-
7th Aralık 2008

Dürzilik

posted in MEZHEPLER-ANLAYIŞLAR |

DÜRZÎLİK

Fatımî halifelerinden Hâkim-Biemrillâh döneminde (996-1021) Vezir Hamza b. Ali tarafından kurulan aşırı bir fırka.

Fâtımîler’in altıncı halifesi Hâkim -Bi-emrillâh’ın yönetimi ele alışından bir sü­re sonra. İsmâiliyye’nin mezhep hiyerar­şisi üzerinde ilâhî bir şahsiyet olma yolundaki gayretlerini önemli bir fırsat ola­rak değerlendirmek isteyen bazı İsmâi-lîler, onun düşünce ve tasavvurlarını des­tekleyerek teşkilâtlanmaya başladılar. 1 Muharrem 408 tarihinde Hanlığını açıklayan Hâkim yeni bir dev­rin başladığını, kurulan yeni dinin imam­lığına da İran asıllı Hamza b. Ali’yi getir­diğini ilân etti. Esasen hareketin kuru­cusu olan Hamza b. Ali, yardımcılarını da (hudûd) belirleyerek yeni dönemde İs-İâmî mânada ibadete ihtiyaç kalmadığı­nı, insanların gerçek ilâhî bilgileri ken­dilerinden öğrenmeleri gerektiğini ileri sürdü. Hamza’nın. bütün dinî gerçekleri en geniş anlamıyla Kapsayan müstakil bir sistem olduğunu savunduğu bu ha­reket nadiren Hâkimiyye diye anilırsa da en yaygın olan adı Dürziyye’dir. Fır­ka, önceleri Hamza’nın yakını ve dâîsi İken daha sonra mürted sayılan Anuş Te-gin (Neştekîn) ed-Derezî’nin yoğun pro­pagandalarından dolayı bu adı almıştır.

Bâtınî karakterli olan, bünyesinden çıktığı İsmâilî çevrenin inançlarını red­deden ve kendilerini tevhid ehli diye ad­landıran Dürziler, asırlar boyu hemen herkes için bir muamma olma özelliğini korumuştur. Kavalalı Mehmed Ali Pa-şa’nın oğlu İbrahim Paşa. Suriye seferi esnasında (1831-1838) VâdHteym’de (bu­günkü Şûf) Dürzîler’i mağlûp edince Mı­sır askerleri mâbedlerine girerek çok sayıda kitaplarına el koydular. Hepsi de Arapça otan bu yazma eserler, daha son­ra dünyanın çeşitli kütüphanelerine in­tikal etmiş ve diğer dillere çevrilmiş ol­duğu için fırka hakkında bilgi edinmek nisbeten kolaylaşmıştır. Özellikle Cebe-lidürz’de 1935 Dürzî ihtilâlinden sonra mezheple ilgili eserler açıkça basılıp ya­yımlanmaya başlamıştır. Bütün bunlara rağmen bâtınî karakteri ve gizliliği pren­sip edinmesinden dolayı Dürzîliğin ger­çek yüzünü tesbit etmek günümüzde de birtakım güçlükler arzetmektedir.

A- Esasları. Dürzîlik konusunda eser yazan müellifler, mezhebin iman ve amel­le ilgili esaslarını genel olarak dört ana bölüme ayırırlar,

a- Hâkim – Biemrillâh’ın ilâh olduğuna inanmak,

b- Eşyanın İlk il­leti, yaratılışın aslı olan “emr”i yani Ham­za b. Ali’yi bilmek,

c- Hamza”nın yardım­cıları olan hudûd veya vezirleri tanımak,

d- Yedi esası (hisâl veya vesâyâ) bilmek ve gereğini yerine getirmek.

Hâkim-Biemrillah, Ulûhiyyet ve Yaratı­lış. Dürzîler’in ilâh olduğuna inandıktan Hâkim-Biemrillâh. Fatımî halifelerinden Azız-Billâhın oğlu olup 375 (985) yılında doğdu, sekiz yaşında veliaht tayin edil­di, on bir yaşında İken devlet adamların­dan Ebü’l-Fütûh Bercevân, Hasan b. Am-mâr ve Muhammed b. Numân b. Hay-yûn’dan kurulu üç kişilik bir heyetin ve­sayetinde halife oldu. On beş yaşına ge­lip vesayetten çıktıktan sonra ilk iki vasisinden ağır bir şekilde İntikam alan Hâ­kim sert tabiatlı, merhametsiz, insanla­rı katletmekten zevk duyan bir kimse olarak tanınır. Giydiği yünlü elbiseyi ye­di yıl süreyle sırtından çıkarmayan ve eşek üzerinde Kahire sokaklarında do­laşmayı âdet edinen Hâkim hisbe göre­vini bizzat kendisi yürütürdü. İlâhlığını ilân etmeden Önce geceleri sık sık Mu-kattam dağına çıkar, yanında bulunan hizmetçilerinin edep yerlerini açtırıp do­kunur ve daha başka anormal davra­nışlarda bulunurdu. Hâkim’in çelişkilerle dolu ha­yatındaki Önemli teşebbüslerinden biri Dârülhikme adını verdiği bir akademi kurmasıdır. Faaliyetlerini daha çok fel­sefe ve mezhep konularında yoğunlaş­tıran bu kuruluş İsmâiliyye’nin mihveri sayılmış, bu münasebetle Kahire’de top­lanan çok sayıda dâî, Hâkim’in gönlün­de bulunan ulûhiyyet iddiasını sistemli çalışmalarla tahrik etmiştir. Hâkim’in davranışlanndaki tutarsızlıklar, mensup­ları tarafından uiûhiyyetinin belirtileri olarak yorumlanmıştır. Çünkü onlara gö­re bu fiillerin bir zahiri, bir de bâtını var­dır. Normal insanların bildiği sadece za­hirdir, bâtın ise ancak fırka mensuplarınca bilinebilir. Hamza b. Ali de Hâkim’in şiddet hareketlerini, tutarsızlık ve taş­kınlıklarını büyük bir ustalıkla te’vil ede­rek onun ilâhlığının delilleri olarak gös­termeye çalışmıştır.

Hâkim – Biemrillah, Mukattam dağına çıkma âdetini ilâhlığını İlân ettikten son­ra da devam ettirmiş, fakat 411 yılı Şev­val ayının 27. gecesi dağa gittikten sonra bir daha geri dön­memiş, sadece üzerinde hançer izleri görülen düğmeleri kapalı elbiseleri bu-lunabilmiştir. Tarihçilerin çoğu onu, çıl­gın hareketlerinden rahatsızlık duyan kız kardeşi Sittülmülk’ün öldürttüğünü kaydeder. Hâkim’in kayboluşu, aşın Şiî fırkalarında görülen ve tatmin olmamış psikolojik arzuların tepkilerini simgele­yen gaybet ve rec’at telakkilerine uy­gun olarak Dürziler tarafından onun öl­mediği, semaya yükselip gaybete girdiği, zamanı gelince geri dönüp insanlara gerçekleri anlatacağı şeklinde yorumlan­mıştır.

İhvân-ı Safa vasıtasıyla Yeni Eflâtun-cu düşüncelerden etkilenen Dürzilere göre bütün varlığın kaynağı Allah’tır. Her şeyin var oluş sebebi ve asıl illet O’dur. Allah birdir, ezelîdir ve büyük bir cevher­dir. Hikmet kudret ve adalet gibi sıfat­lan olmaksızın hakîm, azîz ve âdildir. O’nun hakkında “nerede, nasıl, ne za­man” gibi sorular söz konusu değildir. 0 idrak ve anlayışın ötesinde olup düşün­ceyi aşar, herhangi bir isim veya sıfatın şümulüne girmez, kelimelerle açıklana­maz. Benzersiz, ortaksız, kadîm ve ebe­dîdir; zaman ve mekânla sınırlanmış de­ğildir. Bütün eşyayı kendi nurundan ya­ratmıştır ve hepsi O’na dönecektir. Bu kadar yüceliklere sahip bulunan Allah, insan idrakinin ifade vasıtası olan kelime­ler aracılığıyla beşeriyete hitap etmesi mümkün olmadığından, muhtelif zuhur ve tecellilerle insanlara yaklaşmıştır. Bu tecellilerin ilki “el-aliyyü’l-a’lâ” şeklinde vuku bulmuştur. Bu zuhuru bazı perde­lenme dönemleriyle birlikte yetmiş dev­re takip etmiştir. Binlerce yıl devam eden bu devreler toplam olarak 343 mil­yon yıla ulaşır. Bu devreler sonunda Al­lah “el-ber” şeklinde tecelli etmiş, ardın­dan kısa aralıklarla Fatımî halifelerin­den sırasıyla Kâim-Biemrillâh, Mansûr, Muiz-Lidînillâh ve Azîz-Billâh’ta zuhur etmiştir. Allah’ın en son ve en mükem­mel tecellisi altıncı halife Hâkim-Blem-rillâh’ta görülmüştür. Bu bakımdan Hâ­kim’in birbirinden kesinlikle ayrılmayan ilâhî ve beşerî yönleri vardır.

