-
20th Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Kabir azabı inancı Kur’an’a dayanmaz

Ma’lumunuz bir çok tefsir kitabında Kabir azabına delalet ettiği söylenen âyeti kerime ve hadislerden bahsedilmekte. Örneğin “Mü’min 46. âyette Firavun’a yönelik “Onlar sabah akşam ateşe arzolunurlar..” ifadesi ve akabinde “Kıyametin kopacağı gün de Firavun ve ailesini azabın en çetinine sokun.” İbareleri kabir Azabına delil gösterilmekte…

Ayrıca Sahih-i Buhârî Tecrid-i Sarih tercemesinde, İbn-i Abbas’ın rivayet ettiği “Bevlinden(idrarından) sakınmayan ve koğuculuk(gıybet) eden iki insanın (4. cilt- 672-673-674-675.inci) hadislerde Kabir Azabından Allah’a sığınma ile ilgili dualar ve yine (4. cilt 676) hadiste Ebu Eyyub el Ensârînin rivayetinde Peygamberin işittiği bir ses üzerine –Yahudiler mezarlarında azap olunuyor” demesi ve yine Hz. Aişe’nin (3. cilt 550.) hadisi rivayet ederken: “bir Yahudi kadının, diğer bir rivayette iki Yahudi kadının Kabir Azabı ile ilgili sorusuna Hz. Peygamberin cevap ve istiazesi(sığınması) ve yine “2. cilt 460. ıncı hadiste” Hz. Aişe’nin muttasıl senet ile rivayet ettiği KABİR AZABINDAN Allah’a sığınma ile ilgili hadisi ve buna benzer hadislerden istinbat edilerek “KABİR AZABI’na delalet ettiği öne sürülüyor. Yukarıda sunduğumuz âyet ve hadislerden kabir azabının var olduğu…. Ömer Nesefî’nin Akaid kitabında da “Ölü idrak edemez, dolayısıyla azap mümkün değildir” diyenler kafirlerdir diyor. Ve bu konu Ehl-i Sünnet mezhebinin temel görüşlerinden birisi imiş. -( Bayrak yayınları 1971 sahife 128)

Peki bu mesele böyle ise, uykularınızı kaçıran nedir? diye sorarsanız, Eğer kabir azabı varsa, insanlığın ilk döneminde ölen kimse ile kıyamete yakın ölen bir kimsenin kabirde kalma süreci arasındaki büyük fark, kabir azabı açısından bir adaletsizlik olmuyor mu?

HULASA: (1) – Allah kabir azabı konusunda hâşâ adaletsiz mi?

(2) – Kabir azabından istiâze ile ilgili hadisi nasıl anlamalıyız?

(3) – Peygamber kabirden ses işitmiş midir?

(4) – Peygamber kabirdeki ölülere sesini işittirebilir mi?

(5) – Bu soruların neticesinde, Kabir Azabı var mıdır?

(6) – Mü’min 46. âyeti nasıl anlayacağız?

(7) – Kabir azabını inkar eden kafir midir?

Değerli kardeşim!

Evvela şu hususu açıklamak gerekiyor. İ’tikatta mezhep olmaz. Bu konu önemli ve hassas bir konudur. İ’tikatlar sağlam ve açık delillere dayanmalıdır. Şekk(şüphe) üzerine yakin bina olunmaz. İ’tikatlar ise hep yakin konulardır. Zanna dayanmaz. Mesela Allah’ın varlığı, birliği, cehennem vs. mezhep, içtihâdi konularda kişilerin farklı yorumları ve anlayışlarıdır. Ki yorum yapılan, farklı algılanan o konular hakkında sarih bir nass (âyet) yoktur. İşin aslında Ehl-i Sünnet diye de bir mezhep yoktur. Bu ad sonradan makyaj olarak ileri sürüldü, kullandırıldı. Eş’ariyye ve Matûridiyye ekollerinin gölgesi altında geliştirildi. Kendi görüşlerinin dışındaki tüm görüşleri Fırak-i dâlle/sapık mezhepler olarak nitelediler. Yine Rasülüllah efendimizin adını kullanarak “Yakında ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, hepsi helak olacak, ancak birisi müstesna …” gibi rivayetler uydurdular. Ve tabii kurtulacak olanların kendileri olduğunu iddia ettiler. Ki bunu da “yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış” siyaseti icabı, bilinçli olarak gerçekleştirdiler. Ana umdeleri(ilkeleri), ihtilafta rahmet aramak, fasık(yoldan çıkmış) imama itaatin vacipliği gibi Kur’ân’a tam ters görüşleri benimsemiş olmalarıdır. Esas adı “Ehl-i Sünnet ve-l Cemaat”’tir. Ki “Ümmetimin ihtilafı rahmettir.” , “Ümmetim dalalet üzerine ittifak etmez” rivâyetleriyle amel temel esaslarıdır. Bunlara göre ehliyet ve liyakat önemli değildir; “on tane âlim, âdil ve fâdıl, râsih adamın görüşüne, on bir tane câhil eşkiyânın görüşünü tercih ederler. (…Konunun uzmanı on tane Prof.’un oyundan onbir tane cahil çobanın oyu daha tercihlidir.) Böyle bir görüşün sahiplenilmesi, Muaviye ve Yezid’in idarelerinin meşrûluğuna zemin hazırlama amacına yöneliktir. İttihat ve ittifak olunması, kesinlikle tefrikaya düşülmemesi hakkında Allah’ımızın kesin âyetleri olmasına rağmen, bu, ihtilafta rahmet vardır görüşü benimsetilmiştir. Ayrıca İmamı Azam Ebu Hanife bu hususta zındanı, kırbacı, ölümü yeğlemişken Ehl-i Sünnet mezhebi diye bu yanlışlıklar bizlere yutturulmuştur. Muarızlar, zındıklıkla, mülhidlikle itham edilmiştir. Yani “yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış” mantığıyla hareket edilmiştir. Maalesef başarılı olmuşlardır da. Kısaca, bizim bu gün Ehl-i Sünnet dediğimiz ekol aslında sünnetle hiç ilgisi olmayan, Emevî, Selçukî, ve Osmanî siyasetini meşrulaştıran görüşleri sahiplenenlerin mezhebidir. Bu görüşlerin bir çoğu İmam A’zam zındanda kırbaçlanıp öldürülürken, Hz. Hüseyn ve beraberindekiler Kerbelâ’da çoluk çocuk lime lime doğranırlarken saraylarda saray beslemeleri kişilere böyle inançlar uydurtulmuştur. O nedenle uyanık olalım, i’tikatımıza sadece Kur’ân’ı temel alalım. Adında sünnet oluşu bizi aldatmasın: O, tuzaktır. Sünnete kurban olalım. Ama bize sunulan kesinlikle sünnet değil, Emevî zihniyeti, siyasetidir.

Şimdi gelelim esas konuya:

Kabirde hayat ve azap:

Kabir azabı konusunu açıklarken bu konuyu iki açıdan ele almak gerekir.

Birincisi: Kabirin içinde hayat ve azap.

İkincisi: Hayat ve azap kabirde olmayıp, öldükten sonraki dirilişe kadar geçen sürededir. (Berzah)

Birincisi:

Kabir içinde azap olabilmesi için, ruhun, kabirde cesede geri dönmesi gerekir. Böyle olması lazım geldiğinden de konuyla ilgili tüm rivâyetlerde, ruhun cesede döndüğü ve azap meleklerinin ruh maalcesed azap ettikleri söylenir.

Kabir soruları ve azabı:

Rivâyetler:

Hadis kitapları, Kabir Azabı’nı konu eden tüm rivâyetleri toplamışlardır. İmam Buhârî Sahih’inde, Cenaze Kitabı bölümünde konuya ait “Kabir Azabı Hakkında Gelen Hadisler” başlığı altında (86. Bab) 8 adet rivâyete yer vermiştir. Ayrıca “Kabir Azabından Allah’a Sığınma” ve “Gıybet ve Sidikten Dolayı Kabir Azabı” ve de “Ölüye Sabah Akşam Kendi Oturacağı Yerin Gösterilmesi” başlıkları altında açtığı bablarda da birer rivâyete yer vermiştir.

Zikrettiğimiz bu bölümlerde, “Hz. Aişe’nin bir Yahudi bayandan kabir azabını öğrenip, efendimize onaylattığı, Efendimizin kabir azabı ile ilgili ümmetine bir hutbe irat ettiği (enteresandır ki, bu hutbeyi rivâyetçiden başka nakleden sahabe olmamış), Yahudi mezarlığında Yahudilerin azap çektiklerini efendimizin bildirmesi, Efendimizin sürekli kabir azabından korunmak için duada bulunması, gıybet ve sidik sıçramasının kabir azabına neden olacağı, ölen insana sabah akşam oturacağı yerin gösterilmesi” yer alır.

Burada konuyla ilgili aynı hadisin Buhârî ve Tirmizî’deki şekli, kelimesi kelimesine şöyledir

:

Buharî, Kitab-ül Cenaiz 128 numaralı rivâyet:

“…. Enes ibn-i Malik onlara şöyle tahdis etmiştir: “Rasülüllah şöyle buyurdu: “Kul, kabri içine konulduğu ve arkadaşları ile cemaati geriye dönüp gittikleri zaman –ki ölü bunların yürürken çıkardıkları ayakkabılarınnın seslerini bile muhakkak işitir- ona iki melek gelir. Bunlar ölüyü oturturlar ve ona:

_ Şu Muhammed adlı kimse hakkında ne der idin? Diye sorarlar.

Bu soruya muhatap olan mü’min kul:

_ O’nun Allah’ın kulu ve rasülü olduğuna şehadet ederim, der. Bunun üzerine melekler tarafından:

_ Cehennemdeki oturacak yerine bak. Allah bu azap yerini senin için cennetten bir oturacak makama tebdil etti, denilir de o mü’min kul, cehennem ve cennetteki o iki makamını beraberce görür”.

Katade: “O mü’mine, kabri içinde bir genişlik verileceği bize zikrolundu” dedi ve sonra yine Enes hadisine döndü. Rasülüllah şöyle buyurdu:

“Münafık ve kafir olan kula gelince, ona da:

_ Ben O’nun hakkında bir şey bilmiyorum. Ben sadece insanların onun hakkında söyleye geldikleri sözü söylerdim, diye cevap verir.

Bunun üzerine ona:

_ Anlamadın ve uymadın, denir ve ona demirden tokmaklarla öyle bir vuruş vurulur ki, derhal şiddetli bir sayha ile bağırır. Bu bağırışı insan ve cinlerden ibaret olan iki ağırlıktan başka bu ölüye yakın olan her şey işitir.”

Tirmizî, Kitab-ül Cenaiz 70 numaralı rivâyet:

“Ölü kabre konulunca birine Münker, diğerine Nekîr denilen iki siyah, çakır gözlü melek gelir. “Bu adam hakkında ne diyorsun?” derler. O da hayatta söylediği gibi:

_ O, Allah’ın kulu ve elçisidir. Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna tanıklık ederim, der. Melekler:

_ Senin böyle söylediğini biliyorduk, derler.

Sonra onun kabrinde, yetmiş çarpı yetmiş arşın yer açılır, kabrinin içi aydınlatılır. Ona:

_ Uyu, denilir. O der ki:

_ Gideyim, aileme haber vereyim. Melekler derler ki.

_ Gelin gibi uyu. Kendi ailesi içinde en sevdiği kimseden başkasının uyandıramayacağı gelin gibi uyu. Tâ Allah onu yattığı yerden kaldırıncaya kadar. Münafık ise:

_ Ben onun hakkında insanların bir şeyler söylediğini duydum, ben de öyle dedim. Bilmiyorum, der. Melekler derler ki:

_ Zaten biz senin böyle dediğini biliyorduk!

Toprağa da:

_ Onu sıkıştır! Denilir.

Toprak onu öyle sıkıştırır ki kaburga kemikleri birbirine geçer. Allah kıyamette onu yattığı yerden diriltinceye kadar ona böyle azap edilir.”

Aynı rivâyetin sağlam addedilen iki kaynak kitaptaki şekli böyle.

Aslında ikisi aynı rivâyettir. Fakat ağızdan ağıza, dilden dile dolaşırken içine bir sürü saçmalıklar sokulmuştur. Herkes peygamberin adını kullanarak kendi düşüncelerini müslümanlara empoze etmiştir. Rivayetlerin içinde cümle düşüklükleri, anlam bozuklukları, birinci şahıstan üçüncü şahısa geçmeler vs. gibi bozukluklar vardır. Biz bütün bunlardan Rasülüllah Efendimizi tenzih ederiz.

Bu rivâyet yine Enes ibn-i Malik çıkışlı olarak Buhârî’nin yine Cenazeler Kitabı’nın 67. Bab, 94 numarada yer alır. Yine yarı yarıya sözcük değişiklikleriyle. Lütfen inceleyiniz.

Rivâyetler içinde bir de Buhârî’nin Cenazeler Kitabı, 93. Bab 140 numarada verdiği uzun bir rivâyet vardır. Ki bu rivâyette, Peygamber Efendimizin, sabah namazlarını kıldırdıktan sonra cemaate dönüp, “içinizde rüya gören var mı?” diye sorması, rüya görenlerin anlatması, ama bir gün kimsenin rüya görmemiş olduğu, o gün Peygamber Efendimizin, “bu gece ben gördüm” diyerek anlattığı, âhirete ait uzun bir rüyayı anlatmasından söz edilir. Haberi mütevatir olması gereken bu rivâyet maalesef haberi vahıd’dir. Yani yüzlerce sahabenin bunu aktarması lazım gelmektedir. Zira, denildiğine göre bunu Rasülüllah Efendimiz mescidindeki tüm sahabeye sormaktadır, anlattırmaktadır ve kendisi de mescidinde anlatmıştır. Enteresandır ki bu olayı sadece Semre b. Cündep nakletmiştir. Ayrıca biliniyor ki, rüyanın ilimde ve dinde değeri yoktur. Sakın ha, vahy ile olduğu iddia edilmesin, o zaman bu rüyanın Kur’ân’da yer alması zorunlu duruma gelir.

Metinleri incelediğimizde görüyoruz ki, Kütüb-ü Sitte’de de yer alan bu rivâyetlerin tümü Kur’ân’a zıttır. İşte İslam düşmanları surda gediği bu rivâyetler ile açıp içimize, Yahudi, Hint fikirlerini İslam inançları olarak yerleştirdiler. Ayıklayın ayıklayabilirseniz.

Yukarıdaki rivâyetlerin hepsi Haber-i Vâhıd mertebesindedir. Haber-i Vahıd olan rivayetler İnanç konularında delil, hüccet kabul edilmezler. Ayrıca aynı rivâyetin elden ele dilden dile dolaşırken ne şekillere dönüştürüldüğünü sizler de fark ettiniz. Meallerdeki çarpıklıklar, anlam bozuklukları, ilaveler ve eksiltmeler bizim yazım hatamızdan kaynaklanmadı. Orijinalinden titizlikle aktardık.

Evet, kabir azabı ile ilgili rivayetlerin tümü Kur’ân ile çelişir. Hem de bir çok açıdan çelişir.

Biz örneği, ruhun cesede döneceği cihetinden vereceğiz.

Bakınız:

Yasin suresi âyet 31:

“Görmüyorlar mı, kendilerinden önce nice nesilleri yıkıma uğrattık. Onlar bir daha kendilerine dönmemektedirler.”

Mü’minun suresi âyet 99, 100:

“Sonunda, onlardan birine ölüm geldiğinde, der ki:”Rabbim, beni geri çevirin, ki, geride bıraktığımda salih amellerde bulunayım.” Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir berzah/engel vardır.”

Bakara suresi âyet 28:

“Nasıl oluyor da Allah’ı inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti, sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz.”

Not: Dünyada iken ölüp de, mucize niteliğinde tekrar ruhu cesedine döndürülenler de vardır. Bunlar:

Bakara suresi âyet 243:

“Ölüm korkusuyla binlerce kişi halinde yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara “ölün” dedi de sonra onları diriltti. Şu bir gerçek ki Allah,insanlara karşı lütufkardır. Fakat insanların çokları şükretmezler.”

Âyette kısaca değinilen olayların teferruatı Kitâb-ü Mukaddes’te yer almaktadır: Peygamber Hezekiel (Biz Zülkifl olarak biliriz) İsrailoğullarından bir grubu savaşa teşvik etmiş. Onlar korkup isteksizlik göstermişler. Allah da onları öldürüvermiş. Sonra Hezekiel’in (Zülkifl) duasıyla Allah onları hayata döndürmüş. Kitab-ü Mükaddes 825-826.

Bakara suresi 259:

“……….. Bunun üzerine Allah, o kişiyi yüz yıllık bir süre için öldürmüş, sonra diriltmişti. “Ne kadar bekledin?” demişti. “Bir gün veya günün bir kısmı kadar bekledim.” dedi. …..”

Olayın teferruatı âyeti kerimenin tamamından bakılmalıdır. Biz burada söz edilen kişiyi Üzeyr As. olarak tanıyoruz.

Bunlara şeksiz ve şüphesiz imanımız vardır ve olmalıdır. Bunların içeriği konumuz dışındadır. Zira bunlar mucize niteliğindedir.

Ruhun kabirde cesede dönmesi Hint kültüründe mevcut bir inançtır. Kabir azabı yukarıda ki rivâyetlerde gördüğünüz gibi Yahudilerden geçmiş de olabilir

Hinduların inançlarında kuyruk sokumunun büyük sırları vardır: “İnsanın omurga kemiklerinin ortasından beyne ulaşan bir boşluk vardır. Alt kısmında da kuyruk sokumunu da içine alan, çok sağlam yapılı kapalı bir üçgen bulunmaktadır. Eğer mücâhede ile bu üçgeni kapatan sed açılırsa beyinle üçgen arasında bir bağlantı kurulur. O zaman zır cahil olan birisi bile dünyanın tüm bilgilerine kavuşur.”

Tasavvufçular, kuyruk sokumunun, ilim ve sır yeri olduğunu, ibadet ve ruh terbiyesiyle, kuyruk sokumu ile beyin arasındaki mechul seddin açılacağını ve o zaman insanın bütün ilimleri öğrenmiş olacağını söylerler.

Görülüyor ki, tasavvufçular, Hint felsefesini kendilerine şiar edinmişler. Kuyruk sokumunun ilim ve sırlar kaynağı olması düşüncesi, kuyruk sokumunun ölmeyeceği ve insanın hem kabirde hem de mahşerde bu kuyruk sokumundan dirileceği anlayışını getirmiştir. Ve bu doğrultuda birçok hadis de uydurulmuştur.

Münker ve Nekîr:

Buhârî’deki rivayette sorgucu meleklerin adları geçmez. Tirmizî’de bunlara Münker = Çirkin ve Nekîr = Kötü adları verilir. İlm-i Hal kitaplarını bir tarafa bırakırsak tüm akıllı, izanlı, vicdanlı din adamı ve herkes meleklere böyle isim yakıştırmanın uygun olmadığı kanaatini taşır. Bu Münker ve Nekîr ismi geçmişte de çok yadırganmış, ehli insaf bilginler kesinlikle bunu kabul etmemişlerdir.

Meleklerin (Münker ve Nekîrin) sorgulamaları:

Evet, rivâyetler böyle. Kur’ân’ın bize bildirdiği sorgu ve sorgulama ise şöyle:

Kasas suresi âyet 78:

“O dedi: “Bu servet……………… Günahlarının ne olduğu, günahkarlardan sorulmaz.”

Rahman suresi âyet 39-42:

“O gün günahından ne cin sorguya çekilir ne de insan.

Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayacaksınız?

Suçlular yüzlerinden tanınır da perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.

Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayacaksınız?”

Mü’min suresi âyet 16:

“O gün onlar ortaya çıkarlar. Hiçbir şeyleri Allah’a gizli kalmaz. Kimindir o gün mülk? O Vâhıd ve Kahhâr olan Allah’ın”

Casiye suresi âyet 33:

“Yaptıklarının kötülükleri karşılarına dikilmiş, alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıvermiştir.”

Ya Sin suresi âyet 65:

“O gün ağızlarını mühürleyeceğiz. Bize elleri konuşacak, ayakları da kazanmış olduklarına tanıklık edecek.”

Fussılet suresi âyet 19-23:

“Gün olur, Allah’ın düşmanları, düzenli bir biçimde bir araya toplanıp ateşe sürülürler.

Nihâyet oraya geldiklerinde kulakları, gözleri, derileri yapıp-ettikleri hakkında onlar aleyhine tanıklık edeceklerdir.

Derilerine: “Aleyhimize neden tanıklık ettiniz?” derler. Derileri derler ki: “O her şeyi konuşturan Allah konuşturdu bizi. Hani sizi ilk seferinde O yaratmıştı ya! Ve siz O’na döndürüleceksiniz.”

Siz, işitme gücünüzün, gözlerinizin, derilerinizin aleyhinize yapacağı tanıklıktan gizlenmiyordunuz. Tam aksine siz yaptıklarınızdan bir çoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.

İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi mahvetti ve hüsrana uğrayanlardan oldunuz.”

Bu âyetlerde suçlulara günahlarında sorulmayacağı belirtiliyor. Ama bu suçluların sorumlu olmayacağı anlamına gelmez. Herkes yaptığından sorumludur. Ancak âhirette, insanın dünyada yapmış olduğu işler o kadar açık biçimde görünecektir ki artık suçlunun suçunu sorup araştırmağa gerek yoktur. Herkesin dünyada yaptıkları, ruhuna işlemiştir. Yaptıklarının izleri, ameline göre alametleri dışa vurmaktadır. Bütün organlar yaptıklarını dışa yansıtmaktadır.

Kur’ân’ı kerim, âhiretteki hesabı, sorguyu- süâli bu kadar net olarak açıklamış olmasına rağmen, İlm-i Hal kitaplarında zayıf ve mürsel rivâyetlere dayanılarak yapılmış Münker ve Nekîr senaryoları kesinlikle uydurmadır. Bu meleklerin “Rabbin kimdir?, Nebin kimdir?” gibi sorular soracağına dair rivâyetlerin uydurma olduğu ortadadır. Kur’ân suçlulara, günahlarından sorulmayacağını, herkesin ne yaptığının ortaya çıkacağını, sorguya gerek bulunmayacağını vurgularken, uydurmacı işgüzarlar, Münker ve Nekîr’e sorular sordurmadan edememişlerdir. Halbuki ölen kişinin alası dışına vurmuştur. Münker ve Nekîr kör müdür ki de o alametleri, o izleri görememektedirler! Gördükleri halde soruyorlarsa biraz ayıp ediyorlar. Melekler böyle yapmazlar. Yapıyorlarsa ve de görmüyorlarsa kesinlikle onlar melek olamazlar. Melek ruhsal varlıktır. Ruh ruhu görmez mi hiç?

Bakınız İnsana neler sorulacak:

Tekasür suresi âyet 8:

“Sonra o gün nimetten kesinlikle sorguya çekileceksiniz.”

Zuhruf suresi âyet 19:

“Rahmân’ın kulları olan melekleri, dişiler saydılar. Onların yaratılışına tanık mıydılar? Tanıklıkları yazılacak ve sorguya çekileceksiniz.”

Yine Zuhruf suresi âyet 44:

“Gerçek şu ki bu Kurân sana ve toplumuna bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.”

Nahl suresi âyet 56:

“Tutuyor, kendilerine sunduğumuz rızıklardan hiçbir şeyin farkında olmayanlara pay çıkarıyorlar. Allah’a andolsun ki, iftira edip durduğunuz şeylerden kesinlikle hesaba çekileceksiniz.”

Yine Nahl suresi Âyet 93:

“Allah dileseydi, elbette ki sizi bir tek ümmet yapardı. Ama O, dilediğini saptırıyor, dilediğini de iyiye ve güzele kılavuzluyor. Yapıp ettiklerinizden mutlaka sorgu-süâle çekileceksiniz.”

Enbiya suresi âyet 13:

“Kaçmayın, içinde servet şımarıklığına düştüğünüz yere, meskenlerinize dönün ki, hesaba çekilebilesiniz.”

Yine Enbiya suresi âyet 23:

“O yaptığından hesaba çekilmez ama onlar hesaba çekilirler.”

Bu âyetler, suçluların, Allah adına uydurdukları şeylerden, yaptıkları günahlardan, Kur’ân’a karşı sorumsuz davranışlardan sorulacaklarını bildirmektedir. Bu sorgulama, suçlulardan neler yaptıklarını öğrenme sorgulaması değil; yaptıklarını onların yüzlerine vurup onları azarlama, yaptıkları suçlardan onları hesaba çekme şeklinde bir sorgulamadır. Münker ve Nekîr senaryolarındaki tarz bir soru sorup cevap alma değildir. Bu âyetlerin amacı, insanın, yaptığı hareketlerden, davranışlardan sorumlu olduğunu; suçluların cezalandırılacağını vurgulamaktadır. Yoksa kişinin sorguya cevap verip vermemesi önemli değildir. Çünkü ruh üzerindeki eylemin işaretleri her şeyi ap açık göstermektedir. Görünen bir şeyi sormanın anlamı ve gereği yoktur.

Mezar başında ölüye yapılan telkın:

Uydurma rivayetlere göre Münker ve Nekîr kabire gelecek, ölmüş olanın ruhu kabirde cesede girecek ve Münker ve Nekîr sorgu soracakmış kabirdeki kişi dışarıdakilerin ayak seslerini de duyuyormuş ya! O zaman mevtaya kopya vermek pek de hoş olur! Sevinir garip!

İmam dikilir kabrin başına:

“Ey Ayşe oğlu/kızı Ahmet/Fatma! Hatırla sen artık dünyadan gittin, sorulan sorulara doğru cevap ver! … Rabbim, Allah’tır de! Nebim Muhammed’dir de! Dînim İslam’dır de!

!Bu telkin Arapça yapılır: “ üzkürü/üzküri-l ahdellezi……” diye. Ölü Arapça’dan çakar mı, kopyayı alır değerlendirir mi!?

Rabbimiz olan Allah ne diyor?:Ölüler işitmezler:

Neml suresi âyet 80:

“Sen, ölülere işittiremezsin. Eğer dönüp giderlerse, sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.”

Fatır suresi âyet 22.

“Diriler de eşit olmaz, ölüler de. Allah dilediğine işittirir. Ama sen, kabirdekilere işittiremezsin.”

Peki bu saçmalıkların din adına yapılması niye? Kim soktu bunları bu yüce dîne?

İkincisi: Berzahta azap:

Birinci şık yani kabirde bedene, ya da ruh ile beraber bedene azap hem aklen hem de naklen sabit olmayınca, illaki, “kabir azabını mutlaka dinde yer almalıdır, herkes buna inanmalıdır, bu insanları korkutmazsan olmaz” diyenler, bu kez azabı, kabirde değil de Berzahta ruha reva görürler. Ve ona göre malzeme hazırlarlar.

Denilmiştir ki, kabir azabı kabrin içinde değil de berzahta ruha yapılır. Ve yukarıdaki rivâyetlerdeki kabir azabını, kabirden berzaha çevirirler. Ve Kur’ân’da olmayan, Allah’ın bildirmediği bir âlemi icad ederler. Bu âlem, “Berzah Âlemi”’dir.

Kur’ân’da yok böyle bir âlem. Eğer ki berzah âlemi diye bir âlem olsa idi, ve o âlemde kötülere azap edilseydi, Yüce Rabbimiz kullarını uyarmak için mutlaka ve mutlaka o alem ile ilgili bilgi ve sahneleri Kur’an’ı kerimde bizlere lütfederdi. Tıpkı mahşer ve âhiret hayatı, cehennem ile ilgili vermiş olduğu bilgiler ve gözümüzün önüne serdettiği cehennem sahneleri gibi.

Olmazsa olmasın, onlar uydurdular mı olur gider!

Mü’minun suresi âyet 99, 100:

“99-Sonunda onlardan birine ölüm geldiğinde şöyle der: Rabbim beni geri döndürünüz;

100- Döndürün ki, o arkada bıraktığım yerde iyi bir iş yapayım.” Hayır, bir kelime ki bu, o söyler onu. Arkalarında, dirilecekleri güne kadar bir berzah/engel/mani vardır.”

Gördüğünüz gibi, ölenler, geriye bedenlerine ve dünyaya kesinlikle döndürülmezler. Buna bir engel vardır. “Berzah”, engel demektir.

Kur’ân’ı kerimde üç yerde geçer. Birisi konumuz olan âyet, birisi de,

Rahman suresi âyet 20:

“Bir berzah/engel var aralarında; kendi sınırlarını aşmıyorlar.”

Bir diğeri de Fürkan suresi âyet 53:

“İki denizi birbiri üstüne salan O’dur. Bu, tatlı ve yürek ferahlatıcı; şu tuzlu ve acı. Ve ikisinin arasına bir berzah/engel koymuştur.”

Berzah alemi uydurulduktan sonra bu sözcüğe terim anlamı yüklenmiştir. Eğer ki bunun ölüm ile haşr arasında bir dönemi ifade eder bir anlamı olsaydı Rabbimiz, “yevmiddin, mahşer, abdest, oruç terimlerinde olduğu gibi.” bu berzahı da bize bizzat kendisi Kur’ân’ında açıklardı.

Evet ruhun geri gelmesine engel var. Bu engel, adı konmuş; saati dakikası, saniyesi belirlenmiş, takdim ve te’hiri söz konusu olmayan eceldir, ölümdür; yâni mukadder ölümün kazası, gerçekleşmiş olmasıdır, hükmü ilahidir.

Bakınız: Münafikun suresi âyet 10, 11, İbrahim suresi âyet 44, A’raf suresi âyet 53, Secde suresi âyet 12, En’âm suresi ayet 27, 28, Şura suresi âyet 44, Mü’min suresi âyet 11,12 ve Fatır suresi âyet 37.

Ama “berzah” sözcüğünün anlamını, âyetin anlamını çarpıtırsan “Berzah Âlemi” adıyla bir âlem icad edersin, olur gider. Öyle de olmuştur. Meallere baktığımızda;

Mü’minun suresi âyet 99, 100:

“Nihayet onların her birine ölüm geldiği vakit diyecek ki: “Rabbim! Beni dünyaya geri döndür.

Ta ki, ben o bıraktığım dünyada salih amel işleyeyim.” Hayır hayır! O, yalnızca bir sözdür. Onu da o söyler. Ötelerinde ise bir Berzah vardır. Diriltilecekleri güne kadar orada kalacaklardır.”

“…güne kadar orada kalacaklardır.” ifadesi tamamen hayâli; âyette bu ifadeye ne bir ibare, ne bir işare, ne ne bir delale ne de bir iktiza kesinlikle yoktur. Ehil olanlar lütfen incelesinler.

İnsan için Allah cc. iki âlem yaratmıştır:

Dünya ve âhiret âlemi.

Yunus suresi âyet 64:

“Dünya hayatında da âhirette de müjde vardır onlara. Allah’ın kelimeleri değişmez. İşte budur o büyük kurtuluş.”

Zümer suresi âyet 26:

“Allah; onlara dünyada rezilliği tattırdı. Âhiretin azabı ise elbette daha büyüktür. Bir bilselerdi…..”

Fussılet suresi âyet 31:

“Biz sizin, dünya hayatında da âhirette de dostlarınızız. Cennette sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada sizin için istediğiniz her şey var.”

Şu âyetlere de bakabilirsiniz:

“Bakara suresi âyet 200-202, Al-i Imran suresi âyet 145, Hud suresi âyet 15,16, 99, İsra suresi âyet 19, Şura suresi âyet 20, Tevbe suresi âyet 38, Nahl suresi âyet 104-107, Naziat suresi âyet 7,38, A’raf suresi âyet 32, Rahman suresi âyet 25, Kasas suresi âyet 42, 77, Şura suresi âyet 20, Cuma suresi âyet 10, Furkan suresi âyet 55,56, Sebe suresi âyet 34-36, Kehf suresi âyet

Evet, Berzah âlemi diye bir âlem yok. Kimse orada azap filan görmüyor, görmeyecek.

Ölüp de mahşerde dirilenlerin berzah âlemi diye bir âlemden haberi var mı? Yok mu?

Kimse azap görmüş mü? Yoksa görmemiş mi? Ayetlere bakalım.

Ya Sin suresi âyet 51-54:

“Sur’a üfürülmüştür. Bak işte kabirlerinden, Rablerine doğru akın akın gidiyorlar.

Şöyle diyecekler: “Vay başımıza gelene! Kim kaldırdı bizi mezarımızdan!” Rahman’ın vadettiği işte bu. Peygamberler doğru söylemişler.”

Topu topu korkunç titreşimli bir tek ses. Ve bakmışsın hepsi birden huzurumuzda divan durmaktadır.

O gün hiçbir canlıya hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Sizler, sadece yapıp ettiklerinizin karşılığını bulursunuz.”

Tâ Hâ suresi âyet 102-104:

“O gün Sur’a üfürülür ve günahkarları o gün gözleri gömgök bir halde haşrederiz.

Aralarında fısıldaşır gibi konuşurlar: “Ancak on gün filan kaldınız.”

Onların söylemekte olduklarını biz daha iyi biliriz. Yolca en seçkinleri olan şöyle diyordu: “Eni-sonu bir gün kaldınız.””

Yunus suresi âyet 45:

“Onları huzuruna toplayacağı gün, gündüzün bir saatinden başka, dünyada durmamış gibidirler; aralarında tanışırlar. Allah’a kavuşmayı yalanlayıp da doğru yolu tutmamış bulunanlar, hüsrana uğramışlardır.”

Rum suresi Âyet 55, 56:

“Saat gelip kıyamet koptuğu gün, günahkarlar bir saatten başka kalmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle çevriliyorlardı.

İlim ve iman verilenler ise şöyle dediler: “Yemin olsun siz, Allah’ın kitabı gereğince yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu yeniden dirilme günüdür. Fakat siz daha önceden bilmiyordunuz.”

Abese suresi âyet 33-37:

“Şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiğinde,

Bir gün ki o, kişi öz kardeşinden kaçar,

Öz annesinden, öz babasından, eşinden, oğullarından kaçar.

O gün onlardan her kişinin kendisine yetecek bir uğraşı vardır.”

Ayrıca Bakara suresi 259.ayete de yukarıda değinilmişti “… “Ne kadar bekledin?” demişti. “Bir gün veya günün bir kısmı kadar bekledim.” Dedi. “Hayır dedi, aksine sen, yüz yıl kaldın. …..”

