetikleyen sorumsuz öğrencileri de görmesi, sorunları asgari düzeye indirir.

17) Frekansını ne kadar artırırsa artırsın, yaptığı şaklabanlıklara destek bulamayan bir öğrenci bu davranışını ya sona erdirir veya öne çıkmak için yeni yöntemler dener.

18) Ödüllendirme veya cezalandırma, toplumda salt bir kişiye, yargıca, ailede babaya veya anaya, sınıfta öğretmene kalırsa, bu durumda baba/ana veya öğretmen, hem yargıçlık hem gardiyanlık hem şirket sahipliği hem babalık hem eğitimcilik gibi onlarca iş üstlenmiş olacaktır. Bu kadar işi üstlenen kişi, hiçbirini tam yapamaz. Tam yapılmayan hiçbir iş başarıyla sonuçlanmaz. Başarısızlıklar, mutsuzlukları ve gerginlikleri tetikler. Öyleyse, sorunlu birey veya öğrenci şunun bilincine varmalıdır ki toplumda, ailede veya sınıfta arkadaşları tarafından sadece olumlu davranışları ödüllendirilmekte, olumsuz davranışlarına ise, hiçbir ödül alamamakta, aksine böyle bir durumda, arkadaşlarıyla ve çevresiyle dostlukları daha da zayıflamaktadır. Hiç kimse, çevresini; bir veya birkaç arkadaşını kaybetmek istemez. Demek ki bu anlayış, ödüllendirme ve yaptırım uygulama işini sınıfın da, evet özellikle sınıfın da üstlenmesini zorunlu kılmaktadır. Bunu üstlenmeyen öğrenciler, sorunlu öğrenciler kadar hatta onlardan daha fazla uyarılmalıdırlar. Toplumun her alanında benzer politikalar izlenmelidir.

19) Eğer birileri yanlışta diretiyor ve işlediği kötülüklerin boyutunu günden güne artırıyorsa, onu idare eden, ona göz yuman, hatta ona alkış tutan birileri var demektir. İnsan, özellikle kendisini ifade edemeyen insan, sık sık alkışlanmak ister. O, alkışlanmayı hak edip etmediğini düşünmez. Alkışlandıkça, bunun verdiği sarhoşluk içinde, davranış bozukluğunu artırır; davranış bozukluğu alkışı, alkışın getirdiği sarhoşluk olumsuz davranışları tetikler.

20) Eğitimcilerin, onurluca, ödün vermeden eğitim faaliyetlerini yürütmeleri oldukça zor görünmektedir. Mesleklerinin gereği, meslek grupları arasında daha fazla saygınlık görmeleri gerekirken hizmet sundukları kişiler tarafından en çok hırpalanan grubu oluşturmaktadırlar. Peki, neden? Fazladan bir şeyler almak için mi? Hayır. Bir şeyler vermek için. Eğitilenlerden bir kısmına bir şeyler vermek için diğerleri tarafından demoralize edilmektedirler. Gel gör ki kendileri için demoralize olduğunuz insanlar olaya seyirci kalmaktadırlar. Hatta bu seyirci kalanlar, çoğu defa sizi hırpalayanlara destek vermekte, kendi aleyhlerine dönen konuda hiçbir sorun yaşamamaktadırlar. Eğitimci, eğitilenle sene boyunca defalarca yüz göz olurken, o bir kere olsun ciddi bir tavır geliştirmeyi bile düşünmemektedir. Burada ciddi bir çelişki vardır. Düşünün ki birilerini eğitmek, onu, daha kaliteli yaşam konusunda bilinçlendirmek için uğraş veriyorsunuz; ama bu davranışınızı birkaç kişi baltalıyor. Kendilerine iyilik yaptığınız çoğu kişi, bu olaya tepkisiz kalıyor. İçten içe diyor ki:” Ben, sadece izlerim, sen beni hem eğitmek, hem asayişi sağlamak, hem beni sıkmamak ve germemek zorundasın!”

21) Direksiyon başındaki insan gibi, toplumda erdem mücadelesi verenler de, sürekli pür dikkat olmak zorunda bırakılmakta, ani bir dikkat dağılması, iletişim kazalarına neden olmaktadır. Direksiyon başına hep aynı kişi geçince, onun konuşmaları ve davranışlarında doğal bir tavrın yerini gerginlikler almaktadır. Büyükbaba ve büyükannenin yer aldığı 7-8 kişilik bir ailede, iletişim bozukluklarına müdahale eden ve sağlıklı ilişkileri sağlayan kişinin sürekli baba olduğunu varsayalım. Ailenin diğer bireyleri, baba ile sorun yaşayan ikinci kişi arasında süregelen olaylara sessiz, duyarsız ve tepkisiz kalıyorlarsa, burada barışı sağlayarak sorunu çözmek, öncelikle tepkisiz insanları bilinçlendirmekten geçer. Çünkü sorunlu kişinin, sorununu dayanılmaz boyutlara getirmesinin temel nedeni, ona göz yuman insanların tutumudur.

22) Vurgulanmakta olan değerler anlayışı, toplumu bir bütün olarak görmekten kaynaklanmaktadır. Evet, toplum bir bütündür; ama birlik değildir. Aile bir bütündür, bir kümedir. Kümenin elemanları farklı anlayış, farklı davranış içinde olabilirler. Elemanlardan birini bile harcamak, kimsenin aklının ucundan geçmemelidir. “Bunlar, adam olmaz” veya “Bizden adam olmaz” anlayışı bilgece bir söz değildir. Sorun her yerde vardır; küçük veya büyük… Bizler bu gezegenin imarı için başka gezegenden insan ithal etmeyeceğiz. İnsanları harcayanlar, başkalarını umutsuz bir olgu(vakıa) olarak görenler, kendileri umutsuz olgu olurlar. İnsanı olumlu potansiyel taşıyan bir varlık olarak görme yerine, onun düzeleceğinden umutsuz olanlar, insanlarla yüzyüze gelmeyi gerektirmeyen başka iş kollarında çalışmalıdırlar. Yaşayan, yaşamakta olan herkesin bir gün olumlu yönde değişme, gelişme ve ilerleme potansiyeli vardır. Olumlu potansiyel taşıyan insana elverişli koşullar sağlamak her birimizin görevi olmalıdır. Toplumda veya sınıfta gitgide artan olumsuzluklara örtülü bir şekilde destek verenleri görmeyip onlara göz yummak, sorunlu insanın iyileşme sürecine girerek onun filizlenmesini engellemekte, değişip-gelişme umutlarını suya düşürmektedir.

23) Duyarsız-tepkisiz insanlar tam sorumlu davrandıkları zaman, sorunlular daha azalacaktır. Vurgulanmakta olan:” Kötülüklere öncülük edenleri değil, kötülüğe açıktan veya örtülü olarak destek verenleri bilinçlendir!” anlayışı, yediden yetmişe, eğitimsizden eğitimliye herkesin bildiği bir olgudur. Bilgi ile bilinç, aynı şey değildir. Bilinç, savaşımını verdiğin erdemli her davranışa neden olan bakış açısıdır. Bilinç, bakınca sürekli gördüğümüz, dinleyince sürekli duyduğumuz; dikkatlerimiz, duyumlarımız ve algılarımızın toplamı olan biziz. Aklımıza birçok defa gelen herhangi bir şeyin, bizde oturmuş, kökleşmiş ve kemikleşmiş, gündemimize egemen olmuş bir düşünce olduğunu söyleyemeyiz. Başarı, işleri tam yapmaktan geçer. Bilinç; içselleştirilmiş bilgi, bir bakış, bir duruş, bir görüştür. Tam bilgi, tam bilinç, tam sahiplenme, tam duyarlılık, tam sorumluluk, tam denetim, sağlıklı ve düzeyli bir toplum için önkoşuldur.

24) Sorunlar, dertler ve sıkıntılar akıllı ve bilge insanları daha bilinçlendirir ve geliştirir; öldürmeyen her problem onları daha güçlendirir. Yeter ki çözüm üretmek, doğru izleri takip etmekten pes etmeyelim. Bu gezegende insanca yaşamak, sorunlardan kaçmakla değil, sorunların üzerine gitmekle olanaklıdır. İnsanca yaşamak, yanlış yapan da dahil herkesin hakkıdır. Yanlış yapana hak veremeyiz; ama onun hakkını da yiyemeyiz. İnsanca yaşamaktan daha onurlu bir iş yoktur. İnsanca yaşamı kendilerine yakıştırmayanlar, aradıkları yüceliğe hiçbir zaman ulaşamadıkları gibi, alçalmaya da mahkumdurlar. Duyarsız-tepkisiz insanların sorumsuzca davranışlarını anlayışla karşılamak, sorunları daha da büyütür.

25) Erdemli insan yetiştirmek, toplumun tüm katmanlarını bilinçli eğitimcilerin eğitim ve öğretimiyle olanaklıdır. Öyleyse, 3-5 yaş grubu gibi küçük yaşlardan itibaren çocuklar, aileler ve öğretmenler, yukarıda dile getirilen değerler anlayışını yerleştirici bir bilinçle donatılmalıdırlar. Aksi takdirde duyarsızlığı ve tepkisizliği bir davranış biçimi olarak benimseyen bireyler, çalıştıkları iş kollarında, içinde yaşadıkları ailelerde ve dahası bulundukları ortamlarda haksızlıklara ve yolsuzluklara göz yumacak, benzer tavırlarını sürdüreceklerdir. (5/79,63 4/135 7/164-165 11/116 30/41 42/30 (2/11-13,30,204-206 8/1,25 26/151-152 27/48 49/10)

http://www.hakveadalet.com/toplumsal-bilinc-ve-toplumsal-denetim



posted in EGİTİM | Toplumsal Bilinç ve Toplumsal Denetim için yorumlar kapalı

25th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

BİR AKADEMİYSEN TARAFINDAN YAPTIRILAN “ÖSS MAĞDURLARI: ÖĞRENCİLER VE VELİLER” TEMALI FİLM ÇALIŞMASI HAKKINDA BİR DEĞERLENDİRME

  1. Film ÖSS konusunda Türkiye fotoğrafını çekmeyi amaçlamış ve bu konuda büyük ölçüde de başarılı olmuştur.
  2. Öğrenciler ve velilerin söz konusu filmi izlemelerinin birtakım avantajları ve dezavantajları olabilir. Filmi izlemenin avantajı: Olayın bilincinde olmayan ve ayırdına varmayan öğrenciler ve veliler Türkiye gerçeğini tanımış olurlar. Bu yönde önlemlerini alırlar ve olası sıkıntıları tolere etme yoluna giderler. Dezavantajı ise, stres ve sıkıntı yükünü izledikleri karelerle daha sık ve daha canlı tutmaları olacaktır. Ayrıca bu gerçeği değiştirme yönünde ne velinin ne de öğrencinin fazla başarılı olamayacağıdır.
  3. Film, genel olarak, ÖSS mağdurları üzerinden Türkiye gerçeğini eleştiri üzerine kurgulanmıştır. Kısaca ‘durum tespiti’ yapmıştır. Bu ise –uzun zamandır yaşandığı için- gerek öğretmen düzeyinde ve gerekse halk düzeyinde insanımıza yabancı bir konu değildir. Her birimizin ya evinde veya yakınında benzer tablolar yaşanmaktadır.
  4. Üniversite öğretim üyesi düzeyindeki bu çalışmada, filmde gündeme getirilen sorunlar karşısında gerek veliye gerekse de öğrenciye zaman zaman ışık tutulabilir, çözüm önerileri de sunulabilirdi. Bu olmayınca öğrenci ve veliye verilen mesaj, ‘Stres ve sıkıntı yüküne hazır olun ve bunu sırtlanın’; Veliye ve öğretmene verilen mesaj örtülü olarak, belki de, “Çocuğunuzun, öğrencinin yapacağı her şeyi anlayışla karşılayın veya bazı değerleri bir süreliğine askıya alın” olmaktadır. Bu çalışma pek az mutlulukla, genelde buruklukla ve acı tabloyla sonuçlanmıştır.
  5. Üniversitelerin öğrencilere ayırdığı dar kontenjan, şikâyetlerin çok önemli dayanaklarından biridir. En azından filmin sonunda bu konuda söz sahibi olan YÖK’e yönelik öneriler sıralanmalıydı.
  6. Film boyunca küçük karelerle de olsa sunulabilecek öneriler şunlar olabilirdi:

a)Bugün belli başlı bazı üniversitelerde kaç öğretim üyesi çalışmaktadır?

b)Bu öğretim üyeleri acaba haftada kaç saat derse girmektedirler?

c)Uluslar arası düzeyde bilimsel bilgi ve teknoloji üreten öğretim üyesinin yüzdesi ne kadardır?

d)Anlamlı ve geliştirici projelere imza atamayan öğretim üyeleri, haftada 15-20 saat derse girmeleri durumunda meydana gelecek sonuçlar nelerdir?

e)İkili eğitimin düzenli yapılması, bina sayısının ve öğretim üyesi sayısının artırılması durumundaki olası durumun fotoğrafı nedir?

f)ÖSS’ye girme koşullarını, sınav biçimini ve sayısını değiştirme önerileri nelerdir?

g)Neden üniversitelerde pek çok öğretim üyesi, yeni bilgi üretmek yerine yıllanmış fotokopilerle Ortaöğretime göre çok daha fazla seçmece olan öğrencilere, monolog biçiminde ders vermektedir? Sorgulayıcı bireyler yetiştirmeyen üniversiteler, veliler ve lise mezunu öğrencilerden ne tür sorgulayıcı yaklaşımları beklemektedir?

  1. Herkes, içinde bulunduğu konumda, şikâyet etmeden önce sorunlarıyla ilgili projeler üretmelidir. İlköğretim ve ortaöğretim okullarında çalışan öğretmenler yalnızca üniversite eğitimiyle yetinmemeli, alanıyla ilgili akademik çalışmaları incelemeli ve kendilerini yenilemelidirler. Hatta dünya ülkelerinin diğer okullarındaki gelişmeleri takip etmeli ve bilgilerini sık sık güncelleştirmelidirler. Üniversite öğretim üyelerinin ise yalnızca bilgilerini güncellemesi ve akademik çalışmaları incelemesi yetmez. Onlar, ülkelerindeki sorunlara ışık tutacak öneriler, çözümler ve projeler üretmelidirler. Kendi kaynaklarını kendisi yaratabilmelidirler.
  2. Ülkemizdeki herhangi bir alandaki bir sorun diğer sorunlardan bağımsız değildir. Diğer alanlardaki sorunların çözümüyle birlikte ortaya çıkacak değişim ve gelişimin daha kalıcı olacağı bilinmelidir.
  3. Ve yine bilinmelidir ki öneri ve çözüm içermeyen serzeniş, yakınmalar ve şikâyetler, karanlıkları taşlamak ve karanlıklarda bağırma gibi anlamsız amaçlara hizmet edebilir.

posted in EGİTİM | 0 Comments

25th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

 

Münâfık kimdir?

 

Ritüelleri (KALIP VE ŞEKİLSEL İBADETLERİ-nüsuk) üşense bile yerine getirir. İçten teslim olduğundan değil; dıştan getirisi olacağından. Ama mal mülk söz konusu olunca dinle imanla alakası kalmaz. Saçının telini göstereni veya namazı bir vakit kılmayanı din dışında görebilir ama saray yavrusu evinde yünlü seccadeler üzerinde namaz kılar, tesbih çeker, 24 saat LCD ekran televizyonundan Kabe’den canlı yayın izler. Yağlı ballı sohbet toplantılarında “fahr-i kainât, server-i mevcudât Efendimiz sallallahu aleyhi vesselemin” açlıktan karnına nasıl taş bağladığını anlatan hocaları ağlamaklı ağlamaklı dinler.

 

 

Kur’an’da “mü’minler, müslümanlar, mücâhidler, sâdıklar, sâlihler…” vb. tabiri caizse “yağlı ballı” nitelemeleri üzerimizi almaya pek bayılırız da…

“Yahudiler, Hristıyanlar, münâfıklar, akılsızlar, fikirsizler, kafasızlar, sefihler (beyinsizler), sağırlar, körler, dilsizler, kitap yüklü eşekler, dilini sarkıtan köpekler, Hamanlar, Karunlar, Hahamlar, Ruhbanlar” vb. sıfat ve nitelemeleri duyunca arkamıza bakınırız…

Kesin bizden bahsetmiyordur!

Bunları Kurtlar Vadisi’nde “Çakır” rolü üzerine yapışıp kalan dizi oyuncusu gibi (ki kurtulmak için “Adanalı” dizisinde nasıl da çırpınıyor) yapanın üzerine yapışıp kalan “donmuş kimlikler” olarak algılarız.

Halbuki bunlar “yaşayan kimlikler”dir.

Bunu anlamak için Kur’an’da bunlardan nerede bahsediliyorsa “yaptıklarına” bakacağız. Eğer onları biz de yapıyorsak, arkamıza boşuna bakınmayalım o biziz, biz!

Bu kimliklerden en önemlisi de “münafık”

Peki kimdir münafık?

Neyin nesi kimin fesidir?

Kime münafık diyor Kur’an?

***

Baktığımızda, münafık tabirinin ayrıca bir dini kategori olmadığını, “Müslümanın hali” olduğunu görüyoruz. Bunun için Kur’an’da “Müslüman” adı “münafık”ı da kapsıyor.

Yani münafıklar Müslümanların içinde…

Şöyle ki: Müslüman iki anlamda kullanılıyor: 1- İçten teslim olan 2- Dıştan teslim olan.

İçten (ğayb ile/ğayben) teslimiyet gösterdikleri için Hz. İbrahim’e ve onun izinden gidenlere Müslüman diyor Kur’an.

Fakat içten teslimiyet göstermedikleri, sadece dıştan İslam’a girmiş göründükleri için bedevilere de “Siz iman etmediniz (içten teslim olmadınız) bari dıştan teslim olduk (Müslüman olduk) deyin” diyor. (Hucurât; 14). Türkiye AB’ye girerse Batılıların “Siz Avrupalı olmadınız, bari AB’yi girdik deyin” demesi gibi…

Demek ki Müslüman kavramının içine hem Mü’minlik (içten teslimiyet) hem de münafıklık (dıştan teslimiyet) giriyor.

Yani Müslüman iki yüzü olan bir kavram. Bir yüzüyle Hz. İbrahim’in içtenliğini, diğer yüzüyle münafıkların dıştanlığını ifade ediyor.

Dıştan teslim olanların kim olduğuna baktığımızda, Medine’de İslam’ın yükselmesi ve güçlenmesi karşısında, Sovyet işgalinden sonra bir gecede komünist olan ülkeler gibi, bir gecede İslam’a giren kimi kabileler olduğunu görüyoruz. Zaten bunların hepsi (bir tek Kureyş hariç) peygamberimizin vefatından sonra irtidat etmişti.

Medine’nin dışında oturan ve güç karşısında dıştan teslimiyet gösterenler olduğu gibi Medine’nin içinde de aynı şeyi yapanlar vardı. Onlar da dıştan teslim olmuş, peygamberin halkasına girmiş, yanına kadar sokulmuş ve hatta savaşlara da katılmışlardı. Bunlara da dıştan teslim olanlar (Müslümanlar) deniyordu. Fakat gerçekte içten teslim olanlar (Mü’minler) değildiler. Dıştan teslim olduk (Müslüman olduk) demeleri bunun için daha uygundu.

Peki, bu iç içe geçmiş durumu nasıl tefrik edeceğiz? Yani ayırıcı ölçü nedir?

Öyle ya, bıçak gibi ikisini birbirinden ayırmamızı sağlayacak farkı fark ettiren (el-fâruk/-el furkan)) bir ölçü olmalı, değil mi?

***

Kur’an’a baktığımızda 41 yerde “münafıklar” tabirinin kullanıldığını görüyoruz.

Bunları dikkatle incelediğimizde farkı fark ettiren ölçünün açıkça verildiğini görüyoruz; infak ve cihat…

Ne demek bunlar?

Kur’an’ın mihver kavramı tevhid/samed ile bağını kurarak söylersek (ki her şey bununla irtibatlıdır); sosyal ve ekonomik birlik ve bütünlükten ayrılarak “kenz(BİRİKİM)” yapmamak yani mal ve servet yığmamak, kendine ayrı küçük tepeler oluşturarak bütün içinde çıkıntılar (tekel) oluşturmamak, bunları dağıtmak, bütüne katmak, paylaşmak (infak) ve bütünün mutluluğu, iyiliği, adaleti için çalışmak, ona zarar veren şeylere karşı gerekirse savaşmak, canını ve malını ortaya koymak (cihat)…

Demek ki “infak” ile “nifak” sözcüklerinin aynı kökten geliyor olmalarından da anlaşılacağı gibi, münâfıqûn (münafıklar) ile munfiqûn (infak edenler) arasında çok yakın ve fakat aynı zamanda ters orantı var. Yani bir kişide infak arttıkça nifak azalıyor, nifak artıkça da infak azalıyor demektir. Ateşin odunu yeyip bitirmesi gibi, nifak infakı, infak da nifakı yeyip bitiriyor.

Kelime kökünden de anlaşılacağı gibi münafık, Arap tavşanı (jarboa) gibi “iki yuvası” bulunan “ikiyüzlü” bir adamdır. Birinde tehlike gördüğü an diğerine geçer.

Bunun o günkü Medine ortamındaki anlamı; münafık o kimsedir ki rant görünce ön sıralara (protokole) yanaşır, iş infak ve cihada yani maldan ve candan vermeye gelince ortalıktan kaybolur.

Bu nedenle tavşan gibi ürkek ve korkak olurlar. Tehlikeyi gördüklerinde arslan gibi kükreyerek tehlikenin üzerine yürüyemezler, kuyruklarını kıvırıp tavşan gibi sıvışmaya bakarlar.

Siz hiç belgesellerde tavşanların savaştığını gördünüz mü? Endişe dolu gözler… Korkak ve titrek bakışlar…Küçük bir ses duyunca ani bir hareketle çalıların arasından sıvışıp kaçmalar…

Kur’an’da münafık kelimesinin hepsi de Medine ayetlerinde geçiyor. Nüzul sırasına göre infak ile beraber, onunla ters orantılı olarak nifakın da kullanılmaya başlandığını görüyoruz.

Bunun ne anlama geldiğini az önce açıklamaya çalıştım.

Bunun böyle olduğunu münafık kelimesinin ilk kullanılmaya başlandığı yerden itibaren nüzul sürecini izlediğimizde de apaçık görüyoruz…

***

İlk olarak münafık Ankebut suresinde geçiyor. Bu sure Mekke’nin son, Medine’nin de ilk suresidir. Hatta birazı Mekkî, birazı Medenî diyenler bile vardır. Demek ki Medine’ye gelince (devlete, mala, servete kavuşunca) nifak da başlıyor.

İlginçtir, münafık kelimesinin ilk geçtiği yer olan Ankebut suresi “İnsanlar iman ettik demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar” diye başlıyor. Yedekteki “ikinci yuvalar” da Ankebut (örümcek) yuvasına benzetiliyor. Lütfen düşünerek, üzerinde dura dura (tertil ile) okuyunuz:

“Bazı insanlar ‘Allah’a iman ettik’ der dururlar. Fakat Allah yolunda en küçük bir sıkıntıya gelemez, bir eziyete uğradıklarında insanlardan gelen eziyetleri Allah’ın azabı gibi tutarlar. Böylesi tiplerin Rabbinden yardım gelince hemen “Kesinlikle biz sizinle beraberdik” diyeceklerinden hiç kuşkun olmasın. İyi de, Allah’ın insanların içlerinden ne geçirdiğini en ince ayrıntısına kadar bildiğinden haberleri yok mu bunların? Allah iman edenlerin de münafıkların da kimler olduğunu gösterecek; bundan hiç şüpheniz olmasın…” (Ankebut: 29/10-11).

Evet, Allah münafıkların kimler olduğunu gösteriyor (farkı farkettiriyor, ayırıcı ölçüyü veriyor). Hem de öyle bir gösteriyor ki, birkaç yıl sonraki “Muhammed” suresinde (Bedir savaşı öncesi) deşifre edildiklerini görüyoruz. Ana tema yine aynı cihat ve infak:

“İman iddiasında bulunanlar ‘Savaşa izin veren bir sure neden gelmiyor?’ diyorlar. Ancak muhkem bir ayet indirilip savaştan bahsedilince ‘kalplerinde hastalık olanların’ tıpkı ölüm baygınlığında olan kimsenin bakışı gibi sana bakakaldıklarını görürsün. O da onlara pek yakındır. Oysa itaat etmek ve sözlerinin eri olmaktı yapmaları gereken. Kesin karar gelince Allah’a verdikleri sözün arkasında dursalardı elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Siz Allah’ın emrinden uzaklaşıp tekrar yağma, talan ve birbirinizi boğazlamakla geçen o eski günlere mi dönmek istiyorsunuz?…” (Muhammed: 22/20-22)

Yani: “Savaş için neden ayet gelmiyor” deyip duruyordunuz. Şimdi açık ve kesin olarak savaşa izin veren ayet gelince yerinizde çakılıp kaldınız. “Ama, fakat…” diyerek mazeretler ileri sürüyorsunuz. “Onlar bizim yakınlarımız, kendi ırkımız, aynı Arap akrabalarımız” diye bahaneler uyduruyorsunuz. Ama o eski günleri unutuyorsunuz. O günlerde ne akraba, ne ırk, ne soydaş dinlemiyordunuz. Yağma, talan, birbirinizi boğazlama ile geçiyordu ömrünüz. O zaman hiç de savaştan kaçmak için bahane aramıyordunuz. Şimdi bu bahaneler de neyin nesi oluyor? Kaldı ki Allah size yağmalayın, talan edin, en yakınlarınızı bile kesip doğrayın demiyor. Tam tersi bunların bir daha olmaması için, bütünün iyiliği, mutluluğu, hak ve adaleti için savaşmak gerektiğinde çıkın ve mertçe savaşın diyor. Bununla onu nasıl aynı kefeye koyuyorsunuz? Bütünü paramparça eden o eski berbat günleri nasıl da unutuyorsunuz? (Razî, Kurtubî, İbn Kesir, Zemahşerî, Beydavî)…

“Onlar AIIah’ın indirdiklerinden hoşlanmayanlara ‘Bazı konularda sizinle örtüşüyoruz’ diyorlar. Allah ise onların gizli gizli ne konuştuklarını çok iyi biliyor…” (Muhammed: 22/26)

Yani: Münafıklar, müşriklere el altından şöyle diyorlar: Allah’a, ahirete, kıyamete inanmak gibi konularda sizinle ayrılıyorsak da bu Muhammed’in bütünü bölen, akrabaları birbirine kırdıran, ülkede kargaşa çıkaran, gençlerin aklını çelen ve ihtilâlci fikirleri olan birisi olduğu konusunda sizinle örtüşüyoruz. Çünkü bizi kendi ırkımızla, kendi akrabalarımızla savaşa çağırıyor. Hatta “terörist” eğilimleri olduğu bile söylenebilir. Hiç peygamber böyle yapar mı? Bir peygamber eline kılıç alıp savaşır mı? Allah’a ve ahirete inanmaya, hayırlı işler yapmaya, iyiliğe, güzelliğe çağırıyor; tamam bunları anladık. Ama bu savaşmak, cihat filan da ne oluyor?

Muhammed suresinin sonu da çok ilginç. Medine’de “Haydi savaşa!” sesleri duyulunca “protokolde” ön sıralara geçenlerin, peygamberin yanına kadar sokulanların, etrafında pervane olanların birden bire yan çizdiklerini ve “mırın kırın” etmeye başladıklarını görüyoruz. Bunlar ayette geçtiği gibi kalpleri hastalıklı “Müslüman münafıklardan” başkası değildi. İşte Muhammed suresi bunları anlatıyor… Surenin, baştan sona “cihat” temasını işledikten sonra “infak” çağrıları ile sonra ermesi de çok manidar:

“Sizler Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz, fakat aranızdan kimileri cimrilik yapıyor. Oysa kim cimrilik yaparsa kendine cimrilik yapmış olur. Allah zengindir, yoksul sizsiniz. Eğer yan çizerseniz yerinize sizin gibi olmayan başka bir topluluk getirir…” (Muhammed: 22/38)…

Keza Kur’an’da “münafıklar” (Münâfiqûn) diye ayrıca bir sure bile var. Buradaki ana tema da yine çok ilginç infak…

Surede münafıkların “Allah’ın peygamberinin yanındakilere bir şey vermeyin ki dağılıp gitsinler” dediği söylenir. Oysa göklerin ve yerin hazinelerinin Allah’ın olduğu, şan ve şeref sahibi olduklarını iddia ederek Medine’ye dönünce ayak takımını Medine’den sürüp atacaklarını söyleyerek böbürlenenler olduğu, oysa şan ve şerefin (izzet) Allah’ın, peygamberin ve “mü’minlerin” olduğu ve fakat “münafık” takımının bu bilinçten yoksun olduğu anlatılır (63/7-8). Müminlerin şan ve şeref sahibi olmak istiyorlarsa bu münafıklardan ayrılarak yapmaları gerekenin ne olduğu özetlenerek onbir ayetlik “Münâfikûn” suresi şöyle biter:

“Ey iman iddiasında bulununlar! Ne mallarınız, ne de evlâtlarınız sizleri Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Her kim öyle yaparsa kaybeder. Ecel kapıyı çalınca ‘Rabbim beni kısa bir süre için ertelesen de herkese yardım etsem, iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanlardan olsam’ demek istemiyorsanız bugünden tezi yok verdiğimiz rızıklardan karşılıksız harcayın. Ecel kapıyı çalınca Allah hiç kimseyi ertelemez. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır…” (Münâfikûn; 63/9-11)…

Yine Hicretin 9. yılındaki Tebük seferi boyunca ve sonrasında nazil olan ve müşriklere ültimatom (beraet) verilmesi ile başlayan “Tövbe” suresi, Mescit-Dırar sahibi rahip Ebu Amir’in, Medine’yi işgale çağırdığı dönemin dünya gücü Bizans’a karşı meydan okuma anlamına gelen (50 dereceye varan sıcaklıktaki) otuz bin kişilik “çöl yürüyüşünü” konu edinir.