Allah’ın herhangi bir cisme girdiğini (hulul) kabul eden Dürziler, O’nun bir örtü (hicab) ve beşerî (nâsûtî) suret edin­diğini, yazıdaki mâna gibi insanlara kar­şı perdelendiğini ileri sürerler. Hamza b. Ali Keşfü’l-hakö’ik adlı risalesinde bunu yahudi, hıristiyan ve müslümanla-nn, Allah’ın Hz. Musa’ya bir ağaçtan ses­lendiği şeklindeki inançlarıyla karşılaş­tırarak, milyonlarca insanı yöneten Hâ­kim’in taş ve ağaçtan daha üstün oldu­ğuna göre Allah’ın onun bedenine hulul edip onunla perdelenmesinin daha mâ­kul bulunduğunu, dolayısıyla Allah’ın di­liyle konuşarak O’nun kudretini izhar etmeye en lâyık varlığın Hâkim-Biemril­lâh olduğunu savunmuştur. Şu halde Hamza’ya göre Mevlânâ Hâkim’in söz­lerini duyan biri, “Allah şöyle buyurdu” diyebilir; ancak Musa’nın ağaçtan duyduğu söz için aynı şeyi söylemek müm­kün değildir. Zira düşünen ve anlayan varlık, hicab olmaya düşünmeyen ve an­lamayan varlıktan daha çok lâyıktır. Ona göre ibadet her zaman ve mekânda görülen, kelâmı işitilen ve kendisiyle konuşulan bir var­lığa yapıldığından bu nâsûtî zuhur ve tecellî gereklidir ve lâhûtun nâsüt sure­tindeki tecellisine yapılan İbadet gerçek bir ibadettir; diğer din mensupları ise mevcut olmayana ibadet etmektedirler. Dürzîlik’te asıl otan zuhur ve tecelli­dir, buna rağmen bazı kutsal risaleler­de bu aslî anlayışa aykırı olarak Allah’ın muhtelif görünümlerde zuhur etmeye­ceği, sadece Hâkim’e hulul ettiği ve onun tek mâbud olduğu kaydedilmekte ve. “Mevlâmız tek mâbud… Hâkim’e tevek­kül ettim” ibarelerine rastlanmaktadır. Bu ara­da Hâkim’in, Azîz’in oğlu yahut Zahir -Biemrillâh’ın babası olduğunu söyleme­nin caiz olmadığı, onun için baba ve oğul ilişkisinin düşünülemeyeceği belirtilmek­tedir. Hamza b. Ali Risâletü’l-belâğ ve’n-nihâye ‘sinde. Hâkİm’İ bu tür özellikler­le tavsif etmemek gerektiğini belirtir­ken onun her zaman ve mekânda ve di­lediği surette görünebileceğini ve in­sanların salâhı için zuhur edebileceğini açıklar. Ona göre bu sadece isim ve sı­fat farklılığı olup asıl cevherde değişme yoktur. Bundan dolayı. “Mevlânâ Hâkim kudret ve azametini oğlu Zâhir’e intikal ettirdi denilmemeli, böyle bir sözden dolayı da Hâkim’den af dilenmelidir.

Dürzîlik’te yaratılış, tıpkı Allah inan­cında olduğu gibi Yeni Eflâtuncu görüş­lere dayanır. Buna göre bütün varlığın kaynağı Allah’tır. Allah, fizikî âlemle doğ­rudan temas etmesi düşünülemeyecek kadar yüce ve münezzehtir. Bu sebeple kendisinden çıkan (sudur) küllî akıl ya­ratıcı ile yaratılmışlar arasında vasıta durumundadır. Çokluk ve karmaşıklık Al­lah’tan değil bu küllî akıldan gelir. Bir olan varlıktan çıkan küllî akıl nefse, bu­radan da maddeye uzanmaktadır. Dürzî sisteminde yaratıcı ebedî olup varlığın­da hiçbir şeye muhtaç değildir. O’nun dilemesi esnasında emri vasıtasıyla nu­rundan kaynaklanan küllî akıl. muhalifi olmaması ve kendi nurundan hayrete düşüp gururlanması sonucu, küllî aklın iradesi dışında zulmet asıllı olan İblîs or­taya çıktı. Kendi hatasının ürünü olarak İblîs’in ortaya çıktığını anlayan küllî akıl Allah’a yalvarıp af dileyince yine onun için bir ortak niteliği taşıyan küllî nefis yaratıldı. Küllî aklın nuru küllî nefse hâ­kim olurken iblîs’in zulmetinden cüzi bir kısım da nefse intikal etti. İyi ve kötü arasında seçim yapabilme konusunda hür ve serbest olan bu üç unsurdan, ön­ce akıl ve nefis birlikte İblîs’i itaat hu­susunda ikna etmeye çalıştılar, fakat İblîs bunları reddederek aşağıların aşa­ğısına (esfel-i sâfılîn) düştü. İlâhî hikmet her şeyin karanlık ve aydınlık, iyilik ve kötülük gibi çift kutuplu olmasını dile­yince nefsin nuru ve İblîs’in zulmeti ara­sında, nefse karşı ve İblîs’e yardımcı olan İyiyi ve kötüyü seçmekte serbest bir un­sur ortaya çıktı. Akıl ve nefsin, yaratıcı­nın bilgisine ulaştırma çabalarına rağ­men bu unsur hidayeti kabul ettikten sonra İblîs’e tâbi oldu ve onunla birlikte esfel-i sâfilîne düştü.

Bütün hayat küllî nefisten ortaya çık­mıştır. Küllî nefsin nurundan iyiyi ve kö­tüyü seçmekte serbest olan kelime, on­dan sabık veya el-cenahu’1-eymen. on­dan da tâli veya el-cenâhu’l-eyser zu­hur etti. Küllî nefiste potansiyel olarak mevcut bütün akıllı ruhlar bedensiz ola­rak diğer ruhî güçler arasından geçmiş­ler, iyiyi veya kötüyü serbestçe tercih edebilecek bir nitelik taşıyarak tâli ya­hut el-cenâhu’l-eyserden ortaya çıkmış­lardır. Bu ruhlar cesetleri olmadığı müd­detçe yaratıcıyı bilmezler. Semalar, arz, soğukluk-sıcaklık, kuruluk-yaşlık, dört unsur (hava, su, ateş, toprak) ve beşinci unsur olan madde tâliden zuhur etmiş­tir. En dışta bulunan sema yıldızsızdır, onu takip eden semalarda Satürn, Jüpi­ter, Mars, Güneş, Venüs, Merkür ve di­ğer sabit yıldızlar bulunur. Bütün bun­ların merkezi madenler, bitkiler ve can­lıları ihtiva eden arzdır.

Ruhlar bedenlerde bulunan kalplere girerler. İnsanın yaratılması ile ceset ve ruh, iyiyi ve kötüyü ayırma kabiliyetine ve İlâhı kaynaklı bilgiye ulaşır. İnsan ya­ratılışın gayesidir; zira Allah’a kulluk et­mek ve O’nun birliğini tanımak için var edilmiştir. İnsanların ruhları bir defada ve sınırlı olarak yaratılmıştır. Bu sebep­te sayıları artmaz, eksilmez. İnsan ölün­ce ruhu derhal başka bir cesette yeni­den doğar ve cesedi bir zarf veya libas gibi kullanır. Dürzîler, bu tenasüh inancı için “gömlek değiştirme” anlamına ge­len tekammus terimini benimserler. Kut­sal risalelerde tekammusun insan ruh­ları için daimî bir ameliye olduğu belir­tilir. Bu anlayışa bağlı olarak her türlü belâ ve musibet ancak insanların göm­leği durumundaki cesedi etkiler. Dürzî akîdesini kabul edenler ve geçmişte ha­kikate yönelenler daima doğarlar. Te­kammus ruhun değişimi olmayıp yük­selmek için çeşitli hallere intikalidir. Ger­çekleri kabul etmeyenler gelecek hayat­ta bir sonuç elde edemezler. Tekammus nebî ve mürseller için de geçerlidir. Zira Hâkim devrindeki Hamza b. Ali, Hz. Mu-hammed devrinde Selmân-ı Fârisî idi. Yaşadığı devrede kör, topal, fakir ve ca­hil olan kimselerin bu durumları Önceki hayatta işlenen günahlar sebebiyledir. Tekammusta kadınlık ve erkeklik aynen devam eder. Ruhun başka cesede inti­kali sırasında sahip olduğu bilgileri be­raberinde götürmesi Dürzîler’ce müm­kün görülmektedir. Dürziler tekammu­sun Kur’ân-ı Kerîm’de yer aldığını da id­dia eder ve, “… Ölüler iken sizi diriltti, sonra sizi öldürecek, sonra yine sizi di­riltecek ve sonunda O’na döneceksiniz; “Derilerinin her yanı­şında, azabı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz; “O ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıka­rır: yeryüzünü Ölümünden sonra canlan­dırır” mealindeki âyetle­ri bu hususta delil gösterirler. Bu konu­da dikkat edilmesi gereken nokta, insan ruhlarının Öldükten sonra yine insan ce­setlerine intikalidir. Bu durum kutsal metinlerde açıkça ortaya konmuştur.

Tenasüh kavramı ruhun hayvan ve bit­kilere de geçtiği inancını içerdiği için Dür­zîler bunun yerine tekammus terimini kullanmayı tercih etmişlerdir. Avam ta­bakası arasında görülen ve günahkârla­ra ait ruhlann hayvan cesetlerine geçe­ceği şeklinde biçimlenen telakkileri cid­diye alan bazı müellifler bu konuda ya­nılmışlardır. Hamza b. Ali, iyi ile kötüyü birbirinden ayıran şuur sahibi insanın ak­sine pişmanlık hissinden yoksun bulu­nan hayvanı cezalandırmanın anlamsız olduğunu belirterek ruhların ölümden sonra hayvan cesetlerine intikalini kesinlikle reddetmiştir. Tenasüh yahut te­kammus âlemin sonuna kadar devam edecektir. Ruhlar gerçeğe yakınlıkları nisbetinde varlığın en yüksek derecesi­ne ulaşacakları gibi aksine hareket edip dinin emirlerini ihmal ettiklerinde de dereceleri düşecektir.

