4th Haziran 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’DA ‘ÜSTTEKİLER’ VE ‘ALTTAKİLER’

İbn Haldun (öl. 1406) altı asır önce “Şu ana kadar ki bütün tarih Bedevîler ile Hadarîlerin mücadelesinden ibarettir” demişti.

Aslında bu, kadim dinî metinlerin; Avesta’nın, Tevrat’ın, İncil’in ve Kur’an’ın vurgularını yeniden ifade etmekten başka bir şey değildir. Hadarîler üsttekiler, Bedevîler alttakiler oluyor. İbn Haldun’a göre bu mücadelede birinden diğerine geçişte esas amil mülktür. Yani servet ve iktidar sahipleri (üsttekiler) ile, bunlara sahip olmayanların; dahası bunların gadrine uğrayanların (alttakilerin) ezelî mücadelesi…

“Ümmet-i vahide” (sınıfsız tek toplum), mülk (servet ve iktidar) ihtirasları sebebiyle parçalanıp sınıflara ayırıldığından beri hiç durmadan süren bir mücadele bu.

Bu yazıda, söz konusu ezelî mücadelenin her iki tarafına Kur’an’ın dünyası açısından bakacağız. “Üsttekileri” ve “alttakileri” Kur’an’ın nasıl ele aldığını, onlara ne dediğini, hangi bakımdan ayırdığını, ayırımda temel saikin ne olduğunu göstermeye çalışacağız.

Görüleceği üzere ayırımda temel saik dil, din, ırk, itikat, renk, bölge, cinsiyet vs. değil; mülk (servet ve iktidar) ile ilişkidir. Mülk sahipleri üsttekileri, bunların gadrine uğrayanlar da alttakileri belirleyen temel saik olmaktadır. Bu ayrımı Kur’an “Lehu’l-Mülk” ve “Lailahe illallah” kılıcıyla kesip atmakta, devrimci bir altüst oluş çağrısı ile insanlığı eşitliğe çağırmaktadır.

Tarih boyunca bunun hiç değişmediğini görüyoruz.

Müslüman, mu’min, münâfık, kâfir, zâlim, hakk, bâtıl, adâlet, tevhid, şirk gibi nitelemeler, Firavun, Nemrud, Karun, Haman gibi tarihin kötü yüzleri, Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed gibi tarihin iyi yüzleri, Zülkarneyn, Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Uhdud gibi kıssalar hep bu üsttekileri ve alttakileri örneklemek içindir. Bu anlamda ikinci dereceden nitelemelerdir.

Bunların içi “mülk” (servet ve iktidar) ilişkileri ile doldurulduğunda ete kemiğe bürünürler. Yoksa soyut bir dinî, itikâdî, kelâmî, teolojik söylem olarak kalırlar. Kur’an’ın sahici bir gerçek hayat kitabı olması için üsttekileri ve alttakileri “mülk” temelinde yeniden ele almamız ve analiz etmemiz kaçınılmazdır.

Belli başlılarını ele alacağız. Önce “üsttekiler”den başlayalım.

***

AĞNİYÂ: Zenginler demektir. Kök olarak “ğina” zenginlik ve servet , “ğanî” zengin, ihtiyacı olmayan, kalantor, varlıklı, kodaman, “ğanimet” düşmandan elde edilen zenginlikler, “mustağnî” de kendini her türlü ihtiyacın üstünde gören zenginlik budalası demek oluyor.

Kur’an’ın nuzül sırasına göre ilk suresinde (Alak; 96/7) karşımıza çıkar. İlk olmasının anlamı şu ki sonraki bütün “üsttekileri” niteleyen ayetler bununla ilgilidir: Mustağnî servetiyle azgınlık eder (tâğut), servetine yaslanarak büyüklenir (mustekbir), emredip yasaklar koyarak zulmeder (zâlim), mülküyle ortak koşar (muşrik), hegemonya kurmaya yeltenir (ceberrut), gururlanır (mağrur), inkar eder (munkir), yok sayar (mulhid)…

Bütün bunların kökünde “ğina”yı özelleştirmesi, kendi elinde tutması yatmaktadır. Bu nedenle Kur’an malların zenginler (ağniyâ) elinde dolanıp duran bir devlet olmasını meneder (Haşr; 59/7). Yani zenginliğin bir devlet haline gelmesini veya devletin bir zenginler kulübüne dönüşmesini reddeder. Bu durumda zenginler (ağniyâ), Allah’ın yarattığı rızık ve rızık kaynaklarını (üretim araçlarını) bir şekilde ele geçirip, “alttakileri” ondan mahrum edenler, alttakilerle “eşit” hale gelmekten ‘aslan görmüş yaban eşeği gibi’ kaçanlar oluyor. Sırf zenginliğin Kur’an’ın hiçbir yerinde olumlu anlamda anıldığını, övüldüğünü, teşvik edildiğini görmedim. Bugün için üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan finans-kapital sahiplerine, sermayedarlara, para babalarına takâbül eder.

MELE’: “Dolu hale gelmiş” demektir. Kök olarak 1- Bir şeyi doldurmak 2- Yola girmek, yolda yürümek demek… Dolmak (imtila’), dolmuş, dolu, tombul, etine dolgun (mumteli’) birinci, koşmak, hızla yürümek (melv), genleşmek, genişlemek (muluv) ikinci anlamdan gelir… Bu durumda mele’ servetle dolmuş, mal ve mülk ile şişmiş, servet ve iktidarı ele geçirme ve onunla hegemonya kurma yolunda yürüyen, hayatının amacı bu olan demek oluyor. “Kavmin ileri gelen melesi” şeklinde Kur’an’da sıklıkla geçer. Bugün için bir ülkenin siyasî, askerî ve iktisadî mülk (servet ve iktidar) sahiplerine tekâbül eder.

MUTREF: “Bolluk içinde olan, şımarmış” demektir. Bolluk ve nimet içinde olmak, şımarmak (teref), konfor içinde olmak, nimetler içinde yüzmek (teterrûf), konfor, rahatlık, lüks, şımarıklık (teref) kelimeleri bu kökten… Demek ki mütref bir toplumun rahatlık ve konfordan şımarmış, “fors” sahipleri demektir… Bu durumda Kur’an’da sık sık geçen mele-i mütref “kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri” demek oluyor. Bugün için devlet beslemesi ailelere, sosyete çevrelerine, lüks ve sefahat içinde yaşayan zümrelere ve onlara özenenlere tekâbül eder.

MUSRİF: “Harcayan” demektir. Kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenlerinin (üsttekilerin) başkasının (alttakilerin) emeğinden çaldıklarını sorumsuzca harcamalarıdır. Nasıl olsa başkasından geçtiği için kimin malı olduğu umurlarında bile değildir.

Türkçe’de israf etmek” deyimi kendi emeği ile kazandığından gereksiz yere harcamayı ifade etmek için kullanılıyor ki Kur’an’da bu anlamda değildir. Bilakis başkasının emeğinden geçeni harcamak manasındadır. Bu anlamıyla “hortumcunun” har vurup harman savurmasını ifade eder.

Kendi emeğinden gereksiz harcamaya ise Kur’an “tebzîr” der. Tebzîr lüzumsuz harcama demektir. (İsra; 50/26). Bu durumda “Yeyiniz, içiniz, israf etmeyiniz” demek “Kendi emeğinizle kazandığınızdan yiyiniz, içiniz fakat başkasının emeğini yemeyiniz, mele-i mürtefin yaptığını yapmayınız, bundan kaçınınız” demektir. Şu ayette bu anlamda kullanılmıştır: “Öksüzlere evlenme çağına gelinceye kadar göz kulak olun. Ekmeğini kendisi kazanacak yaşa geldiklerini gördüğünüzde mallarını kendilerine teslim edin. Büyüyünce onlara kalacak diye mallarını sorumsuzca (israf ile) yemeye kalkmayın. İhtiyacı olmayan tenezzül etmesin.” (Nisa; 4/6).

Burada israf kendi malını saçıp savurma değil; başkasına ait olanı zimmetine geçirip harcama manasındadır. “Onlar infak ettiklerinde ne israf ederler ne de cimrilik” (Furkan; 25/67) Yani ne başkasının malından bol keseden harcarlar, ne de kendi keselerini kısarlar; ikisinin ortası bir yol tutarlar; kendi alınteri ile kazandıklarından infak ederler…

Kur’an Mekke’nin mülk sahiplerine, Firavun’a vs. hep “musrifler” diyor. Burada ‘gereksiz harcama yapıyorlardı’ denmek istenmiyor. Bilakis “alttakinin” emeğinden çaldıkları ve ondan geçindikleri, sömürücü olduklarını için eleştiriliyorlar… İsraf, bugün için “ Başkasının (devlet) malı deniz yemeyen domuz” sözündeki manayı ifade eder.

KÂNİZ: “Biriktiren, yığan” demektir. Malı kenz etmek; yığmak, biriktirmek, hazine yapmak manasına geliyor. Kur’an altını ve gümüşü (parayı) kenz edenleri şiddetle eleştirir ve biriktirdiklerinin dağlanarak alınlarına, böğürlerine, sırtlarına vurulacağını haber verir. (Tövbe; 9/34). Bu ayet nazil olunca Hz. Peygamber “Kahrolsun biriktiriciler” (Tebbet el-Kânizûn) diye üç defa bağırmıştır. (Kutüb-i Sitte; Zekat, 2011).

Bugün için Kâniz, ihtiyaçtan fazla para, mal, arazi, bina vs. cinsinden özel mülkiyet biriktirene tekâbül eder. Genellikle servet ve iktidar sahibinin yani “üsttekinin” tuttuğu yoldur. Biriktirdiğini ne infak eder, ne de bir işe yatırır, kendi şahsi mülkü olarak tutar. İşte bu kenz olup sahibini ateşle yakacaktır. Biriktiriciden istenen alttaki ile aradaki farkı sürdürerek ucundan verip durmak değil; alttakini yukarı çıkarıp, kendisi da aşağı inerek, orta bir yerde eşit hale gelinceye kadar infak etmektir. Çünkü biriktirdiği alttakinden ona geçmiştir. Başka türlü kenz edemezdi (zengin olamazdı).

MURÂBÎ: “Fâizci” demektir. Kök olarak ribâ (fâiz), “tepe haline gelme” manasındadır. Üsttekilerin en önemli özelliklerindendir. Tefecilik yaparak paralarına para katarlar. Başkasından “fazlalık” alarak tepe gibi yığarlar. Bununla mal ve servet yığarlar. Bu yolla alttakileri sömürür, kanlarını emerler. Kur’an’da başka hiçbir şey için “Faiz yiyenlere Allah ve Resulü’nün savaş açtığını bildir” (Bakara; 2/279) denmemiştir!

Genellikle savaş savunma amaçlı olup “izne” tabidir. Örneğin kendilerine zulmedilenlere, yurtlarından çıkarılanlara Allah yolunda savaşmaları için “izin verildi” denir. Fakat faiz söz konusu olunca Allah ve Resulü onlara savaş açar! (Bakara; 2/275). Faiz yiyenler kabirlerinden, şeytan çarpmış gibi kalkacaklardır. Bu hal onların “Alım-satım tıpkı faiz gibidir” demeleri yüzündendir. Halbuki Allah alım-satımı helal, faizi haram kılmıştır. Bugün için küresel finans-kapitale, onun yerli işbirlikçisi bankalara, tefeci bezirgânlara tekâbül eder…

***

İşte bunlar üsttekilerdir.

Dilleri, dinleri, ırkları, renkleri ve bölgelerinin ne olduğu önemli değildir. Tamamı sömürücü olup alttakilerin kanını emerek yaşarlar. Allah ise alttaki ezilenleri (mustazafları) onların yerine geçirmek, böylece eşitliği sağlayarak, yarattığı rızık ve rızık kaynaklarını adilce bölüştürerek korktuklarının bir gün başlarına geleceğini onlara göstermek ister (Kasas; 5).

Şunlar da Kur’an’da sürekli korunan, kollanan, durumlarının düzeltilmesi için zekat, sadaka, infak, karz-ı hasen çağrıları yapılan, Allah’ın kendisini onların yerine koyarak, onların sesi ve soluğu olarak konuştuğu “alttakiler”dir. Kitabın asıl sahipleri bunlardır. Bunların Kur’an’ın hiçbir yerinde yerildiğini, aşağılandığını, hor ve hakir görüldüğünü görmedim.

***

CEV’ÂN: “Açlar” demektir. “Altta” olmaktan öte en “dipte” olanlardır. Açlık tehlikesi söz konusu olduğundan ölümle yüzyüzedirler. Bu açıdan bütün her şeyi bırakıp buna yönelmek birinci dereceden bir görevdir.

Malum, kıssaların anasında (Adem kıssası) Allah’ın istediği dünya (cennet), kimsenin “aç” (yeme-içme ihtiyacından mahrum), “çıplak” (giyinme ve barınma ihtiyacından mahrum), “susuz” (yaşamı sağlayan diğer temel ve zaruri ihtiyaçlardan mahrum) olmadığı ve “yanmayan” (saldırı tehditlerine karşı güven içinde) bir dünyadır. (Taha; 20/118-119). Fakat bu bir takım muhterislerin kendi eleriyle yaptıkları yüzünden gerçekleşememektedir.

Kur’an bir ülkenin açlık ve şiddetli yoksulluğa düşme sebebini şöyle açıklar: “Bir ülke düşünün; halkı güven ve huzur içinde yaşıyor. Bolluk ve refah içinde yüzüyorlar. Derken Allah’ın nimetlerini inkar ediyorlar. Yaptıklarına karşılık Allah da onları açlık ve korkuyla tanıştırıyor.” (Nahl; 16/112).

Onların yaptıkları neydi ki açlık, yoksulluk ve korkuyla tanıştılar (tattılar)?

Bunu anlamak için Kur’an’ın dünyasında özel bir anlama sahip “Allah’ın nimetlerini inkar etmek” tabirini iyi anlamak lazımdır. Bakın aynı sure içinde bu nasıl açıklanıyor: “Zenginler (rızıkta üstün kılınanlar) mallarını ‘Arada fark kalmaz, eşit hale geliriz’ diye yanındakilerle paylaşmıyorlar. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?” .” (Nahl; 16/71).

Demek ki bir ülkede açlık ve yoksulluk “kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenlerinin” yani “üsttekilerin” mülkiyet hırsıyla “alttakiler” ile eşit hale gelmek istememeleri yüzünden olmaktadır. Bu durumun sürüp gitmesi Allah’ın nimetini (rızık ve rızık kaynaklarını) inkar ve halka karşı işlenmiş bir suçtur.

Bugün için açlık ve yoksulluk Kur’an’ın mantığı açısından birince dereceden bir sorundur. Bütün her şey bundan sonra gelir. “Açlık, korku ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edilme” sanıldığının aksine, Allah’ın bunları kullarına musallat edip “Bakayım ne yapacaklar?” diye gökten olup bitenleri seyretmesi değildir. Bilakis rızık ve rızık kaynaklarını mülkiyetlerine geçirerek açlık ve yoksulluğa neden olanlar engellenmezse bunların sürüp gideceği, belamızı kendimiz istediğimiz için Allah’ın da bunu bize tattıracağının varlığın (hayatın) diliyle konuşularak hatırlatılmasıdır…

FUKARÂ: “Fakirler” demektir. Kök olarak “Omurga kemiği kırılmış” manasındadır. Türkçe’de “fıkra” da aynı kökten. Bu durumda “fıkra anlatmak” yazı gibi tüm ayrıntıları içermeyen, kırılmış omurga gibi atlanmış, kırık anlatım demek. Eskiden köşe yazarlarına “fıkra muharriri” denirdi. Yani anlatımı zayıf, konularını derinlemesine ele almayan, üstünkörü yazan manasında. Arap zayıf deveye de “fakr” demiş…

Terim olarak fakirin, türlü tanımlar yapılmışsa da üzerinde ittifak edilen görüş “temel ve zaruri ihtiyaçlarını karşılayamayan kimse” olduğudur. Bunlar da insanoğluna şu dünyada lazım olan yeme-içme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarıdır. İşte bunları kendi çabası ile karşılayamayan kimseye fakir veya yoksul diyoruz. Kişi bunları karşılayamayınca beli bükülüyor, “omurgası kırılıyor” ve dik duramaz hale geliyor. Kur’an’da “alttakiler” içinde en çok kullanılan kavram budur. Hemen hemen tüm zekat, infak, sadaka, karz, i’ta vb. vermeye yönelik ayetlerde ilk sırada geçer.

Günümüzde “işsiz” kategorisine takâbül ettiği söylenebilir. Çünkü işsizin yeme-içme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarını karşılayacak bir işi olmadığı için geliri de yoktur. Bu durumda işsiz beli bükük, omurgası kırık kişi olur.

MESÂKİN: “Yoksullar” demektir. Kök olarak “sakin olan, susan, duran, dinen şey” manasındadır. “Sukûn” hareketin durması, “seken” ise mülkü olmadığı halde kira veya başka bir şekilde evde oturmak demektir. “Meskûn mahal” veya “Mahalle sâkinleri” buradan gelir.

Fukarâ ile mesâkin arasında şöyle bir fark olduğu söylenebilir: Fukâra işsiz olduğu için zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak gelirden yoksun olanlar, mesâkin de işi olduğu halde geliri zaruri ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyenler, bu nedenle de geçim sıkıntısı çekenler demektir. Öyleki işi olduğu, kira da olsa bir evde meskun bulunduğu için görenler onu hali vakti yerinde birisi sanmaktadır. Halbuki geliri zaruri ihtiyaçlarını bile karşılamaya yetmemekte, geçim sıkıntısı çekmekte ve bunu da sâkin durarak, susarak kimselere söylememektedir. İşte mesâkin budur…

Bugün için dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken gıda harcamasının (açlık sınırı) mayıs ayında 826,19, gıda harcamasının yanı sıra giyim, konut, ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu harcamaların (yoksulluk sınırı) 2691,18 lira olduğunu düşünürsek, Türkiye’nin neredeyse 4/3’ü fukarâ ve mesâkin oluyor. (bkz.http://adilmedya.com/haber.asp?id=2110)

BÂİS: “Şiddetli sıkıntı çeken” demektir. Şiddetli darlık, yokluk, çaresizlik, açlık, savaş manalarına gelir. Fukarâ ve mesâkin’den daha şiddetli yoksulluğu ifade eder. İbn Abbas’a göre Bâis, şiddetli yoksulluğu yüzünden ve elbisesinden belli olan kimsedir. Çünkü fakirin fiziki görünümü böyle değildir. Fakirin elbisesi temizdir ve yeterli gıda aldığı da yüzünden belli olmaktadır (Razi). Bu durumda Bâisûn, şiddetli fakr-u zaruret içinde olduklarından istemek zorunda bırakılan hatta yalvartılan “yalınayaklıları” ifade eder. Kur’an’da “el-Bâise’l-Fakîr” şeklinde geçer. (Hac; 22/28).

MUMLİG: “Fakir düşmekten korkan” demektir. Kur’an’da şöyle geçer: “Yoksulluk korkusuyla (imlâg) çocuklarınızı öldürmeyin” (En’am; 6/151), “Yoksulluk korkusuyla (imlâg) çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır” (İsra; 17/31).

Mumlig ile memluk arasında yakınlık olduğu anlaşılıyor. Memluk başkasına köle olmuş kimse demektir. Kur’an’ın indiği dönemde Mekkeliler kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekteydi. Çünkü yoksulluk belasından Mekkeli tefeci bezirgânlardan borç para almakta, daha sonra bunları ödeyememekte ve tefeciye köle olmaktaydılar. Eşlerini ve kızlarını da onlara vermekte ve umumhanelerinde çalıştırılma zilletine katlanmak zorunda kalmaktaydılar. İleride kızlarının başına bu gelmesin diye de çocuklarını diri diri gömmekteydiler. İşte bu çeşit yoksulluk “İleride tefecinin eline düşerek yoksullaşır, ona köle olur, beni, eşimi veya kızımı ne olur bırak diye yalvarmak zorunda kalırım” korkusunu ifade ediyor. Onun için olsa gerek mumlig, sözlüklerde “boyun eğen ve yalvaran yoksul” diye tarif edilmiş (İbn Manzur).

MUSRİM: “Kararmış, solmuş” manasındadır. Bahçe sahiplerinin bahçesine felaket gelip ürünü toplayamadıkları, böylece bahçeleri kararıp solduğu için yoksullaştıkları anlatılırken kullanılır. (Kalem; 68/20). Dolayısıyla musrim, zenginin yoksul durumuna düşmesi demektir. Günümüzde afet, iflas, icra, ipotek, ağır borç vs. sonucu zenginin malı ve serveti elden giderek fakir düşmesine tekâbül eder. “Sınıf atlamanın” tersidir.

MAHRÛM: “Yasaklanmış” demektir. Türkçe’de de kullanılan “mahrum bırakılmak” manasındadır. Diğer yoksulluk kavramlarından farkı elinden bir iş geldiği, bilgisi ve becerisi olduğu halde haksız yere bunları kullanma imkanı kendisine verilmeyen, yasak konan, engellenen, bundan dolayı da yoksul ve muhtaç duruma düşen demektir. “Kamu hizmetinden mahrumiyet” bunu ifade eder. Kur’an’da zenginlerin malında yoksullar (sâil ve mahrûm) için hak olduğu söylenirken geçer. (Zariyat; 19/51, Mearic; 50/25). Genel olarak da Allah’ın yarattığı rızık (ürün) ve rızık kaynaklarından (üretim araçları) mahrum bırakılan bütün yoksulları ifade eder.

MUHTAÇ: “İhtiyaç sahibi” demektir. Hacet, ihtiyaç, muhtaç kelimeleri buradan gelir. Kur’an’da Allah’ın yarattığı rızık (ürün) ve rızık kaynaklarına (üretim araçları) insanların ihtiyaç duyması manasında kullanılır. Allah evcil hayvanları yaratmıştır ki insanlar yiyeceklerini ve binitlerini onlarla karşılasın diye. Nice faydaları olan bu hayvanlarla “ihtiyaçlar” giderilir (Mu’min; 40/850). Gemiler, su, ırmak, deniz, toprak, bahçe ve madenlerde de nice faydalar vardır. Bütün bu rızık ve rızık kaynakları insanlar içindir. Fakat bunların etraflarına “çit” çevirilip özel mülkiyete alınması yüzünden Allah’ın kullarından kimileri buralara sokulmamakta, dışarıda tutulmaktadır. İşte “muhtaç” bunlardan uzak tutulan, yararlandırılmayan kimsedir.

Oysa “iman” kalplerine yerleşmiş olanlar ve daha önceden buralara (rızık ve rızık kaynaklarına) yerleşenler, sonradan gelenleri (hicret edenleri) sevgiyle bağırlarına basarlar ve onlara verilenlerden dolayı haset etmezler. Kendilerinin “ihtiyacı” olsa bile onları kendilerine tercih ederler. Kim bencilce hırslarından (servet, siyaset, şehvet, şöhret) tutkusundan arınırsa işte onlar kurtulmuştur (Haşr; 59/9).

SÂİL: “İsteyen” demektir. Daha doğrusu istemek zorunda kalan manasındadır. Yukarıdaki “Bâis” ile benzer anlamdadır. Bâis’de istemenin nedeni (şiddetli fakr-u zaruret) öne çıkarılırken, Sâil de şiddetli fakr-u zaruretin sonucu (isteme, dilenme, yalvarma) öne çıkarılır. Bu duruma düşmüş olan için peygambere şöyle ‘emredilir’; “Sakın isteyeni/yalvaranı azarlama!” (Duha; 93/10). Sâil, aynı zamanda suâl soran demek, mes’ele de buradan gelir. Dolayısıyla soru soranı, bir mes’elesi olduğunu söyleyeni, senden yardım isteyeni sakın azarlama, küçük görme manasına da gelir.

YETİM: “Öksüz” demektir. Arapların “eşsiz inci” (durre yetim) sözünden alınmıştır. İnci nasıl diğer taşlar arasında benzersiz ise yetim de diğer insanlar arasında kimsesi olmaması bakımından benzersizdir. Öksüz, eski Türkçe’de (8.yy) Anne (ög) kelimesinin (süz, sız) olumsuzlama ekiyle kullanılmasından geliyor. Göğüssüz (öğ-süz) yani yaslanacak bir anne göğsü bulamayan demek. Kur’an’da yukarıdaki sâil için söylenen aynen yetim için de söylenir: “Sakın öksüzü hor görme/üzme” (Duha; 93/9).

Daha geniş açıdan bakarsak, bugün için kimisi annesi babası olmama anlamında, onları bir şekilde kaybetme anlamında, kimisi toplumu içinde yalnız kalma anlamında öksüzdür. Babası, annesi olmayan, toplumunda yanlış anlaşılan, doğruyu söylediği için dokuz köyden kovulan, onca gürültü arasında sesini duyuramayan, sözü yarım kalan, dışlanan, mahkûm edilen, çaresiz kalan, kapısı çalınmayan, unutulan, terk edilen, taşlanan herkese öksüz demek icap eder. Bunlar da “alttakiler”dir.

İBNU’S-SEBİL: Yolun oğlu” demektir. Genelde “yolda kalmış” olarak çevrilen bu deyim aslında “Yolu (önü) kesilmiş, düşürülmüş” dediğimiz şeydir. İbn sözcüğünün “bina yapmak” kökünden geldiğini düşünürsek belki bir fikir verebilir. Yoluna adeta bina yapılan, önüne engel çıkarılan, yolu kesilen manası buradan gelir. Demek ki İbnu’s-Sebil deyimini başkasının gadrine uğramış, önü kesilmiş, düşürülmüş olarak anlamak icap eder.

Bugün için örneğin siyasî mültecîler, suç çetelerinin eline düşenler, haksız yere zorla borçlandırılanlar, beyaz kadın tacirlerinin, organ mafyasının, kaçak insan avcılarının eline düşenler, rehin alınanlar, sokak çocukları vs. bu sınıfa girer.

O devirde İbnu’s-sebil diye daha çok dışarıdan gelip de o günkü Mekke’deki “Kabe çetesinin” (Ebu Cehil, Umeyye bin Halef, Velid bin Muğire vs.) yani Mekkeli tefeci bezirgânların eline düşenler kastedilmekteydi.

Böyle bir olayda (peygamberlikten önce) bir tefeci bezirgân (Ebu Cehil) Mekke’ye kızıyla birlikte gelen bir yabancının malına el koyarak kızını elinden almak istemiş, olay Hilfu’l-Fudul’e intikal edince genç Muhammed tefeci bezirgânın evini kuşatarak mağduru zor kullanarak kurtarmış, kızını ve malını “yolu kesilmişe” (İbnu’s-sebîle) iadeye mecbur etmişti. (İbn Hişam).

ĞÂRİM: “Borçlu” demektir. Birinci dereceden borçlu, zaruri ihtiyaçları (yeme-içme, giyinme, barınma, sağlık) için borçlanan, ikinci dereceden sel, yangın, deprem gibi afetlere maruz kalanların borçlanması kişiyi ğârim (borçlu) yapıyor. Kur’an’da zekat verilecek sınıflar sayılırken işte bu borçlular da zikredilir. (Tövbe; 9/60).

Bugün için “sosyal güvenlik” dediğimiz uygulamalara tekâbul etmektedir. Ancak bunun infak fonlarından, karşılıksız, kâr amacı olmadan, adalet devletinin sosyal güvenlik politikaları kapsamında ve sıkı bir denetim içinde yapılması gerekiyor. Aksi halde kapitalizmin kâr ve prim sistemiyle çalışan sosyal sigorta kurumundan farkı kalmaz ve “faizsiz bankacılık” türünden abdestli kapitalizm üretilmiş olur.

RİGÂB: “Gözetim altında olanlar” demektir. Murâkabe de buradan gelir. Tarihsel anlamda Kur’an’ın indiği sıradaki “köleleri” ifade eder. Çünkü onlar özgürlüklerinden mahrum bir şekilde efendilerinin gözetimi altındaydılar. Ragabe şeklinde söylendiğinde boyun anlamına da gelir. Bu durumda boyunduruk altına alınmak suretiyle gözetim altında tutulmak manasına gelir. Kur’an’da daha ilk surelerde “Fekku Ragabe” (boyunduruğu kırmak, parçalamak!) denmek suretiyle “kölelere özgürlük” çağrısı yapıldığını görürüz.(Beled; 90/13).

Günümüzde Rigâb, siyasî, sosyal ve iktisâdî anlamda özgürlüğü kısıtlanan, insanî haklarından mahrum bırakılan ve başkasının boyunduruğu altında yaşayan herkesi ifade eder.

ÂMİL: “İş yapan” demektir. Kök olarak bir ameliye gerçekleştiren demek olup özel anlamda zekat memurları demektir. (Tövbe; 9/60). O devirde devlet kurumları bugünkü gibi gelişmiş olmadığından ve savaşa katılanlara ganimetten pay verildiğinden zekat işleri ile ilgilenenlerden başka memur statüsünde pek kimse yoktu. Dolayısıyla âmil devlet memuru anlamında “kamu görevlisi” demek oluyor.

Bugün için “kamu emekçileri” (bordro mahkumları!) dediğimiz sınıfa tekâbül eder. “Amele” de bu kökten gelir. Bu manada, daha geniş açıdan “işçi” (âmil) demek olur ki tüm işçiler (ummâl) bu kapsama girer; tarım işçisi (âmili’z- zırâî), fabrika işçisi (âmili’l-mesna’)…

UZERÂ: “Özürlüler” demektir. Kur’an’da kör (a’mâ), topal (a’rac), hasta (marîz) olarak geçer. “Köre sakınca yoktur, topala sakınca yoktur, hastaya sakınca yoktur” (Nur; 24/61) ayetinden anlaşılacağı gibi, bu ayetlerin indiği sırada toplumda özürlü olanlara (kör, topal, hasta vs.) kimi ayrıcalıklı muameleler oluyordu. Örneğin bazı kimseler bu tür özürlü kişilerle aynı sofraya oturmuyor, onlardan lanetli gibi kaçınıyordu. Özürlüler de, kendilerini eksik hissetmelerinden dolayı, sağlıklı olanların sofralarına oturmaktan çekinir hale gelmişti (Razi, İbni Kesir, Kurtubi). Bu durum toplumda sağlığı yerinde olanların iyi, özürlü olanların eksik ve kötü olduğu şeklinde bir anlayışın yaygınlaşmasına neden olmaktaydı.

İşte Kur’an, sağlıklı-özürlü diye bir ayrımcılığın söz konusu olamayacağını, özürlülere yarım insan muamelesi yapmanın doğru olmadığını beyan ederek “Köre sakınca yoktur, topala sakınca yoktur, hastaya sakınca yoktur” diyor. Ayetteki (Nur; 24/61) sakınca yoktur (ve lâ… haracun) kelimesi bu bağlamda “ayrıcalıklı muamele yoktur” anlamındadır. Çünkü ayet, söz konusu ayrıcalıklı muameleleri ortadan kaldırmak için gelmiştir.

Bugün için toplumda bedensel engelliler/özürlüler dediğimiz kesime tekâbül eder. Bunlar da “alttakiler” olup Kur’an onlara da sahip çıkmaktadır.

FETEYÂTİ’L-BİĞÂ: “Fuhuş (genç) kadınları” demektir. Kur’an’ın, fuhuş tacirlerinin eline düşmüş genç kız ve kadınlara da sahip çıktığını görüyoruz: “Dünya hayatının geçici zenginliğini kazanacaksınız diye, sakın namusuyla yaşamak istediği halde elinize düşmüş (genç) kız ve kadınları fuhuş yapmaya zorlamayın. Her kim onları fuhuş yapmaya zorlarsa Allah, kendilerine zorla yaptırılan bu işten dolayı onları bağışlayacak, sevgi ve merhametine alacaktır; bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Nur; 24/33). Bu ayet, eline düşen kadınları fuhuş sektöründe çalıştırarak servet yığan Abdullah bin Ubeyy’in “köle ve cariye” pazarını kapattırmak için nazil olmuştu (Razî, İbn Kesir, Kurtubî).

Bugün için “seks köleleri” denilen fuhuş dünyasına tekâbül ettiği söylenebilir. “İffetiyle yaşamak istediği halde zorla yaptırılmak” kaydını koyarak fuhuş kadınlarına (feteyâti’l-biğâ) sahip çıkması, Kur’an’ın “alttakileri” nerelere kadar sahiplendiğinin apaçık göstergesidir. Zorbalıktan kurtarılıp onlara mağfiret ve rahmet edileceği söyleniyor!

***

Açlar, işsizler, yoksullar, yalınayaklılar, mahrumlar, muhtaçlar, köleler, borçlular, çaresizler, öksüzler, dışlanmışlar, yalnız kalmışlar, yolu kesilmişler, düşürülmüşler, bordro mahkumları, işçiler, emekçiler, özürlüler, fuhuş mağdurları…

Zulüm altında inleyen ve ‘bize bir kurtarıcı gönder’ diye yalvaran tüm ezilen erkekler, kadınlar, çocuklar…

Velhasıl bütün o alttakiler…

Kur’an bütün bunlara zaafa uğratılmışlar/ezilenler (mustaz’afîn) der. (Nisa; 4/75).

Bir toplumda bunlar varsa Kur’an’ın tavrının tereddütsüz onlardan yana olacağına hükmedebilirsiniz. Tüm Kuran boyunca bunun hiç şaşmadığını görürüz.

Görülüyor ki Kuran’ın bir toplumda “ezilenler ve hor görülenlerden” yana tavrı apaçık ortadadır.

“Üsttekilerin” elinden çekip alarak, tekrar ilk ortaya çıktığında olduğu gibi “alttakilerin” sesi, soluğu ve çığlığı olarak yeniden okumadıkça Bu Kitab’ı, tuzu kuruların elinde dolanıp duran bir “ayin ritüeli” ve “tapınak kitabı” olmaya devam edecek demektir…

Bu Kitab tuzu kuruların elinden çekilip alınmayı beklemektedir.

Bu Kitab onların elinde “mehcur” (terk edilmiş, temel mesajlarından uzaklaştırılmış, sinirleri alınmış) durumdadır.

Lisân-ı hâl ile “halkım beni terk etti” diye gece gündüz ağlamakta, için için inlemektedir.

Ey o bütün alttakiler! Sesinize, soluğunuza, çığlığınıza sahip çıkın!

Firavun yeryüzünde büyüklük taslamış ve halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir grubu ezmek istiyordu. Oğullarına kurbanlık muamelesi yapıyor, kadınlarını hayâsızlığa zorluyordu. Sürekli terör estirip duruyordu. Biz ise yeryüzünde ezilenlere (alttakilere) lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve Firavun’un yerine geçirmek istiyorduk. Onları yeryüzünde işbaşına getirmek suretiyle, Firavun, Haman ve ordularına (üsttekilere) korktuklarının başlarına geleceğini gösterelim istiyorduk.” (Kasas; 28/4-6) (İhsan Eliaçık_ http://www.haber10.com/makale/19833/ )

posted in ZEKAT | 0 Comments

28th Mayıs 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

SLOGAN ATMAK YA DA BAZI AYETLERİ DEVREDIŞI BIRAKMAK

Kur’an’da günümüzde “namaz” olarak bilinen sözcüğün karşılığı olarak “salat” sözcüğü kullanılmıştır. Internet ortamında bazı marjinal kesim, Kur’an’da “salat var”, “namaz yok” diyerek, “Namaz ve hac karşıtlığı” diye yeni bir anlayışı yaymak için büyük gayret sarfetmektedirler. “Namaz platformu veya Namaz yandaşları ya da Namazcılar” gibi bir anlayış ortaya çıkınca, dinin merkezine namazı alınca, belki buna bir tepki olarak “Namaz ve hac karşıtları” diye bir başka topluluğun ortaya çıkması da doğal görünmektedir. İki tarafın gündeminde “salat” veya “namaz” vardır.

Allah’ın gündemi farklı bu toplulukların gündemi farklıdır. Allah’ın gündeminde (zikrinde), içinde yaşanılan toplumun öncelikle neye ihtiyacı varsa, Allah’ın ve elçisinin gündemi daima onu anlamak, anlatmak ve yaşamak ve yaşatmak olmuştur. Ancak suni gündem yaratanlar, ne yazık ki odaklandıkları konunun ne özünü (etiğini), ne de pratiğini (estetiğini) kavramışlardır. Halka yarardan ziyade zarar vermişler; ya içi boş şekillerle veya teorik sloganlarla halkın sömürülmesine ve istismar edilmesine yol açmışlardır.

Kur’an’da, ana gündem maddeleri, şirksiz ve şeksiz bir inanç, tek ilaha kulluk, dostluk ve kardeşlik, salat ve zekat gibi konular sıralanmıştır. “Salat”, denince günümüzde Sünni kesimin “namaz” dediği, Alevi kesimin “niyaz” dediği uygulamanın toplamından ibaret olduğu söylenebilir. Salat=Namaz+Niyaz

‘Namaz’ sözcüğü daha ziyade şekle işaret ederken, ‘niyaz’ sözcüğüyle Allah’a dua, yakarı ve O’nu anmayı hedeflenmektedir.

Salat’ın temel amaçları arasında, gündelik hayatında sorunları, sıkıntıları bitmeyen insanın bunların çözümüne rasyonel ve bilimsel çözümler aramanın yanı sıra Allah’lı bir yaşam sürerek O’nu günün ana vakitlerinde (Sabah, orta (öğlen-akşam arası) ve yatmadan önce yatsı) hatırlaması ve isteklerini ve dileklerini O’na bildirmesidir. Salat, bir ikame uygulamasıdır. İnsanlar çözümsüz gördükleri sıkıntılarını, tıkandıkları, tükendikleri ve acziyet içine düştükleri durumları büyücülere, falcılara, medyumlara, türbelere, yatırlara, dinde aracı gördükleri kişilere götürme yerine, bir taraftan sorumlulukları yerine getirecekler, bir taraftan da Allah’tan yardım isteyerek güç kazanacaklardır. Adeta günlük enerji depolayacaklar, umutlarını kaybetmeyecekler ve yakıt depolarını dolduracaklardır. O yüzden namaz+niyazın (salatın) Müslümanın yaşamında son derece önemli bir yeri vardır.

Son zamanlarda ortaya çıkan namaz ve hac karşıtları, Kur’an’daki “salat”, “kıble”, “kabe”, “beyt (Ev=Kabe), hac” gibi birkaç sözcüğü kullanarak (istismar ederek), Kur’an’daki diğer sorumluluk getirici ilahi buyrukları rafa kaldırmaktadırlar. Bu sözcüklere, Kur’an’daki karşılıkları bulmak yerine Arapça sözlüklerde buldukları bazı karşılıkları kullanarak Kur’an’ın kavramlarını bağlamlarından çarpıtmaktadırlar. (5Maide, 13, 41)

“Salat” sözcüğüne, “bağlılık, izlemek ve nutuk” anlamlarını vermektedirler.  Bu durumda “bağlılık ve izlemek” anlamlarına gelen “ittiba’” ve “itaat” sözcükleri ya da “salat” sözcüğünün anlamı buharlaşmaktadır.

 

 

AŞAĞIDAKİ YAZI, 2005’DE, NAMAZ VE HAC KARŞITLARININ KURMUŞ OLDUKLARI BİR SİTEDE YAPILAN YOĞUN TARTIŞMALAR SONUCU ORTAYA ÇIKAN METİNDİR.

 Bazı Kur’ancı (!) çevrelerde Allah‘a ortak etmeden(şirk) ziyade, sık sık kınanılan çevreler gibi salata veya namaza yoğunlaşmak bir çelişkidir. Çünkü Allah şirki asla affetmeyeceğini bildirmiştir. Nisa, 48,116

İnsanlarla özellikle salat (namazın olmadığı) konusunda sürtüşmeye giren bazı kişilerin, kınadıkları mezhepçilik ve tarikatçılık savunucuları gibi şekilci olduklarını anımsatmaktadır. Birileri şekli putlaştırmakta, diğeri şekli çöpe atmaktadır. Allah, şirki affetmeyeceğini söylemiştir. Öyleyse, iddianızda samimi iseniz, bu kadar sisli havada, bulanık suda tüm söylemlerini bu konuya yoğunlaştırırsınız. Eğer şirk dediğiniz şey, namaz konusu ise, namaz bir şirktir deyip argümanlarını ispatlamalısınız. Allah‘a dua etmekten daha güçlü bir ibadet yoktur. Nedense salatın dua anlamını hep göz ardı etmişsiniz. Salat, vakitli zikir-şükür-dua disiplinidir.

 Diğer taraftan bu çevreler, uydurmacı çevrelerden daha fazla, Kur’ancı / Kur’an merkezli /sadece Kur’an diyen çevreleri sert ve alaycı biçimde eleştirme ve işi slogancı bir boyuta taşımaktadırlar.

 İslam ‘ın teslimiyet anlamına gelmez. Kime, neden teslimiyet?

 İnsanları türlü nitelendirmektedirler: Sözgelimi, putperest Müslümanlar, gelenekçi Müslümanlar, hadisçi Müslümanlar, Allah‘a ortak eden Müslümanlar,  Kabe‘ye tapan Müslümanlar nasıl oluyor? Bu Müslüman sözcüğü bu kadar kaypak bir sözcük mü ki her yerde kullanılabiliyor? Kanıt nedir? Neden insanları etiketliyorsunuz?

 

1)SALATIN ÖZÜNÜ KAVRAMADAN SALATLA İLGİLİ SAPMA, KİŞİYİ DAHA DERİN VE DAHA UZAK BİR SAPMAYA TAŞIR:

Salatı, kınadığınız gibi Sünniler veya Kur’an, Kur’an diyen ama Kur’an‘daki namazın özünü incelemeyen ve de şekle indirgeyenler gibi anladığınız için sizde namazla ilgili bir alerji oluşmuştur. Namazın özü; zikir, şükür ve duadır. Her olayın, her davranışın bir özü, bir de şekli vardır. Özü onu ayakta tutar, şekil ise onu sağlıklı kılar. Özün ıskalandığı ve şeklin öne çıkarıldığı bir davranış sahtedir. Şeklin hiçe sayıldığı bir davranış, amacına ulaşmaz. Ortaya çıkan, görülen, sezilen her şeyin bir şekli vardır. Zorunlu durumlarda terk etmeyi göze aldığımız şekildir. Her şeklin, bir duruşu, kullandığı sözcükleri, ses tonu, yönü ve kalıpları vardır. Yıktığın şeyin yerine daha sağlam bir bina ikame etmelisin. Yoksa bir taraftan put kırarken, diğer taraftan put yapımcısı olursun.

2)Salat deyince en fazla secdeden giriş yapmaya çalışıyorsunuz. Kur’an, başka sözlüklere gidinceye kadar en fazla sözlük olarak kullanılmaya layık bir kitaptır. Çünkü kendi döneminin semantiği onda verilmiştir. Secde: Bir varlığın; başka bir varlık veya onun buyrukları karşısında kendisinin, gölgesinin veya etkisinin olabildiğince zihinsel veya fiziksel olarak yere kadar eğilmesi veya yere kapanmasıdır, boyun eğmesidir. Kanıt sözlük(gerçek) anlam:

 16Nahl/48-Onlar, Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmezler mi? Bir baksalar ya, gölgeleri sağlarından, sollarından sürüklenerek, Allah’a secdeler ederek dönüp dolaşır.

 Ağaç veya dalları yere değemeyeceğine göre, gölgesi nereye yansıyor? Yere. Demek ki secde, kendimizin veya gölgemizin yere yansımasıdır. Güneş ışığı ve ısısıyla, ay ışığıyla ulaşabildiği tüm yerlere yansımaktadır. Bitkiler, hayvanlar ve dahası birçok insan Allah‘a, O’nun buyruklarına varoluş amaçlarına uygun olarak sonuna kadar boyun eğmektedirler.

 Secdeyle bir Müslüman şunu demiş olmaktadır:

 “BEN ALLAH‘TAN BAŞKA HİÇ KİMSENİN ÖNÜNDE EĞİLMEM. ALLAH‘IN ÖNÜNDE İSE, SONUNA KADAR EĞİLİRİM.”

 Bu durum bu anlayış sahiplerini niye rahatsız ediyor? Ben rabbimin önünde eğilmekten memnunun. Sen de dik başlılığınla memnun ol. MÜSLÜMAN GEREKTİĞİNDE KUZU GİBİ, HER YERDE BAŞI DİK BİR İNSANDIR. O, dinini sadece Allah‘ın kitabından öğrenir. Allah, mesajlarını, her yerden, her yönden bizlere ulaştırır. Sana, bana, ona. Yağan yağmurla, esen rüzgârla, doğumla, ölümle, her şeyle… Yeter ki gözümüzü açalım ve tercihlerimizi doğru kullanalım.

 Secdenin diğer bir kanıtı:

17İsra/107-…Onlara (ayetler) okununca/anlatılınca, çeneleri doğrultusunda secdeye eğilirler(harr).

 17İsra, 107 ayetinde tam olarak şu ifadeler kullanılmıştır:

YAHIRRUNE Lİ’L-EZKANİ SUCCEDA

 Bu ayetin MOTAMOT ÇEVİRİSİ: “SECDEYE ÇENELER İÇİN KAPANIRLAR/ EĞİLİRLER

 Peki, onlar nasıl okuyorlar?

YAHIRRUNE ALA’L-EZKANİ SUCCEDA veya YAHIRRUNE İLA’L-EZKANİ SUCCEDA

 Bu ifadelerin çevirisi ise,

“Secdeye çeneleri üzerine eğilirler” veya “Secdeye çenelere eğilirler.”

Ayeti çarpıtıyorlar.

Nedense bu ayeti çeneye eğilme diye anlayarak kendileriyle eğlenmektedirler. Oysa burada “harr” fiili “li” edatıyla kullanılmıştır. Diğer bir ifadeyle, çenenin üzerine veya çeneye eğilmek değil, çene doğrultusunda /çeneye yönelik eğilmektir. Çene doğrultusu yeri göstermektedir. Ayrıca çenenin özellikle zikredilmesi, secdenin yerle ilişkilendirilmesini ortaya koymaktadır. Çünkü secde, olabildiğince yere kapanmaktır. Nahl, 48 Yere kapanırken bu olay, çeneleri eğerek gerçekleşmektedir.

 Secdede ne okuyacağız diye soruyorlar? Belli ki ilahi kitabı gereği gibi okumuyorlar. İşte bunun cevabı:

17İsra/108-(Secdeye kapanırlar) ve derler ki:”….”

 3)Bir de anlamakta güçlük çektikleri bir şey var. Herkesin her konuda kör olduğunu iddia eden kişi, kendini kaybetmiş bir insanı yansıtır. Hiç de doğruya, güzelliğe, erdeme çağıran bir duruşta değiller. Katil, öldürünce cinayet işledi denir. İnfaz memuru öldürünce, infaz etti denir. Burada niye öyle orda niye böyleyi anlamak, mantıksal bir temele dayanmalıdır. Elbette ki Kitabın ayetlerinde sözcüklerin birbiriyle anlam örgüsü vardır.

 4)Sözde Kur’an diyorlar, ancak Kur’an ayetlerini, sözcükleri zorlayarak anlamaya çalışıyorlar. Bunu yaparken de Kur’an‘ı sözlük olarak kullanmaya öncelik vereceğine, Arapça sözcüklere öncelik veriyorlar. Salt sözlüklerden Kur’an’ı anlamlandırmaya çalışan bir kafa, istediği sözcüğe istediği anlamı verebilir. Çünkü farklı sözlüklerde br sözcüğün bazen onlarca anlamı verilmiştir.

 Örneğin TEMEL TARTIŞMA KONULARI OLAN: “salat” sözcüğünün, bağlılık veya söylev anlamına geldiğini, “beyt” sözcüğünün sistem anlamına geldiğini, “kabe” sözcüğünün yüksek makam/şan anlamına geldiğini Kur’an ‘dan yola çıkarak çıkarmadılar. Bu anlamları putperestlikle suçladıkları Arap sözlüklerinden çıkardılar. Eğer samimi olsalardı, Kur’an sözcüklerini anlamlandırmada birincil ve en doğru kaynak Kur’an olurdu.

 5)İnsanları putperestlikle suçlamaları için: a)Onların, “İnsanlar, Allah‘ın haram kıldıklarını helal, helal kıldıklarını haram kıldıkları için Allah‘a iftira atıyor, ve bunun sonucu yeni bir din icat ediyor.” veya, b)”Birilerini veya bir şeyleri putlaştırıyorlar.” ya da, c)”Kitabın ayetlerini dolaylı yollardan reddediyor olmalıdırlar,” gerekçeleri olmalıydı.

 Kullanılan sözcüklerın ve yapılan davranışların anlamı, amacı, özü sorgulanmadan, salt sözcüklere bakarak veya salt bir davranışa bakarak, işin içyüzünü sorgulamadan insanları putperestlikle suçlamak, suçlayanın da şekilci ve slogancı olduğunu ortaya koyar.

 “Bağlılık” sözcüğü Kur’an ‘da “îfâ’”, izlemek fiili “ittibâ’” diye bir fiille ifade edilmiştir.

 “Bağlılığı /bağlantıyı ayakta tutma/gerçekleştirme” derken bu ifadenin içini doldurmak gerekir. Ama bu içerik, diğer sözcüklerin tekrarı olmamalıdır.

“Arınma /iyileşme göstermek” derken de bu ifadenin içini doldurmak gerekir. Yine bu içerik, diğer sözcüklerin tekrarı olmamalıdır.

 Genel hataları göstermede işlerine gelen-yanlış bir çeviriyi kullanmaktadırlar. Nisa, 102 ‘yi kaç kişi yağmurdan yaralanma diye çevirmiştir? Nedense makul olan çevirileri alıntılamamışlardır.

 Nisa, 101- Bağlılığınızdan/yükümlülüğünüzden kesmede ne oluyor? Hem bu ayette kesmek(kat’) fiili değil, kısaltma(kasr) fiili kullanılmıştır.

 

Diyorlar ki:

“Sen de içlerindeyken onların BAĞLILIKLARINI / YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİR,”

 OYSA, bu ayette isim tamlaması yoktur. Doğrusu, “Sen onlara es-salatı ikame ettiğin zaman” olmalıdır.

Bağlılıkları=onların salatları anlamındadır. Bu ayette böyle bir kullanım yoktur. Min (İngilizce from, Türkçe “den”) harfi cerrini (edatını) sorgulayan bir kafa, burada bu hatayı yapmamalıdır.  Ayrıca ikame fiili emir değil, dili geçmiş zamandır. Oysa onlar “yerine getir” diye aktarıyorlar.

 

Diyorlar ki:

“Sen de içlerindeyken onların BAĞLILIKLARINI / YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİR, onlardan bir kısmı seninle beraber dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece itaat ettiklerinde / riayet ettiklerinde (diğerleri) arkanızda olsunlar.”

 OYSA, diğer taraftan itaat etmek diye bir fiil Kur’an’da zaten vardır; onlar ise secde etmek fiiline itaat anlamı vermektedirler.

 

Diyorlar ki:

“Sonra henüzBAĞLILIĞINI / YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜ YERİNE GETİRMEMİŞ OLAN (bu) diğer gurup gelip seninle beraber BAĞLILIKLARINI / YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİRSİNLER veonlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olsanız da üstünüze birden baskın yapsalar. Eğer yağmurdan yaralanırsanız yahut hasta bulunursanız silahlarınızı bırakmanızda size günah yoktur. Yine de tedbirinizi alın. Şüphesiz Allah, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.”

 

OYSA, bağlılık yükümlülüğünü yerine getirmemiş birinin Peygamber’in yanında savaşta ne işi var? Savaş meydanına gelinceye kadar, hatta oraya gelmekle bu bağlılık zaten yerine getirilmiş değil midir? Oradaki bağlılık yükümlülüğünün içini doldurmamız gerekmez mi? Başkalarının içini doldurdukları şeylerle eğlenirken, kendimiz kurduğumuz formatın içini boş tutmamızın benzer sorgulamamalarla karşılaşmamak için midir?

 

Diyorlar ki:

“Huzura kavuşunca da bağlantıyı / söylevi yerine getirin; çünkü bağlantı / söylev müminler üzerine vakitli bir kitap / emir olmuştur.”

 

OYSA, bu içi doldurulamayacak bir söylemdir.

 

Diyorlar ki:

“Görüldüğü gibi ortam savaş ortamıdır ve yağmur da ok yağmurudur.”

 

OYSA, başından okla yaralanan biri silahı bırakabilir, ya kolundan bacağından yaralanan? Matar, Allah tarafından yağdırılan bir felaketi simgelemektedir. Bakınız. 7/84 25/40 26/173 27/58 Bazen bu taş/balçık/ lav yağmuru olabilir-11/83 15/74

 

Nusuk kulluk anlamına geliyorsa ibadet?

 

Diyorlar ki:

“Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; BENİ ANMAK İÇİN BAĞLILIĞI YERİNE GETİR.”

 

OYSA, Allah’ı anmak için bağlılığı nasıl yerine getireceğimiz açık-net değildir.

 

Diyorlar ki:

“09:84 Onlardan ölen birinin (naaşını) ASLA İZLEME (ona bağlanma); böyle birinin mezarı başında da durma. Bunlar Allah’a ve resulüne nankörlük ettiler ve yoldan sapmış olarak ölüpgittiler.”

 

Demek ki bize yasaklanan münafığın mezarı başında durmak ve ona tasliye ala yapmamak.

 

Diyorlar ki:

“09:103 Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlara BAĞLAN / İRTİBATA GEÇ. Çünkü senin BAĞLANTIN /SÖYLEVİN onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.”

 

 Son derece kuru ve içerikten yoksun bir çeviri.

 

Diyorlar ki:

“29:45 (Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve BAĞLILIĞI / SÖYLEVİ GERÇEKLEŞTİR /AYAKTA TUT. Muhakkak ki, BAĞLILIK / SÖYLEV, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı ANMAK elbette en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.

Doğru yapılan salat tabii ki kötülüklerden alıkoyar ve bunun bir örneğini şu ayetlerde göreceğiz:”

 

 Son derece kuru ve içerikten yoksun bir çeviri. Bakın:

 

Doğru yapılan BAĞLILIK / SÖYLEV, tabii ki kötülüklerden alıkoyar. Doğru yapılan bir söylev kötülükten alıkoyar mı? Peygamber çok iyi söylevci idi. Ama sahtekarları kötülüklerden alıkoyamadı.

 

Diyorlar ki:

“Namaz kimseye emir veremez. Allah’ın tüm resullerinin MESAJI yaymak için Allah’a karşı ahitleri (BAĞLILIKLARI) vardır ve Şuayb’ın bu BAĞLILIĞI, kavme dinlerini terk etmelerini emrediyor.

11:87 Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana BAĞLILIĞIN mı emrediyor?”

 

Peki, bağlılık emredebilir mi? Başkasının çelişkisine dikkat çekerken, kendi çelişkisi konusunda körleşmek niye?

 

Diyorlar ki:

“Dediğimiz gibi dua korunamaz ancak BAĞLILIKLAR korunabilir.

70:34 BAĞLILIKLARINI koruyanlar;”

 

 Bağlılık nasıl korunur?

 

Diyorlar ki:

“Kişi namazını nasıl ziyan edebilir / kaybedebilir ya da yitirebilir? Gelen nesil yaptıkları ahdin BAĞLILIKLARINI yitirdiler ve artık Allah’ın emirlerine ve kendilerine indiriline değil kendi nefislerini izlediler.”

 

Es-salatı bozdular (ida’a). Meryem, 59 Salatı, bağlılık ve izlemek diye anladıklarına göre, şimdi bu ahdin bağlılığını nasıl bozdular? Hangisi? Bağlılık mı, ahdin bağlılığı mı? Kur’an’da zaten ahdin bağlılığı diye bir kullanım var. Ahitlere bağlı kalınız. (VA AVFÛ Bİ’L AHDİ). İsra, 34  Demek ki Kur’an’da ahde bağlılık diye farklı bir kavram zaten vardır.

 

Diyorlar ki:

“08:35 Onların sistem içindeki BAĞLILIKLARI (yaptıkları) da ıslık çalma ve nefretten / hiç hoşlanmamadan başka bir şey değildir.”

 

 Peki, bu anlam, daha mı anlamlı?

 

Diyorlar ki:

“33:43 Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için ÜZERİNİZE ( VAHİY YOLUYLA ) BAĞLANAN ( yusalli aleyküm ) O’dur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, müminlere karşı çok merhametlidir.”

 

 Allah mı, insanlara bağlanıyor?

 

Diyorlar ki:

“108:01-02 Kuşkusuz Biz sana BOLLUK verdik. Bu nedenle KENDİNİ RABBİNE ADA ve (bu bolluktan) BAĞIŞTA BULUN.”

 

 Bağlılık, kendini adamaya dönüştü.

 

Diyorlar ki:

“4.142 Şu bir gerçek ki, ikiyüzlüler hileler düzerek Allah’ı aldatmaya uğraşıyorlar. Ama Allah da onları aldatıyor. Onlar (savaş belki de söylev için) BAĞLILIĞA / YÜKÜMLÜĞÜĞE DURDUKLARINDA tembel bir halde dururlar, insanlara gösteriş yaparlar. Onlar Allah’ı çok az hatırlarlar.”

 

Bağlılığa durmak da ne demek? Sık sık başkalarının çelişkileriyle vakit kaybedeceklerine söylediklerini, kitabın ayetlerini zorlamaya gitmeden “min” (den) gibi edatlara bile dikkat ederek anlamlandırmaya çalışsalardı, belki kendilerine iyilik ederlerdi.

 

Diyorlar ki:

“Görüldüğü üzere BELLİ BİR ZAMAN DİLİMİNİN GEÇTİĞİ namaz (?) emirleri istisnasız hep YALNIZCA peygamberimize verilmiştir. Nasıl aşağıdaki ayetlerin tüm inananlar için olduğunu iddia edemezsek yukarıdaki ayetlerin de inananlara gönderildiği söyleyemeyiz.

33:45 Ey peygamber, Biz seni hakka bir şahit, hem bir müjdeci, hem bir gocundurucu (uyarıcı) olarak gönderdik.

05:67 Ey şanlı Peygamber, sana Rabbinden her indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Emin ol, Allah, kafirleri muratlarına erdirmeyecektir.

68:04 Ve herhalde sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.”

 

Madem ki tebliğ görevi sadece Peygamber’e verilmiş, buralarda neden zaman kaybediyorlar ki! Maalesef burada iyi niyet sezemiyoruz.

 

Diyorlar ki:

“17:78 Güneşin kaymasından, gecenin kararmasına kadar bağlantıyı / söylevi yerine getir; bir de kıraatiyle seçkin olan sabah söylevini / bağlantısını; çünkü sabah Kur’an’ı gerçekten şahitlidir.”

 

 Peygamber sabah akşam nutuk mu çekiyordu?

 

Diyorlar ki:

“Yukarıdaki ayetten gördüğümüz gibi Hz. Muhammed salatta Kuran okuyordu. Kimse namazında Allah’ı zikretmiyor / anmıyor; dualarını çabucak anlamadan okuyup bitiriyor.”

 

 Bunu kendileri için veya tanıdık sınırlı çevreleri için söyleyebilirler. Kimse bunu yapmıyor derken, hadlerini aşmaktadırlar. Allah’tan başka hiç kimse herkesin ne yaptığını bilmiyor.

 

Diyorlar ki:

“73:02-04 (Ey Peygamber) gece kalk, pek azı hariç, yarısı, yahut ondan biraz eksilt (yarısından az kalk) veya artır (buna ilave et, yarısından ziyade kıl) ve Kur’an’ı ağır ağır, güzel güzel oku!

PEYGAMBERİMİZ akşam bağlantısını / söylevini yerine getirirken Kuran’ı ağır ağır okuyacak, BİZ DEĞİL. Mesajı aldıktan sonra ayetleri tekrar tekrar okumanın ne anlamı var?

Allah neden böyle bir şey yapmamızı istesin? Hz. Muhammed mesajı yaymaya çalışıyordu normal olarak da Kuran’ı her gün farklı simalara okuyordu.”

 

 Onlara söylenmediğine göre niyetleri ne acaba?

 

Diyorlar ki:

“17:110 DE Kİ: “Allah deyin, Rahman deyin; hangisini derseniz, hep O’nundur, o en güzel isimler. Bununla beraber namazında ( Bİ SALATİKE = İKİNCİ TEKİL ŞAHISA HİTAP EDİYOR ) çok bağırma, çok da gizleme; ikisinin arası bir yol tut.

Namazını bağırarak kılan var mıdır? Niye böyle bir uyarı gereği duyulmuştur? Neden ayette yine sadece Peygamberimize seslenilmiştir? Bu ayet de Hz. Muhammed’in konuşma (salât) yaptığının bir kanıtıdır ve sesini fazla yükseltmemesi istenmektedir.

04:103 Korku halindeki bağlılığı (SEFERİ -önceki ayetlerde dua edilmiyor sefere çıkılıyor) tamamlayınca, artık Allah’ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Güvene erdiğinizde, bağlantıyı / söylevi gerçekleştirin. Bağlantı / söylev, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farz olmuştur.

Vakitleri belirlenmiş dediği için bu bağlılık 11:114 ve 17:78′de emri geçen söylevdir.

“Kitaben mevkuten”, “zamanlı / periyodik kitap / kural / emir” demektir. Bu da bu anlamı doğruluyor. En iyi anlamı “vakitleri belirli bir kitap/emir olmuştur” çevirisi veriyor. Geçmiş zamanı anlattığı gibi şimdikiyi de anlatıyor olabilir. Sadece o zamanda değil günümüzde de hükmünün geçerli olduğunu savunan ve belirtilen vakitlerde (11:114 ve 17:78) Kuran okuyan Kuran’cılar olsa da bence Hz. Muhammed sağ olmadığından ve söz konusu ayetlerde ona hitap edildiğinden benim bu konu da fikrim farklı ve bu ayetleri hükmü geçmiş olarak görüyorum.” 

 

 

ACABA KAÇ AYETİ DEVREDIŞI BIRAKMAYI DÜŞÜNÜYORLAR?

Salat bize değil, Peygamber’e emredilmiş diyorlar. “Bu konu da fikrimiz farklı ve bu ayetleri hükmü geçmiş olarak görüyoruz” ifadelerinde görüldüğü gibi, Sünnilerin izinden giderek onlar da ayetleri geçersiz kılmaya(neshetmeye) başlıyorlar. “Sen” diye geçen ayetleri ıskalamaya ve devre dışı bırakmaya kalkarlarsa, kitabın önemli kısmını gözden çıkaracaklar demektir. AKILLARI SIRA HER TÜRLÜ YÜKÜMLÜLÜKTEN VE ŞEKİLDEN KAÇIYORLAR. Oysa hayatları boyunca en çok önem verdikleri şey, şekildir. İnsanları bir konuda kınayanların,  küçümseyenlerin en çok konuda çıkmaza düştükleri yadsınamaz bir gerçektir.

 

Diyorlar ki:

“5:6 ayetinde “iza kuntüm iles salati (namaza durduğunuzda) sözü önemlidir”

 

AYETİ YANLIŞ OKUYORLAR:  İza kuntum değil, “izâ kumtum” olmalıdır.

 

Diyorlar ki:

“Bu ayetlerde de yine söylev / bağlantı için iştirak kuralları verilmiştir. Allah söyleve katılanların temiz olmasını ve ne dediği bilir durumda olmasını istemektedir. Çünkü sarhoş olarak söyleve katılan kişi Allah’ın sözlerini anlamakta güçlük çekebilir veya onları alaya alabilir. Bu hadiseden önce elleri, yüzü, vs… yıkamak da zihni açmak ve algılamayı kolaylaştırmak içindir yoksa kişinin ne dediğini bile bilmeden papağan gibi tekrarlayacağı birkaç dua için böyle bir şeyin istenmiş olmasının elle tutulur bir yanı yoktur. Bir başka dikkat edilecek husus ayetin “sarhoşken namaz kılmayın” değil “namaza yaklaşmayın” demesidir.”

 

 Söyleve katılmanın yüz, kol temizliği ve başı sıvazlamayla ne ilgisi var? Tamamen çarpıtma!… Ne dediğini bilmeden papağan gibi tekrarlama konusu sanırım bu foruma sırıtmaktadır. Burada yazanlar zaten bunu savunusunu yapmamaktadırlar.

 

Diyorlar ki:

“SALLAYIN BAKALIM

Aşağıdaki tabloda çevirmenlerin salat konusunda nasıl köşeye sıkıştığını ve cümlelerin anlam bütünlüğünü bozmamak için nasıl daldan dala sıçradıklarına tanık olacaksınız:”

 

 Bu ne biçim üslup!

 

Diyorlar ki:

“Ve yehırrune lil ezkani yebkune ve yezıdühüm huşua

17:109 Ağlayarak çeneleri üstü düşerler; o onların huşûunu arttırır.”

 

Bu ayette “üzerinde” anlamına gelen “âlâ” edatı değil, “için” anlamına gelen “li” edatı kullanılmıştır. “Li” edatı “için” veya “yönelik” demektir. Hem sonra birisi Allah’a çenesini göğsüne düşürerek, diğeri yere kapanarak yapıyorsa, biz bunun şirk olduğunu hangi kanıta dayanarak söyleyebiliriz? Nitekim Hıristiyanlar buna benzer bir secde yaparlar.

 

Diyorlar ki:

“02:144 Biz senin, yüzünün habire göğe doğru çevrildiğini elbette görüyoruz. Hoşlanacağın bir kıbleye (yöne / odak noktasına) seni elbette döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Nerede olsanız yüzünüzü Mescid-i Haram yönüne döndürün. Kendilerine kitap verilenler, onun, Rablerinden bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapıp ettiklerinden habersiz değildir”

 

 Peygamber, bu ayet ininceye kadar politeist bir inanca /yöne /odak noktası(kıbleye) mi sahipti?

 

Mescit geçen ayetlere, itaat davranışını monte edin bakalım, anlam ne kadar geliştirici? Mescid itaat demekse, itaat ne demektir?

 

Türkçe ‘de “Yüzümüzü Batı ‘ya çevirmeliyiz” derken, buradaki yön ve yüz neyse kıble odur. Kimisi yüzünü Batı’ya, kimisi Doğu’ya, kimisi sevgilisine çevirir. Onlar da ideolojisine yandaş oldukları düşünceye, kimden alkış bekliyorlarsa yüzlerini o yöne çevirmişlerdir.

 

Diyorlar ki:

“GELENEKSEL NAMAZ ALLAH’LA DALGA GEÇMEKTİR

Geleneksel namaz şöyle kılınır:

1. İlk önce abdest alınır (Abdest kelimesi de namaz kelimesi gibi Farsça’dan dilimize girmiştir) ve Allah’a hangi namazı kılacağınız hatırlatılır!

2. Taştan yapılmış idola dönülür. Japonya’daysanız Batıya, İngiltere’deyseniz Doğu’ya dönmeniz gerekir.”

 

 Çoğu insanın namazın özünden bihaber olduğu doğrudur. Ama onların yaptığının Allah’la dalga geçtiğini söylemek olduğunu söylemek de haksızlık!

1)Abdest gibi sözcüklere takılmaya gerek yok. Hem şekillerle dalga geçiyorlar, hem şekillere takılıyorlar. Eksik veya fazla bir temizlik faaliyeti var ortada.

2)Kabe’de doğaüstü bir güç olduğuna inanan zaten onu putlaştırmıştır. İnsanların yalnızca Allah’a dua etmesi istenmiştir. Kimisi ellerini yukarı kaldırabilir, gökyüzünü kıble yapabilir, kimisi Kudüs’e yönelebilir, kimisi Kabe’ye. İnsan şekilsel bir varlık olduğu için yüzü her zaman bir yerlere dönüktür. Allah da Kur’an’ın vahyedildiği yer olan bölgeye dönülmesini istemiştir. Oraya kutsallık yakıştırmayı değil. Çünkü kutsal olan sadece Allah’tır.

 

Diyorlar ki:

“Allah’ın Kuran’da 99 tane güzel ismi geçmektedir”

 

 Bu tamamen bir geleneksel bir bakıştır ve doğru değildir, ne taraftan sayarsan say Kur’an’daki isimler 99  değildir.

 

Diyorlar ki:

“Allah’u Ekber! denir. Yani Türkçe’siyle Allah daha büyüktür / en büyüktür! denir ve daha sonra anlamasanız da Kuran’daki bazı sûreleri tekrarlamanız gerekir.”

 

 Sözcüklere takılıyorlar. Örneğin bazıları ekberi kullanmazlar. “Allah, kebir”, “Allah büyüktür” derler. Bu kullanım daha doğrudur. Ayrıca insanların bu kullanımından bir karşılaştırma (daha büyük, en büyük) yaptığını düşünmek gerçekçi değildir. Burada aslolan özdür, anlamdır. Bu bir inanç farklılığı değildir. Bu farklılık, ilkesel bir konu gibi ele alınmaz. Bunun yeri de burası olmaz.

 

AYRINTILARI İLKESEL FARKLILIK GİBİ SUNANLAR SLOGAN ATMAKTADIRLAR.

 

 

Diyorlar ki:

“KULLUK ETMEK NE DEMEKTİR”

 

 Kulluk konusunu yaklaşık bir sayfa yazıya sığdırırken, namaz konusuna onlarca sayfa ayırmaları dikkat çekici. Oysa varoluş amacı, kulluk idi. İnsanlar en çok bu konuda hata yapıyorlardı. Demek ki bu konuyu eksik-yanlış anlıyorlardı. Dinlerinde, İslamlıklarında samimi olanlar, Kur’an’ın birinci dereceden önemli konusunu yine birinci dereceden görür ve ona o ölçüde vakit ve yer ayırırlar. III. Dereceden bir konuya I. derecedenmiş gibi yaklaşan kişiler, o Kitabın ana mesajını anlamamışlardır veya slogan atmakta, uçmaktadırlar. Ne zaman yeryüzüne inerlerse daha sağlıklı konuşma olanağı bulacağız demektir.

 

Diyorlar ki:

“02:125 Ve biz sistemi (evi) insanlar için bir kazanç/ödül yeri ve güvenli bir yer kıldık. Ve  (Rabbine) bağlı / kendini adayan İbrahim’in makamından bir yer edinin. İbrahim ve İsmail’e “Sistemimi (evimi) ziyaret edenler, sadık kişiler ve boyun eğip itaat edenler için temiz tutacaksınız” diye emretmiştik.”