Türlü mazeretler ileri sürerek bu seferden geri duran “münafıklar” en ağır şekilde burada eleştirilir. 129 ayetlik surenin neredeyse tamamında münafıklığın ve korkaklığın âdeta genetiği çözülür. Sözü namus bilme (sıdk/sadakat) adına cesaret, yiğitlik, bahadırlık, erdem ve dürüstlük temaları işlenir. Özellikle son bölümde münafıkların telkinine kapılarak seferden geri duran bir kaç sahabenin vicdan azabı çekişleri anlatılır.

Sure boyunca cihat ve infak kaçkını münafıklığın ne menem bir şey olduğunu, Müslüman kılıfına nasıl da bürünebileceğini, hatta sahabelerden kimilerini bile nasıl etkileyebileceğini ve nihayet mu’min olmanın ne demeye geldiğini sarsıla sarsıla okursunuz. Müslüman kılığına bürünmüş bir münafık olmakla, gerçek bir mü’min olmak arasında gider gelir, defalarca “Galiba ben mü’min değilim, aman Allahım!” dersiniz…

***

Daha fazla uzatmayayım…

Bu verdiğim örneklerden başka (MÜNAFIKUN, TEVBE, MUHAMMED surelerini ve) Tahrim, Haşr, Fetih, Nisa ve Ahzap surelerinde münafıklar isim verilerek anlatılır. Buraları özellikle nüzül sırasına göre okuyun. Nasıl da deşifre edildiklerini göreceksiniz. Daha isim verilmeyen bir çok yer var ama bunlar Kur’an’ın kime münafık dediğini anlamamız için gayet net bölümlerdir.

Bunların hepsinde de ayrıcı özelliğin “infak ve cihat” olduğunu, Müslüman kılığına bürünmüş münafık ile gerçek mü’minin arasıdaki asıl farkın bu olduğunu görürsünüz.

Tabiri caizse işin “nirengi” noktası ya da “bam teli” bu…

Çünkü münafıklar üşenerek de olsa namaz da kılarlar. Allah’a ve ahiret gününe inandıklarını söylerler. Dini ritülleri (nüsukları) aksatmıyor görünürler. Gayet iyi konuşurlar; inşallahı, maşallahı dillerinden eksik etmezler. Kılıf kıyafet de kallavidir. Her halleriyle Müslümanların arasındadırlar. Hatta Müslümanlar deyince ilkten akla onlar gelir. Din iman nutukları atmada onlara yetişemezsiniz.

Fakat iki şeyde onları göremezsiniz: cihat özellikle de infak…

Ölçü bu!

Yani can ve maldan verme söz konusu olunca onları ortalıkta göremezsiniz. Oysa Kur’an canlarıyla ve mallarıyla cihat edenleri anarken bırakın Müslümanı “sâdıkûn” tabirini kullanır. Yani sadıklar; sözünün eri olanlar, sözün namusu ile yaşayanlar, Allah deyip de can ve mal söz konusu olunca yan çizmeyenler, sadakatlerini canları ve malları pahasına ispat edenler…

Kur’an’da münafığın kim olduğuna dair yüzlerce ayeti okuduğumda zihnimde canlanan, belki biraz ağır gelecek ama söyleyeceğim şu oldu: Münafık zekat veren, mü’min ise infak edendir!

Yani “Müslüman münafıklar” kırkta birle yetinir, “Müslüman mü’minler” ise ihtiyaç fazlasını asla elinde tutmazlar…

Müslüman münafıklar (dıştan teslim olmuşlar) yılda bir kez, ıkına sıkıla, o da kırkta birini verir. Müslüman mü’minler (içten teslim olmuşlar) ise, yılda bir kırkta bir demez, bollukta ve darlıkta, iyi günde kötü günde infak eder, paylaşır, bölüşürler…

Tıpkı Medine’ye gelir gelmez ilk yapılan “kardeşlik devriminde” olduğu gibi:

Bölüştük ne varsa ekmeği aşı

Harç yaptık şehre sevgiyi barışı 

Bağrımızdan çıktı Bilal’in haykırışı

Hayyalesselâh, Hayyalelfelâh dedik

Hançereler bile anladı da

Bir insan anlamadı bizi

Başta Peygamberimiz olmak üzere Ebubekir, Ömer, Ali ve Ebuzer’e bakın böyle olduğunu görürsünüz. Bir gecede Müslüman olmuş bedevi kabilelerine, tulekaya ve münafıklara bakın yılda bir kırkta bir diyerek kılı kırk yaran pazarlıklar yaptıklarını, Peygamberimiz ölür ölmez de “Bu da yok” diyerek isyan ettiklerini görürsünüz.

Yani münafık sosyal ve ekonomik olarak bir ve bütün oluşa (tevhid) yanaşmaz. Kendini diğer insanlardan ayrı görür. Örneğin sevginin ve barışın şehre harç yapıldığı o büyük “kardeşlik devriminde” aynı inekten süt emen on aileden birisi olmayı asla kabullenemez. Birliğin, bütünlüğün, kaynaşmanın içine girerse kaybolacağını, sıradanlaşacağını düşünür ve bütünlükten sürekli olarak ayrı durmak ister. Bunun için bütünden ayrı yerlerde; saraylarda, köşklerde, burçlarda=burjuvada (aynı kökten!) yaşamak ister. Öyle ki Allah’ın verdiği rızkı/mülkü ‘yanımdaki ile eşit hale gelirim’ diye paylaşmak istemez (Nahl; 71). Bu nedenle infak kaçkınıdır. Bu tipler her yerde, her zaman böyledir. Kur’an da onlara sorar: Allah’ın nimetini inkar mı ediyor bunlar? (Nahl; 71).

***

Hani o meşhur bir hadis var ya, ona bir de bu açıdan bakalım.

Münafığın alameti üçtür: 1- Sözünde durmaz 2- Vaadini yerine getirmez 3- Emanete ihanet eder.” (Muslim:18).

Yani 1- ‘Allah ne derse yapacağım’ diye söz verdiği halde “İnfak edin, biriktirmeyin, yığmayın (kenz haramdır)” emrine uymaz. Alttan alır, yapsa da yapmasa da olabilecek sıradan bir öğüt sayar. 2- Mülkü/rızkı çok olduğu halde, her gün para saydığı, dönüp dönüp tekrar saydığı halde, ‘bunları mezara mı götüreceğim tabi ki fakirin fukaranın hakkı var’ diye vaatte bulunduğu halde iş vermeye gelince rahatlıkla “yok” çeker. 3- Allah’ın kendisine verdiği rızkın/mülkün emanet olduğunu unutur. Karun gibi ‘üstün deham sayesinde kazandım’ der. Böylece hem emanete ihanet eder hem de yanındakiyle eşit hale geleceği (bütünün parçası olacağı) korkusuyla infaktan kaçarak nimeti inkar eder.

Yine peygamberimiz buyurmuş: “Münafığın alâmeti Ensar’a(MEKKEDEN HİCRET EDENLERE YARDIM EDEN MEDİNELİ MÜSLÜMANLAR) buğzetmesi(ÖFKE DUYMASI), mü’minin alâmeti ise Ensar’ı sevmesidir.” (Muslim; 110)

Yani münafık kendisi infak kaçkını olduğu gibi, infakı/yardım edeni, paylaşanı, bölüşeni, bütünü gözeteni, bunun için seferber olanı (Ensarı) sevmez. Ona kin besler. ‘yardım etmeyin ki dağılıp gitsinler’ der. Bütünlük dağılsın ister. Hep ayrı durayım, özel olayım, bütüne tepeden bakayım ister. Oysa mu’min bütünü gözeten, ona karışan, bundan dolayı da seferber olan, infaka/yardıma koşan ve seferber olup koşanı da (Ensarı) sevendir…

Görülüyor ki münafığın iflah olmaz hastalığı mal mülk hırsıdır. Sevgi ve merhamet yoksunudur. Mal ve mülk hırsı gözünü bürümüştür. Gerçekte Allah’a ve ahiret gününe inanmaz, tûl-u emel (geleceği garantiye almak için hırsla yığma) sahibidir. Yalan konuşması, vaadinde durmaması, emanete ihanet etmesi, yardım edeni sevmemesi bundandır…

Ritüelleri (nüsuk) üşense bile yerine getirir. İçten teslim olduğundan değil; dıştan getirisi olacağından. Ama mal mülk söz konusu olunca dinle imanla alakası kalmaz. Saçının telini göstereni veya namazı bir vakit kılmayanı din dışında görebilir ama saray yavrusu evinde yünlü seccadeler üzerinde namaz kılar, tesbih çeker, 24 saat LCD ekran televizyonundan Kabe’den canlı yayın izler. Yağlı ballı sohbet toplantılarında “fahr-i kainât, server-i mevcudât Efendimiz sallallahu aleyhi vesselemin” açlıktan karnına nasıl taş bağladığını anlatan hocaları ağlamaklı ağlamaklı dinler. Ama o hocalar “kenz (yığma/biriktirme) haramdır!’ (Tövbe; 34-35) diyemezler. Öylelerinden bunları hiç duyamazsınız. Onlara göre Kur’an’da böyle bir ayet yoktur. Hatta varsa bile “nesh” olmuştur (silinmiş/yürürlükten kalkmıştır)…

***

Evet, İslam’a girdiği halde eşyaya, mala ve mülke bakışını değiştirmeyene, cihattan kaçana, infaka yanaşmayana “münafık” dememiz gerekiyor. Bu ayırıcı ölçüyü bize Kur’an veriyor.

Münafığı başka yerde aramayın; o Müslümanların içinde…

Bunlar Mekke’de yoktular. Çünkü Mekke muhalefet, eziyet, işkence, fedakarlık ve bedel yıllarıydı. Ama Medine’ye gelince mantar gibi bittiler. Çünkü Medine iktidar, devlet, servet, beytü’l-mal günleri, ikbal yıllarıydı.

Bugün de aynısı. Medine’de, Kuba’da, Tebük’de aramayın onu. Münafık aramızda, yaşıyor.

Onun kim olduğunun kıstası da, tanımı da, farkı fark ettiren (el-fâruk) ayırıcı ölçüsü de gayet net: Cihat ve infak kaçkını Müslümana münafık denir! (İhsan Eliaçık) http://www.haber10.com/makale/13547

 

KONUYLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI İNCELEYİNİZ…

1) İlahi Kültürde Eleştiri Kültürü
2) İletişim Çatışmaları ve İletişimi Geliştirmenin Yolları
3) Niyet ve Bahane Kandırmacaları
4) Sorumsuzluk, İhmal, Bencillik ve Soyutlanma_Ka’b bin Malik
5) Bahaneler ve Mazeretler
6) Eleştirmek ve Eleştirilmek
7) Eleştirinin Önemi
8) Münafıkların Özellikleri
9) Ahlak Odaklı Din, Allahlı Dindir
10) Dürüstlük Dinin Özüdür
11) Adanmış ve Aday İnsan
12) Kur’an’da İlahi Adalet İlkeleri
13) Soru Sormanın Yöntemi ve Adabı
14) Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm ve Konformizm
15) Ahlak, Adalet, Emek ve Sermaye
16) Kendimizi Kime Beğendirelim?

posted in AHLAK | Münafık, İkiyüzlü, Kararsız, İlkesiz, Duyarsız Kimdir? için yorumlar kapalı

23rd Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KADER VE SÜNNET

YARATILIŞ YASALARI

VAROLUŞ VE OLUŞ YASALARI

KADER: Evrendeki canlı ve cansız tüm varlıkların, varoluş(yaratılış) aşamasında Allah tarafından konulan çoğu defa matematiksel değerlere bağlı değişmez yasalardır(İLAHİ PROGRAM). Bunlar; fiziksel yasalar, kimyasal yasalar, biyolojik yasalar ve sosyolojik yasalardır. Kur’an’da bu yasalara işaret edilmesinin yanı sıra daha çok sosyolojik yasalara vurgu yapılmıştır. Sosyolojik yasalar, ilahi adalet yasaları olup, ‘Allah’ın sünneti (sünnetullah)’ adıyla ifade edilir.

SÜNNET: İlahi adalet yasaları, toplumları değiştirici ve dönüştürücü, medeniyetleri doğurucu, yükseltici, duraklatıcı, geriletici ve yokluğa götürücü nedenleri, tarihsel ve toplumsal değişmelere etki eden, bu değişimleri yönlendiren etkenleri ve ilkeleri ifade eder.

“Tarih, tekerrür eder.” sözü bu yasaya işaret etmektedir. “Kötülük yapan kötülük bulur.” veya “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste!” atasözleri, yanlışta ısrarcı olanların yanlışlarının asla karşılıksız kalmayacağını anlatmaktadır. Toplumsal denge, toplumsal birlik ve beraberlik duygusunun barışla ve adaletle korunmasına bağlıdır. “…Hâlbuki fena düzen ancak sahibinin başına geçer. O halde öncekilerin kanunundan (sünnetinden) başka ne gözetiyorlar? Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın.” (35/43) Allah’ın sünneti (sünnetullah), toplumların kaderini belirleyen değişmez ilkelerdir.

Doğanın işleyiş yasası olan ilahî yasalar (kader) sonucu meydana gelen doğa olayları, Kur’an-ı Kerim’de, kötülüklerin bedelini ödeme anlamındaki ilahî adalet yasası (sünnetullah/ Allah’ın sünneti) ile doğrudan doğruya ilişkilendirilmemiştir. Doğa olayları birtakım fiziksel veya biyolojik gerçeklikler sonucu meydana gelmektedir. İnsanlar, doğa olaylarından ders çıkaracaklar ve bu yönde önlemlerini alacaklardır. Bu onların doğayı tanıma yönünde daha fazla bilimsel çalışma yapmalarına ve toplumsal yaşamlarını daha sağlıklı zeminlere oturtmalarına yardımcı olacaktır. Doğa olaylarının doğal afete dönüşmemesi için birtakım toplumsal sorumluluklar vardır. Aksi takdirde olayların felakete dönüşmesi kaçınılmaz olur. Bu amaçla her türlü önlem alınmalıdır. Yapısal değişikliklerin yanı sıra insani ve ahlaki değerlere de önem verilmesi toplumsal barış ve güvenlik açısından önemlidir.

Toplumsal yasalar; toplumsal oluşum, gelişim, değişim ve çözülme ile ilgilidir. Yaşam ve insan ilişkilerini konu edinir. Sosyal bilimlerin alanıdır. İnsanlar tarafından oluşturulur. Neden sonuç ilişkisi vardır ve evrenseldir. Toplumsal yasalar da Allah’ın çizdiği bir kaderdir.

Kötülüğü yapanların yanında bunlara ilgisiz kalanlar da kötülüklerin olumsuz sonuçlarından etkilenirler. Toplumsal iyileşme ve bozulmanın bireylerle sıkı bir ilişkisi vardır. Bu durum Kur’an’da şöyle ifade edilir: (13/11) “…Allah, bir topluluk kendi özbenliklerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.”

İnsanın olduğu gibi toplumun da bir ömrünün olması toplumsal yasa gereğidir. Kur’an’da: (7/34) “Her toplumun belirlenmiş bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde onu ne bir an erteleyebilirler ve ne de bir an öne alabilirler.” Böylece toplumlar, Allah’ın ortaya koyduğu toplumsal yasaya göre doğar, gelişir, geriler ve yok olurlar.

Toplumsal yasalar; dünün unutulmamasına, bugünün doğru yaşanmasına, geleceğin doğru planlanmasına katkı sağlar. Toplumsal yasalar, toplumsal olaylar arasında var olan sebep sonuç ilişkisini ifade eder. Toplumsal yasalara örnekler: Gelir dağılımının adil olduğu toplumlarda yoksulluk azalır, adaletin olmadığı toplumlarda barış bozulur, eşitlik ve adalet yoksa bunalım ve kargaşa dönemleri yaşanır. Kuraklık sonucu açlık ve susuzluk yaşayan insanların, yaşanabilir yerlere göz etmeleri ve tarımsal üretimin azalıp sanayileşmenin artmasıyla köyden kente olan göçün hızlanması toplumsal yasalara örnek verilebilir. “İnsanları eğitmeden hiçbir toplumsal, ekonomik ve siyasi gelişmeyi uzun süreli gerçekleştirmek mümkün değildir.” Süreklilik ve değişmezlik içeren bu yasalar, sürekli değişmekte olan dünyamızda, kalıcı değer ve ilkelere işaret eder.

Toplumsal yasalar insanların çevresiyle uyum içerisinde yaşamasını sağlar. Toplumsal bozulma ve çöküntü, toplumun tümünü etkiler. Allah’ın belirlediği değişmez toplumsal yasaları dikkate almayan toplumların çöküşü kaçınılmaz olmuştur. Kur’an’da anlatılan peygamber kıssalarına bakıldığında, peygamberlerin uyarılarına aldırış etmeyen toplumların ağır bedel ödedikleri görülür.

Toplumsal yasalar, insanların birbirlerinin hak ve hukuklarına özen göstermelerini ve zarar verici davranışlardan kaçınmalarını gerektirir. Yapılan haksızlığın yapanın yanına kâr kalmayacağı ve bundan tüm toplumun etkileneceği konusunda Kur’an’da şöyle buyrulur: (8/25) “(Öyle) Bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize erişir)…” Bu bakımdan adalet, sağlık ve güvenlik konularında toplumsal bilincin oluşması, toplumun huzuruna katkı sağlar. Bizler de toplumsal yasalar gereği, başkalarına iyilikte bulunmalı ve yararlı birey olmaya çalışmalıyız.

 

 

 

KUR’AN’DA ‘KADER’ SÖZCÜĞÜ

10Yunus suresi/5-“O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir(BİR PROGRAMA(KADERE) BAĞLI KILANDIR). Allah, bunları (boş yere değil) ancak gerçek ile (hikmeti gereğince) yaratmıştır. O, âyetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır.”

13Ra’d suresi/17-“O, gökten su indirdi de dereler kendi ölçülerince(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE) dolup aktı ve sel üste çıkan köpüğü aldı götürdü. Süs eşyası veya yararlanılacak bir şey elde etmek için ateşte erittikleri şeylerden de böyle köpük olur. İşte Allah, hak ile batıla böyle misal getirir. Köpüğe gelince sönüp gider. İnsanlara yararlı olan ise yerde kalır. İşte Allah, böyle misaller verir.”

15 Hicr suresi/21-“Hiçbir şey yoktur ki hazineleri yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüyle(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE) indiririz.”

23Müminun suresi/18-“Biz, gökten belli bir ölçüde(BİR PROGRAMA (KADERE) GÖRE) su indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk. Bizim onu tamamen gidermeye de muhakkak gücümüz yeter.”

25Furkan suresi/2-“O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILMIŞTIR).”

33Ahzab suresi/38-“Allah’ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere bir darlık yoktur. Daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu(ALLAH’IN SÜNNETİ) böyledir. Allah’ın emri, kesinleşmiş bir hükümdür(BİR PROGRAMA (KADERE) GÖRE BAĞLI KILINMIŞ BİR PROGRAMDIR).”

34Sebe suresi/10-11-Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir lütuf verdik. “Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tespih edin” dedik ve “(Bütün vücudu örtecek) zırhlar yap, işçilikte de ölçüyü tuttur(BİR PROGRAMA (KADERE) GÖRE HAREKET ET) diye demiri ona yumuşattık. “Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm” diye vahyettik.

36Yasin suresi/39-“Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILDIK). Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.”

41Fussilet suresi/10-“O, (arzı yarattıktan sonra,) üzerine (kuleler gibi) sarsılmaz dağlar yerleştirdi, ona (sayısız) nimetler bağışladı ve oradaki geçim araçlarını onları arayanlar arasında eşit şekilde paylaştırdı(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILDI); (ve bütün bunları) dört evrede (yarattı).”

42Şura suresi/27-“Allah, kullarına (tümüne birden) rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı dilediği ölçüde(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE) indirir. Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır ve onları hakkıyla görendir.”

43Zuhruf suresi/11-“O, gökten bir ölçüye göre yağmur indirendir. Biz onunla ölü araziyi canlandırdık. İşte siz de, böyle diriltileceksiniz.”

54Kamer suresi/12-“Yeryüzünü pınar pınar fışkırttık. Derken sular takdir edilmiş(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI) bir iş için birleşti.”

54Kamer suresi/49-“Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE) yarattık.”

56Vakıa suresi/60-61-“Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILDIK). (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.”

65Talak suresi/3-“Onu beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE) koymuştur.”

65Talak suresi/7-“Eli geniş olan, elinin genişliğine göre(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE) nafaka versin. Rızkı dar olan da, Allah’ın ona verdiğinden (o ölçüde) harcasın. Allah, bir kimseyi ancak kendine verdiği ile yükümlü kılar. Allah, bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratacaktır.”

73Müzzemmil suresi/20-“Şüphesiz Rabbin, senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini biliyor. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da böyle yapıyor. Allah, gece ve gündüzü düzenleyip takdir eder(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILAR). Sizin buna (gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete) gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı (yükünüzü hafifletti.) Artık, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah’ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O hâlde, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükâfat olarak bulursunuz. Allah’tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

74Müddessir suresi/18-20-“Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü biçti! Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti!

 

76İnsan suresi/16-“Gümüşten billur kaplar ki, onları (ihtiyaca göre) ölçüp düzenlemişlerdir(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILMIŞLARDIR).”

77Mürselat suresi/21-22-“Sonra onu belli bir süreye kadar sağlam bir yerde (ana rahminde) tuttuk. Sonra da ona ölçülü bir biçim verdik(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILDIK). Biz ne güzel biçim verenleriz(BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILANLARIZ)!”

80Abese suresi/19-“Az bir sudan (meniden). Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi (BİR PROGRAMA(KADERE) GÖRE BAĞLI KILDI).”

97Kadir suresi/1-Şüphesiz, biz onu (Kur’an’ı) Kadir(BİR PROGRAM(KADER) gecesinde indirdik. Kadir(BİR PROGRAM(KADER) gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin!

 

 

 

ALLAH’IN SÜNNETİ(SÜNNETULLAH)-İLÂHİ ADALET YASASI

Sünnet-3/137 4/26 8/38 15/13 17/77,77 18/55 33/38,62,62 35/43,43,43 40/85 48/23,23 Toplam 16 yerde

a)Allah’ın sünneti-17/77 33/38,62,62 35/43,43 40/85 48/23,23 9 yerde

b)Öncekilerin sünneti-8/38 15/13 18/55 35/43 4 yerde

c)Senden önce gönderdiğimiz kimselerin sünneti-17/77

d)Sizden önceki kişilerin sünnetleri-4/26

e)Sizden önceki sünnetler-3/137

 

3Al-i İmran suresi/137-“Sizden önce (nice) hayat tarzları(SÜNNETLER) gelip geçti. Öyleyse, yeryüzünde dolaşın ve hakikati yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.”

4Nisa suresi/26-Allah (bütün bunları) size açıklamak, öncekilerin (doğru) hayat tarzlarına (SÜNNETLER) sizi yöneltmek ve size bağışlayıcılığı ile yaklaşmak ister; zira Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.

8Enfal suresi/38 İnkâr edenlere söyle: Eğer (iman edip, düşmanlık ve savaştan) vazgeçerlerse, geçmiş günahları bağışlanır. Eğer (düşmanlık ve savaşa) dönerlerse, öncekilere uygulanan ilâhî kanun(SÜNNET) devam etmiş olacaktır.

15Hicr suresi/13 -Önceki milletlerin (helâkine dair Allah’ın) kanunu (SÜNNET) geçmiş iken onlar buna (Kur’an’a) inanmazlar.

17İsra suresi/77-Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimiz hakkındaki kanun(SÜNNET) böyledir. Bizim kanunumuzda(SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ) hiçbir değişme bulamazsın.

18Kehf suresi/55-“İnsanlara hidayet geldikten sonra onların inanmalarına ve Rab’lerinden mağfiret dilemelerine, ancak, öncekilerin başına gelenlerin(SÜNNET) kendi başlarına da gelmesi, ya da kendilerine azabın göz göre göre gelmesi (yönündeki beklentileri) engel olmuştur.”

33Ahzab suresi/38 -“Allah’ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere bir darlık yoktur. Daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu(SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ) böyledir. Allah’ın emri, kesinleşmiş bir hükümdür.”

33Ahzab suresi/62-Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah’ın kanunu(SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ) böyledir. Allah’ın kanununda (SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ) asla değişme bulamazsın.

35Fatır suresi/43–“Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu(SÜNNET) bekliyorlar. Sen Allah’ın kanununda(SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ) hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.”

40Mümin suresi/85–“Fakat azâbımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan kanunudur(SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ). İşte orada inkârcılar hüsrana uğradılar.”

48Fetih suresi/23-Allah’ın öteden beri işleyip duran kanunu (budur) (SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ). Allah’ın kanununda (SÜNNETULLAH – ALLAH’IN SÜNNETİ) asla bir değişiklik bulamazsın.

 

 

 

SOSYOLOJİK YASALARA(SÜNNETULLAHA) İŞARET EDEN AYETLER

7A’raf suresi/34- Ve her toplum için bir vade belirlenmiştir: Öyle ki, vadeleri dolduğunda onu bir tek an olsun, ne geciktirebilirler ne de öne alabilirler.

8Enfal suresi/53- Bu böyledir, çünkü Allah, bir topluma bahşettiği nimeti ve esenliği, o toplum kendi gidişini değiştirmedikçe asla değiştirmez; ve (bilin ki) Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir.

 

8Enfal suresi/25- Ve kötülük yönündeki öyle bir ayrıntıya(fitneye) karşı uyanık ve duyarlı olun ki o, ötekileri dışta tutarak yalnızca hakkı inkara kalkışanlara musallat olmaz; ve bilin ki Allah azapta çok çetindir

13Ra’d suresi/11- Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez; ve Allah insanlara (kendi kötülüklerinin bir sonucu olarak) bir felaket tattıracağı zaman hiçbir şey bunun önünde duramaz: çünkü onların, kendilerini O’na karşı koruyabilecek kimseleri yoktur.

35Fatır suresi/43–“Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu(SÜNNET) bekliyorlar. Sen Allah’ın kanununda(SÜNNETULLAH-ALLAH’IN SÜNNETİ) hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.”

11Hud suresi/116-Sizden önceki nesillerden aklı başında kimseler (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoysalardı ya! Ancak içlerinden kendilerini kurtardığımız pek az kimse bunu yapmıştı. Zulmedenler ise içinde şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve günahkâr kimseler oldular.

7A’raf suresi/164-Hani onlardan bir topluluk demişti ki: “Siz, Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?” Onlar da, “Rabbinize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye (öğüt veriyoruz)” demişlerdi. 165-Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca, biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık.

17İsra suresi/16-Ama bir toplumu yok etmeyi irade ettiğimiz zaman o toplumun refaha gömülmüş seçkinlerine son uyarı(ları)mızı iletiriz; ve (eğer) onlar günahkarca yaşamaya devam ederler(se), cezalandırıcı yargı artık o toplum için kaçınılmaz olur; ve Biz de onu darmadağın ederiz.

 

 

 

 

KADER VE SORUMLULUK

Yaşadığımız olayların /davranışlarımızın sorumluluğu kime aittir?

1)Kendimize bağlamak: “Başınıza gelenler, kendi yaptıklarınızdan kaynaklanmaktadır. Şura/30 “Sana gelen her iyilik, Allah’tan, sana gelen her kötülük, kendinden kaynaklanmaktadır…” Nisa/79 Örnekler: Çalıştık ve Allah’a dua ettik. Allah da bizi başarılı kıldı; çünkü çalıştık ve dua ettik.

2)Dış etkenlere bağlamak: Yaptıklarımız ve yaşadıklarımızdan başkalarını sorumlu görmek, sorumluluğu başkalarına yüklemektir. Bu ise, sorunların nedenlerini değil, gerçek nedenlerini araştırmamaktan kaynaklanmaktadır. Örnekler: Büyü, Fal, kehanet ve astroloji, Şans/sızlık, Uğur/suzluk, Tesadüf, Burç, Nazar, Muska, Kader , Rüya

 

Doğadaki ilahî yasalar: Suyun kaldırma kuvveti(Arşimet prensibi), Yerçekimi Kanunu, saf maddelerin belli sıcaklıkta hal değiştirmesi, gece ve gündüzün oluşması, mevsimlerin oluşması, Dünya’nın kendi ekseni etrafında ve Güneş etrafında dönmesi, evrenin gitgide genişlemesi, Güneşin doğması ve batması, doğal afetler, hücrelerin işleyiş düzeni, yağmurun oluşumu, ateşin yakması, gelgit, yağmurun oluşumu, güneş ve ay tutulmaları, ateşin yakması. Gemiler, Allah’ın koyduğu suyun kaldırma yasası gereği okyanusta hareket etmektedir. “…Emri gereği denizde yüzüp gitmeleri için gemileri hizmetinize sundu.” (14/32)

Doğadaki sabit değerler: İnsanın kromozom sayısı(46), demirin atom ağırlığı(57), dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi 1 günü, güneş etrafında dönmesi 1 yılı ifade eder. Altın oran, suyun donma ve kaynama noktası. Elementlerin proton sayısı ve atom ağırlığı. Genetik kodlar. Atmosferdeki sabit gazlar(Oksijen, Helyum, Hidrojen) ve oranı, sudaki(H2O) Hidrojen ve Oksijenin oranı, bileşiklerdeki(Su(H2O), Sülfürik asit(H2SO4), Glikoz(06H12C6) oranlar, karbondioksit(CO2) (“Allah, …her şeyi bir bir saymıştır.” 72/28)

 

 

 

KADER İNSANIN SORUMLULUK ALANIYLA İLGİLİ ÖNCEDEN BELİRLENENLER, YAZILANLAR, KAYDEDİLENLER, KISACA ALINYAZISI DEĞİLDİR

GELECEKTE YAZILACAKLAR

YAPIP-ETTİKLERİMİZ ÖNCEDEN DEĞİL BİZ YAPTIKTAN SONRA KAYDA GEÇİRİLMEKTEDİR

9Tevbe suresi/120-(Peygamber) şehrinin halkına da, onların çevresinde (yaşayan) bedevilere de (seferde) Allah’ın Elçisi’ne katılmaktan kaçınmak ve kendi canlarını o’nunkinden fazla gözetmek yaraşmaz. Çünkü, onlar Allah yolunda ne zaman susuzluk, yorgunluk ya da açlık çekseler; ne zaman hakkı inkar edenleri şaşırtan bir adım atsalar; ve ne zaman başlarına gelmesi mukadder olan şeye düşman eliyle uğratılsalar (sonuç ne olursa olsun) bu onların lehine mutlaka kaydedilmektedir (ÖNCEDEN BELİRLENMİŞ DEĞİLDİR). Çünkü Allah, iyilik yapanların emeklerini asla boşa çıkarmaz!

