4th Mart 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Hz. MUHAMMED  

Evrenin ve tüm varlıkların yaratıcısı Yüce Allah, yaratılanları başıboş, sahipsiz ve kılavuzsuz bırakmamış, yaşam öykülerini ilâhî bir sisteme bağlamıştır. İnsanlara da peygamberler vasıtasıyla yasa larını bildirerek onları aydınlatmaktadır. Elçilerin sonuncusu Hz. Muhammed, ilk gönderilen ilâhî kitap Tevrat ve İncil’i tasdik etmek ve bazı yeni hükümler ilâvesiyle Kur’an’ı Kerim’i tebliğ etmek üzere insanlara gönderilmiş evrensel bir peygamberdi. O yalnız bir öğretici değil, insanlığın en mükemmel temsilcisi olmuştu. Gerçek ahlâkını, sözlerini, ibadetlerini, insanlarla olan ilişkisini esas almak, Allah Sevgisi’ne de kavuşmak demekti. Ali İmran 3/31: «Resulüm de ki : Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…»

Mekke’de doğan Hz.Muhammed 40 yaşında iken peygamber oldu ve hayatının sonuna kadar 23 yıl bu görevi devam etti. 13 yıl Mekke’de, 10 yıl da Medine’de yaşadıktan sonra 63 yaşında iken bu dünyadan ayrılmıştı. Kabri Medine’de bulunmaktadır.

 

ÇOCUKLUK, GENÇLİK VE EVLİLİK DÖNEMİ

Doğumu
Yüce Allah’ın son elçisi Hz.Peygamber, 20 Nisan 571 yılında Mekke’de dünyaya geldi. Babası Abdullah iki ay önce vefat ettiğinden, dedesi Haşimoğulları’ndan Abdülmuttalib torununun ismini, üstünlük ve meziyetleri anılarak çok çok övülen anlamında Muhammed koymuştu. Annesi Âmine ise Allah’ı yüce sıfatlarıyla öven, hamdeden manasında Ahmet ismini verdi.

Hz.Muhammed’in ailesi, ataları, Hz.İbrahim ve oğlu Hz.İsmail’e kadar bağlanmaktadır. Bu aileler birbirinden gelme soylar olarak; Yüce Allah tarfından itina ile süzülerek seçilmiş, örnek özelliklerle donatılmış en mükemmel varlıklardı. Ali İmran 3/33, 34: «Şu bir gerçek ki; Allah Adem’i, Nuh’u, İbrahim Ailesi’ni ve İmran Ailesi’ni bir kısmı bir kısmından gelme soylar olarak, alemler üzerine seçip yüceltmiştir. »

Çocukluk Dönemi
Çocuğun emzirilmesi; önceleri annesi Âmine tarafından yapıldı. Sonra da süt yetmeyince çölde yaşayan Hevazin kabilesinin kollarından Halime‘ye verildi. Çok iyi bir süt anne olan Halime, çocuğu evlat gibi sevip bağrına basmıştı. Çölün havası Mekke’ye göre daha temiz ve doğası çok daha güzeldi. Ayrıca orada Arapça, saf ve bozulmamış bir tarzda konuşuluyordu. Allah’ın Elçisi, hem bedenen ve hem de ruhen ilerde alacağı ilâhî göreve mükemmel hazırlanmaktaydı. Çocuk 4 yaşındayken süt anne Halime, onu alıp Mekke’ye götürerek annesi Âmine’ye teslim etti. Hz.Muhammed, 6 yaşına kadar annesinin yanında kalmış, ancak Medine’ye gittikleri bir seyahat dönüşü annesi de vefat etmişti. Doğumundan iki ay evvel babasını, sonra da sevgili annesini kaybeden Allah’ın Elçisi, küçücük yaşında büyük acıları yaşamış oldu. Dedesi Abdülmuttalib, yetim ve öksüz kalan torununu 8 yaşına kadar büyüttü. Kendisi 80 yaşını geçmiş yaşlı bir insandı. O da bu dünyadan ayrılınca vasiyeti gereği çocuğun yetiştirilmesini, amca olan oğlu Ebu Talib üstlendi.

Gençlik Dönemi
Hz.Peygamber (s.a.s)’in hayatının 8 yaş ile 25 yaşına kadar olan bölümüne gençlik dönemi denir ki, bu dönemi amcası Ebu Talib’in yanında ve himayesinde geçirmişti. Ebu Talib zengin bir insan değildi, iyi ahlâkı ve gönül yapıcılığı ile toplumun saygısını kazanmıştı. Yeğenini çok seviyor, onu evlâtlarından ayırmıyordu.

Mekkeliler, iklimi ziraate elverişli olmadığı için ticaret ile uğraşmaktaydılar. Ebu Talib kervan ticareti ile meşgul oluyor, Şam’a ve Yemen’e kadar gidiyordu. Allah’ın Elçisi 12 yaşındayken amcasının ticarî kervanına katılmış, Şam yakınlarında Busrâ kasabasında mola verilmişti. Burada bir manastırda bulunan Bahirâ ismindeki Hıristiyan rahip, Hz.Muhammed ile yakinen ilgilenmiş, ona sorular sormuştu. Aldığı cevaplarla çok şaşırmış, onun Tevrat ve İncil’de bir çok vasıfları yazılı bulunan Son Peygamber olacağı kanaatine varmış, bu görüşünü etrafındakilere samimiyetle belirtmişti. Ancak yıllar sonra bazı Hıristiyan yazarları, İslâm Peygamberi’nin ilâhî yasaları bu rahipten öğrendiğini ileri sürecek kadar gülünç duruma düştüler.

Hz.Muhammed geçim sıkıntısı çeken amcası Ebu Talib’e yardım amacıyla ücret karşılığında çobanlık da yapıyordu. Tabiat ile başbaşa kalıyor, Yüce Allah’ın büyüklüğünü, sonsuzluğunu doya doya hissediyor, ruhen olgunlaşıyordu. Zaten Yaratıcı Kudret’in bütün peygamberleri, doğanın en güzel bölgelerinde çobanlık yaparak kemale ermişlerdi.

Güvenilir Kişi
Hz.Muhammed, 25 yaşındayken amcası Ebu Talib ile birlikte ticaret yapıyordu. Dürüstlüğü, doğru sözlülüğü, güvenirliliğiyle tanınmıştı. Verdiği sözün arkasında durur, hiçbir kimseyi kırmaz ve asla yalan söylemezdi. Yüksek ahlakı ve doğruluğu ile Mekkeliler arasında örnek bir insan olarak tanınıyor, bu bakımdan kendisine el Emin = Güvenilir kişi diyorlardı.

Birbirine hiçbir zaman güvenmeyen Mekke halkı, kendi aralarında çıkan bazı soruları Hz.Muhammed’in dürüst kişiliğinde birleşerek çözmüşlerdi. Örneğin, Allah’ın Evi Kabe‘nin yeniden inşaatı sırasında, kutsal Hacerül-esved (karataş)’ın yerine konmasında çıkan büyük tartışmanın çözümü için, onun hakemliğini oy birliği ile kabul etmeleri, kendisine olan güvenirliğin göstergesiydi. Sorunu dahiyane bir şekilde çözmesi de, Mekkelileri son derece memnun etmişti.

Allah’ın Resulü’nün Hz.Hatice’yle Evlenmesi
Hz.Hatice; Allah’ın Resulü’nün sevgili eşi, ilk iman eden, bütün malını mülkünü İslâm‘a ve Eşi’ne veren, müminlerin annesi ünvanını alan asil bir kadındı.

Kureyş’in zengin hanımlarından olan Huveylid kızı Hatice, ticaretle uğraşıyordu. Hz.Muhammed ile tanışmadan önce evlilik yapmış ve iki çocuğu da olmuştu. Mekke’nin ileri gelenlerinin kendisiyle evlenmek istedikleri akıllı, şerefli ve dürüst bir insandı. Hz.Muhammed’in ahlâkını ve güvenirliliğini öğrenince, ona ticaret ortaklığı teklif etmiş ve kervan ticareti yapmaya başlamışlardı. Allah’ın Elçisi köle Meysere’yle birlikte, ticaret mallarını develerle komşu şehirlere getirerek satıyordu.

Gayreti, çalışması ve dürüstlüğü Hz.Hatice’nin dikkatini çekiyor ve onu etkiliyordu. Karşılıklı her iki ailenin isteği ile nikâhlandıkları zaman, Hz.Muhammed 25 ve Hz.Hatice de 40 yaşındaydı.

Allah’ın Rasulü bu evlilikten çok memnun olmuş, mutlu bir yuva, kendine derin bir sevgi ve saygı ile bağlı güvenli bir hayat arkadaşı kazanmıştı. Beraberlikleri 15 yıl Hz.Hatice’nin vefatına kadar devam etmiş, 6 çocukları olmuştu. O devirde çok evlilik adet halindeydi ve aralarında yaş farkı olmasına rağmen Allah’ın Elçisi başka bir eş almamış, vefatından sonra da onu hep saygıyla anmıştı.

Hz.Peygamber’in Çocukları
Hz.Muhammed’in Hz.Hatice ile evliliğinden ikisi erkek, dördü kız 6 çocuğu olmuştu. Erkek olanlar Kaasım ve Abdullah, kızlar Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma‘dır. Erkek çocuklar küçük yaşta ölmüşler, kızlar ise babalarından daha önce bu dünyadan ayrılmışlardı. Yalnız Hz. Fâtıma, babasından 6 ay sonra vefat etti.

Küçük kızı Hz.Fâtıma Allah’ın Elçisi’ne çok benziyordu ve ona çok düşkündü. Kızını, evlâdı gibi yanında büyüttüğü sevgili yeğeni Hz.Ali ile evlendirdi. Bu evlilikten Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin doğmuş, böylece nesil devam etmişti. İslâm bilginlerinin ortak kabulüne göre; Hz. Peygamber’in en yakınları olan Ehlibeyt, geniş anlamda ev halkı olmakla beraber, dar anlamda da Hz.Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’den oluşmaktaydı.

Allah’ın Elçisi, İslâm Dini’nin yayılması için başka evlilikler de yapmış, Mısırlı Eşi Mâriye’den İbrahim doğmuş, o da iki yaşındayken vefat etmişti.

 

PEYGAMBERLİK VE MEKKE DEVRİ

Kâbe(Allah’ın Evi)’nin yeniden inşaatı sırasında Hz. Muhammed’de ruhsal ve manevî bir şuur uyanışı başlamıştı. Burası Yücelerin Yücesi Allah’ın eviydi. Hz.İbrahim zamanından beri milyonlarca insan, evrenin ve tüm varlıkların sahibi ve yaratıcısının büyüklüğünü ve kudretini düşünerek Kâbe’yi Tavaf (Kâbe etrafında 7 defa dönüş) etmişlerdi. RAB ile başbaşa kalma arzusunu şiddetle hissetmeye başlayan Allah’ın Rasulü’nde kendisini toplumdan uzaklaştırarak, sessiz ve sakin bir yerde yalnızca Yüce Yaratıcı’sını düşünerek ve hissederek yaşamak istiyordu.

Hira Dağı’nda İnziva (Yalnız kalma)
Mekke’de ki müşrikler, hem Allah’a inanıyor ve hem de Kâbe etrafında ki 300 den fazla puta; adak adıyor, kurban kesiyor onlara da tapınıyordu. Hz.Muhammed’in büyük babası Abdülmuttalib gibi Allah inancı daha kuvvetli olanlar recep (ramazan) ayında Hira Dağı’nda inzivaya çekilme alışkanlığına sahiptiler.

Ruhsal sükûnet arzusu dolup taşan Hz.Muhammed, 35 yaşındayken ramazan ayında Mekke yakınlarında ki Hira Dağı mağarasında inzivaya çekildi. Günlerce orada kalıyor, Yücelerin Yücesini gönlünde duyuyor, O’na dua ve ibadet ediyordu. Orada gördüğü rüyaların, günün ışıması gibi açık ve berrak olduğu kaydedilir. Bu hal, 40 yaşına kadar her ramazan ayında devam etti. Yüce Allah; bu inziva günlerinde Elçisini, hikmet ve ilimle olgunluğa eriştirerek kemale erdirmiş olduğu, İslâm bilginlerinin genel görüşüdür.

İlk Vahiy ve Peygamberlik
Allah’ın Elçi’si 40 yaşına geldiği zaman, Ramazan ayında beşinci defa yine Hira Dağı’nda yalnızlığa çekildi. Ruhsal doyum ve ibadetle geçen günlerden sonra Ramazan ayının 27. gecesinde, ışık saçan göksel bir varlık göründü ve ona hitap etmeye başladı. İslâmiyetin en büyük mucizesi gerçekleşiyordu. Bu olayı Hz. Muhammed’in bizzat kendisinden dinleyelim :

«O bana Cebrail adını taşıyan melek olduğunu, Allah’ın kendisini Peygamber olarak seçtiğini bildirmek üzere kendisini gönderdiğini bildirdi. Melek bana abdest almayı öğretti; bedenin tamamen arınmış hale gelince, benden okumamı istedi… Ben ise, okuma bilmediğimi cevaben bildirdiğimde beni kolları arasına alıp kuvvetle sıktı ve hemen bırakıp, bir defa daha okumamı istedi, ben ise okuma bilmediğimi yeniden cevaben bildirince yeniden beni kucakladı ve daha da kuvvetle sıktı ve sonra okumamı istedi: Okuma bilmediğim cevabını verdim. Yeniden beni kolları arasına alıp bütün evvelkilerden daha şiddetli sıktı ve gevşeterek şöyle dedi: «Yaratan RAB’binin ismiyle oku! O insanı bir kan pıhtısından yaratandır. Oku! Zira senin RAB’bin Pek Asil, Pek Kerîm olandır; kalemle öğreten O’dur. Bilmediklerini insana öğreten O’dur.» (Alak Suresi 96/1-5) Bunun üzerine melek çekilerek kayboldu. Hz.Muhammed ürpererek, titreyerek evine döndü ve olanları eşi Hz. Hatice’ye anlattı.

Yüce Allah’ın ilk vahyi oku emri ile başlamıştı. Okumanın, bilgi ve ilim sahibi olmanın büyük önemi vurgulanıyordu. Okuma, yazma bilmeyen Elçisinden öncelikli olarak okumayı öğrenmesi ve sonra da kalem ile yazarak insanlara öğretmesi emredilmişti. Sonra ki vahiylerde de ilim ve bilginin gerekliliği tekrar tekrar belirtiliyordu. Zümer 39/9: «Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu?…» Diğer bir ayette de Taha 20/114: «…Şöyle de, RAB’bim ilmimi arttır.»

Vahyin oluşma tarzı ve şekli konusunda bizzat Hz.Muhammed, etrafındakilere şöyle diyordu :«Bazen vahiy bana çınlamakta olan bir çan sesi gibi geliyordu ki bu tarz tahammülü en zor olanıydı; bunun kesilmesinden sonra, hafızama tamamen işlemiş olan söylenenlerin hepsini alabiliyorum. Bazen de benimle konuşmak üzere melek bana bir insan biçiminde görünüyor ve ben de onun söylediklerini iyice tutuyorum.»

Birçok vahiyler; sahabelerin (arkadaşlarının) yanında olduğundan onlar, bu olağanüstü durumların görgü tanığı olarak bazı gözlemlere şahit olmuşlardı. Şöyle anlatıyorlardı: Vahiy geldiğinde: «Onu bir hareketsizlik hali kaplıyor» Yahut : « Ona vahiy geldiğinde, kısa bir an için sanki zehirlenmiş, hipnotize edilmiş gibi hareketsiz kalıyordu » Ve yahut da : « Pek soğuk bir havada bile şayet ona vahiy gelecek olsa, onun alnından şakır şakır terler boşandığı görülüyordu.» Yahut: «Birgün henüz vahiy gelmeye başlarken o başını sırtında ki örtünün içine çekti ve işte o sırada Resulullah’ın yüzü kıpkırmızı bir durum aldı ve hırıltı sesleri çıkarmaya başladı; sonra bu hal kendiliğinden kayboldu.» Veya : «Vücudu kaskatı kesiliyor ve dudaklarını kımıldatıyordu. » Vahyi getiren Cebrail’i, Hz. Peygamber’den başka kimse görmezdi. Melek ona vahyi tamamladıktan sonra ayrılırdı.

Hz. Peygamber tebliğ etme görevine başladığı sıralarda, verileni ezberinde saklamak maksadıyla, hatta bir vahyin alınışı henüz tamamlanmamış bir durumdayken bile yüksek sesle tekrar etme alışkanlığındaydı. Fakat daha Hicretten önce Mekke’de iken bu adeti bir kenara bıraktı ve vahiy son bulup kesilinceye kadar kendisini sükûnet içinde ve sessiz tutmaya başladı. Hemen sonra da ilâhî vahyi etrafındakilere tebliğ ediyor ve özel katiplerine de vahyi yazıyla tespit ettiriyordu. Kur’an’ı Kerim, gelen vahiyler hakkında Hz. Muhammed’i şöyle ikaz etmişti. Kıyamet 75/16: «Vahyedileni hemen okuyasın diye dilini hareket ettirip durma.» Diğer bir ayet ile de şöyle buyruluyordu. Taha 20/114 : «…Vahiy sana gelip tamamlanıncaya kadar, Kur’an’ı okumada acele edip durma ve şöyle söyle: Ey RAB’bim ilmimi arttır.» (Bkz.Prof. Dr. Muhammad Hamidullah, İslâm Peygamberi, s.74,77)

Gizli Davet ve İlk Müslümanlar
Yüce Allah, Hz.Muhammed’e ilk vahyi göndermiş ve ona Peygamberlik görevi vermişti. Fetih 48/8 :«Şüphesiz, Biz seni bir tanık, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.» Cenab-ı Allah’tan açık bir emir geldiğinden Hz.Muhammed, 3 yıl çok güvendiği kimseleri gizlice İslâm’a davet etti. İslâmiyet belirli bir topluluk için değil, bütün insanlığın hayrı ve mutluluğu için gönderilen açık bir dindi. Davetin gizli sürdürülmesi, Mekke’de yaşayan müşriklerin (putperestlerin) cahil ve acımasız olmalarından kaynaklanıyordu.

Davete önce kendi ailesinden başladı. İlk iman eden sevgili eşi Hz.Hatice oldu. Onu yanına aldığı ve öz evladından daha çok sevdiği, 10 yaşındaki yeğeni Hz.Ali takip etti. Sonradan evlat edindiği azatlı kölesi Zeyd ise üçüncü Müslüman olmuştu. Allah’ın Elçisi’nin ailesi dışında en yakın ve samimi arkadaşı, Kureyş kabilesinden büyük tüccar Hz.Ebu Bekir‘i İslâm’a davet etti. O, bu daveti hiç tereddüt etmeden hemen kabul etti. Böylece İslâmiyet onun girmesiyle büyük bir güç kazanmış oluyordu. Hz.Ebu Bekir’in aracılığıyla Mekke’nin eşrafından Affan oğlu Hz.Osman, Avf oğlu Abdurrahman, Ebu Vakkas oğlu Sa’d, Avvam oğlu Zübeyr, Ubeydullah oğlu Talha da Müslüman’lığı kabul etti. Hz.Hatice’den sonra Müslüman olan bu 8 zata İlk Müslümanlar denir.

Hz.Peygamber, üç yıl boyunca yakın akraba ve dostlarını İslâm’a davet etmişti. Ancak bu zaman zarfında iman edenlerin sayısı 30 kişiyi geçmemiş olmasına rağmen, birbirlerine kenetlenen çok inançlı bir kadro oluşmuştu. Onlar, inen ayetleri ezberleyip yazıyor, ibadeti gizli olarak kendi evlerinde yapıyorlardı.

İslâm’a Açık Davet
Nihayet peygamberliğin dördüncü yılı olan 614 tarihinde beklenen ayet gelmiş, Hz.Muhammed’e resmen halkı İslâm’a davet etmesi buyrulmuştu. Hicr 15/94 : «Sana emredilen şeyi açıkça tebliğ et, müşriklerden korkma» Bunun üzerine Hz.Muhammed halkı açıkça İslâmiyet’e davet etmeye başladı. İnen ayetleri (Kâbe’de) Harem’i şerif’te halka okuyordu.
Araf 7 /158 :« De ki : Ey İnsanlar! Ben sizin hepinize gelen Allah’ın Elçisi’yim. Göklerin ve yerin mülkü o Allah’ındır. İlâh yoktur O’ndan başka. O diriltir, O öldürür. O halde Allah’a ve Elçisi’ne iman edin; Allah’a ve O’nun sözlerine inanan o ümmî Peygamber’e iman edip uyun ki, doğruya ve güzele ulaşabilesiniz.» Bu sözlerle bütün halk Allah’ın Dini’ne davet ediliyordu. Ümmi; okuma, yazma bilmeyen demektir. Kur’an’da ki karşılığı ise, Kitap sahibinin elindeki Tevrat ve İncil’i okumamış, onların bilgileriyle beslenmemiş kişidir.

Yüce Allah’tan yakın akrabalarını da İslâm’a çağırması için yeni bir buyruk geldi. Şuara 26/214: «En yakın akraba ve hısımlarını uyar.» Bunun üzerine Hz.Peygamber, akrabalarını toplayıp etkili bir konuşma yaptıktan sonra, onları İslâm’a davet etti. Amcalarından biri olan Ebu Leheb dışında ki akrabalar, genellikle kendisine karşı çıkmamışlardı. Hz.Muhammed’in tebliğ ettiği Din, yavaş yavaş Mekke ve civarında duyulmaya başlanmıştı.

Sevgi, Eşitlik ve Bağışlayıcı Olma
Hz.Muhammed Allah’ın Dini’ni tebliğ ederken öncelikle insanlarda eşitlik ilkesini esas aldı. Kadın-erkek, siyah-beyaz, zengin-fakir, asil-asil olmayan diye ayırt etmeksizin, bütün insanların doğuştan eşit olduğunu vurguluyordu. Bunun kanıtı olarak yanındaki köleleri azad etti ve diğer kölesi Zeyd’i de evlat edindi. Böylece toplumun farklı bütün insanları, Allah’ın Elçisi’nin kılavuzluğunda birbirlerini sevmeye ve saymaya başladılar.

Hz.Peygamber sevgi ile doluydu ve kendisine yapılan yanlışlıkları hep bağışlamaktaydı. Mekke’de ki müşriklerin düşmanca davranışlarına rağmen, o ve ona inananlar Cenab-ı Allah’ın her yarattığını ve bütün insanları seviyorlardı. Ali İmran 3/119: «Ey iman edenler! Siz öyle kimselersiniz ki, inanmayanlar sizi sevmedikleri halde, siz onları seversiniz.»
Hz.Muhammed tebliğinde; Allah’ın rıza ve sevgisine erişebilmek için, yalnız ve yalnız Yaratıcı Tek Kudret’e ortak koşulmadan iman edilmesini ve insanlara da onların iyiliklerine yönelik işler yapılmasını öneriyor, kazanılması gereken özellikleri şöyle vurguluyordu:

3/134 : … Takva sahipleri(korunanlar)… İnsanların kusurlarını affederler. Allah’ta iyilik edenleri sever.
2/195: … Güzel düşünüp güzel işler yapın. Çünkü Allah, güzellik sergileyenleri sever.
19/96: … İman edip insanların hayrı ve mutluluğuna yönelik iyi işler yapanları, Rahman sevgili kılacaktır.
2/222: … Allah, çok tövbe edenleri sever.
3/146: … şüphesiz ki Allah, sabredenleri sever.
3/159: … Allah, Kendisini vekil edenleri sever.
49/9: … şüphesiz ki Allah, adil olanları sever.
2/222: … Allah, temizlikte titizlik gösterenleri sever.

İman edenlerde kazanılması gereken bu sıfatların yanında, bütün sevgilerin üstünde olan Allah Sevgisi‘ni de şöyle açıklıyordu: Bakara 2/165: « … İman sahipleri, Allah’a sevgide çok şiddetlidirler…» şiddetli sevgi, sevginin en üst basamağı olan aşktır. Allah sevgisi, kemal mertebesinde erişilen en büyük sevgidir. Allah’ın sevdiği sıfatları kazanmak, iman edenlerin hedefini teşkil etmeliydi. Böylece işlerini Allah rızası için yapan, iyi ahlâklı, birbirini seven ve sayan örnek bir toplum meydana gelmişti.

Hz.Muhammed, ayrıca elçi sıfatıyla Allah’ın sevmediği sıfatları da tebliğ ediyor, bunlardan korunulması uyarısını yapıyordu :
3/57: … Allah, zalimleri sevmez.
3/32: … Allah, inkâr edenleri sevmez.
5/64: … Allah, bozguncuları sevmez.
16/23: … şüphesiz Allah, kibirlileri sevmez.
4/36: … Allah, kasılıp böbürlenen şımarıkları sevmez.
8/58: … Allah, hainlik edenleri sevmez.
6/141: … Allah, israf edenleri sevmez.

Hz.Peygamber çok bağışlayıcı ve hoşgörülüydü. Hayatı boyunca şahsına yapılan kötülüklerden dolayı hiç bir kimseden intikam almamış, bütün düşmanlarını da affetmişti. Bunun en çarpıcı örneğini Mekke şehri’ni fetih ettiği zaman vermiş, eline esir düşen bütün düşmanlarını bağışladığı gibi, sevgili amcası Hz.Hamza’yı hunharca şehit eden müşriklerin lideri Ebu Süfyan ve onun gaddar eşi Hint ile tetikçi kölesi Vahşi’yi bağışlamakla göstermişti. Ali İmran 3/159 ayeti ile Yüce Allah, Elçisi’ne hitaben şöyle buyurmuştu:

« Allah’ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz dağılır giderlerdi. Artık sen onları bağışla, Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dile…» İslâmiyet’te hoşgörü kelimesinden ziyade ve bazen onun yerine bağışlayıcı olma kavramı kullanılmaktadır.

Hz.Muhammed Allah’ın Dini’ni şöyle tebliğ ediyordu: Araf 7/199: «Sen bağışlamayı esas al…» Kötülüğün cezası ona denk bir kötülük olmasına rağmen, bağışlayıcı olmanın ödülünü bizzat Allah vermektedir. Şûra 42/40: «Kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür.Fakat bağışlayıp barışmayı esas alanın ödülünü bizzat Allah verir…»

Hz.Muhammed; peygamberlik görevinden başka Medine devrinde, İslâm Devlet Başkanlığını da üstlenmişti. Her zaman olduğu gibi saygılı ve alçak gönüllü olma özelliği değişmedi. Toplantılara kendisine özel bir yer ayrılmasını hiç bir zaman istememiş, herkesin oturduğundan farklı bir yer seçmemişti. Arkadaşlarının toplandığı bir mahalle geldiğinde, neresi boş ise oraya otururdu. Zamanın devlet başkanları ve krallarına hiç benzemiyordu. Yanına gelen bütün ziyaretçilerini saygıyla ağırlardı. Onlara oturtacak bir yer bulamadığı zaman, hırkasını çıkarıp yere serer ve onun üzerine oturmasını sağlardı. Çocukları da çok sever, onları hediyelerle sevindirirdi. Torunları kucağından inmez, camide namaz kılarken omzuna çıkmalarını hoşgörü ile karşılardı.

Müşriklerin Müslümanlara Eziyet ve İşkencesi
Mekke;
Kâbe ve etrafında ki 300 den fazla puttan dolayı, puta tapıcıların merkeziydi. Şehir; her gün civar kabilelerce ziyaret ediliyor, böylece müşrikler onların ticari alışverişinden büyük gelir elde ediyorlardı. İslâm Dini’nin yayılması ile bu önemli menfaatlerini kaybedeceklerinden ve ata dinlerine de çok bağlı olduklarından Müslümanlara şiddetle karşı çıkmaya başlamışlardı. Onlara her türlü eziyet ve işkenceyi yapıyor, memleketten çıkartıp öldürmeye kadar zulüm yapmaktan çekinmiyorlardı. Korumasız fakir Müslümanlara, özellikle köle ve cariyelere vahşice işkenceler yapılıyordu. Habeşli Bilâl’i; elbiselerini çıkartarak kızgın çölün ortasında saatlerce bekletip, sonra da sokaklarda sürüklemişlerdi. Köle Ammar’ın babası Yâsir. ayaklarından iki ayrı deveye bağlanıp ters yönlerde yürütülmüş, bacakları ikiye ayrılarak öldürülmüştü. Cariye Sümeyye, Ebu Cehil’in attığı ok ile şehit edildi. Bütün bu vahşice, acımasız işkencelere rağmen, Allah’a ve O’nun Elçisi’ne içtenlikle inanan insanları yollarından döndüremiyor, İslâmiyet’e girenler azalacağına gittikçe çoğalıyordu.

Habeşistan’a Hicret
Müşriklerin Müslümanlara zulmü zamanla artıyordu ki, Yüce Allah’tan gelen ayet üzerine Hz.Muhammed, 615 yılında isteyenlerin Habeşistan’a gitmelerine izin verdi. Nahl: 16/41: «Zulme uğradıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri, elbette dünyada güzel bir yerde yerleştireceğiz, ahiret ödülü ise mutlaka daha büyüktür…» Müslümanlar Habeşistan’a iki defa hicret etmişler; ilk kafile16 kişi, ikinci kafile de 90 kişi olmuş, Mekke’den gizlice ayrılmışlardı. Çünkü müşrikler, Müslümanlar’ın yayılmasını istemediklerinden onların gitmesine karşıydılar. Hicret edenler; Habeşistan hükümdarı Hıristiyan olmasına rağmen güven içinde idiler ve serbestçe ibadet yapabiliyorlardı. Hicret edenler Habeşistan’da bir müddet kalmışlar. Hz.Muhammed’in Medine’ye hicretinden sonra da, O’nun yanına dönmüşlerdi.

Hz.Hamza ve Hz.Ömer’in Müslüman Olması
Mekke’nin aşırı müşriklerinden Ebu Cehil’in Hz.Muhammed‘e sataşması, şahsiyeti ve kuvveti ile ünlü amcası Hz.Hamza’yı çok öfkelendirmiş, ona gereken cezayı verdikten sonra Müslüman olmuştu. Onu güçlü kişilik sahibi Hz.Ömer takip etti. Mekke müşrikleri; Hz.Muhammed’i görevinden caydıramayacaklarını anlayınca onu öldürmeye karar verdiler. Tetikçiliğini üstlenen Hz. Ömer bu fiili işlemeye giderken, Cenab-ı Allah’ın yönlendirmesiyle kendisini kız kardeşinin evinde buldu. O sırada Müslüman olduğunu bilmediği hemşiresinin evinde Kur’an okunuyordu. Ayetten o kadar çok etkilendi ki hemen Hz.Peygamber‘e giderek ona biat etti. Biat, el tutarak bağlılığı açıkça bildirmedir.Bu çok önemli katılımlarla Müslümanlar, büyük güç kazanmıştı.

Müslümanlar Toplum Dışı Bırakılıyor
Müşrikler, birçok yolları deneyerek İslâm’ın yayılmasını önleyememişlerdi. Bunun için çok etkili bir yaptırım gerekiyordu. Ebu Cehil’in başkanlığında toplanarak önemli bir karar aldılar ve yaptıkları anlaşmayı Kâbe’nin duvarına asarak dinsel bir etkinlik de kazandırdılar. Buna göre Haşim Oğulları’yla ekonomik ve sosyal her türlü ilişkileri kesilecekti. Görüşülmeyecek, alışveriş yapılmayacak, kız alıp verilmeyecekti. Bu abluka kararı eksiksiz üç yıl 616 dan 619 yılına kadar uygulandı. Bunun neticesinde büyük sıkıntı ve açlık çekilmiş, bir kısım küçük çocuklar gıdasızlıktan ölmüştü. Hz.Peygamber tebliğ görevini, kan dökülmesi yasak olan 4 ay içinde, ancak dışarıdan gelen kabilelere yapabiliyordu. Büyük sıkıntı çekmelerine rağmen Müslümanlar azalmamış, bilakis yeni katılımlar olmuştu.

Kureyş’liler bu boykottan istedikleri neticeyi elde edemediler. Peygamberliğin onuncu yılında, Ebu Cehil’in aldırdığı ünlü karar iptal edilerek, bu insanlık dışı kuşatma da sona erdirildi.

Ebu Talib ile Hz. Hatice’nin Vefatları ve Taif Olayı
Müşriklerin boykotunun sona ermesinden bir müddet sonra,Hz.Peygamber iki büyük yakını olan amcası Ebu Talib’i ve üç gün sonra da sevgili eşi Hz.Hatice’yi kaybetti. Bütün Müslümanlar Allah’ın Elçisi’nin üzüntüsüne katıldılar ve Peygamberliğin bu onuncu yılına hüzün yılı denildi. Sağlığında Ebu Talib’in müşrikler üzerinde saygınlığı vardı, korumasına aldığı yeğenine dokunmuyorlardı. Koruma durumu ortadan kalkınca sataşmalar ve kötülükler de başlamış, tebliğ görevi çok zorlaşmıştı.Bunun için Allah’ın Dini’ni yayabileceği yeni insanlara ve yeni ortama ihtiyaç vardı.

Bu düşünce ile evlatlığı Zeyd’i de yanına alarak 620 yılında putperest olan Taif kasabasına gizlice gitti. Onlara İslâmiyet’i anlatmak için büyük gayret gösterdiyse de, katılaşmış kalpleri Allah’ın Hz.Muhammed ile onlara yaktığı ışığı göremediler. Netice olarak Taif’i terketmek mecburiyetinde kalmış, babaları tarafından kışkırtılan çocukların taş atmalarıyla da hafif yaralanmıştı.

İsra Mucizesi

[LÜTFEN DİKKAT!!! İSRA-MİRAC İLE İLGİLİ OLARAK MESCİD-İ AKSA’NIN NERESİ OLDUĞU KONUSU TARTIŞMALIDIR. ÇÜNKÜ HZ. MUHAMMED DÖNEMİNDE KUDÜS’TE MESCİD-İ AKSA DİYE BİR BİNA YOKTUR. TARİHSEL VERİLERE GÖRE ŞU AN MESCİD-İ AKSA DİYE BİLİNEN YER ÇÖPLÜK OLARAK KULLANILMAKTA İDİ. KONUHAKKINDA DAHA FAZLA DETAY İÇİN ŞU LİNKE BAKINIZ: http://www.erdemyolu.com/isra-mirac/isra-mirac-prof-suleyman-ates.html veya http://www.erdemyolu.com/isra-mirac/isra-ve-mirac-hakki-yilmaz.html   ErdemYoluSitesi]

Hz.Muhammed ilâhî tebliğ görevinde çok acı çekiyor, büyük güçlüklerle karşılaşıyordu. Sevgili eşi Hz.Hatice’yi ve yanında büyüdüğü amcası Ebu Talib’i de kaybetmişti. Bilhassa son Taif olayında yaralanmasına rağmen, sarsılmaz inancı ve kararlılığı her zaman olduğu gibi devam ediyordu.

İşte böyle bir durumdayken, onu çok mutlu eden İsra mucizesi gerçekleşmişti. Bu İslâmîyet’in Kur’an’ı Kerim’den sonraki ikinci büyük mucizesiydi. İsra 17/1: «Muhammed’i, bir gece Mescid’i Haram’dan (Kâbe’den) kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini kutsal kıldığımız Mescid’i Aksa’ya (Kudüs’e) götüren Allah, her türlü noksanlardan arınmıştır.» İsra Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye götürülmesine, Mirac da göklere çıkarılmasına, yükselmesine denir. Yüce Allah Elçisi’ni teselli etmek ve ödüllendirmek için Mekke’den Kudüs’e kadar gece yürüyüşüne çıkarmış, önemli ayetlerinden bazılarını da bu olağan üstü yolculukta göstermişti.

Kur’an’ı Kerim’de İsra mucizesi ile ilgili ayet budur. Ancak olayın detayı ile ilgili başka bir bilgi verilmemiştir. İsra mucizesi; Mekke Devri’nin sonlarına doğru, Taif olayından sonra inen İsra Suresi’nin birinci ayeti ile bildirilmişti. Mirac mucizesi de İsra Suresi’nde değil, ondan önceki bir zamanda inen Necm Suresi‘nde anlatılımıştır. Her iki olay ayrı ve başka zamanlarda gerçekleşmişti. Fakat Kur’an tefsircilerinden bir kısmı bu iki ayrı olayı karıştırıp birleştirmişlerdir. Sonradan bununla ilgili uydurma hadisler üretilmiş, İslâmiyet’in esası, arılığı bozulmak istenmiştir. Örneğin bu olayı anlatan uydurma bir hadiste de şöyle denilmiştir :« Hz.Peygamber melek Cebrail’in getirdiği Burak isimli hayvana binerek Kudüs’te ki Mescid’i Aksa’ya gelmiş, burada namaz kıldıktan sonra Mirac denilen alete binerek göğe yükselmiş, göğün 1.katında Hz.Adem 2. katında Hz.Yahya ve Hz.İsa, 3.katında Hz.Yusuf, 4.katına Hz.İdris,5. katında Hz.Harun, 6.katında Hz.Musa ve 7.katında Hz.İbrahim ile karşılaşmış, sonra da yedi kat göğün üstünden arşa çıkıp haşa Allah ile yüzyüze görüşmüştür.»

İslam bilginleri, Hz. Muhammed’in Allah ile yüzyüze görüştüğünü kabul etmezler. Peygamber de olsa bir insanın Cenab’ı Allah ile perdesiz konuşması Kur’an’a aykırıdır. Enam 6 / 103 : « İnsanın bakışları Allah’a varamaz…» Şuara 42 / 51 :«Allah bir kimse ile ya vahy yoluyla, yahut bir örtü arkasından konuşur. Ya da bir elçi göndererek izni ile ona dilediğini vahyeder.» (Bkz. Prof.Dr. Süleyman Ateş, Çağdaş Tefsiri, Cilt 5, S.195)

Mirac Mucizesi
Yüce Allah’ın Elçisi‘ni göklere yükselterek bazı büyük ayetlerini göstermesine Mirac denir. Bu mucizeyi Hz.Muhammed’in birkaç kez yaşamış olduğu kabul edilir. Kur’an’ı Kerim’in Necm Suresi 1 ila 12 ayetleri yükselişi (Mirac’ı) şöyle anlatmaktadır : «Battığı zaman Süreyya Yıldızı’na hamdolsun. Arkadaşınız Muhammed sapmamıştır, azmamıştır da. O arzusuna göre konuşmaz. O ancak kendisine vahyedilen bir vahiydir. O’na çok üstün güce sahip olan (Melek Cebrail) öğretmiştir. Üstün akıl sahibi (Melek) doğruldu. Kendisi yüksek ufukta iken sonra yaklaştı, sarktı. (Muhammed ile arasındaki mesafe) İki yay uzunluğu kadar, yahut daha az kaldı. Kuluna vahyettiğini vahyetti. Gönül, gördüğünde yanılmadı (yalan söylemedi, gerçeği gördü). Onun gördüğü şeylerden şüphe mi duyuyorsunuz? »

Ayette; Hz.Muhammed’in sapmadığını, doğru yoldan ayrılmadığını, havadan konuşmadığını, söylediği sözlerin yani kendisine gelen vahiylerin büyük güçlere sahip, ışıktan yaratılmış ve gönüllere hidayet ışığı getirmiş bulunan melek Cebrail tarafından kendisine öğretildiğini, önce yüksek ufukta görünen o meleğin, aşağı sarkarak Hz.Muhammed’e iki yay uzunluğu kadar bir mesafe kalıncaya dek yaklaştığını, kuluna vahyettiğini, Hz. Muhammed’in gözünün gördüğü şeyde asla yanılmadığını, onu gerçekten gördüğünü vurgulamaktadır.

Hz. Peygamber’in İsra ve Mirac olayının manevî mi yoksa bedensel mi olduğunda İslâm bilginleri arasında anlaşmazlık olmuştur. Gece uyanıkken ruhsal bir yolculuk yaptığı görüşü daha yaygın olmakla beraber bedensel olduğunu düşünenler de bulunmaktadır. Tasavvufta; Allah sevgisi ve zikir ile vücudun yoğunluğu kaybolarak nur olan, ışık olan insanın birkaç saniyede gökleri dolaşmasının mümkün olabileceği kabul edilir. Muhakkak ki doğrusunu Cenab’ı Allah bilir. (Bkz.Prof.Dr. Süleyman Ateş, Çağdaş Tefsir Cilt 9 s.101)

Medine’nin İslâm’a Girişi
Hz.Peygamber Hac mevsiminde Kâbe’yi ve etrafında ki putları ziyarete gelen putperest Arap kabilelerine Kur’an’dan ayetler okuyarak onları İslâm’a davet ederdi. Böyle bir zamanda Medine’den gelen bir gurup onunla görüşmüş Kur’an’dan etkilenerek Müslüman olmuşlardı. 620 yılında gerçekleşen bu olayda İslâm’a giren bu altı kişiye Medineli İlk Müslümanlar denir. Onlar Medine’ye döndükten sonra orada Müslümanlığı yaymaya başladılar. Bir yıl sonra Hac mevsiminde Medine’den gelenlerin sayısı iki katına çıktı ve hepsi de Müslüman oldular. Medine’ye giderlerken Allah’ın Elçisi yanlarına Umey oğlu Mu’sab’ı vermiş, onlara Kur’an’ı Kerim’i öğretmesi için görevlendirmişti. Bunun neticesinde Medine’de Müslümanlar’ın sayısı hızla çoğalmaya başladı. İki kabile başkanının da İslâm’a girişiyle, Medine’de ki Arapların pek azı hariç hepsi Müslüman olmuştu.

Ertesi sene yani Peygamberliğin 12.yılında Medine’den Kâbe’ye bir kısım Müslümanlar gelmişti. Allah’ın Elçisi ile Medineliler bir gece, Mekke’nin Akabe tepesinde gizlice buluştular. Medine’liler ısrarla Hz.Peygamber’lerini memleketlerine davet ettiler, başlarına geçmesini Allah’ın ve Elçisi’nin yolunda gerekirse canlarını bile seve seve vereceklerine ant içtiler. Azgın ve sapık Mekke müşriklerinin Müslümanlara karşı yaptıkları kötülükler bardağı taşırmış, yeni insanlara ve yeni ortama ihtiyaç çok büyümüştü. Hz.Muhammed beklemekte olduğu bu teklifi hemen kabul ederek o da ant içti. Bu önemli toplantı ile Müslümanların Medine’ye hicret etmesi de kararlaştırıldı.

 

MEDİNE DEVRİ
Müslümanların göç etmesi ile ilgili buyruk İsra Suresi’nin 80. ayeti ile gelmişti : «Şöyle yakar : RAB’bim, beni gireceğim yere (Medine’ye) doğrulukla, çıkacağım yerden (Mekke’den) de doğrulukla çıkar. Bana katından düşmanlarımla başa çıkacak yardımcı bir kuvvet ver.»

Medine’ye Hicret
Müslümanlar; Hz.Peygamber’in izni ile 622 senesi ve Peygamberliğin de 12. yılında Medine’ye hicret etmeye başladılar. Bütün maddî varlıklarını Mekke’de bırakarak, Allah ve Elçisi için guruplar halinde gizlice şehri terk ediyorlardı. Medine’ye geldiklerinde de civar köylere yerleştiler.

Mekke‘de hicretleri engellenmiş olanların dışında yalnızca Hz. Muhammed kalmış, o da Hz. Ebu Bekir ve Hz.Ali’yi yanında alıkoymuştu. Müslümanların bir güç olarak Medine’de toplanması müşrikleri fevkalâde endişelendirmişti. Ebu Cehil, Ebu Süfyan gibi şehrin ileri gelenleri toplanarak Hz.Peygamber’i yok etmek için öldürme kararı aldılar. Ancak bu gelişmeyi melek Cebrâil Allah’ın Elçisi’ne haber vermişti. Enfal 8/30: «İnkâr edenler seni hapsetmek, yahut öldürmek, ya da yurdundan çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar sana tuzak kurarken, Allah da onlara tuzak kurdu…»

Cebrâil’in uyarısı üzerine Hz.Muhammed, arkadaşı Ebu Bekir ile geceleyin Mekke’yi terk etti. Mekke putperestleri eve saldırdıkları zaman Allah’ın Elçisi’nin yatağında yatmakta olan yeğeni Hz. Ali ile karşılaşmış, şaşkına dönmüşlerdi. Böylece müşriklerin insanlık dışı kararı boşa çıkmıştı.

Deve sırtında tehlikeli geçen uzun bir yolculuktan sonra Medine’nin Kubâ köyüne geldiler. Medineliler’in Hz.Peygamber’i karşılamaları çok candan ve içten olmuş, büyük küçük herkes yollara dökülmüştü. Allah’ın Elçisi’ni bütün halk misafir etmek istiyordu. O da kimseyi incitmemek için devesinin oturduğu yerin en yakınında ki evde kalacağını söylemiş ve Ebu Eyyûb Halit’in evinde Mescid-i Nebî’nin inşaatının bitimine kadar, 7 ay misafir olmuştu.