 

 Sistem nasıl ödül yeri oluyor ve sistem nasıl ziyaret ediliyor?

 

Diyorlar ki:

“22:26 Ve İbrahim için SİSTEMİN KONUMUNU saptamıştık: “Bana birşeyi ortak koşma;ziyaret edenler (sistemi bulanlar), sebat edenler (bakınız sayfa 33), tevazu gösterip itaat edenler için SİSTEMİ temiz tut.”

 

 Sistemi bulanlar için temiz tutmak, daha mı anlamlı?

 

Diyorlar ki:

“Bazı sapık çevirmenler Allah’a iftira atmak pahasına cariye görüşünü HÜKÜMSÜZ bırakacağından olacak ayeti eşleri VE ellerinin altındaki cariyeler hariç olarak çevirmişler. Düşünemedikleri şey ise ayette belirli bir cinsiyetten (erkekten) DEĞİL her iki cinsiyetten (ONLAR DİYE) bahsetmesidir!”

 

 Cariye diye çevirmek, sapık olmak için yeterli bir neden mi? Yoksa aklı kullanmamak, yanlış yapmak mı?

 

 

17İsra/36- Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.

 

İnsanlarla alay edeceklerine, kendi iddialarını kanıtlasalar daha ahlaki davranmış olacaklardır. Müslümanlar Allah’ın öğrettiği dualarla, O’nun kendisini nasıl anılmasını istediyse işte o yolla Allah ile yakınlaşmak istiyorlar. Çünkü Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed öyle dua ettiler, O’nu öyle andılar. Müslümanlar da onları örnek alıyorlar.

 

Suçlama durumunda ispat, iddia sahibine gerekir. Şekle karşı çıkıyorlar, oysa özün ne olduğuyla ilgili değiller.

 

BAZI AYETLERİN ARTIK GEÇERSİZ OLDUĞUNU İDDİA EDİYORLAR. Basit ve formel hataları dağa çeviriyorlar. Dağ gibi duran putlaştırmaları göremiyorlar. Reddettikleri ayetler yerine yeni kalıplar sokmaktadırlar.

 

“Hadisçi, gelenekçi, putperest Müslümanlar” nasıl oluyor diye sorulmuştu?

 

Allah, “Müslüman” sözcüğünü daima olumlu anlamda kullanmıştır.

 

Müslümanlar ne Kur’ancıdırlar, ne de Sünnetçi.

 

Kur’an sık sık şirke vurgu yaparken onlar kınadıkları gelenekçi kesim gibi şekillerde takılıp kalmaktadırlar.

 

Kur’an; Fizik, Kimya veya Biyoloji kitabı değildir. Onda, bilgiler konu konu verilmez. Bir mozaik gibi konular içiçe girmiştir. Salat sözcüğünü, Kur’an’ın değişik yerlerine biz değil Allah serpiştirdi.

 

 

*************************0000000000000000******************************

KONU: KIBLE

 

Kıble konusundaki ayetler, esasında Bakara 125’ten başlamaktadır.

 

1-Allah, Ev (beyt)’i, insanlık için sevaba götürecek bir toplantı yeri ve güven yeri kıldığını bildirmiş ve orada Allah elçisi İbrahim’in makamının namaz kılma yeri olarak görülmesini istemiştir. Ayrıca aynı Ev’in her türlü maddi ve manevi pisliklerden arındırılmasını, putlaştırmanın önüne geçilmesini istemiştir. Bu arındırma işine Kabe’nin ve Haceru’l-Esved’in putlaştırılması da dahildir. Ki böylelikle hac /tavaf yapanlar ve namaz (âkif, ruku ve secde) kılanlar, putlaştırılan nesnelere alet olmasınlar, onlar da böyle bir oyuna gelmesinler.

وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِّلنَّاسِ وَأَمْناً وَاتَّخِذُواْ مِن مَّقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى وَعَهِدْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَن طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ (١٢٥)

Bakara 125- Biz Beyt’i (Ka’be’yi) insanlara sevâp kazanılacak bir toplantı ve güven yeri yaptık. Siz de İbrâhim’in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrâhim ve İsmâ’il’e: “Tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû ve secde edenler için Ev’imi temizleyin!” diye emretmiştik.

 

2-Elçi İbrahim’in sözünü ettiği bu Ev’den amaç, o şehirde (beled) olan evdir. Bu yüzden İbrahim, bu kenti güvenli kılması ve iman edenlere ekonomik sıkıntılara karşı yardım etmesi için Allah’a dua etmiştir. Allah ise, tanrı karşıtlarını bile bir süre geçindirebileceğini, ama sonuçta cezalandıracağından söz etmiştir.

وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هَـَذَا بَلَدًا آمِنًا وَارْزُقْ أَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ آمَنَ مِنْهُم بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ قَالَ وَمَن كَفَرَ فَأُمَتِّعُهُ قَلِيلاً ثُمَّ أَضْطَرُّهُ إِلَى عَذَابِ النَّارِ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (١٢٦)

Bakara 126- İbrâhim demişti ki: “Rabbim, bu şehri güvenli bir şehir yap, halkından Allah’a ve âhiret gününe inananları çeşitli ürünlerle besle!” (Rabbi) buyurdu: “İnkâr edeni dahi az bir süre geçindirir, sonra onu cehennem azâbına (girmeğe) zorlarım, ne kötü varılacak yerdir orası!”

 

3-Güvenliği için dua edilen bu kentte Ev (beyt)’in temellerini yükseltirken, Allah’ın kabul etmesi ve yaptığı işin hayra vesile olması yönünde İbrahim’in önceki duasını tekrarladığını görmekteyiz.

وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (١٢٧)

Bakara 127- İbrâhim, İsmâ’il’le beraber Ev’in temellerini yükseltiyor: “Rabbi’imiz, bizden kabul buyur, kuşkusuz sen işitensin, bilensin.”

رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِن ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُّسْلِمَةً لَّكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَآ إِنَّكَ أَنتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ (١٢٨)

Bakara 128- “Rabbimiz, bizi sana teslim olanlar yap, neslimizden de sana teslim olan bir ümmet çıkar; bize ibâdet yerlerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin. Sen!”

 

4-Müslümanların önceden bir kıbleye döndükleri görülmektedir. Allah buna cevap olarak, belli bir kıbleye dönmenin dinin temel değişmezleri arasında yer almadığını bildirmiştir. Sonuçta ne tarafa dönülürse dönülsün temel gerçeğin (hidayet üzere olma gerçeğinin) değişmediğini buyurmuştur.

سَيَقُولُ السُّفَهَاء مِنَ النَّاسِ مَا وَلاَّهُمْ عَن قِبْلَتِهِمُ الَّتِي كَانُواْ عَلَيْهَا قُل لِّلّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ (١٤٢)

Bakara 142-İnsanlardan bazı beyinsizler: “Onları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da batı da Allâh’ındır. O, dilediğini doğru yola iletir.”

 

5-Kıble’nin temel değişmezler (ilkeler) arasında yer almadığını, ancak bu yolla gerçekten vahyi ve Allah elçisini izleyenlerle bu konuda çark edenlerin ortaya çıkarılmasını amaçlayan bir deneme olduğunu hedeflediği görülmektedir. Nitekim önceki inananlarla sonra gelenler arasında yöntem (mensek) farklılığı vardır-22/34 Çünkü mensek, Allah dininin temel değişmezleri arasında yer almamaktadır. Keza, önceki peygamberlere emredildiği veya yasaklandığı halde, sonra gelenlerde farklı uygulamaların olmayışı da böylesi konuların Allah dininin temel ilkeleri arasında olmadığını ortaya koymaktadır.

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنتَ عَلَيْهَا إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَن يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَى عَقِبَيْهِ وَإِن كَانَتْ لَكَبِيرَةً إِلاَّ عَلَى الَّذِينَ هَدَى اللّهُ وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ إِنَّ اللّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ (١٤٣)

Bakara 143- Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şâhid olasınız. Elçi de size şâhid olsun. Biz, Elçi’ye uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, daha önceden yöneldiğini kıble yaptık. Bu, Allâh’ın yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allâh sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allâh, insanlara şefkatli, merhametlidir.

 

6-Allah elçisinin zaman zaman kesin kıble tayini konusunda bir beklenti içinde olduğunu görmekteyiz. Çünkü insan dua ederken veya namaz kılarken, yüzünü bir yerlere çevirme gereği hisseder. Her düşüncenin, ideolojinin ve dinin doğuş yeri bu anlamda kendisi için merkezi bir önem taşır. Allah, Müslümanlardan Kabe’ye değil, Mescid-i Haram’a yönelmelerini istemiştir. Mescid-i Haram, Kabe’nin de içinde yer aldığı o bölgenin adıdır. İbrahim’in güvenli kılması için dua ettiği geniş bir alandır. Kur’an’ın hiçbir ayetinde doğrudan doğruya Kabe’ye yönelin diye ifade yoktur. Eğer Allah kabe’ye yönelin demiş olsaydı, sapkın iddia sahiplerinin yanı sıra onu putlaştırma eğiliminde olan insanların da elinde bir kulp olacaktı. Nihayetinde Kabe, elbette bir taş yapıdır, bir binadır ve insan yapımı bir binadır. Haceru’l-Esved de bu gezegene ait bir taştır veya göktaşıdır. Bu, onun taş olduğu gerçeğini göz ardı etmez. Allah müslümanlara taşa veya taş yapıya yönelin demek yerine Mescid-i Haram’a doğru yönelin demiştir. Bu, boşuna değildir. Hem Mescid-i Haram’a yönelin dememiş, o tarafa (şatr) yönelin demiştir. Bu da anlamsız ve boşuna bir kullanım değildir. Böylelikle Kabe’yi putlaştırmanın önüne geçilmek istenmiştir. Ne var ki putlaştırma eğiliminde olanlar, sadece Kabe’yi değil türbeleri de putlaştırmışlardır.

قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ (١٤٤)

Bakara 144 Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu görüyoruz. Elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Nerede olursanız, yüzlerinizi o yöne çevirin. Kitap verilenler, bunun Rableri tarafından bir gerçek olduğunu bilirler. Allâh onların yaptıklarından habersiz değildir.

 

7-Allah Kitap verilenleri Müslümanların kıblesine uymadıkları için değil, hevalarına uymalarından dolayı kınamıştır. Çünkü kıble konusu, şirkin, yalanın ve cinayetin yasaklığı veya namazın, orucun, haccın ve zekatın emri gibi İslam’ın temel değişmezleri arasında yer almamaktadır. Örneğin oruç önceki tüm toplumlara emredilmiştir-2/183 Ancak oruçla ilgili ayrıntılar farklılık göstermiştir.

وَلَئِنْ أَتَيْتَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ بِكُلِّ آيَةٍ مَّا تَبِعُواْ قِبْلَتَكَ وَمَا أَنتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ وَمَا بَعْضُهُم بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم مِّن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّكَ إِذَاً لَّمِنَ الظَّالِمِينَ (١٤٥)

Bakara 145- Sen Kitap verilenlere her türlü âyeti getirsen yine onlar senin kıblene uymazlar; sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Sana gelen ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, o takdirde sen, mutlaka zâlimlerden olursun

 

8-Nitekim her ümmetin bir yönünün olması, bu konunun dinin asılları arasında yer almadığını göstermektedir.

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلِّيهَا فَاسْتَبِقُواْ الْخَيْرَاتِ أَيْنَ مَا تَكُونُواْ يَأْتِ بِكُمُ اللّهُ جَمِيعًا إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١٤٨)

Bakara 148- Her ümmetin yöneldiği bir yönü vardır. O halde hayır işlerine koşun; nerede olsanız, Allâh sizi bir araya getirir, kuşkusuz Allâh, her şeyi yapabilir.

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَإِنَّهُ لَلْحَقُّ مِن رَّبِّكَ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ (١٤٩)

Bakara 149 Nereden (yola) çıkarsan, yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir. Bu elbette Rabbinden gelen gerçektir. Allâh, yaptıklarınızdan habersiz değildir.

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ إِلاَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنْهُمْ فَلاَ تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِي وَلأُتِمَّ نِعْمَتِي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٥٠)

Bakara 150 Nereden (yola) çıkarsan yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir, nerede olursanız, yüzünüzü o yana çevirin ki, haksızlardan başka hiç kimsenin, aleyhinizde bir delili olmasın. Onlardan da çekinmeyin, benden çekinin ve (o yana dönün ki) size olan ni’metimi tamamlayayım, böylece yolu bulmuş olasınız.

 

9-Kıblenin namazla ilgisini Bakara 125 ortaya koyduğu gibi Yunus 87 ve Hacc 26 da ortaya koymaktadır.

وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِّلنَّاسِ وَأَمْناً وَاتَّخِذُواْ مِن مَّقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى وَعَهِدْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَن طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ (١٢٥)

Bakara 125 Biz Beyt’i (Ka’be’yi) insanlara sevâp kazanılacak bir toplantı ve güven yeri yaptık. Siz de İbrâhim’in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrâhim ve İsmâ’il’e: “Tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû ve secde edenler için Ev’imi temizleyin!” diye emretmiştik.

 

وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى وَأَخِيهِ أَن تَبَوَّءَا لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُواْ بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ

Yunus 87-Biz Musa ile kardeşine şöyle vahyettik: «Kavminiz için Mısır’da birtakım evler hazırlayın ve evlerinizi kıbleye karşı yapın ve namazı kılın ve müminlere müjde verin.»

 

وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَن لَّا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

Bir zamanlar Kâbe’nin yerini İbrahim’e şu şekilde hazırlamıştık: Sakın bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada (kıyama) duranlar, ruku edenler ve secdeye varanlar için evimi tertemiz et.

 

10-Kur’an’da secde etmek somut ve soyut anlam ifade etmektedir. Adem’in secdesi yelkenleri suya indirmek anlamında bir teslimiyet göstermektir. Ayetlere karşı tavır da böyledir. Secde suresi, 15

Somut secde ise kişinin eğilebildiği kadar bir yere eğilmesi veya yere kapanmasıdır. Örneğin secdenin sözlük anlamı olarak; ağaçların gölgelerinin yere secde etmeleri gösterilmiştir. Gölgenin secdesi, gölgenin yere değmesidir. Gölgenin hareket etmesi, ağacın elinde olan bir durum değildir.

 

وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلالُهُم بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ

Ra’d 15-Oysa göklerde ve yerde kim varsa ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah akşam Allah’a secde ederler.

 

11-Namazda secde, İsra suresi, 107 ‘de bildirilmiştir. İsra suresi, 107-110 arası dikkatle okunursa namazla ilgisi kurulur. Ne var ki “çeneleri üstüne secde” çevirisi, meallerde yaygın olunca bu konuyu istismar etmek isteyenlerin ellerine malzeme geçmiş, onlar da bu konuyu kullanmışlardır. İsra suresi, 107’de hangi ifadeler kullanılmaktadır.

 

 

YAHIRRÛNE Lİ’L-EZKÂNİ SUCCEDEN

 

YAHIRRÛNE: Eğilirler

Lİ’L: İçin, yönelik (Ne yazık ki bu ifade çarpıtılmıştır. “Li” edatı Arapça’da, İngilizce’deki “for” edatının karşılığıdır. Oysa bu sanki “Li” değil de, “alâ” edatıymış gibi çevrilmiştir.  Oysa Arapça’da “alâ” edatı, İngilizce’deki “on” edatına denk gelmektedir. Böyle çeviri sonucu, “alnın üzerine değil de çenelerin üzerine secde etmek” gibi bir anlam doğmuştur. Oysa ayetin orijinalinde “üzerinde” değil, “için” geçmektedir.

-EZKÂNİ: Çeneler

SUCCEDEN: Secde edenler

 

قُلْ آمِنُواْ بِهِ أَوْ لاَ تُؤْمِنُواْ إِنَّ الَّذِينَ أُوتُواْ الْعِلْمَ مِن قَبْلِهِ إِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلأَذْقَانِ سُجَّدًا

İsra 107- De ki: İster ona (Kur’ân’a) inanın, ister inanmayın; o daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda onlar, yüzleri üstü secdeye kapanırlar.

 Sonuç olarak şu söylenebilir ki insan hem somut hem de soyut yönü olan bir varlıktır. Allah’ın buyruklarının da hem somut hem de soyut yönü vardır. Temel değişmezler, İslam’ın olmazsa olmazlarıdır.

 

Diğer ibadetlerde olduğu gibi namazın ve haccın da özü ve biçimsel yönü vardır. Daha doğrusu tüm insanların yaptıkları her işin, her eylemin bir özü bir de şekli vardır. Özden veya biçimden yoksun bir olay eksiktir. Dua, zikir, şükür, tefekkür işin özüdür.  Dua eden ve namaz kılan bir insanın bir duruşu, giyimi, ses tonu, döndüğü yönü ve kullandığı cümleler vardır. Tüm bunlar, birer biçimdir.

 

İçerik, temel belirleyicidir.

İçeriksiz biçim, biçimsiz içerik olmaz

Yanlış biçim, içeriğin hızını kesebilir.

Biçimi oluşturan içeriktir. Biçimi üreten içeriktir. Kabuk, içeriğin bir ürünüdür.

Bilim biçimden içeriğe, din içerikten biçime doğru gider.

Biçim, içeriği etkiler; gelişimini hızlandırır veya engeller.

Birbirinden bağımsız içerik ve biçim, yetersizdir. Hem birbirlerinden ayrı, hem de ayrılmazdırlar.

Kabuğu sorunlu cevizin içi sağlamsa, yenilebilir. İçi çürük, kabuğu sağlam bir ceviz hiçbir işe yaramaz.

Çürük, döküntü kaporta ve sağlam motorla araba gider; ancak sağlıklı biçimde arabadan yararlanamayız.

Motor üzerine, uygunsuz geniş kaporta arabanın hızını keser.

 

*************************oooooooo*******************************

 

posted in NAMAZ | 0 Comments

3rd Nisan 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

CUMA NAMAZI

“… Ey inananlar! Toplantı günü (Yevm’ül Cum’a) namaz için çağırıldığınızda Allah’ı anmaya koşun; Alım – satımı bırakın, bilseniz bu sizin için daha iyidir…”

Yazımızın başlığı ile ilgili bilgilerden önce konuyu ana kısımlara ayırıp, bu kısımlar hakkında kaynaklara dayalı olarak bazı tesbitler yapalım. Yaptığımız tesbitler muvacehesinde konuya açıklık getirmek ve tabii seyrini gözlemek mümkün olsun.

Önce “Toplantı Günü – Yevm’ül Cum’a” ile ilgili gelişmelerin tarihçesini ortaya koyalım.

Bugün ‘Cum’a Namazı’ adı ile anılan namazın İslam Tarihine bakıldığında ilk kez kılındığı yerin hi­lafsız Medine (Yesrib) şehri olduğu görülüyor(l). Yine bu ilk Toplantı Günü (Cu’m'a Günü) Namazını kıldıran imam’ın da Peygamber olmadığı kesin. Bildiğiniz gibi Mus’ab İbn Umeyr veya Es’ad İbn Zurare‘nin isimleri üzerinde durulmaktadır. Hatta bazıları te’vil ederek önce birinin kendiliğinden bu işi yaptığını, bilahare ise Peygamber’den gelen habere dayalı ola­rak Mus’abın îmam olarak bu günde namaz kıldırdı­ğı söylenmektedir. Yine ilk toplantı günü (Cum’a) kılınan namazın zaman itibariyle ikinci Akabe Biati ile Resulullah (S.A.)’ın Medine’ye hicreti tarihleri arasında kılındığında da bir hilaf bulunmadığı görülü­yor.

Özetlersek;

1. İlk Toplantı Günü (Yevm’ül Cum’a) Namazı (bugün Cum’a Namazı adı ile anılan namaz) Medine’ de kılınmıştır.

2. Bu Namazın imamı kesin olarak Peygamber olmayıp Mus’ab veya Es’ad’dır.

3. Bu Namazın İslam Tarihi içindeki yeri (zaman bakımından) ikinci Akabe Biatı’nın yapıldığı 13. Yılın Hacc mevsimi ile birkaç ay sonraya rastlayan Resulullah’ın Medine’ye hicreti arasındaki zamana rast­lamaktadır.

Önce ayetten söz edelim: «Ey ina­nanlar! Cum’a Günü namaz için ezan okunduğu za­man Allah’ı anmaya koşun; alım – satımı bırakın; bil­seniz bu sizin için daha iyidir.»(2). Biz şimdi bu me­ali biraz daha açalım ve Cum’a Günü’nün yerine Türkçedeki karşılığını koyarak yeniden tercümesini verelim de biraz önümüz açılsın, ayetin manasını kav­ramak ve anlamak açısından.

«Ey inananlar! Toplantı Günü Namaz için ezan okunduğu (çağırıldığınızda) zaman Allah’ı anmaya koşun; alım – satımı bırakın; bilseniz bu sizin için daha iyidir.» Görünen odur ki hitab şöyledir : «Ey iman edenler! Toplantı Günü namaz için çağırıldığınızda…» Buradan açıkça şu anlaşılmaktadır: Zikri geçen günün özelliği TOPLANTI GÜNÜ oluşudur. Bil­diğiniz gibi bu günün arablar arasındaki adı YEVM’ÜL ARUBA (Yedinci cennet günü anlamına geliyor)’dır. İlk TOPLANTI yapıldığından itibaren kullanıla kulla­nıla bu isim Müslüman Araplarca terk edilmiş ve Arube günü artık TOPLANTI GÜNÜ yani YEVM’ÜL CUM’A olarak anılmaya başlanmış ve eskisi hatırlardan çıkarak bize kadar yalnızca TOPLANTI GÜNÜ anlamını ta­şıyan CUM’A GÜNÜ olarak gelmiştir, isim olarak Araplar arasında CUM’A diye bir gün yoktur, Aruba günü vardır. Lakin bu güne rastlayan günlerde Müs­lümanlar biz ÖZEL TOPLANTI (EL CUM’A) yapmaya başlayıp, sürdürüp geldiklerinden artık günün adı (gerçek adı) unutulmuş ve güne TOPLANTI GÜ­NÜ manasına gelen YEVM’ÜL CUM’A (Türkçesi Cum’a Günü.) denilmiş ve denilmektedir.

Buradan önce şunu anlamak mümkündür ki gü­nün özelliği namazdan değil, toplantı yapılan gün oluşundan kaynaklanmaktadır. Ayete bakıldığında zaten namaz için Cum’a Namazı değil, gün için Cum’a Gü­nü yani toplantı günü denilmektedir. Ayetteki anlam yalnızca budur. Perşembe ile Cumartesi arasındaki Günün adı artık ARUBA GÜNÜ değil, TOPLANTI GÜ­NÜ olmuştur Arap dilinde ve İslam ıstılahına da ay­nen geçmiştir.

Bildiğiniz gibi farslarda da günler (Yek şembe, düşembe, seşembe, çarşembe (çarşamba), pençşembe (perşembe), şeşşembe ve şembe’dir. Şembe haftanın başlangıç veya son günü anlamındadır. Yek şembe birinci gün, düşembe ikinci gün, seşembe üçüncü gün, çarşembe dördüncü gün, v.s. olarak anılırken farslar da Müslüman olduktan sonra şeşşembe (altın­cı gün)’yi İslam Istılahında yer eden ismiyle yani Yevm’ül Cum’a (Cuma Günü) olarak anmaya başla­mışlardır. Tıpkı arablarda olduğu gibi..

Müslüman olan bütün kavimler de aynı işi yapmışlar ve adı geçen altıncı güne kendi kavmî örflerinde ne deniyorsa onu terkedip, CUM’A GÜNÜ (TOPLANTI GÜNÜ) adı ile anmaya başlamışlar ve eski günlerinin isimleri de ancak çok eski kaynaklarda, tarih kitaplarında kalmıştır. Artık altıncı günün adı Müslüman olan her kavim için yalnızca TOPLANTI GÜNÜ manasına gelen CUM’A GÜNÜ’dür.

Diğer bir hususa değinmek istiyor ve diyoruz ki ayetlerin Mekkî veya Medenî olarak yazılışları genel­likle bir yanlış anlamaya meydan veriyor: Bu da başka bir rivayet bulunsa bile elimizdeki Kur’an’larda Mekkî veya Medenî olduğu yazılı bulunan surele­rin ne kadar ayeti varsa yüzeysel bakan ve temel bilgiler kendilerinde yerleşmemiş olanlarda filan su­renin tüm ayetlerinin üzerinde yazılı bulunan şehir­de nazil olduğu şeklindeki bir yanlış anlayıştır, örne­ğin Bakara Suresi Medenî bir suredir mi denilmektedir, çoğu insan sanıyor ki bütün ayetleri Medine’de nazil olmuştur. Kesinlikle böyle değildir. Üze­rinde Mekkî yazılı bir surenin de içindeki bir kısım ayetlerin Medenî olduğunu biliyoruz.

Bildiğiniz gibi Kur’an Tarihi ile ilgilenenlerin ra­hatlıkla anlayacağı gibi Resulullah (SA.), kendisine nazil olan ayetleri birer birer veya birkaçını birden isimlerini söylediği surelere yerleştirtiyor ve bir bakıma bir tasnif yapıyordu. Mekkî veya Medenî oluş­ları (isimlendirilişleri) Peygamber zamanının sorunu olmayıp, daha sonraları hatta Kur’an’ın hareketlendirilerek istinsah edilişi sırasında söz konuşu olmuş ve belirlenmeye, isimlendirilmeye çalışılmıştır. Tabii bu iş yapılırken mezkur surelerin ayetlerinin nerede (han­gi şehirde) nazil olduğuyla ilgili rivayetlere itibar olunmuştur. Amma hemen Kur’an’ın bütününde ne surelerin Mekkî veya Medenîliği konusunda, ne de hele ayetlerin birer birer hangi şehirde nazil olduğu konusunda bütünüyle bir rivayet ittifakından söz edilmemektedir.

Bu cümleden olarak galib zannımız odur ki TOPLANTI SURESİ (SURET’ÜL CUM’A)’nin ilk sekiz ayeti Medenî olsa bile son ayetlerinden 9 ve 10. ayet­lerin kuvvetle muhtemel olarak Mekkî olduğu, kanaatındayız. Bizi burada bilhassa 9 ve 10. ayetler il­gilendirmektedir. Zira Toplantının ilki Medine’de yapılmasına rağmen bu toplantıya işaret eden aye­tin Mekke’de indiği kanısındayız. Diğer yandan bi­lindiği gibi bu günde daha önceki benzerlerinde öğle vakti dört rek’at öğle (farz) namazı kılınırken toplan­tının yapıldığı bu ilk gün farz namaz olarak 2 rek’at namaz kılınmış ve bir de yine namazın bir rüknü olarak hutbe okunmuştur. Aynı gün bir de koyun kesilip eti pişirilerek toplantıya katılanlar arasında yenildiğini biliyoruz.

Şimdi Toplantı – Cum’a olayının bu şekilde cere­yan etmiş siyakına bakarak şunları daha rahat söy­leyebilir haldeyiz:

Müslümanlar din adına ne yapmışlar ve yapacak­lar ise mutlaka Allah’ın Resulü olarak kabul ettikleri Hz. Muhammed (S.A.)’den sorarak veya Onun söylemesi üzerine yapmışlardır. Teslim olmuşluk da bu manaya gelmektedir. Haftanın altıncı günleri İsra Olayından bu yana öğle vakitleri dört rekat farz namaz kılan bu Müslümanlar; ikinci Akabe Biatından sonra, Medine’de ve Peygamber imamları olmadığı halde öğle namazı kılmayıp iki rek’at farz namaz kılıyorlar ve bir de hutbe irad ediyorlar. Bu durumda düşünmek gerekiyor ki Müslümanlar bunu, dinde bir yeniliği kendiliklerinden yapamazlar. Hiçbir va­hiy de Hz. Muhammed’den başkasına gelmediğine göre onlar bunu nasıl yapmışlardır? Biz diyoruz ki Toplantı ( Cu’m'a) Suresinin 9 ve 10. ayetleri Mekke’ de nazil olmuştur. Lakin Peygamber bunu yapma yani toplantı tertib etme imkanından mahrum idi. Değil toplantı kendisinin bir kişi olarak bile artık Mekkelilerin gözünde fazla görülmeye başlandığının ve mes’elenin hayat-memat mes’elesi haline gelindiğinin farkında idi. Zira Kureyş’in kızgınlığı, azgınlı­ğı bu boyutlara ulaşmıştı.

Bu takdirde ikinci Akabe Biatını takiben Medine’ de toplanmalarına karar verilen ve birer- ikişer ve gizlice Medine’ye giden Müslümanlardan birileri bu toplantı ile ilgili talimatı Medine’deki kardeşlerine Resulullah’ın emriyle alıp götürmüştür. Bu haber üzerinedir ki Medine’de’ki Müslümanlar böyle esaslı bir değişikliği Resulullah aralarında olmadığı halde yapabilmişlerdir. Zira Peygamber kendilerine bu ha­beri Medine’ye hicret eden bir Müslüman kardeşleriy­le göndermiş olmalıdır. Nitekim DareKutni’nin İbn Abbas’tan yaptığı nakilde «Aleyhissalatüvesselam hicret etmezden evvel Cum’a'ya (Toplantıya) me’zun olmuştu, fakat Mekke’de toplantı (günü kılınan toplu namaz kıldırmaya) kudreti yoktu. Onun için Mus’ab İbn Umeyr’e yazdı ve (Medine’ye hicret eden Müslü­manlardan biriyle) gönderdi. Diğer yandan Taberanî’ nin Ebü Mes’udu Ensarî’den aynı mahi­yette olduğu ve Medine’de ilk Cum’a (toplantı) günü namazını kıldıranın Mus’ab olduğunu(3) bildiriyor.

Mus’ab ibn Umeyr (R.A.) Medine’den cahiliyye haccı zamanında Mekke’ye hacca gelmiş, Müslüman olmuş ve Medine’ye geri dönmüş birkaç Medine’linin ertesi yıl geldiklerinde Peygambere »— Ya Resulallah! Biz geçen yıl sizden öğrendiklerimizi Medine’de ka­bile ve kavmimizden birçok insana anlattık ve gör­dük ki durum çok müsaittir. Lakin biz fazla bilmediğimizden ikna edici olarak anlatamıyoruz. Bize İslamı iyi bilen birini versen de yanımızda alıp götür­sek. Orada yedirip içirir, evimizde yatırırız. Ve yanı­mızda onu gezdirip, oradaki insanlarla görüştürürüz. Umuyoruz ki Allah’ın dinine girenler bu suretle çoğa­lır.» demişler ve Resulallah bu münasebetle kendisini Medine’ye göndermişti. Bir bakıma Medine’de Resulullah’ı temsil ediyor. Onun getirdiği dini anlatıyor, tanıtı­yor ve kabul edenlere belletiyordu, ikinci Akabe Biatın­dan sonra Medine’ye toplanması istenilen Müslüman­lara liderlik de ediyordu Resulullah’a vekaleten diyebiliriz. Bu sebeble diğer namazlarda da olduğu gibi ilk toplantı namazını kendisinin kıldırması tabii gö­rünüyor. Zaten haberin de Peygamber tarafından kendisine gönderildiği rivayet ediliyor.

Şimdi biz Mekke’de bu Toplantının neden yapıla­madığını, yani Resulullah’ın toplantı tertib ederek namaz kıldırması ve hutbe irad etmesinin neden mümkün bulunmadığına müteallik Mekke’nin şartlarından kısaca bahsedelim.

Başından beri ‘kendileriyle bir türlü uzlaşmaya yanaşmayan Muhammed’in giderek kendilerini kız­dırdığını, bu kızgınlığın çeşitli işkence, ambargo ve Habeşistan’a hicretlere neden olduğunu da biliyoruz. Kendi’sine yapılan «— Gel eskisi gibi yine beraber olalım. Ziyanı yok bir gün senin Rabbine bir gün de putlarımıza tapmakta günleri eşit olarak paylaşalım vs aramızdaki ihtilaf kalksın ve sarstığın Kureyş’in itibarı yerine gelsin!» teklifine yanaşılmamıştır (4). Daha sonra kendisini koruyan amcası Ebu Talib’e defaatle hey’etler halinde gidilerek «Yeğenim bu iş­ten vazgeçirmesi ya da onu ‘korumaktan vazgeçip kendileriyle başbaşa bırakması» taleblerinin sonuçsuz kalması, ve en son kendisine yapılan «— Gel seni başımıza geçirelim. Dinini de yay. Lakin bir tek ricamız var : Şu putlarımıza birşey deme!» tekliflerinin de kabul edilmemesi Peygamberi de Onun getirdiği dine inananları da gittikçe zorlaşan bir duruma sokmuş, kendilerince hiçbir uzlaşmaya, anlaşmaya yanaşma­yan ve gücü de bulunmayan (kendi kalabalıklarına göre zayıf durumda bulunan) Müslümanlara ve on­ların lideri, önderine karşı büsbütün hiddetlenmeye başlamışlardı.

Bütün bunlara ilave olarak bir de o yılın Hacc Mevsiminde hacca gelmiş Medinelilerin bir kısmının da olsa «Kureyş aleyhine Muhammed’le anlaştıkları» haberi onları büsbütün çileden çıkarmış ve Müslü­manların varlıklarına tahammüllerini iyice bitirmişti. Medinelilerden tanıdıklarını Akabe Biatının yapıl­dığı gecenin sabahında bu haberi duyduktan sonra sıkıştırmalarından anlıyoruz bunu. Medinelilerîn he­nüz müşrik ve Kureyş ile araları iyi olanlarıyla yapı­lan bu görüşmelerde Medineliler Kureyş’i yeminle temin etmeye çalışmışlar ve Medinelilerin Kureyş aleyhine asla böyle birşey yapmayacaklarını söylemişlerdi. Bu biat (ikinci akabe biati) çok gizli ve bü­yük tedbirler alınarak yapıldığından kesin bir bilgi­leri yoktu Medinelilerin. Zira Müslümanlar Akaba Kayalıkları arkasında sabaha yakın saatte Resulullah la gizlice görüşmüşler, herbiri yataklarından sezdir­meden çıkıp, randevu (buluşma) yerine gelmişti.

Bu’na rağmen Kureyş’in kulağına kar suyu kaç­mış ve zaten kızıp durdukları ve nasıl yapacaklarını bilemediklerinden birşey yapamadıkları Müslüman­lara ve hele onların liderinin bir de aleyhlerine baş­kalarıyla anlaştığı haberi onları büsbütün çıldırtmıştı. Fakat yaptıkları araştırmada bu haberin doğruluğu yönünde bir ize rastlamadıklarından haberi biraz kulak ardı ettilerse de kızgınlıklarım azaltıcı değil, belki aşırı birşey yapmalarım çabuklaştırmadı o ka­dar.

Bu biattan sonra Müslümanların birer-ikişer Mekke’yi terkedişleri, göz önünden kayboluşları Mekke’lilerin böyle bir anlaşma yapıldığı yolundaki zannlarını güçlendirmeye başlamış ve gidişler çoğaldıkça artık Muhammed bin Abdullah’ın da gideceği ve kendileri için tehlikenin büsbütün artacağını düşünmeye başlamışlar ve bu dıırum karşısında ne yapacakları gündemlerinin baş maddesi haline gelmişti. Mekke de esen hava bu idi ve her hareketlerinden bu an­laşılıyordu. Kureyş artık bu işi bitirecekti, karar gecikmiçti bile. Bilindiği gibi Resulullah’ı öldürme planları üzerinde konuşmalar da bir sonuca varmış ve bütün kabile temsilcilerinin aralarında anlaşma sağlanmıştı. Her kabileden bir kişi bu cinayet şebekesinde bulunacak ve Benî Haşim kan davası güdemeyecek ve ister istemez de diyete razı olacaktı.

Müslümanların ancak canlarını kurtararak kaçabildikleri, Resulullah’ın da hayatının gittikçe tehlikeye girdiği bu ortamda gitmemesini, kendisine ar­kadaş olarak kalmasını istediği Hz. Ebü Bekir (R.A.) ile Peygamber de bir takım gidiş (kaçış) planları ha­zırlıyorlar, tedbirler alıyorlar ve Allah’a tevekkül edi­yorlardı. Bu cümleden olarak Hz. Ebu Bekir yapacak­ları bu yolculuk için bir kendisi, bir de Peygamber için iki güçlü deve satın almış fakat hemen de bu develeri gözönünden uzaklaştırarak yine parası ile tuttuğu bir de yol kılavuzunu develerle birlikte gözden uzaklaştırmış ekke’den çıkarmıştı. Develeri Mekkelilerin gözünden uzak bir yerde yayacak olan kılavuzun Hz. Ebu Bekir biliyor ve gerektiğinde ona ha­ber göndererek istedikleri yere gelmesini tenbih etmişti.

Şimdi böyle bir ortamda yani Peygamberin bile hayatının azamî tehlikede bulunduğu bir ortamda yani Müslümanların birinin bile varlığının, görülmesinin Kureyş için tahammülü mümkün olmayan hale geldiği bir ortamda Peygamber kendisine inananları da başına toplayarak ‘Kureyş’in gözüönünde Kureyş açısından adeta GÖVDE GÖSTERİSİ mahiyeti de ta­şıyacak bir toplantı tertib edecek, onlara topluca na­maz kıldıracak ve bir de İslam’ın ve Müslümanların kaderleriyle ilgili konuşma (hutbe) yapacaktı. Bu mümkün değildi. «Cum’a kıldırmaya istitaatı yoktu. Bunun için Mus’ab’a yazdı» diyen İbn Abbas (RA.) gerçeği ifade ediyordu.

Bilindiği gibi bir şer’î kaide vardır : «Bir vacibin vücubu için birbaşka şey elzem ise bu elzem olan şey de vacib olur». Örneğin pek küçük yaşta çocuk­ların nikahlanması, bir diğer ifade ile bu çocuklardan birinin karı, digerinin koca olması demek anlamında olmakla birlikte bu vücubun yerine gelmesi için bir başka şey elzemdir: Bu da erkek çocukta erkeklik iktidarı (gücü) varlığı, kız çocukta da kadınlığın (ka­dınlık iktidarının). teşekkül etmesine ihtiyaç vardır. îşte ancak bu suretledir ki ‘bunlardan biri karı, diğe­ri koca olabilir. Karı – Kocalık için erkeklik ve kadın­lık iktidarına nasıl ihtiyaç var ise, aynı illete bağlı olarak Resulullah’ın da Mekke’de böylesi bir gövde gösterişi niteliği taşıyan TOPLANTI (CUM’A) yapması aynı iktidara sahip olmasını gerektiriyordu fakat Mekke’de bu iktidara malik değildi, zira orada bulu­nan Müslümanların Kureyş’e nisbetle güçleri çok zayıftı ve başa çıkabilecek halde değildiler. Böylesi bir toplantı bir diğer açıdan varlık belirtisidir, ayrı bir cemaatın varlığının dışa vurulması, gösterilmesi şeklidir dışa dönük yanı bakımından. Bir başka ifade ile de iktidar (güç) sahibi olmanın belirtisidir. Zira herkese rağmen bu ÜMMET (CEMAAT) kendine has bir ümmettir ve varlığı başkalarına rağmendir. Bu­nun izharı ise ancak bir gücü (iktidarı) gerektirir. Bu güç de Mekke’de Müslümanlarda’ yok idi. Bundandır ki orada TOPLANTI (CUM’A) yapılamadı ve toplu namaz kılınıp, hutbe irad edilemedi. Bunun mümkün olduğu Medine’ye haber salındı ki orada yapılsın ve ÎLK TOPLANTI (CUM’A) Medine’de yapıldı, namaz kılındı ve hutbe irad olundu. Peygamber’in Cum’ası Medine’deki Müslümanlarınkinden. dört – beş Cum’a eksiktir. Zira bilindiği kadarı ile Peygamber bu toplan­tıdan 4 ila 6 hafta sonra Medine’ye Hz. Ebu Bekir ile birlikte gelebilmiştir.

Resulullah’ın Medine yakınlarındaki Küba’da ilk konak yerini seçtiği, burada bir mescid inşa ettiği ve birkaç gün burada kaldığı bilinmektedir. Bugün, mez­kur mahaldeki Mescid KÜBA MESCÎDÎ olarak anıl­maktadır. Küba’dan ayrılarak Medine’ye doğru yola koyulmuş ve Medine’li Müslümanlardan Salim bin Avf Oğulları’nın RANUNE denilen vadisinde ÎLK TOPLANTI’yı yapmış ve gün adı olduğu halde son­radan namaza da adını veren CUM’A NAMAZI’nı kıldırmış, ilk hutbeyi de irad etmişti.

Şimdi biz bu kadar bilgiden sonra ve konuşulan unsurlarını ortaya çıkarmamızı takiben MEDÎNE’de Resulullah tarafından kurulan ilk ÎSLAM DEVLETÎ’nde Cum’a (toplantı) günü kılınan namazların bu namazların bir rüknü olan ve CUM’A HUTBESÎ adı ile anılan hutbelerin anlamı ve kapsamı üzerinde biraz duralım.

Bize ulaşan bilgilerden biliyoruz ki Resulullah (SA.) haftanın diğer günleri işleri, güçleriyle meşgul olan, ticaret veya ziyaret için, ziraat veya hayvan sürülerinin başında veya bir başka münasebetle yeni teşekkül etmiş bu cemaatın ulaştığı son nokta olan ÎSLAM DEVLETi’nin daha sağlıklı yürümesini sağ­lamak, yönettiği kişilerde vaki olacak dağınıklıkları giderek, unuttuklarını hatırlatacak, kendileri için vaki tehlikelerden onları haberdar edecek, ne yapmaları, nasıl yapmaları gerektiği konusunda bilgi ve­recek velhasıl müşterek problemlerini birlikte çöze­cek, istişare edecek en iyi ortamı (imkanı) ancak bu TOPLANTI (Cum’a) larda buluyordu. Hayat hergün bu denli birsıraya gelmeye elvermeyecek kadar işler ile doludur. Lakin insan için onca yorgunluk, meşgale ile geçirdiği günlerin ardından haftada birgün böyle bir toplantı yapılması, bu toplantıya katılması, kendi iradeleri ile seçtikleri din üzerinde teşekkül eden Devlet’lerinin işlerinden haberdar olmaları, kendile­rini nelerin beklediğinden bilgi almaları, neler yap­maları gerektiğini öğrenmeleri, sürüp giden hayatın dağıttığı fikirlerini gözden geçirip toparlanmanın sağlanması için böyle bir toplantı mutlaka hayatî önemi haizdir.

Böylesi disipline bir toplantının insan hayatı için öneme ışık tutacak bir teşbih île konuyu anlamayı kolaylaştıracağı; mülahazası ile şöyle bir örnek ver­mek istiyoruz: Düşününüz ki aynı anda alınmış iki otomobil vardır. Bunlardan birisi rastgele ve kah 6 ayda bir defa, kah ayda bir defa bakıma götürülüyor. Diğeri ise her hafta muntazam bakıma sokuluyor. Yı­kanıyor, yağlanıyor, aküsüne, yağma, lastiklerinin havasına, motoruna, ve her tarafına bakılarak kont­rol ediliyor velhasıl. Yani ne gibi bir eksiği varsa ta­mamlanıyor, ne gibi bir arızası varsa gideriliyor ve ne gibi bir gevşemiş vidası somunu varsa sıkılıyor yani elden geçiriliyor baştan aşağıya. Mutlaka her hafta bakıma alınan araba bu kadar titizlikle üzerinde du­rulmayan ve rastgele bakıma götürülen bir arabadan çok daha fazla dayanacak, daha uzun süre kendisinden ‘yararlanılacak halde kalacaktır.

Belki örnek önemsiz ama günlük hayatımızdan alındığı ve anlatılmak istenilen şeyi anlatıcı gördüğü­müz için verilmiş ve bu haftalık bakıma benzettiği­miz CUM’A (TOPLANTI) GÜNÜ kılınan namazın ve verilen HUTBE’nin, ÜMMET’in bakımı manasında anlaşılması gerektiğine değinmek istiyoruz. HAFTA­LIK BAKIM’ın sağlandığı gündür YEVM’ÜL CUM’A pratikte. Resulullah ya da Onun halefleri ÎSLAM ÜMMETÎ’ni CUM’A (TOPLANTI) GÜNLERÎ toplu­yor ve onlarda geride bırakılan hafta içinde vaki ol­muş ne gibi eksiklik, değişiklik, arıza, bilgisizlik var­sa hepsini o gün ve birarada gideriyorlardı. Müslü­manlar da bugünde birbirlerini görüyor, dostluklarını tazeliyor, haberleşiyorlar, bilinçleri yenileniyor, bilmediklerini öğreniyorlar, duymaları gerekenleri duyuyorlar, yapmaları gerekenleri öğreniyorlar vel­hasıl daha sağlıklı hale geliyorlardı Cum’a'dan son­ra. Yenilenmiş, elekten geçmiş, eksikleri giderilmiş, bilmedikleri öğretilmiş, bir hafta içinde dünyada ve ülke (dar) de olup bitenlerden haberdar olmuşlar, kardeşlikleriyle ilgili bilinçleri perçinlenmiş, İslam’ın nasıl bir nimet olduğunu daha iyi ve tazelenmiş olarak anlamış ve bir sonraki haftaya kadar yine «Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah’ın lütfundan rızık isteyin; Allah’ı çok anın ki saadete erişesiniz» dağılıp işleriyle uğraşmak üzere yeryüzüne yayılırlar. Bir bakıma bakımdan çıkıp yeniden hayatın içine dağılıyorlardı.

Nasıl ki bu toplantıya (Cum’aya) «… Alım-satı­mı bırakarak Allah’ı anmaya koşmaları daha iyi ol­duğu» gerekçesi ile koşmuşlardı. Bu toplantıdan son­ra da yeryüzüne yayılıp Allah’ın lutfundan rızık arayacaklardı. Fakat elden geçmiş olarak, eksikleri ta­mamlanmış, bilmedikleri öğretilmiş, bildikleri yeni­den hatırlatılmış bir balama akünün şarj edilmişli­ği gibi ŞARJ olup dağılıyorlar, hayata karışıyorlardı.

Devlet (İslam Devleti) yönettiği ümmeti böylece her an taze tutuyor, bilincini geliştiriyor, zamanı ya­şar hale getiriyor, zamanın gerisinde kalınmasının önüne geçiyor, paslanmasının, köhnemesinin önüne ge­çiyordu. Yönetenlerle yönetilenlerin her hafta böyle­sine birarada sorunlarının ideolojileri (dinleri) istikametinde çözülmesini sağlayan bir diğer ifade ile HAFTALIK KONGRE (TOPLANTI) yapmaları, aralarına girecek soğukluklara meydan vermiyor, birbi­rinden habersiz bırakmıyor, birbirlerinden haberli kılıyor, hasta olanlarından, derdi bulunanlarından, sevincine iştirak edilmesi gerekenlerinden haberdar olurlar haftada bir olsun hep birarada bulunarak.

Toplantı (Cum’a) Günleri hem Devlet ile halkın hem de halkın biri ile diğeri arasındaki ilişkileri taze) ve sağlıklı tutmayı mümkün kılan bir LUTF-U ÎLAHÎ dir gerçekten. Böylesi bir müessese bir başka dünya görüşünde, hayat tarzında yoktur, denilse yeridir. Her ne kadar Pazar ve Cumartesi’nin hıristiyan ve yahudiler için aynı maksadı gerçekleştirici günler olarak kullanıldığı biliniyorsa da onların dinlerinin İslam Dini ile kıyasının mümkün olmayacağı kadar farklılıklar arzetmesi ve İslam’ın Allah’ın Kelamına dayalı bir din olduğu ve hiçbir değişiklik olmadan günümüze kadar geldiği gibi kıyamete kadar da Allah’ın koruyuculuğunu Bizzat yüklendiği bir din oluşuna karşılık adı geçen bu iki dinin ruhban sınıflarının uydurmalarından ibaret hale gelmiş olmaları sonuçla TOPLANMA GÜNLERİ olan Pazar ve Cumartesileri ibadet için bir araya geldiklerinde yalnızca Papaz rahib ve Hahamları konuşurlar ve cemaat yalnızca dinler. Dinledikleri ise uydurulmuş şeyler olup Allah ın kelamı diye takdim olunan şeylerdir.

İslam’da TOPLANTI (CUM’A) GÜNÜ irşad edilen hutbe ise çok yanlı, ve yönlüdür. Başta gelen vasfa Hutbe’nin resmî beyanat niteliğini taşıyor oluşudur. Ve mutlaka ya Devletin fiilî başı (İmam, Emir’ül Mü’minîn, Halife veya Devlet Başkanı) tarafından ve ya ister merkezde ister taşrada olsun onun tarafından tevkil edilmiş ve kendi adına konuşan bir görevli tarafından bu konuşmanın yapılıyor oluşudur. Bir kere İslam’da DÎN ADAMI diye bir kavram bulunmadığından ne namazın kıldırılmasında ne de Hutbe’nin iradında bu tür bir sıfat taşıyanın -ki yasaktır bu tür sıfat taşımak bulunması söz konuşu olamaz.

Bu TOPLANTI (Cuma) İslam Devleti tarafından tertib olunan bir toplantıdır ve bu toplantıda Devlet temsil edilir. Ya bilfiil bu devletin başınca bu temsil yerine getirilir veya onun vekil ettiği kişi yina ona vekaleten devleti temsil ederek namazı kıldırır ve hutbeyi okur. Değindiğimiz gibi bu toplantıyı devlet tertib etmekledir. Devletin kendisi -Ümmetin seçimi ile başa Allah’ın Kitab’ı ve Resulü’nün Sünneti ile hükmetmek üzere getirilen Ümmet’in başı bu toplantının da tabii başkanıdır. Ya da onun vekalet verdiği bir resmî devlet görevlisi bu görevi (toplantı başkanlığı, bir diğer ifade ile Cum’a İmamlığını) yapacaktır.

Toplantıya çağırılanlar bu devleti kuran ve Allah’ın Kitab’ı ve Resulü’nün Sünneti üzere kendilerini idare etmek üzere kendisine biat eden ÎSLAMÎ TEBEA’dır.

Toplantının gündemi Müslümanların umuru, dev­letlerinin durumu, dünyada ve ‘Dar’da neler olup bit­tiği, Yapılan ve Yapılacak îşler ile Müslümanların fer­den ferda Allah ile aralarındaki ilişkileri sağlam temellere oturmaktır. Kitabullah ve Sünneti Resulullah’ın ışığında kitleler bu toplantılarda bilgilendiri­lir, yönlendirilirler.

Mahiyeti, açıklamaya çalıştığımız türden olan bu resmî toplantının neden bölük-pörçük cemaatler halinde birçok camide kılınması yerine merkezî ve müsait bir tek camide veya mahalde kılınması ge­rektiği daha iyi anlaşılıyor. Burada Hanefiyye ve Ca’feriyye’nin; CUM’A'nın neden bir yerleşim merkezinde (şehir veya benzeri bir yer) bir imam arkasında bir tek cemaat oluşturmak gerekliğine dair ictihadlarının isabeti daha iyi alışılmaktadır. Devletin res­mî görüşü etrafında tebeayı birleştirmek, aralarındaki bağları pekiştirmek, bilgi ve bilinç düzeyini yük­seltmek, Devleti’nin amacını daha iyi anlaması ve benimsemesine imkan tanımak ezcümle YÖNETENLERLE YÖNETİLENLER arasında en güçlü bağları kur­mak korumaktır bu toplantının amacı, İslam Devleti’nde gerek Devletin gerekse İslam tebeanın ALLAH’I RAZI ETME ÎSTÎKAMETÎNDE katedeceği yolun haftalık durak ve lojistik vakitleridir Cum’a Vakitleri.

Herhangi bir vakit namazını cemaatla kılmak Resulullah (S.A.) tarafından teşvik edilmiş ve 25 ila 27 misli sevabı bulunduğu bildirilmiştir. Gerek farz vakit namazları gerekse nafile olarak eda edilecek herhangi bir namazın imamı, bu namazı kılacaklar arasından ve bir takım şartlar (kıraat v.s. gibi) aranarak seçilebilir ve onun arkasında namaz eda edi­lebilir iken CUM’A GÜNÜ kılınan ÎKÎ REK’AT farz namazın imamı mutlaka resmî sıfatı olan birisi olmalıdır. Zira bu toplantıda Devleti temsil etmektedir. Devlet adına konuşacak (hutbe) tır. Resmî bir beyanatın güven vericiliğinin ilk şartı ise bu beyanatı verenin resmî kişiliğidir. Bu konuşmayı yapacak kişi rastgele bir imam olmayıp Devlet’i temsil eden ÎMAM (Devletin başı) olmak gerekmektedir. Veya onun tev­kil ettiği fakat kendi yerine kaim bir resmî yetkili. Vilayetlerde Devleti Vali temsil ettiğinden mutlaka Vali tarafından Vali’nin fevkalade bir meşguliyeti var ise ve yerine vekil ittihaz ettiği kişinin kıldırması ve bilhassa resmî beyanat anlamındaki HUTBE’yi okuması gerekmektedir. Zira CUM’A'daki Hutbe Devletin sesi, tebeasının duyması gereken sesi demektir.

Bu vasıflarıyla Cum’a kılınan namaz bir siyasî namaz, okunan hutbe de bir siyasî konuşmadır. Ki İslam Devleti’nin ne dediği anlaşılır bu konuşmadan.

Resulullah (S.A.) zamanında Cum’a Günü okunan hutbe esnasında Müslümanlar Resulullah’a soru sorarlardı. Açıklanmasını istedikleri hususu öğrenmek isterlerdi. Resulullah’ın sünneti olarak bu tatbikat Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman ve hz. Ali (R.A.)’ lerin Devlet başkanlıkları gününde de devam etti.. Bilindiği gibi Hutbe için Minbere çıkan Emir’ül Mü’ minin Ömer İbn’ül Hattab’a cemaatın içinden birisi bir gün önce ganimetten herkese eşit olarak dağıtı­lan fakat kimseye bir elbise çıkacak kadar olmayan kumaştan üzerinde bir elbise görüp sorması ve Hz. Ömer’in oğluma düşen miktar ile birleştirerek o ku­maştan bir elbise yaptırabildiğini söylemesi Hutbe sırasında DEVLET TEBEA ilişkilerinin hiçbir rejim­de emsaline rastlanamayacak kadar yüzyüze, açık, murakabe edilebilir, hesab sorulabilir olduğunu gös­termektedir.

Yaptıklarının hesabını veremeyecek durumda bu­lunanların Müslümanlara başkan oldukları müteakib yıllarda ise Cum’a (Toplantıda)’da konuşmanın yasaklanması başlamış ve günümüze kadar dinin bir gereği gibi sürdürülüp gelmiştir. Resulullah (S.A.)’ın belki pek gereksiz bir konuyu o kadar insanı meş­gul edecek şekilde topluluğun önünde sormaması gerektiğini bir tür bir soru sahibine minberden açıklaması sonrakiler için suistimal edilerek kendi emellerinin istikametinde kullanılmış ve Müslüman ce­maat (yönetilenler) susturulmuştur. O gün bugündür de bu suskunluk sanki din sanılarak sürdürülmekte hatta nereden çıkarıldığı bilinmeyen bir takım mesnedlerle «Camide (hutbe sırasında) konuşana sus de­mek bile caiz değildir» derecesinde kendisinden sevab umulan bir amel olup çıkmıştır. Peygamber’in gününde dinde bulunmayan birşey olması itibariyle de bir BÎD’AT’tır ve her bid’at gibi de haramdır bu tutum.

Elbetteki toplantı yerleri (Camiler) herkesin, her kafadan bir ses çıkardığı, kiminin ne dediğinin an­laşılmadığı yerler değildir. Toplantılar Devletin riya­seti ve İslami disiplin içinde yapılırlar. Hutbeler de yine resmi görevlilerce verilir. Lakin İslami Tebea kendini yönetenlere sualleri burada tevcih ederler, onlara dertlerini bu toplantılarda anlatırlar, onlarla buralarda içiçeleşir, birleşir, saflarını sıklaştırırlar. Bunun yapılmasında da anarşiye yer vermezler. Belli bir edeb içinde konuşur, sorar, söylerler. Ümmetin söylediklerini dinlemeyen Yöneticide hayır olmadığı gibi, Yöneticisini uyarmayan ümmette de hayır yok­tur.

Muaviyye bin Ebu Süfyan Şam’da bilinen yollar­la Müslümanlara Emîr olduktan sonra bir gün ken­disi gibi Resulullah’a VAHÎY katîplîğî de yapmış olan birine der ki : «— Sen Resulullah’ın yanında benden fazla bulundun. Bana Ondan bir hadis nakleder misin?». Sorduğu kişi ise kendisine şu hadisi nakleder; «— Şehidlerin efendisi Hamza’dır. Kim caiz (zalim) bir hükümdar zamanında yaşar ve ona hakkı söylediği için onun tarafından öldürülürse bu kimse de şehidlerin efendisi Hamza gibidir.» Bu ha­disi işiten Muaviyye nakledene «— Anan ölsün emi bula bula bu hadisi mi buldun nakledecek!» diye ta­rizde bulunur. Zira Müslümanların Emirliğini şeriatta hîle varmış gibi hile-i şer’iyye ile ele geçiren ve bu kadarla da kalmayıp, İslam tarihinde Saltanat( BA­BADAN oğula SULTAYIN DEVRÎ)’ın ilk mucidi kendisidir ve bu ilk Bid’at’ın sahibidir. Yaptıklarını bildiğindendir ki kendisine yukarıda nakledilen tür­den bir hadis nakledilmesi onu rahatsız etmiş ve hoşlanmamıştır.

Camilerde, hutbe esnasında ve giderek hemen her zaman konuşmak işte yaptıklarından gocunanların günlerinde yasaklanmaya başlamıştır ve günümüze kadar bildiğiniz biçimine bürünerek gelmiştir. Zira Müslümanların tümünün birarada bulunduğu bir zamanda cemaatten birinin yapılan bir yanlış işi açıkça söylemesi mü’minlerin otoritesini onların da, Allah’ın da razı olmayacağı yollarla ele geçirenler için elbette düşünülemezdi. Yaptıkları yanlışlar kendilerini de aşarak zamanımıza kadar gelenlerin elbette bu yanlışlarından sorulacaklarını biliyoruz.

Cami (Toplantı Yeri)’de konuşulmaz: Ne demektir bu? Nasıl olur böyle birşey? Olmuştur işte. Allah’ tan az korkanların günlerinde bu bid’at işlenmiş, bu cinayet işlenmiş ve günümüze kadar tek tük bazı Müslümanlar bu konuda da seslerini çıkarmışlarsa da sesleri kaybolup gitmiş ve günümüze kadar nicesi gibi batıllar, bid’atlar hak kılığında çıkıp gelmiştir. Dinini atalarından tevarüs eden, atalarından kalanları elden geçirmediği gibi üzerine de birşeyler koyayım endişesi taşımayanlar da böyle şeyleri gerçek din sanarak yaşatmaya azamî gayret gösteregelmişlerdir.

Resulullah (S.A.)’ın zamanında ve onu takib eden kısa da olsa yıllarda CAMÎ (TOPLANTI YERÎ), özel adı ile MESCÎD-Î NEBEVÎ hemen herşeyin içerisinde konuşulduğu, yabancı (kafir) ziyaretçilerden elçilere kadar herkesin kabul edildiği, Ümmet’in kadın -erkek hayatı ile ilgili en önemli şeylerin konuşuldu­ğu, dertleşildiği, tedbirlerin alınıp gereğiyle tevessül edildiği, velhasıl Ümmet’in YÖNETÎM YERÎ olduğunu da biliyoruz. CAMÎLER/MESCÎDLER İslam’da ilk örneğini Peygamberimizde gördüğümüz gibi Devletin idare Merkezi’dir. Ümmetin hayatinin etrafında dönüp durduğu bir mihverdir. Okuldur, sosyal bir tesistir aynı zamanda. Bir yandan devlet yönetilmektedir buralarda, diğer yandan yatacak yeri olmayanların sofasında barındığı bir sosyal tesisdir.

Resulullah (S.A.) ve Onun halefleri gününde MESCÎD’ÜN NEBEVÎ İslam Devlet ve Toplum hayatının etrafında dönüp durduğu, tüm yaşamın kendisiyle ilgisi bulunduğu bir Merkez’di. Devlet yönetiminin Mescidlerden saraylara geçici Şam’daki yönetimle olmuştur. Her ne kadar bilhassa Hz. Ömer zamanında nüfusu artan, işleri çoğalan, sınırları iyiden iyiye genişleyerek, başka kavimden olanların da girmesiyle büs­bütün gerçek cihanşümul niteliğine bürünen İslam Devleti’nin çoğalan işlerinin rahat görülebilmesi için Mescid Yönetim Merkezi kalmak kaydı ile ikinci dere­cede (Beyt’ül Mal’ın saklanması ganimet mallarının muhafazası dağıtılana kadar ve diğer ihtiyaçlar için) binalar da devreye girmişse de MESCİD merkezî önemini korumuştur. Benzer uygulamayı Asr-ı Saadet’e motifleri taşıyan İran’daki İslamî Devrim sonrasında da görüyoruz. Bu uygulama bilhassa Toplantı (Cum’a) Günleri kendini bütün heybeti ile göstermektedir. Asgarî l milyon Müslümanın Tahran Üniversitesi bahçesinde Cum’a imamı olarak ya Devlet Başkanının veya Meclis Başkanının kıldırdığı Cum’a Günü namazında görmek, İslam’ın ilk yıllarının hafızalarda canlanmasına neden olmaktadır.

Şimdi biz Benî Umeyye’nin sultayı bilinen yollar­la ele geçirmesinden sonra yine konumuz olan Top­lantı (Cum’a) günü namazlarıyla ilgili neler olup bittiğine dair bazı bilgiler vermeye çalışarak konumuza tarihten ışıklar da tutalım.

İbn Nüceym El Bahr’ür-Raîk isimli eserinde Tabiîn’in ileri gelenleri (müctehid)’nden İbn Muhacir ve İbrahim Nehai’nin Benî Umeyye emirlerinin kıldırdığı namazlara Cum’a günleri gitmediklerini, evlerinde öğle namazı kıldıklarını anlatmaktadır. Böylesi ileri gelenlerin, yani Müslümanların gözlerinin üzerlerinde bulunduğu böylesi takva sahibi ‘kişilerin Cum’a'ya (toplantıya) gitmemeleri ve namazı kılmaktan kaçınarak, o (Cum’a) günü evlerinde öğle namazı kıldık­ları haberini alan Benî Umeyye sultasının sahipleri (Vali, kumandan ve diğer görevliler)’nin bu gibi ileri gelen müctehidleri evlerinden zorla alıp Cum’a (Toplantı)’ya iştirak ettirdikleri ve kendilerine «— Bili­yoruz siz neden Cum’a'ya gelmiyorsunuz. Bizim yönetimimizi tasvib etmemek anlamına gelen bu hareketinize asla müsaade etmeyeceğiz. Sizi sürükleye sürükleye de olsa cemaatın içine götürecek ve orada bulunduğunun görünmesini sağlayacağız. Bunu döverek, hapsederek de olsa yapacağız!.» dediklerini nakleden İbn Nuceym eserinde daha da ileri giderek cemaatın bile Cami’de namaz için toplanmasına rağmen Benî Umeyye’den birinin imamlığa geçtiğini görmeleri üzerine namaza kalkılmasına rağmen camiyi terkettiklerini de yazmaktadır. Buna engel olmak için o günkü yönetimin cami-mescid kapılarına kolluk kuvvetlerinden kişiler yerleştirdikleri ve cemaatten ayrılmak isteyenleri kırbaçlayarak onlara engel olmak istediklerini ve cemaatın buna rağmen camiyi terkettiklerini de nakletmektedir.

İbrahim Nehaî, İbn Muhacir ve daha başkalarının da aynı şekilde hareket ettiklerini, o yönetimde evlerinde öğle namazı kıldıklarını nakletmesi, Cum’a ile ilgili Resulullah günü uygulamalarına uygun düşmektedir. Zira Cum’a (Toplantı) Günü kılınan namazın, irad olunan hutbenin ve bu amaçla meydana getirilen Toplantı’nın gerçek anlamını taşımadığı zamanlar şartlarının bulunmadığı diye fıkıh kitaplarına geçmiştir- Öğle Namazı farziyyetini korumakta, fa­kat Cum’a namazı onun yerini alamamaktadır. Nite­kim Resulullah (S.A.) da Medine’de Müslümanlar Cum’a Günü iki rek’at farz namazlı ve hutbeli farz namazı kılarlarken, kendileri Mekke’de bu imkana kavuşana kadar aynı günler öğle vakitlerinde öğle namazı kılmaya devam etmişlerdir. Müslümanların Resulullah’ın hareketlerinin inceliklerine vukufunu gösteren davranışları Onun getirdiği dinin gerçeğine uygun şekilde bilinip, anlaşıldığı, taklidin yaygınlaşmadığı yıllarda onunkine benziyordu. Zira onlar tef­him ederek, tefekkür ederek İslamı yaşamaya çalı­şıyorlar ve bunu da çoğu başarıyordu.

Bilindiği gibi yukarıda adı geçen İbrahim Nehaî Ebu Hanife’nin kendisinden ders aldığı hocalarından biridir ve önde gelenlerindendir. Ebu Hanife’nin ve diğer müctehid imamların da gerek Benî Umeyye Sultası döneminde gerekse Benî Abbas Sultası dönemlerinde Resulullah’ın Allah Katından getirdiği dini yaşamaya, onu yaşatmaya çalışmaları karşısında bu yönetimlerde neler çektiklerini tarih kitapları kaydetmiş ve günümüze kadar da bu bilgiler ulaşmıştır. Meşru bulmadığı yönetimini tasvib anlamına geleceği ve Müslüman halkın da böyle anlayacağı endişesi ile Abbas Oğulları Emîrlerinden Harun’ur-Reşîd’in kendisine teklif ettiği Kad-ul Kudat (Başkacılık) görevini kabul etmemesi ve bu sebeble hapislerde ömrünü geçirmesi, kırbaçlanması yine bildiğimiz olaylardandır. Bu olayların geçtiği yıllar da devlet temelinde Allah’ın hükümleriyle hükmedilen bir devlet idi. Buna rağmen yöneticilerde görülen zulüm nitelikli söz, tavır ve uygulamalar karşısında İslamı bilenlerin yukarıda anlatıldığı gibi davrandıklarını görüyor ve günlük hayatımızda bunları örnek hareketler olarak da anıyoruz çoğu kez. Azıcık bu konularda mürekkep yalamış olanların bile İslam mefahiri olarak mezkur olayları imrenti içinde naklettiklerine hemen her yerde rastlıyorsunuz.

İslam Devleti, hukukunun Allah’ın hükümlerinden teşekkül ettiği bir Hukuk Devleti idi. İşte yaşadıkları zaman bu hukuka riayet eder görmedikleri yöneticilerine Müslümanlar yukarıda pek az da olsa verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi davranıyorlar ve yöneticilerini bu hareketleriyle hukuka uygun hareket eden yöneticiler olmaya zorluyorlardı. Cum’a'ya (toplantıya) iştirak etmemek de bu cümleden mütalea olunuyordu, İslam Hukuku’nun carî bulunduğu ve temelde uygulamanın bu hukuka uygunluğu söz konuşu olduğu dönemlerde bile Hukuka uygun düşmeyen görünüşteki idarenin tasarruflarına karşı muhlis-müctehid Müslümanlar böyle davranırlarken, adı geçen hukukun tümden sözünün bile edilmediği, bilakis mezkur hukuktan tümüyle vazgeçildikten sonra nasıl hareket edilmesi gerektiği kendiliğinden ve anlaşılır şekilde ortaya çıkıyor değil midir?

Biz, ele aldığımız ve tamamen kaynaklara dayalı olarak vermeye çalıştığımız bilgilerle istedik ki okuyucularımız veya konuyu İslam Tarihi ve nassların ışığında anlayıp kavramak isteyenler doğru bir muhakeme sahibi olsunlar, mes’eleyi gerçeğine uygun olarak bilsinler. Nasıl amel edecekleri konusu ise artık doğruları bildikten sonra nasıl hareket edileceği ortaya çıktığından tamamen kişilere kalmakta ve basiret ve takvaları ile ilgili bulunmaktadır. Şunu dileriz elbette ki insanlara doğru ulaştıktan sonra insanlar, kendilerine ulaşan doğrularla amel etsinler. Fakat buna rağmen alışkanlıklarını din edinenler, düşünmeden mukallidlik edenler, babalarını yürür buldukları yolda yürümeyi doğru bilenler her zaman bulunmuştur, şimdi de vardır, belki çoğunluktadır da. Lakin bu hal üzere bulunmanın sakıncaları Kur’an’ da defaatle örneklendirilerek kınanmakta ve bu gibiler için ‘Kötü bir yer hazırlandığı’ndan söz edilmek­tedir. Mü’min olana, iman ettiğinin emirleri istikametinde inanmak ve amel etmek düşer ki Allah yine çoğu yerde «Ya Eyyühellezine amenü ve amilüssalihati!. (Ey iman eden ve salih amel işleyenler!) ».diye hitab etmektedir.

Müslüman olarak ne aklen, ne de kalben kimsenin kötülüğünü isteyecek ruhsatımız yoktur. Cennet geniştir ve Allah’a, O’nu razı edecek şekilde inananlar ve yine O’nun belirttiği salih amelleri işleyenlerin hepsini alacak kapasitededir. Bu sebeble biz de elbette insanların tümünün Allah tarafından belirtilen ‘Doğrular’ üzerinde bulunmasını diliyoruz. Lakin bilinmelidir ki yalnız bizim dileyip istememizle kendisi için dilekte bulunduğumuz Cennet’e girici değildir. İlla ki kendisi de bunu istemelidir. Nitekim Resulullah (SA.) hayatı boyunca kendisini koruyup, kollayan amcası Ebu Talib’in cennete girmesini çok istemiştir, hem de vazgeçmeden.. Fakat Ebu Talib de aynı şeyi istemeyince bu gerçekleşmemiştir. Bildiğiniz gibi Peygamber’in kendisine ölüm döşeğinde iken sevgi, merhamet dolu ifadelerle: «— Ey amcam! Ne olur şu anda bari Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim de O’nun kulu ve Elçisi olduğuma iman et! İman et ki Senin için Allah’a yalvarabileyim..» demiş durmuş fakat amcasının cevabı bize kadar in­tikal eden bilgilere göre şöyle olmuştur : «Mekke’nin kadınlarının Ebu Talib ölümden korktu da Müslüman oldu’ demelerinden çekinmese idim, sana iman ederdim.».