İşte bu âyetlerin ifadelerine göre, ba’s gününde, haşirde kimse ölümü ile dirilişi arasındaki döneme ait hiçbir şey bilmemektedir. Hatırlamamaktadır. Herkes rüyasız bir uykudan kalkar gibidir. Rahat bir ortamdan sıkıntılı bir ortama gelmektedirler. Kimsede sıkıntıdan, azaptan kurtulmuş bir hava yoktur.Ve “Bizi kabrimizden kim kaldırdı?” diye de şikâyet etmektedirler.Herkes bilinçlidir; herkes ölmeden evvelki yaşantısını, ve çevresini bilmektedir. Dünyayı hatırlamaktadırlar.

Bu âyetlere göre Âlem-i Berzah diye bir yer ve öyle bir azap da söz konusu değildir.

Kabir azabı nasıl icat edildi?

Yukarıda kısmen işaret etmiştik ki, bu inanış Hint kültürü ve Yahudi inanışlarının Müslümanlara İslamî imiş gibi sokulmasıyla oluşmuştur. Konuya rivâyetler malzeme yapılmış ve bazı Kur’ân âyetlerinin manaları da çarpıtılarak konu desteklenmiştir.

Konuya malzeme yapılmak istenen âyetler:

Ta Ha suresi âyet 124:

“Kim benim Zikrimden yüz çevirirse onun için zor, sıkıcı bir hayat şekli/bir geçim vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.”

Bu âyet, Ebu Hüreyre patentli bir rivâyetle kabir azabı hakkında kullanılmıştır. Ebu Hüreyre şöyle rivâyet etmiştir:

Mü’min kabrinde yeşil bir bahçe içindedir. Kabrinde ona yetmiş arşın genişliğinde yer açılır ve onun kabri, dolunayın aydınlattığı gibi aydınlatılır. ‘Kim benim Zikrimden yüz çevirirse onun için zor, sıkıcı bir hayat şekli/bir geçim vardır.’ âyetinin kimin hakkında indiğini biliyor musunuz?

_ Allah ve Rasülü daha iyi bilir, dediler.

Buyurdu ki:

_ Kabir içinde kafirin azabı şöyledir: Ona doksan dokuz tenin musallat edilir. Tenin nedir bilir misiniz? Doksandokuz yılandır! Her yılanın yedi başı vardır. Kıyamete değin bu yılanlar onu yalarlar, cismine zehir üflerler.” ( Bu rivâyet Kütüb-ü Sitte’de yer almaz. Bunu İbn-i Ebi-d-dünya ve İbn Hibbân rivâyet etmişlerdir.)

Nuh suresi 17, 18:

“Ve Allah bir bitki gibi sizi yerden bitirdi.

Sonra sizi yere geri gönderiyor bir çıkarışla tekrar çıkarıyor.

Şems suresi âyet 9,10:

“Benliğini temizleyip arındıran gerçekten kurtulmuştur.

Onu kirletip örtense kayba uğramıştır.”

Not. Rivâyetçiler uydurdukları yetmezmiş gibi, âyetleri siyak ve sibakından koparıp, anlamları çarpıtmak suretiyle sapık zihniyetlerine alet etmişlerdir. Bu âyetlerde de vurgulu bölümleri kabir azabı olarak açıklamışlardır.

Âyetleri pasaj bütünlüğü içerisinde değerlendiriniz. Lafzî mânâlarına dikkat ediniz.Gerçeği görürsünüz.

En’âm suresi âyet 93:

“Yalan düzüp Allah’a iftira edenden veya kendisine bir şey vahyedilmediği halde “bana vahyedildi” diyen kişi ile, Allah’ın âyet indirdiği gibi ben de indireceğim” diyen kimseden daha zalim kim vardır! Bir görsen, o zalimleri ölüm dalgaları içindeyken. Melekler ellerini uzatmış, “çıkarın canlarınızı” diye! Bu gün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız; çünkü Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylüyordunuz ve çünkü O’nun âyetlerine karşı büyüklük taslıyordunuz.”

Not: bazıları buradaki zillet azabından kabir azabının murat edildiğini söylemişlerdir.

Tevbe suresi âyet 101:

“Çevrenizdeki bedevi Araplardan münafıklar var. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar var. Sen bilmezsin onları. Ama biz biliriz onları. İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba itilecekler.”

(Not: İbn-i Abbas ve Mücahit bu âyette geçen “iki kez azap” dan birinin kabir azabı olduğunu söylemişlerdir. Peki âyeti nasıl anlamalıyız?

Rivayet tefsirlerinde birbirinden farklı çoğu Kur’ân ilkeleriyle çelişen yüzlerce rivayet var. Hangisini tercih edeceğinizi şaşar kalırsınız. Siz Kur’ân’a yönelin. Konuyu pasajı iyi okuyun. Bu âyetten evvel konu içerisinde yer almış 55 ve 85. âyetlere dikkat ediniz. Açıklamalar orada geçmiş.

Tevbe Suresi âyet 55: (85. âyette aynı mânâdadır.)

“Artık onların malları ve evladları seni imrendirmesin. Allah bunlar sebebiyle ancak kendilerini dünya hayatında azaba çarpıtmayı ve canlarının, kendileri kafir olarak güçlükle çıkmasını murad eder.”

Gördüğünüz gibi azap: Dünya hayatında, mallar ve evlatlar aracılığıyla ve de ölüm anında işkence.

Malların ve evlatların nasıl işkence/azap aracı olabileceğinin teferruatına girmeye gerek yok sanırım. Ölüm anındaki işkenceyi de:

Enfal suresi âyet 50:

“Ve meleklerin kafirlerin canlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vurduklarını bir görseydin! “Yangın azabını tadın.”

Ayetinden anlayabiliriz.)

İbrahim suresi âyet 27:

“Allah, inananları dünya hayatında da âhirette de tutarlı sözle sağlamlaştırır. Allah, zalimleri şaşırtır. Allah dilediğini yapar.”

Not: bu âyeti celile de yine siyak ve sibakından koparılarak, kendi bünyesinde de bütünlüğü bozularak kabir azabı ve süali hakkında malzeme yapılmıştır. Ki geniş bilgi Sahih Buharî Kitab-ül Cenâiz Babı 122, 123 no.lu Bera ibn Âzip ve Şu’be rivâyetlerinde mevcuttur.

Tekasür suresini de yine uydurmalarına malzeme yapmışlardır.

İşte bu âyetleri kimisi rivâyetlerle, kimisi akılları sırasınca işaretlerle kabir azabına yorumlamışlardır. Ama aşağıdaki âyeti direkt olarak Kabir azabı olarak anlamışlar ve bu konuda bir çok görüş ve düşünce üretmişlerdir. Yani bu âyetin kabir azabının varlığının kesin delili olduğunu söylemişlerdir. Âyeti celilenin ifade ettiği açık manayı ise aşağıda vereceğiz. Mukayeseleri yapın, tahlilleri değerlendiriniz. Ve işin gerçeğini öğreniniz.

Ve de Mü’min suresi âyet 46:

“Ateş. Sabah akşam ona arz olunurlar. Kıyamet koptuğu gün de “Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun!”

Not: Sabah-akşam ifadeleri devamlılıktan, süreklilikten kinayedir. Gece-gündüz ifadeleri de aynı. Başka âyetlerden örnekler bulabilirsiniz. Mesela:

A’raf suresi âyet 41, 205, Mü’min suresi âyet 55: Enam suresi âyet 52 Ahzap suresi âyet 42, Rum suresi âyet 17, Fetih suresi âyet 9, Ve Meryem suresi âyet 62.

İsterseniz Meryem 62 yi bir ele alalım:

“ Orada boş lakırdı değil, yalnızca “selam” işitirler. Orada kendilerinin sabah akşam rızıkları da hazırdır.”

Buradaki sabah-akşam ifadeleri devamlı-sürekli demektir. Yoksa cennette sabah akşam sadece iki öğün rızık verilir demek değildir.

Sunduğumuz bu âyetler özellikle de Mü’min suresi 46. âyet konunun kesin delili olarak ileri sürülmüş ve bunun kesin olarak Kabir azabını ifade ettiği iddia edilmiştir. Ve bu husus Ehli Sünnet ve-l-Cemâat mezhebinin kabir azabının varlığına inanışının kesin hücceti olarak kabul edilmiştir. Bu nasıl yapılmıştır?

Birincisi. Bu anlam İbn-i Mes’ud ve İbn-i Ömer’den rivâyet edilmiştir. Yani bu iki sahabenin bu âyetten kabir azabını anladıkları söylentisi ortaya atılmıştır. Ve bu anlamı çıkarabilmek için de teknik ayrıntılar çarpıtılmıştır.

Açıklamaya çalıştığımız bu Mü’min suresinin 46. âyetini münferiden anlamak mümkün değildir. Zira âyetin birinci kısmı, 45. âyetin manaca devamıdır. Bedel, veya Atf-u Beyan’la 45. âyetteki “Kötü azabın” ne olduğunu açıklamaktadır. Hatta 45. âyet ile 46. âyet tek bir bütün halinde meallendirilirse daha iyi anlaşılırlar. Meselâ:

45, 46- “Allah, o adamı ötekilerin kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun ailesini de azabın en kötüsü kuşattı. Ki o sabah akşam arz olundukları ateştir. Kıyamet koptuğu gün de “Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun!”

Ama esas konuyu anlayabilmek için pasajın tümünü ele almak ve bu âyetleri de pasajın bütünlüğü içerisinde değerlendirmek gerekir. Pasajın tamamı:

Mü’min suresi âyet 38-52:

“38- O iman eden kişi dedi ki: “Ey toplumum! Bana uyun, sizi doğru yola götüreyim.

39- Ey toplumum, şu iğreti dünya hayatı, geçici bir nimetten ibarettir. Âhiret ise sürekli durulacak yurdun ta kendisidir.

40-Kötü bir iş yapan, sadece yaptığı kadarıyla cezalandırılır. Erkek ve kadından mümin olarak iyi bir iş yapana gelince, işte böyleleri cennete girerler ve orada hesapsız bir biçimde rızıklandırılırlar.

41-Ey toplumum! Sebep ne ki; ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz.

42-Siz beni, Allah’a küfretmeye ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyi ona ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Azîz ve Gaffâr olana davet ediyorum.

43-Sizin beni çağırdığınız şeye, ne dünyada ne de âhirette asla ve asla dua edilemez/onun dünyada ve âhirette çağrı hakkı yoktur. Dönüşümüz_varışımız Allah’adır. Aşırılığa sapanlarsa ateş halkının ta kendileridir.

44- Size söylemekte olduklarımı yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Allah kullarını iyice görmektedir.”

45- Allah, o adamı ötekilerin kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun ailesini de azabın en kötüsü kuşattı.

46- Ateş. Sabah akşam ona arz olunurlar. Kıyamet koptuğu gün de “Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun!

47- O vakit onlar ateş içinde çekişir dururlar. Horlanan takım, böbürlenen takıma şöyle der: “biz sizin uydularınız olmuştuk. Şimdi şu ateşin bir kısmını olsun, bizden uzak tutabilir misiniz?

48- Böbürlenen takım şöyle konuşur: “Gerçek şu ki, hepimiz ateşin içindeyiz. Allah, kulları arasında hüküm vermiştir.”

49- Ateştekiler cehennem bekçilerine şöyle der: “Rabbinize yakarın da azabı bizden bir gün olsun hafifletsin.”

50- Bekçiler derler ki: “Rasülleriniz size açık-seçik mesajlar getirmezler miydi?” derler ki: “Elbette getirirlerdi.” Bekçiler: “ O halde yalvarın durun; inkarcıların yakarışları çıkmazda kalıp gitmiştir.” Diye cevap verirler.

51- Şu bir gerçek ki, biz rasüllerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında hem de tanıkların ayağa kalkacakları gün mutlaka yardım edeceğiz.

52- O gün ileri sürdükleri özürler, zalimlere yarar sağlamayacaktır. Lanet var onlar için ve yurtların en kötüsü onların.” (Hakkı Yılmaz) http://www.istekuran.net/?p=116

posted in AHİRET | 4 Comments

20th Eylül 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

VARLIĞI İDDİA EDİLEN ÜÇÜNCÜ HAYAT

KABİR ALEMİ VAR MIDIR?

İnsanlar, Kur’an gerçeğinden uzaklaştıkça kendilerine göre yeni kavramlar üretirler, yeni durumlar ortaya çıkarırlar ve zaman içinde bunu dinden zannederek ona inanırlar. Kabir alemi ile ilgili ortaya atılan iddialar, Kur’an gerçeğinden uzaklaşmanın ortaya koyduğu şaşkınlığın yalnızca bir yönüdür.

Her konu ve durumda, Kur’an gerçeğinden hareket,etmeyi şiar edinen biz müslümanlar, bu konuda da aynı ölçüden hareket ederek konuyu açıklamaya çalışacağız, inşallah.

Kur’an’da her şeyi “en ince şekilde düzenleyen” (12/100) yüce Allah(cc), kabir aleminin olmadığını da apaçık bir şekilde ortaya koymuştur. Ancak her konuda olduğu gibi, bu konuda da, İslami gerçekleri yeterince anlamayan, ya da vahyi gerçekleri kendilerince yorumlayan kimseler, olmadık hikayelerle kabir alemi ve azabı diye bir yalan uydurmuşlardır. Bu kimseler, yazdıkları kitaplarda aslı olmayan iddialar ileri sürmüşlerdir.

 

 

Kimi kitaplarda Kabir Alemi

İslam toplumunun, Kur’an gerçeğinden uzaklaşmasından ya da uzaklaştırılmasından sonra toplumu yanlış bilgilerle bilgilendiren bir çok kitap ortaya sürülüştür. Ortaya sürülen bu kitapların hemen tümüne yakını, Kuran gerçeğiyle zıt olan bilgilerle doldurulmuştur. Bu bilgileri dinden zanneden toplum ise günden güne Kur’an’la bağlarını koparmış, Kur’an’a yabancılaşmıştır.

Kur’an gerçeğine zıt olan bilgileri, dinden kabul ederek esas alan insanlar, daha sonra Kur’an gerçeğiyle bu bilgileri test edecek yerde, tam aksine hareket ederek Kur’an gerçeğini bu bilgilerle test etmeye kalkışmışlar, bu bilgilere Kur’an’dan delil getirmeye çalışmışlardır. Hatta öyle ileri gittiler ki; bu asılsız bilgileri onaylamayan, bu bilgilerle çatışan ayetleri tevil ederek yanlış bilgileri Kur’an’a tastik ettirmeye çalışmışlardır. Her alanda yapılan bu tevil ve saptırma faaliyetleri, kabir alemi ya da azabı konusunda da yapılmıştır.

Kur’an dışı bu bilgiler, en muteber kabul edilen kimi kitaplarda da yazılmıştır. Bu kitaplardan biri de Kütüb-i Sitte adlı eserdir. . Kütüb-i Sitte adlı eserdeki şu ifadeler bu kimselerin gerçekleri saptırmada ne derece ileri gittiklerinin apaçık bir göstergesidir. “Kabir azabının varlığı pek çok nassla sabit olan bir gerçektir.” (Kütüb-i Sitte, c. 7 sh. 105). Peki öyle ise, nerede o nass dediğiniz ayetler? Neden iki üç ayetle örneklendirmediniz bu iddianızı? diye sorulsa hiçbir ayeti delil olarak veremezler; verecekleri kimi ayetlerin ise, konuyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Aynı çevrelerin hadis diye verdikleri sözler ise, uydurma oldukları daha ilk bakışta ortaya çıkmaktadır. Örnek verecek olursak:

“(Ahiret aleminden gördüğüm) manzaraların hiçbiri kabir kadar korkutucu ve ürkütücü değildi!” (Kütüb-i Sitte, c.15, sh.343)

Hadis olarak uydurulan bu sözün, daha ilk bakışta uydurma olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü, Kur’an’ı Kerim’de cehennemin korkunçluğundan, ateşin kuşatıcılığından, küçük düşürücülüğünden, kötülüğünden söz ederken, kabir azabı konusunda bir tek kelime bile geçmez. Yüce Rasul’e büyük bir iftira olan bu söz, -haşa- Allah ve Rasulü’nü karşı karşıya getirmektir; şöyle ki, yüce Allah(cc), cehennemin korkunçluğundan ve ürkütücülüğünden söz ederken, bu söz, yüce Allah’ın cehennem azabı hakkındaki ayetlerini küçümsemekte, kabir azabının çok daha korkutucu ve ürkütücü olduğunu iddia etmektedir. Bu iddia ise küfürdür. Küfür olan bir iddiayı Rasulullah(as)’a isnad etmek ise hem küfür, hem iftira, hem de hakarettir. Bu uydurma sözün daha birçok benzeri vardır. Bu sözleri uyduranların amaçları, Kur’ani gerçekleri göz ardı etmekten başka bir şey değildir. Kur’an’ı Kerim, Kıyamet gününün daha çetin olduğunu, kabirlerden çıkarılan kafirlerin ağzıyla vermektedir.

“Gözleri düşkün düşkün kabirlerden çıkarlar; tıpkı yayılan çekirgeler gibidirler. Boyunlarını çağırana doğru uzatmış koşarlarken kafirler: `Bu çetin bir gündür!’ derler.”(54 KAMER, 7-8)

“Vah bize, bu ceza günüdür!’ dediler” (37 SAFFAT, 20)

Şayet, kabir azabı olsaydı kıyamet günü hesap için toplanan suçlular, “Vah bize, bu ceza günüdür” demezlerdi. Çünkü, şiddetli bir ceza görmüş olanlar, bu cezaya ara verildiğinde sevinerek, “Nihayet cezamız bitti” derlerdi. Oysa onlar ceza gününü gördüklerinde “Vah bize” diyerek pişmanlıklarını ortaya koymaktadırlar.

Şayet kabir azabı olsaydı, o halde yüce Allah(cc), daha büyük olduğu iddia edilen kabir azabına, Kur’an’da daha fazla yer vererek kullarını ondan sakındırırdı. Nasıl ki, merhameti gereği cehennem azabının varlığını haber vererek kullarını ondan sakındırıyorsa, aynı şeyi kabir azabı için de yapardı. Oysa, kabir konusunda Kur’an’da bir tek ayet dahi geçmiyor. Cehennem azabı içinse onlarca ayet vardır.

Yine aynı şekilde kabir hayatı olsaydı yüce Allah(cc), kabirde olan durumları kullarına haber verirdi. Tıpkı cennet ve cehennemde olanları haber verdiği gibi…

Kur’an’ın hakkında bilgi vermediği bir konuyu, İslam`danmış gibi gösterenler, yeni bir din ortaya çıkarmaya çalışmaktadırlar. Bu ise, ancak kendilerini sorumluluk altına sokmaktadır.

Kabir hayatının varlığını iddia eden bir başka kitap ise, İmam Hatip Liseleri X. sınıf müfredatı için yazılan ve genç beyinleri iğfal eden, Ahmet Lütfi Kâzancı adlı bir şahıs tarafından, hazırlanan `Akaid ve Kelam’ isimli eserdir. Yazar, elinde Kur’ani hiçbir delil bulunmadığı halde, insan hayatını üç safhaya ayırmakta; bu safhalardan birinin kabir olduğunu iddia etmektedir. Oysa Kur’an, birçok ayetinde insan için iki safha olduğunu, bunların da dünya ve ahiret olarak ikiye ayrıldığını bildirmektedir. Bunun için Kur’an’a bir göz gezdirmek yetmektedir. Biz, bu konuda bir ayet vermekle yetineceğiz. Bu ayette dünya ve ahiret olmak üzere iki hayat olduğu bildiriliyor:

“Elbette biz, elçilerimize ve inananlara hem dünya hayatında hem şahitlerin duracakları günde yardım ederiz.” (40 MÜ’MİN, 51)

Tüm insanların, hesabının ahiret gününde görüleceğini, kafirlerin ileri sürecekleri mazeretlerinin kendilerine hiçbir fayda sağlayâmayacağını(40/52) bildiren yüce Allah’ın hükmüne rağmen adı geçen kitapta, kabirde de insanların sorgulanacağı iddia edilmektedir. İddialarında daha da ileri giden yazar, İbrahim suresi, 27. ayetinin kabir azabı ile ilgili olduğunu savunur. Oysa ilgili ayet, dünya ve ahiret olarak iki hayattan söz eder:

“Allah inananları, dünya hayatında da, ahirette de sağlam sözle tesbit eder. Allah, zalimleri de saptırır ve Allah dilediğini yapar.” (14 İBRAHİM, 27)

`Akaid’ adı verilen ilgili kitabında yazar, diğer kitaplarda da tevil edilen Mü’min, 46. ayetini tevil ederek kabir azabıyla ilgili olduğunu iddia eder.

Kabir alemi ile ilgili vereceğimiz bir diğer kitap da Prof. Dr. Süleyman Toprak adlı bir şahsın kaleme aldığı ‘Ölümden Sonraki Hayat’ adlı eserdir. Yazar bu eserinde, Rasulullah(as)’a iftira etmekle kalmayıp onunla beraber, yüce Allah’ın ayetlerini tevil ederek O’na da iftira etme cüretini gösterebilmiştir. Bu eserde yazar, kabir ve kabir alemiyle hiçbir ilgisi bulunmayan ayetleri, kelime benzerliğinden hareketle kabir alemi olarak göstermeye çalışmakta, böylece ayetlerin anlamlarını olduğundan başka göstermektedir.

‘Berzah’ kelimesini, ölümle yeniden dirilmeye kadar olan süre olarak veren yazarın verdiği ayetlerin bu konuyla hiçbir ilgisi yoktur. “İki denizi salıverdi, birbirine kavuşuyorlar; aralarında berzah (perde) vardır, bir birine karışmıyorlar.”(55 RAHMAN, 53)

“Nihayet onlardan birine ölüm geldiği zaman: `Rabb’im’ der, beni geri döndürünüz ki, terk ettiğim dünyada salih iş yapayım’ Hayır, bu onun söylediği bir laftır. Önlerinde ta dirilecekleri güne kadar bir perde vardır.”(23 MÜ’MİNUN, 99-100)

Ayetlerde de görüldüğü üzere ‘berzah’, iki şey arasındaki perde, iki şeyin birbirine kavuşmasını engelleyen mania(engel)dir. İki denizin birbirine kavuşmasını engelleyen perde ne ise, dünya hayatı ile ahiret hayatı arasındaki perde de odur. İki deniz arasında nasıl ki üçüncü bir su, ya da bâşka bir şey yoksa, aynı şekilde, dünya hayatı ile ahiret arasında da öylece bir hayat yoktur. Ayetlerde geçen `berzah” kelimesi her iki durum için aynı şeyi ifade etmekte ve perde olarak geçmektedir. Yani iki durum arasında sıkışan perdenin içinde üçüncü bir durum söz konusu değildir.

Yazar tevil ve çarpıtmalarına devam ederek ölüm ve uyku ile ilgili olan Zümer, 42. ayetini kabir hayatına örnek vermeye çalışır. “Allah, ölmekte olan canları alır, ölmeyenleri de uykularında (alır); sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, ötekilerini de belli bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (39 ZÜMER, 42)

Yüce Allah(cc) ölmekte olan kimselerin ruhlarını aldığını, vadesi gelenlerin ruhlarını alırken, vadesi gelmeyenlerin ruhlarını da belli bir süreye kadar ertelediğini bildirirken yazar, bu ruhların kabirde ölülerden bazılarına ruhlarının iade edileceği’ şeklinde, El-Kasımi’ye dayanarak verir. Ancak yazar, burada ayetin anlamını çarpıtması bir yana iddiasında kendisiyle çelişkiye de düşmektedir. Çünkü madem ki (ona göre) kabir hayatı vardır, o halde tüm ölülerin ruhları iade edilmelidir.

Cennet ve cehennemdeki durumları bildiren ayetleri, dilini eğip bükerek, kabir hayatı olarak veren yazar, çarpıtmalarına kitabın sonuna kadar devam eder. Amacımız adı geçen yazara cevap vermek olmadığı için konuyu burada kapatıyoruz. Çünkü yazar, yüce Allah’tan korkmadan konuları çarpıttıkça çarpıtmış, ayetleri tevil ettikçe etmiştir. Bu kişinin ve benzerlerinin hükmünü yüce Allah’a bırakarak konumuza devam ediyoruz.

Kabir hayatının ve azabının var olduğunu iddia edenlerin Kur’ani hiçbir delilleri yoktur. Bu kişiler, iddialarına delil olarak kabir hayatıyla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan ayetleri çarpıtarak tevil ederek verirler.

Kabir hayatının olmadığı, insanların dünya hayatında öldükten sonra ancak ahirette dirilecekleri konusunda Kur’an’da onlarca ayet vardır. Bu ayetlerde, özellikle suçlular kabirde çok az kaldıklarını iddia ederler. Bu da o insanların, kabirde diriltilmediklerini göstermektedir.

 

 

İki Hayat Vardır Dünya ve Ahiret Hayatı

Diğer taraftan, acı çeken insanlar için kısa bir zaman bile oldukça uzun gelir. Oysa;“Kıyamet günü suçlular, bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler. İşte onlar böyle çevriliyorlardı. Kendilerine bilgi ve iman verilenler dediler ki: `Andolsun siz, Allah’ın yazısınca ta yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu dirilme günüdür, fakat siz bilmiyordunuz!” (30 RUM, 55-56)

Ayetlerden de anlaşıldığı üzere suçlular, kabirde bir saatten fazla kalmadıklarına yemin etmektedirler. Bu da onların, kabirde azap görmediklerini göstermektedir. Şayet bunlar kabirde bir ceza görmüş olsalardı, bunu hem dile getirirlerdi, hem de zamanın bu kadar kısa olduğunu yeminle iddia etmezlerdi. Çünkü sıkıntılı zamanlar, insana çok uzun gelir ve sıkıntı bittiğinde insan, bu durumu beyan ederek rahatlar. Bundan da anlaşılıyor ki kabirde olanlar, kıyamet gününe kadar ancak uyuyorlar ve ancak kıyamet gününde uyandırılıyorlar.

“Sura üflendi; işte onlar, kabirlerinden Rab’lerine koşuyorlar. Dediler ki `Vah bize, bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? İşte Rahman’ın va’dettiği şey budur. Demek elçiler doğru söylemişler!” (36 YASİN, 51-52)

Ayetten de anlaşılacağı üzere sura üflendikten sonra insanlar uyandırılıyor ve uyandırılan bu insanlar, karşılaştıkları durumu sorguluyorlar. Bu da gösteriyor ki, o insanlar, öldükten sonra ancak kıyamet gününde diriltiliyorlar.

“Ve saat mutlaka gelecektir, onda şüphe yoktur. Ve Allah kabirlerde olanları diriltecektir:’ (22 HAC, 7)

Evet, kabirlerde ölü olarak yatan insanların, ta kıyamet gününe kadar hiçbir şeyden haberleri olmayacaktır. Kıyamet gününde ise onlar, diriltilerek hesap meydanına çağırılacaklardır. Oysa şayet onlar, kabirde hesap görselerdi, diri olmaları gerekirdi. Diri olanların ise, diriltilmeleri değil çağırılmaları söz konusu olur.

Şimdi bütün bu gerçekler ortada iken, kimi insanlar hangi cesaretle kimi sözler uydurarak ve bu uydurduklarını Rasulullah(as)’a mal ederek yeni bir din ortaya koymaktadırlar? Bunun iki izahı olabilir:

1. Dini karıştırmak isteyen hain insanlar, kimi sözler uydurabilirler,

2. Kur’ani gerçekleri yeterince bilmeyen insanlardan bazıları, ahmaklıklarından dolayı kimi sözler uydurabilirler. Bunların amaçları da, sözüm ona insanları kötülükten alıkoyup iyilik yapmaktır. Oysa, yeni hükümler koyup dini karıştırdıklarının farkında değillerdir.

Kabir azabının olduğunu iddia edenler, Mü’min suresi 46. ayetini öne sürmektedirler. Oysa bu ayetin; kabir azabıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bu ayet; Fir’avn ve ailesinin kıyamet günü çarpılacakları âzabın sürekliliğini ve şiddetini ortaya koymaktadır. İlgili ayet kendisinden önce ve sonra gelen (siyak ve sibak) ayetlerle beraber bütünlük arz etmektedir. Adı geçen ayeti, cımbızla çıkarıp tek başına almak konuyu anlaşılmaz bir duruma sokmaktadır.

“Allah o(mü’mi)ni (onların) kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Fir’avn ailesini de azabın en kötüsü kuşattı:

Ateş! Sabah akşam ona sunulurlar ve kıyamet koptuğu gün `Fir’avn ailesini azabın en şiddetlisine sokun!’ (denilir). Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara dediler ki: `Biz size uymuştuk; şimdi siz şu ateşin ufak bir parçasını bizden savabilir misiniz?” (40 MÜ’MİN, 45-47)

Şimdi bu ayetlerin, kabir azabıyla ne ilgisi vardır? Elbette hiçbir ilgisi yoktur ve olamaz da… Ayetlerde, Fir’avn ailesini kuşatan en kötü azabın ateş olduğu, bu ateşe Fir’avn ailesinin sürekli (sabah-akşam) sunulacakları, bu azabın kıyamet günü olacağı ve azabın en şiddetli yerine Fir’avn ailesinin sokulacağı bildirilmekte, o şiddetli azap içindeki tartışmalarından bir bölüm aktarılmaktadır.

Fir’avn ve ailesine ateş azabının nerede ve ne zaman yapılacağı ile ilgili şu ayet ışık tutmaktadır:

“(Fir’avn), kıyamet günü kavminin önünde gidiyor. işte onları ateşe getirdi. Varılan yer ne fena bir yerdir!

Bu dünyada da (onların) peşlerine lanet takılmıştır, kıyamet gününde de! Verilen bu vergi ne kötü bir vergidir!”(11 HUD, 98-99)

Görüldüğü gibi Fir’avn’ın, sabah akşam sunulduğu ateş, kıyamet günündeki cehennem ateşidir. Zaten hemen takip eden ayet de bunu tekid ediyor ve Fir’avn ve kavmine “Bu dünyada da peşlerine lanet takılmıştır, kıyamet gününde de!” denilerek, bu azabın ve lanetin kıyamet gününde olduğu apaçık bir şekilde vurgulanmaktadır.

Diğer taraftan “ateşe sunulmanın” ne zaman olduğunu da yine yüce Rabb’imiz bize bildirmektedir.

“Ateşe sunuldukları gün kafirlere: ‘dünya hayatında bütün güzel şeyleri zayi ettiniz; (bu dünyada) bunlarla sefa sürüp bunları tükettiniz. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve fıska düşmenizden dolayı bugün, alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız.” (4G AHKAF, 20)

Bütün bu açık ifadelere rağmen, ayetlerde kabir diye bir kelime ve mana bulunmadığı halde, bu ayetleri kabir azabı diye anlamlandırmak en azından samimiyetle bağdaşmayan bir harekettir.

Kullarına karşı şefkatli ve merhametli olan yüce Allah(cc), kıyamet, ahiret ve cehennem hakkında bilgi vererek kullarını, o günün ve cehennem azabının sıkıntılarına karşı nasıl uyardı ise elbette ki kabir azabının ve hayatının şiddetine karşı da uyarabilirdi. Oysa bu konuda herhangi bir açıklama göremiyoruz Kur’an’ı Kerim’de. Yine aynı şekilde, varolan şeyler ve kulları ilgilendiren konu ve hususlar için “Kitabında hiçbir şeyi eksik bırakmayan” (6/38) yüce Allah(cc), kabir hayatı ve azabı hususunda hiçbir şey indirmemiştir. Bunun nedeni böyle bir hayatın ve azabın olmayışıdır.

Kabir azabı ile ilgili olarak verilen sözlerin tümü, Rasulullah(as) hakkında uydurulan sözler olup Kur’an’la çelişmektedir. Bu nedenle, asıl olan Kur’an, esas alındığında gerçek net olarak ortaya çıkacaktır.

Yüce Allah’ın, hakkında hiçbir delil indirmediği bir konuyu, O’ndanmış gibi göstermeye kalkışmak insan için büyük bir sorumluluktur.

“Onların ardından, yerlerine geçip kitaba varis olan bir takım insanlar geldi ki, onlar, şu alçak (dünya)ın menfaatini alıyorlar: `Biz nasıl olsa bağışlanacağız!’ diyorlar. Kendilerine ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki Allah hakkında, gerçekten başkasını söylememeleri hususunda kendilerinden Kitap misakı alınmamış mıydı? Ve onun içindekini okuyup öğrenmediler mi? Ahiret yurdu korunanlar için daha hayırlıdır. Düşünmüyor musunuz?” (7 A’RAF, 169)

“Allah’a yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Onlar Rab’lerine sunulacaklar. Şahitler de: `İşte Rab’lerine karşı yalan söyleyenler bunlardır!’ diyecekler. İyi bilin ki Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.” (11 HUD, 18)

Bu yazdıklarımızdan sonra akla şu sorular gelebilir. Rasulullah (as)’ın kabirle ilgili hiçbir hadisi yok mudur? Sahabe kabir alemi konusunda Rasulullah(as)’a hiç soru sormadı mı? Elbette ki hem sahabe kabir hayatının olup olmadığı hususunda soru sormuş, hem de Rasulullah(as) bu konuda kimi sözler söylemiştir. Ancak gerek Rasulullah(as), gerekse sahabe, Kur’an’ın açıkça bildirdiği sınırların dışında hiçbir şey söylememiştir. Çünkü yüce Allah(cc), hakkında bilgileri olmayan konularda insanların konuşmasını kınamış ve ancak böbürlenenlerin Allah’ın ayetleri hususunda tartıştıklarını bildirmiştir.

“Haydi siz, biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız; ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında neden tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (3 AL-İ İMRAN, 66)

“Açık bir delil olmadan Allah’ın ayetleri hakkında tartışanların göğüslerinde, erişemeyecekleri bir büyüklük taslamaktan başka bir şey yoktur. Sen; Allah’a sığın, muhakkak ki O, işitendir, görendir.” (40 MÛ’MİN, 56)

Bunun bilincinde olan Rasulullah(as) ve arkadaşları, her konuda olduğu gibi, kabir hayatı konusunda da ellerinde delil bulunmadan konuşmamışlardır. Ancak Rasulullah(as), insanın öldükten sonra, bir daha geri dönmesinin mümkün olmadığını, kişilerin; hayatta yaptıklarıyla kalacaklarını ve cennet veya cehennemi hak etmiş olarak kabre gireceklerini ifade eden şu hadisi söylemiştir.