İlk İllet Hamza b. Ali. Dürzî inancının İkinci temeli “emr’i yani Hamza b. Ali’yi tanımaktır. Hâkim -Biemrillâh tarafın­dan hareketin imamlığına getirilen ve Dürzîlik’te akl-i küllî yani ilk kozmik un­sur sayılan Hamza b. Ali, 375 (985) yı­lında Horasan’ın Zevzen şehrinde doğ­du. Dürzî telakkiye göre Hâkim ile Ham-za’nın doğumu aynı yıla ve 23 Rebîülevve Perşembe gününe rast­lamaktadır. Hamza b. Ali’nin Mısır’a ne zaman gittiği belli olmamakla birlikte yirmi yahut otuz yaşında iken Dârülhik-me’deki te’vil meclislerine devam ettiği ve buradaki İranlı İsmâilî dâîler arasın­da Fatımî lakabıyla şöhret kazandığı bi­linmektedir. Kısa zamanda dâîlerin reisi olan Hamza. Hâkim-Biemrillâh’ın yakın­ları arasına katılarak sarayda oturmaya başladı. Öte yandan Hamza’nm Mısır’a dâî olarak gelmediği, sarayda zeki ve kabiliyetli bir hizmetçi iken Dârülhikme’-deki meclislere devam ederek burada öğrendiklerini daha sonra sistemleştir-diği de ileri sürülmektedir. Bazı İsmâilî belgelerine göre Hamza’nın Hâkim’e kar­şı sadakat ve samimiyeti, cedel konu­sundaki mahareti, etrafına halifenin ilâh olduğunu telkin ederek cemaat topla-yabilmesi, İsmâilî usul ve ahkâmından faydalanarak yeni bir sistem vazetmesi ve ortaya koyduğu sistemin felsefesini iyi bilmesi sebebiyle halife nezdinde İti­barı son derece artmıştır.

Hâkim’in Bâbünnasr dışında yaptırdı­ğı camiye devam eden Hamza. orada Al­lah’ın Hâkim-Biemrillâh’ta zuhur ve te­celli ettiği yolunda gizlice propaganda yapmaya başlayınca müfrit İsmâilfler’-den bir kısmı kendisine uydular. Hâkim zaman zaman o taraflara gidince Ham­za’nın mescidden çıkıp halife ile bera­ber olması onun halk nazarında itibarı­nı yükseltiyordu. Giderek Hâkim’e nü­fuz eden Hamza, Vezir îsâ b. Nestûr ve Fehd b. İbrahim’i sebepsiz yere öldürt­tükten sonra kendisini vezirliğe tayin et­tirdi. Hâkim’in karmaşık ruh yapısından faydalanarak İslâmiyet, Yahudilik, Hıris­tiyanlık, Budizm, Yunan felsefesi ve es­ki Mısır inançlarından aldığı unsurlar­la, kendisinin de içinde kutsal bir şahsi­yet olarak yer aldığı bir mezhep kurmak için bütün gücünü kullandı. Mezhep 408 (1017) yılında ilân edildiği için mensup­ları bu yılı Hamza yılı olarak kabul etmiş­lerdir.

Hamza b. Ali, Hâkim’in ilâhlığı ilân edil­dikten sonra galeyana gelen halkın bazı saldırılarına mâruz kalmışsa da halife­nin müdahalesiyle kurtulmuştur. Çetin mücadeleleri sırasında Hamza’nın en yakm yardımcılarından biri Hasan b. Hay-dere el-Fergânî olmuştu. Ahram (veya Ecda’ “kesik burunlu”) diye anılan, cüret ve cesaretiyle şöhret bulan Hasan Hâ­kim’in ilâhlığına inanmış ve peygamber­liğe karşı düşünceleriyle tanınmıştı. 409 (1018) yılında Hâkim tarafından hil’at giydirilip hilâfet alayında eyerlenmiş ata bindirilmek suretiyle taltif edilmiştir. Ay­nı yılın ramazan ayında Ahram’ın mai­yetinde elli kişilik bir süvari topluluğu Kahire’deki Amr Camii’ne girdiler ve Ka­dı Ahmed b. Ebü’l-Avvâm’a, “Rahman ve rahîm olan ei-Hâkim” adına bir fetva teslim ettiler. Bunun üzerine galeyana gelen halk Ahram’ın adamlarını katlet­ti. Kendisi de birkaç gün sonra Kerhli bir Sünnî tarafından dövülerek öldürüldü. Bu arada Ahram’ın Kahire’deki evi de yağmalandı.

Hamza’nın en güçlü ve cesur dâîlerin-den biri de Muhammed b. İsmail (Anuş Tegin) ed-DerezFdir. Mezhebe adını verdi­recek kadar etkili olan, ancak günümüz­deki Dürziler tarafından mürted sayılan bu dâî, büyük bir ihtimalle 407 (1016) yılında Mısır’a gelmiştir. Kendisine “sey-yidü’l-hâdîn” unvanını veren Anuş Te­gin, Mısır’a gelmeden önce Hamza ile birlikte davetin planlarını kararlaştırmış olmalıdır. Fakat daha sonra Hamza’nın yerine kendisinin imam olması ve onun mensuplarının kendisine bağlanması için büyük çabalar sarfetti. Hamza Risaletü’l-ğâye ve’n-naşfha’sında, Derezî’-nin önceleri kendisini “seyfü’1-îmân” di­ye adlandırdığını, bu sebeple ona iman etmenin kılıca ihtiyaç hissettirmediği­ni bildirdiğini, fakat daha sonra ikazları­nı dinlemeyerek “seyyidü’l-hâdîn” unva­nını aldığını ve imamından daha hayırlı olmakla övündüğünü, bu yüzden de şir­ke düştüğünü belirtmektedir. Derezî fa­aliyetlerine devam ederek İsmâiliyye’nin baş dâîsi Hatkîn’e ve diğer İleri gelenle­rine mezhebi yaymak amacıyla risaleler gönderip kendisine tâbi olmalarını iste­di. Gerek İsmâilîler gerekse Sünnîler bu durumdan rahatsız olarak onu halifeye şikâyet ettiler. Hâkim-Biemrillâh, Dere­zî ile bir ilgisinin bulunmadığını söyle­meye mecbur kalmasına rağmen hare­ket onun adıyla şöhret kazandı. Nihayet 1 Muharrem 410 tarihin­de Derezî Kahire’de öldürüldü. Bazı kay­naklarda Derezfnin Hâkim’in yardımıyla Sam bölgesine kaçtığı, orada mezhebi yaymak amacıyla faaliyetlerini sürdür­düğü ve 411 yılında öldüğü kaydediliyorsa da bu rivayet Dürzîler’ce kabul edil­memektedir.

Hamza b. Ali, Mısır ahalisinin aleyhin­de ayaklanmasından sonra inzivaya çekil­diyse de (409/1018) bir yıl süren bu in­zivadan sonra propaganda faaliyetleri­ni devam ettirdi. Hâkim’in öldürülmesi üzerine tekrar gaybete girdi. Zahir-Bi-emrillâh unvanıyla halife olan Hâkim’in oğlu Ali ise asker, kumandan ve idare­cilerle iyi ilişkiler içinde bulunan ve ba­basının hareketlerini tasvip etmeyen âdil bir kimse idi. Dürzî kaynaklarında “La’ne-tullah” diye anılan bu halife, Hâkim ta­raftarlarını takip ettirerek şiddetle ce­zalandırmaya başladı. Dedelerine nisbet edilen ulûhiyyet iddialarını reddetmesi ve böyle bir inanca saplananların öldü­rüleceğini İlân etmesi üzerine Dürzîler Mısır’ı terkederek daha emin bir yer olan Lübnan’daki Vâditteym’e kaçtılar. Bu ara­da Hamza da büyük bir İhtimalle aynı yere kaçmaya mecbur kaldı. Kendisi “setr” halinde bulunduğu için taraftar­larının işlerini Bahâeddin el-Muktenâ’-ya havale etti. Dürzîler’in çoğunluğuna göre ise Mısır’da sadece Muktenâ’nın bil­diği bir yerde gaybete girdi. Hamza ei-İczör ve’i-inzdradlı risalesinde, mabu­dun gâib olması dolayısıyla kendisinin de gaybete girmesinin gerekli olduğu­nu, bu sebeple gözden kaybolduğunu be­lirtir. Bununla birlikte Hamza’nın akıbe­ti tamamen meçhul olup bu konuda ve­rilen bilgiler kesin değildir. Dürzî kutsal risaleleri içinde Hamza”nın 411 (1021) yılından sonra yazılmış hiçbir risalesi bu­lunmamaktadır.

Hamza b. Ali, Dürzîlik sisteminde Hâ-kim’den sonra en önemli unsur olan “emr” makamındadır. Ayrıca “kültî akıl, tarîk-i müstakim, kaimü’1-hak. imâmü’z-zamân, en-nebiyyü’1-kerîm, illetü’1-ilel, hâdi’l-müstecîbîn” gibi unvanlarla anı­lan Hamza’nın muhtelif devrelerde çe­şitli zuhurlar gösterdiğine inanılır. Âdem devrinde Şantil, Nûh devrinde Pisagor, İbrahim zamanında Dâvûd, Mûsâ zama­nında Şuayb. îsâ zamanında İncil’in ger­çek sahibi Mesîh, Hz. Muhammed dev­rinde Selmân-ı Fârisî ve nihayet Hâkim zamanında Hamza b. Ali olarak görün­müştür. Hamza Allah’a giden yol, Al­lah’ın arşını taşıyan meleklerin yaratıcı­sı ve Allah ile insan arasındaki aracıdır. Hamza b. Ali tarih boyunca mensuplan tarafından daima hürmetle anılmıştır. Talî rütbesi verilen Bahâeddin el-Muk-tenâ yazışmalarında onu efendi, kendisini de kul olarak nitelendirir. Bugün de Dürzîler aynı inancı devam ettirmekte ve Hamza’ya büyük bir saygı duymak­tadırlar.