36Yasin suresi/12- Gerçek şu ki Biz, ölüyü yeniden hayata döndüreceğiz ve onların gelecek için yaptıkları her türlü (eylemi) ve geride bıraktıkları bütün (iyi ve kötü) izleri kayda geçireceğiz.

 

 

 

 

KONUŞTUKLARIMIZ ÖNCEDEN DEĞİL, BİZ KONUŞTUKTAN SONRA KAYDEDİLMEKTEDİR:

3Al-i İmran suresi/181- “Allah fakirdir, ama biz zenginiz!” diyenlerin sözlerini Allah duymuştur. Onların hem söylediklerini, hem de peygamberleri haksız yere öldürdüklerini kaydedeceğiz

19Meryem suresi/79- Asla! Biz onun (bu) söylediğini kaydedeceğiz ve onun (ahirette çekeceği) azabın süresini uzatacağız;

 

 

 

KAFADAN TASARLANANLAR ÖNCEDEN DEĞİL BİZ TASARLADIKTAN SONRA KAYDA GEÇİRİLMEKTEDİR:

4Nisa suresi/81- Onlar, “Biz sana itaat ediyoruz.” Derler, ama yanından uzaklaştıklarında, içlerinden bir kısmı, gecenin karanlığında, senin dile getirdiğin (inançlar)dan başka şeyler tasarlarlar; ve Allah onların böyle gece karanlığında tasarladıkları her şeyi kaydeder. O halde kendi başlarına bırak onları ve yalnızca Allaha güven; zira hiç kimse Allah kadar güvene layık olamaz.

 

 

 

ŞAHİTLİKLER (ŞAHİTLİK İDDİALARI) ÖNCEDEN DEĞİL, ŞAHİT OLDUKTAN SONRA KAYDA GEÇİRİLMEKTEDİR

43Zuhruf suresi/19-Ve onlar meleklerin (de) -ki Rahman tarafından yaratılan varlıklardır- dişi olduklarını iddia ederler, (yoksa) onların yaratılışını gördüler mi? Onların bu saçma iddiası kaydedilecek ve böyleleri (Hesap Günü bundan dolayı) yargılanacaklar!

 

 

 

TÜM GAYRETLER ÖNCEDEN DEĞİL UĞRAŞTAN SONRA KAYDEDİLMEKTEDİR

21Enbiya suresi/94-Yine de her kim, hem inanmış, hem de dürüst ve erdemli davranışlardan (bir şeyler) ortaya koymuşsa, onun bu çabası asla ziyan edilmeyecektir; çünkü, hiç kuşkusuz Biz bunu onun lehine kaydetmekteyiz.

 

 

 

ZAMAN GÖRECELİDİR

32Secde suresi/5- Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde O’na yükselir.

22Hacc suresi/47- Bir de senden acele azap istiyorlar. Hâlbuki Allah asla va’dinden caymaz. Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir.

70Mearic suresi/4-Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.

 

 

 

 

 

posted in KADER | 1 Comment

23rd Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Hz. İSA/MESİH’İN DÖNÜŞÜ İNANCI, HZ. MUHAMMED’İN SON PEYGAMBER OLDUĞU İNANCINA AYKIRIDIR

Doğulu ve Batılı araştırmacılar, tarih boyunca bütün toplumlarda şu veya bu şekilde üstün bir kurtarıcı fikrinin bulunduğunu, sıkıntılara düşen ve çaresiz kalan toplumların bu tür kurtarıcılara umut bağladığını, bunun onlara yaşama ve mücadele etme dinamizmi verdiğini belirtmiş­lerdir.

[-Mesela, R. Bastide, Mesihçiliğin sosyal değişme yönündeki ilk adımı ve yeni ekono­mik ve sosyal değerlerin kabulünü simgelediğini söylerken, (Sami Baybal, İbrahimî Dinler­de Mesih’in Dönüşü, 31, Yediveren Yay., Konya 2002), Mesihçiliğe inanıp savunan başkaları da aynı şeyi seslendirmektedir. Örneğin, bu konuyu araştıran Sami Baybal bu inancın müs-lümanlara bir müjde ve ferahlık vermeyi hedeflediğini belirtirken, (Age. 265), Mesihçiliği Risale-i Nur eksenli yorumlayan Ahmed Şahin de bu inanan müslümanlara bir dinamizm ve diriliş şevki verdiğini söylemektedir. (Bkz. Hz. İsa’nın Geleceğine Ait Farklı Yorumlar Üzerine, Zaman, 10 Şubat 2004) İsa/Mesih ve Mehdi’nin geleceğine inanan hemen hemen bütün müslümanlar direkt veya dolaylı olarak olaya bu açıdan, yani pragmatik olarak bak­maktadırlar.]

Araştırmalar beklenen kurtarıcı fikrinin bütün din ve kültürlerde mevcut olduğunu, karşılaşılan zulüm, adaletsizlik, siyasi ve içtimai ka­rışıklıklarda çaresiz kalan halkın kendilerini karanlıklardan aydınlığa çı­karacak bir kurtarıcıyı her zaman beklediklerini ortaya koymaktadır.

[-Dr. Hatice Kelpetin Arpaguş, Osmanlı Halkının Geleneksel İslam Anlayışı ve Kay­nakları, 234, Çamlıca Yayınlan, İstanbul 2001.]

Bunun açık örneği de tarihlerinde sık sık yenilgi, esaret ve sürgün hayatı yaşamış olan Yahudilerin, doğuşundan uzun zaman sonraya ka­dar umduklarını bulamayan Hıristiyanların ve Hz. Osman döneminde başlayıp Emevi ve Abbasi dönemlerinde zirveye çıkan ve müslüman hal­kın büyük karamsarlığa ve kaosa düşmesine yol açan fitne ve savaşların olduğu dönemdeki müslümanlarm durumudur. Hicri birinci yüzyılda islam toplumunda bu fitneler ve savaşlar sebebiyle kaos yaşayan ve ka­ramsarlığa düşen kimi müslümanlarm daha önce Yahudilerin ve Hıristi­yanların umutlarını bağladığı kurtarıcı inancını bilgi ve kültür iletişimi sonunda benimsedikleri ve kültürlerine sindirerek dinsel bir nitelik ver­dikleri, kimi ayetleri bu kültürel arka plan penceresinden yorumlayarak ve hadis diye birtakım rivayetleri de katarak Kitap Ehli gibi Mehdi, Deccal ve Mesih edebiyatını geliştirdikleri ortak söylem ve benzerliklerden anlaşılmaktadır. Onun için sorgulayıcı/muhakkik bir yöntem izleyen İs­lam alimleri, bu ithal malı inanç ve kültürü eleştiri süzgecinden geçirerek reddetmiş ve bu inanan hem Kur’an’ın evrensel mesajına, hem Hz. Muhammed’in son peygamber olup kıyamete kadar risaletinin ve Müslümanların devam edeceğine aykırı olduğunu belirterek, İslam dininde böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söylemişlerdir. Bu alimlerin değerlendirmelerine katılmamak, Hz. İsa’nın geleceğini savunanların tevil yolu ile delil gösterdikleri ayetler ve rivayetlerle ilgili değerlendirme sonunda böyle bir şeyin olmadığını görmemek mümkün değildir. Bu konudaki ayetleri, konu ile ilgili bazı kavramları ve İsa/Mesih’in geleceği anlatan rivayetleri değerlendirdiğimizde gerçek durumu göreceğiz.

[-MEHDİ: Burada Mehdi ve Deccal konulan üzerinde durmayacağız. Sadece her iki ko­nunun islam kökenli olmadığını ve onlarla ilgili rivayetlerin doğrulukla ilgisinin bulunma­dığını okuyucuların bilmesini arzu ettiğimiz için kısaca belirtmeyi uygun görüyoruz.

“Mehdi konusuyla ilgili olarak, Kur’an-ı Kerim’de herhangi bir açıklamaya raslamak mümkün değildir. Buhari ve Müslim’in Sahihlerinde de bu meseleye yer verilmemiştir. (…) Diğer hadis kitaplarında görülen çelişkili rivayetler, bu inancın îslam kültüründe canlı ve renkli bir şekilde yaşatılmasını sağlamıştır. Nitekim konu ile ilgili araştırmalar da Mehdi ile ilgili sahih hiçbir hadisin olmadığını ortaya koymaktadır. (Bkz. Reşid Rıza, Tefsir, 9/461-464; İzmirli, Siyer, 136; Elbani, Silsiletul-Ehadisi’z-Zaife, 1/180-181,4/91-92)

İbni Haldun, da bu konuda nakledilen yirmi dört değişik hadisi inceledikten sonra bunların hiçbirisinin Hz. Peygamber zamanı ile alakalı olmadığını ortaya koymaktadır. (Mukaddime, 1/411-426, çeviri, Halil Kendir, İstanbul, 2004) İbni Haldun, Mehdi inancının bozuk Şia ve sufi çevreler ve fırkalar tarafından neredeyse her türlü bidatin ve sapıklığın arenası gibi seslendirildiğini, bazılarında kendilerini bu düşünceye kaptırarak birçok yerde fitne ve fesat çıkardıklarını da anlatır (bkz. Mukaddime, 1/426-433)

Bu hususa dair rivayetler, Emevi ve Abbasiler dönemindeki içtimai ve siyasi faaliyetler neticesinde tasvir edilmiş ve Hz. Peygamber’in diliyle/adma tavsif edilmiş nakiller olduğu tahmin edilmektedir.

Konu tarihi gelişimi içinde incelendiğinde, Mehdi hadislerinin Şii ve Batınî zümreler tarafından uydurulan rivayetlerle hadis literatürüne girdiği, sonraki dönemlerde geniş öl­çüde mutasavvıflar ve kısmen de kelamcılar tarafından desteklendiği, böylece Sünniler ile Şiiler arasında ortak bir anlayış haline geldiği anlaşılmaktadır. Bu telakkinin Sünni camiada sağlam ve köklü dini kültürden mahrum topluluklar arasında hicri 5. asırdan itibaren kabul görmeye başladığı, akaid kitaplarına da hicri 8. asırdan sonra girdiği tahmin edilmektedir. (Avni İlhan, Mehdilik, 178’den naklen)

Şia’daki Mehdi inancının kaynağı, eski kavimlerdeki kültür ve anlayışlara dayanmakla birlikte Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki kurtarıcı modeline göre dokunduğu düşünülmekte­dir. (Avni İlhan, Age. 47’den naklen)

Hadislerin sened tenkidi göstermiştir ki, hadisçilerin en çok önem verdikleri sened açı­sından da bu hadisler güvenilir değildirler. Herbir hadisin en az bir ravisi tenkid edilmiştir. Metin açısından ise, konu her yönü ile eleştirilmeye müsaittir. Metin tenkidi açısından göze batan ilk husus, hadislerin içerdikleri mantıksal, tarihsel çelişkiler ve abartılardır. Ardından bu hadislerin Kur’an mentalitesiyle çatışan içerikleri gelmektedir. Ayrıca fiten kitaplarında fiten rivayetlerinin Tevrat’tan alındıkları çok açık biçimde görülmektedir. Bu bir tahmin değil, varsayım değil, iftira da değildir. Bizzat-Nuaym b. Hammad’m kitabındaki gibi-ra-vilerin kendi beyan ve itiraflarıdır. (Mehmed Ali Durmuş, Haberlerin Ağında Mehdi, 262, Anlam Yayınları, Ankara 2003)

“Halk öğretisindeki Mehdi ve Nüzul-i İsa meselesi de başta Ehli Kitap ve Şia gibi dış etkiler yanında kurtarıcı fikrini içerdiğinden dolayı sosyo psikolojik açıdan inançlarında kolayca yer bulmuş anlayışlardan biri olduğu ortaya çıkmaktadır.” (Dr. Hatice Kelpetin Arpaguş, Age. 233-234)

 

-DECCAL: Kitap Ehli literatüründe kurtancı Mesih’in karşıtı olarak görülen Deccal, belli dönemlerdeki zalim hükümdar ve yöneticiler şeklinde kötülüğün ve şerrin temsilcisi ola­rak ortaya konmuştur. Bu anlatımlardaki maddi unsurlarla halk öğretisindeki anlatımlar ve hadis literatüründe karşılaşılan beşerüstü nitelikli Deccal rivayetleri karşılaştırıldığında, aralarında paralellikler bulunduğu dikkati çekmektedir. Bu da bizi bu tür anlayışların deği­şik inanç ve kültürlerden İslam kültürüne geçtiği sonucuna götürmektedir.

Örneğin, diğer kültürler arasında Hıristiyanlık kültüründen de geçtiğinin bir göstergesi olarak Paulus’un Selaniklilere yazdığı 1. ve 2. mektupta söylediklerine bakmak yeterlidir.

“Mektuplarda İsa Mesih’in tekrar geleceği, ancak bunun yakın olmadığı, o gelmeden önce irtidat, dinsizlik, yalan gibi birtakım alametlerin çoğalacağı, Deccal’in ortaya çıkacağı belirtilmektedir.” (Tacettin Şimşek, İsevilikten Hıristiyanlığa, 107)

Deccal inancının Yahudi ve Hıristiyan kültürüne nereden geldiği konusunda değişik görüşler vardır. Bunlardan biri, Ön Asya kozmogonilerindeki son anda yaratıcı Tanrı’ya karşı çıkan fesad canavarı efsanesidir. Deccal inancının yayılmasında değişik dönemlerdeki zalim hükümdarlara karşı eski efsanelerin yorumlanmasının büyük etkisi olduğu kana­ati mevcuttur. Bu zalimler de, zaman içinde efsanevi bir hüviyete bürünerek haklarında menkıbeler oluşturulmuş kişilerdir. Bu anlatım, İslam kültüründe de paralel bir seyir takip etmiştir.

Deccal ile ilgili rivayetler, ya isnad açısından veya içerik yönünden sahih kabul edilebilir değildir. Bu rivayetlerden bazıları isnad bakımından zayıf görülürken, bir kısmı da birbir­leriyle bağdaştırılmayacak derecede çelişkiler içermektedir.

“Mesih, Deccal, Mehdi anlayışlarının İslam’a sonradan katıldığı kabul edilecek olursa, bu inancın İslam’a katıldığı dönemler, Hz. Osman’ın katlinden (35/655) sonraki süreç olması muhtemeldir. Çünkü bu dönemde Halife katledilmiş, fitne alevlenmiş, insanlar kamplara ayrılmış, adeta “bu işi sadece o çözer” diye inanılan bir kurtarıcıdan medet umulur olmuş­tur.” (Enbiya Yıldırım, Hadis Problemleri, 240)

Deccal edebiyatının Yahudi kültüründen İslam kültürüne nasıl geçtiğini daha sonra “Apo­kaliptik Edebiyat” başlığı altında da göreceğiz.

Deccal inancının temelsiz ve başka kültürlerden İslam kültürüne girmiş bilgiler olduğu­na ilişkin bakınız: Kürşad Demirci-Zeki Sarıtoprak, Deccal, DİA, 9/67-72; Dr. Hatice Kelpe­tin Arpaguş, Age. 227-230.

Deccal rivayetlerinin ne derece sahih, İslam’ın öğretilerine ve akla ne derece uygun ola­bileceğini aşağıda senediyle vereceğimiz bir rivayetten anlamak zor olmasa gerektir. Hı­ristiyan iken İslam’a girmiş Temim Dari’den rivayet edildiği belirtilen ve kurgu filmlerini andıran Cessase rivayetinde canlandırılan He-Man veya Superman Deccal figürüne baka­rak diğer Deccal rivayetlerinde anlatılanlar hakkında bir kanaat sahibi olabiliriz. Cessase rivayetini Ahmed Davudoğlu’nun Müslim tercümesinden veriyoruz:

“Bize Abdulvaris b. Abdissamed b. Abdilvaris ile Haccac b. Şair ikisi birden Abdüssa-med’den rivayet ettiler. (Lafız Abdulvaris b. Abdissamed’indir) (Dedi ki): Bize babam, de­demden, o da Hüseyin b. Zekvan’dan naklen rivayet etti. (Demiş ki): Bize İbnu Büreyde rivayet etti. (Dedi ki): Bana Şa’b Hemdan’dan, Amir b. Şerahil Eş-Şa’bi rivayet etti ki, kendisi Dahhak b. Kays’m kız kardeşi ve ilk muhacir kadınlardan olan Fatıme binti Kays’e demif ki: Bana başkasından değil, doğrudan Resulullah’tan işittiğin bir hadis söyle! Fatıme: Sen ister­sen ben bunu yaparım! demiş. Amir ona: Evet! bana rivayette bulun! demiş. Bunun üzerine Fatıme şunu söylemiş: Ben İbnü Muğire ile evlendim. O gün kendisi Kureyş gençlerinin en iyilerinden di. Derken Resulullah’la birlikte bulunduğu ilk cihadda yaralandı. Ben dul kalınca, beni Resulullah’m ashabından birkaç kişi içinde Abdurrahman b. Avf istedi. Resu-lullah da beni azatlısı Zeyd’in oğlu Üsame’ye istedi. Bana rivayet olunmuştu ki, Resulullah: “Beni kim severse Usame’yi sevsin!” buyurmuşlar.

Resulullah benimle konuşunca: İşim senin elindedir, beni dilediğine nikahla! dedim.

Bunun üzerine: “ümmü Şerik’e taşın!” buyurdu. Ümmü Şerik Ensar’dan zengin, Allah yolunda nafakası çok olan bir kadındı. Ona misafirler gelirdi. Olur, dedim.

(Bu sefer): “Yapma, çünkü Ummü Şerik, misafiri çok bir kadındır. Ben senin baş örtünün düşmesini yahut baldırlarından elbisen açılıp bazı yerlerini cemaatın görmesini hoş karşı­lamam. Ama sen amcarioğlu Abdullah b. Amr b. Ummi Mektum’a taşın!” dedi. (Bu zat Ku-reyş’in fihri, Beni Fihr’den bir adamdı. Kendisi Fatıme’nin kabilesinden idi.) Ona taşındım. Iddetim geçince dellalın (yani) Resulullah’m dellalinin sesini işittim:

Namaza toplanın! diye sesleniyordu. Hemen mescide çıktım ve Resulullah’la birlikte namazı kıldım. Cemaatin arkalarına gelen kadın safındaydım. Resulullah namazı bitirince gülerek minberin üzerine oturdu ve:

“Herkes namaz kıldığı yerde kalsın!” dedi. Sonra: “Biliyor musunuz sizi niçin topla­dım?” dedi. Ashab: Allah ve Resulü bilir, dediler. Buyurdu ki:

“Ben vallahi sizi bir istek veya korkudan dolayı toplamadım. Lakin şunun için topladım ki, Temimi Dari Hıristiyan bir adamdı. Sonra gelerek bey’at etti ve müslüman oldu. Bana bir söz rivayet etti ki, Mesih-i Deccal için size anlattıklarıma uygun düştü. Bana anlattığına göre kendisi Lahm ve Cüzam kabilelerinden otuz kişi ile birlikte bir gemiye binmiş ve dalga onlarla denizde bir ay oynamış. Sonra ta güneşin battığı yerde denizde bir adaya yanaşmış­lar ve geminin sandallarına binerek adaya girmişler. Derken karşılarına çok saçlı, kıllı bir hayvan çıkmış. Kılın çokluğundan önünü ardından ayıramamışlar ve: Vah sana, sen kim­sin? demişler. Hayvan: Ben Cessaseyim! cevabını vermiş. Oradakiler: Cessase nedir? diye sormuşlar. O: Ey cemaat! Manastırdaki şu adama gidin, çünkü o sizin haberinizi özlemiş, demiş. Temim dedi ki: Cessase, bize bir adam ismi verince, biz onun bir şeytan olmasından korktuk ve hemen sür’atle gittik, manastıra girdik. Bir de ne görelim, orada yaratılış olarak gördüklerimizin en büyüğü ve en şiddetli şekilde bağlanmış bir insan. Elleri boynuna, iki dizinin arası topuklarına demirle bağlanmış! Vah sana, sen kimsin? dedik. Siz benim habe­rimi almışsınızdır. Şimdi bana haber verin, siz kimsiniz? dedi. Oradakiler:

Biz Araplardan bir takım insanlanz. Bir gemiye bindik, denize coştuğu anda rastladık. Dalga bizimle bir ay oynadı. Sonra senin şu adana yanaştık ve geminin sandallarına bine­rek adaya girdik. Derken karşımıza kıllı, çok tüylü bir hayvan çıktı. Kıllann çokluğundan önü arkasından farkedilemiyordu. Vah sana, sen kimsin? dedik. Ben cessaseyim, cevabını verdi. Cessase nedir? diye sorduk. Manastırdaki şu adama gidin, çünkü o sizin haberinizi özlemiştir, dedi. Biz de koşarak sana geldik. Ondan korktuk. Bir şeytan olmayacağından emin değildik, dedik. Bunun üzerine (o adam): Bana Beysan hurmalığından haber verin! dedi. Nesini soruyorsun? dedik. Size onun hurmasını soruyorum, Yemiş veriyor mu? dedi. Kendisine: Evet! cevabını verdik.

Dikkat edin, onun yemiş vermemesi yakındır. Bana Taberiye gölünden haber verin! dedi. Onun nesini soruyorsun? dedik. İçinde su var mı? dedi. Oradakiler: Onun suyu çoktur! dediler. Dikkat edin, gerçekten onun suyu çekilmek üzeredir.

Bana Zügar pınanndan haber verin! dedi. Oradakiler: Onun nesini soruyorsun? dediler. Pınarda su var mı? Sahipleri pmann suyuyla ekin yetiştiriyorlar mı? dedi. Kendisine: Evet, onun suyu çoktur, sahipleri de suyu ile ekin yetiştirirler! cevabını verdik.

Bana; Ümmilerin peygamberinden haber verin, ne yaptı? dedi. Oradakiler: Mekke’den çıktı, Yesrib”e yerleşti, dediler. Araplar onunla harbettiler mi? diye sordu. Biz: Evet! ceva­bını verdik. Onlarla ne yaptı? diye sordu. Kendisine karşı çıkan Araplara galip geldiğini ve Araplann ona itaat ettiğini haber verdik. Bu oldu mu? dedi. Evet! cevabım verdik. Dikkat edin, bu halleri ona itaat etmiş olmalarından daha hayırlıdır, dedi.

Ben size kendimi haber vereyim. Ben gerçekten Mesih’im ve bana çıkış için izin verilmesi yakındır. Ctkn? yeryüzünde sefer edeceğim. Mekke ileTaybe’den başka kırk gecede inme­diğim belde bırakmayacağım. Bunların ise ikisi de bana haram kılınmıştır. Her ne zaman I bunlardan birine girmek istersem, elinde çekilmiş bir kılıç olduğu halde bir melek karşıma çıkacak, beni ondan alıkoyacaktır. Oraya giden bütün yollann üzerinde orasını koruyacak melekler vardır, dedi.” Fatıme demiş ki: Resulullah asasıyle minbere dokunarak: “İşte Taybe budur! İşte Taybe budur! İşte Taybe budur!” dedi. Medine’yi kastediyordu. (Ve sözüne devamla): “Dikkat edin, bunu size söylemiş miydim?” dedi. Cemaat: Evet! cevabını verdiler.

“Gerçekten Temim’in bu sözünün Deccal ve Medine ile Mekke hakkında söylediklerime uyması hoşuma gitti. Dikkat edin ki, o Şam denizinde yahut Yemen denizindedir. Hayır! Doğu tarafından. Evet! O, doğu tarafından! Evet! O, doğu tarafmdan çıkacaktır.” dedi ve eliyle doğu tarafına işaret etti. Fatıme: Ben de bunu Resulullah’tan belledim, demiş. (Müs­lim, fiten, 119; Ebu Davud, melahim, 14, 15; Tirmizi, fiten, 66; Ibni mace, fiten, 33 ve Ibni Hanbel çok yerde)

Rivayetin çürük temellere dayandığını göstermesi bakımından ravilerdenTemim Dari’-nin “israiliyyatı İslam’a en çok katan iki zattan biri olarak görüldüğü” (Enbiya Yıldırım, Hadis Problemleri, 240) ve Fatime’nin, hakkında Hz. Ömer’in “Ezberledi mi, unuttu mu belli olma­yan bir kadın yüzünden Allah’ın Kitabı’nı ve Peygamberimizin sünnetini terk etmeyiz” (Enbiya Yıldmm, Age, 245) dediği kadın olduğunu belirtmemiz yararlı olur. Rivayeti detaylı bir şekilde kritik eden Enbiya Yıldmm kanaatini şöyle belirtir:

“İhtimaller, çokluğuna rağmen tatminkar olmasa da, gerçek olan bir husus vardır, o da bu rivayetin Resulullah’la irtibatı/ilişkisi olmayan israiliyat bir haber olduğudur.” (Hadis Problemleri, 247) Rivayetin detaylı eleştirisi için bakınız. Enbiya Yıldırım, Age. 225-247.

Deccal’in çıkmasını beklemeye devam edenlere hatırlatmakta yarar var; kimse orada ye­dirip içirmediğine ve diğer ihtiyaçlarını görmediğine göre zavallı bugüne kadar herhalde ölmüştür! Ölmüşse, Mesih Deccal beklentisi içinde olanlar yenisini nereden bulacaklar­dır?!

Doğrusu, bu tür şeylere inananları saplantılarından Mehdi ve Mesih de çıkıp gelse zor kurtarır.]

 

 

 

Dönüş/Ric’at İnancı

Ric’at kelimesi ‘geri dönüş’ demektir. Kavram olarak, ölmüş kişini hayata yeniden dönmesi, ya da gizlenmiş (muhtefi) kişinin açığa çıkmi anlamındadır. Ric’at inancının tarihi oldukça eskidir. Örneğin Keldaniler, Kabil tarafından öldürülmesinden sonra Habil’in yeniden döneceğine(ric’atine) inanmaktaydılar. Çok eski ve yaygın docetism inancına bağlanan ric’at, tam bir Yahudi-Hıristiyan akidesidir. Bazı rivayetlere ga Yahudiler’in ric’at fikrini benimsemelerinin temeli, Uzeyr’in Allah tarafından öldürülüp yüz sene sonra yeniden diriltilmesi hikayesine dayanmaktadır. Yine rivayete göre Yahudiler, Harun Peygamber’in de böyle akıbete maruz kaldığına inanmaktadırlar. Tih/Sina Çölü’nde ölen Harun’un ölümünden Musa’yı sorumlu tutmuşlardır. Çünkü Musa’nın halk Harun’a meyletmesini kıskandığını iddia etmişlerdir. Şu var ki, kimi “Harun öldü, geri dönecek (ric’at edecek)” derken, bir kısmı da, “kayboldu, geri dönecek (ric’at edecek)” görüşünü benimsemişlerdir. Diğer bir görüşe göre ise, -Yahudi ve Hıristiyanlar’a göre- İlya (İlyas) peygamber semaya kaldırılmış olup, ahir zamanda hakkın ve adaletin esaslarını ikame etmek için yeniden yeryüzüne dönecektir.

DOCETISM, oldukça erken dönemlerde, Hz. İsa’nın acı çekerek çarmıhta öldüğü düşücesini kabul etmeyen ve farklı düşünceler savunan bazı Hıristiyan ilahiyatçıların anlayışıdır. Çoğunluğu gnostik düşünceleriyle de ön plana çıkan Saturninus, Basilides, Cerinthı Heracleon ve Ptolemy gibi erken dönem şahsiyetleri, İsa’nın yapısı, doğumu, ölümü ) benzeri konularda resmi Hıristiyan düşüncesinden farklı bir görüş benimsediler. Bunla dan bir kısmı, İsa’yı Meryem’den doğan normal bir insan olarak değerlendirirken, bazısı ise İsa’nın her ne kadar görüntü itibariyle insan olsa da bu durumun yalnızca hayali olduğunu, zira onun gerçek bir bedeninin olmadığını, dolayısıyla onun doğumu ve ölüm gibi olayların da yalnızca bir göz aldatmacasından ya da bir yanılsamadan ibaret olduğun savundular” (Prof. Dr. Şinasi Gündüz, Paulus Hıristiyanlığın Mimarı, 166)]

Hıristiyanlar‘daki ric’at inancı Yahudiliğin Hıristiyanlık üzerindeki bir etkisinden ibarettir. Doketik (docetic) telakkiye göre İsa Mesih’in çektiği ıztıraplar ve ölüm gerçekte vaki olmayıp, sadece göze öyle görünen bir hayaldir. “Onun ölümüne, dünyadaki görevinin sona ermesi gözü ile bakılmalı, takat muvakkat/geçici bir kesinti sayılmalıdır. Onun bu hali, şehitlikten sonraki ölüm değil, bir gözden kaybolmadır. Yarıda kesilen ödevini tamamlamak ve zafere ulaşmak onun rücu’una, yeniden zuhuruna bağlıdır.

İslami nasslarda yer almamakla birlikte, çevre kültürlerinin etkisiyle Müslümanlar arasında yer bulan ric’at inancı da (tıpkı Mesih ve Mehdi ‘ telakkisi gibi) tamamen Yahudi ve Hıristiyan kökenlidir. Bu ithal İsraili-Mesihi telakki, birtakım İslami motiflerle bezenerek, İslam kültürüne mal edilmek istenmiştir. Mesihciliğin İslam pazarına sürdüğü bu metam/malın orada derhal alıcı bulması esef verici bir durumdur.”