Mescid-i Nebî ve Devlet Binası
Hz.Muhammed, büyük sıkıntılardan sonra bir vatana ve bir de Müslüman halkına sahip olmuştu. Toplumun ibadet yeri ihtiyacı çok büyüktü. İlk mescit Kubâ’da yapılmıştı, ama Medine’de mescit yoktu. İnşaata hemen başlandı. Hz.Muhammed, mescidin yapılmasında bir işçi gibi çalışıyordu. Duvarlar kerpiçten, direkleri hurma ağacındandı. Çatısı da hurma dallarıyla kaplandı, zemin topraktı. Mescidin bir duvarına bitişik olarak Allah’ın Elçisi’nin ve ailesinin oturması için küçük odalar ilâve edildi.

Mescidin başka bir duvarına yine bitişik olarak, üstü hurma dallarıyla örtülü bir gölgelik (çardak) yapıldı. Burası çok fakir Müslümanların içinde kalabilecekleri bir mahaldi. Onları bizzat Hz. Peygamber eğitiyor, Mescit de dershane görevi görüyordu. Masraflarını ashabın zenginleri karşılıyor, yapılan yardımların hepsini onlara veriyordu. Her akşam bir bölümünü kendi sofrasında misafir eder, diğerlerini de ashab arasında dağıtırdı. Böylece fakir, zengin tüm Müslümanlar arasında tam bir eşitlik ve kardeşlik sağlanmıştı.

Mescid, halkın ibadet ihtiyacını karşıladığı gibi, kurulmakta olan İslâm Devleti de ayni binadan idare edilmekteydi. Toplumu teşkilatlandırmak, komşu ülkeler ile ilişkileri sağlamak va asıl temel hedef olan İslâm’ı yaymak için güçlü bir devlete ihtiyaç vardı.

Ensar ve Muhacir Kardeşliği
Mekke’li Müslümanlar; Allah’ın ve Hz.Peygamber’in rıza ve sevgisini her şeyin üstünde tutmuşlar, mallarını mülklerini bırakarak Medine’ye hicret etmişlerdi. Onlara Muhacir, Medine’li Müslümanlara da Ensar deniyordu. Muhacirler, olanaklarını Mekke’de bıraktıklarından bazı imkânlardan yoksun kalmışlardı. Her nekadar Medinelileri; fevkalâde misafirperver buluyor, fakat onlara bağımlı oldukları için de üzülüyorlardı. İşte bu sırada Haşr 59/9 ayeti inmişti : «Muhacirlerden önce Medine’yi yurt ve iman ocağı kabul edenler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden ötürü içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. İhtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin hırsından korunursa, işte kurtuluşa erenler onlardır.» Ensar; yiyeceklerini muhacirlerle paylaşıyor, ayni iman bütünlüğü içinde birbirlerine sevgi ve saygı gösteriyorlardı. Daha sonra bu yakınlık, bir ayet ile kardeşliğe dönüşerek bütün topluma yayıldı. Hucurat 49/10: « Müslümanlar ancak kardeştirler…»

Bunun üzerine Hz.Muhammed muhacirlerle ensarı topladı, onları iki iki ayırarak kardeş ilân etti. Birlikte çalışıyor, yetiştirdikleri mahsulü de bölüşüyorlardı. Cins, ırk, renk, zengin, fakir ayırımı olmadan bütün insanlar eşit ve kardeşti. Allah’ın Elçisi’nin önderliğinde birleşmişler. Sevgi, saygı ve hoşgörü ile birbirlerine bağlanmışlardı. Kazandıkları yüksek ahlâk, onları dün yanın en medeni ve huzurlu örnek bir toplumu haline getirmişti. Tevbe 9 / 100 : «İyilik yarışında öne geçen muhacir ve ensar ile, bu güzel amelde onlara uyanlardan Allah razı olduğu gibi, onlar da Allah’tan razı olmuştur. Allah onlara…cennetler hazırlamıştır.»

 

Hz.Peygamber’in Çok Evlilik Sebepleri

[LÜTFEN DİKKAT!!! 1)HZ. MUHAMMED’İN ÇOKEŞLİLİĞİ İLE İLGİLİ BİLGİLER RİVAYETLERE (HADİS VE SİYER) DAYANIR. BU KONUDA ELİMİZDE KESİN BİLGİ YOKTUR. 2) HZ. MUHAMMED’İN ÇOKEŞLİLİĞİ, İLAHİ KİTAPTA MÜSLÜMANLAR İÇİN ÖRNEK BİR KONU OLARAK GÖSTERİLMEMİŞTİR. 3) HZ. MUHAMMED’İN ÇOKEŞLİLİĞİ BİREYSEL BİR TERCİHTİR; ONUN BU TERCİHİ, ONUN DÜŞMANLARI TARAFINDAN KINANMADIĞI GİBİ ALLAH TARAFINDAN DA KINANMAMIŞTIR. ALLAH BU TERCİHİNİ MÜSLÜMANLARA ÖRNEK OLARAK DA GÖSTERMEMİŞTİR. 3)ÇOKEŞLİLİK, ALLAH TARAFINDAN İDEALİZE EDİLMEMİŞTİR. TAM TERSİNE NİSA, 3’DE TEKEŞLİLİK İDEAL EVLİLİK OLARAK ÖĞÜTLENMİŞTİR. 4)ÖYLEYSE BİLİNMELİDİR Kİ HZ. MUHAMMED’İN ÇOKEŞLİLİĞİ; TARİHSEL, SOSYO-KÜLTÜREL VE KONJONKTÜREL BİR DURUMDUR. NİTEKİM 100 YIL, 300 YIL, 500 YIL VEYA 1000 YIL GERİ GİDİLDİĞİ ZAMAN BÖYLESİ EVLİLİKLERİN AHLAKİ BİR SORUN OLMADIĞI GÖRÜLÜR. ErdemYoluSitesi]
Allah’ın Elçisi, Hz.Hatice ile evlenerek tek evlilik yapmış, 6 çocukları olmuş, 25 yıllık mutlu bir beraberlikten sonra sevgili eşini kaybetmişti. Sağlığı ve gücü yerinde mutlak seçme hakkı olduğu halde, Hz.Hatice’nin üzerine ikinci bir eşi hiçbir zaman almamıştı. Ancak 53 yaş sonrası gibi ileri bir çağda, Yüce Allah’ın isteği(vahyi) doğrultusunda İslâm’ı yayma nedeni ile başka evlilikler yaptı.

Çok eşliliği Hz.Peygamber getirmemişti. Eski çağlarda Kur’an’ı Kerim’in inmeye başladığı devirlerde, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Arabistanda da birden fazla evlilik, çok yayılmış normal bir adetti. Kişilerin birçok eşleri olsa dahi evlilik bağı, o devrin insanları arasında bir akrabalık ve en etkili dostluk olarak algılanıyordu. İslâmiyet’in yayılması için bu desteklere büyük ihtiyaç vardı. Hz.Muhammed’in bu amaca uygun eşler alarak, yaşamında fedakârlık yapması gerekiyordu. Toplumlarda nüfusun yarısı kadın olduğuna göre, Kur’an’ı Kerim’i de onlara öğretecek hanımları seçmeliydi. 53 yaşından vefatı olan 63 yaşına kadar bir çoğu yaşlı ve çocuklu olan dul hanımlar ile evlendi. Böyle ileri bir çağda nefsinin hoşlandığı duygularının veya cinsel isteklerinin tatmini için eşler alsaydı; mutlaka genç, çekici ve güzel hanımları tercih ederdi. Bu evlilikler Din’in yayılmasında çok etkili olmuş, birçok düşman kabile böylece İslâmlaştırılmıştı.

Yüce Allah’ın buyruğu doğrultusunda Allah’ın Elçisi’nin yaptığı evliliklerin yöntemi, 4 başlık altında toplanmıştır.

1- İslâm uğruna çekilen sıkıntılara karşılık, onları ödüllendirme. Hz.Sevde örnek olarak verilebilir.

Hz.Sevde.
Hz.Peygamber’in 2. eşiydi. İlk iman eden Müslümanlardandı. Mekke’de ki müşriklerin Müslümanlara yaptıkları zulümlere dayanamayarak kocası ile Habeşistan’a sığındı. Orada eşi ölen Hz.Sevde tekrar Mekke’ye dönmek mecburiyetinde kaldı. Müslüman saflarında savaşırken 16 yaşında ki oğlunu da kaybetti. Allah’ın Elçisi, İslâmiyet uğruna çektiği bunca sıkıntılara karşılık onunla evlendi. Bu sırada o, bir kadın için geçkin bir çağ olan 50 yaşında bulunuyordu.

2 – Kocası savaşta şehit olan kimsesiz dul hanımları koruma altına alma. Örnek olarak Hz. Ümmü Seleme ve Hz. Zeynep verilebilir.

Hz.Ümmü Seleme.
Hz.Peygamber’in 5.eşiydi.Kocası Uhud savaşında şehit olunca 4 çocuğu ile dul kaldı. Allah’ın Elçisi kimsesiz kalan Hz.Ümmü Seleme ile evlenerek, onu ve çocuklarını koruması altına aldı. O; İslâm’ın azılı düşmanı, müşriklerin komutanı Halid’in de yakın akrabasıydı. Halid, bu evlilikten çok etkilendi ve iki yıl sonra İslâmiyet’e girdi.

Huzeyme kızı Hz.Zeynep
. Hz.Peygamber’in 8.eşiydi. İlk kocası Bedir savaşında, ikinci kocası da Uhud Savaşı’nda şehit oldu. Kimsesiz kalan Hz.Zeynep, Allah’ın Elçisi tarafından nikahlanarak koruma altına alındı.Ancak kendisi bu evlilikten üç ay sonra vefat etti.

3 – En yakın dostlarının kızları ile evlenerek aileyi onurlandırma. Hz.Âişe, Hz.Hafsa ve Cahş kızı Hz.Zeynep örnek olarak verilebilir.

Hz.Âişe.
Hz.Muhammed’in 3. eşi ve en yakın dostu birinci halife Ebu Bekir’in kızıydı. İyi bir terbiye ile yetişmiş çok zeki ve akıllı bir hanımdı. Allah’ın Elçisi, dostu Ebu Bekir Ailesi’ni şereflendirmek için daha çocuk yaşında iken Hz.Âişe ile nikahlandı, onu ancak büluğ çağında iken evine aldı. Peygamber eşi olarak birçok görevleri başarı ile yerine getiriyordu. Çok sayıda hadisin günümüze kadar gelmesine sebep oldu.

Hz.Hafsa.
Hz.Peygamber’in 4.eşi ve dostu ikinci halife Hz.Ömer’in kızıydı. Uhud savaşında kocası şehit olunca dul kaldı. Babası Hz.Ömer’in isteği ile kızını eş olarak almış ve böylece akrabalık bağı ile onları onurlandırmıştı.

Cahş kızı Hz.Zeynep.
Hz.Muhammed’in öz halasının güzelliği ile ünlü kızı ve 7. eşiydi. Arabistan’da azat edilen kölelere ikinci sınıf insan gözüyle bakılıyordu. İşte bu kötü geleneği silmek ve onların da diğer insanlara eşit olduğunu göstermek için Allah’ın Elçisi, azat ederek evlat edindiği eski kölesi Zeyd’i hala kızı Zeynep ile evlendirdi. Ancak eşler anlaşamıyor ve uyumsuzlukları devam ediyordu. Zeyd evliliği sona erdirince Hz.Zeynep’in gururu incinmiş ve çok üzülmüştü. Bir müddet sonra Hz.Peygamber’e Zeynep ile evlenmesi için vahy yoluyla emir (Ahzab 33/37) geldi. Böylece Zeynep koruma altına alınarak mutsuzluğuna son verilmiş ve hem de Arap geleneğine göre : «Evlatlığın boşadığı kadını onun babalığı alamaz.» adeti de sona ermişti.

4 – Düşman kabilelerden kadın alarak İslâmiyet’e kazandırma. Örnek olarak Hz.Cüveriye, Hz.Ümmü Habibe, Hz.Safiyye, Mısırlı Hz.Mariye ve son eşi Hz.Meymune verilebilir.
Hz.Cüveriye.
Düşman Mustalik Kabilesi reisinin dul kızı ve Hz.Peygamber’in 6. eşiydi. Kocası Müslümanlarla yaptığı savaşta vefat etmişti. Esir düşen Hz. Cevriye cariye olacağı yerde, Allah’ın Elçisi’nin eşi olmuştu. Bu evlilikle akrabalık bağı oluştuğundan, düşman kabilesi mensupları da İslâmiyet saflarına geçmekte gecikmemişlerdi.

Hz.Ümmü Habibe.
Mekke putperestlerinin lideri, Hz. Muhammed(s.a.s.)’in baş düşmanı Ebu Süfyan’ın kızı ve 9. eşiydi. Babasına rağmen kocası ile Müslüman olmuş ve Habeşistan’a hicret etmişti.Orada bir çocuğu olmuş, kocasını da kaybetmişti. Hz.Ümmü Habibe, içtenlikle İslâm’a sadık kalmış ve babasının lideri olduğu Mekke şehri’ne geri dönmemişti. İşte bu vefanın karşılığı olarak Allah’ın Elçisi, Habeşistan’ın Hırstiyan olan dost kralı Necasî’yi vekil yaparak Ümmü Habibe’yi nikahladı. Bu evlilikten önce şu ayet inmişti. Müntehine 60/7 : «Allah sizinle düşman olduklarınız arasında dostluk ve sevgi meydana getirmesi mümkündür.» Bu evlilik sonrası baba Ebu Süfyan’ın düşmanlığı azalmış, Mekke’nin fethinden sonra o da Müslüman olmuştu.

Hz.Safiyye.
Hayber’li Yahudi kızı ve Hz.Peygamber’in 10. eşiydi. Müslümanlar veYahudiler arasında geçen Hayber Savaşı’nda kocası ölmüş, kendisi de esir düşmüştü. Allah’ın Elçisi’nin : «Kendi dininde kal seni memleketine göndereyim, eğer istersen İslâmiyet’i kabul et, seninle evleneyim.» teklifine hemen olumlu cevap verdi. Bu evlilik; savaşta mağlup olan Yahudiler arasında etkisini göstermiş, bazılarının İslâm’a girmesine sebep olmuştu.

Mısırlı Hz.Mâriye.
Hz.Muhammed’in 11.eşiydi. Mısır kralı Mukavkıs tarafından hediye olarak gönderildi. Allah’ın Elçisi’de onu cariye değil, eş olarak kabul etti ve nikâhladı. Bu evlilik Mısır Halkı’nın İslâmiyet’e sıcak bakmasında çok etkili olmuştu.

Hz.Meymûne.
Hz.Peygamber’in son ve 12.eşiydi. Allah’ın Elçisi, putperest Mekke’liler ile münasebetlerde düşmanlığın ortadan kalkmasını istiyordu. Mekke’li dul bir hanım olan Hz. Meymûne’nin muhtelif kabilelerin hatırlı kişileri ile evli 8 kızkardeşi bulunuyordu. Bunların kocaları Mekke’de sözü geçen hatırlı kişilerdi. Bu evlilik, Mekke’liler ile gerginliğin azalmasına sebep olmuştu.

Eşlere Ahiret Ödülü
Hz.Peygamber’in eşlerinin yaşadığı mahaller
, dünya nimetleri ile değil, mahrumiyet ve sıkıntılarla doluydu. Oturdukları yer bir saray değildi. Yaşadıkları evleri Mescid duvarına dayalı küçücük odalardan ibaretti. Duvarlar kerpiçten, tavan hurma ağacı ve yapraklarından yapılmış, yağmurdan korunmak için tavanın üzerine kilim serilmişti, yeri ise topraktı. Hz.Muhammed sahip olduğu nimetleri toplumuna dağıtıyor; kendisine, eşlerine ve çocuklarına az pay ayırdığından, ashabından daha fakir bir hayat yaşıyordu. Bu fedakarlıkları Allah’ın Elçisi ile birlikte bütün aile bireyleri göğüslemekteydi. Çoğu bolluk ve varlıklı bir yaşam içinden gelen eşler, yoksulluktan zaman zaman şikayetçi olmuşlarsa da, ilâhî görevini eksiksiz yapan Hz.Peygamber tavrını hiç değiştirmemişti.

Yüce Allah, Peygamber Hanımları’na şöyle uyarıda bulundu. Ahzab 33 / 28,29 : « Ey Peygamber! Eşlerine söyle: Eğer siz, dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedelinizi vereyim ve sizi güzellikle salayım. Eğer siz; Allah’ı, Elçisi’ni ve ahiret yurdunu istiyorsanız, biliniz ki Allah, sizden güzel hareket edenlere büyük bir ödül hazırlamıştır.» Eşlerin hiçbiri ayrılmayı kabul etmemiş, Hz.Peygamber’i ve ahiret hayatını içtenlikle tercih etmişlerdi. Birer kat elbiseleri ve toprak zeminli odaları içinde, Yüce Yaratıcı’nın sevgili Elçisi’ne ve insanların kurtuluşunu sağlayan İslâmiyet’e hizmet etmenin mutluluğunu yaşıyorlardı. Onlar sıradan bir kadın değil, Hz.Peygamber’in eşi ve müminlerin de anneleri idi. Ahzab 33/32: «Ey Peygamber Hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz…» Ahzab 33/6: «…Peygamberin eşleri müminlerin anneleridir…»

Bedir, Uhud ve Hendek Savaşları
İslâmiyet’in temel prensibi barış içinde yaşamayı esas almaktır. İslâm kelimesinin anlamı da barış, güven ve huzur demektir. Ancak savaş, saldırı durumlarında zalimlere karşı yapılmalıdır. 13 yıl süren Mekke Devri’nde Müslümanlar çok zulüm görmüşler, ülkelerinden çıkarılmışlardı. Bütün bu haksızlığa rağmen onlara sabırlı olmaları, Allah’ın Dini’ni güzellikle yaymaları emredildi. Çok eziyet ve işkence görmelerine rağmen, ancak Medine’ye hicretten sonra savaş izni çıkmıştı. Hac 22/39,40: «Zülüm ve haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan müminlere savaş izni verildi. Allah’ın onlara yardım etmeye gücü yeter. Onlar, RAB’bimiz Allah’tır, dediler diye haksız yere yurtlarından (Mekke’den) çıkarıldılar.»

Bedir Savaşı.
Mekke putperestleri; 624 yılında Medine’ye hicret eden Müslümanları yok etmek için, 1000 kişilik bir ordu ile hareket ettiler. Müslüman kuvvetleri ise 300 kişiden ibaret ve savaş aletleri de yeterli değildi. Bu savaşta ayni kabilenin insanları baba, oğul ve kardeş birbirleriyle savaşacaktı. Örneğin Hz.Muhammed(s.a.s.)’ın amcası Hz.Hamza Müslümanlarla beraberdi, diğer amcası Abbas ise karşı taraftaydı. Cenab’ı Allah, Elçisi’ne savaşı kazanma müjdesini daha önceden vermişti. Kamer 54/45: «O topluluk bozguna uğratılacak ve arkalarını dönüp kaçacaklar.»

Savaş Bedir mevkiinde başladı. Bir avuç Müslüman, tam silahlı putperest kuvvetleriyle karşı karşıya geldiler. Hz.Peygamber ellerini havaya kaldırarak Yüce Allah’a yakarıp dua etti. Savaş bütün hızıyla devam ediyordu. Allah’ın lütfuyla müşrikler yenilgiye uğratılmış, geride birçok ölü ve esir bırakmışlardı. Komutanları Ebu Cehil ölüler arasındaydı. Enfal 8/17: «Siz öldürmediniz onları, Allah öldürdü onları. Attığın zaman sen atmadın, Allah attı. İnananları kendisinden güzel bir imtihanla denemek için yaptı bunu. Allah; işitendir, bilendir.»

Uhud Savaşı.
Mekke müşrikleri Bedir Savaşı yenilgisini unutamamışlar, Medine’yi basıp Hz. Muhammed ve beraberindekileri yok etmeyi planlıyorlardı. Bedir Savaşı’ndan bir yıl sonra, Ebu Süfyan komutasında üç bin kişilik güçlü bir orduyla Medine’ye yürüdüler. Allah’ın Elçisi’nin kuvvetleri, onların dörtte biri kadardı.Savaş, Medine yakınlarında ki Uhud Dağı eteklerinde başladı. Başlangıçta müşrikleri bozguna uğrattılar. Kaçan ve bozguna uğramış Mekke’lileri takip etmek yerine, ganimet toplamaya başlamışlar ve okçuları da görev yerlerini terketmişlerdi. Toparlanan düşmanın saldırısıyla mağlup duruma düştüler. Müslümanlar hafif yaralı olan Hz. Peygamber’in etrafında toplandıktan sonra, direnmeleri ile putperestlerin saldırılarını durdurmuşlardı. Bu savaşta bazı kayıplar verildi. Allah’ın Elçisi’nin amcası Hz.Hamza bu savaşta şehit düşmüştü.

Üstünlük müşriklerde olmasına rağmen, Allah’ın kalplerine korku salmasıyla savaşa devam etmemişler, tek bir esir bile almadan Mekke’ye geri dönmüşlerdi. Yüce Allah bu olaydan sonra Elçisi’ni şöyle teselli ediyordu. Ali İmran 3/139: «Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer inanıyorsanız üstün gelen sizsiniz.»

Hendek Savaşı.
Medine’yi savunmak için etrafına hendek kazıldığından bu savaşa Hendek Savaşı denmiştir. Hz. Muhammed ve Müslümanları ortadan kaldırmayı gaye edinen Mekke müşrikleri, büyük bir güç toplayarak son zaferlerini kazanmayı hedefliyordu, 4 bin kişilik kuvvet oluşturdular ve komşu Bedevi kabilelerin birleşmesiyle bu ordu 12 bin kişiye ulaştı. Bu tarihe kadar böyle bir kuvvet görülmemişti. Hz. Peygamber bu durumu öğrenince, ashabını toplayarak alınacak önlemi kararlaştırdılar ve Medine’nin çevresine derin bir hendek kazmaya başladılar. Allah’ın Elçisi de bizzat çalışıyor, etrafına gayret veriyordu.

Müşrikler büyük güçleriyle 627 yılında Medine’ye geldiklerinde hendeği görünce şaşırdılarsa da şehri kuşattılar. Savaş karşılıklı ok atımıyla başladı. Günler, haftalar geçmesine rağmen kuşatma devam etti. Müslümanlar için zor günler başlamıştı, yiyecek ve su sıkıntısı çekiliyordu. Medine’de birlikte yaşadıkları Beni Kurayza Yahudileri de aralarında ki anlaşmayı bozarak müşriklerle işbirliği yapınca, Hz. Peygamber çok rahatsız oldu. Yüce Allah’a dua ediyor ve yakarışta bulunuyordu. Çok geçmeden üzüntüsü sevince döndü. Ahzab 33/9 : «Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Üstünüze ordular gelmişti. Biz de onların üzerine rüzgar ve sizin göremediğiniz ordular (melekler) göndermiştik…» O akşam esmeye başlayan fırtına ordugahlarını altüst etti, çadırları söktü, atlar, develer dağıldı, hepsi paniğe kapıldılar. İçlerini korku kaplamış, maneviyatları bozulmuştu. Bir ay süren kuşatmanın henüz neticesini de alamamışlar, Mekke’ye dönmekten başka seçenekleri kalmamıştı. Ahzab 33/25: «Allah inkar edenleri, hiçbir zafer elde edemeden kinleriyle geri çevirdi. İnananlara savaşta Allah’ın yardımı yetti. Allah yegane kuvvetli ve galip olandır.»

Mekke Müşrikleriyle Barış Anlaşması
Mekkeli Müslümanlar; Kâbe’yi, doğup büyüdüklere yeri çok özlemişlerdi. Hicret edeli 6 yıl gibi uzun bir zaman geçmişti. Mekke’li müşrikler ise, onları ve Hz. Muhammed’i yok etmek için Bedir, Uhud ve Hendek Savaşlarını yapmışlar, fakat hedeflerine ulaşamamışlardı.

Medine dışında birçok putperest Arab kabilesi yaşıyordu. Bunlar Müslümanlığın ne olduğunu bilmiyorlardı. Eğer Mekke’lilerile sulh anlaşması yapılırsa, İslâmiyet bu kabilelere rahatlıkla tebliğ edilebilirdi.

Hz. Muhammed 628 yılında ashabından 1400 kişi ile Kâbe’ye gitmek üzere yola çıktı. Sulh için gittiklerinden yanlarına silah almamışlar, savaş yapılması yasak olan Zilkade ayını seçmişlerdi. Hudeybiye’ye kadar ilerleyerek orada konakladılar. Müşrikler Hz. Muhammed’in Mekke’ye geleceğini öğrenince telaşlanıp, savaş hazırlığına girdiler.

Barış görüşmelerinde ilk elçi müşriklerden gelmiş; teklif edilen ağır şartlar hemen geri çevrilmişti. Bu defa Allah’ın Elçisi, ashabından Hz.Osman’ı Mekke’ye gönderdi. Müşrikler gelen teklifi kabul etmedikleri gibi Hz.Osman’ı hapsettiler. Hz. Peygamber bu tutuma çok üzülmüş ve hemen savaş hazırlığını başlamıştı. Kararlı tutum karşısında müşrikler anlaşmaya yanaştılar ve yapılan bu barışa da Hudeybiye Barışı ismi verildi. Anlaşma gereği bir yıl sonra Kâbe’ye ziyaret yapılacağından Hz. Muhammed ve beraberindekiler Medine’ye geri döndüler. Bu sırada da Fetih Suresi inmişti. 48/1: « Ey Muhammed, Biz sana apaçık bir zafer sağladık. »

Hudeybiye Barışı, Müslümanların aleyhinde gibi görünmesine rağmen, aslında bir zaferdi. Allah’ın Elçisi İslâm’ı Arab kabilelerine rahatça yayıyordu. Bu tarihten Mekke’nin fethine kadar Müslüman olanlar, bugüne kadar girenleri birkaç defa katlamıştı.
Hudeybiye Anlaşması iki yıl sonra müşrikler tarafından bozulunca, Mekke fethinin zamanı da gelmiş oluyordu.

Mekke’nin Fethi
Hudeybiye Anlaşması’nı bozan Mekke müşrikleri pişmanlık duymuşlar, tekrar geçerli kılınmasını temin etmek için, liderleri Ebu Süfyan’ı Medine’ye gönderdiler. Mekke’de her sözü yerine getirilen Ebu Süfyan’a, Hz. Muhammed’in eşi olan kızı Ümmü Gülsüm dahi gerekli alakayı göstermemiş, Müslümanlarla anlaşmayı yapamadan geri dönmüştü.

Hz. Peygamber Mekke seferi için ashabına hazırlık yapılması için emir vermiş, Allah’ın Evi Kâbe’nin putlardan temizleme zamanı gelmişti. Savaş olmasını istemediğinden fethin gizli yapılması için gerekli tedbirleri aldırıyordu. Mekke ile Medine arasında ki yollar kesilmiş, müşriklerin fetih ile ilgili bir duyum alması da önlenmişti. Seferden müşriklerin haberi olmayınca savunma için silahlanmayacaklar, böylece kan da dökülmeyecekti. Allah Elçisi, İslâm’a giren bütün Arab kabilelerine haber salarak Medine’de toplanmalarını istedi.

Sefere, 630 yılında 12 bin kişilik güçlü bir ordu ili çıkıldı ve Mekke yakınlarında konaklandı. Gece yakılan ateşin büyüklüğü Mekke’lileri çok korkutmuştu. Müşrikler, durumun ne olduğunu öğrenmek için liderleri Ebu Süfyan’ı gönderdiler. O; anlaşma teklifi yerine, Allah’ın Elçisi ve ordusunun ihtişamı karşısında hemen Müslüman olmayı tercih etti. Hz. Peygamber; karşı konulmamasını, bütün Mekke’lilerin bağışlanacağını halka ilân etmesi için, onu elçi olarak Mekke’ye geri gönderdi. Bu teklife müşriklerin büyük bir bölümü sessiz kaldı. Ordu Mekke’ye girerken bir olay hariç, karşı koyan olmamıştı. Yüce Allah’ın yardımı ve lütfu ile Mekke şehri nihayet fethedilmişti.

Kâbe‘nin içinde ve etrafında üçyüzden fazla put vardı. Hz. Peygamber bütün putları parçalatarak imha ettirdi. Sonra etrafında endişe ve korku ile bekleyen Mekke halkına hitap ederek etkili bir konuşma yaptı ve onlara Yusuf Sure’sinin 92. ayetini okudu : «Bugün size geçmişten dolayı azarlama yok diyorum. Haydi gidiniz, hepiniz serbessiniz.»

Öğleyin namaz vakti geldiğinde Habeşi Bilâl Kâbe’nin üstüne çıktı. Gür ve güzel sesiyle okuduğu ezan, Mekke şehri’nde yankılanıyordu. Allah’ın Elçisi öğle namazını onbini geçen muhteşem topluluğa kıldırdı. Öğleden sonra bütün Mekke halkı el ele tutuşarak Hz. Peygamber’e biat etmiş, Müslüman olmuşlardı.

Arabistan’ın Tümü Müslüman Oluyor
İslâm’a girmemiş bütün Arab kabileleri, Mekke’nin fethinden sonra Medine’ye gelerek Hz. Muhammed’e biat ettiler. Arabistanda Müslüman olmayan hiçbir kabile kalmamıştı. Yalnızca küçük Hıristiyan ve Yahudi toplulukları vardı. Allah’ın Elçisi; kitapları olduğu ve tek Allah’a inandıkları için onları İslâm’a girmelerine mecbur etmemiş, kendi dinlerinde kalmalarını sağlanmıştı. Ankebut 29/46: «…Kitap sahiplerine şöyle deyin: Biz, bize indirilene de, size indirilene de inandık; bizim Tanrı’mız da, sizin Tanrınız da birdir ve biz O’na teslim olmuş kişileriz. » yalnızca cizye (vergi) alarak onları koruması altına aldı. Kur’an’ı Kerim, insanların Allah’ın Dini’ne yönelişlerini şöyle anlatıyordu. Nasır 110/1,3 : «Ey Muhammed! Allah’ın yardımı ve fetih günü gelip, insanların akın akın Allah’ın Dini’ne girdiklerini görünce, hemen RAB’bini hamd ile tespit et. şüphesiz O, tövbeleri kabul edendir.»

İslâm Bütün Dinlere Üstün Kılındı
«Allah, Elçisini hidayet ve hak dinle gönderdi ki, o Dini bütün dinlere üstün kılsın. Tanık olarak Allah yeter.» Fetih 48/28. Bu ayet ile Hz. Peygamber’in getirdiği Kur’an’ı Kerim’in zafere ulaşacağı, bütün dinlere üstün geleceği açıklanmaktadır. Müşrikler istemese de, Kur’an’ı uydurma saysalar da Hz. Muhammed’in gerçek peygamber ve Kur’an’ın da Allah sözü olduğu ve bütün dinlerden üstün kılındığı, daha önce inen Saf Suresi 9, ve Tevbe 33 ayeti ile de vurgulanmıştı.

Sizinle Bir Daha Beraber Olamayacağım
«…Bu gün dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım. Din olarak, size İslâm’ı seçtim…» Maide 5 / 3. Dini hükümlerin tamamlandığını bildiren bu son ayet; Hz.Muhammed’in hicretinin onuncu ve miladi 632 yılında Hac için gittiği Mekke’de söylediği Veda Hutbe’sinden hemen sonra inmişti. Ayette Yüce Allah İslâm Dini’ni tamamladığını bildiriyordu. Dinin tamamlanması; Hz. Muhammed‘in ilâhî görevinin sona ermesi ve vefatının da yaklaşması demekti. Allah’ın Elçisi son hutbesinde ashabına şöyle veda etmişti: «Belki burada sizinle bir daha beraber olamayacağım.»

Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed, bu hutbeden 82 gün sonra 63 yaşında iken vefat etti. O da her peygamber gibi Allah’ın yüce makamına (melekût alemine) yükseldi.

http://www.kurandasevgi.gen.tr/kkitaplar/bolum28/baslik3.htm

posted in *PEYGAMBER | 0 Comments

21st Ocak 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Hz. Muhammed’e mucize verilmiş midir?

Hangi İslam

Sözcük olarak ‘aciz bırakan, karşı konulmayan, benzeri yapılamayan, harika’ anlamına gelen mucize; kavram olarak da: ‘İnandırmak ve ikna etmek amacıyla, Allah’ın peygamberleri şahsında yaptırdığı, yarattığı, gösterdiği fiil’ anlamına gelmektedir.

Kur’an’da kelime olarak geçmeyen mucizeyi karşılama anlamında ‘ayet, ayat, beyyine, delil ve delail’ kelimeleri kullanılmıştır. Ayet: ‘Belli olan bir alamet, bir şeyi ispat eden delil veya işaret’ demektir.

Mucizenin yaratıcısı/yapıcısı Allah’tır. Yani, mucize, Allah’a ait bir fiildir.

Kur’an, elçi gönderilen toplumlardan ve o toplumların azgın, inkarcı ve ileri gelenlerinin elçilere karşı koymalarından ve Allah’ın da karşı koyanları ikna, elçinin de haktan olduğunu ortaya koyma amacına yönelik bir çok mucizeden söz etmektedir. Kur’an’da ismi geçen hemen hemen bütün peygamberler çeşitli mucizeler göstermiş, fakat yine Kur’an’ın bildirdiğine göre, gösterilen bu mucizeler bir yarar sağlamamış ve genellikle inkarcılar yok(helak) edilmişlerdir.

Diğer peygamberlere yaptırdığı mucizelerden açık-seçik söz eden Allah, Hz. Muhammed(s)’e de mucize vermediğini aynı açıklıkla ifade etmektedir. Bu konuda, Kur’an’da birçok ayet bulunmaktadır. Bu ayetleri aktarmadan önce bazı hususları belirtmekte yarar var: Hz. Muhammed(s)’in gösterdiği mucizeler olarak Kur’an’dan gösterilen bazı ayetlerin yanında -ki o ayetlere değineceğiz- yüzlerce hadis rivayet edilmektedir.

Bu konudaki bütün hadisler uydurmadır. Ayetler de yanlış tevil edilmektedir. Allah, Rasulune mucize vermediğini bildirmiş olmasına rağmen; bunca yalanın uydurulmuş olması psikolojik tatmin ve Peygamberi yükseltme kompleksinden başka bir şey değildir. Diğer peygamberlerin göstermiş olduğu mucizelerden daha büyük ve sayı olarak da daha fazla mucizeyi peygambere mal ederek, onu diğer peygamberlerin önüne geçirme gayreti, insanları mucize uydurma yarışına sokmuştur.

Oysaki mucizelerin peygamberlerin şahıslarında gerçekleşmiş olması, onların üstün oluşundan ve kendi güçlerinden kaynaklanan bir şey değildir. Yani mucize, peygamberlerin değil; Allah’ın eseridir: “And olsun Biz, senden önce de elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık, kimini de anlatmadık. Hiçbir elçi, Allah’ın izni olmadan bir mucize getiremez. Allah’ın emri geldiği zaman hak yerine getirilir ve işte o zaman (Allah’ın ayetlerini) boşa çıkarmaya uğraşanlar, hüsrana uğrarlar.”(Mü’min -78).

Gerçek bu olunca da binlerce mucize de göstermiş olsa; bu peygamberlere bir şey kazandırmaz. Rasulullah (sav)’de isterse hiç mucize göstermemiş olsun; isterse binlerce mucize göstermiş olsun bu onun değerini, büyüklüğünü ve üstünlüğünü ne artırır ne de azaltır. Çünkü: mucize göstermiş olsa bile, Mucizede onun -diğer resullerde olduğu gibi- bir katkısı yoktur.

Zira, mucizenin kaynağı asla peygamberler değildir. Mucizeler peygamberlerin kendi yetenekleri ile gerçekleştirdikleri, kendi üstünlükleri ve güçlerinin eserleri olan şeyler değildir. Mucize: Ancak Allah’ın iradesi ve dilemesi ile insanın, eşyanın ve doğanın yapısında meydana gelen ‘olağanüstü’ değişikliklerdir. Burada, ‘aracı’ olmanın ötesinde peygamberlerin hiçbir rolü yoktur. Önemli olan araç değil, araca hükmeden güçtür. Bu bakımdan mucize, şahsında gerçekleşene bir üstünlük vermez. Çünkü, ‘yaptıran olmazsa, aracının hiçbir şey yapmaya, gerçekleştirmeye gücü yetmeyecektir.’

Peygamberlerin şahsında gerçekleşen mucizeler (ayetler), onların üstünlüklerini belirtmek için değil; yaratıcının gücünü insanın idrakine sunmak içindir.

Mucizeler, sanki onları gösteren peygamberlerin eseriymiş; sanki onların şahsi özellikleriymiş gibi algılanarak; mucize sahibi peygamberler, mucizeleri ile yüceltilerek adeta bir destan kahramanı yapılmışlardır. Böyle olunca da peygamberler, getirdikleri mesajla değil; şahıslarında | gerçekleşen mucizelerle anılmakta ve aralarında üstünlük yarışına girişilmektedir. Her ümmet/toplum kendi peygamberini yaptığı mucizelerle öne çıkarmakta; onu diğer peygamberlere üstün göstermeyi de, yaptığı/gösterdiği mucizenin büyüklüğü ile sağlamaya çalışmaktadır.

Şu gerçeği göz ardı eden zihniyete hatırlatmak gerekir ki: Müslüman olmak, peygamberlerin arasını açmadan, onları birbirinden ayırmadan hepsine iman etmeyi gerektirir, ilk peygamberden son peygambere kadar bütün elçiler peygamberimiz; gönderilmiş kitaplar da bizim kitabımızdır. Hepsinin Allah’ı birdir. Hepsi aynı mesajı(dini) insanlığa sunmakla görevlendirilmişlerdir. Hz. Muhammed(sav) bizim peygamberimiz olduğu gibi, İsa(as)’da, Musa(as)’da, İbrahim(as)’de, Nuh(as)’da bizim peygamberimizdir. Allah (Bakara-4)’de Müslümanlardan bütün kitaplara ve peygamberlere iman etmelerini istemektedir.

Bu gerçeğe rağmen, Müslümanların Hz. Muhammed(s)’i üstün gösterme ve öne çıkarma yarışına katılmaları ve öne geçirmek için peygambere yapmadığı halde yüzlerce mucize(!) yaptırmaları, doğru sayılsa bile; bu mucizelerin, peygambere artı bir üstünlük sağlamayacağı gerçeğini değiştirmez. Çünkü, yukarıda da değindiğimiz gibi, mucizenin gerçek sahibi ve gerçekleştireni Allah’tır,

İnkarcılar: “Ona Rabbinden mucizeler indirilmesi gerekmez miydi?” derler. De ki: “Mucizeler ancak Rabbimin katındadır. Doğrusu ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ankebut – 50) ve

De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bir zarar verecek ve yarar sağlayacak durumda değilim. Her ümmetin bir süresi vardır. Onların süreleri dolduğu zaman, bir an bile onu geciktirmezler ve öne de alamazlar.” (Yunus -49) ayetlerinde mucizenin kaynağı açıkça belirtilmektedir.

Peygamberlerin kendiliklerinden bir şey gerçekleştirmeleri söz konusu değildir. Onun için yapılan olağanüstü işler onların adına bir üstünlük sayılamaz. Üstünlük ve güç Allah’ındır. Ayrıca biraz olsun aklını kullanan için, başta insan olmak üzere, evrende ne varsa hepsi birer ayettir(mucizedir). Bunca ayetle yetinmeyen ve Kur’an gibi bir mucize elimizde iken, uydurulan yalanları İslam’a yamamak kime ne yarar sağlayacaktır? İnanmayan; mucizeyi gözü ile gördüğü halde ikna olmayan insan, anlatılan -geçmişe ait- şeylerle inanır mı?

Elbette ki Rabb’imiz isteseydi, diğer nebilere verdiği gibi, Muhammed(sav)’e de mucize verirdi. Ancak vermemiştir; O’nun vermediğini, bizim vermeye gücümüz yetmediğine göre, geriye bir tek seçenek kalmaktadır: O da yalan uydurmak. Uydurulan bu yalanlara yaptığımız itirazlara, verilen cevaplarda alabildiğine çarpık bir imani yapının sergilenmekte olduğunu görmekteyiz. “Peygamber mucize göstermemiştir” sözüne karşılık: ne yani(!)”Allah’ın her şeye gücü yetiyor da buna mı yetmiyor?”; “Allah istese yapamaz mı?” denmektedir. Sanki onlara: ‘Allah’ın gücü yetmiyor’ diyen varmış gibi…

Elbetteki itirazımız, Allah’ın yapıp yapamayacağına değil; itirazımız, Allah’ın böyle bir şeyi Hz. Muhammed(s)’e yaptırdığı inancınadır. Zira, Kur’an’da birçok ayette Allah, Hz. Muhammed(sav)’e mucize vermediğini açıkça bildirmektedir. Allah’a rağmen bizim: “Hayır, yapmıştır, göstermiştir” demeye hakkımız var mı?

Kaldı ki, Kitab’ın bildirdiğine göre: Allah, hangi topluma mucize göstermişse, o toplumun gösterilen mucizeye rağmen inanmayanlarını genellikle helak etmiştir. Şayet, Hz. Muhammed’e de mucize verseydi, mucizeye rağmen inanmayanların sünnetullah gereği helak olması gerekirdi.

Peygamberden mucize göstermesini isteyen müşriklere karşı, Allah’ın verdiği cevaplar, Rasulullah(s)’e mucize verilmediğini açıkça belirtmektedir.

Şimdi Allah’ın; Peygamberimiz(sav)’e mucize vermediğini belirten ayetleri aktaralım:

Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse, haydi (yapabilirsen) yerin içine (inebileceğin) bir delik, ya da göğe (çıkabileceğin) bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin! Allah dileseydi elbette onları hidayet üzerinde toplardı. O halde cahillerden olma!” (En’am – 35)

Hayır, dediler, (bu) karmakarışık hayallerdir; hayır onu uydurmuş; hayır o şairdir. (Eğer gerçekten peygamberse) öncekilerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin.” (Enbiya – 5) “Bundan önce helak ettiğimiz hiçbir kent(halkı) inanmamıştı, şimdi bunlar mı inanacaklar?” (Enbiya – 5,6)

İnkar edenler, “Rabbinden Muhammed’e bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. Sen ancak bir uyarıcısın ve her toplumun bir yol göstereni vardır.” (Ra’d – 7)

İnkar edenler, “Rabbinden Muhammed’e bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. De ki: “Doğrusu, Allah, dileyeni saptırır, kendisine yöneleni doğru yola iletir.” (Ra’d – 27)

Muhammed’e, Rabbinden bir mucize indirilmeli değil mi?” diyorlar. De ki: “Görünmeyen ancak Allah’a aittir, bekleyin, doğrusu, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” (Yunus – 20)

“İnkarcılar: “Ona Rabbinden mucizeler indirilmesi gerekmez miydi?” derler. De ki: “Mucizeler ancak Rabbimin katındadır. Doğrusu ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ankebut – 50)

“Eğer kendisi ile dağların yürütüldüğü, yahut arzın parçalandığı, yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı!… Hayır bütün işler Allah’a aittir, insanlar hala anlamadılar mı ki, Allah dileseydi, bütün insanları doğru yola iletirdi? Yaptıkları işler yüzünden inkar edenlerin başlarına ani bela(lar) gelmeye devam edecek, yahut yurtlarının yakınına konacak (yahut sen onların yurtlarının yakınına konacaksın), Allah’ın vaadi gelinceye kadar bu böyle sürüp gidecektir. Allah sözünden caymaz.” (Ra’d – 31).

“Mucizeler göndermekten bizi alıkoyan husus, öncekilerin onları yalanlamış olmasıdır. Semudlulara, gözle görülebilen bir dişi deve vermiştik de ona zulmetmişlerdi. Oysa, Biz mucizeleri yalnız korkutmak için göndeririz.”(İsra -59)

Yukarıdaki ayetler, Rasulullah (sav)’dan mucize rivayet edenleri yalancı çıkarmaktadır. Kuşkusuz mucizelerle ilgili haberlerin dayandırıldığı sahabeleri bu nitelemeden tenzih ederiz. Onların bu işle hiçbir biçimde ilgileri yoktur. Ne var ki yapılan rivayetlerin bir yerlere dayandırılması gerekmektedir. Bu nedenden dolayı, başta Rasulullah olmak üzere, birçok sahabe adına yalanlar uydurulmuştur, işin ilginç yanı, temel kaynak olarak kabul edilen İslami eserlerde bu konu kabul görmüş ve pekiştirilmesi konusunda birçok izahlar yapılmıştır. Haber baştan doğru kabul edilince, onu sağlamlaştırmak ta Müslüman alimlere düşmüştür. Mucizenin olduğuna dair uydurulan rivayetlerin, Kur’an’la sağlamasının yapılmamış olması, iyi niyetli birçok kimseyi yanılgıya düşürmüştür, işin başında uydurulan yalan, fark edilmediğinden -iyi niyet yüzünden-, sonra gelenler tarafından da kabul görmüş ve inancımızda tartışmasız bir şekilde yer etmiştir.