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya cehennem çukurlarından bir çukurdur.”(TİRMİZİ)

Bu da gösteriyor ki, öldükten sonra geri dönüş mümkün değildir ve kişi kazandıklarıyla cezalandırılacaktır.

Rasulullah(as), kabir ziyaretleri, kabirlerin bakımı, üzerinde oturulmaması gerektiği vb. konularda birçok hadis söylemiştir. Konumuz bunlar olmadığı için bu konular üzerinde durmuyoruz.

 

 

Kabir Azabı İlahi Adalete Aykırıdır

Yüce Allah(cc) Kur’an’ı Kerim de, suçluların kıyamet gününde sorgulanacaklarını, peygamberlerin ve şahitlerin getirileceğini (39/69), suçluların ellerinin, ayaklarının(36/65), dillerinin(24/24), kulaklarının, gözlerinin ve derilerinin aleyhlerinde şahitlik yapacaklarını(41/20), suçlulara kitaplarının verileceğini ve kitaplarını okuyacaklarını(17/14), kitaplarında tüm işledikleri suçlarını göreceklerini(18/49) ve kendilerinin kafir olduklarına(7/37), kendi aleyhlerinde olarak şahit olacaklarını(6/130) bildirmektedir. Oysa, kabirde herhangi bir sorgulamanın yapılacağı Kur’an’ı Kerim’de bildirilmemektedir.

Yargılama ve sorguluma yapılmadan, insanlara, işledikleri suçları bildirilmeden herhangi bir cezanın verilmesi, ilahi adalet ilkesiyle çelişir. Halbuki yüce Allah(cc), adildir ve kullarından da adil olmalarını, adaleti ayakta tutmalarını istemektedir.

Sonuç olarak, kabir azabının varlığını iddia etmek, yüce Allah’a adaletsizlik vasfetmek ve yüce Allah’ı yargısız infaz yapmakla suçlamaktır ki bu, iddia sahiplerine çok büyük bir sorumluluk getirecektir. (Mahmut Celal Özmen)

http://www.korpekalemler.com/subpage.php?s=article&aid=782

posted in AHİRET | 1 Comment

31st Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

KUR’AN’DA CENNET VE CEHENNEM KONUSUNDA BELİRLEYİCİ İFADELER

3Al-i İmran/195- Ve Rableri onların dualarını şöyle cevaplar: “İster erkek, ister kadın olsun, (Benim yolumda) çaba gösterenlerden hiç kimsenin çabasını boşa çıkarmayacağım: (çünkü) hepiniz birbirinizin soyundan gelirsiniz. Zulüm ve kötülük diyarından kaçanlara, yurtlarından sürülenlere, Benim yolumda eziyet çekenlere ve (bu yolda) savaşıp öldürülenlere gelince; onların kötülüklerini mutlaka sileceğim ve onları, Allah’tan bir mükâfat olarak, içinden ırmaklar akan hasbahçelere sokacağım: Zira mükafatların en güzeli, Allah katında olanıdır.”

—————

16Nahl/97-Erkek ya da kadın, inanmış olması yanında bir de dürüst ve erdemli davranan kimseye hiç şüphesiz arı duru, hoş bir hayat tattıracağız ve yine şüphesiz böylelerini, yapageldikleri en güzel şey neyse ona göre ödüllendireceğiz.

——————-

41Fussilet/30-(Fakat) “Rabbimiz Allah’tır!” diyen ve sebatla doğru yolu izleyenlere gelince, onların üzerine sık sık melekler iner (ve şöyle derler:) “Korkmayın ve üzülmeyin, işte alın size vaad edilmiş olan cennet müjdesini!

41/31- Biz bu dünya hayatında sizin dostunuzuz ve öteki dünyada (da dostunuz olacağız), orada canınızın çektiği her şeye sahip olacak ve istediğiniz her şeye kavuşacaksınız,

41/32- bağışlayıcı ve rahmet kaynağı olan Allah’tan bir karşılama (olarak)!”

——-

43Zuhruf/69-(Siz ey) mesajlarımıza iman etmiş ve kendilerini Bize teslim etmiş olanlar!

43/70-Siz ve eşleriniz, sevinç ve mutlulukla cennete girin!”

43/71-(Orada) altın tepsiler ve kadehler ile karşılanacaklar ve canlarının istediği ve hoşlanacağı her şeyi orada bulacaklar. Ve siz orada oturup kalacaksınız (ey inananlar!)

43/72-Geçmişte yaptıklarınız sayesinde hak edeceğiniz cennet işte böyledir!

 

****************************o****************************************

 

 

 

 

 

KUR’AN’DA CENNET VE CEHENNEM TASVİRLERİ

2Bakara/25-Ama imana ermiş olup doğru ve yararlı işler yapanlara, içlerinden ırmaklar akan has bahçelerin kendilerine ait olacağını müjdele! Onlara ne zaman rızık olarak oradan bazı ürünler bahşedilse, “Bunlar, bize daha önce bahşedilenlerin aynısıymış” diyecekler. Çünkü onlara o(geçmişte tadılanlar)ı hatırlatacak şeyler verilecek. Onlar, orada tertemiz eşler bulacaklar ve orayı mesken edinecekler.

————————o—————————–

7/1-Elif-Lam-Mim-Sad.

7/2-(Yücelerden) bir ilahi kelam indirildi sana artık gönlünde bu konuda herhangi bir şüpheye yer verme ki, onunla, (yoldan sapanları) uyarabilesin ve (böylece) inananlara da öğütte bulunabilesin:

7/3-Rabbinizin katından size indirilene uyun; Ondan başka önderlerin ardından gitmeyin. Ne kadar az tutuyorsunuz aklınızda bunu.

7/4-Biz (baş kaldıran) topluluklardan nicesini, gece vakti ya da güpegündüz dinlenirken ansızın gelip çatan cezamızla yok etmişizdir.

7/5-Ve cezamız başlarında koptuğu zaman, kendi kendilerine, “vah bize! Biz gerçekten zalim kimselerdik!” demekten başka söyleyecek sözleri olmamıştır.

7/6-Ve bu yüzden, kendilerine (ilahi) bir mesaj gönderilen herkesi, hiç şüphesiz, (Yargı Gününde) hesaba çekeceğiz. Ve yine hiç şüphesiz mesajla gönderilenleri(n kendilerini) de hesaba çekeceğiz.

7/7-Ve sonra kendilerine mutlaka (yapıp ettikleri hakkındaki şaşmaz) bilgimizi açacağız: çünkü hiçbir zaman (onlardan) uzak değildik.

7/8-Ve ölçme-tartma işi o Gün dosdoğru gerçekleşecek; ve tartıda (doğru ve yararlı davranışlarının) yükü ağır gelenler; işte böyleleridir mutluluğa erişecek olanlar;

7/9-Oysa, tartıda yükü hafif çekenler; işte, mesajlarımıza inatla karşı çıkmaları yüzünden kendilerini bedbahtlığa sürükleyecek olanlar da bunlardır.

7/34-Ve her toplum için bir vade belirlenmiştir: Öyle ki, vadeleri dolduğunda onu bir tek an olsun, ne geciktirebilirler ne de öne alabilirler.

7/35-Ey Ademoğulları! Size kendi aranızdan benim mesajlarımı ileten elçiler geldiğinde, kimler ki Bana karşı sorumluluk bilinci duyar ve kendilerini düzeltirlerse, işte onlar için korku yok; onlar üzülmeyecekler de;

7/36-ama ayetlerimizi yalanlamaya kalkanlar ve onlara kibirle tepeden bakanlar, işte orada kalmak üzere, ateşe girecek olanlar böyleleridir!

7/37-Kendi asılsız uydurmalarını Allaha yakıştıran ya da Allahın ayetlerini yalanlamaya kalkışan kimselerden daha zalim kim olabilir? Onlara (hayatta) nasip olarak her ne ki yazılmışsa kendilerini bulacaktır; ta ki, canlarını almak için elçilerimiz gelip (de) onlara: “Hani, nerde Allahtan başka çağırıp durduğunuz varlıklar?” deyinceye kadar. Ve (günahkarlar): “Bizi yüzüstü bıraktılar!” diye karşılık verecekler; ve (böylece), hakkı inkar eden kimseler oldukları konusunda kendi aleyhlerine tanıklık etmiş olacaklar.

7/38-(Bunun üzerine Allah): “Katılın öyleyse, ateşe sizden önce gömülüp giden görünmeyen varlıklar ve insanlar güruhuna!” (Ve) bir güruh (ateşe) girerken her seferinde kendi yandaşlarına lanet edecek; o kadar ki, onların hepsi, birbiri ardından oraya doluştuklarında, sonrakiler önden gidenler için (şöyle) diyecek: “Ey Rabbimiz! Bizi yoldan çıkaran işte bunlardı: öyleyse, onlara ateşle iki kat azap ver!” Allah: “Her biriniz iki kat azaba müstahaksınız ama bunu bilmiyorsunuz” diye cevap verecek buna.

7/39-Ve öncekiler, sonrakilere şöyle diyecek: “Demek ki, hiçbir bakımdan bizden üstün kimseler değilmişsiniz! Öyleyse, yaptığınız bütün o kötülükler için, tadın bu azabı!”

7/40-Gerçek şu ki, Ayetlerimizi yalanlamaya kalkışan ve onlara tepeden bakan kimselere göğün kapıları açılmayacaktır ve onlar, halatın iğne deliğinden geçebilmesinden daha kolay giremeyecekler cennete. Günaha gömülüp gidenleri Biz işte böyle cezalandırırız.

7/41-Cehennem onların hem dinlenme yeri hem de örtüleri olacak; zalimleri Biz işte böyle cezalandırırız.

7/42-Ama imana erişen, doğru ve yararlı işler yapan kimseler -(ki) şüphesiz, Biz kimseye taşıyabileceği yükten fazlasını yüklemeyiz- işte, ebediyen kalmak üzere cennete girecek olan bunlardır;

7/43-(ki, oraya girmeden önce) onların içlerinde (takılıp kalmış) olabilecek düşünce ya da duygu türünden uygunsuz ne varsa silip atacağız; orada önlerinde dereler-ırmaklar çağıldayacak; ve onlar: “Bütün övgüler, bizi bu (bahtiyarlığa) eriştiren Allaha yakışır; çünkü eğer O bize yol göstermeseydi biz asla doğru yolu bulamazdık! Ve Rabbimizin elçileri bize gerçekten de doğruyu söylemişler!” diyecekler. Ve (bir ses): “İşte geçmişte edip eyledikleriniz sayesinde kazandığınız cennet, bu!” diye yankılanacak

7/44-Ve cennetlikler, ateşliklere, “Rabbimiz bize ne söz verdiyse, bütünüyle gerçekleşmiş bulduk; ya siz, siz de Rabbinizin size vaat ettiği şeyi gerçekleşmiş buldunuz mu?” diye seslenecekler. (Berikiler): “Ah, evet!” diye karşılık verecekler. Bunun üzerine içlerinden bir ses haykıracak: “Allahın laneti, zalimlere elverir,

7/45-onlar ki, başkalarını Allahın yolundan çevirirler ve onu eğri, dolambaçlı göstermeye çalışırlar; ve onlar ki ahiret hayatının gerçek olduğunu kabule yanaşmazlar!”

7/46-Bu iki taraf arasında bir engel bulunacaktır. Ve orada, (hayattayken) kendilerine (eğri ile doğruyu) ayırt edebilme yetisi bahşedilmiş, onların her birini taşıdığı belirtiden tanıyan kimseler olacak. Ve (girmek için) can attıkları halde cennete (henüz) girmemiş olan bu kimseler cennetliklere: “Size selam olsun” diye seslenecekler.

7/47-Ve bakışlar ateş yolcularına doğru çevrilince: “Ey Rabbimiz, bizi şu zalim insanların arasına katma!” diyecekler.

7/48-Ve (hayattayken) bu ayırt etme yetisine sahip olanlar, görünüşlerinden (günahkar olduklarını) çıkardıkları kimselere: “Ne sağladı size” diye seslenecekler, “maldan, (mülkten) biriktirmeniz; geçmişinizle o boş kurumlanmanız?

7/49-Bir vakit haklarında, ‘Allah rahmetini asla böylelerine ulaştırmaz! diye kestirip attığınız kimseler, işte bunlar, (bu onurlandırılmış kimseler) mi? (Oysa, bakın, şimdi onlara:) “girin cennete; size korku yok, hüzün de duymayacaksınız! (diye sesleniliyor)”.

7/50-Ve ateşin yarenleri, cennetliklere: “Üzerimize biraz su dökün, yahut Allahın size bahşettiği (cennet) azıklar(ın)dan (atın bize)!” diye seslenecekler. (Berikiler:) “Doğrusu, Allah, gerçeği inkar edenleri her ikisinden de yoksun kılmıştır;

7/51-o kimseler ki, dünya hayatına kapılıp eğlenceyi ve geçici zevkleri dinleri haline getirmişlerdi.” diye karşılık verecekler. (Ve Allah:) “Onlar bu (Hesap) gününün gelip çatacağını nasıl gözardı edip unuttular ve ayetlerimizi nasıl inkar ettilerse biz de bugün onları öyle gözardı edeceğiz” diyecek,

7/52-“Çünkü Biz, gerçekten de onlara, inanacak bir toplum için bir doğru yol, içinde bilgiye dayalı ayrıntılı açıklamalarda bulunduğumuz bir kitap ulaştırdık”.

7/53-(İmdi), (inanmayanlar) o (Hesap Gününün) nihai anlamının açıklanmasından başka bir şey mi bekliyorlar? (Ne var ki), onun kesin anlamının açıklandığı Gün, onu vaktiyle umursamayan kimseler: “İşin doğrusu, Rabbimizin elçileri bize gerçeği söylemişlerdi! Şimdi, bizden yana aracılık yapacak kayırıcılarımız yok mu bizim? Yahut mümkün mü, (hayata) geri gönderilsek de edip eylediklerimizden başka türlü davransak?” diyecekler. Gerçek şu ki, onlar (böyle diyerek yalnızca) kendilerini aldatmış olacaklar ve onların bütün (bu) boş hayalleri yıkılıp kendilerini yüzüstü bırakacak.

7/179-Gerçek şu ki, Biz, cehennem için, kalpleri olup da gerçeği kavrayamayan, gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işitmeyen görünmez varlıklardan ve insanlardan çok canlar ayırmışızdır. Hayvan sürüsü gibidir bunlar; hayır hayır, doğru yolu kavramakta onlardan da aşağı: Körcesine dalıp gitmiş olanlar işte böyleleridir.

————————o—————————–

13Ra’d/35-Rabbinizin affına mazhar olmak ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyanlar için hazırlanmış gökler ile yer kadar geniş bir cennete ulaşmak için birbirinizle yarışın;

——————————-o————————————

23Müminun/99-(Ölümden sonraki hayata inanmamakta direnip de kendi kendilerini aldatanlardan) herhangi birine sonunda ölüm gelip çatınca: “Ey Rabbim!” der, “Beni (hayata) geri döndür, izin ver döneyim

23/100-de (daha önce) gözardı ettiğim konularda dürüst ve erdemli işler göreyim!” Yoo, onun söylediği, şüphesiz, yalnızca (boş ve anlamsız) bir sözden ibarettir; çünkü (bir kere dünyayı terk etmiş bulunanların) ardında, yeniden diriltilecekleri Gün’e kadar (aşılması imkansız) bir (ölüm) engeli bulunmaktadır!

23/101-Ve sonra, (kıyamet) suru üflendiği zaman, o Gün artık ne aralarındaki kan bağları işe yarayacaktır ne de birbirlerine (olup biten hakkında) soru sorabileceklerdir.

23/102-Ve (o Gün, iyi eylem ve davranışları) tartıda ağır gelen kimseler; işte kurtuluşa erişecek olanlar böyleleridir.

23/103-Ama tartıda hafif çekenlere gelince; işte, cehennemde yerleşip kalmak üzere kendi kendilerine yazık edenler de böyleleridir;

23/104-ateş onların yüzlerini kavuracak ve dudakları acıdan çarpılmış olarak orada kalakalacaklar.

23/105-(Ve Allah onlara:) “Mesajlarım size ulaştırılmamış mıydı ve siz de onları yalanlayıp durmamış mıydınız?” (diyecek).

23/106-“Ey Rabbimiz!” diye yakaracaklar, “Bize kötü talihimiz galebe çaldı ve biz de bu yüzden eğri yola saptık!

23/107-Ey Rabbimiz, bizi buradan çıkar, eğer tekrar (günaha) dönersek, o zaman, gerçekten zalim kimseler oluruz!”

23/108-(Fakat Allah onlara:) “Kalın kaldığınız yerde (bu bayağılığınızla)! Ve Benimle bir daha asla konuşmayın!” diyecek.

23/109-“Bakın, kullarımın arasında, ‘Ey Rabbimiz! Biz (Sana) inandık; öyleyse, bizim günahlarımızı bağışla ve bize acı, çünkü gerçek acıyan(ımız), esirgeyen(imiz) Sensin! diyenler de vardı;

23/110-fakat siz onları alay konusu yaptınız; öyle ki, bu sonunda size Beni anmayı büsbütün unutturdu; çünkü hep gülüp durdunuz onlara.

23/111-(Ama,) bakın, güçlüklere göğüs germelerinden ötürü bugün onları mükafatlandırdım: işte, bahtiyar olacak olanlar böyleleridir!”

23/112-(Ve Allah, azaptakilere:) “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye soracak.

23/113-“Orada bir gün kaldık yahut bir günden daha az; bunu (zamanı) saymasını bilenlere sor…” diye cevap verecekler.

23/114-(Bunun üzerine, Allah:) “Orada sadece az bir vakit kaldınız; bunu bir bilseydiniz!

23/115-Sizi boş ve anlamsız bir oyun için yarattığımızı ve Bize dönmek zorunda olmadığınızı mı sanıyordunuz?”

23/116-Öyleyse, artık (bilin ki) Allah yüceler yücesidir; mutlak hüküm ve egemenlik sahibidir; nihai gerçektir; O’ndan başka tanrı yoktur; çok yüce, çok cömert hükümranlık makamının sahibi O’dur!

23/117-Öyleyse artık, kim ki, hakkında hiçbir delile sahip olmadığı halde Allah’la beraber başka bir tanrıya yakarırsa bunun hesabını Rabbinin katında mutlaka verecektir (ve) şüphesiz, hakkı böylece inkar etmiş olanlar asla kurtuluşa, esenliğe erişemeyeceklerdir!

23/118-Öyleyse, (ey inanan kişi,) de ki: “Rabbim! (Beni) bağışla, (bana) acı; çünkü gerçek acıyan, esirgeyen Sensin!”

————————–o——————————–

37Saffat/20-Ve “Eyvah!” diyecekler, “İşte Hesap Günü bugündür!”

37/21-(Ve onlara şöyle denilecek:) “Bu, yalanlamış olduğunuz (gündür, şaşmaz hakikat ile sahte ve yalan arasında) ayrım günüdür!”

37/22-(Ve Allah şöyle buyuracaktır:) “Toplayın bütün o zalimleri, kendileri gibi olanlarla ve bütün o Allah’tan başka taptıkları (ile) birlikte;

37/23-Ve hepsini yakıcı ateşin yoluna sürün,

37/24-Ve onları (orada) tutun!” (O zaman) böylelerine sorulacak:

37/25-“Size ne oldu ki (şimdi) birbirinize yardım etmiyorsunuz?”

37/26-Hayır, onlar o Gün isteyerek (Allah’a) teslim olacaklar;

37/27-Fakat (çok geç kaldıklarından) birbirlerine dönüp bakacaklar ve birbirlerinden (geçmiş günahlarının yükünü hafifletmelerini) isteyecekler.

37/28-(Onların) bir kısmı: “Bakın” diyecek, “Siz bize (ayartma niyetiyle) sağdan yaklaşırdınız!”

37/29-Ötekiler, “Hayır” diyecekler, “aslında siz kendiniz imandan zerre kadar nasip almamıştınız!

37/30-Üstelik sizi zorlayacak bir gücümüz yoktu, bilakis, siz küstahça bir kibire kapılmıştınız!

37/31-Fakat şimdi Rabbimizin sözü bizim (de) aleyhimize çıktı, biz (günahlarımızın acı meyvesini) mutlaka tadacağız.

37/32-O halde, sizi derin bir sapıklığa ittiğ(imiz eğer doğruysa), o zaman biz de vahim bir sapıklığa düşmüşüzdür!”

37/33-O Gün onların hepsi ortak azaplarını paylaşacaklar.

37/34-Günaha batmış olanlara işte böyle davranacağız:

37/35-Çünkü bakın, ne zaman onlara “Allah’tan başka ilah yoktur!” denilse küstahça böbürlenirlerdi

37/36-Ve “Mecnun bir şairin sözüyle biz ilahlarımızı mı terk edeceğiz?” derlerdi.

37/37-Hayır, asla! (Sizin deli şair dediğiniz) o kişi hakikati getirmiştir; ve o, (Allah’ın önceki) elçilerinin (bildirdikleri) hakikati tasdik etmektedir.

37/38-Bakın siz, (öteki dünyada) acıklı azabı tadacaksınız,

37/39-Ama yapmış olduğunuzdan başka bir şeyle cezalandırılmayacaksınız.

37/40-Ancak Allah’ın halis kullarına böyle davranılmayacak:

37/41-(öteki dünyada) onlar için, yabancısı olmadıkları bir rızk hazırlanacaktır

37/42-(yeryüzündeki hayatlarının) ürünü olarak ve onlar ağırlanacaklardır

37/43-Nimet bahçelerinde,

37/44-Mutluluk tahtları üzerinde birbirlerine (sevgi ile) bakışarak.

37/45-Aralarında dupduru pınarlardan (içecekle doldurulmuş) bir kase dolaştırılacak,

37/46-Berrak ve içenlere tat veren (bir içecek);

37/47-Çarpmayan ve sarhoşluk vermeyen.

37/48-Ve yanlarında yumuşak bakışlı, güzel gözlü eşler olacak,

37/49-Gizlenmiş (deve kuşu) yumurtaları gibi (kusursuz) eşler.

37/50-Hepsi dönüp (geçmiş hayatları hakkında) birbirlerine sorular soracaklar.

37/51-İçlerinden biri şöyle diyecek: “Bakın, benim (yeryüzünde) bir arkadaşım vardı,

37/52-(Bana) derdi ki, ‘Ne? Sen onun doğru olduğuna gerçekten inananlardan mısın,

37/53-Ölüp toz ve kemik yığını haline geldikten sonra yargılanacağımıza!”

37/54-(Ve) ekleyecek: “Bakmak (ve onu görmek) ister misiniz?”

37/55-Bunun üzerine dönüp bakar ve o (arkadaşı)nı yanan ateşin ortasında görür;

37/56-Ve “Aman Allahım!” der, “(Ey eski arkadaşım), neredeyse (beni de) mahvedecektin!

37/57-Eğer Rabbimin lütfu olmasaydı ben de (şimdi) (azaba) uğratılanlar arasında olurdum!

37/58-Ama sonra, (ey cennetteki arkadaşlarım,) biz gerçekten (bir daha) ölmeyeceğiz,

37/59-Önceki ölümümüz dışında ve (bir daha) azaba uğratılmayacağız, değil mi?

37/60-İşte bu; bu, gerçekten müthiş bir mazhariyettir!”

37/61-(Allah yolunda) çalışanlar, demek ki böyle bir şey için çalışırlar!

37/62-Böyle (bir cennet) mi daha iyi bir ağırlanmadır, yoksa (cehennemin) ölümcül meyve ağacı mı?

37/63-Gerçek şu ki, biz o (ağac)ı zalimler için bir sınama aracı yaptık,

37/64-Zira o, (cehennemin) yakıcı ateşinin ortasında büyüyen bir ağaçtır,

37/65-Meyvesi şeytanların kellesi gibi (tiksindirici)dir;

37/66-Ve (zalim)ler ondan yemeye ve karınlarını onunla doldurmaya mahkumdurlar.

37/67-Bunun da üzerinde, onlar korkunç bir ümitsizlik (cezası)na çarpılacaklardır!

37/68-Ve bir kez daha (söyleyelim): yakıcı ateş onların nihai durağı olacaktır;

————————o—————————–

38Sad/50-Kapıları ardına kadar açık sonsuz mutluluk, esenlik bahçeleri,

38/51-Orada uzanıp dinlenecekler; (ve) her tür meyveyi ve içeceği, (serbestçe) isteyebilecekler,

38/52-Yanıbaşlarında yumuşak bakışlı, uyumlu eşler olacak.

38/53-İşte bu, Hesap Günü için size verilen sözdür:

38/54-Bu, (size) vereceğimiz tükenmeyen nimetimizdir!

38/55-Bu, (dürüst ve erdemliler içindir); doğruluk ve dürüstlük sınırlarını aşanları ise en kötü bir akibet beklemektedir.

38/56-Onlar cehennemi tadacaklar, ne feci bir meskendir o!

38/57-Bu, (işte böyleleri içindir,) öyleyse bırak tatsınlar: yakıcı bir ümitsizlik ve buz gibi bir karanlık,

38/58-Ve aynı cinsten azap üstüne azap!

38/59-(Ve onlar birbirlerine soracaklar: “Gördünüz mü) sizinle birlikte körükörüne (günaha) dalan bu kalabalığı? Rahat yüzü görmesin onlar! Elbet onlar (da) ateşi tadacaklar!”

38/60-(Ve) onlar, (ayartılmış olanlar,) feryad edecekler: “Hayır, asıl (sorumlu) sizsiniz! Siz rahat yüzü görmeyin! Bunu başımıza getiren sizsiniz: Ne kötü bir yer burası!”

38/61-(Ve) “Ey Rabbimiz!” diye yalvaracaklar, “Bunu kim başımıza getirdiyse onun ateş içindeki azabını kat kat artır!”

38/62-Ve ekleyecekler: “Nasıl olur da (dünyada) çarpılmış olanlar arasında saydıklarımızı(n hiç birini) burada görmeyiz,

38/63-(Ve) kendileriyle alay ettiklerimizin? Yoksa (onlar burada da) biz mi göremiyoruz?

38/64-Cehennem sakinlerinin karşılıklı çekişmeleri (ve şaşkınlıkları) işte böyle sürüp gidecek!

—————————–o——————————————–

40Mü’min/69-Görmez misin, Allah’ın mesajlarını sorgulayanlar hakikati nasıl da görmezden geliyorlar?

40/70-(Şunlar,) bu ilahi kelamı ve (aynı şekilde, geçmişteki) elçilerimizle göndermiş olduğumuz bütün (mesajları) yalanlayanlar? Ama onlar zamanı gelince (ne kadar kör olduklarını) göreceklerdir, (Hesap Günü bunu görecekler),

40/71-ki o Gün boyunlarında (kendi elleriyle yaptıkları) zincirleri ve halkaları taşımak zorunda kalacaklar ve sürüklenecekler

40/72-yakıcı bir ümitsizliğe; ve sonunda (cehennem) ateşi için yakıt olacaklar.

40/73-Sonra onlara sorulacak: “Şimdi neredeler sizin ilahlık yakıştırdığınız (güçler)?

40/74-Allah’ın yanısıra (ilahlık yakıştırdıklarınız)?” (Şöyle) cevap verecekler: “Onlar bizi yüzüstü bıraktılar; daha doğrusu, geçmişte yalvarıp sığındıklarımız, aslında hiç yoklardı!” (Ve onlara:) “İşte Allah hakikati inkar edenleri böyle şaşırtır; (denilecektir,)

40/75-bu durum, sizin yeryüzünde hiçbir doğru(luk endişesi) taşımadan küstahça böbürlenmenizin ve kendinizi beğenmişliğinizin bir ürünüdür!

40/76-(Şimdi) içinde yaşayıp kalacağınız cehennemin kapılarından girin içeri! Yersiz gurura kapılanlar için orası ne dehşetli bir yerdir!”

——————o——————————–

43Zuhruf/69-(Siz ey) mesajlarımıza iman etmiş ve kendilerini Bize teslim etmiş olanlar!

43/70-Siz ve eşleriniz, sevinç ve mutlulukla cennete girin!”

43/71-(Orada) altın tepsiler ve kadehler ile karşılanacaklar ve canlarının istediği ve hoşlanacağı her şeyi orada bulacaklar. Ve siz orada oturup kalacaksınız (ey inananlar!)

43/72-Geçmişte yaptıklarınız sayesinde hak edeceğiniz cennet işte böyledir!

43/73-(bu yaptıklarınızın) meyvelerini bolca görecek (ve) onları tadacaksınız!

43/74-(Ama) dikkat edin, günaha batmış olanlar cehennem azabı içinde kalacaklar:

43/75-bu (azap), onlar için hiç hafifletilmeyecek ve orada çaresizlik, ümitsizlik içinde kaybolup gidecekler.

43/76-Onlara haksızlık yapacak olan Biz değiliz, ama onlardır kendi kendilerine haksızlık yapanlar.

————————–o————————————————–

44Duhan/40-Gerçek şu ki, (doğru ile yanlış arasında) Karar Günü, onların tümü için belirlenmiş olan bir gündür.

44/41-Ki o Gün hiç kimsenin arkadaşına bir hayrı dokunmayacak ve hiç kimse bir yardım görmeyecektir,

44/42-Allah’ın rahmetini ve şefkatini bağışladığı kimseler hariç. Yalnız O, kudret sahibidir, rahmet kaynağıdır.

44/43-Gerçek şu ki, (öteki dünyada) ölümcül meyve ağacı

44/44-Günahkarların gıdası olacaktır:

44/45-Tıpkı karın boşluğunda kaynayan sıvı kurşun gibi,

44/46-Tıpkı kabaran yakıcı ümitsizlik gibi.

44/47-(Ve emir gelecektir:) “Onu yakalayın (ey cehennem güçleri) ve yanan ateşin ortasına sürükleyin;

44/48-Sonra başının üstüne yakıcı ümitsizliğin acısını boşaltın!

44/49-Bunları tat ey (yeryüzünde) kendini böyle kudret sahibi, böyle üstün gören!

44/50-İşte siz (hakikat inkarcı)larının sorguladığı şey budur!”

44/51-(Buna karşılık,) Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyanlar, kendilerini emniyet içinde bulacaklardır,

44/52-Bahçeler ve pınarlar arasında,

44/53-İpek ve altından giysiler içinde birbirlerine (sevgiyle) yaklaşarak.

44/54-İşte böyle olacak. Ve Biz onları güzel gözlü saf ve temiz eşler ile birleştireceğiz.

44/55-Orada, (cennette,) güven içinde, (geçmiş fiillerinin) bütün meyvelerini (meşru şekilde) isteyip tadabilecekler;

44/56-Ve orada önceki ölümlerinden sonra (başka) bir ölüm tatmayacaklar. Böylece Allah, onları yakıcı ateşin azabından korumuş olacaktır.

44/57-Rabbinizin bir lütfu bu ve en büyük zafer bu olacak!

44/58-Böylece (ey Peygamber!) Biz bu (ilahi kelamı) senin kendi dilinde kolay anlaşılır kıldık ki, insanlar düşünüp ondan ders alabilsinler.

44/59-Öyleyse (geleceğin ne getireceğini) bekle! Unutma, onlar da bekliyorlar.

——————————o———————————————-

47Muhammed/15-Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyanlara vaad edilmiş olan cennet örneği -(bir cennet ki) içinde zamanın bozamadığı sudan ırmaklar, tadı hiç değişmeyen sütten ırmaklar, içene lezzet veren şaraptan ırmaklar ve saf süzme baldan ırmaklar var ve içinde (yaptıkları güzel işlerin) bütün meyvelerini ve Rablerinin mağfiretini tadabilme (imkanı) var- işte bu (cennet), ateşi mesken edinenlerin ve bağırsaklarını parçalaması için yakıcı ümitsizlik sularını içmeye mahkum edilenlerin (hak ettikleri karşılık) ile bir olur mu?

————————————o————————————-

52Tur/1-Düşün Sina Dağı’nı!

52/2-Düşün (Allah’ın) vahyi(ni), ki işlenmiştir

52/3-açık tomarlar üstüne.

52/4-Ayakta kalan (ibadet) evi(ni) düşün!

52/5-Düşün yüksek (göğün) tavanı(nı)!

52/6-Kabaran denizi düşün!

52/7-Gerçek şu ki (ey insanoğlu!) Rabbin tarafından (günahkarlar için) öngörülmüş olan azap, kesinlikle vuku bulacaktır.

52/8-ona hiç kimse engel olamaz.

52/9-Göklerin (büyük) bir sarsıntı ile sarsılacağı o Gün (bu azap gerçekleşecek),

52/10-ve dağların (korkunç) bir hareketle (yerlerinden oynayıp) harekete geçecekler(i Gün).

52/11-Vay haline o Gün hakikati yalanlayanların,

52/12-(bütün hayatları boyunca) tamamen boş şeylerle oyalanıp duranların;

52/13-Onlar, o Gün (karşı konulamaz bir) darbe ile cehennem ateşine atılacaklar (ve kendilerine denilecek:)

52/14-“Bu, sizin yalanlamış olduğunuz ateştir!

52/15-Peki bu, bir yanılsama mıydı yoksa (doğruluğunu) görmek istemediğiniz bir şey mi?

52/16-(İşte şimdi) onu çekin! Ama (ister) sabredin, ister etmeyin, sizin için fark etmez. Siz, yalnızca yapmış olduğunuzun karşılığını görüyorsunuz.”

52/17-(Ama,) Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar kendilerini (o Gün) bahçelerde ve esenlik içinde bulacaklar,

52/18-Rablerinin kendilerine bağışlayacağı şeyler ile mutluluk bulacaklar çünkü Rableri onları yakıcı ateşin azabından koruyacaktır.

52/19-(Ve onlara:) “Yapmış olduklarınızın karşılığı olarak afiyetle yiyip için,

52/20-sıra sıra dizilmiş (mutluluk) sedirlerine uzanarak!” (denilecek.) Ve (cennette) saf ve temiz, güzel gözlü eşler ile onları evlendireceğiz.

52/21-Kendileri iman eden ve soyları bu imanı sürdürecek olanlara gelince, Biz onları soyları ile bütünleştirecek ve işlerini heder ettirmeyeceğiz (ama, sonuçta) herkes kendi kazandığının hesabını verecek.