[Mehmed Ali Durmuş, Haberlerin Ağında Mehdi, 104-107. Yazar, Şia mezhebindeki Mehdi’nin, Hz. Ali’nin, gizlenmiş beklenen İmam’ın geri dönüşü/ricatı inananın da Zer-duştlük’ten başlamak üzere bu kökenlere dayandığını ve İslam’la uzaktan yakından bir ilgisinin buunmadığını kaynaklarıyla belirtmektedir. Bkz. Age. 107-145]

Bu girişten sonra Mesihçilik inancının tarihi ve dinlerde yeralış şekillerine değindikten sonra ilgili hadisleri ve tevil yolu ile delil gösterilen ayetleri değerlendirip, İslam’da Mesih inancının olmadığını belirtmeye çalışacağız.

 

 

 

Batılı Bazı Araştırmacılara Göre Mesihciliğin Tarihi ve Kaynağı

Bir çok araştırmacı, “Kral Mesih Fikri”nin antik Doğudaki krallık fikrinin tasvirinden doğduğunu ileri sürmüştür. Örneğin İran’da Saoshantlar’ın gelmesi beklenirken, Hint’de de koruyucu Tanrı Vişnu’nun son bedenleşmesi olan Kalki’nin gelmesi beklenmiştir. Hindulara göre henüz gerçekleşmemiş olan ve Kalki adı verilen onuncu ve sonuncu Avatara’nın inişi, bütün dünya için tahakkuk edecektir. Avatara’nın karanlık çağa son verip yeni bir altın çağla yeni bir çevrimi başlatması beklenmiştir.

[Avatara: Hinduizme göre koruyucu Tanrı olan Vişnu’nun zaman zaman çeşitli neden­lerle insan veya hayvan şeklindeki bir dünyevi varlık suretinde bedenleşerek yeryüzüne inmesi. Vişnu’nun Avataralarmdan en önemlileri, Krişna ve Rama’dır. İnsan, Tanrıyı yalnız Avatara aracılığıyla tanıyabilir, (bkz. Annemarie Schimmel, Dinler Tarihine Giriş, 83’den naklen, Sami Baybal, İbrahimî Dinlerde Mesih’in Dönüşü, 34, dipnot.]

Mesihçilik fikrinin ilk ortaya çıkışını M. Ö. takriben 2066 yılların Hz. İbrahim’e kadar götürenler de vardır. Bu görüşe göre Mesih fikri Tevrat’ın birinci bölümü olan Tekvin’de Hz. İbrahim’le ilgili zikredilen “mübarek” tabirine dayanmaktadır. ‘Mesih’ tabiri, teknik bir terim olarak M. O. I. yüzyıla kadar, Mezmurlar hariç, kullanılmamıştır.

Reynold A. Nicholson’a göre Mesih fikri, Şiilere özgü bir şey değildir. Yahudilik ve Hıristiyanlıktan muhtedilerin/İslam’a girenlerin olduğu ilk dönemde gündeme gelmiştir. Çok geçmeden Muhammedi inancın bir parçası olarak yer etmiştir.

Sami Baykal’ın aktardıklarına göre çağdaş Fransız bilim adamı Edouard Dorme, Asurlular ve Babilliler’in dini ile ilgili yaptığı araştırmalar da, bu toplulukların, kurtarıcı Mesih’ten beklenen şeyin aynısını kendi liderlerinden beklediklerini ortaya çıkarmıştır.

“Konu ile ilgili bazı araştırmalarda, ‘Tanrısal Kurtarıcı’ fikrinin Yahudilik ve Hıristiyanlıkta M.S. I. yüzyıldan sonra gelişmeye başladığı ve her iki gelenekte de bu inancın merkezi bir yer işgal ettiği görüşü de yer almaktadır. (…)

‘Mesih inancı’ Hıristiyanlık dininin temelini oluşturduğundan, bu inancın kökleri ve gelişimi konusu batılı araştırmacıların büyük ilgisine mazhar olmuştur. Çeşitli araştırmalar sonucunda ortaya iki ana görüş çıkmıştır:

a- Mesih inancının ilk önce Sümerler’de doğduğu, Babilliler’de ve Mısırlılar’da geliştiği ve bu iki yoldan bütün dünyaya yayıldığı teorisidir. Bu görüşün tek temsilcisi Alfred Jeramias’tır.

W. Staerk, Jeramias’ın genel görüşüne karşı çıkmamakla beraber, Mesih inancının Yahudiliğe Mısır’dan değil, Mecusilik’ten geçtiğini iddia etmekte, Hugo Gressmann ise, Yahudilerin Mesih inancını Mısırlılar’dan değil, Amurriler’den almış olabileceklerini ileri sürmektedir.

b- İkinci teoriye göre ise, Mesih inancı, her dinin kendi bünyesinde, kendi tarihi, sosyolojisi ve psikolojik şartlarına göre doğmuş ve gelişmiş­tir. Bu dindeki Mesih inancınm diğer dindekine etkisi yoktur.” Sami Baybal, Age. 35-36. Alıntıların kaynaklan için verilen sayfalara bakınız

J. Wach, dinler tarihi araştırmalarının, ilkel dinlerde çeşitli, fakat büyük ölçüde benzerlikler taşıyan kurtarıcı anlayışlarının varlığını orta­ya koyduğunu, kurtarıcının ya bir hayvan, ya bir insan, ya da bir tanrı olarak görünebildiğini ileri sürmekte ve bazı örnekler vermektedir. Yine tamamen mitolojik özellikte olmak üzere başka kurtarıcı şahsiyetlerin Yakın Doğu dinlerinde de bulunduğunu ifade etmektedir. Üçüncü bir kurtarıcı tipinden söz etmiştir ki o da bir kurtuluş mesajıyla gelen ya­hut arzusu dışında veya öldükten sonra saliklerince kendilerine kurtarıcı payesi verilen şahsiyetlerdir. Bu tür şahsiyetlere Mani, Zerdüşt ve Hz. Muhammed’i de dahil etmiştir.

[Geyik veya onun şekline girmiş bir hayvanın dara düşen kişilerin imdadına yetişip olağanüstü bir şekilde kurtarması inancının Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar Türklerin ya­yıldığı coğrafyada yaygınlığı, Hikaye-i Geyik ve Ziya Gökalp’in “Alageyik” şiirinde canlan­dırdığı yol gösterici ve kurtarıcı Geyik masalı için bakınız. (Prof. Dr. A. Yaşar Ocak, Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri, 207-219)]

J. Wach’a göre farklı bir kurtarıcı tipi de, geçmişte hiçbir zaman aktif olmayıp gelecekte olması beklenen kurtarıcılar tarafından oluşturulmak­tadır.’

[Sami Baybal, Age., 35-36. Alıntıların kaynaklan için verilen sayfalara bakınız.]

Yahudilikteki Mesih inacının kaynağını Mısırlılar’a ve İran’ın eski dini inanışlarından Zerduştilik’e dayandıranlar olduğu gibi, Yahudi kut­sal kitabında arayanlar veya dinin kendi iç bünyesinde görenler de var­dır.

Mesih inancının ilk önce Sümerler’de doğduğunu, Babilliler ve Mısır­lılar’da gelişmeye devam ettiğini ve bu iki kanaldan bütün dünyaya ya­yıldığını iddia eden Alfred Jeramias’a göre, zamanın gün geçtikçe kötüleşeceği, günahların dünyayı kaplayacağı, insanlığın beklediği kurtuluşu ise Tanrı’nın bizzat kendisi veya göndereceği bir hükümdarın gerçekleş­tireceği, dünyayı yeniden düzelteceği inana Mezopotamya’da yaygındı. Bu inancın MÖ. 2000 yıllarında Mısır’ı etkilediği, Mısır’dan İsrailoğulları’na, Babil’den İran’a, oradan Hindistan’a ve Budizm yolu ile Çin’e kadar uzandığı ileri sürülmektedir.

Guignebert, Mesih inananın Babil esaretinden önce Yahudiler arasın­da yaşadığı kanaatini taşımaktadır. Bazılarına göre Yahudilikteki Mesih inancı, Apokaliptik dönemin ürünüdür. (…) Tevraf m, İsrailoğullan’mn Babil esaretinden önce ve sonra yazılmış kitaplarının inanç ve görüşlerinde önemli farklılıklar vardır ve bunların bir kısmı İran’ın dini düşünce dünyasının etkisine bağlanabilir. Bunların arasında “Kutsal tohumdan doğacak ve zamanın sonunda gelip iyiliğin kötülük üzerinde son zaferini sağlayacak bir kurtarıcının geleceği” fikri dikkat çekmektedir.

Yahudilikteki Mesih fikrinin Zerduştilikten kaynaklandığını ileri sü­renler, MÖ. 586 da başlayan Babil esaretinin 538 tarihinde Persler/İranlılar vasıtasıyla sona ermesi ve Yahudilerin şu veya bu şekilde yaklaşık ikiyüz yıllık Pers/İran hakimiyeti altında yaşamalarından yola çıkmaktadırlar.” (Prof. İbrahim Sarmış-Selçuk İlahiyat, Hz. İsa ve Mesih İnancı, s.7-16, Ekin Yay.)

 

 

 

Hz. İsa’nın Ölümü

Hz. İsa, İsrailoğulları’nda peygamberlik görevini yapmaya çalışmış, İsrailoğulları ise onu asmak ve öldürmek isteyerek Romalılara teslim et­miş, onlar da çarmıha germek ve öldürmek istemişlerdir. Ama Allah, onu kendilerinden kurtarmış ve peygamberlik görevini sonuna kadar yaparak eceli gelince normal ölümle ölmüş, müminlerin ruhu gibi ruhu gideceği yere gitmiştir. Yüce Allah bunu açık seçik belirterek şöyle der:

“Allah, “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara Beni ve annemi Allah’­tan başka iki tanrı olarak benimseyin dedin?” demişti de, “Haşa, hak olmayan), sözü söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem, şüphesiz sen onu bilirsin; sen, benim içimde olanı bilirsin; ben ise senin içinde olanı bilmem; şüphesiz görül­meyeni bilen ancak sensin.” demişti, “Ben onlara sadece Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin diye bana emrettiğini söyledim. Aralarında bulundu­ğum müddetçe onları gözlüyordum, beni öldürdüğünde artık onları sen gözlü-yordun. Sen her şeyi gözleyensin. Onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır; onları bağışlarsan, güçlü olan, hakim olan şüphesiz ancak sensin.”] (5 Maide/116-118)

Ayette açıkça görüldüğü gibi “Aralarında bulunduğum müddetçe onları gözlüyordum.” demektedir. Aralarında bulunduğu donem de, onlarla be­raber yaşadığı dönemdir.

[Herhalde peygamberlerin şahitliğinin çağdaşları olan insanlar hakkında olduğunu gösteren kanıtlardan biri de Hz. Peygamber’in Veda konuşmasıdır. Bu konuşmada vahyi tebliğ edip etmediğini ashaba sormuş, onlar da tebliğ ettiğini söylemeleri üzerine parmağı ile yukarıyı işaret ederek “Allah’ım, şahit ol.” buyurmuştur. Böylece kendisi ulaştığı insan­lara vahyi tebliğ ettiğine şahitlik yapmış ve Yüce Allah’ı buna şahit göstermiştir.

Nitekim İncil de bu tanıklığın yeryüzünde müjdenin ulaştırılacağı insanlara karşı yapıla­cağını belirterek şöyle der: “Fakat sonuna kadar dayanan kurtulacaktır. Ve Allah’ın ülkesinin bu müjdesi, bütün milletlerin yüzüne karşt tanıklık etmek üzere, dünyanın her tarafına duyurulacaktır ve son o zaman olacaktır.” (Matta, 24/13-14) “O zaman Hananya bana (Paulus) şöyle dedi: Ata­larımızın Allah’ı kendisinin isteğini bilmek, doğruyu görmek ve onun ağzından çıkan sesi duymak için seni seçti. Çünkü sen ona, gördüğün ve işittiğin şeyler hakkında, tüm insanlar önünde, tanıklık edeceksin.” (Havariler, 22/14-15)]

Bu dönemde onların ne yapıp ettiklerini, nasıl inanıp neler söylediklerini kendisi de görüyor ve biliyordu. Ama Canımı aldıktan sonra artık onları sen gözlüyordun.” ifadesinin belirttiği gibi, onlar­la yaşadığı bir ömürden sonra Allah onu vefat ettirmiş ve artık onların ne yapıp ettiklerini, ne söyleyip nasıl inandıklarını kendisi değil, Allah gözlemlemiştir.

Şüphesiz Hz. İsa’nın onlar hakkında söyledikleri, onlarla bir arada yaşadığı hayat süresi içindir. Yoksa Allah’ın onu öldürmesinden sonra tekrar dünyaya getirerek yaşatacağı ve gerek Hıristiyanların, gerek döne­ceğini kabul eden Müslümanların inandığı gibi gökten inerek yaşayacağı ve ne kadar süreceği ihtilaflı olan sözde ikinci hayatla ilgili değildir. Çün­kü böyle bir hayatı söz konusu değildir ve iddia edilen bu ikinci dönem­de artık tebliğ ve davet değil, iddia edildiği gibi müminleri kurtarmak, kötüleri, Deccal’ı ve domuzları öldürmek, haçları kırmakla meşgul ola­cağı söylenir. Zaten, iddiaya göre göğe yükseldiği andan itibaren tekrar dünyaya geleceği ana kadar insanların neler yapıp ettiklerini, inanış ve davranışlarını görmemekte ve bilmemektedir.

İkinci dönemde insanlar hakkında inançları ve yapıp ettikleri konu­sunda Hz. İsa’nın şahitlik yapması söz konusu olmayacaktır. Onun için Hz. İsa’nın hayata bir kez geldiği, ölüm kalım mücadelesinden sonra Al­lah’ın korumasıyla kurtularak normal ömrünün sonuna kadar yaşadığı, peygamberlik görevini yaptığı ve ömrü sona erdiğinde/eceli geldiğinde öldüğü bu ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır.

Nitekim Yüce Allah’ın kendisine olan iyiliklerini hatırlattığı “İsrailo­ğulları’na belgelerle geldiğinde, onlardan inkar edenler, “Bu apaçık bir büyüdür.” demişlerdi de ben onların sana zarar vermelerini önlemiştim…” (5 Maide/110) ayetinde de İsrailoğuları’nm büyücülükle suçlayarak öldürmek istedik­lerinde Allah’ın kendisini onlardan koruduğu ve zarar vermelerini önlediği belirtilmektedir. Bundan anlaşılıyor ki İsrailoğulları kendisine zarar veremeden Hz. İsa ömrünün sonuna kadar yaşamış ve peygamberlik gö­revini yerine getirmiştir.

Şüphesiz ”Herkes ölümü tadacaktır.” (Âli İmran/185, Enbiya/35, Ankebut/57) ayetlerinde belirtilen Allah’ın yasası gereği her canlı öldüğü/ öleceği gibi, Hz. İsa da bu yasaya boyun eğerek ölmüştür. Doğumunun mucize olması dışında, Hz. İsa’nın veya bir başkasının bu genel yasanın dışında olduğunu veya bu yasanın ona işlemediğini belirten hiçbir şey yoktur. Onun için Hz. İsa da, diğer insanlar gibi yaşadığı kadar yaşamış ve eceli gelince/ömrü bitince ölmüştür.

İleride göreceğimiz gibi Yüce Allah’ın, Hz. İsa’yı düşmanlarının elin- I den kurtardığı, asmalarının ve öldürmelerinin önüne geçtiği kesindir. “Onu öldürmediler ve asmadılar.” (4 Nisa/157) diyerek bunu belir enektedir. Öldürme girişimlerinden kurtardıktan sonra nerede ne kadar yaşadığını ve peygamberliğini nerede sürdürdüğünü, kendisine daha sonra kimle­rin inandığını Kur’an açıkça belirtmese de, normal ölümü ile ölünceye kadar yaşamasını ve peygamberlik görevini yapmasını sağladığı, onunla muhatap olan ve gerek mucize olarak doğmasını öğrenenlerin, gerek­se gösterdiği mucizeleri ve mucize olarak kurtuluşunu gören kişilerin kendisine inandığı, böylece kıyamete kadar kendisini ve ona inananları düşmanlarının üstüne makam olarak yükselttiği gibi, Ölünce de ruhunu^B diğer ruhlar gibi (Allah’ın yanma ve hükümdar olarak sağmda oturmak üzere değil) gideceği yere gittiği anlaşılmaktadır.

[İsa’nın şöyle dediği belirtilir: “Bundan böyle İnsan-Oğul’u, Kudret’in sağında oturur ve göğün bulutları üzerinde gelirken göreceksiniz.” (Matta, 26/64) “Rab İsa onlarla konuştuktan sonra göğe alındı ve Allah’ın sağında oturdu.” (Markos, 16/19) “Onları takdis ederken onlardan ayrıldı ve göğe yükseldi. Onlar da ona secde edip büyük bir sevinç içinde Kudüs’e döndüler.” (Luka, 24/51-52)

İncil, sadece Hz. İsa’nın dirildiğini yazmakla kalmıyor, aynı zamanda ölümü anında meydana geldiği iddia edilen bir dizi olağanüstü olayın yanında, mezarların açılıp azizlerin mezarlarından dirilerek İsa ile birlikte kutsal şehre gittiklerini ve birçok kişiye göründük­lerini de söylüyor:

“Fakat İsa, yüksek sesle bağırarak ruhunu teslim etti. O zaman mabedin perdesi yukarıdan aşağı­ya kadar ikiye ayrıldı. Yer sarsıldı, kayalar yarıldı. Mezarlar açıldı ve birçok azizin cesetleri dirildi. (Zaten o zamana kadar kaç tane aziz ölmüş veya öldürülmüştü ki?! I.S.) Mezarlardan çıkıp İsa’nın dirilişinden sonra kutsal şehre girdiler ve birçok kimselere göründüler.” (Matta, 27/50-53)]

 

Kur’an, Hz. İsa’nın öldükten sonra dirildiğini ve kıyametten önce dünyaya tekrar gelerek ömür süreceğini ve birtakım işler yapacağını söylemez. Kur’an’a göre Hz. İsa’nın peygamberlik süreci veya İsrailoğulları’yla macerası kısaca budur.

Allah tarafından kurtarıldıktan sonra Hz. İsa’nın annesi ile beraber pınarı olan, oturmaya elverişli tepe gibi bir yere yerleştikleri ve yaşamaya devam ettiği sanki şu ayetten de anlaşılmaktadır:

“Meryem oğlunu da, annesini de ayet/gösterge yaptık. Her ikisini de, pınarı bulunan, oturmaya elverişli bir tepeye yerleştirdik.” (23 Müminun/50)

Ayet, Hz. İsa’nın doğduğu günlerde annesiyle beraber halktan uzak böyle bir yerde olduğunu belirtmiş olabileceği gibi, düşmanın öldürme ve asma girişimlerinden kurtarıldıktan sonra annesi ile beraber yaşamaya elverişli olan böyle bir yere yerleştiği ve ölünceye kadar oradan insanlarla diyalogu sürdürdüğünü de belirtmiş olabilir. Bu ikinci anlamı belirtmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Nitekim güvenlik ve serbest dolaşım kar­şılığında Hıristiyanlığın sekülerleştirilmesi üzerinde Roma İmparatorlu­ğu ile uzlaşıncaya kadar ilk dönem Hıristiyanlarının bu şekilde tenha ve yüksek yerlerde ikamet ettikleri bıraktıkları eserlerden bilinmektedir.

Onu izleyen 51-53 ayetlerinde geçen “rüsul/elçiler” kelimesinden mak­sadın da bütün peygamberler olabileceği gibi, annesi ile beraber buraya yerleşmiş olan Hz. İsa ve Havarilerinin olması, hepsi aynı dine çağırdık­ları halde sonraki dönemlerde mensuplarının dini parça parça edip grup­lara bölünerek her grubun kendi anlayışının doğru olduğunu söyleyerek onunla sevinmesini belirtmiş olması da muhtemeldir. Arap dilindeki parçanın adıyla bütünün adlandırılması (tesmiyetu’l-külli bilcüzi) kura­lına göre Hz. İsa ile beraber Havarilerin de rüsul/elçiler olarak anılmış olması muhtemeldir. Nitekim bütün peygamberler bir arada olmadıkları halde hepsine hitap edilmekte, tebliğ edilen din bir olduğu halde ardın­dan bölünmelerin ve sapmaların olduğu belirtilmektedir. Bu da Hz. îsa ve annesi ile beraber Havariler topluluğunu ve onları izleyen Hıristiyan­ların sonraki durumlarını çağrıştırmaktadır. En iyi Allah bilir.

Hz. İsa’nın dünya hayatında öldürüldükten sonra dirildiği ve kıya­metten Önce geleceği iddiası, Kur’an’ın “…doğduğum günde, öleceğim gün­de, dirileceğim günde bana selam olsun, dedi.” (19 Meryem/33) ayetine de açıkça aykırıdır. Çünkü iddia edildiği gibi Hz. İsa öldürülmüş ve tekrar dirilerek yaşamış olsaydı, o zaman ölmesinin ve dirilmesinin iki kez olması gerekirdi. Çünkü iddiaya göre öldürülmüş/ölmüş ve dirilmiştir, şimdi yaşamaktadır ve kıyametten önce gelecektir. Kıyametten önce de herkes gibi tekrar ölecek ve kıyamet sonrasında herkes gibi tekrar dirile­cektir. Böylece kıyametten önce iki kez ölmüş, biri kıyametten önce, biri’ de kıyametten sonra olmak üzere iki kez de dirilmiş olmaktadır. Halbuki ayet yalnız bir doğum, bir ölüm ve bir dirilişten söz etmektedir. Kendisine selamın dünyada düşman tarafından öldürüldüğü (!) ve dirildiği (!) gün olacağını belirten ne İncillerde, ne Kur’an’da bir şey vardır.

Zaten ayette “asıldığım ve öldürüldüğüm günde” değil, “öldüğüm gün­de”, demektedir. Şayet asılmış ve öldürülmüş olsaydı, o zaman “öldüğüm günde” değil, “asıldığım ve öldürüldüğüm günde” derdi. Bu da onun asılmadığı ve öldürülmediği, aksine kendi eceliyle öldüğünü gösterir.

İddia edildiği gibi, dünyada öldürülmüş ve dirilmişse, o zaman sor­mak gerekir: Acaba kendisine selam, yani esenlik içinde olmak, bu dün­yada kendisini öldürdükleri ve dirildiği gün mü olacaktır, yoksa eceli u9 öldüğü ve kıyametten sonra dirileceği gün mü olacaktır? Her iki günde de olacağını belirten yine hiçbir şey yoktur. Zaten öldürdükleri (!) gün üzerine selamın/esenliğin, kurtuluşun olmadığı, İndilerde anlatılan acı­lar ve feryatlarla dolu barbarca öldürme sahnelerinden anlaşılmaktadır. Çünkü selamet, esenlik ve kurtuluş anlamındaki selamın üzerine olması ile düşmanın eline düşüp Mell Gibson’ın The Passion of Christ/Tutku fil­minde canlandırıldığı gibi feryatlar içinde hunharca ve barbarca öldürül­mesi olayı kesinlikle bağdaşmaz. Hem esenlik ve kurtuluşun onun üze­rine olması, hem de düşman tarafından yakalanması, türlü hakaretler, eziyetler ve işkenceler altında çarmıh üzerinde ve feryatlar içinde idam edilmesi, çelişkili şeylerdir.

[“46 Ve dokuzuncu saate doğru İsa, “Eli Eli, lama sabaktani?” “Yani Allah’ım, Allah’tım beni niçin bıraktın?” diye yüksek sesle bağırdı… Fakat İsa, yine yüksek sesle bağırarak, ruhunu teslim etti” (Matta, 27/46-50) Sözde idam edilmesi sırasında nasıl büyük acılar ve feryatlar içinde can verdiğini İncillerin anlatımına göre yapılmış olan Tutku filminden de açıkça görülmektedir. Herhalde esenlik ve rahatlık bu değildir.]

Örneğin, peygamber gönderildiği toplumda kendilerini tevhide ça­ğırdığı ve putlarını kırdığı için Babil’de putperestler Hz. İbrahim’i yak­mak amacıyla ateşe attılar. Ama ateşin Hz. İbrahim üzerinde esenlik ve serinlik olmasını Allah söylemiş, Hz. İsa’nın sözde çarmıhta asılırken feryat ve figan ettiği gibi, Hz. İbrahim ateşin içinde feryat ve figan etme­miş, eziyet ve azap çekmemiştir. İndilerin deyişiyle Hz. İsa’nın “Baba beni niçin bıraktın?!” dediği gibi, Hz. İbrahim sitem etmemiştir. İddia edildiği gibi, Allah’ın buyruğu gereği Hz. İsa, insanların günahlarına ke­faret olmak üzere feda edilmiş, çarmıhta idam edilmiş ve esenlik içinde olmuşsa, onun da Hz. İbrahim gibi şikayet veya sitem etmemesi, ateşin İbrahim’i yakmadığı ve eziyet vermediği gibi bütün silahların kendisine etki etmemesi ve ıstırap çekmemesi gerekir. Çünkü Allah, esenlik için­de olmasını söylemişse, hiçbir güç bunun önüne geçemez. Allah, İsa’nın esenlik içinde olmasını söyleyecek, buna rağmen buyruğu etkisiz kalıp İsa acılardan feryat ve figan edecek, işkence ve azap çekecek, böyle bir şey olamaz! Onun için Hz. İsa’nın sözde öldürülmesi, dirilişi ve dönüşü masalı ayete açıkça aykırıdır.

Hz. İsa’nın kimliğini ve sonucu onun dilinden Kur’an’ın verdiklerin­den okuyalım:

“Ben şüphesiz Allah’ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni -peygamber yaptı, nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekat vermemi ve anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir zorba yap­madı. Doğduğum günde, öleceğim günde, dirileceğim günde bana selam olsun.” dedi. İşte hakkında şüpheye düştükleri gerçek Meryem oğlu İsa budur.” (19 Mer­yem/30-33)

“Allah, “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara beni ve annemi Allah’tan başka iki tanrı edinin, dedin?” demişti de, “Haşa, hak olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem, şüphesiz sen onu bilirsin; sen, benim içimde olanı bilirsin; ben ise senin içinde olanı bilmem; şüphesiz görülmeyeni bilen an­cak sensin” demişti, “Ben onlara sadece Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin diye bana emrettiğini söyledim. Aralarında bulunduğum müddetçe onları gözledim, ama beni aralarından alınca/öldürünce artık onları sen gözlüyordun. Sen her şeye şahitsin. Onlara azap edersen, şüphesiz senin kullarındır, ama on­ları bağışlarsan, güçlü olan, hakim olan şüphesiz ancak Sensin.” (5 Maide/116-118)

 

 

 

Hıristiyanlıktaki Diriliş Öyküsü Ne Kadar İnandırıcı Olabilir?

İnciller, idam edilerek gömülen Hz. İsa’nın üç gün sonra gökten inen meleğin mühürlü mezar taşını yuvarlamasıyla esrarengiz bir şekilde dirildiğini ve iki kanatlı beyaz giyimli bir veya iki meleğin tavsiyesi ile gö­rüp tanıma yeteneği yok edilmiş bir-iki kadının gidip bunu başkalarına bildirdiklerini anlatır. Bir milyardan çok insanın inanç temeli kabul ettiği, ama temel olarak görüp tanıma yeteneği yok edilmiş olan yalnız bir-iki kadının çelişkili anlatımlarına ve onlardan saatler sonra Celile’de ancak gören birkaç kişinin söylediklerine dayanan bu diriliş ve göğe yükseliş öyküsünü İncil’den okuyucuların bilgisine sunuyoruz:

“Ertesi gün -ki hazırlık gününü izleyen gündü- Başkahinler ile Ferisiler”, beraberce, Pilatus’a gittiler ve ona şöyle dediler: “Efendi, hatırladık ki, bu sahte­kar, hayatta iken: Üç gün sonra dirileceğim, diyordu. Emir ver de üçüncü güne kadar mezarı beklesinler ki, şakirtleri gelip onu çalarak, halka: O ölülerden diril­di, demesinler. Bu son sahtekarlık, birincisinden daha kötü olur.” Pilatus onlara: “İşte size bir muhafız; gidip onu bildiğiniz gibi muhafaza edin” dedi. Onlar da gittiler, taşı mühürleyip, muhafızlar koyarak, mezarı emniyet altına aldılar.

Şabat günü sona erip haftanın ilk günü ağarmaya başlarken, (nerede gömül­düğünü uzaktan gören, İS) Mecdelli Meryem ile öbür Meryem mezarı ziyarete geldiler. İşte o zaman büyük bir yer sarsıntısı oldu: Rabbin meleği gökten indi, gelip taşı yuvarladı ve üzerine oturdu. (Hem mezarın ne zaman açıldığını ve İsa’nın ondan ne zaman çıktığını kadınların bilmediğinin ve görme yeteneklerinin bittiğinin anlatılması, hem de meleğin gökten gelerek taşı yuvarladığını ve üzerine oturduğunu gördüklerinin söylenmesi çelişki­dir. -İ.S.) Görünüşü bir şimşeğe benziyordu ve giysisi kar gibi beyazdı. (İman, İslam, ihsan hadisinde olduğu gibi, nedense melekler hep beyaz elbiseni olarak anlatılır. İ.S.) Onu görünce, muhafızlar dehşetten titrediler ve ölü gibim oldular. Fakat melek, sözü alıp kadınlara şöyle dedi: Sizler, hiç korkmayın, çünkü biliyorum ki, siz haça gerilmiş olan İsa’yı arıyorsunuz. O burada değil, söylemim olduğu gibi o dirildi. Gelin, yatmış olduğu yeri görün. (Acaba beyaz elbiseM kanatlı meleğin şimşek gibi gelişini ve taşı yuvarlamasını, kendileriyle konuşmasını gören kadınlar, İsa’nın mezardan çıkışını neden görmedi­ler?! -İ.S.) Sonra, çabuk gidip şakirtlerine: O ölüler arasından dirildi ve sizden önce Celile’ye gidiyor, onu orada göreceksiniz, diye haber verin. İşte size söyle­yeceklerim bunlar. Kadınlar korkuyla karışık bir sevinç içinde mezardan hemen sür’atle uzaklaştılar ve haberi şakirtlerine bildirmeye koştular. (Meleğin ken­dilerine indiğini ve İsa’nın dirildiğini söylediğini iddia eden iki kadın dışında olayı ne gören, ne tanıklık eden vardır! -İ.S.) İşte o zaman İsa: Size selam diye onların karşısına çıktı. Kadınlar yaklaşıp, onun ayaklarına sarıldılar ve ona secde ettiler. O zaman İsa onlara şöyle dedi: “Hiç korkmayın, gidip kar­deşlerime Celile’ye gelmelerini söyleyin, beni orada göreceklerdir.”