Ancak Müslümanların yeniden Kur’an’a yönelmeleri ve onu birinci kaynak olarak almaları, inancımızda yer etmiş yanlışların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Din yeniden kaynağıyla buluşmuş, bid’at ve hurafelerden arındırılmaya başlanmıştır.

Rasulullah’ın mucizelerine(!) Kur’an’dan delil olarak gösterilen ayetler, mucizenin olduğunu baştan kabul eden zihniyetin ayetleri yanlış tevil etmesinden başka birşey değildir. Özellikle, Kamer Suresi’nin l. ve 2. ayeti (ayın yarılması olayı), İsra Suresi’nin l. ayeti (Gece yürüyüşü/Mi’rac hadisesi), Necm Suresi’nin 7. ayetinden 20.ayetine kadarki ayetler (Peygamberin Sidretü-l Münteha’da Allah ile buluşması), İnşirah suresinin l. ayeti ( Peygamberin göğsünün yarılması olayı) Peygamberin mucizeleri olarak gösterilmektedir.

Bu ayetlerle ifade edilmek istenen gerçeğin şu şekilde olduğuna inanıyoruz:

Ayın yarılması:

Kamer – 1. ve 2. ayetleri: “O saat yaklaştı, ay yarıldı. Bir mucize görecek olsalar yüz çevirirler ve süregelen bir büyüdür” derler.

Benzeri birçok ayette olduğu gibi bu ayetlerde de kıyametin kopacağı(koptuğu) zaman olacak olan olaylardan birini anlatmaktadır. Kıyametin kopması ile ilgili ayetlere bakıldığında da görülecektir ki: Birçok olay, ya olmuş gibi veya olmaktaymış gibi anlatılmaktadır. Yani, gelecekte olacak birçok şey sanki olmuş gibi geçmiş zaman kipiyle veya şimdi oluyormuş gibi canlı ve kesin bir ifade kullanılarak verilmektedir. Özellikle, cennet ve cehennem sahneleri şu anda oluyormuş, gerçekleşiyormuş gibi anlatılmaktadır. Oysa biliyoruz ki, cennet ve cehennemle ilgili olacak olanlar kıyamet koptuktan sonra gerçekleşecektir. Bu da gösteriyor ki, bu Kur’an’ın sık sık kullandığı bir anlatım yöntemidir.

Bu ayet, kıyamet kopacağı zaman gerçekleşecek olan ‘ayın yarılması’ olayından söz etmektedir. Buna başka anlam vermek mümkün değildir. Zaten rivayetlerdeki çelişkiler de rivayetlerin ne denli gerçekten uzak olduklarını göstermektedir. Olayın oluş biçimi, oluş zamanı, tanıkları ve olayla ilgili verilen bilgiler incelendiğinde; rivayetlerin gerçeği yansıtmadığı gün gibi ortaya çıkmaktadır. Ayette, “saat yaklaştı, ay yarıldı” denmektedir. Yaklaşan şey kıyamettir. Saat kıyamete işarettir. Böyle olunca, ayet, ayın yarılma hadisesini kıyametin kopacağı zamanda olacak bir olay olarak belirtmektedir. Yoksa, ayın yarılmasını, saatin (kıyametin) yaklaşmasına bağlanmazdı.

Olayı rivayet edenlerin olayın oluş tarihinde ya doğmamış veya henüz çocuk yaşta oldukları ve ravilerden yalnızca bir-iki kişinin olgun yaşta olduğu ve Peygamberin çok yakınında yer alanlardan hiç kimsenin olaya tanık olmayışı da dikkate alınırsa, bu konudaki haberlere ne denli güvenilmesi gerektiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bu konudaki birçok rivayet, olayın bir anda olup bittiğinden; ayın iki parçaya ayrıldığından ve parçalarından birisinin dağın bir tarafına, diğerinin de diğer tarafına indiğinden söz etmektedir. Bu rivayetler akla şu soruları getirmektedir: Mucize bir gerçeği ortaya koymak için yapılmaktadır; Kur’an’ın değindiği bütün mucizelerde bu ‘işin şartı’ olarak ifade edilmektedir. Ve mucize gösterileceği zaman bu açıktan ilan edilmekte ve inkarcıların görecekleri ve tanık olacakları şekilde ortaya konmaktadır. Çünkü, mucizenin gerçek muhatabı müşrikler ve kafirlerdir. Ve Kur’an’da meydana gelmiş mucizeler açıkça yer almakta ve neticeleri ilan edilmiş olmasına rağmen bu mucizeye(!) hiçbir açıklık getirilmemektedir.

Ayın yarılarak ikiye ayrılması ve her bir parçasının dağın ayrı ayrı yanlarına inmesi ise işin ravilerce gözden kaçırdıkları başka bir yanlışları. Öyle ya, ay her ne kadar gökyüzünde küçük bir parça olarak görülüyorsa da şu bilinen bir gerçektir ki; her bir parçasının değil dağın bir yanına sığması, bütün bir Arap Yarımadasına sığması bile mümkün değildir. Çünkü ay, dünyanın dörtte biri büyüklüğündedir. Ne var ki anlaşılan, o günün şartlarında ayın gerçek büyüklüğünü bilmeyen raviler (daha doğrusu olayı o raviler adına uyduranlar) böyle bir yanlışa düşmüşlerdir.

Mucizenin amacına ulaşması için yeterli bir süreyi kapsaması gerekirken, olayın göz açıp kapayıncaya kadar bir sürede olduğunun rivayet edilmesi, yapılan rivayetin bir anlam taşımadığını ve gerçeği yansıtmadığını ortaya koymaktadır.

 

Göğsün Açılması/Kalbin Yarılması

Göğsün açılması ile ilgili rivayet özetle şöyledir: Peygamberimizin dört kez göğsü açılarak kalbi temizlenmiştir. Bunlardan, birincisi, henüz çocukken sütannesi Halime’nin yanında, ikincisi on yaşlarında çölde üçüncüsü Hira mağarasında ilk vahiy geldiğinde, dördüncüsü de Miraç esnasında meydana gelmiştir. Kütüb-i Sitte ve diğer islam kaynaklarında bu konuda birbirinden farklı ve çoğu yerde de birbiriyle çelişen birçok rivayet bulunmaktadır. Ortak olan anlatıma göre, beyaz elbiseli görevliler peygamberi yere yatırıyor, göğsünü açıyor, kalbini dışarı çıkarıp altın kaptaki zemzem suyu ile yıkayıp kalbinin üzerinde bulunan kan pıhtısını da attıktan sonra işlemi tamamlıyorlar. Ve bu işlem yukarıda da değindiğimiz gibi ayrı ayrı zamanlarda ve yerlerde dört kez tekrar edilmiştir.

Bu rivayetler ayrıca,”Ey Muhammed ! Senin göğsünü genişletmedik mi? (İnşirah -1) ayeti ile desteklenmiştir. Ayetle de desteklendiği için kesin olmuş bir hadiseymiş gibi Müslümanların düşüncesine yerleşen bu uydurma göğüsün yarılması olayının kritiğini yaptığımızda, gerçekle hiçbir ilgisi olmadığı açıkça görülmektedir. Hadis rivayetleri üzerinde durmaya değer görmüyoruz. Zira uydurma oldukları, olayın hikaye edilişinden de anlaşılmaktadır. Sanki, Allah elçi seçeceği kulu bilmiyormuş gibi temiz kalpli birini yaratacağı veya seçeceği yerde; elçi seçmeye karar verdiği kimsenin kalbini temizleme gereği duymuştur. Ayrıca temiz olması gereken -her canlıda bulunan- bir et parçası olarak düşünülmesi de olayın nasıl bilinçsiz bir temele oturtulduğunu göstermektedir.

Neden bir kez değil de dört kez kalp ameliyatı yapıldığı da işin başka bir gülünç yanı. Bu ameliyata neden ihtiyaç duyulduğu da ayrı bir sorun. Dini, ‘efsaneler ve kıssalar dini’ haline sokanlar uydurdukları bu yalanla, bütün bir islam alemini kandırmış olmaları, Müslümanım diyenlerin islam’dan ve onun Kitab’ı Kur’an’dan ne kadar uzak olduklarını göstermektedir. Bu, ‘hurafeci ve kıssacı’ çarpık zihniyet, Hz.Muhammed(sav) için “bütün bir alem onun hatırı için yaratılmıştır” diyen zihniyettir. Bütün evrenin kendisi için yaratıldığı bir kimseyi, ameliyatla ‘kalbini’ temizlenmesi gereken bir kişi konumuna düşürmek, bu zihniyetin ne kadar gerçek dışı, basit ve dayanaksız olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu gibi yanlış, yalan ve uydurma rivayetlerin inancımızda yer etmesi Kur’an’dan uzak kalmamız yüzündendir. Göğsün açılması deyiminin geçtiği diğer bazı ayetlere baktığımızda ne anlama geldiğini gayet net bir biçimde görmekteyiz. Örneğin:

Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslam’a açar…”(En’am – 125) ayetini ele alalım.

Şimdi bu ayete, “Allah kimi doğru yola iletmek isterse, göğsünü meleklerine açtırarak kalbini zemzemle temizler” şeklinde anlam vermek mümkün mü? Veya, “Allah’ın göğsünü İslam’a açtığı kimse, Rabb’inden bir nur üzerinde değil midir?” (Zümer -22) ayetindeki “göğsün İslam’a açılması” deyimine; ‘göğsün yarılması(ameliyat edilmesi) anlamını vermek doğru olabilir mi?

Keza, “İnandıktan sonra, Allah’a nankörlük eden, kalbi imanla yatışmış olduğu halde(inkara) zorlanan değil, fakat küfre göğüs açan, (küfürle sevinç duyan) kimselere Allah’tan bir gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Nahl – 106); ayetindeki “kalbin küfre açılması”nı, Allah’ın, nankörlük, eden kimselerin göğüslerini meleklere yardırarak (ameliyatla), onları kafir yaptığı anlamını çıkarmak mümkün mü? Bu bütün küfredenlerin ameliyatla kafir yapıldıkları anlamına gelmez mi?

Gerek bu ayetler ve gerek ” (Musa) dedi ki: “Rabb’im benim göğsümü aç (risalet görevini yüklenebilmem için yüreğimi genişlet.)” (Taha – 25) ayetinde, göğsün açılmasının ne anlama geldiği açıkça ifade edilmektedir.

“Göğsünü açmadık mı” ayetini, bu ayetlerin ışığında değerlendirdiğimiz zaman görmekteyiz ki: ‘Göğsün açılması’ asla ameliyat edilme anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla bu konudaki rivayetlerin uydurma oldukları da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Zaten, İnşirah suresinden bir önce inen “Duha” suresi ile bu ayetin devamı olan diğer ayetlere bakıldığında, göğsün yarılması(açılması) olayının ne anlama geldiği açıkça görülmektedir.

‘Duha’ suresinde, Allah, peygamberin giriştiği çetin mücadelede; karşılaştığı zorluklar, bitmez tükenmez saldırılar ve yaptığı davetin cevapsız kalması yüzünden, oldukça zor durumda kalmasından dolayı ona ‘moral destek’ vererek, yalnız ve sahipsiz olmadığını ve “sonunun iyi olacağını bildirerek, bıkmadan usanmadan yoluna devam etmesini istemektedir. Ayrıca, “seni yetim bulup, barındırmadı mı?, şaşırmış bulup yola iletmedi mi?, fakir bulup zengin etmedi mi?” ayetleri ile de kendisine daha önce verilen nimetler hatırlatılarak; bu sahiplenmenin devam edeceği belirtilmektedir.

“Göğsün açılması” da, ‘bir destek ve yardım anlamında’ bu nimetlerin arasında nimetlerden bir nimet olarak yer almaktadır. Bununla; bunalan, çaresizlik içinde kıvranan Rasulüne; sana düşen sadece uyarmaktır, onların iman etmeyişlerini kendine dert etme, gönlünü ferah tut, canını sıkma; kendini harap ederek bir yere varamazsın; ‘hesap görücü olarak’ onları bana bırak” denmektedir. Bu mesaj, Rasulullah’ı rahatlatarak ‘göğsünün açılmasını’ sağlamıştır.

Demek ki, “göğsün açılması” ayeti: Sıkıntılara ve zorluklara karşı yılgınlığa düşmemek; ümitsizliğe kapılmamak, morali bozmamak anlamına gelmektedir. Gerçekten de müşrik ve kafirlerin amansız saldırıları, her sahada boykota gitmeleri, iftira kampanyaları açmaları, alay etmeleri ve hakaretleri karşısında Allah Rasulü çok güç durumda kalmış ve bu durumun verdiği sıkıntıdan göğsü alabildiğine daralmıştı. Allah’ta ondaki umutsuzluk ve çaresizlik ‘hissini’ “göğsünü açarak” gidermiştir. Her türlü zorluğa katlanma ve dayanma gücünü ‘kendisinde bulma duygusunu’ Rasulüne aşılayan Allah; bunu “göğsünü açmak” olarak tanımlamıştır. Evet, göğsün açılmasının gerçek anlamı budur; yoksa ameliyat edilerek, kalbinin zemzem suyu ile yıkanması değil.

Göğsün açılması deyimini kendimize uyarlayarak açıklamaya çalışalım; örneğin, çok değerli bir eşyanızı yitirdiniz. Bu sizde sıkıntıya neden olmaz mı? Ve bu sıkıntıdan dolayı göğsünüz daralıp canınız sıkılmaz mı? Şayet yitirdiğinizi bulursanız bunun sizde meydana getirdiği rahatlamaya karşılık, “oh be göğsüm açıldı, rahatladım” demez misiniz?

Veya birine borcunuz var. Ödeme günü geldi ve ödeyecek paranız da yok. Çaresiz, ‘canınız sıkkın ve dünyanız kararmış’ bir durumdasınız. Şaşkın ve ne yapacağınızı bilememenin verdiği sıkıntısından göğsünüz daralmış bir haldesiniz, işte böyle bir durumda hiç ummadığınız bir arkadaşınızla karşılaşıyor ve o size borcunuzu ödeyecek miktarda para yardımında bulunuyor. Bu yardım sizdeki sıkıntıyı sona erdiriyor ve bunun verdiği rahatlamayı arkadaşınıza: “Allah razı olsun; göğsüm bayağı daralmıştı, sanki canım çıkacak gibiydi; yardımınla ferahladım, adeta dünyalar benim oldu”. Şeklinde veya diğer bir deyimle “oh be dünya varmış, göğsüm açıldı” demez misiniz? İşte Allah’ın Peygamber(sav)”göğüs açması” da bu anlamdadır.

 

Miraç Mucizesi

Hadis ve tarih kitaplarında anlatılan ve geleneksel kültürümüzde yer etmiş şekli ile miraç; Hz. Muhammed(sav)’in göğe yükselip, huzura kabul edilerek Allah’la bizzat görüştüğü sanılan olayın adıdır. Bu görüşmenin şöyle gerçekleştiğine inanılmaktadır:

Hicretten bir yıl ya da on yedi ay önce, Recep ayının yirmi yedinci gecesi gerçekleşen miraç olayının iki aşaması vardır. Birinci aşamada Hz. Peygamber, Mescidü’l -Haram’dan Beytü’l- Makdis’e(Kudüs) götürülür. Kur’an gece yürüyüşü anlamına gelen bu aşamayı İsra suresinin birinci ayetinde şu şekilde anlatmaktadır:

“Eksiklikten uzaktır O(Allah) ki geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüttü, ona ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye.(böyle yaptık). Gerçekten O, işiten, görendir.”

İkinci aşama ise Hz. Muhammed (sav)’in Beytü’l Makdis’ten (Mescid-i Aksa) Allah’a yükselişi oluşturur. Kur’an’da anılmayan ve Miraç denilen bu olay çok sayıda hadisle(!) ayrıntılı biçimde anlatılır.

Hadislerde verilen bilgilerin hepsini buraya almaya gerek görmediğimizden konuyu özetlemeye çalışacağız. İsteyen daha detaylı bilgi için hadis kitaplarının konu ile ilgili bölümlerine bakabilir. Buna göre Miraç olayı özetle şöyle gerçekleşmiştir:

Peygamber, Kabe’de uykuda olduğu bir sırda Cebrail gelip göğsünü yarıyor, kalbini zemzem ile yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet dolduruyor. Burak adlı bir binekle Mescid-i Aksaya götürüyor. Burada diğer peygamberler tarafından karşılanan Hz.Muhammed(sav), onlara imamlık yaparak namaz kıldırıyor. Daha sonra yanında Cebrail olduğu halde göğe doğru yükselmeye başlıyorlar. Göğün birinci katında Hz.Adem(as), ikinci katında Hz. İsa(as)ve Hz.Yahya (as) üçüncü katında Hz.Yusuf(as), dördüncü katında Hz.İdris(as), beşinci katında Hz.Harun(as), altıncı katında Hz.Musa(as), yedinci katında Hz. İbrahim(as) ile görüşüyor. Cebrail ile birlikte süren bu yükseliş Sidretü’l Münteha’ya kadar devam ediyor. Cebrail; “Buradan öteye geçecek olursam yanarım” diyerek orada kalıyor.

Hz. Peygamber(sav) Refref adlı bir binekle yükselişini sürdürerek Allah’ın huzuruna varıyor. Bu yükseliş sırasında kendisine cennet ve cehennem gösteriliyor, ümmetinden Allah’a şirk koşmamış olanın cennete gireceği müjdesi veriliyor önce elli vakit namaz farz kılınıyor; Allah’la yapılan pazarlık neticesinde elli vakit namaz beş vakte indiriliyor.

Allah’la görüşmeyi tamamlayan Hz.Muhammed(sav), dönüşte Musa (as)’a uğruyor. Musa: “Ne ile emrolundun?” diye soruyor. Hz.Muhammed(sav): “Elli vakit namaz” diye cevap veriyor. Bunun üzerine Musa (as): “Hergün elli vakit namaz çok fazla, buna ümmetinin gücü yetmez. Rabb’ine söyle bunu azaltsın” diyor. Hz.Muhammed(sav)’de yeniden Allah’a giderek vakit sayısını azaltmasını istiyor, Allah’ta on vakit azaltıyor. Peygamber dönüşte yeniden Hz.Musa(as)’a uğruyor. Hz.Musa “bu kadarı da çok, git Allah’tan biraz daha azaltmasını iste” diyor. Hz.Musa(as)’ın bu uyarıları ile namaz beş vakte indirilinceye dek Hz.Muhammed(sav)’ın Allah’la görüşmeye gidip gelişi devam ediyor. Peygamber, namaz beş vakte indirildikten sonra yeniden Hz.Musa’ya uğruyor. Musa bu beş vaktin de çok olduğunu, ümmetin bunu da yerine getiremeyeceği uyarısında bulunarak yeniden Allah’a dönmesini ve biraz daha azaltmasını istemesini söylüyor. Ancak bu kez Hz. Peygamber artık isteyecek yüzünün kalmadığını belirterek beş vakte razı olduğunu söylüyor. Ve miraç olayı böylece tamamlanmış oluyor.

Olayın birinci aşaması ayetle sabittir. Bu konuda hiç kimsenin bir itirazı olamaz. Bizim itirazımız olayın ikinci aşamasıyla, yani miraç kısmı ile ilgilidir. Allah, bir kısım ayetlerini göstermek amacıyla kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya yürüttüğünü söylemektedir. Kur’an bu ayetlerin/belgelerin neler olduğu konusunda herhangi bir bilgi vermemektedir. Bu tamamen gaybi bir konu olup, Kur’an bu konuda başka hiçbir şeyden söz etmemektedir.

Şimdi Miraç hadisesinin neden uydurma olduğunu izah etmeye çalışalım. Muhaddisinden siyercisine, aliminden cahiline varıncaya kadar, İslam toplumunun büyük bir çoğunluğunca gerçekliği kabul edilen miraç olayı, Kur’an’ın dışında başka kaynaklara dayandırılan bir olaydır. Ve olay tamamen uydurmadır.

Aslında olayı nakleden hadisler üzerinde düşünüldüğünde, olayın uydurma olduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır. Ancak hadislerdeki çelişkilere değinmeden önce, olayı Kur’an açısından değerlendirmeye çalışalım:

1 – Konunun başında da izah etmeye çalıştığımız gibi Kur’an, Hz.Muhammed’e mucize verilmediğini söylemektedir.

2 – Kur’an, gece yürüyüşünün nasıllığı hakkında hiçbir ipucu vermemektedir. Eğer olayın mucize yönü bulunsaydı açık olması gerekirdi. Zira mucizenin açık ve anlaşılır olması şarttır. Oysa olay tamamen peygamberin şahsında gerçekleşmiş bir olay olup mahiyeti bilinmemektedir.

3 – Namazın ilk kez Hz.Muhammed ve ümmetine farz kılınan bir ibadet olmayıp, daha önceki ümmetlere de farz kılınan bir ibadet olduğu Kur’an’da açıkça belirtilmektedir. “Kitap’ta İsmail’i de an. Çünkü o sözünde duran, elçi bir peygamberdi. Halkına namaz kılmayı, zekat vermeyi emrederdi…” (Meryem -54,55)

4 – Kur’an’da namazla ilgili onlarca ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerde namazın vakitleri, şartları ve önemi vurgulanmaktadır. Söz konusu ayetler değişik zaman aralıklarında vahyedilmiş olup, her biri başta namazın rükünleri ve vakitleri olmak üzere birçok değişik boyutunu anlatmaktadır. Şayet namaz Miraçla belirlenmiş olsaydı ayrıca Kur’an’da bu kadar değişik şekilde anlatılmazdı. Özellikle vakitleri bildiren ayetlere bakıldığında her bir vaktin değişik bir ayetle belirtildiği görülmektedir. Miraç hadisesinde namazın vakitleri belirlenseydi Kur’an’ın değişik yerlerinde vakitler konusu tekrar tekrar işlenmezdi.

5 – İsra suresinden önce inen surelerde de hatta ilk indiği konusunda ittifak bulunan sure olan Alak suresinin onuncu ayetinde de namazdan söz edilmektedir. “Gördün mü şu men edeni. Namaz kılarken bir kulu(namazdan)? (Alak -9,10); “Rabb’inin adını anıp namaz kılan.”(Ala – 15). Oysa ki miraç olayının vahyin on ikinci yılında olduğu iddia edilmektedir. İlk inen Vahiy ile İsra suresinin indiği zaman aralığında birçok ayette namazdan detaylı bir şekilde söz edilmektedir. Yani namaz Miraç hadisesinden çok önce farz kılınmış bir ibadettir.

6 – Allah’a mekan izafe edilemez. Oysa ki, Peygamber’in yolculuk güzergahı ve sonu bir mekanda noktalanmaktadır. Bu olgu Kur’an’a ters düşmektedir.

 

Rivayet edilen hadislere gelince:

l – Günün 24 saat olduğunu bilen Allah, nasıl olur da 50 vakit namazı farz kılar? Uyku için 7-8 saati çıktıktan sonra; 50 vakit namaz geriye kalan 16 saate bölünecek olunursa, yaklaşık her 15 dakikada bir namaz kılınması gerekir. Böyle bir hayatı yaşamak nasıl mümkün olabilir? Mümkün değil diyorsak, mümkün olmayan birşeyi Allah’ın kullarından isteyebileceğini nasıl düşünebiliriz?

2 – Nasıl bir Allah ki, kullarının gücünün neye yetip yetmeyeceğini hesaplamadan 50 vakit namazı farz kılıyor? Ve kendisi ile yapılan pazarlık sonucu bunu beş vakte düşürüyor? Ne dediğini ve ne istediğini bilmeyen ve kulu ile pazarlık eden bir Allah düşünülebilinilir mi?

3 – Hz.Musa ile karşılaşma işi olmasa, bu azaltma işlemi de olmayacaktı. Olayı aktaran hadislere bakılırsa Hz.Musa oldukça akıllı, Peygamberimiz de akılsız bir konuma düşürülmektedir. Demek ki Hz.Musa (dikkat edin, diğer peygamberler değil. Çünkü olay israiliyat olduğu için, Hz.Musa da İsrail oğulları’na gönderilen bir peygamber olduğundan olay onun adına uydurulmuştur. Ve bu olayla Hz.Musa, Peygamberimizden daha akıllı ve üstün gösterilmek istenmektedir) olmasaydı deyim yerinde ise “biz happı yutmuş” olacaktık, iyi ki Hz.Musa peygamberimize akıl vermiş(!). Öyle ki; Hz.Musa, Allah’ın ve Hz.Muhammed(sav)’in düşünemediği şeyi düşünmüş(!). Bu anlayış, Allah’ı ve Rasulünü alay konusu ettiğinin farkında olmayacak kadar kör bir anlayış değil mi?

4 – Namaz Miraçla farz kılındıysa daha miraca çıkılmazdan evvel Hz. Muhammed’in diğer peygamberlere imamlık ederek, namaz kıldırmış olduğunun ayni metinlerde anlatılması büyük bir çelişki değil midir?

5 – Elli vakitten beş vakite düşürülünceye kadar Allah’la pazarlık yapılmasının ve bunun ilk gidişte bitirilemeyip, pazarlığın birkaç kez yapıldıktan sonra neticelenmesini izah etmek mümkün mü?

Gerek Kur’an’dan, gerek bu konuda rivayet edilen hadislerdeki tutarsızlıktan yola çıkarak konuyu izah etmeye çalıştık. Kuşkusuz daha birçok şey söylemek mümkün. Ancak biz konunun anlaşıldığına inanıyor konuyu burada bitiriyoruz.

(Erhan Aktaş http://www.kuranmuslumani.com/2007/10/07/hz-muhammed-save-mucize-verilmis-midir/#comment-5782 )

 

posted in Mucize | 0 Comments

8th Ocak 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

RESUL GERÇEĞİ

Peygamber (s.) efendimizin ölüm döşeğindeyken;

• “İsrailoğullarının kendi peygamberlerini göklere çıkardıkları(tanrılaştırdıkları) gibi beni de göklere çıkarmayın.” dediği nakledilmesine rağmen müslümanların büyük çoğunluğu tarafından gerçek konumundan soyutlanarak neredeyse ikinci bir ilah veya küçük bir ilah konumuna getirilmiştir.

Eğer rivayet doğruysa Peygamber efendimizin endişeleri haklı çıkmıştır. Resul nedir sorusuna, cevabımızı Kur’an’dan değilde toplumun anlayışından veya bu anlayışların beslendiği kitaplardan, kaynaklardan verecek olursak karşımıza; gaybı bilen, şefaat eden, herşeye gücü yeten, doğuşundan ölümüne kadar tüm hayatı olağanüstülüklerle geçen, istediğinde, istediği mucizeyi gösteren, dilediği gibi hükmeden, vs. özelliklere sahip bir şahsiyet çıkar. Bu şahsiyete insan demek, onu da kendimiz gibi kabul etmek, aynı zamanda, aynı coğrafyada yaşasaydık onunla arkadaşlık etmek, dost olmak mümkün olmazdı.

Yanına yaklaşılmayacak kadar yüce bir yaratık olurdu. Yanında herhangi bir şekilde konuşmak mümkün olmazdı. Çünkü zaten kalpten, beyinden, akıldan geçenleri biliyordu. Üstelik geleceği okuyordu. Yarın, öbür gün ne olacağını, ne yapacağımızı biliyordu. Evimizde nasıl davrandığımızı, nasıl yaşadığımızı, hatta eşimizle olan ilişkimizi bile görebiliyordu. Onun huzuruna nasıl çıkabilirdik. Yüzümüz kızarmadan, utanmadan onunla aynı havayı nasıl teneffüs edebilirdik. Evet Resulullah’ı bu şekilde algıladıktan, bu şekilde tanımladıktan sonra bu mümküm müydü?

Onun herşeyi bizim için çok değerliydi. Sakalının bir tek kılına bakabilmek, yüz sürebilmek, onu öpebilmek için nelere katlanmıyorduk. Bu uğurda az insan zengin etmiyorduk. Onun giyindiği gibi giyinmek, dişlerini nasıl fırçalıyorsa öyle fırçalamak, sadece onun yediği yemekleri yemek… Belki bunlar Resulullah’a olan sevginin bir işareti sayılabilirdi. Ancak bu sevgi ve taklid; sadece şekilde kalarak, Resulullah’ın insana bakışına, eşyaya bakışına, Kur’an anlayışına yansımıyordu. Kur’an’dan soyutlanmış bu sevgi, bir noktadan sonra tapınmanın bir yansıması gibi görünüyordu. Örnekleri alabildiğine uzatmak mümkün. Mevzu(uydurma) hadisleri gündeme getirerek, onların nasıl ortaya çıktığını, boyutlarının nerelere kadar uzandığı hatırlatılarak Resul sevgisinin nasıl istismar edildiğinin örneklerini vermek de mümkün. Insanların neredeyse Kur’an seviyesine çıkardıkları, içinde bir yanlışın, bir eksiğin olabileceğinin asla kabul edilmediği meşhur hadis kitaplarının yöntemlerinden, ve bu kitaplardaki mevzu(uydurma) hadislerden örnekler vermek de mümkün.

Ama biz sorumuza; yani Resul nedir? Resulullah Hz. Muhammed’i nasıl tanıyabiliriz diye sorduğumuz sorumuza, cevabımızı toplumun anlayışından veya bu anlayışa kaynaklık eden mercilerden değil de Kur’an’dan aldığımızda karşımıza çok daha farklı bir resul çıkmaktadır.

Evet karşımıza, bu kitapların anlattığı ve toplumun anladığından çok farklı bir resul çıkar. Öncelikle bu resul çağını tanıyan, insanlardan soyutlanmamış, ne dediğini ve ne istediğini bilen bir insandır. Toplumun tanıdığı, anladığı ve güvendiği bir insandır.

Şimdi detaya girmeden, genel hatlarıyla Kur’an’da konunun nasıl anlatıldığına kısaca değinelim:

 

1) Resulullah Hz.Muhammed öncelikle bir insandır. Tek farkı ona vahyediliyor olmasıdır. Vahyedilen bu vahyler karşısında da , herhangi bir ayrıcalığı yoktur. Evlenmek, çocuk sahibi olma, kızma, gülme, vs. tüm insani özelliklere haizdir.

•De ki: Ben de sizin gibi bir insanım, bana tanrınızın bir tek tanrı olduğu vahyediliyor. Ona yönelin. (41/6)

•Dediler ki: Yerden bize pınarlar fışkırtmadıkça sana inanmayız. Yahut senin hurmalardan ve üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı aralarından ırmaklar fışkırtmalısın. Yahut zannettiğin gibi üzerimize gökten parçalar düşürmelisin. Yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut altından bir evin olmalı ya da göğe çıkmalısın. Bunlara rağmen sen bizim üzerimize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe senin göğe çıkmana da inanmayız.

De ki: Rabbımı tenzih ederim. BEN SADECE RESUL OLAN BIR İNSANIM. (17/90-94)

 

2) Resulün görevi önceki resullerde de olduğu gibi yalnızca Allah’a kulluğa çağırmaktır. Bu kulluğu kendi hayatında örneklemektir.

•Biz resulleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim inanır ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. (6/48)

•Biz seni ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. (25/56)

•Muhakkak biz her topluma Allah’a kulluk edin, tağutlardan [1] kaçının diye bir resul göndermişizdir. (16/36)

 

3) Resulullah Hz. Muhammed’e Kur’an dışında bir ayet(mucize) verilmemiştir. Sanıldığı gibi bir sürü olağanüstülükleri yoktur. Ne ayı parçalamıştır. Ne de parmaklarından çeşme gibi su akmıştır.

•Bizi ayetler(mucizeler) göndermekten alıkoyan, öncekilerin bunu yalanlamış olmasıdır.. (17/59)

•Dediler ki: Ona Rabbinden ayetler(mucizeler) indirilmeli değil midir? De ki: Ayetler Allah’ın yanındadır. Ben ancak apaçık uyarıcıyım. Kendilerine okunan Kitabı sana indirmemiz onlara yetmedi mi? Şüphesiz inanan bir toplum için bunda bir rahmet ve öğüt vardır. (29/50-51)

 

4) Resuller; kendilerine bildirilenler, yani vahyedilenler dışında gaybı bilmezler. Bu bağlamda Resulullah Hz Muhammed de Kur’an’da kendisine, dolayısıyla tüm insanlara bildirilenler dışında herhangi gaybi bir bilgiye sahip değillerdir.

•Gaybın anahtarı onun yanındadır. Onları ondan başkası bilmez. Karadaki ve denizdeki herşeyi bilir. Düşen bir yaprak ki mutlaka onu bilir. Yerin karanlıkları içinde gömülen dane, yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın. (6/59)

•Allah resulleri topladığı gün size ne cevap verildi der. Bizim bilgimiz yoktur. Gaybı bilen yalnız sensin sen derler. (5/109)

•De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez. Ne zaman dirileceklerini de .. (27/65)

•Gaybını kendisinden razı olduğu resulden başkasına bildirmez. (72/26-28) ve

•Allah gaybını size bildirecek değildir. Fakat Allah resullerden dilediğini seçer. (3/179) ayetleri

•Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. (11/49, 12/102, 3/44) ayetleri de anlaşıldığı gibi resullere gönderilen vahyle ilgilidir. Yoksa bu ayetlerden Allah’ın Resulüne, Kur’an’da bildirilenler dışında da gaybı haber verildiği anlamına gelmez. Tabi insanlar bu ayetlerden ille de biz böyle bir anlam çıkaracağız derlerse bizim diyecek bir şeyimiz yoktur. Çünkü ‘ hesap görücü olarak Allah yeter’.

 

5) Allah’ın Resulü sanıldığı gibi ahirette insanların günahlarını bağışlamak için kullarla Allah arasında aracı olacak değildir. Yani şefaat yetkisi yoktur. Böyle bir şey aklından da geçmemiştir. Çünkü böyle bir şey olsa, çalışanla çalışmayanın, salihat yapanla yapmayanın ayrımı nasıl yapılacaktır. Ve salihat yapmanın ne anlamı kalacaktır. Üstelik bu ‘ Zerre ağırlığı hayır yapan ve zerre ağırlığı şer(kötülük) yapan karşılığını görür.’(99/7-8) ayetini de tedavülden kaldırır.

•Ve öyle bir günden korkun ki o gün hiç kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez. Kimseden şefaat de kabul edilmez. Kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz. (2/48)

Ve şu günden sakının ki, kimse kimseden yana birşey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez. Hiç kimseye şefaat fayda vermez. Bir taraftan yardım da görmezler. De ki: Bütün şefaat Allah’ındır. (39/44)

•Ey inananlar ne alışverişin ne dostluğun ve ne de şefaatin olmadığı gün gelmezden önce size verdiğimiz rızıktan harcayın. Kafirler, zalimlerin ta kendileridir. (2/254)

 

6) Allah’ın Resulüne Kur’an dışında bir vahy de gelmemiştir. Resul’e geleni, Resul insanlara ulaştırmıştır. Resule gelen vahy(ayetlerin hepsi Kur’an adlı mushaf’ın içindedir.

•Ey Resul Rabbından sana indirileni duyur. Eğer bunu yapmazsan onun Resullüğünü yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kafirler toplumunu yola iletmez. (5/67)

 

7) Resul kendi kafasından helal-haram kılmaz, bildirilen helal ve haramları uygular. Kur’an’ın bu konudaki ayetleri çok açıktır.

•Sana da kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onları kollayıp koruyucu olarak bu kitabı gerçekle indirdik. Onların aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen hakk’tan ayrılıp onların keyiflerine uyma… (5/48). Örneğin (10/109; 6/106).

Nisa; 59, 65, Nur; 51, Ahzap; 36 gibi Resulün hüküm vermesinden bahseden ayetler, Kur’an’da bildirilen hükümlerin uygulanmasıyla ilgilidir. Ve müslümanların, bu uygulamalara kesinlikle itaat etmeleri istenmektedir.

Ayrıca Resulullah’ın, bir imam, bir devlet başkanı, bir kumandan olarak zamana ve zemine göre koyduğu kurallar vardır ki o sözünü ettiğimiz konunun dışındadır. Bu toplumsal yaşamanın, vatandaş olmanın beraberinde getirdiği kurallardır. Bir vatandaş olarak uyulmayı zorunlu kılar. Tabii ki bu kuralların ilkeleri var. O toplumu belirleyen, tanımlayan genel kurallar var.

 

8) Resule ne gerek vardı, Allah kitabını direkt kullarına gönderemez miydi diyenlerimiz olabilir. Elbette Allah’ın her şeye gücü yeter. Istediği tercihi istediği gibi yapmak O’nun ilahlığının gereğidir. Yaptığından dolayı da herhangi bir şekilde sorulacak değildir. Öyle bir ihtimal olsa zaten Allah olmazdı. Işte Allah; insanlara vahy gönderme hususundaki tercihini resuller vasıtasıyla yapmış, ve Rabb’ımız Kitabında konuyu şöyle açıklamaktadır:

•…Daha önce sana anlattığımız resullere ve sana anlatmadığımız resullere de (vahyetmiştik). Ve Allah Musa ile de konuşmuştu. (Bunları) müjdeci ve uyarıcı resuller olarak (gönderdik) ki resuller geldikten sonra bahaneleri kalmasın. Allah üstündür, hikmet sahibidir. (4/163-165)

•Şayet onları, ondan önce bir azab ile helak etseydik, ‘Rabbimiz bize bir elçi gönderseydin de böyle alçak ve rezil olmadan önce senin ayetlerine uysaydık’ derlerdi. (20/134)

 

Aslında niçin resul gönderildi sorusuna niçin kitap gönderildi sorusunu da ekleyebiliriz. Bu soruya da Kur’an’ın verdiği cevap resulün gerekliliğine verdiği cevap gibidir.

•Işte bu(Kur’an) mübarek bir kitaptır. Onu biz indirdik. Ona uyun ve korkun ki size rahmet edilsin. Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi. Biz ise onların okumasından habersizdik demeyesiniz. Yahut; Eğer bir kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk demeyesiniz. Işte Rabbınızdan açık delil hidayet ve rahmet geldi. Allah’ın ayetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir. Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri yüzünden azabın en kötüsü ile cezalandıracağız. (6/155-157)

 

9) Kur’an, Resulullah Hz. Muhammed’in diğer insanlardan farklı yönlerini de açıklamıştır:

a) Evlenme konusunda diğer mü’min erkeklerden farklıdır.(33/50-52)

b) Hanımlarının; Peygamberimizin vefatından sonra başkasıyla evlenmeleri yasaklanmıştır.(33/6,53)

c) Peygamber ve eşlerine ceza ve mükafat olarak diğer mü’minlerin iki katı bir ecir var.(33/30-33)

d) Resule diğer insanlardan daha çok saygı göstermek, onu alaya almamak, üzmemek, sesimizi Peygamberin sesinin üstüne çıkarmamak. Ona itaat etmek, onun önüne geçmemek.(49/1-5) de Kur’an’ın emirlerindendir.

 

Sonuç

Burada anlatmaya çalıştığımız konuların herbiri, başlı başına kitaplık çapta konulardır. Biz sadece değinmekle yetindik. Düşünenlere ışık tutalım, onları haberdar edelim istedik. Insanlar Kur’an’ı okudukça, onu düşündükçe, hayatlarında okuduklarını yaşadıkça, Kur’an onlara daha bir açılacaktır. Problemlerini daha bir çözecektir. Onları yenileyecektir, onları umutla, sabırla, azimle dolduracaktır. Onlara yaşadıkları çağa sahip olma gücü ve bilinci verecektir.

Rabbımız bize Kur’an’dan soracaktır. (43/43) Ahiretteki konumumuzu Kur’an’a karşı tavırlarımız belirleyecektir. Iman ettim demekle bizi kurtarmayacaktır. Allah bizleri sınayacaktır. Doğruları ve yalancıları ortaya çıkaracaktır.(29/1-5)

Risalet konusundaki, yani vahy/Kur’an ve Resul konusundaki anlayışlarımızı, Kur’an’ı ölçü alarak, Kur’an’ı merkez alarak yeniden sorgulamak ve kendimize Kur’an’i bir kişilik(veya Muhammedi bir şahsiyet), Kur’an’i bir anlayış kazandırmak zorundayız. Nasıl olsa Allah’a döneceğiz. O bizleri ve herşeyi görüp gözetmektedir. Herşeyin hesabını bir bir tutmaktadır. (İktibas Dergisi, M. Yaşar Soyalan, Sayı 146)

posted in *PEYGAMBER | 0 Comments

8th Ocak 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

“HADİS” VE “SÜNNET” KONUSUNDA YANILGILAR

“Hadîs ve Sünnet” Kavram Kargaşası

Hadîs sözlük anlamında ifade edilen söz ve söylem anlamlarına gelmektedir. Ancak daha sonraki süreçte Resulullah’tan rivayet edilen sözler anlamında kullanılmış ve İmam Şafii’nin yorumuyla Sünnet kavramıyla özdeşleştirilmiştir. Hadîs Kur’an’da “hadîs” ve “ahâdis” kipleriyle 28 yerde geçmektedir. (4:42,78,87,140;  6:68;  7:185;  12:6,111;  18:6;  20:9;  23:44;  31:6;  33:53;  39:29;  45:6;  51:24;  52:34;  53:39;  56:81;  66:3;  68:44;  77:50;  79:15;  85:17;  88:1 ) Istılahi anlamın en geniş anlamda sözlük anlamına tabi olduğunu hatırda tutarsak, Kur’an, kendisinden başka hiçbir Hadîsin/sözün/söylemin iman edilecek, nass değeri olabilecek bir söz/söylem olamayacağını muhkem biçimde ifade etmektedir. Çünkü her Hadîs söz/söylemdir ancak her söz ıstılahi anlamda “Hadîs/Rivâyeti ân Resûl” değildir. Dolayısıyla Kur’an’ın geniş anlamda kullandığı Hadîs/söz ifadesi Resulullah’a atfedilen sözleri de kapsamaktadır. Kur’an’ın temel ilkelerinden biri de şudur:

Sözlerden/Hadîslerden bir söz olan ancak ahsen’ul hadîs olan Kur’an’ın yanında başka hiçbir sözün/hadîsin ona eş koşulamayacağı yani Kur’an’la aynı değerde kabul edilemeyeceği daha da açarsak: Nass, evrensel dinsel kaynak olarak asla Kur’an dışında bir hadîsin/sözün “iman” edilecek bir söz olamayacağıdır:  

Bundan sonra hangi söze inanacaklar?” (Ar’af 7:185) Artık Allah’tan ve O’nun delillerinden sonra hangi söze inanırlar? (Ahkaf 45:6) “Kuran’dan başka hangi söze inanacaklar?” (Mürselat 77:50) Kur’an uydurulmuş bir söz değildir.  (Yusuf 12:111) “İnsanlar arasında, bir bilgisi olmadığı halde Allah yolundan saptırmak için gerçeği boş sözlerle değişenler ve Allah yolunu alaya alanlar vardır. İşte alçaltıcı azap bunlar içindir”. ( Lokman 31:6)

Kur’an’da anlatılan bu kriter Kur’an öğrencisi/öğretmeni olarak tanınan İbn-i Mesûd’dan aktarılan şu sözle de teyit edilmektedir: “En güzel hadîs Allah’ın Kitabıdır.” (Buhari, 78, Edeb, 70, 6:96, İ’tisam 2, 8:139) Bu tarihi ifadeyi karşılaştırın: Kur’an Zümer 39:18

“Helal, Allah’ın, Kitabında helal kıldıklarıdır. Haram da O’nun, Kitabında haram kıldıklarıdır. Hakkında bir şey söylemeyip susutuğu şeyler de affettiklerindendir (mübah şeylerdir)”’ (Tirmizi, Libas: 6, İbn-i Mace, Atime: 60)

Bu tarihi bilgi de yukarıdaki Kur’an ayetleriyle uyum göstermektedir. Burada vurgulamak istediğimiz şey Kur’an’ın İlahî olması hasebiyle Nass olması Nass olması sebebiyle de Furqan yani doğruyla yanlışı ayırd edebilme cetveli olmasıdır. Yoksa tüm Hadîs rivayetlerini yok saymak, reddetmek değil onların konumunun tarihi/yardımcı bilgiler sınıfında değerlendirilebilecek bir konumda olduğunu belirtmektir. Kur’an dışında hiçbir kaynak Furqan olamaz. Evrensel hükümleri ve ölçüleri koyarak diğer tüm sözleri/hadîsleri ilzam eden, çöpe atılıp atılmamasına, faydalanılıp faydalanılmamasına karar veren tek Furkan Kur’an’dır.

Bu anlam çerçevesini belirledikten sonra Allah Resulü’ne ait olduğu ifade edilen hadis’in ne olduğuna cevap verebiliriz. Hadis metinleri anlamları (mâna ile) rivayet edilen lafızları ise rivayet edenlerin (râvilerin) ifadelerinden oluşan Allah Resulü’nden geldiği rivayet olunan sözlerdir. Belirli isnad zincirleriyle gerçekten Resul’e kadar ulaşıp ulaşmadığı sıhhat derecelerine göre derecelendirilmiş bilgi aktarımlarıdır.