Görüldüğü gibi tek taraflı istek birşey ifade etmemektedir. Gerçekten biz Müslüman olarak herkesin Cennete girmesini, Allah’ı razı etmesini diliyor, istiyor ve bunun için uğraşıyoruz. Lakin kendileri için istediklerimiz de aynı şeyi ister olmadıkça bu gerçekleşemeyecektir. Allah herşeyi bilendir.

Dipnotlar: (*) Yevm’ül Cum’a, Toplantı Günü, Cum’a (Toplantı) Suresî 62/9

(1) İlk Toplantının yapıldığı ve Toplantı Namazı’nın kılındığı mahallin Medine olduğu için bütün İslam Tarihi kaynaklarına bakınız.

(2) Cum’a (Toplantı) Suresi 62/9

(3) Elmalılı H. Yazır; Hak Dini, Kur’an Dili, C. 7, S. 4977

Konuya ışık tutucu gördüğümüz için buraya almak gereğini duyduğumuz bazı bilgileri de dipnot olarak vermekte yarar umduk.

Alman müsteşriki Julius Wellhausen Emevî Devleti’ne tahsis ettiği eserinde, Emevî iktidarına karşı vücuda getirilen muhalefet cephesinde; din alimleri, fukaha ve Kurra’nın mevki alış sebebini şu şekilde beyan ediyor ; «Müslüman sözle ve fiille iyiyi belirtmek ve fenayı reddetmek (Emr-i bil ma’ruf, nehy-î anil münker) ‘le muvazzaftır (vazifelidir). O, sadece, Allah’ın iradesini bizzat yerine getirmekle değil, onu cemaatte muzaffer kılmaya yardıma da mecburdur. Quietisme (Tasavvurla selameti Allah sevgisinde bulanların mesleği)’e yer yoktur. Din her şahsı ayrı ayrı onu, fiilinde bütüne karşı mes’ul tutmak suretiyle, amme hayatına mudahaleye icbar eder. Dinin iştigal sahası politikadır.

Muhterem Prof. Dr. Mehmed Said Hatiboğlu henüz yayınlanmamış olan Siyaset İsimli eserinde Hacc suresinin 41. ayetinin Medine’de nazil olduğunu ve ayette zikri geçen ‘Emir ve Nehy’in iktidar olmaya meşru bulunduğuna işaret etmektedir. Aynı anlamdaki Nahl suresi 90. ayeti, Al-i İmran Suresi 104. ayeti, aynı surenin 110. ayeti’nin de anlam ayniyetleri gözönünde bulundurularak gözden geçirilmesinde yarar ummaktayız. Yine yukarıda adı geçen muhakkik yazar «Cum’a namazında siyasî otoritenin temsil edildiği camide uzun zaman görünmeyen bir kimse o siyasî otoriteyi tanımıyor demekti» demekte, ve Haccac’a karşı dayak ve kılıç korkusundan ağızlarını açamayan sahabe ve tabiinin çokluğundan bahisle (Ahkam’ül Cessas, 111. Cilt, 404. Sahife) (İbn Sad 7.cilt, 176. sahife) ‘lerden alıntılar yapmaktadır.

Emevîlerin şahsen imamlık yaptıkları zamanlarda (Fazilet Ehli)’nin onların arkasında namaz kılmak istemediklerini, camiden çıkmak için kapılara koştuklarını, muhafızlarında onları kırbaçlamaya başladığını zikr ile, tabiinin camiden çıkıp kurtulana kadar da durumun devam ettiğini kaydetmektedir. İbn’ü l Arabi’nin Emevîlere karşı gelen İlim Erbabı’nın davranışlarından uzun uzadıya bahsettiğini de kaydetmektedir.

Konumuzla ilgili olarak Ebu Vail Şakîk İbn’ül Seleme (H. 1 – 82 veya l00)’nin Cum’a günü öğle namazını evinde kıldıktan sonra Toplantı (Cum’a) Namazına nafile olarak, yukarıda zikrettiğimiz zulüm sebebiyle katıldığını belirtiyor. Aynı konularda başka örnekler için Abdürrezzak’ın Musannef’ini 2. Cildi, 386. sayfasına da bakılmalıdır.

İbn Nuceym (ikinci Ebu Hanife adı ile meşhur) ‘in El Bahr’ür-Raik isimli eserinin 2. Cildi, 160. safasında Yezid zamanında Tabiîn’in müctehidlerinde İbrahim Nehaî (H. 47-36) ve İbn Muhacir (Ö. H. 94)’in Cum’aya nafile namaz olarak katıldıkları kaydolunmaktadır. İbrahim Nehaî’nin Ebu Hanife’nin hocalarından olduğunu biliyoruz. İbn Muhacir’inde fakih ve muhaddislerin ileri gelenlerinden olduğu kaynaklarda kaydolunmuştur. Yukarıda adı geçen eserin sahibi İbn Nuceym ise Kanunî Sultan Süleyman (H. 970 – M. 1563) zamanı alimlerinden ve ileri gelenlerindendir.

Yukarıya aldığımız kısa fakat özlü malumatın okuyucuyu güçlendireceği, besleyici değeri yüksek bulunduğu kanısı ile kaydediyor ve umulan iz’anın teşekkülünde ayakların sağlam yere basmayı şiar edinenlere sunuyoruz. (Ercüment Özkan)

http://www.islam-tr.net/namaz/20084-cuma-namazi.html#post149235

posted in NAMAZ | 0 Comments

15th Mart 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kapitalizmin panzehiri

Kur’an’da nuzül sırasına göre 16. ve 17. sırada yer alan iki sure var ki ele aldığı konu itibariyle ilkini “kapitalizmin”, ikincisini de “abdestli kapitalizmin” panzehiri olarak görüyorum.

Bunlar Tekâsür ve Mâun sureleridir…

Gayet kısa olan bu surelerin nuzül sırasında peşpeşe yerleştirilmesi de ilginç.

Bu surelerin ilki (Tekâsür) insandaki ruh köküne inerek kapitalizmin “aslını”, ikincisi de (Mâun), onu abdest ve namazla (salat ile) meşrulaştırmaya çalışan “faslını” deşifre eder.

Her ikisini birden zirru zeber eder.

Bakın nasıl…

***

“Bir zenginlik/çoğaltma yarışıdır (tekâsür) oyalanıp duruyorsunuz.

Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş…

Fakat hayır! Yakında bileceksiniz.

Fazla uzak değil; çok yakında bileceksiniz.

Evet, daha derinden bakabilseydiniz

Ateşe yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz.

Kendi gözlerinizle onu apaçık göreceksiniz.

O gün her nimetten bizzat sorgulanacaksanız…” (Tekâsür; 1-8)

TEKÂSÜR: Sözlükte [KSR] kökü mastar olarak “çok olmak, çoğalmak” demektir. Malı çok olmak, zengin olmak, maddî durumu iyi olmak (iksâr), çoğaltmak, teksir etmek, çokça yapmak, çoklaştırmak (teksîr), çoğalmak, artmak, üremek, türemek (tekâsür), çok olmasını istemek (istiksâr), daha çok, en çok (ekser), çoğunluk, galibiyet (ekseriye), çok (kesr, kesîr), çokluk, fazlalık, bolluk (kesret), çok konuşan, geveze (miksâr) kelimeleri bu köktendir…

Surenin ismi de olan tekâsür burada makam, mal ve servet çokluğu ile övünmek demektir. Araplar, kişilerin veya kabilelerin karşılıklı zenginlik ve servet yarışını ifade için “tekâsüra’l-qavmu tekâsüran” derlerdi; tabir buradan gelmektedir (Razi).

Türkçe’de zengin kelimesi Farsça kıymetli, süslü, pahalı, değerli taş demek olan seng’den geliyor. Bu anlamda zengin (sengin) kıymetli, pahalı eşyaları olan, malı çok olan demektir. Tefâul babından gelen tekâsür kelimesi de bu anlamda bir şeyi karşılıklı yapmayı ifade ettiği için “zenginlik yarışına girmek” dediğimiz manayı çağrıştırır. Keza “şöhret yarışı, tüketim çılgınlığı, mal mülk hırsı” deyimleri de bu cümledendir.

Öte yandan tekâsür kavramı çağımızda “kapitalist yarış” denilen şeye tekabül etmektedir. Çünkü kapital eldeki anaparayı (sermaye) çoğaltma, artırma, biriktirme demektir. Kapitalizm de, sermayeye dayanan, onu çoğaltmayı (kâr) yegâne gaye bilen, sermayedarların üretim araçlarının sahibi olduğu, alım satımın sırf zenginleşme ve kâr maksadıyla yapıldığı, biriktirme ve çoğaltma dışında hiçbir değerin geçer akçe olmadığı, bu iktisat görüşünün toplumsal değer haline geldiği düzen demektir…

Surede geçen ayetlere tek tek bakalım…

“Bir zenginlik/çoğaltma yarışıdır (tekâsür) oyalanıp duruyorsunuz. Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş…”

Yani: Çokluk, zenginlik, mal, mülk, şan şöhret yarışına girmişsiniz; oyalanıp duruyorsunuz. Mezarlarınıza girene kadar bunların çılgınca peşinden koşturuyorsunuz. Hatta öyle ki mezarlarınızın çokluğu ile bile yarışa giriyorsunuz. Diyelim ki siz zengin ve karşı konulmaz bir gücün, şanın, şöhretin sahibisiniz. Ne faydası var bunun? Bir gönüle girmedikçe, bir yoksulu doyurmadıkça, bir öksüzün başını okşamadıkça, vermedikçe, paylaşmadıkça ne faydası var bunun? Ölünce yanınızda mı götürecekseniz? Malınız, mülkünüz mezara sığacak mı? Şanınızı, şöhretinizi mezarınızın başına büyük harflerle yazsanız ne olur? Mülkün gerçek sahibinin Hayyu Kayyum olan Allah olduğunu (lehu’l-mulk) görmüyor musunuz? Bu doymak bilmez ihtiras neden?

“Fakat hayır! Yakında bileceksiniz. Fazla uzak değil; çok yakında bileceksiniz.”

Yani: Eşyanın gerisindeki manayı görebilseydiniz, görünene (meta’ya) takılıp her şeyi bundan ibaret sanmasaydınız ezeli ve ebedi gerçekliğin ne olduğunu görürdünüz … Her şey toz toprak olup gittikten sonra da yaşayanın ve yaşayacak olanın kim olduğunu anlardınız…

“Evet, daha derinden bakabilseydiniz. Ateşe yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz. Kendi gözlerinizle onu apaçık göreceksiniz…”

Bu ayeti iki şekilde yorumlamak mümkündür:

1- Uhrevi açıdan; “Bu bencilliğin, aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, sizi cehenneme yuvarlamakta olduğunu görürdünüz.”

2- Dünyevi açıdan; “Bu benciliğin, aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, hayatı çekilmez hale getiren bir ihtiras yarışına, çalma, çırpma, alıp satma dışında hiçbir insani değerin kalmadığı vahşi bir pazara dönüştürdüğünü, kendi ellerinizle yarattığınız bir ateş çemberinin/kaosun/kirizin içine doğru yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz…”

“O gün her nimetten bizzat sorgulanacaksanız”

Yani: Her nimetten, her emanetten sorguya çekilecekseniz; zenginlikten, maldan, mülkten, şandan, şöhretten, makamdan, mevkiden, yediğinizden içtiğinizden, oturduğunuzdan kalktığınızdan, hepsinden tek tek hesaba çekileceksiniz. Bunların hesabını vermeden ölmeyeceksiniz, diyelim ki öldünüz, tekrar diriltilip mutlaka hesabını verecekseniz! Hiç kimse bunların hesabını vermeden mezara girip kendini unutturamayacak. Cennete de giremeyecek!

Ey “Bu benim, sendeki benim!” diyenler! Ellerindekini paylaşmayan, yığdıkça yığan, biriktirdikçe şımaranlar iyi dinleyin! Kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri kulak verin! Hiç birisi sizin değil! Mülk Allah’ındır (Lehu’l-mülk). Varlık O’nundur. Kiracısınız siz, ev sahibi değil. Yolcusunuz siz, hancı değil!

***

Görüldüğü gibi ayetler bir ekonomi-politik eleştiriden ziyade psiko-metafizik eleştiri yapıyor. Ekonomi-politik bir sistemin insan ruhundaki köklerine iniyor. Çünkü insan ruhunda kökleri olmadan hiçbir sistem ayakta duramaz. Mekkî ayetlerin genel özelliği budur zaten. Medine’ye gelince ise sistem vaazı ve kurallar başlar. Ama işin önce insan ruhundaki köklerine inmek ve orayı kurutmak gerektiğinden buradan başlıyor. Zaten bir dinden beklenen de esasında bu değil mi?

Kapitalizm’in kurucu babalarından Adam Smith 1776’da yazdığı “Milletlerin Zenginliği” adlı kitabında Kapitalizmin insan ruhundaki köklerinin bencillik ve aç gözlülük olduğunu söyler. Ve bunun her ne kadar ahlaken bir düşüklük gibi görülse de toplumsal fayda açısından yararlı olduğunu, böylece bencil çıkarları peşinde aç gözlüce koşan insanların piyasayı canlandıracağı ve bu sayede bolluk olacağını söyler.

Madem Kapitalizmin insan ruhundaki kökleri budur, o halde, işe ilk önce buradan başlanmalıdır. Bunun için kapitalizmin panzehiri, Tekâsür suresinde yapıldığı gibi önce psikolojik-metafizik eleştiridir. Bunu es geçen, dahası bu konuda birikimi, donanımı ve dili bulunmayan Marksizm son derece yetersiz ve güdük kalmıştır. Marx’ın ekonomi-politik analiz ve eleştirisi ise yeniden üretilmek kaydıyla iyi bir başlangıçtır.

***

Mâun suresinin ise hemen sonra geldiğini görüyoruz. Bu sure de kapitalizmi dinle meşrulaştırmaya çalışan namazlı-niyazlı, abdestli kapitalizmin panzehiri…

“Dini yalanlayanı gördün mü?

Öksüzü hor görür,

Yoksulu doyurmaya teşvik etmez.

O namaz kılanların vay haline!

Onların kıldığı namaz boştur (sâhun),

Gösteriş yapıyorlar.

En küçük yardıma (mâun) bile mani oluyorlar.” (Mâun; 1-7)

MÂUN: Sözlükte [AVN] kökü mastar olarak “yardım etmek, orta yaşlı olmak” demektir. Orta yaşlı olmak (avân), yardım etmek (iâne), yardımcı (muâvin), yardımlaşmak, el birliği etmek (teâvün), yardım istemek (istiâne), yardım, destek, medet (avn), ikramiye, burs, destek (iâne), kooperatif (teâvuniyye), yardımsever, insanlara yardım eden (mi’vân), küçük yardım (maûne) kelimeleri bu köktendir…

Şu halde mâun en tabiî ihtiyaç maddeleri anlamında küçük yardımlar demektir. Yani âlet, edevat, kap kaçak, ekmek, tuz vb. bir insanın diğer insana vermekte hiç bir beis görmemesi gereken yardımlar manasında. Anlam olarak “Komşu komşunun külüne muhtaç” dediğimiz manayı çağrıştırır…

Dikkat edilirse Kur’an “almayı” değil sürekli olarak “vermeyi” teşvik ediyor. Yani insanlara “İhtiyaçlarınız için yardım isteyin” demiyor, “İhtiyacı olanlara yardım edin” diyor. İstemek söz konusu olunca Fatiha’da geçtiği gibi “Ancak senden yardım isteriz” (iyyake nesta’in) dedirtiyor ve Allah’tan başkasından istemeyi çok görüyor. Ama vermek söz konusu olunca zekât, sadaka vs. hepsini ısrarla öğütlüyor, teşvik ediyor.

“Veren el alan elden üstündür” deyişinde geçtiği gibi alan değil sürekli veren el olmak… İsterken Allah’a, verirken insanlara yönelen bir kişilik… Kendini muhtaç durumda olmaktan çıkararak kendi ayakları üzerinde duran, insanlara yük olmayan, bilakis yükü üstlenen, omuzlayan, paylaşan, bölüşen, özgür, bağımsız, onurlu kişilikler…

Kapitalizm’de yardım (mâun) düşmanlığı vardır. En azından kapitalizm tutarlı olmak istiyorsa böyle olmak durumundadır. Bunu en iyi liberal kapitalizmin bir diğer kurucu babası Herbert Spencer “Devlete Karşı İnsan” adlı kitabında şöyle ifade eder;

“En uygun olanın hayatta kalması sürecine “müdahale” hem boşuna hem de zararlıdır. Tabiî ayıklanmaya müdahale toplumun bütün olarak standartlarının düşmesine sebep olur. Bu açıdan insanın acılarına engel olunmamalıdır. Çünkü acıların çoğu tedavi edicidir; acıyı önlemek aslında şifayı önlemektir. Devletin acıları önleme, yoksullara yardım etme gibi faaliyetleri, günden güne halkta devletin kendilerine nasıl olsa bakacağı düşüncesini doğurur. Böylece girişim ve teşebbüs ruhunu kaybederler… Toplumda kötülük, kurumların şartlara uyum sağlamamasının sonucudur. Bitkilerin verimsiz toprakta çelimsizleşmesi veya soğuk iklimlere taşındığında hepten kuruması, ilke olarak, bir adamın çevreye uyum sağlayamamasından farksızdır. Yaşlanmış ve zayıf düşmüş bir hayvan, haklı olarak avcı hayvanlar tarafından öldürülür. Aslında bu tür bir ölüm üç bakımdan iyidir. 1- Yaşlı hayvan yavaş ve acı veren bir ölüme terk edilmekten kurtulmuş olur. 2- Arkadan gelen daha genç kuşak hayvanların önü açılmış olur. 3- Avcı hayvanlar yaşlı ve sakat hayvanları öldürmekten mutluluk duyarlar… Şu halde insanlar da tabiattaki bu evrim kanununa tabidirler. Evrim yoluyla ayıklanma iyinin ortaya çıkması için sert, acımasız ve fakat hayırlı bir süreçtir…”

Demek ki yardım (mâun) boşuna bir çabaymış… Tam da bu nedenle, bize, boyuna mâun bilinci aşılamak isteyen bu ve benzeri sureler ister vahşisi, ister evcili olsun Kapitalizmin panzehiridirler ve onunla asla uzlaşamazlar. Tabi buradaki mâun’u “dilenciye atılan üç beş kuruş” veya “yoksulu zenginin insafına bırakma” olarak anlamamak gerekir. Aslında burada yaptırım ifade eden bir sistem vaazı vardır. “Sosyal adalet” politikaları tamamen buradan çıkar…

Devam edelim…

“Dini yalanlayanı gördün mü?

Yani: Allah’ın dinini; hükmünü, adetini, cezasını, mükafatını, yargısını. Bütün bunları ifade eden yola girmeyi, (O’na itaat etmeyi, tabi olmayı) reddedeni, inkâr edeni, buna karşı çıkanı görüyor musun, işte o var ya o?

“Öksüzü hor görür, yoksulu doyurmaya teşvik etmez.”

Yani: Böylesi tiplerin karakteri şudur; öksüzü hor görür, yoksulun halinden hiç anlamaz, fakir fukara, garip gureba umurunda bile değildir. Kendi bencil çıkarlarından başka dünya yansa dönüp bakmaz. Varsa yoksa kendisi, malı, mülkü… Bugünkü tabirle vicdansız, merhametsiz, zenginlik hırsından gözü dönmüş, parası olmayana dönüp bakmayan, üstelik küstah; dini, imanı, Allah’ı “fakirin ekmeği, züğürt tesellisi” olarak gören ve fakat Allah, kitap, din nutukları atmaktan da geri durmayan…

Tanrısı Mamon üzerine “Tanrı’ya inanırız” diye yazan; gerçekte ise ona (mamon/para/dolar) tapan… Bu tapınmasını meşrulaştırmak için de, mülkiyetine geçirmek istediği mallara “Tanrı malı” mührü vuran Sümer rahipleri gibi; taptığı şeyin üzerine “Tanrıya inanırız” diye yazan… Ve fakat gerçekte “Mülkün Tanrı’ya ait olduğuna” asla inanmayan… Literatüründe böyle bir şey de bulunmayan… “Mülk İnka’nındır” diye haykıran Kızılderili irfanından fersah fersah uzak… Bunun için de sınırsız özel mülkiyette hiçbir ahlaksızlık ve hırsızlık görmeyen; dahası sırf bunu korumak için de inancı kahpece kullanmaktan çekinmeyen Allahsız Kapitalizm…

İşte bunlar, aslında dini yalanlayanlar, Allah’ı inkar edenler, dinin direğini yıkanlardır.

Bunlar, paralarının üzerine “Tanrı’ya inanırız” diye yazarak, kiliseye giderek, pazar ayinlerine katılarak, papazın önünde günah çıkartarak… Kabe’nin örtüsünü değiştirerek, hacılara su vererek… Namaz kılarak, oruç tutarak, hacca giderek, gül yağı kokuları sürünerek, sarık sarıp cübbe giyerek Allah’a inanmış olmazlar; bilakis yerde ve gökte mülkiyetin Allah’a ait olduğunu teslim etmeleri, çoğaltma ve yığma (tekâsür) yarışına girmemeleri, ellerindekini paylaşarak, bölüşerek, öksüzü ve yoksulu gözeterek, mustazafların (ezilenlerin) safına geçerek yani kum tepelerinden inip kumlara karışarak tasdiklerini ispat etmeleri gerekir… Aksi halde hangi dinden olursa olsun “mâun kaçkını” ve “kerem yoksunu” oldukları için alınlarına “şerefsiz” yazılır; zillet ve meskenet damgası yerler. Yukarıda sayılan “salât”lar (Tanrı’ya yönelme ve desteğini istemeler) onları kurtaramaz…

İslam’da salât (namaz) ve diğer ritüeller birer nüsukturlar. Nüsuk Arapça’da gübrelemek anlamına gelir. Şu halde bir Müslüman için örneğin namaz gübre, hayat tarla, adalet, doğruluk, dürüstlük, paylaşım, kardeşlik de ondan hasıl olan ürün gibidir. Ürün yoksa tek başına gübrenin bir anlamı olmaz. Ürünsüz gübre elinde kalır, tek başına tapınma demek olur. İslam’da namaz, oruç, hac gibi nüsukların dürüstlük, kardeşlik, eşitlik, paylaşım gibi toplumsal değerlerle çok sıkı bir irtibatı ve ilişkisi vardır. Hayattan bağımsız aşkın bir tapınak ritüeli değildirler. Örneğin hac ritüellerinden ihram, tavaf vs. tam bir insanî eşitlik ve kardeşlik mesajı verir.

“O namaz kılanların vay haline!”

Vay hallerine çünkü bu sözün söylendiği Mekke’de öksüze hor bakmak ve yoksula bigâne kalmak suretiyle dini (Allah’ı) inkar edenler, aynı zamanda “Tanrı’ya inanırız” demekte ve namaz kılmaktaydılar. Çünkü namaz Mekkelilerin bildiği bir şeydi (Ebu Muslim).

Ebu Cehil de, Ebuzer-i Ğifari de cahiliye döneminde namaz kılmaktaydılar. Peygamberin çağrısı neydi ki birini can düşmanı; diğerini can dostu yaptı?

Sadece namaz değil; hac, oruç, abdest, gusl, cenaze namazı, cuma toplantısı (yevmu’l-arube) kırkta bir zekat, kısas, el kesme, sopa vurma, bir Allah’a inanma, Adem’i, Nuh’u, Hud’u, İbrahim’i, İsmail’i, Hacer’i saygıyla anma, örtünme, sakal, cübbe, sarık vs. bugün İslam’da ne kadar ritüel (nusuk), ahkam, şekil, şemal ve itikat varsa hepsine sahipti cahiliye Arapları. (bkz. H. Mehmet Soysaldı; Kur’an ve Sünnet Işığında İbadet Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1997 ).

Bir tek şeye yanaşmıyorlardı: Mülkiyetin Allah’a (en-Nâs’a) ait olduğu… Bunun için de ellerindeki mülkü (iktidar ve mal) kaybedeceklerini, ayrıcalıklı konumlarının sona ereceğini çok açık gördüler. Köle Bilal ile eşit hale gelme fikri müşrikleri dehşete düşürdü. İşte buydu yanaşmadıkları…

Çünkü şirk gökteki tanrıların çokluğu değil; yerdeki kabile totemlerinin (putların) çokluğu demekti. Her kabilenin (Hind dininde kast) bir totemi vardı ve bu toplumu kabile ve kastlara ayırmayı (sınıflaşmayı) ifade ediyordu. Tevhid ise bu sınıflaşmayı ortadan kaldırıp toplumu bir, bütün, doğal ve eşit hale getirmeyi ifade ediyordu. Bunun için Mekke sokaklarında “Mülk Allah’ındır” (Lehu’l-mülk) , “Allah’tan başka tanrı yoktur” (La ilahe illallah) ve “En büyük Allah” (Allahuekber) sesleri duyulmaya başlayınca kabile şefleri telaşa kapıldılar. Totemlerin gölgesinde yığdıkları mülkün halka dağıtılacağını, kölelerle eşit hale gelecekleri anladılar ve “Yürüyün, tanrılarınıza (onların gölgesinde yığdığınız servetlerinize) bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur.” (Sad; 6) diye feryat etiller.

Demek ki Mekke Allah’a inandığını söyleyip, namaz kılıp oruç tutan “müşrik dindarların” egemenliği altındaydı. Çünkü dindar olunmadan müşrik olunmaz. Bankerlik/bankacılık yapan bu “tefeci bezirgan” müşrikler, öksüzü hor görmekte, yoksulu aşağılamaktaydılar. “Vay o namaz kılanların haline!” haykırışı işte bunun için yüzlerine tokat gibi çarptı. Sahte dindarlık gösterileri deşifre oldu.

Bunlar, “Dedem hocaydı, bende inançlı biriyim. Camiler ardına kadar açık, ezanlar okunuyor, haccınıza engel olan mı var? ” vs. diyerek yönetim kurullarında yer aldıkları bankaların içini boşaltan, faize tapan, iktidarı yücelten, öte yandan dini mülk paylaşımı değil; ritüel (nüsuk) icrası ve kişisel bir inanç meselesi olarak görenlere ne kadar de benziyor. Bunlar da sömürdükleri “kredi kartı kölesi Bilal” ve “asgari ücret kölesi Ammar” ile en azından biçimsel anlamda bile eşit hale gelme fikrinden dehşete kapılıyorlar…

“Onların kıldığı namaz boştur (sâhun). Gösteriş yapıyorlar. En küçük yardıma (mâun) bile yanaşmıyorlar.”

Bazıları da işin gösterişinde, oyunda ve oynaştadır. Kıldıkları namazda, yaptıkları duada hayır yoktur. Kürsülerden nutuk atmaya bayılırlar. Mükellef sofralarda tıka basa doyup “elhamdülillah” çektikten sonra “Mübarek sahabe efendilerimiz açlıktan karnına taş bağlardı” diye ağlamaklı ağlamaklı konuşurlar… Kandil gecelerinde, gülyağı kokuları arasında sahabe hayatı anlatırlar. “Sünnettir inşallah” diye tabağın kenarında hiçbir şey bırakmadan yedikçe yerler ama tabağın içindekini bölüşmeyi hiç düşünmezler… Her yemekten sonra “huri’l-ıyn” duaları ederler; ev üstüne ev, eş üstüne eş isterler ama onları yoksul bekârlarla evlendirmeyi, hele iş sahibi yapmayı akıllarından bile geçirmezler… Nedense her şeye kendilerini lâyık görürler. Kendileri dururken başkası akıllarından bile geçmez. Allah güzel ve zengin nimetlerini nedense hep onlar üzerinde görmekten hoşlanır. Bunlar hem namaz kılarlar, dindar görünürler, hem de bir kapitalistten daha beter mal, mülk ve para düşkünüdürler. En küçük yardımları yapmakta bile pintilikte üzerlerine yoktur. Barlarda, pavyonlarda para harcayamazlar ama saray yavrusundan evlere milyarlar dökerler. Hırslarını maldan mülkten, gösterişten, güçlü görünmekten çıkarırlar. Bir şeyi vermek kerpetenle etlerini koparmak gibi gelir…

***

Kulak ver ve dinle ey yaşadığını hayat zanneden!

Komşun açken tok yatıyorsan, insanlar açlık sınırındayken villâ üstüne villâ alıyorsan, sokaklar dilenci, öksüz, yoksul, garip, çaresiz, kimsesiz doluyken bu villâlarda sabahlara dek yünlü seccadelerde namaz kılıyorsan vay haline! Mazlumun ahı arş-ı alaya yükselirken, yoksulun açlığı yeri delerken, öksüzün ağlaması göğü çatlatırken sadece kıldığın namaza güvenerek ruz-i mahşere gitmeyi düşünüyorsan vay haline!

Dıştan namazlı niyazlı içten zavallı bir dindarlık…

Dışı müslüman içi kapitalist bir ehl-i namazlık…

Adı en küçük yardımı (mâun) bile çok görmek anlamına gelen bu sureyi dindarlık iddiasında olanlar gece gündüz okusa, sular seller gibi ezberlese yeridir. Çünkü alışılmış dindarın o iflâh olmaz “mülkte sinirleri alınmış” din anlayışının panzehiri işte bu suredir.

Boyuna, Allah’ın kendine özel olarak verdiğini sandığı zenginliğine “elhamdülillâh” çekip, burnunun ucundaki açı, yoksulu bir türlü göremeyen, yoksulluk, fakirlik, emek lâflarını duyunca “solculuk” yapıldığını zanneden, “Müslüman güçlü olacak, her şeyin en iyisini giyecek, en iyi yerlerde oturacak” deyip duran, “Ben Müslümanın zengin olanını severim” diye de kafasına uygun hadis uyduran zihniyetin panzehiri işte bu (ve benzeri daha çok bir çok) suredir…

Dini yalanlamak ile öksüze ve yoksula bigâne ehl-i namazlık aynı sure içinde bir tutuluyor ve aynı azapla tehdit ediliyor! Varın gerisini siz düşünün…

Tekâsür ve Mâun sureleri…

Kapitalizmi ve abdestli kapitalizmi zirru zeber ediyor.

Maskelerini düşürüp deşifre ediyor.

Ne söylesem az kalıyor.

(İhsan Eliaçık  http://www.haber10.com/makale/18751/ )

posted in ZEKAT | 0 Comments

15th Mart 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Karun kıssası veya zenginin genetiği

Kur’an’da Karun kıssasının etraflıca yer aldığı Kasas suresinin “Bu Kur’an iki şehirden birindeki güçlü ve zengin bir adama indirilmeli değil miydi?” (Zuhruf; 31) itirazlarının yükseldiği sırada indiği rivayet edilir.

Bu nedenle olmalı ki Firavun, Haman, Karun ve bunlara karşı Musa’nın mücadelesinin anlatıldığı Kasas suresi şöyle başlar: “Firavun yeryüzünde büyüklük taslamış ve halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir gurubu ezmek istiyordu. Oğullarına kurbanlık muamelesi yapıyor, kadınlarını hayasızlığa zorluyordu. Sürekli terör estiriyordu. Biz ise yeryüzünde ezilenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve Firavun’un yerine geçirmek istiyorduk. Onları işbaşına getirmek suretiyle Firavun, Haman ve ordularına korktuklarının başına geleceğini gösterelim istiyorduk” (Kasas; 4-5)

Örnek Firavun üzerinden veriliyor fakat erkeklere kurbanlık koyun muamelesi yaparak ve kadınları hayasızlığa zorlayarak bir sınıflara (kabilelere) ayırma ve köleleştirme düzeni olan Mekke’deki “Yeda Ebu Leheb” kastediliyor. Bunu yapanlara, ezilenler eliyle bir gün korktukları şeyin başlarına geleceği ve kütük gibi devrilecekleri haber veriliyor.

Mekke üzerinden de dünyanın diğer tüm ezilenleri (müstazaflar) itiraz ve isyana çağrılıyor. Bir gün dünyanın tüm Firavun, Haman ve Karunlarının yani “Yeda Ebu Leheplerinin” de kütük gibi devrileceği haber verilerek Allah’ın yeryüzünün ezilenleri ile beraber olduğu müjdesi veriliyor…

Yusuf suresine benzeyen Kasas suresinde, ilginçtir, baştan sona Musa anlatılmasına rağmen tek bir kelime dahi olsa “İsrailoğulları” tabiri geçmez. Bunun sebebi Mekke’de kurulu düzenin Firavun, Haman ve Karun’un kurduğu düzene benzetilmesi ve meselenin bir soy sop meselesi değil; insanlık ve yeryüzü meselesi olduğunun gösterilmesi olmalıdır.

Yeryüzünün kralları, kral taslakları, sultanları (Firavun), tutucu ferisileri, köhne din adamları (Haman), kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri (Karun)…

Nuh’un, İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın karşısındakiler hep bunlardı. En son Mekke’de Peygamberimizin karşısındakiler de bunlardan başkası değildi. Peygamberlerin ezeli çağrısını çağınıza taşımaya çalışın sizin de karşınızda bunlardan başkası olmayacak…

Mekke’de “Muhammed, evet dürüst (el-emin) ama zengin değil; vahiy içimizden zenginlere inmeliydi?” itirazları yükselince, onlara, tarihten bir zenginlik örneği gösterme sadedinde “Nedir bu zengine tapma hastalığı, alın görün işte size zengin” demeye getirilerek Karun kıssası anlatılmakta…

Oradan da tüm çağların zengin sevicilerine “Alın size zengin” mesajı verilmekte…

Alalım, görelim bakalım neymiş bu zengin?

***

[Karun Musa’nın halkındandı. Büyüklük kompleksine kapılıp onlara azgınlık ediyordu. Ona öyle hazineler vermiştik ki sadece anahtarlarını bir bölük zor taşıyordu. O zaman halkı ona şöyle demişti: “Şımarma, Allah şımaranları sevmez. Allah’ın sana verdiği bu nimetler içinde ahireti düşün ve dünyadan nasibini de unutma. Allah’ın sana bolca verdiği gibi sen de iyilik için bolca ver. Bunları yeryüzünde fesat çıkarmak için kullanma çünkü Allah fesat çıkarları sevmez. Karun: “Bu serveti üstün deham sayesinde kazandım” dedi. Allah’ın önceki çağlarda ondan daha güçlü ve ondan daha çok kazanmış kimseleri helâk ettiğini sanki bilmiyor muydu? Gel gör ki günaha batmış olanlara artık soru da fayda vermiyor.Karun işte böyle ihtişam içinde halkının karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler “Ah ne olurdu, onun gibi bize de zenginlik verilseydi, ne nasipli adammış” dediler. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise “Yazıklar olsun size! Allah’ın sevabı, iman edip iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa kendini adayanlar için daha hayırlıdır. Ona ise sadece güçlüklere göğüs gerenler kavuşturulur” dediler. Sonunda Karun’u, hem de sarayı ile birlikte yerin dibine geçirdik. O zaman Allah’a karşı yardımına koşacak hiç kimseleri bulamadı. Kendini kurtaracak durumda da değildi.Daha dün onun yerinde olmaya can atanlar ‘Demek ki Allah kullarından kimine verdikçe veriyor kimine de kıstıkça kısıyor. Eğer Allah’ın lütfu olmasaydı bizi de yerin dibine geçirmişti. Yok, yok kâfirler felâh bulmuyor; bunda hiç şüphemiz kalmadı” demeye başladılar.Ahiret yurduna gelince, Biz onu yeryüzünde büyüklük kompleksine kapılmayan ve fesat çıkarmayanlara hazırlamış bulunuyoruz. Gelecek Allah bilinciyle yaşayanların olacaktır!] (Kasas; 28/76-83)

Görüldüğü gibi kıssa Karun örneği üzerinden zenginliğin genetiğini çıkarıyor.

Demek ki zengin malı “kenz” (hazine) haline getiren kişidir. Öyle ki servetini ne toplumda iş ve istihdam yaratmada (dolaylı infak) kullanır, ne de doğrudan infak eder. Özel mülkiyetinde tutar. İşte buna Kur’an “kenz” der ve şiddetle eleştirir. “Kenz”in ateş olduğunu; onunla sahibinin alnının, böğrünün ve sırtının dağlanacağını haber verir. (Tevbe; 34).

Karun da malı “kenz” etmenin tipik örneği olarak ele alınır. Karun, malı öyle “kenz” etmiştir ki anahtarlarını bir bölük insan zor taşımaktadır. Kur’an böylesi mal yığıcılarına halkın dilinden şunları söyler: “Şımarma! Allah şımaranları sevmez. Allah’ın sana verdiği bu nimetler içinde ahireti düşün ve dünyadan nasibini de unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan et. Bunları yeryüzünde fesat çıkarmak için kullanma çünkü Allah fesat çıkarları sevmez.”

Malın mülkün içinde yüzen birisine “dünyadan nasibini unutma” demenin manası nedir?

Hasan-ı Basri’nin dediği gibi bu “Sana ve ailene yetecek kifayet miktarını ayır; ihtiyaç fazlasının hepsini infak (ihsan) et” demek oluyor. Peygamberimizin “Rabbim! Muhammed ailesine kifayet (yetecek) kadardan fazlasını nasip etme” (Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126) duası bunu tefsir eder. Ki kıssada (küçük) mülkiyetin meşru olduğuna dair tek ibare de budur. Gerisi tamamen (büyük) mülkiyeti elden çıkarmaya (infaka) yönelik önce teşvik, sonra giderek yıkımla, yok etmekle tehdittir. Bu yıkım afet, iflas, telef veya müsadere gibi maddî olabileceği gibi, onca mülkün içinde azap çekme, stres, bunalım gibi de manevî olabilir.

“Nimet içinde ahireti düşün” de “Bu yığdıkların ahirette sana ateş olarak geri dönecek, onunla dağlanacaksın, onu düşün de yığma, ver” manasında okunduğunda bağlama uygun düşmektedir.

Oysa mülk konusunda “sinirleri alınmış” tefsirler hep şöyle der: Nimet içinde ahireti düşün… Yani bol bol şükret, şükret ha şükret… Zenginliğine “elhamdülillah” çekerek dil ile ikrar istendiğini sanıyor. Hayır! Vermek isteniyor; çünkü şükür vererek eda edilir.

Zenginlerin ucundan az vermekle şükretmesinin yeterli olacağını, zengin-yoksul ayrımında hiçbir sorun olmadığını, zaten Allah’ın kimine az kimine çok vererek bundan razı olduğunu, yoksulların zenginlerin insafına ve himmetine bırakıldığını sanıyorlar. Allah’ın zenginin elindeki fazlalıktan (afv/riba) rahatsız olduğunu, buna çok öfkelendiğini, aslında eşitlik istediğini kabullenemiyorlar. Sosyal planda şirkin sınıflı toplumun ta kendisi, tevhidin de sınıfsız, eşitlikçi ve doğal toplumun ta kendisi olduğunu anlamaları için bir zihniyet devrimi geçirmeleri gerekiyor.

***

Bu noktada “İslam’da eşitlik değil; adalet var” söyleminin, var olan eşitsizliğin adalet adı altında meşrulaştırılmasına yol açtığını görüyoruz.

Firavun kavmini sınıflara ayırmıştı” (Kasas; 5) ayeti üzerine iyi düşünelim…

Acaba burada adalet nasıl sağlanır? Firavun’un yerine geçip aynı sınıflaşmayı sürdürerek mi, yoksa sınıflaşmayı ortadan kaldırarak mı? Tabi ki sınıflaşmaları ortadan kaldırarak… Çünkü ayette geçtiği gibi toplumu sınıflara ayırmak Firavunluk karakteridir. Demek ki adalet sosyo-ekonomik planda sınıf çelişkisini ortadan kaldırmak oluyor. Bir sınıfı ötekinin yerine geçirmek de değil; sınıflaşmayı tümden ortadan kaldırmak…

Demek ki adaletin mülkiyet ilişkileri ile yakından alakası var. Bahçe sahiplerine boşuna biz zalimlerden olduk dedirtilmiyor.

***

Kıssada “Bu servet bana bendeki bir bilgi (deha) sebebiyle verildi” demek, ‘ben kazandım, ben elde ettim, ben başardım, başkalarında olmadığına göre demek ki onlarda deha yok, onun için başarısızlar, bu nedenle de kimseye bir şey vermek zorunda değilim’ demek oluyor.

Demek ki zengin kendindeki “bilgi”yi servete dönüştüren kişidir. Oysa bilgi (ilm) fazilet ve kerem için olup karşılıksızdır. Sendeki bilgiden dolayı sana gelenden ihtiyacın kadar alırsın, gerisini kerim olur paylaşırsın ve karşılığında hiçbir “ecr” beklemezsin. Bunu yaparsan asalet ve şeref sahibi olursun. Bilgiyi “kenz” e dönüştüremezsin, aksi halde Karun gibi kerem yoksunu (şerefsiz) olursun.

Peki, Karun (zengin) “Bu servet bana Allah tarafından verildi” deseydi iş bitecek miydi? Ya da “şımarmak” ne ile ilgidir? Servetin kim tarafından verildiğini bilip bilmemek ile mi, serveti paylaşmaya yanaşmamak ile mi ilgilidir?

Karun (zengin) “Allah verdi” veya “Bu servet bende emanet” deyip dursa ne işe yarardı? Bu nasıl emanetse ömür boyu kendisine tapulu. Dilde emanet, fiiliyatta hibe…

Böylesi bir durumda “emanet” kavramının da kişinin mülkünü elden çıkarmamasının mazeretine dönüştüğüne dikkat ediniz.

Kıssada sözün Karun’a (zengine) özenenlere getirildiği yere bakalım…

Onlar öyle kimselerdir ki “Ah ne olurdu, onun gibi bize de zenginlik verilseydi, ne nasipli adammış” der dururlar. Onlar iç geçirerek zenginlerin yaşantısına özenirler. Bir an önce onlar gibi olmaya can atarlar. Ellerine geçen ilk fırsatta Karunlaşırlar. Harun kalmaları sistem dışına itildikleri içindir. Sistemden konum elde etmeye başlayınca Karun’dan daha ileri giderek “Bendeki bilgi sayesinde bunları elde ettim” yerine “Allah’ın seçilmiş kuluyum, bunu o verdi” demeye başlarlar. Allah nimetlerini salih kulları üzerinde görmek istiyor ya? Bunlar da işte o salih kullar oluyor (!).

Böylelerine kendilerine gerçek bilgi (ilm) verilmiş olanlar diliyle cevap verilir: ““Yazıklar olsun size! Allah’ın sevabı, iman edip iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa kendini adayanlar için daha hayırlıdır. Ona ise sadece güçlüklere göğüs gerenler kavuşturulur.” Yani iman edip salih amel işlemek en büyük zenginliktir. Sabır zordur ama meyvesi tatlıdır ve asıl Allah’ın seçilmiş kulları bunlardır.

Ve keser döner sap döner bir gün olur devran döner. Karun yerin dibine geçer. Dıştan Harun içten Karun olanlar “Eğer Allah’ın lütfu olmasaydı bizi de yerin dibine geçirmişti.” demeye başlarlar. Halbuki daha düne kadar onun yerinde olmak için kırk takla atmıyor muydunuz? Her devrin adamı tipleri nasıl da deşifre ediyor Kur’an, görüyorsunuz değil mi?

Demek ki “Allah’ın lütfu” neymiş? Zengin olmak mı? Zengin olup vermek mi? Zenginliğe hiç bulaşmamak mı? Karun’a özenenlerin “Ah ne olurdu, onun gibi bize de zenginlik verilseydi, ne nasipli adammış” hayıflanmasından da anlaşılacağı gibi, özenti bizzat zengin olmaya, zengin olup da vermeye değil.

Böylelerine denmek isteniyor ki: “İhtiyacından fazlasını “kenz” ederek Allah’ın (halkın) mülkünü kendi özel mülkiyetine geçirdiği için bir hırsız o, üstelik “Bu bana bendeki bilgi sayesinde verildi” teranesiyle vermeme mazeretleri ürettiği için de şerefsizin birisi o. Bu nedenle de özenilecek bir tarafı yok. Ne hayıflanıp, iç geçirip duruyorsunuz?

***

Karun kıssası neden anlatılıyor acaba?

Bize, bugüne, çağımıza ne mesaj veriyor dersiniz?

Aramızda “Vahiy şu iki şehirden birisindeki zengin bir adama indirmeli değil miydi?” diye itiraz edilecek bir peygamber olmadığına göre, Karun kıssasının muhatabı kim?

Karun kıssası, “Zekatını verdikten sonra Karun gibi olabilirsiniz” mi diyor?

Ya da “Servetim Allah’ın emaneti, bunlar O’nun benim değil” dedikten sonra işin biteceğini mi söylüyor? Allah zenginlere sırf bunu söyletmek için mi bu kıssayı anlatıyor? Mekke’nin mülk sahipleri zaten böyle demiyor muydu? Günümüzün mülk sahipleri zaten böyle deyip durmuyor mu?

Ee, senin değilse ver o zaman? Neden sanki seninmiş gibi kendine saklıyor, özel mülkiyetinde tutuyorsun? “Emanet” mülkiyeti başkasının olduğu halde kullanımı sende olan şeydir. İstendiği zaman iadesi, zarar verildiği zaman da tazmini gerekir ve Allah istiyor, iade et diyor işte. “Emanet” deyip duruyorsun ama fiiliyatta “hibe” yapmışsın. Üstelik ömür boyu hibe… Bu nasıl emanet? Kimi kandırıyorsun be hey şaşkın?

***

Kanımca Karun kıssası, kıssaların anasındaki “yıkılmayacak mülk” (mülk-i la yebla) hırsının tarihten tipik örneği olarak anlatılıyor. Zaten Kur’an’daki bütün kıssalar, bir yönüyle kıssaların anasını (Adem kısası) açımlar. Çünkü A. Şeriati’nin dediği gibi Adem kıssası bize insan felsefesini, Kabil kıssası da tarih felsefesini öğretir.

Adem’de vesveselerin anasının ne olduğu, Kabil’de bunun ilk nasıl başladığı ve ne sonuç verdiği, Karun’da da geldiği yer, ulaştığı son nokta gösterilir. Üçünde de konu aynıdır.

Kur’an’da zengini ve zenginleşmeyi öven tek bir ayetin bulunmaması tesadüf mü ?

Bilakis bir şekilde zenginleşmiş olanlara boyuna infakı emreder. “İnfak etmek için zengin olun, yığın, biriktirin” demez. Çünkü mülukiyet (sahip olma) ihtirasının zaten insanoğlunun tabiatında hırsların anası (ummu’l-hırs) olduğunu bildiği için onu bir de teşviki manasız görür. Bu, insana “Yemek yeyin, su için” demeye benzer. Oysa insan zaten yemek yer, su içer. İnsanda gıdaların anası (ummu’l-gıda) bunlardır. Malumu ilamın totoloji (anlamsız tekrar/kısır döngü) olması gibi…

Bilakis “Yemeği bölüş, suyu paylaş” der. “İhtiyacından fazlasını ‘kenz’ etme, tekeline alma” der. Karun’a “Yanındaki (Harun) ile eşit hale gel” der. Olmayan bunlar çünkü…

Artık şunun anlaşılması gerekiyor: Hep birileri zengin olacak ve yoksullara verecek, mesele bu değil… Bilakis zengin-yoksul ayırımı ortadan kalkacak, eşit hale gelecekler. Toplumda yoksul kalmayacak, zengin de olmayacak! Herkes birbirine yakın duracak, arada uçuruma izin verilmeyecek, mesele bu…

Şimdiye kadar İslam bu uçurumu meşrulaştırmanın aracı ve afyonu olarak kullanıldı. Şimdi bunu tersine çeviriyor, peygamber devrinde olduğu gibi Velid bin Muğire ile Bilal’i eşit hale getirmenin itiraz ve isyan sesi olarak yeniden inşa ediyoruz.

Zengini çıldırtan bu.

Hâlâ bu, hâlâ… (İhsan Eliaçık http://www.haber10.com/makale/18987 )

posted in ZEKAT | 0 Comments

4th Mart 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Bireyden Cemaatleşmeye Geçiş: Âile Hayatı

Aile, kişinin kendilerinden sorumlu olduğu eşi, varsa çocukları, ev halkı, yani yakın akrabalardan oluşan insan toplumudur. Müslüman için aile, bir sosyal müessese olduğu gibi, aynı zamanda İslâmî bir kurumdur. Nikâh, iki müslümanın İslâmî kurallar çerçevesinde bir araya gelmesidir. Aile, erkeğin eksiklerinin kadınla; kadının eksiklerinin de erkekle tamamlandığı, birbirlerinin ihtiyaçlarının temin edildiği, iki cinsi kaynaştıran bir kurumdur. Aile, erkek ve kadını asil bir duygu ve heyecanla birleştiren, bedeni sükûna, ruhu huzura erdiren bir müessesedir. Aile, toplum eğitimi yaptırarak, kişiyi sosyal hayata, cemaatleşmeye hazırlayan sevgi, saygı, şefkat, fedâkâr lık ve birlik ocağıdır. Aile yuvası okuldur, mesciddir; huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için yetiştirip geliştiren bir fabrikadır.

Evlilik, insan hayatını derinden etkileyen bir inkılâptır, devrimdir. Bireysel yaşayıştan toplumsallaşmaya, cemaatleşmeye ve devletleşmeye geçiştir. Düzensizlikten sistem ve nizama tırmanmadır. Ailelerinde İslâm’ı hâkim kılamayanların; sokaklarına, işyerlerine, toplum ve devletlerine şeriatı hâkim kılmaları beklenemez. Toplumu İslâmlaştırmanın, İslâ mî toplum oluşturmanın küçük örneği ve aşaması evlilikle başlayan aile hayatıdır. Aile, erkek için yöneticilik okuludur; Erkek; liderliği, otoriteyi, disiplini, mes’ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı, öğretmenliği ve cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak ailede öğrenir. Kadınıyla erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın, ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okuldur aile. Anne-baba, bir taraftan öğretmeni, diğer yönden öğrencisidir bu okulun. Çocuk, hatta bebek, sanıldığı gibi sadece öğrenci değildir; minicik yapısına bakmadan ana-babasına çok, ama çok şeyler öğretir.    

İslâm, akıllı ve büluğ yaşını aşmış bütün müslümanları aile yuvası kurmaya çağırdığı gibi, evliliği ve aile hayatını da bir ibâdet olarak değerlendirir. Kur’ân-ı Kerim, sosyal birliğin en üstün ve sağlam şekliyle sevgi, bağlılık, merhamet, iyilik, müsâmaha, yardımlaşma, doğruluk, insaf ve Allah korkusunu gözeterek aile kurumuyla ayakta tutulmasını hedef alır. Huzur, barış, sevgi ve mutluluk evde yaşanmayınca, toplumda hiç yaşanmaz. 

Güçlü ve sağlam toplumlar, ancak fertleri inanç, fikir ve gâye birliği içinde kaynaşmış mutlu ailelerden oluşabilir. Bunun içindir ki, İslâm nizamı, aile kurumunu kutsal bir kuruluş şeklinde sunarak yüceltmiş ve dokunulmazlığını hükme bağlamıştır. “İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve rahmet var etmesi, Allah’ın varlığının belgelerindendir. Bunlarda düşünen topluluk için ibretler vardır.” (30/Rûm, 21). “Nikâh, benim sünnetimdir. Sünnetimi yapmayan benden değildir. Evlenin, çocuk sahibi olun; ben kıyâmet gününde ümmetimin çokluğu ile iftihar edeceğim.” (İbn Mâce, Nikâh 1; Ahmed bin Hanbel, II/72)

İslâm dini, evliliği tavsiye ettiği gibi, evlilik çağında olanların evlenmesine yardımcı olunmasını da öğütlemiştir. Bu tür yardımı, anne ve babaların görevleri arasında saymıştır. Dinimiz, bülûğ yaşını aşmış ve yeterli olgunluğa erişmiş, evlenme konusunda dinin hükümlerini öğrenmiş olan kız ve erkeklerin genç yaşlarda evlenip yuva kurmalarını ister. Böylece gençliğin, kontrolü zor istek ve arzuları, helâl yolda tatmin olacaktır. Bugün batıda, tarihe karışmak üzere olan evlilik kurumunun, çoğunlukla otuz yaşın üzerinde oluştuğunu görüyoruz. Batıyı tüm olumsuz konularda örnek almaya çalışan ülkemizde de, artık gençler 20 yaş civarını bile evlenme yaşı olarak görmüyorlar. Genç yaşta evlenmek isteyen bazı müslüman gençler de her türlü israf ve zorluklarla kaplı engelleri aşıp kolay yolla yuva kuramıyorlar. Böylece ahlâksızlığın önü açılmış oluyor.

Genç yaşta bekâr insanların çokluğu, düzen ve çevrenin haramları süslemesi, kolaylaştırması ile birleşince, çeşitli ahlâksızlıkların yayılmasına, maddî ve mânevî nice hastalıkların artmasına sebep teşkil ediyor. Bu konuda dinin reddettiği başlık parası, bir ev dolusu gerekli gereksiz eşya veya çeyiz isteme, milyarlarla (yeni lira olarak binlerle) ifade edilen düğün ve eğlence masrafları gibi İslâm’ın reddettiği israf ve lüzumsuz harcamalar da evliliğe ve gençlerin yuva kurmasına engel oluyor. Dinimiz, bu türlü davranışları büyük vebal sayarak kınamaktadır. İslâm, şer’î bir mâze ret olmaksızın evlenmekten kaçınmayı ve yuva kurma işini zorlaştırmayı bir günah saymıştır. İslâm, evliliği övmekte, bekârlıkta ısrarı yermektedir. Çünkü dinimiz, kadın-erkek ilişkilerinin meşrû olmayan ortamlarda ve ahlâkî olmayan bir şekilde gerçekleştirilmesini büyük bir fitne/şer olarak görür. Aile hayatı, korunmak isteyen mü’minler için kötü yollara en büyük frendir. İslâm’ın bir yandan zinâyı kesin tavırla yasaklarken; diğer yandan evlenmeyi teşvik etmesinin sebebi budur. Nitekim, her konuda olduğu gibi aile yönetiminde de örneğimiz olan Peygamberimiz (s.a.s.) gençlere şu tavsiyede bulunuyor: “Evlilik külfetinin altından kalkabileceğine güvenenleriniz evlensin. Çünkü evlilik, gözü ve cinsel arzuları haramdan korur. Aksi halde korunmak için oruç tutsun.” (Buhâri, Savm 10)  

“Allah’ın emri, Peygamber’in kavli-sünneti” diye başlanan hayırlı bir iş, düğün töreninden başlayarak yuva ve aileyle ilgili tüm uygulamalarda şeytanın emrine göre değil; Allah’ın emrine, Peygamber’in sünnetine uygun olmalıdır. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min erkek ve mü’mine hanıma o işi kendi isteklerine göre seçme (özgürce farklı eylem yapma) hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (33/Ahzâb, 36)

Nikâh, bir ibâdettir.  Her ibâdette aranacak ilk şart da imandır. Müslümanın evliliği, kâfirlerin yuva kurmalarından çok farklı ve Allah’ın hudûdu çerçevesinde olacağı için bir ibâdettir. Eş seçerken, çeyiz ve düğün masraflarında gereksiz harcamalar konusunda, akıl dışı ve din dışı örf-âdetlere uymada, ev yönetiminde, eşine davranışında, doğum kontrolü husûsunda, çocuklarını yetiştirmede, haramlardan kaçınıp farzlara riâyette… imanını ispat edecektir mü’min. Nikâhın imanla kopmaz bir bağı vardır. İman etmeyen bir kimseyle kıyılan nikâh geçersiz olduğu gibi, evlendikten sonra ağzından çıkan imana zıt bir söz, kafasında oluşan bir küfür düşüncesi sebebiyle de nikâh  gidecek, eşler birbiriyle zinâ yapmış olacaktır. Mü’min olmak, belki o kadar zor değil; ama mü’min kalmak, müslüman olarak ölmek, bizim gibi İslâm’ın hâkim değil; mahkûm olduğu topraklarda yaşayanlar için, hiç de kolay değildir.

Sözü ve hükmü sadece göklerde geçen, yalnız tabiat güçlerine karışan, insanı yarattıktan sonra başıboş bırakan, sınava tâbi tutmayıp her konuda  özgür bırakan Allah inancı, müşriklerin Allah inancıdır; mü’minlerin değil. İnsanın işine, eşine, aşına, aile yuvasına, okuluna, mahkemesine, sokaklarına, medyasına, meclisine, kanunlarına, devletine… karışmayan bir Allah’a inanmak, kişiyi mü’min yapmaz. Böyle bir yaratıcıya; dünyalarına, yönetimlerine karışmayan bir Allah’a câhiliyye dönemindeki müşrikler, Ebû Cehil’ler de inanıyordu. 

Günümüzde müslüman olduğunu iddiâ eden, hatta namaz kılıp oruç tutan nice kimsenin, Allah düşmanlarına/tâğutlara itaat edip onların hükümlerine rızâ gösterdikleri, sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri görülmektedir. Yine bazı kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım şiarları-sloganları, işaretleri, sembol ve bayrakları, gelenek ve görenekleri, artist, şarkıcı ve futbolcuları, liderleri, efendileri, parti ve grupları yücelttikleri ve bu sayılan (benzerleri de eklenebilecek) değerler uğruna büyük fedâ kârlıklarda bulundukları, böylece bu değerlere kulluk ettikleri ortadadır. Bu şahısların tâğutun (azılı kâfir yöneticilerin) ortaya koyduğu nefsânî, şeytanî, indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın dinini onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri bir gerçektir.  Putların, putlaştırılanların ve onların arkasına sığınanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın dinine tümüyle zıt olan sistemleri, ideolojileri kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri  gözle görülen bir hakikattir. Bu tür insanların müşrik değil de; mü’min olduklarını nasıl kabullenebiliriz? Böyle kimselerin nikâhı ve ibâdeti de geçerli olmayacaktır.

Aile yuvasının âhirette de devam edecek bir huzur ve mutluluk ortamı oluşturması, nikâhın ve karı-koca sevgisinin bir ibâdet/sevap olması için Kur’an’ın istediği tevhidî iman ilk esastır. İmamların/hocaların eskiden, 32 farzı bilmeyenlerin nikâhını kıymamaları, gerçek anlamda ve sağlam bir şekilde iman edip inancını yaşamaya çalışmayanın nikâhının geçersiz olacağı gerçeğiyle ilgilidir. Kişinin, bulunduğu halle ilgili bilgileri öğrenmesi farzdır. Evlenecek kişilerin nikâhla, talâkla, aile ve evlilik konularıyla ilgili dinî hükümleri; karı-koca ve çocukla ilgili görevleri ve hakları bilmeleri şarttır. Ama bütün bu bilgilerden de önce imanla, irtidatla ilgili konuları ve bu hususlardaki güncel problemleri bilmek ve tevhide inanıp hayata geçirmeye çalışmak başta gelir. Çünkü iman gidince nikâh da gider.         

Kur’an’da Rabbimiz şöyle buyurur:  “Tertemiz hanımlar, tertemiz erkeklere lâyıktır. Tertemiz erkekler, tertemiz hanımlara lâyıktır.” (24/Nûr, 26). Yüzünde şeytânî bakışların izi, lekesi olmayan kızlarla; gözünde şehevî bakışların izi ve isi olmayan erkeklerin evliliğinden lekesiz, stressiz, birbirine bağlı, huzurlu yuva oluşur ve nurlu yavrular dünyaya gelir. “İman etmedikçe müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, müşrik/ putperest bir kadından imanlı bir câriye/köle kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe müşrik/putperest erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyin.” (2/Bakara, 221). “Zinâ eden erkek, zinâ eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez…” (24/Nûr, 3). Sadece evlenecek kızın değil; erkeğin de bekâretinin bozulmamış olması gerekmektedir. Nâ mussuzluk, zinâ ve fâhişelik sadece bayanlar için bir suç değil;  bu ayıp ve günahlar, bu rezillikler aynen erkekler için de geçerlidir. Yani zinâ eden bir erkek de orospudur, fâhişe ve nâmussuzdur. Kızda aranan iman ve edep/nâmus, damat adayında da aranacak ilk vasıf olmalıdır.  

Allah, ilk insan Âdem (a.s.)’i topraktan ve o bir nefisten eşini yaratmıştır (4/Nisâ, 1). Havvâ’sız Âdem eksiktir; Âdem’siz Havvâ’nın eksik olduğu gibi. Erkekle kadın birbirlerinin eksiklerini tamamlayan bir elmanın iki yarısı gibidirler. “Onlar (hanımlar) sizin için bir elbise; siz de onlar için bir elbisesiniz.” (2/Bakara, 187). Elbise, hem ayıplarımızı kapatan, bizi zarar verecek dış etkenlerden koruyan bir sığınak, hem de hoşa giden bir süs olduğu gibi, takvâ ile de ilişkilidir (Bkz. 7/A’râf, 26). Demek ki, kocası olmayan kadın çıplak olduğu gibi, karısı olmayan adam da çıplaktır.

Gözlerin benzerini görmediği, gönüllerin hayal bile edemediği ırmaklara, köşklere, her çeşit rızıklara sahip olan cennette bile Hz. Âdem, Havvâ vâlidemizle huzur buluyor; Havvâ annemiz de Hz. Âdem’de mutluluğu yakalıyor. Rûm suresi 21. âyeti böylece tecellî ediyor. İkisinin huzurundan rahatsız olan şeytan, onların çıplak olması için bütün planlarını kuruyor ve cennetten çıkarılmalarına sebep oluyor. Ama Hz. Âdem’le Havvâ anamız bu dünya evinde birlikte Rablerine yönelip af talebinde bulunuyorlar, örtünüyorlar ve Allah da onları affediyor. “Ey Adem oğulları! Şeytan, ana babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın.” (7/A’râf, 27)      

İzzetine, iffetine, şeref ve namusuna düşkün müslüman kızlarımızın bu erdemi bazı iki ayaklı şeytanların gözüne batıyor. Hanımların dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer alma isteklerine karşı kırmızı başörtüsü görmüş boğa gibi saldıracak yer arıyorlar. Özellikle İmam-Hatip’te, Üniversitede okuyan ve okumak isteyen müslüman kızın dünya-âhiret tercihi ve  cihadı da başörtüsü bayrağında düğümleniyor.

 

Çocuk: Cennet Kokusu, veya…

Aile hayatının dinimizdeki büyük önemi acaba nedendir? Sadece erkek ve kadın, birbirlerini tamamlasınlar diye mi? Birbirlerinin maddî ve manevî ihtiyaçlarını gidersinler diye mi? Helâl yoldan dünyevî zevk ve huzura kavuşsunlar diye mi? Evet, bütün bu saydıklarımız önem lidir. Önemlidir ama, yeterli değildir. İslam’da evlenmenin, ailenin teşvik edilmesi, sadece bunlar için değildir. Ailenin esas sebep ve hikmetlerinden belki en önemlisi nesildir, çocuk dünyaya getirmek ve yetiştirmektir. Ümmetin sayıca ve keyfiyetçe büyüyüp güçlenmesine sebebiyettir. Dünyada gereksiz ve hikmetsiz hiçbir ittifak mevcut değildir. Bu dünya hikmet dünyası ve sebepler âlemidir. Ne gökten elma yağar, ne yerden insan biter. Meyve için ağaca, çocuk için evlenmeye ihtiyaç vardır. İnsanlar, bu İlâhî kanuna uydukları, yani evlendikleri takdirde, nasiplerinde de varsa, kendilerine çocuk ikram ediliyor. Dünyaya imtihan için gönderilen ve hiçbir şey bilmeyen bu minnacık misafirin emrine, Allah, onun anne ve babasını veriyor. O küçük yavruya anne ve babasını hizmetçi kılıyor. Bu hizmetçiler için bu küçük insan, bir yönüyle lütuf, bir başka yönüyle azap vesilesidir, fitnedir.

Çocuk, ebeveyni için bir lütuftur. Çünkü onlar, Allah’ın bu narin, nazlı ve cennet adayı sevimli yaratığına yaptıkları hizmet için, aynı zamanda sevap kazanıyorlar. Küçük bir bebek, hele insanın kendi çocuğu olunca, eve ve aileye büyük bir huzur, mutluluk ve neşe katıyor, ailenin temellerini sağlamlaştırıyor. Bununla birlikte, çocuklarına baktıkları, yedirip içirdikleri için ebeveyne bunlar sadaka oluyor, anne ve baba bu yüzden sevaba giriyor. Hayatında bir tek ihtiyaç sahibinin dahi yüzünü güldürmemiş en cimri bir insan bile, çocuklarına yaptığı masraflar dolayısıyla sadaka sevabına nâil olur. Çocuk yine bir lütuftur; çünkü anne ve babası ona, nereden gelip nereye gittiğini, bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce anlattıkları takdirde tebliğ ve irşad şerefinden hisse sahibi olur. O çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün güzel amellerinden bir pay alırlar, sevâbına ortak olur. Bir nevi ölümsüzleşir hayırlı evlât yetiştiren ebeveyn, sevap kazanmaya öldükten sonra da devam eder; akan, sürekli bir sadakadır müslümanca yetiştirilen çocuk.

Çocuk, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira ebeveyni o İlâhî emânete Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince dikkat etmedikleri takdirde, onun işleyeceği günahlardan sorumlu tutulacaktır. Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden dolayı evlâtla sınavı kaybedebilir. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” (66/Tahrîm, 6). “Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir fitnedir/sınavdır.” (64/Teğâbün, 15). Her konuda olduğu gibi, aile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah rasûlü’nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden) sorumlusunuz.” (Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20)

İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. Onun en çok sevdiği, inandığı, güvendiği ve özendiği ideal tip, anne ve babadır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hâkim olduğu ailenin çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez. Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden bozulmuş ailelerin oluşturduğu toplumlar, dünya ve âhiret azâbının dâvetçileridir.   

Çocuk dünyaya gelince çocuğa ilk bant kaydı yapılacak; kulaklarına ezan okunacak ve kamet getirilecek. Müslümanlar, bin dört yüz senedir bu sünneti yaşarken bir kısım geri zekâlılar, “bir günlük çocuk, ezanı duyar mı? Ne anlamsız şey bu yapılan?” diyorlardı. Ama günümüz ilmi, bir günlük çocuğun değil; ana karnındakinin bile duyduğunu söylüyor. “Duyduğu kelimeler, şuur altına yerleşir” diyor.

İşte biz, bir günlük çocuğun kulağına ezan okuyoruz. “Allahu Ekber = En büyük Allah’tır diyoruz. Çocuk büyüyünce yöneticilerin “en büyük benim” sözüne kanmasın, en büyük olanın ne futbol takımları, ne mal-mülk ve para, ne makam, ne şan olduğunu dünyaya adım attığı gün idrâk etsin ve fıtratı bozulmasın diye ezan okuyoruz. Allahu Ekber’le adım atılan dünyaya, cenâze namazında yine Allahu Ekber’le vedâ edileceğinden; bu iki kapı arasındaki yolculukta her konuda  en büyük olanın Allah olduğu bilinci yer etsin istiyoruz.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar. Anne babası onu yahûdi, hıristiyan veya mecûsi (hatta müşrik) yapar.” (Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25)  buyuruyor.  “Müslüman yapar” demiyor. Çünkü çocuk zaten müslüman. Onun içindir ki İslâm dini, dünyadaki bütün çocukları müslüman kabul eder.

Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Biz, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğumuz gibi çocuğun fıtratında getirdiği İslâm’ı bozacak etkenlerden korumamız gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, aileden aldığı eğitimdir. Çünkü ailedeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. Okullar, daha çok öğretim yeri olsa bile terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde ailede kazanılabilir. Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup olmadığı  müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Unutmamalıyız ki, yaşlıyken öğrenilenler, su üzerine yazılan yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler, mermer üzerine yazılan yazı gibidir.

İslam’da çocuk sahibi olmak, büyük sorumluluk gerektiren bir durum olarak değerlendirilmiştir. Çocuğun dünya ve âhiret mutluluğunu gözetmek, onu dünyaya getiren insanların önemle üzerinde durmaları gereken bir konudur. İslâmiyet, bu hususta birinci derecede babayı sorumlu tutar. Anne de bu sorumluluğa ortaktır. Ailenin iç düzeniyle birlikte çocukların bakım ve yetiştirilmesi, onun sorumluluk alanına girmektedir (Bkz. Buhârî, Rikak 17; Müslim, İmâre 5). Bu sorumluluğun çocuk açısından sonucu, onun ana baba üzerinde bazı haklara sahip olmasıdır. Çocuğun ana baba üzerindeki hakları, bir başka deyişle ana ve babanın görevlerinin başlıcaları şunlardır: Güzel isim, müslümana yakışır terbiye, kardeşleri arasında eşit muâmele ve evlendirme. 

Bunların yanında, unutulmamalıdır ki, çocuğa sevgi, şefkat ve anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en belirgin özelliğidir. İslâm eğitimcileri, eğitimin doğumla birlikte, hatta daha önceden (anne veya baba adayını seçerken) başlaması gerektiği hususunda görüş birliği içindedir. Çocuğu sağlıklı, ahlâklı ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmek, ancak çok erken yaşlardan başlayarak onun eğitimini ciddiye almakla mümkün olur. Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az çok ifade edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda ilk öğretilecek şey, tevhid inancıdır. Nitekim Hz. Peygamberimiz’in “Ço cuklarınıza önce ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini (anlamıyla birlikte) öğretin.” şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir (İbn Mahled, s. 142; İbn Kayyim, s. 158). Allah inancı, küçük çocuklara onların anlayabileceği sade ve açık bir dille, ümit ve bağlanma duygularını geliştirecek şekilde anlatılmalıdır. Ayrıca, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte uygun bir üslûpla Allah korkusunu da aşılamak, bu sûretle değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezalandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.

Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da geliştirilmesi gerekir. Namazın öğretilmesi ve emredilmesi, aile reisinin de bunda devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de özel olarak açıkça zikredilmiştir (20/Tâhâ, 132). Peygamber Efendimiz’in, çocuklara yedi yaşında namazın öğretilip kıldırılmaya başlanmasını, on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa, hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye eden hadisleri (Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizi, Mevâkît 182) bu konuda başta anne ve babalar olmak üzere müslüman eğitimcilere ışık tutmaktadır. Küçük çocuklara namazın dışındaki ibâdetler hakkında da bilgi kazandırılması, bunlardan uygun olanlarının zaman zaman tatbik ettirilmesi, onların gelecekteki müslümanca hayatları için büyük önem taşır. Bu konularda unutulmamalıdır ki, İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve iknâ gibi pedagojik metotları esas alır. Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk için hem anlaşılmazdır, hem de yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde onun müslümanca eğitimi ve öğretimi de başarıya ulaşacaktır.            

 Aile hayatı, tarafları günahlardan sakındırmak için büyük bir vesiledir. “Onlar (kadınlarınız) sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbise durumundasınız.” (2/Bakara, 187). Kadın ve erkek, müstakil olarak yarımdır, eksiktir, çıplaktır. Bu eksikliklerini birbirleriyle tamamlayacaklardır. Kadın ve erkeğin bu yardımlaşmayı şuurla ve helâl yollarla yerine getirmeleri gerekmektedir. “İyilikte ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın. Günah işlemekte ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezâsı çetindir.” (5/Mâide, 2)

Erkek olsun, kadın olsun her insanın dünyaya gönderiliş hikmeti, Kur’ân-ı Kerim’de “ibâdet” olarak açıklanıyor. İbâdet, yani kulluk yapmak, Allah’ın emirlerine uygun bir hayat geçirmek. İşte bu gâyenin gerçekleşmesinde karı-koca birbirine yardımcı olacak, sevgilerini ispatlayacaklardır. Öyle ki, beraberlikleri ve mutlulukları, ölümle son bulmasın; ebediyyen devam etsin.

Ailenin temel görevi, neslin çoğalmasına ve onların iyi yetiştirilip İslâm terbiyesiyle eğitilmesine im kân sağlaması ve eşlerin birbirlerine yardımcı olup ihtiyaç ve eksiklerini gidermeleri, birbirlerine sevgi, huzur ve sükûn sunabilmeleridir. Yalnız, unutulmamalıdır ki, bu dünya, âhiretin tarlası olduğuna göre, aile hayatından bu dünyada alınan rahat ve lezzet, ancak bir çekirdek hükmündedir. O çekirdek, gerektiği gibi beslenir, büyütülürse âhirette saâdet ağacı olacak ve en mükemmel meyvelerini o âlemde verecektir. Cennet, bu dünyadan ne kadar yüce ise, o âlemde mü’min kadın ve erkeklerin bir arada ailece bulunmaktan alacakları zevk ve mutluluk da bu dünyadakinden o kadar mükemmeldir.

Ailenin bu kadar önemli olmasından dolayı, dinimiz yuva kuracak gençlerin, birbirlerinin dinî ve ahlâkî durumlarını araştırmalarını emretmiştir. Peygamberimiz, eşlerin seçiminde geçici özelliklerden, fizikî güzelliklerden çok, inanç bütünlüğünün, olgun iman zenginliğinin ve ahlâkî soyluluğun tercih edilmesini ısrarla tavsiye etmiştir. Onun için, tevhîdî iman sahibi müslümanlar, kendileriyle yuva kurmayı düşündükleri eş adaylarında birinci özellik olarak sağlam bir imanı şart görmelidirler.

Kadının En Saygın, En Mübarek Konumu; Annelik: Dinimiz ve fıtratımız anneye çok büyük bir yer vermiştir. Normal olarak erkeğin, kadına göre bazı konularda önceliği olduğu halde, annenin babadan daha öncelikli ve daha faziletli olduğunun sırrı buradadır. Kadın, erkeği faziletçe geçmek istiyorsa, anne olmalıdır. Yalnız, unutulmamalıdır ki, anne olmak, sadece çocuk dünyaya getirmekle olmaz. Çocuğuna sahip çıkmakla, onu güzelce yetiştirmekle annelik tamamlanmış olur. Babanın hakkı, dinimizde “bir” iken; annenin hakkı “üç”tür. Cennet, babaların değil; annelerin ayakları altına serilmiştir. Annelikle ilgili olarak, günümüzde giderek artan çalışan kadının, ne kadar annelik yapabildiği ve yapabileceği sorusu da önemlidir. Anne işte, çocuk kreşte. Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi, hiçbir bakıcı da annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına ana okulu da dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâ dını anne ve babası kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne ve baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz. Öyleyse, haydi evlerimizi kurs, mektep, okul ve mescid yapmaya! (Ahmed Kalkan)

http://www.mutefekkir.com/?vuslat=yazi&id=1476&k=57

posted in SALİH AMEL | 0 Comments

4th Mart 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Mutluluğa ve Ahirete Yatırımın Diğer Adı: İnfak

Para, madde, eşya insanı yöneten efendi olmuş, insana hizmet etmesi gereken bunlar, insanı kendisine kul köle yapmış. Çağdaş insan bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor, bunlar için âhiretini ve huzurunu mahvediyor. Bunlar hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Taksitlere, ay sonuna kafayı takan modern insan, dünyada varoluş gâyesini düşünemiyor; para kazanma koşturmacasından ibâdete, okumaya, düşünceye sıra gelmiyor. 

Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında düğümleniyor; gönül plağı  parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha rahat yaşam denilen şeytanî câzibe; aslında dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış ve büyük pişmanlık demek. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü unutmuş, sabrı lügatından silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok. “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Sahâbe birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin ve basit arzuların hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı yaşıyor bunlar. Dünyevîleşmiş çağdaş insan tipinin dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı, mâbedi bankadır artık.
 İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır… Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez.

En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, sahâbe belki hayat boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Kullan at; al, yine al; yarışın sonu gelmiyor, ihtiyaçlar(!) tükenmiyor, insanın kendisi tükeniyor. Bunca varlık içinde şükretmiyor, şikâyetten sadistçe zevk alıyor. Dünyayı yakalamak için hayat boyu kovalamaca oynayıp koşturan insan, helâkı ve dehşetli kıyâmeti yaşadığının farkına varmıyor. Tuvalete yaptığı yatırım kadar âhirete, Cennet köşklerine yatırım yapamadan ölüp gidiyor.
 Bütün bu ve benzer problemlerin tek çözümü var: İnfak. Ne-fe-ka kökünden türeyen infak kelimesi; lügat olarak tükenmek, azalmak anlamlarına gelir. “Nafaka”; harcanan para veya ihtiyaçların tamamı için gerekli kazanç anlamında kullanılır. İnfak ise; malı veya benzeri ihtiyaç maddelerini hayır yolunda harcamak, tüketmek demektir. Allah yolunda harcamaya infak denir. Terim olarak infak: Gerek akrabalardan ve gerekse diğer insanlardan yoksul ve muhtaç olanlara para veya maişet yardımı yaparak onların geçimini sağlamak, Allah için her çeşit hayır yapmak demektir.

“İnfak”; malın elden çıkarılması, harcanması ve sarfedilmesi demektir. İnfakın farz, vâcip, mendup kısımları vardır. Zekât ve diğer sadakaları içerdiği gibi, gerekli yerlere ve uygun tarzda Allah için yapılmış her türlü bağış, yardım ve hayırları, kendi ailesine ve yakınlarına yardım gibi bütün mal ile yapılan ibâdetleri de içine alır. İnfak, mecaz yoluyla maldan başkasına da genelleştirilir. İlim öğretme ve benzeri mânevî şeyleri, davranış biçimlerini de kapsar. Genelde infak; mü’minin kendisinde mevcut her nimeti başkalarına yansıtması, başkalarını o nimetlerden yararlandırması demektir. İnfak; paradan, maldan olduğu gibi, ilimden, güzel sözden, güler yüzden de olur. Ayrıca sağlığın, saâdetin, gençliğin de infakı vardır. Ve infak, farz olan cihadın bir şûbesidir. “Sana infak’ı (Allah yolunda ne harcayacaklarını) soruyorlar. De ki: ‘Verdiğiniz hayır, anababa, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Yaptığınız hayrı, muhakkak Allah bilir.” (2/Bakara, 215)

İnfak, Allah’a ibâdetin öyle bir parçasıdır ki, onsuz din olmaz. Bir insanın gönlünde yaktığı iman ışığının devamı, ancak namaz-infak ikilisiyle yürür. Cömertliğin göstergesi olan “infak” kavramı, Kur’anda türevleriyle birlikte 73 yerde geçmektedir. Muaz bin Cebel ile Sa’lebe, Hz. Peygamber’e “kölelerimiz ve hısımlarımız var. Bunlara malımızdan ne şekilde ve ne miktarda harcayalım?” diye sorduklarında, şu âyet inmişti: “Sana hangi şeyi infak edeceklerini, nafaka vereceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı verin.” (2/Bakara, 219). Zekât farz kılınmadan önce, kazanç sahipleri, bu âyete göre, her günkü kazançlarından kendilerine yetecek kadarını alır, gerisini tasadduk ederlerdi. Altın, gümüş gibi nakit sahipleri de, bir yıllık geçimini ayırır, geri kalanını Allah yolunda harcarlardı (S. Buhâri, Tecrîdi Sarih Terc. 11/ 371). Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde varlıklı mü’minlere “Allah yolunda infak” emir ve tavsiyesinde bulunulmuş, Allah yolunda harcayanlar övülmüştür.

Verilen maddî bir varlığın infak olabilmesi için her şeyden önce onun Allah rızâsı için verilmesi gerekmektedir. Cömertlik vasfının elde edilebilmesi için; yardımın gönüllü olarak yapılması (59/Haşr, 5; 57/Hadîd, 1118; 5/Mâide, 13); karşılığında hizmet, övgü, mükâfat beklenilmemesi (76/İnsan, 8l0); yardım edileni rencide edebilecek davranışlardan kaçınılması (2/Bakara, 263264); yapılan yardımın sahibi katında üstün bir değeri olması (3/Âl-i İmrân, 92) şarttır.

Kur’ân-ı Kerîm’de cömertlik, cihad ile aynı seviyede tutulmakta; Allah’ın insanlara verdiği rızıktan diğer kulların da yararlandırılması istenmektedir (2/Bakara, 254). Cömertliğin, kıyâmet gününde insanı her türlü sıkıntı, elem ve kederden kurtarmaya vesile olacağı bildirilmektedir (2/Bakara, 222). Cömertlik alışverişe benzetilmekte; Allah Teâlâ’ya verilen bir borç olarak temsil edilmektedir (2/Bakara, 244; 5/Mâide, 13; 57/Hadîd, 11).

Kalpler Allah yolunda infak ile, cömertçe davranış sâyesinde temizlenir (bk. 92/Leyl,1720). Çünkü, küfür ve nifaktan sonra kalbi karartan âmillerden biri de, aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de; “Serveti de düşkünce seviyorsunuz.” (89/Fecr, 20) buyurulur. İşte bu sevgi ile insan, “ben bu malı sarf edersem bana bir şey kalmaz” korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size cimriliği emreder.” (2/Bakara, 268). Oysa ki Allah Teâlâ’nın bildirdiğine göre, “mal ve servet insan için bir imtihandır.” (39/Zümer, 49-52). Bu imtihandan başarılı çıkmanın yolu da cömertçe Allah yolunda infak etmektir (64/Teğâbün,1517).

İnfak, mutluluğun merdivenidir. Alan kimse, nimetlerden geçici ve sınırlı bir şekilde yararlanırken; veren mü’minin haz zı kısa sürede sona ermez. Mü’min kalp, mal ile değil; iman ile mutmain olur. Allah yolunda infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendisi hiçbir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah’a aittir. Öyle ise Allah’a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah rızası için malını infak etmekten çekinmez.

 İnfakın Faydaları, Hikmetleri

 Namaz ve oruç, bireysel ve kişisel gelişme ve yükselişe; infak ise, ferdî cimrilik, bencillik gibi kötü huylardan arındırma yanında, toplumsal bünyeye girmiş zararlı mikroplardan arınmaya, toplumsal bünyenin sağlıklı bir şekilde serpilip büyümesine, gelişmesine hizmet eder. Bakara sûresinin girişinde (2/3) Kur’ân’ın hidâyet vereceği muttakîlerin özellikleri anlatılırken imandan sonra iki amele vurgu yapılır: Namaz ve Allah’ın verdiği rızıktan infak. Namaz, kişinin Allah’a karşı görevlerini belirten bir başörnek, infak da topluma karşı vazifelerin prototipi ve simgesidir. İnfak, toplumsal ibâdettir. “Onların mallarından sadaka al. Onunla kendilerini temizlemiş ve tezkiye etmiş olursun.” (9/Tevbe, 113). Temizleme ve tezkiye; bu iki kelime, zenginin ruh ve nefsinin, mal ve servetinin hem maddî hem de mânevî yönden temizlenme ve arınmasını içine almaktadır. İnfak eden, başta cimrilik olmak üzere birçok kötü huy ve alışkanlıktan arınır.

İnfak, Allah’ın verdiği nimetlere, özellikle mal ve para cinsinden maddî nimetlere şükürdür. Bu anlayışla infak eden mü’ min, her nimetin, mesela sağlığın, ilmin, sanatın şükürlerinin de o nimetlerle ödeneceğinin şuuruna varır.

Her türlü infak, malı ve malın bereketini artırır. Yoksul zümrelerin eline geçen para, her şeyden önce insan onurunu geliştirir, iş gücü kalitesini arttırır. İnfak sâyesinde zenginle fakir arasında güven, saygı ve sevgi oluşur. İslâm kardeşliği de bu yollarla hayata geçer.

Mü’min, Allah yolunda dağıtmanın bir görev ve sorumluluk meselesi olduğunun bilincindedir. Her çeşit malı ve nimetleri, asıl kaynağı olan Allah’a nisbet eder. İnfakın emredildiği âyetlerde geçen “Onlara rızık olarak verdiklerimizden…” (2/Bakara, 3) ifadesi mü’minin  özel mülk ve gerçek mâlik anlayışını düzenler. Böylece infak eylemi, dağıttığı şeylerin kendi özel malı olmadığını, kendi özel mülkiyetinden tasarrufta bulunmadığını hatırlatarak onun bağış bencilliğini kırar. Mü’minlerin tüm yaptıkları, Allah’ın verdiği rızıktan infak etmektir. Bir postacıdır, bir veznedardır, bir emanetçidir mü’min. Bu telkin, asıl verenin, asıl sahip olanın Allah olduğunu hatırlatır. Böylece mü’min, Allah’ın kendisine verdiği rızıklardan sorumlu olduğunu anlar. Mü’min, malını (kendisine emânet ve sınav olarak verilen nimetleri) dilediği şekilde özgürce harcayamaz.

İnfak, paranın, mal ve mülkün gerçek sahibini hatırlatır ve kişinin emânet ve imtihan bilincini güçlendirir. Mü’min, canını yaratanın Allah olduğunu, malını verenin Allah olduğunu bilir ve O’nun yolunda mal ve canıyla cihad eder. Mülk Allah’ın olduğuna göre, tabiî olarak sahibinin yolunda sarfedilmesi, mü’min için en makul bir olay olarak değerlendirilir.

İnfak, zekât ve her türlü cömertlik, kişiyi maddeperestlikten korur; kalpteki dünya sevgisine karşı bir ilâç olur. İnfak, insanı özgürlüğe kavuşturur; mala bağlanmak, ona boyun eğerek esir olmak ve paraya tapmak zilletinden kurtarıp hürriyete eriştirir. Allah’tan başkasına kulluğu sonuçlandıran paraya tapmak gibi öldürücü zehirden Peygamberimiz şöyle sakındırır: “Altın ile gümüşe (paraya) tapanlarla kadifeye (lüks yaşayışa) tapanlar helâk olmuştur.” (Buhârî, Kitabü’lCihad; İbn Mâce, K. Zühd). Burada kadifeden maksat, giyim-kuşam ve evlerin tefrişindeki/döşemesindeki aşırılıktır.
 İnfak ve cömertlik ihtiras zincirini kırar, insanı hırstan korur, nefsin hastalıklarını tedâvi eder. Hırs, insanı aşırı mal kazanmaya ve dünya için daha çok çalışmaya iter. Ölüm gelmeden bunun sonu da gelmez. İşte İslâm, bu sonu gelmeyen ihtiras kısır döngüsüne kesilecek bir nokta, insanın kurtulacağı bir fren vermiştir; o da infaktır.
 İnfak, isrâf ve lüks gibi şeytanî eğilimleri azaltır. İnfak kalbin katılaşmasını önler; kalbe sevinç, mutluluk ve huzur verir. İnfak insanlara şefkat ve merhameti arttırır, dost kazanmaya sebep olur. İnfak, insanı bir şeye muhtaç olup onsuz olamama tiryakiliğinden kurtarır; Allah’tan başkasına ihtiyaç duymama faziletine yükseltir. İnfak, insanların sevgi ve muhabbetini kazandırır. Zenginle fakir arasında kin, nefret ve kıskançlığı gidererek, birbirlerine sevgi bağı oluşturur.

Allah için infak, malı ebedîleştirir; yok olmayacak cennet nimetlerine dönüştürür. Yatırımı en kârlı yere ve kaybolmayacak şeye yapmak, en kârlı ticarettir. Kur’ân-ı Kerim, “ticâret” kavramını, bildiğimiz alışveriş anlamında kullandığı gibi, aynı zamanda Allah’la yapılacak mânevî ticâret için de kullanır. Allah Teâlâ, zâten kendisinin verdiği, dilediği zaman dilediği şekilde alabileceği emâneti olan mal ve mülkü (3/Âl-i İmrân, 26), nefsi/canı Cennet karşılığında mü’min kullarından satın almak ister. Bu ticâret, hem insanın Allah’la ilişkisi yönüyle çok büyük şeref, hem de büyük bir ihsandır; çok kârlı bir ticârettir.    

İnfak malı çoğaltır, bereketini arttırır. “Allah, fâize verilen malı noksanlaştırır; sadakaları, zekâtı verilen malı ise çoğaltır.” (2/Bakara, 276). İnfak, malı âfetlerden, kişiyi belâlardan korur. Fakirin kıskançlık duygusunu körletir. İnfak, zenginin şahsiyetini geliştirir, müslümanı mal fitnesinden korur, ruh ile beden arasında bir denge sağlar. Müslümanı mâlî disipline sokar. Cömertlik, toplumun ruhî değerlerini takviye eder.

 

İnfakın Sosyal Hayattaki Yeri ve Toplumsal Hikmetleri

İnfak, fakirzengin uçurumunu önler, orta sınıf oluşturur. Dilencilik ve başa kakma gibi onur kırıcı davranışlardan insanları korur. Kapkaççılık, hırsızlık, soygun, terör gibi  olaylara giden yolu tıkar. Toplumu etkileyen ahlâksızlıkların bir kısmı açlık belâsı yüzündendir. Karnı aç olan bir insan, hele imanı da sağlam değilse, her suçu işleyebilir. Günümüzdeki suçların artışında ekonomik problemlerin yeri hayli önemlidir.
 İnfak, kapitalizmin bencilliğinden, komünizmin zulmünden sakındırır. Allah için yapılan infak; kapitalizme, sömürüye, fakirin daha fakirleşeceği düzenlere son verir, komünizm ve sosyalizme giden yolu tıkar.

İnfak ve zekât, sosyal dayanışma ve sosyal güvenlik sigortasıdır. İnfakla, sosyal çatışma problemlerine giden yol tıkanacaktır. İnfakla, evlenmeye güç yetiremeyen bekârların evlendirilerek fuhuş ve cinsel ahlâksızlığın önü tıkanacaktır.
 İnfakla, fakirlik ve işsizlik problemi en aza indirilecek, günümüzde olduğu gibi geçim derdi problemlerin ilk sırasını almayacaktır. İnfakla, iktisâdî hayat canlanacak, aynı şekilde toplumun rûhî, mânevî değerleri de yeniden ihyâ edilecektir. 
 İnfak sâyesinde insan, yarınım ne olacak kaygısını taşımayacak, ihtiyarlığı ve muhtaç olacağı zaman için para biriktirme mecbûriyeti bile hissetmeyecektir. İnfakla, doğal âfetlerin (deprem, sel, salgın hastalık vb.) açtığı yaralar sarılacaktır. Bakıma muhtaç insanların huzur içinde hayatlarını geçirmeleri sağlanacaktır.

İnfakta İslâm’ı yaymak ve kelimetullah’ı yüceltmek vardır. İnfak açısından unutulmaması gereken bir husus şudur: İnsanların midesini doyurmaktan daha önemlisi; onların gönüllerini imanla, zihinlerini ilimle doyurmaya çalışmaktır. Bu da infakı cihad ve ilim hedefine çevirmekle olur. İslâm’ın toplum plânında yayılıp hâkim olması için cihad dediğimiz fedâkârlık şarttır. Zengin, malı ile bu cihada katılmak zorundadır. İster yakın çevrede, ister ülke içinde, isterse tüm dünyada İslâm’ın kitlelere ulaştırılması için, fitne ve zulmün kaldırılmaya çalışılarak tüm beşerî zulüm düzenlerinin insanları perişan etmesine karşı Allah için yapılacak maddî fedâkârlık, önemli bir cihad aracıdır. İnfak İslâm’ı insanlara ulaştırma ve sevdirme aracıdır. O yüzden zekât verilecek sınıflardan biri Allah yolunda cihad edenler, biri de kalpleri İslâm’a ısındırılacak müellefei kulûbdur (9/Tevbe, 60).  

İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise infak köprüsü kurarak dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimizin hevâsı veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat, veya dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Bunlardan birini seçmemiz gerekiyor. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!               

Ne mutlu tüm mülkün ve malın Allah’a ait olduğunu, kendisinin emânetçi olduğunu unutmayıp, parayla imtihanı kazanıp Allah’la alışveriş yapanlara! Yazıklar olsun paranın kulu olan cepleri paralandıkça gönülleri de paralananlara! “Param, param!” diye param parça olanlara! (Ahmed Kalkan)

http://www.mutefekkir.com/?vuslat=yazi&id=1321&k=52

posted in ZEKAT | 0 Comments

25th Haziran 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Sünnet Anadilde İbadete İzin Veriyor mu?

Arapça bir sözcük olarak sunna deyimi “işlek yol” anlamına gelen bir sözcüktür.

Sünnet, Hz. Peygamber’in bizzat yaptıkları (fiilî), yapılmasına sözle izin verdikleri (kavlî), yapıldığını gördükleri halde yasaklamadıkları (sükûtî) eylemlerin adıdır.

Kavlî Sünnet Kur’ân-ı Kerîm’in Başka Dillere Çevrileceğine İzin Vermektedir.

Kur’ân-ı Kerîm Kureyş lehçesi ile inmiştir. Bu lehçeyi okuyamayan Araplar, Hz. Peygamber’e başvurmuş ve kendi lehçeleri ile Kur’ân okunmasında dinsel sakınca bulunup bulunmadığını sormuşlar. Hz. Peygamber başvuranlara kendi lehçeleri ile Kur’ân okuyabileceklerini söylemiştir. Bundan sonra da birkaç lehçe ile Kur’ân okunmaya başlanmıştır. [1]

İmâm Buhârî Hz. Peygamber’in bu sünnetinden hareketle şunları yazmıştır: “Arapların Kur’ân’ı değişik lehçelerle okuması câiz ise başka milletlerin de kendi dillerindeki çeviriyi okumaları câizdir.” [2]

Sükûtî Sünnet Kur’an’ın Çevirisine İzin Vermektedir.

“İranlılar Selman-ı Fârisî’den, Kur’ân’ın birinci sûresi olan Fâtiha’yı Acemce (Farsça) yazıp kendilerine göndermesini istemişler. Selman’da bu sûreyi Acemce yazıp kendilerine göndermiş ve bunlar dilleri Arapçaya yatıncaya kadar namazlarda Fâtiha’yı Farsça okumuşlardır.” [3]

Selman-ı Fârisî hakkında Hazret-i Peygamber şunları buyurmaktadır:

“Ruhum elinde olan Rab Teâla’ya yemin olsun! Eğer ilim Süreyya (Ülker) Yıldızı’na asılmış olsa, Fâris’ten (yetişecek) kimseler ona yine de ulaşırlar.” [4]

“Cennet üç kişiye iştiyak (şiddetli arzu) duymaktadır: Alî, Ammâr ve Selman”[5]

“Resulullâh, Selman’ı, Ebu’d-Derdâ ile kardeşlemiştir.” [6]

“Hz. Alî’ye Selmân’dan sorulunca: “Evvelki (önceki) ve âhirki (sonraki) ilmi bilir, tükenmez bir denizdir. Ehl-i Beyt’tendir (Ev Halkındandır). diye cevap vermiştir.” [7]

“Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Selmân’ın teklifini kabul ederek hendek kazımını emrettiği zaman Ashab, Selmân’ı daha iyi takdir eder ve Ensar’la Muhacirün “Selmân bizdendir.” diye aralarında paylaşamazlar. Resûlullâh araya girip; “Selman bizden Ehl-i Beyt’tendir.” buyurur ve ihtilafı halleder (uyuşmazlığı çözer).” [8]

Hem Hz. Peygamber’in ve hem de Hz. Alî’nin yukarıda aktarılan buyrukları Selmân-ı Farisî’nin Ev Halkı’ndan olduğunu ve Peygamber’le iç içe yaşadığını kanıtlamaktadır.

Ev Halkı’ndan olan Selmân’ın, Hz. Peygamber’in iznini almadan, Fâtiha Sûresini Farsçaya çevireceğini düşünmek, eşyanın doğasına aykırıdır. Bu nedenle, Selmân aracılığı ile bir sükûtî sünnet oluşmuştur.

Kaldı ki Selmân İslâma, tıpkı yol kardeşi Ebu’d-Derdâ gibi, içtenlikle bağlıdır. Bu bağlılık nedeniyle, İran’ın fethinde kendi soydaşlarına kılıç çekmiş ve İran’ın zaptına ve İslamlaşmasına önemli katkıda bulunmuştur. Bu nedenle O’nun İslama aykırı bir işi yapması asla düşünülemez.

“Sahabenin en seçkin Kur’ân ehli olanlarından Abdullah b. Mes’ud (Ölm 32/652), Ubey b. Ka’b (Ölm 30/650), Enes b. Mâlik (Ölm 90/708) Kur’ân lafızlarının (sözlerinin) müterâdifleri (eş anlamlıları) ile okunmasına (yani başka kelimelerle tercüme edilerek okunmasına) cevaz vermişlerdir. Örneğin “Günahkârların yemeği” (Duhân Sûresi 44) âyetindeki “günahkâr” anlamına gelen “esîm” kelimesini telaffuz edemeyen kişiye İbni Mes’ud “Esîm” yerine “Fâcir” kelimesini kullanarak okumasını söylemiştir. Aynı zat, Bakara 20 âyetteki “Meşer” (yürüdüler) yerine “Merrû” denmesine, Müzemmil 6 âyetteki “etkili – isabetli” anlamına gelen “akvem” yerine “asdak” kelimesinin kullanılmasına cevaz vermiştir.” [9]

İmâm-ı A’zam Ebû Hanife ve Hanefîlik, Anadilde İbadete İzin Veriyor mu?

Türk ve İslâm dünyasının büyük bir bölümü, İmâm-ı A’zam Ebû Hanife’ye bağlıdır. O’nun fetvaları Hanefî Mezhebi’ne bağlanan Müslümanlar için bir buyruktur. Bu nedenle Ebû Hanife’nin anadilde ibadetle ilgili görüşünü, önemi nedeniyle açıklamak gereklidir.

Önceki Diyanet İşleri Başkanlarımızdan Ord. Prof. Şerâfeddîn Yaltkaya [10] ve Ord. Prof. İsmail Hakkı İzmirli [11] Ebû Hanife’nin şu fetvayı verdiğini açıklamaktadırlar: [12]

“… Ebû Hanife’ye göre Kur’ân lâfız (söz) değil, belki lâfzın açıkladığı anlamdır.[13]

Bunun için Kur’ân’ın Arapça, Türkçe ve Acemce (Farsça) gibi herhangi bir dile ihtisası yoktur. Anlamdan ibaret olan Kur’ân’ın herhangi bir dil ile açıklanması müsavidir (eşittir).[14]

Ebû Hanife’nin bu konudaki (yargısının) kanıtları şunlardır:

1. “Şüphe yoktur ki Kur’ân; önden (önceden) gelip geçen peygamberlerin kitaplarında var idi.” [15]

2. “Şüphe yoktur ki bu Kur’ân; ilk kitaplarda var idi.” [16]

Pek açıktır ki Kur’ân; (Hz. Peygamber’den) önce yaşayan peygamberlerin kitaplarında Arapça değildi. Oysa ki bu âyetlerle kesin surette Kur’ân’ın bu kitaplarda mevcut olduğu açıklanmakta olduğundan Kur’ân sözcüğünün önceki peygamberlerin kitaplarında olan ile Peygamberimize indirilmiş olan (yani Kur’ân-ı Kerîm) arasında iştirak noktasını ifade ettiği anlaşılmaktadır. Bu iştirak noktası ise, yalnız Arapça değildir. Belki Arapçanın ifade ettiği anlamı bildiren herhangi bir dil ile terkib-i hususîdir.

Bundan dolayı namazda okunması emredilmiş olan Kur’ân; bu iştirak noktasını oluşturan Kur’ân’dır. Bu ise yukarıda söylenildiği gibi Arapçanın ifade ettiği anlamı bildiren herhangi bir dil ile olan terkib-i hususîdir. Kesilen bir hayvanın kesildiği sırada çekilen besmelenin herhangi bir dil ile çekilmesi icma[17] ile caiz (dine uygun) olduğu gibi, namazda dahi herhangi bir dil ile olursa olsun Kur’ân’ı kıraat (okumak) caiz olur.[18]

Bundan dolayı Kur’ân’ın yalnız namazdan ibaret olduğunu kabul eden İmam Ebû Hanife’ye göre bu kitabın Arapça olan özel nazım ve terkibini güzelce telâffuz (söyleme) kudreti olanları ile bu nazm-ı Arabiyi (Arapça şiiri) telaffuza (söylemeye) kudreti olmayanlar (yeteneği bulunmayanlar) bir fark gözetmeye bir mahal kalmadığından Nazm-ı Arabîyi teleffuz kudreti olsun olmasın, herhangi bir kimsenin namazda Kur’ân’ı herhangi bir dille okuması caiz (uygun) dir. [19]

Namazın başlangıcında dahi İmam Ebû Hanife’ye göre Arapçadan başka herhangi bir dil ile Allah zikretmek, örneğin “Tanrı uludur…” demek caiz olur. Çünkü [Kur'ân-ı Kerîm 87. A'lâ Sûresi 15. âyeti şunu buyurur]: “Rabbının adını anar anmaz namaza durdu.” [Bu âyetle] sabit olduğu gibi namazın başlangıcında maksud (amaç) olan, Tanrı’nın anılmasıdır. Bunun ise hiçbir dile ihtisası yoktur. Tanrı’yı herhangi bir dil ile anmak diğer bir dil ile anmaya müsavidir (eşittir).[20]

Sonuç: İmam Âzam’a göre Arapçadan başka herhangi bir dil ile namazın başlangıcında Tanrı’yı anmak, namazın içinde Kur’ân’ı kadelerde teşehhütleri okumak ve Cuma günleri hutbe irat (okuma) etmek uygun (caiz) olur.” [21]

İmam Âzam’a göre, “ezanda muteber (geçerli) olan örf” [22] tür.” [23]

[İmam-ı Âzam'ın] öğrencilerinden Hasan b. Ziyad’ın İmam’dan rivayetine göre bu nokta şöyle açıklanıyor: Örneğin, Acemce (Farsça) ezan olduğunu anlayacak olursa bu ezan caizdir, anlamayacak olurlarsa caiz değildir. Çünkü ezandan amaç vaktinin gelmiş olduğunu halka bildirmektir.[24]

Açıklama yerinde ise, Hanefî mezhebinin üç önderi (imamı) vardır. Bunlar İmam-ı Âzam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’dir. Bu mezhebe mensub olanlar dilerlerse Ebû Hanife’nin, dilerlerse Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’in fetvalarına uyarlar. Bu nedenle İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’in içtihatları (fetvaları) önem kazanmaktadır.

Acaba adına imameyn (iki imam) denilen Ebû Yusuf ile İmam Muhammed bu konuda neler söylediler?

“… Kur’ân yalnız anlam (mana) değil; anlam ile birlikte nazm-ı Arabînin toplamından oluşmaktadır (ibarettir). [Bu yargının] delilleri şunlardır:

1. “Biz o kitabı Arapça Kur’ân kıldık.” [25]

2. “Açık bir dil ile olan Arapça ile sana indirdik” [26]

İmameyn (iki imam) bu âyetlerden Kur’ân’ın sadece anlamdan değil; lafz (söz) ve anlamdan mürekkeb olduğunu anlatmışlardır. Bunlara göre lâfız ve mana (anlam) Kur’ân’ın ayrı ayrı birer rüknüdür (olmazsa olmazıdır). Şu kadar var ki lâfız rüknü (koşulu) zait olmakla acz zamanında sakıt olur. [27]

Oysa ki

“Biz o kitabı hükm-ü Arabî olmak üzere indirdik” [28] buyurulduğu halde yine bu âyet; hükmün Arabî diline ihtisasına delâlet (işaret) etmiyor. Çünkü Acemce (Farsça) ile olan hüküm dahi bu kitap ile hükümdür. [29]

Bununla beraber bu iki imam, Kur’ân’ın hususi (kendisine özgü) nazmı olan Arapçayı telafuzdan (söylemekten) aciz olan kimseler hakkında Arapçadan başka herhangi bir dil ile Kur’ân’ın okunmasını caiz görmüş olduklarından üstadları (Ebû Hanife) ile bu iki öğrenci arasındaki uyuşmazlık kalkmış olur.” [30]

Yurdumuzda yaşayan 70 milyon insanın milyonda biri, Arapça konuşma ve anlama yeteneğine sahip değildir. Bu durumda İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed, Türkiye’de yaşayanların Arapça değil de Türkçe ibadetini buyurmaktadırlar.

“İmam Ebû Hanife’nin daha sonra öğrencilerinin fikrine katıldığı (rücu ettiği), diğer bir öğrencisi Nuh b. Meryem Mervezî’den aktarılmışsa da bu nakil (aktarma) hilâfiyat (tartışmalı konularla ilgili) kitaplarında görülmüyor. Yalnız hilâfiyata ait manzum bir eser yazan Ömer b. Muhammed Nesefî (vefatı H. 357) Ebû Hanife ile tilmizleri (öğrencileri) arasındaki yukarıdaki uyuşmazlığı bildirdikten sonra şu [sözleri söylemektedir]: “Ebû Hanife’nin daha sonra tilmizlerinin kavline (sözlerine) döndüğünü kendisinden güvenilir olan raviler rivayet etmiş olduklarından aralarında uyuşmazlık kalmamıştır.”

Ve bu âyetin açıklamasında Zevzenî, İmam-ı Âzam’ın bu rücu (düşünceden vazgeçme) rivayetini Ebû Bekir Razî’ye atfetmektedir.[31] Oysa ki:

“Ebû Bekir Razî, Ahkâmü’l-Kur’ân [adlı yapıtında] Şuarâ Sûresindeki yukarıda zikrettiğimiz, “Şüphe yoktur ki Kur’ân; önden gelip geçen peygamberlerin kitaplarında var idi.” [diyen] âyetinde: Bu âyet; Kur’ân’ın bir dilden başka bir dile naklonulmasının (çevrilmesinin) Kur’ân’ı Kur’ân olmaktan çıkarmayacağına bir kanıttır. (…) diyerek İmam Âzam gibi Kur’ân’ın mânâdan ibaret olduğunu beyan etmekte olduğundan, İmam Âzam ile aynı düşüncededir. Ve bu rücuu (vazgeçmeyi) rivayet etmediği meydandadır. Bundan başka bu rücu rivayeti kesin olmak için H. 370′te vefat etmiş olan Ebû Bekir Razî’ye değil; ilk asırlara kadar çıkarılmak, daha açığı İmam Âzam’a mülaki olan (görüşen) kimselerden veya tek bir kimseden inkıtaa (kesintiye) uğramaksızın müselselen (kuşaktan kuşağa) rivayet edilmek lâzım gelirken biz bu rivayeti imam Âzam’dan iki üç asır sonra yazılmış olan kitaplarda görüyoruz.

Ebû Bekir Razî’den sonra (H. 490) sıralarında vefat eden Serahsî Mebsût [adlı] kitabında asla bu rücudan bahsetmiyor…” [32]

Büyük din bilginleri İsmail Hakkı (İzmirli) ile M. Şerafeddin (Yaltkaya) tezlerini şöyle bağlıyorlar:

“Özetle: İmam-ı Âzam Nazm-ı Arabîyi rükün (koşul) olarak kabul etmediği ve kendisinin rücu ile sonradan şuyu’ bulduğu halde, daha sonra gelen fakihler imameyn ile beraber Nazm-ı Arabî’nin rüknü aslî (vazgeçilemeyecek koşul) ancak rüknü zait (fazlalık) olduğunu ve acz [33] zamanında sukut (ortadan kalkmak) edebileceğini ileri sürmüşler ve bu noktada iki yanın uyuşumu meydana gelmekle artık Hanefî imamları arasında bir uyuşmazlık kalmamıştır.”[34]

“Kaldı ki çeviri ile namaz kılmaya cevaz veren mutlak müçtehid sadece İmam-ı Âzam değildir. Tâbiûn nesli[35] bilginlerinin tartışmasız hocası ve önderi olan ve tüm alanlarda müçtehid ve otorite kabul edilen Hasan el-Basrî (ölm. 110 / 728) ile Sûfî-bilgin Habîb el-Acemî de (öl. 120 / 737) bu konuda imamı Âzam gibi düşünmektedir.

Ensarî (Abdülali Muhammed b. Nizamuddîn), Fevâtihu’r- Rahamût adlı eserinde bize şunları söylüyor: “Mazeret halinde Kur’ân tercümesi ile namaz kılmak konusunda imameyn (İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed) de İmam-ı Âzam’la aynı görüştedir. Velilerin ve âriflerin tacı, tarikat silsilelerinin halkalarından biri ve muhaddislerle (hadis ilmi ile uğraşanlarla), müçtehidlerin baş tacı Hasan el-Basrî’nin yakın dostu Habîb el-Acemî, Arapçaya dili çok yatkın olmadığı için namazlarında Kur’ân’ın Farsça tercümesini okurdu.”[36]

İmam Ebû Mansûr-ı Mâturidî’de Anadilde İbâdete İzin Vermiştir.

İmam Mâturidî İslâm dünyasının büyük çoğunluğu tarafından önder kabul edilmiş bir din bilginidir. O’nun anadilde ibadete yaklaşımı şöyledir:

“Kur’ân Allah kelâmıdır. Allah’ın kelâmı zatı ile kaim, ezelî bir sıfattır. Harf ve ses cinsinden değildir, O Bir’dir, bölünmez (tecezzî etmez), Arapça da değildir, Süryanice de. Şu kadar ki insanlar, bir olan Kur’ân’ı değişik ibarelerle okurlar; nitekim Allah’ın zatı türlü adlarla, keza zat sıfatlarından olan hayat, irade, beka sıfatları türlü türlü ibareler ile dile getirilmiştir”.[37]

Bu sözleri yorumlayan dil bilgini Prof Dr. Yusuf Ziya Yörükhan, şöyle demektedir:

“Burada müellif (yani İmam Mâturidî), Kur’ân’ın muhtelif dillerde okunacağını açıklıyor. Kur’ân harf ve ses cinsinden değildir. Arapça da, Süryanice de değildir. İnsanlar bunları kendi dillerince dile getirirler; nasıl Allah’ın zatına her dilde ayrı bir ad konur, hayat ve irade sıfatları her dile göre başka tabirlerle ifade edilirse, Allah kelâmının da, Allah’ın ezeli sıfatıve O’nunla kaim bir mana olması bakımından, lâfızlardan ibaret olması caiz olmaz, dillerin ve ibarelerin ayrılığı, O’nun birliğine zarar vermez. Mâturidî’nin bu görüşü, Ebû Hanife’nin koyduğu esaslara dayanmaktadır”.[38]

Sahabeler ve Tâbiûn Bu Konuda Ne Düşündüler ve Nasıl Uyguladılar?

İslâm fıkhında, bilginin kaynaklarından biri de Sahabe, yani Hz. Peygamber’e arkadaşlık etmiş onun davranışlarını görmüş ve yargılarını bizzat işitmiş insanların açıkladığı kurallardı. Sahabelerin verdikleri bilgiden, dinsel âdetlerin yollarına ve ilâhî yasaların ayrıntısına dair sonuçlar çıkarılabilirdi.

Bu ilk kuşak kaybolunca şu ya da bu sorun için onların verdikleri bilgilerin toplanılması ile yetinildi. Daha sonra da sahabelerle ilişkisi olan kuşaklardan (tâbiûn) elde edilen bilgiler toplandı, böylece kuşaktan kuşağa, en yeni zamanlara değin gelindi. Bir yargı veya bir hareket tarzı kesiksiz ve sağlam bir an’ane ile herhangi bir sahabeye bağlanırsa doğru sayılıyor ve o olay şeriatın kuralı haline geliyordu. [39]

Bu açıklamadan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kur’ân-ı Kerîm’in başka dile çevrilmesi ve ana dilde ibadet konusunda bir şer’i bir kural oluşmuştur:

Narşahî,

“Emir Küteybe Hicri 94 tarihinde Buhârâ Zerdüşt ateşkedesini [yıktırdı]. Yerine büyük bir cami yaptırdı. İbadet Fars lisanıyla yapılıyordu. Çünkü halk Arapça bilmiyordu. Ezan Farsça okunduğu için, namazda bir adamın “Niktaniknet – nikünya nikünü” komutasıyla kılınıyordu. [40] Daha sonra Irak içtihat medresesi, Kur’ân’ın yanlışsız ve tam tercemesi (çevirisi) ile her dilde ibadetin caiz olduğuna ilişkin Fetvayı verdi.” [41]

“Farsça çeviri ile namaz kılma ruhsatının (izninin) öncüsü olan Selmân-ı Fârisî’nin bu işi bizzat yaptığı Fâtiha çevirisi ile fiilen başlattığını, daha önce görmüştük. Selman’ın ölüm (Hakk’a yürüme) tarihi H. 36′dır. Onun Fâtiha çevirisini hayatının son günlerinde yapılmış saysak bile, Kuteybe olayı ile Selmân çevirisi arasında 60 yıl vardır. Demek oluyor ki, Farsça tercüme ile namaz, Buhara ve civarında – Kuteybe olayı ile bittiğini varsaysak bile – 60 yıl gibi bir zaman uygulanmıştır. Selman’ın çeviri için Hz. Peygamber’den izin aldığı yolundaki rivayeti dikkate alır, Kuteybe olayına da hiç değilse birkaç yıl devam etmiş gözü ile bakarsak Farsça çeviri ile namazın bir asırlık bir uygulamasını tarihsel bir gerçek olarak öğrenmiş olduğumuzu söyleyebiliriz. Hem de öyle bireysel ibadetlerde, evde odada değil, kamunun ibadet ettiği camilerde ve Cuma gibi namazda…”.[42]

Benzer bir uygulama Endülüs Emevi devletinde de yapılmıştır. İspanya’nın fethinin ardından, camilerde İspanyolca namaz kılınmasına izin verilmiştir.

Günümüz İslâm bilginlerinin (ulemânın) otoriteleri de Kur’ân-ı Kerîm’in başka dillere çevrilmesinde ve ibadetin ulusal dillerde yapılmasında sakınca görmemişlerdir. Nitekim Şeyh Muhammed Abduh, El Ezher başkanı Meragî ve Tantavî bu doğrultuda görüş bildirmişlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm’in bunca açık hükmüne, Hz. Peygamber’in sünnetine ve müçtehitlerin duragan (istikrarlı) içtihatlarına karşın anadilde ibadete karşı çıkıp çıkılmayacağını, Tanrı’dan başka Sevgili olmadığına inananların vicdanına bırakıyorum.

Notlar

[1] Ebû Davud, Vitr, 22 ve Nesaî, İftitah. 37′den aktaran Yaşar Nuri Öztürk, Agy, s. 107.

[2] Buhârî, Keşfu’l-Esrâr, 1/24′den aktaran Yaşar Nuri Öztürk, Agy, s. 108.

[3] Serahsî, Mebsûd, I, 36′dan aktaranlar: İsmail Hakkı İzmirli ve Şerafeddin Yaltkaya, Mustafa Kara, Hikmet bayur, Kurân dili Üzerine, Belleten, 22/88′den aktaran İsmail Kara, Türkiye’de İslâmlık Düşüncesi, Risâle Yayınları, İstanbul 1987, c. II, s. 133 – 134.

[4] Tırmizî, Tefsir, Muhammed, 3256 – 3257′den aktaran: Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Akçağ Yayınları, Ankara 1995, c. 12, s. 552.

[5] Prof. Dr. İbrahim Canan, Agy, c. 12, s. 553.

[6] Agy, c. 12., s. 553.

[7] Agy, c. 12, s. 553.

[8] Prof. Dr. İbrahim Canan, Agy, c. 12, s. 554.

[9] Kurtubî, Tefsir, 16/149′dan aktaran: Yaşar Nuri Öztürk, Anadilde İbâdet Meselesi, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul 2002, s. 111-112.

[10] Ord. Prof. Şerafeddin Yaltkaya Darülfünun İlâhiyat Fakültesinde Kelâm Müdürlüğü yapmıştır. Darülfünunun kapatılmasının ardından kurulun İstanbul Üniversitesi’nde İslâm Tetkikleri Direktörlüğü’ne atanmıştır. Börekçizâde Rifât Efendi’nin vefatından sonra 1938 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirilmiştir. 1947 yılında vefat etmiştir. Yayınlanmış yetmiş dört adet kitap ve makalesi vardır.

[11] Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı İzmirli, Dârülfünun Felsefe Müderrisliği yapmıştır. Dârülfünun İstanbul Üniversitesi’ne dönüşünce Hukuk Fakültesi’nde Felsefe Hocalığı yapmıştır. Bir ara da İstanbul Ün. İlâhiyat Fakültesi’nde Dekanlık da yapmıştır. Kırk dokuz tane yayınlanmış kitabı vardır.

[12] Bu Fetva için bakınız: Hikmet Bayur, Kur’ân’ın Dili Üzerine, Belleten, 22/88′den Aktaran: İsmail Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi (Metinler – Kişiler), Risale Yayınları, İstanbul 1987, c. II, s. 132 vd. Dili Fakîr tarafından arılaştırılmıştır.

[13] Ebu’l-Leys Semerkandî, Kitabu’l-muhtelif, Üçüncü mesele.

[14] Hüsamüddin Buharî, Şerhu’l- Camii’s-sağir.

[15] Tırnak içindeki bu sözler 26. Şuara Sûresi 196 âyetinin Türkçe mealidir.

[16] Tırnak içindeki sözler 87. A’lâ Sûresi, 18. âyetinin Türkçe açıklamasıdır.

[17] İcma’ (İcmâ-ı Ümmet): Kur’ân ve hadislerle açıkça çözümlenemeyen hukuk (Fıkıh) konularında ulemânın (bilginlerin) uyuşmasıdır (oybirliğidir). Böyle bir oybirliği sağlanan konularda ulaşılan sonuç bütün Müslümanlar için uyulması zorunlu bir yasa (kural) oluşturur. İcma-ı Ümmet, Hz. Peygamber’in “Benim ümmetim kesinlikle hatada birleşemez.” hadisine dayalı olarak bir İslâm hukuku kuralı olmuştur.

[18] Zevceni, Şerhu Manzume-i Nesefi.

[19] Hüsamûddin Buharî, Şerhul-Camii’s-sağir.

[20] Zevzenî, Şerhu Manzume-i Nesefi.

[21] Zevzenî, Şerhu Manzume-i Nesefî.

[22] Örf: İnsanların üzerinde birleşerek kural üretmesidir. Sözcük Türkçede gelenek, görenek (âdet) şeklinde kullanılır.

[23] Zevzenî, Şerhu Manzume-i Nesefî,

[24] Serahsî, Mesbût, I, 36.

[25] Tırnak içindeki sözler 43. Zühruf Sûresi 3. âyetinin sözleridir.

[26] Tırnak içindeki sözler 26. Şuarâ Sûresi 195. âyetinin sözleridir.

[27] Zevzenî, Şerhu Manzume-i Nesefî.

[28] Tırnak içindeki sözler 13. Ra’d Sûresi 37. âyetinin sözleridir.

[29) Ebu'l-Leys Semerkandî, Kitabu'l-muhtelif.

[30] Hüsameddin Buharî, Şerhu Camiî’s-sagir’den aktaranlar Şerafeddin Yaltkaya ve İsmail Hakkı İzmirli. Aktaran: İsmail Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, Risâle Yayınları, c. II, s. 133 ve 134.

[31] Zevzenî, Şerhu Manzume-i Nesefî.

[32] İsmail Kara, Agy, s. 134-135. Ek bilgi için bakınız: Dücane Cündioğlu, Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet, Kitabevi yayınları, İstanbul 1999.

[33] Arapçanın bilinmemesi ya da aslına uygun bir şekilde söylenemeyeceği halinde.

[34] M. Şerafeddin (Yaltkaya) ve İ. Hakkı (İzmirli)’nin 8 Mart 1936 tarihli açıklamaları. Aktaran İsmail Kara, Agy, c. II., s. 135.

[35] Tâbiûn nesli: Sahâbelerle birlikte yaşayan kuşak.

[36] Ensârî, Fevâtih, 1/16′dan aktaran Yaşar Nuri Öztürk, Anadilde İbâdet Meselesi, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul 2002, s. 122.

[37] Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükhan, İslâm Akaid Sistemlerinde Gelişmeler (İmam-ı Azam Ebû Hanife ve İmam Ebû Mansûr-ı Mâturidî, Ötüken Yayınları, İstanbul 2006, s. 238.

[38] Agy, s. 238′de yer alan 242 numaralı dipnot

[39] Ignaz Goldziher, İslâmda Fıkıh ve Akaid, Çeviren Prof. Dr. İlhan Başgöz, Ardıç Yayınları, Ankara 2004, s. 41 vd.

[40] Nerşahî, Tarih-i Buhara, 78′den aktaran Tahir Harimi Balcıoğlu (Önsöz Hilmi Ziya (Ülken)), Türk Tarihinde Mezhep Cereyanları, Kanaat Kitabevi, s. 118.

Benzer bir uygulamayı Hint prenslerinin paralarının üzerinde görüyoruz. Bu paralara İslâmiyetin en önemli ilkesi olan Kelime-i şahâdet şöyle yazılmıştır: “Hak birdir, Muhammed O’nun Avatarıdır.”

Avatar: Hindu dininde, genel olarak Tanrıların bedenleşmesi insan şeklini alması özel olarak Tanrı Vişnu’nun insan kılığında inmesi demektir. Bakınız İgnaz Goldziher, İslâmda Fıkıh ve Akaid, Ardıç Yayınları, Ankara 2004, s. 332.

[41] Fetva-yı Gıyasiye’den aktaran: Tahir Harîmî Balcıoğlu, Agy, s. 118. Ayrıca Bakınız: Yaşar Nuri Öztürk, Ana Dilde İbadet Meselesi, Yeni Boyut Yayınları, Eylül 2002, s. 121.

[42] Yaşar Nuri Öztürk, Anadilde İbadet Meselesi, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul 2002, s. 121.

http://www.turkceibadet.net/?page_id=351

posted in NAMAZ | 0 Comments

11th Haziran 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

İlmihâl Dindarlığının İmkânı Üzerine- Prof. M. Hayri KIRBAŞOĞLU

_Klasik fıkıh literatürünün bir bölümünü oluşturan taharet, namaz, oruç ve hac gibi konuların, başına akaid konularının da eklenmesiyle, bağımsız eserler hâlinde ortaya çıkışının tarihi bizde 15. yüzyıla kadar geri götürülmektedir.(1) Halk arasında ‘Namaz Hocası’ veya ‘İlmihal’ olarak bilinen bu tür eserler, sözlü kültür yanında, halkımızın temel dini bilgilerinin başlıca kaynağını teşkil etmektedir. Bu bakımdan ülkemiz insanının din konusundaki bilgilerinin büyük ölçüde namaz hocaları veya ilmihaller tarafından şekillendirildiğini söylemek mümkündür. Bu kadar etkili olmalarına rağmen, bu tür eserlerin bilimsel değeri üzerinde yeterince durulduğu söylenemez. Bunların sunduğu bilgilerin ne derece sağlıklı ve yeterli olduğu meselesi bir yana, bu bilgilerin ne tür bir dindarlığa yol açtığı üzerinde ise, neredeyse hiç durulmamıştır. Halbuki milyonlarca insanın dine dair bilgilenme sürecinde muhtemelen okuyup okuyacağı yegane kaynak konumundaki bu tür eserlerin, devamlı surette gözden geçirilmesi ve toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde gerekli değişikliklerin yapılması, ihmale gelmeyecek kadar önemi haiz bir meseledir. Konunun böylesine kapsamlı bir biçimde ele alınmasının çok yönlü bir incelemeyi gerektireceği aşikardır. Dolayısıyla, bu sınırlı incelemede cevabı aranması gereken en önemli soru, kanaatimizce, ilmihallerin bir dindarlık tasavvuruna sahip olup olmadığı, sahip ise, bunun ne tür bir dindarlık tasavvuru olduğudur. Aşağıda işte bu sorunun cevabı aranacaktır.(2)

_İlmihallerin konumuz açısından dikkat çeken ortak özelliklerine işaret ederek incelememize başlayabiliriz. Bu özelliklerin başında “İslam’ın şartı beştir” anlayışının belirleyiciliği gelmektedir. Zira ilmihallerin neredeyse tamamı, “İslam’ın şartı beştir” anlayışını merkeze almış durumdadır. Bu i1mihaller, iman, namaz, oruç, hac ve zekattan oluşan İslam’ın beş şartı (?) dışında bazı konulara da yer vermiş olsalar da, bunların, ilmihallerin temel ilgi alanını oluşturduklarını söylemek mümkün değildir. Bu durum karşısında, İslam’ın kuşattığı alanlarla mukayese edildiğinde “İslamın şartı beştir” anlayışının, İslam’ı son derece dar bir alana hapsettiği açıkça görülmektedir. Bu ise, ilmihallerin dindarlığı dar bir alana sıkıştırarak ‘daraltılmış’ bir dindarlık önerdiği şeklinde yorumlanabilecek bir durumdur.


Daraltılmış Dindarlık

_Tekrar hatırlatalım ki, Müslümanın bilmesi, inanması ve yapması-yapmaması gereken hususları, yani İslam’ı bu beş hususa hasretmek, son derece yanlış ve yanlış olduğu kadar, vahim sonuçlar doğurabilecek bir anlayıştır. Zira İslam, kesinlikle bu beş husustan ibaret değildir.(3) Yusuf Ziya Yörükan’ın da dediği gibi, İslam binasının ilkeleri yalnız bunlar değildir.

_Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın birçok buyrukları vardır. ( … ) Bu hadiste gösterilen dört ibadet [namaz, oruç, zekat, hac] emrinden yalnız namaz emri ilk emirlerdendir. Oruç emri Medine’de gelmiştir. Milleti savunma [cihad] emri dahi zekat ve hac emirlerinden önce gelmiştir. Batıl adetleri terk etmek, hurafelerle mücadele etmek, taassubu kaldırmak emirleri de Mekke’de ilk zamanlarda gelen emirlerdendir. Şüphe yok ki bunların Kur’an’da ötekilerden önce gelmesinin bir sebebi ve manası vardır. Kaldı ki Müslümanlık bir bütündür, yalnız ibadetlere dair olanları alıp, diğerlerini bırakmak olmaz [vurgu bize ait, M.H.K.]. Şu halde, Peygamber’in bu dördünü diğerlerinden ayırması, ibadetlerin imanı kuvvetlendirmekte ve ahlakı yükseltmekteki tesirini göstermek maksadını güder. Nitekim ötekilerini de diğer hadislerde aynı suretle bildirmiş bulunuyor. Peygamber diyor ki: ‘İslam, insanların senin dilinden ve elinden emin olmalarıdır.’ Diğer bir hadiste de, ‘İslam kendiniz için arzu ettiğinizi kardeşiniz için de arzu etmenizdir.’ deniliyor.(4)

_Kaldı ki, İslam’ın, kendisine gönül veren müminlerine yönelik taleplerinin, sadece İslam’ın şartının beş olduğu anlayışında ifadesini bulan hususlardan ibaret olduğunu ileri sürmenin, tabir caizse, İslam’ı adeta kuşa çevirmek anlamına gelebileceği de sağduyu sahiplerinin dikkatlerinden kaçmayacaktır.

_İlmihallerin öngördüğü din(darlık) anlayışının dinin alanını nasıl daralttığını daha net görebilmek için, İslami öğretiler manzumesinin bir şema halinde gösterilmesi oldukça aydınlatıcı olacaktır.

1: Metafizik ilkeler alanı (Allah, ahiret, nübüvvet, evrenin, hayatın, insanın anlamı)

2: Ahlâki ilkeler alanı (adalet, eşitlik, kardeşlik, yardımlaşma, iyiliği emretmek, kötülükle mücadele etmek)

3: Ritüeller alanı (namaz, oruç, hac, kurban)

4: Normatif düzenlemeler alanı (cemiyet, hukuk, siyaset ve ekonomi alanı)

_Şemada konuların sıralanışı, aynı zamanda önem sırasını da göstermektedir. Buna göre, ilmihallerin III. sırada yer alan konuları ön plana çıkaran, II. ve IV. sıradaki konuları ikinci planda gören bir yaklaşım içerisinde oldukları rahatlıkla söylenebilir. Bu hususu, ilmihallerin ele aldıkları konulara ne kadar yer ayırdıklarına baktığımızda da kolayca görmek mümkündür. Burada bir örnek olarak Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’ndeki konuların yoğunluk oranlarına bakmak yeterli olacaktır. Bu ilmihalde belli başlı konulara ayrılan sayfa sayısını şöyle gösterebiliriz (Timaş Yayınları, İstanbul 1995):

Namaz 250 sayfa
Oruç 50
Zekat 50
Hacc 35
Kurban 15
Kerahet-İstihsan 30
Ahlak 30
Siyer 60

Toplam 520

_Doğrudan İslami öğretiyle ilgili görünmeyen siyer kısmı dışta bırakılacak olursa, toplam 460 sayfanın 400 sayfasının namaz, oruç, zekat, hac ve kurbana ayrıldığı halde, ahlaka ve davranışlarla ilgili kurallara sadece 60 sayfa ayrılmış olması, tespitimizin doğruluğunu gözler önüne sermektedir. Bu tespitin, hemen bütün ilmihaller için geçerli bir tespit olduğunu burada hatırlatmakta yarar vardır. Ortadaki bu durum, söz konusu daraltılmış din anlayışının, aynı zamanda, İslami öğretinin önemli yönlerinin cılız kaldığı, “zayıflatılmış bir din anlayışı” şeklinde de nitelendirilebileceğini göstermektedir.

Daraltılmış Kulluk

_Allah’a teslim olmak anlamına da gelen İslam’ın, Allah’ın isteklerine boyun eğip, O’na itaat etmek şeklinde özetlenmesi mümkündür. Kur’an-ı Kerim, insan ile Allah arasındaki bu ilişkiyi, ilk muhataplarının anlayacağı bir dille ‘ubudiyye-’ibade(t) (kulluk) benzetmesiyle ifade etmiş olup, Allah’ın Müslümanlara yönelik talepleri ise, bireysel, toplumsal ve evrensel boyutları olan taleplerdir. Böyle olunca da, ‘ibadet’in, her konuda Allah’a itaat etmek anlamına geleceği de açıktır.(5) Mantıken de, Allah’a kulluk etmek ve O’nun isteklerini yerine getirmek anlamına gelen ‘ibadet’in, İslami öğretinin bütün alanlarını kapsaması gerektiğini anlamak zor olmasa gerektir. Ama buna mukabil, bütün ilmihallerin, İslam düşüncesinin hemen her alanında da görüldüğü üzere, ibadet kavramını da bir tür anlam daralmasına maruz bıraktıklarını görmekteyiz. Zira ilmihaller, neredeyse ittifakla, ibadeti; namaz, oruç, zekat, hac, kurban, Kur’an okuma vb. birtakım ritüellerle sınırlandırmış durumdadır. Halbuki bunlar, zekat hariç yukarıdaki şemada III no’lu alanda yer alan hususlardan ibarettir ki, sadece bunların ifasına ‘ibadet’ adını verip de, diğer üç alanı dışarıda bırakmak, hem kelimenin Arap dilindeki anlamına, hem de Kur’an’ın bu kavramı kullanışındaki kapsayıcılığa aykırı bir tasarruftur. Bu yanlış anlayış yüzündendir ki, aslında fenomenolojik olarak insanın iman ve salih amele yönelmesini sağlamak amacıyla vazedilmiş olan bu ritüeller, ibadet kapsamında değerlendirildiği halde, asıl amaç olan, her türüyle ‘salih amel’i ibadet kapsamı dışında mütalaa etmenin izahı mümkün değildir. İslam geleneğinde egemen olan bu yanlış ve eksik ibadet anlayışının, İslami öğretinin sınırlı bir alanını ibadet olarak telakki edip, geniş ve son derece önemli pek çok alanı ibadet kapsamı dışında bırakmakla sonuçlanacağı açık; bunun Allah’ın istediği ibadet (kulluk) olamayacağı ise ortadadır. Sanırız bugün ülkemizde de İslam dünyasının diğer bölgelerinde de, Müslümanların içinde bulundukları durumun bir bütün olarak İslami öğretiyi içeren ‘ibadet’ kavramının bazı ritüellere indirgenmesiyle ilgili olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Böylesi daraltılmış bir kulluk/ibadet anlayışına dayalı bir dindarlığın, İslam’ın hedeflediği bir dindarlık olamayacağını söylemeye bile gerek yoktur.

Derinliksiz Dindarlık

_Dinin, özünde Allah ile insan arasında gerçekleşen derinlikli bir iç tecrübe olarak nitelendirilmesi de mümkündür. Ne var ki, ilmihallerin böylesi derin bir dindarlık vurgusuna sahip olmadıkları da gözden kaçmamaktadır. Aslında, zaten alanı daraltılmış bir ibadet/kulluk anlayışının, derinlik (deruni) boyutunun da ihmal edilmesiyle, artık bir ‘dindarlık’tan bahsedilip bahsedilemeyeceği bile tartışmalı bir hal almaktadır. Hele Kur’an’ın, kulluk bilincinin tezahürleri olan namaz, oruç, zekat, hac vb.den ziyade, bizatihi bu bilince ve onun’ derinleştirilmesine yönelik sık ve ısrarlı vurgularıyla mukayese edildiğinde, ilmihallerin ‘öz’ün önemini yeterince kavrayamadıkları sonucuna varmak kaçınılmaz olmaktadır.(6) Bu açıdan, ilmihallerin arz ettiği eksiklikleri daha yakından görebilmek için, en azından namaz, abdest, oruç, hac vb. ritüellerin klasik tasavvuf literatüründeki ve bazı çağdaş eserlerdeki ele alınış biçimlerine bakmak ve ilmihallerle bir mukayese yapmak yeterli olacaktır.(7)


Şekilci-Mekanik Dindarlık

_Dinin bu ‘derin bilinç’ boyutunun ihmalinin, şekilci ve mekanik bir dindarlıkla sonuçlanması kaçınılmazdır. Aslında bu açıdan bakıldığında, önceki dinlerin başına gelenler İslami öğretinin de başına gelmiş ve tasavvuf ehlinin, fukaha/ulemaya yönelik ‘zahir ehli’ eleştirisini haklı çıkarırcasına, formalite ve şekilcilik, oldukça erken dönemlerde zuhur edip yayılmış ve varlığını bugüne kadar etkili bir biçimde sürdürmeye devam etmiştir. İlmihaller de işte bu olumsuz gelişmenin pek çok ürünlerinden birisi olarak önümüzde durmaktadır. Zira mevcut ilmihallerin hemen hepsi, aslında ortaçağda yazılmış fıkıh kitaplarının ilgili bölümlerinin çevirisine dayalı derlemeler olduğundan, aynı zamanda ortaçağ düşünce ve yaklaşımlarını da temsil ettiklerini söylemek yanlış olmasa gerektir.

_Burada ilmihallerin sergilediği şekilcilik örneklerini tek tek saymak mümkün değildir; zira bu takdirde neredeyse ilmihallerin büyük bir kısmını aktarmak gerekecektir.(8) Bunu yapmak yerine, ilmihallerde namaz, abdest, sular, oruç, hac, zekat, hac vb. konular şekle ilişkin detayların, çok büyük bir kısmına, ne Kuran’da ne de zayıf ve uydurmaları dahil hadis rivayetlerinde rastlandığını dikkatlere sunmak yeterli olacaktır. Bunun anlamı ise, ilmihallerin verdikleri bu muazzam detayların büyük bir kısmının Hz. Peygamber ve ashabınca bilinen şeyler olmadığıdır. Bu noktada sorulması gereken soru ise şudur: Bu kılı kırk yaran detayları bilmeden de, Hz. Peygamber ve ashabı birtakım kulluk görevlerini rahatlıkla yerine getirebildiklerine göre, bugün Müslümanları bunlarla mükellef tutmanın gereği ve yararı nedir? Bizce bu sorunun cevabı da, üzerinde uzun uzun durmayı gerektiren çok önemli bir meseleyle karşı karşıya bulunduğumuzu gözler önüne serecektir.

Anakronik Dindarlık

_İlmihallerin, kullanılan dil, kavramsal çerçeve ve verilen örnekler açısından, keza zihniyet ve bakış açıları bakımından bugüne ait olmadıkları hemen ilk bakışta göze çarpmaktadır. Mesela bugün için hiçbir anlamı olmayan ‘köleler’le ilgili pek çok hükme ilmihallerde yer verilmesi, buna iyi bir örnek teşkil etmektedir.(9) Keza savaşlarla alınmış bir beldede hatibin sol elinde tutacağı bir kılıca dayanarak hutbe okuması gerektiği (Bilmen, s. 158) seferilikten söz ederken, yelkenli gemilerle seyahatten, kafile halinde develerle yolculuktan dem vurulması (s. 166), ancak ana dili Arapça olanlar için anlamlı olan ‘zelletu’l-kari’ konuları (s. 206, vd. 209, vd.), mescit lambalarında kirli yağ kullanmaktan (s. 233) yeni fethedilen bir yerdeki gayr-i müslim kabirlerini açmaktan (s. 255), kadının evinde oturup dışarı çıkmamakla yükümlü olduğundan (s. 268) rü’yet-i hilal konusunda iki kadının şahitliğinin ancak bir erkeğinkine denk olduğundan (s. 269), fakire kefaret olarak “boylu bir entari, kısa bir gömlek veya yalnız bir don” verilebileceğinden (s. 292), devletin amil, aşir, sai denilen zekat toplama memurlarının bulunduğundan (?) (s. 319), zekat ve sadaka-i fıtır vb. konuları ilgilendiren ölçülerle ilgili olarak, ortaçağa ait uzunluk, ağırlık, hacim ölçülerinden -mesela, arşın, fersah, mil, dirhem, sa’, vesk, rıtl, ok atımı mesafesi, yaya yürüyüşü- bahsedilmesi, burada örnek verilebilir. Benzer şekilde, fitre sadakasında, buğday, arpa, hurma ve kuru üzümün değişmez ölçüler olduğu (10) iddiasına da bu çerçevede yer verilebilir. Yine bugünkü Irak topraklarının ‘haraç arazisi’ olduğundan dem vurulması (s. 334), Hz. Peygamber soyundan gelenlere ‘hazinedeki’ (?) ‘ganimet’ (?) paylarından verileceği (s. 341), hacı adayının beraberinde Mekke’ye kurbanlık götürmesi (s. 368, 369), en faziletli kazanç yolunun önce cihad, sonra sırayla, ticaret, ziraat ve sanat şeklinde belirlenmesi (s. 417, 418), ihtikardan [karaborsacılık] söz edilebilmesi için malların asgari kırk gün depolanması gerektiği (s. 420), borçlanma konusuna örnek olarak buğday, arpa, yumurta ve ceviz borçlanılmasından dem vurulması (s. 422), ameliyat amacıyla hastaya, onun aklını giderecek (?) temiz bir ilaç içirilmesinde [narkoz] bir ’sakınca görülmemesi’ (?) (s. 426), erkeklerin etekli elbise giymesi ve elbiselerinin eteklerinin, bacaklarının yarısına kadar uzatılabileceği (s. 428), pek yüksek binalar yaptırmanın ‘mekruh’ olduğu (s. 429), oyun ve eğlence denilen birtakım zararlı ve ‘faydasız’ eğlencelerin caiz olmadığı, yararlı eğlencelerin ise kişinin ailesiyle eğlenmesi, atını eğitmesi ve ok yarışı olduğu ve at terbiye edip, silah eğitimi görmenin fazileti (s. 433), tavla, satranç gibi oyunların harama yakın mekruh olduğu, zira bunların zaman kaybına sebep ve kumara itici olduğu (s. 433-434), ameliyatların bazı zaruretlere binaen ‘caiz’ olduğu (?) (s. 435), on üç yaşına giren çocukları namaz kılmazlarsa dövmek, on altı yaşına giren çocukları da evlendirmek gerektiği (s. 444), kadının kocasının dine uygun ‘emirlerini’ tutması gerektiği (s. 444) gibi hususlar da burada zikredilebilir.