Kadınlar yolda iken, nöbetçilerden bir kaçı şehre gelip tüm olanları Başkahin-lere bildirdiler. Bunlar yaşlılarla/seçkinlerle bir arada toplandılar ve aralarında görüştükten sonra, askerlere büyük bir para verip, onlara şöyle dediler: “İsa’nın şakirtlerinin (öğrencilerini sürekli “şakirt” diye anan çevrelerin kulakları çınlasın? -İ.S.) gece gelerek, siz uykuda iken onu alıp götürdüklerini söyleyin, Bu iş valinin kulağına gidecek olursa, biz onu yatıştırır ve sizi dertten kurtarırız. Askerler parayı alıp kendilerine söylendiği gibi yaptılar ve bu söylenti, bugüne kadar, Yahudiler arasında yayıldı durdu.

Oniki şakirt Celile’ye, İsa’nın onlara İşaret etmiş olduğu dağa gittiler. Onu gördükleri zaman, ona secde ettiler. Fakat bazıları kuşku duydu. İsa, yaklaşa­rak, onlara şöyle dedi: “Gökte ve yeryüzünde bütün hakimiyet bana verilmiştir. (Gökte ve yeryüzünde bütün hakimiyet kendisine verildiğine göre, ken­disine ve şakirtlerine en ağır işkenceler, hakaretler yapan ve kendisini idam ettiren (!) düşmanlarına bir kez olsun neden karşı koyup cezalan­dırmadığını insan sormadan edemiyor! İ.S.) O halde gidip bütün ulusları eğitin, onları Peder, Oğul ve Kutsal-Ruh (Ruhu’l-Kudüs) adına vaftiz edin. Ve size emrettiğim bütün şeylere uymayı onlara öğretin, işte ben, dünyanın sonuna kadar her gün sizinle beraberim!” (Matta, 27/62-66, 28/1-20, Yine bakınız: Markos, 16/1-19, Luka, 24/1-11, Yuhanna, 20/1-18)

“Bunları söyledikten sonra, onun yükseldiğini gördüler ve bir bulut onla­rın gözlerinden onu gizledi. Ve o giderken, onlar, gözleri göğe dikilmiş, orada durdukları sırada birden beyazlar giymiş iki adam onlara göründü ve onlara şöyle dediler: Celile’nin insanları, niçin böyle durup göğe bakıyorsunuz? Siz­lerin arasından göğe yükseltilmiş olan o İsa, aynen onun göğe doğru gittiğini gördüğünüz şekilde gelecektir.” (Havariler, 1/9-11) (Sırlar Dünyası veya Bü­yük Buluşma’daki gibi, meleklerden biri gelir, biri gider, biri dirilip göğe yükseldiğini söylerken, diğeri geleceğini söyler! -İ.S.)

“Başkahinler böylece İsa’nın şakirtleri tarafından götürüldüğünü kabul etmiş ve Vali’nin İsa’yı ve şakirtlerini bulup cezalandırmasını istememişlerdir. Bu putperest nöbetçi askerlerin başlarındaki komutan­lara değil de, Yahudi kahinlere gitmeleri ve onlardan aldıkları rüşvetle gerçeği saklamaları konusunda Kannengiesser “Bu putperest askerlik tekmil vermek üzere komutanlarına gidecekleri yerde, tutup uydurma şeyler anlatmak için kendilerine ücret ödeyen/rüşvet veren başpapazla­ra/kahinlere giderler.” diyerek kabir başındaki nöbetçi askerler öyküsİM nün gerçekdışı olduğunu ortaya koyuyor. Bu arada böyle bir senaryoyu kitabına aldığı için Matta ile alay ederek sözlerine şunu da ekliyor: “Alay etmekten sakınmak gerekir, zira Matta’nın niyeti son derece saygıdeğer niteliktedir. Çünkü sözlü rivayetlerle gelen eski bir bilgiyi yazılı eserine kendi usulümm yerleştiriyor. Fakat olayın sahneye konulusu, Jessus-Christ Superstar, olmaya değer.” (Jessus-Christ Superstar, İsa’nın hayat hikayesini çarpıtan biri Amerikan filminin adıdır.) [Maurice Bucaille, Age. 109]

Bu hikayeye bakınca, Romalılar birini asarak öldürüp kabre koyduktan üç gün sonra onu kabirden çıkardıkları ve nöbetçi diktikleri askerlerini başkahinlere göndererek Yahudilere ‘İsa’yı öldürdük, kabre koyduk, ama kabirden çıkıp gitti.’ süsü vermiş oldukları akla geliyor. Bu senaryo, Kur’an’ın “Onu öldürmediler ve asmadılar, ama onlara benzetildi (öyle geldi.)” buyruğunu doğrular niteliktedir. Öykünün ne derecede inandırıcı olup olmadığını okuyucuların takdirlerine ba­kıyoruz.

Şüphesiz yeni davetçiler ve taraftarları üzerine statükoların estirdik­leri korku, baskı ve şiddet atmosferini, böyle bir ortamda insanların or­taya çıkmaya kolay kolay cesaret edemeyip uzaktan gözetleme ve bilgi edinme işini daha çok dikkatleri çekmeyen kadınların ve çocukların yap­tığını gerek peygamberlerin hayatlarından, gerek okuduğumuz çağdaş İslami hareketlerin mensuplarının geçtiği süreçlerden ve gerekse yaşadı­ğımız ortamlardan biliyoruz.

Diriliş öyküsü ile ve başka konularla ilgili olarak bunları söylerken, kesinlikle başkalarının inancına saygısızlık etmek gibi bir düşüncemiz yoktur. Sadece gerek bu inancı benimseyen ve ona çağıranların ve gerek­se ona yönelecek insanların bu inancın temeli/kaynağı ve otantikliği/doğruluğu üzerinde iyice düşünüp taşınmaları gerektiği kadar, kıyametten önce İsa’nın tekrar geleceğine Müslümanlardan inananların da daha çok düşünüp taşınmaları gerektiğini belirtmek istedik.

 

 

 

Ayetlerde Geçen “Kelime”, “Ondan Bir Ruh”, “Ruhumuz” Sözlerinin Anlamı

Hz. Meryem, Yüce Allah’ın “Ol” demesi ve Cebrail’in ruh üflemesiy-le Hz. İsa’ya hamile kalmıştır. Bundan dolayı Hz. İsa “Allah’ın kelimesi” ve “O’ndan bir ruh” olarak anılır.

“…Meryem oğlu İsa Mesih, Allah’ın peygamberi, Meryem’e söylediği keli­me’si ve ondan bir ruhtur…” (4 Nisa/171)

“Melekler demişti ki: “Ey Meryem! Allah sana, Kendisinden bir kelime, adı Meryem oğlu İsa olan Mesih’i, dünya ve ahirette şerefli ve Allah’a yakın kılınan­lardan olarak müjdeler.” (3 Ali İmran/45)

Allah, Ruh olarak anılan Cebrail vasıtasıyla Meryem’e “hamile ol” demiş ve Meryem Hz. İsa’ya hamile kalmıştır. ‘Kelime’nin anlamı bu-dur.”Çünkü o bir şeyin olmasını istediği zaman sadece ona ‘ol’ der, o da olu­verir.” (2 Bakara/117, 3 Ali İmran/47,19 Meryem/35, 36 Yasin/82, 40 Mü­min/68) Yüce Allah’ın her şeyi yapma ve istediği gibi yaratma buyruğu­nun yaratılan bütün varlıklarda gerçekleştiğini görüyoruz.

Hem Kur’an’da, hem hadiste(Müslim, İman, 46) geçen ‘kelime’ ile ilgili olarak Kadı Iyaz’ın şöyle dediği belirtilir: “Hz. İsa’ya ‘Kelime’ denilmesi, Allah’ın ke­limesi sebebiyle dünyaya geldiği içindir. Sonra bu ‘kelime’ konusunda ihtilaf olmuştur. Bazılarına göre bu, ‘Ol’ kelimesidir. Bazıları ise, bu ‘Ke­lime’ Melek tarafından Hz. Meryem’e müjde olarak söylenen kelimedir, demişlerdir.” Ahmed Davudoğlu, Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, 1/217-218.

Allah’ın yarattığı ruhun üflenmesiyle insana can verildiği bilinmek­tedir. Ruhu üflemek; Ruh(Bkz: Meryem, 17, Mearic, 4, Nebe’, 38, Kadr, 4), Ruhu’l-Kudüs, Ruhu’l-Emin(Bkz: Şuara, 193) olarak anılan Cebrail tarafından yapılmaktadır. Yüce Allah, Cebrail için “Ruhumuz” nitelemesi yapmaktadır; “Sonra, insanlardan gizlenmek için bir perde germiş­ti. Kendisine ‘Ruhumuzu’ göndermiştik de ona tam bir insan olarak görünmüş­tü. ” (19 Meryem, 17) gibi.

[Bkz: Bakara, 87, 253, Maide, 110, Nahl, 102. Tevrat’ta Ruhullah, Ruhullah’il-Kudüs, Ruhu’r-Rabbi’s-Salih, Ruh, Ruhu’l-Kudüs, kullanıldığı gibi, İncillerde de Ruhullah, Ruhu-‘r-Rab, Ruhu Yesu’ el-Mesih, vb. terimler kullanılmaktadır. Bkz. Abdulvehhab en-Neccar, Age. 462-463.]

Nitekim İncil’de de Cebrail’e Ruh denildiğini ve İsa’nın üzerine indi­ğine Yahya’nın tanıklık ettiğini görüyoruz:

“Bütün halk vaftiz olurken, İsa da vaftiz oldu. Dua ettiği sırada gök açıldı. Kutsal-Ruh, bedensel bir görünümde, bir güvercin gibi onun üzerine indi ve gökten: “Sen benim sevgili oğlum’sun, senden hoşnudum.” diye bir ses geldi.” (Luka, 3/21-22)

“Yahya yine şu tanıklığı yaptı: Ruh’un bir güvercin gibi gökten indiğini ve onun üzerinde durduğunu gördüm. Ben onu tanımıyordum, fakat su ile vaftiz etmeye beni gönderen, bana: Ruh’un kimin üzerine inip durduğunu görürsen, Kutsal-Ruh’la vaftiz eden, odur. dedi. Evet, gördüm ve tanıklık ediyorum ki o, Allah’ın oğludur.”(Yuhanna, 1/32-34) “İsa sudan çıktığı anda göklerin açıldığını ve Ruh’un birt güvercin gibi kendi üzerine indiğini gördü. Göklerden bir ses geldi: “Sen, benim sevgili oğlum’sun, senden hoşnudum.” Ruh, İsa’yı hemen çöle götürdü. Çölde şeytan tarafından denenerek kırk gün geçirdi. Yabani hayvanların arasındaydı ve melekler ona hizmet ediyordu.”(Markos, 1/10-13. Yine ‘İsa, Kutsal Ruh’la dolu olarak Ürdün kıyılarından geri döndü ve Ruh tarafından çöle götürüldü.”, (Luka, 4/1) İsa, Peder’den çıkıp dünyaya ondan meydana geldiğini be­lirterek şöyle diyor: “Ben Peder’den çıkıp dünyaya geldim. Yine dünyadan ayrılıyor ve Pedere gidiyorum.” (Yuhanna, 16/28)

“Annesi Meryem Yusuf ile nişanlıydı. Birlikte yaşamaya başlamalarından önce Meryem, Kutsal-Ruh (Ruhu’l-Kudüs)’ün etkisiyle hamile kaldı.” (Matta;’ 1/18)

Meryem’e gelen ve Allah’ın kendisine çocuk vereceğini müjdeleyen meleğin Ruhu’l-Kudüs diye anılan Cebrail olduğu da şöyle anlatılır: “Melek ona: Korkma Meryem, çünkü Allah önünde inayet buldun. Hamile ka­lacaksın, bir oğul doğuracaksın ve ona İsa adını vereceksin, dedi. “(Luka, 1/30-31) “Meryem’ meleğe: Bu nasıl olacak? Çünkü ben erkek bilmem.” dedi. Melek ona: Kutsal-i Ruh (Ruhu’l-Kudüs) senin üzerine gelecek ve Yüce Allah’ın kudreti seni gölgesi altına alacak, dedi…”(Luka, 1/34-35) Görüldüğü gibi, bu anlatımlardaki Ruh ve Ruhu’l-Kudüs ile, Kur’an anlatımındaki Ruh ve Ruhu’l-Kudüs aynıdır.

Yüce Allah, Kur’an’da gerek Adem/insanın yaratılışını, gerekse İsa’nın yaratılışını anlatırken ‘Ruh’ kelimesini bazan “Ben”, bazan “O” tekil zamirine, bazen “Biz” çoğul zamirine tarhlayan/muzaf olarak kul­lanır. Hepsinde “Ruh” kelimesiyle Cebrail’i kasteder. Onun için “Ondan bir ruh” (Nisa/171, Mücadele/22), “Onun Ruhundan üfledi.” (32 Secde/9), “Ruhumdan üfledim.” (Hicr/29, Sad/72), “Ona Ruhumuzu gönderdik.” (19 Meryem/17), “Ruhumuzdan üfledik.” (Meryem/17, Enbiya/91, Tahrim/12), “Onu Ruhu’l-Kudüs’le destekledik.” (2 Bakara/253,5 Maide/110) ayetlerinin hepsinde geçen Ruh’tan maksat, Cebrail’dir. Bu anlatımlarda “Ruh” söz­cüğü bazan Ben zamirine, bazen O zamirine, bazen Biz zamirine tamla­yan olarak kullanılmaktadır.

[BEN: Tekil zamir/Ben’e tamlayan olarak şöyle kullanır: “Rabbin meleklere: ‘Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp Ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın.’ demişti.” (15 Hicr/28-29,38Sâd/71-72)

O: Tekil zamir/O’ya tamlayan olarak şöyle kullanın “Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayağı bir suyun özünden yapan, sonra onu şekillendirip ona Onun ruhundan üfleyen Allah’tır.” (32 Secde/7-9)

BİZ: Çoğul zamir/Biz’e tamlayan/muzaf olarak şöyle kullanır: ” Sonra, insanlardan gizlen­mek için bir perde germişti. Ruhumuzu göndermiştik de ona tam bir insan olarak görünmüştü.” (19 Meryem, 17), “İffetini koruyan Meryem’e Ruhumuzdan üflemiş, onu ve oğlunu, alemler için bîr mucize yapmıştık.” (21 Enbiya/91), “İffetini korumuş olan İmran kızı Meryem de bîr örnektir. Ona ruhumuzdan üflemiştik.” {77 Tahrim/12)

RUH: Başka bir yoruma göre, bu ayetlerde geçen “Ruh”‘tan maksat, Yüce Allah’ın kendi ruhu veya Cebrail değil, insan, hayvan, yer, gök, ağaç, su, hava, ekmek, gibi, varlık olarak malik/sahip olduğu bütün varlıklardan bir varlık olan Ruh olup ondan üflemiştir. Allah, bütün varlıkların sahibi olduğu gibi, canlılara can veren ruh denilen nesnenin de sahibi­dir. Böylece genel olarak insanın ve özel olarak İsa’nın Allah’tan bir ruh içermesi, Allah’ın ruhunu taşıması söz konusu değildir. Şüphesiz bu da makul ve ayetlere aykırı olmayan bir açıklama olmakla beraber belirttiğimiz gerekçelerle bizim tercihimiz, Ruh’tan maksadın Cebrail olduğudur.]

 

Yüce Allah, bütün bu durumlarda ruh üfleme işini, Ruh olarak bili­nen Cebrail aracılığı ile yapmakta, ama dolaylı özne, yani can veren ken­disi olduğu için mecaz olarak bunu kendisine nispet etmektedir. Tıpkı rüzgarları gönderirken, yağmuru yağdırırken, ekinleri ve ağaçları yerden bitirirken, rızkı, hastalık ve sağlığı, iyilik ve kötülüğü verirken, öldürür ve yaşatırken, tabiatta meydana gelen bütün işleri kendisine nispet ettiği gibi. Ancak dolaylı Özne olarak bütün işleri kendisi yaptığını söylediği halde, hepsinin koyduğu tabiat yasaları veya sosyal yasalar çerçevesin­de maddi sebepler sonucu/ona bağlı olarak meydana geldiğini biliyoruz. Bunun gibi, yarattığı insanlara ve bunlar arasından Hz. İsa’ya da ruhu, Ruh olarak andığı ve zamirlerle tamlayan olarak kullandığı Cebrail yolu ile/aracılığıyla üflemiştir. Onun için Hz. Isa veya bir başkası Allah’ın ru­hunun bir parçası değildir. Sadece Allah’ın “Ol” demesiyle olan ve ya­rattığı ruhun Cebrail tarafından üflenmesiyle başkaları gibi yaratılan bir insandır. Yaratma işinde bunun dışında bir anlam aramak yanlıştır.

Zaten yüce Allah ruh üflemeyi anlatırken hiçbir yerde ruh’u direkt nesne/meful olarak “Nafaha fîhi ruhahu=Ruhunu ona üfledi”, “Nafahtu fîhi ruhî-Ruhumu ona üfledim”, “Nafahna fihi ruhana-ruhumuzu ona üfledim” şeklinde kullanmaz. Onun yerine hep ondan bir ruh, onun ruhundan, be­nim ruhumdan, bizim ruhumuzdan, şeklinde Ruh’un kendisinden başka bir varlık olduğunu belirtecek şekilde cer harfi ‘min’ ile kullanmaktadır. Bu kullanımdaki “min ” cer harfi, bir şeyin parçasını belirtme anlamın­da baziyet değil, sahiplik, anlamında mülkiyet belirtir. Tıpkı “Resulün min Allahi” (98 Beyyine/2), “Rahmeten min Rabbik” (18 Kehf/82, Kasas/86, vb), “Ğadabin min Allah” (2 Bakara/61, 3 Âli İmran/112,16 Nahl/106. vb), “Gadabin Min Rabbihim” (7 Araf/152) ayetlerindeki gibi. Burada “min” harfinden sonra gelen şeyler, Allah’ın sahibi olduğu şeyler olup onun parçası değildir. Bu da Ruh’tan maksadın, Allah’ın kendisi veya kendi ruhu olmadığını gösterir.

[Arapça dilinde isim tamlamasının üç anlamı veya işlevi vardır. Biri, mülkiyet/sa­hiplik belirtmek. Abdullahi(ALLAH’IN KULU), gibi. Bu tamlama, kul’un Allah’a ait olduğunu, yani Allah’ın onun sahibi ve maliki olduğunu belirtir. Kur’an’da tamlayan/muzaf olarak can veren ruh, vahiy, melek Cebrail, anlamında kullanılan Ruh kelimelerinin geçtiği tamlamalar bu anlamda olup tamlananın/muzafun ileyhi’nin parçası değildir. Örnekteki kul anlamındaki abd’in Allah’ın parçası olmadığı gibi.

Kur’an’daki “Ruh” kelimeleri, baziyet/parçası olma anlamını belirten “min” harfi an­lamını içermekle beraber can veren ruh, vahiy, melek Cebrail Allah’ın parçaları olmadı­ğından Allah’a nispet edilen Ruh da Allah’ın parçası değildir. Sadece bu Ruh’un sahibi ve maliki olduğunu belirtir.

Biri de baziyet/parçası olduğunu belirtmek. Babulbeyti, gibi. Bu tamlamada Kapı anla­mındaki Bab kelimesi, tamlayan olup ev anlamındaki Beyt’in/muzafun ileyhi’nin bir par­çasıdır.

Diğeri de zarf anlamında olduğunu belirtmektir. Bunlar yer ve zaman isimlerinin tamla­yan/muzaf olduğu tamlamalardır. Yevmulahadi (pazar günü), hadikatulbeyti (evin bahçesi) gibi. Her üç tamlama çeşidi, tamlayan/muzaf olan ismin özellik (bir şeye veya kişiye ait olmasını) veya belirlilik kazanmasını sağlar.]

 

Kur’an’da geçen ‘Ruh’ kelimesinin “Allah” anlamında yorumlanma­sının Animizm gibi, batıl din ve inançlardan esinlenerek yapıldığını sanıyoruz. Çünkü Kur’an’da ‘Ruh’ kelimesinin ‘Allah’ yerine kullanıldığı hiçbir yer yoktur.”Ruhî, Ruhihî, Ruhuna/Ruhana/Ruhina, gibi, Ruh” kelime­sinin Allah yerine kullanılan zamir ile isim tamlaması formunda kulla­nışları da gösteriyor ki burada kullanılan Ruh, Allah’ın kendisi değildir. Çünkü isim tamlamasında mutlaka tamlanan ile tamlayan ayrı iki şey­dir. Değilse, gözün gözü, kulağın kulağı, suyun suyu gibi, aynı şey kendi kendisine tamlanmış olur ki hiçbir dilde bunun anlamı olmaz. Çünkü bir şeyin kendi kendini tamlaması diye bir şey olmaz. Zaten Kur’an’da doğ­rudan Ruhullah/Allah’ın Ruhu şeklinde bir kullanış yoktur.

Ne yazık ki tasavvuf felsefesine damgasını vuran ve Celaleddin Rumi’nin kamışlıktan koparıldığı için ayrılıktan şikayet ederek inleyen kamış edebiyatında tasvir ettiği gibi, (bkz. Mesnevi, ilk onsekiz beyit), insanın Allah’tan ayrıldığı için sürekli ona kavuşma özlemi taşıdığı ve ölümle bu en büyük özlemine kavuştuğu (şeb-i arûs) felsefesinin yönlen­dirmesiyle insanın Allah’tan bir parça olduğunu düşünmek ve Hz. Isa ile ilgili geçen Ruh kelimelerini Hıristiyanlar gibi anlamak için zihinler ha­zır hale getirilmiştir. Oysa ne insan Allah’tan ayrılan ve onunla bütünleş­mek için bir an önce ölmek için can atan bir parçadır, ne Hz. İsa Allah’ın ruhunun bir parçasıdır.

Yukarıda belirttiğimiz gibi yalnız Hz. İsa değil, bütün insanlar Allah’ın verdiği, yani ondan bir ruh ile var olmaktadırlar. Yoksa bu ruh, Allah’tan bir parça olup Hz. İsa’da İlahlık/Tanrılık bulunduğu veya bir yönü ile İlah/Tanrı, bir yönü ile insan iki tabiatlı bir varlık (Pierre Dubois, (Latin Katolik Cemaati başkanı), Yuhanna’ya Giriş, 244, Ankara 1986) olduğu an­lamında değildir. Yani Hz. İsa, Allah, İlah/Tanrı veya İlah-Oğul, İnsan-Oğul, yarı Tanrı değil, yalnız ve yalnız Allah’ın “Ol” emri ile yarattığı ve Cebrail/Ruh’un Meryem’e müjdeliği yaratılmış insan bir peygamberdir.

Onun için Ruh’un tamlama formunda kullanılması, Kur’an’da kul­lanılan Beytullah, Nâketullah, ibadullah, Eyyâmullah, Azâbullah, Gazabullah, Arzullah, Resulullah, Kitabullah, Kelâmullah, Abdullah, vb. kullanışlardan farksızdır. Allah ismi ile tamlama yapan bu şeyler nasıl ki Allah’ın kendisi değilse, onun yerini tutan zamirle tamlama formunda kullanılan Ruh da Allah’ın kendisi değildir. Allah, sahip olduğu diğer şeyleri kendisine nispet ettiği gibi, Ruh’u da kendisine nispet ederek tam­lama şeklinde kullanmaktadır. Ruhu’l-Kudüs/Kutsalın Ruhu tamlaması da aynı şekildedir. Onun için gerek Kur’an’da, gerekse hadislerde kulla­nılan ‘Ruh’ kelimesi, Allah’ın kendisi anlamında değil, ya sahip ve malike olduğu şeylerden ‘Ruh’ adını taşıyan varlık yahut Cebrail, Vahiy, Kitab anlamındadır.

Allah’ın yarattığı varlıklara verdiği Ruh’un yanlış olarak Allah’ın kendisi veya ondan bir parça olarak anlaşılması, insanları vahdeti vücud veya panteizm olan hulul anlayışına götürmüştür. İslam öncesi inanç ve kültürlerde bulunan bu anlayış bir şekilde İslam kültürüne sızmıştır. Buna inanmış olanlar da Kur’an ve hadislerden dayanak bulmak gayre­tiyle Ruh kelimesinin geçtiği bu tür ayetleri ve benzerlerini bu anlayış doğrultusunda yorumlayarak batıl inanışlarına İslami bir temel yapmaya çalışmışlardır. Allah söylediklerinden münezzehtir.

 

 

 

 

“Rab, Baba, Oğul” Sözcüklerinin Saptırılması

Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu diye niteleyen/değerlendiren ve bundan dolayı da sapıtan Hıristiyanların sapıtmalarının sebeplerinden biri de, kelimeleri veya kavramları yanlış anlamalarıdır. İnciller’de Hz. İsa için çokça kullanılan “Rab” kelimesi de İbranice aslında “Hoca/Öğretmen” anlamında olduğu halde, ama yanlış tercüme sebebiyle, ama kasıtlı de­ğiştirilerek “Tanrı” anlamına dönüştürülmüştür.

İnciller’de ve Hıristiyanlar arasında İsa için “Rab” sözcüğünün kullanılması büyük ihtimalle, “Isa, Ona: Meryem, dedi. O da dönüp ona Ibranice “Rabbuni”, yani Hoca, dedi.” Yuhanna, 20/16, 1/38) kullanımında oldu­ğu gibi, İncil’in Aramice metnindeki “Hoca/Öğretmen” anlamında olan “Rab” kelimesinin Tanrı anlamındaki “Rab” sözcüğü ile karıştırılmasın­dan kaynaklanmış ve Allah için kullanılan bu sözcük zamanla Hz. İsa için kullanılır olmuştur. İndilerde bu kelimelerin “Hoca” diye çevrildiği yerler çoktur. Nitekim aynı ifade hoca, muallim, anlamında Yahya için de (Luka, 3/12) kullanılmaktadır. Değilse, aklı başında ve Allah inancı doğru olan bir insanın Allah’tan başkası için bu ifadeleri kullanması düşünüle­mez. Aşağıdaki şu kullanışlara bakınız:

“Fakat kadın geldi, önünde secde edip durdu: Ya Rab, dedi, yardımıma gel. (…) Fakat kadın: Doğrudur, Ya Rab, dedi.” (Matta, 15/25-27), “Şakirtler Rabbi görünce, neşe ile doldular.” (Yuhanna, 20/20), “Onlara ne arıyorsunuz? dedi.

Rabbi! (Hoca anlamındadır), diye cevap verdiler.” (Yuhanna, 1/38), “O zaman İsa onlara: Nasıl diyebilirler ki Mesih, Davud’un oğludur? diye sordu. Çünkü Davud kendisi, Mezmurlar kitabında şöyle diyor: “Rab, Rabbime dedi: Ben düş­manlarını senin ayaklarının altına serinceye kadar, sen sağımda otur”. Davud onu Rab diye çağırıyor. O halde nasıl onun oğlu olabilir?” (Luka, 20/41-44) “Havariler bir araya toplanmış ve ona şu soruyu sormuşlardı: Ya Rab, İsrail’in hükümranlığını yeniden kuracağın zaman geldi mi?” (Havariler, 1/6)

Nitekim 20. Vatikan Ruhani Meclisi’nin ilahi vahiy hakkında tespit ettiği anayasada ‘Tanrı Oğlu İsa” ifadesinin açıkça kullanıldığı belirtil­mektedir.” [Bkz. Maurıce Bucaille, Müsbet İlim Yönünden Tevrat, İndiler ve Kur’an, 132.]

 

Bu ifadelerde ve Markos İncili için “Allah’ın oğlu Mesih İsa’nın İncili’nin başlangıcıdır.” (Markos/1/1) ifadesinde geçtiği gibi “Rab” veya “Tanrı Oğlu” gibi sözcükleri kullanmak ve kutsal kitaba yazmak, tevhid inancını bozmak ve Allah’tan başka tanrılar edinmekten başka bir şey değildir.

İsa için “Rab, Rabbim, Allah’ım, Allah’ın Oğlu, Tanrı’nın Oğlu, Baba’nın Oğlu, İnsan-Oğul, vb.” ifadeler, İndilerin hepsinde yaygın ola­rak kullanıldığı gibi, bugün de Hıristiyanlar tarafından kullanılmakta ve Allah’ın nitelikleri İsa’ya verilerek ancak Allah’ın yapacağı şeyler İsa’dan istenmektedir. Örneğin, daha 8 Ocak 2004’te Atv’nin yayınladığı Protes­tan Pastörü’nün yaptığı okuyarak üfürükle tedavi etme ayininde “Baba, Ya Rab, Mesih İsa Ya Rab, Tanrı’nın Oğlu, yetim yüreğim sana tapıyor, şifa ver Ya Rab, bizim Tanrımız İsa, vb.” ifadeler pervasızca yoğun bir şekilde kullanılıyordu.

Onun için gerek İsa için İndilerde kullanılan Rab, Allah, Allah’ın Oğlu, Tanrı’nın Oğlu, İnsan-Oğul, gibi nitelemelerin, gerekse Zebur’da Hz. Davud için kullanılan “Bana: Sen benim oğlumsun, bugün ben sana baba oldum, dedi.” (Mezmurlar/Zebur, I. KİTAP/7) ifadelerindeki “oğlu” keli­mesinin “Allah’ın halifesi, Allah adamı, seçilmiş kişi” anlamında olduğu, bu sözcüklerle İsa’nın veya Davud’un gerçekten Allah’ın oğlu oldukları anlamında değil, Allah’ın niteliklerinin seslendirilmesi anlamında kulla­nıldığı, savunmaları doğru ve tutarlı değildir.