Büyük Dâîler. Dürzîlik’te üçüncü esas “hudûd’u bilmektir. Hudûd Dürzîler’e göre Hâkim veya Hamza tarafından gö­revlendirilen peygamber derecesinde kimselerdir. Bazan “vüzerâ” diye de anı­lan yüksek dereceli hudüddan başka dâî, me’zûn, mükâsir gibi aşağı dereceli hu­dûd da bulunmaktadır. Hamza b. Ali hu­dûd kavramını İsmâiliyye’den almakla birlikte ruhanî ve cismanî şeklindeki tak­simi terketmiştir. Dinin esaslarından ol­duğu için hududu bilmemek tevhid da­vetini bilmemek demektir. Bundan dolayı her Dürzi’nin, yaratılan en şerefli varlık­lar olan hududu bilip iman etmesi gerek­mektedir. Hudûd sayılan kimseler evlen­mekten, çocuk sahibi olmaktan, her tür­lü günah ve hatadan münezzeh ve ma­sumdurlar. Hamza et-Tahzîr ve’t-ten-bîh adlı risalesinde, hududu ilâhî hikmet kapıları ve rahmet anahtarları olarak tav­sif eder. Hudûd her asırda birbirine zıt isim ve suretlerde zuhur eder. Meselâ Tanrı Zekeriyyâ şeklinde zuhur edince Hamza Kârûn, İsmail et-Temîmî de Ebü Saîd el-MalaÜ suretinde görünmüş; Hz. Muhammed devrinde Hamza Selmân-ı Fârisî şeklinde görününce diğer dört hu­dûd da sahabeden Mikdâd b. Esved, Ebû Zer el-Gıfârî, Ammâr b. Yâsir ve Necâşî suretinde zuhur etmiştir.

Hududun ilki İbrahim b. Muhammed b. Hâmid et-Temîmrdir. “Zûmassa, me-şîe, İdrîsü zamânih, Uhnûhû evânih, Her-mesü’l-Herâmise, el-hüccetü’s-safiyye-tü’r-radiyye, es-şeyhü’l-müctebâ” ve da­ha çok “en-nefsü’l-külliyye” diye bilinen İbrahim ilmini Hamza b. Ali’den alır. Ak­lın yaratıcıya nisbeti ne ise nefsin de (Temîm!) akla nisbeti odur. Nefis akıldan ta­şan mütemmim cüzdür. Hamza b. Ali herhangi bir hududu görevlendirdiği za­man ona bir tayin belgesi (mersûmü’t-taklîd) gönderirdi. Temîmrye gönderilen ve “sicillü’l-müctebâ” adı verilen belge­de Hamza çeşitli iltifatlardan sonra Te-mîmrye Mevlânâ Hâkim’in nuru ile bak­tığını, onu diğer dâîler üzerine kendi ha­lifesi olarak tayin ettiğini ve istemediği dâîyi azil yetkisine sahip kıldığını belir­tir. Temîmî, Hamza’nın en yakın yardım­cılarından olduğu için ona mektupların­da “enişte” diye hitap ederdi. Dürzî kut­sal risaleleri arasında Temîmrye nisbet edilen beş risale vardır. Hâkim’in ölümünden sonra kutsal risalelerde zikre-dilmemesine rağmen Temîmfnin ölümü­ne kadar (427/1036) Hamza ve diğer dâ-îlerle birlikte gizlendiği tahmin edilmek­tedir.

Hududun ikincisi Ebû Abdullah Mu­hammed b. Vehb el-Kureşfdir. “Kelime, sefîrü’l-kudre, fahrü’l-muvahhidîn, be-şîrü’l-mü’minîn, imâdü’l-müstecîbîn, eş-şeyhü’r-radî” diye de anılan Muhammed b. Vehb. Murtazâ adlı bir görevlinin ölü­mü üzerine Hamza tarafından “taklîdü’r-radî” adlı mersûmla tayin edilmiştir. Hamza bu mersümda ona Murtazâ’nın bütün İlimlerini teslim aldığını, tevhidle ilgili bütün kitaplarını kendisine verece­ğini, onu bütün dâî, me”zûn, nakîb, mü­kâsir, müstecîb ve muvahhidlerden ön­de gelen “kelime” makamına tayin etti­ğini belirtmiştir. Fakat Hâkim’in ölümün­den sonra Muhammed b. Vehb hakkın­da tayin edilmesinden başka hiçbir bilgi günümüze ulaşmamıştır. Üçüncü hudûd Ebü’l-Hayr Selâme b. Abdülvehhâb es-Sâmirîdir. “es-Sâbık, el-cenâhü’1-eymen, nizâmü’l-müstecîbîn, azmü’l-muvahhi-dîn” gibi unvanlarla anılan Selâme’nin tayin mersûmu mevcut Dürzî risalele­rinde bulunmamakta, fakat zamanımı­za intikal etmeyen bir mersûmla tayin edildiği sanılmaktadır. Dördüncü hudûd Bahâeddin Ebü’l-Hasan Ali b. Ahmed es- Sem mû kî’ d ir. “et-Tâlî, el-cenâhü’l-eyser. lisânü’l-mü’minîn, senedü’1-mu-vahhidîn, ma’denü”l-ulûm ve ed-dayf” gibi unvanlarla anılan Bahâeddin, mez­hebin sözcüsü ve Dürzîliğe muhalif olan görüşleri reddetmek için yazılmış çok sayıda risalenin müellifidir. Bahâeddin’in, büyük bir vukufla kaleme aldığı risale­lerinden özellikle Risâletü’n-naşârâ’-sında Yeni Ahid’i ve Hıristiyanlık ibadet­lerini, alışılmışın dışında bir dirayetle in­celemesinden dolayı hıristiyan olabile­ceği ihtimali ileri sürülmektedir. Bahâ­eddin, Hamza’dan sonra mezhebin de­vam ettirilmesinde en çok hizmeti ge­çen hudüd olarak bilinir. Mezhep sözcü­sü olması sebebiyle devrindeki birçok hükümdara ve devlet ileri gelenlerine mezhebi benimsetmek için mektuplar yazdı; daveti yürütürken içte birtakım bölünmelerle, dışta düşmanlıklarla kar­şılaştı. Tayin ettiği fakat davetin öğreti ve ahlâkî standartlarından uzaklaşan bazı dâîlerle mücadele etti. Meselâ Şam’a tayin edilen Sükeyn. Hâkime çok benze­mesinden faydalanıp 434 (1042) yılında kendisinin Hâkim Biemrillâh olduğunu ve rec’at ettiğini belirterek Kahire’de ka­rışıklıkların çıkmasına sebep oldu. Ba­hâeddin risâleleriyle bunları önce uyar­dı, sonra da bütün dâîlerle ilgisini kes­tiğini ilân etti. Ardından on yedi yıllık faaliyetlerinin sonunda Menşûrü’l-ğaybe adını taşıyan 111. risaleyi neşrederek se­lefleri gibi o da gaybete girdi (434/1042). O tarihten İtibaren Dürzîlik, Hamzanm ve diğer hududun ortaya koyduğu pren­siplerden başkasını bünyesine almayan, dinlerine girecek kimseleri kabul etme­yen, çıkmak isteyenlere de müsamaha göstermeyen tam anlamıyla kapalı bir fırka haline dönüştü.

Dürzîler’e göre Hamza b. Ali ve dört hududun kendilerine has renkleri var­dır. Yeşil Hamza’ya. kırmızı Temîmrye. sarı Kureşfye, mavi SâmirTye, beyaz ise Bahâeddin’e mahsus renklerdir. Fran­sızlar Lübnan’daki Cebelidürz’e bağım­sız emirlik statüsü tanıyınca bu beş renk­ten oluşan bayraklar resmî merkezler­de görülmeye başlandı. Günümüzde Bey­rut Beytü’t-tâifetİ’d-Dürziyye de aynı bayrağı yaşatmaktadır.

Yedi Esas. Dürzîliğin hem inanç hem de ahlâkî yönüyle ilgili olan yedi vasiyet mezhepte dördüncü farz olarak bilinir. Onlara göre Hamza b. Ali tenzil ve te’vil ehlinin, yani Ehl-i sünnet ile Şîa’dan İs-nâaşeriyye, İsmâiliyye ve Karâmita’nın gerekli gördüğü kelime-İ şehâdet. na­maz, oruç, hac, zekât, cihad ve velayet gibi esasları en-Nakzü’I-hofî adlı risa­lesinde iptal etmiştir. Hamza bunu ya­parken Hâkim – Biemrillâh’ın fiil ve dav­ranışlarından ilham almıştır. Ona göre Hâkim uzun müddet namaz kılmamış, cuma, cenaze ve bayram namazlarına iştirak etmemiş, 400 (1009-10) yılında zekâtı kaldırmış, oruç tutmayı ve hacca gitmeyi gereksiz görmüş, cihadın zahir ve bâtınını ilga etmiş, te’vil ehli olan Bâ-tıniyye yahut İsmâiliyye’nin özellikle Ali b. Ebü Tâlib ve nesline tahsis ettikleri velayeti sadece kendisine tanımıştır. İp­tal edilenlerin yerine konulan yedi esas şunlardır:

1- Doğru sözlülük. Namazın ye­rine konulan bu esasa göre bir Dürzî dindaşı hakkında doğru sözlü olmak zo­rundadır. Ancak diğer din mensupları için hayat hakkı da dahil olmak üzere hiçbir konuda doğruluk prensibinin uygulan­ması gerekli değildir. Çünkü Bahâed­din’in ifadesine göre onlar zalim, kör ve cahildirler. Dürziler “sıdk” kelimesini ve bütün türevlerini “sad” harfi yerine “sin” ile yazarak ebced sistemine göre buradan hudûd ve dâîlerin sayısını (164} çıka­rırlar. Dâîlerin doksan dokuzu imama aittir.

2- Din kardeşlerini korumak. Zekâ­tın yerine konulan bu esas sadece mez­hep kardeşliğine hasredilmiştir.

3- Var olmayana ibadetten vazgeçmek. Oruç ye­rine konan bu esasa göre Dürzîler’in Hâ-kim’den Önceki inanç ve ibadetlerinin, mevcut olmayana ibadet sayıldığından hiçbir değeri yoktur.