52/22-Biz onlara meyveyi ve eti bolca vereceğiz, ne isterlerse hepsini.

52/23-ve orada, (cennette), birbirlerine, boş konuşturmayan ve günaha sokmayan kaseler uzatacaklar.

52/24-Ve onları (ölümsüz) gençlikler bekleyecek, (sanki) kendi kendilerinin (çocuklarıymış gibi), kabuklarının içinde saklanan inciler gibi (saf ve temiz).

52/25-Ve (böylece nimet tattırılanlar,) birbirlerine dönerek (geçmişte yaşadıkları hakkında) sorular soracaklar.

52/26-Onlar, “Bakın” diyecekler, “eskiden, çoluk çocuğumuz arasında yaşadığımız sıralarda, (Allah’ın bizden razı olmadığını düşünerek) korku içindeydik;

52/27-ve bu durumdayken Allah bizi lütfuyla inayetlendirdi ve (çaresizliğin) yakıcı fırtınalarının azabından bizi korudu.

52/28-Şüphesiz biz bundan önce (yalnız) O’na yalvarırdık. (Ve O, bize şimdi gösterdi ki) yalnız O’dur gerçekten iyilik eden ve gerçek rahmet kaynağı!”

52/29-Öyleyse (ey Muhammed! Bütün insanlara) öğüt ver! Çünkü, Rabbinin rahmetiyle, sen ne bir kahinsin, ne de bir deli.

52/30-Yoksa onlar: “(O, yalnızca) bir şair(dir); bekleyip görelim zaman ona neler yapacak” mı diyorlar?”

52/31-De ki: “(Öyleyse,) ümitle bekleyin! Ben de sizinle birlikte ümitle bekleyeceğim!”

52/32-Akılları mı onlara bu (tavrı takınmaları)nı telkin ediyor, yoksa (bu hal) (sadece) kaba bir küstahlığın eseri midir?

52/33-Yoksa onlar: “Bu (mesaj)ı kendisi uydurmuştur!” mu diyorlar? Hayır, tersine, onlar (gerçeği biliyor, ama) inanmak istemiyorlar!

52/34-Ama, (eğer onu basit bir faninin işi olarak görüyorlarsa) ona benzeyen başka bir söylem üretsinler (de görelim!) Söyledikleri doğru mu, değil mi?

52/35-(Yoksa onlar, Allah’ın varlığını inkar mı ediyorlar?) Kendileri, hiçbir (sebep) olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendi kendilerinin mi yaratıcılarıdırlar?

52/36-(Ve) gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, ama onlar hiçbir şey hakkında kesin bir inanca sahip değiller!

52/37-(Nasıl olabilirler ki?) Rabbinin hazineleri onlarda mı? Onlar mı (kaderden) sorumlular?

52/38-Yoksa onların (nihai hakikatlere yükselecekleri ve insan kavrayışının ötesindekini) dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse, (onu) dinlemiş olanlardan birisi (bilgisinin) açık bir delilini getirsin!

52/39-Yahut, (eğer Allah’a inanıyorsanız), siz (yalnız) erkek çocuk sahibi olurken O(nun) kız çocuk sahibi (olmayı tercih ettiğine nasıl inanırsınız?)

52/40-Yoksa (ey Muhammed, senin mesajını reddedenler, seni dinlerlerse) onlardan bir karşılık isteyeceğinden ve kendilerini borç altına sokacağ(ından mı korkuyorlar?)

52/41-Yoksa, (bütün mevcudatın) gizli gerçekliğinin, (zamanı geldiğinde) yazabilmeleri için kendi kavrayış alanları içine gireceği(ni mi sanıyorlar)?

52/42-Yoksa (seni çelişkilerin) tuzağına mı düşürmek istiyorlar? Ama aslında tuzağa düşenler onlardır, o hakikati inkar edenler!

52/43-O halde, Allah’tan başka bir tanrıları mı var? Allah, sınırsız şanıyla insanların O’na yakıştırdığı ortaklardan münezzehtir!

52/44-Ama onlar, (hakikati) görmeyi reddedenler, gökyüzünde bir parçanın düşmekte olduğunu görselerdi, (yalnızca) “O, bir bulut yığını(ndan ibaret)tir!” derlerdi.

52/45-Bundan böyle, dehşete kapılacakları (Hesap) Günü ile karşılaşıncaya kadar kendi hallerine bırak onları!

52/46-O Gün komplolarının kendilerine hiçbir faydası olmayacak ve hiçbir yardımcı bulamayacaklar…

52/47-Gerçek şu ki zulüm işlemeye şartlanmış olanları, (öteki dünyadaki korkunç azaptan) daha yakın bir azap beklemektedir ama çoğu bunun farkında değil.

52/48-O halde Rabbinin hükmünü sabırla bekle, çünkü sen gözümüzün önündesin; ve her ne zaman ayağa kalkarsan Rabbinin sınırsız şanını hamd ile yücelt!

52/49-Gece ve bütün yıldızların çekildiği an O’nun şanını yücelt!

—————————–o———————————————-

55Rahman/37-Gök parça parça yarıldığı ve (yanık) yağ gibi kızıllaştığı zaman:

55/38-Hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz Rabbinizin?

55/39-O Gün ne insana ne de görünmez varlığa günahları hakkında bir şey sorulmayacaktır.

55/40-Öyleyse, Rabbinizin hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz?

55/41-Bütün günahkarlar işaretlerinden tanınacak ve alınları ile ayaklarından yakalanacaklar!

55/42-Öyleyse, Rabbinizin hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz?

55/43-İşte bu, günahkarların (şimdi) yalanladıkları cehennemdir:

55/44-Onlar, cehennem ile (kendi) yakıcı ümitsizlikleri arasında gidip gelecekler!

55/45-Öyleyse, Rabbinizin hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz?

55/46-Rablerinin huzuruna korku içinde çıkanlar için iki (cennet) bahçe(si hazırlanmıştır.)

55/47-Öyleyse, hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz Rabbinizin?

55/48-Türlü türlü harika renkler (ile bezenmiş iki bahçe).

55/49-Öyleyse, hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz Rabbinizin?

55/50-Bu iki (bahçenin her birin)de iki çeşme akacak.

55/51-Öyleyse, Rabbinizin hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz?

55/52-İkisinde de her meyveden iki cins bulunacak.

55/53-Öyleyse, Rabbinizin hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz?

55/54-(İşte böyle bir cennette, kutsananlar) atlastan dokunmuş halılara uzanarak (hayat sürecekler); ve bu iki bahçenin meyvesi kolayca erişebilecekleri yerde bulunacak.

55/55-Öyleyse, Rabbinizin hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz?

55/56-Bu (bahçe)lerde, ne insanın ne de görünmez bir varlığın daha önce hiç dokunmadığı yumuşak bakışlı eşler bulunacak.

55/57-Öyleyse, hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz Rabbinizin?

55/58-İncilerin ve yakutların (güzelliği) gibi (muhteşem güzellikler vaad edildiği zaman,)

55/59-Hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz Rabbinizin?

55/60-İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey olabilir mi?

55/61-O halde, hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz Rabbinizin?

55/62-Ve o ikisinin yanında (başka) iki bahçe daha olacak;

55/63-O halde, hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz Rabbinizin?

55/64-Yemyeşil iki (bahçe).

55/65-O halde, hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz Rabbinizin?

55/66-Bu iki (bahçe)nin (her birinde) iki kaynak fışkıracak.

55/67-O halde, hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz Rabbinizin?

55/68-Onların ikisinde de (çeşit çeşit meyveler), hurmalar ve narlar olacak.

55/69-O halde, hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz Rabbinizin?

55/70-Ve bu (bahçeler)de (her)şeyin en muhteşemi ve en güzeli bulunacak.

55/71-O halde, hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz Rabbinizin?

55/72-(Kutsananlar, orada, harika) çadırlarda saf ve çekingen, yumuşak huylu eşleri (ile birlikte yaşayacaklar).

55/73-O halde, hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz Rabbinizin?

55/74-Daha önce ne bir insanın ne de görünmez varlığın dokunmadığı (eşler).

55/75-O halde, hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz Rabbinizin?

55/76-(Onlar, böyle bir cennette) yeşil çimenler ve harikulade güzellikte halılar üzerinde uzanarak (hayat sürecekler).

55/77-O halde, hangi nimet ve kudretini inkar edebilirsiniz Rabbinizin?

55/78-İhtişam sahibi ve kerim Rabbinin ismi ne yücedir!

———————————-o——————————————–

56Vakıa/10-Önde olanlar ise (hayatta iken, inanç ve güzel fiillerde) öne çıkanlar olacak.

56/11-(Her zaman) Allah’a yakınlık sağlayanlar!

56/12-(Onlar) esenlik ve mutluluk bahçelerinde (yaşayacaklar,)

56/13-Çoğu eski zamanların,

56/14-Ama (sadece) pek azı sonraki dönemlerin (insanları).

56/15-Onlar, altın işlemeli mutluluk tahtlarına (kurulacaklar),

56/16-(Ve) birbirlerine (sevgi ile) bakarak uzanacaklar.

56/17-Onları ölümsüz gençlikler bekleyecek,

56/18-Tertemiz kaynakların suyundan doldurulmuş kaseler, ibrikler ve fincanlarla,

56/19-Ne kafalarını dumanlayan ne de onları sarhoş eden (bir su)

56/20-Ve seçebilecekleri her çeşit meyveyle,

56/21-Ve canlarının çekebileceği her çeşit kuş etiyle.

56/22-Ve en güzel gözlü saf ve temiz eşler (yanlarında olacak),

56/23-Kabuklarının içinde saklı bulunan inciler gibi.

56/24-(Hayatta iken) yaptıklarının bir ödülü (olacak bu).

56/25-Orada ne boş konuşmalar duyacaklar, ne de günaha yönelten bir çağrı,

56/26-Ama sadece iç sükuneti ve barış müjdesi.

56/27-Dürüst ve erdemli bir hayat yaşayanlara gelince, nedir bu dürüst ve erdemli hayat sürenler(in ödülü)?

56/28-(Onlar,) meyve dolu sidre ağaçları arasında (bulacaklar kendilerini),

56/29-Çiçeklerle bezenmiş akasyalar,

56/30-Genişçe yayılmış gölgeler,

56/31-Fışkıran sular,

56/32-Ve bol bol meyveler,

56/33-Hiç eksilmeyen, hiç tükenmeyen.

56/34-Ve yüceltilmiş eşler(i onlarla olacak):

56/35-Çünkü, Biz onları yenilenmiş bir hayatta tekrar var etmiş olacağız,

56/36-Ve bakireler olarak dirilteceğiz,

56/37-Sevgi dolu ve uyum içinde,

56/38-Dürüst ve erdemli olanlarla:

56/39-Bir kısmı eski zamanlardan,

56/40-Bir kısmı da sonraki zamanlardan.

56/41-Kötülükte ısrar edenlere gelince, nedir bu kötülük ısrarcıları(nın cezası)?

56/42-(Onlar,) kavurucu rüzgarlar ve yakıcı bir ümitsizlik içinde (bulacaklar kendilerini),

56/43-Ve siyah duman gölgesinde,

56/44-Ne serinleten, ne de rahatlatan (bir gölge).

56/45-Çünkü, geçmişte onlar kendilerini tamamen hazlara kaptırmışlardı,

56/46-Çirkin günahlar işlemekte inat ediyorlardı,

56/47-Ve diyorlardı ki: “Ne Yani! Biz ölüp de toz ve kemik yığını haline geldikten sonra mı diriltileceğiz yeniden?

56/48-Ve eski atalarımız da mı?”

56/49-De ki: “Daha önce yaşamış olanlar da, sonrakiler de

56/50-(Yalnızca Allah tarafından) bilinen bir Gün’ün belirlenmiş olan bir vaktinde bir araya getirilecekler;

56/51-Ve o zaman, siz ey yoldan sapmış ve hakikati yalanlamış olanlar,

56/52-Siz kesinlikle ağulu meyve ağacından tadacaksınız,

56/53-Ve karnınızı onunla dolduracaksınız,

56/54-Ve yakıcı ümitsizliği (yudum yudum) içeceksiniz,

56/55-Doymak bilmez susuz develerin içişi gibi içeceksiniz!”

56/56-Hesap Günü onların karşılanışı işte böyle olacak!

———————–o———————————————

75Kıyamet/1-Kıyamet Günü’nü tanıklığa çağırırım!

75/2-İnsan vicdanının kınayan sesini tanıklığa çağırırım!

75/3-İnsan, (onu tekrar diriltip) kemiklerini yeniden bir araya getiremeyeceğimizi mi sanıyor?

75/4-Hayır, kesinlikle! Onu parmak uçlarına kadar yeniden var etmeye kadiriz!

75/5-Ama yine de insan, önüne serilmiş olan şeyi inkara kalkışır,

75/6-ve (istihza ile) sorar: “Şu Kıyamet Günü ne zaman gelecekmiş?”

75/7-Ama (o Gün,) gözler korku ile açıldığında,

75/8-ve ay karanlığa gömüldüğünde,

75/9-ve güneş ile ay bir araya getirildiğinde,

75/10-o Gün insan haykıracak: “(Eyvah!) Nereye kaçayım?”

75/11-Hayır! Bir sığınak yok (senin için, ey insan)!

75/12-O Gün bütün yolların varış yeri, Rabbinin katı olacak!

75/13-O Gün insana, yaptığı ve yapmadığı her şey bildirilecek:

75/14-hayır, aslında insan, kendi aleyhine şahitlik yapacak,

75/15-mazeretler bulup kendi (yaptıkları)nı gizlemeye çalışsa bile.

75/16-(Vahyin sözlerini tekrarlarken) dilini hızla oynatıp durma;

75/17-çünkü onu (senin kalbine) yerleştirmek ve (gerektiğinde) okutturmak Bizim işimizdir.

75/18-Böylece, onu telaffuz ettiğimiz zaman, kelimelerini (bütün zihnini vererek) takip et,

75/19-sonra onun anlamını açıklamak da Bize düşer.

75/20-(Çoğunuz) bu geçici hayatı seviyorsunuz,

75/21-ama öteki dünyayı (ve Hesap Günü’nü) hiç düşünmüyorsunuz!

75/22-Bazı yüzler o Gün mutlulukla parlayacak,

75/23-Rablerine bakarken;

75/24-ve o Gün bazı yüzler ümitsizlikle kararacak,

75/25-çatırdatan bir felaketin başlarına gelmek üzere olduğunu bilerek.

75/26-Ne zaman ki, (son nefes, ölen birinin) boğazına gelip düğümlenir,

75/27-ve insanlar: “(onu kurtaracak) bir hekim yok mu?” diye sorarlar;

75/28-kendisi de bilir ki bu ayrılma vaktidir,

75/29-ve ölüm sancıları ile örülmektedir:

75/30-işte o zaman gidişinin Rabbine doğru olduğunu hisseder!

75/31-(Artık son pişmanlık fayda etmez) çünkü (yaşadığı sürece) hakikati kabul etmedi ve (aydınlığa kavuşmak için) namaz kılmadı;

75/32-tam tersine, hakikati yalanladı ve (ondan) uzaklaştı,

75/33-ve sonra böbürlenerek geldiği yere döndü.

75/34-(Ama ey insan, akibetin geliyor her dakika) yakınına, daha da yakınına,

75/35-yakınına, daha da yakınına!

75/36-İnsan, başıboş bırakılacağını ve dilediği gibi hareket edebileceğini mi sanır?

75/37-O, bir zamanlar (sadece) akıtılan bir meni damlası değil miydi,

75/38-ve sonra döllenmiş hücre; bu safhada Allah (onu) yaratmış ve olması gerektiği gibi şekil vermişti,

75/39-ve ondan iki cinsi, erkeği ve dişiyi var etmişti?

75/40-Öyleyse, Allah, ölüyü hayata yeniden döndüremez mi?

——————————–o————————————–

76İnsan/3-Gerçek şu ki, Biz ona yolu/yöntemi gösterdik; şükredici, ya da nankör (olması artık kendisine kalmıştır).

76/4-(Şimdi) bakın, Biz hakikati inkar edenler için zincirler, halkalar ve yakıcı bir ateş hazırladık;

76/5-(Halbuki) gerçek erdem sahipleri, hoş kokulu çiçekler ile tatlandırılmış bir fincandan içerler.

76/6-Bir (kutlu) kaynak ki Allah’ın kulları ondan içerler, suyu bol bol akan (o kaynaktan).

76/7-(Gerçek erdem sahipleri) onlar(dır ki,) sözlerini yerine getirirler ve şiddeti yayılıp genişleyen bir Gün’ün korkusunu duyarlar.

76/8-Ve kendi istekleri ne kadar çok olursa olsun, muhtaçlara, yetimlere ve esirlere yedirirler,

76/9-(Ve kendi kendilerine konuşurlar:) “Biz sizi yalnız Allah rızası için doyuruyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz.

76/10-Doğrusu, sıkıntı ve dehşet dolu bir Gün’de Rabbimize (vereceğimiz) hesabın korkusunu duyuyoruz!”

76/11-Ve bu yüzden Allah onları o Gün’ün dehşetinden koruyacak, aydınlık ve sevinç verecektir,

76/12-Ve onları sıkıntılara karşı sabrettikleri için (kutlu bir) bahçe ve ipek(ten giysiler) ile ödüllendirecektir.

76/13-Orada sedirlere uzanacaklar ve ne (yakıcı bir) güneş, ne de şiddetli bir soğuk görmeyecekler,

76/14-Çünkü o (bahçe)nin (kutlu) gölgeleri başlarını örtecek ve meyve salkımları kolayca alınacak şekilde (yere doğru) sarkıtılacaktır.

76/15-Onlar gümüşten kaplar ve kristal(e benzeyen) kadehlerle karşılanacaklar

76/16-Kristal benzeri, (ama) gümüşten- ve hacimlerini yalnız kendileri tesbit edecek.

76/17-Ve (cennette) kendilerine zencefille tatlandırılmış bir fincan içecek verilecek,

76/18-Oradaki “Selsebil” isimli bir kaynak(tan).

76/19-Ve onları ölümsüz gençlikler bekleyecek, gördüğün zaman saçılmış inciler sanacağın (gençlikler);

76/20-Ve (nereye) baksan, (yalnız) kutsanmışlık ve aşkın bir düzen göreceksin.

76/21-O (kutsanmış kimse)lerin üzerinde yeşil ipekten ve atlastan giysiler olacak. Onlar gümüş bilezikler ile süslenecekler. Ve Rableri onlara en temiz içeceklerden ikram edecek.

76/22-(Ve onlara:) “Bunlar sizin ödüllerinizdir, çünkü (hayatta iken) yaptığınız işler (Allah’ın) rızasını kazanmıştır!” (denilecek.)

———————–o——————————–

77Mürselat/1-Düşün bu (mesaj)ları, dalga dalga gönderilen

77/2-ve sonra fırtına şiddetiyle patlayan!

77/3-Düşün bu (mesaj)ları, (hakikati) dört bir yana yayan,

77/4-böylece (doğru ile eğriyi) kesin şekilde ayıran,

77/5-ve sonra bir öğüt ve hatırlatmada bulunan,

77/6-suçlardan arınma(yı vaad eden) veya bir uyarı(da bulunan)!

77/7-Bakın, bekleyip görün denilen her şey mutlaka gerçekleşecektir.

77/8-Yıldızlar söndüğü zaman (gerçekleşecek,)

77/9-ve gök parçalandığı zaman,

77/10-ve dağlar toz gibi ufalandığı zaman,

77/11-ve bütün elçiler belirlenen bir vakitte toplanmaya çağırıldıkları zaman…

77/12-Ne zaman gerçekleşecek (bütün bunlar)?

77/13-(Doğruyu yanlıştan) Ayırd etme Günü!

77/14-Bu Ayrım Günü’nün nasıl bir gün olacağını bilebilir misin?

77/15-O Gün vay haline hakikati yalanlayanların!

77/16-Biz, geçmişin o (günahkar)larını yok etmedik mi?

77/17-İşte sonrakileri de onlarla aynı yola sokacağız:

77/18-(çünkü) Biz, günaha batmış olanlarla böyle uğraşırız.

77/19-O Gün vay haline hakikati yalanlayanların!

77/20-Sizi basit bir sıvıdan yaratmadık mı,

77/21-(rahmin içinde) sağlam bir şekilde muhafaza ettiğimiz (bir sıvıdan),

77/22-önceden belirlenmiş bir süreyle?

77/23-Biz, (insanın yaratılışını) işte böyle gerçekleştirdik. Ne mükemmeldir Bizim (bir şeyi) gerçekleştirme kudretimiz!

77/24-O Gün vay haline hakikati yalanlayanların!

77/25-Biz toprağı toplanma yeri yapmadık mı

77/26-diriler ve ölüler için?

77/27-Onun üzerinde haşmetli, sarsılmaz dağlar meydana getirmedik mi ve size içmeniz için tatlı sular vermedik mi?

77/28-O Gün vay haline hakikati yalanlayanların!

77/29-Haydi, yalanlayıp durduğunuz şu (kıyamete) doğru gidin bakalım!

77/30-Üç katlı gölgeye doğru gidin,

77/31-hiçbir (serinliği) olmayan ve ateşten korumayan (gölgeye),

77/32-(yanan) kütükler gibi (ateşten) kıvılcımlar saçan,

77/33-kızgın dev halatlar gibi!

77/34-O Gün vay haline hakikati yalanlayanların,

77/35-hiçbir söz söyle(ye)meyecekleri,

77/36-ve özür dilemelerine izin verilmeyeceği o Gün.

77/37-O Gün vay haline hakikati yalanlayanların,

77/38-(onlara şöyle denilecek, doğru ile eğri arasındaki) o Ayrım Günü: “Sizi eski zamanların o (günahkar)ları ile bir araya getirdik;

77/39-ve eğer bir bahaneniz (olduğunu sanıyorsanız), haydi (onu kullanıp) Beni atlatmaya çalışın!”

77/40-O Gün vay haline hakikati yalanlayanların!

77/41-(Ama,) Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlar, (serin) gölgeler altında ve pınarlar arasında oturacaklar,

77/42-ve canlarının istediği her meyve(den tadacaklar);

77/43-(ve onlara:) “(Hayatta iken) yaptıklarınızın karşılığı olarak afiyetle yiyip için!” denilecek.

77/44-İyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz;

77/45-(ama) o Gün vay haline hakikati yalanlayanların!

77/46-(Doyuncaya) kadar yiyip için ve biraz sefanızı sürün, siz ey günahkarlar!

77/47-(Ama) o Gün, vay haline hakikati yalanlayanların!

77/48-Ve onlara “(Allah’ın huzurunda) baş eğin!” denildiğinde buna uymazlar:

77/49-o Gün, vay haline hakikati yalanlayanların!

77/50-Peki, bundan sonra, başka hangi habere inanacaklar?

——————————o—————————————-

78Nebe/1-Birbirlerine (bu kadar sık) neyi soruyorlar?

78/2-O müthiş (yeniden dirilme) haberini (mi),

78/3-üzerinde (hiçbir şekilde) anlaşamadıkları.

78/4-Elbette, zamanı geldiğinde (onu) anlayacaklar!

78/5-Ve bir kez daha: Elbette, zamanı geldiğinde anlayacaklar!

78/6-Yeryüzünü (sizin için) bir dinlenme yeri yapmadık mı,

78/7-ve dağları da (onun) sütunları?

78/8-Sizi çiftler halinde yarattık;

78/9-uykunuzu ölüm(ün bir sembolü) kıldık

78/10-ve geceyi (onun) örtüsü yaptık,

78/11-gündüzü de hayat(ın sembolü).

78/12-Üstünüze yedi gök kubbe bina ettik,

78/13-ve (oraya güneşi,) parıldayan ışık yüklü lambayı yerleştirdik.

78/14-Ve rüzgarın sürüklediği bulutlardan şarıldayan sular indirdik,

78/15-(indirdik) ki onunla taneler ve bitkiler yetiştirelim,

78/16-ve ağaçlarla kaplı bahçeler.

78/17-Gerçek şu ki, (doğru ile yanlış arasında) Ayrım Günü’nün belirlenmiş bir vakti vardır:

78/18-(Yeniden dirilme) surun(un) üflendiği ve hepinizin kalabalıklar halinde ortaya çıkacağınız Gün;

78/19-Göklerin açıldığı ve (kanatları açık) kapılar haline geldiği (gün);

78/20-Ve dağların bir serapmış gibi kaybolup gittiği (gün).

78/21-(O Gün,) cehennem, (hakikati inkar edenleri) kuşatmak için bekleyecek;

78/22-Hak ve adalet sınırlarını ihlal etmiş olanların durağı!

78/23-Onlar orada uzun süre kalacaklar.

78/24-Orada ne bir serinlik tadacaklar, ne de (susuzluk giderici) bir içecek;

78/25-Yalnız yakıcı bir ümitsizlik ve buz gibi bir karanlık:

78/26-(Günahlarına) uygun bir karşılık!

78/27-Doğrusu onlar hesaba çekileceklerini beklemiyorlardı,

78/28-Mesajlarımızı tek tek ve tümüyle yalanladıkları halde;

78/29-Ama Biz, (yaptıkları) her şeyi bir kayda almışızdır.

78/30-(Ve onlara şöyle diyeceğiz:) “O halde, (yaptığınız kötülüklerin meyvelerini) tadın, artık size şiddetli azaptan başka bir şey vermeyeceğiz!”

78/31-(Ama,) Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlar için büyük bir tatmin vardır:

78/32-Muhteşem bahçeler ve bağlar,

78/33-Müthiş uyumlu harika eşler,

78/34-Ve dolup taşan (mutluluk) kadehleri.

78/35-Orada, (cennette,) ne boş sözler ne de yalanlar duyacaklar.

78/36-(Bütün bunlar,) Rabbinden bir ödül, (Kendi) hesabına göre bir armağandır;

78/37-Göklerin ve yerin ve ikisi arasındaki her şeyin Rabbi(nden), Rahman(dan bir ödül)! (Ve) hiç kimse O’na karşı sesini yükseltme gücüne sahip değildir,

78/38-Bütün (insan) ruhların(ın) ve bütün meleklerin saf saf sıralandıkları Gün: Rahman’ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşmayacak ve (herkes, yalnız) doğruyu söyleyecek.

78/39-Bu, Nihai Hakikat Günü olacaktır. O halde, dileyen Rabbine giden yolu tutsun!

78/40-Gerçek şu ki, Biz sizi yakındaki bir azaba karşı uyarmaktayız; insanın ilerisi için yapıp ettiklerini (açıkça) göreceği ve hakikati inkar edenin: “Eyvah, keşke toprak olsaydım..!” diyeceği Gün(ün azabına)!

—————————o—————————————–

79Naziat/1-Düşün bu (yıldız)ları, batmak üzere yükselen;

79/2-ve (yörüngelerinde) istikrarlı şekilde hareket eden,

79/3-ve (uzayda) sakin sakin yüzen,

79/4-ve hızlı şekilde (birbirini) izleyen,

79/5-böylece (Yaratıcı’nın) buyruğunu yerine getiren!

79/6-(O halde, düşün) şiddetli bir sarsıntının (dünyayı) sarstığı Gün(ü),

79/7-daha büyük (sarsıntı)ların ardından geleceği (Günü)!

79/8-O Gün (insanların) kalpleri titreyerek çarpacak

79/9-(ve) gözleri yere bakacak…

79/10-(Ama hala) bazıları: “Ne yani!” diyorlar, “Biz gerçekten eski halimize mi döndürüleceğiz,

79/11-çürüyen kemik (yığını) olsak bile?”

79/12-(Ve) ilave ediyorlar: “Öyleyse bu, zararlı bir dönüş olur!”

79/13-(Ama) o zaman, (Son Saat), bir tek çığlık (gibi ansızın onların üzerine) kopacak,

79/14-işte o zaman (hakikati) anlayacaklar!

79/15-Musa’nın kıssasından hiç haberin oldu mu?

79/16-Hani kutsal bir vadide Rabbi o’na şöyle seslenmişti:

79/17-“Sen, Firavun’a git -çünkü o hak ve adalet sınırlarını ihlal ediyor-

79/18-ve (ona) söyle: ‘Arınmaya istekli misin?

79/19-(Eğer istekliysen) o zaman seni Rabbin(i tanıma mertebesin)e ulaştıracağım ki (bundan sonra) O’nun korkusunu duyasın.'”

79/20-Bunun üzerine (Musa), (Firavun’a gitti ve) ona (Rabbinin rahmetinin eseri olan) büyük mucizeyi anlattı.

79/21-Ama (Firavun) o’nu yalanladı ve (hidayeti) şiddetle reddetti,

79/22-sonra da kaba bir şekilde (Musa’ya) sırtını döndü;

79/23-daha sonra (ileri gelen adamlarını) topladı ve (halkını) çağırdı,

79/24-ve onlara “Ben sizin en yüce rabbinizim!” dedi.

79/25-Bunun üzerine Allah onu yakalayıp hesaba çekti (ve bunu) hem bu dünyada hem de öteki dünyada uyarıcı bir örnek yaptı.

79/26-Bunda, şüphesiz, (Allah’ın) ürperti ve korkusunu duyanlar için bir ibret vardır.

79/27-(Ey insanlar!) Sizi yaratmak, göğü yaratmış olan Allah için daha mı zordur?

79/28-O, gökkubbeyi yükseltmiş ve ona gerektiği gibi biçim vermiştir;

79/29-onun gecesini karanlık yapmış ve gündüzünü aydınlatmıştır.

79/30-Ve ardından yeri düzenleyip yaymıştır,

79/31-yerden suyu ve bitki örtüsünü çıkartmış,

79/32-ve dağları sağlam şekilde yerleştirmiştir:

79/33-(bütün bunlar) sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için(dir).

79/34-Ve böylece, büyük, sarsıcı (yeniden dirilme) olayı gelip çattığında,

79/35-o Gün insan yaptığı her şeyi (açıkça) hatırlayacak;

79/36-ve (cehennemin) yakıcı ateşi, onu gör(meye mahkum edil)en herkesin karşısına getirilecektir.

79/37-Çünkü, hak ve adalet sınırlarını ihlal eden,

79/38-ve bu dünya hayatını (ruh temizliğine) tercih eden(in)

79/39-varacağı yer o yakıcı ateştir!

79/40-Ama Rabbinin huzurunda korku ile duranın ve nefsini kötü arzulardan alıkoyanın

79/41-varacağı yer cennettir!

79/42-(Ey peygamber!) Sana Son Saat’i soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?”

79/43-Sen onun hakkında ne söyleyebilirsin ki?

79/44-(Çünkü) onun (bilgisinin) başı ve sonu yalnız Rabbinin katındadır!

79/45-Sen ancak ondan korkanları uyar(mak için gönderil)mişsin.

79/46-Onu anladıkları Gün (onlara, bu dünyada) bir akşamdan ya da kuşluğuyla (birlikte sona eren bir gece)den fazla kalmamışlar (gibi gelecek)!

————————————o———————————————————–

81Tekvir/1-Güneş, karanlığa gömüldüğünde,

81/2-Ve yıldızlar ışıklarını yitirdiğinde,

81/3-Dağlar kaybolup gittiğinde,

81/4-Ve doğurmak üzere olan dişi develer başıboş bırakıldığında,

81/5-Bütün hayvanlar bir araya toplandığında,

81/6-Ve denizler kaynadığında,

81/7-Bütün insanlar (yaptıklarıyla) eşleştirildiğinde,

81/8-Ve diri diri gömülen kız çocuklarına sorulduğunda

81/9-Hangi suçtan dolayı öldürüldükleri,

81/10-(İnsanların yapıp ettiklerinin) dosyaları açıldığında,

81/11-Ve gökyüzü açılıp ortaya serildiğinde,

81/12-(Cehennemin) yakıcı ateşi parladığında,

81/13-Ve cennet gözler önüne getirildiğinde,

81/14-(O Gün) her insan, (kendisi için) ne hazırlamış olduğunu görecektir.

81/15-Hayır! Hayır! Dönüp duran yıldızları tanıklığa çağırırım,

81/16-Yörüngelerinde akan ve kaybolan gezegenleri,

81/17-Ve kararan geceyi,

81/18-Ve soluk almaya başlayan sabahı:

81/19-Bakın, bu (ilahi kelam), gerçekten soylu bir elçinin (vahyedilmiş) sözüdür,

81/20-Güç bahşedilmiş, kudret ve egemenlik tahtının Sahibi nezdinde emin kılınmış,

81/21-İtaat edilen ve güvene layık birinin (sözü)!

81/22-Çünkü, bu arkadaşınız bir deli değil:

81/23-O gerçekten (meleği) gördü, berrak bir ufukta (gördü) onu;

81/24-O, (başka birine vahyedilmiş olan) insan kavrayışının ötesindeki şeylerin bilgisinden dolayı onları kıskanan biri değildir.

81/25-Bu (mesaj), lanetlenmiş bir şeytani gücün sözü de değildir.

81/26-Öyleyse nereye gidiyorsunuz?

81/27-Bu (mesaj), bütün insanlık için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir,

81/28-Doğru yolda yürümek isteyen her biriniz için.

81/29-Ama Allah, bütün alemlerin Rabbi, (o yolu size göstermeyi) istemedikçe siz onu isteyemezsiniz.

—————————-o————————————

82İnfitar/1-Gökyüzü parçalanıp yarıldığında,

82/2-ve yıldızlar dağılıp savrulduğunda,

82/3-denizler kabarıp taştığında,

82/4-ve kabirler alt üst olduğunda,

82/5-her insan, (sonunda,) ilerisi için ne hazırladığını ve (bu dünyada) ne bıraktığını anlayacaktır.

82/6-Ey insan! Nedir seni lütuf sahibi Rabbinden uzaklaştıran,

82/7-seni yaratan ve varlık amacına uygun olarak şekillendiren, tabiatını adil ölçüler içinde oluşturan,

82/8-ve seni dilediği şekilde bir araya getiren (Rabbinden)?

82/9-Hayır, (ey insanlar,) siz (Allah’ın) hükmünü yalanla(maya ne zaman kalkıştıysanız Allah’tan uzaklaş)tınız!

82/10-Halbuki üzerinizde gözetleyici güçler vardır,

82/11-değerli kaydedici(ler),

82/12-yaptığınız her şeyin farkında olan!

82/13-Bakın, (öteki dünyada) gerçek erdem sahipleri nimetler içinde bulunacaklar,

82/14-kötü ruhlular ise yakıcı bir ateş içinde,

82/15-(bir ateş ki) Hesap Günü ortasına düşerler,

82/16-ve ondan kurtulmaları mümkün olmaz.