Türkçe’de ‘oğlu” kelimesinin ne anlama geldiği ve nasıl kullanıldığı bilindiği halde Keldanice, İbranice, Ârâmice, Yunanca, vs. dillerinden ya­pılan çevirilerde söz konusu kişiler için ille de “oğlu” nitelemesinin yapıl­ması, yapılan savunmaların doğru ve tutarlı olmadığını göstermektedir. Olay iddia edildiği gibi olsaydı, söz konusu dillerde Allah’ın Peygamberi, halifesi, Allah adamı, ermişi, seçilmişi, sevgili kulu, gibi anlamları belir­ten kelimeler Türkçe’ye çevrildiğinde “oğlu” yerine bu anlamları belirtil kelimeler kullanılırdı ve hem suçlamaların hem de onlara karşı yapılan savunmaların önüne geçilmiş olurdu. Halbuki bütün bunlara rağmen söz konusu kelimeler veya nitelemeler yerine, “Baba-Oğul” ikiliğinden başka bir şey çağrıştırmayan “Oğul” kelimesi özellikle kullanılmakta ve Baba-Oğul inancı seslendirilmektedir.

Nitekim Kur’an’ın bunu “Yahudiler, ‘Üzeyr Allah’ın oğludur.’ dediler; Hıristiyanlar da ‘Mesih Allah’ın oğludur.’ dediler.” (9 Tevbe) ifadeleriyle be­lirtmesi, Yahudilerin ve Hıristiyanların Üzeyir ve İsa için yazılı ve sözlü olarak “Oğul” kelimesini, karı-kocanın çiftleşmesinden doğan oğul anla­mında değilse de, Baba-Oğul ikiliğini çağrıştıran anlamda kullandıkla­rının göstergesidir.

Baba-Oğul anlamında değil, yukarıdaki anlamlarda kullanmış olsa­lardı, Allah “Bu, daha önce inkar edenlerin sözlerine benzeterek söyledikleri sözdür…” (9 Tevbe/30) demezdi. Çünkü “Üzeyr Allah’ın oğludur.” di­yen Yahudilerin ve “Mesih Allah’ın oğludur” diyen Hıristiyanların tipli “Cinleri o yaratmışken kafirler onları Allah’a ortak koştular, körü körüne ona oğullar ve kızlar uydurdular…” (6 Enam/100) dediği kafirlerin söyledikleri gibi söylediklerini belirtmektedir.

“Günümüz Hıristiyan toplumunun kanonik/resmi saydığı İndilerde, Kur’an’ın işaret ettiği bu tür ifadelere oldukça sık rasrlamak mümkündür (bkz. Matta, 8/29,16/16, Markos, 1/1, 3/11, 5/7, Luka, 4/41, 8/28, 10/21-22, Yuhanna, 3/16-18, 5/19-20) Ancak bazı Hıristiyan teologlar Hıristiyanla­rın İsa’ya “Allah’ın Oğlu” admı verdiklerini belirtmekle birlikte, bunun Hıristiyanlar için İsa’nın Tanrı tarafından fiziksel olarak tevlid edildi-ği/doğurulduğu şeklinde değil, Tanrı’nın İsa ile içten bir ilişki kurduğu, ezeli ve yaratılmamış mesajının İsa’da varolduğu, şeklinde anlaşılması gerektiğini belirtirler.”

[Dr. Osman Güner, Resulullah’ın Ehl-i Kitap’la Münasebetleri, 179; Thomas MicheM Hıristiyan Tann Bilimine Giriş, 60; Watt, Günümüzde İslam ve Hıristiyanlık, 203; Muhammed Ebu Zehra, Muhadarat fi’n-Nasraniyye, 103’ten naklen.]

 

Şüphesiz her iki dinin mensuplarının bu insanlar için “oğul” ve Allah için “baba” ifadelerini kullanmalarının anlamı, biyolojik anlamda baba-oğul değil, (6 Enam/100) ayetinde belirtilen ve cinleri Allah’a ortak koşan, ona oğullar ve kızlar uyduran inkar edenlerin kullandığı anlamdadır. Allah’a oğullar ve kızlar uyduran inkar edenler bu kelimeleri hangi an­lamda kullanmış/kullanıyorlarsa, bunlar da o anlamda kullanmış ve kul­lanmaktadırlar. Onun için Allah, bunların kullanmasını onların kullan­masına benzetmektedir. Bu yüzden her iki kitapta da ‘oğlu” kelimesinin “üstün, seçilmiş, Allah’ın halifesi, elçisi, Allah adamı, sevgili kulu, vb.” anlamlarda kullanıldığı yönündeki savunmalar gerçeği yansıtmamakta­dır.

Şüphesiz Allah, “Ondan başka tanrı yoktur, ortak koştuklarından münezzehtir.” 9 Tevbe/31, Yunus/18, Araf/190, Nahl/1,3, Müminun/92, Neml/63, Kasas/68, Rum/40, Zümer/67) “Onların nitelemelerinden yücedir.” (6 Enam/100) “Onların söylediklerinden münezzehtir, yücedir.” (17 İsra/43)

Yine, İnciller’de Hz. İsa için çokça kullanılan “İnsan-Oğul” ifadesinin de yanlış anlaşılan ve sapıtmaya yol açan terimlerden olduğunu gör» mekteyiz. Tıpkı Kur’an’da “insanoğlu” anlamında “Benî Adem”‘ ifadesi kullanıldığı gibi, İncil’in orijinalinde de Hz. İsa’nın “Allah’ın oğlu insan” anlamında değil, “Adem’in soyundan gelen, Adem oğlu, insan olan Meryem’in oğlu” anlamında “insanoğlu” şeklinde kullanılmış olması gerekir. Ama bu ifadenin sonraları Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu uyduran zihniyet tarafından “Allah’ın oğlu” formuna sokulduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Allah’ın ona yaptığı büyük iyilikleri düşünerek de birçoğu kendisini tan­rılık derecesine çıkarmış ve sapıtmıştır.

[Öyle görülüyor ki Hıristiyanlar “Rab” kelimesini yanlış çevirip anladıkları ve kul­landıkları gibi, “Baba-Oğul” ve “İnsan-Oğul” ifadelerini de yanlış anlamış ve kullanmış­lardır. Nitekim İndilerde, “Baba-Oğul” ifadesi başkaları için de kullanılmaktadır. Mesela, “Barışı gerçekleştirenlere ne mutlu! Çünkü onlar Allah’ın dua eden oğullarıdır. Kendinizi kutlayınız, Göklerde olan Babanızın Oğulları olabilmeniz için size buğzedenlere iyilik yapınız, size kötülük yapanlar ve kovanlar için namaz kılınız/dua ediniz.” (Matta/5/9) denilmektedir.

“Sizler, babanızın yaptıklarını yapıyorsunuz- (Yahudiler) biz zina çocukları değiliz, bizim tek ba­bamız vardır ve o da Allah’tır, dediler. İsa onlara ‘Allah babanız olsaydı beni severdiniz, sizler İblis babanın oğullarısınız, babanızın şehvetlerini işlemek istiyorsunuz…” (Yuhanna, 8/41-44)

“Allah’tan doğanlar günah işlemezler, çünkü onun ekini onda sabittir ve günah işleyemez, çünkü Allah’tan doğmuştur. Allah’ın oğulları ile İblis’in oğulları bu şekilde ayrışır.” (Yuhanna/3/9-10) “Kimler seviyorsa, Allah’tan doğmuştur.”(Yuhanna/4/7)

“Yesu’un Mesih olduğuna kim inanıyorsa, Allah’tan doğmuş demektir. Kim babayı seviyorsa, ondan doğanı da sever. Böylece Allah’ı sevdiğimiz ve vasiyetlerini tuttuğumuz zaman Allah’ın oğul­larını sevdiğimizi anlarız.” (Yuhanna/5/1-2)

“(Kadın), bana dokunma, çünkü henüz babama yükselmedim, fakat kardeşlerime git ve onlara benim ve onların babasına, benim ve onların ilahına çıkacağımı söyle.” (20/17) Matta İncili’nden de benzer örnekler verilmektedir.

Nitekim Allah’ın “oğlum” dediği herkes gerçekten Allah’ın oğlu ve tapılmaya layık bir tanrı olsaydı, bütün İsrailoğulları tanrılar olurdu. Çünkü (İsrailoğulları kitaplarında) Allah, İsrailoğulları için “oğlum” sözcüğünü kullanmaktadır. Mesela “Ben İsrail’in babası oldum, Efram/İbrahim benim ilk oğlumdur.” (Ermiyah/31/9) “Kulum Davud’u gördüm, onu kutsal bir yağla meshettim.”Sen babamsın, Hanımsın, destekleyicim ve kurtarıcımsın.” diye bana dua ederdi. Ben onu yeryüzünün bütün krallarından üstün bir ilk (oğul) yapacağım.” (Mezmur, 88/20,26,27)

Hz. Süleyman için Allah “Ben onun babası, o da benim oğlum olacaktır.” (2. Samuel, 8) dem Bütün bu alıntılar için bakınız: Abdulvehhab en-Neccar, Age. 458-459.

Hıristiyanlar, İncillerin çevirilerinde veya ilahiyat dilinde bu müteşabih lafızları kullanarak İsa’nın Allah’a göre konumu konusunda sapıttıkları gibi, Yahudiler de Üzeyir konusun­da sapıtmışlardır. Onun için bu tür şüpheli şeylerden kaçınmak gerekir. Hz. Peygamber’in, “Helal açıktır, haram da açıktır, aralarında şüpheli şeyler vardır ki insanlardan çok kişi onları bilmez. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli şeylere dalanlar harama dü­şerler. Tıpkı koruluk çevresinde otlatan çobanın koyunlarının her an koruluğa girmesi muhtemel olduğu gibi. Haberiniz olsun, her hükümdarın bir koruluğu vardır. Allah’ın koruluğu ise, haram kıl­dıkları/yasaklarıdır…” (Buharı, iman, 39; buyu’, 2; Müslim, müsakat, 107; Ebu Davud, buyu’, 3; Tirmizi, buyu’, 1; Nesai, buyu’, 2; eşribe, 50; İbn Mace, fiten, 14) buyurması ve çok kez belirttiğimiz gibi kendisini aşırı övmekten sakındırması bu endişedendir.

Araf/26,27,31,35,172, İsra/70, Yasin/60, gibi. Bilindiği gibi Adem insandır ve “Ade­moğlu”, insanoğlu demektir.

İlginçtir; filmlerde gördüğümüz gibi, ayinlerde ve yakarmalarda kendilerini koruması ve kötülüklerini bağışlaması için Allah yerine İsa’ya dua edilmekte ve bu şeyler ondan istenmektedir. Isa bağışla, İsa koru, İsa kurtar, İsa ver, gibi. Bunlar, abartma ve değiştirme­lerle dinin nasıl altüst olduğunu çok açık göstermektedir.]

 

Halbuki ‘Allah, ‘Ruhumdan, Ruhundan, Ondan Bir Ruh’ ifadesini sade­ce Hz. İsa için değil, ondan önce Adem için kullanmaktadır. “Rabbin me­leklere: ‘Ben, balçıktan, işlenebilen kara çamurdan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın.’demişti.” (Hicr/28-29, Sad/72)

‘Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayağı bir suyun özünden yapan, sonra şekillendirip ona ruhundan üfleyen Allah’tır. Size kulaklar, gözler, kalpler verilmiştir. Öyleyken, pek az şükrediyorsunuz.” (32 Secde/7-9)

Aynı şekilde en yakın akrabaları da olsa, kim olursa olsun Allah’a ve Resulüne düşmanlık yapan kişilere sevgi beslemeyen bütün müminler için de kullanarak “ondan bir ruh”la onları desteklediğini şöyle belirtir:

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun, babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile Allah’a ve Peygamberine karşı gelenlere, sev­gi beslediklerini görmezsin. İşte Allah, imanı bunların kalplerine yazmış, Ondan bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyar. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnut olmuştur. İşte bunlar, Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki, mutluluğa erecek olanlar, Allah’tan yana olanlardır.” (58 Mücadele/22)

“Ondan bir ruh” ifadesinden “Allah’ın ruhu” anlamını çıkaran mantığa göre hareket edersek, o zaman “ondan bir ruh” ile desteklediği müminler de Allah’ın Ruhu, Allah’ın Parçası, İnsan-Oğul, olması gerekir ki bunun ne kadar saçma olduğu açıktır.

“Rivayete göre Hıristiyan büyüklerinden biri, Kur’an okuyan bir kişinin “İsa, Allah’ın Meryem’e kelimesi ve ondan bir ruh’tur.” (4 Nisa/171) ayetini okurken dinlemiş, bunun üzerine “Ayet, İsa’nın Allah’ın Meryem’e kelimesi ve Allah’tan bir parça olduğunu gösteriyor.” demiştir. Orada bulu­nanlar arasında olan Hasan b. Ali b. Vafi, Hıristiyanın bu iddiasına şu cevabı vermiştir:

“Allah, göklerde olanların, yerde olanların hepsini kendisinden sizin buyru­ğunuz altına vermiştir.” (45 Casiye/13) buyurmuştur. Eğer ‘Ondan bir ruh’ sözünden İsa’nın Allah’tan bir parça olması gerekiyorsa, göklerde ve yer­de kendisinden olan her şeyin de ondan bir parça olması gerekir, halbuki bunu söyleyen kimse yoktur. Onun için bu sözden maksat, olsa olsa onun yarattığı şeylerdir.” demiştir.”

[Ahmed Davudoğlu, Sahihi Müslim Terriime ve Şerhi, 1/218. Hz. Adem’in veya Hz. İsa’nın yahut bir başkasının Allah’ın parçası veya oğlu olduğunu belirtmeyen “Ondan” ve “Kendisinden” anlamındaki sözcükler, olsa olsa her şeyi Allah’ın bir parçası veya yansıması veya görünümü veya feyezanı veya tecellisi olarak gören vahdeti vücut/panteizm felsefesi­ne malzeme yapılabilir. Halbuki Allah’ın bütün bu anlayışlardan münezzeh olduğu muh­kem ayetlerle sabittir.]

 

Allah, insanlara vahiy gönderir. Ancak bu vahyi Melek/Cebrail va­sıtasıyla insanlara iletir. Tıpkı her şeyi kendisinin yaptığını belirtirken, onu tabiat kanunu/sosyal yasa ile gerçekleştirdiği gibi, vahyi indirmesi de Cebrail vasıtasıyla yapmaktadır. Onun için vahiy indirmesi Cebrail vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Zaten Allah’ın insanlarla/peygamberlerle konuşması da ancak Melek/Cebrail vasıtasıyla peygamberin kalbine il­ham ederek veya vahyi onunla ileterek yahut perde/eşya gerisinden on­larla konuşarak olmaktadır. Nitekim ruh ve vahiy ikisi de diriltici, hayat verici olduğu için bu işleri gören Cebrail’e de “Ruh” denilmektedir.

[Ruh’un hayat vermesi, “Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman kabul edin.” (8 Enfal/24) ayetinde belirtildiği gibi gerçek anlamda, vahyin ha­yat vermesi ise mecazi anlamdadır. Çünkü vahyin insanlara hayat vermesi, maddi olarak ölmüş kişileri bedenen diriltmek şeklinde değil, cahiliyye hayatından kurtarıp Allah’a kul yapmak, böylece ahirette cehenneme gitmekten kurtararak cennette sonsuz yaşatmak an­lamında mecazi diriltmedir. Onun için Hz. İsa’nın mucize olarak bazı ölüleri diriltmesine karşın, Hz. Muhammed’in bugüne kadar milyarların cahiliyye hayatından kurtularak dün­yada ve ahirette hayat bulmasına sebep olduğu seslendirilir.]

 

“Ondan bir ruh” ifadesi kullanıldığı veya “Ondan bir ruh” ile des­teklendiği için İsa Allah’ın oğlu veya Tanrı olacaksa, o zaman “Ondan bir ruh” üflediği Adem’in ve diğer insanların, yukarıda ruh ile destekle­diğini belirttiği bütün müminlerin de Allah’ın oğlu veya Tanrı olmaları gerekir. Halbuki bu yanlış bir anlama olup gerek Allah, gerekse bütün peygamberler ve müminler bundan münezzehtir.

Yine, Allah açısından İsa’nın yaratılışı ile Adem’in yaratılışı benzer ve ikisi O’ndan/O’nun verdiği bir ruh ile yaratılmış iken, hatta Adem’in anasız babasız ve örneksiz topraktan yaratılması daha büyük bir olay1 iken, hatta Havva’nın ya erkek olan Adem’den veya onun yaratıldığı gibi örneksiz olarak anasız babasız onun türünden veya topraktan yaratılma­sı daha büyük iken, Hıristiyanlar bu ikisinin anasız babasız yaratılışına bakarak sapıtmadıkları yahut onlara ve Allah’a baba-oğul olarak bakma­dıkları halde, kitaplarında tevhid inancının bozulması ve çıkmazlara girmeleri sonucu Hz. İsa’nın yaratılışına bakarak Yüce Allah ve Hz. İsa için böyle bir inanca ve adlandırmaya giderek sapıtmaları çok üzücüdür.

[Hz. İsa’nın insanlara tebliğ ettiği orijinal bir İncil’in mevcut olmasını ne kadar is­terdik! Ama ne yazık ki böyle bir İncil mevcut değildir. Mevcut İndiler, Allah’ın bildirdiği orijinal vahiy değil, Hz. İsa’nın hayatı ve peygamberliği hakkında insanların akıllarında kalanların veya anlatılanların onlarca yıl sonra yazarları tarafından derlenerek kitaplaştırılmasıdır. Tıpkı Hz. Peygamber’in söz ve uygulamalarıyla ilgili halk arasında ağızdan ağıza gelen bilgilerin daha sonra siyer ve hadis külliyatı yazarları tarafından ravilerden derlene­rek kitaplaştırılması gibi, her İncil yazarı onlarca yıl sonra bu bilgileri anlatanlardan derle­yerek kendi anlayışı ve kişisel düşünceleri doğrultusunda bir İncil meydana getirmiştir.

Örneğin, Havariler kitabı bir tür Raşid Halifeler tarihi niteliğinde olup Dubois, onu şöyjja
tanıtır: “Mesih İsa’nın dünyamızdan ayrılmasından sonraki yıllarda Hıristiyan dininin gelişmele­rini ve yayılışını anlatmakta, özellikle Petrus’un ve Paulus’un eylemlerini ve sözlerini kaydetmektedir.”(Age.307) {

Aralarında en meşhur filozoflann, düşünürlerin, sosyologların, edebiyatçıların, pozitif bilim şampiyonlarının, tarihçilerin, sanatçıların bulunduğu Hıristiyanların onlarca yıl son­ra derlenen ve birbiriyle çelişen bu bilgilere Allah’ın vahyi gibi inandıkları halde Kur’ana inanmamalarını anlamanın zor olduğunu belirten Seyyid Ebu’l-Kasım el-Hûî şöyle der:

“Çelişkiler ve tutarsızlıklarla dolu Tevrat ve İncil’lere inandıkları halde, insanlığa hidayeti öğ­reten, dünya ve ahirette mutluluk yollarını gösteren ve Allah tarafından korunan Kur’an’a Batılı bilim adamlarının ve düşünürlerinin inanmamaları çok tuhaftır! Ne yazık ki bağnazltk, öldürücü bir hastalıktır. Gerçeğin peşinde olanlar da azdır.” (el-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an, el-Medhal, 54, 86, Müessesetu’l-A’lemî li’1-Matbuat, Beyrut, 1974)]

Halbuki belirtiğimiz gibi Allah açısından Adem’in yaratılışı ne ise, İsa’nın yaratılışı da odur. Yüce Allah bunu belirterek şöyle buyurur:

“Şüphesiz Allah’a göre İsa örneği, kendisini topraktan yaratıp sonra ol de­mesiyle olmuş olan Adem örneği gibidir. Gerçek Rabbindendir, o halde şüphe­lenenlerden olma. Sana ilim geldikten sonra, bu hususta seninle kim tartışacak olursa de ki: ‘Gelin, oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, ken­dimizi ve kendinizi çağıralım, sonra lanetleşelim de, Allah’ın lanetinin yalan­cılara olmasını dileyelim.’ Şüphesiz bu anlatılanlar gerçek olaylardır. Allah’tan başka tanrı yoktur. Şüphesiz Allah güçlüdür, hakimdir. Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah bozguncuları bilir.” (3 Ali İmran/59)

Hz. Muhammed için de “De ki: Kur’an’ı, Ruhü’l-Kudüs Rabbinin ka­tından, inananların inançlarını pekiştirmek, Müslümanlara doğruluk rehberi ve müjde olmak üzere gerçekle indirmiştir.” (16 Nahl/102), “Şüphesiz Kur’an alemlerin Rabbinin indirmesidir. Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu er-Ruhu’l-Emin senin kalbine indirmiştir.” (26 Şuara/193) buyurmakta­dır.

Hz. Muhammed’e Ruhu’l-Kudüs/Cebrail vahiy getirdiği, onu destek­lediği ve vahiy konusunda güvenilir olduğundan Ruhu’l-Emin olarak da adlandırıldığı halde kimse buna bakarak Hz. Muhammed için ‘Allah’ın oğlu’ veya ‘Rab’ dememiştir.

[Hz. Muhammed için kimse böyle dememiştir ama Bektaşi kimi kişiler bunun da ötesine giderek Hz. Ali için daha beterini söylemektedir. Prof. Dr. A. Yaşar Ocak’ın kitabın­daki örneklerden yaptığımız sağıdaki alıntıların tevhid sınırını çoktan aştığını görüyoruz. Örneğin ‘Hatai’ mahlasıyla şiir yazan Şah İsmail şöyle der:

“Lafeta illa Ali şanında olmuştur nüzul-Hadd içinde sikke vü dinarsın sen ya Ali-Evvelü Ahir de sensin Zahirü Batın da sen-Aklı Evvel’den hüveyda/varolan yarsın sen ya Alî” (Hatayi Divanı, 150’den naklen A. Yaşar Ocak, Age. 202) sözleriyle Ali’nin uluhiyetini seslendirirken, şu mısralarla da Allah’ın onun bedeninde cesetlendiğini anlatır:

“Yer yoğ iken gök yoğ iken ta ezelden var idim- Gevherin yek donesinden ilerü perkâr idim-Gev heri âb eyledim tuttu cihanı ser be-ser-İnsü cinni Arşü Kürsi yaratan Settar idim-Girdim Adem] donuna/bedenine sırrımı kimse bilmedi-Men o beytullah içinde ta ezelden var idim.” (Hatai Divani,, 156’dan naklen A. Yaşar Ocak, Age. 202)

Ve hem Pır Sultan Abdal, “Gafil kaldır şu gönlünden gümanı/şüpheyi-Bu mülkün sahibi Ali değM mi-Yaratmışttr onsekiz bin alemi-Rızıkları veren Ali değil mi” (Cahit Öztelli, Pır Sultan Abdal, 94’den naklen A. Yaşar Ocak, Age. 202) Hem Viranı’ “Evvel O’durÂhir O’dur-Bâtın O’dur, Zahir O’dur-Tayyib Ol’dur Tahir Ol-Ali Ali Ali Ali” (Besim Atalay, Bektaşilik ve Edebiyatı, 83’den naklm A. Yaşar Ocak. Age. 203) sözleriyle bu sapmanın daniskasını seslendirirler.]

 

Ama nedense Hıristiyanlar, İndilerin anlatımındaki sembolizm, abartma, yanlış çeviri ve başta Paulus olmak üzeresi din adamlarının Hıristiyanlığı sekülerleştirerek putperest Roma yöne­timi ile uzlaştırma ve belirsizlikler yumağına dönüştürme çabaları gibi faktörlerin yanında, bu kelimelerin kullanılışından hareket ederek Hz. İsa’yı yücelttikçe yüceltmekte, onu Rab, Allah’ın oğlu anlamında “Oğul-İnsan” diye nitelemekte, öldükten sonra dirilterek göğe çıkarmakta, Yüce Kudret diye anmakta, Allah’ın sağ yanına oturtmakta, Allah’ın ona hulul ettiğini/içine sindiğini söylemekte, Allah adına kullar arasında hakemlik yaptırmakta ve insanları günahlarından kurtarmak, bağlılarına dünya egemenliğini vermek ve dünya cennetini kurmak için kıyametten önce Mesih olarak tekrar geleceğine inanmaktadırlar! Ne yazık ki bu yanlış! inançlarını bilgisizce ve bilinçsizce pekçok Müslüman da paylaşmakta­dır. Doğrusu, tevhid dini olan bir din ve onun yüce peygamberi ancak bu kadar muammalara dönüştürülür ve içinden çıkılmaz bir duruma soku­labilir! Onun için bu muammalar ve çarpıklıklar karşısında Hıristiyanlık’ dini bağlılarının genelllikle “imanın akıl işi değil, kalp işi olduğunu” söyle­melerine şaşmamak gerekir.

 

 

 

Mesihçilik Tezine / Hz. İsa’nın Sözde Dönüşüne Delil Gösterilen Ayetlerin Değerlendirilmesi

Aşağıdaki ayetlerde belirtilen olaylar, ikinci gelişi kabul edenler ve etmeyenler arasında spekülasyonlara sahne olmuş, ikinci gelişi kabul edenler tarafından İslam’ı anlama yöntemi altüst edilerek anlaşılmıştır. Söz konusu ayetler, Kur’an’ın bütünlüğü ve muhkem ayetleri çerçeve­sinde ele alınması ve ikinci gelişle ilgili bütün rivayetlerin bu çerçevede, anlaşılması gerekirken, bu rivayetler çerçevesinde yorumlanmış ve an| lamları onlara uydurulmuştur. Oysa bu tür ayetlerin, muhkem ayetlere bakılarak anlaşılması gerektiği tefsir usulünün temel kurallarındandır.

Hz. İsa’nın ikinci gelişini savunanların iddialarına delil gibi gösterdikleri ayetler şunlardır:

“Allah: Ey Isa! Ben seni vefat ettireceğim (innî müteveffîke), katıma yüksel­teceğim (ve râfiüke ileyye), inkar edenlerden seni arındıracağım, sana uyanları, kıyamet gününe kadar, inkar edenlerin üstünde kılacağım. Sonra dönüşünüz banadır, demişti.” (3 Ali İmran/55)

“Oysa onu öldürmediler ve asmadılar, fakat onlara benzetildi/benzer göste­rildi/onlara öyle göründü. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, hakkında tam bir kuşku içindedirler. Bu konuda bir bilgileri yoktur, sadece zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler, bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah güçlüdür, hakimdir.” (4 Nisa/157-158)

“Kitap Ehli’nden, ölmeden önce, ona inanmayacak kimse yoktur ve kıyamet günü haklarında şahit olur.” (4 Nisa/159) “O, kıyamet için bir bilgidir, saatin geleceğinden şüphe etmeyin, bana uyun, bu doğru yoldur.” (43 Zuhruf/61)

Ne yazık ki İslam anlayış ve yaşayışımızın birçok alanında bu çarpık yöntem izlendiği için Kur’an yönlendirici ve yönetici/hidayet ve muheymin olacağı yerde, oluşturulmuş geleneksel kültüre uydu ve yönlendiri­len bir kitap olmuştur. Bunun sonucu olarak toplumun İslam anlayış ve yaşayışı Kur’an merkezli olmaktan çıkmış, geleneksel kültür ve İsrailiyat bilgilerinin yansımasına dönüşmüştür. ‘Hadislerin Kur’an’a arzedilmesi’ düşüncesinden ürken ve bunun hadisleri inkar etmek olacağını iddia eden kimi mukallit hadisçiler ve rivayet kutsayıcıları başta olmak üzere, bu çarpık anlayış sebebiyle kimi kesimlerin miras olarak gelen kültürü ve geleneği Kur’an üzerinde hakem yapmalarının Müslümanları bugün nereye getirdiğini çok iyi düşünüp görmeleri gerekir.

Kültürel arkaplandan bağımsız olarak söz konusu ayetler incelendi­ğinde ikinci kez gelişi savunanların iddia ettiği anlamlarda olmadığı ve iddialarına delil olamayacağı görülür. Şimdi israiliyat bilgi arka planından bağımsız olarak teker teker bu ayetlerin anlamına bakalım.

 

 

 

 

Allah’ın Onu Kurtarması, Öldürmesi ve Yükseltmesi

İsrailoğulları, işgalci Romalılarla işbirliği yaparak Hz. İsa’yı öldür­meye kalkışmışlardır. O sırada Yüce Allah, kendisine şöyle vahyetmiştir:

“Allah: Ey Isa! Ben seni vefat ettireceğim (innî müteveffîke), katıma yüksel­teceğim (ve râfiuke ileyye), inkar edenlerden seni arındıracağım, sana uyanları, kıyamet gününe kadar, inkar edenlerin üstünde kılacağım, (ve câilu’l-lezîne’t-tebeûke fevka’l-lezîne kefaru), sonra dönüşünüz banadır, demişti.” (3 Ali İmran/55)

Burada ikinci gelişi savunanların iddialarına delil yaptıkları yerler, ayetlerdeki “innî müteveffike ve râfiuke ileyye” kelimeleri ile, “sana uyanları kıyamet gününe kadar inkar edenlerin üstünde kılacağım.” ifa­deleridir. Şimdi ayetlerdeki bu ifaderin anlamlarına bakalım.

 

 

 

 

“Teveffa” ve “Rafaa” Kelimeleri

Söz konusu ayette “teveffa” kelimesinin öldürmek, canı almak anla­mında olduğunu yine Hz. İsa’nın kıyamet günü Allah’a vereceği Cevabı belirten şu iki ayet açık ve kesin olarak ortaya koymaktadır:

“Allah, “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara Beni ve annemi Allah’tan başka iki tanrı olarak benimseyin dedin?” demişti de, “Haşa, hak olmayan söz söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem, şüphesiz sen onu bilirsin; sen, benîım içimde olanı bilirsin; ben ise senin içinde olanı bilmem; şüphesiz görülmeyeni bi­len ancak sensin.” demişti, “Ben onlara sadece Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin diye bana emrettiğini söyledim. Aralarında bulunduğum müddetçe onlar üzerinde gözetleyici idim, ama sen beni öldürünce/canımı alınca artık on­ları sen gözlüyordun. Sen her şeye şahitsin.” (5 Maide/116-117)

Ayette geçen “teveffeytenî” kelimesinin ‘canı almak, öldürmek’ anla­mında olduğunu ve Kur’an’da hep bu anlamda kullanıldığını görmek için Bakara/234, 240, Ali İmran/193, Nisa/15, Mai3İ/İ17, Enam/60, 61, Araf/37, Enfal/50, Yusuf/101, 126, Muhammed/27, Nahl/28, 32, 70, Yu­nus/46, Rad/40, Hac/5, Mümin/67,77, Zümer/42, Secde/11 ayetlerine bak­mak yeterlidir.