_Bu ve benzeri örnekler, ilmihallerin bize bir gelecek perspektifi sunmak şöyle dursun, bugünün ihtiyaçlarına bile cevap vermekten uzak olduğunu, hatta daha da vahimi, adeta bizi asırlar öncesine sürüklediğini açıkça gözler önüne sermektedir. Okuyucusunun zihnini ve bakışlarını geçmişe, asırlar öncesine çeviren ilmihallerin sunacağı dindarlık anlayışının bugüne ait bir dindarlık olamayacağı aşikardır.

_Çağın gerçeklikleriyle ilgisi olmayan bu gibi hususlara ilmihallerde bol bol yer verilmiş olması, tekrar ifade edelim ki, bu ilmihallerin aslında ortaçağ toplumsal şart ve ihtiyaçlarına göre yazılmış olan Arapça fıkıh kitaplarının, bugünün şartlarına uyarlanmaksızın, aynen Türkçe’ye tercüme edilmesinden kaynaklanmaktadır. Yoksa aklı başında hiçbir kimsenin, yukarıdaki örnekleri, ciddiye alarak ve hiçbir rahatsızlık duymadan 21. yüzyıl insanına sunması mümkün değildir. Bu bakımdan çağdaş insana, çağdaş bir dille ve çağdaş duruma ait örneklerle Müslümanları geçmişten bu çağa getirecek, hatta gelecekteki muhtemel gelişmeler konusunda da onları techiz edecek ilmihallere ihtiyaç olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.

Eksik ve Yanlış Bilgi, Eksik ve Yanlış Bir Dindarlık Doğurur

_Eksik ve yanlış bilgiler üzerine sağlıklı bir dindarlık bina etmek mümkün değildir. Ne yazık ki, mevcut ilmihallerin yapmaya çalıştığı şey, bundan pek de farklı değildir. Bunu da fazla garipsememek gerekir, zira biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, bu ilmihaller çağdaş durumların esas alındığı ve bilimsel araştırmalardan beslenen eserler olmayıp, ortaçağa ait fıkıh kitaplarının aynen tercümesinden, yani bir başka ifadeyle, geçmişte üretilmiş olan yorum ve bilgilerin, hiçbir tenkit süzgecinden geçirilmeksizin bugünün insanına sunulmasından başka bir şey değildir. Nitekim yine Bilmen’in ilmihalinden seçtiğimiz aşağıdaki örnekler, durumu yeterince açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak, detaylara geçmeden önce, bu ilmihalde zikredilen hadis rivayetlerin hiçbirinin, ne kaynağının, ne de isnadının bulunduğuna, birçoğunun araştırıldığında hiçbir hadis kaynağında yerinin tespit edilemediğine dikkat çekmek yerinde olacaktır.(11) Keza müellifin Miraç konusundaki rivayetlerin arzettiği muazzam problemler yumağından(12) habersiz olduğunu gösteren ifadelere de rastlanmaktadır (s. 103). Yine mesela, on yaşına geldiğinde namaz kılmayan veya Ramazanda oruç tutmayan çocuğa, üç tokattan ziyade olmamak üzere, velisi tarafından hafifçe elle vurulması veya dövülmesi gerektiğine dair iddianın (s. 104, 282, 444) dayanağı olan hadis rivayetlerinin sıhhati araştırılmamış ve tabiatıyla problemli bir rivayet olduğu(13) gözden kaçmıştır.

_Gelelim detaylı örneklere: Kadınların imama uymasının sahih olabilmesi için, imamın kadınlara imamlık yapmaya niyet etmesinin zorunlu olduğu ifade edilmiştir ki (s. 118), bunun şer’i bir delili mevcut değildir. Namazların sünnetlerinin -doğrusu nafılelerin- hak görülmemesinin, boş ve hikmetten uzak sayılarak küçümsenmesinin ‘küfür’ olduğu iddiası da (s. 129) ağır bir hüküm olup, bu konuda yeterli inceleme yapılmadan, eski kitaplara uyularak olduğu gibi aktarılmıştır. Kadınların cemaatle kılınan namazlara katılmalarının “kerahatten sayıldığı” iddiası (s. 147) birtakım rivayetlerle desteklenmeye çalışılırken, asr-ı saadetteki uygulamaların bu iddiayı nakzettiği ise, nasılsa dikkatlerden kaçmıştır. Buna bağlı olarak, sabah namazının iki rekat farzı için kametin sadece erkeklere mahsus olmak üzere getirileceği iddiasının da (s. 148) neye dayandığı meçhuldür. Namazların cemaatle kılınışına dair verilen bilgilerin bir kısmının doğruluğu şüpheli, bir kısmı ise, o konudaki farklı uygulamalar içerisinden sadece belli tercihleri yansıttığı halde -mesela cemaatle kılınan namazda Fatiha suresinin sonunda amin’in gizlice söylenmesi gerektiği (s. 153) gibi- bunların toptan “Peygamber efendimizden şüphe götürmeyen bir rivayetle sabit olmuş ve zamanımıza kadar geçen yıllarda bütün ümmetin ittifakı ile kararlaştırılmıştır.” şeklinde mutlaklaştırılması (s. 154) da, rivayetler konusunda yeterli araştırmanın yapılmadığının açık bir göstergesidir. Hele Hz. Peygamber’in teravih namazını yirmi rekat olarak kıldıkları iddiası (s. 164) hiçbir delile dayanmayan, dolayısıyla, tarihi gerçeklere aykırı bir iddiadır. Arafat ve Müzdelife dışında, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarının birleştirilerek kılınmasının caiz olmadığı iddiası da, Hanefi fıkıh kitaplarındaki bir hükmün, doğru olup olmadığı araştırılmaksızın, aynen tekrarlanmasından kaynaklanmaktadır (s. 170). Halbuki araştırıldığında, diğer mezheplerde olduğu gibi, Hanefilerin de gerektiğinde namazları bu şekilde birleştirerek kılmanın mümkün olduğu kolayca görülmektedir.(14) Kişinin uyuyakalmak, unutmak veya dalgınlık dolayısıyla kılamadığı sayılı namazlar dışında, aylar, hatta yıllar boyunca kılmadığı geçmiş namazların kaza edilmesi gerektiği iddiası da (s. 172, vd.) sağlam bir delile dayanmayan, üstelik Hz. Peygamber dönemindeki uygulamaya da ters bir iddiadır. Bilhassa, on dört secde ayetini bir mecliste okuyup, her biri için ayrı ayrı secde yapan, ardından da hepsine birden on dört secde yapan kimsenin, dünya ve ahiret işlerinde, Allah’ın kendisini üzüntü ve kederden koruyacağına dair, kaynağı meçhul bir rivayetten bahsedilmesi ve bu rivayetin güvenilirliğinde hiçbir kuşku yokmuşçasına, herhangi bir araştırma ve incelemeye gerek görülmeksizin okuyucuya sunulması da (s. 193) kanaatimizce son derece yanlıştır. Aynı şekilde, sağlam hiçbir rivayete dayanmayan, “Kandil gecelerinin ve bu gecelerde yapılacak ibadetlerin faziletine” dair görüş ve kanaatler de (s. 196-197) yanlış bir dindarlık anlayışının doğmasına yol açmaktadır. Halbuki klasik dönem ulemasının, bu konudaki rivayetlerin son derece güvenilmez olduğunu ortaya koyan eserlerine(15) vakıf olunsaydı, bu gibi bir yanlışın ortaya çıkmasına fırsat verilmezdi. Benzer şekilde, istihareden sonra rüyada beyaz ve yeşil görülmesinin hayra, siyah ve kırmızı görülmesinin ise şerre işaret olduğu iddiası da (s. 199), ‘mushafa bakma’nın bir ibadet olduğu iddiası da (s. 215) dini bir temelden yoksundur. Kaldı ki, Hz. Peygamber’in, kendi döneminde olmayan bir mushafın faziletinden söz etmesi de mümkün olmasa gerektir. Iskat-ı salât denilen uygulamanın da dinde hiçbir temeli olmadığı halde, uzun uzun nasıl yapılacağı anlatılmıştır (s. 227-230). Bir mescidin içi ve arsası mescid olduğu gibi, semaya kadar olan üst tarafının da mescid hükmünde olduğu, onun için mescidlerde yapılması mekruh ve yasak olan şeylerin, bunların üstlerinde de mekruh olduğu iddiası (s. 230), hem temelsiz, hem de mantıksızdır. Aynı şekilde, en faziletli mescid sıralamasında Kabe, Mescid-i Nebevi ve Beytu’I-Makdis’den sonra, sırasıyla en eski mescidlerin, daha sonra da en büyük mescidlerin geldiğine dair ifade de (s. 231) dini temellerden yoksundur. Hele hele recm ve irtidaddan dolayı verilen ölüm cezasının kesin dini temelleri varmışçasına,(16) taşlanarak öldürülenin cenaze namazının kılınıp kılınılmayacağının tartışılması (s. 245) ve mürtedin cenaze namazının kılınmayıp, cesedinin boş bir arazideki çukura gömüleceği iddiası (s. 246) da öncekilerden farksızdır. Bugün de uygulanmakta olan şekliyle “ölülere telkin verme”nin (s. 249) de hiçbir sağlam dini dayanağı yoktur.(17) Ölünün yakınlarının ilk hafta içinde fakirlere sadaka verip, sevabını ölüye bağışlamalarının Sünnet olduğu iddiası da (s. 253) asılsızdır. Ölülere Yasin suresi okunmasının sevap olduğu iddiası da (s. 254) temelsizdir.(18) Suda boğulan, ateşte yanan, enkaz altında kalan, veba, taun, ishal, sıtma ve zatülcenb hastalıklarından birisiyle veya akrep sokması ile ölen, nifas halinde veya gurbet elinde veya ilim yolunda veya Cuma gecesinde ölen kimselerle; sevabını Allah’tan bekleyen müezzinin ve doğru alışveriş yapan Müslüman bir tüccarın, ailesinin geçimini kazanmak için, hak üzere bir çalışma sonunda ölenin ‘şehid’ sayılacağı iddiası da (s. 257) son derece çürük rivayetlere ve zorlama te’villere dayalı bir iddiadan başka bir şey değildir. Uyku halinde bir şey yiyip içme’nin orucu bozacağı görüşü ise (s. 276) İslam’ın mükellefiyet anlayışıyla uyuşmayan bir görüştür.(19) Benzer bir durum, oruçlunun vücuduna saplanıp kaybolan odun ve demir benzeri bir şeyin, orucu bozacağı iddiası (s. 279) için de söz konusudur. Ramazan orucunu bozanın peşpeşe iki ay (altmış gün) oruç tutması gerektiği görüşü de (s. 282, 290-291) doğruluğu yeterince araştırılmadan verilmiş acele bir hükümdür.(20) “Allah için bir gün oruç tutayım” diyeceği yerde yanılarak “Bir ay oruç tutayım” diyen bir kimsenin, bir ay oruç tutması gerektiği şeklindeki görüşün (s. 306) de, İslam’ın mükellefiyet anlayışıyla bağdaşıp bağdaşmadığı oldukça tartışmalıdır. Kurban sahibinin elinin hayvanı kesenin eli üzerinde olduğu bir durumda, her ikisinin de besmele çekmesi gerektiği, birisinin bile besmeleyi terk etmesi durumunda, hayvanın etinin yenmeyeceği hükmü (s. 392) incelemeden verilmiş acele bir hükümdür; zira yenmesi yasak olan, Allah’tan başkası -mesela putlar- adına kesilen kurbanlardır. Besmele çekilmemesi ise, onun Allah’tan başkası adına kesildiğini göstermez. Kaldı ki, bir başka yerde, besmele çekip çekmediği belli olmayan Ehl-i Kitaptan birinin kestiğini yemenin caiz olduğunu söyleyip de (s. 399), yine besmele çekmeyi terk eden bir Müslümanın kestiğinin yenmeyeceğini söylemenin açık bir çelişki olduğuna da bu vesileyle işaret etmek gerekir. Aynı çelişki, besmelenin kasden terk edilmesi durumunda avın etinin yenmeyeceği, hatta haram olduğu yönündeki hükümde de (s. 401) söz konusudur. Halbuki müellifin de işaret ettiği, besmeleyi şart görmeyen İmam Şafi’i'nin, bugünün şart ve ihtiyaçları bakımından rahatlatıcı olan görüşünün esas alınması daha isabetli olurdu. Yüce Allah’ın kitapları ve peygamberleri yanında, ‘velilerinin’ de kudsiyet kazandığını söylemenin (s. 410) dini bir temele dayanması şöyle dursun, bu, İslam’a taban tabana zıt inanç ve uygulamalara davetiye çıkarmak anlamına gelecektir. Öte yandan, abdestsiz Kur’an okuyabilmek ve mushafı abdestsiz ele almakla ilgili olarak, bunun caiz olabileceği yönünde de görüşler varken, aksi yöndeki görüşleri esas almak da (s. 411) bugünün şart ve ihtiyaçları yönünden insanların Kur’an ile olan bağlarını zayıflatıcı bir işlev görmektedir. Keza bir suyun temiz olmadığını, fasık veya gayri müslimin haber vermesi halinde, bu bilgiye itibar edilmeyeceğini söyleyip (s. 413), birkaç paragraf sonra, aynı fasık ve gayri müslimin sözlerinin alım-satım ve benzeri muamelelerde geçerli sayılması da (s. 413) açık bir çelişkidir. Kur’an’ın belli bir bağlamda ve belli tarihsel şartları gözeterek, vadeli borçlanmalara ilişkin muamelelerde iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk olduğu yolundaki hükmü, herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin, nikah şahitliğine de teşmil edilmiştir (s. 413) ki, bu hükmün bugünün şartlarında geçerli olup olamayacağı hiç düşünülmemiş,(21) muhtemelen bu konuda klasik fıkıh kitaplarının körü körüne taklidiyle yetinilmiştir. Bir doktorun tedavi edeceği bir hanımın herhangi bir organına zaruret miktarı bakabileceği, fakat onun tedavisini bir kadına öğreterek ona yaptırmasının daha uygun olacağı hükmü de (s. 417) bugünün şartlarında pek pratik görünmemektedir. Yeme-içme konusunda, insanın kuvvetlenmek için doyuncaya kadar yiyip içebileceği, bundan fazla yemenin ise haram olduğu hükmü (s. 427) şer’i dayanaktan yoksun, çok da sert bir hükümdür. Yemeğe tuzla başlayıp, tuzla bitirmenin ‘Sünnet’ olduğu iddiası da (s. 428) tamamen temelsiz bir iddiadır.(22) Aile planlaması ve gebeliği önleyici tedbirler alma konusunda takınılan olumsuz tavır da, konunun iyice incelenmemiş olmasından ve bu uygulamaların mutlaka Müslümanların nüfusunu azaltma gibi olumsuz bir amaca hizmet edeceği varsayımından kaynaklanmaktadır (s. 434). Ölen bir kadının rahminde canlı bir bebek bulunduğu takdirde, bu bebeği kurtarmak için kadının karnını sol taraftan yarmak gerektiği hususu ise (s. 435) ilmihalden ziyade tıbbın karar vereceği bir konu olsa gerektir.

_Aileyle ilgili görevlerden bahsedilirken, kocanın başlıca görevleri arasında, eşiyle güzel geçinmek, onu korumak ve geçimini sağlamaktan dem vurulduğu halde (s. 443) ‘eşini sevmek’ten söz edilmemesi, aynı şekilde kadının kocasını sevmesinden bahsedilmemesi, Hz. Peygamber’in Sünnet’inin yeterince incelenememiş olmasından kaynaklanmış olmalıdır. Keza on altı yaşına giren çocuğun, bir manisi olmadığı takdirde evlendirilmeye çalışılması gerektiği görüşü (s. 444), dinle doğrudan ilgisi olmayan, bugün için ise pek de anlamlı olmayan bir açıklama olarak nitelendirilebilir. İtaat başlığı altında, üst amirin dince yasak olmayan emirlerini dinleyip ona itaatten bahsedildiği halde, onların İslam’a aykırı uygulama ve emirleri karşısında gösterilmesi gereken tepkiden söz edilmemesi (s. 453), bugün İslam dünyasında sivil muhalefetin ve eleştirel düşüncenin niçin gelişmediği konusunda bizlere ipucu vermektedir.

_Öte yandan, peygamberler tarihine tahsis edilen bölümde yer alan birtakım bilgilerin de, araştırma mahsulü olmayıp, geçmiş kaynaklardan aynen derlenmiş bilgiler oldukları görülmektedir (Mesela, s. 476, 477, 478, 479, 480, 485, 486, 492, 496, 497, 498, 506). Bu konuda yeterli araştırma yapılmadan, önceki ulemanın kanaatlerinin aynen sürdürüldüğüne dair tipik bir örnek olması bakımından, Hz. İsa’nın (a.s.) göğe yükseltildiği iddiasını burada zikretmek yerinde olur.(23) Yine sahabe tanımı ve sahabenin tamamının mübarek, mukaddes ve her yönden saygıya değer oldukları yönündeki ifadeler (s. 500) de araştırmaya dayalı olmaktan ziyade, geçmişi toptan tezkiye ve takdis eden bir zihniyetin ürünü olarak görülmelidir. Aynı şekilde ay’ın bölünmesi ve Miraç mucizelerine tahsis edilen bölümde verilen bilgiler, konuyla ilgili rivayetlerin çelişki, problem ve zaafları görmezlikten gelinerek, muhtemelen de böyle bir durumun varlığından habersiz bir şekilde sunulmuştur (s. 504-505) ki, konuyla ilgili araştırmaların sonuçları, burada verilen bilgileri doğrulamak şöyle dursun, sıhhatleri konusunda ortada son derece ciddi kuşkuların bulunduğunu göstermektedir.(24)


Erkek Egemen ve Yetişkin Merkezli Dindarlık

_İlmihallerin bilgi kaynaklarının ortaçağ fıkıh literatürü olduğu(25) tekrar hatırlanacak olursa, geçmişte ve günümüzde hakim anlayış olan erkek egemen bakış açısının, fıkha, oradan da ilmihallere yansımasını garipsememek gerekir. Halbuki Kur’an’dan ve Hz. Peygamber’in kadın konusundaki bakış açısını yansıtan bazı rivayetlerden yola çıkılarak, tam tersine, kadın-erkek eşitliğini esas alan bir yaklaşımı da savunmanın mümkün, hatta daha isabetli olacağına dair yapılmış pek çok çağdaş araştırma karşısında, ilmihallerin bu açıdan da gözden geçirilmesi cihetine gidileceği yerde, maalesef bu yönde ciddi bir adım henüz atılmış değildir. Cuma namazının ve teşrik tekbirlerinin kadınlar için gerekli görülmemesi (s. 163), asr-ı saadetteki uygulamalar görmezlikten gelinerek, kadın ve çocukların bayram namazlarına katılmalarının teşvik edilmesi şöyle dursun, bunun tamamen sükutla geçiştirilmesi (s. 164), kadının kocasının niyetine göre mukim ve misafir olacağı (s. 169), kocasının izni olmadan, kadının nafile oruç bile tutamayacağından dem vurulurken, aksi durumda kadının izninin gerekli görülmemesi (s. 261), ancak erkeğin, hasta, oruçlu veya hac ve umre için ihramlı olma durumunda karısını nafile oruç tutmaktan menedemeyeceği (s. 262), Şevval ve Zilhicce hilalleri konusunda iki kadının şahitliğinin bir erkeğinkine denk olabileceği (s. 269-270), asr-ı saadetteki uygulama tam ters yönde olduğu halde, kadınların kendi evlerinde namaz kılmalarının mescidlerde namaz kılmalarından daha hayırlı olduğu (s. 308) kadının itikafının kocasının iznine bağlı olduğu -ki kocasının da itikaf için karısından izin alması gerektiği akla bile getirilmemektedir- (s. 308), Kur’an’da hacca gitmek için, kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın, sadece maddi imkan ve yol güvenliği şart koşulduğu halde, kadının -güvenlik tehlikesinin bulunmadığı durumları da kapsayacak şekilde- mutlak olarak mahremsiz yolculuğa çıkamayacağı (s. 353), telbiye getirirken seslerini yükseltmemeleri, remel ve hervele gibi bazı uygulamaları yerine getirememeleri sebebiyle kadınların haclarının -akıl ve dinlerinin eksik olduğu iddiasının bir uzantısı olarak- erkeklere kıyasla ‘noksan’ olduğu (s. 378), hac yolunda kocası veya mahremi ölen kadının ‘muhsar’ sayılacağı ve hac yapmayarak ihramdan çıkması gerektiği (s. 381), Müslüman ve Ehl-i Kitaptan olanların “kadın dahi olsalar” (?) kestiklerinin yenebileceği (s. 399), -yine asr-ı saadetteki uygulamaların hilafına olarak- İslam kadınlarının abdest, namaz ve oruç gibi dinle ilgili birtakım meseleleri, ya kocaları ve mahremleri aracılığıyla ya da “kocalarının izni ile” ve “arasıra bir ilim meclisine giderek” öğrenmeye çalışabilecekleri, ama kocalarının rızası olmadıkça bir ilim meclisine katılamayacaklarının ileri sürülmesi(26) (s. 407), ancak kocası bir meseleyi çözemediği veya sorup öğrenmekten çekindiği takdirde, gidip ehlinden sorma hakkının olabileceği (s. 407), yine evlilik konusundaki şahitlikte de iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahit- liğine denk sayılacağı (s. 414), kocanın karısına karşı görevleri arasında “zevcesi ile güzel geçinmek” zikredilirken, kadına kocasının dine uygun ‘emirlerini’ tutma mükellefiyetinin düşmesi (s. 443-444) gibi hususlar, yukarıda sözü edilen erkek egemen bakış açısının birer yansıması niteliğindedir.

_Öte yandan, çocuk ve gençlerden ziyade yetişkinlerin esas alınması, çocuk ve gençlerin, hele kız çocukların ve genç kızların dışlanması, namaz haricinde çocukların camiye sokulmaması yönündeki telkinler (s. 232) çocuğun dayakla namaza ve oruca alıştırılmasının tavsiye edilmesi (s. 282), şu anda İslam dünyasının -ve de ülkemizin- nüfusunun çok önemli bir kısmını oluşturan genç nesillerin yok sayılmasından başka bir anlama gelebilir mi? İslam dünyasının geleceği kendilerine bağlı olan gençliğin, ilmihallerde tamamen ihmal edilmesinin izahı mümkün olmasa gerektir.

Psikopatolojik Dindarlık

_İlmihallerin belki de en zararlı yönlerinden birisi, psikopatolojik bazı davranışlara yol açabilecek birtakım bilgileri okuyucularına çekinmeden sunabilmiş olmalarıdır. Bu konuda verilebilecek en yaygın ve tehlikeli örnek, temizlikle ilgili vesvese ve obsesyonlara yol açan, gusülle ilgili -hemen her ilmihalde karşılaşılabilecek- şu tür açıklamalardır:

_Vücut yıkanırken iğne ucu kadar bir yerin kuru kalmamasına dikkat edilecek, kulaklar ve göbek oyuğu yıkanacak. Su saçların, sakalların, kaşların ve bıyıkların aralarına ve altlarındaki deriye kadar geçecektir. Bunlar sık olsa bile suyun ulaşması sağlanacaktır. Bunların araları ve dipleri kuru kalırsa, gusül tamamlanmış olmaz. (…) Kapanmış olan küpe deliklerinin içini de yıkamalıdır. İçlerine zorla su geçebilecek olan küpe deliklerini de, içlerine su geçecek bir şekilde el ile ıslatıp yıkamalıdır.(27)

_Bu satırları okuyan birinin vesveseci olmaması mümkün değildir. Nitekim hemen hepimiz özellikle abdest ve gusül konusunda, bu gibi ifadelerden kaynaklanan ve bazen son derece ciddi sonuçları da olabilen obsesyon örneklerini çevremizde bol bol görebiliriz. Yukarıda anlatılanlar bir yandan dini dayanaklardan yoksun iken, öte yandan da bazı rivayetlerin lafızcı bir şekilde anlaşılması gibi bir yanlıştan kaynaklanmaktadır. Bu bilgilerin hiçbirisinin Hz. Peygamber’in hayatında yeri ve karşılığı yoktur. Kaldı ki, Hz. Peygamber dönemindeki kısıtlı su ve banyo imkanları düşünüldüğünde, bu açıklamaların hiç de gerçekçi olmadığı kolaylıkla anlaşılır.

_Bu noktada ilmihallerin dindar insanların psikolojilerini bozmakla mı, yoksa onlara sağlıklı bir ruh hali sağlamakla mı yükümlü olduklarını sormanın zamanının gelip geçtiği kanaatindeyiz.

_Elbette ilmihallerin olumsuz yönleri bunlarla sınırlı değildir. İlmihallerde verilen bilgiler arasındaki çelişki ve tutarsızlıklar,(28) gereksiz ve anlaşılmaz açıklamalar,(29) şekilciliğin tabii bir sonucu olan “kılı kırk yarma” mantığı(30) ve araç niteliğindeki hükümlerin ve hususların, amaçlan gölgede bırakması,(31) mezhepçilik ve ırkçılık sayılabilecek bazı ifadelerin mevcudiyeti(32) gibi hususlar, ilmihallerin hepsinde şu veya bu ölçüde görülen olumsuzluklara dair verilebilecek bazı örneklerdir. Hemen hemen Türkçedeki bütün ilmihallere büyük ölçüde teşmil edilebilecek olan bu gibi tespitleri daha da çoğaltmak her zaman mümkündür. Şimdi bu tespitlerin ışığında, şu nihai soruyu sorma zamanı gelmiştir: Durumu bu olan ilmihaller, okuyucularında nasıl bir dindarlığa yol açabilir?

_Bu soruya verilecek cevap kısa ve nettir: Mevcut ilmihallerin, ‘nasıl’ı bir yana, herhangi bir dindarlık ‘geliştirmesi’ dahi söz konusu değildir. Zira bu ilmihallerin, derinlik ifade eden ‘dindarlık’ geliştirmesi şöyle dursun, standart bir Müslüman tipi yetiştirmesi bile mümkün görünmemektedir. Çünkü bu ilmihaller her şeyden önce, hayatın bütün alanlarını kuşatan İslam’ı, “İslam’ın şartı beştir” şeklindeki dar ve yanlış bir anlayışa hapsetmekte, buna bağlı olarak da, hayatın her alanında sergilenmesi gereken ibadet=kulluğu; namaz, abdest, oruç, hac, kurban vb. ibadat-ı mersumeye hasretmektedir. Yine bu yaklaşımın bir uzantısı olarak ilmihaller, derinliksiz, şekilci ve mekanik bir ‘formalite Müslümanlığı’na, ister istemez yol açmaktadır. Dinin şekil kadar, hatta ondan da önemli olarak, ‘ruh ve öz’ olduğu unutulmuş, bu formalite Müslümanlığı, şer’iliği tartışmalı pek çok fıkhi detaylara boğulmak suretiyle ilmihaller, adeta bir ‘talimatname’ye dönüştürülmüştür. O kadar ki, Allah’a kulluk görevlerinin bir kısmını teşkil eden, namazı kılmak, orucu tutmak, zekatı vermek, hacca gitmek, kurban kesmek vs. için bir Müslümanın bilmesi gerekenler (?) dört cilt (toplam 1800 sayfa) tutacak kadar teferruata boğulabilmiştir.(33) Tam da bu noktada insanın aklına ister istemez şu soru tekrar gelmektedir: Acaba namaz kılan, oruç tutan, zekat veren, hacca giden, kurban kesen Hz. Peygamber ve ashabı, bu 1800 sayfalık bilginin ne kadarını biliyordu? Kuşkusuz çoğu yorum ve ictihad ürünü olan bu detayların çok büyük bir kısmını bilmiyorlardı, buna rağmen kulluk görevlerini en iyi şekilde yerine getirebiliyorlardı. Hem de bunları sadece formalite olarak değil, gerçek bir dindarlığa ve gerçek bir İslamî bilince dönüştürerek bunu başarıyorlardı.

_Bu noktada ilmihallerin topluma sunduğu, dönemi geçmiş, yanlış, eksik, temelsiz ve hatta bazısı zararlı bilgileri de bir tarafa bırakacak olursak, Müslümanda bireysel, toplumsal ve evrensel boyutlarıyla İslamî bir bilinç doğuracak, derinlikli, özü formalitelere feda etmeyen, insanı özellikle ahlakî alanda olgunlaştırıp dönüştürmeyi amaçlayan, sağlam bilgi temeline dayalı, psikolojik ve pedagojik boyutları ihmal etmeyen, çağın ruhuna hitap edebilecek bir ilmihale – özellikle de geleceğimizin teminatı olan genç nesiller açısından- acilen ve şiddetle ihtiyaç olduğunda en ufak bir şüphe olmadığını belirtmek bir zorunluluktur.

Dipnotlar:

1. TDV İslam Ansiklopedisi “İlmihal” maddesi

2. Literatür taramasına dayalı bu incelemede, toplumdaki yaygınlık ve etki düzeyleri sebebiyle, Mızraklı İlmihal, Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali, Ahmet Hamdi Akseki’nin İslam Dini, DİB’ğının ilmihali ile TDV’nın ilmihali esas alınmış, örnekler ise Bilmen’den verilmiştir. Ancak, bu örneklerin hemen tamamının bütün ilmihallerde şu veya bu ölçüde tekrarlandığını da burada vurgulayalım.

3. “İslam’ın şartı beştir” anlayışınınn geniş eleştirisi için bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, “Bir Hadis ve Yorumu: İslam’ın Şartları”, Diyanet Gazetesi (Ocak, 1989),sayı: 359, s. 3 ve 27.

4. Yusuf Ziya Yörükan, Müslümanlık ve Kur’an-ı Kerim’den Ayetlerle İslam Esasları, Ankara 2002, s. 65-66.

5. Nitekim İbn Manzur (Ö. 711/1311) da el-ibadetu: et-ta’atu demek suretiyle bu hususa işaret etmektedir. Bkz. Lisanu’l -’arab, Beyrut t.y., III. 272.

6. Hakkı itiraf etmek gerekirse, bu bakımdan Ahmet Hamdi Akseki’nin Müslümana Büyük İlmihal adlı eserinin (İstanbul 1971) mevcut i1mihaller içerisinde en iyi durumda olduğunu da belirtmeden geçmemek gerekir.

7. Böyle bir mukayese için konuyla ilgili en geniş eserlerden olması itibarıyla İmam Gazali’nin (ö. 505/1111) İhya’u ‘ulümi’d-din adlı eserinin tamamına, keza Şah Veliyullah ed-Dehlevi’nin Huccetu’llahi’l-baliğa’sına ve Ali Şeriati’nin Hac adlı eseri ile Garaudy’nin İslam ve İnsanlığın Geleceği, İslam’ın Vaat Ettikleri, Yaşayan İslam gibi eserlerinde yer yer yaptığı konuyla ilgili yorumlara başvurulabilir.

8. Mamafih burada. yine Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’nde (İstanbul 1995) tespit ettiğimiz bazı örneklerin yerlerine işaret etmeden de geçmeyelim: Bkz. s. 121-122, 123, 129, 130, 131, 132, 136, 145-147, 157, 162, 189, 216, 222, 223,224, 225, 228, 232, 237, 244, 246, 279, 294, 295, 296, 298, 299, 300, 318, 336, 362, 365, 366, 396, 402, 403, 412, 429, 433.

9. Bkz. Ö. N. Bilmen, age., s. 108, 155, 169, 290, 292, 298, 340, 344,424.

10. Bu yaklaşımın eleştirisi için bkz.M. Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet-Eleştirel Bir Yaklaşım-. Ankara Okulu. Ankara 1999. s. 97-98.

11. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Nihat Koçak, Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihalindeki Hadislerin Tahrici (basılmamış lisans tezi), AÜİF, Ankara 1989.

12. Miraç rivayetlerinin fevkalade problemli durumunu görmek için bkz. Ahmet Molu, Miraç Hadislerinin Hadis Bilimi Açısından Değerlendirilmesi (yayımlanmamış yüksek lisans tezi, AÜİF, Ankara 2001.

13. Bu konudaki rivayetlerin isnad ve metin açısından arz ettiği problemlerle ilgili olarak bkz. Mustafa Ertürk, “Çocuğun Dini Eğitiminde Kullanılan Bir Hadis ve Tahlili”, Marife, II (Konya, 2002), sayı: 2, s. 53-79.

14. Bu konuda geniş bilgi için bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, Namazların Birleştirilmesi, İlahiyat Yayınları, Ankara 2002.

15. Bkz. Ebû Şame el-Makdisi, el-Ba’is ‘ala inkari’l-bida’i ve’l-havadls, Kahire, t.y.; ayrıca bkz. Salih Özer, Hadis Literatüründe Mübarek Zaman/Kutsal An Mefhumu ve Kandiller Örneğinin Tetkiki (yayımlanmamış yüksek lisans tezi), AÜİF, Ankara 1995.
16. Kur’an’da yer almayan ve sadece hadis rivayetlerine dayandırılan recm cezasıyla, mürted için öngörülen ölüm cezasına dair rivayetlerin isnad ve metin açısından arz ettikleri problemler konusunda bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, “İslam’a Yamanan Sanal Şiddet: Recm ve İrtidat Meselesi”, İslamiyat V (2002), sayı: 1, s. 125-132.

17. Bu konuda bkz. Muhammed Ahmed Abdusselam, Kur’an Niçin İndlrlldi?, Fecr Yayınları, Ankara 1989, s. 55-56.

18. Bkz. age., s. 54-55.

19. Bu konuda bkz. Mehmed S.Hatiboğlu, “İslam Mükellefiyet Anlayışı ve Buna Aykırı Bir Maliki- Hanefi Kıyası”, AÜİFD, XXI (1976) s. 185-197.

20. Oruçlu iken cinsi münasebette bulunmak veya yiyip içmek suretiyle olsun, kasden orucunu bozanların iki ay sürekli kefaret orucu tutması gerektiğine dair yaygın hükmün yanlışlığına dair geniş bilgi için bkz. Musa Carullah Bigiyef, Kitabu’s-Sunne, Ankara Okulu, Ankara 2000, s. 115-117, dipnot, 87 (Yazara ait, Uzun Günlerde Oruç, çev. Yusuf Uralgiray, Ankara 1975, s. 213-217’den naklen)

21. Kadının şahitliği meselesindeki değerlendirmeler ve yeni yaklaşımlar konusunda geniş bilgi için bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, “Kadın Konusunda Kur’an’a Yöneltilen Başlıca Eleştiriler”, İslami Araştırmalar (Kadın Özel Sayısı), V (1991), sayı: 4, s. 276-277; Hayreddin Karaman, “Kadının Şahitliği, Örtünmesi ve Kamu Görevi”, agd. s. 287; Ali Bulaç, “Mekasidu’şŞeria Bağlamında Kadının Şahidiği Konusu”, agd. s. 297, vd. İlhami Güler, “Kur’an’da Kadın-Erkek Eşitsizliğinin Temelleri”, agd. s. 315-316. Süleyman Ateş, “İslam’ın Kadına Getirdiği Haklar”, agd., s. 324. Hüseyin Hatemi, “Modern Mahrem ve İslam’ın Kadına Bakışı”, agd., s. 331.

22. Bu iddianın dayanaklarını oluşturan hadis rivayetlerinin uydurma olduğu konusunda bkz. M.Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet -Eleştirel Bir Yaklaşım-, s. 46.

23. Kökleri asırlar öncesine giden bu kadim telakkinin dayanakları ve eleştirisi için bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, “Hz. İsa’yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi”, İslamiyat III (2000), sayı: 4, s. 147-168; Mehmet Ünal, “Tefsir Kaynaklarına Göre Hz. İsa’nın Ölümü, Ref’i ve Nüzulü”, agd. s. 133-146.

24. Miraç rivayetleriyle ilgili olarak bkz. dipnot, 12; ayın yarılmasıyla ilgili olarak da bkz. M. Hayri Kırbaşoğlu, Alternatif Hadis Metodolojisi, Kitabiyat Yayınları, Ankara 2002, s. 341-343.

25. Mesela, Bilmen’in ilmihalinde zikredilen kaynaklar şunlardır: Kur’an-ı Kerim, Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Cami’u’s-Sağir, Kirabu’t-Terğib ve’t-Terhib, Şema’il-i Tirmizi, Şifa-i Şerif, Mevahib- i Ledünniye, Akaid-i Nesefiye, Şerh-i Mekasıd, Şerh-i Mevakıf, Mebsut-ı Serahsi, eI-Bedayi, elHidaye, el-Bahru’r-Ra’ik, erDürer ve’l-Gurer, Mülteka, Halebi, Merakı’l-Felah, Haşiye-i Tahtavi, . ed-Dürrü’l-Muhtar, Reddü’l-Muhtar, Mecmu’a-i İbn Abidin, Feteva-yı Hindiyye, Feyziyye, Behçe, Netice, Ali Efendi, Abdurrahim Fetvaları ve Mecmu’a-i Cedide, Muhtasar-ı Ebi’z-Ziya, Şerh-i Ebi’l-Berekat, Haşiye-i Düsüki, Kitabu’l-Ümm, Tuhfetü’l-Muhtaç, Neylü’l-Mera’ib, Keşşafü’l-Kına, Kirabu’l-Muhalla, Bidayetü’l-Müctehid, Nihayetu’l-Muktasit [Bu son isim aynı bir eser değil, Bidayetu'l-Muctehid'in isminin devamıdır.], el-Mizanu’l-Kübra, İhya’u'l-Ulüm, Tarikat-ı Muhammediye, Şerh-i Şir’atü’l-İslam, Siyer-i İbn Hişam, Tarih-i İbn Esir, Siyer-i Halebi.

26. Bu satırlar adeta İncil’deki şu ifadelerin bir yansıması gibidir: “Mukaddeslerin bütün kiliselerinde olduğu gibi, kiliselerde kadınlar sükut etsinler; çünkü onlara söylemek için izin yoktur; ancak şeriatın da dediği gibi, tabi olsunlar. Eğer bir şey öğrenmek isterlerse, evde kendi kocalarına sorsunlar, çünkü kadıya kilisede söylemek ayıptır” (Korintoslulara I.Mektup, 14: 34-35). Bu anlayışın eleştirisi ve İslam’da yeri olmadığı konusunda bkz. Rıza Tahiri, “İslam’da Genel Haklar ve Masuniyetler”, Yeni Ümit (Ocak-Mart, 2002), sayı: 55, s. 40.

27. Bilmen, age., s. 92-93, no: 186, 187. Hemen hemen aynı ifadeler Diyanet İlmihali’nde (Ankara 1999), s. 108-109′da mevcut olup, ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı bu sağlıksız anlayışı Diyanet Takvimi aracılığıyla (bkz. 08.01.2003 tarihli takvim yaprağı) geniş halk kitlelerine yaymaya çalışmaktadır.

28. Bu konuda bkz. Bilmen, age., s. 118/76; 121/103; 124/122-123; 153-154/5, 6, 7; 167/253; 168/256; 188/363; 196/5, 7, 8; 217/13; 222-223/5; 225/23; 238/534; 273/71 (namaza kıyasla); 341/99 (Burada zekat ve sadakaların insanların yıkantısı [kiri] sayıldığı, dolayısıyla Haşimoğullarının şeref ve kıymetine yakışmayacağı ifade edilirken, bunların sıradan Müslümanların şeref ve kıymetine yakıştığı, dolayısıyla sıradan Müslümanların şeref ve kıymetlerinin pek de önemli olmadığı sonucu çıkmaz mı?); 363/43-1 (Haccı helal mal ile yapmak haccın sadece bir edebi mi, yoksa önemli bir Şartı mıdır?); 372/4; 375/78 413/48-51; 425/109 (Burada verilen bilgilerle, at ve eşek etinin haram olduğu hükmü arasında bir çelişki doğmaktadır.); 430/146; 473 (Dinin kolaylık olduğuna dair burada yer alan açıklamalar, bizatihi bu ilmihaldeki zorlaştırıcı ve kılı kırk yancı hükümlerle bir arada değerlendirildiğinde, ortaya açık bir çelişki çıkmaktadır.)

29. Bkz. age., s. 134 (Türkçe ezanla ilgili açıklamalar); 164/232, 235; 165/241; 176/299; 190/377; 195/403-2; 196/5; 218/30; 227/480; 239/543 (Hunsa-i miişkil’in cenazesinin yıkanmayacağına dair); 315/9-1 (Mürtedin irtidad öncesi zekat borçlarının düşeceği hakkında); 316/3; 319/13 (Bugün söz konusu olmayan zekat memurları hakkında); 375/75; 395/40; 396/47 (Saksağan, kumru, bülbül ve keklik eti yiyenin belaya tutulacağına inanıldığı için yenmelerinin iyi olmadığı hakkında); 398/56 (”Deniz insanı”nın (?) yenmesinin helal olmadığı hakkında); 401/75; 423/102; 427/122-123; 430/142-144; 431/148 vd. 434/165; 465/63 (Taassubu olumlar görünen açıklamalar hakkında).

30. Mesela bkz. Bilmen, age., s. 190/375-379; 205/406 ve pek çok yerde.
31. Mesela bkz. Bilmen, age., s. 114/58 (Namaz vakitlerinden bir-ikisi bulunmayınca, o vakit namazlarının ora halkına farz olmayacağı); 271-272/67 (Ramazan hilalinin hesapla tespitinin caiz olmadığı hakkında); 336/77-2, 3 (Kireç, alçı taşı, yakut, elmas, firuze, su, tuz, zift, neft (petrol) gibi maddelerden humus alınmayacağı hakkında).

32. Mesela bkz. Bilmen, age., s. 217/10 ve pek çok yerde; 496/78-79 (Hz. Peygamber’in ‘nesebinin’, ‘mübarek’ ve ‘yüksek’liği); 527/179 (Kureyş’in asalet ve şerefi).

33. Burada kastettiğimiz eser, Vecdi Akyüze ait Mukayeseli İbadetler İlmihali (İslam Fıkhında İbadetler) adlı, İz yayıncılık tarafından yayımlanan (İstanbul 1995) ve Yeni Şafak gazetesi tarafından promosyon olarak dağıtılan eserdir.

34. Aslında böyle bir ilmihâl yazmanın son derece yararlı olacağını düşünmekle birlikte, bunu, hadis/Sünnet alanındaki problemlerin çözümüne yönelik projemizin tamamlanmasından sonraki bir tarihe tehir ediyorduk. Ancak toplumdan gelen yoğun talepler karşısında, böyle bir ilmihâl yazma işinin daha fazla tehir edilmemesi gerektiği anlaşılmaktadır. Cenab-ı Hak’tan bizi bu konuda başarılı kılmasını niyaz ederiz.

(İslamiyat Dergisi, M. Hayri Kırbaşoğlu, c.5 s.109-204, 2002)

posted in İBADETLER | 0 Comments

2nd Haziran 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

NAMAZDA NE OKUMALI?-HADİSLER

Namazda dua: 2663-”Resûlullah buyurdular ki: “Namaz ikişer ikişer kılınır. Her iki rek’atte bir teşehhüd vardır. Namazda huşû(derin saygı) duyulur, yoğun ihtiyaç içinde olduğu dua edilerek (temeskün-tezellül) açığa vurulur. Ellerini kaldırırsın.” Şöyle de dedi: “Ellerini, içleri kendi yüzüne dönük olarak Rabbine kaldırır; isteklerini (ısrarla tekrarla söyleyerek) istersin: “Ya Rabbi! ya Rabbi! ya Rabbi!..” Kim bunu yapmazsa namazı eksiktir.” Tirmizî, Salât 283, (385).

760. …Ali (r.a.)’den; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) namaza dur­duğu zaman tekbir alır sonra; “Yüzümü hak dine meylederek ve tes­lim olarak göklerle yeri yaratana çevirdim. Ben müşriklerden değilim. Namazım ve bütün ibâdetlerim, ölümüm ve hayatım âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Onun hiç bir şeriki yoktur. Ben bununla (gerçek tevhid inancıyla) emrolundum. Ve ben müslümanlann ilkiyim. Allah’ım sen yegâne hükümdarsın. Benim senden başka ilâhım yoktur. Sen rab­bimsin, ben de senin kulunum. Ben nefsime zulmettim; fakat günahı­mı itiraf ederim. Bütün günahlarımı affet. Çünkü günahları Senden başka affedecek yoktur. Beni ahlâkın en güzeline yönelt. Ahlâkın en güzeline yönelten ancak sensin. O kötü ahlâkı benden uzaklaştır. Onu senden başka benden uzaklaştıracak kimse yoktur. (Senin emirlerine) tekrar tekrar icabet eder, (buyruklarına) tekrar tekrar tabi olurum! Bü­tün hayırlar senin elindedir. Şer ise asla sana nisbet edilemez, varlı­ğım seninledir. (Önü de sonu da) Sana (dayanır) Mübareksin, yücesin. Senden mağfiret diler, Sana tevbe eylerim” derdi. Rüku’a vardığı za­man ise: “Allah’ım ancak Sana rüku ettim. Sana iman eyledim. Ve ancak sana teslim oldum, kulağım, gözüm, iliğim, kemiğim ve sinirle­rim hep sana itaat etmektedir” derdi. Başını rüku’dan kaldırdığında da; “Allah hamd edenin hamdini işitir, (kabul eder). Ey Rabbimizl Gökler dolusu yer dolusu, gökle yer arası dolusu onlardan maada (var­lığını) dilediğin her şey dolusu hamd de sana mahsustur” derdi. Sec­deye varınca da; “Allah’ım, ancak sana secde ettim ve ancak sana inandım, sana teslim oldum, varlığım kendisini yaratıp en güzel şekle koyan, gözünü ve kulağını yaradan Allah’ına secde etti. Yaratıcıların en güzeli olan Allah pek yücedir” derdi. Namazdan (çıkmak için) se­lâm vermek istediği zaman da; “Allah’ım! Evvel ve âhir, gizli ve aşi­kâr, işlediğim bütün günahları ve yaptığım bütün israflarımı ve senin benden daha iyi bildiğin bütün kusurlarımı bağışla! İlerleten ve geri­leten ancak Sensin, Senden başka hiç bir ilâh yoktur” derdi. (Buhârî, teheccüd 1, Deâvat 10, 60; Müslim, müsâfirîn 201, zikr 70; Ebû Dâvûd, vitr 25; Tirmİzî, kıyâme 46, deavât32, 82; Ibn Mâce, ikâme 180; Dârimî, salât 169; Ahmed b. Hanbel, 1-95, 102, 103, 385; II, 292, 514, 526; VI, 391. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/161-163.)

781. …Ebû Hüreyre’den; demiştir ki: Peygamber (a.s.) na­maz için tekbir aldı mı, tekbir ile kıraat arasında sükût ederdi. Ben: Ey Allah’ın Resulü! Şu tekbir ile kıraat arasındaki sükûtunun hikmeti nedir? O esnada ne okuyor­sun (lütfen) bana bildir, dedim. Buyurdu ki: “Ey Allah’ım benimle, günahlarımın arasını doğu ile batı arası­nı uzaklaştırdığın gibi uzak eyle! Ya Rabbi, beni günahlarımdan be­yaz elbisenin kirden temizlendiği gibi temizle!Ey Allah’ım!Beni kar, su ve dolu ile (günahlardan) temizle, (diye dua ediyorum).” (Buhârî, ezan 89; deavât 39, 44, 46; Müslim, mesâcid 147, zikr 48; Tirmizî, deâvât 76; Nesâî, tahâre 47, iftitâh 14, 15; Ibn Mâce, ikâme I, dua 3; Ahmed b. Hanbel, II, 49. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/204.) Bazı Hükümler: Farzda olsun nafilede olsun iftitah tekbiri ile Fatiha arasında iftitah duası okumak meşrudur, imam Mâlik’in görüşüne göre ise, iftitah tekbirinden sonra hemen Fatiha’ya geçi­lir. Fakat bu duanın namazın başında, ortasında veya sonunda okunmasın­da da bir sakınca yoktur. İmam Azam ile İmam Ahmed b. Hanbel’e göre ise, sübhâneke duası okunur. (Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/206.)

774. …Âmir b. Rabia babasından; demiştir ki: Ensardan bir genç Resûlullah (s.a.)’in arkasında namaz kılarken aksırdı ve; “bize bağış­ladığı (gerek) dünya ve (gerekse) âhiret (nimetlerin)den dolayı Allah’a pek çok, güzel ve her an ziyâdeleşen hamdler olsun” dedi. Peygam­ber (s.a.) namazı bitirince: “(Bu) duayı okuyan kimdi?” diye sordu. (Amir) dedi ki, genç sükût etti.Sonra “(bu) duayı okuyan kimdi? Gerçekten o kimse sa­kıncalı birşey söylemedi” buyurdu. Bunun üzerine (o genç): O duayı ben okumuştum, ey Allah’ın Resulü; ben bu duâ ile hayırdan başka bir şey kastetmedim diye cevap verdi. (Nebiyy-i Ek­rem sallallahü aleyhi vesellem de): “(Bu dua) zikri sonsuz derecede büyük olan Rahman’in Arşına erişti” buyurdu. (Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/189-190)

2616-”Resûlullah rükü’ya gitti, sonra başını kaldırdı ve “Gıfâr kabilesini Allah mağfiret etsin, Eslem kabilesine Allah selâmet versin, Useyye Allah’a ve Resulüne isyan etmiştir. Allahım, Benî Lihyan’a lanet et. Ri’l ve Zekvân’a da lânet et” deyip secdeye gitti.” Müslim, Mesâcid 308, (679).

2617-İbnu Ömer’in anlattığına göre, Resûlullah’ın sabah namazının son rekatinin rükûsundan başını kaldırınca semi’allâhu limen-hamideh Rabbena ve leke’l-hamd dedikten sonra şöyle söylediğini işitmiştir: “Allahım falancaya falancaya lânet et.” Allah Teâlâ bunun üzerine şu mealdeki ayeti indirdi: “(Kullarımın) işinden hiçbir şey sana ait değildir. (Allah) ya onların tevbesini kabul eder, yahud onları, kendileri zâlim (kimse)ler oldukları için, azablandırır.” (Al-i İmrân 128). Buharî, Tefsîr, Âl-i İmrân 9; Tirmizî, Tefsîr; Nesâî, İftitah 121.

769. …el-Ka’nebî; “Mâlik farz ya da farzın dışında bir namazın başlangıcında, ortasında veya sonunda duâ etmekte bir sakınca yok­tur, dedi.” demiştir. (Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/181.)

Namazda Allah’ı anmak(zikir): 771. …Abdullah b. Abbâs (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre; Pey­gamber (s.a.) geceleyin namaza kalktığında (şöyle) derdi: “Allah’ım, hamd sana mahsustur. Göklerin ve yer yüzünün nuru sensin. Hamd de Sana mahsustur. Gökleri ve yer yüzünü ayakta tutan sensin. Sana hamd olsun. Göklerin yer yüzünün ve oralardakilerin Rabbi- Sensin. Sen haksın, Senin sözün hakdır. Va’din de haktır. Sana kavuşmak hak­tır. Cennet haktır, Cehennem haktır ve kıyamet haktır. Allah’ım! Yal­nız Sana teslim oldum, ancak Sana iman ettim, ancak Sana dayandım, yalnız Sana yöneldim, Ben (senin düşmanlarına karşı) ancak Senin (ver­diğin güç)le mücâdele ettim ve ancak Senin hükmüne başvurdum. Be­nim gerek evvelce ve gerekse sonradan işlediğim günahlarımla gizli ve aşikâr yaptıklarımı bana bağışla Benim rabbim Sensin, Senden baş­ka hiç bir ilâh yoktur!” (Buhârî, teheccud, I, deavât 9; tevhîd 8, 64; Müslim, müsâfirîn 199, zikir 68; Tirmizî,deavât 29; Nesâî, kıyâmu’1-leyl 9; ibn Mace, ikâme 180. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/183-184.)

775. …Ebû Said el-Hudrî’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.) ge­celeyin (teheccüd namazına) kalktığında tekbir alır, son­ra: “Ey Allah’ım, Seni hamdin ile teşbih ve tenzih ederim. İsmin müba­rektir, azametin yücedir ve Senden başka ilâh yoktur” der sonra da üç defa “Allah’dan başka bir ilah yoktur” der, üç de­fa “Allah en büyüktür” der, (daha) sonra da: “(Hakkın rahmetinden) koğulmuş olan şeytandan, vesvesesinden, kurmasından, büyüsünden semi’(her şeyi işiten) ve âlîm (her şeyi bilen) Allah’a sağınının” derdi. Sonra da (bir miktar Kur’ân) okurdu. (Müslim, salât 52; Tirmizî, salât 65, vitr 19; Nesâî, iftitâh 18; İbn Mâce, ikâme 1, Dârimî, salât 33; Ahmed b. HanbeflII, 50, 69.)

764. …Cübeyr b. Mut’ım’dan rivayet edildiğine göre, (Cübeyr) Resülüllah’ı namaz kılarken görmüş -(Ravi) Amr der ki: Gerçi hangi namazın olduğunu bilemiyorum- Peygamber (s.a.) (o namazda) “Al­lah gerçekten büyüktür, Allah gerçekten büyüktür, Allah gerçekten büyüktür Allah’a çok çok hamd olsun, Allah’a çok çok hamd olsun, Allah’a çok çok hamd olsun” (şeklinde) üç defa; “Allah’ı sabah ve akşam her türlü noksanlıklardan tenzih ederim” (diye) üç defa (zik­retti, bir defa da)! “Şeytandan, onun nefhinden, nefsinden ve hemzinden Allah’a sığınırım” dedi. (Amr) dedi ki: (Şeytanın) nefsi şiirdir, nefh’i kibirdir, hemz’i de ilişmesidir.” (Tirmizî, mevâkît 65; İbn Mâce, ikâme 2; Dârimî, salât 33; Ahmed b. Hanbel, I, 403, 404; III, 50; IV, 80, 81, 83, 85; VI, 156. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/174.)

MEZHEPLER: Malikiler Namazda Subhaneke ve Ettehiyyat gibi duları okumazlar.

HADİSLER: 2532-”…Bana Resûlullah: “Haydi git ve Medîne’de ilan et ki: “Sadece Fatiha süresi de olsa, Kur’ân’dan bir parça okumadıka kıldığınız namaz namaz değildir” dedi ve başka bir şey ilave etmedi.” Ebu Davud

2534-”(Namazda) Fatiha süresi ile kolaya gelen bir miktar (Kur’ânayetin)i okumakla emrolunduk.” Ebü Dâvud, Salât 136, (818).

posted in DUA | 0 Comments

27th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

 

KUR’AN’DA ABDESTLE İLGİLİ ZORUNLULUKLAR: 5Maide/6 4Nisa/43

Amaç

Abdestle ilgili zorunluluklar

Abdesti bozan şeyler

Boy abdesti ile ilgili zorunluluklar

Boy abdestini gerekli kılan durum

 

Namaz kılınacağı zaman

1.     Abdest bilinciyle

2.     Yüzünü ve

3.     Dirseklere kadar kollarını yıka!

4.     Başını ve

5.      Topuklara kadar ayaklarını sıvazla /yıka

1) Tuvalet gereksinimi

2) Kadınlarla birlikte olmak

3) Cünüplük

4) Sarhoşluk

Boy abdesti bilinci ile yıkanmak

Cünüplük

 
 

 

GELENEKSEL ANLAYIŞTA ABDESTİ ZORUNLU GÖREN DURUMLAR

*        Namaz kılınacağı zaman

*        Abdest bozulduğu zaman

*        Kur’an’a dokunulduğu zaman abdestli olmak

*        Kur’an okunacağı zaman abdestli olmak

*        Hacda tavaf ederken abdestli olmak

*        Camiye girerken abdestli olmak

*        Mezarlık ziyaret edilirken abdestli olmak

*        Toprağa ayak basarken abdestli olmak

 

ABDESTİN BOZULMASIYLA İLGİLİ İHTİLAFLAR/ TARTIŞMALILAR

*        Vücuttan kan akması

*        Kadınlara dokunmak veya tokalaşmak

*        Kusmak

*        Oturma biçimine göre uyumak

 

MEZHEPLERİN ABDESTLE İLGİLİ HÜKÜMLERİ

Konular

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli  

Kan akması abdesti bozar mı?

Evet

Hayır 

Hayır 

Hayır 

Kadına dokunmak abdesti bozar mı?

Hayır

Hayır 

Evet

Hayır 

Eller ve yüz 3 kez yıkanır

Evet

Hayır 

Evet

Evet

 

MEZHEPLERE GÖRE ABDESTİN FARZLARI-Mezhep içi ihtilaflar dışında

 

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli  

Caferi

Abdestin farzları nelerdir? 

Kollar

Yüz

Başı mesh

Ayaklar

Niyet 

Yüzü ovmak

Kolları ovmak

Başı mesh

Ayakları ovmak

Sıralama

Aralıksız

 

Niyet 

Yüz

Kollar

Başı mesh

Ayaklar

Sıralama

 

Niyet 

Besmele

Yüz

Kollar

Başı mesh

Ayaklar

Kulakların içi Sıralama

Aralıksız

Niyet 

Yüz

Kollar

Başı mesh

Ayakları mesh

Sıralama

Aralıksız

 

Miktar

4

7

6

9

7

 

MEZHEPLERE GÖRE ABDESTİN SÜNNETLERİ-Mezhep içi ihtilaflar dışında

 

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli  

Caferi

Abdestin sünnetleri nelerdir? 

     Niyet

     Besmele

     Ağız-burun

     Organları 3 kez yıkamak

     Su ile ovmak

     Sağdan başlamak

     Başın tamamı

     Boyun

     Kulaklar

     Sıralama

     Aralıksız

 

     Niyet

     Besmele

     Ağız-burun

     Organları 3 kez yıkamak

     Su ile ovmak

     Sağdan başlamak

     Başın tamamı

     Boyun

     Kulaklar

 

 

     Niyet

     Besmele

     Ağız-burun

     Organları 3 kez yıkamak

     Su ile ovmak

     Sağdan başlamak

      3 kez başın tamamı

     Boyun

     Kulaklar

     Aralıksız

     Niyet

     Besmele

     Ağız-burun

     Organları 3 kez yıkamak

     Su ile ovmak

     Sağdan başlamak

     Başın tamamı

     Boyun

 

      Niyet

      Besmele

      3 kez Ağız-burun

      Organları 2 kez yıkamak

      Su ile ovmak

      Sağdan başlamak

      Başın tamamı

      Boyun

      Sıralama

      Aralıksız

Miktar

11

9

10

9

7

 

MEZHEPLERE GÖRE ABDESTİ BOZAN ŞEYLER-Mezhep içi ihtilaflar dışında

 

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli  

Caferi

Abdesti bozan şeyler 

     Dışkı

     İdrar

     Yellenmek

     Uyumak

     Delilik

     Sarhoşluk

     Baygınlık

     Regl

     Cünüplük

     Kan

     İrin

     Ağız dolusu kusmak

     Namazda sesli gülmek

     Dışkı

     İdrar

     Yellenmek

     Uyumak

     Delilik

     Sarhoşluk

     Baygınlık

     Regl

     Cünüplük

     Cinsel organına dokunmak

 

 

     Dışkı

     İdrar

     Yellenmek

     Uyumak

     Delilik

     Sarhoşluk

     Baygınlık

     Regl

     Cünüplük

     Kadına dokunmak

     Cinsel organına dokunmak

     (Kan-irin abdesti bozmaz)

 

     Dışkı

     İdrar

     Yellenmek

     Uyumak

     Delilik

     Sarhoşluk

     Baygınlık

     Regl

     Cünüplük

     Cinsel organına dokunmak

 

      Dışkı

      İdrar

      Yellenmek

      Sesi duymayacak ölçüde uyumak

      Delilik

      Sarhoşluk

      Baygınlık

      Cünüplük

 

Miktar

13

10

11

10

8

 

MEZHEPLERE GÖRE GUSLÜ GEREKTİREN DURUMLAR-Mezhep içi ihtilaflar dışında

 

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli  

Caferi

Guslü gerektiren durumlar

     Cünüplük

     Hayız (Regl)

     Nifas (Lohusalık)

     Cenaze

     Cünüplük

     Hayız (Regl)

     Nifas (Lohusalık)

     Cenaze

     İslam’a girince

     Cünüplük

     Hayız (Regl)

     Nifas (Lohusalık)

     Cenaze

     Cünüplük

     Hayız (Regl)

     Nifas (Lohusalık)

     Cenaze

     İslam’a girince

      Cünüplük

      Hayız (Regl)

      Nifas (Lohusalık)

      Cenaze

      Ölüye dokunmak

      Adak ve yemin için

Miktar

4

5

4

5

6

 

MEZHEPLERE GÖRE GUSLÜN FARZLARI-Mezhep içi ihtilaflar dışında

 

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli  

Caferi

Guslün Farzları

 

     Bütün vücudu yıkamak

     Ağzı yıkamak

     Burnu yıkamak

     İğne ucu kadar bile kuru kalmamak

     Kıl dipleri

     Niyet

     Bütün vücudu yıkamak

     Vücudu ovalamak

     Aralıksız

     Niyet

     Bütün vücudu yıkamak

 

 

     Bütün vücudu yıkamak

     Ağzı yıkamak

     Burnu yıkamak

      Niyet

      Bütün vücudu yıkamak

      Sıralama

 

 

Miktar

5

4

2

3

3

 

MEZHEPLERE GÖRE GUSLÜN SÜNNETLERİ-Mezhep içi ihtilaflar dışında

 

Hanefi

Maliki

Şafii

Hanbeli  

Caferi

Guslün Sünnetleri

 

     Niyet

     Besmele

     Avret yerini yıkamak

     Kirleri yıkamak

     Abdest almak

     3 kez başa, önce sağ, sonra sol omuza su dökmek

     Diğer uzuvlar

     Ovuşturmak

     Organları 3 kez yıkamak

     Avret yerleri örtülü olmamak

     Konuşmamak

     Çabucak giyinmek

     Suyu aşırı kullanmamak

     Besmele

     Avret yerini yıkamak

     Kirleri yıkamak

     Abdest almak

     3 kez başa, önce sağ, sonra sol omuza su dökmek

     Diğer uzuvlar

     Organları 3 kez yıkamak

     Avret yerleri örtülü olmamak

     Konuşmamak

     Çabucak giyinmek

     Suyu aşırı kullanmamak

 

 

     Besmele

     Avret yerini yıkamak

     Kirleri yıkamak

     Abdest almak

     3 kez başa, önce sağ, sonra sol omuza su dökmek

     Diğer uzuvlar

     Ovuşturmak

     Organları 3 kez yıkamak

     Avret yerleri örtülü olmamak

     Konuşmamak

     Çabucak giyinmek

     Suyu aşırı kullanmamak

 

     Niyet

     Besmele

     Avret yerini yıkamak

     Kirleri yıkamak

     Abdest almak

     3 kez başa, önce sağ, sonra sol omuza su dökmek

     Diğer uzuvlar

     Ovuşturmak

     Organları 3 kez yıkamak

     Avret yerleri örtülü olmamak

     Konuşmamak

     Çabucak giyinmek

     Suyu aşırı kullanmamak

      İdrar yapmak

      Elleri yıkamak

      Ağzı yıkamak

      Burunu yıkamak

      Suyu israf etmemek

 

Miktar

13

11

12

13

4

Türkiye Diyanet Vakfı, İlmihal www.diyanet.gov.tr

Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali

Mukayeseli İbadetler İlmihali- Prof. Dr. Vecdi Akyüz İz Yayıncılık

Kaynaklarıyla İslam Fıkhi-Celal Yıldırım

Kemal Kılıçoğlu, Ehli Beyt Yolu, Alevî İlmihali    www.caferilik.com

Caferi Fıkhı: http://www.tebyan.net/

posted in ABDEST | 0 Comments

17th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’DA KULLANILAN “NAMAZ (SALAT)” İFADELERİ

98 yerde

2Bakara/3. Onlar ki duyularıyla algılayamadıkları gerçeklere (gayba) de inanırlar, namazı gözetirler, kendilerine verdiğimiz rızktan muhtaçlara verirler.

 

2Bakara/43. Namazı gözetin, zekâtı verin ve ruku edenlerle (eğilenlerle) birlikte ruku edin.

 

2Bakara/45. Güçlüklere karşı direnerek(sabırla) ve namazla yardım isteyiniz. Ancak bu, ilahi mesajdan derinden etkileşenlerin dışındaki kimselere ağır gelir.

 

2Bakara/83. İsrail oğullarından şöyle söz almıştık: ALLAH’tan başkasına tapmayacak, anaya babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlarla dostça konuşacaksınız. Namazı gözetecek, zekâtı vereceksiniz. Fakat bundan sonra pek azınız hariç ilgi göstermeyip döndünüz.

 

2Bakara/110. Namazı gözetin, zekâtı verin. Kendiniz için yapıp gönderdiğiniz her iyiliği elbette ALLAH katında bulacaksınız. ALLAH yaptığınız her şeyi görür.

 

2Bakara/125. Kabe’yi halk için bir odak noktası ve bir güven yeri kıldık. İbrahim’in makamını bir namaz yeri olarak kullanın. “Ziyaretçiler, kendini ibadete verenler ve eğilip secde edenler için ikiniz Tarihi Yapımı (evimi) temiz tutun,” diye İbrahim ve İsmail’i görevlendirmiştik.

 

2Bakara/149. Her nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Saygın Mescide (Mescid-i Haram’a) doğru çevirmelisin. Bu, elbette Rabbinden gelen bir gerçektir. ALLAH yaptığınız hiçbir şeyden habersiz değildir.

 

2Bakara/150. Her nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Saygın Mescide (Mescid-i Haram’a) doğru çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin ki halkın size karşı bir eleştiri malzemesi olmasın. Zalimlere gelince, onlardan çekinmeyin, benden çekinin ki size olan nimetimi tamamlayayım ve siz de doğruya ulaşabilesiniz.

 

2Bakara/153. İnananlar! Güçlüklere karşı sabır ve namaz ile yardım dileyin. ALLAH sabredenlerle beraberdir.

 

2Bakara/157. Rablerinden onlara destekleyici yardımlar (salatlar-namazlar) vardır ve hidayete erenler de bunlardır.

 

2Bakara/177. Yüzlerinizi doğu veya batı yönüne çevirmeniz erdem ve iyilik değildir. Gerçek erdemliler, o kimseler ki ALLAH’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanırlar; akrabalara, yetimlere, muhtaçlara, yolda kalmışlara, dilencilere ve köleleri özgürlüğe kavuşturmaya seve seve yardımda bulunurlar; namazı gözetir, zekâtı verir, sözleştikleri vakit sözlerinde dururlar; zorluğa, sıkıntıya ve zulme karşı direnirler. İşte doğru olanlar onlardır, erdemli olanlar da onlardır.

 

2Bakara/238. Namazlara, özellikle orta namaza dikkat edin. Kendinizi tümüyle ALLAH’a vererek durun(kıyam).

2Bakara/239. Bir kaygı ve endişeniz varsa, yaya veya binmiş olarak (namaz kılın) … Güvene kavuştuğunuz zaman, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi ALLAH’ı anın.

 

2Bakara/277. İnanıp erdemli bir hayat sürerek namazı gözetenlerin ve zekâtı verenlerin ödülleri Rab’leri katındadır. Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler.

 

3Al-i İmran/39. Tapınakta(mescitte) durmuş namaz kılıyorken melekler ona, “ALLAH seni, ALLAH’ın sözünü doğrulayacak, onurlu, iffetli ve erdemli bir peygamber olan Yahya ile müjdeliyor,” diye seslendiler.

 

4Nisa/43. İnananlar! Sarhoşken, ne okuduğunuzun bilincinde oluncaya kadar, yolcu olanlar hariç cinsel ilişkiden sonra yıkanıncaya kadar namaza durmayın. Hasta veya yolcu iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse yahut kadınlarla cinsel ilişkiye girmiş olup da su bulamamışsanız, temiz ve kuru bir toprağa dokunup yüzünüze ve ellerinize sürerek teyemmüm edin. ALLAH Affeder, Bağışlar.

 

4Nisa/77. Kendilerine, “Elinizi savaştan çekin, namazı gözetin, zekâtı verin,” denilenlere dikkat etmedin mi? Kendilerine savaşmaları emredildiğinde, insanlardan ALLAH’tan korkar gibi, belki daha fazla korkmaya başladılar ve “Rabbimiz, neden bize savaşı yükledin, bizi yakın bir zamana kadar erteleyemez miydin!,” dediler. De ki, “Bu dünyanın varlığı azdır, erdemliler için ahiret daha hayırlıdır; en ufak bir haksızlığa uğratılmayacaksınız.”

 

4Nisa/101. Yeryüzünde savaş için yolculuğa çıktığınız zaman tanrıkarşıtlarının size saldırmasından korkuyorsanız namazı kısaltmanızda bir sakınca yoktur. Kuşkusuz tanrı karşıtları sizin açık düşmanınızdır.

4Nisa/102. Sen içlerinde olup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir grup sizi korumak için yanınızda bulunsun(kıyam) ve silahlarını da yanlarına alsın. Namaza duranlar secdeye vardıklarında(secde) arkanızda bulunsunlar. Sonra namaz kılmamış olan grup gelsin ve seninle birlikte dursunlar(kıyam), silahlarını alıp nöbet tutsunlar. Kâfirler, silahlarınız ve eşyanız hakkında dikkatsiz davranmanızı ve böylece sizi ani bir baskınla bozguna uğratmayı umarlar. Yağmur ve hastalık gibi özürlerden ötürü silahlarınızı bırakmanızda bir sakınca yok. Ancak alarmda olun. ALLAH kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırladı.

4Nisa/103. Namazı kılıp bitirdiğiniz zaman, ayakta, oturarak ve uzanarak ALLAH’ı anın(zikredin). Güvene kavuştuğunuzda namazı gözetiniz. Namaz, inananlar üzerine belirli vakitlerde farz kılınmıştır.

 

4Nisa/142. İkiyüzlüler ALLAH’ı aldattıklarını zanneder. Hâlbuki O, onları aldanmış bırakır. Onlar namaza kalktıklarında üşene üşene kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve ALLAH’ı pek az anarlar.