82/17-Hesap Günü nedir bilir misin?

82/18-Ve bir kez daha: Hesap Günü nedir bilir misin?

82/19-Hiçbir insanın başka birine zerre fayda sağlayamayacağı bir Gün(dür o) çünkü o Gün (açık seçik görülecektir ki) hakimiyet yalnız Allah’a aittir.

——————–o—————————–

83Mutaffifin/1-Vay haline ölçüyü eksik tutanların!

83/2-Onlar, (öteki) insanlardan haklarını eksiksiz isterler;

83/3-ama borçlarını ölçüp tartmaya gelince, onu azaltmaya çalışırlar.

83/4-Onlar bilmez mi ki tekrar diriltilecekler

83/5-(ve) korkunç bir Gün’de (hesaba çekilecekler);

83/6-bütün insanların alemlerin Rabbi huzuruna varacakları Gün’de?

83/7-Gerçek şu ki, kötü ruhluların kaydı, kayıpsız kaçaksız bir şekilde (tutulmuş)tur!

83/8-Bilir misin nedir o kayıpsız kaçaksız olan?

83/9-O, (silinmez şekilde) tutulan bir kayıttır!

83/10-Vay haline o Gün hakikati yalanlayanların,

83/11-Hesap Günü’nü(n geleceğini) yalanlayanların:

83/12-oysa, hak ve adalet sınırlarını ihlal edenler (ve) günaha batmış (olan)lar dışında kimse onu yalanlamaz:

83/13-(işte böyle,) ne zaman mesajlarımız onlara iletilse, hep “Geçmişin masalları!” derler.

83/14-Hayır, onların kalpleri, yaptıkları (kötülükler) ile pas tutmuştur!

83/15-Elbette onlar, o Gün Rablerin(in rahmetin)den yoksun bırakılacaklar:

83/16-ve sonra kesinlikle yakıcı ateşe girecekler

83/17-ve kendilerine, “Bu, işte sizin yalanlamaya düşkün olduğunuz (şey)dir!” denilecek.

83/18-Ama, gerçek erdem sahiplerinin kaydı en yüce şekilde (tutulur)!

83/19-Bilir misin nedir o yüce şekil?

83/20-O, (silinmez şekilde) tutulan bir kayıttır,

83/21-Allah’a yakınlaşmış herkes tarafından gözlenen.

83/22-Bakın, gerçek erdem sahipleri (öteki dünyada) mutlaka kutsananlardan olacaklar;

83/23-sedirler üzerinde (uzanarak) bakacaklar (Allah’a):

83/24-ve yüzlerinde kutsanmışlığın parıltısını göreceksin.

83/25-Onlara (Allah’ın) mührü ile damgalanmış halis bir içki verilecek,

83/26-misk kokusu saçarak akan. Öyleyse, değerli şeylere ulaşmak için (can atanlar) bu (cennet içkisi)ni hedeflesinler;

83/27-çünkü o en yüce (madde)lerden oluşmuştur;

83/28-Allah’a yakınlaşanların içecekleri bir (nimetin) kaynağı.

83/29-Bakın, kendilerini günaha kaptıranlar, imana erenlere gülerler

83/30-ve ne zaman yanlarından geçseler birbirlerine (istihza ile) göz kırparlar;

83/31-ve kendileriyle aynı görüşteki insanlara geri döndüklerinde de keyif ve neşeyle dönerler;

83/32-ve ne zaman (inananları) görseler, onlara: “Yazık, bu (insa)nlar doğru yoldan sapmış!” derler.

83/33-Oysa onlara, başkaları(nın inançları) üzerinde gözetleyicilik görevi verilmiş değildir.

83/34-(Hesap) Günü ise, imana ermiş olanlar (geçmişte) hakikati inkar edenler(in halin)e gülecekler

83/35-(çünkü, cennette) sedirlerin üstünde (uzanmış şekilde) bakınıp duracaklar ve (kendi kendilerine diyecekler):

83/36-“Bu hakikat inkarcıları, yapmaya düşkün oldukları şeyler için mi (böyle) cezalandırılıyorlar?”

——————————-o———————————

84İnşikak/1-Gökyüzü parçalara ayrıldığında,

84/2-tabiatı gereği Rabbine boyun eğdiğinde;

84/3-ve yeryüzü dümdüz hale getirildiğinde,

84/4-ve içindeki her şeyi dışarı atarak tamamen boşaldığında,

84/5-tabiatı gereği Rabbine boyun eğerek:

84/6-(öyleyse,) ey insan -sen (madem ki) zahmetli bir çaba ile Rabbine yönelmektesin- sonunda mutlaka O’na kavuşacaksın!

84/7-Sicili sağ eline verilecek olan kimse,

84/8-zamanı geldiğinde kolay bir hesaba çekilecektir;

84/9-ve kendi görüş ve anlayışındaki insanlara sevinçle dön(ebil)ecektir.

84/10-Sicili arkasından verilecek olan ise,

84/11-zamanı geldiğinde tamamiyle yok olmak için yalvaracak:

84/12-ama yakıcı ateşe atılacaktır.

84/13-Bakın, o adam, (yeryüzündeki hayatında) kendi görüş ve anlayışındaki insanlar arasında keyifle yaşadı;

84/14-çünkü, hiçbir zaman (Allah’a) döneceğini düşünmedi.

84/15-Evet, öyle! Halbuki Rabbi, onda olan her şeyi görmekteydi!

84/16-Yok yok! Hayır! Akşamın (geçip giden) alacakaranlığını tanıklığa çağırırım.

84/17-Ve geceyi, onun (safha safha) gözler önüne serdiklerini,

84/18-ve dolunay haline gelen ayı:

84/19-(işte böylece, ey insanlar,) siz adım adım ilerleyeceksiniz.

84/20-Peki, onlara ne oluyor da (öteki dünyaya) inanmıyorlar?

84/21-Ve Kur’an kendilerine okunduğunda saygıyla yere kapanmıyorlar?

84/22-Evet, hakikati inkara şartlanmış olanlar (bu ilahi kelamı) yalanlıyorlar!

84/23-Ama Allah, onların (kalplerinde) gizlediklerini bilir.

84/24-O halde, onlara (öteki dünyada) şiddetli azabı haber ver,

84/25-yalnız (pişmanlık duyarak) iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar hariç. Onlar için kesintisiz bir ödül vardır!

———————————o————————–

85Buruc/1-Düşün büyük burçlarla dolu göğü,

85/2-ve (tahayyül et) vaad edilen Günü,

85/3-ve O (her şeye) tanıklık eden ile (O’nun tarafından) tanıklık edileni!

85/4-Onlar (yalnızca) kendilerini yok ederler, o çukuru hazırlayanlar,

85/5-(imana ermiş olanlara karşı) şiddetle yanan ateş (çukurunu)!

85/6-Hani, onlar (keyifle) o (ateşi) seyretmişlerdi,

85/7-müminlere ne yaptıklarının bilincinde olarak;

85/8-yalnızca Kudret Sahibi, bütün övgülere layık olan Allah’a inanmalarından dolayı nefret ediyorlardı o müminlerden,

85/9-O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığına sahiptir. Allah ki her şeye tanıktır!

85/10-İnanan erkekler ile inanan kadınlara işkence edenlere ve sonra hiçbir pişmanlık duymayanlara gelince, onları cehennem azabı beklemektedir; evet, yakıcı azap beklemektedir onları!

85/11-(Ama,) imana ermiş olup da doğru ve yararlı işler yapanlar, (öteki dünyada) içinden ırmaklar akan bahçeler bulacaklardır; bu, büyük bir kurtuluştur!

85/12-Şüphesiz, Rabbinin yakalaması son derece çetindir!

85/13-O’dur (insanı) yoktan var eden ve sonra yeniden hayata getiren.

85/14-Ve yalnız O’dur gerçek bağışlayıcı, sevgide kapsayıcı,

85/15-şanlı kudret tahtının sahibi,

85/16-dilediği her şeyin mutlak Yapıcısı.

85/17-(Günahkar) orduların kıssasından haberin var mı?

85/18-Firavun ve Semud (kavmi)nin?

85/19-Ama, hakikati inkara şartlanmış olanlar onu yalanlamakta ısrar ederler:

85/20-halbuki Allah onları, farkında olmadıkları halde, (ilmi ve kudreti ile) kuşatır.

85/21-Yok yok, hayır! Bu (reddettikleri ilahi kelam) şerefli/soylu bir hitabedir,

85/22-kaybolmayan bir levha üzerine (işlenmiş (bir hitabe)).

—————————-o——————————-

86Tarık/1-Düşün gökleri ve gece vakti geleni!

86/2-Bilir misin nedir gece vakti gelen?

86/3-O, yıldızdır (inanmadan yaşanan hayatın) karanlığını delip geçen:

86/4-(zaten) hiçbir insan korunmasız bırakılmamıştır.

86/5-İnsan, neden yaratıldığına bir baksın:

86/6-o spermalı bir sıvıdan yaratılmıştır

86/7-(erkeğin) beli ile (kadının) leğen kemiği arasından çıkan.

86/8-Elbette O, (insanı yoktan var eden) onu yeniden (hayata) döndürmeye de kadirdir:

86/9-bütün sırların ortaya serileceği Gün,

86/10-ve (insanın) ne bir kuvvet ne de yardımcı bulacağı (Gün)!

86/11-Düşün dönüp duran gökleri,

86/12-ve bitkilerle patlayıp yarılan yeri!

86/13-Bakın, bu (ilahi kelam) doğruyu yanlıştan ayıran bir sözdür,

86/14-boş bir lakırdı değil.

86/15-Elbette on(u kabule yanaşmayan)lar, birçok düzmece kanıt ararlar (ilahi kelamı çürütmek için);

86/16-ama Ben onların bütün planlarını boşa çıkaracağım.

86/17-Öyleyse bırak, hakikati inkar edenler dilediklerini yapsınlar, yapsınlar kısa bir süre!

——————————-o————————————-

87A’la/1-Yücelt Rabbinin sınırsız şanını! Yüceler Yücesi(nin şanını),

87/2-O ki, (her şeyi) yaratmakta ve amacına uygun şekiller vermektedir;

87/3-O ki, (bütün mevcudatın) tabiatını belirlemekte ve onu (hedefine doğru) yöneltmektedir;

87/4-O ki, yeşil ot(lar)ı çıkarmakta,

87/5-ve sonra on(lar)ı kara, kavruk kök haline getirmektedir!

87/6-Biz sana öğreteceğiz ve (öğrendiklerinden hiçbirini) unutmayacaksın,

87/7-Allah’ın (unutmanı) diledikleri hariç; çünkü, (yalnız) O’dur (insanın) kavrayışına açık olan her şeyi ve (ondan) gizli olanları bilen.

87/8-Biz, (böylece) (nihai) huzura ve rahatlığa giden yolu senin için kolaylaştıracağız.

87/9-O halde, (hakikati başkalarına) hatırlat, bu hatırlatma ister fayda ver(iyor görün)sün, (ister görünmesin).

87/10-(Allah’tan) korkan, düşünüp ondan ders alır,

87/11-ona yabancılaşan ise bir zavallı biçare olarak kalır;

87/12-böylesi, (öteki dünyada) büyük ateşe atılacak

87/13-ve orada ne ölecektir ne de diri kalacak.

87/14-(Bu dünyada) arınmayı başaran ise, (öteki dünyada) mutluluğa ulaşır,

87/15-ki böylesi, Rabbinin ismini hatırlayan ve (O’na) ibadet edendir.

87/16-Ama hayır, (ey insanlar,) siz bu dünya hayatını tercih edersiniz,

87/17-oysa gelecek hayat daha iyi ve daha kalıcıdır.

87/18-Gerçek şu ki, (bütün) bunlar, geçmiş vahiylerde (bildirilmiş)tir.

87/19-İbrahim ve Musa’ya indirilen vahiylerde.

———————-o——————————

88Ğaşiye/1-Kabus Gibi Çöken’den haberin var mı?

88/2-Bazı yüzler o Gün yere bakacak,

88/3-(günahın yükü altında) bitkin düşmüş, (korku ile) sarsılmış,

88/4-kızgın bir ateşe girmek

88/5-ve kaynar bir pınardan tatmak üzere.

88/6-Hiçbir yiyecekleri yok kuru dikenlerin acılığından başka,

88/7-ne bir güç veren ne de açlığı gideren (dikenlerin).

88/8-Bazı yüzler (de) o Gün mutlulukla parıldayacak,

88/9-çabaları(nın meyvesini tatmak)tan memnun,

88/10-harika bir bahçede,

88/11-boş lakırdı işitmeyecekleri (bir bahçede).

88/12-Sayısız pınarlar akacak orada,

88/13-(ve) yükseltilmiş (mutluluk) tahtları,

88/14-doldurulmuş kadehler,

88/15-dizilmiş yastıklar,

88/16-ve serilmiş halılar…

88/17-Peki, (o yeniden dirilmeyi inkar edenler) bakmazlar mı yağmur yüklü bulutlara (ve görmezler mi) nasıl yaratılmış onlar?

88/18-Ve (bakmazlar mı) göğe, nasıl yükseltilmiş?

88/19-Ve dağlara, nasıl sağlamca dikilmiş?

88/20-Ve toprağa, nasıl yayılmış?

88/21-İşte böyle, (ey Peygamber,) onlara öğüt ver; senin görevin yalnız öğüt vermektir:

88/22-sen onları (inanmaya) zorlayamazsın.

88/23-Ancak, kim hakikati inkara şartlanmış olarak yüz çevirip uzaklaşırsa,

88/24-Allah ona (öteki dünyada) en büyük azabı tattıracaktır:

88/25-Bizedir onların dönüşleri,

88/26-ve Bize düşer onları hesaba çekmek.

—————————o——————————–

89Fecr/1-Şafağı düşün

89/2-ve on geceyi!

89/3-Çok olanı ve Tek olanı düşün!

89/4-Kendi yolunda akıp giden geceyi düşün!

89/5-Düşün bütün bunları; bunlarda, akıl sahipleri için hakikatin sağlam bir kanıtı yok mudur?

89/6-Bilmez misin Rabbin neler yaptı Ad (halkın)a,

89/7-çok sütunlu İrem (halkına),

89/8-ki bütün o topraklarda bir benzeri inşa edilmemişti?

89/9-Ve vadide kayaları oymuş olan Semud (halkın)a?

89/10-Ve (pek çok) çadır direğine sahip Firavun’a?

89/11-(Onlar) toprakları üzerinde hak ve adalet sınırlarını aştılar;

89/12-ve orada büyük bir yozlaşma ve çürümeye sebep oldular;

89/13-işte bu yüzden Rabbin onları azap kırbacından geçirdi;

89/14-çünkü Rabbin, şüphesiz, her zaman gözetleyip durmaktadır!

89/15-İnsana gelince, ne zaman Rabbin onu, cömertliğiyle ve hoşnut olacağı bir hayat bağışlamakla denese, “Rabbim, bana karşı (ne kadar) cömertmiş!” der;

89/16-ama geçim vasıtalarını daraltarak onu denediği zaman ise, “Rabbim beni küçük düşürdü!” di(ye sızlanı)r.

89/17-Ama hayır, hayır, (ey insanlar, bütün yaptıklarınızı ve yapmadıklarınızı bir düşünün:) siz yetime karşı cömert değilsiniz,

89/18-muhtaçları doyurmaya birbirinizi teşvik etmiyorsunuz,

89/19-(başkalarının) mirasını açgözlülükle yiyip bitiriyorsunuz,

89/20-ve sınırsız bir sevgiyle malı mülkü seviyorsunuz!

89/21-Peki, (Hesap Günü nasıl davranacaksınız,) yeryüzü ardarda sarsılıp paramparça olduğunda,

89/22-ve Rabbin(in haşmeti) ortaya çıktığında ve melekler (gerçek hüviyetleriyle) saf saf olduklarında?

89/23-İşte o Gün cehennem (gözönüne) getirilip konacak; o Gün insan (yaptığı ve yapmadığı her şeyi) hatırlayacak ama bu hatırlamanın ne faydası olacak ona?

89/24-O, “Ah, keşke (gelecek) hayatım için önceden bir hazırlık yapsaydım!” diyecek.

89/25-Hiç kimse Allah’ın o Gün (günahkarlara verdiği) azap gibi azap veremez;

89/26-ve hiç kimse O’nun gibi bağlarla bağlayamaz.

89/27-(Ama dürüst ve erdemlilere,) “Ey iç huzuruna ermiş olan insanoğlu!” (diye seslenecek Allah,)

89/28-“Rabbine O’ndan hoşnut kalmış ve (O’nu) hoşnut etmiş olarak dön,

89/29-gir, öyleyse Benim (öteki sadık) kullarımla birlikte,

89/30-gir cennetime!”

—————————o———————————

90Beled/1-Ben bu beldeyi tanıklığa çağırırım,

90/2-senin serbestçe yaşadığın bu beldeyi,

90/3-ve (tanıklığa çağırırım) anne babayı ve çocukları:

90/4-Gerçek şu ki, Biz insanı acı, sıkıntı ve imtihan (ile yüklü bir hayat)a gönderdik.

90/5-İnsan, kimsenin kendi üzerinde güç sahibi olmadığını mı zannediyor?

90/6-Övünüp duruyor: “Ben, yığınla servet tükettim!”

90/7-Peki, kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?

90/8-Biz ona iki göz vermedik mi?

90/9-Bir dil ve bir çift dudak,

90/10-ve ona (kötülüğün ve iyiliğin) iki yolunu da göstermedik mi?

90/11-Ama o, sarp yokuşa tırmanmayı denemedi…

90/12-Bilir misin nedir o sarp yokuş?

90/13-(O,) boynunu (günah zincirinden) kurtarmaktır;

90/14-yahut (kendi) aç iken (başkasını) doyurmaktır,

90/15-yakını olan bir yetimi,

90/16-yahut toprağa uzanıp kalmış olan (yabancı) bir yoksulu,

90/17-ve imana ermişlerden ve birbirine sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmaktır.

90/18-İşte böyleleri dürüstlüğe ve erdemliliğe erişmiş olanlardır;

90/19-Bizim mesajlarımızın doğruluğunu inkara şartlanmış olanlar ise kötülüğe batmış kimselerdir,

90/20-üzerlerine salınmış ateş (ile).

———————-o————————-

91Şems/1-Güneşi ve onun aydınlık veren parlaklığını düşün,

91/2-ve güneşi(n ışığını) yansıtan ayı!

91/3-Dünyayı gün ışığına çıkaran gündüzü düşün,

91/4-ve onu karanlığa boğan geceyi!

91/5-Gökyüzünü ve onun harika yapısını düşün,

91/6-ve yeryüzünü, onun (uçsuz bucaksız) genişliğini!

91/7-İnsan benliğini düşün ve onun nasıl (yaratılış) amacına uygun şekillendirildiğini;

91/8-ve nasıl ahlaki zaaflarla olduğu kadar Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle de donatıldığını!

91/9-Her kim (benliğini) arındırırsa, kesinlikle mutluluğa erişecektir,

91/10-onu (karanlığa) gömen ise hüsrandadır.

91/11-Semud (kavmi,) kaba bir küstahlıkla (bu) hakikati yalan saydı;

91/12-içlerinden en onulmaz azgınları, (zulüm yapmak için) ileri atılırken,

91/13-Allah’ın Elçisi onlara: “Şu dişi deve Allah’ındır, öyleyse bırakın suyunu içsin (ve ona bir zarar vermeyin)!” demişti.

91/14-Ama onlar Elçi’yi (hiçe sayıp) yalanladılar ve deveyi vahşice boğazladılar; bunun üzerine Rableri, bu günahları yüzünden onları yıkıma uğrattı ve tümünü birden yok etti:

91/15-çünkü (onlardan) hiçbiri başlarına gelecek şeyin korkusunu taşımıyordu.

———————–o————————

92Leyl/1-Düşün (yeryüzünü) karanlığa boğan geceyi,

92/2-ve aydınlığı yükselten gündüzü!

92/3-Erkeğin ve dişinin yaratılışını düşün!

92/4-Gerçekte, (ey insanlar,) siz çok çeşitli hedefler peşindesiniz!

92/5-Her kim (başkaları için) harcar ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşırsa,

92/6-ve nihai güzelliğin/iyiliğin gerçekliğine inanırsa,

92/7-işte onun için (nihai) huzur ve rahatlığa giden yolu kolaylaştıracağız.

92/8-Cimrilik yapana ve kendi kendine yeterli olduğunu zannedene,

92/9-ve nihai güzelliği/iyiliği yalanlayana gelince,

92/10-onun için zorluğa ve sıkıntıya giden yolu kolaylaştırırız:

92/11-bakalım serveti onu koruyacak mı (mezarına) girdiği zaman?

92/12-Bakın, Bize düşen doğru yolu göstermektir;

92/13-ve hem öteki dünya, hem de (hayatınızın) bu ilk bölümü (üzerindeki hakimiyet) Bize aittir:

92/14-İşte, sizi alevler saçan ateşe karşı uyarıyorum;

92/15-(öyle bir ateş ki) kimse girmez, en onulmaz azgınlar dışında,

92/16-hakikati yalanlayan ve (ondan) yüz çeviren (azgınlar).

92/17-Ama, Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olanlar (ateşten) uzak kalacak:

92/18-arınmak için servetini (başkalarına) harcayanlar,

92/19-gördüğü bir iyiliğin karşılığı olarak değil,

92/20-ama yalnızca yüce Rabbinin rızasını kazanmak için:

92/21-işte böyleleri de, zamanı geldiğinde sevinci tadacaklar.

——————————o———————————

93Duha/1-Aydınlık sabahı düşün,

93/2-ve durgun, karanlık geceyi.

93/3-Rabbin seni ne unuttu ne de darıldı:

93/4-öteki dünya senin için (hayatının) bu ilk bölümünden mutlaka daha iyi olacak!

93/5-Ve zamanı geldiğinde Rabbin sana (kalbinden geçeni) bağışlayacak ve seni hoşnut kılacak.

93/6-O seni yetim olarak bulup bir sığınak vermedi mi?

93/7-Ve yolunu kaybetmiş görüp seni doğru yola ulaştırmadı mı?

93/8-İhtiyaç içinde bulup seni tatmin etmedi mi?

93/9-Öyleyse yetime haksızlık yapma,

93/10-yardım isteyeni asla geri çevirme,

93/11-ve (her zaman) Rabbini(n) nimetlerini an.

——————————o———————————

94İnşirah/1-Biz kalbini aç(ıp ferahlat)madık mı,

94/2-ve üzerinden yükü kaldırmadık mı,

94/3-o belini büken (yükü)?

94/4-Şerefini ve itibarını yükseltmedik mi?

94/5-Elbette her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır:

94/6-Şüphesiz, her güçlükle bir kolaylık!

94/7-Öyleyse (sıkıntıdan) kurtulduğun zaman sağlam dur,

94/8-ve yalnız Rabbine sevgi ile yönel.

——————————o———————————

95Tin/1-İnciri ve zeytini düşün,

95/2-ve Sina Dağını,

95/3-ve bu güvenli toprakları!

95/4-Gerçek şu ki biz insanı en güzel şekilde yaratırız,

95/5-ve sonra onu aşağıların en aşağısına indiririz,

95/6-iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar hariç. Onlar için kesintisiz bir ödül vardır!

95/7-Öyleyse, (ey insan,) nedir bu ahlaki değerler sistemini yalanlamana yol açan?

95/8-Allah hükmedenlerin en adili değil mi?

——————————o———————————

96Alak/1-Oku yaratan Rabbin adına,

96/2-insanı bir yumurta hücresinden yaratan!

96/3-Oku, çünkü Rabbin Sonsuz Kerem Sahibidir,

96/4-(insana) kalemi kullanmayı öğretendir,

96/5-insana bilmediğini belleten!

96/6-Gerçek şu ki insan fütursuzca azar,

96/7-ne zaman kendini yeterli görse:

96/8-oysa, herkes eninde sonunda Rabbine dönecektir.

96/9-Hiç düşündün mü şu engellemeye kalkışanı

96/10-(Allah’ın) bir kulu(nu) namazdan?

96/11-Hiç düşündün mü o doğru yolda mıdır,

96/12-ya da Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yüklü mü?

96/13-Hiç düşündün mü onun hakikati yalanla(ma)yabileceğini ve sırtını (ona) dön(mey)ebileceğini?

96/14-O bilmez mi ki Allah (her şeyi) görür?

96/15-Hayır, eğer vazgeçmezse, onu alnından tutup sürükleyeceğiz,

96/16-o yalancı, isyankar alnından!

96/17-Bırak, kendi aklının (asılsız, düzmece) tavsiyelerini (yardımına) çağırsın,

96/18-(o zaman) Biz de semavi azap güçlerini çağırırız!

96/19-Hayır, ona kulak verme, ama (Allah’ın huzurunda) yere kapan ve (O’na) yakınlaş!

——————————o———————————

97Kadir/1-Biz bu (ilahi kelam)ı Kadir Gecesi’nde indirdik.

97/2-Bilir misin nedir Kadir Gecesi?

97/3-Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır:

97/4-o gece melekler, Rablerinin izniyle ilahi bir esin taşıyarak bölük bölük inerler; (insanı) her türlü (kötülük)ten

97/5-emin kılar bu (gece), ta şafak vaktine kadar.

——————————o———————————

98Beyyine/1-Hakikati inkara şartlanmış olanlar, -ister geçmiş vahyin mensuplarından isterse Allah’tan başkasına da ilahlık yakıştıranlardan (olsunlar)- kendilerine hakikatin açık kanıtları gelmeden (O’nun tarafından) gözden çıkarılacak değillerdir,

98/2-(onlara) kutsanmış tertemiz vahiyler ileten Allah’tan bir elçi (gelmeden),

98/3-doğruluğu kesin ve açık hükümler taşıyan (vahiyler ileten bir elçi).

98/4-Ama kendilerine daha önce vahiy verilenler, hakikatin böyle bir kanıtı geldikten sonra (inanç) birlikteliklerini bozdular.

98/5-Oysa kendilerine yalnızca Allah’a ibadet etmeleri, bütün içtenlikleriyle yalnız O’na iman ederek batıl olan her şeyden uzak durmaları; namazlarında dikkatli ve devamlı olmaları; ve karşılıksız harcamada bulunmaları emrolunmuştu çünkü bu, doğruluğu kesin ve açık olan bir ahlaki değerler sistemidir.

98/6-Gerçek şu ki, (bütün kanıtlara rağmen) hakikati inkara şartlanmış olanlar, -ister geçmiş vahyin mensuplarından, isterse Allah’tan başkasına da ilahlık yakıştıranlardan (olsunlar)- kendilerini cehennem ateşinde kalıcı bulacaklar. Onlar, bütün yaratıkların en şerlileridir.

98/7-(Ve) iman edip doğru ve yararlı işlerde bulunanlar, işte onlar, bütün yaratıkların en hayırlılarıdır.

98/8-Onların ödülleri Allah katında (kendilerini bekler;) içinden ırmaklar akan, sonsuza kadar kalacakları sınırsız nimet bahçeleri. Allah onlardan hoşnuttur ve onlar da Allah’tan. Bütün bunlar Rablerini ürpertiyle hissedenler içindir.

——————————o———————————

99Zilzal/1-Yer, o (son) müthiş sarsıntı ile sarsıldığında,

99/2-ve yeryüzü ağırlıklarını attı(ğında),

99/3-ve insan: “Ona ne oluyor?” diye bağırdı(ğında),

99/4-o Gün yer, bütün haberlerini ortaya dökecek,

99/5-Rabbinin vahyettiği şekilde.

99/6-O Gün bütün insanlar, (geçmiş) fiillerini görmek üzere biri öbüründen ayrılmış olarak ortaya çıkacaklar.

99/7-Ve kim zerre kadar iyilik yapmışsa, onu(n karşılığını) görecek,

99/8-kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu(n karşılığını) görecektir.

——————————o———————————

100Adiyat/1-Ooo! Nefes nefese koşan binek atları,

100/2-ateş saçan kıvılcımlar,

100/3-sabah vakti akına koşan,

100/4-böylece toz bulutları yükselten,

100/5-(körcesine) bir ordunun içine dalan!

100/6-Gerçek şu ki, insan Rabbine karşı çok nankördür;

100/7-ve kendisi (de) buna şahittir:

100/8-çünkü servet hırsına kapılmıştır.

100/9-Ama bilmez mi ki (Ahiret Günü,) herkes mezarından ayağa kalkıp dışarı çıktığında,

100/10-ve insanların kalplerinde (gizli) olan her şey ortaya döküldüğünde,

100/11-işte o Gün Rableri, onların her halinden haberdar (olduğunu gösterecek)tir?

——————————o———————————

101Karia/1-Ah! Apansız (gelen) bir bela!.

101/2-Ne korkunçtur apansız (gelen) bela!

101/3-Bilir misin nedir, nasıl olacaktır o apansız bela?

101/4-(O,) insanların şaşkın vaziyette uçuşan pervanelere benzeyeceği Gün,

101/5-ve dağların yumuşak yün topaklarını andıracağı Gün (vuku bulacaktır).

101/6-O zaman, (iyiliklerinin) tartısı ağır basan

101/7-kendisini mutlu bir hayat içinde bulacak;

101/8-tartısı hafif gelen ise

101/9-bir uçurumun girdabına sürüklenecektir..

101/10-Bilir misin nedir o (uçurum)?

101/11-Dağlayan bir ateş!.

——————————o———————————

102Tekasür/1-Bir açgözlülük saplantısı içindesiniz,

102/2-mezarlarınıza girinceye dek (süren).

102/3-Ama, zamanı geldiğinde anlayacaksınız!

102/4-Evet, evet! Zamanı geldiğinde anlayacaksınız!

102/5-Hayır, (onu) tartışılmaz bir kesinlikle anlasaydınız,

102/6-(cehennemin) yakıcı ateşini mutlaka görürdünüz!

102/7-Sonunda onu keskin bir gözle mutlaka göreceksiniz:

102/8-ve o Gün hayatın nimetleri(ne karşı yaptıklarınız) için mutlaka sorguya çekileceksiniz!

——————————o———————————

103Asr/1-Düşün zamanın akıp gidişini!

103/2-Gerçek şu ki, insan ziyandadır;

103/3-meğer ki imana erip doğru ve yararlı işler yapanlardan olsun ve birbirlerine hakkı tavsiye edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden…

——————————o———————————

104Hümeze/1-Vay haline iftira atanın ve ayıp kusur arayanın!

104/2-(Vay haline o kişinin) ki, serveti biriktirir ve onu bir kalkan sayar,

104/3-zanneder ki serveti onu sonsuza dek yaşatacak!

104/4-Hayır, tersine, (öteki dünyada) çökerten bir azaba terk edilecektir o!

104/5-Bilir misin nedir o çökerten azap?

104/6-Allah tarafından tutuşturulan bir ateş,

104/7-(günahkar) kalplerin üstünde yükselen:

104/8-üzerlerine salınacak (bir ateş),

104/9-sonsuz sütunlar arasında!

——————————o———————————

105Fil/1-Haberin yok mu Rabbin Fil Ordusu’na ne yaptı?

105/2-Onların kurnazca planlarını tamamen bozmadı mı?

105/3-Üzerlerine kalabalık sürüler halinde uçan varlıklar saldı,

105/4-onlara önceden tesbit edilmiş taş gibi sert azap darbeleri vurdular,

105/5-ve onları yalnız sap dipleri kalasıya yenmiş bir ekin tarlasına benzettiler.

——————————o———————————

106Kureyş/1-Kureyş’in emniyeti sağlanabilsin diye,

106/2-kış ve yaz seferlerindeki emniyeti.

106/3-O halde bu Mabed’in Rabbine kulluk etsinler,

106/4-O ki, aç kalmasınlar diye onları beslemiş ve tehlikelerden emin kılmıştır.

——————————o———————————

107Maun/1-Hiç bütün bir ahlaki değerler sistemini yalanlayan (birini) tasavvur edebilir misin?

107/2-İşte böyle biridir, yetimi itip kakan,

107/3-yoksulu doyurma arzusu/gayreti duymayan.

107/4-Yazıklar olsun şu namaz kılıp duranlara,

——————————o———————————

107/5-onlar ki kalpleri namazlarına yabancıdır,

107/6-onlar ki niyetleri yalnızca görülüp takdir edilmektir,

107/7-ve üstelik onlar, (insanlara) en ufak bir yardımı bile reddederler!

——————————o———————————

108Kevser/1-Bak, Biz sana bol nimet verdik:

108/2-o halde (yalnız) Rabbine ibadet et ve (yalnız O’nun adına) kurban kes.

108/3-Şu gerçek ki, senden nefret eden, (her türlü iyilik ve güzellikten) kesilmektedir!

——————————o———————————

109Kafirun/1-De ki: “Siz ey hakikati inkar edenler!

109/2-Ben tapmam sizin taptığınıza,

109/3-siz de tapmazsınız benim taptığıma.

109/4-Ve ben tapmayacağım (asla) sizin tapıp durduğunuza,

109/5-siz de (hiç) tapmayacaksınız benim taptığıma.

109/6-Sizin dininiz size, benimki bana!”

——————————o———————————

110Nasr/1-Allah’ın yardımı ve zafer geldiğinde,

110/2-ve insanların Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde,

110/3-Rabbinin sınırsız şanını yücelt, O’na hamdet ve O’ndan mağfiret dile çünkü O, her zaman tevbeleri kabul edendir.

——————————o———————————

111Tebbet/1-Kahrolsun o parlak yüzlünün iki eli ve kahrolsun kendisi!

111/2-Ne faydası olacak servetinin ve kazancının?

111/3-(Öteki dünyada) şiddetle parlayan bir ateşe atılacak,

111/4-iğrenç söylentilerin taşıyıcısı olan karısı ile birlikte,

111/5-(o ki,) boynunda bükülmüş iplerden bir halat (taşır)!

——————————o———————————

112İhlas/1-De ki: “O, Tek Allah’tır:

112/2-Allah, Öncesiz ve Sonrasız, Bütün Evrenin Asıl Sebebi.

112/3-O doğurmamıştır, doğurulmamıştır;

112/4-ve hiçbir şey O’na denk tutulamaz.”