Örneğin, “Kendilerine yazık edenlerin canlarını melekler aldıkları zaman onlara: “Ne yaptınız bakalım?” deyince, “Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik.% diyecekler, melekler de: “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz yal*\ cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönüUm cek yerdir!” (4 Nisa/97)

“Melekler kendilerine yazık etmiş kimselerin canlarını alırken: “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk.diyerek teslim olurlar. Hayır; öyle değil; doğrusu Allam onların yaptıklarını bilmektedir.” (16 Nahl/28) Nitekim halk arasında “mü­teveffa” sözcüğü, ölen kişi için kullanılır. Onun için Kur’an’da “teveffa” kelimesinin canı almak, öldürmek anlamında kullanılmadığını söylemek doğru değildir.’4

[“el-Muhkem” ve “el-Mucmel” sözlüklerinin yanında Arap dilinde en güvenilir sözlüklerden sayılan “Mucemu Mekayisi’l-Luğa” kitabının yazarı Ibni Faris (öl. 395/1004) “teveffa” kelimesinin anlamını şöyle verir: “Teveffeytu’ş-şey’e ve istevfeytuhu, (iza ehezte’ş-şey’e kullehu hatta lem tetruk minhu şey’en=ondan hiçbir şey bırakmadan şeyin tamamını almak) (ve-fe-ye, maddesi)

Yine, Kur’an’dan anlamını kapalı gördüğü kelimeleri açıklayan “el-Müfredat fi Garibi’l-Kur’an” kitabının yazan Rağıb Isfahani “teveffa” kelimesi için şöyle der: “Teveffi kelimesi, ölüm ve uyku anlamında kullanılmıştır. Allah “ölüm anında kişilerin canını alır.” Ayetlerden çokça örnekler verir. el-Müfredat, 529, ve-fe-ye maddesi.]

 

Böylece kesin olarak anlaşılmaktadır ki Hz. İsa Ölmüştür. Zaten konu ile ilgili ayet ve “Doğduğum günde, öleceğim günde, dirileceğim günde bana selam olsun.” (19 Meryem/33) ayeti bunu açıkça belirtmektedir. Yüce Allah bu ayette “İnni müteveffike ve rafiuke ileyye” buyuruyor. Bunun açık anlamı! şudur: “Öldürmeye kalkışanların elinden ben seni kurtaracağım, onlar seni öldüremeyecekler ve asamayacaklar, onlardan kurtulduktan sonra ecelin gelinceye kadar yaşayacaksın, ecelin gelince/ömrün son bulunca da ben senin canını alacağım ve ruhun katıma yükselecektir.”

Aynı şekilde, ayette Allah, “onlar öldürdükten sonra ben seni yük­selteceğim.” değil, “Ben seni öldüreceğim ve ben seni yükselteceğim.” diyor. Yani öldürmeyi onlar yaptılar, yükseltmeyi ise ben yapacağım, demiyor. Aksine, her iki işi de Allah kendisinin yapacağını söylüyor. Böylece Hz. İsa’yı düşmanları değil, eceli geldiğinde her insanın canım aldığı gibi Al­lah öldürmüş, yani ruhunu almış ve başka ruhlar gibi ruhu yükselmiştir.

Kur’an, İsa’nın üç önemli gününden söz eder. Bugünlerin arasında “göğe çıkış” ve “gökten iniş” günleri yoktur. Sadece doğduğum günde, öle­ceğim günde ve dirileceğim günde bana selam olsun, dediğini belirtir. Diğer tüm insanlar gibi İsa’nın da doğum, ölüm ve diriliş günleri vardır. Nite­kim “Doğduğu günde, öleceği günde ve dirileceği günde ona selam olsun.” (19 Meryem/15) ayetinde belirtildiği gibi, bugünler Zekeriya için de böyle­dir. Onun için kitaplarda İsa için bu üç güne ek olarak bir de göğe çıkış ve gökten iniş günleri de eklenerek günlerinin beşe çıkarılması Kur’an’a aykırıdır.

Kişiler öldüğü zaman ruhları gidecekleri yere yükselir. Nereye yük­seldikleri açık olmamakla beraber Allah bunu, kendimize/katımıza, şek­linde belirtir. “…Güzel sözler ona yükselir, o sözleri de salih amel yükseltir…”(35 Fâtır/10) ayetinde belirtildiği gibi, güzel sözler de ona yükselir, ama bu yükselişin tam nereye ve nasıl olduğunu bilmiyoruz.

Ölen bütün insanlar için bu böyle olduğu gibi ömrünün sonunda Al­lah tarafından canı alman Hz. İsa için de böyledir. İsrailiyat bilgi arkaplanından bağımsız olarak ayete bakıldığı zaman bu açık ve net olarak anlaşılır.

Düşmanlarının elinden kurtarılan Hz. İsa’nın vücudunun dirildiğini ve bedeni ile diri olarak göğe yükseltildiğini iddia etmek, ayetin açık anlamına aykırı olur. Çünkü ayet “Ben seni öldüreceğim ve kendime yüksel­teceğim. ” diyerek önce öldürmenin, ardından diriltmenin onun da ardın­dan yükseltmenin yapıldığım değil, sadece öldürmenin ve yükseltmenin olacağını söyler. Dolayısıyla Hz. İsa’nın ölümden sonra diriltildiği ve vü­cudunun canlı olarak göğe yükseltildiği iddiası ayetin açık anlatımına aykırıdır.

[İnciller’e göre dirilip dünyaya gelmek halk arasında sanki olağan bir olay gibi anla­tılır. Mesela, İsa’nın peygamber olarak gönderilmesini anlamayan halk ve yöneticiler, olayı Yahya’nın tekrar dirilmesi olarak anlayıp anlatmışlardır. “Kral Herodes İsa’dan söz edildi­ğini işitti, çünkü onun adı artık her yerde yayılıyordu. “Vaftizci Yahya ölüler arasından dirildi; Bunun için onda mucize yaratan kuvvetler var” diyorlardı”. Başkaları ise: “O İlya’dır”; bazıları da, “Bu, eski peygamberler gibi bir peygamberdir” diyorlardı.” (Markos, 614-15, Luka, 9/7-9)

Yine şakirtlerden Petrus, Yakup ve” Yuhanna ile beraber yüksek bir dağa sözde gitmiş olan İsa yeni bir görünüme bürünüyor ve o arada Uya ile Musa Peygamber dirilip geliyorlar, İsa ile konuşuyorlar ve şakirtlere görünüyorlar. “İsa altı gün sonra Petrus, Yakup ve Yuhanna’yı yanına aldı ve onlan yalnız başlarına, yüksek bir dağa götürdü. Onların gözleri önünde yeni bir görünüme büründü. Giysileri pırıl pırıl oldu ve öyle göz kamaştırıcı bir beyazlık aldı ki, yeryüzünde hiçbir çamaşırcı bu beyazlığı veremezdi. Şakirtlere Uya ve Musa güründüler. İsa ile konuşuyorlardı. O zaman Petrus söze karışıp İsa’ya: “Rabbi, dedi, iyi ki bu­radayız! Üç çadır kuralım: Biri sana, biri Musa’ya, biri de İlya’ya.” Gerçekten ne söylediğini bilmiyordu, çünkü çok korkmuşlardı. Sonra bir bulut gelip onları örttü ve buluttan: “Sevgili oğlum budur! Onu dinleyin!” diye bir ses geldi. Birden çevrelerine baktıklarında, kendileriyle başbaşa İsa’dan başka kimseyi görmediler.” (Markos, 9/2-8, Matta, 17/1-8)]

 

Zaten öldükten sonra ruhunun değil, vücudunun canlı veya ölü olarak göğe yükseltildiğini belirten hiçbir delil yoktur.

Yüce Allah, “Herkes ölümü tadacaktır.” (Ali İmran/185, Enbiya/35, An-kebut/57, Rahman/26) ayetleriyle ve Hz. Peygamber’den önce hiç kimse­ye ölümsüzlük vermediği gibi onun da öleceğini belirttiği “Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki mi kalır?” (21 En­biya/34) ayetiyle bütün canlıların ölümlü olduğunu kesin olarak belirt­miştir.

Bu, Allah’ın bütün insanlar için geçerli olan yasasıdır. Kur’an’ı, Allah’ın bu ve diğer sosyal yasalarına göre anlamak, temel kuraldır. Çün­Allah’ın yasasında bir değişme ve bozulma bulamazsın.” (35 Fatır/43) aye­tinin belirttiği gibi, Allah’ın yasalarında değişme veya bozulma olmaz. Bu yasanın dışında kalarak öldükten sonra dünyâda kıyametten önce dirilecek ve kıyamete kadar yaşayacak birilerinin olduğunu belirten hiç bir bilgi de yoktur. Şu halde Hz. İsa’nın ölmediğini ve kıyametten Önce yeryüzüne ineceğini iddia etmek, bu ayete ve Kur’an’ın bütününe ters düşmekten başka bir şey değildir.

Diğer taraftan, ölmeden önce göğe çekilme inancının İslam öncesi heterodoks/muharref ve batıl birçok dinde bulunduğunu görüyoruz. Öyle anlaşılıyor ki gerek Hz. İsa için, gerekse başkaları için gerçekleşti­ği sanılan göğe yükselme/çekilme inancının temelinde bu muharref din ve inançlar yatmaktadır. Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak heterodoks/doğru-yanlış karışımı dinlerde göğe çekilme inananı şöyle anlatır:

“Daha ilk çağlardan beri dünyanın muhtelif yerlerinde ölüm deni­len olayın bir çeşit dünyadan yükseğe çıkma olarak kabul edildiğine dair inançlar görülmüştür. Mesela piramitlerdeki metinlerden öğrenildiğine göre eski Mısır dininde Firavunların ölüm esnasında göğe çıktıklarına inanılmaktadır. Bu çıkış bazan bir kuş, çekirge yahut uçan bir böcek şek­line girerek, bazan da doğrudan yükselmekle olmakta ve firavun Güneş Tanrısı Ra tarafından kabul edilmektedir. Musevilikte İlyas Peygamber’in, ateşten atların çektiği bir arabaya binip göğe yükselerek düşmanlarının saldırılarından ve ölümden kurtulduğuna inanılmaktadır. Hıristiyanlık’ta da Hz. İsa’nın çarmıha gerildikten sonra yeniden dirildiği ve göğe çekil­diği inancı herkesçe malumdur.

Gökteki bir hayatın varlığı ve buna uçularak ulaşılabileceği inancının Göktürkler’de de mevcut bulunduğu Orhun Kitabeleri’nden anlaşılıyor. “(Siz) gökte hayattaki gibi (olacaksınız.)” “Babam kağan öylece ili, töreyi kaza­nıp uçmuş.” ve “Amcam kağan uçup gitti.” gibi cümleler bunu ifade etmek­tedir.

Burada şunu unutmamak lazım geliyor: Bütün bu inanç örneklerinde herhangi bir insan değil, bir kral, bir peygamber, bir hükümdar ve bir velinin ölmeyip göğe yükselmesi bahis konusudur. Her insan için böyle bir sonuçtan söz edilmemektedir.

Aynı inancın Maniheizm’de de mevcut olduğu müşahede olun­maktadır. Şüphesiz bu Hıristiyanlığın bir etkisidir. Ancak bu inancın Maniheizm’de takdim ediliş tarzı dikkate değer: Bugün elde bulunan hemen hemen bütün Maniheist metinlerin ittifakla kaydettiklerine göre, Mani tevkif edilip hapse atılmış, orada öldürülmüş, ama derhal maddi cesedini atarak bir şimşek hızıyla göğe yükselip kaybolmuştur. Mani bu­radan yeryüzündeki taraftarlarına nezaret etmektedir. Hz. İsa’nın göğe çekilmesinde vuku bulduğu gibi, bunda da tabiat üstü olaylar meydana gelmiş, gök kararmış, yer sarsılmış ve korkunç bir ses duyulmuştur.

Bu bilgilerin ışığı altında Baba İlyas’ın menkıbesi tahlil edilecek olur­sa, görülür ki, hem Yahudi, hem Hıristiyan, hem Maniheist ve hatta İsla-mi unsurlar bir aradadır. Bunların hangisinin doğrudan, hangisinin vası­talı olduğunu tayin etmek zordur. Bir defa motifin esası olan “ölmeden göğe çekilme” inancının Kitab-ı Mukaddes’le alakası ortada görünüyor. Fakat göğe çıkma olayının Mani’de olduğu gibi zindanda cereyan etmesi de aynı kuvvetle Maniheizm’e dayandırılabilir. Bunlardan başka, Baba İlyas’ın yanındaki keşişi kendine benzeterek göğe çekilmesi ve yerine ke­şişin asılması, İslami telakkinin etkisidir. Bütün bunlara ek olarak Baba İlyas’ın beyaz bir at üstünde göğe çıkması ise, hem Yahudi geleneğinde İlyas Peygamber’in göğe çekilişini, hem de Şamanizm’deki Şaman’ın be­yaz at üstündü göğe çıkarak Gök Tanrı’nın huzuruna gidişini hatırlatı­yor.

Bütün bunlara rağmen, yukarıda sayılan çeşitli etkilerin payım unut­mamak kaydıyla biz bu konuda temel olarak, Maniheist bir yoruma tabi tutulmuş Kitab-ı Mukaddes etkisini düşünmenin daha doğru olacağı ka­naatindeyiz. Zira, daha önce de kendilerinden bahsolunan 8-9. yüzyıllar­da Maveraünnehir ve Horasan’da Ebu Müslim’in ölümünden sonra çı­kan isyanlarda kullanıldığı açıkça bilinen Zerdüşti ve Maniheist ideoloji, bu düşünceyi teyid eder mahiyettedir. Hatırlanacağı üzere, bu isyanlara katılan Türkler, Zerdüşti ve Maniheist çevrelerden gelmekte olup liderle­rinin ölmediğine, göğe çekildiklerine inanıyorlardı. Sindbad’m taraftar­larına göre Ebu Müslim ölmemiş, gökyüzüne gitmişti. Türk Ishak’m ta­raftarları da aynı şekilde düşünüyorlardı. Nihayet Mukanna’ın adamları kendisini ölmeyip göğe çekildiğini sanıyorlardı. Bu kadar geniş bir kitle­nin söz konusu inancı paylaşması Maniheist kültür ve inançların kuvvet derecesini gösterir.

İşte Baba İlyas, Mahmut Paşa ve Orman Baba menkıbelerini bu doğ­rultuda değerlendirmek gerekir. Bunların üçü de, İlyas ve İsa Peygam­berler, yahut Mani, Ebu Müslim ve Mukanna’ gibi faniler arasından göğe çekilmişler ve ebedi hayata kavuşmuşlardır. Günün birinde insanlığı kurtarmak için yeryüzüne ineceklerdir.” [Ahmet Yaşar Ocak, Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri, 256-259 ve 221]

 

 

 

 

Hz. İsa’nın Takipçilerinin Üstünlüğü Nedir?

Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda bakıldığında “Sana uyanları, kıyamet gününe kadar, inkar edenlerin üstünde kılacağım…” (3 Âli İmran/55) ifadesinin de anlam olarak son derece açık olduğu görülür. Yahudiler, Romalılar’la işbirliği yaparak Hz. İsa’yı öldürmek istemişler, ama Allah onu kurtarmış ve hem kendisini, hem kendisine uyanları kıyamet günü­ne kadar inanmayanların üstünde kılmıştır.

Şüphesiz ona uyanlara verilen bu üstünlük, inkar edenlerin üzerine maddi egemenlik tarzında bir üstünlük değil, iman ve izzet üstünlüğü­dür. Çünkü hayatında ona uyanların, düşmanın düşmana karşı maddi bir galibiyeti ve üstünlüğü tarzında, inkar edenler üzerinde maddi bir galibiyetleri söz konusu değildir. Zaten düşmanlarına karşı maddi bir üs­tünlük sağlamadan ömrünün sonunda kendisi vefat ettiği gibi, ona uyan­lar da ömürlerinin sonunda dünyadan göçmüşlerdir.

Bugün Hıristiyanların dünyada elde ettiği maddi üstünlüğe bakarak ona uyanların üstün olduğunu söylemek de doğru değildir. Çünkü bu­gün Hıristiyanların tevhidî anlamda Hz. İsa’ya uyduğunu ve kıyamet gü­nüne kadar bu üstünlüklerinin süreceğini söylemek mümkün olmadığı gibi, bunu, ikinci kez geleceğini ve kendisine uyanların böyle bir üstün­lük sağlayacağını savunanlar da kabul etmemektedir.

Bilindiği gibi dinin sekülerleştirilmesi ve Roma’ya boyun eğmesi karşılığında serbest dolaşım ve açık çağrı yapma konusunda Hz. İsa’ya uyanlar ile Roma İmparatorluğu arasında anlaşmaya varıncaya kadar Hıristiyanlar korkunç bir takibata uğramışlar, baskı ve saldırılardan ko­runmak için dağ başlarında ve tenha yerlerde manastırlar yaparak, yerin altında barınaklar açarak yaşamaya çalışmışlardır. Örneğin, Trabzon’daki Sürmela Manastırı, Mardin Bülbül Köyü’ndeki Habîs Manastın, İzmir’in Efes ve Selçuk’taki manastır ve yeraltı mağaraları, Ürgüp, Göreme ve Anadolu’nun batısından doğusuna kadar değişik yerlerindeki yeraltı sığmakları ve manastırlar, baskı ve zulümden kurtulmak için dağ başla­rında ve yer altında yapılanlardan örneklerdir. Nitekim Kur’an’da Burûc Suresinde anlatılan hendeklerde müminleri cezalandırma/Uhdud olayının, Hz. İsa’ya uyanlara Yahudilerin verdikleri ceza olduğu anlatılır.

[“Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inan­mış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlerin canı çıksın!” (85 Buruc/4-7)

Bu durumu M. İzzet Derveze şöyle özetler: “Başka bir rivayete göre Yahudilik dinine giren Himyer Kralı Zü Nuvas, Necran Hıristiyanlanndan dinlerini terkedip Yahudi olma­larını istemiş, bu insanlar kralın isteğini reddetmiş, sonra hendek kazılmış, içerisinde ateş yakılmış, Hıristiyanlıkta kalmak için ısrar eden ve sayıları bir rivayete göre 12. 000, bir baş­ka rivayete göre ikibine ulaşan kişi ateşe atılmıştır.

Bu olay, Hıristiyan Habeşliler’in (öfkelenip) Yemen’i işgal etmelerine ve oradaki Zü Nu­vas rejiminin ve Yahudiliğin ortadan kaldırılmasına neden olmuştur. Zü Nuvas ve bazı Ye­menlilerin Yahudi olmaları, Hıristiyanlara baskı ve işkence etmeleri bu rivayetin doğrulu­ğunu kabul etmeye yönelten sabit tarihi olaylardır. Bunu Fil Suresi tefsirinde belirtmiştik.” et-Tefsiru’l-Hadis, 1/275.]

 

Kendisine uyanlara verilen bu üstünlük, kalkışılan öldürme ve asma girişiminden kurtularak ömrünün sonuna kadar yaşarken, kendisine uyanlara verilen iman ve izzet üstünlüğüdür. Çünkü azınlık da olsa, ona uyanlar, Allah katında inkar edenlerden üstündür. Bu, “İzzet Allah’ın, Peygamberi’nin ve inananlarındır, ama ikiyüzlüler bu gerçeği bilmezler.” (63 Münafikun/8) ayetinin anlattığı bir üstünlüktür.

Onun için bu üstünlüğü, kıyametten önce iddia edilen ikinci gelişten sonra verilecek üstünlük ve galibiyetle açıklamak doğru değildir. Çün­“kıyamete kadar” ifadesi, “ikinci gelişinden itibaren kıyamete kadar” kaydı ile sınırlandırılmadıkça, Yüce Allah’ın Hz. İsa’ya bu şekilde hitap ettiği andan başlayıp kıyamete kadar sürmesini belirtmesi mümkün değildir. Çünkü kendisine uyanların böyle bir tarihten başlayıp şu anda ve kıya­mete kadar sürecek maddi bir üstünlüğünün olmadığını herkes görmek­te ve bilmektedir.

Kur’an’ın, tevhid inancından saptıklarını belirttiği geçmişteki ve gü­nümüzdeki sözde tabilerinin üstünlüğü de olamaz. Çünkü bunlar İsa’ya değil, Roma ile yapılan uzlaşma sonucunda sekülerleştirilmiş, teslis inancıyla bulandırılmış, öğretileri sulandırılmış ve tahrif edilmiş bir Hıristiyanlığa inanmaktadırlar. Dolayısıyla bunların Hz. İsa’ya vahyin istediği şekilde uymuş olmaları söz konusu olmadığı gibi, inanmayanlara karşı Allah’ın belirttiği üstünlükleri de söz konusu değildir.

Onun için kendisine uyanlara sağlanan bu üstünlük, düşmanın düşmana maddi üstünlüğü gibi değil, makam ve mevki, şan ve şeref, iman ve izzet üstünlüğü anlamında kıyamete kadar sürecek olan manevi bir üstünlüktür. Kıyametten sonra da ona uyanların inkar edenlerden üstün olacağı şüphesizdir.

 

 

 

Kitap Ehli’nden Herkesin Ölmeden Önce Ona İnanması

Kur’an, “Kitap Ehli’nden, ölmeden önce, ona inanmayacak yoktur ve kıyamet günü onlar hakkında şahit olur.” (4 Nisa/159) der. Geleneksel anlayışa göre “bihi” kelimesindeki “o” zamirinden maksat, Hz. İsa’dır ve “mevtihi” kelimesindeki “o” zamirinden maksat da, Kitap Ehli’nden herkestir. Buna göre Kitap Ehli’nden herkes can verirken ölmeden önce gözündakl perde kalkacağından (neden ve nasıl kalkacaksa?) gerçeği görüp anla­yacak (o ana kadar bilmediği ve kabul etmediği gerçeği nasıl bilecek ve kabul edecekse!) ve Hz. İsa’nın Allah’ın kulu ve Resulü bir peygambar olduğunu, oğlu veya ortağı olmadığını anlayıp kendisine doğru olarak iman edecektir. Ancak ölüm anında yapılan iman Allah tarafından geçer­li sayılmadığından ve sahibine yarar sağlamadığından (bkz. Enam/158; Mümin/84-85) bu iman onlara yarar sağlamayacaktır. Hz. İsa da kıyamet günü Kitap Ehli’nin gerçekleri gözardı ettiğini, tebliğ ettiği vahyi değişti­rip saptırdıklarını, kendisini ve annesini tanrılaştırdıklarmı söyleyecektir. Kısaca, “Allah, Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara Beni ve annemi Allah’tan başka iki tanrı olarak edinin, dedin? “Haşa, doğru olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem, şüphesiz sen onu bilirsin; sen, benim içimde olanı bilirsin; ama ben senin içinde olanı bilmem; şüphesiz görülmeyeni bilen ancak sensin.” demişti, “Ben onlara sadece Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin, diye bana emrettiğini söyledim. Aralarında bulunduğum müddetçe onlar hakkında şahittim, beni aralarından aldığında onları sen gözlüyordun. Sen her şeye şahitsin.” (5 Maide/116-117) ayetlerinde konuştuğu gibi aleyhlerindi tanıklık yapacaktır, denilir. [Bu görüşü seslendiren alimler için bakınız. Sami Baybal, Age. 98, Dipnot 26]

Oysa “Ölmeden önce Kitap Ehli’nden ona inanmayacak kimse yoktur ve kı­yamet günü onlar hakkında şahit olur.” (4 Nisa/159′) ayetinde her iki kelime­deki zamirden maksat, Hz. Muhammed olup söz konusu olan kişi de Hz. İsa değil, Hz. Muhammed’in kendisidir. Ayet, son peygamber olarak Kitap Ehlinden herkesin ölüm gelmeden önce Hz. Muhammed’e inanması gerektiğini haber kipiyle belirtir. Buna göre ayet, “Kitap Ehli’nden herkes ölmeden önce ona (Muhammed’e) mutlaka inanmalıdır.” anlamında olmaktadır. Haber kipinde olan ayetin istek kipinde emir anlamında olduğunun karinesi/delili de, Hz. Muhammed’e diğer insanlar inanmakla yükümlü olduğu gibi, Kitap Ehli’nin de ona inanmakla yükümlü olduğunu belir­ten ayetlerdir. Yani Kitap Ehli’nin Hz. Muhammed’e inanması gerektiğini söyleyen diğer ayetler, bu ayetin de aynı anlamı içerdiğini ve haber kipi olmakla beraber istek/emir kipi anlamında olduğunu belirtir.

Buna göre Kitap Ehli’nden herkes, ölmeden önce, Muhammed’e inan­malıdır ve kıyamet günü kendisi onların hakkında şahitlik yapacaktır.

Ayetin bağlamı, “Allah’ı ve peygamberlerini inkar eden, Allah’la peygam­berlerinin arasını ayırarak ‘Bir kısmına inanır bir kısmını inkar ederiz?’ deyip ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kafir olanlardır. Ka­firlere ağır bir azap hazırlamışızdır. Allah’a ve peygamberlerine inanıp, onlar­dan hiçbirini ayırmayanlara, işte onlara Allah ecirlerini verecektir. O, bağışlar ve merhamet eder. Kitap Ehli, senin kendilerine gökten bir kitap indirmeni is­terler. Musa’dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi ve “Bize Allah’ı apaçık göster” demişlerdi. Zulümlerinden ötürü onları yıldırım çarpmıştı. Belgeler kendilerine geldikten sonra da, buzağıyı tanrı edindiler, fakat bunları affettik ve Musa’ya apaçık bir hüccet verdik, söz verip tutmamalarına karşılık Tur dağını üzerlerine kaldırdık ve onlara: “Kapıdan secde ederek girin.” dedik, “Cumarte­si aşırı gitmeyin” dedik, onlardan sağlam bir söz aldık. Sözleşmelerini bozma­ları, Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri, “Kalplerimiz perdelidir.” demelerinden ötürü Allah, evet, inkarlarına karşılık onların kalplerini mühürledi, onun için bunların ancak pek azı inanır. Bu, bir de inkarlarından Meryem’e büyük bir iftirada bulunmalarından ve: “Meryem oğlu Isa Mesih’i, Allah’ın elçisini öldürdük.” demelerinden ötürüdür. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar, fakat onlara öyle göründü. Ayrılığa düştükleri şeyde kesinlikle şüphededirler, bu konudaki bilgileri ancak zanna uymaktan ibarettir, kesin olarak onu öldürmediler, bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah güçlü’dür, hakim’dir. Ölmeden önce Kitap Ehli’nden ona inanmayacak yoktur ve kıyamet günü onlar hakkında şahit olur. Yahudilerin haksızlıklarından, çoklarını Allah yolundan alıkoymalarından, yasak edilmişken faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden ötürü kendilerine helal kılınan temiz şeyleri onlara haram kıldık. Onlardan inkar edenlere, elem verici azap hazırladık. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve müminler sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar, namaz kılanlara, zekat verenlere, Allah’a ve ahiret günü­ne inananlara, elbette büyük ecir vereceğiz.” (4 Nisa/150-162) ayetler grubu olup peygamberler arasında ayırım yapmadan Muhammed’e inanan Kitap Ehli’nden ilimde derinleşmiş olanlar dışında, Kitap Ehli’nin pey­gamberler arasında ayırım yaparak Muhammed’e inanmadıklarını, zaten geçmişte sicillerinin çok kötü olduğunu ve bundan dolayı Allah tarafın­dan çok kez cezalandırıldıkları gibi Muhammed’e inanmadıklarından dolayı da cezalandırılacaklarını anlatan bağlamdır.

Ayetlerin bağlamına bakılırsa, “Ölmeden önce Kitap Ehli’nden ona inanmayacak yoktur ve kıyamet günü onların hakkında şahit olur.” ayetinin konusu, Hz. İsa ve Kitap Ehli’nin ölmeden önce İsa’ya inanması değil, Hz. Muhammed olup Kitap Ehli’nin ölüm gelmeden önce ona da inanması gerektiği konusu olduğu görülür.

Önce, Kitap Ehli’nin inanmak için Muhammed’den kendilerine gök­ten bir kitap indirmesini istedikleri, böylece işi yokuşa sürdükleri belirtilir. Burada bir parantez açılarak olumsuz tavırları ve bundan dolayı gör­dükleri cezalar anlatılır. Bunlar daha önce Allah’a inanmalarını isteyen Musa’dan daha büyük bir istek olarak Allah’ı kendilerine göstermesini is­tedikleri gibi Kur’an’a inanmalarını isteyen Muhammed’den de Kur’an’ın gökten indiğini kendilerine göstermesini istemektedirler.

Ardından ikinci bir parantez açılarak onların Meryem ve İsa konusunda ne kadar yanlış inandıkları ve kötü davrandıkları belirtilir. Sonra her iki parantez kapatılarak işi yokuşa sürmek için gökten kendilerine bir kitap indirmesini istedikleri Muhammed’e ölmeden önce mutlaka inanmaları gerektiği, nitekim onlardan bilgi sahibi olup gerçeği kavra­yanların diğer müminlerle beraber Kur’an’a ve ondan önce indirilenlere inandıkları belirtilir.

Özetlersek, ayetler grubunun ana konusu, Musa veya İsa olayı değil, Kitap Ehli’nin Muhammed’e mutlaka inanmaları gerektiği konusudur.

Bu bağlam içinde Musa ve İsa ile ilgili olayların anlatılması, inanmama konusunda Kitap Ehli’nin olumsuz tavırlarını göstermek içindir.