 

4Nisa/162. Ancak aralarındaki derin ilim sahipleri ve inananlar, sana indirilene ve senden önce indirilene inanır. Namazı gözetir, zekâtı verir, ALLAH’a ve ahiret gününe inanırlar; bunlara büyük bir ödül vereceğiz.

 

5Maide/6. İnananlar! Namaza kalktığınız zaman yüzünüzü ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı ve topuklara kadar ayaklarınızı da sıvazlayın (/yıkayın). Cinsel ilişkide bulunmuşsanız yıkanınız. Hasta veya yolcu iseniz yahut tuvaletten gelmiş, yahut kadınlarla cinsel ilişkide bulunmuş ve su bulamamışsanız, temiz bir toprağa yönelip yüzünüzü ve kollarınızı onunla sıvazlayın. ALLAH size güçlük çıkarmak istemez. Ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor. Olur ki şükredersiniz.

 

5Maide/12. ALLAH, İsrail oğullarından söz almıştı ve içlerinden on iki başkan göndermiştik. ALLAH demişti ki: “Namazı gözetirseniz, zekâtı verirseniz, elçilerime inanıp onlara saygılı olursanız ve ALLAH’a güzel bir borç verirseniz sizinle beraberim. Günahlarınızı örter, içlerinden ırmaklar akan bahçelerde ağırlarım. Artık sizden kim bundan sonra inkar ederse doğru yolu sapıtmış olur.”

 

5Maide/55. Gerçek dostlarınız, ALLAH, elçisi ve namazı gözetip alçak gönüllü olarak zekâtı veren müminlerdir.

 

5Maide/58. Namaza çağırdığınızda onunla alay edip eğlendiler. Düşünmeyen bir topluluktur onlar.

 

5Maide/91. Şeytan, sarhoş edicilerle ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi ALLAH’ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyorsunuz değil mi?

 

5Maide/106. İnananlar, birinize ölüm yaklaşınca, vasiyet anında aranızdan iki adil şahit tanık bulunsun. Yolculuk anında size ölüm gelirse, sizden olmayan iki kişi… Kuşkulanıyorsanız, namazdan sonra tanıkları alıkoyup ALLAH adıyla: “Akraba dahi olsa tanıklığımızı hiçbir değerle değiştirmeyeceğiz, ALLAH’ın tanıklığını gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde, günahkârlardan oluruz,” diye yemin ettirin.

 

6En’am/72. Namazı gözetmeli ve O’nu sayıp dinlemelisiniz. Huzurunda toplanacağınız O’dur.”

 

6En’am/92. Bu, kendisinden öncekileri doğrulayan kutlu bir kitap olup anakenti ve etrafındakileri uyarman için indirilmiştir. Ahirete inananlar ona inanırlar ve onlar namazlarına da devam ederler.

 

6En’am/162. De ki: “Namazım, dini tüm eylemlerim, hayatım ve ölümüm evrenlerin Rabbi olan ALLAH içindir.”

 

7A’raf/170. İlahi Kitab’a sarılanlar ve namaz kılanlara gelince, iyiliğe çalışanları ödülsüz bırakmayız.

 

8Enfal/3. Onlar ki namazı gözetirler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan yardım olarak verirler.

 

8Enfal/35. Onların (çoktanrıcıların), Kâbe’nin yanındaki namazları ses çıkarmak ve hareket yapmaktan başka bir şey değildir. İnkârınızdan dolayı azabı tadın.

 

9Tevbe/4. Ancak, kendileriyle sizin (ey inananlar) bir andlaşma yapmış bulunduğunuz Allahtan başkalarına tanrılık yakıştıranlar arasından size karşı yükümlülüklerinde bundan böyle bir kusur işlemeyen ve size karşı kimseye arka çıkmayan kimseler bu söylenenlerin dışındadırlar; öyleyse onlarla olan andlaşmanıza, üzerinde anlaştığınız süre doluncaya kadar riayet edin. (Ve bilin ki) Allah, yalnızca, kendisine karşı sorumluluk bilinci içinde olanları sever.

9Tevbe/5. Antlaşma ayları çıkınca, o putperestleri yakaladığınız yerde öldürün. Onları yakalayın, onları kuşatın ve her hareketlerini izleyin. Tevbe edip namaz kılar ve zekât verirlerse yollarını serbest bırakın. ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir.

9Tevbe/6. Ve Allahtan başkalarına tanrılık yakıştıranlardan biri senin korumana başvurursa, onu koruma altına al, olur ki (senden) Allahın sözünü işitip anla(yabili)r; ve sonra onu, kendini güvenlik içinde hissedebileceği bir yere ulaştır; bu (davranışın), onların (belki de yalnızca) (hakkı) bilmedikleri için (günah işleyen) kimselerden olmaları ihtimalinden dolayıdır.

 

9Tevbe/10. Onlar (hiç) bir mü’mine karşı ne ‘akrabalık bağlarını’, ne de ’sözleşme hükümlerini’ gözetip tanırlar. İşte bunlar, haddi aşmakta olanlardır.

9Tevbe/11. Tevbe ederlerse, namaz kılar ve zekât verirlerse din kardeşleriniz olurlar. Bilenlere ayetleri böyle açıklarız.

 

9Tevbe/18. ALLAH’ın mescitlerini, ancak ALLAH’a ve ahiret gününe inananlar, namazı gözetenler, zekâtı verenler ve ALLAH’tan başkasından korkmayanlar sıkça ziyaret ederler. Onlar, doğru yolu bulanlardandır. 9Tevbe/19. (Ey çoktanrıcılar) Hacılara su verme ve Saygın Mescit’i ziyarete hazır bulundurma hizmetini, ALLAH’a ve ahiret gününe inanma ve ALLAH yolunda cihat etme ile bir mi tutuyorsunuz? ALLAH yanında onlar bir değildir. ALLAH zalim toplumu doğruya ulaştırmaz.

 

9Tevbe/54. Yardımlarının kabul edilmesine engel sadece şudur: ALLAH’ı ve elçisini inkar ettiler, namaza ancak üşenerek yaklaşırlar ve yardımları da isteksiz yaparlar.

 

9Tevbe/71. İnanan erkekler ve inanan kadınlar birbirlerinin dostudur. İyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı gözetirler, zekâtı verirler, ALLAH’a ve elçisine uyarlar. İşte onlara ALLAH rahmet edecektir. ALLAH Üstündür, Bilgedir.

 

9Tevbe/84. Onlardan (ikiyüzlülerden) ölen birisi için namaz kılma, mezarı başında da durma. Çünkü onlar ALLAH’a ve elçisine karşı geldiler ve yoldan çıkmışlar olarak öldüler.

 

9Tevbe/99. Bedevîlerden kimileri de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır. Harcayacaklarını, Allah katında yakınlık ve Peygamberi destekleyici yardımlar (salatlar-namazlar) olarak görür. Bilesiniz ki bu, (Allah katında) onlar için yakınlıktır. Allah, onları rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

 

9Tevbe/103. Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir bağış al ve onlara destekleyici yardım ver/dua et(salat-namaz et). Çünkü senin destekleyici yardımın/duan(salat-namaz) onlar için sükûnettir / yatıştırıcı / iç huzuru vericidir. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

 

9Tevbe/108. Böyle bir yerde (ikiyüzlülerin inşa ettiği mescitte) ebediyen durma. İlk günden itibaren erdemlilik üzere kurulan mescit, kıyama durman için çok daha uygundur. Orada temizlenmek isteyen insanlar vardır ve ALLAH temizlenenleri sever.

 

10Yunus/87. Musa’ya ve kardeşine: “Halkınız için Mısır’da evler hazırlayın. Evlerinizi tapınak yapın ve namazı gözetin. İnananları müjdeleyin,” diye vahyettik.

 

11Hud/87. Dediler ki: “Şuayb, atalarımızın tapmış olduklarını veya ticaretimizi dilediğimiz gibi çevirmekten vazgeçmemizi, senin namazın mı gerektiriyor/ emrediyor? Sen aslında yumuşak huylusun, akıllısın.”

 

11Hud/114. Gündüzün iki ucunda, gecenin yakın kısmında namazı gözet. İyilikler kötülükleri silip götürür. Bu, öğüt alacak olanlara bir öğüttür.

11Hud/115. Ve sabret, sonuna kadar dayan: çünkü Allah iyilik yapanların hak ettiği karşılığı hiçbir şekilde zayi etmez!

 

13Ra’d/22. Ve onlar ki sadece Rab’lerinin onayını kazanmak için sabredip direnirler, namazı gözetirler, kendilerine verdiğimiz rızklardan gizli ve açık yardım için harcarlar ve kötülüğü iyilik ile savarlar. Son durağı onlar hak etmişlerdir.

 

14İbrahim/31. İnanan kullarıma söyle! Alış-verişin ve dostluğun olmadığı gün gelmeden önce namazı gözetsinler, kendilerine verdiğimiz rızklardan gizli ve açık yardım için versinler.

 

14İbrahim/37. “Rabbimiz, ben çocuklarımdan bazısını, Kutsal Evinin yanındaki ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz, onlar namazı gözetsinler diye… İnsanların gönüllerini onlara karşı sempatiyle doldur ve onları ürünlerle rızıklandır ki şükretsinler.”

 

14İbrahim/40. “Rabbim, beni namazı gözeten biri kıl, çocuklarımı da… Rabbimiz dualarımı kabul et.”

 

17İsra/78. Güneşin zevalinden (öğle vaktinde Batı’ya kaymasından) gecenin kararmasına kadar namazı gözet. Sabah Kuran’ını da gözet. Sabahleyin Kuran tanık olunur.

17İsra/79. Gecenin bir kısmında kalk, sana ait nafile olarak onunla (Kur’an’la) namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.

17İsra/80. “Ve (dua ederken) de ki: “Ey Rabbim, (girişeceğim her işe) doğruluk ve içtenlik üzere girmemi; (bırakacağım her işten de) doğruluk ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla; ve bana katından destekleyici bir güç, bir tutamak bahşet!

17İsra/81. Ve yine de ki: “Değişmeyen gerçek geldi, sahte ve tutarsız olan yıkılıp gitti; zaten sahte ve tutarsız olan er geç yıkılıp gitmek zorundadır!”

 

17İsra/107. De ki: “Ona ister inanın, ister inanmayın. Şüphesiz, daha önce kendilerine ilim verilenler, Kur’an kendilerine okunduğunda derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.”

17İsra/108. “Rabbimizin şanı yücedir. Rabbimizin va’di mutlaka gerçekleşecektir” derler.

17İsra/109. Çeneleri üzerine secdeye kapanırlarken, gözyaşları dökerler. Kur’an onları ürpertir, saygılarını artırır.

17İsra/110. De ki: “İster ALLAH diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle dua ederseniz dua edin, tüm güzel isimler O’nundur. ” Namazında ne yüksek sesle oku, ne de kısık sesle; ikisinin arasında bir yol tut!

17İsra/111. “Ve de ki: “Bütün övgüler, çocuk edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, güçsüzlükten, düşkünlükten ötürü herhangi bir yardıma, yardımcıya gereksinme duymayan Allah’a yakışır”. İşte, O’nu (hep böyle) yücelterek an.”

 

19Meryem/31. “Nerede bulunursam bulunayım beni kutlu kıldı. Yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı ver. ”

 

19Meryem/55. Ailesine namazı gözetmeyi ve zekâtı vermeyi emrederdi. Rabbi tarafından beğenilmişti.

 

19Meryem/59. Onlardan sonra gelenler namazın değerini yitirdiler ve heva heveslerine uydular. Nitekim felakete uğrayacaklar.

 

20Taha/14. “Ben, evet Ben ALLAH’ım; Benden başka tanrı yoktur. Bana kulluk et ve Beni anmak (zikretmek) için namazı gözet.”

 

20Taha/132. Ailene namazı emret ve bu konunun üstünde önemle dur. Biz senden herhangi bir rızık beklemiyoruz. Aksine biz seni besliyoruz. Sonuç, erdemlilerindir.

 

21Enbiya/73. Biz onları, emrimize göre yol gösteren önderler kıldık. Onlara iyi işlerin nasıl yapılacağını, namazın nasıl gözetileceğini ve zekâtın nasıl verileceğini vahyettik. Onlar bize kulluk edenlerdi.

 

22Hacc/35. Onlar öyle kimselerdir ki, ALLAH’tan söz edildiğinde yürekleri ürperir. Başlarına gelene sabrederler, namazı gözetirler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan yardım için harcarlar.

 

22Hacc/41. Onlar ki kendilerini yeryüzüne yöneticiler kıldığımız zaman namazı gözetir, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülükten menederler. Son karar ALLAH’a aittir.

 

22Hacc/78. Ve ALLAH uğrunda gereken çaba ve gayreti gösteriniz. O’dur sizi seçen. O, babanız İbrahim’in yolu olan bu dini, sizin için güç ve ağır kılmadı. Elçinin size tanık olması, sizin de halka tanık olmanız için, sizi, daha önce de şimdi de “Müslümanlar” olarak adlandıran O’dur. Namazı gözetin, zekâtı verin ve ALLAH’a sarılın; Mevla’nız O’dur. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!

 

23Müminun/2. Nitekim onlar namazlarında ilahi mesajdan derin etkileşim içindedirler.

23Müminun/9. Onlar ki namazlarını düzenli olarak gözetirler.

 

24Nur/37. Kişiler vardır. Onları, ALLAH’ı anmaktan, namazı gözetmekten ve zekâtı vermekten ne bir iş ne de bir ticaret alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin ters döneceği günden korkarlar.

 

24Nur/41. Göklerde ve yerde var olan bütün yaratıkların, kanatlarını yayarak uçan kuşların, (hepsinin) Allah’ın sınırsız kudret ve yüceliğini dile getirdiklerini görmüyor musun? Gerçek şu ki, her biri kendi niyazını (salat-namazını), O’nun yüceliğini nasıl dile getireceklerini (bunların) hepsi bilmektedirler ve Allah da onların edip eylediği her şeyi tam olarak bilmektedir;

 

24Nur/56. Namazı gözetiniz, zekâtı veriniz ve elçiye uyunuz ki merhamet edilesiniz.

 

24Nur/58. Ey inananlar, emriniz altında çalışanlar ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar üç kez izin almalıdırlar: Sabah namazından önce, öğle vaktinde dinlenmek için elbisenizi çıkardığınız zaman ve yatsı namazından sonra… Bunlar, sizin özel üç vaktinizdir. Bunların dışında, birbirinizin yanına girip çıkmakta bir sakınca yoktur. ALLAH ayetleri size böyle açıklar. ALLAH Bilendir, Bilgedir.

 

27Neml/3. Onlar ki namazı gözetirler, zekâtı verirler ve ahiret konusunda da kuşkuları yoktur.

 

29Ankebut/45. Sana vahyetmiş olduğumuz kitaptan oku ve namazı gözet. Çünkü namaz, iğrenç ve kötü şeylerden vazgeçirir. ALLAH’I anmak en önemlidir. ALLAH ne yaptığınızı bilir.

 

30Rum/31. O’na yönelin; O’nu sayıp dinleyin. Namazı gözetin ve ortak koşanlardan (çoktanrıcılardan) olmayın.

 

31Lokman/4. Onlar ki namazı gözetirler, zekâtı verirler; ahiret hakkında da kuşkuları yoktur.

 

31Lokman/17. “Sevgili oğlum, namazı gözet, iyiliği emret, kötülükten menet ve başına gelene sabret. Bunlar temel davranışlardandır.”

 

33Ahzab/33. Evlerinizde oturun ve eski cahiliye dönemindeki gibi halkla fazla içiçe olmayın. Namazı gözetin, zekâtı verin ve ALLAH ve elçisine uyun. Ey Kâbe’nin çevresinde oturanlar, ALLAH sizden günahları gidermek ve sizi tamamıyla arındırmak istiyor.

 

33Ahzab/43. O(ALLAH) ve melekleri, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size destekleyici yardım veriyor(salat-namaz). Allah, mü’minlere çok merhamet edendir.

 

33Ahzab/56. Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e destekleyici yardım veriyor(salat-namaz). Ey iman edenler! Siz de ona destekleyici yardım edin(salat-namaz) ve (onun rehberliğine) tam bağlılıkla bağlılığınızı ortaya koyun.

 

35Fatır/18. Kimse kimsenin günahını yüklenmez. Günahla yüklenmiş birisi yükünü taşımak üzere akrabalarını bile çağırsa onun yükünden hiç bir şey taşınmaz. Sen yalnızca, kendi başlarına iken Rab’lerini sayan ve namazı gözeten kişileri uyarabilirsin. Kim kendisini arındırırsa kendisi yararına arınmıştır. Dönüş ALLAH’adır.

 

35Fatır/29. ALLAH’ın kitabını okuyanlar, namazı gözetenler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık yardım için verenler, tükenmeyen bir kazanç umarlar.

 

42Şura/38. Onlar, Rab’lerinin çağrısına (davetine) karşılık verirler, namazı gözetirler, işlerini aralarında danışma ile kararlaştırırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan yardım için verirler.

 

58Mücadele/13. Özel görüşmenizden önce bir sadaka vermekten çekindiniz mi ki onu uygulamadınız? ALLAH tövbenizi kabul eder. Namazı gözetin, zekâtı verin, ALLAH’a ve elçisine uyun. ALLAH yaptıklarınızdan haberdardır.

 

62Cumua/9. Ey inananlar, cuma günü namaza çağrıldığınızda ALLAH’ı anmak için acele edin ve alışverişi bırakın. Bilseniz, bu sizin için daha iyidir.

62Cumua/10. Namaz bitince, yeryüzüne yayılarak ALLAH’ın lütfunu arayın ve ALLAH’ı sürekli anmaya devam edin.

 

70Mearic/22. Ancak namaz kılanlar hariç:

70Mearic/23. Onlar ki namazlarını kaçırmazlar;

 

70Mearic/34. Namazlarına özen gösterirler.

 

73Müzzemmil/20. Rabbin, senin ve yoldaşlarından bir grubun, gecenin üçte ikisinden az, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir. Gecenin ve gündüzün miktarını ALLAH belirler. O, sizin bunu yapamayacağınızı bildiği için sizi affetmiştir. Öyleyse Kuran’dan kolayınıza geldiği kadar okuyun. Aranızda hastalar, yeryüzünde ALLAH’ın lütfünden rızk arayanlar ve ALLAH yolunda savaşanlar olduğunu bilmektedir. Ondan kolayınıza geldiği kadar okuyun. Namazı gözetin, zekâtı verin ve güzel davranmak yoluyla ALLAH’a bir borçsunun. Kendiniz için yaptığınız her iyiliği, ALLAH katında daha iyi ve daha büyük bir ödül olarak bulacaksınız. ALLAH’tan bağışlanma dileyin; ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir.

 

74Müddessir/43. Diyecekler ki, “Desteklemezdik/namaz kılmazdık”

 

75Kıyamet/31. (Artık son pişmanlık fayda etmez) çünkü (yaşadığı sürece) hakikati kabul etmedi ve (aydınlığa kavuşmak için) namaz kılmadı;

87A’la/15. Rabbinin ismini anıp namaz kılan.

 

96Alak/10. Namaz kılarken bir kulu?

 

98Beyyine/5. Oysa onlardan, dini sadece ALLAH’a ait kılan tektanrıcılar olarak O’na kulluk etmeleri, namazı gözetmeleri ve zekâtı vermeleri istenmişti. İşte dosdoğru din budur.

 

107Maun/4. Yazıklar olsun o namaz kılanlara,

107Maun/5. Onlar ki namazlarından tümüyle bilinçsizdirler/yanılgıdadırlar.

107Maun/6. Onlar ki gösteriş yapmaktadırlar.

 

108Kevser2. Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kendini ada/yönel.

 

posted in NAMAZ | 0 Comments

4th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ALLAH’I VE O’NUN BİLDİRDİĞİ DEĞERLERİ ANIMSAMAK VE GÜNDEMDE TUTMAK (ZİKRETMEK)

Allah’ın yarattığı ve yaşattığı güzellikleri anımsamak ve dile getirmek (zikretmek), bunlardan dolayı memnuniyeti ve şükranlarını bildirmesi bilinçli ve sorumlu bir insani tavırdır. Güzelliklerin değerini bilmeyenlerin daha güzelliklere kavuşması, kavuşsa bile onlarla mutlu ve huzurlu olması kolay değildir.

Bakmasını görmesini bilenler için doğada inanılmaz güzellikler, anlamlı ve değerli nimetler vardır. Bu sayede nice canlılar ayakta durur, birbirlerinin ayakta durması için anlamlı katkı sağlar. Doğadaki bu uyum ve denge, farklı döngülerle milyonlarca yıldır sürüp gitmektedir. Kuşkusuz bunlar, yaratıcı ve O’nun kurduğu kozmik sistem sayesindedir.

İstek, dilek ve sıkıntıları olan insanlar tattıklarının, hissettiklerinin, gördüklerinin, duyduklarının, bildiklerinin, kısaca yaşadıklarının da farkına varmalılar -ki bunlar yaşadıkları sorunlardan daha çoktur- değişmesini istedikleri durum gerçek anlam ve amacına hizmet etsin.

 

 

NAMAZDA ALLAH’I ZİKRETMEK VE O’NA ŞÜKRETMEK

2Bakara/151- Nitekim size, mesajlarımı iletmesi, sizi arındırması, vahiy ve hikmeti bildirmesi ve bilmediklerinizi öğretmesi için içinizden bir elçi gönderdik.

2Bakara/152- Öyleyse Beni anın(zikredin) ki, Ben de sizi anayım(zikredeyim); Bana şükredin ve Beni inkar etmeyin.

2Bakara/153- Siz ey imana ermiş olanlar! Sarsılmaz bir sabır ve namaz ile yardım arayın; zira, unutmayın, Allah zorluklara karşı sabredenlerle birliktedir.

 

 

‘ZİKİR’ VE ‘ŞÜKÜR’ İFADELERİNE KUR’AN’DAN ÖRNEKLER

Kovuntu ayartıcı karagüçten(şeytan) sadece Allah‘a sığınırım

1Fatiha suresi/1-Gerçek esirgeyici(rahman), gerçek kurtarıcı koruyup kollayıcı(rahim) Allah adıyla,

1Fatiha suresi/2-Yüceltilmek(hamd), varlıklar dünyasının Yüce Sahib‘i olan sadece Allah‘a yakışır.

1Fatiha suresi/3- Gerçek esirgeyici, gerçek kurtarıcı koruyup kollayıcı Allah adıyla.

1Fatiha suresi/4-Son duruşma(din) günü tek söz sahibi olan.

1Fatiha suresi/5-Sadece seni kulluk ederiz ve sadece senden yardım bekleriz.

1Fatiha suresi/6-Bizi, dosdoğru yaşam biçimine yönlendir.

1Fatiha suresi/7-İlahi değerlerle donattığın kişilerin yaşam biçimine…; hiddetlenilenlerin ve kötü yola sapanlarınkine değil.

2Bakara/21- Ey insanlar! Sizi ve sizden önce yaşamış olanları yaratan Rabbinize kulluk edin ki, O’na karşı sorumluluğunuzun bilincine varasınız.

2Bakara/22- O ki, yeryüzünü size bir dinlenme yeri, gökyüzünü bir çardak yapmış, gökten su indirmiş ve onunla size rızık olarak meyveler çıkarmıştır: O halde (Bir ve Tek İlah olduğunu) bile bile Allah’a ortaklar koşmayın.

2Bakara/29-Ve dünya üzerinde ne varsa sizin için yaratan, plan ve tasarımını göklere uygulayıp onları yedi gök şeklinde düzenleyen O’dur; ve yalnızca O’dur her şeyin tam bilgisine sahip olan.

2Bakara/83-“Hani, biz İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına kulluk(ibadet) etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.

2Bakara/84-Hani, “Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız” diye de sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul etmiştiniz. Kendiniz de buna hâlâ şahitlik etmektesiniz.”

2Bakara/107- Bilmez misin ki göklerin ve yerin hükümdarlığı Allah’ındır ve Allah’tan başka sizi koruyacak ve yardım edecek hiç kimse yoktur?

2Bakara/117- O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.

2Bakara/136-Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O’nun için Müslümanlarız.”

2Bakara/152- Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.

2Bakara/163-Sizin ilahınız tek bir ilahtır; O’ndan başka ilah yoktur; O, Rahman’dır, Rahim’dir (bağışlayan ve esirgeyendir).

2Bakara/164- Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini takip edişinde; insanlara faydalı yüklerle denizlerde seyreden gemilerde; Allah’ın gökten indirerek onunla ölü toprağa can verdiği ve her çeşit canlının çoğalmasını sağladığı yağmurlarda; rüzgarların (yönünün) değişmesinde ve gökle yer arasında kendileri için tayin edilmiş belirli güzergahlarda akan bulutlarda: (bütün bunlarda) düşünüp, akıllarını kullananlar için mesajlar vardır.

2Bakara/165- Ama hala Allah’a rakip gördükleri varlıklara inanmayı tercih eden ve onları (yalnızca) Allah’a özgü (olması gereken) bir sevgi ile seven insanlar var: Halbuki imana ermiş olanlar, Allah’ı başka her şeyden daha çok severler. Zulüm yapmaya şartlanmış olanlar, (Kıyamet Günü) azaba uğratıldıkları zaman görecekleri gibi, bütün kudretin yalnızca Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın cezalandırmada ne çetin olduğunu da keşke görselerdi!

2Bakara/170- Ama onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde bazıları: “Hayır, biz (yalnız) atalarımızdan gördüğümüz (inanç ve eylemler)e uyarız!” diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve hidayetten nasip almamış iseler?

2Bakara/171- İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir papağan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler.

2Bakara/177- Gerçekte erdemlilik, yüzünü doğuya veya batıya çevirmeniz ile ilgili değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah’a, Ahiret Günü’ne, melekler, vahye ve Peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, (yardım) isteyenlere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan ve arındırıcı (mali) yükümlülüğünü ifa eden kişidir; ve (gerçek erdem sahipleri) söz verdiklerinde sözünü tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte onlardır gerçek dürüstler (sadakatlerini gösterenler) ve işte onlardır Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar.

2Bakara/199- Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

2Bakara/200- Hac ibadetinizi bitirdiğinizde, artık (cahiliye döneminde) atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan da kuvvetli bir anışla Allah’ı anın. İnsanlardan, “Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver” diyenler vardır. Bunların ahirette bir nasibi yoktur.

2Bakara/203- Ve Allah’ı tayin edilmiş belli günler de hatırlayın; her kim iki gün içinde acele ederse günaha girmez, kim daha uzun kalırsa o da Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde oldukça günaha girmemiş olur. O halde Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve sonunda O’nun huzurunda toplanacağınızı bilin.

2Bakara/238- Namazlarınıza ve namazı en uygun şekilde ifa etmeye dikkat edin; ve Allah’ın huzurunda içten bir bağlılıkla durun.

2Bakara/239- Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, namazı yaya olarak veya binek üzerinde kılın. Güvenliğe kavuşunca da, Allah’ı, daha önce bilmediğiniz ve onun size öğrettiği şekilde anın(zikredin) (namazı normal vakitlerdeki gibi kılın).

2Bakara/255- Allah -O’ndan başka ilah yoktur-; Her zaman diridir, bütün varlıkların kendi kendine yeterli yegane kaynağıdır. Ne uyuklama tutar O’nu, ne de uyku. Yeryüzünde ve göklerde ne varsa O’nundur. O’nun izni olmaksızın nezdinde şefaat edebilecek olan kimdir? O, insanların gözlerinin önünde olanı da, onlardan gizli tutulanı da bilir; oysa O dilemedikçe insanlar O’nun ilminden hiçbir şey edinemez, hiçbir şey kavrayamazlar. O’nun sonsuz kudreti ve egemenliği gökleri ve yeri kaplar ve onların korunup desteklenmesi O’na ağır gelmez. Gerçekten yüce ve büyük olan yalnızca O’dur.

2Bakara/256- Dinde zorlama yoktur. Artık doğru ile yanlış, birbirinden ayrılmıştır: O halde, şeytani güçleri (tağutu) reddedenler ve Allah’a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam mesnede (kulpa) tutunmuşlardır: Zira Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.

2Bakara/257- Allah inanç sahiplerine yakındır, onları koyu karanlıktan aydınlığa çıkarır; oysa hakikati inkara şartlanmış olanlara yakınlık gösterenler onları aydınlıktan çıkarıp derin karanlığa iten şeytani güçlerdir: İçinde yaşayıp kalmak üzere ateşe mahkum olanlar da işte böyleleridir.

3Al-i İmran/2- Allah, Kendisinden başka ilah olmayan, sonsuza kadar diri, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağı olan, her şeyi hükmüne, iradesine bağlı kılan yaratıcı!

3Al-i İmran/3- (Geçmişte vahyedilenlerden) bugüne ulaşan doğru haberleri tasdik eden bu ilahi kelamı sana safha safha indiren O’dur. Tevrat’ı ve İncil’i de O indirmişti;

3Al-i İmran/4- Geçmişte insanlığa yol gösterici olarak; yine O indirmişti, doğruyla eğriyi birbirinden ayırd etmeye yarayan gerçeklik bilgisini… Allah’ın mesajlarını inkara şartlanmış olanlara gelince; onları acı bir azap beklemektedir: Zira Allah kudret sahibidir, kötülüğü cezalandırandır.

3Al-i İmran/5- Göklerde ve yerde hiçbir şey Allah’tan saklı değildir.

3Al-i İmran/6- Rahimlerde size istediği şekli veren O’dur. O’ndan başka ilah yoktur, O kudret sahibi, hikmet sahibidir.

3Al-i İmran/7- İlahi kelamın özü olan ilkesel buyruklar (açık ve kesin hükümlü mesajlar) ile açıklayıcı mecazları (müteşabihleri) kapsayan bu ilahi kelamı sana bahşeden O’dur. Kalpleri hakikatten sapmaya meyilli olanlar, sırf kafaları karıştır(acak şeyler bul)mak için ve ona (keyfi) anlamlar yüklemek amacıyla ilahi kelamın açıklayıcı mecaz (müteşabih) olarak ifade edilen kısmına uyarlar; oysa Allah’tan başka kimse onun kesin anlamını bilemez. Bu yüzden bilgide derinleşenler şöyle derler: “Biz ona inanırız: (ilahi kelamın) tümü Rabbimizdendir; derin kavrayış sahipleri dışında kimse bundan ders almasa da.”

3Al-i İmran/18- Allah, (bizatihi Kendisi) ile melekler ve hak ve adaleti gözeten ilim sahipleri O’ndan başka tanrı olmadığına şahittir: O’ndan başka tanrı yoktur, Kudret ve Hikmet Sahibi(dir).

3Al-i İmran/19- Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.

3Al-i İmran/26-De ki: “Ey mutlak egemenlik sahibi Allah’ım! Sen egemenliği dilediğine verirsin, dilediğinden alırsın; dilediğini yüceltirsin, dilediğini alçaltırsın. Bütün iyilikler Senin elindedir. Doğrusu, Sen istediğini yapmaya kadirsin“.

3Al-i İmran/27- “Gündüzü kısaltarak geceyi uzatır ve geceyi kısaltarak gündüzü uzatırsın. Ölüden diri ve diriden ölü çıkarırsın. Ve dilediğine her türlü hesabın üstünde rızık bağışlarsın.”

3Al-i İmran/29- De ki: “Kalplerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Zira O, göklerdeki ve yeryüzündeki her şeyi bilir; ve Allah her şeye kadirdir.”

3Al-i İmran/62- İşte işin hakikati budur ve Allah’tan başka bir ilah yoktur; şüphe yok ki Allah -yalnızca O- kudret ve gerçek hikmet sahibidir.

3Al-i İmran/63- Ve eğer (bu hakikatten) yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah ifsad edicilerden tamamiyle haberdardır.

3Al-i İmran/64- De ki: “Ey geçmiş vahyin izleyicileri! Sizinle bizim aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah’tan başka kimseye kulluk etmeyeceğiz, O’ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız ve Allah ile birlikte insanları rab edinmeyeceğiz.” Ve eğer yüz çevirirlerse de ki: “Şahit olun ki biz kendimizi O’na teslim etmişiz!”

3/79-Allah’ın vahiy, sağlam muhakeme ve peygamberlik bağışladığı hiç kimsenin bundan sonra halkına, “Allah’ın yanısıra bana da kulluk edin!” demesi düşünülemez; aksine, (onlara şöyle öğüt verir): “ilahi kelamın bilgisini yayarak ve kendiniz (onu) derinlemesine inceleyerek Allah adamları olun!”

3/80-O, melekleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi emretmez. Siz, müslüman olduktan sonra, size küfrü mü emredecek?

3Al-i İmran/84-De ki: “Biz, Allah’a; bize indirilene; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve o’nun neslinden gelenlere indirilene; Rableri tarafından Musa’ya, İsa’ya ve (diğer) tüm peygamberlere bahşedilene inanırız; onlar arasında hiçbir ayrım yapmayız. Ve kendimizi O’na teslim ederiz.”

3Al-i İmran/189-Göklerde ve yeryüzünde hükümranlık Allah’a aittir: ve Allah, her şeyi yapmaya kadirdir.

3Al-i İmran/190-Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün birbirini izlemesinde derin kavrayış sahipleri için alınacak dersler vardır.

3Al-i İmran/191-Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah’ı anar, (ve) göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde inceden inceye düşünürler: “Ey Rabbimiz! Sen bunları(n hiç birini) anlamsız ve amaçsız yaratmadın. Sen yücelikte sınırsızsın! Bizi ateşin azabından koru!”

3Al-i İmran/192-”Ey Rabbimiz! Kimi ateşe mahkum edersen, kuşkusuz, onu (bu dünyada) alçaltmış olursun: Ve bu zalimler, hiçbir yardımcı da bulamazlar.”

3Al-i İmran/193-”Ey Rabbimiz! (Bizi) imana çağıran bir ses duyduk; ‘Rabbinize iman edin!’ Ve böylece imana geldik. Ey Rabbimiz! Günahlarımızdan ötürü bizi affet ve kötülüklerimizi sil; ve gerçek erdem sahipleri olarak canımızı al!”

3Al-i İmran/194-”Ey Rabbimiz! Elçilerin vasıtasıyla vaad ettiğin şeyi bize bahşet ve Kıyamet Günü bizi mahcup etme! Şüphesiz, sen sözünden asla caymazsın!”

3Al-i İmran/195-Ve Rableri onların dualarını şöyle cevaplar: “İster erkek, ister kadın olsun, (Benim yolumda) çaba gösterenlerden hiç kimsenin çabasını boşa çıkarmayacağım: (çünkü) hepiniz birbirinizin soyundan gelirsiniz. Zulüm ve kötülük diyarından kaçanlara, yurtlarından sürülenlere, Benim yolumda eziyet çekenlere ve (bu yolda) savaşıp öldürülenlere gelince; onların kötülüklerini mutlaka sileceğim ve onları, Allah’tan bir mükâfat olarak, içinden ırmaklar akan hasbahçelere sokacağım: Zira mükâfatların en güzeli, Allah katında olanıdır.”

4Nisa/36-“Allah’a kulluk edin ve ona hiç kimseyi ve hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.”

4Nisa/48-“ Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.”

4Nisa/58-Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.

4Nisa/87-Allah -ki O’ndan başka ilah yoktur- (geleceği) hakkında hiçbir şüphe olmayan Kıyamet Günü sizi bir araya toplayacaktır. Kimin sözü Allah’ın sözünden daha doğru olabilir?

4Nisa/135-Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.

4Nisa/136-Siz ey imana ermiş olanlar! Sımsıkı sarılın Allah’a ve Peygambere olan inancınıza ve Onun Peygamberine safha safha indirdiği vahye: Zira Allah’ı, meleklerini, vahiyleri, peygamberleri ve Ahiret Gününü inkar eden, gerçekten şiddetli bir sapıklığa düşmüştür.

4Nisa/150-Allah’ı ve elçilerini (tanımayıp) inkâr eden, Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isteyen, “Bazısına inanırız, bazısını tanımayız” diyen ve bu ikisi arasında bir yol tutturmak isteyenler.

4Nisa/151-İşte bunlar, gerçekten kafir olanlardır. Kafirlere aşağılatıcı bir azab hazırlamışızdır.

4Nisa/152-Allah’a ve Resûlü’ne inananlar ve onlardan hiç biri arasında ayrım yapmayanlar, işte onlara ecirleri verilecektir. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

5Maide/7- (Daima) hatırlayın(zikredin), Allah’ın size bahşettiği nimetleri ve “Duyduk ve itaat ettik!” dediğinizde Allah’a karşı altına girdiğiniz kesin taahhüdü. O halde, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: şüphe yok ki Allah, (insanların) kalpler(in)de olanı kesinlikle bilir.

5Maide/8- Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.

5Maide/17-”Allah, Meryemin oğlu Mesihtir!” diyenler hakikati inkar ederler. De ki: “Eğer Meryem oğlu İsayı ve onun annesini ve yeryüzündeki herkesi -onların tümünü- helak etmek isteseydi kim Allah’a mani olabilirdi? Zira, göklerin ve yerin onlar arasında bulunan her şeyin hükümranlığı Allah’a aittir; O dilediğini yaratır: ve Allah dilediğini yapmaya kadirdir!”

5Maide/72-Gerçekten, “Allah Meryem oğlu Mesihdir” diyenler hakikati inkar etmiş olurlar; (bizzat) Mesihin, “Ey İsrailoğulları! (Yalnızca) hem benim Rabbim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin!” dediğini gördükleri halde. Unutmayın, kim Allah’tan başka bir varlığa ilahlık yakıştırırsa(Allah’a ortak(şirk) koşarsa), Allah onu cennetten mahrum edecek(haram kılmıştır) ve böylelerinin varış yeri cehennem olacaktır: ve böylece zalimler kendilerine bir yardımcı bulamayacaklardır.

5Maide/72-Gerçekten, Tek Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığını gördükleri halde “Bakın, Allah üçlünün üçüncüsüdür” diyenler, hakikati inkar etmiş olurlar. Ve onlar bu iddialarından vazgeçmedikçe, hakikati inkar eden bu gibilerin başına şiddetli bir azap gelecektir.

5Maide/73-Öyleyse pişmanlık içinde Allah’a yönelip Onun bağışlanmasını hala dilemeyecekler mi? Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.

5Maide/74-Meryem oğlu Mesih sadece bir peygamberdir: (Diğer) bütün peygamberler ondan önce gelip geçti; onun annesi, hakikatten asla sapmamış olan biriydi; ve onların ikisi de (diğer ölümlüler gibi) yiyecekle beslenirdi.Bak, bu mesajları onlara nasıl açıkladık: ve sonra bak, nasıl ters yüz olmuştur onların zihinleri!

5Maide/75-De ki: “Allah’ın yanı sıra size ne bir fayda sağlama ne de zarar verme gücü olmayan şeye mi taptınız? Oysa yalnız Allah’tır her şeyi duyan, her şeyi bilen!”

5Maide/76-De ki: “Ey İncilin takipçileri! İnançlarınız(ın içerdiği hakikat)in sınırları(nı) ihlal etmeyin; ve daha önce kendileri sapmış olup bir çoğunu da saptırmış olan ve doğru yoldan hala sapmakta devam eden bir topluluğun mesnetsiz görüşlerine uymayın.”

5Maide/100-De ki: “Kötü ve çirkin olan şeyler ile iyi ve güzel şeyler mukayese edilemez, kötü şeylerin bir çoğu sana büyük zevk verse bile. O halde, siz ey derin kavrayış sahipleri, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki mutluluğa eresiniz!”

5Maide/101-Siz ey imana ermiş olanlar! (Kesin hukuki kurallar şeklinde) açıklandığı taktirde sizi sıkıntıya sokabilecek olan konular hakkında soru sormayın; zira, Kuran vahyedilirken onlar hakkında soru sorsaydınız, size (hukuki kurallar şeklinde) açıklanabilirlerdi. Allah, bu konuda (sizi her türlü yükümlülükten) azat etmiştir: Zira Allah, çok bağışlayıcıdır, halimdir.

5Maide/102-Sizden önceki insanlar da böyle sorular sormuş ve sonuçta hakikati inkara varmışlardı.

5Maide/103-Bazı hayvan cinslerinin batıl inançlarla işaretlenmesi ve insanların kullanımından alıkonulması, Allah’ın emri değildir: Ama hakikati inkara şartlanmış olanlar, kendi uydurdukları yalanları Allah’a yakıştırırlar. Ve onların bir çoğu akıllarını asla kullanmaz:

5Maide/104-Zira onlara, “Allah’ın indirdiğine ve Elçisine gelin!” denildiğinde, “Atalarımızdan gördüğümüz inançlar ve fiiller bizim için kafidir” diye cevap verirler. Ya ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yoldan uzak kimseler idiyseler de mi?

5Maide/116-Ve işte o zaman Allah, “Ey İsa, ey Meryem oğlu!” dedi, “Sen insanlara, ‘Allah’tan başka tanrılar olarak bana ve anneme kulluk edin dedin mi?” (İsa) cevap verdi: “Sen yücelikte sonsuzsun! (Söylemeye) hakkım olmayan bir şeyi hiç söyleyebilir miyim? Bunu söylemiş olsaydım sen muhakkak bilirdin! Sen benim içimdeki her şeyi bilirsin, halbuki ben Senin Zatında olanı bilmem. Şüphe yok ki, yaratılmış varlıkların idrakini aşan her şeyi tam bilen yalnız Sensin.”

5Maide/117-Ben onlara (söylememi) emrettiğin şeyden başkasını söylemedim: ‘Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz (olan) Allah’a kulluk edin (dedim). Ve onların arasında yaşadığım sürece yaptıklarına şahitlik ettim: Ama Sen bana ölümü verdikten sonra onların koruyucusu yalnız Sen oldun: Zaten Sen her şeye şahitsin.

5Maide/118-Şayet onları azaba çarptırırsan şüphesiz onlar Senin kullarındır; ve eğer onları bağışlarsan şüphesiz yalnız Sensin kudret sahibi, hikmet sahibi!”

5Maide/119- (Ve Hesap Günü) Allah şöyle diyecektir. “Bugün sözlerine sadık olanlar hakikate sadakatlerinin faydasını görecekler: sonsuza kadar kalacakları, içinden ırmaklar akan hasbahçeler onların olacak; Allah onlardan çok hoşnuttur ve onlar da Allah’tan çok hoşnutturlar: Bu büyük bir mazhariyettir”.

5Maide/120- Göklerin, yerin ve içlerindeki her şeyin hükümranlığı Allah’ındır: O, dilediğini yapmaya kadirdir.

6En’am/1-Her türlü övgü, gökleri ve yeri yaratan, derin karanlığı ve (parlak) aydınlığı var eden Allah’a özgüdür: Ama hakikati inkara şartlanmış olanlar, başka güçleri Rableri ile eş tutarlar!

6En’am/2-Odur sizi balçıktan yaratan ve sonra (sizin için) bir ömür tayin eden, (yalnızca) Onun bildiği bir ömür. Ama hala şüphe edip duruyorsunuz.

6En’am/3-Oysa O, göklerin ve yerin Allah’ı, gizlediğiniz ve açıktan yaptığınız her şeyi ve hak ettiklerinizi bilir.

6En’am/19-“De ki: “Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Allah benimle sizin aranızda şahittir. İşte bu Kur’an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahyolundu. Gerçekten siz mi Allah ile beraber başka ilâhlar olduğuna şahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben şahitlik etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilâhtır ve şüphesiz ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”

6En’am/20-“ Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Kur’an’ı) kendi öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyana sokanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

6En’am/21-“Allah hakkında yalan uyduran, ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Zalimler de kurtuluş yüzü görmezler.

6En’am/22-Onları tümüyle (mahşere) toplayıp da Allah’a ortak koşanlara, “Nerede, ilâh olduklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız?” diyeceğimiz günü hatırla.

6En’am/23-Sonunda onların manevraları, “Rabbimiz Allah’a andolsun ki biz (O’na) ortak koşanlar (müşrikler, çoktanrıcılar, putatapar) değildik” demelerinden başka bir şey olmayacaktır.

6En’am/24-Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve iftira edip durdukları şeyler (uydurma ilâhları) onları nasıl yüzüstü bırakıp kayboluverdi?”

6En’am/25-“İçlerinden, (Kur’an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, “Bu (Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil” derler.

6En’am/26-Onlar başkalarını ondan (Kur’an’dan) engellerler, hem de kendileri ondan uzak kalırlar. Onlar farkına varmaksızın, ancak kendilerini helâk ediyorlar.

6En’am/27-Ateşin karşısında durdurulup da, “Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak” dedikleri vakit (hâllerini) bir görsen!

6En’am/56- (Hakikati inkar edenlere) de ki: “Allah’ı bırakıp yalvardığınız (varlıklar)a tapmaktan men olundum”. De ki: “Ben sizin dayanaksız görüşlerinize uymam, yoksa sapkınlığa düşerdim ve doğru yolu bulanlar arasında olmazdım“.

6En’am/57-De ki: “Bakın, ben Rabbimden gelen açık bir kanıta dayanmaktayım; ve (bu şekilde) siz Onu yalanlamış oluyorsunuz! (Bilgisizliğiniz yüzünden) bu kadar şiddetle arzuladığınız şey benim elimde değil: Hüküm ancak Allah’a aittir. O hakikati ilan edecektir, çünkü (hak ile batıl arasında) en iyi hüküm veren Odur.”

6En’am/58-De ki: “Eğer bu kadar şiddetle arzuladığınız şey benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızda (verilmesi beklenen) hüküm verilmiş olurdu. Ama kimin zulüm işlediğini en iyi Allah bilir“.

6En’am/59-Çünkü, yaratılmış varlıkların idrakini aşan şeylerin anahtarları Onun katındadır: onları Allah’tan başka kimse bilemez. O, karada ve denizde olan her şeyi bilir; bir yaprak düşmez ki O bundan haberdar olmasın; ve ne yeryüzünün derin karanlığında bir habbe, ne de canlı veya ölü hiçbir şey yoktur ki (Onun) apaçık fermanında kaydedilmiş olmasın.

6En’am/60-O’dur sizi geceleyin ölü (gibi) yapan ve gündüzün ne yaptığınız bilen. O, sizi (Kendisi tarafından) tespit edilen ömrü tamamlamak üzere her gün hayata geri döndürür. En sonunda O’na döndürüleceksiniz: ve o zaman (hayatta) yaptığınız bütün şeyleri size gösterecektir.

6En’am/61-Yalnız O’dur kulları üzerinde hüküm sahibi olan. Ve O, birinize ölüm yaklaştığında elçilerimiz onun canını alıncaya kadar sizi gözetlemek için semavi güçler gönderir: ve bu güçler (hiç kimseyi) atlamazlar.

6En’am/62-O (ölmüş ola)nlar, bunun üzerine Allah’ın, gerçek Yüce Efendilerinin huzuruna getirilirler. Doğrusu, nihai hüküm yalnız Onundur: ve O, hesap görenlerin en hızlısıdır!

6En’am/63-De ki: “Siz, boynunuzu bükerek ve içinizden, ‘Eğer O bizi bu (sıkıntı)dan kurtarırsa kesinlikle şükredenlerden olacağız! diye Allah’a yalvardığınızda karanın ve denizin kapkara tehlikelerinden sizi koruyacak olan kimdir?”

6En’am/64-De ki: “(Yalnızca) Allah, sizi bundan ve başka her türlü sıkıntıdan kurtarabilir, ama siz hala Onun yanısıra başka güçlere ilahlık yakıştırıyorsunuz!”

6En’am/65-De ki: “Yalnız Odur sizi tepenizden ve ayaklarınızın altından azapla kuşatma kudretinde olan; sizi birbirine muhalif topluluklar haline getirip birbirinizin üzerine salan”. Bak, iyice anlasınlar diye, mesajları nasıl her yönüyle açıklıyoruz!

6En’am/71-De ki: “Biz, Allah’ın yerine bize ne faydası dokunan ne de zarar verebilen şeylere mi yalvaralım? Ve Allah bizi doğru yola ilettikten sonra topuklarımızın üzerinde gerisin geri mi dönelim? Tıpkı kendisini doğru yola çağıran arkadaşları (uzaktan) “Bizimle gel!” diye seslendikleri halde şeytanların ayartmasına kapılıp dünyevi zevkler peşinde körü körüne koşturan kimse gibi (mi olalım?)” De ki: “Şüphe yok ki Allah’ın rehberliği, yegane rehberliktir; ve biz, kendimizi bütün alemlerin Rabbine teslim etmekle emrolunduk.

6En’am/72-Namazlarımızda dikkatli ve devamlı olmakla ve kendimizi Ona karşı sorumluluk bilinci içinde tutmakla: Çünkü hepimiz sonunda Onun huzurunda toplanacağız“.

6En’am/73-O’dur gökleri ve yeri (deruni) bir hakikate göre yaratmış olan. O ne zaman “Ol!” dese emri derhal yerine gelir; ve (mahşer) borusu çalındığı Gün hükümranlık yine Onun olacaktır. O, yaratılmışların idraklerini aşan şeyleri de, onların duyuları veya akılları ile kavrayabileceklerini de bilir: yalnızca Odur gerçek hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan.

6En’am/74-Ve bir zaman İbrahim babası Azere (şöyle) demişti: “Sen putları ilah mı ediniyorsun? Görüyorum ki sen ve halkın açık bir sapıklık içindesiniz!”

6En’am/75-Böylece Biz İbrahime, (Allah’ın) gökler ve yer üzerindeki güçlü hükümranlığı ile ilgili (ilk) kavrayışı kazandırdık, ki kalben mutmain olan kimselerden olsun.

6En’am/76-Sonra, gece onu karanlığı ile örttüğü zaman (gökte) bir yıldız gördü (ve) haykırdı: “İşte benim Rabbim bu!” Ama yıldız kaybolunca, “Ben batan şeyleri sevmem!” diye söylendi.

6En’am/77-Sonra, ayın doğduğunu görünce, “İşte benim Rabbim bu!” dedi. Ama ay da batınca, “Gerçekten, eğer Rabbim beni doğru yola iletmezse ben kesinlikle sapkınlığa düşmüş kimselerden olurdum!” dedi.

6En’am/78-Sonra, güneşin doğduğunu görünce, “İşte benim Rabbim bu! Bu (hepsinin) en büyüğü!” diye haykırdı. Ama o (da) kaybolunca: “Ey halkım!” diye seslendi, “Bakın, sizin yaptığınız gibi, Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmak benden uzak olsun!”

6En’am/79-”Bakın, ben batıl olan her şeyden uzak durarak yüzümü gökleri ve yeri var eden Allah’a çevirmekteyim; ve ben Ondan başkasına ilahlık yakıştıranlardan değilim!”

6En’am/80-Ve (sonra) halkı onunla tartışmaya girdi. (Bunun üzerine) onlara: “Beni doğru yola ileten O iken benimle Allah hakkında hala tartışıyor musunuz? Ama Ondan başka ilahlık yakıştırdığınız hiçbir şeyden korkmuyorum, (zira hiçbir kötülük bana dokunmaz) Rabbim dilemedikçe. Rabbim her şeyi bilgisi ile kuşatır; peki bunu hiç düşünmüyor musunuz?

6En’am/81-Allah’tan başka taptıklarınızdan neden korkayım, Allah size yüce katından hakkında hiçbir şey indirmemişken Ondan başka varlıklara ilahlık yakıştırmaktan korkmuyorsanız? O halde (söyleyin bana,) eğer (cevabını) biliyorsanız: İki taraftan hangisi kendini daha emin hissedebilir?

6En’am/82-”İmana ermiş olan ve zulüm işleyerek imanlarını karartmayanlar, işte onlardır güven içinde olacak olanlar, çünkü doğru yolu bulanlar onlardır!” dedi.

6En’am/88-“ İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar (peygamberler) da Allah’a ortak(şirk) koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti.”

6En’am/91-Nitekim onlar, “Allah insana hiçbir şey vahyetmemiştir!” derken Allah’ı gereği gibi kavramadıklarını göstermişlerdir. De ki: “Kim indirdi Musanın insanlara bir ışık ve rehber olarak getirdiği ve sizin (sırf) kağıt parçaları olarak gördüğünüzü, (o kadar) çok gizlediğiniz halde bir gösteri aracı yaptığınız o ilahi kelamı? Halbuki (onunla) size ne sizin ne de atalarınızın bilmediği şeyler öğretilmişti.” “Allah (o ilahi kelamı vahyetmiştir)!” de; ve sonra da bırak, onlar boş laflarla oyalanıp dursunlar.

6En’am/95-Kuşkusuz Allah, tohumu ve meyve çekirdeğini çatlatarak ölüden diriyi meydana getirendir ve diriden de ölüyü çıkaran. İşte budur Allah: ve akıllarınız hala nasıl da tersyüz oluyor!”

6En’am/96-Tan yerini ağartan(dır O), geceyi sükunet(in kaynağı) yapan ve güneş ile ayı tespit edilen yörüngelerinde hareket ettiren (Odur). Bu(nların tümü) her şeyi bilen sonsuz kudret sahibinin iradesi ile tayin edilmiştir.

6En’am/97-Karanın ve denizin zifiri karanlığında onlara bakıp yolunuzu bulabilesiniz diye yıldızları sizin için var eden Odur: Gerçek şu ki, Biz bu mesajları kavrama yeteneği olan insanlara açık ve anlaşılır kılıyoruz!

6En’am/98-Bir canlıdan sizi(n hepinizi) var eden Odur, ve O (sizin her biriniz için yeryüzünde) bir vade ve (ölümden sonra) bir dinlenme yeri (tayin etmiştir): Biz bu mesajları hakikati kavrayabilecek insanlar için açık ve anlaşılır kılmaktayız!

6En’am/99-O, gökten suları indirendir; işte Biz bu yolla her türlü canlı bitkiyi yetiştirdik ve bundan çimenleri yeşerttik. Yine bundan birbirine yapışık büyüyen tahıl tanelerini yetiştiririz; ve hurma ağacının tomurcuğundan sık salkımlı hurmalar; asma bahçeler ve zeytin ağacı ve nar: (hepsi) birbirine çok benzeyen ve (hepsi) birbirinden çok farklı! Mahsul verdiği ve olgunlaştığı zaman onların meyvesine bakın! Şüphesiz bütün bunlarda inanacak insanlar için mesajlar vardır!

6En’am/100-Ama bazıları bütün görünmez varlık türlerine(cinlere), Allah’ın yanında (Ona denk) bir yer yakıştırmaya başladılar, halbuki onları(n tümünü) yaratan Odur; ve cehaletleri yüzünden Ona oğullar ve kızlar isnat ettiler! O, sonsuz ihtişam sahibidir ve insanların her türlü tasavvur ve tahayyülünü aşan bir yüceliğe sahiptir:

6En’am/101-Göklerin ve yerin ilk defa var edicisi(dir)! Onun hiçbir zaman bir eşi olmadığı halde nasıl olur da çocuk sahibi olabilir, ki her şeyi yaratan O iken ve yalnız O her şeyi bilirken?

6En’am/102-İşte Rabbiniz Allah budur: Ondan başka ilah yoktur, O her şeyin Yaratıcısı (dır): Öyleyse yalnız Ona kulluk edin, zira Odur her şeyi görüp gözeten.

6En’am/103-Hiçbir beşeri görüş ve tasavvur Onu kuşatamaz, halbuki O her türlü beşeri görüş ve tasavvuru çevreleyip kuşatır: zira yalnız Odur (hikmetine) tam nüfuz edilemez olan, her şeyden haberdar bulunan.

6En’am/114-Sen onlara (de ki:) “Hakikati apaçık ortaya koyan bu ilahi kelamı size indiren O iken, (neyin doğru neyin yanlış olduğu konusundaki) hüküm için Ondan başkasını mı arayacağım?” Ve kendilerine daha önce vahiy bahşettiklerimiz bilirler ki bu (vahiy) de Rabbin tarafından safha safha indirilmiştir. Öyleyse şüphe edenlerden olmayın.

6En’am/141-Zira Odur (hem) ekilip biçilen ve (hem de) kendi başına yetişen bahçeleri (var eden) , hurma ağaçlarını, çeşit çeşit mahsuller veren tarlaları, zeytin ağacını ve narı meydana getiren: (hepsi) birbirine benzer ve hepsi birbirinden çok farklıdır! Olgunlaştığında onların meyvelerinden yiyin ve (yoksullara) mahsulün toplandığı gün haklarını verin. Ve (Allah’ın nimetlerini) israf etmeyin: kuşkusuz O müsrifleri sevmez!

6En’am/149-“De ki: “En üstün delil yalnızca Allah’ındır. O, dileseydi elbette sizin hepinizi doğru yola iletirdi.”

6En’am/150-“De ki: “Haydi, Allah şunu haram kıldı” diye tanıklık yapacak şahitlerinizi getirin. Onlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme. Ayetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların arzularına uyma. Onlar Rablerine, başka şeyleri denk tutuyorlar.”

6En’am/151-De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça, Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.”

6En’am/152-Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa âdil olun. Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti.

6En’am/153-İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.”

6En’am/154-Ve bir kez daha: İyilik yapmada sebat edenlere (nimetlerinizin) devamı olarak, Musaya, her şeyi tafsilatıyla bildiren ve (böylece insanları) rahmet ve hidayet(e erdiren) bu ilahi kelamı bağışladık ki, Rableri ile (nihai) buluşmaya inansınlar.

6En’am/155-Ve bu da yücelerden indirdiğimiz bereketli bir ilahi kelamdır: Öyleyse ona tabi olun ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincine varın ki Onun rahmetine layık olabilesiniz.

6En’am/156- (Bu kitap, size verildi) ki, “Yalnızca bizden önce yaşamış iki gurup insana ilahi kelam bahşedilmişti ve biz onların öğretilerinden habersizdik!” demeyesiniz;

6En’am/157-Yahut da, “Eğer bize de bir ilahi kelam indirilmiş olsaydı onun rehberliğine kesinlikle onlardan daha sıkı uyardık” (demeyesiniz). İşte, şimdi size Rabbinizden hakikatin açık bir kanıtı ve bir rehberlik, bir rahmet geldi. Öyleyse, Allah’ın mesajlarını yalanlayandan ve onlardan küçümseyerek yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Mesajlarımızdan küçümseyerek yüz çevirenleri bundan dolayı şiddetli bir azapla cezalandıracağız!

6En’am/158-Yoksa onlar, meleklerin kendilerine görünmesini mi bekliyorlar yahut (bizzat) Rabbinin veya Ondan bazı (kesin) işaretlerin? (Ama) Rabbinin (kesin) işaretlerinin ortaya çıkacağı Gün iman etmenin, daha önce inanmamış yahut inandığı halde bir hayır yapmamış olan kimseye hiçbir yararı olmaz. De ki: “Bekleyin (öyleyse Ahiret Gününü, ey inançsızlar:) bakın, biz (mümin)ler de bekliyoruz!”

6En’am/159-İnançlarının bütünlüğünü bozarak guruplara, fırkalara ayrılanlara gelince: onlar için yapabileceğin bir şey yoktur. Unutma, onların işi Allah’a kalmıştır: ve zamanı geldiğinde Allah onlara vaktiyle yaptıklarını gösterecektir.

6En’am/160-Kim (Allah’ın huzuruna) iyi bir iş ve davranışla çıkarsa bu yaptığının on katını kazanacaktır; ama kim de kötü bir fiil ile çıkarsa onun aynısıyla cezalandırılacaktır; ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.

6En’am/161-De ki: “Bakın, Rabbim beni doğru bir inançla dosdoğru bir yola yöneltti; her türlü batıldan uzak durarak Allah’tan başka şeye ilahlık yakıştıranlardan olmayan İbrahimin yoluna”.

6En’am/162-De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.”

6En’am/163-“O’nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben Müslümanların ilkiyim.”

6En’am/164- De ki: “Öyleyse, O her şeyin Rabbi iken Allah’tan başka bir Rab mı arayacağım?” İnsanların işlediği (kötü) fiiller yalnızca kendilerini ilgilendirir; ve sorumluluk taşıyan hiç kimseye başkasının sorumluluğu yüklenmez. Zamanı geldiğinde hepiniz Rabbinize döneceksiniz: ve o zaman üzerinde ihtilafa düştüğünüz her şeyi size (gerçek haliyle) gösterecektir.

6En’am/165-Zira O sizi dünyaya mirasçı yapmış, ve bazınızı diğerlerine derecelerle üstün kılmıştır ki bahşettiği şeyler aracılığıyla sizi sınayabilsin. Şüphe yok ki Rabbiniz karşılık vermede hızlıdır: ama, unutmayın ki, O gerçekten çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.

7A’raf/3-“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. Onu bırakıp başka dostlara(evliyalara) uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”

7A’raf/29-“De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) doğrultun. Dini Allah’a has kılarak O’na dua edin. Sizi başlangıçta yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.”

7A’raf/30-“Allah, bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık lâyık oldu. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdi. Kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlardı.”

7A’raf/31-“Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.”

7A’raf/32-“De ki: “Allah’ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında mü’minler içindir. Kıyamet gününde ise yalnız onlara özgüdür. İşte bilen bir topluluk için ayetleri, ayrı ayrı açıklıyoruz.”

7A’raf/33-De ki: “Rabbim ancak, açık ve gizli cinsel açıdan edepsizlikleri, günahı, haksız saldırıyı, hakkında hiçbir delil indirmediği herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”

7A’raf/43-…“Hamd, bizi buna eriştiren Allah’a mahsustur. Eğer Allah’ın bizi eriştirmesi olmasaydı, biz hidayete ermiş olamazdık. Andolsun Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişler” derler…

7A’raf/57-Yaklaşan rahmetinin önünde müjdeleyici olarak rüzgarları gönderen O’dur; yağmur yüklü bulutlar toplandıklarında, onları çorak bölgeye doğru sürükleyip bu yolla su indirelim ve böylece her türlü ürünün yeşerip boy vermesini sağlayalım diye. Ölüleri de işte böyle dirilteceğiz; belki düşünür ders alırsınız.

7A’raf/97-O halde, artık hangi toplumun insanları, azabımızın, geceleyin daha onlar uykudayken ansızın başlarına kopmayacağından emin olabilirler?

7A’raf/98- Yahut artık hangi toplumun insanları, azabımızın, güpegündüz onlar (dünyayla) oyalanıp dururken başlarına kopmayacağından emin olabilirler?

7A’raf/99-Kim güvenlik içinde görebilir kendini, Allah’ın önceden kestirilmeyen ince tertibine karşı? Hayır, zaten tükenip gitmiş insanlardan başka kimse Allah’ın ince tertibine karşı güvenlik içinde göremez kendini!

7A’raf/100-Öyleyse, önceki kuşakların izinden yeryüzüne varis olanlar için (şu gerçek) hala ortaya çıkmadı mı, eğer dileseydik kendi günahları yüzünden onları (da) pekala çarpabilirdik; hem de (hakikati) işitmesinler diye kalplerine mühür basarak!

7A’raf/158-De ki: “Ey insanlar, şüphesiz, ben Allah’ın hepinize gönderdiği bir elçiyim; O (Allah) ki, göklerin ve yerin egemenliği Ona aittir! Ondan başka tanrı yoktur; hayatı ve ölümü bahşeden Odur!”…

7A’raf/180-Yetkinlik ve kusursuzluğa dair nitelikler(esmâu’l-husna) (yalnızca) Allah’a aittir. Öyleyse, bu niteliklerle artık yalnız Allah’ı çağırın. Ve Onun niteliklerinin anlamını eğip büken kimselerden uzak durun: Böyleleri yapıp ettiklerinden ötürü er geç cezalandırılacaklardır!

7A’raf/189-Sizi (hepinizi) bir tek candan yaratan, Ve (sevgiyle) kadına meyletsin diye ona kendi özünden eş var edip çıkaran Odur. Öyle ki, o eşini kucaklayınca, eşi (ilkin) hafif bir yük yüklenir ve taşır o yükü. Sonra (kadın) gün gelip (çocuğun yüküyle) iyice ağırlaşınca, her ikisi birden Allah’a, Rablerine yalvarırlar: “Bize gerçekten kusursuz bir (çocuk) bahşedersen, muhakkak ki sana şükreden kimselerden olacağız!”

7A’raf/190-Ama ne zaman ki O, kendilerine kusursuz bir (çocuk) bahşeder, hemen tutup Onun bahşettiği şeyin dünyaya gelmesinde Ondan başla güçlere de bir paye yakıştırmaya kalkarlar! Oysa, Allah, uluhiyetinde Ona ortak koştukları her şeyden, herkesten çok yücedir.

7A’raf/191-Peki, bunlar hiçbir şey yaratmayan, tersine kendileri yaratılmış bulunan varlıklara mı Allah’la birlikte tanrılık yakıştırıyorlar?

7A’raf/192-Ne onlara ne de kendi kendilerine bir yardımda bulunamayacak olan varlıklara mı?

7A’raf/193-Yol göstermeleri için yakarsanız size cevap verecek durumda olmayan varlıklara mı? Onlara ister yakarın, ister karşılarında susun, sizin için fark eden bir şey olmaz.

7A’raf/194-Allah’tan başka çağırıp, sığındığınız şeylerin hepsi, hiç şüphe yok ki tıpkı sizler gibi yaratılmış varlıklardır: eğer doğru sözlü kimselerdenseniz, haydi onları çağırın da dualarınıza icabet etsinler!

7A’raf/195-Yürüyecek ayakları mı var peki onların? Tutacak elleri mi? Görecek gözleri, işitecek kulakları mı var? De ki: “Haydi, Allah’a ortak olarak gördüğünüz bütün o varlıkları çağırın, bana karşı elinizden geleni ardınıza koymayın ve böylece bana göz açtırmayın!

7A’raf/196-Doğrusu benim koruyucum bu kitabı indiren Allah’tır; çünkü O’dur dürüst olanların koruyucusu.

7A’raf/197-Beri yandan, O’nun yerine sığınıp çağırdığınız bütün o varlıklar ne size yardım ulaştıracak güçtedirler ne de kendi kendilerine yardım edecek güçte;

7A’raf/198-Onlara yol göstermeleri için yalvarsanız, işitmezler; sana baktıklarını sanırsın, oysa görmezler.”

9Tevbe/30-Yahudiler: “Üzeyir Allah’ın oğludur” diyorlar; Hıristiyanlarsa: “İsa Allah’ın oğludur” diyorlar. Bunlar, özleri itibariyle, böylelerinin geçmiş çağlarda hakkı inkar edenlerin uydurduğu asılsız iddialara özenerek dillerine doladıkları söylentilerdir! (işte şu bedduayı hak ediyorlar:) “Allah kahretsin onları!” Zihnen nasıl da saptırılıyorlar!

9Tevbe/31-“(Yahudiler) Allah’ın yanı sıra toplumsal liderlerini (hahamlarını); (Hristiyanlar) da dini otoritelerini ve Meryem oğlu Mesîh’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.

9Tevbe/32- Allah’ın (yol gösterici) ışığını, laf kalabalığıyla söndürmek istiyorlar: Fakat Allah (bunun gerçekleşmesine) izin vermeyecektir, çünkü O, ışığının olanca aydınlığıyla yayılmasına irade etmiştir, hakkı inkar edenler bundan hoşlanmasa da!

9Tevbe/33- O’dur, dinini bütün (batıl) dinlere karşı üstün kılmak üzere hidayeti ve hak dini (yaymak göreviyle) Elçisini gönderen; Allah’tan başkalarına tanrılık yakıştıranlar bundan hoşlanmasalar da.

9Tevbe/34-Siz ey imana erişenler! Bilin ki, toplumsal liderlerin (hahamların) (Hristiyanlar) dini otoritelerin(rahiplerin) çoğu, insanların mallarını haksızca yiyor ve (onları) Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Fakat bütün o altın ve gümüşü toplayıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, (işte) onlara (sonraki hayat için) çok çetin azabı müjdele.

10Yunus/3-Gerçek şu ki, sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede yaratan, sonra da kudret ve egemenlik makamına geçip varlığı yöneten Allah’tır. O’nun izni olmadıkça, araya girip kayıracak kimse yoktur. İşte böyledir sizin Rabbiniz: öyleyse (yalnızca) O’na kulluk edin: artık bunu (iyice) aklınızda tutmayacak mısınız?

10Yunus/4-Hepiniz topluca O’na döneceksiniz: bu Allah’ın, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan sözüdür, çünkü O (insanı) bir kere yarattıktan sonra buna sonuna kadar devam ediyor ki, imana erişip iyi ve yararlı işler, eylemler ortaya koyanları adaletle ödüllendirsin. Hakkı inkara yeltenenleri ise, hakkı inat ve ısrarla reddetmelerinden ötürü yakıcı bir umutsuzluk içkisi ve can yakıcı bir azap beklemektedir.

10Yunus/5-Güneşi parlak bir ışık (kaynağı) ve ayı aydınlık kılan, ve yılların sayısını bilesiniz, (zamanı) ölçebilesiniz diye ona evreler koyan O’dur. Bunların hiç birini Allah bir anlam ve amaçtan yoksun yaratmış değildir. (Allah), bilmek isteyen bir topluluk için ayetlerini ayrıntılı olarak (işte böyle) açıklıyor:

10Yunus/6-Çünkü, gerçekten de, geceyle gündüzün ardarda gelmesinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı her şeyde, O’na karşı sorumluluk bilinci taşıyan bir toplum için mutlaka işaretler vardır!

10Yunus/18-“Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır (kayırıcılarımız, kurtarıcılarımız)” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.”

10Yunus/22-Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Öyle ki, gemilerle denize açıldığınızda, gemilerin elverişli bir rüzgârın önünde yolcuları alıp götürdüğü zaman (olanları düşünün,) gemidekiler sevinç ve güvenlik içinde hissederler kendilerini; derken bir fırtına yakalar gemiyi ve dalgalar her yandan kuşatır onları, öyle ki, (ölümün) kendilerini çepeçevre sardığını düşünürler de (o zaman) dinlerine sıkı sıkı sarılıp yalnızca Allah’a yönelerek: “Bizi bu (felaketten) kurtarırsan, andolsun ki şükreden kimselerden olacağız!” diye yalvarıp yakarırlar O’na.