Sünnet (Sûnnah) kelimesi Kur’an-ı Kerim’in sekiz suresinin 14 yerinde geçer. Bunlardan ikisi çoğul, diğer yerlerde ise tekil olarak zikredilir. ‘s.n.n.’ kökünden gelen sünnet kelimesi sözlükte:tutulan yol, hal, tavır, gidişat, tavır, çığır, kanun, adet, hüküm, olaylar ve yol manalarında kullanılır. Kur’an’da ise ‘sünnet’ kelimeleri genelde değişmez kanunlar için kullanılmıştır. Hz Peygamber’in izlediği yol, hareket tarzları ve yaşayış halleridir.  (Al-i İmran 3/137, Fatır 35/43) Dolayısıyla hadis, Hz. Peygamber’e ait olduğu iddia edilen bir “söz rivayeti” iken diğeri yani Sünnet bu sözleri de aşan “uygulamalar” bütünüdür. Aşağıdaki örnekler bunu kanıtlamaktadır:  Abdurrahman b. Mehdî’nin (ö. 198/813) şöyle dedigi rivayet olunmuştur: Sûfyan Sevrî Sünnet konusunda değil, fakat hadis konusunda bir otorite (imam) idi; Evzaî (ö.157/774) için ise aksi sözkonusu idi. İmam Malik (ö.179/795) ise bu iki özelligi şahsında mükemmel bir biçimde bir araya getirmiştir. Ebû Dâvûd (ö. 275/888) “Bu hadiste beş Sünnet bulunmaktadır.” Yani amelî kurallar niteliğindeki beş husus bu hadisten çıkarılabilir demektedir.

İmam Mâlik’in, “Bu aynı zamanda bizde olan Sünnettir”, “Fakat bizde olan Sünnet şudur” ya da sıkça bizim uygulamamız (emr veya amel) şudur.” ya da “üzerinde görüş birliğine vardığımız uygulama (emru’l-mûctemâ aleyh) şudur.” Bazen, “yerleşmiş olan Sünnet budur (kad medat es-Sûnnetû) sözlerinden o sıradaki (Medine’deki) uygulamaların Sünnet kapsamında degerlendirildigini anlamaktayız.

 

 

Hadis ve Sünnet Konusunda Yanılgılar:

a) Gelenekçi Yanılgılar:

İlk dönemde İlim ehli arasında yaygın olmayan kavram kargaşası zaman içerisinde şekillenen mezhep çatışmalarının da etkisiyle çeşitli resmî söylemlerin inşâ edilmesine zemin hazırlamıştır. Bu söylemlerin şekillendirilmesi sırasında Hz. Resul ve sonrası “erken İslami çağlarda” yüklenmeyen kimi anlamlar Hadis ve Sünnet kelimelerine yüklenir hale gelmiştir. Yukarıda özetle vermeye çalıştığımız kavram çerçevelerinden bağımsızlaştırılaştırılmıştır.

Hadis sanki Allah Resulü’nün dilinden aynen duyulmuş gibi algılanır hale gelmiştir. Böylesi bir algılama hadisleri orta ve geç dönemlerde incelemeye çalışan alimlerin sanki Allah Resülü’nü eleştiriyormuş gibi (!) suçlanmasına sebep olmuştur. Hadislerin “lafız ve mâna ile Allah Resulü’nün sözü” olarak sanılması hadislerin aslında Allah Resulü’nden rivayet olunan ona atfedilen sözler olduğu gerçeğinin unutulmasına yol açmıştır. Bu sebepledir ki hadisin sıhhat derecesi vardır.

Yani “söz konusu rivayetin Allah Resulü’nün sözü olma ihtimalinin olasılığı” Oysa bugün itibariyle herhangi bir hadis kitabını okuyan kimse sanki Televizyonda Resulullah’ı izler gibi, onun ses kaydını dinler gibi hadisleri okumaktadır. Bu yanılgı sebebiyle hadislere ilmi kriterleri gözeterek eleştirel yaklaşan kimi alimler/araştırmacılar sünneti reddetmekle(!) Resul’e itaat etmemekle(!) vb. ağır ithamlarla suçlanabilmektedir. Bu şahsiyetlere Ûstad Muhammed el-Gazâli ve Şehîd Seyyid Kutub örnek gösterilebilir.

Gelenekçi yanılgıların bir diğeri de Hadis ve sünnetin eşanlamlı olarak kullanılmasıdır. Oysa yukarıdaki anlam alanlarında da gördüğümüz gibi iki farklı şeyi ifade etmektedirler. Sünnet nesilden nesile uygulana gelen Allah Resulü’nün Kur’an uygulamalarıdır. Bir amelin uygulanıyor olması ve bu uygulamanın mütevatir bir biçimde bize kadar yaşanmış olması sağlamlık olarak çok yüksek bir dereceyi ifade etmektedir. Ancak hadis ise bir uygulama değil bazen uygulamalardan da bahseden sözleri/rivayetleri ifade etmektedir.

Ayrıca bu rivayetler sünnetler gibi uygulama ile değil sözel aktarımlarla kitaplara geçmişlerdir. Dolayısıyla uygulamalarla sözleri eş değerde tutamayız. Gelenekçi yanılgı uygulamaların önemine ve sağlamlığına atıf vererek sağlamlık derecesi daha düşük bir konumda olan rivayetleri onunla eş tutmakta ve sünnetin kanatları altında hadisleri dokunulmaz kılmaktadır. Bu ise başta hadis ilmi olmak üzere tahkik ehline haksızlıktır. 

 

b) Reddiyeci Yanılgılar

Özellikle Modernizmin getirdiği aşağılık kompleksiyle hareket eden ve oryantalist tezlerin yeşile boyanmış kimi tekrarları olarak tanımlayabileceğimiz kimi modernist islam söylemleri ve bunlara ek olarak tamamen samimi ama aceleci olarak ortaya çıkan sadece Kur’an’ı savunan bazı Müslümanlar’ın hadis ve sünnet kavramlarına yaklaşımları da çeşitli yanılgılar içermektedir.

Örneğin gelenekçi “hadis=sünnet” yanılgısı aynı şekilde tekrarlanmakta ve bu tüm Kur’anî sünnetlerin tasfiyesine mazeret olarak öne sürülmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi tanım olarak ve nitelik açısından birbirlerinden farklı olan iki şey aynı kefede değerlendirilerek aynı kriterler eşliğinde eleştirilmektedir.

Oysa bu teknik bir hatadır. “Kur’an’dan başka hiçbir kaynağa başvurmama” önyargısı hadis metinlerinin muhakak yanlış olması gerektiği, Kur’an’la çatışması gerektiği” önyargılarına yol açmaktadır. Ayrıca bir uygulamanın (sünnetin) Kur’an’a uygun olması ve bizden önceki Müslüman nesillerce kitlesel olarak uygulanarak bize intikal etmesinin bu yaklaşım sahiplerince hiçbir değerinin olmaması sorgulanmamaktadır. Oysa Aklen böylesi uygulamalar üzerinde böylesi kitlesel bir konsensüs bulunuyor olması bu uygulamaların Allah Resulü ve arkadaşlarından bize ulaştığının güçlü bir delilidir. Tıpkı Hz. İbrahim’in sünnetlerinin Hz. Muhammed’e kadar ulaşması gibi. Namazın kılınış şekli, Allah Resulü’nün Kur’an ahkamını uygulayışı da bize bu mütevatirlik eşliğinde ulaşmaktadır. Önce Sünnet=Hadis yanılgısına ortak olup sonra kimi uydurma ve zayıf rivayetler gerekçe gösterilerek başka bir kategorinin reddediliyor olması teknik bir kıyas hatasını ifade etmektedir. Bu açıdan Hadis ve Sünnet reddiyeciliği anlamaya yönelik, doğru olma ihtimalini de gözönüne alan bir yaklaşım değildir. Oysa Hadis rivayetleri incelendiğinde görülecektir ki çoğu metin Kur’an’ın nüzul ortamını anlamamıza, Kur’an kelimelerinin o dönemde nasıl kullanıldığını öğrenmemize yardımcı olmaktadır.

Hadislere yönelik ikinci yanılgı ise onların 200 yıl sonra yazıya geçirildiği ve bu sebeple güvenilmez metinler oldukları önyargısıdır. Oysa yapılan tarihi araştırmalar göstermektedir ki takriben 80 ilâ 100 yıl içerisinde yazıya geçirilmiştir ve sonrasında toplanmıştır (tedvin). 

Bu süre hadislerin unutulmasına ya da güvenilirliklerinin zedelenmesine yol açmaz çünkü bilinmektedir ki “Musannef”ler bulunmaktadır. Sahife ve Musanneflerden sonra da Muvatta ve diğer kitaplar derlenmiştir. İlmi olarak baktığımızda sözel kültürün güçlü olduğu arap toplumunda rivayetlerin hıfz edilmiş olması ve kısa bir zaman aralığı sonrasında yazıya geçirilmiş olması hadislere yönelik “sonradan yazıldılar doğru olamazlar” iddiasını havada bırakmaktadır. Ayrıca Ehl-i Beyt kanalıyla gelişen başka bir rivayet kültürü de çoğu noktada benzerlik gösteren bilgiler sunmaktadır. Burada seçici olmakla süpürücü olmayı ayırıyoruz. Furkan’ın ilkeleriyle metinlere yaklaşmak gerekiyor. Bu metinlere önceden olumsuz bir bakış geliştirmeden önce bunu yapmak gerekiyor ki adaletli olunabilsin.

“Hadis sayılarının çok fazla olduğu dolayısıyla bu kadar hadisin Resule ait olamayacağı” yanılgısı. Hadis metinlerinin otoritelerini anlatmak için bazı ehl-i hadis kitaplarında hadislerin rakamları tekrar sayılarıyla birlikte anılarak çok gösterilmiştir. Gelin görün ki bu övünme söylemi süpürücülerin elinde bir silaha dönüşmüştür. Oysa hem sahabelerin (özellikle de Ebu Hureyre’nin) hem de Buhari gibi eserlerin rivayet sayıları tekrarları düşüldüğünde gayet makûl rakamlara ulaşılmaktadır. Örneğin Ebu Hureyre tekrarlarıyla beraber 5374 tekrarsız olarak 1336 başka bir sayıma göre ise tekrarsız 1579 Hadîs rivayet etmiştir. (Bkz. Cevamiu’s – Siyre, s. 276)

Bu yanılgıların yanında hiçbir ilmi değere haiz olmayan art niyetli zannî teoriler de yeni önyargıların doğmasına sebep olmaktadır. Örneğin Ebu Hureyre’nin hiç yaşamadığı(!) hadis kitaplarının aslında İslam düşmanlarınca İslam’ı yıkmak için yazıldığı(!) Hadis kitapları yazarlarının Arap olmadığı(!?!) gibi garip, komik ve art niyetli iddialarla desteklenmektedir.

Allah Resulünden rivayet olunan sözlere zaman içinde başka sözlerin karışmış olması, kimi dönemlerde kimi çevrelerin sistematik olarak hadis üretmeleri, rivayetlerin aktarım sürecinde aktaranların örfi öncüllerin metinlere etki etmesi gibi etkenler elbette vakidir.  Ama tüm bunlar yine “hadis ilmi” içerisinde kritiğe tabi tutulmuştur ve bizim sorumluluğumuz bu eleştirel ama saygılı yöntemi sürdürmektir. Bu yöntem sayesinde adaletsizlikten kaçınabiliriz. Bu bağlamda Dünyada Muhammed Abdûh, Tahir b. Aşûr, Muhammed Gazâli, Emin Ahsen Islâhî, Muhammed Imârâ gibi alimlerin temsil ettiği dengeli hattı, kendi coğrafyamızda ise Said Çekmegil, Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu, Mustafa İslamoğlu gibi isimlerin çabalarını örnek olarak gösterebiliriz. Dengeli olmak yanılgılardan bizi azâmi ölöüde uzak tutacaktır. İlim ahlakını kazandıracaktır. (Bülent Şahin Erdeğer) (http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=4607 )

posted in *PEYGAMBER | 0 Comments

8th Ocak 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

PROF. DR. HAYRİ KIRBAŞOĞLU İLE HADİS KRİTİĞİ ÜZERİNE

  Dergimizin Lokal Etkinlikleri bağlamında 2 hafta arayla düzenlemiş olduğu konferans-seminer türü faaliyetlerin ikincisi 16 Aralık’ta gerçekleşti. Konuğumuz, Ankara Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu idi. Uzmanlık alanı hadis ve sünnet olan Kırbaşoğlu’ndan, düşüncelerini bizlerle paylaşmasını istedik, kendisi de bu yöndeki talebimizi geri çevirmedi ve “Hadis Kritiği Üzerine” başlıklı, dinleyicilerin de bir hayli müstefid olduğu bir konferans verdi.

Kırbaşoğlu, konuşmasına, Hadis Kritiği çalışmalarının, aslında din anlayışının irdelenmesi sürecinin bir alt-birimi olarak algılanması gerektiğini belirterek başladı ve bu yönde özellikle 19. Yüzyılda yoğunlaşan çabaların, bizatihi hadisin iç problemlerinden değil, aslında toplumsal ve kültürel değişmelerin dayatması sonucu ortaya çıktığını vurguladı. Bu dönemde Kur’an’dan ziyade hadis üzerindeki tartışmaların daha yoğun olarak görülmesinin nedeni üzerinde durulması gerektiğine dikkatleri çeken konuşmacı, cevap olarak da, meselenin, hadis konusunun doğasından kaynaklandığı şeklinde verdi. Kur’an alanında son dönemlerde, bütünlük merkezinde geliştirilen yöntemleri, bağlam-odaklı çalışmaları ve dilbilimsel ve hermenötik çabaları zikreden Kırbaşoğlu, bu çalışmaların Kur’an’ı anlama yönünde oldukça faydalı ve işlevsel olduğunun altını çizdi. Bu alanda en uç tartışmalardan biri olan edisyon-kritik konusunun dahi, aslında Kur’an’ı anlama konusunda işe yaradığını söyleyen konuşmacı, bu bağlamda Süleyman Ateş ve Muhammed Arkun’dan örnekler verdi ve bu yöndeki çalışmaları, Kur’an alanında sorunun çözümüne yönelik oldukça ileri çalışmalar yapıldığının örnekleri olarak gösterdi.

Ancak hadisler konusunun böyle olmadığını, tabir-i caizse, hadis alanının, “müslümanların yumuşak karnı” olduğunu söyleyen Kırbaşoğlu, kadın, siyaset teorisi, ulu’l-emre itaat, irtidad, zaninin cezalandırılması, kadının şahitliği, miras hukuku, kadercilik, şefaat vb. pek çok konuda hadislerden kaynaklanan sorunların müslümanların başını ağrıttığına işaret etti. Rivayetlerin, pek çok yanlış inancın, mezhepler-arası çatışmaların vs. kaynağı olduğuna dikkatleri çeken Kırbaşoğlu, nihayet bu sorunun, Kur’an’ın anlaşılmasını dahi engellediğini belirtti. Bu konuyu: “Bugün İslam düşüncesinin problemi olarak bilinen konularda, hangi taşın altını kaldırsak, mutlaka bir rivayet çıkıyor” şeklinde özetleyen konuşmacı, doğal olarak bu konunun İslam düşünürlerinin dikkatinden kaçmadığını ve hadis kritiği konusunda pek çok çalışmanın yapıldığını ifade etti. Fakat bu noktada bir hususun altının çizilmesi gerektiğine işaret eden Kırbaşoğlu, bu çalışmaları yapanların büyük çoğunluğunun hadisçi olmadığını, bu hususun da doğal karşılanması gerektiğini söyledi. Burada gerekçe açıktı: hadisçiler bu işi meslek edindikleri ve dolayısıyla İslam dünyasının en muhafazakar kesimleri oldukları için eleştirel yaklaşamıyorlardı, eleştirel yaklaşmak için ‘dışarıdan’ bir bakış açısına ihtiyaç vardı. Örnek olarak İkbal, Fazlurrahman, Ebu Reyye ve Kutub’u veren konuşmacı, hadisçi diye bilinen Mevdudi’nin dahi aslında bu konuda ciddi anlamda bir eleştirel tavrı olduğunu söyledi. Bu eleştirel tavrın yeni olmadığını ve ilk uygulayıcısının da aslında Hz. Aişe olduğunun altını çizen Kırbaşoğlu, bu bağlamda verdiği örneklerden birinde şunları söyledi:  Mesela “üç şey namazı bozar: köpek, eşek ve kadın…” mealinde rivayet edilen sözü duyan Hz. Aişe, bunu rivayet eden Ebu Hüreyre’ye: “yazıklar olsun, bizi köpeklerle ve eşeklerle mi bir tutuyorsunuz” diyor. Ama Hz. Aişe’nin bu reddiyesine rağmen bu söz asırlardır Peygamberin sözü diye rivayet edilebiliyor. Bir başka örnek, Sünen-i Ebu Davud’ta: “veled-i zina üç kişinin en şerlisidir” hadisidir. Şimdi insan ister-istemez düşünüyor, “tamam zina yapan kadın ve erkek suçlu. İyi ama çocuğun suçu ne? Burada hiç suçu olmayan biri varsa o da çocuk olması lazım. İşte Hz. Aişe bunların hepsini ayıklamış. “Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz. La teziru vaziretun vizre uhra (kimse kimsenin günahından sorumlu olmaz) ayetini hiç mi duymadınız. Anne-baba zina yaptıysa bunun günahını niye çocuğa yüklüyorsunuz?”. Hz. Aişe’nin bu yaklaşımının, İslam tarihinde egemen olamadığını ve bütün meselenin buradan çıktığını vurgulayan Kırbaşoğlu, tıkanıklığına örnek olarak da İbni Kuteybe’nin hadis kitabında yer alan ve 110 bahis altında toplanabilen hadisler etrafında o dönemde yapılan tartışmaların aynısının bugün de yürütülmesini verdi. Bu alandaki verimsizliğin nedenleri arasında, İslam tarihinde belirli bir dönem sonra ortaya çıkan düşünsel donukluğu, ilk hadis imamlarının karizmatik kişiliklerini ve hadis alanında yapılacak bir şey kalmamıştır anlayışının hakim olmasını zikreden Kırbaşoğlu, hadis kitaplarına bir süre sonra kudsiyet atfedildiğini ve çekirge istilasından kurtulmak için, donanmanın muzaffer olması için vs. Buhari hatimlerinin indirildiğini ve son olarak da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışında Buhari hatminin yapıldığını anlattı. Bu noktadaki aşırılığı da şu ilginç örnekle gösterdi: “Buhari’nin hadis kitabına Buhari-i Şerif adı verilmiş ve hatta Kur’an-ı Kerim’in hatminin adabına dair kitap arasanız belki zor bulursunuz, ama Buhari-i Şerif hatminin adabına dair kitaplar yazılabilmiş.” Hadisler konusundaki durağan yaklaşımın çok isim yapmış alimler tarafından dahi eleştirilmediğini ve bu bağlamda İbni Haldun gibi bir ilim adamının dahi: “isnad konusunda yapacak fazla bir şey kalmamıştır” dediğini nakleden Kırbaşoğlu, bugünkü olumsuz tablonun kökeninde bu tür anlayışların yattığını vurguladı. Bugün hadisler konusunda tam bir fecaat yaşandığını da ifade eden konuşmacı, örnek olarak Ramuz’ül-Ehadis kitabını verdi. Konuşmacının bu bağlamda söyledikleri önemliydi: “Hikmet Zeyveli’nin hadislerin mesnedi ile ilgili olarak eleştirdiği bu kitapta başka bir fecaat vardı. Kitabın Arapça metninde, “bu hadis uydurmadır veya bunun isnadında şöyle bir isim var, bu adam yalancıdır” şeklinde ifadeler var. Bunların tamamı, bilerek kitaptan atılmıştır. Bir başka örnek de İmam-ı Gazali’nin İhya-u Ulum’id-din adlı eseridir. Bu eser de içindeki hadisler nedeniyle yoğun eleştiri almıştır. Mevcut Arapça nüshalarda, bu hadislerin durumuna dair İmam-ı Gazali’den sonra gelen alimlerin yaptığı tetkikat dipnotlara yerleştirilmiştir. Mesela Şafii alimlerden Subki, İhya’da yer alıp da başka hiçbir kaynakta yer almayan 937 hadisten bahsetmektedir. Daha sonra da pek çok alim benzer çalışmalar yapmışlar ve hiç bir kaynakta bulunmayan pek çok hadis bulunmuş. İhya’nın iki tercümesi var. Mesela diyor ki: “bunu Taberani rivayet etmiştir, uydurmadır” diye bir not var. “Taberani rivayet etmiştir” kısmı alınmış, “uydurmadır” kısmı kasıtlı olarak alınmamış.” Bu konuya başka bir örnek olarak Ahmet Hulusi’nin kitaplarını veren Kırbaşoğlu, bu kitaplarda yoğun bir biçimde rivayetlerin kullanıldığını ancak hiç birinde kaynakların zikredilmediğini ve bu durumun çok tehlikeli olduğunu; bu tür örnekler nedeniyle, piyasada pek çok uyduruk sözün hadis olarak dolaştığını söyledi. Halkta da kaynağı sorgulama bilinci olmadığı için, ortalığın çamura döndüğünü ifade eden Kırbaşoğlu, bu bağlamda “sanki bir ‘nereden buldun’ yasası çıkarmak gerekiyor” diyerek konunun önemini nükteli bir şekilde vurgulamış oldu. İlahiyat ve Diyanet çevrelerinde de fazla bir ciddiyetin olduğundan söz edilemeyeceğine dikkatleri çeken Kırbaşoğlu, Diyanet’te yapılan iki ‘alan çalışması’ndan bahsetti. Ankara’daki 25 merkez vaizinin vaazlarında geçen hadislerden kaçının uydurma olduğunu tespit etmeyi amaçlayan bu araştırmanın sonucuna göre, merkez vaizlerinin % 16 oranında uydurma hadis kullandıklarının tespit edildiğini söyleyen konuşmacı, bu oranın çok büyük olduğunu ve merkez vaizlerinin durumu bu ise, taşra vaizlerinde bu oranın çok daha yüksek çıkacağını söyledi. Yine Ankara ve Şırnak’taki İmamlar üzerinde yapılan bir başka araştırmada da, uydurma hadise ayet diyen imamdan, atasözüne hadis diyen hatiplere kadar pek çok örneğin bulunduğunu ve bu durumun, hadis alanındaki vehameti çok net bir biçimde kanıtladığını sözlerine ekledi. Bu olumsuz tablonun, Fethullah Hoca gibi popüler kişilerce desteklendiğine de işaret eden Kırbaşoğlu, Fethullah Hoca’nın bir kitabında uydurma hadislerin kesin doğrular olarak tanıtılmasını örnek vererek, böyle bir vasatta sahih bir hadis ve Sünnet anlayışına ulaşmanın çok zorlu bir iş olduğunun ve bunun bir anlamda “sele karşı durmak” olduğunun altını çizdi. Bu ortamda, İslam’ı herkesin imreneceği bir din olarak sunmanın da zorlaştığını söyleyen Kırbaşoğlu, bu amaca ulaşmak için, İslam düşüncesinin en hayati alanlarından biri olan hadis kritiği alanında ciddi çalışmaların yapılmasının elzem olduğunu söyledi. Son olarak, kendisinin bu anlamda üzerine düşen görevi yapmaya çalıştığını ve bu konuda kişisel olarak müsterih olduğunu, yapmaya çalıştığı işin de ‘tarihe not düşmek’ olarak görülebileceğini söyleyen Kırbaşoğlu, bu konuda kısa sürede bir çözüme ulaşılamasa da, ileride ciddi anlamda sonuçlar alınacağına inandığını sözlerine ekledi.

Daha sonra Sorular bölümüne geçildi. Bu bölümde ilk soru, yaşayan sünnet, vahiy gayr-i metluv ve kudsi hadisler üzerine geldi. Konuşmacı, Sünnet kavramı konusunda şunları söyledi: “Sünnet konusunda ilk başvurulması gereken kaynak Kur’an’dır. Halbuki klasik anlayışta Sünnet denilince hadis kitapları akla geliyor. Benim kanaatime göre, bir insan Hz. Peygamberin tavrını öğrenmek istiyorsa önce Kur’an-ı Kerim’e başvurmalıdır. Çünkü Hz. Peygamber,  insanların Kur’an’daki prensipleri benimseyip hayatlarına geçirmelerini sağlamak için gönderilmiştir. Dolayısıyla kendisinin tebliğini yaptığı mesaja aykırı bir düşünce ve davranış sergilemesi mümkün değil. Dolayısıyla Kur’an ne diyorsa, Peygamber de o şekilde davranmıştır. Zihniyeti de ona göredir.” Bu bağlamda mesela Kur’an’dan cebriyeci bir anlayış çıkarmak mümkün olmadığı için, bu yöndeki hadislerin doğru olması mümkün değildir diyen Kırbaşoğlu, sadece Kur’an’dan yola çıkarak Hz. Peygamber’in hayatını yazmanın dahi mümkün olduğunu ve İzzet Derveze’nin bu konuda ciddi bir çaba gösterdiğini anlattı. Sonuç olarak da, gerek siyerin gerekse de sünnetin temel kaynağının Kur’an-ı Kerim olduğunu sürekli vurgulamanın elzem olduğunu sözlerine ekledi. Yaşayan Sünnet ya da amel-i tevatür konusunda genel olarak bir ittifakın söz konusu olduğunu, ezan, bayram namazı, namazların eda ediliş biçimleri gibi konularda çok fazla bir problemin olmadığını söyleyen konuşmacı, asıl problemin rivayetlerden kaynaklandığının ve rivayetlerin ise ‘zanni’ olduğunun altını çizdi. Kırbaşoğlu bu bağlamda şunları söyledi: “Bir hadis için “sahihtir” dediğimiz zaman, bu, peygamberin sözü olma ihtimali olan bir sözdür anlamına gelir. Ama bu, peygamberin olmama ihtimali sıfır olmayan sözlerdir. Burada bir kanaat getiririz ve deriz ki, evet bu söz peygambere ait olabilir. Ama olmayabilir de. Yani %75 peygambere ait olma ihtimali varsa, %25 de olmama ihtimali var. Ancak tevatürde % 100 veya %90’lara varan kesinlik vardır. Yani şu anda hadis kitaplarındaki bütün hadisler ‘ahad’tır. Bunların hepsi, zann-ı galip ifade eder.” Buradan vahiy gayr-i metluv konusuna geçen Kırbaşoğlu, zann-ı galip ifade eden haberlere dayanarak, örneğin namazın şekli gibi konularda Peygamberimizin vahiyle yönlendirildiğini kesin olarak söylemenin mümkün olmadığını söyledi. Namaz, oruç, hacc, zekat gibi ibadetlerin İslam’dan önce de zaten var olduğuna dikkat çeken konuşmacı, bu bağlamda Ebu Süfyan’ın: “Muhammed’e şunu bunu yapamazsam, andolsun bir daha gusül etmeyeceğim” tarzındaki yeminini örnek gösterdi. Kur’an’ın: “oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” ayetinin ve Lokman (AS)’ın oğluna hitaben: “eğ oğul, namazını kıl” tavsiyesinin de aynı kanaati desteklediğini söyleyen Kırbaşoğlu, buna rağmen, yine de Hz. Peygamber’le Allahu Teala’nın özel bir iletişim içinde olabileceği ihtimalini de yadsımadığını, ancak buna vahiy gayr-i metluv demeyi uygun bulmadığını özellikle vurguladı. Bu bağlamda Kırbaşoğlu’nun şu sözleri dikkat çekiciydi: “şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Din olsun diye Allah’ın gönderdiği vahiylerin tamamı Kur’an’dadır. Onun dışındakiler Allah’la Peygamber arasında özel bir iletişimdir. Buna da bizim nüfuz etmemiz mümkün değildir. Onun için ben, ilk dönemlerde de mevcut olan: “Allah’ın gönderdiği vahiyler sadece Kur’an’dan ibarettir” diyen görüşün en salim görüş olduğu kanaatindeyim. Bu modern bir yaklaşım değildir. En erken dönemlerde de bunlar söylenmiş, fakat hasır altı edilmiş.”

Hadislerin bilgi değeri konusunda da görüşlerini açıklayan Kırbaşoğlu, Usulü Fıkıhçıların, Ehl-i Rey’in ve bilhassa Mutezile’nin eleştirel yaklaşımlarına dikkatleri çekerek, akaid alanında hadislerin delil olarak alınamayacağı noktasında bir ittifaka ulaşıldığını söyledi. Kırbaşoğlu’nun bu konudaki görüşleri şunlardı: “hadislere dayanarak, bir kimsenin imanına ve küfrüne hükmedilemez. Bir insan, şu anda elimizde bulunan hadis kitaplarındaki hadislerin tamamını inkar etse dinden çıkmaz.

Mesela sırat, kevser, şefaat vb. konulardaki hadisler meşhur hadislerdir; bunları inkar eden kafir olmaz denmiştir. Özellikle Mutezile ve Hanefiler bu konuda ısrarlıdır. Bence de doğru olan budur.” Hal böyle olunca, Kudsi hadislerin de aynı kapsama dahil edilebileceği sonucuna ulaşan konuşmacı, bu hadislerin ciddi bir bölümünün uydurma olduğunu, bazılarının Allah’ın sözü olarak geçmekle birlikte rivayetin yer aldığı aynı sayfada Peygamberin sözleri olarak da geçtiğini, bazılarının Tevrat veya İncil’de geçen sözler olduğunu söyledi. Bu bağlamda : “hangi ölçekle ölçersen sana da o ölçekle verilir ya da ne edersen bulursun” sözü bizim kaynaklarımızda Kudsi hadis olarak geçiyor, halbuki Tevrat’ta aynen var” diyen konuşmacı, bir başka örnek olarak da: ” Allah: ben açtım, bana yedirmedin, ben susuzdum bana içirmedin, ben çıplaktım beni giydirmedin diyecek. Bunun üzerine insanlar: Ya rabbi sen Rab’sın. Ne zaman aç kaldın da biz seni doyurmadık, ne zaman susuz kaldın da biz seni içirmedik… Onun üzerine Allah diyecek: Filan yerde bir kulum açtı, onu doyursaydınız Beni doyurmuş olurdunuz, onu giydirseydiniz Beni giydirmiş olurdunuz…” rivayetinin aynıyla İncil’de geçtiğini naklederek, Hz. Peygamberin bu tür haberleri nakletmesinin mümkün olabileceğini ve bunun adına hadis-i kutsi denilebileceğini anlattı. Bir başka ihtimal olarak da, Hz. Peygamberin Kur’an’dan aldığı ilhamla bazı sözler söyleyebileceğini ve bunları: “Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor” demiş olabileceğini ifade eden Kırbaşoğlu, bunun aslında Peygamberimizin Kur’an ayetlerini yorumlaması olarak değerlendirmek gerektiğini vurguladı. Kırbaşoğlu, Hadis-i Kudsilerin büyük bir bölümünün uydurma olduğuna dair ise Birru Mauna’de öldürülenler ile ilgili rivayeti örnek verdi. Bu olayla ilgili olarak zikredilen rivayette şehid olanların ağzından: “kavmimize bildirin, biz Rabbimize mülaki olduk, O bizden razı biz de O’ndan razıyız” şeklinde sadır olduğu iddia edilen sözlerin neshedilmiş bir ayet olduğu iddiasını reddeden konuşmacı: “nesh ahkam konularında söz konusu edilmiştir. Halbuki bu rivayette neshi gerektirecek bir şey yok” diyerek, bu hadisin uydurma olduğunu vurguladı. Bütün bu değerlendirmelerden sonra, hadis-i kutsi ve vahiy gayr-i metluv konularının Kur’an bütünlüğünü zedeleyici özellikleri olduğunu sözlerine ekleyen Kırbaşoğlu, bu kapının açılmaması gerektiğini de sözlerine ekledi.

Kur’an mealini sürekli ve dikkatli bir şekilde okuma konusundaki duyarlılığı müslüman kamuoyunca bilinen bir dinleyicinin konu ile ilgili görüşlerini paylaştığı bölümde, hadislerin tenkidi konusunun Kur’an’ın anlaşılması çabasının önüne geçirilmemesi gerektiği üzerinde duruldu. Dinleyici, Kur’an’ı anlamak için, daha önceki bütün kirliliklerden arınmak gerektiği noktasında ısrarcıydı ve bu işi, yemek yenmiş kabın temizlenmeden o kaba yeni yemek konulmayacağı meseli ile örneklendirdi. Hadislerle bu ölçüde uğraşmayı da gereksiz bulduğunu ifade eden dinleyici, onun yerine Kur’an’ı salim akılla defalarca okumanın daha faydalı olacağını sözlerine ekledi. Dinleyicinin, Türkiye’de bu güne kadar İslam konusunda çalışan ilahiyatçıların da çok fazla bir şey üretemediğini, 1952’den beri Kur’an konusunda çalışan meşhur bir ilahiyatçının bile yakaladığı hurafe sayısının 15’i geçmediğini söylemesi üzerine, dergimiz yayın kurulu üyelerinden birinin, dinleyiciye hitaben: “bunları dergide yayınlayacağız, ona göre” şeklindeki sözleri, kahkaha tufanı kopardı. Dinleyici ise ardından: “ben bile Kur’an okuyarak bir kaç tane hurafeyi kendi başıma yakaladım” dedi ve ardından Kırbaşoğlu hocaya hitaben: “senin bulduğun da zaten bir ikiyi geçmez” diyerek, ortamı daha da neşelendirdi. Kur’an’ı daha çok ve anlayarak okumanın gerekliliği konusunda herkes hemfikir olduğunu beyan ettikten sonra, Kırbaşoğlu, Kur’an konusunda çalışmak isteyenlerin bugün elinde pek çok imkan olduğunu ve Kur’an’ı okuyup anlama noktasında hala mazaret ileri sürenlerin bu mazeretlerinin artık geçerli sayılamayacağını söyledi. Konuşmasına, Kur’an’ı anlama konusundaki tartışmaları özetleyerek başlayan Kırbaşoğlu, dinleyicinin Kur’an konusundaki ısrarı üzerine, konuşmanın sonunda, bu kez, Kur’an’dan pratik modeller çıkarma konusunda yoğunlaştı ve bu bağlamda yapılmış somut çalışmalardan örnekler verdi. Kur’an’ın her konuda detayları vermeyeceğini, müslümanların Kur’an’dan ilham alarak pratik sorunlarını çözmeleri gerektiğini söyleyen konuşmacının son sözleri söyle idi: “Bugün müslümanları çok büyük bir görev bekliyor. Bugün İslam hukukun pek çok kaynağı sayılır. Halbuki bugün bir tek kaynak var, o da içtihadtır. İçtihad ise, Kur’an’dan ilham alan müslümanlarca yapılacak. Kur’an bir maymuncuk değildir ki, her şeyi çözsün. Müslümanlar, Hz. Ömer gibi Kur’an eğitiminden geçmeli ve hangi mesele ile karşılaşsa doğru çözümler üretebilmeli. Onun için, Kur’an’ın eşyaya, tabiata, tarihe bakışını almalı ve somut meselelere uygulamalıdır. Kur’an, insanın bakışını evrene çeviriyor. Evrene sadece çıplak gözle bakılmaz ki. Örneğin eski dönemlerde bir müslüman astronomun yanına bir fıkıh mollası geliyor ve istihza ederek: “ne yapıyorsunuz burada?” türünde bir şeyler söylüyor. O astronom çok güzel bir cevap veriyor mollaya: “biz” diyor, “burada Kur’an’ın “gökleri nasıl bina ettiğimize bakmıyorlar mı?” ayetini tefsir ediyoruz.” İşte eskiden müslümanlar Kur’an’ı böyle anladılar ve 1 asır geçmeden ilimde muazzam bir patlama gerçekleştirdiler. Yani şunu söylemek istiyorum. Kur’an bize bir enerji veriyor, biz onu kullanacağız ve sorunlarımıza çözüm bulacağız.” (http://eski.iktibas.info/dergi/2001/ocak/lokal.htm )

posted in *PEYGAMBER | 0 Comments

8th Ocak 2010

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

MUHAMMEDİ ÖZLEMEK

Nedendir, nasıldır bilinmez ama. Muhammed’i özlüyorum… Yaşlı değil, gülen gözlerle; ağlayarak değil, gülerek; kasvetli değil, mütebessim bir çehreyle… Muhammed’i yetiştiren şartları özlüyorum…

Muhammed’in babasını hiç tanımamasını; anne kucağının sıcaklığını tatmayışını; dünyanın o en güzel şeyi olan annesinin parmak uçlarını saçlarında gezdirmesini neredeyse hiç bilmeyişini özlüyorum…

Ebu Talib’in koyunları peşinde tabiatı, mavi gökyüzünü yaşayan; ıssız ve kızgın çölde susamayı öğrenen “yalnız” Muhammed’i özlüyorum. Diplomasız ama, bakmasını ve görmesini doğrudan kainat okulundan öğrenen/öğretilen Muhammed’i…

Yetimliğini, öksüzlüğünü özlüyorum onun… Şımarık, yılışık, bir dediği iki edilmeyen; bir elinde cips, bir elinde kola tutan bir çocuk olarak değil, “kuru ekmek yiyen bir kadının oğlu olarak büyümesini; hayatın bütün acılarını bizatihi yaşayan olgun bir delikanlı olmasını sağlayan şartları; sırça saraylardan değil kerpiç duvarlar arasından, toprak zemin üstündeki hasırdan, yemeğini yediği, suyunu içtiği toprak kaplardan; giydiği en sıradan giysilerden hayata bakmasını özlüyorum…

Tabiatla, develerle, koyunlarla, kurtlarla, akreplerle, kelebeklerle yakınlığını; suyun sesini, toprağın kokusunu, çiçeğin rengini, gölgenin halavetini, güneşin yakmasını, yağmurun ıslatmasını hakkal yakin tadan Muhammed’i…

Muhammed’i Muhammed yapan ortamı özlüyorum. Onu olgunlaştıran günleri; yeryüzünde takva temeli üzere kurulan ilk mabed olan, İbrahim’in, oğlu İsmail’le birlikte inşa ettikleri, USA güdümlü Suud betonlarının gölgesinde kalmamış, saflığından, sadeliğinden bir şey yitirmemiş o günün Kabe’sini özlüyorum.

Ve, Muhammed’in can dostu, hayat arkadaşı, sığınağı, dert ortağı, sırdaşı; çok sevdiği eşi, gerçek bir kadın Hatice’yi; Muhammed’in ruhunu yücelten, incelten, olgunlaştıran, tarihin o ünlü kadın simasını; eşine ilk gelen ilahi mesajdan sonra, bütün Mekke’nin şimşeklerini üzerine çekeceğini bile bile hiçbir telaşa kapılmayan, korkmayan, en az eşi kadar metanetini koruyan Ümmü’l-Mü’minin’i arıyorum…

Ve ve, Muhammed’in Hira’sını… Kur’an’ın yeryüzüne ilk ulaştığı o kuytu mekan. Loş bir mağara, yani taş ve topraktan örülü ilk nübüvvet mektebi… Şairin tasvirindeki gibi “küçük daracık; [ama] dünyaya kapalı Allah’a açık” o, hacmi dar ufku geniş pencere…

Nice milenyumlara ışık tutacak ilahi mesajın yeryüzünde şimşek gibi ilk çaktığı; kadir gecesi’nin “ihya olduğu” o ilk mütevazi umman…

Rabbi’nin “Oku! Yaratan Rabbi’nin adıyla oku!” hitabının Muhammed’in zihninde çınladığı o küçük mağara. Muhammed’in heyecanlandığı, titrediği, belki biraz da korktuğu, o ilk tefekkürhane! İşte orasını özlüyorum; hergün milyonlarcasında “iqra”’ emrinin milyonlarca kez okunduğu, ama hiçbir ruhu diriltmeyen “muhteşem” camileri değil…

Ama özlemlerin en muteberi, Muhammed’in ilk musaddıkı olmak değil midir?! Ona ilk iman eden Hatice olmak; Ebubekir, Ali, Zeyd olmak… Hatta hatta Ammar olmak… Yasir ve Sümeyye olmak… Asıl özlenmesi gereken bu değil midir?! Ümeyye b. Halefin kırbacının sürekli sırtında şakladığı Bilal olmak…

Yani Bilal gibi, Ammar gibi “deli” olmak! Evet onlar galiba birer deliydiler! Çünkü putperest bir aristokrasi içinde, (iman ettikleri Allah’ın dışında) kendilerini kırbaçtan, hançerden, kılıç darbesinden, aç ve susuz bırakılmaktan, kumların üstüne yatırılıp taşların altında işkence görmekten engelleyecek hiç kimseleri yoktu!

Neyine güveniyordu bu insanlar? Bunlar hiç mi politik hesap bilmezlerdi? Ortamın koşullarını nasıl da okuyamamışlardı? Her şeyin bir zamanı bulunduğunu; düşmanın silahıyla silahlanmak gerektiğini hiç mi duymamışlardı?! Bunları onlara Muhammed de mi öğretmemişti? Mekke’nin eşrafının, kabilesi büyük olanların, güçlü-kuvvetli olanların, zenginlerin v.s. iman etmesini; böylece Muhammed’in etrafının kalabalıklaşmasını, kolay yutulur bir lokma olmayacak bir mevkie gelmesini ne diye beklememişlerdi ki?! Öyle ise bu insanlar “deli” olmalıydılar; İslam davasının delisi!

İşte o ilk “delileri” özlüyorum… Modern cahiliyyenin ve modern cahiliyyenin eğittiği -sözde dindar- zihniyetin, “bir hiç uğruna” dediği bir iman yolunda annesini kaybeden Ammar’ın o anda hala imanla dopdolu olan kalbini…

Çölde dönemin “terörle mücadele ekipleri”nce kırbaçlanan Bilal’in hala “ahad” “ahad” deyişi çınlıyor kulaklarımda… İşte o sestir özlediğim…

Bilal’in bu “inad”ını, “kör radikalizm”ini nereden aldığını; hangi yayınları okuduğunu; kökünün nerede olduğunu; hangi gizli servis ajanlarınca hangi kamplarda eğitildiğini gerçekten çok merak ediyorum…

Evet, Bilal ve Ammar bu kadar kısa sürede böyle bir “radikalizmi” nasıl yakalamışlardı, bu işin sırrı neydi? İşte onların bu susamışlıklarıdır özlediğim…

Ve Habeşistan yollarını,.. Uçsuz bucaksız çöl yolculuğunu… Uçsuz bucaksız çölü sadece “la ilahe illallah” cümlesi için kateden yalın ayakları… Anadan, babadan, yardan, evladdan vazgeçen; tarihin, benzerini kaydetmediği o eşsiz imanı… “Bir hiç uğruna”(!) vatanlarını, her şeylerini terkeden o insanlardaki imanı, şevk ve heyecanı siz özlemiyor musunuz?! Mekke’nin müşrik elçisi Amr ibni As’ın bütün kışkırtıcı talepleri karşısında Necaşi’nin huzurunda, mü’min kardeşleri adına feveran eden Cafer yerinde olmak istemez miydiniz?!