Kitap Ehli’nin bugün yüzde doksan dokuzunu oluşturan Hıristiyan­ların yanlış da olsa, ölmeden önce zaten Hz. İsa’ya inandığı gözönünde bulundurulursa, ayetin ona tekrar inanacaklarını söylemesinin ve kıya­met günü aleyhlerine şahit olacağını belirtmesinin tutarsızlığı karşısın­da, söz konusu ayette kastedilen kişinin Hz. İsa değil, Hz. Muhammed olduğu anlaşılır.

Kaldı ki geleneksel anlayışı savunanların söylediği şekilde ayete bir, anlam verilecekse, içindeki zamirlerin Hz. İsa yerine, Hz. Muhammed’e gitmemesi ve ölmeden Önce ona inanmaları gerektiği halde inanmadık­larından Hz. Muhammed’in onların aleyhine şahitlik yapması, şeklinde anlaşılmaması için hiçbir sebep yoktur. Ancak bağlamından anlaşıldığı gibi, ayetin, Kitap Ehli’nin Hz. Muhammed’e inanması gerektiğini belirt­tiği anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan, Kitap Ehli nden herkesin Ölmeden önce İsa’ya mutla­ka inanacağı söyleniyor. Oysa ayette söz konusu edilenler, Hıristiyanlar değil, hem Musa’ya hem Meryem’e hem İsa’ya karşı olumsuz tavır sergi­leyen Yahudilerdir. Onun için ayeti, Hıristiyanlardan herkesin ölmeden önce ona inanacağı, şeklinde anlamak doğru değildir.

Ayrıca, ayetteki “yekûnu aleyhim şehîden” ifadesi, Arap dilinde lehine veya aleyhine tanıklık anlamında kullanılabilir.“Boylece insanlar hakkında şahit olmanız ve Resul de hakkınızda şahit olması için sizi orta bir ümmet yap­tık. ” (2 Bakara/143) “…Daha önce ve Kur’an’da, Peygamberin hakkınızda şahit filması, sizin de insanlar hakkında şahit olmanız için size Müslüman adını veren O’dur…” (22 Hac/78) ayetlerindeki gibi olumlu veya nötr olarak kullanıl­dığı gibi, “…Kendi dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarına şahitlik ettikleri gün onlar büyük azaba uğrayacaklardır.” (24 Nur/24) ve “Sonunda oraya va­rınca, kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları hakkında onların aleyhinde şahit­lik ederler. Derilerine: “Aleyhimize niçin şahitlik ettiniz?” derler.”Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi önce yaratan O’dur ve O’na döndürülüyor­sunuz. ” cevabını verirler. Siz, gözleriniz, kulaklarınız ve derilerinizin aleyhi­nize şahitlik edeceğinden korkarak kötü iş işlemekten çekinmiyordunuz. Hayır; Allah’ın, yaptıklarınızın çoğunu bilmediğini sanıyordunuz.” (41 Fussilet/20-22) ayetlerinde olduğu gibi olumsuz anlamda da kullanılmış olabilir.

Konumuz olan “Kitap Ehli’nden, ölmeden önce, ona inanmayacak yok­tur ve kıyamet günü onlar hakkında şahit olur.” (4 Nisa/159) ayetinde de Peygamber’in mutlaka Kitap Ehli’nin aleyhine tanıklık yapacağı anla­mında değil, kendisine inananların lehine, inanmayanların aleyhine ta­nıklık yapacağı anlamındadır. Onun için geleneksel anlayış doğrultusun­da anlayarak mutlaka aleyhlerine tanıklık yapacağını söylemek doğru değildir.

Ayet, ister, ölmeden önce Kitap Ehli’nden herkesin Hz. İsa’ya ina­nacağı şeklinde -yanlış olmakla beraber- geleneksel anlayışla anlaşılmış olsun, ister Hz. Muhammed’e veya Kur’an’a mutlaka inanmaları gerekir, şeklinde anlaşılmış olsun, her iki durumda da Hz. İsa’nın halen hayat­ta olup gökte yaşadığı, kıyametten önce tekrar geleceği ve sözü edilen işleri yapacağı inancıyla hiçbir ilgisi yoktur. Onun için Hz. İsa ile ilgili Hıristiyanlık kültürünün bir yansıması olduğu anlaşılan söz konusu riva­yetlerde anlatıldığı şekilde Hz. İsa’nın kıyametten önce tekrar geleceğine ilişkin gösterilen deliller arasmda bu ayetin gösterilmesinin doğrulukla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Şüphesiz Hz. İsa, Allah tarafından kurtarıldıktan sonra eceli gelince^ ye kadar yaşamış, yaşadığı süre içinde peygamberlik görevini yerine ge­tirmiştir. Onun için geleceğini söyleyen rivayetlerdeki Hz. İsa’nın işlevini tamamlamadan dünyadan göçtüğü ve bu kaybının telafisi için Allah’ın onu ikinci kez dünyaya getireceği söylemi mitolojik bir varsayımdan öte­ye geçmez. Çünkü Hz. İsa ölünceye kadar sağlığında İncil’in vahyinin tamamlanıp onu insanlara tebliğ etmiş olması gerekir. Zira İncil’in vahyi ve tebliği tamamlanmadan, yani risalet insanlara ulaştırılmadan öldürül­mekten kurtarıldıktan hemen sonra İsa’nın ölmüş/kaybolmuş olması ve peygamberlik görevinin yarıda kalması düşünülemez. Zira vahiy ve pey­gamber göndermekten amaç olan “insanların Allah’a karşı bir hüccetlerinin olmaması” (4 Nisa/165) hedefi gerçekleşmemiş olur.

Nitekim “Yuhanna İncili ile öteki üç İncil arasındaki önemli bir ayrı­lık da, İsa’nın peygamberlik süresinin ne kadar olduğu meselesidir. Markos, Matta ve Luka bu süreyi bir yıl olarak kabul etmektedir. Yuhanna’ya göre ise iki yıldan fazla tutar.'[Maurice Bucaille, Müsbet İlim Yönünden Tevrat, İndiler ve Kur’an, 124] tespiti de Hz. İsa’nm söz konusu olaylar­dan sonra da eceli gelinceye kadar yaşadığını ve görevini tamamladığını gösterir. Çünkü bir veya iki yıl içinde Hz. İsa’nın tüm İncil’i aldığı ve in­sanlara tebliğ ettiği belirtilmemiştir.

Şüphesiz Allah indireceği vahyin tümünü indirerek nurunu tamam­lamaya, vahyi tebliğ etme görevini yerine getirmek üzere peygamberle­rini korumaya da kadirdir.” Allah ‘in nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler, Kafirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlar.” (9 Tevbe/32, 61 Saf/8) ayetinin dediği gibi, Allah indireceği vahyin tamamını indirir ve elçile­ri de onu insanlara teliğ ederler. Çünkü risalet getiren peygamberlerin risaletin tamamım insanlara tebliğ etmeleri gerekir ki Allah’ın insanlar üzerindeki hücceti gerçekleşmiş ve nuru, yani vahyi/dini tamamlanmış olsun.

İsrailoğulları tarihinde Zekeriyya ve Yahya gibi peygamberlerin öl­dürüldüğü bilinmektedir. Ancak öldürülen bu peygamberler risalet/ayrı birer kitap getiren peygamberler değil, önceki/mevcut risaleti sürdüren ve aynı zamanda İsrailoğulları’nın kralı/yöneticisi olan peygamberlerdir. Onların öldürülmesiyle risalette bir kesilme yahut eksilme söz konusu değildir. Ama Hz. İsa yeni bir risalet/İncil getirdiğinden, risaletin/vahyin tümü indirilmeden ve tümünü insanlara tebliğ etmeden göçüp gitmesi vahiy ve peygamber göndermenin mantığı ve amacıyla bağdaşmaz.

“Böylece sizi insanlar hakkında şahit olmanız için vasat/tam ortada bulu­nan bir ümmet kıldık. Peygamber de sizin hakkınızda şahittir.” (2 Bakara/143) ayetinde Hz. Muhammed’in ve ona inanan insanların ancak muhatap oldukları kişiler hakkında şahitlik yapacağı gibi, Hz. İsa’nın da kıyamet günü Kitap Ehli’nden ancak çağdaşı olup kendisine inanan kişiler hak­kında şahitlik yapacağı tezi yanında, gerek Hz. Muhammed’in ve Hz. İsa’nın, gerekse müminlerin insanlar hakkındaki şahitliğinin “insanların peygamberlere inanmadığını söylemek ve onlardan sonra dini bozdukla­rına tanıklık yapmak” şeklinde olacağı da kabul edilmektedir.

 

 

 

Kıyamet İçin Bilgi Olması

Kur’an, “O, kıyamet için bir bilgidir, o saatin geleceğinden şüphe etmeyin, Bana uyun, bu doğru yoldur.” (43 Zuhruf/61) der.

Ayetin “O, kıyamet için bir bilgidir.” kısmındaki “o” zamirinin gele­neksel anlayışta iddia edildiği gibi Hz. İsa yerine, Kur’an-ı Kerim’e gön­derilmesi gerekir. Çünkü ayetin Hz. İsa’dan söz eden ayetler arasında yer alması dışında, ondan söz ettiğini ve içerdiği “o” zamirinin Hz. İsa’yı gösterdiğini belirten hiçbir karine/delil yoktur. Aksine, ayetteki zamir Kur’an’ı Kerim’i göstermektedir. Çünkü “O, kıyamet için bir bilgidir, o saatin geleceğinden şüphe etmeyin, hana uyun, bu doğru yoldur.” sözlerini
söyleyen kişi, Hz. Muhammed’dir ve kendisine uyulmasını istemekte, Kur’an’ın gösterdiği yolun doğru yol olduğunu söylemektedir.

Onun için ayette Hz. İsa’nın-kıyametten önce iddia edilen ikinci gelişiyle ilgili birr bilginin bulunması bir yanar Hz. İsa’dan söz ettiğini bile gösteren en ufak bir belirti bulunmamaktadır. Bununla beraber onun mucizevi bir şekilde babasız yaratılışı, bebek yaşta konuşup tevhidi vur­gulaması, annesini tezkiye etmesi ve peygamber olacağını belirtmesi, hastaları iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi, kuş maketleri yaparak onlara can vermesi, Yüce Allah’ın onu düşmanın elinden kurtarması gibi mu­cizelerine bakarak kıyametin kopmasının veya ölümden sonra dirilişin bir delili olduğu yorumları yapılır. [Mehmet Ünal, Tefsir Kaynaklarına Göre Hz. İsa’nın Ölümü, Ref’i ve Nüzulü M«-.«-leşi, İslamiyat, III, 143, sayı 4,2000]

 

Oysa bütün peygamberler kıyametin kopacağını söylemek, ahireti bildirmek ve insanları uyarmak açısından hepsi aynı şekilde ahiret hakkında bilgi verdiklerinden, Hz. İsa için söy­lenen “bilgi olma” Özelliği, onunla sınırlı olmayıp bütün peygamberlerin de özelliğidir.

Diğer yandan, ayette kıyamet için bilgi olduğu söylenen şey, somut bir varlık/kişi değil, soyut olan bilgi olması gerekir. Çünkü dil bakımın­dan “kişi bilgidir”, “adam akıldır”, “ağaç ruhtur” gibi maddi şeyin soyut şey olduğunu söylemek dilin fesahati açısından doğru değildir. Onun için bu niteleme ancak Kur’an gibi kendisi bilgi olan bir şey için yapılabilir. Bu sebepten ayetteki zamirin ancak Kur’an’a gitmesi durumunda anlatım doğru olabilir.

Sonuç olarak, ayetteki zamir, Hz. İsa’yı değil, Kur’an’ı gösterdiğin­den, ayetin Hz. İsa ile ve kıyametten önce ikinci kez gelmesi iddiasıyla hiçbir ilgisi yoktur. [Kur’an Mesajı, 1006, Çev: Cahit Koytak-Ahmet Ertürk, İşaret Yay., İstanbul, 1997]

 

Konu ile ilgili diğer ayetler gibi bu ayetin de söz konusu iddia doğ­rultusunda anlaşılması için ne yazık ki İsrailiyat bilgileri, rivayetler/ha­disler formuna sokularak arkaplan hazırlanmış ve zihinler o doğrultu­da yönlendirilmiştir. Hz. Muhammed’in son peygamber, risaletinin ve ümmetinin de kıyamete kadar kalıcı olduğu gerçeği gözardı edilerek Mehdi-Deccal-Mesih üçlüsünün cenk edeceği bir arena hazırlanmış ve kahramanları oluşturulmuştur. Haça germe, diriliş, göğe yükselme ve yeryüzüne geri gelme olaylarında olduğu gibi, bu arkaplanda da daha önceki bozulmuş dinlerin ve inançların, toplumların yaşadığı travmatik olayların rol oynadığında şüphe yoktur.

[Bu inançlara arkaplan oluşturacak inanç ve kültürlerin örneğin Budizm, Hindu­izm, Şamanizm, Maniheizm, Masdekizm, Eski Mısır ve Ön Asya dinlerinde bulunduğunu görmek için Ahmet Yaşar Ocak’ın Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri kita­bına, özellikle hastaları iyileştirmek, gaybten ve gelecekten haber vermek, Tanrt’nın insan şeklinde görünmesi, tabiat kuvvetlerine hakim olmak, ateşe hükmetmek, kemiklerden diriltmek, tenasüh/reenkarnasyon, hulul/enkarnasyon, havada uçmak, Ölmeden önce göğe çekilmek, suyu kana çevirmek, halka felaket musallat etmek, az yiyecekle çok kişiyi doyurmak, körleri görür yapmak, ölü insan veya hayvanı diriltmek, yerden veya taştan su fışkırtmak, ırmak veya deniz üstünde yürümek konularına bakınız.]

 

Bu sahnenin oluşturulmasında gerek Kitap Ehli’nin yaşadıkları acı olaylar ve hezimetler, gerekse, müslümanlarm daha hicri birinci asırda içine düştükleri fitneler, savaşlar ve kaoslar başrolü oynamış ve üç din mensuplarının ortak kurtarıcı imajı ve kültürü bu üçlüde sembolleştirilerek seslendirilmiştir. Bunun için Kitap Ehli’nin dinsel kültürü kullanıldığı gibi Müslümanların hadis literatürü de kullanılmış ve motifler tamamlanmıştır. Benzer sosyal şartları yaşayan Hıristiyanlardan Mesih figürü Arap diline ve İslam kültürüne transfer edilerek Mehdi’ye dönüştürülmüş ve İslami bir kimlik giydirilmiştir. [Mehmed Ali Durmuş, Haberlerin Ağında Mehdi, 85, Anlam Yayınları, Ankara 2003]

 

Her şeyden Önce İsa, Allah’ın nebisi, yani kitap getiren elçisidir ve doğar doğmaz nebiliği ilan edilmiştir. Son nebi olan Hz. Muhammed’den sonra İsa’nın peygamber olarak değil, vatandaş olarak geleceğini söyle­mek, nebilik unvanını geri almak ve nebi olduğunu belirten ayetleri inkar etmek olur. Böyle bir itirazın önüne geçmek için İsa’nın nebi olarak değil, Hz. Muhammed’in şeriatı ile hükmeden adil bir kişi olarak geleceğini söylemek ise, dayanaktan yoksundur. Çünkü böyle bir bilgi ancak vahyin bildirmesiyle bilinebilir. Vahiy ise bu konuda bir şey söylemiş değildir.

İddia edildiği gibi tekrar gelecek olan İsa, Kur’an’ı tasdik edecekse, kendisinin peygamber olduğunu bildiren ayetleri de tasdik edecek de­mektir. O zaman da Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunu belir­ten (33 Ahzab/40) ayetiyle çelişecektir. Çünkü hem kendisinin hem Hz. Muhammed’in aynı anda peygamber olduğunu görecektir.

 

 

 

 

RİVAYETLERDE/HADİSLERDE Hz. İSA

Dönüşü Anlatan Rivayetlerde/Hadislerde Hz. İsa

Kur’an’da Hz. İsa’nın öldükten sonra tekrar dünyaya geleceğine iliş­kin hiçbir bilgi ve delil yoktur. Bu inanç yahut anlayış, hadis olarak kitap­lara geçen ve tamamen öncesi din ve kültürlerin yansıması yahut uzantısı olan rivayetlere dayandırılmaca, Kur’an’dan bazı ayetler de o doğrultuda yorumlanarak rivayetlerdeki anlatıma payanda yapılmaktadır. Mesih’in dönüşünü anlatan rivayetler aynı zamanda Deccal figürü ile içiçe anlatılmaktadır. Hz. İsa’nın kıyametten önce dönüşünü ve yapa­cağı işleri anlatan rivayetlerden bazıları şöyledir:

“Nefsim elinde olana yemin ederim ki, sizin aranıza Meryem oğlunun hakem olarak inmesi yaklaşmıştır. Haçı kıracak, domuzu öldürecek, savaşı da kal­dıracaktır. Mal çoğalacak, hatta öyle bollaşacaktır ki hiçbir kimse malı kabul et­meyecek, neticede bir tek secde dünya ve içindekilerden daha hayırlı olacaktır. [Buhari, Ehadisu’l-enbiya 49; Müslim, İman, 242; Tirmizi, Fiten, 54; İbni Hanbel, 2/240.]

“Meryem oğlu İsa, Revha’ya hac ve umre için gidecektir. [Müslim, hac, 216; İbni Hanbel, 2/240.]

“Meryem oğlu İsa, âdil imam ve hakem olarak yeryüzüne inecektir. Büyük topluluklar halinde hac veya umre yaparak yola düşecek, benim kabrime gelecek, bana selam verecek, ben de selamına karşılık vereceğim.” [Buhari, ehadisu’l-enbiya, 49; Müslim, iman, 244.]

“Meryem oğlu size imam olarak indiğinde haliniz nice olacaktır!” [Buhari, ehadisu’l-enbiya, 49; Müslim, 244.]

“Deccal bunları yaparken Allah, Meryem oğlu İsa’yı gönderecektir. İsa, boyalı iki elbise içerisinde ellerini iki meleğin kanatları üzerine koymuş olaram Şam’ın doğusunda, Beyaz Minare denilen yere inecek, başını eğdiği vakit su damlayacak, kaldırdığında gümüşten inci taneleri gibi su damlaları dökülecektim Nefesinin kokusunu duyan her kafir derhal ölecektir. Nefesi gözünün gördüğü yere kadar yayılır. Isa, derhal Deccal’ı arayacak ve onu “Lüd Kapısı’nda yakalayıp öldürecektir. ” [Müslim, fi ten, 110; İbni Hanbel ve diğer sünen sahipleri de rivayet etmiştir.]

“Meryem oğlu İsa sabah namazı esnasında inecektir. Müminlerin emiri, İsa’ya ‘Öne geç, namazı kıldır’ diyecek, o da ‘Bu ümmet birbirine emir olur’ diyecektir. Bunun üzerine emir de öne geçip namazı kıldıracaktır.” [İbni Hanbel, 4/217.]

“Müslümanların çoğu Beyti Makdis’te olup imamları da salih bir zat ola­caktır. İmamları sabah namazını kıldırmak için Öne geçtiği sırada Meryem oğlu İsa inecek, imam, İsa’nın halka namaz kıldırması için geriye çekilecek, İsa da elini onun sırtına koyarak “Sen geç, namazı kıldır, namazın kaameti senin için yapıl­mıştır.” diyecek, bunun üzerine imam onlara namaz kıldıracaktır.”[İbni Mace, fiten, 33.]

“Peygamberler birbirlerinin babaları bir, anneleri farklı kardeşlerdir. Ben, İsa b. Meryem’e insanların en yakınıyım. Benimle İsa arasında bir peygamber yoktur. O gerçekten inecektir. Onu gördüğünüz zaman tanıyın. O orta boylu, beyaza çalar kırmızı renktedir. Sarıya boyalı iki elbise içindedir. Yağmur yağma­
sa da saçından su damlayacaktır. insanlarla İslam için savaşacaktır. Haçı kırar,
domuzu öldürür, cizyeyi kaldırır. Onun zamanında Allah milletlerin hepsini he­lak eder, sadece İslam kalır. Mesih, Deccal’ı yok eder, o da yeryüzünde kırk sene kalır, sonra ölür, Müslümanlar namazını kılarlar. “ı
[Buhari, enbiya, 48; fedail, 143,144,145; Ebu Davud, melahim, 14; İbni Hanbel, 2/406]

“Şayet ömrüm uzun olursa, İsa b. Meryem’e yetişeceğimi ümit ederim. Eğer erken ölür de ona yetişemezsem, sizden ona yetişeniniz olursa, benden ona selam söylesin.” [İbni Hanbel, 2/298-299; Hakim, Müstedrek, 4/545]

“Ümmetimin arasında Deccal çıkacak ve kırk kalacaktır, (kırk gün mü, dedi, kırk ay mı, yoksa kırk yıl mı bilemiyorum.) Derken Allah, Meryem oğlu İsa’yı gönderecektir. O, Urve b. Mesud gibidir. Deccal’ı arayıp yok edecektir. Sonra insanlar arasında yedi sene duracak, iki kişi arasında düşmanlık olmayacaktır. Sonra Allah, Şam tarafından soğuk bir rüzgar gönderecek ve yeryüzünde kal­binde zerre kadar hayır yahut iman bulunan hiçbir kimse kalmayacak, hepsinin ruhunu kabzedecektir. “[Müslim, fiten ve eşratu’s-saati, 116. Bunlar ve başka rivayetler, bta rivayetlerin bulun­duğu kaynaklar ve bazı değerlendirmeler için bakınız: Sami Baybal, Age. 208-221.]

 

Bunlar ve benzerleri rivayetler, ileride göreceğimiz gibi, analiz edil­diğinde tamamen başka din ve kültürlerin, o günkü sosyal yapının yan­sıması ve uzantısı olduğu görülür. “Haberlerin Ağında Mehdi” kitabının yazarı bununla ilgili olarak şöyle der:

“Görüldüğü gibi İsa’nın öldükten sonra dirilip göğe çıktığı, tamamen Hıristiyanlığa ait bir inanış olduğu gibi, Mesih olarak bir gün yeniden yeryüzüne döneceği beklentisi de tamamen bir Hıristiyan akidesidir. İl­ginç veya tuhaf olan, böyle bir inanışın İslam kültürüne de girmiş olma­sıdır. Buna dayanarak hadis kitaplarında İsa’nın nüzulü, kıyamet alamet­lerinden biri sayılmıştır.

İsa, kuşkusuz en doğru biçimde Kur’an’da anlatılmaktadır. Kur’an’da İsa iki yerde sadece ‘Mesih’, beş yerde ‘Meryem oğlu Mesih’ ve üç yerde de ‘Meryem oğlu İsa Mesih’ olmak üzere toplam on yerde ‘Mesih’ olarak anılmaktadır. Batılı bir bilim adamı bu ayetlerdeki ‘Mesih’ sözcüğünün ne anlama geldiğinin müphem olduğunu ileri sürmektedir. Oysa, müp­hem olmayan, açık ve kesin olan bir şey var, o da şudur: Kur’an’daki kul­lanımlarından hiçbirinde ‘Mesih’ kelimesi, Yahudilerin bekledikleri ‘Me­sih’ ya da, Hıristiyanların dönüp geleceğine/ric’at edeceğine inandıkları bir ‘Mesih’ anlamını içermezTBöyle bir çağrışıma dahi elverişli değildir. Kaldı ki, Kur’an-ı Kerim’de bir ‘kurtarıcı Mesih’ vaad edildiği kesinlikle yoktur. Kur’an oldukça açık, net, anlaşılır, gizlisi, şifresi olmayan mesaj­lar içermektedir. Kur’an’m ‘Kitabun mübin’ (apaçık kitap) sıfatıyla şifreli bir biçimde bir Mesih geleceğini vaad etmesi zaten çelişirdi.

Hadislerde geçen ‘Mesih’ kavramı ise, Kur’an’a dayanmamaktadır. Bu kavram Kur’an’dan alınmış olamayacağına göre, Yahudi veya Hıristiyan­ların Mesih telakkilerinden etkilenmişliğin ürünüdür. İsa’nın ‘Baba’nın katına çıkıp sağ yanına oturduğu şeklindeki Hıristiyan dogması, Müslü­man kültüründe “İsa göğe yükselmiştir ve ahir zamanda yeniden inecek­tir.’ inancına dönüşmüştür. Müslümanlar arasındaki ‘Mehdi’ inancı nasıl ki “Mesih ve onunla ilgili fikirlerin yansımasından ibaret görülmekte ise, İsa’nın nüzulü inancı da Mesih ve İsa’nın ric’atı/dönüşü inanışlarının bir devamı, İslam kültürüne yansımasından ibarettir. Kısacası, İslam’daki bir Mesih înancından bahsetmek mümkün değildir. [Mehmed Ali Durmuş, Haberlerin Ağında Mehdi, 104-105.]

Yahudilerin ve Hıristiyanların inandığı ve beklediği gibi Müslü­manlar arasında da Hz. İsa’nın ikinci kez dünyaya geleceğini ve Kitap Ehli’nin beklentileri gibi işler yapacağını düşünen ve inanan çoğunluk bir kesim, bu konuda rivayet edilen birtakım hadislere dayanmakta ve Kur’an’da ondan söz eden kimi ayetleri de bu rivayetler doğrultusun­da yorumlayarak delil göstermektedir. Rivayetlere ve geleneksel kültüre dört elle sarılan gelenekçiler bunu hararetle savunmakta ve söz konusu nasları düşünce ve anlayışlarına destek yaparak Mesih’in dönüşü konu­sunda Kitap Ehli ile aynı çizgide buluşmaktadırlar.

Ancak bu inanç ve kültürün başta Kitap Ehli olmak üzere Orta Doğu kültür havzasından İslam kültür ve düşüncesine girdiğini, ayetlerin de bu kültür ve anlayışların yönlendirmesi altında yorumlanarak anlamları­nın dışına çıkarıldığını görmemek mümkün değildir.

Bunu ortaya koymak için İsa’nın geleceğini savunanların dayandık­ları rivayetlerle ilgili değerlendirmeleri de vereceğiz ve bu inanan Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunu belirten “Muhammed içiniz­den herhangi bir adamın babası değil, Allah’ın elçisi ve peygamberlerin so­nuncusudur. Allah her şeyi bilendir.” (33 Ahzab/40) kesin ayetine ve Hz. Peygamber’in “İsrailoğulları’nı peygamberler yönetiyordu, her peygamber öldüğünde yerine yeni bir peygamber gelirdi, ama kesin olarak benden sonra peygamber yoktur… “[Buhari, ehadisu’l-enbiya, 50, Müslim, imara, 44] gibi hadislerine aykırılığını anlatmaya çalışacağız.

Hz. İsa’nın ikinci kez gelişini iddia edenlerin iddia ettikleri gibi gerçekten Hz. Peygamber hadislerinde Mehdi-Deccal-Mesih üçlüsünün kı­yametten önce ortaya çıkacağını ve tasvir edilen sahnelerin yaşanacağını belirtmiş midir? Eleştirici/muhakkik alimler gerek Mehdi’nin gerekse Deccal’in mitolojik bir şahsiyet olduğunu, Hz. İsa’nın ikinci gelişiyle ilgili rivayetlerinde uydurma, zayıf ve âhâd olup kesin bir inanca te­mel olamayacağını belirterek İslam’da böyle bir inancın olmadığını söylemişlerdir. Kur’an’ın ve sahih hadislerin, Allah’ın sosyal yasalarının ve tarihsel gerçeklerin ışığında baktığımızda böyle bir şeyin olacağını söyle­mek mümkün değildir. Bunu görmek için Hz. İsa’nın ikinci kez gelişine delil gösterilen hadislerle ilgili kaynak, senet ve metin tenkidi yönünden yapılan değerlendirmeleri özetleyerek vereceğiz.

 

 

 

 

İsa/Mesih’in Geleceğini Belirten Rivayetlerin Değerlendirilmesi

Müslümanlar arasında yaygın olan Mehdi ve Mesih inancıyla ilgili kabuller, hadis rivayetlerine dayanmaktadır. Bu rivayetlerle Kur’an’daki, bazı lafız ve kelimelere de farklı anlamlar yüklemeye çalışılmaktadır. Üs­telik bu rivayetlerin gayb alanıyla ilgili olmasına rağmen subut bakımın­dan zannilik taşıması da Kur’anî esaslarla bağdaşmamaktadır.

 

Hayri Kırbaşoğlu’nun bu rivayetlerle ilgili değerlendirmesi ise şöy­ledir:

“İlahi bir yardım ve bu yardım aracılığıyla gerçekleşecek ilahi kur­tarıcıyı beklemek, İslam dünyasında Emeviler döneminde başlayan ge­nel toplumsal huzursuzluklardan itibaren günümüze kadar etkili olmuş, canlılığını korumuştur. İslam dünyasında beklenen bu kurtarıcının adı Mehdidir. Ancak Mehdi kadar ön plana çıkmayan bir başka kurtarı­cı daha vardır ki o da Mesih yani Hz. İsa’dır. Hz. İsa’nın ölmediğine, öldürülmediğine, bilakis Allah tarafından göğe yükseltildiğine inanan müslümanlar, onun, Mehdi’nin zuhurunun akabinde Şam’daki Ümeyye Camii’nin doğusundaki beyaz minareye ineceğine ve Deccal’i öldürece­ğine, sonra Mehdi’nin arkasında namaz kılacağına, Muhammedi şeriata tabi olacağına, inişinden kırk gün sonra vefat edeceğine, cenaze nama­zının Müslümanlar tarafından kılınacağına ve Hz. Peygamber’in kabri­nin yanma defnedileceğine de inanırlar. Kitleleri yüzyıllarca etkisi altına almış olan bu inanç, gerek geçmişte, gerek son birkaç yüzyılda tartışma konusu yapılmış ve bazı kimselerce reddedilmişse de, bu eleştirel yakla­şım hiçbir zaman toplumlara egemen olmamıştır.” (Prof. İbrahim Sarmış-Selçuk İlahiyat, Hz. İsa ve Mesih İnancı, s.102-145, Ekin Yay.)

posted in MEHDİ-MESİH | 8 Comments