——————————o———————————

113Felak/1-De ki: “Sığınırım ben yükselen şafağın Rabbine,

113/2-O’nun yarattıklarının şerrinden,

113/3-ve bastıran kapkara karanlığın şerrinden,

113/4-karanlık işlere düşkün tüm insanların şerrinden,

113/5-ve kıskançlık duyduğunda kıskancın şerrinden.”

——————————o———————————

114Nas/1-De ki: “Sığınırım ben insanların Rabbine,

114/2-insanların Hakimine,

114/3-insanların İlahına;

114/4-fısıldayan sinsi ayartıcının şerrinden,

114/5-insanların kalbine fısıldayan;

114/6-görünmez güçler(in) ve insanlar(ın bütün ayartmaların)dan”.

posted in AHİRET | 0 Comments

21st Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

DÜNYA

İnsanın ölümden önceki hayatı, bu hayattayken ilişki kurduğu varlıklar, bunlarla ilgili eğilimleri, tutum ve davranışları için kullanılan bir tasavvuf ve ahlâk terimi.

Dünya kelimesi, “yakın olmak” mâna­sına gelen dünüv kökünden türemiş “en yakın” anlamındaki ednâ kelimesinin müennesidir. Kur’an’da âhiret ve âhiret ha­yatının karşılığı olmak üzere çok defa, “yakın hayat” anlamındaki el-hayâtü’d-dünyâ tamlamasında hayat kelimesinin sıfatı olarak, bazan da belirli (mârife) şek­liyle isim olarak kullanılmıştı Hadis­lerde ise belirsiz (nekre) olarak da geçer. Bu yakın hayatın ardından gelecek olan hayata, “sonraki hayat” anlamında âhi­ret adı verilmiştir. Dünya kelimesinin “al­çaklık, kötülük” mânasındaki denâet kö­künden geldiği de ileri sürülmüştür (A III, 669). Kur’an’da yer ve yeryüzü için arz kelimesi kullanılmış, şu anda yaşa­nılan hayata “el-hayâtü’d-dünyâ. âcile ûlâ”; sonraki hayata “ukbâ. dâ-rü’l-karâr” gibi isim ve sıfatlar da veril­miştir. Böylece Kur’ân-ı Kerîm’de arz coğrafî, dünya ise dinî ve ahlâkî bir te­rim olarak yer almış; dünya kötülenir ve­ya hafife alınırken kozmik varlığı değil burada sürdürülen ve âhiret kaygısını geri planda bırakan hayat tarzı kastedil­miştir. Dünya sahih hadislerde de bu an­lamda kullanılmıştı. Yeryüzü ile burada yaşanan hayat arasında yakın bir ilişki bulunduğundan zamanla dünya kelime­si sıfat olma özelliğini kaybederek yer­kürenin ismi haline gelmiş ve “ay altı varlık alanı, bu âlem. güneş sisteminde­ki gezegenlerden biri, yer küresi” şek­linde tarif edilmiştir. Bu anlam­da dünya denilince daha çok yer küresi (arz) akla gelir.

Dünya hayatı Kur’an’da genellikle âhi­ret hayatı ile birlikte anılmış, bazan ikisi arasında karşılaştırma yapılarak âhi­ret hayatının üstün olduğu belirtilmiş­tir. Kur’an’a göre, âhiret için amelleri engellemeyen ve aksatmayan dünya ha­yatı meşru bir nimet, hatta saadettir. Nitekim müstümanlann. “Rabbimiz! Bi­ze dünyada da âhirette de iyilik ver” di­ye dua etmeleri tavsiye edilmiş; “Allah dün­yadaki şeylerin hepsini sizin için yarat­tı” denilmiştir. Birçok âyette peygamberlere ve müminlere hi­tap edilirken dünya ve âhiret mutlulu­ğu birlikte vurgulanmış, bu durum Al­lah’ın özel bir lutfu olarak kaydedilmiş­tir. Hz. İbrahim ve Hz. îsâ dünya ve âhi­ret mutluluğunu kazanmışlardır. Çünkü dün­ya mutluluğu ile âhiret mutluluğu bir­birine zıt değildir; âhiret mutluluğunu kazanmak için dünyadan vazgeçmek ge­rekmez; dünyada refah içinde yaşana­rak âhiret mutluluğu elde edilebilir. Âhiretlerini kaybedenler dünyada da mutlu olamazlar: “Kâfirler için dünyada ve âhirette şiddetli bir azap vardır”. İki cihan­da yüzü ak olanlara karşılık yüzü kara olacaklar da vardır.

Dünya ve âhiret arasında bir tercih yapma mecburiyeti ortaya çıktığı zaman hiç tereddüt etmeden âhiret hayatının tercih edilmesi istenmiş, aksi davranış­ta bulunanlar şiddetle kınanmıştır. Çünkü âhiret dünyadan daha hayırlıdır. Geçici ve süreksiz olan, kalıcı ve daimî olana tercih edilemez. “Önce dünya” diyenler “dünya karşılığında âhireti satanlar” şeklinde nitelendirilmiş, değerli ve çok olanı verip değersiz ve az olanı satın almanın kârlı bir iş olmadığı ifade edilmiştir. Bu anlayışa sahip olanların yaptıkları işler kendilerine dünyada ve âhirette bir ya­rar sağlamaz. Buna karşılık âhiretlerini ka­zanmak için dünyalarını satanlar övül­müştür. Bunun en güzel örneği şehidlerdir.

İslâm’ın dünya hakkındaki tutumunun doğru tesbit edilebilmesi için Kur’an’ın ilk muhatapları olan Araplar’ın dünyaya ve âhirete bakış tarzlarının dikkate alın­ması gerekir. İbn Haldun’un da belirtti­ği gibi Câhiliye döneminin bedevi Arapları doğuştan maddeci ve kısa vadedeki menfaat­lerine düşkündü. İslâm dini, dünyevî imkânlara karşı duydukları bu aşın ilgiyi yumuşatıp onları manevî değerlere yö­neltmek için âhirete inanmayı temel şart olarak ortaya koymuş ve onu benimset­mek için dünyayı kötülemiştir. Kur’an’a göre dünya hayatı aldatıcı bir metadır, sadece bir oyun ve eğlencedir. Dünyadaki menfaatler yaldızlı, fakat önemsiz faydalardır. Kur’an âhiret hayatını dünya hayatı ile karşılaştırırken özellikle şu noktala­ra dikkat çeker: Dünya hayatı geçici ve önemsiz, âhiret hayatı ise kalıcı ve de­ğerlidir. O halde mümin, kalıcı ve değerli olan âhiret hayatını fâni ve yalancı dünya hayatına daima tercih et­mek zorundadır. Dünya hayatı yağmur­la biten ve yeşeren, sonra da bir âfet­le yok olup giden bitkiler gibidir. Zenginliği dille­re destan olan Kârün ve benzerlerine imrenilmemelidir. Kur’an’a göre aldatıcı, oyalayıcı, maksat­tan uzaklaştırıcı, gaflete düşürücü ve gelip geçici bir süs olması dünya haya­tının başlıca özellikleridir. Mal ve evlât dünya hayatının zînetidir. Kadın, evlât, altın, gümüş, cins at­lar, davarlar ve ekinler, insanoğlunun hoşuna giden dünya hayatının süsleridir. Kâfirlerin dünya peşin­de koşmaları bu hayatın kendilerine süs­lü gösterilmesindendir. Gerçi Allah’ın kulları için yarattığı zînetleri kimse yasaklayamaz; ancak onlardan faydalanırken dünya-âhiret dengesini bozmamaya dikkat etmek gerekir. Hz. Peygamber bu dengeyi boz­ma eğilimini gösteren eşlerini uyararak ya dünya hayatının süsünü ya da Allah’ı, Resulünü ve âhiret yurdunu tercih etme­lerini istemiştir. Âhi­rete öncelik veren bu dengenin dünya lehinde bozulması yönündeki davranış­lar tasvip edilmemiştir. Bir cuma günü ashabın, mescidde hutbe okuyan Hz. Peygamber’i bırakıp alışverişe koşmaları, Bahreyn’e gönderilen Ebü Ubeyde b. Cerrâh”ın cizye toplayıp Me­dine’ye döndüğünü haber alan sahabe­nin alışılmadık bir şekilde sabah nama­zında Mescid-i Nebevî’yi doldurmaları, Mekke’nin fethinden sonra girişilen sa­vaşlarda elde edilen ganimetler konu­sunda tartışmalar çıkması bu tür eğilimlerden bazılarıdır. Bu ha­reketler karşısında bazan Hz. Peygam­ber, Allah katında dünyanın cılız bir ölü oğlak kadar bile değeri olmadığını ifade etme ihtiyacını duymuş, dünyaya düşkün ve maddeye tutkun olmamaları için çevresindekileri uyar­mıştır.

Öte yandan Abdullah b. Ömer, Ebü’d-Derdâ ve Osman b. Maz’ûn gibi sürekli ibadetle meşgul olup kendilerini ve aile­lerini dünya nimetlerinden mahrum bı­rakan kimselerin davranışları da Hz. Pey­gamber tarafından hoş karşılanmamış, ölçüsüz bir şekilde dünyaya sarılmak kadar dün­yayı terketmek ve bir tür ruhbanlık ha­yatına yönelmek de doğru bulunmamış­tır. Kur’an’da kötülenen dünyadan maksat madde ve şahsî çıkardır. Mal, mevki, şeh­vet, lüks ve israf gibi tutku ve eğilim­ler kınanırken manevî değerlere ve uhrevî hayata bağlılık gösterilmesi isten­miştir.

Hz. Peygamber, yaşadığı hayat itiba­riyle dünya karşısında takınılması gere­ken tavrın nasıl olması gerektiğini gös­termiştir. Nitekim, “Uhud dağı kadar al­tınım olsa üç günden fazla saklamazdım” demiş, hayatı boyunca dünyalığa önem vermemiş, vefatından sonra birkaç şah­sî eşyasından ve çok az miktarda mal­dan başka bir şey bırakmamış, ilk iki halifesi de bu yolda onu takip etmiştir. Bununla beraber Hz. Peygamber, “Dünya malı tatlıdır, çekicidir” sözüyle herkesin dünyaya ve maddeye karşı kendisi gibi davranamayacağını da ifade etmiştir. Nitekim müslümanların servet edinme­lerini tasvip etmiş, dinin servetle ilgili olarak getirdiği yükümlülüklerin ifa edil­mesi şartıyla zenginliğin iyi bir şey ol­duğunu söylemiştir. Onun dünya karşı­sındaki tavrı ve sözleri bir tavsiye ve uya­rı niteliğindedir. İnsanda maddeye ve şahsî çıkara karşı doğuştan bir eğilim, hatta hırs bulunduğundan İslâm dini ki­şileri dünya nimetlerine teşvik etme ye­rine onların dünya ile ilgili davranışları­nı düzene koymaya özen göstermelerini istemiştir.

İslâm’ın manevî değerleri ve âhiret hayatını üstün tutan, ancak buna aykırı olmayan dünya nimetlerini ve zenginligini de onaylayan tutumuna rağmen çok geçmeden İslâm toplumunda yoz­laşmalar başladı. Toplumun bir bölümü kendini servet, lüks ve ihtişam hırsına kaptırıp âhireti ihmal ederken bir ke­sim de bütünüyle âhirete yönetip dün­yayı dışladı. İç savaşlar, sefahat ve din­den uzaklaşma hareketlerinin yanı sıra özellikle Hıristiyanlık, İsrâiliyat, Hint din­leri ve diğer dış kültürlerden gelen te­sirlerle dünyadan el etek çekip kendini tamamıyla âhirete veren ve dünyaya kü­senlerin sayısı gittikçe artmaya başladı. Dünya hayatını terkedip bir köşeye çe­kilenler evliya ve örnek insanlar olarak kabul edildi. “Dünyaya karşı soğuk du­ranlar” anlamındaki zühhâd kelimesiyle ifade edilen zümrenin ortaya çıkışı ve bunların herkesten saygı görmesi, son­raları bu zihniyetin daha da güçlenerek tasavvufta devam etmesine ve dünyaya karşı ilgisiz, işsiz güçsüz bir grubun or­taya çıkmasına yol açtı. Tasavvufî ve ah­lâkî eserlerde dünyadan nefret etme­nin fazilet olduğunu işleyen konular ağırlık kazandı. İnandırıcı olmak için de hadisler uyduruldu, İsrâiliyat’a başvu­ruldu, hatta ruhbanlann sözleri delil ola­rak gösterildi. Bazı kaynaklarda Resûlullah’a nisbet edilen rivayetlere göre dün­ya ve onda olan her şey mel’undur; bü­tün günahların başı dünya sevgisidir; dünya mümin için zindan, kâfir için cen­nettir. Bir kısmı sahih kabul edi­len bu tür rivayetlerin meydana getirdi­ği olumsuz havayı etkisiz kılmak iste­yen çevreler de yine hadisleri veya ha­dis olduğu ileri sürülen sözleri kullandı­lar ve böylece bozulduğuna inandıkları dünya-âhiret dengesini yeniden kurma­ya çalıştılar. İlk dönemdeki Sünnî, Mu’tezilî, Şiî ve Haricî âbid ve zâhidlerin büyük çoğunluğu dünyayı çeşitli şekillerde kötülüyor, ancak bun­dan dünyayı tamamıyla terketme anla­mını çıkarmıyordu. Bununla beraber bu dönemde dünyadan yüz çevirip inzivaya çekilen, hatta harabelerde, mezarlıklar­da ve mağaralarda tek başına yaşayan âbid ve zâhidlere de rastlanmış, bunla­rın sayısı gittikçe artmıştır. Zâhid ve sû-fîlerin büyük çoğunluğu, nefret ettikle­ri ve lanetledikleri dünyayı (maddeyi ve maddeciliğil kötülemek için son derece ağır ve tahkir edici sözler kullanmışlar­dır.

Zâhid ve sûfîier önce lanetledikleri dünyayı tasvir etmeye çalışmışlardır. Ebû Tâlib el-Mekkî’ye göre dünya, kişinin aşağı arzulardan aldığı paydan ibaret­tir. Kötü arzulardan uzaklaşmak anla­mında dünyayı terketmek farz, ihtiyaç fazlası olan mubah ve meşru arzulardan yüz çevirmek suretiyle dünyayı terket­mek ise fazilettir. Halk haramları, takva sahipleri helâlliği şüpheli olan şeyleri, zâhidler ihtiyaç fazlası helâlleri terkederler. Çünkü dünyanın haramı azaptır, helâli ise hesap vermeyi gerektirir; he­saba çekilen de ceza görür. Ebû Safvân, dünyada dünya için yapılan her şeyin dünya, âhiret için ya­pılan her şeyin âhiret olduğunu söyler. Dünya nefsin arzusu ve keyfîliktir; ma­hiyeti hevâ ve hevese tâbi olmaktan iba­rettir. Nefsinin arzuları peşinde koşan kimse hiçbir şeye sahip olmasa bile dün­ya ehlinden sayılır. Tasavvufî eserlerde âhiret kaygısı taşıma­dan mal ve servet biriktirenler, bedenî ve şahsî hazlar peşinde koşanlar “dün­yanın uşağı” sayılmış, bunların Allah’ın kulu (abdullah) değil “paranın kulu” (abdü’d-dînâr) oldukları ifade edilmiştir.

Mutedil mutasavvıfların dünya ile il­gili görüşleri, en sistemli ve ayrıntılı şe­kilde Gazzâlî tarafından ortaya konmuş­tur. Gazzâlî, hayra vasıta olan şeylerde nisbî de olsa bir hayır bulunduğu şek­lindeki kategorik hükümden hareketle dünyanın karşısına kayıtsız şartsız düş­man olarak çıkmayı doğru bulmaz; zira böyle bir kötümserlik, insanın hem be­denî hem ruhî hayatı için kötü sonuçlar doğurabilir. Gazzâlî’ye gö­re insanın manevî varlığının (kalp) ölüm­den önceye ve sonraya ait olmak üzere iki hali vardır. Ölümden önceki hale dün­ya, ölümden sonraki hale de âhiret de­nir. Buna göre dünya, kişinin ölümden önceki hayatıyla ilgili eğilimleri, maksat­ları, arzu ve istekleriyle hazlarının bü­tünüdür. Gazzâlî dünyayı, mevcut maddî varlıklarla (a’yân-ı mevcûde) insanın bu varlıklara yönelttiği ilgilerinden, onları kendi hesabına faydalı kılmak için sarfettiği çabalardan ibaret sayar. A’yân-ı mevcûde yerküre ile onda bulunan mad­dî varlıklardır. İnsan bu tür dünyevî var­lık ve imkânlardan yoksun yaşayamaz. Çünkü yeryüzü onun mesken ve ziraat ihtiyacını karşılar; yeryüzündeki diğer varlıklardan bitkiler insanların beslen­me ve tedavi gibi ihtiyaçları, madenler­den bir kısmı muhtelif araç gereçlerin yapımı, bir kısmı da tedavül için gerek­lidir. Ayrıca canlılar beslenmede ve ta­şınma hizmetlerinde kullanılır. İnsanlar hemcinslerinden de faydalanırlar. Ev­lenerek cinsî ihtiyacı ve neslin devamı­nı sağlamak, iş gördürmek bu fayda­lanmanın başlıcalarıdır.

Gazzâliye göre insanın bütün dünyevî varlık ve imkânlarla, biri sevgi şeklinde manevî, diğeri meşguliyet şeklinde mad­dî olmak üzere iki türlü ilişki kurduğu görülür. Kişinin dünyaya belli ölçüde sev­gi göstermesi yadırganmamalıdır. Çün­kü selîm tabiatlı her insan kendine haz (lezzet) vereni sever, elem verenden nef­ret eder. Hz. Peygamber de, “Sizin dün­yanızdan bana her şeyin en güzeli ve en temizi, bir de kadınlar sevdirildi; benim gözümün nuru ise namazdır” demiştir. İnsanda dünya sevgisi fıtrîdir. Nitekim insan, ölümünden sonra kaygı duyacağı hiçbir kötü durumla karşılaş­mayacağını bilse dahi yine de yaşamayı ister. İnsanın dünya ile meşguliyet şeklindeki bedenî ilgisi onun besin, giyim ve mesken olarak belirle­nen üç temel ihtiyacından doğar. Dünya şartları hayvanların yaşaması için ge­nellikle hazır bir şekilde yaratılmış ol­duğu halde insanlar için hayat şartları büyük ölçüde iyileştirme faaliyetinden sonra uygun hale getirilebilir. Bu durum çeşitli faaliyet alanlarının, iş ve meslek­lerin ortaya çıkmasına yol açar. Hiçbir insan, yaşayabilmek için tek başına dün­ya şartlarını iyileştirmeye muktedir ol­madığından, insanlar karşılıklı ihtiyaç­larını gidermede birbirine yardımcı olmak için farklı meşguliyet alanlarına yö­nelmek zorunda kalırlar. Nihayet insan­ların bir arada yaşamaları zarureti siya­sî, hukukî, askerî vb. problemlerin orta­ya çıkmasına yol açtığı için bu problem­leri aşma çabaları da yeni meslekler ve meşguliyet alanları meydana getirmek­tedir.

İnsanlar, bütün bu dünyevî varlık ve imkânlara karşı takındıkları tavra gö­re başlıca üç zümreye ayrılırlar.

1- Âhirete iltifat etmeksizin yalnızca dünyaya bağlananlar. Gazzâlî’ye göre insanların büyük bir kısmı bu gruba girer. Bunlar Kur’an’da Tâgütun kulları ve yaratıkla­rın en kötüleri” olarak gösterilmiştir.

2- İlk zümrenin tam ak­sine bütün çabalarını âhirete yönelten ve dünyaya iltifat etmeyenler.

3- Dünya ve âhiretin hakkını verenler. Peygamber­lerin de dahil olduğu bu zümre insanla­rın en faziletlisidir; çünkü din ve dünya İşlerini gerektiği şekilde yürüten kimse “Allah’ın halifesi”dir. İnsanların tamamı “Allah’ın iyâli” olduğuna göre onlara hizmet etmek de ibadetten, hatta en değerli ibadetlerden sayılır. Esasen âhiret saadetini arzulamak Al­lah sevgisine aykırı olmadığı gibi dünya­nın refah, sağlık ve esenliğini dilemek, bunun için çaba sarfetmek de Allah sev­gisine ters düşmez. “Dünya ve âhiret bir­birini takip eden iki gerçek hal olduğu­na göre insanın yarının hazlarını arzular­ken bugünün hazlarına ilgisiz kalması düşünülemez. Çünkü insan yarının haz­larını, yarın dediğimiz şey bir zaman son­ra bugün olacağı için arzular. Yeter ki bu hazlar kişiyi uhrevî saadetten mah­rum edecek mahiyette olmasın. Bu şar­ta bağlı olmak üzere dünyevî gayelerle uhrevî gayelerin birleştirilmesi imkân­sız değildir”. Böylece insan dinî bir şuurla, dünyaya mahkûm olmak yerine ona hâkim oldu­ğu ve onları yönlendirdiği, dünyevî var­lık ve imkânları Allah’ın rızâsına ve ken­di âhiret saadetine uygun şekilde kul­landığı sürece bu varlık ve imkânlar kötülenen dünyadan değildir. İnsanın mad­deye mahkûm ve bağımlı olması dün­yadır, ancak ona hâkim olması dünya değildir. Maddenin önde ve üstün tu­tulması dünya, mânanın önde ve üstün tutulması âhirettir. Şu halde dünya, ruh­la nesneler arasındaki sağlıksız ve olum­suz ilişkiden ibarettir.

Çeşitli kaynaklarda verilen bilgilere, özellikle yine Gazzâlî’nin İhyâ’ü culûmi’d-dîn adlı eserinin III. cildinde “Kitâbü zemmi’d-dünyâT bölümünde aktar­dığı anekdotlara göre zâhidler ve muta­savvıflar, “maddeye yönelen nefsin ar­zulan (hevâ, şehvet)” şeklinde tarif ettik­leri dünyayı bütün kötülüklerin kaynağı olarak görmüşler, onun insanı alçaltan ve esas maksadı unutturan bir niteliğe sahip olduğuna inanmışlar. Hakk’a gi­den yolda önlerine çıkan en büyük en­gel saydıkları dünyayı bütün ifade güç­lerini kullanarak türlü biçimlerde yer­mişler, onun dine ve âhirete verdiği za­rarları örneklerle anlatmışlardır. İbn Ay­yaş el-Mahzûmî, “Arkadaşlarımız dün­yaya domuz adını vermişler; eğer bun­dan daha kötü bir ad bulmuş olsalardı onu verirlerdi” demiştir. Dünya Allah’ın düşmanıdır. Allah’ın dostu olan bir insan onun düşmanına dost olmaz. Dün­ya yalan, âhiret gerçektir. İnsanlar uykudadır, ölünce uyanacaklar ve esas ha­yatı o zaman göreceklerdir. Bir hayal, bir düş gibi görüldüğünden dünya hak­kında “yalancı dünya” deyimi kullanıl­mıştır. Dünya insanı önce yükseltir, son­ra düşürür. Dışı çekici ve güzel bir ka­dın, içi çirkin bir kocakarı gibidir. Her gece başka biriyle yatan fahişeye ben­zer. Kendisine gönül verenlerin hiçbiri­ne acımamıştır. Yılana benzer, dokunun­ca pürüzsüzdür, fakat zehiri öldürücü­dür; içtikçe harareti arttıran deniz suyu gibidir.

Birçok zâhid ve mutasavvıf dünya ile âhiretin birlikte yürümeyeceğine inan­mıştır. Söylendiğine göre Hz. Ali dünya ile âhireti iki kumaya benzetmiş, biri memnun edildiği ölçüde öbürünün ra­hatsız olacağını ifade etmiştir. Dünya İle âhiret doğu ile batı gibidir; birinden uzaklaşıldığı nisbette öbürüne yaklaşı­lır; biri harap olduğu nisbette diğeri mâ­mur olur. Ancak dünyanın fazla kötülenmesinden rahatsız olan zâhidlerin bazen onu savundukları da görülür. Buna göre dünya ilâhî kitapların ve peygam­berlerin gönderildiği, meleklerin ibadet ettiği, âhiretin kazanıldığı, Allah’ın ni­met ve lutuflarını bol bol verdiği bir yer olduğundan dünyaya olumlu bir gözle bakılmalıdır.

Daha çok çile ve müridlik döneminde dünyayı kötüleyen mutasavvıflar, mari­fet makamına ulaşıp arif oldukları za­man artık dünyanın lehinde ve aleyhin­de konuşmazlar. Arifler ve âşıklar bu ma­kamda dünya gibi âhireti de Hakk’a er­meye engel sayar, onun da mâsivâ ol­duğunu söylerler. Zâhid dünyaya bakı­şıyla sirke, arif İse misk koklatır. Zâhid dünyayı çirkinleştirir, arif ise onunla hiç ilgilenmez, denilmiştir. Hatta bazan Allah’ın tecellilerini yansıtması bakımından dünyaya ve âle­me yüksek ve estetik bir değer de at­fedilir. Bu sebeple dünyayı bir ölçüde kötüleyen Gazzâlî bile bu âlemin, daha fazlası tasavvur edilemeyecek kadar gü­zel, eksiksiz ve mükemmel olduğunu be­lirtmiştir. İbnü’l-Arabiye göre de dünya ilâhî güzelliği yansıtan bir ayna olması itibariyle fevkalâde gü­zeldir. Bu mertebeye ulaşan arifler artık sadece dünyanın güzelliğinden, faydasından ve nimetlerinden bahsederler. Çünkü bu mertebedeki arifler için dünya Hakk’a ermeyi engellemez, aksine O’nun daha iyi anlaşılmasını sağlar. (Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, Dünya maddesi.)

posted in AHİRET | 0 Comments

20th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

MUHKEM AYETLER VE MÜTEŞABİHLER

MUHKEM AYETLER (Kesin hükümlü ayetler)

MÜTEŞABİHLER(Benzeşenler-Mecazlar)

3Al-i İmran suresi, 7-“Sana kitabı indiren O’dur. Ondandır muhkem ayetler -ki onlar kitabın anasıdır- ve diğerleri müteşâbihlerdir(BENZEŞENLER-MECAZLAR). Şu var ki, kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne aramak ve tevilini aramak için ondan müteşâbih olanları izlerler. Ve bilemez tevilini Allah’tan başkası ve ilimde derinleşenler derler ki; “Ona inandık, hepsi Rabbımızın katındandır.” Ancak akıl sahipleri düşünebilirler.”

İkinci Hayat(AHİRET: CENNET-CEHENNEM) Konusunda Benzeşenler

İnsanın bilgi edinmesi için iki alan vardır. Birincisi ‘Şehâdet’ alanıdır. Biz burayı müşahede eder, işitir, görür dokunur ve kavrayabiliriz. Böylece muhkem bilgiler elde ederiz. Bu bilgilerden, evrensel yasalara dayanan Fiziksel bilimler doğar. Bilgi edinilebilecek ikinci alan ise, metafizik olan ‘Gayb’dır. Fakat duyu organlarımız bu alanı kavramakta yetersiz kalır. Her iki terim de şu ayette kullanılmıştır;

“O, görülen (şehâdet)i de görülmeyen (gayb)ı da bilen, kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır.”[1]

Burada önemli bir noktanın altını çizmemiz gerekmektedir. Gayb; sadece “Görülmeyen” demek değildir. Aynı zamanda ‘Şu anda hazırda bulunmayan’ demektir. Bu nedenle, o anda hazırda bulunmayan kimsenin onu üzecek biçimde anılmasına ‘Gıybet’ denmektedir. Kelime bazen, bilinenin mukabili olarak da kullanılır. Kur’ân’da daha çok insanın kavrayış alanının ötesinde bulunan hakikati nitelemek için kullanılmıştır.

Oysa sadece görülmeyen niteliğindeki bir şey, şehâdet alanında bulunan, fakat duyularımızdan uzak kalan yahut zihnimizde gelecek biçiminde algılanan eşya, haber ve hadiseler olabilir. Bunlar bilinebilirlik açısından gayba benzer. Fakat mutlak bilinmez değildir. Meselâ çocuk, annesine misafir geldiğini duymuştur. O bir misafirin geldiğini muhkem olarak bilmektedir. Ancak tanımadığı için misafirin kimliği ve ne zaman döneceği ona gayb gibidir. Fakat bunları her an bilme imkânı olduğundan tam bir gayb da değildir. İşte şehâdet alanında bulunup da, gayba benzeyen bu tür haber ve olayları gayb dışında bir isimle adlandırmamız gerekmektedir. Hiç bilinemeyecek olana Kur’ân’da‘el-Gayb’ denmektedir. Biz bundan hareketle; zamanla bilinebilir olana aynı kökten bir kelimeyle ‘Gâib’ diyebiliriz. Böylece mutlak gayb ile, şu anda bize gayb gelen şeyi birbirinden ayırmış oluruz.

Meselâ Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek bizim için mutlak anlamda bir gaybdır. Çünkü onun zamanını sadece Allah bilir;

“Saat’in bilgisi ancak Allah’a mahsustur.”[2]

“Ben size, Allah’ın hazîneleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem.”[3]

“Size söylenen şey yakın mıdır, yoksa Rabbım onun için uzun bir süre mi koyacaktır, bilmem. Gaybı bilen O’dur.”[4]

Fakat yağmurun ne zaman, nereye ve ne kadar yağacağını takdir eden bilgi mutlak gayb olsa da, onun yağacağı yer, zaman ve mikdarı bilmek gayb değil gâibdir. Çünkü, bulutların cinsi, yoğunluğu ve rüzgarın seyri gibi emareler, onun zamanını ve yerini bize haber vermektedir. Nitekim yukarıdaki ayet, kıyâmetin zamanını bilmeyi Allah’a tahsis ettikten sonra şöyle devam eder;

“Yağmuru indirir, rahimlerde bulunanı bilir, kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır.”

Allah, sadece bunları değil, her şeyi bilir. Ama, hiç kimsenin bilemeyeceği, sâdece Allah’ın bileceği başka şeyler de vardır. Bu ayette vurgulanan şudur. Yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemeyen kimse, kıyâmetin saatini nasıl bilsin? Fakat, yağmurun ne zaman yağacağı, ana rahminde ne olduğu, ne zaman şiddetli bir depremin olacağı mutlak gayb ile sınırlanmamıştır. Bunlar sadece bilemeyene gâibdir. İlk ikisinin şu anda bilim adamları için gâib olmaktan çıktığını da biliyoruz.

İkinci hayata(ahrete) gelince. O mutlak anlamda bir gaybdır. Doğal olarak oradaki nimet ve azabın mahiyet de insan için gayb kalacaktır. Fakat din koyucusu, kulların iman ve inkarına karşılık onlara vereceği nimet ve azabın niteliklerini anlatacaktır. Bu anlatış da elbette muhataplarının diline yani onların nimet ve azap kültürlerine uygun düşmesi gerekir. Aksi taktirde, sözün ruhlara bir etkisi olamaz.

Kur’ân’ın ilk seslenişi, döneminin büyük bir kentinde, köleleri ve hizmetçileri bulunan zengin bir halka olmuştur. Bu halkın yoksulları genelde ona uymuşlar, zenginleri karşı koymuşlardır. Bu nedenle, Kur’ân vaat ettiği nimetleri doğal olarak o yoksulların hoşlanacağı, kendisiyle tehdit ettiği azabı da o şımarık zenginlerin kaygılanıp korkacağı niteliklerle anlatmıştır.

Onların nankör zenginlerinin en nefret ettiği şey şüphesiz sıcaklıktır. Kur’ân da, onların yaptıkları kötülüklere karşılık onların hiç istemediği bir şeyden, ateşten söz eder. Fukaranın hasret kaldığı şey de yeşillikler arasında ferah bir ortamdır. Kur’ân da, o yoksulların iyiliklerinin karşılığını, onların özlemini duyduğu bahçelerle tasvir eder.

Şimdi eğer biz, günlerinin çoğunu kar ve buz üzerinde geçiren zalimleri ateşle tehdit etsek, yahut hayatı zaten bağ ve bahçelerde geçen iyilere bahçeler vaat etsek, Kur’ân’ın aldığı neticeyi almayabiliriz.

Yani, üzerinde durulan coğrafya Arabistan, uyarılan toplum Arap, aralarından seçilen elçi Arap, onlara cehennemi ve cenneti tanıtan da Arapça bir Kur’ân’dır. Buradan şu noktaya ulaşmamamız zor olmasa gerektir. Kur’ânın kendi dilini Arapça ile sınırlaması, aynı zamanda o günkü Arap kültürüyle de sınırlandırması anlamına gelir. Yani Arapça Kur’ân, aynı zamanda gününün Arap kültürüyle konuşan Kur’ân demektir.

Bu durumda, yukarıdaki üç paragraftan şunlar anlaşılırsa yanlış olmayacaktır. Mutlak gayb alanını anlamak için iki benzetmeye ihtiyaç olacaktır. Birincisi gaybdan haber vermedeki zorluktandır. Bu zorluk, haber verilen yerle o haberi alanın saha ayrılığından kaynaklanır. Bu nedenle Kur’ân ikinci hayattaki meyveleri bu hayattaki meyvelere benzetir.

“İnananlar ve yararlı işler yapanlara, içlerinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Onlara bir ürün rızk olarak verildiğinde, “Bu daha önce de bahşedilenin aynısıymış” derler. Bunlar, müteşâbih olarak sunulmuştur.”[5]

Benzetme gereğinin ikincisi, verilen haberin, zihinlerde algılanış biçimindendir. Bu haberi veren toplumla, alan toplumun kültür farkı bu gereği artırır. Ayetlerde cennet; huzur verici gölgeler, tarifsiz güzellikte eşler, üzüm, nar, hurma, kuş eti, girift ağaçlar, zencebîl, kâfûr, misk, ipekler, atlaslar, kanepeler, divanlar, yastıklar, dolaşıp hizmet eden sürekli aynı yaşta, güzel kız ve oğlanların bulunduğu, içinden ırmaklar akan bahçeler şeklinde tasvir edilir.

İnananlara; ağzı mühürlü bir testiden, gümüşten sırça kadehlerde, içine kâfur ve zencefil karıştırılmış tertemiz, güzel kokulu bir şarap sunulur. Zencefil, güzel kokusuyla içkiye lezzet katan bir baharattır. Kâfûr soğukluk, zencefîl ısı verir. İçildikten sonra ağızda misk kokusu bırakır. İçenleri sarhoş edip salyalarını akıtmaz. Öyle bir iki kadeh içmekle tükenecek gibi de değildir. Çünkü Tesnim ve Selsebîl denen bir pınardan beslenir. Tesnim, Allah’a yaklaştırılanların içki pınarıdır. Selsebîl ise içimi gayet lezzetli, tatlı, boğazdan çok rahat geçen bir içkidir.