Ve Hamza, Ömer. islam’ın en şanlı kahramanları… Her ikisi de Kureyş’in korkulu rüyası. Hind’in, ciğerlerini yemekle bile teskin olmadığı Hamza… Ve İslam’ın adalet anlayışının timsali Ömer… Hindler özlemez Ömer’i!…

Muhammed’i o kadar çok yerde özlüyorum ki; örneğin Taif’te düşlüyorum onu. İçimden bir ses, “neden senin de bir Taifin yok?” diyor! Taif’li gençlerin taşladığı bir Peygamber! Üstü yara, bere içinde kalmış bir Muhammed! Ayağından kanlar akan bir Peygamber! Çünkü o bir aykırı; o bir “bölücü”; terör suçu işlemiş Muhammed. Terörle mücadele suçundan, işte o günün koşullarına göre. Taifin DGM’si denebilecek bir erk tarafından yargılanıyor ve anında cezalandırılıyor…

Mekke’yi ve Mekke’de muhasara edilen; üç sene boyunca müşrikçe boykota tabi tutulan; aç susuz bırakılan kadınları, çocukları, ihtiyarları özlüyorum. Onlardaki imanı, sebatı, ölümü bir düğün gibi karşılayan sarsılmaz iradeyi; hiçbir şeyle değişilmeyen o imanı özlüyorum… Kafirlerden merhamet dilenmemeyi; hoşgörü talep etmemeyi; ince mesajlarla “biz onlardan farklıyız” şaklabanlıklarına düşmemeyi; var elbette birbirimizden epeyce farkımız diyebilmeyi; “birlikte yaşayabiliriz ama Allah’ın dediği gibi” diyebilmeyi; hakimiyet Arafat’ın tepesinde de Allah’a aittir; Mekke sokaklarında. Daru’n-Nedve’de de, toplum kurallarında da, siyasette de diyebilmeyi; “şu putlarımız içindir, şu da Allah içindir” diyenler gibi, “hayatın şuraya kadar olanı Allah’a aittir, şuradan itibaren de diğer ilahlarımızla beraber bize aittir” demeyen “siyasal” islamcıları özlüyorum…

İslam’ın tepeden tırnağa siyasi olduğunu, siyasetin La ilahe illallahla başladığını kadını-erkeğiyle bütün aleme gösteren Mekke mü’minlerini; imanın kuru bir sözden ibaret olmadığını gösteren o ilk mü’min topluluğu özlüyorum, imanın hayat olduğunu, imanın yaşanırsa iman olduğunu; yaşanmazsa yalan ve sahtelik olduğunu, nifak olduğunu, yük olduğunu somutlaştıran o ilk sadık cemaati…

Entelektüel gevezelik yerine, her alanında imanın damgası görülen bir hayatı yaşayan: her biri adeta yürüyen Kur’an olan mü’minleri… Şirkin, zulmün yıpratamadığı, eskitip pörsütemediği, aristokrasinin değiştiremediği; bükemedikleri bileği öpmeyen o iman abidelerini…

Ve hicret… Hicreti özlüyorum… Hicretle gelen kardeşliği; ensarla muhacirinin muahatını… Temelleri takva üzerine atılan ilk Mescid’i… Tamamen doğal bir yapı; tamamen dini-siyasi bir kullanım; namazla kılıcın bir arada bulunduğu; Bilal’in ilk müezzini olduğu mescid…

Canından çok sevdiği Peygamberi ölünce Medine’yi terkederek hüznünü unutmaya çalışan Bilal’in, sıradan değil, gerçek namaz çağrısı… Hergün tam belirlenmiş dakikasında maaşlı meslek erbabınca okunan, okuyanın da ne dediğini çok iyi bilmediği, laiklerin “ezan susmaz; bayrak inmez” yollu ulusçu söylemlerine malzeme teşkil eden “ezan” değil: yüzdeyüa doğallıkla yüzdeyüz imani bir hedefle namaz için yapılan bir çağrı… Böyle bir ezanı arzuluyorum.

Muhammed’in Mekke’si”ndeki gibi, Kur’an’ın muhteviyatının tamamına düşman bir sistemin; irtica adı altında müslümanları bir numaralı tehdit gören egemenlerin, ezan okutmamasını istiyorum…

Elgördülük, hiçbir siyasi mesaj içermeyen; ulus-devtetin bir sembolü olmuş bir ezanın okunmaması yeğdir diyorum. Hasılı ben Muhammed’in müezzini Bilal’in ezanını özlüyorum…

Ve Bedir’i, Uhud’u, Hamza’yı, Tebük’ü. Mute’yi, Hudeybiye’yi, Mekke’nin fethini özlüyorum… Mekke’ye dünyaya, hayata, mü’minlere veda ettiği Haccı’nı özlüyorum Muhammed’in…

Onun siyasi basiretini, askeri şecaatini, insan sevgisini, sabrını, azmini, üslubunu, en güzel şekilde mücadele etmesini, eşlerine hürmetini, çocuklarını sevmesini çok ama çok özlüyorum.

Ey Muhammed! Sana salat ve selam olsun. Rabbi’nin rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Bak senden şefaat dilemiyorum. Çünkü Rabbani terbiyede böyle bir akidenin olmadığını biliyorum. Ne Rabbin böyle bir umud vadetmişti; ne de sen böyle bir haber getirmiştin…

Her fani gibi sen de Allah’ın hükmüne tabi oldun. Senin gittiğin yolda bulunmak bizim için en büyük şeref olacaktır. Senin yaptığın gibi izzetin tamamını Rabbimizin katında aramak en önemli bahtiyarlık olacaktır…

Ve senin bıraktığın Kitap rehberimizdir ey Muhammed… (İktibas Dergisi, Mehmed Durmuş, Şubat 2000)

posted in *PEYGAMBER | 0 Comments

28th Eylül 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

HZ. AİŞE VALİDEMİZİN EVLİLİK YAŞI

1. Risâletin ilk günlerinde Müslüman olanların isimleri sıralanırken, ablası Esmâ Vâlidemiz’le birlikte Âişe Vâlidemiz’in adı da zikredilmektedir. Dikkat çekici olan bu zikrin, Hz. Osmân, Zübeyr ibn Avvâm, Abdurrahmân ibn Avf, Sa’d ibn Ebî Vakkâs, Talha ibn Ubeydullah, Ebû Ubeyde ibn Cerrâh ve Erkam ibn Ebi’l-Erkam gibi ‘Sâbikûn-u Evvelûn’ tabir edilen en öndekilerin hemen arkasından; Abdullah ibn Mes’ûd, Ca’fer ibn Ebî Tâlib, Abdullah ibn Cahş, Ebû Huzeyfe, Suhayb ibn Sinân, Ammâr ibn Yâsir ve Habbâb ibn Erett gibi isimlerden de önce gerçekleşiyor olmasıdır.7 Demek ki Âişe Vâlidemiz, o gün küçük de olsa ‘irade’ beyanında bulunabilecek bir çağda ve ilk Müslümanlar arasında yer alabilecek bir durumdadır. Söz konusu bilgilerde ondan bahsedilirken, ‘O gün o küçüktü.’ şeklinde bir kaydın konulmuş olması, bu manayı ayrıca teyit etmektedir.8

2. Ablası Esmâ Vâlidemiz’in konumu da bu kanaati güçlendirmektedir; zira onun, on beş yaşında iken Müslüman olduğu bilinmektedir.9 Bilinen bir gerçek de onun, 595 yılında dünyaya gelmiş olduğudur.10 Bütün bunlar, risâletin ilk yılı olan 610 tarihini göstermektedir. Demek ki Âişe Vâlidemiz, yaşı küçük olmasına rağmen 610 yılında Müslüman olmuştur. Bunun için o gün onun, en azından beş, altı veya yedi yaşlarında olması gerekir ki, on üç yıllık Mekke hayatıyla en az yedi aylık11 Medine günleri de bu tarihe ilave edildiğinde onun, Allah Resûlü ile evlendiği gün –risâletten beş yıl önce dünyaya gelmiş olma ihtimalini esas alacak olursak- en azından on sekiz yaşında olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

3. Mekke günleriyle ilgili olarak Âişe Vâlidemiz, “Ben Mekke’de oyun oynayan bir kız iken Hazreti Muhammed’e, ‘Doğrusu, onların asıl buluşma zamanları, kıyamet saatidir; Kıyamet saatinin dehşeti ise, tarif edilemeyecek kadar müthiş ve ne acıdır!’ (Kamer sûresi, 46) ayeti nâzil oldu.”12 bilgisini vermektedir ki bu bilgi, onun yaşıyla ilgili olarak bize farklı kapılar aralamaktadır. Şöyle ki:

4. Söz konusu ayet, Kamer sûresinin 46. ayetidir ve bütün halinde nâzil olan bu sûrenin, İbn Erkam’ın evinde iken ve bi’setin dördüncü (614),13 sekizinci (618) veya dokuzuncu (619)14 yılında indiğine dair farklı rivayetler vardır. Özellikle ayın ikiye yarılma hadisesini ve o gün buna olan ihtiyacı nazara alan bazı âlimler, söz konusu tarihin 614 olması gerektiği üzerinde durmuşlardır ki bu tarih esas alındığında Hz. Âişe Vâlidemiz, ya henüz dünyaya gelmemiş veya yeni doğmuş demektir. 618 veya 619 tarihi esas alındığında da durum pek değişmemektedir. Zira bu durumda o, henüz dört veya beş yaşında demektir ki her iki yaş da, söz konusu hadiseyi kavrayıp yıllar sonra da aktarabilecek bir olgunluğu ifade etmemektedir. Bu durumda ise o, en yakın ihtimalle risâletin başladığı günlerde dünyaya gelmiş olmalıdır.

Burada dikkat çeken başka bir husus da, o günü anlatırken bizzat Âişe Vâlidemiz’in, “Oyun oynayan bir kız çocuğu idim.” şeklindeki beyanıdır. Kendisini ifade ederken kullandığı ‘kız çocuğu’ kelimesinin karşılığı olan ‘câriye’ lafzı, ergenlik çağına geçişi ifade etmekte ve o dönemler için kullanılmaktadır. Arap şairlerinden İbn Yerâ, bu yaşlardaki birisini kastederek maksadını şu şekilde ifade etmektedir: “Sekiz yaşına geldiğinde artık o, benim için bir câriye değil; Utbe veya Muâviye’ye nikahlayabileceğim gelin adayımdır.” Bazı bilginler bu kelimenin, on bir yaşın üzerindeki kız çocukları için kullanıldığını ifade etmektedir.

Kamer sûresinin indiği tarih olarak 614 yılını esas alacak olursak, Âişe Vâlidemiz’in risâletten en az sekiz yıl önce doğmuş olduğu ortaya çıkar ki bu tarih 606 yılına tekabül etmektedir. Bu ise, evlendiği gün onun on yedi yaşında olduğunu ifade eder. Sûrenin indiği tarih olarak 618 yılını kabul ettiğimizde ise onun, 610 yılında dünyaya gelmiş olma ihtimalini ortaya koyar ki bir yönüyle bu, evlendiği gün Âişe Vâlidemiz’in on dört yaşında olduğu sonucunu doğururken diğer taraftan onun, risâletten dört yıl sonra dünyaya gelmiş olamayacağını ispat eder.

Bu bilgilerle birinci maddede ifade edilenleri yan yana getirdiğimizde, Âişe Vâlidemiz’in 606 yılında dünyaya geldiği ve on yedi veya on yedi buçuk yaşında iken de evlendiği sonucuna ulaşmamız mümkün olmaktadır.

5. Âişe Vâlidemiz’in Mekke yıllarıyla ilgili olarak anlattığı bazı hatıralar da bunu destekler mahiyettedir. Mesela:

a) Risâletten kırk yıl önce gerçekleşen ve tarih belirlemede bir kıstas olarak kabul gören Fil hadisesinden geriye kalan iki kişiyi Mekke’de dilenirken gördüğünü söylemesi;

b) Mekke’nin en sıkıntılı günlerinde Allah Resûlü’nün sabah-akşam kendi evlerine geldiğini ve bu sıkıntılara dayanamayan babası Hz. Ebû Bekir’in de Habeşistan’a hicret teşebbüsünde bulunduğunu detaylarıyla birlikte anlatması;

c) İlk defa namazın ikişer rekat farz kılındığını, mukim olanlar için daha sonraları onun dört rekata çıkarıldığını, ancak sefer durumlarında yine iki rekat olarak bırakıldığını ifade etmesi;

d) “Biz İsâf ve Nâile’yi, Kâbe’de cürüm işlemiş ve bu sebeple Allah’ın kendilerini taş haline getirdiği Cürhümlü bir adamla kadın olarak duyup dururduk.”20 gibi ifadelerle ilk günlerle ilgili nakillerde bulunması gibi daha pek çok hâtırat, daha ilk günlerden itibaren onun, gelişmeleri takip edebilecek bir çağda olduğunu ifade etmektedir.

6. Efendimiz’le izdivacı söz konusu olduğu günlerde Âişe Vâlidemiz’in, Mut’im ibn Adiyy’in oğlu Cübeyr ile sözlü oluşu da bu kanaati güçlendirmektedir. Burada ayrıca dikkat çeken husus, söz konusu teklifin, Havle binti Hakîm gibi aile dışından birisi tarafından gündeme getirilmiş olmasıdır. Açıkça bu onun, o gün evlilik çağına gelmiş ve evlendirilebilecek genç bir kız olduğunu ifade etmektedir.

Söz konusu ‘sözlülük hali’nin, İbn Adiyy ailesi tarafından ve oğullarının anlayışı değişir gerekçesiyle feshedildiği de bilinen bir gerçektir.21 Burada akla, İbn Adiyy ailesinin, oğullarının anlayışını değiştireceklerinden endişe ettikleri Ebû Bekir ailesiyle böyle bir akdi niye ve ne zaman yaptıkları sorusu gelmektedir. Bunun en makul cevabı söz konusu akdin, ya risâletten önce veya İslâm’ın açıktan tebliğinin başlamadığı dönemde gerçekleşmiş olduğu şeklindedir ki her iki durumda da onun, bi’setin dördüncü yılında dünyaya gelmiş olma ihtimali söz konusu olamaz; hatta bu, sanıldığından da erken yıllarda dünyaya gelmiş olabileceğini düşündürmektedir.

Bu kararın, açıktan tebliğin başlandığı dönemde alınmış olma ihtimali nazara alınacak olursa bu tarihin, İbn Erkam’ın evinden çıkış günleri olan 613-614 yıllarını ifade ettiği görülecektir ki bu, sözlendiği dönem itibariyle onun henüz dünyaya gelmediğini kabullenmek demektir. Bu durumda, söz konusu akitten bahsetmenin de imkânı yoktur. Öyleyse bu sözün bozulduğu tarihlerde onun, en azından yedi veya sekiz yaşında olduğunu kabullenmemiz gerekir ki bu da onun, takriben 605 tarihinde dünyaya gelmiş olduğunu göstermektedir.23

7. Mevzuya ışık tutması bakımından Âişe Vâlidemiz’le diğer kardeşlerinin arasındaki yaş farkı da dikkat çekicidir. Bilindiği gibi Hz. Ebû Bekir (radıyallahü anh)’ın altı çocuğu vardır; bunlardan Hz. Esmâ ve Hz. Abdullah, Kuteyle binti Ümeys’ten; Hz. Âişe Vâlidemiz’le Hz. Abdurrahman, Ümmü Rûmân (r.anha)’dan; Muhammed, Esmâ binti Ümeys’ten ve Ümmü Gülsüm de Habîbe binti Hârice’den dünyaya gelmiştir. Bu durumda Esmâ Vâlidemiz’le Hz. Abdullah; Abdurrahmân ile de Âişe Vâlidemiz anabir kardeşlerdir ve bu her iki anabir kardeşlerin arasındaki yaş farkları konumuza ışık tutacak mahiyettedir; şöyle ki:

a) Hz. Ebû Bekir’in ilk kızı olan Esmâ Vâlidemiz, hicretten yirmi yedi yıl önce 595 tarihinde dünyaya gelmiştir.24 Allah Resûlü’nün hicreti esnasında Zübeyr ibn Avvâm ile evli ve o gün altı aylık hamiledir. Bir diğer ifadeyle o gün yirmi yedi yaşındadır.25 Üç ay sonra Medine’ye hicret ederken Kuba’da oğlu Abdullah’ı dünyaya getirecektir. Yetmiş üç yılında ve yüz yaşındayken, hatta dişleri bile dökülmemiş halde vefat etmiştir.

Âişe Annemiz ile ablası Esmâ Vâlidemiz’in arasındaki yaş farkı ondur.26 Buna göre (595+ 10=605) Âişe Vâlidemiz’in doğumunun 605; hicretteki yaşının da (27-10=17) olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Evlilik hicretten yedi ay sonra27 gerçekleştiğine göre demek ki, bu sıralarda Âişe Vâlidemiz’in yaşı, on yedi’yi aşmış, on sekiz yaşına yaklaşmış demektir. Bedir’in hemen akabindeki Şevvâl ayında evlendiği bilgisini esas aldığımızda ise onun, evlendiği gün on sekiz yaşını aşıp on dokuza adım attığını kabullenmemiz gerekmektedir.

b) Burada dikkat çeken bir diğer husus da, Âişe Vâlidemiz’in anabir kardeşi olan Hz. Abdurrahman ile arasındaki yaş farkıdır. Bilindiği gibi Hz. Abdurrahman, Hz. Ebû Bekir’in büyük oğludur ve ancak Hudeybiye’den sonra Müslüman olacaktır. Bedir’de, babasıyla karşılaşmamaya özen gösteren de odur ve o gün Abdurrahman, yirmi yaşındadır.28 Buna göre o, 604 yılında doğmuş olmalıdır. Kardeşler arası yaş farkının genelde bir veya iki olduğu bir toplumda, ağabeyi 604 yılında dünyaya gelen bir kardeşin 614 yılında doğması ve tabii olarak iki kardeşin arasında on yaş gibi bir farkın meydana gelmiş olma ihtimali çok zayıftır ve bunu destekleyen herhangi bir delil de bulunmamaktadır.

8. Âişe Vâlidemiz’in vefat tarihi konusunda gelen rivayetler de bu kanaati güçlendirmektedir. Zira onun vefat ettiği yıl ve o günkü yaşıyla ilgili olarak hicrî 55, 56, 57, 58 veya 59;29 yaşıyla alakalı olarak da altmış beş, altmış altı, altmış yedi veya yetmiş dört30 gibi farklı tarih ve rakamdan bahsedilmektedir. Bu ise, doğum tarihinde olduğu gibi onun vefat tarihiyle ilgili de kesin bir kabulün olmadığını göstermektedir.

Özellikle 58. yılında ve 74 yaşında iken vefat ettiğini ifade eden rivayette, onun vefat ettiği günün çarşamba olduğu, vefat tarihinin, Ramazan ayının on yedinci gecesine denk geldiği, vasiyeti üzerine Vitir namazından sonra Cennetü’l-Bakî’ye geceleyin defnedildiği, yine vasiyeti gereği namazını, Hz. Ebû Hüreyre’nin kıldırdığı, mezarına da, ablası Hz. Esmâ’nın iki oğlu Abdullah ile Urve, kardeşi Muhammed’in iki oğlu Kâsım ve Abdullah ile diğer kardeşi Abdurrahman’ın oğlu Abdullah gibi isimlerin indirdiği gibi detayların bulunması,31 diğerlerine nispetle bu bilginin daha güçlü olduğu izlenimi vermektedir. Öyleyse bu tarihi esas alarak bir hesaplama yapacak olursak onun, Efendimiz’in irtihalinden sonra kırk sekiz yıl daha yaşadığını (48+10=58+13=71+3=74) görmekteyiz ki bu hesaba göre o, risâletten üç yıl önce dünyaya gelmiş demektir.

Bu durumda evlendiği gün onun, (74–48=26–9=17+7 ay) on yedi yılını yedi ay geçtiği anlaşılmaktadır.

Yukarıdaki bilgilere ilave olarak, erkek çocukların bile yoldan geri çevrildiği Uhud günü onun da cephede oluşu,32 ilmî meselelerdeki derinliği, İfk Hadisesi karşısında ortaya koymuş olduğu olgun tavır ve beyanları, Fâtıma Vâlidemiz’le arasındaki yaş farkı, hicret ve sonrasında yaşanan gelişmelere detaylarıyla birlikte vukûfiyeti, Medine’ye intikal ettikten sonra evlilik işinin, bizzat babası Hz. Ebû Bekir’in gündeme getirmesiyle ve mehir takdirinden sonra gerçekleşmiş olması,33 model bir şahsiyet olarak Efendimiz’in toplum önündeki rehberlik konumu, peygamberlik hassasiyeti ve baba şefkati, gelen ayetlerde evlilik yaşıyla ilgili olarak rüşd şartının getirilmiş olması,34 onun yaşı ve evliliğiyle ilgili rivayetlerin farklılık arz etmesi yönüyle kesinlik ifade etmiyor oluşu,35 o günkü yaşını ifade ederken bizzat Âişe Vâlidemiz’in, şüphe ifade eden “altı veya yedi” tabirini kullanması, o günün toplumlarında doğum ve ölüm tarihlerinin bugünkü kadar net tespit edilmiyor oluşu gibi bilgiler üzerinde de durulabilir.

Ancak netice değişmemekte ve bunların hepsi, onun risâletten önce dünyaya geldiği, on dört veya on beş yaşlarındayken nişanlandığı ve on yedi veya on sekiz yaşlarındayken de Allah Resûlü (s.a.s.) ile evlendiği şeklindeki kanaati kuvvetlendirmektedir.

Bu durumda bize, nişanlandığında 6 veya 7, evlendiğinde ise 9 yaşlarında olduğu şeklindeki rivayetleri, ‘O görünümde birisi idim.’ manasına hamledip te’lif etmek düşecektir.36 Hz. Âişe Annemiz’in, fizikî durumu itibariyle zayıf bir bünyeye sahip olduğu bilgisi de bu yorumu güçlendirmektedir. Zira o, fizikî şartlardan çabuk etkilenen ve yaşıtlarına göre kendini daha küçük gösteren bir beden taşıyordu; Medine’ye hicret sırasında hastalanması,37 annesi tarafından özel ilgi gösterilerek iyileştirilmeye çalışılması,38 Benî Mustalık Gazvesi dönüşünde, içinde sanılarak hevdecinin deve üzerine yerleştirilmesi ve bu sırada onun hevdeç içinde olup olmadığının bile anlaşılamamış olması39 gibi hadiseler de bu durumu desteklemektedir.

Özetle Âişe Vâlidemiz, dokuz yaşında iken evlenmiş olsa bile o günkü toplum telakkilerine göre bu çok tabii ve doğal olmakla birlikte hadiseye daha genel bakıldığında onun, 17 veya 18 yaşlarında iken ‘Mü’minlerin Annesi’ hüviyetini kazandığı anlaşılmaktadır.

Burada akla, “Madem öyle; bugüne kadar bu mesele niye bu şekilde gündeme gelmedi?” şeklinde bir soru gelmektedir. Başta da ifade edildiği gibi yakın zamana kadar bu hususta olumsuz hiçbir beyan serdedilmemiş; ne Ebû Cehil gibi her fırsatı aleyhte değerlendiren muannit bir firavundan ne de Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl gibi olmadık yerden fitne ve iftira üreten nifakın adresi olmuş birisinden bu evliliğe herhangi bir itiraz söz konusu olmamış, olamamıştır. Çünkü ortada itiraz edilecek herhangi bir durum yoktur. O günkü telakkilere göre her iki durum için de tabii bir kabullenme söz konusudur ve muhtemelen bu durum, konuya farklı yaklaşıp yeni bir bakış açısı getirme ihtiyacını da netice vermemiş, dolayısıyla söz konusu haberlerin doğruluğu veya alternatif bilgilerin varlığı hususunda İslâm âlimlerinin farklı bir mütalaada bulunmaları da mümkün olmamıştır.

Dipnotlar
1.Bkz.: Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr 20, 44; Müslim, Nikâh 71; Fedâilü’s-Sahâbe 74; Ebû Dâvûd, Edeb 55; İbn Mâce, Nikâh 13; Nesâî, Nikâh 78; Dârimî, Nikâh 56.
2.Bkz.: Azimli, Mehmet, Hz. Âişe’nin Evlilik Yaşı Tartışmalarında Savunmacı Tarihçiliğin Çıkmazı, İslâmî Araştırmalar, Cilt 16, Sayı 1, 2003, s. 28 vd.
3.Bkz.: Doğrul, Ömer Rıza, Asr-ı Saâdet, Eskişehir Kütüphanesi (Eser Kitabevi), İstanbul, 1974, 2/141 vd; Nedvî, Seyyid Süleyman, Hazreti Âişe, Mütercim Ahmet Karataş, Timaş Yayınları, İstanbul, 2004, s. 21 vd. Savaş, Rıza, Hz. Âişe’nin Evlenme Yaşı İle İlgili Farklı Bir Yaklaşım, D. E. Ü. İlâhiyât Fak. Dergisi. 4, İzmir, 1995, s. 139-144; Yüce, Abdülhakim, Efendimiz’in Bir Günü, Işık Yayınları, İstanbul, 2007, s. 82, 83.
4.Efendimiz’in dedesi Abdulmuttalib’in çok erken yaşlarda Hâle binti Üheyb ile evlendiği, Efendimiz’in annesi Âmine ile babası Abdullah’ı da bu yaşlardayken evlendirdiği, hatta her iki evliliğin aynı mecliste gerçekleştiği, bu sebeple Efendimiz ile amcası Hz. Hamza arasında yaş farkının neredeyse aynı olduğu bilinmektedir.
5.Efendimiz’e bir de sıhriyet yönüyle yakın olabilme düşüncesiyle Hz. Ömer, aradaki yaş farkına rağmen Hz. Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm’le evlenmiş ve o günkü toplum tarafından bu evlilik asla yadırganmamıştır.
6.Bkz.: İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 3/240.
7.Bkz.: İbn Hişâm, Sîre, 1/271; İbn İshâk, Sîre, Konya, 1981, 124.
8.Bkz.: İbn Hişâm, Sîre, 1/271; İbn İshâk, Sîre, 124.
9.Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597; Hakim, Müstedrek 3/635.
10.Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597; Hakim, Müstedrek 3/635.
11.Âişe Vâlidemiz’in, hicretten yedi ay sonraki Şevvâl değil de Bedir sonrasına denk gelen ikinci yılın Şevvâl ayında evlendiği de ifade edilmektedir. Bu durumda onun evlilik yaşı, bir yıl daha gecikmiş demektir. Bkz.: Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/616.
12.Bkz.: Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 6, Tefsîru Sûre, (54) 6; Aynî, Bedruddîn Ebû Muhammed Mahmûd ibn Ahmed, Umdetü’l-Kârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 20/21; Askalânî, Fethu’l-Bârî, 11/291.
13.Suyûtî, İtkân, Beyrut, 1987, 1/29, 50; Doğrul, Asr-ı Saadet, 2/148.
14.Sekizinci veya dokuzuncu yıl ihtilafı, ay farkından kaynaklanmaktadır. Zira konunun anlatıldığı bazı rivayetlerde sekizinci yılın sekizinci ayı gibi bir ayrıntı dikkat çekmektedir.
15.Günümüzde bu bilgileri değerlendirip ihtimal hesabı yapan bazı insanlar, Hz. Âişe Vâlidemiz’in evlendiği günkü yaşının en az on dört olduğu, bunun yirmi iki, yirmi üç, yirmi dört veya yirmi sekiz olma ihtimalinin de bulunduğu sonucuna gitmektedirler ki, herhangi bir mesnede dayanmadığı için biz bu türlü yorumlara iltifat etmedik.
16.İbn Manzur, Lisanü’l-Arab 13/138.
17 Bu bilgiyi onun dışında sadece ablası Esmâ Vâlidemiz intikal ettirmektedir. Bkz.: İbn Hişâm, Sîre, 1/176; Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid, 3/285; İbn Kesîr, Tefsîr, 4/553; Bidâye, 2/214; Kurtubî, Tefsîr, 20/195.
18.Bkz.: Buhârî, Salât 70, Kefâle 5, Menâkıbü’l-ensar 45, Edeb 64; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 6/198. Bu durumda, Âişe Vâlidemiz’in söz konusu hadiseyi ifade ederken, “Kendimi bildim bileli ben, ebeveynimi hep dindar olarak gördüm.” mealindeki sözü, “Doğduğum zaman bu evde İslâm vardı.” manasından daha ziyade “Etrafımı tanımaya başladığımda hep İslâm’la muhatap oldum.” manasına hamledilmelidir.
19.Bkz.: Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, 2/285, 286; Mu’cemü’l-Evsât, 12/145; İbn Hişâm, Sîre, 1/243. Bu bilgiyi ondan başka bize, sadece İbn Abbâs, Selmân-ı Fârisî ve Sâib ibn Yezîd intikal ettirmektedir. Selmân-ı Fârisî Efendimiz’le Medine’de buluşmuş, Sâib ibn Yezîd de hicretten üç yıl sonra Medine’de dünyaya gelmiştir. İbn Abbâs ise, bi’setin onuncu yılında, hicretten üç yıl önce ve Şi’b-i Ebî Tâlib sürgününde dünyaya gelmiştir. Demek ki her üç sahabenin de ne Mekke’nin ilk yıllarında kılınan ikişer rekat namaza şahit olmalarına ne de miraç gecesiyle gelen beş vakit namaz emrini görüp intikal ettirmelerine imkan yoktur. Öyleyse bu husus, bizzat Efendimiz’den duyarak bize anlattığı bir mesele değilse Hz. Âişe Vâlidemiz’in müşahede ederek yaşadığı bir gerçektir. Bu ise onun, daha ilk günlere muttali olduğunu ve yaşının da o gün bütün bunları kavrayacak noktada bulunduğunu ifade etmektedir.
20.İbn Hişâm, Sîre, 1/83.
21.Buhârî, Nikâh 11; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 6/210; Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid, 9/225; Beyhakî, Sünen, 7/129; Taberî, Târih, 3/161-163.
22.Onun için bazıları bu tarihte onun, on üç veya on dört yaşlarında bir genç kız olduğunu söylemektedir. Bkz.: Savaş, Rıza, D. E. Ü. İlahiyat Fak. Dergisi. 4, İzmir, 1995, s. 139-144.
23.Bkz.: Berki, Ali Hikmet, Osman Eskioğlu, Hatemü’l-Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, 210. Burada zayıf da olsa başka bir ihtimalden söz edilebilir; o da onun, doğumunu takip eden yıllarda, ‘beşik kertmesi’ benzeri ve ebeveynler arası bir sözleşme ile karşı karşıya olma durumudur. Ancak ilgili metinlerin hiçbirinde bunu teyit eden herhangi bir ayrıntı yoktur.
24.Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597.
25.Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597.
26.Beyhakî, Sünen, 6/204; İbn Mende, Ma’rifetü’s-Sahâbe, Köprülü Kütüphanesi, No: 242, Varak: 195 b; İbn Asâkir, Târîhu Dımeşk, Terâcimü’n-Nisâ, Dımeşk, 1982, s. 9, 10, 28; Mes’ûdî, Mürûcu’z-Zeheb, 2, 39; İbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, Beyrût, 1968, 8/58.
27.Bu evliliğin, hicretten altı ay veya sekiz ay sonra yahut yaklaşık bir buçuk yıl sonra ve Bedir’in akabinde gerçekleştiğini ifade eden rivayetler de vardır. Bkz.: İbn Sa’d, Tabakât, 8/58; İbn Abdilberr, İstîâb, 4/1881; Nedvî, Sîretü’s-Seyyideti Âişe Ümmi’l-Mü’minîn, Tahkîk: Muhammed Rahmetullah Hâfız en-Nedvî, Dâru’l-Kalem, Dımeşk, 2003, 40, 49.
28.İbn Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 3/467.
29.İbn Abdilberr, İstîâb, 2/108; Tehzîbü’l-Kemâl, 16/560.
30.Bkz.: İbn Sa’d, Tabakât, 8/75; Nedvî, Sîretü’s-Seyyideti Âişe, 202.
31.İbn Abdilberr, İstîâb, 2/108; Doğrul, Asr-ı Saadet, 2/142
32.Bkz.: Buhârî, Cihâd, 65.
33.Bkz.: Taberânî, Kebîr, 23/25; İbn Abdilberr, İstîâb, 4/1937; İbn Sa’d, Tabakât, 8/63.
34.Bkz.: Nisâ sûresi, 6.
35.”Hicretten bir buçuk, iki veya üç yıl önce”, “altı veya yedi yaşındayken”, “Hz. Hatîce’nin vefat ettiği yıl veya vefatından üç yıl sonra”, “hicretten yedi, sekiz ay sonra, hicretin ilk senesi” veya “Bedir’in akabinde” gibi farklı rivayetler için Bkz.: Buhârî, Menâkıbü’l-ensar 20, 44; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 74; Aynî, Umde, 1/45; İbn Abdilberr, İstîâb, 4/1881; Nedvî, Sîretü’s-Seyyideti Âişe, 40, 49.
36.Hatta konuyla ilgili değerlendirmelere tepkiyle yaklaşan bazıları, “altı veya yedi yaşlarında idim” ifadesini ravinin bir hatası olarak görüp bu cümlenin, “risâlet geldiğinde altı veya yedi yaşlarında idim” şeklinde olması gerektiğini söylemektedirler.
37.Bkz.: Buhârî, Menâkıbü’l-ensar 43, 44; Müslim, Nikâh 69; İbn Mâce, Nikâh 13.
38.Buhârî, Menâkıbü’l-ensar 44; Müslim, Nikâh 69; Ebû Dâvûd, Edeb 55; İbn Mâce, Nikâh 13; Dârimî, Nikâh 56; Taberânî, Kebîr, 23/25; İbn Abdilberr, İstîâb, 4/1938; İbn Sa’d, Tabakât, 8/63; İbn İshâk, Sîre, Konya, 1981, 239
39.Bkz.: Buhârî, Şehâdât 15; Megâzî, 34; Tefsîr, (24) 6; Müslim, Tevbe 56; Tirmizî, Tefsîr, (63) 4; İbn Sa’d, Tabakât, 2/65; İbn Hişâm, Sîre, 3/310.

Dr. Reşit Haylamaz, Yeni Ümit Dergisi

posted in *PEYGAMBER | 0 Comments

21st Ağustos 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

MÜSLÜMANIN PEYGAMBER ANLAYIŞI VEYA MÜSLÜMANIN PEYGAMBERE BAKIŞI

[ÖZET: Aşağıdaki yazıda özetle şunlar işlenmiştir. Allah bütün peygamberlere vahyi anlatmak ve buna uygun davranmak sorumluluğunu yüklemiştir. Ancak Allah peygamberlere haram, helal ve farz koyma yetkisini vermemiştir. Bütün kıyamet buradan kopmaktadır. Kendi hezeyanlarını Peygambere mal etmek isteyenler, Arap kültür ve geleneğini din diye lanse etmek isteyenler, hadis-sünnet adı altında kendi kafalarından yeni dini buyruklar ve yasaklar türetmektedirler. Hadis ve sünnetin gerçek anlamının ortaya çıkmasından ciddi biçimde rahatsız olmaktadırlar. Peygamber kendisine vahyedilen Kur'an'dan elbette haramları, helalleri ve farzları anlatacaktır ve anlatmıştır. Bunlara uygun davranacaktır ve davranmıştır. Peygamber, elbette götürdüğü mesajı anlamayan insanlara, konunun ciddiyetini ve durumun vahametini ortaya koyan birtakım örnekler, benzetmeler ve tasvirlerle vahyi destekleyici açıklamalar yapacaktır. Mesajı ilgilendiren konuda ihtilafa(anlaşmazlığa) düşen insanların sorunlarını vahyin ışığında hak ve adaleti gözeterek çözümleyecektir. İhtilafların çözümlenmesine dair örnekler ve yöntemler Kur’an’da verilmiştir. ]

 

16Nahl/64-“Sana kitabı, ancak ihtilafa düştükleri (ayrılığa düştükleri) şeyleri onlara açıkça ortaya koyman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.”

Der ve DER Kİ:

2Bakara/213-“Bütün insanlık bir zamanlar tek bir topluluktu; (sonra ihtilafa düşmeye başladılar), bunun üzerine Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi ve onlar aracılığıyla hakikati ortaya seren vahiy(ler) bahşetti ki, bununla insanların ihtilaf ettikleri/anlaşmazlığa düştükleri (farklı görüşler edinmeye başladıkları) her konuda karar verebilsin. Buna rağmen, kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı onun anlamı hakkında ihtilafa düşenler bizzat bu (vahy)in tevdi edildiği aynı insanlardı. Ancak Allah, insanları, kendi iradesiyle, üzerinde ihtilafa düştükleri hakikate sevk etti; çünkü Allah, (ulaşmak) isteyeni doğru yola ulaştırır.”

Ve YİNE DER Kİ:

3Al-i İmran/23-Kendilerine Kitap’tan bir pay verilenleri görmüyor musun ki, aralarında hüküm vermesi için Allah’ın Kitabına çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyor.

SONUÇ OLARAK ADRES HEP KUR’AN OLMUŞTUR:

Sonuç olarak hadis kitaplarında Kur’an’a ekleme yapılan/uydurulan haram, helal ve farz iddiası geçersizdir. Ancak Kur’an’ı destekleyici hadisler, sözler ve davranışlar Müslümanın hayatında yer alabilir. ŞİMDİ BU AÇIKLAMAYA RAĞMEN, PEYGAMBERİN REDDEDİLDİĞİNİ İDDİA ETMEK, BU hakkı ortaya çıkarmak isteyenleri SUÇLAMAK, ONLARA İFTİRA ATMAK, YA SÖZÜ ANLAMAMAKTAN VEYA DİN İSTİSMARCILIĞINDAN KAYNAKLANABİLİR.

 

SON SÖZ: HADİSLER DİNİN KAYNAĞI DEĞİL, DİNİ ARKA PLANA SAHİP, KÜLTÜREL BİR MİRASTIR. ÇÜNKÜ KESİN BİLGİ DEĞİL, ZAN VE TAHMİNLERE DAYALIDIR.]

 

20Taha/134-Eğer biz onları o Kur’an’dan önce bir azap ile helâk etseydik mutlaka, “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir peygamber(RESUL) gönderseydin de alçalıp rezil olmadan önce ayetlerine uysaydık” derlerdi.

28Kasas/47-Kendi yaptıkları sebebiyle başlarına bir musibet gelip de, “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber(RESUL) gönderseydin de ayetlerine uysaydık ve müminlerden olsaydık” diyecek olmasalardı, seni peygamber olarak göndermezdik.

25Furkan/30- Peygamber, “Ey Rabbim! Halkım şu Kur’an’ı rafa kaldırılmış bir duruma getirdi” dedi.

28Kasas/85-Kur’an’ı sana farz kılan Allah, şüphesiz seni dönülecek bir yere döndürecektir. De ki: “Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir sapıklık içinde olanı daha iyi bilir.”

 

Kutsal günler, geceler, saatler, sayılar, kişiler, yerler, eşyalar gerçekte ilahi mesaj kaynaklı değildir. Zorlama yorumlarla bunlara kapı aralanır. Allah’tan ve O’nun sözünden başka hiç kimse ve hiçbir şey kutsal değildir.

Popüler kültür ve popüler dini anlayışlar, ancak bilimsel kitap araştırmasından yoksun mitoloji düşkünü insanlara anlatılabilir ve ancak onlar, bir süre uyutulabilir. Ancak araştırmaya dayalı, Kur’an’ı ve rasyonel düşünmeyi esas alan kimseye bunları anlatması zordur.

Peygamberi kutsamak adına, sünnete bağlılık adına kandiller yetmedi, bir de 10 yıl önce Kutlu Doğum Haftası çıkardılar. Halkı kitaptan koparacak daha yeni günler icat edeceklerdir.

Unutmayın Allah’a ait din, Allah’ı ve O’nun bildirdiği değerleri öne çıkarır. Bu değerler ahlaktır, erdemdir, haktır, adalettir, sorumluluktur, dürüstlüktür, söze bağlılıktır, emektir, üretimdir, paylaşımdır, yalnızca Allah’a yakarıdır, iyiliktir, yardımlaşmadır, güvenilirliktir. Yalnızca Allah’ın yüceliğini haykırmaktır, O’nu anmaktır, O’na şükranlarını sunmaktır, O’nun verdiği nimetlerin bilincinde olmaktır, elinde olanların kendi emeğin ve O’nun lütfuyla, kaybettiklerinin de kendi hataların sonucu O’nun yoksun bıraktığının bilincinde olmaktır. Yaşadıklarının yaptıklarının sonucunda olduğunun bilincinde olmaktır. Yaratanın, yaşatanın ve hayatına müdahale eden tek egemen gücün O’nun olduğunun bilincinde olmaktır.

Peygamberler de bu değerlere en fazla sahip çıktıkları için değerlidirler. Ancak isterse peygamber olsunlar, evliyaları, pirleri, şeyhleri, kişileri öne çıkaranlar değer merkezli, ahlak merkezli değil kişi merkezli bir yaşamı esas alıp krallar yaratmak ve bu arada kendi güçlerine güç katmak istemektedirler. İstemektedirler ki peygamberleri ilah konumuna getirsinler ve böylece onlar örnek alınamasın ve böylece kendi efendilerine peygamber gibi davranmanın yolu açılsın.

Yoğun hurafe bombardımanın yaşandığı ve efendilerini putlaştırdıkları bir dönemde ve ortamda Peygamberler mücadelelerini Allah’ın sınırlarını zorlayanlara karşı vermişlerdir. Allah’tan rol çalmak isteyenlere karşı vermişlerdir. Önce haramların terki, sonra farzlara güç ölçüsünce uymak gibi.

Ne yazık ki PEYGAMBERİ ÖRNEK ALMAK, Peygamberin farz namaz ve oruç dışında bazen (ama düzenli değil) kıldığı-tuttuğu rivayet edilen (YÜZDE YÜZ DEĞİL, ZANNA DAYALI BİR BİLGİ) nafile namazları-oruçları tutmaya endekslenmiştir… Yaşadığı iklimin, coğrafyanın, bölgenin ve dönemin gereği olarak yediği, içtiği, giydiği şeylere ve benzeri tutumlara bağlanmıştır…

Her türlü sahteliğin, yalanın, ikiyüzlülüğün, din istismarının, şirkin yoğun yaşandığı bir ortamda ne gariptir ki insanlar nafile ibadetlerin faziletlerinden söz etmektedirler. Oysa fıkıh kaynaklarında da ifade edildiği gibi nafile (ekstra) ibadetler gizli yapılır. Dindarlık nafile ibadetlere bağlanmaz. Uluorta her yerde, yapılan nafilelerden söz edilmez, hele bunun yapılması gerektiği gibi yeni farzlar türetilmez. Çünkü farzları belirlemek, Allah’ın yetkisindedir.

Rivayet(hadis) kültüründe de nafilelerin Peygamber tarafından gizlice yapıldığı, düzenli yapılmadığı, kimseden istenmediği aktarılır. Peygamberi sevmenin ve hele ona itaat etmenin nafilelerle kesinlikle hiçbir ilgisi yoktur. Namazlar ve oruçlar peygamberler için tutulmaz, yalnızca Allah için tutulur.

Nafile ibadetlerin propagandasını yapmak, hem İslam’ın önceliklerini değiştirerek onun temellerini oymaktır hem de riyakarlıktır. Bir işyerinde tuttuğu nafile oruçları açığa vurarak kendisini bununla tanıtmak isteyen ve bu yolla nafile propagandasını yapan ve bununla kendisini tam, diğerlerini eksik Müslüman gören bir kafa riyakar bir kafadır.

Yahudi din adamları Hz. İsa’yı nafile oruç tutmamakla kınayınca, “Ne günah işledim ki oruç tutayım” cevabını vermiştir. Vücudundaki yoğun potansiyel enerjiyi kontrol edemeyen ve bunun sonucu kontrolsüz davranan biri ekstradan oruç tutabilir, ama kimseyi buna zorlayamaz. Farz oruç dışında Kur’an’da, kişi bazı günahları (hacdaki bazı görevleri eksik yapma veya eşini küçük düşürme gibi bazı durumlarda) işleyince farz oruç dışında da oruç tutması istenmiştir.

Nafile ibadetlere yoğunlaşanlar kendilerini sünnete bağlı olanlar diye tanımlamaktadırlar. Nafile ibadetleri farzlaştıranları eleştirenleri de sünneti reddetmekle suçlamaktadırlar. Şurası açıktır ki “Sünnete uymak” terimi, Peygamber’den en az bir asır sonra ortaya atılmıştır. Merak edenler hadis profesörü. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Sünnet’le ilgili çalışmalarına bakabilirler.

Demek ki Peygamber döneminde Allah’ın Elçisi kendisini, Kur’an’a uyunca “Şimdi Kur’an’a uydum”, kendi sözlerine(hadislerine) uyunca veya ekstradan(nafile) namaz ve oruç tutunca, “Şimdi ben sünnete uydum” diye tanımlamıyordu.

Hadis ekolü “sünnet” kavramını Peygamberin dini uygulamalarıyla ilişkilendirerek bağlayıcı bir nass olarak görmüşlerdir. Mezheplerin öncüleri olan fakihler ise sünnet kavramını genellikle nafile veya mendub kavramları içinde değerlendirmişlerdir.

Hadisler, sözlü ve rivayet kaynaklı yazılı metinleri içerirken toplumsal uygulamalarla aktarılan dini uygulamalar sünnet kategorisine sokulmuştur. Böylelikle bir kesim, geleneksel kesimlerle bağlarını koruma yoluna gitmiştir. Hadis ekolü, hiçbir ayrım yapmadan hadis kitaplarında yazan her şeyi din olarak görürken buna alternatif gelişen sünnet bağlıları Kur’an’ı dikkate almanın gereğinden söz etmiştir. Sünnete taraf olan bu kesim, “dinin kaynağı Kur’an olmalıdır” tezini sözde savunsa da pratikte gelenek içinde kalmış, “ya ataları akledemediyse veya doğruyu bulamadılarsa” (2Bakara, 170) ayetini yeterince işletememiş, gelenek ile din arasına olması gereken belirgin çizgiyi koyamamıştır.

Hadis-sünnet taraftarları ‘mütevatir’ kavramına fena tutulmuşlardır. Mütevatir haber, büyük bir kalabalığın başka bir kalabalığa aktardığı haberdir. Kitlesel aktarım(rivayet) diye tanımlanabilecek mütevatir hadisler nedense tartışma dışı tutulmuştur. Hadis taraftarları mütevatir hadisleri %100 doğru kabul edilmiştir. Sünnet taraftarları da fiili uygulamaların mütevatir yolla geldiğini savunarak son noktayı koymuş, adeta geleneği bütünüyle korumaya almıştır. Demek ki Ehl-i Hadis ve Ehl-i Sünnet diye farklı iki anlayış belirmiştir.