10Yunus/59-“De ki: “Gördünüz mü, Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerin bir kısmını haram ve bir kısmını helâl yaptınız.” De ki: “Allah mı size böyle izin verdi, yoksa siz Allah hakkında yalan mı uyduruyorsunuz?

10Yunus/60-Peki, bu kendi yalanlarını Allah’a yakıştıranlar, Kıyamet Günü (başlarına gelecek olan) hakkında acaba ne düşünüyorlar? Gerçek şu ki, Allah insanlara karşı sınırsız cömertlik göstermektedir; ama (ne yazık ki) onların çoğu şükrünü bilmez.”

10Yunus/66-Unutmayın ki, göklerde ve yerde kim varsa hepsi ister istemez Allah’a aittir; hal böyleyken, peki, Allah dışında tanrısal nitelikler yakıştırılan varlıklara yalvarıp yakaran kimseler (böyle yapmakla) neye uyuyorlar? Sadece zanna uyuyorlar; yalnızca tahmine dayanıyorlar.

10Yunus/67- (Oysa,) bağrında dinlenesiniz diye geceyi ve (işlerinizi) görüp gözetesiniz diye gündüzü var eden O’dur; işte bunda, dinleyip (ders almak) isteyen insanlar için ayetler vardır.

10Yunus/68-(Bütün bu açıklamalardan sonra (yine de)), “Allah kendine bir oğul edindi!” diyorlar. O yüceler yücesi, kendisine yakışmayacak niteliklerden kesinlikle uzaktır! Her bakımdan mutlak olarak kendine yeterlidir: göklerde ve yerde var olan her şey O’na aittir! Sizinse elinizde bu (tür iddialarınızı) destekleyecek hiçbir deliliniz yoktur! Hal böyleyken, bilemeyeceğiniz şeyi mi Allah’a yakıştırıyorsunuz?

10Yunus/69-De ki: “Kendi uydurdukları yalanı Allah’a yakıştıranlar asla esenliğe erişemeyeceklerdir!”

11Hud/1-2-(Bu) İlahi bir kitaptır ki, ayetleri her şeyden bütünüyle haberdar olan hikmet sahibi (Allah) tarafından kendi içlerinde açık ve anlaşılır kılınmış, birbirleriyle açıklanmış ve ayrıca birbirleriyle bağlantılı olarak etraflı biçimde dile getirilmiştir ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz. (Ey Peygamber, de ki:) “Bakın ben size Onun tarafından bir uyarıcı ve müjdeleyici (olarak) görevlendirildim:

11Hud/3-(Rabbinizden günahlarınız için bağışlanma dileyin ve sonra tevbe ve pişmanlık tavrı içinde Ona yönelin ki, O da sizi (bu dünya) hayatında (Onun belirlediği) bir süre doluncaya kadar güzel bir geçimle geçindirsin; ve (öte dünyada da) erdem sahibi herkese erdemliliğinin karşılığını (fazlasıyla) versin. Fakat eğer (doğru yoldan) dönerseniz, o zaman, doğrusu o zorlu Gün (gelip çattığında) azabın sizin başınıza gelmesinden korkarım!

11Hud/4-Hepinizin dönüşü Allah’adır; ve O her şeyi edip eylemeye yeten sınırsız bir kudrete sahiptir.

11Hud/5-Bakın hele, (kitabın doğruluğunu inkara şartlanmış olanlar) kendilerini Onun gözetiminden gizlemek için kalplerini (nasıl) kat kat örtülerle örtüyorlar. Bilin ki, (hakikati görmemek ya da duymamak için kat kat) giysiler içine girdikleri zaman (bile) O, onların gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bütünüyle bilmektedir; çünkü O, kalplerde olan hakkında mutlak ve eksiksiz bilgi sahibidir.

11Hud/6-Ve yeryüzünde yaşayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a bağlı olmasın; ayrıca O, her canlının (yeryüzünde) yaşama süresini de, (ölümden sonra) yerleşip kalacağı yeri de bilmektedir: Bütün bunlar apaçık bir kitapta yer almış bulunmaktadır.

11Hud/7-O’dur, gökleri ve yeri altı evrede yaratan; Ve (hayatı yarattığı sürece) Onun kudret ve tahtı suyun üstündeydi. (Allah size böylece Ona olan bağımlılığınızı hatırlatıyor) ki sizi sınayıp hanginizin eylem ve davranışça iyi olduğunu ortaya koysun. Şöyle ki: eğer (sen, ey Peygamber,) (insanlara:) “Unutmayın ki, ölümden sonra diriltileceksiniz!” desen, hakkı inkara şartlanmış olanlar hemen, “Açıkçası, bu büyüleyici bir vehimden başka bir şey değil!” diye karşılık verirler.

11Hud/14- Eğer size (bu konuda) cevap veremedilerse, bilin ki o (Kur’an) ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Artık Müslüman oluyor musunuz?

12Yusuf/39-Ey mahpus arkadaşlarım! Hangisi daha iyidir: birbirinden ayrı pek çok rabbe mi, yoksa bütün varlıklara egemen bir tek Allah(a inanmak) mı?

12Yusuf/40-”Sizin Allah’tan başka kulluk ettikleriniz/taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. İlahi hüküm belirlemek, yalnızca Allah’a aittir. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.”

12Yusuf/105-Kaldı ki, göklerde ve yerde nice ayetler, işaretler var ki, onlar (üzerinde düşünmeden) sırtlarını çevirerek yanlarından geçip gidiyorlar!

12Yusuf/106-Ve onların çoğu başka varlıklara da tanrısal nitelikler yakıştırmaksızın Allah’a inanmazlar.

12Yusuf/107-Peki, bunlar Allah’ın cezalandırıcı azabı olarak kuşatıcı bir örtünün kendilerini sarmasından ve Son Saat’in onlar (yaklaştığının) farkında değilken ansızın gelip çatmasından büsbütün güvencede mi görüyorlar kendilerini?

12Yusuf/108-De ki: “Budur benim yolum: akla uygun, bilinç ve duyarlıkla donanmış bir kavrayışa dayanarak (hepinizi) Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar (aynı çağrıyı yapıyoruz)”. Ve (yine de ki:) “Allah kudret ve azametiyle her türlü eksikliğin üstündedir, ötesindedir. Ve ben O’ndan başka varlıklara tanrılık yakıştıran kimselerden değilim!”

13Ra’d/1-Bunlar, sana vahiyle bildirilen mesajlardır; ve sana Rabbin katından indirilenler hakkın ta kendisidir; ama yine de insanların çoğu (buna) inanmayacaklar.

13Ra’d/2-Gökleri, görülebilir herhangi bir destek, dayanak olmadan yükselten ve sonra da kudret ve hükümranlık tahtına kurulan Allah’tır; her biri -(O’nun tarafından) belirlenmiş bir süre için- kendi seyrini sürdüren güneşi ve ayı (koyduğu yasalara) tabi tutan O’dur; var olan her şeyi (yöneten), çekip çeviren de O. Bütün bu mesajları açık açık dile getiriyor ki, (Yargı Günü’nde) Rabbinizin huzuruna çıkacağınıza yürekten kesin bir biçimde inanasınız.

13Ra’d/3-Yeryüzünü yayıp genişleten ve onun üzerine yerinden oynatılmaz dağlar yerleştirip vadilerinden nehirler akıtan ve orada her tür bitkiden iki cins yaratan ve gündüzü geceyle örtüp bürüyen O’dur. Doğrusu, bütün bunlarda, düşünen insanlar için mutlaka (çıkarılacak) dersler vardır!

13Ra’d/4-Ve yeryüzünde birbirine komşu (ama yine de yapı olarak birbirinden ayrı nice) kara parçaları, üzüm bağları, hububat ekili tarlalar, bir kökten sürgün verip küme halinde ya da tek başına boy veren hurma ağaçları vardır ki hepsi de aynı suyla sulanırlar: hal böyleyken yine de (insanlara ve hayvanlara sağladıkları) ürünler bakımından Biz onların bazılarını bazılarına üstün kılıyoruz. Doğrusu, bütün bunlarda aklını kullanan insanlar için mutlaka (çıkarılacak) dersler vardır.

13Ra’d/8-Her bir dişinin neye gebe olduğunu ve rahimlerin neyi ne kadar erken bırakacağını, neyi ne kadar (olağan süresinden) fazla bekleteceğini bilen Allah’tır. Çünkü (yarattığı) her şey O’nun katında bir ölçüye ve bir amaca bağlı kılınmıştır.

13Ra’d/9-O, yaratılmışların duyu ve tasavvurlarının ötesinde olanları da, onların görüp gözleyebildikleri şeyleri de tam olarak bilmektedir. Büyük olan O’dur; var olan veya olması mümkün her şeyin/herkesin üstünde ve ötesinde olan O.

13Ra’d/10-O’nun için sizden birinin düşüncesini saklamasıyla açığa vurması ya da (kötülüklerini) gecenin örtüsü altında gizlemesiyle bu kişinin gün ışığında (cüretle ortalıkta) dolaşması arasında bir fark yoktur.

13Ra’d/11- (Böyle biri sanıyor mu ki) kendisini önünden ve ardından izleyen (ve) onu Allah her ne ki takdir etmişse ona karşı koruyup gözeten refakatçileri vardır. Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez; ve Allah insanlara (kendi kötülüklerinin bir sonucu olarak) bir felaket tattıracağı zaman hiçbir şey bunun önünde duramaz: çünkü onların, kendilerini O’na karşı koruyabilecek kimseleri yoktur.

13Ra’d/12- (Hem) Korkuyu, (hem de) umudu tattırmak için size şimşeği gösterip (yağmur) yüklü bulutları çağıran O’dur;

13Ra’d/13-Gök gürlemesi O’nun sınırsız kudret ve yüceliğini övgüyle anmakta; melekler de korku ve sakınma içinde bunu yapmaktalar. Ve O yıldırımları gönderip onlarla dilediğini çarpmaktadır. (Hal böyleyken) onlar yine de Allah hakkında tartışıp duruyorlar; hem de O(’nun), kavranamaz ince ve derin planını gerçekleştirmek için sınırsız bir kudrete sahip olduğu ortada olduğu halde!

13Ra’d/14-Nihai Gerçek’e varmak amacıyla yapılan bütün dualar, bütün çağrı ve arayışlar ancak O’na yöneltilmelidir; çünkü insanların O’nu bırakıp da yakardıkları (öteki varlıklar ve güçler) bu yakarışlarına hiçbir şekilde karşılık veremezler. Öyle ki, (onlara, yakarıp duran kimsenin durumu) ellerini suya doğru uzatıp, suyun kendisine ulaşmasını bekleyen birinin durumuna benzer; oysa bu durumda su asla ona ulaşmayacaktır. Bunun içindir ki, hakkı inkar edenlerin yakarması kendilerini sapıklık içinde tüketmekten başka bir sonuç getirmez.

13Ra’d/15-Göklerde ve yerde var olan her şey ve herkes isteyerek yahut zorunlu olarak Allah’ın önünde eğilmektedirler; onların gölgeleri de sabah akşam bunu yapmaktadır.

13Ra’d/16-“Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” diye sor (onlara). Ve de ki “Allah(tır)!” (Ve yine) de ki: “Peki, öyleyse (niçin) Allah’ı bırakıp, kendileri için bile ne bir yarar sağlayabilecek ne de bir zararı giderebilecek güçte olmayan şeyleri kendinize koruyucular, kayırıcılar olarak görüyorsunuz?” Sor (onlara): “Hiç kör olan kimseyle gören kimse bir olur mu? Yahut kopkoyu karanlıkla aydınlık bir tutulabilir mi?” Yoksa onlar Allah’la beraber, O’nun yarattığına benzer (şeyler) yaratan başka tanrısal güçlerin var olduğuna (gerçekten) inanıyorlar da bu (sözde) yaratma eylemi onların gözünde (O’nun yaratma eylemine) benzer mi görünüyor? De ki: “Her şeyin yaratıcısı Allah’tır; ve O’dur, var olan her şeyin üstünde mutlak hükümranlık sahibi biricik (Yaratıcı)!”

13Ra’d/17-O gökten su indirdiğinde ve (kurumuş) nehir yatakları(ndan her biri) kendi hacimlerine göre dolup taştıklarında, akıntı yüzeydeki çerçöpü, tortuyu alır götürür; tıpkı süs eşyası ya da alet yapmak için ateşte eritilen (madenlerin), yüzeyinde açığa çıkan köpüklü tortudan arındırılması gibidir bu. Hak ile batılı Allah işte böyle bir benzetmeyle gözönüne koyuyor: çünkü, gerçekten de, tortuysa, çerçöpse sözkonusu olan, bu, (bütün) köpüksü şeyler gibi akar gider; ama insanlara yararlı olan şeye gelince, o her (zaman olduğu) yerde, sapasağlam ayakta kalır. Allah işte böyle benzetmelerle ortaya koyuyor,

13Ra’d/18-Rableri(nin daveti)ne güzel bir karşılık verenlerle O’na hiç karşılık vermeyenlerin durumları. (Bu sonrakiler), yeryüzünde ne varsa, hepsi onların olsa -hatta bunun iki katı- (Hesap Günü’nde) kurtulmak için hiç şüphesiz bunların hepsini gözden çıkarırlardı: İşte hesapların en kötüsü böylelerini bekliyor; böylelerinin sonunda varacakları yer de cehennem olacak: o ne kötü bir dinlenme yeri!

14İbrahim/39-“Hamd, iyice yaşlanmış iken bana İsmail’i ve İshak’ı veren Allah’a mahsustur. Şüphesiz Rabbim duayı işitendir.”

16Nahl/10-O’dur gökten suyu indiren; öyle ki, hem siz içersiniz o sudan, hem de, hayvanlarınızı otlattığınız çayır çimen;

16Nahl/11-onunla Allah sizin için ekin(ler), zeytin ve hurma ağaçları, üzümler ve her türden (daha) nice ürünler bitirmektedir: dikkat edin, bütün bunlarda, düşünen insanlar için mutlaka bir ders vardır!

16Nahl/12-Ve geceyi gündüzü sizin (yararlanmanız) için (koyduğu yasalara) boyun eğdirmiştir O; güneş ve ay ve bütün yıldızlar, hepsi O’nun buyruğuna boyun eğmişlerdir: dikkat edin, bütün bunlarda, şüphesiz, aklını kullanan kimseler için çıkarılacak dersler vardır!

16Nahl/13-Ve sizin için yeryüzünde yarattığı bütün o rengarenk (güzel) şeyler: işte bunlarda da anıp da hatırda tutmasını bilen kimseler için elbette çıkarılacak bir ders/bir mesaj vardır!

16Nahl/14-Ve yemek için taze et, takınmak için değerli taşlar çıkarasınız diye denizi; ve denizin üstünde suları yararak yol aldığını gördüğünüz gemileri, O’nun cömertliğinden belki bir pay ararsınız ve şükredersiniz diye (koyduğu tabii yasalara) bağlı kılan O’dur.

16Nahl/15-Ve sizi sarsmasın diye arza yerinden oynatılmaz dağlar; ve yolunuzu bulasınız diye nehirler, yollar yerleştirdi;

16Nahl/16-Ve daha (nice) işaretler: (söz gelimi) yıldızlar (ki, onlar)la da insanlar yollarını bulmaktadırlar.

16Nahl/17-O halde, (düşünün, bütün bunları) yaratan (Allah), hiçbir şey yaratamayan herhangi bir (varlıkla) kıyaslanabilir mi? Hala aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?

16Nahl/18-Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, asla böyle bir işin altından kalkamazsınız! Gerçek şu ki, çok acıyan çok esirgeyen gerçek bağışlayıcı elbette Allah’tır;

16Nahl/19-Çünkü neyi ki gizliyor ve neyi ki açığa vuruyorsanız, hepsini bilen Allah’tır.

16Nahl/20-Allah’tan başka o yalvarıp yakardıklarınıza gelince -bunların kendileri yaratılmış varlıklar olduklarına göre- hiçbir şey yaratamazlar;

16Nahl/21-hayatı hiç tatmamış ölülerdir onlar; ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.

16Nahl/22-Sizin tanrınız Tek Tanrıdır; ne var ki, ahirete inanmayanların kalpleri bu (gerçeği), boş bir kibir yüzünden, kabule yanaşmıyor.

16Nahl/23-Hiç kuşkusuz, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da Allah tastamam bilmektedir: kesin olan şu ki O, kendini büyüklük duygusuna kaptıranları asla sevmez!

16Nahl/36-Gerçek şu ki, Biz her toplumun içinden, “Allah’a kulluk edin, şer güçlerden (tağuttan) kaçının!” (mesajıyla gönderdiğimiz) bir elçi çıkardık. O (geçmiş nesil)lerden bir kısmını Allah hidayetiyle doğru yola yöneltti; bir kısmı da sapıklık içinde bırakılmaya müstehak oldular: O halde, şimdi, yeryüzünde dolaşın ve hakkı yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün!”

16Nahl/114-“Artık Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin. Eğer yalnız O’na kulluk ediyorsanız, Allah’ın nimetine şükredin.

16Nahl/115-Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

16Nahl/116-“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü “Şu helâldir, şu haramdır,” demeyin, sonra Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. Allah hakkında yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar.”

17İsra/1-Yüceliğinde sınır olmayan O (Allah) ki kulunu geceleyin, kendisine bazı alametlerimizi göstermek için (Mekke’deki) Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götürdü. Çünkü, gerçekten her şeyi işiten, her şeyi gören O’dur.

17İsra/22-“Allah ile birlikte başka bir tanrı edinme, yoksa kınanmış ve yalnızlığa itilmiş olarak kalırsın.

17İsra/23-Rabbin, kendisinden başkasına asla kulluk(ibadet) etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.

17İsra/24-Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.”

17İsra/25-Rabbiniz, içinizde olanı en iyi bilendir. Eğer siz iyi kişiler olursanız, şunu bilin ki Allah tövbeye yönelenleri çok bağışlayandır.

17İsra/26-Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma.

17İsra/27-Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir.

17İsra/28-Eğer Rabbinden umduğun bir rahmeti istemek için onlardan yüz çevirecek olursan, o zaman onlara yumuşak bir söz söyle.

17İsra/29-Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın.

17İsra/30-Şüphesiz Rabbin, dilediğine rızkı bol bol verir ve (dilediğine) kısar. Çünkü O, gerçekten kullarından haberdardır ve onları görmektedir.

17İsra/31-Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır.

17İsra/32-Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.

17İsra/33-Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine yetki vermişizdir. Ancak o da (kısas yoluyla) öldürmede meşru ölçüleri aşmasın. Çünkü kendisine yardım edilmiştir.

17İsra/34-Rüştüne erişinceye kadar, yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın, verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü söz (veren sözünden) sorumludur.

17İsra/35-Ölçtüğünüzde ölçmeyi tam yapın, doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlı, sonuç bakımından daha güzeldir.

17İsra/36-Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.

17İsra/37-Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin.

17İsra/38-Bütün bu sayılanların kötü olanları, Rabbinin katında sevimsiz şeylerdir.

17İsra/39-Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği bazı hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilâh edinme. Sonra kınanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.”

17İsra/110-De ki: “İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye: O’nu hangi isimle çağırırsanız çağırın, (O hep Birdir; ve) bütün güzel ve üstün nitelikler(esmâu’l-husna) O’nundur”. (O’na dua et, ama) duanda sesini fazla yükseltme, çok fazla alçaltma da, ikisinin ortası bir yol tut;

17/111-Ve de ki: “Bütün övgüler, çocuk edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, güçsüzlükten, düşkünlükten ötürü herhangi bir yardıma, yardımcıya gereksinme duymayan Allah’a yakışır”. İşte, O’nu (hep böyle) yücelterek an.

18Kehf/1-Bütün övgüler Allah’a yakışır; O (Allah) ki, kuluna bu ilahi kelamı indirmiş ve onun anlaşılmasını güçleştirecek hiçbir çapraşıklığa yer vermemiştir:

18Kehf/2- (Bu) tutarlı ve dosdoğru (kitap, inkarcıları) O’nun katından zorlu bir cezayla uyarmak ve dürüst, erdemli davranışlarda bulunan müminlere hak ettikleri güzel karşılığı müjdelemek içindir,

18Kehf/3- İçinde sonsuza kadar kalacakları (bir mutluluk esenlik halini müjdelemek için).

18Kehf/4- Ayrıca, (bu ilahi kelam,) “Allah kendine bir oğul edindi” iddiasında bulunanları uyarmak için(dir).

20TaHa/2-Bu Kuran’ı sana, seni sıkıntıya sokmak/mutsuz kılmak için indirmedik,

20TaHa/3-Yalnızca, (Allah’tan) korkan herkese bir öğüt, bir uyarı olsun diye (indirdik):

20TaHa/4-Yeri ve yüce gökleri yaratan Allah katından indirilen bir vahiydir bu.

20TaHa/5-O sınırsız rahmet Sahibi ki, mutlak kudret ve hükümranlık tahtına kurulmuştur.

20TaHa/6-Göklerde ve yerde ve bunların arasında ve toprağın altında ne varsa hepsi O’na aittir.

20TaHa/7-Sözü (ister gizle ister) açığa vur, O (insanın) gizli (düşüncelerini de) bilir, gizlinin gizlisi (duygularını) da.

20TaHa/8-Allah ki, kendisinden başka tanrı olmayan O’dur. En güzel, en yüce nitelikler (esmâu’l-husna) O’nundur!

20TaHa/14-“Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana kulluk et ve beni anmak(zikretmek) için namaz kıl.”

21Enbiya/16-Bir de, (şunu bilin ki,) gökleri ve yeri ve bu ikisi arasında var olan hiçbir şeyi bir oyun, bir eğlence olarak yaratmadık;

21Enbiya/17- (çünkü,) eğer bir oyun, bir eğlence edinmek dileseydik, bunu herhalde kendi katımızdan edinirdik; ama hiç böyle bir şeyi diler miyiz!

21Enbiya/18-Tersine, Biz (gerçek bir yaratma eylemiyle) hakkı batılın başına çarparız da bu onu paramparça eder ve böylece beriki yok olur gider. O halde, (Allah’a) yakıştırdığınız şeylerden ötürü yazıklar olsun size!

21Enbiya/19-Çünkü, göklerde ve yerde var olan her şey O’nundur; O’nun yanında yer alanlar O’na kulluk etmekte asla ne kibre kapılırlar ne de usanç duyarlar.

21Enbiya/20-Gece gündüz, bıkmadan yorulmadan O’nun sınırsız kudret ve yüceliğini anıp dururlar.

21Enbiya/21-Yine de bazı insanlar, birtakım dünyevi varlıkları, bunların (ölüleri) diriltebileceği yanılgısı içinde, tanrı ediniyorlar;

21Enbiya/22-Oysa, (anlamıyorlar ki,) göklerde ve yerde Allah’tan başka tanrılar olsaydı, bu iki alem de kargaşalık içinde yıkılıp giderdi! Bunun içindir ki, O mutlak hükümranlık tahtının Efendisi, O sınırsız kudret ve yücelik sahibi Allah, insanların tanımlama ve tasvir yoluyla kendisine yakıştırdığı her şeyin ötesinde, her şeyin üstündedir!

21Enbiya/23-O edip eylediği şeylerden ötürü sorguya çekilemez; ama onlar (mutlaka) sorgulanacaklar: (hal böyleyken), onlar yine de, kulluk etmek için O’nun yerine (düzmece) tanrılar ediniyorlar! (Ey Peygamber,) de ki: “Haydi, siz de davanızı destekleyecek bir delil getirin: İşte bu, benimle birlikte olanların ve benden önceki (peygamber)lerin dile getirip durdukları ilahi öğretidir”. Hayır, onların çoğu gerçeği bilmiyor ve bunun için de (ondan) inatla yüz çeviriyorlar.

21Enbiya/24-Oysa, Biz senden önce de peygamberleri yalnızca: “Benden başka tanrı yok, öyleyse (yalnızca) Bana kulluk edin!” diye vahyederek gönderdik.

21Enbiya/25-Yine de, bazıları kalkıp: “Rahman kendine bir oğul edinmiştir!” diyor. O yüceler yücesi (ölümlülere özgü bu tür eksiklerden) mutlak anlamda uzaktır! Hayır, (Allah’ın “soyundan” gelmiş gözüyle baktıkları o kimseler) yalnızca Allah’ın seçkin kullarıdır:

21Enbiya/26-Sözkonusu kimseler, O kendileriyle konuşmadan asla konuşmazlar; ve ancak O’nun buyruğuyla edip eylerler.

21Enbiya/27-O, onların gözünün önünde olanları da bilir, onlardan gizli tutulan şeyleri de bilir; bunun içindir ki, onlar, O’nun (zaten) hoşnut olduğu insanların dışında kimseye yan çıkıp kayıramazlar; çünkü (herkesten önce) onların kendileri O’nun korkusuyla titrerler.

21Enbiya/29-Ve eğer onlardan biri: “O’nun gibi ben de bir tanrıyım” diyecek olsaydı mutlaka onu cehennemle cezalandırırdık: (çünkü) zalimleri biz böyle cezalandırırız.

21Enbiya/30-Peki, hakkı inkara şartlanmış olan bu insanlar, göklerin ve yerin (başlangıçta) bir tek bütün olduğunu ve Bizim sonradan onu ikiye ayırdığımızı ve yaşayan her şeyi sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Hala inanmayacaklar mı?

21Enbiya/31-Ve (görmüyorlar mı ki,) onları sarsmasın diye arz üzerine sapasağlam dağlar yerleştirdik; ve kolayca yollarını bulabilsinler diye orada vadiler açtık;

21Enbiya/32-Ve göğü güvenli bir kubbe, bir çatı olarak yükselttik? Ve yine de onlar (yaratılışın) bu açık işaretlerine inatla sırt çeviriyor,

21Enbiya/33-ve (görmüyorlar ki,) geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı -hepsi de uzayda dolaşan (o gök cisimlerini)- yaratan O’dur!

22Hacc/61-Bu böyledir, çünkü Allah (öylesine sınırsız kudret Sahibidir ki,) gündüzü kısaltarak geceyi uzatan, geceyi kısaltarak gündüzü uzatan O’dur; çünkü Allah olup biten her şeyi görücü, işiticidir.

22Hacc/62-Bu böyledir, çünkü nihai gerçek, şüphesiz, Allah’tır; apaçık sahte ve düzmece olan ise, onların O’ndan başka yalvarıp yakardıkları varlıklardır; ve çünkü Allah ulular ulusu, yüceler yücesidir!

22Hacc/63-Görmüyor musun, gökten su indiren Allah’tır; ki onunla yeryüzü yeşeriyor? Doğrusu, Allah her şeyden haberdar olan, (bilgi ve gözetimiyle) her şeye nüfuz eden ama kendisine asla nüfuz edilemeyen aşkın Varlık’tır.

22Hacc/64-Göklerde ve yerde var olan her şey O’na aittir; ve Allah’tır, Yalnız O’dur, bütün övgülere layık ve kendine yeterli olan.

22Hacc/65-Yeryüzünde var olan her şeyi ve koyduğu (fiziki) yasalara uyarak denizde seyreden gemileri size boyun eğdirenin Allah olduğunu görmüyor musun? Ve gök cisimlerini, kendi izni olmadıkça yeryüzüne düşmemeleri için, yerlerinde, yörüngelerinde tutan(ın O olduğunu görmüyor musun?) Gerçekten de Allah insanlara karşı çok acıyıp esirgeyen, çok şefkat gösterendir.

22Hacc/66-Nitekim, size hayat veren, sonra sizi öldüren ve en sonunda sizi yeniden hayata döndürecek olan O’dur; (bütün bu gerçeklere rağmen, yine de) insan, gerçekten, çok nankördür.

23Müminun/78-(Ey İnsanlar! Rabbinizin mesajlarına kulak verin,) çünkü, sizi işitme duyusuyla, görme duyusuyla, düşünme, hissetme yeteneğiyle donatan O’dur; (yine de) ne kadar az şükrediyorsunuz!

23Müminun/79-(Sizi çoğaltıp yeryüzüne yayan da O’dur; ve sonunda toplanıp O’na döndürüleceksiniz.

23Müminun/80-(Hayatı bağışlayan ve ölüme hükmeden O’dur; geceyle gündüzün birbirini kovalaması O’nun buyruğuyladır. Öyleyse, artık aklınızı kullanmayacak mısınız?

23Müminun/91-Allah asla çocuk edinmemiştir, ne de O’nunla beraber başka bir tanrı vardır: (çünkü, eğer başka herhangi bir tanrı) olsaydı, her tanrı kendi yarattığı alemi kendinden yana çeker ve şüphesiz her biri diğerine baskın çıkmaya çalışırdı! Sınırsız kudret ve yüceliğiyle Allah, onların tasavvur ve tanımlama yoluyla yakıştırdıkları şeylerden mutlak olarak uzaktır;

23Müminun/92-O kullarının algı ve tasavvurlarının erişemediği şeyleri de, onların akıl ve duyu yoluyla tanıklık edebildikleri şeyleri de künhüyle bilir; ve bunun içindir ki, onların Kendisine yakıştırdıkları her türlü eşten ve ortaktan mutlak olarak yücedir!

23Müminun/116-Öyleyse, artık (bilin ki) Allah yüceler yücesidir; mutlak hüküm ve egemenlik sahibidir; nihai gerçektir; O’ndan başka tanrı yoktur; çok yüce, çok cömert hükümranlık makamının sahibi O’dur!

23Müminun/117-Öyleyse artık, kim ki, hakkında hiçbir delile sahip olmadığı halde Allah’la beraber başka bir tanrıya yakarırsa bunun hesabını Rabbinin katında mutlaka verecektir; (ve) şüphesiz, hakkı böylece inkar etmiş olanlar asla kurtuluşa, esenliğe erişemeyeceklerdir!

23Müminun/118-Öyleyse, (ey inanan kişi,) de ki: “Rabbim! (Beni) bağışla, (bana) acı; çünkü gerçek acıyan, esirgeyen Sensin!”

24Nur/55-Allah, imana erişip dürüst ve erdemli davranışlarda bulunanlara, tıpkı kendilerinden önce gelip geçen (bazı toplumları) egemen kıldığı gibi, onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına; onları üzerinde görmekten hoşnut olduğu dini onlar için kuvvetle kökleştireceğine ve çektikleri korkulardan, kaygılardan sonra onları mutlaka güvenli bir duruma kavuşturacağına dair söz vermiştir; çünkü (böyleleri yalnız) Bana kulluk eder, Benden başkasına tanrısal güçler ve nitelikler yakıştırmazlar. Artık (bütün) bu (açıklamalardan) sonra da hakkı inkar yolunu seçenler, günaha gömülüp gitmiş olanların ta kendileridir!

24Nur/56-Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve elçiye itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz.

24Nur/57- (Ve) hakkı inkara şartlanmış olan kimseler de (hak ettikleri cezayı) bu dünyada (bulmasalar bile, nihai yargıdan) kaçabileceklerini zannetmesinler: Çünkü onların (öte dünyada) varacakları yer ateştir; gerçekten de, varılacak ne kötü bir sondur bu!

24Nur/58-Siz ey imana erişenler! Meşru şekilde sahip olduğunuz kimseler, içinizden henüz ergenlik çağına varmamış olanlar, günün şu üç vaktinde, sabah namazından önce, gün ortasında soyunup dinlenmeye çekildiğiniz zaman ve yatsı namazından sonra yanınıza girmeden önce sizden izin istesinler; bu üç vakit mahremiyetinizin korunmasız olabileceği vakitlerdir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmanızda sizin için de, onlar için de bir sakınca yoktur. Allah mesajlarını size işte böyle açıklamaktadır: Çünkü Allah doğru hüküm ve hikmetle buyuran mutlak ve sınırsız bilgi Sahibidir!

25Furkan/27-O Gün ki, (vaktiyle) haksızlığı kendisine yol edinmiş olan kişi ellerini kemirip, “Ah, n’olurdu, Rasul’ün gösterdiği yolu tutmuş olsaydım!” diyecek,

25Furkan/28-”Vah bana, n’olurdu, falancayı kendime dost edinmemiş olsaydım!

25Furkan/29-Gerçekte, bana uyarıcı, hatırlatıcı mesaj geldikten sonra, beni (Allah’ı) hatırlamaktan o uzaklaştırdı!” Zaten, Şeytan (işte böyle) yalnız ve çaresiz bırakır insanı.

25Furkan/30-Ve (o gün) Rasul: “Ey Rabbim!” diyecek, “Kavmimden (bazıları) bu Kuran’ı gözden çıkarılacak bir şey olarak gördü/rafa kaldırdı!”

25Furkan/45- Görmez misin (ey insanoğlu), Rabbin gölgeyi (akşama doğru) nasıl uzatıyor; eğer dileseydi, hiç şüphesiz onu olduğu gibi bırakırdı; fakat sonra gölgeye güneşi yol gösterici kılmışızdır;

25Furkan/46-Ve sonra da onu yavaş yavaş Kendimize çekmekteyiz.

25Furkan/47-Sizin için geceyi bir örtü, uykuyu bir dinlenme hali kılan ve her (yeni) günün (sizin için, adeta) yeni bir diriliş olmasını sağlayan O’dur.

25Furkan/48-Rahmetinin önünden rüzgarları müjdeci olarak gönderen O’dur. Evet, böylece gökten tertemiz suyu Biz indiriyoruz,

25Furkan/49-Ki onunla ölü toprağı yeşertip canlandıralım ve yine onunla, hayvan olsun, insan olsun, yarattığımız nice canlıyı suya kavuşturalım.

25Furkan/50-Gerçek şu ki, Biz bütün bunları insanların gözü önüne hep seregelmişizdir ki, belki ders alıp akıllarında tutarlar; ama insanların çoğu, nankörlükte direnmektedir.

25Furkan/51-Eğer dileseydik, (önceki çağlarda olduğu gibi) her topluma (ayrı) bir uyarıcı gönderirdik;

25Furkan/52-Bunun içindir ki, sen hakkı inkara şartlanmış olan kimselere uyma; tersine, bu (ilahi mesajın) ışığında onlara karşı bütün gücünü ortaya koyarak büyük bir direnç ve çaba göster.

25Furkan/53-İki büyük su kütlesini -ki bunlardan biri tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri tuzlu ve acıdır- birbirine salıveren ve ikisinin arasına bir engel, karışmalarını önleyen bir perde koyan O’dur.

25Furkan/54-Ve insanı (işte bu) sudan yaratan ve onu soy sop ve evlilik yoluyla kazanılan yakınlık, bağlılık (duygusuyla) donatan O’dur; (evet,) çünkü Rabbin sınırsız kudret Sahibidir.

25Furkan/55-Ama yine de bazı insanlar, Allah’ı bırakıp, kendilerine ne yarar ne de zarar ulaştırmaya gücü olmayan şeylere tapınıp duruyorlar; zaten (gerçek) kafir de, Rabbine sırtını dönen kişidir!

25Furkan/56-Bununla birlikte, (ey Peygamber,) Biz seni yalnızca bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

25Furkan/57-De ki: “Bunun için sizden, dileyen kimsenin Rabbine giden yolu bulmasından başka bir karşılık istemiyorum!”

25Furkan/58-Öyleyse, ebediyyen ölmeyecek olan o mutlak diri varlığa güven ve O’nun sınırsız kudret ve yüceliğini övgülerle an, ki kimse kullarının günahlarından O’nun kadar haberdar değildir.

25Furkan/59-Gökleri, yeri ve bu ikisi arasında var olan her şeyi altı evrede yaratan ve kudret ve hükümranlık tahtına kurulan O’dur, O: Rahman / sınırsız Bağış (Kayra) Sahibi! O’nu (Kendisinden), O her şeyden Haberdar Olan’dan sor.

25Furkan/60-Hal böyleyken, onlara “Rahman önünde secdeye varın” denildiğinde, “Rahman da neymiş (ya da kimmiş?) Şimdi biz senin buyurduğun şeyin önünde mi secdeye varalım yani?” derler; ve böylece (senin çağrın) onların nefretini artırır.

25Furkan/61-Göğe büyük takım yıldızları serpiştiren, ve yine oraya (parlak) bir ışık kaynağı ve ay (gibi) bir aydınlatıcı yerleştiren (Allah) ne yüce, ne cömerttir.

25Furkan/62-Ve, hatırda tutmak isteyen, yani şükretmek isteyen kimseler için (varlığına, birliğine işaret olmak üzere) geceyle gündüzün birbiri ardınca gelmesini sağlayan da O’dur.

27Neml/15-Andolsun! Biz Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar, “Hamd, bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a mahsustur” dediler.

27/26-(Ve) en yüce hükümranlığın, arşın Sahibi olan Allah’tan başka tanrı yoktur.

27Neml/59-De ki: “Bütün övgüler (gerçekte) Allah’a yaraşır. Selam olsun, O’nun (rasul olarak) seçtiği kullara!” Zaten Allah, insanların tanrısal nitelikler yakıştırdıkları her şeyden daha üstün, daha hayırlı değil mi?

27Neml/60-Peki kimdir, gökleri ve yeri yaratan ve sizin için gökten su indiren? Öyle bir su ki, onunla, sizin bir tek ağacını bile yetiştiremeyeceğiniz görkemli bağlar, bahçeler yeşertiyoruz! Allah’la beraber başka bir tanrı, öyle mi? Hayır, hayır, (böyle düşünenler) yoldan çıkmış kimselerdir!

27Neml/61-Peki kimdir, yeryüzünü (yerleşmeye) uygun bir yer haline getiren ve vadilerden dereler, ırmaklar akıtan; ve onun üzerine sağlam dağlar yerleştiren; ve iki büyük su kütlesi arasına bir engel koyan? Allah’la beraber başka bir tanrı, öyle mi? Hayır hayır, (böyle düşünenlerin) çoğu (ne söylediklerini) bilmiyorlar!

27Neml/62-Peki kimdir, kendisine başvurduğunda darda kalmış olanın darına yetişen, kötülüğü gideren ve sizi yeryüzüne mirasçı kılan? Allah’la beraber başka bir tanrı, öyle mi? Aklınızda ne kadar az tutuyorsunuz (bütün bu gerçekleri)!

27Neml/63-Peki kimdir karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulmanızı sağlayan ve rüzgarları rahmetinin önünden müjdeci olarak gönderen? Allah’la beraber başka bir tanrı, öyle mi? Allah, insanların tanrısal nitelikler yakıştırabileceği her şeyin ötesinde, her şeyden yücedir!

27Neml/64-Peki, yaratılışı ilk defa başlatan ve sonra da onu aralıksız devam ettirip, yenileyen kimdir? Ve kimdir, sizi gökten ve yerden rızıklandıran? Allah’la beraber başka bir tanrı, öyle mi? De ki: “Eğer ileri sürdüğünüz iddiaya gerçekten inanıyorsanız getirin o zaman delilinizi!”

27Neml/65-De ki: “Göklerde ve yerde olan hiç kimse, (yani) Allah’tan başka (hiç kimse,) yaratılmışların duyu ve tasavvur alanı dışında kalan gerçekleri bilemez”. (Yaratılmış olanlar) öldükten sonra ne zaman diriltileceklerini de bilemezler;

27Neml/75-“Göklerde ve yerde gizli olanı ortaya çıkaran, sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan onları yoldan çıkarmış.)”

27Neml/93-Ve yine, de ki: “Övgüler olsun Allah’a! İlahi işaretlerini size gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız”. Ve Rabbin yaptıklarınızdan asla gafil değildir.

28Kasas/68-Ve (gerçek şudur:) dilediğini yaratan ve (insanlar için) en iyi olanı seçen senin Rabbindir. Sınırsız kudret ve yüceliğiyle Allah onların tanrısal nitelikler yakıştırarak ortak koştukları her şeyin, herkesin mutlak olarak üstündedir!

28Kasas/69-Ve yine senin Rabbindir, onların içlerinde gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da künhüyle bilen!

28Kasas/70-Çünkü O, kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır. (Hayatın) başında da sonunda da tüm gerçek övgüler yalnızca O’na yaraşır; nihai hüküm O’nundur; çünkü O’na döndürüleceksiniz.

28Kasas/71-De ki: “Hiç düşündünüz mü: Allah geceyi üzerinizde Kıyamet Günü’ne kadar sürekli kılacak olsa, söyleyin, Allah dışında size ışık getirebilecek başka bir tanrı var mı? O halde, artık (gerçeğin sesine) kulak vermeyecek misiniz?”

28Kasas/72-De ki: “Hiç düşündünüz mü: Allah gündüzü üzerinize Kıyamet Günü’ne kadar sürekli kılacak olsa, söyleyin, Allah dışında, bağrında dinlendiğiniz geceyi size (geri) getirebilecek başka bir tanrı var mı? Peki, artık (gerçeği) görmeyecek misiniz?”

28Kasas/73-Çünkü rahmetinden sizin için geceyi ve gündüzü O yarattı ki birinde dinlenesiniz, ötekinde de O’nun cömertliğinden (nasibinizi) arayasınız da belki böylece şükredesiniz.

28Kasas/88-Allah’la beraber tutup başka bir tanrıya yalvarmaya kalkma! (Çünkü) O’ndan başka tanrı yok; (çünkü) O’nun (ebedi) Zatı’ndan başka her şey, herkes, yok olmaya mahkumdur; hüküm bütünüyle O’nun elindedir ve sonunda O’na döndürüleceksiniz.

29Ankebut/60-Nice canlı var ki hiçbir geçim endişesi taşımaz, (ama) sizinki(ni sağladığı) gibi onların rızkını da Allah sağlar; çünkü yalnız O’dur her şeyi bilen, her şeyi duyan.

29Ankebut/61- (Çoğu insana) olduğu gibi, şayet onlara da “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı (kendi koyduğu yasalara) tabi kılan kimdir?” diye soracak olursan, hiç tereddütsüz “Allah’tır!” derler. O halde zihinleri nasıl da tersyüz oluyor!

29Ankebut/62-Allah, kullarından dilediğine bol rızık bağışlar, dilediğine ise ölçülü ve idareli: zira unutmayın, Allah her şeyi hakkıyla bilir.

29Ankebut/63-Ve hep olduğu gibi, şayet onlara da: “Gökten yağmuru boşaltıp ölü toprağa tekrar hayat veren kimdir?” diye sorarsan, hiç tereddüt etmeden, “Allah’tır!” derler. De ki: “(O halde) Hamd (yalnız) Allah’a mahsustur!” Fakat onların çoğu akıllarını kullanmazlar:

29Ankebut/64-Çünkü (akıllarını kullansalardı bilirlerdi ki) bu dünya hayatı geçici bir zevk ve eğlenceden başka bir şey değildir; oysa sonraki hayat, tek (gerçek) hayattır: keşke bunu bilselerdi!

29Ankebut/65-Bir gemiye bindikleri zaman (ve kendilerini tehlikede gördükleri sırada) (işte o anda) içten bir inançla yalnız Allah’a yalvarıp yakarırlar; sağ salim karaya çıkar çıkmaz da bazı hayali güçleri (tekrar) O’na ortak koş(maya başl)arlar:

30Rum/17-Öyleyse akşam vaktine girdiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah’ın sınırsız şanını yüceltin;

30Rum/18-Göklerde ve yerde her türlü övgünün O’na mahsus olduğunu (görerek) öğle vaktinde de sonrasında da (O’nu yüceltin).

30Rum/19-O, ölüden diriyi meydana getiren(dir), diriden de ölüyü; ve toprağı öldükten sonra yeniden canlandıran O’dur, işte siz de (ölümden hayata) böylece döndürüleceksiniz.

30Rum/20-Sizi balçıktan yaratması, O’nun mucizevi işaretlerinden biridir ve (yaratıldıktan) sonra, baktınız ki, birbirinizden farklı insanlar olup çıkmışsınız!

30Rum/21-O’nun işaretlerinden biri de, sizi cezbeden kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza sevgiyi ve şefkati yerleştirmesidir: bunda, kuşkusuz, düşünen insanlar için dersler vardır!

30Rum/22-Göklerin ve yerin yaratılması, renklerinizin ve dillerinizin farklılaştırılması (da) O’nun alametlerindendir: bunda, kuşkusuz, (fıtri) bilgiye (anlama ve kavrama yeteneğine) sahip insanlar için dersler vardır!

30Rum/23-Hem gece hem de gündüz uyuyabilmeniz ve O’nun nimetlerinin ardından koşma (arzu ve yeteneğine sahip olma)nız da O’nun işaretlerinden biridir, bunda, kuşkusuz, dinley(ip anlamak istey)en kimseler için mesajlar vardır!

30Rum/24-Gözünüzün önünde size korku ve ümit veren şimşekler çaktırması ve gökten yağmur yağdırıp bununla ölü toprağa can vermesi (de) O’nun mucizevi işaretlerinden biridir; akıllarını kullananlar için bundan alınacak dersler vardır!

30Rum/25-Göklerin ve yerin Allah’ın buyruğu altında sapasağlam durmaları da O’nun mucizevi işaretlerindendir. (Bunları hatırlayıp düşünün; çünkü) sonunda O sizi bir tek seslenişle yerden kalkmaya çağırdığında, hepiniz (yargılanmak üzere) ortaya çıkacaksınız.

30Rum/26-Göklerde ve yerde olan her şey O’na aittir; hepsi O’nun iradesine tabidir.

30Rum/27- (Bütün hayatı) yoktan var eden, sonra onu yeniden vücuda getiren O’dur: Bu O’nun için pek kolaydır; çünkü O, göklerde ve yerde mevcut olan bütün yüceliklerin özü ve esasıdır ve yalnız O kudret ve hikmet sahibidir.

30Rum/28-O size kendi hayatınızdan örnek getirir: Sağ elinizin sahip olduğu kimseleri size verdiğimiz rızık üzerinde (tam yetki sahibi) ortaklarınız olarak görmeye ve böylece (onlarla) bu hakkı eşit olarak paylaşmaya razı olur musunuz? Ve (daha güçlü olan) emsallerinizden korktuğunuz gibi onlar(a danışmadan o hakkı kullanmak)tan korkar mısınız? İşte akıllarını kullanan insanlara mesajlarımızı böylece açıklarız.

30Rum/29-Ne var ki, zulüm işlemeye şartlanmış olanlar bir (hakikat) bilgisine dayanmadan kendi arzu ve heveslerinin peşinde giderler. Allah’ın (bu şekilde) saptırdıklarını kim doğru yola sevk edebilir ve (bu işde) kim onlara yardım edebilir?

30Rum/30-Böylece sen, batıl olan her şeyden uzaklaşarak yüzünü kararlı bir şekilde (hak olan) dine çevir ve Allah’ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davran: (ki,) Allah’ın yarattığında bir bozulma ve çürümeye meydan verilmesin: bu, sahih (bir) din(in gayesi)dir; ama çoğu insanlar onu bilmezler.

30Rum/31- (O halde batıl olan her şeyden yüz çevirerek yalnızca) O’na yönel; ve O’na karşı sorumluluğunun bilincinde ol; namazını devamlı ve dikkatli şekilde ifa et ve O’ndan başkasına ilahlık yakıştıranlar arasına girme;

30Rum/32- (Yahut) inançlarının bütünlüğünü bozarak parçalara bölünen ve her grubun yalnız kendi sahip olduğu (ilkelerle) övündüğü kimselerden olma!

30Rum/33-Şimdi (vaki olduğu üzere) insanlar sıkıntıya uğradıklarında Rablerine dönerek (yardım için) O’na yalvarıp yakarırlar; fakat rahmetine nail olunca da bir kısmı, başka güçleri Rablerinin ilahlığına ortak koş(maya başl)arlar.

30Rum/40-Sizi yaratan, sonra geçinmeniz için gerekli vasıtaları sağlayan, ardından sizi ölüme götüren ve en sonunda tekrar hayata döndürecek olan, Allah’tır. O’nun ilahlığına ortak koştuğunuz güçler veya varlıklar bu işlerden birini yapabilirler mi? (Hayır!) O, ihtişamında sınırsızdır ve insanların kendisine eş koştuklarından çok yücedir!

30Rum/41- (Allah’ın buyruklarını umursamaz hale gelen şu) insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri sonucunda karada ve denizlerde çürüme ve bozulma başladı: Bu şekilde (Allah), belki (doğru yola) geri dönerler diye yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını onlara tattıracaktır.

30Rum/46-Çünkü O, mucizevi işaretlerden biri olarak güzel haberler yüklü rüzgarlar (gönderir gibi mesajlarını) göndermektedir ki (hayat veren yağmurlar yoluyla) rahmetini üzerinize yağdırsın, gemiler kendi buyrukları doğrultusunda hareket edebilsin ve böylece O’nun nimetlerinden pay almak için çaba gösterenlerden ve şükredenlerden olasınız.

31Lokman/25-(Çoğu insan) gibi, şayet onlara, “Gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye sorsan, hiç tereddüt etmeden “Allah’tır!” derler. De ki: “(O halde bilin ki) bütün övgüler yalnız Allah’a mahsustur!” Fakat onların çoğu (bunun ne demek olduğunu) bilmez.

31Lokman/26-Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Şüphesiz yalnız Allah, kendi kendine yeterlidir, bütün övgüler yalnız O’na mahsustur!

31Lokman/27-Yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsaydı, denizler de mürekkep, sonra yedi deniz (daha) eklenseydi, Allah’ın sözleri yine de tükenmezdi: çünkü Allah, kudret ve hikmet sahibidir.

31Lokman/28-Hepinizin yaratılması ve yeniden diriltilmesi, (O’nun için) tek bir can(lının yaratılması ve diriltilmesi) gibidir: Şüphe yok ki Allah, her şeyi işiten, her şeyi görendir.

31Lokman/29-Bilmez misin gündüzü kısaltarak geceyi uzatan ve geceyi kısaltarak gündüzü uzatan Allah’tır; O, her biri belirlenmiş bir vade içinde hareketini sürdüren güneşi ve ayı (kendi yasalarına) tabi kılmıştır ve bütün yaptıklarınızdan haberdardır?

31Lokman/30-Gerçek budur: Yalnızca Allah, Mutlak Hakikattir ve insanların O’ndan başka çağırdıkları her şey tamamıyla değersiz ve geçersizdir; çünkü yalnız Allah yüce ve gerçekten uludur!

31Lokman/31-Görmez misin, gemiler Allah’ın lütfü ile denizlerde nasıl yol alıyorlar ve böylece Allah kendi varlığının bazı işaretlerini önünüze nasıl koyuyor? Kuşkusuz bunda, sıkıntılara sonuna kadar göğüs geren ve (Allah’a karşı) derin bir şükran duygusu taşıyanlar için mesajlar vardır.

31Lokman/32-Nitekim, dalgalar onları (ölümün) gölgeleri gibi kuşattığında, (o anda) bütün içtenlikleriyle yalnız ve sadece Allah’a bağlanarak O’na sığınırlar fakat Allah onları sağ salim kıyıya ulaştırdığında da bir kısmı yolun ortasında (inanmak ile inkar etmek arasında) kalıverirler. Ama hiç kimse, haince bir nankörlüğe kapılmadıkça mesajlarımızı bile bile reddetmez.

31Lokman/33-Ey İnsanlar! Rabbinize karşı sorumluluğunuzu unutmayın; ve ne hiçbir anne babanın çocuğuna herhangi bir faydasının erişebileceği, ne de hiçbir çocuğun anne babasına en ufak bir fayda sağlayamayacağı Gün’den korkun! Unutmayın, Allah’ın (yeniden diriltme) vaadi gerçektir: öyleyse, bu dünyanın sizi ayartmasına izin vermeyin ve Allah hakkındaki müfsitçe düşüncelerinizin sahte cazibesine kapılmayın!

31Lokman/34-Son Saat’in ne zaman geleceğini yalnız Allah bilir; yağmuru yağdıran O’dur; rahimlerde yer alanı (yalnız) O bilir; Halbuki kimse yarın ne kazanacağını ve hangi topraklarda öleceğini bilmez. (Yalnız) Allah, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır.

34Sebe/1-Hamd, göklerde ve yerde ne varsa tümünün gerçek maliki olan Allah’a mahsustur; ahirette de hamd O’na mahsus olacaktır. Yalnız O’dur hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan.

34Sebe/2-O, toprağa giren ve ondan çıkan her şeyi, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. O, tek başına, rahmet kaynağıdır, mağfiret sahibidir.

34Sebe/3-Ama hakikati inkara şartlanmış olanlar, “Kıyamet Saati bizi asla bulmaz!” diye düşünürler. De ki: “Hayır, insan kavrayışının ötesindeki her şeyi bilen Rabbimin hakkı için o mutlaka sizi bulacaktır!” Göklerde ve yerde zerre kadar bir şey bile O’nun bilgisinden kaçamaz; ve bundan daha küçük veya daha büyük bir şey yoktur ki (O’nun) apaçık fermanında yer almasın;

35Fatır/1-Her türlü övgü, göklerin ve yerin yaratıcısı olan ve melekleri iki, üç veya dört kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. O, dilediğini (kesintisiz şekilde) kendi hilkat alemine katıp onu genişletir. Kuşkusuz Allah, her şeye kadirdir.

35/2-Allah’ın insanlar için açacağı rahmet kapısını kimse kapatamaz ve O’nun kapattığını da kimse açamaz; çünkü O, kudret ve hikmet sahibidir.

35/3-Ey insanlar! Allah’ın size bağışladığı nimetleri hatırlayın! Size göklerden ve yerden azık sağlayan Allah’tan başka bir yaratıcı var mı? (Hayır!) O’ndan başka ilah yoktur: ama nasıl olur da zihinleriniz bu (apaçık hakikatten) sapar!

35Fatır/34-Ve şöyle derler: “Bütün övgüler bize acı ve üzüntü tattırmayan Allah’a mahsustur. Rabbimiz gerçekten çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını anında verendir;

35Fatır/36-O, lütfuyla bu konak yerine bizi yerleştirdi: orada bize ne bir çatışma ve gerginlik bulaşır, ne de yorgunluk ya da bıkkınlık!”

35Fatır/38-Şüphesiz, Allah göklerin ve yerin gizli gerçekliğini bilir (ve) doğrusu O, (insanların) kalplerindekini de tam bilendir.

35Fatır/39-Sizleri yeryüzüne varis kılan O’dur. O halde, (Allah’ın birliği ve benzersizliği) gerçeği(ni) inkara kalkışan kişi (şunu bilsin ki), onun bu inkarı kendi aleyhinedir; çünkü, onların bu gerçeği (inatla) inkar etmeleri, yalnızca Rablerinin katındaki çirkinliklerini arttırır ve bu gerçeği inkar etmeleri inkarcıların ziyanını artırmaktan başka bir işe yaramaz.

35Fatır/40-De ki: “Allah’a ortak koştuğunuz varlıkları ve güçleri (ve) Allah’tan başka yalvarıp yakardıklarınızı (gerçekten) hiç düşündünüz mü? Bana onların yeryüzünde ne yarattıklarını gösterin; yoksa onların gökler(in yönetimin)de bir katkıları mı var (sanıyorsunuz)?” Onlara (görüşlerini destekleyici) bir kanıt olarak kullanabilecekleri bir ilahi vahiy mi gönderdik? Hayır! Zalimlerin birbirleri hakkında besledikleri (ümitler), hayalden öteye geçmez.

35Fatır/41-Gerçek şu ki, semavi varlıkları ve yeri (yörüngelerinden) sapmamaları için tutan (yalnızca) Allah’tır. Bir kere sapınca da, O’nun müdahale etmemesi halinde başka hiçbir güç onları tutamaz. (Fakat) Allah halimdir, çok bağışlayıcıdır!

36Yasin/33-Onlar, ölü toprağa can vermemizde ve beslenmeleri için topraktan ürünler çıkarmamızda (yaratma ve diriltme gücümüzün) işaretini görürler; orada (nasıl) hurmalıklar ve üzüm bağları (yetiştirmiş) ve içlerinden (nasıl) pınarlar fışkırtmıştık,

36Yasin/34-ki onları meydana getiren kendileri olmadığı halde meyvelerini yiyebilsinler. Buna rağmen hala şükretmeyecekler mi?

36Yasin/35-Toprağın verdiği her türlü ürünü, insanların bizzat kendilerini ve hakkında (henüz) bilgi sahibi olmadıkları şeyleri çift çift yaratan Allah ne yücedir!

36Yasin/36-Ve (bütün evren üzerindeki hakimiyetimizin bir parçası olan) gecede de onlar için bir işaret vardır: Biz ondan gün (ışığı)nı çekip alırız; ve birden karanlıkta kalıverirler.

36Yasin/37-Ve güneş(te de onlar için bir işaret vardır): o, kendine ait bir yörüngede akıp gider; bu, kudret sahibi ve her şeyi bilen (Allah)ın iradesinin bir sonucudur;

36Yasin/38-ve ay(da da bir işaret vardır ki) Biz onu, kuru ve eğik bir hurma dalını andırır hale gelinceye kadar çeşitli safhalardan geçirdik:

36Yasin/39-ne güneş aya erişebilir, ne de gece gündüzü yok edebilir, çünkü hepsi uzayda (yasalarımız doğrultusunda) hareket ederler.

36Yasin/40-Onlar için bir işaret de, soylarını/hemcinslerini dolu gemilerle (denizlerde) taşımamızda

36Yasin/41-ve (yolculuklarında) binek olarak kullanabilecekleri benzer araçlar yaratmamız da (bulunmakta)dır;

36Yasin/42-dilersek onları suda boğabiliriz, kimse de yardımlarına gelemez, işte (o zaman) onlar için bir kurtuluş yoktur,

36Yasin/43-meğer ki Biz onlara katımızdan bir rahmet ve (biraz daha fazla) hayat bağışlayalım.

36Yasin/77-İnsan bilmez mi ki, kendisini bir sperm damlasından yaratırız; ve o anda kendisini düşünme ve tartışma yeteneği ile donatılmış görür.

36Yasin/78-Ama o hem (Bizi tartışmakta ve) Bizim hakkımızda karşılaştırmalar yapmakta, hem de bizzat kendisinin nasıl yaratılmış olduğundan gafil bulunmaktadır! (Ve bunun şaşkınlığıyla da) “Kim, çürüyüp toz olmuş kemiklere hayat verebilir?” diye sormaktadır!

36Yasin/79-De ki: “Onları yoktan var eden, (yeniden) hayat (da) verir, çünkü O, her tür yaratma eyleminin bilgisine sahiptir;

36Yasin/80-O, yemyeşil ağaçtan sizin için bir ateş çıkarır ve onunla (kendi ateşinizi) yakarsınız”.

36Yasin/81-Gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, (yok olanların) yerine onlar gibi (yeni)lerini yaratmaya muktedir olamaz mı? Elbette olur! Zaten O her şeyin bilgisine sahip olan Yaratıcı’dır.

36Yasin/82-O, Tek’tir, Biricik’tir, öyle ki bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece “Ol!” der; ve o (şey hemen) oluverir.

36Yasin/83-Her şeyin üstünde tasarruf sahibi olan Allah, ne yücedir; ve hepiniz O’na döndürüleceksiniz!.

37Saffat/180-Kudret ve izzet sahibi Rabbin, insanların her türlü tasavvurunun üstünde (bir yüceliğe sahip)tir.

37Saffat/181-O’nun bütün elçilerine selam olsun!

37Saffat/182-Ve hamd, bütün alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur!

39Zümer/1-Bu ilahi kelamın indirilişi, güç ve hikmet Sahibi olan Allah’tandır.

39Zümer/2-Hakikati ortaya koyan bu vahyi sana indiren Biziz. Öyleyse içten bir inançla Allah’a bağlanarak yalnız O’na kulluk et!

39Zümer/3-Halis inancın yalnız Allah’a yönelmesi gerekmez mi? O’ndan başkasını dost ve koruyucu(evliyalar) edinenler, “Biz bunlara sırf bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz!” (derler). Şüphesiz Allah, (Kıyamet Günü) onlar arasında (hakikatten saptıkları) her konuda mutlaka hüküm verecektir, çünkü Allah, (kendi kendine) yalan söyleyen ve inatla nankörlük yapan hiç kimseyi rahmetiyle doğru yola ulaştırmaz!

39Zümer/4-Eğer Allah bir evlat edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediği herhangi birini seçebilirdi; (fakat) O, kudret ve ihtişamında sınırsızdır! O, Tek Allah’tır: bütün mevcudat üzerinde mutlak otorite Sahibi!

39Zümer/5-O, gökleri ve yeri (deruni bir) hakikate göre yaratmıştır. O gecenin gündüze sızıp onu örtmesini ve gündüzün de geceye sızıp örtmesini sağlar; O, güneşi ve ayı (kendi kanunlarına) tabi tutmuştur, her biri (O’nun tarafından) belirlenen bir süre içinde akıp gitmektedir. O, güçlü ve bağışlayıcı değil midir?

39Zümer/6-O, sizi, (hepinizi) bir tek candan yaratmıştır ve ondan da eşini var etmiştir; ve size dişi erkek evcil hayvanlardan dört tür bağışlamıştır. O, sizi annelerinizin rahimlerinde, üç katman karanlığın içinde, peşpeşe yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabbiniz Allah budur; hükümranlık O’nundur; O’ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen hakikati nasıl gözardı edersiniz?

39Zümer/7-Eğer nankörlük yaparsanız bilin ki Allah size, hiç birinize muhtaç değildir; fakat O, yine de kullarının nankörlüğüne razı olmaz ama eğer şükrederseniz size rıza gösterir. Hiç kimse kimsenin yükünü taşıyacak değildir. Sonra tümünüz Rabbinize döneceksiniz ve o zaman (hayatta iken) yaptıklarınız(ın anlamın)ı size gösterecektir, çünkü O, (insanların) kalplerinde olan her şeye hakkıyla vakıftır.

39Zümer/10-“Bizim adımıza de ki: “Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlar için (ahirette) bir iyilik vardır. Allah’ın yeryüzü geniştir. Sabredenlere mükâfatları elbette hesapsız olarak verilir.”

39Zümer/11-De ki: “Şüphesiz bana, dini Allah’a has kılarak O’na kulluk etmem emredildi.”

39Zümer/12-“Bana, Müslümanların ilki olmam da emredildi.”

39Zümer/13-De ki: “Eğer ben Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.”

39Zümer/14-De ki: “Ben dinimi Allah’a has kılarak sadece O’na kulluk ediyorum.”

39Zümer/65-“Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak(şirk) koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.”

39Zümer/74-Onlar da: “Bize verdiği sözü yerine getiren ve bu (esenlik) alanını yaptıklarımızın karşılığı olarak bize bağışlayan, böylece cennette dilediğimiz şekilde yerleşmemizi sağlayan Allah’a hamdolsun!” diyeceklerdir. Ve (Allah yolunda) çaba sarf edenlerin mükafatı ne yüce, ne üstün olacaktır.

40Mümin/2-Bu ilahi kelamın indirilişi, her şeyi bilen, Kudret Sahibi Allah’tandır,

40Mümin/3-Günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, intikamı çetin, lütfu sınırsız olan (Allah’tan). Ondan başka ilah yoktur, varış O’nadır.

40Mümin/13-Size (her türlü) işaretlerini gösteren, sizin için gökten rızık indiren O’dur. Ama Allah’a yönelmiş olanlardan başkası (bundan) bir ders çıkarmaz.

40Mümin/14-Hakikati inkar edenleri ne kadar öfkelendirse de içten bir inançla yalnız Allah’a bağlanarak O’na dua edin!

40Mümin/15-O, bütün (varlık) derecelerinin en yücesi olarak kudret tahtına kurulmuştur. O, Kendi iradesiyle kullarından dilediğine vahiy indirir ki (bütün insanları) O’na kavuşacakları Gün(ün gelip çatacağı) konusunda uyarsın;

40Mümin/16-Ki o Gün Allah’tan gizli saklı hiçbir şeyleri olmadan (öldükleri yerden) meydana çıkacaklardır. O Gün hükümranlık kimin olacak? Elbette bütün varlıklar üzerinde mutlak otorite Sahibi olan Tek Allah’ın (olacak)!

40Mümin/17-O Gün her insan kazandığının karşılığını görür. O Gün hiçbir haksızlık (yapılmaz). Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir!

40Mümin/18-Bu sebeple, onları yüreklerin boğulurcasına gırtlağa dayanacağı o yaklaşan Gün’e karşı uyar! (o Gün) zalimler ne bir dost bulacaklar, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi.

40Mümin/19- (çünkü) O, art niyetli bakışların ve yüreklerin gizlediği şeylerin farkındadır.

40Mümin/20-Allah hakikate ve adalete göre hükmeder; O’nu bırakıp yalvardıkları şu (varlık)lar ise hiçbir hüküm veremezler çünkü, yalnız Allah’tır her şeyi işiten, her şeyi gören.

40Mümin/60-Ama Rabbiniz buyurur ki: “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim! Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!”

40Mümin/61-Geceyi dinlenmeniz ve gündüzü de görmeniz için yaratan Allah’tır. Allah insanlara karşı sonsuz derecede lütufkardır ama çoğu insan (bunu görmeyecek kadar) nankördür.

40Mümin/62-İşte her şeyin Yaratıcı’sı olan Rabbiniz Allah budur! O’ndan başka ilah yoktur. Nasıl olur da zihinleriniz hala (bu gerçekten) sapıp durmaktadır!

40Mümin/63-İşte böyle, Allah’ın mesajlarını bile bile reddedenlerin zihinleri çarpılmıştır.

40Mümin/64-Yeryüzünü sizin için bir dinlenme yurdu ve göğü de bir kubbe yapan, size şekil veren -çok da güzel bir şekil veren- ve sizi hayatın tertemiz nimetleri ile rızıklandıran Allah’tır. İşte Rabbiniz Allah budur. Bütün alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!

40Mümin/65-O, hep diri’dir; O’ndan başka ilah yoktur, öyleyse içten bir inançla yalnız O’na bağlanarak O’na yalvarın. Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur!

40Mümin/66-De ki: “Rabbimden bana hakikatin bütün kanıtları verildiği için, Allah’ı bırakıp da yalvardığınız varlıklar(dan hiç birine) kulluk yapamam; ben alemlerin Rabbine kendimi teslim etmekle emrolunmuşum”.

40Mümin/67-Sizi topraktan, sonra bir sperm damlasından ve sonra bir döllenmiş hücreden yaratan O’dur ve sonra O, sizi çocuklar olarak hayata getirir ve sonra olgunluk çağına erişmenizi ve ardından yaşlanmanız(ı emreder) -ama bir kısmınız için daha erken ölüm (verir)- ve (bütün bunları takdir eder ki O’nun) belirl(ediğ)i vadeye erişesiniz ve aklınızı kullan(mayı öğren)esiniz.

40Mümin/68-Hayat veren ve ölüm dağıtan O’dur; bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece “Ol!” der ve o (şey hemen) oluverir.

41Fussilet/37-Gece ile gündüz, güneş ile ay O’nun işaretlerindendir: (O halde,) güneşe ve aya secde etmeyin ama onları yaratmış olan Allah’a secde edin; eğer (gerçekten) O’na kulluk etmek istiyorsanız.

41Fussilet/38-Bazısı (bu çağrıya kulak kapatacak kadar) büyüklük tasladığı halde (içlerinden) Rableri ile birlikte olanlar gece gündüz hiç bıkmadan, usanmadan O’nun sınırsız şanını yüceltirler.

41Fussilet/39-O’nun işaretlerinden biri de şudur: Sen toprağı çorak görürsün ama üzerine yağmur yağdırdığımızda hemen harekete geçer ve (hayata) uyanıverir! Ona hayat veren, şüphesiz, ölü (kalbe de) hayat verir, çünkü O, her şeye kadirdir.

41Fussilet/53-Zamanı geldiğinde insana ilahi mesajlarımızı (evrenin) uçsuz bucaksız ufuklarında ve kendi öz benliklerinde (bulduklarıyla) tam olarak anlatacağız ki bu (vahy)in tartışılmaz bir gerçek olduğu, apaçık ortaya çıksın. Rabbinin her şeye tanık olduğu(nu bilmeleri onlara) hala yetmez mi?

42Şura/25-Ve O’dur kullarının tevbelerini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptığınız her şeyi bilen,

42Şura/26-İnanıp doğru ve yararlı işler yapanların dileklerini kabul eden; ve (O’dur öteki dünyada) lütfuyla onlara (hak ettiklerinden) fazlasını verecek olan. Hakikati inkar edenleri (yalnızca) çetin bir azap beklemektedir.

42Şura/27-Eğer Allah (bu dünyada) kullarına bol rızık vermiş olsaydı, yeryüzünde küstahça davranırlardı. Halbuki O, (rahmetini) gereği kadar dilediğince ihsan etmektedir çünkü O, kullarının (ihtiyaçlarından) tamamiyle haberdardır ve onları görmektedir.

42Şura/28-O, (insanlar) bütün ümitlerini yitirdikten sonra yağmuru indiren ve (bu suretle) rahmetini sergileyendir; çünkü (insanların) koruyucusu yalnız O’dur, hamd O’na mahsustur.

42Şura/29-Gökleri ve yeri ve bunların içinde üretip çoğalttığı bütün canlı varlıkları yaratması, O’nun işaretlerindendir. (Bunları yaratan) Allah, dilediği zaman onları (kendi katında) toplama gücüne de sahiptir.

42Şura/30-Başınıza gelecek her felaket/bela/olumsuz bir durum kendi ellerinizle yapıp ettiklerinizin bir ürünüdür; bununla beraber çoğunu da Allah affedicidir;

42Şura/31-Ve siz O’nu yeryüzünde bertaraf edemezsiniz, (öteki dünyada da) sizi Allah(ın cezasın)dan koruyacak ve size yardım edecek kimse bulamazsınız.

42Şura/32-Denizler üzerinde, dağlar(ın salınıp durması) gibi akıp giden gemiler de O’nun işaretlerindendir:

42Şura/33-Dilerse rüzgârı dindirir, o zaman denizin üstünde hareketsiz kalıverirler; bunda, şüphesiz, sıkıntılara göğüs geren ve (Allah’a) gönülden şükreden herkes için mesajlar vardır;

42Şura/34-ya da yapıp ettiklerinden dolayı onları yok eder, (her şeye rağmen) Allah çok bağışlayıcıdır.

43Zuhruf/81-De ki: “Eğer Rahman (gerçekten) bir erkek çocuk sahibi olsaydı, ben ona tapanların ilki olurdum!”