4- İblisler ve azgın­lardan uzaklaşmak. Hacca karşı konu­lan bu kurala göre uzak durulması ge­reken kimselerden maksat geçmiş pey­gamberlerdir. Dürziler prensip olarak bütün peygamberlere muhaliftirler. Çün­kü peygamberler Hâkim’i bırakarak in­sanları asla zuhur etmeyen bir ilâha ça­ğırmışlardır. Hamza b. Ali bütün peygamberlerle ve özellikle şeriat sahibi Hz. Âdem, Nûh, Mûsâ. tsâ ve Muhammed ile savaşmayı, onların bozulmuş olduğunu iddia ettiği akîde. şeriat ve dinlerinden uzaklaşmayı zaruri sayar. İsmâiliyye’de görülen “nâtık” ve “esas”, yani peygam­ber ve onun yerine geçen imam Dürzî-ler’e göre İblîs ve şeytandır. Âdem şe­cere itibariyle beşerin dedesi olan, top­raktan yaratılan ve Allah’ın halifesi olan Âdem değil. Maniheizm’deki kadîm ve orijinal insan veya yahudi kabalizminde-ki Adam Kadmon olarak kabul edilir. An­cak günümüz Dürzfler’i Hz, Muhammed hakkında daha mülayim bir yol takip ederek onun. kendi dinlerinde sadece risâlet vasıtası olmak gibi sınırlı bir yeri bulunduğunu yahut Tanrı elçisi olduğu­nu kabul ederler.

5- Hâkim -Biemrillâh’ı her devirde tek ilâh olarak tanımak. Ke-lime-i şehâdete karşı konulan bu kural, gizlilik esasına riayet maksadıyla başka din mensuplarının yanında lisanen ter-kedilip kalben uygulanabilir. Zor durumlarda Hâkim’in ulühiyyeti dille inkâr edi­lebildiği gibi Hamza b. Ali’ye de lisanen küfür ve lanet caizdir.

6- Hâkim’in hü­küm ve fiiline rızâ göstermek. Cihadın karşılığı olarak benimsenen bu kurala göre Hâkim’in her türlü fiiline razı ol­mak, o fiillerin mutlaka bir hikmete bağ­lı olarak İşlendiğine inanmak gerekir.

7- Her durumda Hâkim’in hükmüne boyun eğmek. Velayetin yerine konulan bu ku­ral, Hamza b. Ali’ye göre bütün öğreti­lenlerin gayesini teşkil etmektedir.

B- Dürzî Kutsal Metinleri. Dürzîler’in ah­lâkî ve medenî sistemlerinin dayandığı kutsal metinler dört yahut altı kitaba taksim edilmiş olup Resâ’ilü’l-hikme veya el-Hikmetü’ş-şerîle diye anılan 111 risaleden meydana gelir. En eskisi Sa-fer 408’de yazılmış olan bu risaleler henüz tam ve kesin sayıya ulaşmış olmayıp sadece bir devrede top­lanan risaleler mecmuası durumunda­dır. Genellikle Dürzîler’in yaşadıkları böl­gelerdeki baskılar sebebiyle didaktik ve polemik mahiyetinde yazılmış bulunan risaleler, bilhassa 1831-1838 yılları ara­sında İbrahim Paşa’nın Suriye’ye girişi ve 1860’ta Lübnan’daki iç savaş sonun­da konuyla ilgilenen âlimlerin eline geç­miştir. Risalelerde çelişkili ve müphem pasajlar, şifreli ibareler ve muğlak keli­meler vardır.

Dörtlü tasnife göre kitaplar sırasıyla 14, 26, 28, 43 risale ihtiva eder. Buna karşılık altı kitaptan oluşan risale mec­muaları 14, 26, 1 S, 13. 7 ve 36 risaleden meydana gelmekte ve her iki taksimde de risale sayısı değişmemektedir. Altı kitaptı düzenlemede ilk dört risale Hâ-kim’e atfedilir; otuz risalenin yazarı ise Hamza b. Ali’dir. Beş risale Muhammed et-Temîmfye aittir. Otuz ikinci risalenin müellifi kesin olarak bilinmemektedir. Üç, dört beş ve altıncı kitapta bulunan risaleler, Hamza’nın çekilişinden sonra davet görevini üstlenmiş bulunan Bahâeddin el-Muktenâ’ya ait olup Dürzîlik hareketinin propagandası için yazılmış­tır. Risaleler sadece bu koleksiyondan ibaret değildir. Bir şifahî rivayete göre kutsal metinler yirmi dört kitap hac­minde iken zamanla birçok risale kay­bolmuştur. Son dönemde bulunan bir kutsal metin de el-Muşhafü’l-münfe-rid bi’Zâühî adlı yazmadır. Kaybolmuş kitaplardan biri olan bu eserin Hâkim tarafından Sind’deki mensuplarına yazıl­dığı tahmin edilmektedir. Dürzîler’e gö­re kutsal risalelerde hile ve tahrif mev­cut değildir; tahrif etmek isteyenlere dâîler engel olmuşlardır. Bunlar Derezî ve Sükeyn olaylarında görüldüğü üzere gerektiğinde cezalandırılmışlardır.

C- Amelî ve Ahlâkî Konular. Hamza b. Ali. 410 (1019) yılında Fâtımîler’in Mısır kâdılkudâtı Ahmed b. Ebü’l-Avvâm’a gön­derdiği mektuptan ibaret olan er-Risâ-letü’l-müneffeze ile’1-kâdî adlı risale­de kadıya muvahhidlerin davalarına bak­mamasını, bu davalara “eş-şerîatü’r-rû-hâniyye” adını verdiği şeriata göre ken­disinin bakacağını bildirmişti. Ona göre ruhanî şeriatın ana kaynağı. Kadı Nu’-mân’ın De’d’imü’i- İslâm adlı eseridir. Hâkim -Biemrillâh da Yemen Dâîsi Hâ-rûn b. Muhammed ve Suriye Dâîsi Ebü’l-Fevâris Ahmed’den görevlerini De’â’i-mü’1-îslâm’a göre yürütmelerini İste­mişti. Bahâeddin, fiesd’iJüi-Hind’de Decd3im’e atıfta bulunarak Kadı Nu–mân’ı Ölmez muvahhidlerden biri olarak takdim eder. Ruhanî şeriat De’â’im’-den, kölelik ve taaddüd-i zevcâtı İptal etmekle ayrılmaktadır.

Kutsal metinlerde Dürzî kadınlarla er­kekler kardeş kabul edilmekte, bir Dür­zî erkeğin Dürzî kadınla evlenmesi halin­de kadını kendisine eşit kabul etmesi, bütün mallarını onunla paylaşması em-redilmektedir. Bu bakımdan Dürzîlik ka­dın ve erkeğin eşit olduğunu, hukuk açı­sından aralarında bir fark bulunmadığı­nı ortaya koymaya çalışır. Evlenme ko­nusunda genellikle Hıristiyanlığın tesi­rinde kalan Dürzîler’de evlenme yaşı ka­dınlarda on yedi, erkeklerde on sekiz ola­rak kabul edilmiştir. İcap ve kabulden ibaret olan evlilikte mehir belirlenmemiş­se kadı tarafından tesbit edilir. Birden fazla kadınla evlenmek yasak olup böy­le bir nikâh bâtıldır. Bir kadın veya erkeğin Dürzî toplumu dışından bir kimse ile evlenmesi kesinlikle yasaklanmıştır. Mut’a nikâhı ve câriye edinmek de ya­saklar arasındadır. Boşanma hoş karşı-lanmamakla birlikte mümkün olup bir defada icra edilir. Boşanan kadın aynı erkekle tekrar evlenemez. Dürzî toplu­munda, kadının kısır olması veya erkek çocuk doğurmaması en çok görülen bo­şanma sebepleridir. Zina edenin evliliği de sona ermiş sayılır. Dürzî dinî hukuku­na göre kadının da boşama hakkı var­dır. Boşanma muamelesinde, boşanmak isteyen taraf kadınsa, eşlerin durumu­nu bilen kimselerce erkeğin kusurlu ol­madığı tesbit edildiği takdirde koca ka­rısına ait malın yansını almaya hak ka­zanır. Aynı kural erkeğin boşanmak is­temesi halinde de geçerlidir. Eşler ara­sındaki her türlü kesin ayrılışta kadının iddet süresi dört aydır. İddet esnasında nafaka kocaya aittir. Kadın, kocasının Ölümünden sonra hukuken ve ahlaken en yakın akrabası olan erkek tarafından himaye edilir. Kocası ölen kadın tekrar evlenmemişse çocukları ve mallarının idaresi ona verilir. Lübnan’da evlilikle il­gili davalara 25 Mayıs 1929’da kurulan mezhep mahkemeleri bakmaktadır. Bu mahkemelerin kararları, iki “şeyhü’1-akl” veya yüksek dereceli Dürzî kadılarından teşekkül eden bir heyet tarafından tem­yiz edilir.

Dürziler arasında miras taksimi. Sün­nî Hanefî hukuk sisteminin tatbikatına uygun cereyan etmekle birlikte en çok görülen yazılı vasiyet uygulamasıdır. Ge­nellikle toprağın başkasına intikal etme­mesi İçin uygulanan bu usul. ölümü ha­tırlatan bir uyarıcı olması bakımından da teşvik görmektedir. Vasiyet konusun­da herhangi bir sınırlama yoktur. Bu hu­susun önemi dikkate alınarak Osmanlı­lar zamanında sadece vasiyet davaları ile ilgilenmek üzere bir kadı görevlendi­rilmişti.

Diğer hukukî mükellefiyetler ve mü­eyyideler, yenilip içilmesi serbest veya yasak olan şeyler, çocukların sünnet edil­mesi, cenaze namazı gibi hususlar İslâ-mî kurallara uygun şekilde cereyan eder. Ramazan bayramı küçük bayram. Kur­ban bayramı büyük bayram olarak kut­lanır. Kadın erkek Dürzîler’in çıplak ayak­la, kilometrelerce yürüyerek bazı velîle­rin ve özellikle Cemâleddin Abdullah et-Tenûhî’nin (ö. 884/1479) Abeyh’teki me­zarını ziyaret etmeleri Güney Lübnan’­da görülen bir uygulamadır.