Biraz rasyonel düşünen bilir ki mütevatir(kitlesel rivayet) haber, kesinlik ifade etmez. %80-99 arasında doğru kabul edilir. Kitlesel aktarım yoluyla gelen haberlerin yüksek olasılıkla doğru olması mümkündür. Ancak mütevatir haber, zayıf bir olasılık da olsa yanlışlanabilir. Bazen büyük kalabalıkların doğru olmayan, yanlış ve yalan haberler aktardığı da görülmüştür. Bir ülkenin halkı bazı konularda yanlış bilgilendirilebilir ve onlar da pekala bunu yanlış aktarım yapabilirler. Bir kral halkını bazı konularda ikna edebilir. Balık hafızasına sahip toplum, eğer bunu kayıt altına almazsa, 20-30 yıl sonra bunları hatırlamayabilir. Emeviler döneminde yaşanan pek çok şey baskı, zulüm ve şiddetten dolayı yeterince kayıt altına alınamamıştır. Bazı yıllar kayıp yıllar gibi durmaktadır. Örneğin o dönemlerde Peygamberin arkadaşları (sahabe) bu olup bitenlere nasıl tepki vermişlerdir, bunları net olarak bilememekteyiz.

Nitekim dünya dinlerindeki yanlış ve batıl inançların büyük kalabalıklar tarafından aktarıldığı yadsınamaz bir gerçektir. Hristiyan kültürde, 10-100 kişi değil binlerce insan kitlesel aktarım yoluyla İsa peygamberin ilah olduğunu, domuz etinin helal olduğunu ve daha pek çok hurafeyi aktarabilmişlerdir. Hinduizme inananların sığır konusundaki geçmişten aldıkları haberler de büyük kalabalıklar tarafından aktarılmıştır. Bu haberlerin tamamı mütevatir haberdir.

Dini çevrelerde Kur’an-ı Kerîm’in de mushaf haline gelene kadar sahabe tarafından mütevatir (tevatür) yolla muhafaza edildiği kabul edilir. Oysa Kur’an-ı Kerîm tevatür yoluyla değil, yazılı belge olarak korunmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Bizzat Muhammed peygamber hayatta iken vahiy geldiği anda yazıya geçirilmiştir. Bir veya birkaç asır boyunca söylentiler yoluyla ağızdan ağza yayılıp sonrasında parça parça binlerce insandan toplanmamıştır. Kısaca Kur’an, dilden dile büyük kalabalıklar tarafından aktarılan bir kitap değildir. Bilimsel ifadeyle yazıyla ulaşan haberler mütevatir haber olarak nitelendirilmez. Yazının doğruluğundan emin olunduğu zaman metin kesin bilgi içerir.

Hadisler konusunda ahad (tek kanallı) hadisler zan ifade ederken, mütevatir (çok kanallı) hadisler ise zann-ı galib ifade eder, kısaca doğru olma olasılığı yüksek olan hadis demektir. Evet, mütevatir kitlesel rivayet olduğuna göre, sonuçta o, BİR RİVAYETTİR.

Kur’an-ı Kerîm bilginin doğruluğu konusunda kalabalıkların getirdiği haberlere itibar etmekle beraber onların getirdiği haberi yüzde yüz doğru kabul etmez. Bu konuda sorgulayıcı yaklaşmayı ve akıl yürütmeyi gerekli görür. “Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde bazıları: “Hayır, biz (yalnız) atalarımızdan gördüğümüz (inanç ve eylemler)e uyarız!” diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve hidayetten nasip almamış iseler?” Bakara suresi, 170

Öyleyse şurası bilinmelidir ki ilahi kitap Kur’an, mütevatir yolla değil yazılı metin olarak gelmiştir. Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ı, Elmalılı’nın tefsiri bizlere mütevatir yolla mı ulaştı? Elbette hayır. Yazılı metin olarak ulaştı. Muhammed peygamber tarafından, daha kendisi hayatta iken kesin olarak kayda geçirilmiştir. O kendisine gelen vahyi kitlelerin inisiyatifine bırakmamıştır. Allah da buna izin vermemiştir. Böylelikle Allah tarafından korumaya alınmıştır. Dolayısıyla hadis veya sünnet korunmadıysa Kur’an da korunmamıştır. Çünkü, “Kur’an’ı koruyan kişiler, hadis ve sünneti de koruyan kişilerdir” sözü, düşünmeyen, sorgulamayan ve aklını kullanmayanın ya da din istismarcısının sözüdür.

15Hicr, 9-Hiç şüphesiz, mesajı (Kur’an’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.

Sözde sünnet savunucuları, önemli gerçekleri göz ardı etmektedirler: Kur’an’da “ilahi adalet” anlamında Allah’ın sünnetinden söz edilir. Peygambere özgü bir sünnetten söz edilecekse bilinmelidir ki Peygamberi sünnet vahyin takip ettiği değişmez çizgidir. Tüm peygamberler aynı çizgiyi izlemişlerdir. Peygamberler yapay kutsallara karşı mücadeleye hayatlarını adamışlardır. Hz. Muhammed hayatında bir kez bile kandil diye bir şeyi kutlamadığını yine aynı kaynaklar yazmaktadırlar. Diyanet, İslam Ansiklopedisi, Kandil maddesine göz atarsanız bu geleneğin Peygamberin vefatından 700 yıl sonra ortaya çıktığı referanslarıyla ortaya konmaktadır.

 

PEYGAMBERE(ELÇİYE) İTAAT

Peygambere itaat edilmesi konusundaki ayetleri getirenler de Kur’an’ı doğru bir okuyuşla okumak yerine popüler kültürle hareket etmektedirler. Oysa bilinmelidir ki inanç konularında itaat edilmesi değil iman edilmesi istenir. Nitekim başkana, komutana itaat edilir. Ancak sosyal alanda uygulama gerektiren konularda itaattan söz edilmiştir. 4Nisa, 80-“Elçiye itaat edin…” 4Nisa, 81-“Senin söylediğinden (dediğinden) başkasını kuruyorlar…” Elçiye itaat onun dediklerine olmaktadır.

Peki, elçi ne dedi? Allah Elçisi, Kur’an’da, “De ki:” diye başlayan ayetlerin tamamını, açıklaya açıklaya, örnekler vererek, ta ki muhataplarını anlayıncaya kadar söyledi. İtaat konusu kandil gecelerinin mübarekliği veya mehdi, mesih ya da hızır konusu, büyü konusuyla asla ilgili değildir. İtaat, inananlardan sosyal yaşamdaki işlerle ilgili uygulamalarda istenen bir eylemdir.

Peygambere itaat, inanç ve ibadet konusunda değil sosyal alandaki işlerle ilgilidir.

Kitapta açık hükmü bulunan bir konuda Peygamberi hakem kılmaktan (Peygambere itaattan) söz edilemez. (5Maide, 43) Adamın elinde Kur’an var, orada ‘hırsızlık yapmayın’ diyor. Gidip peygambere, “Hırsızlık hakkında ne yapmamızı önerirsiniz?” diye sorması ilahi mesaja uygun değildir. Çünkü bu çaba, mesajı sulandırma arayışıdır. Ne yazık ki Kur’an’ın kavramları incelenmeyince ayetler çarpıtılmaktır. Yine dinle ilgili sorunlarının cevabını Kur’an’dan kendi bulamadığı halde Peygamberin getirdiği çözüme teslim olmayan da ilahi mesaja aykırı davranmaktadır. Bunun için 4Nisa, 60-65 ve 5Maide, 43′a bakabilirsiniz.

5Maide/43-“Yanlarında, içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat varken nasıl oluyor da seni hakem yapıyorlar, sonra bunun ardından verdiğin hükümden yüz çeviriyorlar? İşte onlar (kendi kitaplarına da, sana da) inanmış değillerdir.”

Peygambere itaat konusu, sorunlar ve ihtilaflarla ilgilidir. 4Nisa, 60. ayete göre insanlar ihtilaf etmişler ve davalarını Kur’an’a ve Peygambere götürmeleri gerekirken bunlara karşıt güçlere götürmüşlerdir. Peygamberin görevlendirilme amacı olarak tebliğ, İslam’a davet ve ihtilafları çözümlemektir.

16Nahl/64-“Sana kitabı, ancak ihtilafa düştükleri (ayrılığa düştükleri) şeyleri onlara açıkça ortaya koyman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.”

Bizlerden Resulü örnek almamız, onu izlememiz istenmektedir. Resulü itaat etmenin hadis kitaplarına sarılmakla bir ilgisi yoktur. Çünkü hadis kitapları kesin bilgi değil zan içermektedir. Zan, her zaman palavra olmayabilir, ama dinin kaynağı da olamaz. Resulü örnek almak, Resullük iddiasına girmeden Resul gibi davranmak demektir. Resul ihtilafları nasıl çözümlüyordu?

1. Öncelikle davalıları dikkatli dinliyordu. Diyordu ki: “Siz bana davalarınızla geliyorsunuz. Olur ki birinizin ağzı iyi laf yapar, ben de zahire göre hükmederim (Çünkü gaybı bilemem) de haksızın lehine karar vermiş olabilirim.”

2. Ne ve kim olursa olsun hak ve adaleti gözetiyordu.. O sorunla ilgili ayeti ciddiyetle tedkik ediyor.

3. İhtilafların çözümüyle ilgili en sağlam deliller, örnekler ve metodlar en başta Kur’an’da vardır. Bu tedkik sürecinde yararlanmak isteyen için siyer, fıkıh, kelam, hadis ve günümüzün bilimsel çalışmalarının hepsi malzeme olarak gözden geçirilebilir. Ancak bu karar, uzmanlarınca vahye uygun olmak zorundadır. Çünkü ihtilaf çözmek uzmanlık işidir.

4. O sorunla ilgili ayeti ciddiyetle tedkik ediyordu. İhtilafların çözümüyle ilgili en sağlam deliller, örnekler ve metodlar en başta Kur’an’da vardır. Bu tedkik sürecinde yararlanmak isteyen için siyer, fıkıh, kelam, hadis ve günümüzün bilimsel çalışmalarının hepsi malzeme olarak gözden geçirilebilir. Ancak bu karar uzmanlarınca vahye uygun olmak zorunda. Çünkü ihtilaf çözmek uzmanlık işidir.

5. Bizler de Peygamberin tebliğ ettiği vahye uyacağız. İhtilafları adil bir biçimde Kur’an’da Allah’ın peygamberlerine öğrettiği yöntemi örnek alarak Rabbimizden yardım isteyerek uzmanlarla çözmeye çalışacağız. Neden böyledir? Allah peygamberleri ihtilafları çözsün diye gönderdi, ancak en başta Kur’an’ı da ihtilafları çözmek için gönderdi.

Oysa bugün tartışılan konu, halk yığınlarının sünneti hadis kitaplarından öğrenip öğrenmeme konusudur. Hatta hadis kitaplarından değil, hadis kitaplarından sonuç çıkaran din adamlarının eserlerinden… Hadis kitaplarını kaynak olarak görüyorlar, ama kaynak olarak gördükleri kitaplardan bile halkın yararlanmasına izin vermiyorlar. NEDEN? Çünkü hem bu hadis kitaplarına güvenmiyorlar, hem de halka güvenmiyorlar.

2Bakara/213-“Başlangıçta bütün insanlık bir zamanlar tek bir topluluktu; (sonra ihtilafa düşmeye başladılar), bunun üzerine Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi ve onlar aracılığıyla hakikati ortaya seren vahiy(ler) bahşetti ki, bununla insanların ihtilaf ettikleri/anlaşmazlığa düştükleri (farklı görüşler edinmeye başladıkları) her konuda karar verebilsin. Buna rağmen, kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı onun anlamı hakkında ihtilafa düşenler bizzat bu (vahy)in tevdi edildiği aynı insanlardı. Ancak Allah, insanları, kendi iradesiyle, üzerinde ihtilafa düştükleri hakikate sevk etti; çünkü Allah, (ulaşmak) isteyeni doğru yola ulaştırır.”

3Al-i İmran/23-Kendilerine Kitap’tan bir pay verilenleri görmüyor musun ki, aralarında hüküm vermesi için Allah’ın Kitabına çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyor.

 

 

Araştırmacılar için konusal fihrist:

Elçiye itaat etmek-4/80 24/54,56 (4/50,64) Diğer elçilere itaat-3/50 26/108,110,126,131,144,150,163,179 43/63 71/3;

SORULAR

SORU1: Aşağıdaki ayete göre Peygamber İsa ve Nuh, “Allah’a kulluk(ibadet) edin. O’na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun(takva) ve bana itaat edin” dedikleri zaman “Allah’ın kitabından size anlattıklarıma uyun” mu demek istemişlerdir, yoksa kendi hadislerine itaat edilmesini istemişlerdir? Elbette ki Allah’ın vahyettiği ilahi kitaba uymalarını istemişlerdir. Çünkü hiçbir peygamber hem Allah’ın sözlerine hem de kendi sözlerine çağırmaz. İnsanlar ayetleri anlamadılarsa veya anlaşmazlığa düştülerse peygamberler devreye girer ve sorunu vahiy ışığında çözümlerler.

3Al-i İmran/50-“Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için gönderildim ve Rabbiniz tarafından size bir mucize de getirdim. Artık Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun(takva) ve bana itaat edin.” 51-“Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk(ibadet) edin. İşte bu, doğru yoldur.”

71Nuh/3-“Allah’a kulluk(ibadet) edin. O’na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun(takva) ve bana itaat edin.”

Soru2: Allah aşağıdaki ayette, “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Resûle itaat edin” buyrulmuştur. O halde namaz kılmanın ve zekat vermenin Resule itaat etmenin kapsamında olduğunu söyleyebilir miyiz? Elbette ki hayır. Çünkü namaz ve zekat, peygambere itaattan ayrıca ve ondan önce zikredilmiştir.

24Nur/55-“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir. 56-Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Resûle itaat edin ki size merhamet edilsin.

Allah’ın Elçisi, mü’minler ihtilafa düştükleri zaman ve kendi başlarına sorunu çözemedikleri zaman devreye girer. Bu durumda onun getirdiği çözüme uymak ilahi bir buyruktur. (4Nisa, 60-65) Kendi başlarına çözüme kavuştukları konularda Elçi müdahale etmez, tam tersine bu davranışı destekler ve teşvik eder. Çünkü o kendi ayakları üzerinde duran toplum oluşturmak ister.

 

Allah’ın Elçisi yöneticidir; yol, çeşme, okul, hastane yapılacaktır, emreder ve Müslümanlar da ona itaat ederler.

Allah’ın Elçisi komutandır; savaşa gidilecekse emreder, Müslümanlar da ona itaat ederler.

Allah’ın Elçisi uzmandır; eğer şeker ve kolesterolden anlıyorsa, tatlı ve hamurlu yiyecekleri yasaklar, Müslümanlar da ona itaat ederler.

Allah’ın Elçisi yargıçtır; onun yargıçlığını kabul edenlerin dünya işleriyle ilgili uyuşmazlıklarında Kur’an ve aklı ışığında yargılama yapar, bu yargılamayı kabul edenler itaat ederler. Çünkü yargılama yapılanlar arasında Yahudiler de olmuştur.

Allah’ın Elçisi toplumsal liderdir; mü’minlerin dostudur, onun dostu da mü’minlerdir. İyi, doğru, güzel, ahlaki ve rasyonel olanı öğütler, mü’minler de ona itaat eder. Bu itaat konusunda hayır ve hasenat, sosyal yardım, dürüstlük ve adalet gibi ahlaki konular egemendir.

Allah’ın Elçisi dini anlama konusunda uzmandır; Müslümanlar bazı konularda anlaşmazlığa düştüler ve sorunlarını kendi başlarına çözemedilerse o, devreye girer, vahiy ışığında konuyu çözer, Müslümanlar da ona itaat ederler.

Allah’ın elçisi bir insandır; gaybı bilmez, doğaüstü bir gücü yoktur, kutsal (ilah) değildir. Din (haram) ve yeni kutsallar ortaya koyamaz, inanç konularını belirleyemez. Çünkü o sadece bir insan elçidir. (17İsra, 93,94,95) O, Allah’a ait özelliklere de sahip değildir. Günlerin, gecelerin, eşyaların, yerlerin, sayıların, insanların kutsallığını ilan etmek onun görevi, işi ve yetkisi dahilinde değildir. Çünkü elçi, kendisini görevlendirene tabidir. Kendisine görevlendirenle eşdeğer olmadığı gibi ona yakın özelliklere de sahip değildir. Görevlendiren sorumluluğun yerine getirilmediğini görürse elçiyi görevden alma ve yerine başkasını atama yetkisine sahiptir. Böyleyken elçinin görevlendirenle yetki paylaşımına girme iddiası, eğer peygamberler böyle yapmadılarsa ki yapmadılar, hem onları İslamdışı ilan etmedir hem de onlara iftiradır.

Kutsal (insanüstü, doğaüstü güce sahip, erişilmez, ulaşılmaz, gaybı bilme, sorgulanamaz, eşsiz-benzersiz, yanılmaz-unutmaz gibi üstün niteliklere sahip) olan yalnızca Allah’tır. Vahyin taşıyıcısı da taşıdığı sürece geçici olarak kutsallık kazandırılmıştır. Ama asla kutsal değildir. Mutlak kutsal (el-kuddûs) olan yalnızca Allah’tır. (59Haşr, 23)

 

PEYGAMBERLER, İLAHİ KİTAPTA HAKKINDA NET BİR HÜKÜM BULUNAN BİR KONUDA VEYA İHTİLAFLARI İNSANLAR KENDİ BAŞLARINA VAHYE UYGUN BİR BİÇİMDE ÇÖZEBİLİYORLARSA HAKEMLİK YAPAMAZLAR; PEYGAMBERLER İNSANLARIN İHTİLAF ETTİKLERİ, ANCAK SORUNU KENDİ BAŞLARINA ÇÖZEMEDİKLERİ KONULARDA VAHYE DAYANARAK OLAYA MÜDAHİL OLURLAR. BÖYLE BİR DURUMDA ELÇİLERE İTAAT ETMEMEK OLAMAZ. ÇÜNKÜ HEM SORUNU ÇÖZEMİYORSUN HEM DE VAHYE UYGUN GETİRİLEN ÇÖZÜME AYAK DİRİYORSUN.

42Şura/10-“Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte bu, Rabbim Allah’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yöneliyorum.”

6En’am/114-“Allah size Kitab’ı (Kur’an’ı) bölüm bölüm (yeterince) açıklanmış biçimde indirmiş iken ben Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım?” (de). Kendilerine kitap verdiklerimiz de onun, Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde, sakın şüphecilerden olma.”

5Maide/43-“Yanlarında, içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat varken nasıl oluyor da seni hakem yapıyorlar, sonra bunun ardından verdiğin hükümden yüz çeviriyorlar? İşte onlar (kendi kitaplarına da, sana da) inanmış değillerdir.”

(AŞAĞIDAKİ AYETLERE GÖRE BİR GRUP MÜSLÜMAN İHTİLAF ETMİŞ, SORUNU VAHYE UYGUN BİR BİÇİMDE ÇÖZEMEMİŞ, ÜSTELİK ALLAH’IN BUYRUĞUNA(KUR’AN’A) AYKIRI ÇÖZÜMLEYECEK BAŞKA KİŞİLERE (TAĞUTA) BAŞVURMUŞLARDIR. OYSA BÖYLE BİR DURUMDA BAŞVURULACAK KİŞİ VAHYE UYGUN SORUNU ÇÖZÜMLEYECEK ALLAH’IN ELÇİSİ OLMALIYDI. BÖYLE BİR DURUMDA ONA İTAAT EDİLMELİYDİ.)

4Nisa/60-Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût’u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.

4Nisa/61-Münafıklara, “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Peygambere gelin” dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.

4Nisa/62-Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir musibet geldiği, sonra da “Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istememiştik” diye Allah’a yemin ederek sana geldikleri zaman hâlleri nasıl olur?

4Nisa/63-Onlar, Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Öyleyse onlara aldırma. Onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında etkili ve güzel söz söyle.

4Nisa/64-Biz her peygamberi sırf, Allah’ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.

4Nisa/65-Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.

16Nahl/64-“Sana kitabı, ancak ihtilafa düştükleri şeyleri onlara açıkça ortaya koyman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.”

 

 

AŞAĞIDAKİ HADİS KİTAPLARINDAKİ HADİS SAYISI YAKLAŞIK 2 MİLYONU BULMAKTADIR VE BİR HADİS BİLGİNİNİN (ALİMİNİN) SAHİH HADİS DEDİĞİNE DİĞER HADİS BİLGİNİ ZAYIF VEYA UYDURMA DİYEBİLMEKTEDİR. BİRİNİN HARAM DEDİĞİNE DİĞERİ HELAL DİYEBİLMEKTEDİR. “PEYGAMBERE İTAAT“İ VEYA “PEYGAMBERİ ÖRNEK“ ALMAYI BU SÖZLERE BAĞLARSAK DİN KONUSUNDA SAĞLAM KULPA(2BAKARA, 256) YAPIŞMIŞ OLABİLİR MİYİZ?

EN SAĞLAM(SAHİH) HADİS KİTABI DİYE BİLİNEN İLK 7 HADİS KİTABININ HEPSİNİN ORTAKLAŞA, “BU HADİS SAHİHTİR“ DİYE İTTİFAK ETTİKLERİ HADİS SAYISI 295‘TİR

1-Buhari 2-Müslim 3-Ebu Davud 4-İbn Mace 5-Tirmizi 6-Nesai 7-Ahmed 8- Abdullah İbn Ahmed 9-Abdurrezzaq 10-Tayalisi 11-Sa’d İbn Mansur 12-İbn Ebi Şeybe 13-Ebu Ya’la 14-Taberani Kebir 15- Taberani Evsat 16-Darequtni 17-Ebu Nua’ym 18-Muvatta 19-Beyhaki 20-Uqayli 21-İbn Adiyy 22-Hatib 23-İbn Asakir 24-İbn Cerir 25-İbn Hibban(Sahih) 26-Hakim 27-Ziya(Muhtare) 28-Darimi 29-İbn Huzeyme 30-İsfehani 31-İbn Abdilberr 32-Quşeyri 33-Beğavi 34-Tahavi 35-Ebu’ş-Şeyh 36-İbnu’n-Neccar 37-İbnu’s-Sunni 38-Hammad 39-Baverdi 40-Şirazi 41-Rafii 42-Ruyani 43-İbn Lal 44-İbn Nasr 45-İbn Şahin 46-İbn Merdeveyh 47-Ebu Nasr 48-Nu’aym İbn Hammad 49-Haris İbn Ebi Usame 50-Ez-Zehebi

(DİNİ VE ÖZELLİKLE TASAVVUFİ ÇEVRELERDE YUKARIDAKİ HADİS KİTAPLARI KADAR HATTA DAHA YOĞUN BİÇİMDE YUKARIDA ADI GEÇMEYEN RAMUZU’L-HADİS VE ACLUNİ GİBİ DAHA BAŞKA PEK ÇOK HADİS KİTABI DİNİ ÖĞRENMEK VE YAŞAMAK AMACIYLA KULLANILMAKTADIR. BUNLARIN DIŞINDA İRAN VE IRAK’TAKİ ŞİA’NIN KULLANDIĞI BELKİ YUKARIDA ZİKREDİLEN HADİS KİTABI HACMİNCE HADİS LİTERATÜRÜ VARDIR Kİ ONLAR DA KENDİ KİTAPLARININ SAHİH OLDUKLARINI SAVUNMAKTADIRLAR.

PEKİ, MÜSLÜMAN ALLAH’IN YANINDA KENDİSİNİ NE İLE SAVUNACAK?)

43Zuhruf/44-“Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan sorumlu tutulacaksınız(hesaba çekileceksiniz).”

 

posted in *PEYGAMBER | 2 Comments

30th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

RASULULLAH’I KURUTAN SÖZLER

- UYDURMA HADİSLER -

Allah herkesi kuru iftiradan sakındırsın. Bilmem başınıza geldi mi, hiç haberdar ve ilginizin olmadığı bir konuda iftiraya hatta kuru iftiraya maruz kaldınız mı?

İnsan ne kötü olur değil mi? Ne diyeceğinizi şaşırır, olanca güç, telaş ve sözlerinizle bu kuru iftirayı bertaraf etmeye çalışırsınız.

Tüm deliller, görgü şahidleri, yazılar, belgeler vs gerekli tüm dökümanlarla olayın aslını ispat derdine düşersiniz.
Birde buna müdahale etmediğinizi edemediğinizi düşünün. Arkanızdan, sırf çıkarlarına öyle geldiği için sizin adınıza öyle konuşulduğunu düşünün. Üstelik cevap vererek kendinizi de savunamıyorsanız? İşiniz artık huzur-u ilahiye kalmıştır. Müfterilerinizle Rabbin huzurunda hesaplaşmayı arzu edersiniz değil mi? Ya da bu müfterilerin bir an önce bu ğaliz iftiradan vazgeçip tevbe ederek Hakk’a teslim olmalarını arzu edersiniz. Aslında bu müslümanın istediği en iyi yoldur.

Şimdi biz de Rasulullahın arkasından yapılan iftiraların bir kısmını ve alimlerin bu iftiralar (zayıf ve uydurma sözler) hakkındaki açıklamalarını burada teşhir edeceğiz.
Bu konuda sahih hadis delilleri olanların ispatlarını buraya koymalarını kendilerine kul hakkı önemiyle istiyorum.
Aksi takdirde bile bile yanlışta kalmak, buradaki delilleri gördüğü halde hala sahih hadis diye kurulara tutunmak kendi sorumluluklarındadır. Şimdi sırayla bakıyoruz:

************************************

BEN GİZLİ BİR HAZİNEYDİM VE BEN BİLİNMEYİ DİLİYORDUM BUNDAN DOLAYI BEN YARATILMIŞ OLANI (İNSANOĞLUNU) YARATTIM SONRA KENDİMİ ONLARA BİLDİRDİM VE ONLAR BENİ TANIDI

sözü uydurmadır

Sehavi (905 , İbni Hacer El-Askalani’nin öğrencisi) dedi ki “İbni Teymiyye derki “İbni Teymiyye derki bu Peygamberin (SAV) hadislerinden değildir ve sahih yada zayıf oluşuna dair bilinen hiç bir isnad yoktur.’ Zerkaşi ve Şeyhimiz (İbni Hacer) onu (bu kararında) desteklemiştir.” (Sehavi, el-Makasıdu’l-hasene, no. 838 )

Suyuti (911) dediki “bunun aslı yoktur (Suyuti, Durural Muntasar, no. 330 )

El Acluni (1162) dediki “bu söylem genellikle ona itimat eden ve bazı temellerini onun üzerine kuran sufilerde vuku bulur.” (El-Acluni, Keşfu’l-hafa, no. 2016)

el- Elbani derki “bu hadisin aslı yoktur (Muhammed Nasiruddin El-Elbani, Silsile El-Zayıf, 1/166 )

kuntu kenzen mahfiyye” diye başlayan bu gizli hazine uyduruk hadisi de bir benzeri gibi “men arafe nefsehu fe kad arafe rabbehu” yani “kim kendini bilirse rabbini de bilir” rivayeti gibi “gizli kardeşlik” tarafından uydurulmuş bir sözdür. Bu tarz sözleri uydurmanın amacı vahdeti vücüd akidesine sözde islami dayanak hazırlamaktır. Buna göre güya Allahu teala gizli bir hazineyken kendisinden bir parçayı yani kainatı yaratıp kendisini açığa vurmuştur. Buna göre kainat allahtan sudur etmiştir, doğmuştur.(sudur teorisi) Alemlerin rabbini sofilerin bu tarz iftiralarından tenzih ederiz.

51zariyat 56- Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.

 

**************************

 

KİM NEFSİNİ BİLİRSE RABBİNİ DE BİLMİŞTİR”

bu sözün (hadisin) aslı yoktur.

Hafız Es-Sehâvî şöyle der: « Ebû Muzaffer b. Sem’âni der ki: ‘Bu söz merfû olarak bilinmez, bilakis Yahya b. Muâz er-Razi’nin sözü olarak hikâye edilir.’ » (Makâsıd, s.198)

Nevevi de buna benzer olarak bu söz için ‘kanıtlanmamıştır’ demiştir.”
(El-Mukasıd El-Hasene sy.491, no.1149 ) en- Nevevi : rivayetin sabit olmadığını söyler. Suyûtî (Zeyl el-Muduât, s.203)de buna katılır. Bu hadisin Sahih olmadığını söyler( Haavi lil Fetaavi 2/351)

Şeyh Aliyyu’l-Kâri, (Mevduât, s.83)İbn Teymiyye’nin rivayet hakkında uydurma dediğini nakleder. (El-Esrar El-Merfuat 83)
Kamûs’un sahibi
Fiyruz Abâdî ise şöyle der: « Bu Nebevî hadislerden değildir, çoğu insanlar bunu Nebi (s.a.s.)’in hadislerinden sayarlar. Ancak aslı yoktur, bilâkis İsrailiyattandır: Yani Yahudi kültüründe ‘Ey insanoğlu! Kendini bil ve böylece Rabbinide bilirsin’ diye bilinir.(El-Red Ala El-Mutaridin 2\37)ElBani “Bunun aslı yoktur” demektedir( Silsile El-Zayifa’ 1/165 no/66 )

‘Ey insan nefsini bil ki; Rabbini tanıyasın’.»
İhtisas ehlinin hadis hakkındaki hükmü budur.

**************************







VATAN SEVGİSİ İMANDANDIR [es-Sagâni, el-Ehadîsu’l-Mevdua sayfa.7] sözü uydurmadır.

Es- Sagânî ve diğer muhaddislerde uydurma olduğunu beyan ederler. Rivâyet, mana olarak ta doğru bir manaya sahib değildir. Çünkü vatan sevgisi nefis ve mal mülk sevgisi gibi doğuştan gelmektedir, yani içgüdüseldir. Dolayısıyla bunlara olan sevgiden dolayı kişi övülmez, hele hele imanın gereklerinden hiçte değildir. Özellikle insanlar bu sevgide ortaktırlar, bunda mümin ile kafir arasında bir fark yoktur. Nice vatanını seven dinsiz , ateist , müşrik kafirler vardır ! Yunanistanlı bir müslüman yunanistanı sevmiyor diye imansız denilemez ! Seven kafirlere de imanlı denilemez.

 

 

**************************

 

ÜMMETİMİN İHTİLÂFI RAHMETTİR.”(”Ümmetimin ihtilâfı rahmettir.” el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:64; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1:210-212.)Ali el-Karî bu hadis (söz) hakkında diyor ki:
İmamların çoğu bunun aslının olmadığını zannettiler. Fakat, Hattabî bunu Garibu’l-Hadis’te istitraden zikretti ve kendi kanaatına göre aslının olduğunu bildirdi.
Suyutî
Camiu’s-Sağir”inde şöyle demiştir: Nasr el-Makdisî Hücce’sinde onu tahriç etti ve Beyhakî Risaletu’l-Eş’ariyye’de senetsiz olarak zikretti, ayrıca Huleymi, Kadı Hüseyin, İmamu’l-Harameyn ve diğerleri de hadisi zikrettiler.
Münavi, suyuti’nin şu sözüne bağlı olarak şöyle demiştir: “Sübki şöyle demiştir… (ve ondan zikrettiğimiz sözünü nakletti). Sonra da Münavi şöyle dedi: Hafız el-Iraki, bunun senedinin zayıf olduğunu söylemişdir. (Münavi, Feyzu’l-Kadir I, 212-213)

Bu hadis, hafızların bizim ulaşamadığımız bazı kitaplarında olabilir, Allahu a‘lem, dedi.
Suyutî’nin bu sözü tartışmalıdır. Nitekim, âlimlerin bu konuda açıklamaları vardır:
şeyh Muhammed Nasuruddin el-Elbani ise şöyle demişdir:
Bu hadisin aslı yoktur. İbni Hazm’dan nakledildiğine göre, o bu hadis batıl ve mekzuptur, demiştir
(Elbani, Silsiletü’l-ahadisü’d-daife ve’l-mevzu’a, 76.)

Buna göre, hadis sahih değildir veya çok zayıftır ki bunun gibisiyle delil getirilmez. Delil getirmeye elverişli de değildir.
Subkî de: Bu, muhaddislerce bilinen bir hadis değildir. Ben ne sahih, ne zayıf ve ne de mevzu bir senetle bu hadise rastladım, aslının olduğunu zannetmiyorum diyor. ( Sabbâğ, Tahkīk ve Ta‘lik, 109, 6. dipnot.)
Ancak bu bir kimsenin sözü olabilir. Belki de birisi “ümmetimin ihtilafı rahmettir” deyip, bazıları da onu alarak, hadis zannetmiş ve peygamberin sözü saymıştır. Hala inanıyorum ki, bu hadisin aslı yoktur. Bunun asılsız olduğuna rahmetin ihtilaf etmemeyi gerektirdiğini bildiren ayet ve sahih hadislerle delil getirilmiştir
(Alusi,Tefsir, IV, 24)İbn Hazm, İhkâm’da: Bu, hadis değildir; bilâkis o, batıldır, mevzudur. Çünkü, eğer ihtilâf rahmet olsaydı, ittifak gazap olurdu. Bu ise, hiçbir Müslümanın söyleyemeyeceği bir şeydir, diyor.
( Muhammed b. Cemil, Fırka-i Nâciye (Kurtulan Toplum), çev. Mehmed Alptekin, Saff Yayınları,1989, 115.)
Abdullah b. Mübarek’e rahmet etsin, şöyle demiştir:
İsnat dindendir. İsnat olmasaydı, muhakkak ki, her isteyen istediğini söylerdi.” ( Muslim, Mukaddime, 5.)
Yine demiştir ki:
Bizimle (hadis nakleden) şu kavim arasında ayaklar, yani isnat vardır.” ( Muslim, aynı yer.)Nevevî şöyle açıklıyor:
Bunun manası, eğer sahih bir isnat getirirse hadisini kabul ederiz, yoksa terk ederiz, demektir. İsnatsız hadisi ayakta duramayan hayvana benzetti. Nikekim, ayakları olmayan hayvan da ayakta duramaz.
(Mehmed Sofuoğlu, Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, İrfan Yayınevi, İstanbul 1972, 1/39.)
Beyhakî, İmam el-Eş’arî’yi müdafaa maksadıyla kaleme aldığı er-Risâletu’l-Eş’ariyye’sinde [İbn Asâkir, Tebyînu Kezibi'l-Müfterî, 100 vd.] bu hadisi senetsiz olarak nakletmiştir. (İbn Asâkir, Tebyînu Kezibi’l-Müfterî, 106) Sübkî,Muhaddisler tarafından bilinmemektedir. Bu rivayetin ne sahih, ne hasen, ne de mevzu bir senedine rastlamadım” demiştir. [ el-Münâvî, Feydu'l-Kadîr, I, 212.]
Yaygın olarak zikredilmesi dolayısıyla es-Süyûtî, “Belki önceki Hadis alimlerinin eserlerinde senedli olarak zikredilmiştir de, onların eserleri bizlere ulaşmamıştır” demiştir.
[ el-Câmi'u's-Sağîr, I, 210.]
[ el-Makâsıdu'l-Hasene, 26-7; Keşfu'l-Hafâ, I, 66-7.] ibni Dibağ eş-şeybani de şöyle demiştir: Alimlerin çoğu bu hadisin aslının olmadığını söylemiştir. Fakat Hattabi bunu Ğaribü’l-Hadis’inde istidraden (dolaylı olarak) zikrederek kendisine göre aslının olduğunu hissettirmiştir.
( İbn Dibağ eş-Şeybani, Temyizu’t-tayyib mine’l-hadis, 85.)
Andolsun ki siz, kendinizden önceki milletlerin yoluna kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak tıpatıp uyacaksınız. Hatta onlar daracık bir keler deliğine girseler bile, siz de muhakkak o deliğe gireceksiniz.”
Ashâb-ı kiram: “
Yâ Rasulellah! O milletler yahudiler ve hıristiyanlar mı
?”
Bunlar olmayınca başka kimler olur?”
buyurdu.
(İbn-i Mâce: 3994)
Beni İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Beni İsrail yetmişiki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmişüç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.”Bu fırka hangisidir?” diye soruldu.
Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!
” buyurdular.”
Tirmizi, İman 18, (2643). kutub-i sitte 4743
Haberiniz olsun! Sizden önce Ehl-i kitap, yetmişiki millete (dine) bölündüler. Bu ümmet ise yetmişüç fırkaya bölünecek. Bunlardan yetmişikisi ateşte, sadece biri cennettedir. Bu da (Ehl-i Sünnet ve’l) cemaattir.”Ebu Davud, Sünnet 1, (4597). kutub-i sitte 4742

**************************

SEN OLMASAYDIN YA MUHAMMED! EVRENİ YARATMAZDIM’
sözü uydurmadır.’
Bu asrın muhaddisi üstadı, Zaten, aslonan da iddianın ispatıdır. Âlimlerce senedi bile bulunamayan bir sözün Hz. Peygambere isnat edilmesi doğru değildir.
Allah,

Onun bu sözünü Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisinin elimizdeki kaynaklarda merfu/sahih bir senedi yoktur.

el- Bu hadisi (sözü)bu lafızla zikreden kaynakların hiç birisinde sened zikredilmemiştir. Hatta es-

Bu rivayeti senetsiz olarak veren kaynaklar es-Sehâvî, el-Aclûnî ve daha birçok alim tarafından zikredilmiştir.

Hasılı “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisinin(sözünün) aslı (senedi) bulunamamıştır. Bu sebeple onu Efendimiz (s.a.v)’e izafe ederek nakletmek doğru değildir. “ÜMMETİMİN İHTİLÂFI RAHMETTİR.” uyduruk sözünü sahih hadis kabul eden rasul iftiracaılarına aşağıya koyacağım ümmetin ihtilafıyla ilgili hadisi değerlendirmeye davet ediyorum .

_İbnu Amr İbni’l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

– Hz. Muaviye radıyallahu anh anlatıyor:
“Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) aramızda doğrulup buyurdular ki:

Hz Adem günah işlediğinde şöyle dua etti:
Ya Rabb! Muhammed’in hakkı için benim günahımı bağışlamanı diliyorum.
Allahu Teala dedi ki: Ey Adem! Sen Muhammed’i nereden biliyorsun, ben onu daha yaratmadım.
Adem: Ey Rabbim, Sen beni yarattığında ve ruhundan bana üflediğinde başımı kaldırdım ve arşın sütunları üzerinde ‘Lailahe İllallah Muhammedun Rasulullah’ yazılı olduğunu gördüm. Ve bildim ki, Sen kendi adının yanına ancak en çok sevdiğin kişinin ismini ilave edersin.
Allahu Teala dediki: Doğru söylüyorsun ey Adem, o (Hz. Muhammed sav) benim en sevdiğim kulumdur. Sen Benden onun (Hz Muhammed sav) hakkı için istedin, Ben seni bağışladım. Muhammed olmasaydı Ben seni yaratmazdım
(
Hakim Müstedrek 2/615 Hz Ömer (ra)’dan merfu olarak ;İbn Asâkir (2/323), el-Beyhâki, Delâil’un-Nübuvve (5/488) )Zehebi, bu hadis hakkında: ‘‘Hadis uydurmadır. Abdurrahman yalancıdır. Ve Abdullah İbni Meslem el-Fahri’nin kim olduğunu bilmiyorum” demektedir. Beyhaki Delail Nübüvve’de ”Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem zayıf ravilerdendir” der.Elbani bu hadisi aktardıktan sonra ” Sonuç olarak ben derim ki: Bu hadisin Peygamber (sav)’den aslı yoktur. Bu hadise iki muhterem hafız -Askalani ve Zehebi- batıl hükmü vermiştir.( Zayıf Hadisler Silsilesi 1/hadis no 25) diyerek hadisi eleştirmektedir. Şeyhul İslam İbni Teymiyye (ra): ”Hakim bu rivayeti sahihi sakimden (zayıf) ayırma babının girişinde aktarmakta ve Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem’in babasından rivayet ettiği hadisler uydurmadır” demektedir.Sagani uydurulmuş” dedi. ( El-Sagani El-Hadis El-Mevzuat sy.7)
Elbanide aynı şeyi söylemiştir. (Silsile el-Zayif 1/450 no 282)

El
Acluni Uydurma olduğunu söylemiştir( el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 214.)Şeyh Molla Aliyyul Kari ’Zayıftır ama anlamı doğrudur…” (Aliyyul Kari El-Esrar El-Merfuat sy 67-68) der ve şu iki hadisi bu görüşüne delil getirir:(İbni Cevzi El-Mevzuat 1/288) ve Suyuti’de aynı şeyi söylemiştir. (Suyuti El-Laai 1/272) Ya Muhammed! Sen olmasaydın Bahce (cennet) yaratılmış olmazdı ve Sen olmasaydın ateş (cehennem) yaratılmış olmazdı
ElBani derki ”Deylemi’den hadisin sahih olduğunu ortaya koymadan gerçekliğini onaylamak doğru olmaz ki Hiç bir alimin bu konu üzerinde durmuş olmasına rastlamış değilim… Deylemi’nin bunu aktaran tek kişi olması benim için bu hadisin zayıf olduğuna inanmak için yeterlidir, dahası Musned’inde
(Deylemi Musned 1/41/2) rastladığımda zayıf olduğuna inandım.
(
El Elbani Silsile El-Zayıf 1/451 no.282
)İbn Asâkir (1/323/2).

Uydurmadır. Râvilerinden olan Abdurrahm an b. Zeyd b. Eslem hakkında İbn Hibbân şöyle der: «Hadis uydurmakla itham olunmuş, Leys, Malik ve İbn Lehi’a üzerine hadisler uydurmuştur. Dolayısıyla imâm ez-Zehebî rivâyet hakkında uydurma ve batıl derken, İbn Hacer el-Askalânî de ona katılır.

Mizan’ul-İtidal’de bu hadis için ”batıl bir haberdir” denilmektedir.

El-

El-

a. İbn Esakir tarafından nakledilen hadis ”sen olmasaydın dünya yaratılmazdı.” İbni Cevzi bunu nakletti ve şöyle dedi ”uydurulmuştur”

b. Deylemi’den nakledilen bir hadis ”

Yukarıdaki sözün uydurma olduğuna bir delil de yine başka bir rivayetten ! Akıl sahiplerini çelişkiyi görmeye davet ediyorum : Adem (a.s.)’ın Nebî (s.a.v.)’i, kendi yaratılışından sonra cennette iken yer yüzüne inmesinden bilmesidir. Halbuki zayıf, ancak daha iyi bir senedle gelen başka rivayette: ( Adem (a.s.) Hindistana iner ve yanlızlık hisseder, bunun üzerine Cebrâil inerek; Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Eşhedu En Lâ İlâhe İllallâh (iki defa), Eşhedu Enne Muhammeden Rasûlullâh (iki defa) deyip ezan okur. Adem şöyle der: «Muhammed de kim»? Cebrâil: «Peygamberlerden son oğlundur» der.)

Râvilerinden Ali b. Behrâm bilinmemekte, diğer bir râvi olan Muhammed b. Abdullâh b. Süleyman aynı şekilde bilinmemektedir.
Bir önceki rivâyette Âdem (a.s.) daha cennette iken Peygamber (s.a.v.)’i tanıyordu, bu ikinci rivayette ise, Âdem (a.s.) yer yüzüne indiği halde Muhammed (s.a.v.)’i tanımamıştır.
Menfaatları için birbirinden habersizce Panik halinde hadis peydahlayanların düştüğü bu trajikomik durum tam ibretlik !