Altın ve gümüş kaplara konulmuş leziz yemekleri ve temiz içkileri dolaştıranlar, ihtiyarlamazlar, tazelikleri bozulmaz. Ölümsüz gençlerdir onlar. Etrafa saçılmış inci tâneleri gibidirler. İnci tâneleri düz yerde dağınık olursa ışığı birbirine vurduğu için güzel bir görünüm verir. O kadar güzeldirler. Onlar süreklidirler.[6]

Nankörlüğe karşılık olarak verilecek cehennem için de tasvirler yapar Kur’ân. Özellikle ateş bunların başında gelir. Düşünün ki şımarık bir zengin; kavurucu bir sıcakta çölde kalmış. Açlık gidermeyen dikenli otlardan başka bir yiyeceği yok. Şiddetli bir susuzluk içinde, fakat kaynamış ve kirlenmiş içeceklerden başka içeceği de yok. Yaşamanın ve ölmenin bulunmadığı bir çaresizlik ortamında.

“Cehennem bir gözetleme yeri olmuştur. Azgınlar için bir barınak. Devirlerce kalacaklardır içinde. Ne bir serinlik tadacaklar ne de bir içecek. Sadece; kaynar ve atık bir su”[7]

Şimdi cennet ve cehennemle ilgili şu tasvirler bize bir şeyler hatırlatıyor. Çünkü bu kavramlara yabancı değiliz. İşte inananlara verilen cennet nimetleri, bu hayatta tanıdığımız nimetlere böyle benzer. Nankörlere verilecek karşılık da bu ilk hayattaki mahrumiyetlere benzer. Fakat aynen böyle midir? Buna rahatlıkla hayır diyebiliriz. Gerçekte bunlardan çok farklı olmalıdır zira iki hayatın oluşu birbirinden farklıdır. Orada zaman algısı bildiğimizden farklıdır;

“Göklerle yer genişliğindeki cennet”[8]

“Sakınanlara vaat olunan cennetin meseli şöyledir: Orada bozulmayan sudan ırmaklar, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet sunan bir şaraptan nehirler, süzme bir baldan oluşan nehirler var.”[9]

Bu hayatta; tadı bozulmayan su ve lezzeti bozulmayan süt bulunur mu? Süzme baldan bir nehir nasıl olur? Ayrıca, herkes sütü ve balı sevmeyebilir de. Şarap, hiç tatmamış kimseye de lezzetli gelir mi? Bu nedenle cennette bunların da ne işi var diyen çıkabilir.

Bu son ayetlerden anlıyoruz ki cennet ve cehennem tasvirleri muhkem değildir. Çünkü cennet ve cehennem sadece vaad ve vaidden ibaret değildir. Zaten ayette bunların bir ‘Mesel’ olduğu söylenmektedir. Nitekim bu sayılanları ödül ve ceza olarak algılayışlar da farklıdır. Bunlar kalplerinde hastalık olanların hastalığını artırabilir. (Ahmet Baydar, Muhkem ve Müteşabih)


[1] Haşr, 59/22.

[2] Lokman, 31/34.

[3] Enâm, 6/50.

[4] Cin, 72/25-26.

[5] Bakara, 2/25.

[6] Kur’ân’ın sürekli anlamında kullandığı kelime ‘Huld’dur. Uzun zaman kalıcı olmaya da ‘Hulûd’ denilir. Kelime, hem uzun zaman için, hem de sonsuzluk için kullanılır. Yaşlandığı halde saçları ağarmayan, dişleri dökülmeyen kimseye de ‘Muhlid’ denir.

[7] Nebe’, 78/21-25.

[8] Âl-i İmrân, 3/133.

[9] Muhammed, 47/15.


posted in AHİRET | 0 Comments

16th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Cehennem Geçici Bir Menzil Midir?-Fevzi Zülaloğlu

Bir mümin olarak kendisi adına görev yüklendiğimiz soyut-somut gerçeklikleri üzerine bina ettiğimiz, ölüm öncesi ve ölüm sonrası hakikatlerin anlamını öğrendiğimiz İslam akidesi, ilahi bildirimin sağlam temelleri üzerine bina edilmiştir. Bu temellerin üzerine oturan İslam itikadının sınırlarını, nassların ötesine taşırmaya çalışmak, Hak’dan bir şey ifade etmeyen Zann’a mahkum olmayı doğurur.

Sahih İslam akidesi, tarih ve zaman içinde çıkmış düşünce ekollerine, kelamı mülahazalara göre anlaşılamaz. İslam itikadı, mistik tecrübelerle, zihinsel çabalarla ve istiğraklarla biçimlenemeyeceği gibi, rasyonel aklın noksan yetenekleriyle de şekillenemez. İslam itikadı, yakini bilginin tek kaynağı olan ilahi bildirinle anlaşılabilir. Bunun dışındaki gayretler zan çeşmesinden bulanık su içmeye benzer. Allah’ın dışındaki hiç kimse, daha çok gayba tekabül eden itikadı tahkiye etme hakkına sahip değildir.

İslam’ın muamelatını oluşturan nassların olduğunca müşahhas hale getirilmesi, hayatın içinde kavranması, somutlaştırılması, yaşamın içinde modelleştirilmesi gereklidir. Fakat, İslam’ın akaidi için somutlaştırma ancak Kur’an’ın verileriyle mukayyettir. Bundan gayrisi te’vilin (son anlamın) peşine düşmektir ki, bu Allah’ın kınadığı bir tutumdur (3/7). Oysa modern ve geleneksel boş merak sahipleri te’vilin peşine düşmekten çekinmemektedirler. Yani İslam inancının temelini oluşturan gayba iman konusunda algılarımızın ve aklımızın ulaşamayacağı bazı düşünceler öne sürmektedirler. Örneğin meşhur bir medeniyet hukuku profesörü olan Hüseyin Hatemi, Aziz Nesin gibi şirkini eylemleriyle izhar etmiş, bir çok müslümanın ölmesine, zarar görmesine neden olmuş kafir birinin cehennemde tedavi gördükten sonra cennete gideceği kehanetinde bulunabilmektedir. Ona göre cehennem hapishane değil, hastanedir. Cehennemi bir rehabilitasyon merkezi zanneden bu insancıl profesörün yaptığı gaybı taşlamaktan başka bir anlam ifade etmemektedir. Fakat gaybi alanda zan hak’tan bir şey ifade etmez.

Bu araştırmanın amacı, gaybi bir alan olan cehennemle ilgili kadim kültürlerde ve çağdaş dünyada yapılan spekülasyonları ortaya koymakla beraber, Kur’an’ın nasslarıyla konuyu sahih bir zemine oturtmaktır. İslam’ın akidevi esaslarını oluşturan terim ve anlayışları yerli yerine oturtmak, hangi bozucu etkiler altında kalmışsa tesbit etmek, rasyonel aklın ve tarihin kirlerinden arındırmak sadece Allah’a teslim olan öncü müminler üzerine düşen bir görevdir. İslam’ın özüne aykırı olan modern ve geleneksel algılayış biçimlerini sağlam vücuttan söküp atmak gerekmektedir. İlahi bildirimlerle kayıtlı İslam itikadı mekana ve tarihsel koşullara bağlı olarak hangi bozucu etkiler altında kalmışsa tesbit etmek, yaban otlarını ayıklamak şarttır.

 

 

Kadim Kültürlerde Cehennem Telakkileri

Cehennem telakkisi, en eski kültürlerde bile canlı bir imge olarak yaygınlık arzeder. Hinduizm’de cehennem bir nevi arınma yeridir. Kişi burada arındıktan, cezasını çektikten sonra yeniden yeryüzüne döner. Bundan doğan tenasüh (ruh göçü) akidesi cehennemle ilgili motiflerin gelişmesini önlemiştir.

Budizm’de yedi cehennem inancı vardır. Yeryüzünün altında yer alan, sönmeyen alevler ve dinmeyen acılar yeri olan cehennemde, insanların parçalanması, alevli silahlarla kesilmesi, ezilme, ağaçlara asılıp parçalanma, yakılma, başlıca ceza çeşitleridir.

Yahudilikte ölüm sonrası hayat açık ve net bir şekilde açıklanmamıştır. Tevrat’ta “Atalarına selametle gideceksin, atalarınla uyuyacaksın, kavmine katılacaksın” gibi ifadeler dolaylı olarak ölümü anlatmaktadır1. Ölüm sonrası hayat, “şeol” kelimesiyle ilk defa, Hz. Yakub’un oğlu Yusuf için tuttuğu yas nedeniyle anılır. Hz. Yakub, Yusuf’u bir canavarın parçalayıp yediğini düşünerek “oğlumun yanına, ölüler diyarına (Şeol) yas tutarak ineceğim” demiştir2. Ölüler diyarı olan şeol yerin derinliklerindedir.3 Şeol, helak çukuru, karanlık diyar, unutma yeri, geri dönülmeyen, derin, gizli her şeyin toz ve koyu karanlıklarla karartıldığı yer v.b. ifadelerle tavsif edilmiştir.4

Hristiyan inancına göre Hz. İsa, çarmıha gerildikten sonra yeraltındaki şeol’ün iyiler kısmına inmiş, iyileri oradan çıkararak onlara semanın kapıların açmıştır. Cehennem artık sadece semada olmayan ölülerin ikamet yeri haline gelmiştir. İncillerde buradan cehennem, cehennem ateşi, fırın ateşi, sönmez ateş, karanlıklar ceza yeri, uçurum, kükürt ve ateş gölü olarak bahsedilmiştir.5. Ayrıca cehennem ateşi ebediyetle teyid edilmiştir6.

Garip bir iddia da Erzurumlu İbrahim Hakkı’dan gelmektedir. O’na göre Cehennem dünyada arzın merkezindedir7.

 

 

Kur’an’da Cehennem

Derin kuyu, hayırsız uğursuz anlamlarına gelen cehennem, Kur’an-ı Kerim’in 77 ayetinde geçmektedir. Kur’an’da cehennem mesva, me’va, azabü cehennem, narü cehennem terkipleriyle birlikte kullanılmıştır. Cehennemi, azap türlerini, herhangi bir bölümünü anlatmak üzere birçok kelime kullanılmıştır. Cehennemin en meşhur isimleri yedi tanedir. Bu yedi kavramdan cehennem, bazı sünni alimlere göre azabı en hafif olan tabakadır. Sünni inanışa göre günahkar müminler bu birinci tabakada kalacak ve bir süre sonra çıkacaklardır. Muhaddis ibn Kesir Hz. Peygambere nisbet edilen ve yedi tabakadan (Cehennem, Canim, Haviye, Hutame, Leza, Sair, Sakar) bahseden hadisin sahih olmadığını kaydetmektedir.8

Kur’an’da Cehennemle ilgili meşhur yedi kavramla birlikte azap türlerini, şiddetini, bölümlerini ifade etmek üzere şu kelimeler üzerinde durulduğunu görüyoruz.

a)Cehennem: Ahirette kendisiyle layık kimselerin azaplandırılacağı işkence yeri. (2/ Bakara, 206; 3/Ali İmran, 12; 4/Nisa, 55)

b)Cahim: Kur’an-ı Kerim’de 25 yerde geçmektedir. Kat kat yanan, alevi ve ısı derecesi yüksek tutuşturulmuş yakıcı ateş anlamına gelmektedir. (2/Bakara, 119; 5/Maide, 10;9/Tevbe, 113)

c) Haviye: Yukarıdan aşağıya düşmek, uçurum, derin çukur. (101/Karia, 9-11)

d)Hutame: Kırmak, ufalayıp tahrip etmek, gönülleri tutuşturan yüreklere kadar tırmanan, vücudu saran ateşli kaygı anlamındadır (104/Hümeze, 4-7)

e)Leza: Halis ateş, bedenin uç organlarını söküp koparan alev anlamındadır (70/Mearic, 15-16)

f) Sair: Tutuşturmak, .alevlendirmek, alazlanmış ateş anlamındadır (67/ Mülk, 5)

g)Sakar: Şiddetli bir ısı ile yakıp kavurmak anlamındadır. Dört ayette cehennem kelimesi yerine kullanılmıştır. Bunlardan Müddessir suresinde (74/27-29} yaktığı şeyi tüketircesine tahrip eden ve insanın derisini derinden derine kavurup yok eden kırmızı ateş anlamında geçmektedir.

h)Harik: Beş ayette geçen bu kelime azap ile birleştiğinde, yakıcı yangın veya ateş manasına gelmektedir (85/10).

ı) Hamim: On iki ayette geçen hamim, kaynar su anlamında olup cehennemdeki azap türlerinden biri olmak üzere oradakilere içirileceği ve başlarından aşağı döküleceği beyan edilmektedir. Hamimle aynı kökten türeyen Yahmum, ısı derecesi yüksek kapkara bir duman anlamına gelmektedir (56/Vakıa, 43-44).

j)Semum: Üç ayette yer alan semum, temas ettiği şeyi zehir gibi etkileyip dokularına, vücudun delikçiklerine işleyen sıcak rüzgar, kavurucu azap, kaynar su anlamlarına gelmektedir. Tur Suresi 27. ayette ise semum azap kelimesi ile terkibe girmiştir.

k)Siccin: Mutaffifin Suresi 7-8. ayetlerde geçen bu kelime, hapishane, derin çukur anlamına gelmektedir. Ragıb el-İsfahani’ye göre, cehennemin ya da oradaki vadilerden birinin adıdır.

l)Darü’l-Bevar: Helak yurdu anlamına gelmektedir (14/ İbrahim, 28)

m)Suü’d-Dar: Kötü yurt manasına gelmektedir (13/Rad, 25)

Kur’an-ı Kerim’de yer alan cehennemle ilgili isim ve sıfatların hemen hemen hepsi ateşle alakalandırılmıştır. Ateş anlamına gelen Nar kelimesi 126 ayette geçmekte olup 101 yerde cehennem ateşi anlamında kullanılmıştır10.

Mürselat Suresi 32-33. ayetlerde develer ve saraylar kadar kıvılcım saçtığı belirtilen cehennem ateşi, sönmeye yüz tuttukça alevlenen, vücudu saran, tahripkar yakıcılığı ile bedeni pişirip parçalayan, iç organların en uç hücrelerine kadar nüfuz eden özelliklere sahiptir.

Cehennemin korkunçluğu ve azabın acılığını tasvir eden ayetler genelde Mekki surelerde yer almaktadır11. Orada zalimler, kökü cehennemin dibinde, tomurcukları şeytanların başlarına benzeyen zakkum yiyeceği ile, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan içeceği kaynar sular olan öğünlerin sunulduğu bir bitimsiz azabın içinde hor ve hakir olarak kalacaklardır12. Kur’an-ı Kerim’de cehennem ateşinin etrafında süradik diye bir ihata duvarı veya çadırından söz edilmiştir. Bu kelimenin anlam örgüsünden hareket ettiğimizde, ateşten veya dumandan oluşmuş bir engel olarak da anlaşılabilir, cehennemin tasviri konusu, deney ve gözlem alanı dışında bir boyuta sahiptir. Kesin bilgi içermeyen ilahi bildirim dışındaki algılayış biçimleri, bu gaybi alanı anlamada bir değer taşımamaktadır. Kur’an-ı Kerim cennet nimetlerinin hiçbir nefsin te’vilini tam olarak anlayamayacağı bir mahiyet arzettiğini söylerken, gaybi alanın beşer zihninin idraklerinin ötesinde özellikler taşıdığının altını çizmiş olmaktadır (32/Secde, 17).

 

 

Ateş Halkının Vasıfları

“Ateş halkı ile cennet halkı bir olmaz. Kurtulanlar ancak cennet halkıdır” (59/Haşr, 20).

Cehennemin derileri kavuran ateşinden emin olmanın yolunu, Allah Teala inancın gereğini yerine getirmek şeklinde belirlemiştir. Allah, mükafatların karşılığını eksiksiz verendir. O ödüllendirmede ve cezalandırmada va’dinden caymaz.[3/9) . Allah’a kulluktan müstağnilik yapanlara, büyüklük taslayıp boyun eğmeyenlere diriliş günü ne bir dost ne de bir yardımcı yoktur (4/173). O gün kim iyilik getirirse ona onun on katı verilir ve kim kötülük getirirse dengiyle cezalandırılır. Hiç kimse haksızlığa uğramaz (10/27). Yani kötülük yapanlara kötülük, yaptığı kadar bir karşılık verilir. Bu karşılığı hissetmek bile, zalimlerin yüzlerinde karanlık geceden parçaların görüldüğü zillet haritaları meydana getirir. Onları Allah’tan kurtaracak hiç kimse yoktur. Tartıları hafif gelen bu kimseler, ateş halkıdır (7/Araf, 8-9).

Ateş halkı kimlerden oluşur?

Ateş halkı, Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkekler ve kadınlar, ortak koşan erkekler ve kadınlardan oluşur (48/Fetih, 6; 66/ Tahrim, 9).

Ateş halkı, mümin erkek ve kadınlara işkence eden, imandan sonra göğsünü küfre açan, kafirleri dost tutan, Allah yoluna engel olan şeytanın partisinden oluşur.13

Bazı ayetlerde cehennemlik insan tipi şöyle tasvir edilmiştir: Alabildiğine küfürde inatçı, hayra var gücüyle engel olmaya çalışan, Allah’a ortak koşan, şüpheci nankör, zalim, kibirli, yetim malı yiyen, yoksulu doyurmaya ön ayak olmayan, izzeti nefsi bulunmayan, ötekisini berikini ayıplayıp laf getirip götüren, cimri, aşırı zalim, günaha dadanmış, haşin şerefsiz, dört ayaklılar gibi idraksizler.14

Ateş halkından Münafikun suresinde de şu şekilde bahsedilmiştir: “Onları gördüğün zaman cisimleri hoşuna gider, söz söyleseler sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütüklerdir. Her bağırtıyı kendi aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandır.” (63/4)

Cehennemin yutacağı insanlar, yalan yere yaptıkları yeminleri kalkan yapıp Allah yolundan alıkoyanlar, elçilerin etrafındakileri de dağıtmaya çabalayanlar, iki yüzlüler, kafirler, Allah’ın dinini menfaat karşılığında satanlardan oluşur15. Cehennem, Allah’a ortak koştuğu gibi mescidlerin onarımını da engelleyenler, verdikleri sözü bozanlar, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar, bitiştirilmesi gerekenleri ayıranlar içindir (9/Tevbe, 17; 13/Rad, 25).

Küçük düşürücü azap, ayetleri boşa çıkarmaya çalışanlar, kendilerine Allah’ın gazabettiği toplulukları, tağutu dost edinenler içindir.16

Acı azap, Allah’tan korkmayıp gururu imana engel olup günaha sürüklenen, Allah’ın nimetine (vahye) inkarla karşılık veren, inandıktan sonra inkar edenler, ağızlarıyla inandık deyip, kalpleriyle katı tutumlarını sürdürenler içindir17.

Çetin azap, cimrilik edip cimriliği emredenler, ana babaya iyilik etmeyenler, öksüzlere, yoksullara, komşulara arkadaşlara, yolculara, bakmakla sorumlu olduklarına, Allah’ın hazinesinden kendilerine emanet olarak verdiklerini gizleyerek tekelleştiren, biriktirip yığarak en küçük bir ihsanda bulunmaya yanaşmayanlar içindir.18

Alçaltıcı azap, mal ve evlat çokluğunu övünç vesilesi sayıp zulmedenler, Allah’a kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olup onunla rahat ve huzur içinde ayetlerden gafil yaşayanlar, güzel şeyleri zayi edenler, zevk ve sefa içinde emanetleri müsrifçe tüketenler, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanlar, azgınca dünya hayatının geçici süslerini ahirete tercih edenler içindir19.

Gönüllere işleyen tutuşturulmuş ateş, altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayan, dini kullanarak haksız yere insanların mallarını yiyen dünyevileşmiş din tüccarları ve Allah’ın rahmetinden ümidini keserek tevbeye yanaşmayan inkarcılar içindir20.

Kadınların çoğunun cehennemlik olduğunu söyleyen zanni rivayetlere (Kİ BUNLAR KÜTÜBÜ SİTTE’DE GEÇMEKTEDİR) gelince, onlar Rasulullah’ın güzel ağzından çıkması mümkün olmayan uydurmalardan başka bir anlam taşımamaktadır.21

 

 

Cehennem Azabının Ebediliği İle İlgili Görüşler

Kur’ani bir ıstılah olan azap, ilahi emir ve yasaklara verilen rabbani karşılık anlamındadır. Yani azap inkar ve isyana karşılık gelmektedir22.

Cehennem azabının ebediliği ile ilgili kadim kültürlerde birçok görüş ileri sürülmüştür. Mesela Brahmanizm mensuplarının azabın 7000 asır süreceğine inandıkları nakledilmiştir.

Kur’an-ı Kerim Yahudilerin cehennem azabının sayılı bir kaç gün süreceğine dair iddialarına yer vermiştir. Fakat bu akide mevsuk Tevrat’ta yer almamaktadır. Demek ki bu hurafe kültürel bir tahrife tekabül ediyor. Ahiret inancının Yahudiliğe göre daha net bir şekilde var olduğu Hristiyanlıkta ise cehennemin ebediyeti kabul görmektedir24. Matta incilinde yer alan bir ifadeye göre ise, cehennemliklerin ölmesi suretiyle azap sona erecektir25.

Bazı Yahudi metinlerine göre, yaşayanların dua ve sadakaları ölüyü cehennemden kurtarabilir. Günahı az olanlar cehennemde on iki ay kalıp çıkacaklardır, diğerleri ebedi olarak kalacaklardır26. Tevrat’ta dinlerinden dönen Yahudiler için azabın ebedi olduğu kaydedilmiştir27.

Müslümanlara gelince, günahkar müminler ve kafirler için azabın ebedi olup olmadığı konusunda mezhepler ihtilaf etmişlerdir. Kafirler için cehennem azabının ebedi olduğu konusunda mezhepler arasında belli bir fikir birliği vardır.28 Fakat asıl ihtilaf günahkar müminin durumu hakkındadır. Ehl-i Sünnet’in çoğunluğuna ve bazı Şii fırkalara göre cehenneme giren müminler eninde sonunda oradan çıkaçaklardır29. Bu akidenin sağlam bir Kur’ani dayanağı olduğunu söylemek zordur. Çünkü müminler için cehennem azabının olduğuna dair bir nass yoktur. Müminler cennet ehlidir ve cennet ehline de azap yoktur30. Cehennemde bir süre yanıp çıkma edebiyatı Yahudilerin muharrer kültürüne ait bir telakkidir. (3/Ali İmran, 23-25)

 

Peki günahkar müminin durumu Kur’ani düzlemde nedir?

Bilindiği gibi yanılmak beşerin bir özelliğidir. Ancak bağışlamak da Allah’ın en çok vurgulanan sıfatlarındandır. Fakat tevbenin ve affın da bir sınırı vardır. Nisa suresi 18. ayete göre kafir olarak ölenlere tövbe yoktur. Tevbenin kabulünün şartı, hayatta iken cehalet nedeniyle kötülüğe bulaşan, fakat farkına vardıktan sonra hemen gecikmeden hatasından dönenler içindir. (4/Nisa, 17) Kul, hatalarında ısrar eder ve suçunun günahları kendisini çepeçevre kuşatır, günahların bataklığına gömülürse şüphesiz ebedi cehennemliklerden olur. Allah’ın af teminatı, büyük günahlardan kaçınan müminleredir. Allah, büyük günahlardan kaçınan ve imandan sonra mallarıyla, canlarıyla din uğruna savaşını sürdürenlerin küçük hatalarını bağışlamayı üzerine almıştır31. Allah’ın asla bağışlamayacağı büyük günah, ortak koşmadır. Yine kasden bir mümini öldürmek, faiz yemek, sürekli zina yapmak da ebedi cehennemlik olmak sonucunu doğurur.

Müslümanlar arasında cehennem azabının ebediliği ile ilgili ileri sürülen görüşleri iki ana başlık altında toplamak mümkündür:

1-Cehenneme giren kişi hiçbir şekilde oradan çıkamayacaktır. Hariciler ve Mutezile bu görüştedir. Onlara göre büyük günah işleyenler ve kafirler için azap ebedidir ve oradan çıkış yoktur32.

2-Cehennemdekiler bir müddet azap gördükten sonra bağışıklık kazanarak elem duymayacak hale gelirler.

Bağışıklık kazanma ile ilgili gaybı taşlama edebiyatının başını ünlü mutasavvıf Muhyiddin İbn A’rabi çekmiştir33.

Cehmiyenin kurucusu Cehm b. Safvan’a göre ise hem Cehennem hem de Cennet fanidir! Çünkü hadis olan bir şey ebedi olamaz.

Azabın ebedi olmadığı görüşüne pirim verenlerden biri de bizim Selefi olarak bildiğimiz, İmam İbn Teymiyye’nin takipçisi İbn. Kayyim el-Cevzi’dir34.

Şeyhülislam Mustafa Sabri, azabın ebedi olduğunu kabul etmiş, ancak cehennemin nasıl ebedi olduğunu aklına sığdıramadığını söylemiştir35.

Vahdet-i vucud felsefesinden ilham alan Musa Bigiyef de, gayba taş atarak azabın dahi görece olduğunu, vuku bulmayacağını iddia edecek kadar haddini aşabilmektedir36.

Cehennem ateşinin Kur’an’a imtisal etmeyen kafirlere hazırlandığını, kafirlerin yanmalarının Allah’ın şefkatine aykırı olmadığını ifade eden Said Nursi, kafir mazlumlara Allah’ın bazı lütuflarda bulunabileceğini iddia etmiştir37.

Said Nursi, bir başka yerde de ebedi cezanın ilahi adalete aykırı olmadığını, küfrün gayrı mütenahi nimetlere karşı işlendiğini, o halde gayri mütenahi bir cezanın gerekli olduğunu ifade etmiştir. Hemen ardından kafirlerin amellerinin cezalarını çektikten sonra cehennem ateşinin bir nevi ülfet peyda edeceğini ve evvelki şiddetlerinin yok olacağını savunmuştur. Bu İddia önceki sözlerine hem aykırıdır hem de kabul edilmesi mümkün değildir38.

Cehennemin ebedi olmadığını ileri sürenler, ilahi rahmetin sınırsızlığının haritasını çizme telaşı ile hareket ederek Kur’an’ın sağlam nasslarındaki saf manayı bulandırmaya çalışmışlardır, Bunlara göre Cehennemle ilgili ayetlerde huld (sonsuzluk) ile ebediyet kelimeleri birbirini cennetle alakalı ayetlerdeki sayı kadar tekid etmemişlerdir. Oysa Kur’an’da huld ile ebediyet aynı çağrışımları yapan kelimeler olarak cehennemin sonsuzluğunu, azabın bitimsizliğini vurgulayan, tekid eden bir şekilde kullanılmıştır39.

Azabın süreklilik arzetmediğini iddia edenlerin ileri sürdüğü bir delil de Hud Suresi 107. ayette geçen “Gökler ve yer devam ettiği müddetçe” ifadesidir, bu ayette Allah Teala kudretini vurgulamak için azabın sürekliliğinin kendi dilemesine bağlı olduğunu söylemiştir. Fakat Rabbimiz bu iradesini azabını sona erdirecek şekilde kullanacağına dair bir teminat vermemiştir. Allah sözünden caymayacağına göre, ahiret hayatı ebedi olduğuna göre azap da ebedi olacaktır. Ayrıca bir sonraki ayette nimetin ebediyeti vurgulanmıştır. Nimet ebedi ise azab da ebedidir. Allah’ın dilemesi ifadesi bir istisna olarak kudretini vurgulamak için sadece azabla ilgili değil, nimetle de alakalı olarak kullanılmaktadır(11/Hud, 108).

Kafirler azaptan kurtulacaklarsa haklı ile haksız iyi ile kötü arasında ne fark kalır? Hem de cezanın müeyyide gücünü, azabın sona ereceğini savunanlar azaltmış olmuyorlar mı?

Üzerinde oynanmaya çalışılan Kur’ani bir ifade de Ahkab (uzun devirler) kelimesidir (78/Nebe, 23). Bu kelime, peşpeşe sürüp giden çağlar boyu devam eden zamanlar anlamına gelmektedir. Kalplerinde hastalık bulunanlar, bu kelimenin te’vilinin peşine düşerek azabın olmadığını savunmaya çalışmaktadırlar. Oysa Allah Teala tevbe etseler dahi kafirleri ahirette affetmeyeceğini açıkça beyan buyurmuştur. (4/Nisa, 18)

 

 

Cehenemden Çıkış Yoktur

Yoldan çıkanların barınacakları yer ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler oraya geri çevrilirler ve onlara: “Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın” denir. İnkar edip zulmedenler asla bağışlanmayacaktır40.

Ebedi kalmak üzere girilen bir yer olan cehennemde fidye ile, şefaatle, iltimasla, akrabalık bağı ile kurtuluş yoktur41. Gönüllere işleyen tutuşturulmuş ateşle yapılan azap, hiç hafifletilmeyen, kat kat artırılan, hor ve hakir düşüren, kurtuluşu olmayan bir azaptır42.

Cennet, Allah’a şirk koşanlara haram kılınmış bir yerdir. O halde onlara cehennemden çıkış yoktur (5/Maide, 72). Allah’ın ayetlerini yalanlayanların cennete girebilmelerinin şartı, A’raf suresi 40. ayette halatın iğne deliğinden geçmesi gibi imkansız bir şarta bağlanmıştır. Yine Maide suresi 37. ayette kafirlerin cehennemden çıkışlarının mümkün olmadığı anlatılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de azabın sürekliliğini vurgulamak maksadıyla kafirlerin tenlerinin veya vücutlarının devamlı surette yenileneceği ifade edilmiş, oradan hiçbir zaman çıkamayacakları anlatılmıştır43.

Meryem Suresi’nde Cehennem ve ehlinden bahsedildikten sonra 71. ayette “içinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur” denilmektedir. Hiç kimseyi (rasulleri dahi) dışarıda bırakmayan bu genellemenin azap görmek anlamında olmadığı açıktır. Çünkü hemen ardından gelen 72. ayette muttakiler bu genellemeden istisna edilmiştir. Demek ki Cehennem, bütün insanlara yaklaştırılacak, ama orada temelli kalacaklar zalimler olacaktır (19/Meryem, 71-72). Yoksa orada azap görmek, elçilere ve salih mü’minlere vaadedilmeyen bir sonuçtur.

 

 

Reenkarnasyonun ahiret inkarcılığı

Cehennemden çıkış olduğunu iddia eden en eski inanç, Hint kaynaklı reenkarnasyon akidesidir. Burada son yıllarda müslümanlar arasında da konuyu gündeme getiren Prof Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün iddiaları üzerinde durmakta fayda mülahaza ediyoruz.

Prof. Yaşar Nuri Öztürk’e göre, kafir olarak ölen insanlardan bazıları tekrar dünyaya geri gönderilirler. Tekamül için yapılan bu tenasüh işleminin kaç defada tamamlanacağı ise belirsizdir44.

Tekrar bedenlenmeye Yaşar Nuri’nin delil gösterdiği ayetler bizzat kendisini yalanlamaktadır. Bakara Suresi 128. ve Mümin suresi 11. ayetlerde ölü iken baharda kainatın yeniden diriltilmesi gibi insanın dünyaya ilk getirilişi, doğumu, diriltilmek olarak tavsif edilmiş, sonra eceli gelince öldürüleceği, sonra da kıyamette diriltileceği ifade edilmiştir. Bu kadar sarih bir anlatımdan reenkarnasyonu çıkarabilecek kadar basiretsizleşebilen Y. Nuri Öztürk’e yeniden Kur’an’a bakmasını öneriyoruz.

Reenkarnasyon itikadına göre ruh tekamül için tekrar tekrar dünyaya geri gönderilir. Bu durumda kafirler ruhlarını tekamüle erdirmek için cehennemden çıkıp dünyaya döndüğüne göre cehennemde kimler kalmaktadır? Bu sorunun cevabını sayın Öztürk şöyle veriyor: Bu tekamül bazı ruhlar içindir45. Peki sormak gerekir: Tekamül için dünyaya gönderilmeyen ruhların suçu nedir, bu çıkışın ölçüsü nedir? Bu durumda Cehennem, etkisiz eleman haline gelmiyor mu? Bu soruların cevabını Kur’an’daki İslam(!) kitabında bulmak mümkün değildir. Halbuki Kur’an’a tam teslimiyet gösterenler için cevap açıktır. Çünkü Kur’an-ı Kerim dünyaya tekrar dönme isteğinde bulunan kafirlere bunun imkansız olduğunu açıkça ortaya koymuştur46.

Yine Kur’an İslamını anlatma iddiasındaki Y. N. Öztürk’e göre Nahl Suresi 70. ayetdeki insanın ihtiyarlaması anlamındaki erzel-i ömr (Ömrün başlangıcı) ifadesi de reenkarnasyona delildir47. Kemal bulmamış ruhlar için ba’sin geciktirildiğini iddia eden yazar, çocuk olarak ölenlere yüreğinin parçalandığını söyleyerek onları tekrar dünyaya getirmenin yollarını aramaktadır48.

Okuyucu, bu temelsiz iddiaların üzerinde yoğunlaşmayı gerektirmeyen içerikler taşıdığını takdir edecektir.

 

 

Sonuç

Dünya lisanı ile belirtilen cehennemle ilgili tasvirlerde cezalar uzun uzadıya anlatılmıştır. Ancak onların şimdiki tabiat aleminin dışında cerayan etmeleri itibariyle mahiyetlerinin de oraya göre olacağı açıktır.

Kur’an’ın sınanması zor ilkelerini içeren gaybi ihbarlar insan muhakemesinin sınırlılığından dolayı ilahi bildirimle kayıtlı olarak kavranmalıdır. Çünkü insan aklı, gaybın mahiyeti hakkında ikna edici sahih sonuçlara ulaşabilme yeterliliğine sahip değildir. Sahih İslam düşüncesinin şekillenmesinde zanni olmayan bilgileri içeren bir kaynağa müracaat ve onunla yetinmek elzemdir.