Dürzî ahlâk sisteminde yedi esastan birincisi olan doğru sözlülük, bütün fa­ziletleri ihtiva eden tevhidle eş değerde olup yalancılık şirkle eşit tutulur. Mu-vahhidler birbirinin kardeşi ve bacısı ka­bul edildiğinden karşılıklı yardımlaşma esastır. Zengin fakire yardım etmelidir. Malî gücü yeterli olanın başkasından yar­dım istemesi de yasaklanmıştır. Din men­suplarının özellikle hastalık, sıkıntı ve felâket anlarında birbirini ziyaret etme­lerine önem verilir. Bir Dürzrnin dinda­şını koruması dinî bir görevdir. Toplum tehlikede olduğu zaman hepsinin toplanıp kendilerini savunmaları gerekir. Kar­şılıklı yardım maddî konular yanında ma­nevî rehberlikte ve dinî bilgilerin öğre­tilmesinde de geçerlidir. Bundan dolayı Dürzî kutsal metinlerini öğretmek bü­yük bir sadaka sayılmış ve bu konuda ücret alınması yasaklanmıştır.

Tefecilik ve karaborsacılık büyük bir ahlâkî suçtur. Diğer ahlâkî görevler ara­sında en önemlilerinden biri İffettir. Dür-zîler’e göre tevhid dini mensuplarını ah­lâklı, iffetli ve namuslu olmaya yöneltir. Sıla-i rahimde bulunmak, misafire ik­ram etmek, söz söyleme ve oturup kalk­mada edepli olmak ve tutumlu davran­mak ahlâkî bakımdan uygulanması is­tenen hususlardır. Kendilerinden olma­yanlara davranışları ve inançları konu­sunda ifşaatta bulunmayan ve tehlike­lerden korunmak gayesiyle takıyye uy­gulayan Dürzîler, 1860 yılına kadar kendilerini müslüman göstermiş ve muhte­lif camiler de inşa etmişlerdir. Bu tarih­ten sonra şartların değişmesi dolayısıy­la takıyyeye daha az riayet edildiği gö­rülür. Gizlilik esasına uymaları, başta Nu-sayrîler olmak üzere pek çok kimse ta­rafından ahlâksızlıkta itham edilmeleri­ne sebep olmuştur. Hamza b. Ali, bu tür ithamlara karşı er-Risâletü’d-dâmiğa”yi yazarak suçlamaları reddetmiştir.

D- Cemaat Teşkilatı. Bahâeddin el-Muk-tenâ’nın 434 (1042) yılında Menşûrü’I-ğaybe’yi yayınlayıp çekilmesi veya öl­mesi üzerine Dürzîliğe giriş ve çıkış ta­mamen kapanmıştır. Dürzî toplumunun ayakta kalma politikası istikametinde alınan bu tedbir, bazı nüfuzlu Arap aile­leri istisna edilirse devamlı uygulanmış­tır. Bu bakımdan Dürzîler yaklaşık 1000 yıldan beri misyoner teşkilâtına ihtiyaç duymayan gizli ve kapalı bir topluluk ol­ma özelliğini korumaktadır. Toplumun fertlerini birbirine bağlayan ve cemaat halinde tutan âmillerin başında din ba­ğı gelir. Diğer bağlar dinî bağı destekle­yen unsurlardır. Dışarıdan evlenme olma­dığı ve cemaatin büyük bir kısmı dağlık bölgelerde yaşadığı için hayatlarını ya­bancılara karışmadan sürdürebilmek­tedirler. Asırlarca devam eden toprağa bağlılık ve bağımsızlık duygusu bu ce­maatin hayat anlayışının temelini teşkil eder. Çoğunluğu oluşturdukları merkez­lerde kendilerinden olan bir emîrin ida­resinde İnanç, hukuk ve âdetlerini de­vam ettirirler.

Dürzî cemaati, dinî konulan bilen “uk-kâl” ve bilmeyen “cühhâl” olmak üzere iki kısma ayrılır. Mezhebin prensipleri­ne sıkı sıkıya bağlı olan. sigara, içki ve benzeri şeylerden kaçınan, yiyecek ve gi­yecekler konusunda zühd ve takvaya uyan. birçok fazileti şahsında toplayan aydın zümre ukkâl grubunu oluşturur. Bunların üçüncü bir kişi olmadan yaban­cı bir kadınla yalnız kalması, hatta onun selâmına karşılık vermesi, lüks içinde yaşaması caiz değildir. Kadınlardan uk­kâl grubuna girenler “âkılât” diye anılır. Bunlar da ukkâlin yükümlülüklerini ta­şırlar. Ukkâl zümresi çoğunlukla sarık sarar, koyu mavi cübbe yahut abâ gi­yer, mensupları sakallarını kesmezler. Herhangi bir makam veya göreve tayin edilmişlerse ona uygun kıyafet giyme­leri caizdir. Âkılât ise “nikâb” veya “sa­ye” denilen elbiseler giyerler; bütün be­deni ve tek göz hariç olmak üzere yüzü kapatmak yaygın âdetleridir. Bir Dürzrnin ukkâl arasına katılabilmesi için en az kırk yaşında olması. Dürzî inançları­na vâkıf olup şeyhü’l-akldan talepte bu­lunması ve kendisinden ahid alınıp ka­bul edilmesi gereklidir. Bu zümreye ka­tılanlar gruba ait muhtelif derecelere yükselebilirler. Perşembe akşamlan iba­det mahalleri olan halvetlerde toplanan ukkâl, derecelerine göre belli dinî metin­leri okuduktan sonra halvetten uzakla­şır. Akidenin sırlarını dinlemek hakkını haiz olan en yüksek dereceliler gecenin sonuna doğru dağılırlar. Halvetlerdeki bu düzen, 1762 yılından beri gizliliği sağ­lamak amacıyla devam ettirilmektedir. Genel olarak Dürzî cemaatinin % 1 S’ini teşkil eden bu seçkin zümreden suç iş­leyen olursa tövbe edip pişmanlığı orta­ya çıkmadıkça ukkâl meclisine tekrar alınmaz. Ukkâl içinde “ecâvîd” denilen üstün meziyetli bir zümre daha vardır. Grubun yaklaşık % 2’sini oluşturan bu zümre daima zühd ve takva hayatı ya­şar. Ukkilin faziletlere çok düşkün olan en üst tabakası, “şüyühu’t-akl” veya “şuyühu’1-asr” denilen kimselerdir. Bunla­rın bir kısmı, tenha yerlerde kurulmuş ibadet mahalleri olan halvetlerde kalır, diğerleri de Dürzî kutsal metinlerinin is­tinsahı ile uğraşırlar. Ağır. beyaz bir sa­rık giyen ve Dürzî toplumundan büyük itibar gören şüyûhu’1-akl, dinî emirlerin yerine getirilip getirilmediğini kontrol etmek, vaaz vermek, çocuklann yetişme­sini sağlamak gibi görevleri yerine geti­rir; dünya işleriyle ve siyasetle ilgilen­mez. HaIvethânelerin İşlerini yürüten, vakıflarıyla ilgilenen “şüyûhu’l-halevât” zümresi de ukkâl grubunun Önde gelenlerindendir.

Cemaatin % 85’ini teşkil eden cühhâl ise dinî metin ve kaideleri bilmeyen, di­nî toplantılara, sadece ramazan ve kur­ban bayramlarına tesadüf eden günler­de katılabilen avam tabakasıdır. Bu züm­re, Dürzî kutsal risalelerinin asıllarını de­ğil ancak şerhlerini veya basılmış eser­leri okumaya yetkili olduğu için kendi­lerine “şerrâhîn” de denilmektedir. Hal-vethânelerin giriş kısmında oturan bu cemaatin umumi vaazdan sonra çıkma­ları istenir. Sigara içmek ve dünya lez­zetlerinden faydalanmak bunlar için mu­bahtır. Özel bir elbise giymezler, hik­met meclislerinin irşad bölümlerine ka­tılabilirler. Bununla birlikte Allah’tan korkmak, iffetli ve temiz olmak, yalancı şahitlik ve benzeri kötülüklerden sakın­mak, zikir ve teşbihle meşgul olmak cühhâl için de gereklidir. Ukkâl ile cühhâl dışında “ayan” ve “âmme” denilen iki sosyal sınıf daha vardır. Günümüzde beş bölgeyi elinde tutan, kendileri şeyh aile­sinden geldikleri halde şeyh olmayan feodal liderlere ayan. onların mensupla­rına da âmme denilmektedir. Her iki grubun da kendi çevresinden evlenmesi gelenek halini almıştır.

E- Dürzî Nüfusu. Tarihte ve günümüz­de Dürzî toplumuna hâkim dört büyük aile görülür. Bunlar Tenûhîler, Şihâbîler, Ma’nîler ve Canbolatlar’dır.

Tenûhîler. Teymullah b. Esed b. Vebe-re b. Tağlib soyundan gelen bu aile, Fı­rat kıyısındaki Hîre bölgesini ilk defa imar eden Arap kabilesidir. Melik Nu’-mân b. Münzir ile güzelliğinden ötürü “Mâüssemâ” diye anılan annesi de bu ailedendir. Aslen hıristiyan olan Tenûhî­ler, Ebû Ubeyde b. Cerrah ile birlikte ha­reket ederek Diyârışam’da Kınnesrîn, Menbic, Hama ve Maarretünnu’mân böl­gelerine yerleştiler. Hamza b. Ali’nin, Tenûhîler’in ileri gelenlerinden Ebü’l-Ha-san Yûsuf b. Musbih ve Ebû îshak İbra­him b. Abdullah’a mektuplar göndere­rek onları mezhebine davet etmesi so­nucu Dürzîliğe girdiler. Haçlılar’a karşı savaşan ve 503 (1110) yılında çok sayıda emîrini kaybeden Tenûhîler’den -Buh-tur b. Adudüddevle Ali hariç- Emir Fevâ-ris ailesinin hâkimiyeti sona erdi. Emîr Mecdüddevle’nin. Frenkler’le yaptığı sa­vaşta öldürülmesinden {520/ 1126) son­ra Ebü’l-Aşâir Buhtur (ö. 552/ 1157) de­vam ettirdiği savaşlarda muzaffer oldu. 657 (1259) yılında Aynicâlüt’ta Mogol-lar’a karşı yapılan savaşta Dürzî Emîri Zeynüddin el-Melik, Seyfeddin Kutuz ile aynı safta çarpıştı.