*******************.

 

” ALİMLERİN MÜREKKEBİ ŞEHİDLERİN KANINDAN DAHA FAZİLETLİDİR” sözü uydurmadır.el-Mekasıd’da , bunun el-Hasan el-Basri’nin sözü olduğu söylenir. İbn Abdilberr bunu , Ebu’d-Derda’dan merfu olarak şu lafızıla rivayet eder :
“Kıyamet günü alimlerin mürekkebi , şehidlerin kanıyla tartılır”.
el-Hatib bunu , İbn Ömer’den şöyle rivayet eder: “Alimlerin mürekkebi , şehidlerin kanıyla tartılır ve alimlerin kanı ondan ağır gelir.” İsnadında hadis uydurmakla suçlanan biri vardır.
ez-Zeyl’de bu hadis “uydurma”dır denilmiştir.
Senedinde İsmail İbn Muhammed İbn Ziyad vardır. O İsmail İbn Müslim’dir. Musul Kadısı’dır , yalancıdır.(İmam Şevkani ; El-Fevaid El-Mecmua Fi’l-Ehadis El-Mevdua -MEVZU HADİSLER, sayfa 405, Medarik yayınları) Allah’ın ilk olarak Peygamber Efendimizin (s.a.v.) nurunu yaratmış olduğu, sabit bir gerçek olmadığı gibi, bunu belirten hiçbir sahih rivayet de yoktur. Bilâkis, Allah’ın ilk yarattığı şeyin “kalem” olduğuna dair hadisler vardır.
Ebu Davud’un Sünen’inde
Ubade b. Samit’ten naklen Rasulullahın şu hadisi zikredilir:
Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Kaleme ‘Yaz!’ dedi.
Kalem: ‘Ya Rabbi, ne yazayım?’ dedi.
Allah: ‘Kıyamet kopuncaya kadar olacak her şeyin kaderini yaz!’ buyurdu
( Ebû Dâvud, Sünnet, 17/4700.)
Hadisin son kısmı Tirmizî’de:
Kaderi, olanı ve ebede kadar olacak olanı yaz!” şeklindedir.
( Tirmizî, Kader, 16/2244; Tefsîr, 66/3537. Tirmizî, hadis için “hasen-sahîh-garîbtir” demiştir.)İlk yaratılan şeyin “akıl” olduğu yönünde rivayetler varsa da, bunların hepsi asılsız, yalan ve uydurmadır.
( Aliyyu’l-Karî, Esrâru’l-Merfû‘a, 143-144; 154-155, Suyûtî, Leâli’l-Masnû‘a, 1/129-130.)Hadis (söz) için Demirî ve Askalânî; aslı yoktur, dediler.
Zerkeşî de böyle sükut etmiştir.
( Aliyyu’l-Karî, Esrâru’l-Merfû‘a, 247; Şevkânî, Fevâidu’l-Mecmû‘a, 286. )
es- Sehâvî şöyle der: “Hocamız (İbn Hacer) ve ondan önce de ed-Demîrî ve ez-Zerkeşî, “Aslı yoktur” demişlerdir. Bazıları buna, “Herhangi bir muteber kitapta mevcudiyeti bilinmemektedir” ifadesini de eklemiştir.”
[ es-Sehâvî, el-Makâsıdu'l-Hasene, 286; krş. a.mlf. el-Ecvibetu'l-Mardıyye, I, 248; ez-Zerkeşî, et-Tezkire, 167; el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, II, 83.]Said Nursî, bu hadisi de diğerleri gibi kaynak vermeden kitabına koymustur ((Şuâlar, 80, Altıncı Şua/İkinci Suâl/Birinci Cihet; 486, Onbeşinci Şua/Elhüccetü’z-Zehra/Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı/Dokuzuncusu;

Kastamonu Lâhikası, 9, Yirmiyedinci Mektubdan/ Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet-i Kur’aniyede Kuvvetli, Dirayetli Arkadaşlarım; Barla Lâhikası, 385,Yirmiyedinci Mektubdan/Risale-i Nur’un ehemmiyetli bir şâkirdi olan Yusuf’un bir fıkrasıdır.) )Hadisin aslı olmadığından haberi de yoktur. Hadis, sadece sika imamların kitaplarından alınır. Hangi hadisin zayıf, hangisinin merdut, hangisinin makbul olduğu kendisine müracaat edilen alınır.
Bu imamların koydukları kaidelerden birisi şöyledir: Bir hadis rivayet açıkça belirtmek ya da kim tahriç etmişse ona isnat etmek zorundadır. (Ebû Şehbe, Sünnet Müdafaası, 1/190.) Peygambere iftira atmanın dehşetini bilmeyen kimseler arasında bu tür uydurma sözler hadis diye oldukça yaygındır . Kaynağa itibar etmeyen kimseler olduklarından dolayı ; kendi aralarında bu tür sözlerin senedi , ravi zinciri , muhaddislerin bu söz hakkında hükümlerinin pek kıymeti harbiyesi yoktur. Çünkü bunları kabul etmek işlerine gelmektedir. Böylece alim bildiklerini kutsamış , alim bilinenler ise kendilerini peygamber seviyesinde kabul ettirebildiklerinden dolayı her türlü talimatları ve emirlerine körü körüne itaat ettirebileceklerdir. Bu tür kişilerden delil sorulduğunda kınanırsınız. Onlar Allah dostlarıdır ! denilerek hatadan münezzeh itibarı verilmek istenerek söylemlerinin sıhhat derecesi sahih ! olduğu vurgulanmak istenir . Fakat ehli sünnet için delil edille-i şeriyyedir. Bu tür safsatalara itibar edilmez . Bakınız aşağıdaki iki hadis sahihtir ._Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor:
Rasulullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: “Benim hakkımda yalan söylemeyin. Zira benim üzerime yalan uyduran cehenneme girer.”
Buhâri ,İlm38; Muslim, Mukaddime1, (1); Tirmizi, İlm 8, (2662)Kutub-i sitte: 5176 Muğire İbnu Şu’be radıyallahu anh anlatıyor:
“Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
Benim üzerime söylenen yalan, bir başkası üzerine söylenen yalan gibi değildir. Öyleyse kim bile bile bana yalan nisbet ederse cehennemdeki yerini hazırlasınBuhâri, Cenâiz 34; Muslim, Mukaddime 4, (4); Tirmizi, İlm 9,(2664). Kutub-i sitte :5178

****************

ALLAH’IN İLK YARATTIĞI ŞEY NURUMDUR”

ÜMMETİMİN ALİMLERİ BENİ İSRAİL’İN PEYGAMBERLERİ GİBİDİR”

_

_

*******************************.

 

“NEFİSLE CİHAD EN BÜYÜK CİHADDIR”

sözü uydurmadır.Rasulullah (s.av) bir gazveden dönüyordu. Rasulullah (s.a.v) onlara şöyle dedi:
“ Hayırlı bir yerden döndünüz, küçük cihaddan büyük cihada döndünüz”
“Büyük cihad nedir ? Ey Allah’ın Rasulü? “ dediler.
“Kulun nefsiyle mücadelesidir.” dedi.Senedinde Halef b. Muhammed b.İsmail el Hayyam var.Hakim “onun hadisi sakıttır” derken , Ebu’l Yala el Halilde “o karıştırmış , o çok zayıftır, bilinmeyen metinleri rivayet etmiş “ demiştir.
İmam-ı Ahmed “o yalancıdır, hadis uydurur” derken, Amr b. Ali, Nesai ve Darekutni de “hadisleri metruktür” derler.
(Tehzibu’t-Tenzib: 11-261-262.)İmam İbn Teymiye şöyle der:
Bazılarının Tebük seferi dönüşünde , Rasulullah’ın ; “ küçük cihaddan büyük cihada döndük” şeklinde söylediğini rivayet ettikleri hadisin aslı yoktur. Nebi’nin (s.a.v) söz ve fiillerini bilen hiç kimse bunu rivayet etmemiştir. Kafirlerle cihad ,amellerin en büyüğü , hatta insanın yapacağı en büyük iyiliklerdendir. Tüm bunlardan sonra sonra hadisin mevzu olduğu hususunda şüphe edecek değilim
(
El Farku Beyne Evliya-i Rahman ve Evliya-i Şeytan s. 44-45)Aynı hadisin ! başka varyantında ise şöyle geçer ;Az güvenilir ve tabii olan İbrahim b. Ebi Able’den şöyle rivayet edilmiştir:
Gazadan dönenlere (rasulullah) şöyle demiştir:

Şüphesiz küçük cihaddan döndünüz, bundan sonra büyük cihada , kalp cihadına ne yapacaksınız?
(Siyer-u Alamu’n Nubela: 6/324 )Darekutni der ki : “İbrahim b. Ebi Able kendi nefsinde güvenilirdir.Ona giden yollar safi değildir.
Derim ki , bu sözü bu imama sözün zayıflığını beyan etmeden isnad etmek caiz değildir diye düşünüyorum.lrakî (806/1403)’nin verdiği bilgiye göre, Beyhakî (458/1066) onu “Kitabu’z'Zühd” adlı eserinde “zayıf bir senedle rivayet etmiştir. İkinci ve farklı bir tespit de, îbn Hacer (852/1448)’e aittir. O da “Tesdîdu’l-Kavs” adlı,eserinde, sözün hadis değil, ibrahim b. Able’ye ait, dillerde dolaşan bir söz olduğunu söylemiştir. îbn Hacer’in bu tespitine bir çok ilim adamı eserinde yer vermiştir.Beyrûti (1276/1859) ve Elbânî ona “zayıf kaydı düşerlerken” îbn Teymiyye (728/1328), hadisin aslının olmadığını söylemiştir.
Bu konudaki görüşünü ayetler ve başka hadislerle destekleme yoluna giden alim, hadisin, anlam bakımından bu ayet ve hadislere aykırı olduğuna dikkat çekerek, hiç bir kimsenin, onu rivayet etmediğini söylemiştir.Bunun ondan geldiğinin sıhhatini varsaydığımızda dahi o bir beşerdir ; doğru da yapar , yanlış ta.
Mucahidlere hitab etmesine rağmen masum değildir. Kafirlerle savaştıklarında kalple olan cihada ne yapacaklarını soruyorlar?
Çünkü nefis, hayatta kalabilmek için mücahidi firara yöneltebilir, yahut bunun dışında bir şeye , mesela infak etmemeye sevk edebilir. O takdirde kafirlerle mücadele ettiği bir esnada , nefsiyle de mücadele eder.
İbrahim’in görüşünde büyük ve küçük cihad , kafirlerle mücadelededir. Aynı anda iki cihadı bir araya getirdiğinden dolayı büyük cihad demiş olabilir.
Bunun itibara alınması ihtimali vardır.

Ancak kendi ibadethanelerinde oturup , insanlardan el- etek çeken kişi aslında ne büyük ne de küçük cihad içerisindedir. Hakikatte o nefsinin arzusuna tabidir. Çünkü nefsi ona bunu sevdirmiştir. Şeytan da ona bunu süslemiştir. Sonra eğer bu büyük cihad ise , o zaman , insanlardan ayrı olarak hayatlarını ağaç yapraklarını yemekle idame eden rahipler sınıfı ile hayatlarını oruç ve kulluğa veren Budistlerin yaptıkları bu işle , dünyanın en mutlu ve bahtiyar insanları olmaları gerekir. Halbuki bunu hiçbir akıllı söyleyemez. Dikkat ederseniz yukarıdaki uyduruk söz , ne kutub-i sitte de , ne sahih buhari , muslim , ebu Davud ,tirmizi , nesai , ibn mace , Ahmed bin halbelin musnedinde ne de İmam Malikin Muvattası vs. gibi hiç bir sahih hadislerde yoktur !!Tüm bunlar zayıf ve mevzu hadislerin hayırsızlığındandır. Bu hadis uydurmacısının İslam ve ehline karşı kindar oluşundan şüphemiz yoktur. Sofular bunu rahatlıkla aldılar. Allah hepimizi bağışlasın. Sonra bu alçalış ve gerileme döneminde o kültüre mensup bazı kişiler bunu kabul etmiş ve risaleler halinde de İslami kitab evlerine sürmüşlerdir. Kitaplarında bu hadisi savunup , onu zayıf gören veya derecesini az görenlere körü körüne saldırıyorlar. Allah (c.c.)bizleri ve onları doğrı yola hidayet etsin. Allah yolunda cihada denk gelecek hiçbir şey yoktur. Bu delil itirazlara yeter.

Şimdi Allah yolunda canla-malla cihad etmenin önemini bahseden birkaç hadis okuyalım : Ebu Hureyre’den (r.a) rivayetle Nebi’ye (s.a.v) soruldu:
Allah yolunda cihad etmeye denk ne var?”
Güç yetiremezsiniz dedi. Üçüncüsünde :
Allah yolunda cihad edenin misali , Allah yolunda cihad edenin , evine dönünceye kadar gündüzleri oruçla , geceleri de ibadet ve kıyamla geçiren adamın misali gibidir dedi.
(
Müslim, İmare: 29 ; Tirmizi , Cihad : 1)Ebu Hureyre’den (r.a) rivayetle Nebi’ye (s.a.v) bir adam sordu :
Ey Allah’ın Rasulü! Cihada denk gelebilecek bir ameli bana göster “ dedi . Rasulullah (s.a.v) :

Bulamıyorum dedi .Sonra şöyle devam etti: Mucâhid sefere çıktığı zaman sen mescide girip de (o geriye dönünceye kadar) hiç gevşemeden devamlı namaz kılmaya; hiç iftar etmeden devamlı oruç tutmaya gücün yeter mi?buyurdu.
“ (Adam) : Kim bunu yapabilir?” dedi.
(
Buhari ,Cihad: 2)Ebû Hureyre’den: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur: «Eğer ümmetime meşakkat yüklemiş olmasaydım Al­lah yolunda hiç bir seriyyeden geri kalmazdım. Fakat onları bindirecek binek bulamadım, onlar da bundan sonra binecek vasıta bulamaz. Benden sonra benim gibi her sefere çıkamamak onlara ağır gelir. Halbuki Allah yolunda savaşıp öldürülmeyi, sonra diriltilip tekrar öl­dürülmeyi, sonra diriltilip tekrar öldürülmeyi ne kadar çok isterdim.
(Buharı, Cihad, 56/119; Muslim, İmaret, 33/103- 106. Muvatta ; cihad :40)Fukaha cihadın önce işgal edeilen topraklarda yaşayan müslumanlara farz oldugu , savaşlar birkaç günden fazla sürerse daha sonra tedrici olarak halkanın genişleyecegi görüşündedir.Ebu Davud‘un rivayet ettiğ bir hadisinde
“ s
avaş , Allah ın beni rasul olarak göndermesinden ümmetimin deccalla savaşmasına kadar devam eder. Onu ne zalimin zulmu , nede adilin adaleti ortadan kaldır.
(mucemul-feteva.28/506-508)Bir hadisde Rasul s.a.v. Zeyd bin Eslem babasından rivayet ediyor. Rasulullah s.a.v buyurdu:
”Gökten yağmur yağdıkça cihad tatlı ve hoştur. İnsanlar üzerine Kur’anı çokça okuyanların,”Bu zaman cihad zamanı değildir” dedikleri bir zaman gelecektir. Kim bu zamana ulaşırsa, bilin ki bu ne güzel cihad zamanıdır.

Dediler ki; ‘Ya Rasulallah bunu söyleyecek kimse var mı dır?’
‘Rasulullah s.a.v buyurdu ki, Evet bu kimse Allah’ın , meleklerin ve bütün insanlığın lanetlediği kimsedir.
(
İmam Nevevi;Tagribul Tezhib,Şifa-i Essudur,Meşariul Eşvag ila Mesari El Uşşag )_ Ebu Hureyre (r.a)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
Ümmetime zor gelmeyeceğini bilsem hiçbir müfrezeden geri kalmazdım fakat ümmetim savaş için binit bulamıyorlar, Ben de onları bindirecek binit bulamıyorum. Hem benden ayrı kalmak ta onlara güç geliyor. Allah yolunda şehid olup tekrar dirilmeyi tekrar şehid olup tekrar dirilmeyi ve üçüncü sefer tekrar şehid olmayı çok isterim.”
(
Buhârî, Cihad ve Siyer: 7; Muvatta’, Cihad: 14 , sunen-i Nesai :3100 )- Ebu Hureyre (r.a) şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.v)’den işittim şöyle diyordu:
Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki mü’minlerden bir kısmının benden ayrı kalmalarına üzülmeyeceklerini bilsem ve onları bindirebilecek binitler temin edebileceğimi bir bilsem. Allah yolunda savaşa giden hiçbir müfrezeden geri kalmazdım. Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki Allah yolunda ölüp dirilmeyi sonra diriltilip tekrar öldürülmeyi ve yine öldürülmeyi isterdim.”

(
Buhârî, Cihad ve Siyer: 7 , sunen-i Nesai :3101)- İbn Ebî Amîra (r.a)’dan rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
Müslümanlar arasında hiçbir Müslüman yoktur ki Rabbi onun ruhunu aldıktan sonra tekrar size geri dönmek istemez, dünya ve içindekilerin hepsi kendisine verilse bile… Ama şehid böyle değildir.”(O tekrar dirilip yine tekrar şehid olmak ister)
İbn Ebî Amîra diyor ki:
Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
Allah yolunda şehid olmayı göçebe ve yerleşik hayat yaşayanların elde ettikleri her şeye tercih ederim.”
(Musned: 17221 , sunen-i Nesai :3102)İbn Hasasise’den ( O Beşir b. Mabet’tir. Onun Zeyd b. Mabed es-Sedusi olduğu da söylenmiştir. İbn Hasasiye olarak meşhur olmuş )
Rasulullah’a (s.a.v.) İslam üzeri­ne biat etmek için geldim. Bana Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in onun kulu ve Rasulü olduğuna şahidlik etmeyi, beş vakit namaz kılmayı, ramazan orucunu tut­mayı, zekat vermeyi, hac etmeyi ve Allah yolunda cihad et­meyi şart koştu.
Ey Allah’ın Rasulü! İkisine gelince, ben onlara güç getiremem. Benim malım on tane devedir. Onlar da çoluk ço­cuğumun sütü ve merkebidir. Dolayısıyla zekatı veremem. Cihada gelince, arkasını dönenin Allah’ın gazabına uğraya­cağını söylüyorlar. Bu nedenle savaşa girdiğimde ölümü is­tememekten ve nefsimin korkmasından korkuyorum.
Rasulullah ellerini açıp hareket ettirdi ve:
Sadaka yok, cihad da yok, o zaman ne ile Cennete gi­receksin ?
Sahabi dedi ki “Ey Allah’ın Rasulü sana biat ediyorum.”
Bunun üzerine tüm onlar üzerine benden biat aldı.
( Sunen’ul-Kubra Kitabu’s-Siyer Babu Asli Farzı ‘1 Cihadi: 9/20.)Beyhaki Suneni Kubra’sında Abdullah b. Cafer , o da Ubeydullah b. Amr , o da Zeyd b. Enise’den, o da Cebe­le b. Suhaym’den ona da Ebu’l Musni el-Abidi ibn Hasasiye’den işittiği ve hadisi rivayet etmiş.*******Seleme b. Nufeyl’den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir. Der ki:
Ben Rasulullah (s.a.v.) ile otururken bir adam girip şöyle dedi:
Ey Allah’ın Rasulü! Atlar salıverilmiş ve silah bırakıl­mış. Bazıları savaşın artık olmayacağını, savaşın bittiğini id­dia ediyorlar.”
Rasulullah (s.a.v.) dedi ki:
Yalan söylüyorlar. İşte şimdi savaş zamanı geldi. Ümmetim bir grup Allah yolunda cihad etmeye devam edecektir. Muhalif olanlar, onlara zarar vermez. Allah onlarla bir kavmin kalplerini kaydırır ki, onlarla onla­rı rızıklandırsın. Kıyamet kopuncaya kadar savaşırlar. İyilik daha atların kaküllerine Kıyamet gününe, savaş bi­tinceye ve

Yecuc ve Mecuc çıkıncaya dek bağlıdır.
[Nesai rivayet etmiş. Nesai benzerleriyle hasen bir isnad ile rivayet etmiş. Kitabu'1-Hayl (Atlar): 1, Ahmed: 4/104.]İbn Hibban Cubeyr b. Nefir, Nevvas b. Seman tarikiyle rivayet etmiş.
Der ki; Rasulullah’a bir fetih nasip oldu. Ona varıp dedim ki: Ey Allah’ın Rasulü! Atlar salıverildi hadisi.Nesai’nin rivayetine benzer bir şekilde rivayet etmiş.
Mevarid’uz-Zeman, el-Cihad Babu devami’I-Cihad s. 389-90.Bu rivayetle Seleme’nin rivayetinde geçen müphem adamın Nevvas olduğunu da öğrendik. Konudaki hadise Cabir’in rivayeti de şahidlik etmekte­dir. Ümmetimden bir grup kıyamete dek hak üzere sava­şacaktır.
(Muslim İmare: 53.)_Ebu Said el Hudri (r.a)’den rivâyete göre, şöyle demiştir:
Tebük savaşı olduğu yıl Rasûlullah (s.a.v), sırtını devesine dayayıp insanlara bir konuşma yaparak şöyle buyurdu:
Size insanların en hayırlısı ile en şerlisini haber vereyim mi? En hayırlı kimse ölünceye kadar atının veya devesinin sırtında veya yaya olarak Allah yolunda gayret eden kimsedir. En şerli kimse ise; Allah’ın Kitab’ını okuyup da gerekenleri yerine getirmeyen kimsedir”

(Musned: 11124 , sünen-i Nesai 3055)- Ebu Hureyre (r.a)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
Allah’ın azabından korkarak gözyaşı döken bir kimse süt memeye tekrar girinceye kadar ateş o kimseyi yakmaz. Allah’ın dinini yeryüzünde hâkim kılmak için gayret eden kimsenin çıkardığı toz ile Cehennem dumanı bir araya gelmez”

(Tirmizî, Fedailul Cihad: 8; Dârimi, Cihad: 8 ,sünen-i Nesai 3057 )Yine Ebu Hureyre (r.a)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
Bir kafiri öldürüp sonra da Müslümanca yaşamaya devam edip, Müslümanca ölen kimse; o kafirle beraber Cehennemde olmaz. Allah yolunda gayret ederken çıkarılan toz ile Cehennem ateşi bir araya toplanmaz. Kulun kalbinde iman ile hased bir arada olamaz.”

(Tirmizî, Fedailul Cihad: 8; Dârimi, Cihad: 8 ,sünen-i Nesai 3058)Her ümmetin ruhbanlığı vardır , benim ümmetimin ruhbanlığı cihaddır”
(
Ahmed bin Hanbel)Rasulullah’ın (s.a.v) ashabından bir kişi tatlı su kaynaklarının bulunduğu bir vadiden geçti.
İnsanlardan el etek çekip bu vadide kalsam ? Ancak Rasulullah’tan (s.a.v) izin almadan bu işi yapmam diye düşündü. Bunu Rasulullah’a (s.a.v) söyleyince , Rasulullah (s.av) :“Yapma ! Şüphesiz Allah yolundaki birinizin (yaptığı cihad) fazileti , evindeki yetmiş yıl namazından daha efdaldir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve cennetine koymasını istemez misiniz? Allah yolunda cihad ediniz .Devenin iki süt arası müddeti kadar Allah yolunda savaşanlara cennet vacib olmuştur
Tirmizi ,Cihad:17Bu son hadiste , cihadı ekber iddialarını tamamen çürütmektedir. Çünkü bu sahabe Rasulullah’tan (s.a.v) insanlardan ayrılıp nefsiyle cihad etmek için istekte bulunmuş, Rasulullah onu bundan men etmiş ve ondan daha iyisine irşad etmiştir. Sonra bu hadiste dikkat edilmesi gereken başka bir espiri de var. Rasulullah’ın (s.a.v):
Kim devenin iki süt arası kadar Allah yolunda cihad ederse Cennet ona vacip olur..” sözünün genelinden hareketle , Allah yolunda cihad edenler , öldürülse de , öldürülmese de cennetle müjdelenmiştir.
Hadiste geçen “fukava nakati” ,iki süt arası dönem veya sütün sağılıp tekrar sütün memelere dönünceye kadar ki zamandır.
( El-Misbahul Munir s. 484)Bununla bahsedilen o hadisin mana ve sened bakımından batıl olduğunu öğrendik.Ondan başka ibadete layık ilah olmayan Allah’a hamd oldun. Klavyeyi bırakmadan önce şunu söylemek istiyorum. Bu düşünce (nefis ile cihad) tamamıyla sofuca bir düşüncedir. Kökeni İslam düşmanlarına dayanmaktadır. Onu bırakıp arkamıza atmalıyız. Nebi’nizin (s.a.v) nasihatine dönünüz:
“Cihad , şüphesiz ona hiçbir şey denk gelemez.”
Bu nasihatta , sizin için tüm kötülükleri isteyen (bu kötülükler ona dönsün) komplocu düşmanınızın ithal düşüncelerinden sizleri müstağni kılacak güzellikler var.
Dolayısıyla cihad hususunda yazılmış eserlerde çağdaş bazı yazarların bu hadisten etkilenerek yaptıkları gibi “büyük cihad” ya da “nefsle cihad” diye isimlendirmelerinden etkilenmemek gerekir. Buradan benim nefisle mücadeleyi inkar ettiğim veya ona değer vermediğim kesinlikle anlaşılmasın. Aksine bu konu cihada teşvik , Allah yolunda ölme sevgisine has olup , iki şey arasında zihni bulandırmaktan uzak tutmak gerekir. Onu cihadın iki çeşidini söylediğimizde, sanki onlardan birini seçme serbestliğini veriyoruz.Acaba birini diğerine tercih ettiğimizde durum ne olur? Siz hacılara su dağıtma ve Mescid-i Haram’ı imar etme işiyle Allah’a ve ahiret gününe iman edip, Allah yolunda cihad edenlerin yaptığı işi bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında eşit olamazlar. Allah zalimler topluluğuna hidayet ihsan etmez. TEVBE

ZAYIF VE UYDURMA HADİSLER

1. Din akıldır, dini olmayanın aklı da yoktur [en-Nesâi, el-Kunâ]
Hadis bâtıldır.
Nesâ’î « bu bâtıl ve münker bir hadistir » demiştir.
Hafız b. Hacer; aklın fazileti konusunda otuzdan fazla hadis olduğunu ve tümünün de uydurma olduğunu belirtir.
İbn Kayyım’da[Menar el-Munif], akılla ilgili bütün hadislerin yalan olduğunu söyler.

2. Kişilerin azmi, dağları yerinden oynatır
Hadis değildir.
Aksine Gazzâlî’nin kardeşi olan Ahmed el-Gazzâli’nin sözüdür.

3. Mescidde konuşmak, hayvanların yeşilliği yedikleri gibi sevabları yer
Bunun aslı yoktur.
Gazzâlî İhyâ’da[1/136.] nakleder, Hâfız el-Irâkî rivâyetin aslını bulamadığını, es-Subki ise, isnadını bulamadığını söyler.
Rivâyetin dillerde meşhur olan şekli ise; Mescidde ki mubâh söz ateşin odunu yediği gibi sevabları da yer.

4. Ebediyen yaşayacakmış gibi dünyan için çalış, yarın ölecekmiş gibi de ahiretin için çalış
Merfû olarak aslı yoktur. Ancak son zamanlarda halk arasında şöhret bulmuştur.

5. Gerçekten Allah kulunu helâl şeyin talebinde yorgun olarak görmeyi sever [ed-Deylemi, el-Firdevs.]
Uydurmadır.
Ravilerinden olan Muhammed b. Sehl el-Attâr hadis uyduran birisidir.

6. Ümmetimden iki sınıf salâha ererse, insanlar da salâha erer: yöneticiler ve âlimler
Uydurmadır.
Râvilerinden olan Muhammed b Ziyâd el-Yeşkurî hakkında Ahmed b Hanbel; yalancı olup hadis uydurduğunu söyler. Buna rağmen Gazzâlî İhyâsın darivâyeti Allâh Rasûlû (s.a.s)’e nisbet eder!

7. Her kim günah işlerken gülerse, ateşe ağlayarak girer
Uydurmadır.
Bu rivayette yukarıda geçen Muhammad b. Ziyâd adında yalancı ve hadis uyduran birisi kanalından gelmiştir.

8. Hâlimi bilmesi, istememe gerek bırakmaz
Bunun aslı yoktur.
Bazıları bunu İbrâhim (a.s)’ın sözü olarak aktarırlar, söz isrâiliyattandır.
Rivâyete göre, İbrâhim (a.s) mancınık ile ateşe atıldığında Cebrâil kendisine gelerek; «Ey İbrâhim bir isteğin varmı?» dediğinde, İbrâhim: «Sana ihtiyacım yoktur» der. Cebrâil: «Rabbinden dile» der.
Bunun üzerine İbrâhim (a.s) yukarıdaki sözünü söyler. Rivâyeti el-Bagavî tefsirinde Ka’b el- Ahbâr’a nisbet etmiştir.
Tasavvuf anlayışına göre hikmet hakkında yazanlardan bir tanesi;
«Allah’tan istemen O’nu itham etmendir!» der.
Çünkü Allâh her şeyi duyup gördüğünden, Ondan isteme O’nun duymadığı görmediği anlayışına götürdüğü için Onu itham etmektir!!!
Böyle bir anlayış büyük bir sapıklıktır. Çünkü başta İbrahim (a.s) olmak üzere bütün Peygamberler Allah’tan istemişler O’na yalvarmışlardır. Kur’an ve Sünnette bunun örnekleri çoktur.
Ebu Davud’un tahriç ettiği sahih bir hadiste :
Duâ ibadettir diyen Allâh Rasûlû (s.a.s) ardından şu âyeti okur; «Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana duâ edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibâdeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir»)[Gâfir 60.]
Duâ ile kul, Allâh’a olan kulluğunu ve O’na olan hâcetini izhâr eder. Dolayısıyla her kim Allah’a dua etmez ise, sanki ona olan kulluktan yüz çevirmiş gibidir. el-Hâkim’in[el-Mustedrek 1/491] tahrîç edip ez-Zehebî’nin de muvafakat ettiği hasen bir hadiste
(
Kim Allah’a dua etmez ise Allah ona gazab eder) buyurulmaktadır.

9. Câhım (makamım) ile tevessül edin, çünkü cahım Allah’ın indinde büyüktür
Bunun aslı yoktur.
Hiç şüphesiz Allâh Rasûlû (s.a.s)’in yeri ve makamı Allah’ın indinde büyüktür. Ancak bunun ile tevessül arasında fark vardır, ikisinin karıştırılmaması gerekir. Câhı ile tevessülde bulunulup kabule daha şayan olduğu inancının akıl ile bilinmesi imkansızdır. Gaybi bir konu olduğu için delil olabilecek sahih bir nakil ile sabit olması gerekir. Bu konu hakkında da sahih bir hadis yoktur. Bilâkis Ebû Hanîfe şöyle der:
« Hiç kimsenin Allah’tan başka biriyle Allah’a duâ etmesi gerekmez. Musâade edilen ve emredilmiş olunan dua, Allah’ın şu, (
Allah ait güzel isimler vardır. O’nu o isimlerle çağırınız) âyetinden yararlanılarak yapılandır. »[Durrul-Muhtâr 2/630]
Ebû Yusuf ise şöyle der:
« Falanın hakkı için veya peygamberlerden birisinin hakkı için Harem-i Şerîf yahut Meş’ar-i Harâm hakkı için duâ edilmesini kerih görürüm.»
[el-Kudûri, Şerhu’l- Kerhi, Kerâhet Babı.]

Tevessülle ilgili batıl bir rivâyette Şâfii şöyle der:
« Ben Ebû Hanîfe ile teberrukte bulunurum, her gün kabrine gelir ve bir ihtiyacım olduğunda iki rekat namaz kılarım, böylelikle kabrin yanında Allah’tan ihtiyacımı isterim, uzun zaman geçmeden ihtiyacım giderilir » Ravilerinden olan Umer b. İbrâhîm bilinmemektedir.
Rivayetin yalan olduğu gün gibi açıktır.
Çünkü Şâfii Bağdat’a geldiğinde duâ için nöbetleşe olarak ziyaret olunan hiç bir kabir yoktu. Bu hâl Şâfii döneminde bilinmezdi. Şafii, Hicâz, Yemen, Şâm ve Mısır’da bir çok sahabi ve tabiin ve daha önemlisi Medine de Peygamber (s.a.s)’in kabrini görmüştür. Şaşılacak bir haldir ki, Şâfii buralarda dua yapmamıştır.
Sonra Ebu Hanîfe’nin öğrencilerinden olan Ebû Yûsuf, Muhammed, Züfer, Hasan b. Ziyâd, ne Ebû Hanîfe’nin ne de başkasının kabrine böyle bir duâ için gitmemişlerdir.

10. …Peygamberinin ve benden önceki Peygamberlerinin hakkı için… [Taberânî (24/351-352)]
Hadis zayıftır.
Râvilerinden olan Ravh b. Salâh, münker hadisler rivayet etmiştir.

11. Adem (a.s.) günahı işlediğinde şöyle der: « Ya Rabbi, Muhammedin hakkı için beni affetmeni istiyorum ». Allah, « Ey Adem onu yaratmadığım halde Muhammedi nasıl tanıdın » deyince, « Ey Rabbim! beni elinle yaratıp, ruhundan bana üflediğinde başımı kaldırdım ve arşın sütunlarında Lâ ilâhe illallâh Muhammedun Rasulullâh yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki, Sen Kendi ismine en sevgili yaratığını izâfe ettin ». Bunun üzerine Allah; « Doğru söyledin ey Adem! Çünkü o beşer içerisinde bana en sevgili olanıdır. Bana onun hakkı ile dua ettiğinde seni bağışlarım, eğer Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım » der. [el-Hâkim, Mustedrek (2/615); İbn Asâkir (2/323), el-Beyhâki, Delâil’un-Nübuvve (5/488)]
Uydurmadır.
Râvilerinden olan Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem hakkında İbn Hibbân şöyle der: «Hadis uydurmakla itham olunmuş, Leys, Malik ve İbn Lehi’a üzerine hadisler uydurmuştur.
Dolayısıyla imâm ez-Zehebî rivâyet hakkında uydurma ve batıl derken, İbn Hacer el- Askalânî de ona katılır.
Rivâyetin batıllığına delil olan bir yönüde, Adem (a.s.)’ın Nebî (s.a.s.)’i, kendi yaratılışından sonra cennette iken yer yüzüne inmeden bilmesidir.
Halbuki zayıf, ancak daha iyi bir senedle gelen başka rivayette:
(Adem (a.s.) Hindistana iner ve yanlızlık hisseder, bunun üzerine Cebrâil inerek; Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Eşhedu En Lâ İlâhe İllallâh (iki defa), Eşhedu Enne Muhammeden Rasûlullâh (iki defa) deyip ezan okur. Adem şöyle der: «Muhammed de kim»? Cebrâil: «Peygamberlerden son oğlundur» der.)
[İbn Asâkir (1/323/2).]
Râvilerinden Ali b. Behrâm bilinmemekte, diğer bir râvi olan Muhammed b. Abdullâh b. Süleyman aynı şekilde bilinmemektedir.
Bir önceki rivâyette Âdem (a.s.) daha cennette iken Peygamber (s.a.s.)’i tanıyordu, bu ikinci rivayette ise, Âdem (a.s.) yer yüzüne indiği halde Muhammed (s.a.s.)’i tanımamıştır.

12. Ezan okuyan kâmet getirsin [Ebû Davûd, et-Tirmizî, Ebû Nu’aym]
Hadis Zayıftır.
Hadis Abdurrahmân b. Ziyâd el-Afrîkî yoluyla rivayet edilmiştir. et-Tirmizî akabinde, Abdurrahmân’ın hadis ehli indinde zayıf olduğunu söyler.
Hadisin el-Bagavî [Şerh es-Sunne (2/302)], en-Nevevi [el- Mecmu (3/121)] ve el-Beyhakî[Sunen el- Kubra (1/400)] zayıf olduğunu belirtmişlerdir.
Bu zayıf hadisin kötü etkilerinden biri de namaz kılanların anlaşamamalarına sebebiyet vermesidir. Meselâ müezzin bir özürden dolayı geç kaldığında, bazı hazır bulunanlar ikâmet getirmek ister, ancak cemaatten birisi engel olmak için hemen bu hadisi getirir, görüldüğü gibi hadis zayıftır. Dolayısıyla zayıf hadis dinde delil olmadığı gibi Allâh Rasûlu (s.a.s.)’de nisbet olunması caiz değildir.

13. Vatan sevgisi imandandır [es-Sagâni, el-Ehadîsu’l-Mevdua sayfa.7]
Uydurmadır.
Es-Sagânî ve diğer muhaddislerde uydurma olduğunu beyan ederler. Rivâyet, mana olarak ta doğru bir manaya sahib değildir. Çünkü vatan sevgisi nefis ve mal mülk sevgisi gibi doğuştan gelmektedir, yani içgüdüseldir. Dolayısıyla bunlara olan sevgiden dolayı kişi övülmez, hele hele imanın gereklerinden hiçte değildir. Özellikle insanlar bu sevgide ortaktırlar, bunda mümin ile kafir arasında bir fark yoktur.

14. Her kim Allah için kırk gün ihlaslı olursa, hikmet pınarları dilinde zuhûr eder [Ebû Nu’aym Hilye 5/189].
Hadis zayıftır.
Râvilerinden olan Haccâc b. Arta’e zayıftır, kendisi müdellis olup rivayeti an ana sigasıyla zikretmiştir.
el-Irâkî tahrîcu’l-İhyâ da hadisin zayıf olduğunu belirtmiştir.

15. Kim Kabe’ye hacca gider de beni ziyaret etmezse, bana eziyet etmiştir [İbn Adiy 7/2480, İbn Hibbân Duafâ 2/73]
Uydurmadır.
Râvilerinden olan Muhammed b.Muhammed b. Nu’mân güvenilir ravilere söylemediklerini nisbet eder.
Dolayısıyla ez-Zehebî [Mizân 3/237] rivayetin uydurma olduğunu söylemiştir. es-Sagâni
[el- Ehâdis el-Mevdua (s .6)] ve eş-Şevkâni,[ el-Fevâid el-Mecmua fi’l-Ehâdis el-Mevdua (s.42)]uydurma hadisleri topladıkları kitablarına bu rivayeti de dahil etmişlerdir.
Bu rivayetin uydurma olduğu rivayetin metninden de anlaşılmaktadır. Çünkü Allâh Rasûlu (s.a.s.)’e yapılan kabalık eğer küfür değil ise büyük günahlardandır. Dolayısıyla (s.a.s.)’i ziyaret etmeyen büyük günah işlemiş olur. Bu da, bu ziyaretin hac gibi farz olduğunu gerektirir ki, böyle bir şeyi hiç bir müslüman söyleyemez.
Eğer Allâh Rasûlu (s.a.s.)’in ziyareti bizi Allah’a yaklaştıran bir ibadet ise, ilim ehline göre bu istihbabı geçmez. Dolayısıyla onun kabrini ziyaret etmeyen nasıl olur da ondan yüz çevirmiş ve ona karşı kaba davranmış olsun?

 

16. Her kim beni ve babam İbrahimi bir sene içerisinde ziyaret ederse, cennete girer.
Uydurmadır.
Ez-Zerkeşi [el-Lalâî el-Mensûra] rivayetin uydurma olduğunu ve hadis ehlinden hiç kimsenin bunu rivayet etmediğini söyler.
Suyûtî[Zeyl Ehadis el- Mevdûa (119)] de İbn Teymiyye ve Nevevi’nin, rivayet hakkında uydurma ve aslının olmadığına dair sözlerini aktarır.

17. Kim hacca gider ve ölümümden sonra kabrimi ziyaret ederse, o kişi beni hayatımda ziyaret etmiş gibidir. [et-Taberânî (3/203/2) , ed-Dârekutnî (279), el-Beyhakî (5/246)]
Uydurmadır.
Râvilerinden olan Leys b. Ebi Suleym, şuuru bozulduğu için karıştırmıştır, dolayısıyla zayıf addedilmiştir.
Hafs b. Süleyman ise, Hâfız İbn Hacer’in dediği gibi, hadisleri terkedilmiştir. İbn Ma’în onun yalancı olduğunu söyler.
Şeyhul-İslâm İbn Teymiyye [el-Kâidetü’l-Celîle (57)] şöyle der: «Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kabrinin ziyaretine dair gelen hadislerin hepsi zayıftır, dinde bu tür rivayetlere güvenilmez. Dolayısıyla bu rivayetleri, sahih hadisleri rivayet edenler ve sünen sahibleri almamışlardır. Bunları; çokça zayıf hadis rivayetinde bulunan ed-Dârekutni ve el-Bezzâr gibileri kitaplarına almışlardır».
İbn Teymiyye yukarıdaki hadisi zikreder ve sonra da şöyle der: «Bu rivayetin yalan olduğu gün gibi açıktır. Müslümanların dinine de terstir. Çünkü mümin olarak onu hayattayken ziyaret eden, Onun sahabelerinden olur, özellikle O’na hicret eden muhacirler ve Onunla cihad eden mucahidlerden ise. Rasul (s.a.s) den sabit olan bir hadiste, şöyle der:
(
Ashabıma dil uzatmayın, nefsim elinde olana yemin olsun ki, sizden biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin ne bir avucuna ne de yarım avucuna erişir)
[Buhari ve Müslim.].

Dolayısıyla sahabeden sonra gelen bir kişi, beş vakit namaz, cihâd , hac, salât ve selâm gibi farzları yerine getirse bile, sahâbe gibi olamaz. Dolayısıyla nasıl olurda müslümanların ittifakıyla vacib olmayan Allâh Rasusu (s.a.s)’in kabrinin ziyareti amelini işleyerek kişi, böyle bir dereceye ulaşmış olsun?
Aksine o kabir için özel olarak yolculuğa çıkmak meşru olmadığı gibi yasaklanmıştır da. Ancak Allâh Rasulu (s.a.s)’in mescidinde namaz kılmak için yolculuğa çıkmak müstehabtır.»
Konu ile ilgili sahîh hadîsi Buhâri, Müslim ve diğer Sünen sahipleri tahriç etmiştir, lafzı şöyledir: «
Ancak üç mescid için yolculuğa çıkılır; Mescid-i Haram, Mescid-i Rasûl ve Mescid-i Aksâ. »
Allah’a yaklaşma maksadıyla ancak bu üç mescid için sefere çıkılır. Bu üçünün dışında hiç bir peygamber ve salih kişilerin kabirleri, türbe, yatır, mubârek yer ve mescidler için sefere çıkılmaz. Sahâbe bunu böyle anlamıştır.
S ahih isnadlı bir eserde; Ebû Basra el-Gifârî Ebû Hureyre ile karşılaşır. Ebû Hureyre’ye; « nereden geliyorsun »? der, o da, « Tur’dan orada namaz kıldım » der.
Bunun üzerine Ebû Basra şöyle der: « Eğer sana daha önceden yetişseydim gitmezdin, çünkü ben Rasûl (s.a.s)’i şöyle söylerken işittim: « Ancak üç mescid için yolculuğa çıkılır; Mescid-i Haram, bu mescidim ve Mescid-i Aksâ » [
Tayâlisî (1348), Ahmed (6/6)]

El-Ezraki’nin[Ahbâru Mekke (304)] tahriç ettiği sahih bir rivayette, Kaz’a şöyle der: « Tur’a doğru çıkmak istedim, bunu İbn Umer’e sordum, o da Nebi (s.a.s)’in ne dediğini duymadın mı », diyerek yukarıdaki hadisi zikreder. Ardından da; « Tur’u bırak oraya gitme » der.

18. ( Her kim baba ve annesinin kabrini her cuma ziyaret eder, o ikisinin veya babasının yanında Yâsin (suresini) okur ise, her âyet ve harfin sayısınca günahları affolunur.) [İbn Adiy (1/286), Ebu Nuaym, Ahbâr el-Asbahân (2/344-345)]
Hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Amr b. Ziyâd’ın hadis uydurduğunu ed-Dârekutnî ve İbn Adiy zikreder. Dolayısıyla İbn Adiy mezkûr rivâyet hakkında; « batıldır bu isnâd ile bir aslı yoktur » der.
İbnu’l-Cevzi [el-Mevdûât (3/239)] kitabında bu rivâyeti zikreder.
Bu rivâyet, kabirlerde Kur’ân okumanın mustahab olduğuna delil olarak getirilir. Ancak sahih sünnette bunu destekleyen hiç bir delil yoktur.
Sahih sünnete göre, kabir ziyaretlerinde meşru olan, onlara selâm vermek ve ahireti hatırlamaktır.
Müslim ve diğerlerinin rivayet ettikleri hadiste Aişe (r.a), Allâh Rasûluna (s.a.s) kabir ziyareti esnasında ne söyleyeceğini sorar, O da şöyle söyle der:
(
Bu diyarın mümin ve müslüman olan ehline selâm olsun, Allâh bizden öncekileri ve sonrakileri affetsin. Allâh’ın izniyle bizler de sizlere ulaşacağız.)
Evet Aişe validemiz kabir ziyareti esnasında ne söyleyeceğini sorar, Allâh Rasûlu (s.a.s)’da ona duayı öğretir. Fâtiha, Yâsin sûrelerini veya üç tane İhlâs sûresi okuyacağını öğretmez. Bu sûrelerin okunması meşru olsaydı Allâh Rasûlu (s.a.s) bunu gizlemezdi. Çünkü ihtiyaç anında beyanın geciktirilmesi câiz değildir. Eğer Allâh Rasûlu (s.a.s) bunlardan bir şey öğretmiş olsaydı bu bizlere ulaşırdı.
Başka bir hadiste şöyle gelir:
(
Evlerinizi kabirlere çevirmeyin, çünkü şeytan Bakara suresinin okunduğu evden kaçar
.)
[Muslim (2/188), Tirmizi (4/42)]

Diğer bir hadiste:
( Evlerinizde namaz kılın, kabirlere çevirmeyin.)
[Muslim (2/187)]

Allah Rasûlu (s.a.s), kabirlerin Kur’ân okuma ve namaz kılma yeri olmadığını bizlere bildirmiş, onun için de evlerde Kur’ân okunmasını ve nafile namaz kılınmasını teşvik etmiştir. Evlerin, Kur’ânın okunmadığı kabirlere çevrilmesini de yasaklamıştır.
Dolayısıyla kabristanda Kur’ân okunmasını Ebû Hanîfe, Mâlik ve diğer selef alimleri kerîh görmüşlerdir.
Sunen’in sahibi olan Ebû Dâvut şöyle der: « Ahmed’e kabirde Kur’ân okunması hakkında soruldu, o da ‘okunmaz’ dedi »
[Mesâil (s.158)]
.
Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye şöyle der:
« Şafii’den bu konu hakkında bir söz sabit değildir, bu da onun kabristanda Kur’ân okunmasını bid’at saydığı içindir»
[Sıratul- Mustakim (s.182)]
.
İmam Mâlik şöyle der; « Bunu yapan birisini bilmiyorum, dolayısıyla sahâbe ve tabii’nin bunu yapmadığı ortaya çıkar ».
Diğer taraftan Hallâl’ın rivayetinde, İbn Umer’in definden sonra kabri başında Bakara suresinin başı ve sonunun okunmasını vasiyet ettiğine dair gelen eser sabit değildir. Olsa bile, ona has bir fiildir. Peygamberimizden (s.a.s) konu hakkında böyle bir şey bize ulaşmamıştır. Bundan dolayı bu delil olamaz.
Yine İbn Ebi Şeybe’nin zikrettiği başka bir eserde, Şa’bî şöyle der: « Ensar ölünün yanında Bakara suresini okurlardı ». Senedindeki Mucalid b. Saad yüzünden rivâyet zayıftır.
Ayrıca İbn Ebî Şeybe rivayete şu başlığı koymuştur; « Ölüm döşeğinde iken hastanın yanında ne söyleneceği babı».
Diğer taraftan Hallâl ve Deylemî’nin rivâyet ettikleri uydurma bir rivayette, ( Her kim kabristana uğrar ve Kul Huvallâhu Ahad’ı on bir kere okur, ecrinide ölülere bağışlar ise, ölülerin sayısı kadar ona sevab verilir.)
ez-Zehebî, İbn Hacer, es-Suyûtî ve İbn Arrâk rivayetin uydurma olduğunu söylemelerine rağmen, Merâki’l- Felâh’ın üzerine yazdığı haşiyede Tahtâvî, bu uydurma rivayeti kabristanda Kur’an okunacağına dair delil getirir!!! Müslümanın üzerine düşen, sünnete yapışıp bid’attan kaçınmasıdır. Velev ki insanlar bid’atı güzel görselerde. Çünkü her bid’at dalâlettir.