43Zuhruf/82-Göklerin ve yerin Rabbi -kudret ve egemenlik tahtının sahibi Rabb- onların isnad ettikleri her türlü sıfattan kesinlikle münezzehtir!

43Zuhruf/83-Onları bırak da vaad edilen (Hesap) Günü ile karşılaşıncaya kadar beyhude konuşmalarla oyalansınlar ve (kelimelerle) oynayıp dursunlar!

43Zuhruf/84-Çünkü (o zaman anlayacaklardır ki) gökte ve yerde ilah (yalnız) O’dur ve yalnız O’dur hikmet sahibi olan, her şeyi bilen.

43Zuhruf/85-Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin mülkünün kendisine ait olduğu, Son Saat bilgisinin Sahibi ve hepinizin O’na döneceği (Allah)ın şanı ne yücedir!

44Duhan/4-7-Katımızdan bir emirle her hikmetli iş o gecede ayırt edilir. Eğer kesin olarak inanıyorsanız, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden bir rahmet olarak biz peygamberler göndermekteyiz. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

44Duhan/8-O’ndan başka ilah yoktur, hayat bağışlayan ve ölüm veren O’dur: O sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da.

45Casiye/2-Bu ilahi kelam, Kudret ve Hikmet Sahibi olan Allah’tan gelmektedir.

45Casiye/3-Bakın, göklerde ve yerde inan(mak istey)enler için (ibret dolu) mesajlar vardır.

45Casiye/4-Kendi yaratılışınızda ve O’nun (yeryüzüne) serpiştirdiği hayvan (tür)ler(in)de bütün kalpleriyle inananlar için mesajlar vardır.

45Casiye/5-Gece ile gündüzün birbirini izlemesinde ve Allah’ın göklerden indirip onunla cansız toprağa hayat verdiği rızık imkanlarında ve rüzgarların değişmesinde, (bütün bunlarda) akıllarını kullanan insanlar için mesajlar vardır.

45Casiye/6-Hakikati ortaya koyan Allah’ın bu mesajlarını sana aktarıyoruz. Eğer Allah’ın (bu ibret dolu) mesajlarına değilse başka hangi habere inanacaklar?

45Casiye/36-Hamd, göklerin Rabbi ve yerin Rabbine mahsustur, bütün alemlerin Rabbi olan Allah’a!

45Casiye/37-Göklerde ve yerde bütün azamet yalnız O’nundur; ve yalnız O, kudret ve hikmet sahibidir!

48Fetih/4-Müminlerin kalplerine sükunet bağışlayan O’dur, ki göklerin ve yerin bütün güçlerinin Allah’a ait bulunduğunu ve Allah’ın her şeyi bilen ve gerçek hikmet Sahibi olduğunu görerek, imanlarını daha da sağlamlaştırabilsinler;

48Fetih/5-Ve Allah, mümin erkek ve kadınları, mesken olarak, içinden ırmakların geçtiği bahçelere kabul etsin ve (geçmişte işledikleri kötü) fiilleri silsin; bu, Allah katında gerçekten büyük bir kurtuluştur.

48Fetih/6-Ve (Allah) ikiyüzlü erkek ve kadınları ve Allah’tan başkasına ilahlık yakıştıran erkek ve kadınları (öteki dünyada) azaba uğrat(mayı dile)miştir. Bunların tümü Allah hakkında kötü, uygunsuz düşünceler taşırlar. Kötülük onları her taraftan kuşatır ve Allah’ın gazabına uğrarlar. O, (rahmetinden) onları dışlamış ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. Ne kötü bir varış yeridir orası!

48Fetih/7-Göklerin ve yerin bütün güçleri Allah’a aittir ve Allah kudret sahibidir, hikmet sahibidir!

48Fetih/24-Sizi onlara muzaffer kıldıktan sonra Mekke vadisinde onların ellerini sizin üzerinizden, sizin ellerinizi de onların üzerinden çeken O’dur; ve Allah yapmış olduğunuz her şeyi görmektedir.

48Fetih/25- (Düşmanlarınızı sizin elinizden almam, onların hatırı için değildir, çünkü) onlar, hakikati inkara şartlanmış olan, sizi Mescid-i Haram’dan alıkoyan ve kurbanlarınızın yerine ulaşmasına engel olanlardır. İstemeden çiğneyip geçebileceğiniz ve bilmeden, kendileri yüzünden büyük bir hata işleyebileceğiniz (Mekke’deki) mümin erkekler ve kadınlar olmasaydı (evet, eğer bunlar olmasaydı şehre savaşarak girmenize izin verilirdi ama savaşmanız yasaklandı) ki Allah (zamanı geldiğinde) dilediğine rahmetini ihsan edebilsin. Eğer onlar, (Bizim rahmetimizi hak edenler ile gazabımıza uğrayanlar, sizin tarafınızdan) ayırt edilebilselerdi içlerinden hakikati inkar edenleri (sizin elinizle) acıklı bir azaba çarptırırdık.

48Fetih/28- O, Elçisini rehberliği ve hak dini (yayma görevi) ile göndermişti ki, bu (dini) öteki bütün (batıl) dinlere üstün kılsın; ve hiç kimse Allah kadar (hakikate) şahitlik yapamaz.

55Rahman/1-4-Rahmân Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.

57Hadid/1-Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ın sınırsız kudretini yüceltir; çünkü yalnız O’dur güç sahibi, hikmet sahibi!

57Hadid/2-O’nundur göklerin ve yerin mülkü; O’dur öldüren ve yaşatan; ve O’dur dilediğini yapmaya muktedir olan!

57Hadid/3-O, İlk ve Sondur; hem Dış Görüntüdür hem İç Gerçeklik ve O, her şeyin bilgisine sahiptir.

57Hadid/4-O, gökleri ve yeri altı çağda yaratmış ve kudret ve egemenlik tahtına oturmuştur. O, hem toprağa giren ve ondan çıkan her şeyi, hem de gökten inen ve ona yükselenleri bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir; ve Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.

57Hadid/5-Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; ve bütün işler, (asıl kaynağı olan) Allah’a döndürülür.

57Hadid/6-O, gündüzü kısaltarak geceyi uzatır, ve geceyi kısaltarak gündüzü uzatır; ve O, (insanların) kalpler(in)de olanı eksiksiz bilir.

57Hadid/9- (Bu) kuluna, sizi koyu karanlıktan aydınlığa çıkarmak için apaçık mesajlar indiren O’dur: çünkü Allah size karşı sonsuz şefkat sahibidir, rahmet kaynağıdır.

59Haşr/1-Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ın sınırsız şanını yüceltir; çünkü yalnız O’dur izzet ve hikmet sahibi.

59Haşr/2-Hakikati inkara şartlanmış olan geçmiş vahyin mensuplarını (savaş için) ilk toplanmalarında yurtlarından çıkaran O’dur. Siz (ey müminler,) onların (hiçbir direnme göstermeden) bırakıp gideceklerini düşünmediniz; onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sandılar ama Allah onlara hiç beklemedikleri bir tarzda vurdu ve kalplerine korku saldı; onlar (böylece) yurtlarını kendi elleriyle ve müminlerin eliyle yok ettiler. Öyleyse bundan ders alın siz ey derin kavrayış sahipleri!

59Haşr/22-Allah O’dur ki O’ndan başka ilah yoktur. O, yaratılmışların kavrayış alanı dışındaki şeyleri de, duyuları yahut akıllarıyla kavrayabildiklerini de tek bilendir. O, Rahman ve Rahim.

59Haşr/23-Allah O’dur ki O’ndan başka ilah yoktur. Mutlak Hakim, Kutsal, Kurtuluşun Tek Kaynağı, İman Bağışlayan, Doğru ile Yanlışın Tek Belirleyicisi, Üstün, Eğriyi Düzeltip Doğruyu İhya Eden, Bütün İhtişamın Sahibi! Şanı yüce olan Allah, insanların ilahlık yakıştırdıkları her şeyden münezzehtir.

59Haşr/24-O, Allah’tır, Yaratıcı, bütün özlere ve görüntülere şekil veren Yapıcı!

61Saff/1-Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah’ın sınırsız şanını yüceltir çünkü yalnız O’dur kudret ve hikmet sahibi.

61Saff/7-İslam’a çağrıldığı halde, Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir? Allah, zalim bir kavmi hidayete erdirmez.

61Saff/8-Onlar Allah’ın nurunu boş laflarıyla söndürmek isterler ama Allah, hakikati inkar edenler ne kadar öfkelenseler de, nurunu bütün parlaklığıyla yaymaya devam edecektir.

61Saff/9-Allah’tan başka şeylere ilahlık yakıştıranlar ne kadar öfkelense de, elçisini, bütün (batıl) dinlere üstün kılmak üzere rehberliği ve hakikat dinini yaymak (görevi) ile gönderen O’dur.

62Cumu’a/1-Göklerde ve yerde olan her şey, Mülkün Sahibi, Mukaddes, Kudret ve Hikmet Sahibi Allah’ın sınırsız şanını yüceltmektedir.

62Cumu’a/2-O, Kitap ile ilgisiz bir topluma, kendi içlerinden kendilerine Allah’ın mesajlarını aktaran, onları arındıran, ilahi kelamı ve hikmeti öğreten bir elçi göndermiştir ki, o’ndan önce, açık bir sapıklık içindeydiler;

64Teğabun/1-Göklerde ve yerde olan her şey, Allah’ın sınırsız şanını yüceltir. Bütün otorite O’nundur ve bütün övgüler O’na mahsustur. O dilediğini yapmaya kadirdir.

64Teğabun/2-Sizi yaratan O’dur. İçinizden kimi hakikati inkar eder, kimi de (ona) inanır. Ve Allah her yaptığınızı görür.

64Teğabun/3-O, gökleri ve yeri (deruni bir) anlam ve amaç üzere yaratmış ve size (belli bir) şekil vermiştir; hem de öyle güzel bir şekil ki. Yolculuğunuzun varışı O’nadır.

64Teğabun/4-O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir; ve O, sakladıklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilmektedir. Çünkü Allah, (insanların) kalpler(in)de olanın her türlü bilgisine sahiptir.

67Mülk/1-Hükümranlığın sahibi olan Allah kutludur, yücedir; O her dilediğini yapmaya kadirdir.

67Mülk/2-O, hem ölümü, hem de hayatı yaratmıştır ki sizi sınamaya tabi tutsun (ve böylece) davranış yönünden hanginiz daha iyidir (onu göstersin) ve yalnız O(nun) kudret sahibi ve çok bağışlayıcı (olduğuna sizi inandırsın).

67Mülk/3-Yedi göğü birbiriyle tam bir uyum içinde yaratan O, (ne yüce)dir! Rahman’ın yaratışında hiçbir aksaklık göremezsin. Gözünü bir kez daha (ona) çevir! Hiç kusur görüyor musun?

67Mülk/13-Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.

67Mülk/14- Yaratan bilmez mi? Evet, yalnız O, (hikmetinde) erişilmez bir derinlik sahibidir, her şeyden haberdar olandır!

67Mülk/15-O, yeryüzünü yaşanması kolay bir yer yapmıştır. Öyleyse onun her tarafını dolaşın ve Allah’ın verdiği rızıktan pay almaya çalışın ama (hiçbir an aklınızdan çıkarmayın ki) yine O’na döneceksiniz.

67Mülk/16-O Gökteki’nin, yeryüzünün bir gün gelip sarsılmaya başladığında sizi yutmasına izin vermeyeceğine emin olabilir misiniz?

67Mülk/17-Yahut, O Gökteki’nin, Benim uyarımın ne kadar (doğru) olduğunu size gösterecek olan ölümcül bir kasırgayı üstünüze salmayacağından emin olabilir misiniz?

67Mülk/18-Doğrusu, daha önce yaşamış olanlar(ın birçoğu) da (Benim uyarılarımı) yalanlamıştı ve Benim (onları) yok sayıp dışlamam ne korkunçtu!

67Mülk/19-Onlar, üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara hiç bakmazlar mı? Onları havada tutan yalnızca Rahman’dır. Gerçek şu ki O, her şeyi gözetiminde bulundurur.

67Mülk/20-Rahman’dan başka size kalkan olabilecek ve sizi (tehlikelere karşı) koruyabilecek kimse var mı? Bu hakikati inkar edenler, büyük bir yanılgı içindeler!

67Mülk/21-Yahut Allah geçim imkanlarınızı (elinizden) alacak olursa size rızık sağlayacak kimse var mı? Hayır, ama onlar, (bu hakikati inkar edenler, Allah’ın mesajlarını) küçümsemekte ve (O’ndan) körükörüne inatla kaçmaktalar!

67Mülk/22-Peki öyleyse, gözünü yere dikerek giden, hedefe, doğru yolda dümdüz yürüyenden daha iyi mi ulaşır?

67Mülk/23-De ki: “O, sizi hayata getiren, size kulaklar, gözler ve kalpler bağışlayandır; (yine de) ne kadar az şükrediyorsunuz!”

67Mülk/24-De ki: “Sizi yeryüzünde yaratıp çoğaltan O’dur; ve (yeniden dirildiğinizde) O’nun huzurunda toplanacaksınız”.

85Buruc/8-yalnızca Kudret Sahibi, bütün övgülere layık olan Allah’a inanmalarından dolayı nefret ediyorlardı o müminlerden,

85Buruc/9-O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığına sahiptir. Allah ki her şeye tanıktır!

87A’la/1-Yücelt Rabbinin sınırsız şanını! Yüceler Yücesi(nin şanını),

87A’la/2-O ki, (her şeyi) yaratmakta ve amacına uygun şekiller vermektedir;

87A’la/3-O ki, (bütün mevcudatın) tabiatını belirlemekte ve onu (hedefine doğru) yöneltmektedir;

87A’la/4-O ki, yeşil ot(lar)ı çıkarmakta,

87A’la/5-Ve sonra on(lar)ı kara, kavruk kök haline getirmektedir!

96Alak/1-Oku yaratan Rabbin adına,

96Alak/2-İnsanı bir yumurta hücresinden yaratan!

96Alak/3-Oku, çünkü Rabbin Sonsuz Kerem Sahibidir,

96Alak/4- (İnsana) kalemi kullanmayı öğretendir,

96Alak/5-İnsana bilmediğini belleten!

112İhlas/1-De ki: “O, Tek Allah’tır:

112İhlas/2-Allah, Öncesiz ve Sonrasız, Bütün Evrenin Asıl Sebebi.

112İhlas/3-O’ndan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir).”

112İhlas/4-ve hiçbir şey O’na denk tutulamaz.”

 

 

‘Zikir’ ifadelerine örnekler

Ey gökleri ve yeri yaratan Allah! Ey canlıların tüm ihtiyaçlarını karşılayan Allah’ım! Ey yeryüzündeki her şeyi hizmetimize sunan Allah’ım! Ey her şeyi bilen, her şeyi gören ve her şeye gücü yeten Allah! Ey kullarına ışık olsun diye ana kaynak kitap indiren Allah’ım! Ey en doğru yolu gösteren Allah’ım! Ey kulları arasında en doğru kararı veren Allah’ım! Ey herkesi adil yargılayan Allah’ım! Allah’ım, bizim sahibimiz Sensin. Sen her şeyi gören ve her şeyi bilensin. Senin adaletine sığınıyorum. Evrendeki tüm varlıkları, canlıları ve güçsüzleri gözeten Sensin. Bizlere bilmediklerimizi öğreten Sensin. Sen affedici, bağışlayıcı ve merhamet edicisin. Gerçek koruyucu ve kurtarıcı Sensin.

Rabbimiz! Sen bizlere güç verdin, kuvvet verdin, bunca yiyecek ve içecek verdin. Bağ verdin, bahçe verdin. Ev verdin, araba verdin. Can verdin, canan verdin. Bana ailemi verdin. Akrabalarımı verdin, dostlarımı verdin. Güneşi verdin, ayı verdin. Tüm bunları anlayacak en değerli varlığımız, aklımızı verdin. Sayesinde birbirimize ısınacağımız duygularımızı verdin. Gerçekleri ve doğruları görme ve gösterme yetisi verdin. Tüm bunlar için gereksinim duyduğumuz vakti verdin. Bilmediğimiz şeyleri öğrenmemizi sağladın. Kullanacağımız eşyalar, mal mülk verdin. Ülkemde yaşama güvenliği verdin, eğitim imkânı sağladın. (14İbrahim/32-34 16Nahl/78)

 

 

Şükür (hamd) ifadelerine örnekler

1. Tüm varlıkların rabbi olan Allah’a övgüler ve şükürler olsun! (1Fatiha/2)

2. Bizlere bunca yiyecek, içecek sağlayan, insanca yaşama yeteneği ve gücü veren Allah‘a övgüler ve şükürler olsun.(26Şuara/79-80)

3. Rabbimiz! Bizlere lütfettiğin bunca nimetler ve iyilikler, sunduğun olanaklar ve sağladığın fırsatlar, bizlere verdiğin sağlık, sıhhat ve afiyet için Sana sonsuz övgüler ve şükürler olsun. (27Neml/15; 26Şuara/79-80)

4. Gökleri ve yerküreyi yaratan, karanlıkları ve aydınlatıcı ışığı sağlayan Allah’a övgüler ve şükürler olsun! (6En’am/1)

5. Bize doğru yola ileten (hidayet veren) Allah’a övgüler ve şükürler olsun! Allah bize hidayet vermeseydi, doğru yolu bulamazdık. (7A’raf/43)

6. Bana, anne-babamı ve yakın dostlarımı armağan eden Allah’a övgüler ve şükürler olsun! (14İbrahim/39)

7. Kimseye ayrıcalıklı davranmayan, egemenlik hakları konusunda ortak tanımayan ve buyruklarını gerçekleştirmede zaaf göstermeyen Allah’a övgüler ve şükürler olsun! 17İsra/111

8. Bizlere anakaynak kitap indiren ve onda hiçbir kusur ve çarpıklık bulundurmayan Allah’a övgüler ve şükürler olsun! (18Kehf/1)

9. Bizleri kötülüklerden ve tehlikelerden koruyan Allah’a övgüler ve şükürler olsun!” 23/28

10. Bize bilmediğimizi öğreten ve bize üstün nitelik ve yetenekler veren Allah’a övgüler ve şükürler olsun!” (27Neml/15)

11. Tüm varlıkların gerçek sahibi Allah’a övgüler ve şükürler olsun! İlahi adalet sürecinde de O’na övgüler ve şükürler olsun! (34Sebe/1)

12. Galaksilere ve yerküreye yaradılıştan özellikler kazandıran, doğruları bilmemiz için melekleri ve insanları vahiyelçileri olarak atayan Allah’a övgüler ve şükürler olsun! (35Fatır/1)

13. Bizlere vaat ettiklerini doğru çıkaran ve bizi, yeryüzüne mirasçı kılan Allah’a övgüler ve şükürler olsun! (39Zümer/74)

posted in NAMAZ | 0 Comments

4th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

DUADA MANTIKSAL GEREKÇE

ALLAH ‘A YÖNELİŞ VE YAKARI (DUA) NEDİR?

KİMLERİN DUASI BOŞUNADIR?

DUA NASIL OLMALIDIR? SAMİMİ DUAYA ÖRNEK

DUA KONUSUNDAKİ YANILGILAR

DUAYA YETERİNCE KONSANTRE OLAMAMA NEDENLERİ

DUA ETMEDEN ÖNCE YAPILMASI GEREKENLER

KUR’AN’DA DUA VE ÖNEMİ, DUA VE KULLUK, DUA VE ŞİRK

NAMAZDA DUANIN GEREĞİ

DUA ÖRNEKLERİNE DAİR KUR’AN AYETLERİNDEN ÇIKARIMLAR

DUA İFADELERİNE KUR’AN AYETLERİNDEN ÖRNEKLER

 

DUADA MANTIKSAL GEREKÇE

Hayat sorunlarla doludur. Sorunlarla bütünüyle baş etmek kolay değildir. Kişi üzerine düşeni yaparken bir taraftan da Yaradan’dan yardım almak ister. Dua, insan için bir ihtiyaçtır. Allah’a, O’nun iradesine uygun dua ve kulluk, Allah’ın ihtiyaç duyduğu bir durum değildir. Buna, insanlar gereksinim duyar ve onunla güç ve enerji kazanır. Bu güç ve enerji, sanal veya salt psikolojik bir terapi değildir. Gerçeğin gerçekten yaşanmasıdır. Allah, gerçekten insana yardım etmekte, insan da bundan güç kazanmaktadır. Çünkü Allah, yardım ettiği zaman gerçekten yardım etmektedir.

35Fatır/15-“Ey İnsanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz, ama O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Öyleyse gerçek övgüye layık olan O’dur.”

 

 

ALLAH ‘A YÖNELİŞ VE YAKARI (DUA) NEDİR?

Dua; Allah’a yalvarma, yakarma, ondan maddi ya da manevi bir şeyler isteme demektir. Dileklerin iletilmesinde kullanılan bir tür ’dilekçe’dir. Dua eden dilekçesini doğrudan Rabbine sunmuş, Allah ile arasına aracı koymamış olur. Genellikle insanı aşan durumlarda Rabbimize dua edilir. İnsanı aşan zor durumlarda herkesin başvurduğu, sayesinde beslendiği, güç ve enerji kazandığı, umutlandığı, geleceğe sevgiyle baktığı bir eylemdir dua. Kendimizin yapabileceği işleri Rabbimizden istemek dua olmadığı gibi doğru da değildir. Hakkını ısrarla aramak, dua değildir. Birinden yapabileceği bir yardım istemek de dua değildir. Dua, adil bir gözün izlediğine olan inanç ve ona duyulan güvendir. Dua; bu bilinçteki topluma gerçek bir otokontrol, iç disiplin ve özdenetim sağlar.

Dua etmek, Allah ‘a yaklaşmanın en güzel yoludur. Sıkıntıların, isteklerin ve beklentilerin Rabbimize açılmasıdır. Ne kadar içten, yürekten, yüreğin derinliklerinden seslendirilirse o ölçüde yankı bulur. Olayları yürekten yaşamayanlar yürekten konuşamaz ve yürekten seslenemezler. İnsanla Allah arasındaki en güçlü ilişki duadır.(İnananlara) de ki: “Dua ve yönelişiniz O’na olan inancınız için değilse, Rabbim size niçin değer versin?” (Ve inkârcılara da de ki:) “Gerçek şu ki, siz (Allah’ın mesajını) yalanladınız: artık bu (günah) yakanızı bırakmayacaktır!” (25Furkan/77)

Dua; işin başında, sonunda, her yerde ve her zaman yapılır. Tükettiğimiz her şey için birine borçluyuz. En fazla borçlu olduğumuz ise, Allah‘tır. Borcumuzu ve minnettarlığımızı dillendirmek, diğer varlıklara karşı sorumluluğun bir parçasıdır. (35Fâtır/15)

Dua, bir şeylerin değişmesinin arayışıdır; durumu kabul etmeme, değiştirme için bir rica, bazen duruma bir çeşit itirazdır. Rica veya itiraz edenler sorumluluklarını tam yerine getirmiş olmalıdırlar ki itirazları veya ricaları dinlemeye değer bulunsun. (10Yunus/88)

Herkesin istekleri, dilekleri, beklentileri ve ihtiyaçları farklı olabileceğinden dua; bireysel, içten, şova dönüştürmeden ve samimiyetle yapıldığı zaman üstün değeri ve arzu edilen sonuca ulaşılması beklenilebilir. (7A’raf/55,205 6/63)

Tanrı’ya yapılacak en büyük ibadet(kulluk-tapmak) duadır. Allah’ın yapılacak duadan hiçbir çıkarı yoktur. Dua, yeryüzündeki neredeyse tüm insanların dinle ilgili ortak eylemidir. Herkes dua etmektedir. Müslüman’ı, Yahudi’si, Hıristiyan’ı, Hindu’su ve hatta çok zor durumda dinlere sıcak bakmayan kişiler de dua etmektedirler.

 

 

KİMLERİN DUASI BOŞUNADIR?

13Ra’d/14-“Nihai Gerçek’e varmak amacıyla yapılan bütün dualar, bütün çağrı ve arayışlar ancak O’na yöneltilmelidir; çünkü insanların O’nu bırakıp da yakardıkları (öteki varlıklar ve güçler) bu yakarışlarına hiçbir şekilde karşılık veremezler. Öyle ki, (onlara, yakarıp duran kimsenin durumu) ellerini suya doğru uzatıp, suyun kendisine ulaşmasını bekleyen birinin durumuna benzer; oysa bu durumda su asla ona ulaşmayacaktır. Bunun içindir ki, hakkı inkar edenlerin yakarması kendilerini sapınç içinde tüketmekten başka bir sonuç getirmez.”

Kendini beğenmiş insanların duası boşunadır. Onlar zaten başkalarını aşağılamakta, hor görmekte, ötekileştirip düşmanlar yaratmakta ve ancak çok zor durumlarda duaya başvurmaktadırlar. Onların öncelikle kibirden kurtulmaları gerekir: “Rabbiniz buyurur ki: “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim! Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler (kibirlenenler), mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!” (40Mu’min/60).

Riyakârlık duası anlamsızdır. Çünkü gösteriş olsun diye dua etmektedirler. Tanrı’yı denemek için dua edenlerin duası da boşunadır. İnandıkları için değil denemek için dua etmektedirler. Allah’ın yanı sıra Allah’tan başkasına ilahi güçler ve Allah’a ait özellikler yakıştıranların duası da karşılık bulmaz. Çünkü Allah’a ait yetkileri başkalarına yakıştırdıkları için zaman zaman bu sahte ve yapay tanrı görüntülerinden medet beklemekte ve gerçekleşen dileklerini onlara bağlamaktadırlar.

Allah’a dua (yalvarı ve yakarı), en güvenilir ve en güçlü varlığa umut bağlamaktır. Allah’a dua, kişiye umut ve güç verir. Allah’tan başkasına dua kişiyi alçaltır, onurunu ayaklar altına sokar. Allah’tan başkasına dua, kişinin kendisi gibi aciz varlıklara umut bağlamasıdır.

Kişi üzerine düşeni yaptıktan sonra bencilliğe gitmeden, gösteriş yapmadan, O’nun onaylamayacağı şeyleri O’ndan istemeden, içten, yürekten, samimiyetle, kendi anadilinde yapılan yakarılar asla karşılıksız kalmaz. Bu yola gidenler asla kaybetmezler. Dua konusunda üzerlerine düşeni yapmadıkları halde, sırf bencil tutkularını doyurmak için, insanlara şov yapmak için, anlamadıkları dilde sözcükleri tekrar tekrar yineleyerek dua ettiklerini zannedenler, sonunda türbelere, büyücülere, medyumlara, falcılara, muskacılara, üfürükçülere düşmektedirler. Böylelikle onlar hem insan onurunu ayaklar altına almakta, hem mallarını hem de itibarlarını kaybetmektedirler. Bu tuzağa sadece dindarlık frekansı yüksek olanlar düşmemekte, Tanrı’yı kabul etmediklerini söyleyenler de bunlara alet olmaktadırlar. Oysa din konusunda salt Tanrı sözünü tek doğru kabul edenler buralara düşmenin ne denli onur kırıcı ve ahlakdışı emellere hizmet ettiğini çok iyi bilmektedirler.

 

 

DUA NASIL OLMALIDIR? SAMİMİ DUAYA ÖRNEK

Çok büyük bir sıkıntı içinde olan, anne-babasından, eşinden, çocuğundan, tanıdığı herkesten umudunu kesmiş bir insanı düşünün. Bütünüyle çaresiz bir insan… Herkes onu terk etmiş… İşte bu insanın Allah’a olan yakarışı, son derece içtendir. O, duasını hiç de anlamadığı bir dilde yapmaz, duasını bir an önce bitirme gayreti içinde de olmaz. Normalde konuşmasını beceremese de, o an bülbül kesilir. En büyük edebiyatçılar, söz yazarları bile onun gibi içten ve ağır sözleri söyleyemez. O, bir sanatçı gibi edip, bir âşık gibi samimi, bir bitki gibi doğal ve bir kul gibi sadedir.

 

 

DUA KONUSUNDAKİ YANILGILAR

* “Allah, bazı özel yerlerdeki duayı daha çok kabul eder” inancı. Adeta önceden kodlanmış bazı yerler vardır; duayı orada yapmak gerekir.

* “Allah, bazı özel günlerdeki veya saatlerdeki duaları daha çok kabul eder’” inancı. Adeta kodlanmış bazı günler veya saatler vardır; o günlerde ve saatler (eşref-i saat) dua etmek gerekir, duayı onlara denk getirmek gerekir.

* “Allah, bazı özel dillerdeki duaları daha fazla kabul eder” inancı. Örneğin, ilahi kitap dillerini kutsamak gibi.

* “Allah, bazı duaları belli sayıda tekrarlarsak daha çok kabul eder.” inancı. Adeta kodlanmış bazı sayılar (7, 33, 40, 99) vardır; duayı onlara denk getirmek gerekir.

* “Allah her türlü duayı (isteği) kabul eder.” inancı. Allah’ı doğru tanımak gerekir. Örneğin, Allah’a inanan birine yapılan beddua geçersizdir. Birinden bir şey isteniyorsa onun neleri kabul edip neleri etmeyeceği de bilinmelidir. Sigaraya karşı olandan birinden sigara parası istemenin anlamsızlığı gibi. 2Bakara/186 5Maide/90

* “Allah, bazı özel kişilerin duasını daha çok kabul eder.” Adeta Allah’a göre seçkin insanlar vardır; O’nun yanında ancak onların sözü geçer.

 

 

DUAYA YETERİNCE KONSANTRE OLAMAMA NEDENLERİ

* Ezberlenmiş duayı aceleyle bitirme gayreti

* Dua ederken önceden belletilen şekillere ve kalıplara girme gayreti

* Dua ederken önceden belletilen zamanı bekleme

* Ne okuduğunu anlamadığı için yeterince yüreğinden seslenememe

* Allah’ı deneme yoluna gitme anlayışı: Büyükler, şu duayı oku dediler; ben de iyi gelir diye okuyorum. Bir okuyayım bakayım, bakayım.

 

 

DUA ETMEDEN ÖNCE NELER YAPMALI?

1)Kişi, öncelikle dürüst yaşamalı, Allah’ın kitabında anlattıklarını ciddiye almalıdır–2Bakara/186

2)Allah’tan ne istediğinin bilincinde olmalı, söylediklerini anlamalı, anlamadıklarını söylememelidir–11Hud/45-47 8Enfal/22-24

3)Allah’tan bir şeyler isterken, istek ve dileklerinin gerçekleşeceğine kesin inanmalıdır–12Yusuf/108 40Mü’min/41-42 72Cinn/20

4)Allah’ı denemeye kalkışmamalıdır–22Hacc/15

5)Sadece zor zamanda değil isteklerini sık sık Allah’a dile getirmelidir–6En’am/40-41 7A’raf/189 10Yunus/22-23,12 29Ankebut/65 30Rum/33 31Lokman/32

6)Allah’tan bir şeyler isterken, araya aracılar (türbeler, yatırlar, melekler, peygamberler, evliyalar, muskalar ve uğur diye sanılan nesneler) sokmamalı, direkt Allah’tan istemelidir–2Bakara/186 39Zümer/1-3 50Kaf/16 72Cinn/18

 

 

DUA VE ÖNEMİ, DUA VE KULLUK, DUA VE ŞİRK

2Bakara/186-Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.

7A’raf/29-De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) doğrultun. Dini Allah’a has kılarak O’na dua edin. Sizi başlangıçta yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.”

7A’raf/180-En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua ve davet edin edin ve O’nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.

10Yunus/12-İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) bize dua eder; fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi.

13Ra’d/14-Gerçek dua ve davet ancak O’nadır. O’ndan başka yalvardıkları (dua ettikleri) ise onların isteklerine ancak, ağzına ulaşmayacağı hâlde, ulaşsın diye avuçlarını suya uzatan kimsenin isteğine suyun cevap verdiği kadar cevap verirler. Kâfirlerin duası daima boşa çıkar.

13Ra’d/36-Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilen Kur’an ile sevinirler. Fakat (senin aleyhinde olan) gruplardan onun bir kısmını inkâr edenler de vardır. De ki: “Ben ancak Allah’a kulluk etmek ve O’na ortak koşmamakla emrolundum. Ben yalnız O’na davet ediyorum ve dönüşüm de yalnız O’nadır.”

17İsra/110-De ki: “(Rabbinizi) ister Allah diye dua edin, ister Rahman diye dua edin. Hangisiyle dua ederseniz dua edin, nihayet en güzel isimler O’nundur.” Namazında sesini pek yükseltme, çok da kısma. İkisi ortası bir yol tut.

18Kehf/14-15- Kalkıp da, “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başka ilâha asla dua ve davet etmeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, O’ndan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?” dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik.

40Mü’min/14-O hâlde, kâfirlerin hoşuna gitmese de, siz dini Allah’a has kılarak O’na dua ve davet edin.

40Mü’min/60-Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duanıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.”

40Mü’min/65-O, diridir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde sadece Allah’a itaat ederek (samimi olarak) O’na dua ve davet edin. Hamd, âlemlerin Rabbine mahsustur.

72Cin/20-De ki: “Şüphesiz ben ancak Rabbime dua ve davet ederim ve O’na hiç kimseyi ortak koşmam.”

 

 

NAMAZDA DUANIN GEREĞİ

2Bakara/43- Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.

2Bakara/44- Siz kendinizi unutarak diğer insanlara erdemli olmayı mı öğütlüyorsunuz -hem de ilahi kelamı okuyup durduğunuz halde?- Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız?

2Bakara/45- Sabır ve namazla yardım dileyin: Bu, tam bir sığınma duygusu içinde yürekten Allah’a yönelenler dışında herkes için zor bir iştir.

2Bakara/46-Onlar ise (sonunda) Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini kesinlikle bilirler.

2Bakara/47- Ey İsrail oğulları! Size bağışladığım nimetleri ve sizin diğer kavimlere karşı üstün gelmenizi sağladığım günleri hatırlasanıza!

2Bakara/151- Nitekim size, mesajlarımı iletmesi, sizi arındırması, vahiy ve hikmeti bildirmesi ve bilmediklerinizi öğretmesi için içinizden bir elçi gönderdik.

2Bakara/152- Öyleyse Beni anın(zikredin) ki, Ben de sizi anayım(zikredeyim); Bana şükredin ve Beni inkâr etmeyin.

2Bakara/153- Siz ey imana ermiş olanlar! Sarsılmaz bir sabır ve namaz ile yardım arayın; zira, unutmayın, Allah zorluklara karşı sabredenlerle birliktedir.

 

 

DUA ÖRNEKLERİNE DAİR KUR’AN AYETLERİNDEN ÇIKARIMLAR

* Rabbimiz! Bizleri, doğruyu gören, gösteren ve ona uygun yaşam sürenlerden kıl! Bizi erdemli insanların arasına kat. (1Fatiha/6-7; 12Yûsuf/101)

* Rabbimiz! İşlerimizi kolaylaştır, bizi işimizde verimli ve başarılı kıl! Yaptığımız hatalar ve ölçüsüz davranışlarımızdan dolayı bizleri bağışla. Unuttuklarımızdan ve yanılgılarımızdan dolayı bizleri sorumlu tutma! (20Taha/26; 3Ali İmran/147; 2Bakara/286)

* Rabbimiz! Çevremizde, ülkemizde ve dünyada yaşanan olumsuzlukların, kavgaların, çatışmaların ve savaşların insanlığın hayrına sonuçlanmasını sağla! (28Kasas/24)

* Rabbimiz! Yaşam boyunca doğru seçim yapmamızı, doğru-isabetli kararlar vermemizi ve bunları kararlılıkla yerine getirmemizi sağla! Rabbimiz! Sorunlarımızı en ideal biçimde çözebilmemizde bize yardım et! (18Kehf/10; 12Yûsuf/108)

* Rabbimiz! Bize, işin başında da sonunda da güzellik ve iyilik ver. Bizi yıkıcı ve can yakıcı cezadan koru! (2Bakara/201)

* Rabbimiz! İşlediğimiz hatalar ve ölçüsüz davranışlarımızdan dolayı bizleri bağışla. Bizi doğru ve sağlam çizgi üzerinde tut! Erdem karşıtlarına karşı bize yardım et! (3Ali İmran/147)

* Rabbim! Yaşadığımız sorunların, çektiğimiz sıkıntıların, geçirdiğimiz hastalıkların bizi bilinçlendirmesini, geliştirip ilerletmesini sağla! (21Enbiya/83)

* Allahım! Bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilme sağduyusu ver. (2Bakara/286; 8Enfal/29)

* Senin isteğin üzerine, fırsatları-kaynakları doğru değerlendiririz(şükür) ve özdenetim sağlarız(takva) umuduyla oruç tuttuk, yalvarımıza ve yakarımıza olumlu karşılık ver! (2Bakara/183,185)

* Rabbimiz bizleri depreme, her türlü felaketlere, hastalıklara, tehlikelere karşı koru. Bize pişmanlığımızda kararlı olma fırsatı ver. Bizleri dosdoğru yola yönlendir. Bizleri koru, kurtar, bizlere yardımcı-destekçi bir güç ver. (2Bakara/286 17İsra/80 7A’raf/155,173 26Şuara/80)

 

 

DUA İFADELERİNE KUR’AN AYETLERİNDEN ÖRNEKLER

Kovuntu ayartıcı karagüçten(şeytan) sadece Allah‘a sığınırım

1Fatiha suresi/1-Gerçek esirgeyici(rahman), gerçek kurtarıcı koruyup kollayıcı(rahim) Allah adıyla,

1Fatiha suresi/2-Yüceltilmek(hamd), varlıklar dünyasının Yüce Sahib‘i olan sadece Allah‘a yakışır.

1Fatiha suresi/3-Gerçek esirgeyici, gerçek kurtarıcı koruyup kollayıcı olan.

1Fatiha suresi/4-Son duruşma(din) günü tek söz sahibi olan.

1Fatiha suresi/5-Sadece sana kulluk ederiz ve sadece senden yardım bekleriz.

1Fatiha suresi/6-Bizi, dosdoğru yaşam biçimine yönlendir.

1Fatiha suresi/7-İlahi değerlerle donattığın kişilerin yaşam biçimine…; hiddetlenilenlerin ve kötü yola sapanlarınkine değil.

2Bakara/127-Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı.

2Bakara/128-Rabbimiz! Bizi senin için Müslümanlar kıl. Soyumuzdan da senin için Müslümanlar bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.

2Bakara/129-“Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”

2Bakara/200-Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı-atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı anın. İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.

2Bakara/201-Onlardan, “Rabbimiz! Bize dünyada (işin başında/kısa vadede) da iyilik ver, ahirette (işin sonunda/uzun vadede) de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru” diyenler de vardır.

2Bakara/250-(Tâlût’un askerleri) Câlût ve askerleriyle karşı karşıya gelince şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.

2Bakara/285-Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de… Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. «Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır» dediler.

2Bakara/286-Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. “Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”

3Âl-i İmrân/8- “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.”

3Âl-i İmrân/9-Rabbimiz! Şüphesiz sen, hakkında şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz Allah va’dinden dönmez.”

3Âl-i İmrân/16-17- Onlar: “Rabbimiz şüphesiz biz iman ettik, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru” diyenler; sabredenler, doğru olanlar, gönülden boyun eğenler, infak edenler ve ’seher vakitlerinde’ bağışlanma dileyenlerdir.

3Âl-i İmrân/38- Aynı yerde Zekeriya Rabbine yalvardı: “Ey Rabbim! Rahmetinle bana hayırlı bir nesil bağışla; zira Sen, her yakarışı duyarsın.”

3Âl-i İmrân/53- “Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve resule uyduk. Böylece bizi şahitlerle beraber yaz.”

3Âl-i İmrân/147- Onların tek söyledikleri şuydu: “Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıkları bağışla! Adımlarımızı sağlamlaştır ve hakikati inkar edenlere karşı bize yardım et!”

3Al-i İmran/191-Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah’ı anar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde inceden inceye düşünürler: “Ey Rabbimiz! Sen bunları anlamsız ve amaçsız yaratmadın. Sen yücelikte sınırsızsın! Bizi ateşin azabından koru!”

3Al-i İmran/192-”Rabbimiz, şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu ‘hor ve aşağılık’ kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur.”

3Al-i İmran/193-”Ey Rabbimiz! (Bizi) imana çağıran bir ses duyduk; ‘Rabbinize iman edin!’ Ve böylece imana geldik. Ey Rabbimiz! Günahlarımızdan ötürü bizi affet ve kötülüklerimizi sil; ve gerçek erdem sahipleri olarak canımızı al!”

3Al-i İmran/194-”Ey Rabbimiz! Elçilerin vasıtasıyla vaad ettiklerini bize ver ve kıyamet Günü bizi mahcup etme! Şüphesiz, sen sözünden asla caymazsın!

3Al-i İmran/195- Rableri, onlara şu karşılığı verdi: “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini boşa çıkarmayacağım. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatın en güzeli Allah katındadır.”

4Nisa/75-Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?

5Maide/83- Elçiye indirileni dinlediklerinde hakkı tanıdıklarından dolayı gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün. Derler ki: “Rabbimiz inandık; öyleyse bizi şahidlerle birlikte yaz.”

5Maide/84 “Hem Rabbimizin bizi salihler topluluğuna katmasını umarken ne diye Allah’a ve bize haktan gelene inanmayalım?”

5Maide/114- Meryem oğlu İsa şöyle yakardı: “Allahım, ey Rabbimiz! Üzerimize gökten bir sofra(rızık) indir de bizim hem öncekilerimize hem sonrakilerimize bir bayram olsun, senden bir mucize olsun. Rızıklandır bizi! Rızık verenlerin en hayırlısı sensin!”

7A’raf/23- O ikisi: “Ey Rabbimiz! Biz kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, hiç şüphesiz, kaybedenlerden olacağız!” dediler.

7A’raf/89-“Allah, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer ona dönersek mutlaka Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi olmadıkça, sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında gerçekle hükmet. Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın.

7A’raf/125-Dediler ki: “Biz mutlaka Rabbimize döneceğiz.

7A’raf/126-“Sen sırf, Rabbimizin ayetleri bize geldiğinde iman ettiğimiz için bize hınç duyuyorsun. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve Müslüman olarak bizim canımızı al.

7A’raf/149-İsrailoğulları (yaptıklarına) pişman olup, gerçekten sapmış olduklarını görünce, Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa kesin olarak hüsrana uğrayanlardan olacağız dediler.

10Yunus/10-Bunların oradaki duaları, “Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım!”, aralarındaki esenlik dilekleri, “selâm”; dualarının sonu ise, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” sözleridir.

10Yunus/85-Onlar da şöyle dediler: “Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!

10Yunus/88-Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun’a ve onun ileri gelenlerine, dünya hayatında nice zinet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz, yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz, sen onların mallarını silip süpür ve kalplerine darlık ver, çünkü onlar elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler.

14İbrahim/37-“Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe’nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için… Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler.”

14İbrahim/38-“Rabbimiz! Şüphesiz sen, gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.

14İbrahim/40-Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle.”

14İbrahim/41-“Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana babamı ve inananları bağışla.”

17İsra/80-De ki: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver.”

17İsra/108-“Rabbimiz yücedir. Rabbimizin va’di mutlaka gerçekleşecektir” derler.

18Kehf/10-Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da, “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır” demişlerdi.

18Kehf/14-15-Kalkıp da, “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başkasına asla ilâh demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, O’ndan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?” dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik.

20Taha/45-Mûsâ ve Hârûn, şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz, onun bize karşı aşırı davranmasından yahut azmasından korkuyoruz.”

20Taha/73-Şüphesiz ki biz; günahlarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri affetmesi için, Rabbimize inandık. Allah’ın vereceği mükâfat daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

21Enbiya/83- Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine, “Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye dua etmişti.

21Enbiya/112-(Peygamber), “Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Bizim Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı yardımı istenecek olan Rahmân’dır” dedi.

23Müminun/93-De ki: “Ey Rabbim! (Sana baş kaldıranların) vaad edildikleri azabın gerçekleşmesine tanık olmamı diliyorsan,

23Müminun/94-Rabbim, o zaman, benim de bu zalim insanlardan biri olmama izin verme!”

23Müminun/95- (İşte böyle dua et) çünkü, şüphesiz Biz, onlara vaad ettiğimize seni tanık kılacak güçteyiz!

23Müminun/96- Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz.

23Müminun/97- Ve de ki: De ki: “Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım.”

23Müminun/98- Rabbim, onların bana yaklaşmalarından da Sana sığınıyorum!”

23Mü’minun/109-Kullarımdan, “Ey Rabbimiz! Biz inandık, bizi bağışla, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın” diyen bir grup var idi.

25Furkan/65- Ve şöyle yakarırlar: “Rabbimiz, cehennem azabını bizden uzak tut. Doğrusu, onun azabı inatçı ve yapışkandır.”

25Furkan/74-Onlar, “Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle” diyenlerdir.

26Şuara/51-“(Burada) ilk inananlar biz olduğumuz için şüphesiz Rabbimizin, hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz.”

26Şuara/78- “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.”

26Şuara/79- “O, bana yediren ve içirendir.”

26Şuara/80- “Ve hasta olduğum zaman beni iyileştirendir.

26Şuara/81- “O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır.”

26Şuara/82- “O, hesap gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur.”

26Şuara/83- “Ey Rabbim! Bana (doğruyla eğrinin ne olduğuna) hükmedebilme bilgi ve yeteneğini bağışla ve beni dürüst ve erdemli insanların arasına kat.

35Fatır/34-Şöyle derler: “Hamd, bizden üzüntüyü gideren Allah’a mahsustur. Şüphesiz Rabbimiz çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.”

38Sad/41-Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani o, Rabbine, “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” diye seslenmişti.

40Mü’min/8-“Ey Rabbimiz! Onları da, onların babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi olanları da, kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”

41Fussilet/30-Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size va’dedilmekte olan cennetle sevinin!”

43Zuhruf/12-14- O, bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve “Bunu hizmetimize veren Allah’ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.

59Haşr/10-Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.”

60Mümtahine/4-İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in, babasına, “Senin için mutlaka bağışlama dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” sözü başka. Onlar şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Ancak sana dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.

60Mümtahine/5-Ey Rabbimiz! Bizi, inkâr edenlerin zulmüne uğratma. Bizi bağışla. Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.

66Tahrim/8-Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tövbe edin. Umulur ki, Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların nurları önlerinden ve sağlarından aydınlatır, gider. “Ey Rabbimiz! Aydınlığımızı bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü senin her şeye hakkıyla gücün yeter” derler.

68Kalem/29-Onlar, “Rabbimizi tesbih ederiz (yüceltiriz). Şüphesiz biz zalim kimseler imişiz” dediler.

68Kalem/32-“Umulur ki, Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz artık Rabbimizi arzulayanlarız.”

72Cinn/20-De ki: “Şüphesiz ben ancak Rabbime dua ederim ve O’na hiç kimseyi ortak koşmam.”

113Felak/1- De ki: “Sığınırım ben yükselen şafağın Rabbine,

113Felak/2- O’nun yarattıklarının şerrinden,

113Felak/3- Ve bastıran kapkara karanlığın şerrinden,

113Felak/4- Arabozucu üfürükçülerin şerrinden!

113Felak/5- Ve kıskançlık duyduğunda kıskancın şerrinden.”

114Nas/1- De ki: “Sığınırım ben insanların Rabbine,

114Nas/2- İnsanların yöneticisine, yönlendiricisine,

114Nas/3- İnsanların İlahına;

114Nas/4- Fısıldayan sinsi ayartıcının şerrinden,

114Nas/5- İnsanların göğüslerine kuşkular, kuruntular sokar o;

114Nas/6- Görünmez güçler(in-cin) ve insanlar(ın bütün ayartmaların)dan”.

posted in NAMAZ | 4 Comments

28th Kasım 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KURBAN

KUR’AN’DA ZİYAFET VE HAYVAN KESİMİNE BAKIŞ:

22Hacc/26-Çünkü, İbrahim’e bu İbadet Evi’nin kurulacağı yeri gösterdiğimiz zaman (o’na demiştik ki:) “Bana kimseyi ortak koşma! Ve Benim Mabedimi, onu tavaf edecek olanlar için, onun önünde (Rablerini tazim ve tefekkür ederek) dikilip duranlar için, saygıyla eğilenler ve yere kapananlar için temiz tut!”

22Hacc/27-Bunun içindir ki, (ey Muhammed,) bütün insanları hacca çağır: yaya olarak ve hızlı yürüyen her (türlü) binek üstünde, (dünyanın) en uzak köşelerinden sana gelsinler

22Hacc/28-de (bunun) kendilerine sağlayacağı yararları görsünler; ve (kurban için) belirlenen günlerde, (bu amaçla) O’nun kendilerine rızık olarak sağladığı hayvanlar üzerine Allah’ın ismini ansınlar; ve böylece siz de bunlardan yiyin ve darlık içindeki yoksulu da doyurun.

22Hacc/29-Bundan sonra, uymak zorunda oldukları belli birtakım kısıtlamalara son versinler; (varsa) adaklarını yerine getirsinler ve (Dünyanın) bu en eski Mabedini (bir kere daha) tavaf etsinler.

22Hacc/30-Bütün bunlar (Allah tarafından öngörülmüştür;) dolayısıyla, kişi eğer Allah’ın (bu) yasaklayıcı buyruklarını saygıyla gözetirse, bu Rabbinin katında kendi iyiliğine sonuç verecektir. (Yasak oldukları) size bildirilenlerin dışında, (kurban etmek ve etinden yemek üzere) bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. Öyleyse artık, (Allah’ın yasaklamış bulunduğu her şeyden, ve en çok da) inanç ve uygulama olarak puta taparlığın her türlü bayağılığından uzak durun; asılsız her türlü sözden kaçının,

22Hacc/31- (ve bunu,) O’ndan başka kimseye, hiçbir şeye tanrısal nitelikler yakıştırmaksızın (ve) sahte ve düzmece olan her şeyden yüz çevirip yalnızca Allah’a yönelerek (yapın): çünkü, bilin ki, Allah’tan başkasına tanrılık yakıştıran kimse, gökten savrulup düşen, kuşların didikleyip kapıştığı, yahut rüzgarın uzak, ıssız bir yere savurduğu kimseye benzer.

22Hacc/32- İşte bu (akılda tutulmalıdır,) Allah tarafından konulan simgeleri saygıyla gözeten kimse (bilsin ki,) bu (simgeler gerçek anlamını inananların) kalpler(in)de Allah’a karşı taşıdıkları sorumluluk bilincinde bulmaktadırlar.

22Hacc/33-Bu (simgeleri gözetmekte gösterilen bilinç ve duyarlığın) size (O’nun tarafından) belirlenmiş bir süreye kadar yararları olacaktır; sonra bunda güdülen amacın ve varılan sonucun (tevhid inancını simgeleyen) En Eski Mescid (olduğunu anlayacaksınız).

22Hacc/34-Bunun gibi, (Bize inanan) her ümmet için kurban kesmeyi bir kulluk eylemi olarak öngördük ki, (bu amaçla,) kendilerine rızık olarak sağladığımız hayvanları keserken Allah’ın ismini ansınlar. Ve (her zaman akıllarında tutsunlar ki:) Sizin tanrınız Tek bir Tanrı’dır; öyleyse bütün varlığınızla kendinizi O’na teslim edin. Ve sen de (ey Peygamber,) tüm iyi yürekli, alçak gönüllü kimseleri (Allah’ın hoşnutluğuyla) müjdele.

22Hacc/35-Onlar ki, ne zaman Allah’tan söz edilse kalpleri saygı ve sakınmayla titrer; (onlar ki) başlarına gelen her türlü darlığa, sıkıntıya göğüs gererler; salatta devamlı ve duyarlıdırlar; ve kendilerine verdiğimiz rızıktan başkalarına da harcarlar.

22Hacc/36-Hayvanların kurban edilmesine gelince, Biz bunu sizin için Allah tarafından konulmuş simgelerden biri olarak öngördük ki bunda sizin için (nice) yararlar vardır. Öyleyse artık, (kurban edilmek üzere) sıraya dizildiklerinde onların üzerinde Allah’ın ismini anın; ve cansız olarak yere serildiklerinde onların etinden kendiniz de yiyin; kendi nasibiyle yetinip istemeyen kimseyi de, istemek zorunda kalan kimseyi de (onunla) doyurun. Biz, işte bu amaçla onları sizin yararınıza sunuyoruz ki şükredesiniz.

22Hacc/37-(Fakat unutmayın ki,) onların ne etleri Allah’a ulaşır, ne de kanları; lakin O’na ulaşan, yalnızca sizin O’na karşı gösterdiğiniz bilinç ve duyarlıktır. İşte bu amaçla, onları sizin yararınıza sunuyoruz ki, size ulaşma yolunu, yordamını gösterdiği (her türlü rahmet) için O’nun yüceliğini saygıyla anasınız. Öyleyse, o iyilik yapanları müjdele

(Hac döneminde yoksul hacıları –ki bu tarihin önemli bir gerçeğidir- varlıklı hacıların ziyafet vererek yiyecek ihtiyaçlarının karşılaması için en ideal yol, geçmişin koşullarında hayvan eti yedirmekti. Fazla ayrıntıya gerek kalmadan bu ziyafet onların ihtiyaçlarını en güzel biçimde karşılamıştır. Kurban, Allah’a yaklaşmak amacıyla yapılan tüm doğru işlerdir. 5Maide/27 9Tevbe/99)

*******o********

KURBAN-SÜLEYMAN ATEŞ

“Ayetteki emir fi’linin kökü olan nahr, boğazlamak anlamına gelir.”Hayvanın gırtlağını kes” demektir. Mücâhid ve İkrime’den rivayet edildiğine göre buradaki namazdan maksat da Hac esnasında Müzdelife’de kılınan sabah namazıdır. Nahr ise bu namazın ardından varılan Minâ’da kesilen kurbandır. Hz. Alî’ye göre de nahr, namazda sağ eli sol elin bileği üzerine koyup, iki eli göğüs üzerine koymaktır. Bir başka kavle göre de nahr, göğsün üst kısmı, gerdanlık yeri olan boyun çukuru demektir. Bu anlama göre nahr, elleri boğaz düzeyine kaldırmak Elleri bağla, boğaz düzeyine kaldır demektir. Hz. Alî’nin namazdan önce iftitâh tekbîri alırken, sonra rükû’a ve secdeye varırken elleri boğaz düzeyine kaldır, anlamına geldiğini söylediği rivayet edilir. Dahhâk ve Süleyman et-Teymî’ye göre duadan sonra ellerini boğazına kaldır; Ferrâ’ya göre de göğsünü kıbleye döndür, demektir. İbnu’l-Arabî, Ferrâ’nın bu sözünü şöyle izah etmiştir: Nahr, kişinin, namazda mihrabın karşısına dikilmesi, yani göğsünü kıble tarafına döndürüp sağa, sola dönmemesidir. tenâhur, boğaz boğaza gelmek, yani göğüs göğüse çar­pışmak, boğazlaşmak anlamına gelir. …

Sûrenin üslûbundan ve gelen rivayetlerden anlaşıldığına göre namaz gibi kurban ibâdeti de eskiden beri vardı. Ve Arafat’tan inip geceyi Müzdelife’de geçirdikten sonra bayram günü Minâ’da kurban kesilirdi. Peygamber (s.a.v.) de bir soru üzerine kurbanın, Hz. İbrâhîm’in sünneti olduğunu belirtmiştir: Bu kurbanlar nedir? Atanız İbrahim’in sünnetidir…”

Asıl terim adı udhiye veya idhiye, yahut hemzesiz olarak dahiyye, çoğulu adâhî olan kurban, mezheb imamlarının çoğunluğuna göre sünnet, kimine göre de vâcib kabul edilmiştir. İbn Hazm’a göre hiçbir sahâbîden, kurbanın vâcib olduğu hakkında sağlam bir rivayet yoktur. Çoğunluğun kanısına göre kurban, sünnettir. Yalnız Ebû Hanîfe’ye göre yolcu olmayan zengine kurban kesmek kifayeten müekked sünnettir. İmâm-ı Mâlik’ten de kurbanın, zengine vâcibolduğu görüşü aktarılmıştır ama ona göre mukîm olmak (yolcu olmamak) şart değildir. Fakat Hanefîlerden Ebû Yûsuf, Mâlikîlerden Eşheb, cumhur görüşünü benimseyerek kurbanın sünnet ol­duğunu söylemişlerdir.

Askalânî’nin belirttiği üzere kurbanın vâcib olduğu görüşü, olsa olsa Ebû Hüreyre yoluyla Peygamber(s.a.v.)e dayandırılan: ” İmkânı olup da kurban kesmeyen, bizim mescidimize yaklaşmasın!” hadîsidir. Fakat bu hadîsin Peygamber’e nisbeti doğru değildir, bu söz Ebû Hüreyre’nin kendi sözüdür. Tahâvî ve başkalarına göre bu hadîs mevkuftur. Ayrıca bu söz, kurbanın vâcib olduğunu da göster­mez. Hz. Peygamberin: “Namazdan sonra kurban kesen, ibâdetini tamam­lamış, müslümanların sünnetine erişmiştir”, Abdullah ibn Ömer’in: “Kur­ban müslümanların sünneti(Meti)dir” sözleri de kurbanın vâcibolmadığını kanıtlar. Bu sözlerde geçen sünnet deyimi de terim olan sünnet sözünü değil, âdet anlamındadır.

Tirmizî, İbn Ömer’in sözü üzerine şöyle diyor: “Bu, hasen sahîh hadîstir. Bilginlere göre uygulama bu söze göre yapılır: Udhiye (kurban) vâcib değil; Allah Resulünün bir sünnetidir. Böyle yapılması müstehab (güzel) olur. Süfyân-ı Sevrî ve Abdullah ibn Mübarek de bu görüştedirler.” (Süleyman Ateş-Kur’an Ansiklopedisi, Kurban maddesi)

*******o********

DİYANET TEFSİRİ

“Âyetteki kur­banın da vâcib veya sünnet kurban mı yoksa nafile de dahil mutlak kurban mı ol­duğu tartışmalıdır.” (Diyanet Tefsiri, Kevser suresi, 2. ayet açıklaması)

*******o********

TABERİ TEFSİRİ

Müfessirler, Allah tealanın bu ayette Resulullaha, kılmasını emrettiği namazın hangi namaz olduğunu ve “boğazla” diye tercüme edilen “Venhar” emrinden neyin kasdedildiği hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir.

-Buradaki “Namaz kıl” ifadesinden maksat, “Sana farz kılman namazla­ra devam et.” demek, “Venhar” emrinden maksat ise “Sağ eli­ni sol elinin üzerine koyup göğsünün üstünde el bağla.” demektir. Bu izah tarzı Hz. Ali ve Ebul Kamus’tan rivayet edilmiştir.

b-Namaz kıl” emrinden maksat “Farz namazlarını kıl” demektir. “Ven­har” ifadesinden maksat ise “Namaza başlarken iftitah tekbirinde ellerini göğsü­ne kaldır.” demektir. Bu görüş Ebu Cafer’den nakledilmiştir.

-“Namaz kıl” ifadesinden maksat, “Farz namazlarını kıl” demektir. “Venhar” ifadesinden maksat da “Kurban kes” demektir. Bu görüş, Mücahid, Ata, İbn-i Abbas, Said b. Cübeyr ve Hakem’den nakledifmektedir. Ata, Hakem, Said b. Cübeyr ve Haccac, buradaki namazın, sabah namazı olduğunu söylemiş­lerdir.

-”Namaz kıl” ifadesinden maksat, “Herhangi bir namazı kıl” demek, “Venhar” ifadesinden maksat da “Allahtan iste” demektir. Bu görüş, Dehhak’tan nakledilmiştir.

-”Namaz kıl” ifadesinden maksat, “Herhangi bir namazı kıl” demek “Venhar” ifadesinden maksat da “Göğsünü kıbleye çevir” demektir. Bu görüş, de bir kısım lügat âlimlerinden nakledilmiştir. [Taberi Tefsiri-108Kevser/2 açıklaması]

*******o********

RAZİ TEFSİRİ

Cenâb-ı Hakk’ın’ Ve, kurban kes” emriyle ilgili olarak iki açıklama yapılabilir: 1) Müfessirlerin görüşüne göre bu ifade ile, Hz. Peygamber (s.a.s)’in deve kesmesi kastedilmiştir. 2) Bu emirle, ya önce ya içinde ya da sonra olmak üzere, namazla ilgili bir fiil kastedilmiştir. Bu görüşü savunanlar, bu hususta şu izahları yapmışlardır:

a) Ferrâ, “Bunun manası, kıbleye dönmektir” demiştir.

b) Esbağ İbn Nebâte de, Hz. Ali (r.a)’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Bu sûre nazil olunca, Hz. Peygamber, Cebrail’e, “Rabbimin bana emrettiği bu boğazlama, bu nahîre, “boğazlama” değildir. Ne var ki, Cenâb-ı Hak sana, namaza başladığın zaman, ellerini kaldırmanı, tekbir aldığında, rükûya gittiğinde, başını rükûdan kaldırdığında ve secde ettiğinde, ellerini kaldırmanı emrediyor. Çünkü bu, bizim, hem de yedi kat gökteki meleklerin namazıdır. Her şeyin bir süsü vardır. Namazın süsü de, her tekbir almada elleri kaldırmaktır.” buyurdu.

c) Ali ibn Ebî Tâlib’in, bu ifadeyi, “namazda iken elleri göğüs (en-nahr) üzerine koyma olarak” diye tefsir ettiği ve “Namazdan önce elleri kaldırmak, sığınanın ve ücret taleb edenin; onları nahr (göğüs) üzerine koymak ise, huzû ve huşu içinde olan kimsenin adetidir” dediği rivayet edilmiştir.

d) Atâ, “Bunun manası, “nahr”ın, göğüsün gözükünceye kadar iki secde arasında otur…” şeklindedir” demiştir.

e) Dahhâk ve Süleyman et-Teymî’nin şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: “Bu ifadenin manası, “İki elini, dua ederken, göğüs hizana kaldır” şeklindedir.”

Ferrâ’nın görüşüne, yani, ayetteki İfadeyle, kıbleye dönme manasının kastedil meşine gelince, İbnu’l-A’rabî şöyle demektedir: “Nahr, bir kimsenin, namazda, mihrabın karşısına dikilmesi demektir ki, bu da, bu kimsenin göğsünü, kıbleye doğru dikmesi, yönelmesi; sağa sola dönmemesi demektir. Yine Ferrâ şöyle demektedir. “Arapça’da, “onların evleri karşı karşıyadır” anlamında denilir.” [Taberi Tefsiri-108Kevser/2 açıklaması]

*******o********

KURTUBİ TEFSİRİ

1- Namaz Kılmak ve Kurban Kesmek: “O halde … namaz kıl.” Sana farz olan namazı kıl, demektir. Ali (r.a) ile Muhammed b. Ka’b şöyle demişlerdir; Yani namaz esnasında göğsünün hizasında sağ elini, sol elinin üzerine koy. Bu İbn Abbas’tan da ri­vayet edilmiştir.

Yine Ali’den rivayet edildiğine göre bundan maksat, tekbir esnasında el­lerini göğsüne kadar kaldırmaktır. Cafer b. Ali de: “O halde Rabbin için na­maz kıl ve kurban kes” buyruğu hakkında dedi ki: Namaza başlamak için iftitah tekbiri aldığı vakitlerini göğsünün hizasına kaldırır.

Yine Ali (r.a)’dan şöyle dediği nakledilmiştir: “O halde Rabbin için na­maz kıl ve kurban kes” buyruğu nazil olunca Peygamber (sav) Cebrail’e; “Al­lah’ın bana emretmiş olduğu bu nahira (kesilmesi istenen kurban) nedir?” di­ye sormuş, Cebrail ona şöyle demiştir: “Bundan maksat kurbanlık değildir, bu, sana namaza başladığın vakit, basını rükû’dan kaldırdığında ve secdeye vardığında tekbir getirirken ellerini kaldırmanı emretmektedir. Bu bizim ve yedi semadaki meleklerin namazıdır. Herşeyin bir zîneti vardır. Namazın zî-neti de her tekbir esnasında elleri kaldırmaktır.”

Eiui Salih’ten rivayete göre o, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: Göğsünü kıbleye çevir, demektir. el-Ferru, el-Kdbi ve Ebu’l-Ahvas ela böy­le demişlerdir,

el-Ferra dedi ki: Ben bir arabi: “Bizim evlerimiz biri diğerine bakar” dediğini işittim. Bu, buna karşıdır, buna dönüktür” demektir.

İbnu’l-A’rabi dedi ki: Maksat kişinin namaz esnasında mihraba karşı dön­mesidir. Bu da Arapların; Oniann evleri birbirine bakar” ifa­delerinden alınmıştır.

Ata’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yüce Allah, ona nahrı (göğsü) açık­ça görününceye kadar iki secde arasında doğrulup oturmasını emretmekte­dir.

Süleyman et-Teymi dedi ki: Dua İçin ellerini göğsünün hizasına kaldır de­mektir. [Kurtubi Tefsiri-108Kevser/2 açıklaması]

*******o********

DİYANET İLMİHALİ

Kurbanın Dinî Hükmü ve Kurban Çeşitleri: Kurban kesmenin fıkhî açıdan değerlendirilmesi hususunda fakihler arasında görüş farklılıkları vardır. Dinen aranan şartları taşıyan kimselerin kurban kesmeleri Hanefî mezhebinde ağırlıklı görüşe ve bazı müctehid imamlara göre vâcip, fakihlerin çoğunluğuna göre müekked sünnettir…

Öte yandan kurban kesmeyi Hz. Peygamber hiç terketmemiştir. Bu ve benzeri delillerden hareket eden fakihler gerekli şartları taşıyanların kurban bayramında kurban kesmesini vâcip görürler. Sünnet olduğunu ileri sürenler ise, Kur’an’da bu konuda açık bir emrin bulunmayışından, Hz. Peygamber’in devamlı yapmış olmasının kurbanın sünnet olmasıyla da açıklanabileceği noktasından hareket ederler. (TÜRKİYE DİYANET VAKFI İlmihali-Kurban)

*******o********

HADİSLER’DE KURBAN KONUSU

Kabe’yi ziyaret eden hacılara yedirmek amacıyla kesimlik hayvan armağan etmek: 1520-”Resûlullah Hudeybiye senesinde, Kâbe’de kesilmek üzere birçok deveyi(ORİJİNALDE HEDÂYÂ: KESİMLİK ARMAĞANLAR) kurban kıldı(ORİJİNALDE’İHDÂ’: ARMAĞAN ETTİ). Bunlar arasında (vaktiyle) Ebu Cehl’e ait olan, başında gümüşten -bazı râviler altından der- mâmul bir büre bulunan deve(CEMEL) de vardı. Bununla, müşrikleri öfkelendiriyordu.” [Ebu Dâvud, Menâsik 13, (1749).]

Kadınların ve kızların hayvan kesmesi: 1506-”Kızlarına, kurbanlarını kendi elleriyle kesmelerini, ayağını kurbanın(DOĞRUSU’ZEBÎHA’: Kesimlik hayvan ANLAMINA GELMEKTEDİR) boynuna basmayı, keserken tekbir getirip besmele çekmeyi tenbih etmiştir.” (Buhari Edâhî 10).]

Kurban kesmek sünnet mi, farz mı? 3123-6926-Hz.Ebu Hureyre anlatıyor. “Resûlullah buyurdular ki: “Maddi imkânı olup da kurban kesmeyen namazgâhımıza sakın yaklaşmasın.”(HADİSİN SONUNDA, BU HADİSİN ZAYIF VE MUNKER OLDUĞU BİLDİRİLMİŞTİR.) AÇIKLAMA: Bu sadette gelen hadisleri alimler farklı yorumlara tabi tutmuşlardır. Daha önce teferruatlı olarak kaydettik. Şöyle özetleyebiliriz: Ebu Hanîfe, şer’an zengin sayılan kimse için kurban kesmeyi vacib addetmiştir. Şâfi’î, Ahmed İbnu Hanbel, İshak, Ebu Sevr, Ebu Yusuf, Muhammed eş-Şeybânî, İmâm Mâlik sünnet addetmiştir.

*******o********

SÜLEYMAN ATEŞ

İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre kurban sünnettir. Hiçbir sahâbiden, kurbanın vacip olduğu hakkında sağlam bir rivayet yoktur. Yalnız Ebu Hanîfe’ye göre yolcu olmayan zengin için kurban kuvvetli sünnettir. İmam-ı A’zam’ın talebesi Ebu Yusuf da çoğunluk görüşünü benimseyerek kurbanın sünnet olduğunu söylemiştir. Kurban kesen sevap alır, kesmeyen cezaya uğramaz.

Ebu Hüreyre’nin sözü:”İmkânı olup da kurban kesmeyen, bizim mescidimize yaklaşmasın” şeklinde bir hadis rivayet edilirse de İbn Hacer Askalânî’nin belirttiği üzere bu rivayet hadis değil, Ebu Hüreyre’nin kendi sözüdür. Ayrıca bu söz, kurbanın vacip olduğunu da göstermez. Hz. Peygamberin, “Namazdan sonra kurban kesen, ibadetini tamamlamış, Müslümanların sünnetine erişmiştir” hadisi ile Abdullah ibn Ömer’in, “Kurban, Müslümanların sünneti(âdeti)dir” sözleri de kurbanın sünnet olduğunu kanıtlar.

Bu sözlerde geçen sünnet deyimi de terim olan sünnet sözünü değil, âdet anlamındadır. Kevser Suresi’ndeki “venhar” kelimesi, kurban kes anlamına gelebileceği gibi ellerini kaldırıp tekbir al, Hz. Ali’ye göre ellerini göğsünün üstünde bağla anlamına gelir. Şayet venhar “kurban kes” anlamında ise burada emredilen kurban, Hac’da kesilecek kurbandır. Sıradan kurbanla ilgisi yoktur.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -1/2/2004-31/1/2004-24/1/2004)

posted in KURBAN | 0 Comments

  • Takvim

  • Temmuz 2010
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Haz    
     1234
    567891011
    12131415161718
    19202122232425
    262728293031  

Din