Yavuz Sultan Selim’in Mercidâbık Sa­vası” nda (1516) Arslan ailesinden Emîr Cemâleddin Ahmed ve kuvvetleri Osmanlı saflarında yer aldılar. Sultan Selim Ce-mâleddin’i Garb’a, Metn’e ve mücavir bölgelere emîr tayin ettiği gibi Şûf böl­gesini de Ma’n ailesinden alarak onun emrine verdi. Böylece Cemâleddin Ah­med Güney Lübnan emîri oldu. Tenûhî-ler’in hâkimiyeti 161S yılında Ma’noğul-lan’nın Beyrut’u işgaline kadar devam etti. Sonraları Şihâbîler’le mücadeleleri neticesinde nüfuzları azaldı. Günümüz­de Tenûhîler’in Lübnan’da çok dar bir nüfuz bölgesi vardır.

Ma’nîler. Osmanlı kaynaklarında Ma’n-oğulları diye geçen bu aile, asıllarının, Emevî ve Abbasî devrinin fesahatiyle ta­nınan cesur kişilerinden Ma’n b. Zaide’-ye dayandığını iddia ediyorsa da bu nis-bet sahih görülmemektedir. Astında Ma’n b. Rebîa el-Eyyûbrden gelen bu aile Re-bîatü’l-Fürs’e mensuptur. Fırat Cezîresi’nde oturan Ma’nogullan’nın Dürzî ol­dukları da şüphelidir. Man devrinde Ha­lep civarına yerleşen aile, Emîr Fahred-din zamanında oldukça Önemli faaliyet­lerde bulunmuştur. 1515 yılında Merci-dâbık’ta Kansu Gavrinin maiyetinde iken Yavuz Sultan Selim’e sığınan Fahreddin, padişah nezdinde Cebel emirlerinin hepsinden daha çok itibar görmüş, bu ta­rihten sonra Sayda ve Sûr gibi şehirleri elinde bulunduran Tenûhîler, Cebel hâ­kimiyetini Ma’n ailesine bırakmak zo­runda kalmışlardır. Fahreddin’in ölümü­nün ardından oğlu Korkmaz ve onun oğ­lu 11. Fahreddin zamanında Ma’nîler çı­kardıkları isyanlar sebebiyle zaman za­man Osmanlılar’ı meşgul etmişlerdir. Bu son emîr Osmanlılar tarafından sıkıştı­rılınca beş yıl kadar Avrupa’da kalarak yardım elde etmeye çalışmış. 1618’de Lübnan’a dönmüş. Sayda ve Beyrut güm­rüklerinin gelirleriyle büyük bir ordu kur­maya muvaffak olmuştur. Fahreddin’-den sonra yerine geçen Melham’ın 1654 yılında ölümü üzerine Ma’n ailesinin nü­fuz sahası tamamen Şihâbîler’in eline geçmiştir.

Şihâbîler. Aslında Hicaz’daki Benî Mahzûm kabilesinden gelen bu aile, Hz. Ömer zamanında Havran köylerinden Şehbâ’-ya yerleştikleri için (15/636) bu isimle anılmışlardır. Şihâbîler VI. (XII.) yüzyılın ortalarında Nûreddin Zengî zamanında Vâditteym’e yerleşmişler ve Haçlılar’ın eline geçen vadiyi kurtarmak için yap­tıkları savaşta galip gelmişlerdir. Nûred­din Zengî, Şihâbîler’in lideri Münkız’ı fet­hettiği yerlere emîr tayin etti. XVII. yüz­yılın sonlarında Lübnan’daki Dürzî lider­liği Şihâbîler’den Emîr Beşîr’e ve onun 1706’da ölümü üzerine Emîr Haydar’a intikal etti. Emîr Haydar’ın ölümünden (1732) üç yıl önce Emîr Melham Cebeli-lübnan riyasetini ele geçirdi ve bu göre­vi 17S4 yılına kadar sürdürdü. Daha son­ra kardeşleri Ahmed ve Mansûr 1770 yılına kadar emirlik görevini devam et­tirdiler. 1754’te Emîr Ali Haydar, Mel-ham’ın oğulları ve Şihâbî ailesinden pek çok kişi hıristiyan oldu. Bu dönemden iti­baren günümüze kadar ailenin Mârûnî hıristiyan, müslüman ve Dürzî olarak üç kısma ayrıldığı görülür. Bu ailenin en büyük şahsiyeti, 1788-1840 yıllan ara­sında Cebelilübnan emirliğini elinde tu­tan, Sünnî Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Dürzîlik arasında kendine göre hassas bir denge kurup siyasî sebeplerle Os-manlılar’a karşı Sünnî, Dürzîler’e karşı Dürzî, hıristiyanlara karşı da hıristiyan gibi davranan Emîr Beşîr eş-Şihâbfdİr. Şihâbîler’in Dürzîliğe ne zaman girdik­leri kesin olarak bilinmemekle beraber XVIII. yüzyıl başlarında Cebelilübnan a hâkim olduktan sonra Dürzî oldukları sanılmaktadır.

Canbolatlar. Kilis ve Halep civarına yer­leşmiş olan bu büyük aile, adını Canbolat b. Kasım el-Kürdfden almıştır. Riva­yete göre aile Eyyûbîler’e kadar uzanır. İbn Arabî veya İbn Arabû künyesini alan Canbolat çocukluğunda bir müddet Os­manlı sarayında bulunmuş, daha sonra Kilis emirliğine tayin edilmiştir. Halep civarını eşkıyadan temizlediği için şöh­ret kazanmış, II. Selim zamanında Kıb­rıs seferine iştirak etmiş ve 1572’de Ki­lis’te ölmüştür. Onun ardından ailenin reisi olan ve bazı görevlerden sonra ken­disine vezirlik payesi verilen Hüseyin Pa­şa, İran seferine katılması hususunda Cigalazâde Sinan Paşa’nın emrine uy­makta geciktiği için 1604’te Van’da idam edilmiştir. Bunun üzerine aile adına is­yan eden ve Osmanlı tarihinde Celâlî olarak anılan, devletin kendisini oyala­mak için Halep eyaletini verdiği Canbo-latoğlu Ali Paşa Ma’noğullarfndan II. Fahreddin ile birleşti. Nüfuzunu Hama’-nın kuzeyinden Adana’ya kadar genişle­ten Ali Paşa müstakil bir hükümdar gi­bi adına para bastırıp hutbe okuttu. Fah­reddin vasıtasıyla başta Toskana olmak üzere bazı Avrupa devletleriyle anlaş­malar yaptı. 1607 yılında Kuyucu Murad Paşa tarafından mağlûp edilen Ali Paşa Halep’e kaçtı. Padişah I. Ahmed’den özür dileyerek Tımışvar’a tayin edilmişken 1611’de Kuyucu Murad Paşa’nın emriy­le idam edildi.

Bu olaylardan sonra Kilis ve Halep’te saklanmaya mecbur kalan Canbolatlar, 1630 yılında 11. Fahreddin’in daveti üze­rine Lübnan’a giderek Şûf’ta yerleştiler. Canbolat b. Saîd’den sonra oğlu Ribâh ailenin reisliğini sürdürmüş, daha sonra Ali b. Ribâh. Şeyh Kablan el-Kâdîet-Te-nûhFnin kızı ile evlenerek kayınpederin­den sonra Şûfta şeyhülmeşâyih seçil­miştir. 1777’de Canbolatî ve Yezbekî di­ye ikiye ayrılan aile Şûf’un yüksek ke­simlerine hâkim oldu. Emîr Beşîr eş-Şihâbf devrinde Şihâbîler iie Canbolatlar arasında çıkan İhtilâflar neticesinde Canbolatlar’ın bulunduğu yerler tamamen tahrip edildi. XIX. yüzyılda ailenin en meşhur siması, İbrahim Paşa’nin Şam’ı işgalinde büyük rol oynayan Saîd b. Be-şîr ei-Canbolatrdir. Yaklaşık İki asırdan bu yana Dürziler içinde en etkili ve en itibarlı aile Canbolatlar’dır.

Günümüzde Dürzîler’in kesin sayısı bilinmemekle birlikte Lübnan, Suriye, Fi­listin ve Ürdün’de yaklaşık 400-450.000 Dürzî bulunduğu sanılmaktadır. XIX. yüz­yılda Lübnan ve Suriye’den göç eden ba­zı Dürziler Amerika, Avustralya ve Batı Afrika’ya yerleşmişlerdir. 40.000 civa­rında Dürzî bugün Venezüella. Brezilya, Arjantin ve Meksika’da ve daha küçük cemaatler halinde Şili ve Kolombiya’da yaşamaktadırlar. Birkaç bin Dürzî de Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’-da bulunmaktadır. Adı geçen ülkelerde Dürzî cemaatleriyle diğer Araplar ara­sındaki bağlan takviye eden faal cemi­yetler olduğu gibi bir kısmı da önemli sosyal, ekonomik ve kültürel mevkiler işgal etmektedir. Ortadoğu’daki Dürzî-ler azınlık durumunda bulunmalarına rağmen bölgenin sosyal, ekonomik, po­litik ve kültürel hayatında etkinliklerini sürdürmekte, özellikle Suriye ve Lüb­nan’ın politik ve sosyal meselelerinde ağırlıklarını hissettirmektedirler. Dürzî­ler’in Beyrut’ta dinî, sosyal ve kültürel işlerle uğraşan bir merkezleri, okulları, kulüp ve kuruluşları, Abeyh’te yetimhane ve yaşlılar için yurtları mevcuttur. Lüb­nan’daki Dürzîler’in sayısı 150-170.000, Suriye’de ise 260.000 civarındadır. Yak­laşık 15.000 kadarı Halep yöresinde, 20.000’i Sam ve çevresinde, 25.000’i Gü­ney Suriye’de Katana ve Kuneytrada ve 200.000 kadarı da Cebelidürz’de yaşa­maktadır. Ürdün’de Dürziler Amman ve Zerkâ’da yaşayan, sayıları 3000 civarın­da küçük bir azınlıktır. İsrail’deki Dürzî-ler Batı Celîle ve Kermel dağı eteklerin­de bulunur; sayıları 30.000 civarındadır. Bunlar 1948 işgalinden sonra toprakla­rına bağlılıklarından dolayı yerlerini ter-ketmemişlerdir. Filistin’deki Dürziler, ge­lirlerini sahip oldukları küçük topraklar­dan sağlayan bir çiftçi toplumudur. İs­rail Devleti’nin kurulması esnasında mu­kavemet göstermedikleri için burada bu­lunan Dürzîler diğer Araplar’dan daha iyi muamele görmektedirler.