Araştırmamızda görüldüğü gibi cehennemin ebediliği ile ilgili nasslar üzerinde oynanarak onları anlam tahrifine tabi tutarak ya da zanni bazı rivayetlere dayanarak bazı spekülasyonlar üretebilmişlerdir.

İslam’ın akaidi ve bütün ilkeleri, Kur’an’ın sunduğu kavrayış tarzı içerisinde anlaşılmalıdır. Ona anlamsız sorular sormak, anlamsız cevaplara yol açar. Mesela Kur’an’ın sorun etmediği reenkarnasyonu onu sormak abestir. Unutulmamalıdır ki Kur’an, insan zihninin fücurdan etkilenen vehimlerine cevap yetiştirmek zorunda değildir.

Dipnotlar:

1-Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 15/15; 25/8,17; 35/29; 49/29; Tesniye, 31/16;35/50,1993 İstanbul

2-Age. Tekvin, 37/35

3-Age. Tesniye, 32/22; Mezmurlar, 48/18; 54/16; 62/10; Eyub, 17/16; Süleyman’ın Meselleri, 9/18

4-Age. Mazmurlar, 55/23; 107/10, 89/12; Eyüb, 3/13,19; İşaya, 33/14

5-Age. Matta, 5/29-30, 5/22, 13/42; Markos, 9/43; Luka 16/19/31; 8/31; Vahiy, 19/20, 20/9, 21/8

6-Age. Matta, 18/8, 25/41

7-İ. Hakkı, Marifetname, sh. 46, Kitsan 1984 İstanbul

8-İbn- Kesir, en-Nihaye, II, 237

9-R. İsfahanı, el-Müfredat, sh. 330, Kahraman Yay. 1986 İstanbul

10-R. el-İsfahani, el- Müfredat, sh. 775-776, Kahraman Yay. 1986 İstanbul

11-79/Nâziat, 30; 59/Haşr, 22-23; 15/Hicr, 44; 23/Müminun, 113

12-37/Saffat, 62-68,11/Hud, 107-108

13-85/Buruc, 10; 3/ Ali İmran, 86;16/Nahl 106; 5/ Maide, 80; 58/Mücadele, 14-19

14-50/Kaf, 24-26; 7/ Araf, 179; 68/Kalem, 10-13; 69/Hakka, 34

15-3/Ali İmran, 187-188; 2/Bakara, 174-176; 4/Nisa, 37, 140; 9/Tevbe, 63,73; 42/Şura, 26

16-40/Müminun, 63; 34/Sebe, 38;58/Mücadele,14; 5/Maide, 80-81;7/Araf, 36; 2/Bakara, 257

17-2/Bakara, 160, 206; 16/Nahl, 104,106; 5/Maide, 41; 57/Hadid, 16, 49;17/İsra 139; 25/Furkan, 68; 14/İbrahim, 28-30; 3/Ali İmran, 86

18-4/Nisa, 36-37;42/Şura,26;104/Hümeze,2

19-34/Sebe, 34-38; 104/Hümeze, 4-8;102/Tekasür, 1-3; 46/Ahkaf, 20;32/Secde, 14; 79/Naziat, 37-39;10/Yunus, 7-8; 11/Hud, 15-16

20-9/Tevbe, 34-35; 29/Ankebut, 23,39;39/Zümer,53

21-Müslim, İman, 132. hadis, 1 cilt, sh. 347, Sönmez Neşriyat, 1977 İstanbul; Ahmet Ziyaüddîn Günıüşhanevi, Ramuzu’l-Ahadis, s. 449, Milsan 1982, İstanbul

22-7/Araf, 9/Tevbe, 95; 10/Yunus, 8,70

23-İslam Ans. IV. cilt, sh. 305, Diyanet Yay. 1992

24-Age, Yuhanna, 6/27; Matta, 25/31-34

25-Age, Matta, 10/28

26-İslam Ans. VII. cilt, sh. 226 Diyanet Yay. 1995, İstanbul

27-Age. İşaya, 66/24

28-İmam Ebu Yusuf Pezdevi, Ehl-i Sünnet Akaidi, sh.239, Kayıhan Yayınları, 1988, İstanbul

29-Eş’ari, Makalat, sh. 54-55, 274, 474;İmam Ebu Yusuf Muhammed Pezdevi, Ehl-i Sünnet Akaidi, sh.187, Kayıhan Yayınları, 1988, İstanbul

30-37/Saffat, 59-60; 44/Duhan, 56

31-2/Bakara, 81, 275; 4/Nisa, 31, 48,93; 53/Necm, 32; 61/Saff 11-12; 48/Fetih, 5; 64/Tegabün, 9; 25/Furkan 68-70

32-Kadı AbdÜlcabbar, Şerhu Usuli’l-Hamse, sh.674

33-Futuhat-ı Mekkiyye, c.I, sh. 395, c. II, sh. 167-235, 171-179, c. III, sh. 96-99, c. IV, 173-175, 327-328,c. V, sh. 84-85, c. VIII, sh.57-59, c. IX, 421-422

34-Ibn. Kayyim el-Cevzi, Hadi el-Ervah, sh. 286

35-Mustafa Sabri, Yeni İslam Müctehidlerinin Kıymeti İlmiyesi 1337, İstanbul

36-İslam Ans. c. IV, sh. 308, 1992, İstanbul, Musa Bigiyef, Rahmet-i İlahiyeye Burhanları, s. 8-9; Ayrıca bkz. Musa Bigiyef, Evrensel Kurtuluş

37-Said Nursi, Kastamonu Lahikası, sh. 45, Sözler Neşriyat, 1991, İstanbul

38-Said Nursi, İşaretü’l-İcaz, sh. 81-82, Yeni Asya Yay. 1994, İstanbul

39-4/Nisa, 169; 33/Ahzap, 65; 72/Cin, 23. (Cennetle ilgili Huld ve ebediyet kelimelerinin birlikte kullanıldığı ayetler ise şunlardır: 4/Nisa, 57,122; 9/Tevbe, 100; 64/Tega-ün, 9; 65/Talak, 11; 98/Beyyine, 8)

40-4/Nisa ,18,168-169; 3/Ali İmran,128; 32/Secde, 14, 20

41-16/Nahl, 38-39; 32/Secde, 14;57/Hadid, 15; 10/Yunus, 9; 25/Furkan, 70-71; 42/Şura, 25-26; 47/Muhammed, 7; 2/Bakara, 160-254; 23/Müminun, 102

42-Bakara, 86; 16/Nahl, 85; 40/Mümin, 49-50; 32/Secde, 20; 45/Casiye,35

43-2/Bakara, 161-162 ; 87/A’la, 9-14;4/Nisa, 56

44-Prof Dr. Y. N. Öztürk, Kur’an’daki İslam, sh. 153, 248, 250, 258, Yeni Boyut Yay. 1993 İstanbul

45-Prof. Y. N. Öztürk, Kur’an’daki İslam, sh. 161, 282-283, Yeni Boyut Yay. 1993 İstanbul

46-23/Müminun, 99-100, 105,108;35/Fatır, 11; 87/A’la, 12-13; 25/Furkan, 13-14; 4/Nisa, 56

47-Age, sh. 282-283, 709

48-Age. sh. 257-2^8, 261

Haksöz Dergisi – Sayı: 55 – Ekim 95 Kavramlar

http://www.haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=1094

posted in AHİRET | 1 Comment

4th Ağustos 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

İbadetlere Ruhaniyet Bürüme Hastalığı!

İbadet denilince çoğunluğun aklına gelen şey, Allah’ın  emrettiği birtakım şekilsel unsurlardır. Namaz, oruç ve hac gibi.  İbadet elbette bunlarla sınırlı değildir.  İbadet;  Hududullah çerçevesi içerisinde erdemli bir yaşam sürmektir.

Kur’an’da çoğunluğun anladığı şekliyle ibadetlerin anlatılış biçimine baktığımızda çok yalın ve sade bir dil kullanıldığını görürüz.  “Namazı kılın”, “zekâtı verin”, “orucu tam tutun”, “O’na ibadet edin”, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin” gibi. Kur’an; emir vurgularını gayet net ve herkesin anlayabileceği bir şekilde anlatmaktadır.  İbadetle ilgili ayetlerde ruhani bir hava sezmek neredeyse imkânsızdır. İbadet etmek için mucize beklemeye gerek de yoktur.

 

Ruhaniyet bürümekten kasıt nedir?

Tabi ki; işi sulandırmak ve konuya arabesk bir boyut katmaktan başka bir şey değildir.

Birkaç örnek verecek olursak. Şöyle ki:

“Tut bizi ey oruç”, “Kıl bizi ey namaz”, “gözümün nuru namaz”, “başımın tacı hac”,  “kandilli mehtaplı geceler”, “ruhun gıdası namaz”, “dinin direği namaz” (Şayet din için bir direk aranacaksa bu elbette şirk koşmamak olmalıdır).  Gibi başlıklar ve bu başlıkların alt metinleri.)

Yukarıdaki örnekleri çoğaltmak mümkün.

Türbecilerin türbeleri kutsaması, oralara çaput bağlayarak, anahtar sürerek, yalanarak, sürtünerek ruhaniyet bürümeleriyle, namaz ve oruç gibi ibadetleri bu şekilde kutsamak ve ruhanileştirmek arasında pek bir fark olduğu söylenemez.

Bu farkı anlamak için illaki, seccadenin önüne çaput bağlamak, ya da iftar açmak için kapı kirişlerini yalamak gerekmez.

Peki, böyle bir ruhaniyet bürümenin ne gibi bir tehlikesi olabilir?

Bu düpedüz bölücülüktür. Hududullah içinde hududullah oluşturmaya çabalamaktır. Din içinde özel bir alan oluşturmak ve o alana insanları hapsetmeye çalışmaktır.  Tıpkı toplumun camilere hapsedildiği gibi, tıpkı Ramazan ayının bir tarafa, diğer 11 ayın da  öbür tarafa ayrıştırıldığı gibi…

Tıpkı namazın bir tarafa, yoksullara yardım etmenin, sosyal dayanışmanın, yalan söylememenin, zina etmemenin, gıybet etmemenin,  büyük günah işlememenin öbür tarafa olduğu gibi.

Bu ayrıştırmanın sebebi elbette Allah değildir. Yorumculardır. Bazen insanlara ibadetleri sevdirmek gibi safiyane bir niyetle, bazen bilgi birikiminin ne derece üstün olduğunu kanıtlamak gibi kötü niyetle, bazen de bir takım oluşumların etkisinde kalarak (tasavvuf, felsefe, edebiyat) böyle bir çaba içerisine girmektedirler.

Sonuç her ne olursa olsun, sadece ibadetlerden bir ibadet olan, hududullah sınır içerisindeki herhangi bir olguyu ön plana çıkarıp, ona cicili bicili ambalajlar giydirip, o ibadeti insanlara, olduğundan farklı pazarlamak düpedüz kandırmacadır. Evrakta sahteciliktir, hayali ihracatçılıktır.

Bu çaba; Samiri’nin buzağıyı süslemesi ve ona mistik bir hava katmasına benzer bir çabadır.

İşte bizler, bu yorumcular yüzünden sadece Ramazan ayında Müslüman olduğumuzu zannederiz, diğer aylarda ise Müslüman rolü yaparız.  Yine bunlar yüzünden sadece namaz eşittir ibadet zannederiz, hesaplama cetvelleriyle 40 yıllık kazaları eda ederiz.  Yine bunlar yüzünden hacca gitmekle vaftiz edilmek arasında herhangi bir fark yokmuş gibi davranırız.  Hacca gider, pürü pak geliriz, ta ki bir dahaki hacca kadar kirlenmek güzeldir anlayışıyla hareket ederiz.  (Tabi hırsızın da kabahati yok değil).

Oysa peygamberler arasında ayırımcılık yapmamak, en az namaz kılmak kadar önemli bir ibadettir.  Ana babaya itaat etmek ve onlara “öf” bile dememek en az oruç tutmak kadar önemli bir ibadettir.

İşte bir kısım ibadetleri önemsiz gibi gösteren, hatta ve hatta yok sayan, bir kısım ibadetleri de kutsal ilan eden, onlara ruhaniyet bürüyen bu zihniyet, hayatın her alanında İslam dini’nin yaşanılmasını imkânsız hale getirmişlerdir.

Allah’ın dediği gibi; “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp diğer kısmının üstünü mü örtüyorsunuz?”. (2/85). Yani bütünü bölüyorsunuz, parçalıyorsunuz. Bir kısım ibadetleri gündem maddesi yapıp, diğerlerine sırt çeviriyorsunuz.

Sonuç itibariyle İslam kemale ermiş bir dindir. Bölünmesi, parçalara ayrılması, bir takım ibadetlerin ön plana çıkarılıp, diğer ibadetlerin geri plana itilmesi gibi bir durum söz konusu değildir.

Bu çabalar; bilerek ya da bilmeyerek,  fantezi-arabesk karışımı, duygu yoğunluğu aşırılaşmış, müşriklerin el çırpma hareketlerine benzer dinde bir takım ritüellerin oluşmasına sebebiyet vermektedir.

Öyle ki, namaz kılarken tasavvuf musikisi veyahut ta güzel bir enstrümantal parçanın dinlenip dinlenemeyeceği bile fıkhın ilgi alanı haline gelmiştir.

Bir Müslüman için, namaz, oruç, hac sadece ibadetlerden bir ibadettir. Herhangi bir kutsallığı söz konusu değildir. Müslüman hayatının bir parçasıdır.

Bu din yorumcularının;

Toplumun batağı olan fuhuş üzerine topyekûn bir çalışma yaptıklarına şahit oldunuz mu?  Sokaklarda fuhşa karşı herhangi bir gösteri yaptıklarına?

Hırsızlık/kapkaç gibi  sosyal sorunlara çözüm bulmak için topyekûn bir gayret sarf ettiklerini gördünüz mü? Duydunuz mu? (Sorun bulmak yerine el kesmek tercihleridir).

Memlekette eften püften sebeplerle adam öldürülürken bu yorumcuların bu soruna parmak bastığını gördünüz mü? (Taşlaşmak (recm) dururken ne gerek var çözüm üretmeye)

Huzurevleri (neresi huzurluysa) bu memlekette her gün çoğalırken, “ana-baba sevgisini aşılamak” konusunda topyekûn adım attıklarını gördünüz mü?  (F-tipi gibi ideolojik bir yaklaşım  söz konusu olduğunda önüne gelen yazar-çizer kesilir. Huzur-tipi olunca hiçbir  önemi yok)

Esirgenip korunacak, kimsesiz, bakıma muhtaç yetimler için var mı elle tutulur bir projeniz? (Meydanlara çıkıp çok sevdiğiniz peygamberinizin “yetimlerin başlarını nasıl okşadığını” salya sümük timsah gözyaşları dökerek anlatmasını da pek seversiniz.)

Adalet olgusu ayaklar altındayken, namaz hocası yazmaktan, taharetin aç taşla mı beş taşla mı yapılması gerektiğinden  başlarını kaldırıp, adaleti diriltmek için çaba sarf ettiklerine şahit oldunuz mu?

Karanlıkta ortaya çıkan yarasalar gibi, 11 ayın sultanı ilan ettikleri ramazanda ortaya çıkarlar. Namaz kılmak için duran şoföre ceza haberi duyduklarında ortaya çıkarlar.  Diyanet hac ücretlerine zam yaptıklarında ortaya çıkarlar.  (Gırtlağına kadar pisliğe batmışken başkasının üzerindeki lekeyi görmeyi de pek severler. )

Kısacası; İslam’ın yorumlanmaya, birtakım ibadetlerin ruhanileştirilmesine değil, İslam’ın en kısa zamanda bu yorumculardan kurtarılmaya ihtiyacı vardır.  Bu da ancak bilinçlenmeyle ve sorgulamayla mümkün olabilir.

Ey bu yorumcuları popüler hale getiren halkım! Bu yorumculardan kurtulmadığınız müddetçe, dosdoğru yola  ulaşamazsınız, dosdoğru yola  ulaşamadığınız müddetçe Allah’a ulaşamazsınız, Allah’a ulaşamadığınız müddetçe de cenneti unutun!

Uğur ERZİNCAN

 

posted in AHİRET | 4 Comments

28th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

İLAHİ ADALET  İLKELERİ 

İnsanların amaçlı(bir inanç üzere) olarak yaptıkları iyi veya kötü davranışlarının karşılığını yalnızca ölüm sonrasında elde edeceği sağlam bir kanıta dayanmaz. Bu anlayış insanları ya sorumsuz davranmaya veya ruhbanca bir yaşama sürüklemiştir. Oysa Allah, her şeyden haberdardır, kimseye haksızlık etmez. Hiçbir şey O’nun kontrolü dışında gerçekleşmez. 6En’am, 59; 2Bakara, 255; 41Fussilet, 47.

 

1) Başımıza gelenler kendi yaptıklarımızdan dolayıdır: 42/30  4/78-79

42Şura/30:Başınıza gelen her kötülük(musibet), kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.”

4Nisa/78-79-“…Onlara bir iyilik dokunursa: “Bu, Allah tarafındandır.” derler. Onlara bir kötülük dokunursa:” Bu, senin yüzündendir.” derler. De ki:” Hepsi, Allah tarafındandır.” Bu halka ne oluyor ki söylenen sözü kavrayamıyorlar! Sana bir iyilik dokunduysa, Allah tarafındandır. Sana bir kötülük dokunduysa, kendi yüzündendir…” 

 

2)Dünyada güzel bir yaşamla yaşatma: 16/97,41,30 10/64 39/10

16Nahl/97: Erkek veya kadın, kim mü’min olarak iyi iş işlerse, elbette ona güzel bir hayat yaşatacağız ve onların ödüllerini yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.

16Nahl/41: Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, elbette onları dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Ahiret mükâfatı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi!

16Nahl/30: Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan kimselere, “Rabbiniz ne indirdi?” denildiğinde, “Hayr indirdi” derler. Bu dünyada iyilik yapanlara bir iyilik vardır. Ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanların yurdu ne güzeldir.

10Yunus/64: Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır.

 

3)Onlara Dünyada da ahirette de rezillik vardır: 2/114 39/26 41/16. Onlara Dünyada zorlu ceza(azap) vardır: 3/56 9/74,85 13/34

2Bakara/114: Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir? Böyleleri oralara (eğer girerlerse) ancak korka korka girerler. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.

3Al-i İmran/56: “İnkâr edenlere gelince, onlara dünyada da, ahirette de şiddetli bir şekilde azap edeceğim. Onların hiç yardımcıları da olmayacaktır.”

13Rad/34: Onlara dünya hayatında bir azap vardır. Ahiret azabı ise daha ağırdır ve onları Allah’ın azabından koruyacak kimse de yoktur.

 

4)Kötülüklere batıp yara alanların yaşamları da ölümleri de farklı: 45/21

45Casiye/21: Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini, inanıp salih amel işleyenler gibi kılacağımızı; hayatlarının ve ölümlerinin bir olacağını mı sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!

 

5)Kazandıklarının karşılığı görsünler diye bağışlama: 45/14

45Casiye/14: İman edenlere söyle: Allah’ın (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar. Çünkü Allah her toplumu, yaptığına göre cezalandıracaktır.

 

6)Biz, onlara öz benliklerinde(iç dünyalarında) ve dış çevrelerde(dış dünyalarda) ayetleri mutlaka göstereceğiz. Onlar da bunu tanıyıp bilecekler: 41/53 27/93

41Fussilet/53: Ayetlerini, dış çevrelerde(dış dünyalarda) ve kendi öz benliklerinde(iç dünyalarında) onlara göstereceğiz ki, onun gerçek (hak) olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?

 

7)Sizin iyilik ve yararlı(hayır) diye bildiğiniz şey, kötülük ve zararlı(şer), kötülük ve zararlı(şer) diye bildiğiniz şey iyilik ve yararlı(hayır) olabilir: 2/216 24/11 Allah, hayır ve kötülükle(şer) dener: 21/35

2Bakara/216: Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.

21Enbiya/35: Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.

 

8)Allah’ın değil, ayartıcıların(şeytan vb.’lerinin) kötülüğünden(şer) Allah’a sığınılır: 113/2-5 114/4 (Kötülük(şer), Allah’tan değildir.)

113Felak/(1-5): De ki: “Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım.”

 

9)Allah, sana zarar dokundurursa veya hayır dokundurursa kimse kaldıramaz: 6/17

6Enam/17: Şayet Allah sana bir zarar dokundursa, bunu O’ndan başka giderecek yoktur. Fakat sana bir hayır dokunduracak olsa onu da kimse gideremez. Bil ki O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

 

KONUYLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI İNCELEYİNİZ…

 

1) İlahi Kültürde Eleştiri Kültürü
2) İletişim Çatışmaları ve İletişimi Geliştirmenin Yolları
3) Niyet ve Bahane Kandırmacaları
4) Sorumsuzluk, İhmal, Bencillik ve Soyutlanma_Ka’b bin Malik
5) Bahaneler ve Mazeretler
6) Eleştirmek ve Eleştirilmek
7) Eleştirinin Önemi
8) Münafık, İkiyüzlü, Kararsız, İlkesiz ve Duyarsız Kimdir?
9) Münafıkların Özellikleri
10) Ahlak Odaklı Din, Allahlı Dindir
11) Dürüstlük Dinin Özüdür
12) Adanmış ve Aday İnsan
13) Soru Sormanın Yöntemi ve Adabı
14) Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm ve Konformizm
15) Ahlak, Adalet, Emek ve Sermaye
16) Kendimizi Kime Beğendirelim?

posted in AHİRET | 3 Comments

26th Temmuz 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

CEHENNEM AZABI GEÇİCİ Mİ?

DİYANET TEFSİRİ: “Kurtubî -haklı olarak- rüşvet almak gibi haramlar işleyip sonra da “Nasıl ol­sa Allah affeder” şeklinde boş ümitlere kapılmanın sadece yahudilere mahsus bir hastalık olmadığını, müslümanlann da bu şekilde günahlar işlediklerini belirtmek­tedir. Aynı müfessirin, ilâhî buyruklara uygun davranmanın sadece yahudilerle sınırlı bir görev olmadığını, bu ve benzeri âyetlerin müslümanları da bağ­ladığını, çünkü bu konularda dinler arasında bir farklılık bulunmadığını belirtme­si de yerinde ve anlamlı bir tespittir. M. Reşîd Rızâ da müslümanların, özellikle din adamlarının aynı illete müptelâ olmalarından yakınmakta; bu kurun­tularla mağfiret, şefaat gibi yalnızca Allah’ın hoşnut olduğu kullar için bir değer taşıyan kavramlara bel bağlayarak haramlar irtikâp ettiklerini hatırlatmaktadır. Al­lah’ın İsrâiloğulları hakkında bu bilgileri vermesindeki maksadı, müslümanlann bunlardan ibret ve ders alarak hallerini düzeltmeleri, onların işlediği günahlardan uzak durmalarıdır.” (Diyanet Tefsiri, 7/169 açıklaması)

SÜLEYMAN ATEŞ: “3/23- Baksana Kitaptan kendilerine bir pay verilmiş olanlar, aralarında hüküm versin diye Allah’ın Kitabına çağırılıyorlar da sonra onlardan bir topluluk yüz çevirerek dönüyorlar. 24– Bu hareketleri, onların: “Bize, ateş sayılı birkaç günden başka dokunmayacak.” demelerinden ileri gelmektedir. Uydurdukları şeyler, onları dinlerinde yanıltmıştır. 25– Peki, ya kendilerini, hiç şüphe olmayan bir gün için topladığımız ve herkesin kazandığı, kendisine tastamam verilip hiç kimseye haksızlık edilmediği zaman (durumları) nasıl (olacak)?

Bu tür inançlar, peygamberlerin öğretileri değil, dinin ruhundan uzaklaşmış din adamlarının dini keyiflerince yorumlarından ibaret uydurmalardır. Bu yanlış yorumlar halkı da saplantılara, hurafelere düşürmüş, böyle hayallere kaptırmıştı. Maalesef bu tür hayaller her din mensubunda olduğu gibi, Müslümanlar arasında da yayılmıştır. Müslümanlar da bunun benzerini söylemiyorlar mı? Reşid Rızâ şöyle diyor:

Bugün müslümanların çoğunun inancı budur: Diyorlar ki:’Büyük günâh işleyen müslüman, ya şefaatle, ya keffâretle veya Allah’ın lütuf ve rahmetiyle kurtulacaktır. Günâhı kadar cehennemde yanacak, sonra çıkıp cennete girecektir. Fakat diğer din mensupları, durumları ve amelleri ne olursa olsun ebedî olarak cehennemde kalacaklardır.’ Oysa Kur’ân, herhangi bir dine mensub olmağa değer vermiyor; cehennemden kurtulmayı nimet yurdu olan cennete girmeyi; benimseyenlerin davranış biçimlerini tanımladığı, vasıflarını açıkladığı imana, yararlı eylemlere, yüksek ahlâk ve takvaya, açık ve kapalı günâhları bırakmağa bağlıyor.

“Allah’ın bağışlaması ise Kur’ân’a göre, günâhı kendisini kuşatmış olan kimseye mahsus değildir. Günâhı kendisini kuşatmış, kalbini tamamen kapatmış, bütün arzusu şehvetini doyurmaktan ibaret olan; dinin, ruhunda hiçbir etki yapmadığı kimseler, cehennemde sürekli kalacaklardır. Bunun için bu hikmetli Kitâb, dini ırkçılığa hasreden, sadece o dine mensub olmayı cehennemden kurtulmağa yeterli sayan, ya da geçmişte yaptıklarına güvenen kimse, vehmine kapılmıştır.’Uydurdukları şeyler, dinleri konusunda onları aldatmıştır’ âyetinde buyurulduğu gibi o kimse bilmeden Allah’a iftira etmiştir.

“Yahudilerin bu sözü de dinlerine aldanmalarından ve ona güven­melerinden kaynaklanmıştır. Âhirette kimin cehennemde ebedî kalacağı, kimin cennete gireceği gibi hususlar, re’y ile, tahminle bilinemez. Gayba âit bu gibi şeyler, ancak vahy ile bilinir. Vahiyde bunların düşüncelerini destekleyen bir şey yoktur. Ancak Allah’tan söz almakla insan cehennemden kurtulacağına emin olabilir. Allah bu konuda kimseye garanti vermemiştir. Allah’ın buyruğu şöyledir: “Bir de dediler ki:’Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacaktır.’ De ki:’Allah’tan (bu hususta) bir söz mü aldınız, -şayet öyle ise Allah verdiği sözden dönmez- yoksa Allah hakkında bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz? Evet kim bir günâh kazanır da suçu kendisini kuşatmış olursa işte onlar, ateş (cehennem) halkıdır, orada ebedi kalacaklardır”.”

Demek ki cennete veya cehenneme girmek, âhiret saadet veya şekavetine ermek herhangi bir dine veya mezhebe, ya da falan falan peygamber ve sâlihlere mensub olmakla değil, kişinin Allah’a şirksiz imânı ve bu imânın gereği olan sâlih eylemiyledir. O gün onlar, âhiret cezasının, nefislerinin dışından değil, bizzat kendi nefislerinin içinden geldiğini göreceklerdir. Âhiret ödülü ve cezası, insanların taşıdıkları sıfatlardan ve yaptıkları işlerden oluşur. Ve yine göreceklerdir ki bu cezada insanlar, milletler arasında hiçbir ayırım yoktur. Herhangi bir kavim’Allah’ın seçkin milleti’ diye isimlendirilmiş olsa bile yine onun âhiret ödülü ve cezası, yaptığı işlerine göre olacaktır. İşte her nefse yaptığı işlerin tastamam verilmesi budur. Orada iltimas yok, tam adalet vardır!”

Esasen Reşid Rıza’nın burada anlattıklarını biz, çeşitli yerlerde belirtmişizdir. Şimdi bu güzel düşünceleri, yüce Allah’ın, bütün insanlığı kapsayan ebedî yasasıyla taçlandırmak istiyoruz. Yüce Allah, Müslümanlara hitaben buyuruyor ki:

4/123- (iş) Ne sizin kuruntularınızla, ne Kitâb ehlinin kuruntularıyla olmaz. Kötülük yapan (kim olursa olsun, hangi din, mezhep veya millete mensup bulunursa bulunsun), onunla cezalandırılır ve kendisine Allah’tan başka ne dost, ne de yardımcı bulamaz (Allah’ın vereceği cezayı hiç kimse ondan savamaz). 4/124- Erkek veya kadından her kim inanarak güzel işler yaparsa, işte öyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.”

İşte Kur’ân, herhangi bir din veya zümre mensubuna ayrıcalık tanımıyor, bütün insanlık için genel bir prensip getirerek Allah’a, âhirete inanan, sadece Allah’a tapan ve güzel işler yapan herkese cennetin kapısını açıyor. Bunun dışında hiç kimseye bir garanti vermiyor. Hattâ Hz. Peygamber’e: “Bana ve size ne yapılacağını bilmem, ben sadece bana vah-yolunana uyuyorum!” demesini emreden âyet(46/9), Peygamber’in kendisi için dahi bir garanti vermemiştir. Nitekim Ahmed ibn Hanbel’in rivayet ettiği şu hadîs de bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır:

İbn Abbâs (r.a.)ın rivayetine göre (sahâbîlerden) Osman ibn Maz’ûn öldüğü zaman bir kadın (başka rivayette göre Osman’ın kendi karısı):’Cennet sana kutlu olsun ey Maz’ûn oğlu Osman!’ demiş. Allah’ın Elçisi (s.a.v.) ona kızgınca bakmış:’Ne biliyorsun (cennete gireceğini)?’ demiş. (Kadın):’Ey Allah’ın Elçisi, senin şövalyen ve sahâbîndir’ demiş. Allah’ın Elçisi:’Vallahi ben Allah’ın Elçisiyim, ben bile bana ne yapıla­cağını bilmem (başka rivayette de: Ne bana, ne de ona ne yapılacağını bilmem)!’ buyurmştur.”

Kitap ehli bilginleri içinde bazı kimseler de elleriyle yazdıkları Kitabın, Allah katından gelmiş Kitab olduğunu iddia ediyorlardı. Elleriyle yazdıkları Kitab’dan maksat Tevrat değildir. Ya Tevrat’tan , şerhlerinden Arapçaya çevirdikleri bazı bölümler veya Tevrat ve İncil üzerine yazdıkları şerhler, tefsirler, fıkıh kitaplarıdır. Çünkü Kur’ân, Tevrat’ın ve İncil’in kendisini saygı ile anmakta ve en son sûrelerden olan Mâide Sûresinde, Allah’ın hükmünü içerdiğini belirttiği o Kitapların hükümlerinin uygulan­masını istemektedir (5/45, 47, 66). O halde Allah katından olmadığını vurguladığı Kitap, Tevrat ve İncîl değil, insanların kendi düşün­celeriyle yazdıkları din kitabıdır.

Din adamları, yazdıkları şerhleri, Kitabın aslında bulunmayan ayrıntılara dair ictihâd hükümlerini Allah’ın buyrukları olarak görüyor ve halka bunların da Tanrı buyruğu olduğunu söylüyorlardı. Hattâ bunlar birbirine aykırı hükümler içerse de yine bunların, Allah’ın buyruğu olduğunu söylüyorlardı. Oysa Allah’ın sözünde çelişki olmaz. Aslında o adamların kendilerinin ve egemen tabakanın arzu ve çıkarları doğrul­tusundaki bu kitaplar, insanları düz, geniş, kolay olan Hak yoluna iletmek için inmiş olan İlâhî Kitabın ruhuna aykırı idi. İşte bundan dolayı dini hedefinden saptırma rağmına çıkar sağlayan insanların “durumlarına yazıklar olsun!” denilmektedir.

16/116’ncı âyette kendi düşünceleriyle koydukları hükümleri, Allah’ın hükmü olarak gösterenlerin, Allah’ın üstüne yalan atan kimseler olduğu ve böylelerinin asla onmayacağı belirtilmektedir. Bunu yapan Yahudiler, Yahudileşmiş ve Hıristiyanlaşmış Araplar ve müşrikler onmadığı gibi müslümanlar da onmazlar. Çünkü bu tür hükümler o zaman için birkaç kişiye çıkar, yarar sağlasa da, Hakk’ın yolunu daraltır, dini yozlaştırır, sonuçta toplumun sızlanmasına, bozulmasına yol açar.

Bu konuda Reşîd Rızâ, hocası Muhammed Abduh’a dayanarak bazı kadıların, me’zûnların, âlimlerin ve vaizlerin nasıl Rablerinin buyruğu dışına çıkıp dini çarpıttıklarına işaret etmektedir.” (Süleyman Ateş Tefsiri, 3/23 açıklaması. Kur’an Ansiklopedisi, Şeri Hile ve Gerçek Din maddeleri)

RAZİ TEFSİRİ: “Biz ise şöyle diyoruz: Herşeyin mâliki ve sahibi Allah olduğu için, O’nun yaptığı her şey güzeldir. Mutezileye göre, günahkâr tevbe etmediği veya af­folunmadığı müddetçe, isyanından Ötürü ebedî cezaya hak kazanır. Buna gö­re şayet: “Cenab-ı Allah bir günaha karşılık daha fazla ceza vermeyi menederek: “Kötülüğün cezası, misli ile kötülüktür” (şûra,40) buyurmuştur.”

Cübbâi şöyle demiştir: Bu ayet Allah’ın, Hz. Musa (a.s)’ya ve ondan sonra gelen diğer peygamberle- re, günahkârları ve büyük günah sahiplerini, azab ettikten sonra cehennemden çıkaracağına söz vermediğini gösterir. Çünkü Allah’u Teâlâ, eğer onla­ra bu sözü vermiş olsaydı, yahudilerin bu sözünü yadırgaması doğru olmazdı. Hak Teâlâ’nın onlara böyle bir söz vermediği ve onlara günahkarlara olan va’îdinden bahsettiği sabit olunca, ve bundan bahsetmek sureti ile günaha düşmekten onları menedince, Va’idiyye (Mû’tezile)’nin görüşüne göre, on­ların ahiretteki azabının ebedî olması gerekir. Bu durum başka ümmetler hak­kında sabit olunca, bu ümmet hakkında da söz konusu olması gerekir. Çünkü Allah Teâlâ’nın va’ad ve va’îdleri ile ilgili hükümlerinin ümmetlere göre değiş­mesi caiz olmaz. Çünkü bunların hepsinden sudur eden günahın derecesi aynıdır. (Razi Tefsiri, 2/80 açıklaması)

posted in AHİRET | 6 Comments