Dürzîliğin kendine has inanç prensip­leri, ibadet şekilleri, ahlâk kuralları bulunan bir din olduğunu veya belli bir di­ne bağlı kalarak bir mezhep halinde ge­liştiğini söylemek mümkün değildir. Öy­le görünüyor ki Dürzîlik, çeşitli din ve düşünce akımları ile aşırı Şiî telâkkile­rinden etkilenmiş karma bir sistemdir. Bilinebildiği kadarıyla Dürzî inanç siste­minde Allah’ın çeşitli İnsanlarda tecelli etmesi, tenasüh (tekammus), Hâkim-Bi-emrillâh gibi liderlere beşer üstü nite­likler nisbet edilmesi. İslâm’ın titizlikle korumak istediği tevhid prensibiyle hiç­bir şekilde bağdaşamaz. Her müslüman tarafından benimsenen namaz, oruç gi­bi ibadetlerin ilke olarak Dürzîlik’te bulunmayışı da bu sistemin Müslümanlık’-la şekil açısından olabilecek ilgisini or­tadan kaldırmaktadır. Dürzîlik’te yer alan ahlâk kuralları ise hemen bütün din ve sistemlerde bulunan evrensel ilkeler niteliğindedir. Yakın kökleri Bâtınî İs-mâîliyye’ye dayanan Dürzîliğin Özellikle âhiret hayatını tamamen red veya te’vil etmesi dikkat çekicidir. Dürzîler’in za­man zaman âyet ve hadisleri İlmî bir metoda bağlı kalmaksızın çeşitli yorum­lara tâbi tutmaları, onların İslâm’a bağ­lılığından dolayı değil sadece kendi gö­rüşlerini destekleme gayesine yöneliktir.

F- Literatür. Genel olarak İslâm tarih­leri Fatımî Halifesi Hâkim -Biemrillâh’ın ilâhlık iddialarını, çevresinde toplanan kişilerin ona bağlanmasını ve esraren­giz bir biçimde ortadan kaybolmasını bahis konusu etmelerine rağmen Dürzî-lik’ten söz etmemektedir. Dürzîler’i ilk defa zikreden Yahya b. Saîd el-Antâkî (ö. 458/ 1066) ve daha sonra İbnü’1-Amîd el-Mekîn de (ö. 672/1273) onlar hakkında bilgi vermemektedir (İA, III, 665) Dürzî­liğin esaslannı ihtiva eden kutsal risa­lelerin İbrahim Paşa’nın Suriye seferi so­nucunda ele geçirilmiş olması, mezhebin Dürzî olmayan ilim adamların­ca tanınmasını, araştırılmasını ve bu ko­nuda eserler ortaya konmasını müm­kün kılmıştır. Bu devreden önce Dürzî­ler, daha sonra Dürzî olan ve olmayan müellifler konuyla ilgili muhtelif çalış­malar yapmışlardır.

Dürzîlik tarihi hakkında bu mezhebin mensupları tarafından yazılan elde mev­cut en eski eser. Salih b. Yahya’nın (ö. 839/1435) Târihu Beyrûfudur. Bundan sonra en önemli kaynak. Hamza b. Sebât’ın (ö. 926/ 1520) Târihu İbn Sebat adlı eseri­dir. Kitabın günümüze ulaşan kısımları, Naile Takıyyüddin Kâidbeyh tarafından Târihu’d-Dürûz iî âhiri cahdi’î-memâ-lîk adıyla yayımlanmıştır. Abdülmelik el-Eşrefânî’nİn (XVI1. yüzyıl) yazdığı c Umdetü i – cârifîn adlı eserin üçüncü bölümü, ortaya çıkış döneminde Dürzîliğin tarihini işleyen ciddi bir kay­nak niteliğindedir. Ebû Muslih’in Vâki’u’d-Dürûz’u ile Fuâd el-Atraş’ın ed-Dü-rûz müâmerât ve târih ve hakâik” (Beyrut, ts.) Dürzîliğin yakın tarihiyle il­gilidir. Mezhebin Ortadoğu ve Arap dün­yasındaki siyasî durumunu inceleyen eserlerden, Abbas Ebû Salih’in Târihu I-Muvahhidîn ed-Dürûzü’s-siyâsî ii’l-meşrikı’î-‘Arabî adlı çalışması yanında Şekîb Salih’in İbrânîce Toldot ha-Druzim ve Ka-is M. Firro’nun A History of the Druzes adlı eser­leri, başlangıçtan günümüze kadar Dür­zîlik tarihini işleyen modern araştırma­lardır.

Dürzî müellifler tarafından yazılan mezheple ilgili genel eserler arasında, fırkanın ortaya çıkışı, İnanç esasları ve hukukî düzenlemelerini konu alan Emîn Muhammed Tâlfin Aşlü’l-Muvahhidîn ed-Dürûz’u, ılımlı bir Dür­zî olan ve mezhebin inançlarını mutedil bir biçimde ele alarak inceleyen Abdul­lah en-Neccâr’ın Mezhebü’d-Dürûz ve’t-tevhîd’ı, Sâmî Nesîb Me-kârim’in, Dürzî siyasî lideri Kemal Can-bolat’m geniş bir mukaddimesini ihti­va eden Advâ3 calâ mesleki ‘t -tevhîd’ı ve The Druze Faith’l, N. M. Abu-Izzed-din’in The Druzes adlı ese­ri de önemli çalışmalardır.

Mezhep dışındaki müellifler tarafın­dan Dürzîliği bir bütün olarak ele alan eserler içinde, A. I. Silvestre de Sacy’nin yazdığı Exposâ de la religion des Dru-zes’ü büyük bir önem taşı­maktadır. Birçok orijinal yazmaya ışık tutan ve mezhebin bünyesini mükem­mel bir şekilde aksettiren iki büyük cilt hacmindeki bu eser, neşredilmesinin üze­rinden 156 yıi geçmesine rağmen henüz aşılamamıştır. Ancak eserin, sistemin etkilendiği dış tesirleri yeterince ortaya koyamadığı da genel bir kanaattir. Phi­lip K. Hitti’nin fırkanın tarihi, sosyal ge­lişimi, ırkî menşei, inançları ve folkloru­nu ele alan ve kutsal metinlerinden ör­nekler veren The Origins of the Druze People and Religion ve H. Blanch’ın İbrânîce Ha Druzîm adlı eserleri de konuya dair önemli çalışmalar arasındadır. Abdur-rahman Bedevi’nin mezhebin ortaya çı­kışı, gelişmesi, takıyyeye yönelmesi, kut­sal risaleleri, çeşitli yazmaları, bulun­dukları kütüphaneler ve günümüzdeki durumları hakkında geniş bilgiler ihti­va eden Mezâhibü’î-îslâmiyyin, M. Ahmed el-Hatîb’in, fırkanın inanç ve ahlâkî tatbikatını ele alan mo­nografi k çalışması cAkîdetü’d-Dürûz ile İslâm dünyasın­da ortaya çıkan bâtınî fırkalar arasında DDrzîliğe geniş yer veren el-Harekâtü’I-Bâtıniyye fi’l-‘âlemi’l-îslâmî adlı eserleri ve Mustafa Gâ-lib’in el-Harekâtü’l-Bâtıniyye ü’I-İs-lâm’ı konu ile ilgili önemli araştırma­lardır. İzmirli İsmail Hakkı’nın. mezhe­bin kutsal risaleleri ve özellikle de Sacy’-den faydalanarak fırkayı bir bütün ola­rak ele alıp incelediği “Dürzî Mezhebi” adlı makalesi ise Türkçe’deki en geniş çalışmadır.

Dürzî kutsal risalelerinde geçen İsim ve tabirleri açıklayan ve Seyhülukkâl Nâsırüddin eiîd (ö. 1129/1 716) tarafın­dan kaleme alınan ed-Dürretü’1-mudî e bu konuda önemli bir eserdir. Mezhep mensupları ara­sındaki evlilik ve boşanma konusunu ele alan N. Alamuddin ve P. Starr’ın Cruci-al bonds, Marriage among the heba-neşe Druze ve A. La-yish’in Marriage, Divorce and Succes-sion in ihe Druze Family adlı eserleri de sahalannda hazırlanmış ciddi araştırmalardır. (Diyanet, İslam Ansiklopedisi, Dürzilik maddesi)

This entry was posted on Pazar, Aralık 7th, 2008 at 12:56 and is filed under MEZHEPLER-ANLAYIŞLAR. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

There is currently one response to “Dürzilik”

Why not let us know what you think by adding your own comment! Your opinion is as valid as anyone elses, so come on... let us know what you think.

  1. 1 On Şubat 8th, 2015, hamza el din - The Informazione said:

    […] Dürzilik – ahlak odaklı ve kur’an merkezli din […]

Yorum Yaz