19. Yaşlı kadınların dinine yapışın
Bunun aslı yoktur.
Buna rağmen Gazâli İhyâ [3/67] da rivâyeti Allâh Rasûlu (s.a.s)’e nisbet eder!
İhyâ üzerinde tahriç çalışması yapan el-Irakî, avamın bu rivayeti dilinde dolaştırdığını, sahih ve zayıf bir aslının olmadığını söyler.

20. Ümmetimin ihtilafı rahmettir
Bunun aslı yoktur.
Muhaddisler bu rivayetin senedini bulmak için çokça gayret sarfetmelerine rağmen bunda muvaffak olamamışlar.
es-Subki şöyle der: «Muhaddislerce bu rivayet bilinmemektedir, ben rivayetin ne sahih ne zayıf ne de uydurma bir senedini bulamadım
Ayrıca rivayet, manâ olarak da, muhakkik alimler tarafından münker görülmüştür.
İbn Hazm[İhkâm 5/64] şöyle der; « Bu söylenen en kötü sözlerdendir, çünkü eğer ihtilaf rahmet olursa o zaman ittifak ta gazab olur. Hiç bir müslüman da bunu söylemez. Çünkü ya ittifak ya da ihtilaf veya rahmet ya da gazab vardır.»
Bu rivayetin kötü izlerinden birisi de, bir çok müslümanın aslı olmayan bu hadis sebebiyle, dört mezheb arasındaki şiddetli ihtilafları kabul etmesidir. İhtilafa düştükleri konularda Kur’an ve sahih sünnet’e katiyen dönme çabasında bulunmazlar. Aslında imamları (Allah onlardan razı olsun), onlara Kur’an ve sahih sünnete dönmelerini emretmişlerdir. Ancak mukallidler dört mezhebi çeşitli şeriatlar şeklinde görmekteler. Böylece şeriat’a zıtlık nisbet etmiş olmaktalar! Bu durum bu tür ihtilafların Allah’tan olmadığını gösteren en büyük delildir. Allah’ın; (
Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok ihtilâf (tutarsızlık) bulurlardı.)[Nisa 82] ayetini düşünselerdi bu tutarsızlığın, bu çelişkinin Allah’tan olmadığını anlarlardı.
Sonra nasıl olurda mezheblerin aralarındaki birbirlerine zıt ihtilaflar uyulan bir şeriat ve indirilen bir rahmet olabilir?! Aslı olmayan bu hadis sebebiyle müslümanlar, dört mezheb imamından sonra günümüze kadar, bir çok itikadî ve amelî meselelerde ihtilaf etmeye devam etmişler. Eğer onlar, bir çok Kur’an ayetinin ve hadislerin kötülediği ve İbn Mesud’un da şer olarak vasfettiği ihtilafı kötü görselerdi elbette ittifaka koşarlar, çoğu konularda da doğruyu yanlıştan, hakkı da batıldan ayırırlardı. Sonra da aralarında olabilecek bazı ihtilaflardan dolayıda birbirlerini mazûr görürlerdi. Ancak niçin uğraşsınlar ki, zaten onlar ihtilafın rahmet, mezhebleride bu ihtilaflı haliyle çeşitli şeriatler olduğunu görmekteler?!
Sözün özü şudur; dinde ihtilaf kötülenmiştir. Ondan kurtulmaya çalışmak gerekmektedir. Çünkü ihtilaf, ümmetin zayıflamasına sebebtir. Allahu Teala’nın dediği gibi: (
Birbirinizle çekişmeyin, sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider
.)[Enfâl 46]
Çekişme, ihtilaf’a rızâ göstermek ve bunun rahmet olduğunu söylemek, ayeti kerim’e ile çatışmaktadır. Bu konuyla ilgili, aslı olmayan bu rivâyetten başka hiçbir dayanakları yoktur.

21. Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz [İbn Abdi’l Berr, Camiul- İlm (2/91), İbn Hazm, İhkâm (6/82)]
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Sellâm b. Suleym yalancı olup, İbn Hibban’ın da dediği gibi uydurma hadisler rivayet etmiştir. Diğer bir râvi olan Hâris b. Gusayn ise bilinmemektedir. Buna rağmen Şa’rânî şöyle der:« Bu hadis hakkında muhaddisler (zayıflığına dair) konuşmuş olsalar bile, keşf ehline göre sahihtir! »
[Mizân (1/28)]
Ancak Şa’rânî’nin bu sözü hiç şüphesiz batıldır! Çünkü keşf yoluyla hadislerin tashih edilmesi tasavvufi bir bid’attır. Bunu asıl kabul etmek, biraz önceki hadis gibi aslı olmayan batıl hadislerin sahih olduğunu kabule götürmesi demektir. Keşf, sahih olarak vukû bulur ise, en iyi durumda bile, rey ile aynı derecededir. Rey ise, hata da eder isabette edebilir. Tabi ki buna heva karışmamış ise bu böyledir. Allah’ın rızası olmayan herşeyden selâmet dileriz.
El-Hatib’in
[Kifâye s.48]
rivayet ettiği daha uzun metinden oluşan diğer bir uydurma hadis hakkında es-Suyutî şöyle der: « Bu hadiste bazı faideler vardır, şöyle ki ; Rasûl (s.a.s)’in kendisinden sonra furu’da ki ihtilafları haber vermesi onun mucizelerindendir, çünkü bu gaybtan haber vermektir. Ve onun buna rızası ve onayı söz konusudur. Öyle ki bunu rahmet kılmış ve mükellefi istediğini almakta serbest bırakmıştır…»!
Buna cevap olarak şöyle denir; önce es-Suyutî’nin rivayetin sahih olduğunu isbat etmesi gerekir ki, sonradan da o rivayetten hükümler çıkarabilsin.
Bu rivayetin uydurma olduğuna bir başka delil de; nasıl olur da Peygamber (s.a.s) sahabeden olan her bir ferde uymamızı tavsiye edebilir? Kaldı ki sahabe arasında âlim olduğu gibi, ilimde orta seviyeli ve daha da aşağı olanlar vardı.
Konuyla ilgili gelen rivayetlerin uydurma olduğunu söyleyen İbn Hazm şöyle devam eder: « Çünkü Allah Teala Peygamberi (s.a.s)’i (
O, arzusuna göre konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir)[Necm 3-4] şeklinde nitelendiriyor ise, Peygamber (s.a.s.)’in şeria’ta dair bütün sözlerinin gerçek ve şüphesiz olarak Allah’tan geldiği anlaşılır. Allah’tan gelen şeyde de ihtilaf olmaz. Çünkü ayette ( Eğer o (Kur’an), Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı
)[Nisa 82] buyurulmuştur.
Allah (
Birbirinizle çekişmeyin
) ayetiyle bizlere tefrika ve ihtilafı yasaklar. Dolayısıyla sahabeden her birine tâbî olmamızı Allah Rasulu (s.a.s)’in bizlere emretmesi imkansızdır. Çünkü sahabenin içerisinde birisinin helal kıldığını haram kılan bulunabilmektedir.
Eğer durum böyle olsaydı, Semure b. Cundup’a uyarak içkinin satışı helâl olurdu. Ebû Talha’ya uyarak ta oruçlunun dolu yemesi helâl olurdu (orucu bozulmazdı). Bunlar diğer sahabelere tâbî olunduğunda da haram oluyor.
İbn Hazm Allah Rasulu (s.a.s)’in ölümünden önce ve sonraki dönemde sahabe’den sadır olan sünnete isabet edemedikleri bazı görüşleri uzunca anlattıktan sonra şöyle der; « Nasıl olurda hem hata hem de isabet eden bir kavmi taklid etmemiz caiz olur »? Konuyla ilgili diğer bir uydurma rivayette:

22. Ehli beytim yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz
Uydurma
Ravilerinden olan Ahmed b. Kâsım er-Reyyân hakkında ez-Zehebî, yalancı olduğunu söyler.
Bu rivayet yalancı olan Ahmed b. Nubeyt nüshasındadır. Dolayısıyla İbn Arrâk
[Tezih eş-Şeria’da (2/419)] rivayetin uydurma olduğunu beyan eder.

23. Gerçekten dolu ne yemektir ne de içecek [Tahâvi, Müşkilu’l-Âsâr 2/347; Ebû Ya’lâ, Musned K 2/191]
Hadis Münkerdir.
Ali b. Yezid b. Cüd’ân yoluyla, Enes (r.a) şöyle der:
( Gök yüzünden dolu yağar, bunun üzerine Ebû Talha şöyle dedi: « Bu doludan bana verirmisin », oruçlu olduğu halde ramazanda yemeğe başlar! O’na dedim ki ; « oruçlu olduğun halde dolumu yiyiyorsun »? Bana şöyle cevap verdi; « Bu dolu gök yüzünden inmiş olup onunla midelerimizi temizleriz, o ne yemek ne de içecektir»! Enes de ki; « Rasulullah’a (s.a.s) geldim ve Ona haber verdim », O da: « Bunu amcandan al », dedi )
Bu hadisin senedi zayıftır. Çünkü ravilerinden olan Ali b. Yezid zayıf olup yanlışlıkla mevkûf [46] rivayetleri merfû kılar. Bu hadisin illetide zaten budur; Sika (güvenilir) raviler, Enes kanalıyla Ebû Talha’ya mevkûf olarak rivayet ederler. Ali b. Zeyd ise, tam tersine Nebî (s.a.s)’e kadar hadisi ref eder. Dolayısıyla hadisin ref edilmesi münkerdir.
Şube, o da Katade ve Humeyd’in Enes’ten gelen rivayetinde: (
Dolu yağdı, Ebû Talha oruçlu olduğu halde yemeğe başladı, ona; « Oruçlu olduğun halde mi yiyiyorsun » denilince? O da; « Gerçekten bu berekettir »! der)
[Ahmed, 3/279, İbn Asakir, 6/313/2]

Hadisin senedi Buhari ve Müslim’in şatına göre sahihtir.
Tahâvî kendi rivayetinde el-Bezzâr’ın bunu mevkûf olarak rivayet ettiğini ve şu ziyadeliği getirdiğini söyler. « Bunu Said ibn el- Museyyib’e söyledim, bunu kerih gördü ve dolunun susuzluğu kestiğini söyledi ».
el-Bezzâr da şöyle der : « Biz bu fiili ancak Ebû Talha’dan biliyoruz ». Dolayısıyla bu rivayet mevkûftur, Nebi (s.a.s)’in burada zikri geçmemektedir. Bilâkis Ali b. Zeyd hadisi ref etmekle hatâ etmiştir. Böylelikle mevkûf rivayet, yukarıdaki (Ashabım yıldızlar gibidir…) hadisinin batıl olduğuna delildir.
Eğer (Ashabım yıldızlar gibidir…) hadisi sahih olmuş olsaydı, ramazan da dolu yiyenin orucu, Ebû Talha (r.a)’ya uyulduğundan bozulmamış olurdu. Bilindiği kadarıyla bu sözü bugün hiç bir müslüman söylemez.

24. Kim nefsini bilirse Rabbini de bilmiştir
Bu sözün aslı yoktur.
Hafız Es-Sehâvî şöyle der: « Ebû Muzaffer b. Sem’âni der ki: ‘Bu söz merfû olarak bilinmez, bilakis Yahya b. Muâz er-Razi’nin sözü olarak hikâye edilir.’ »
[ Makâsıd, s.198]
en-Nevevi rivayetin sabit olmadığını söyler.
Suyûtî [Zeyl el-Muduât, s.203] de buna katılır.
Şeyh Aliyyu’l-Kâri,[Mevduât, s.83] İbn Teymiyye’nin rivayet hakkında uydurma dediğini nakleder.
Kamûs’un sahibi Fiyruz Abâdî ise şöyle der: « Bu Nebevî hadislerden değildir, çoğu insanlar bunu Nebi (s.a.s.)’in hadislerinden sayarlar. Ancak aslı yoktur, bilâkis İsrailiyattandır:
‘Ey insan nefsini bil ki; Rabbini tanıyasın’.» İhtisas ehlinin hadis hakkındaki hükmü budur. Buna rağmen bazı son dönem Hanefî fukahâsı bu hadisin şerhi hakkında kitab yazmışlardır.
Ayrıca ileride gelecek olup aslı ( Ben gizli bir hazineydim…) rivayetinin şerhi hakkında da özel bir risâle yazılmıştır. Bütün bunlar bu fukahâ’nın maalesef, hadisçilerin sünnete olan hizmetleri ve sünnete dışarıdan sokulanları arındırma gayretlerinden istifade etmek için çalışmadıklarını gösterir. Bunun içindir ki, kitaplarında zayıf ve uydurma hadisler çoktur.

24. Her kim abdestten sonra (İnnâ enzelnâhu fi leyleti’l-kadri) suresini bir kere okur ise, doğrulardan olur. Her kim iki kere okur ise, şehitler
divânına yazılır. Her kim de üç kere okur ise, Allah onu Peygamberler ile haşreder.
Bu hadis uydurmadır.
ed-Deylemî Müsnedu’l-Firdevs[4/31] te, Ebû Ubey’de kanalından rivayet eder, Ebu Ubeyde ise mechûldur. Rivayetin başka bir illeti de Hasen el-Basrî an ana sigasıyla rivayet etmiştir.
Hafız es-Sehâvî, rivayetin aslının olmadığını söyler. Bu uydurma rivayet, abdestten sonraki okunan sahih senedli duaların ihmâl edilmesine götürür.
Müslim ve Tirmizi de gelen hadis şu lafızladır:
(
Eşhedu en la ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke lehû ve eşhedu enne Muhammeden abduhû ve rasûluhû, Allahumme ic’alnî mine’t-tevvâbine vec’alnî mine’l-mutetahhirîne.) Veya şöyle de söyleyebilir: ( Subhâneke Allahumme ve bihamdike eşhedu en lâ ilâhe illâ ente estagfiruke ve etûbu ileyk.)
Hadisi el-Hâkim sahih bir isnad ile rivayet etmiştir.

25. Ensenin meshi (cehennemde) zincirlemeden korur
Hadis uydurmadır.
en-Nevevî
[el-Mecmû, 1/465]bu rivayetin uydurma olup Peygamber (s.a.s.)’in sözlerinden olmadığını söyler.
es-Suyûtî
[Zeyl el-Ahâdis el- Mevdûa, s.203
] de bu sözü en-Nevevi’den naklederek ona katılır.
Konu ile ilgili başka bir rivayette:

26. Her kim abdest alırda ensesini meshederse kıyâmet günü zincirlenmez. [Ebû Nu’aym, Târîh Isbahân, 2/115]
Ravilerinden olan Muhammed b. Amr’ın zayıflığı hakkında ittifak edilmiştir.
Nitekim Muhammed b. Ahmed Ebu Bekr Mufîd de, Hâfız el-Irakî’nin de ifade ettiği gibi rivayetin mevzû sayılmasına sebebtir.
Aynı şekilde ez-Zehebî ve İbn Hacer’de bu raviyi suçlarlar. Kaldı ki bu rivayetler münker sayılır, çünkü Rasûl (s.a.s.)’in abdestinin sıfatına dair gelen hadislerin hepsine muhaliftir. Hiç birinde ensenin meshedilmesi zikredilmemiştir.
Ancak Talha b. Musarraf’ın babasın’dan onun da dedesinden gelen rivayette:
(
Rasulullah (s.a.s.)’i başını bir kere meshederken gördüm, ensenin başlangıcına kadar ulaştı.)
Diğer bir rivayette :
(
Başını önden başlayarak arkaya kadar meshetti, öyleki elini kulaklarının altından çıkarttı.)
Rivayeti Ebû Davûd ve başkaları tahrîç etmiştir.
Muhaddisler, zaaf, cehâlet ve râvi Musarraf’ın babasının sahabe olup olmadığı hakkında ki ihtilafla birlikte üç tane illet zikrederler. Dolayısıyla başta en-Nevevî, İbn Teymiyye ve Askalânî olmak üzere muhaddisler, hadisin zayıf olduğunu belirtmişlerdir.

27. Rabbim beni terbiye etti ve terbiyemi en güzel şekilde yaptı.
Hadis zayıftır.
İbn Teymiyye, manasının doğru olduğunu ancak rivayetin sabit bir isnadının bilinmediğini söyler.
es-Sahâvî ve es-Suyûtî de İbn Teymiyye’yi desteklerler. Daha fazla bilgi için Keşful Hafâ’ya [1/70] bakılabilir.

28. Müezzinin, Eşhedu Enne Muhammeden Rasulullah… dediği esnada işaret parmaklarının içiyle gözlerin meshedilmesi, bunu yapanın
(s.a.s.)’in şefaatına nail olacağı, hadisi.
[ed-Deylemî, Musned el-Firdevs.]
Sahih değildir.
İbn Tâhir[Tezkira.] hadisin sahih olmadığını söyler.
eş-Şevkânî
[Ehâdisu’l- Mevdûa, s.9] ve es-Sahâvî [el-Makâsıd] de İbn Tâhir’e katılırlar.

29. Vakit geçmeden önce namazı kılmaya, ölümden önce de tevbe etmeye acele edin. [es-Sagânî, Ehâdis el-Mevdûa, s.4-5]
Hadis uydurmadır. Ancak manası sahihtir.

30. İnsanların hepsi ölüdür; ancak alimler, alimler de hepsi helâk olmuştur; ancak amel edenler, amel edenlerin hepsi ise boğulmuştur; ancak ihlaslı olanlar, ihlaslı olanlar da büyük bir tehlike üzeredirler.
Hadis uydurmadır.
es-Sagânî aynı kaynakta rivayeti nakleder ve şöyle der: « Bu hadis iftiradır ve fasih değildir ».
Tasavvufcuların sözlerindendir, ancak bazı câhiller bunu Rasûl (s.a.s.)’e nisbet etmişlerdir.

31. İsa’dan başka Mehdî yoktur. [İbn Mâce (2/495); el-Hâkim (4/441); İbnu’l-Cevzî, el-Vâhiyât (1447); İbn Abdi’l-ber, Câmiu’l-İlm (1/155).]
Hadis münkerdir.
Muhammed b. Hâlid el-Cenedî hadisi; Ebân b. Sâlih’ten o da el-Hasen’den o da Enes’ten merfû olarak rivâyet etmiştir.
Bu sened zayıf olup üç tane illeti vardır.
İlki: el-Hasenu’l-Basrî hadisi an ane sigasıyla rivâyet etmiştir ve kendisi müdellistir.
İkincisi: el-Hâfiz İbn Hacerî’n de belirttiği gibi Muhammed b. Hâlid bilinmemektedir.
Üçüncüsü: Senedteki ihtilâf; bunu da el-Beyhakî belirtir. el-Beyhakî, Mehdî’nin çıkacağına dair gelen hadislerin hiç şüphesiz daha sahih olduğunu söyler.
Bu nedenle ez-Zehebî el-Mizân’da bu haberin münker olduğunu bildirir.
es- Sâgânî ise, eş-Şevkânî’nin
[el-Âhâdisu’l-Mevdûa, (s.195)]naklettiği üzere, rivâyete uydurmadır der.

Hâfız İbn Hacer [Fethu’l-bâri, (6/385)]de, bu hadisin Mehdî hadislerine olan muhalefetinden dolayı bunu kabul etmediğini işaret eder.
Bu hadisi Kâdiyâniyye taifesi, iddia ettikleri peygamberlerine davet etmek için kullanırlar. Bu, sözde peygamber, kendinin peygamber olduğunu, sonrada son zamanda ineceği müjdelenen İsâ b. Meryem olduğunu iddia etmiştir.
Yukarıdaki münker hadise binaen de İsâ’dan başka Mehdî’nin olmayacağını öne sürer.
Anlayışı zayıf olan bir çok insan arasında bu kişinin daveti revaç bulmuştur. Zaten bâtıl olan her davet böyledir, ona sahip çıkıp davet eden insanlar hep bulunur.

32. Müminin artığı şifadır. Bu sözün aslı yoktur.
Bunun böyle olduğunu Ahmed el-Gazzî
[el-Ceddu’l-Hasis, s.168]ifâde eder.

el-Aclûnî [Keşfu’l-Hafâ, 1/458] de buna katılır.[ed-Dârekutnî el-Efrâd, 2/26; ed-Deylemî, 4/84; İbnu’l-Cevzî el- Vâhiyat, 1431]
Hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Muhammed b. Velîd el-Kuraşî hadisi tek başına rivayet etmiştir. İbn Adiy, onun hadis uydurduğunu söyler.
Ebû Arûbe ise onun yalancı olduğunu bildirir.
el-Munâvî,
[Feyzu’l-Kadir] İbnu’l-Cevzî’den naklederek aynı illetle hadisi cerheder.

Böylece es-Suyûtî’nin bu hadisi el-Câmi’us-Sagir de nakletmesinin hata olduğu anlaşılmış oldu.
Hadisin uydurma olduğuna dâir bir başka delilde; Allâh Rasûlû (s.a.s.)’in başka bir hadisiyle çelişmesidir.
Hadis şöyledir; (
Mehdî benim zürriyyetimden, Fâtıma’nın çocuğundandır.)

[ Ebû Dâvud, 2/207-208; İbn Mâce, 2/519; el-Hâkim, 4/557.]
Bu hadisin senedi ceyyid (iyi) olup bütün ravileri güvenilirdir.

33. Tesbih ne güzel hatırlatıcıdır… [ed-Deylemî, Musnedu’l-Firdevs, 4/98.]
Bu söz uydurmadır.
es-Suyûtî bu hadisi el-Munhâ fis’sibha
[2/141] da zikretmiştir.

eş-Şevkânî[Neylu’l-Evtâr, 2/166-167.]de ondan nakleder. Her ikiside rivâyet hakkında bir şey söylemeyip susarlar. Ancak râvilerin bir kısmı bilinmemekte ve bazılarıda yalanla ittiham edilmişlerdir.
Ayrıca hadis, mana olarak batıl manalar içermektedir, şöyleki;
İlki: Boncuklarla olan tesbih bid’attır, çünkü Peygamber (s.a.s.)’in zamanında olmayıp, O’ndan sonra icâd edilmiştir. Lugat alimleri, tesbih’in yeni bir kelime olduğunu ve Arablar’ın bu kelimeyi tanımadığını söylerler. Bu itibarla nasıl olurda, Allâh Rasûlû (s.a.s.), Ashabına bilmedikleri bir şeyi tavsiye eder.
İbn Vaddâh el-Kurtubî,
[el-Bid’a ve’n-Nehyu Anhâ, (s.12)] Salet b. Behrâm’dan rivâyet ettiği bir eserde;

(İbn Mesûd boncuklarla tesbih çeken bir kadına uğrar, onları kopartıp atar. Sonrada taşlarla tesbih çeken bir adama gelir ve ayağı ile vurur. Ardından şöyle der: « Çok ileriye gittiniz! Karanlık bid’atlara daldınız! Muhammed (s.a.s.)’in Ashâbını ilimde geçtiniz! »)
Bu eserin senedi Salet’e kadar sahihtir, kendisi güvenilir bir râvi olup tabii’nin etbasındandır. Ancak sened munkatidir (kesiktir).
İkincisi: Boncuklarla tesbih çekmek Allâh Rasûlû (s.a.s.)’in yoluna muhaliftir.
Bu konuda Abdullâh b. Amr şöyle der:
(
Allah Rasûlû (s.a.s.)’i sağ eliyle tesbih çekerken gördüm)[Ebû Dâvut (1/230), et-Tirmîzî (4/255) (hasen olduğunu söylemiştir), İbn Hibbân (2334), el- Hâkim (1/547), el-Beyhâkî (2/253) . ez-Zehebî’nin de ifâde ettiği gibi hadisin isnadı sahihtir]

Ayrıca Allâh Rasûlû (s.a.s.)’in bazı hanımlarına verdiği emre de uymamaktadır.
Şöyle der:
( Sizlere Subhânâllâh, Allâhu Ekber deyip Allâh’ı eksiklikten tenzih etmeyi emrederim. Gaflet edipte Lâ İlâhe İllalâh’ı unutmayın, parmaklarınızla tesbih çekin çünkü onlar sorulur ve konuşturulurlar.)

Bu hadis hasendir. Hadisi Ebû Dâvud ve diğerleri rivâyet etmişlerdir.
el-Hâkim ve ez -Zehebî hadisin sahih olduğunu söylerler. en-Nevevî ve el-Askalânî
[Emâlî el-Ezkâr, 1/84.]ise hasen hükmünü vermişlerdir. Birde bu hadise şahid olan Âişe (r.anha)’ya mevkûf olan rivâyeti de Ebû Dâvud tahrîç etmiştir.

Boncuk ve benzerleriyle tesbih çekmenin meşrûluğuna dâir yukarıda es- Suyûtî’nin ismi geçen risalesinde naklettiği iki hadise gelince:
İlki: Sad b. Vakkâs’tan; Kendisi Allâh Rasûlû (s.a.s.) ile bir kadının yanına giderler, kadının önünde tesbih çektiği çekirdek veya taşlar vardır.
Allâh Rasûlu (s.a.s.) şöyle der:
(
Sana bunda daha kolay veya daha faziletli olanı bildireyimmi? Diyerek şöyle buyurur; «Subhânallâhi Adede Mâ Halaka Fi’s-Semâi…»)

[Ebû Dâvut, 1/230; et-Tirmizî, 4/277-278; İbn Hibbân, 2330]
ez-Zehebî ve İbn Hacer, râvilerden olan Huzeyme’nin bilinmediğini söylerler.
Saîd b. Hilâl ise şuuru bozulduğundan hadisleri karıştırmıştır. Bazı güvenir raviler de Huzeyme’yi zikretmemişlerdir. Dolayısıyla hadis hakkında hasen hükmünü veren et- Tirmizî ile, sahih hükmünü veren el-Hâkim hata etmişlerdir.
Yukarıda zikri geçen illetleri bilmeden veya görmemezlikten gelen çağdaş bazı hevâ ehli, bu tür hakikatları bilmiyormuş gibi hareket eden şeyhleri yâni Abdullâh el- Gumâri’yi taklid ederler. Bu kişi bu hadisi Kenz’in
[S.103] de nakleder, böylelikle müridlerine boncuklarla tesbih çekmeyi sonra da boyunlarına takmayı câiz kılar!

İkincisi: Safiyye Şöyle der:
(Allâh Rasûlû (s.a.s.) önümde tesbih çektiğim dört bin tane çekirdek olduğu halde yanıma geldi. Dedi ki :« Ey Huyeyye’nin kızı bu nedir»?! Dedim ki: « Onlarla tesbih çekerim ». Dedi ki: « Başında durduğumdan beri bundan daha fazla tesbih ettim ». Dedim ki: « Ey Allâh’ın Rasûlû banada öğretsene »! Dedi ki: « Şöyle de: Subhânallâhi Adede Ma Halakallâhu Min Şey’in…»)
[ et-Tirmizî (4/274), Ebû Bekr eş-Şâfii el-Fevâid (83/255/1), el-Hakîm (1/547).]

et-Tirmizî hadise zayıf hükmünü şu sözüyle verir:
Bu hadis garîbtir…hadisin isnâdı bilinmemektedir. Râvilerinden olan Hâşim b. Saîd hakkında Hâfız İbn Hacer
[Takrîb.] zayıf olduğunu söyler.

Ayrica yukarıda geçen iki hadisin zayıf olduğuna bir başka delilde, bu hâdisenin İbn Abbâs’tan sabit olmasıdır ki, rivâyette tesbih için kullanılan taşlardan bahsedilmemektedir.
Hadisin lafzı şöyledir:
(
Cuveyriyye’den; Peygamber (s.a.s.) Cuveyriyye kendi mescidinde olduğu halde sabah namazının akabinde onun yanından çıkar. Duhâ namazını kıldıktan sonra döner ve Cuveyriyye’yi oturur halde bulur ve şöyle der: « Hâlâ seni bıraktığım hâl üzeremisin »? Cuveyriyye « evet » der. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: « Ben senden sonra üç defa dört tane kelime söyledim. Eğer bugün senin söylediğinle tartılacak olursa ağırlıkta aynı gelirdi: ‘Subhânallâhi ve bihamdihi; adede halkihi, ve ridâ nefsihi, ve zinete arşihi, ve midâde kelimâtihi’».)

[Müslim, 8/83-84; et-Tirmizî, 4/274, (sahih olduğunu söyler); en-Nesâî, Amel el-Yevm ve’l-Leyle,161-165; İbn Mâce, 1/23; Ahmed, 6/325 ve 429-430.]
Bu sahih hadis iki şeye delalet eder:
İlki: Bu hâdisede ki kişi Cuveyriyye’dir, yukarıdaki ikinci hadiste geçen Safiyye değildir.
İkincisi: Hâdisede geçen taşlar ile tesbih münkerdir. Bunu yukarıda geçen İbn Mesûd’un karşı çıkması da desteklemektedir.
İbn Mesûd’un medresesinden mezûn olan İbrâhîm b. Yezîd en-Nehaî el-Kûfî, kızının tesbih iplerini sarması için yardım etmesini yasaklardı
. [İbn Ebi Şeybe, Musannaf , 2/89/2; iyi bir senedle rivâyet etmiştir.]

Diğer taraftan biri gelipte, parmaklar ile olan tesbihin, adet çoğaldıkça sayısının muhafazasının imkansız olduğunu söylerse, ona şöyle deriz:
Bu karmaşalığa sebeb diğer bir bid’attır. Yâni dinimizde gelmediği şekilde, Allâh’ın çokça belirli bir sayıda zikredilmesidir. İşte bu bid’at boncuklarla tesbih bid’atına götürür. Sahih sünnette sabit olan en çok zikir adedi yüz’dür.
Bunu da âdet edinen kişi kolaylıkla yanlışsız bir şekilde yapabilir.
Parmaklarla tesbihin daha faziletli olduğuna ittifak etmelerine rağmen, boncuklarla yapılan tesbih parmaklarla sünnet olan tesbihi fiilen bitirmiştir. Birde insanlar bu bid’at ile yeni icatlar getirmişlerdir.
Tarikatçılar bunu boyunlarına bile asarlar.
Şeyhleri olan Abdullâh el-Gumârî, tesbihin boyuna asılmasını yazıcının kalemi kulağına koymasına kıyas ederek, bunda bir sakıncanın olmadığını söyler!
Ancak boncuklarla tesbih hadisi görüldüğü gibi uydurmadır. Bazılarıda hem seninle konuşur hemde elindeki tesbihiyle tesbih çeker veya senin sözüne kulak verir. Kimi de selâmı telaffuz etmeden tesbihini kaldırarak alır. Bu bid’atın daha birçok yanlışlığı vardır. Şairin dediği gibi: Her türlü hayır selefe uymadadır, Her türlü şerde halefin bid’atındadır.

34. Hatib minbere çıktığında, namazda yoktur, konuşmakta Bu rivâyet batıldır.
Halk arasında bu lafızla şöhret bulmuş olup, bazı beldelerde minberlere dahi asılmıştır. Bu rivâyeti Taberânî el-Kebir’de İbn Umer’den merfu olarak rivâyet etmiştir. Rivâyetin lafzı şöyledir:
(Biriniz mescide girdiğinde imam minberde ise, bitirinceye kadar namazda yoktur, konuşmakta).
Râvilerinden olan Eyyub b. Nuheyk hakkında, Ebu Hâtim: « Bu kişinin hadisi zayıftır » der.
el-Heysemî bu râvinin metrûk olduğunu ve bir çok ilim ehlinin o’nu zayıf kıldığını söyler.
İbn Hacer de « bu hadis zayıftır der
».[el-Fethu’l-Bâri, 2/327]

Senedi zayıf olmasına rağmen bu hadise bâtıl hükmünün verilmesi iki sahih hadise olan muhalefetindendir:
İlk hadis: (
Biriniz cuma namazına geldiğinde imam (minbere) çıktı ise iki rekat kılsın) Bu hadisi Buhârî ve Müslim Câbir (r.a.) dan merfû olarak rivâyet etmişlerdir. Câbir’den gelen başka bir rivâyette;

( Bir adam, Allâh Rasûlu (s.a.s.) cuma günü hutbe verir iken gelir. Rasûl (s.a.s.) ona: « Namaz kıldın mı?» der. O da « Hayır » deyince. « Öyleyse kalk ve iki rek’at kıl » der. )
Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.
Bu sahîh hadisler, imamın hutbeye çıkmasından sonra camiye girenin, oturmadan önce iki rek’at namaz kılması gerektiğini vurgular.
Ancak daha yukarıdaki hadis bunu yasaklamaktadır! Katmerleşmiş cehâletten dolayı bazı hatiblerin bu namazı kılanlara mâni olmaya çalıştıklarını görürsün. Bunların Allâh’ın şiddetli tehdidi altına girmelerinden korkulur. Âyette ; (
Namaz kılarken bir kulu menedeni gördünmü? ) (el-Alak) buyrulmaktadır.

Başka bir ayette ise Allâh’u Teala şöyle buyurur:
(Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok acıklı bir azap isâbet etmesinden sakınsınlar ). (Nur, 63)

İkinci hadis: (Cuma günü imam hutbe verirken arkadaşına dinle dediysen, boş söz etmişsindir ).
Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
Bu hadis, (imam hutbe verirken) sözü mefhûmuyla şuna delâlet eder: İmam hutbe vermediği sürece kelâma bir mâni yoktur. Bunu, Umer (r.a.)’nun dönemindeki tatbikat desteklemektedir.
Salebe b. Ebî Mâlik şöyle der:
(
İnsanlar Umer b. el-Hattâb minbere oturduğunda müezzin susana kadar konuşurlardı, Umer minberde ayağa kalktığında, her iki hutbeyi bitirene kadar hiç kimse konuşmazdı. )

Bunu Mâlik [Muvatta, 1/126] ve et-Tahâvî [1/217] rivâyet etmiştir. İkisininde isnâdı sahihtir.
Böylece imamın minbere çıkması değilde, sözünün konuşmayı kestiği ve imamın minbere çıkmasının tahiyyetu’l-mescid namazını kılmaya mâni olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bu da yukarıda geçen hadisin batıl oluşuna delildir.

35. Sarık ile kılınan namaz sarıksız kılınan namazın yirmi beşine eşittir. Sarık ile kılınan cuma namazı sarıksız kılınan cumanın yetmişine eşittir. Gerçekten melekler sarıklıların cumasına katılırlar, güneş batana dek sarıklılar üzerine salât getirirler. Bu hadis uydurmadır.
İbn Neccâr rivâyet etmiştir.
İbn Hacer
[Lisân el-Mizân, 3/244] « Bu uydurma bir hadistir » der. Bunuda es-Suyûtî Zeyl el-Ehâdis el-Mevdûa [s.110] naklederek bu hükme katılır.

İbn Arrâk [2/159] da aynı şekilde buna uyar. Sonradan es-Suyûtî bunu unutarak hadisi el-Câmiu’s-Sagîr de zikreder.
el- Munâvi, eserin Şerh’inde İbn Hacer’in hadise uydurma dediğini naklederek es- Suyûti’nin hata ettiğini belirtir.
Aslında es-Suyûtî mezkur eserinde uydurma hadisleri zikretmeyeceğini bildirmiştir, ama kendisi dahi başka kitablarında bazı hadislerin uydurma olduğuna hükmetmiştir. Dolayısıyla hakkı kişilerle tanıma, önce hakkı bil, böylece kişileri tanırsın.
Hâfız b. Hacer, selim olan aklın onaylamadığı ve hadiste vadedilen sevabtaki mubâlağadan dolayı, buna uydurma hükmünü verir. Eğer bunlar olmasaydı hadisi zayıf kılmakla yetinirdi. Çünkü senette ithâm olunan kimse yoktur. Bunu bu şekilde anladıysan aşağıdaki hadisin hükmünü daha iyi anlarsın.

36. Sarık ile kılınan iki rek’at, sarıksız kılınan yetmiş rek’attan daha hayırlıdır Hadis uydurmadır.
es-Suyûtî bunu el-Câmiu’s-Sagir de zikreder.
ed-Deylemî’nin Musned el- Firdevs’te Cabir’den rivâyet ettiğini bildirir. Bir önceki hadiste olduğu gibi, uygun olan hadisi Zeyl el-Ehâdis el-Mevdûa kitabına almasıydı. Çünkü sarıkla kılınan namazın sevabındaki mubâlağa bunda daha da fazladır. Aslında hadisi Ebû Nuaym rivâyet etmiş olup, ondan da ed-Deylemî almıştır.
Hadisin râvilerinden olan Târık b. Abdurrahmân’ı el-Buhârî ed-Duafâ’da zikreder, el-Hâkim de, «hafızası kötüdür » der. es-Sahâvî bu hadisin sabit olmadığını söyler. Hâfız b. Receb el-Hanbelî’nin ilel et-Tirmizî’ye
[2/83] yaptığı şerhte şöyle gelir: Ahmed b. Hanbel’e sarıklı kılınan namazın sarıksız kılınan namazdan yetmiş defa daha faziletli olduğuna dair hadis sorulduğunda, « bu yalandır, bu batıldır » der.Hadis uydurmadır.
ed-Deylemî
[2/256] senediyle Ebân’dan oda Enes’ten merfû olarak rivâyet etmiştir.

Bunu es-Suyûtî Zeyl Ehâdis el-Mevdûa’da[s.111] zikrettikten sonra « Ebân ithâm edilmiştir » der.
İbn Arrâk Tenzîh eş-Şerîa’da[ 2/257] es-Suyûtî’ye hadisin bu hükümde tabi olmuştur. es-Sahâvî’de el-Makâsıd [s.124] adlı kitabında İbn Hacer’e uyarak « Bu hadis uydurmadır » der.
Bu üç hadisin uydurma olduğuna dâir hiçbir şüphe yoktur. Çünkü hikmet sahibi olan eş-Şârî işleri doğru bir terâzi ile ölçer. Dolayısıyla sarıkla kılınan namazın sevabının, cemaatla kılınan namazın sevabıyla aynı olması veya kat ve kat daha fazla olması makûl değildir!
Sonra cemaat namazının hükmüyle, sarık bağlamanın hükmü arasında çok büyük fark vardır.
Sarık hakkında söylenecek en son hüküm müstehab olduğudur. Ancak tercih edilen; sarığın âdet olan sünnetlerden olduğudur. Sarık ibâdet olan sünnetlerden değildir.
Cemaat namazına gelince, en azından müekked sünnet olduğu söylenmiştir. Ayrıca namazın şartlarından olduğu, namazın cemaatsız sahih olmayacağı da söylenmiştir. Doğru olan görüş ise, cemaat namazının farz (vacib) olduğudur. Ama terkedildiğinde kişi şiddetli bir günah kazanmasına rağmen namazı sahihtir. Bunun için nasıl olur da Alîm ve Hakîm olan Allâh, bunun sevabını sarıkla kılınan namazla eşit, bizzat daha aşağıda bir derece kılsın. Herhalde Hâfız b. Hacer bu manâyı hesaba katarak hadis hakkında uydurma hükmünü verir.
Bu tür uydurma hadislerin kötü tesirlerinden ve hatalı yönlendirmelerinden bir tanesi de; bizler bazı insanların namaza girmek istediklerinde başlarına mendil bağladıklarını muşâhede ederiz. Zannınca bu zikredilen sevaba nâil olacaktır. Halbuki bu kişi, nefsini temizleyen ve tezkiye eden bir amel işlememiştir.
Garib olan tarafı da şudur: Bazıları sakallarını keserek bu günahı işlerler. Namaz için kalktıklarında sakallarını kesmelerinden dolayı hiç bir eksiklik duymazlar, ve bu onları hiçmi hiç ilgilendirmez. Ancak sıra sarıkla namaz kılmaya gelince, onlara göre bu ihmal edilmemesi gereken bir iştir! Buna delil de şu durumlarıdır: Sakallı birisi namaz kıldırmak için öne geçtiğinde sarıklı değil ise, ondan razı olmazlar. Eğer sarıklı birisi, sakalını kesme günahıyla birlikte namaz kıldırmak için öne geçse, bu onları rahatsız etmediği gibi buna ehemmiyette vermezler. Böylece Allâh’ın dinini tersine çevirmişler. Allâh’ın haram kıldığını mubâh, mubâh kıldığını da vacib kılmışlardır.
Eğer sarığın fazileti sabit olmuş olsaydı, müslüman kişinin normal hallerinde zinet olarak kullanması istenilirdi. Tâ ki bununla diğer insanlardan ayrılmış olsun. Asıl maksad, ödünç olarak alınan sarıkla sayılı dakikalarda eda edilen namaz değildir, ki bitirir bitirmez alınıp cebe yeniden hapsedilsin! Çünkü müslüman kişinin namaz dışındaki sarığa olan ihtiyacı, namazın içindeki ihtiyacından daha fazladır. Özellikle mümin ile kafirin giyeceklerinin karıştığı bu asırda, sarık müslümanın şiarı olup onu kafirlerden ayırır durumdadır.
Sakal hakkında ise, Allâh Rasûlu (s.a.s.) şöyle buyurur: (
Müşriklere muhâlefet edin, bıyıkları kısaltın ve sakalları bırakın )

Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
Namaza başlarken, ödünç sarığın koyulması, namaz için insanın yüzüne ödünç sakal koyması gibidir. Bu ödünç sakalı muşâhede etmesek bile, günün birinde Avrupalıların taklidi babından müslümanların arasında yayılması hiçte uzak değildir.
ed-Dimaşk’ta neşrolunan (2485) sayılı 1364 hicri tarihli el-Alem dergisinde şöyle bir haber vardır: « Londra- Lordlar meclisi toplandığında hava sıcaklığı artar, başkan ödünç olan sakallarını çıkarma iznini verir!»

38. Güzel kadının yüzüne ve yeşilliğe bakmak görmeyi arttırır [Ebû Nuaym, el-Hilye, 3/201-202; ed-Deylemî, 4/106.]
Hadis uydurmadır.
ez-Zehebî el-Mizan’da bu haberin bâtıl olduğunu ifade eder.
İbn Kayyım ise, bu hadis ve benzerlerinin zındıkların uydurması olduğunu söyler.
es-Sagânî ehâdis el- Mevdûa
[s. 7] adlı kitabında rivayeti zikreder. Maalesef es-Suyûtî bu ve benzeri hadisleri el-Câmiu’s-Sagîr’ine almıştır.[Temmâm, el-Fevâid, 2/148; Ebû Ya’lâ; et-Taberânî el-Evsat; İbn Şâhin]

Hadis batıldır.
İbnu’l-Cevzi
[el-Mevdûât, 3/77] rivâyete batıl demektedir. Ebû Hâtim de bu yalan bir hadistir demiştir.

eş-Şeyh Aliyyu’l-Kârî [el-Mevdûât , s.106-107]
İbn Kayyım’dan şöyle nakleder: « Bazı insanlar bu hadisin senedinin sahih olduğunu söyleseler bile, his bunun uydurma olduğuna şahittir… Peygamber (s.a.s.) den rivâyet olunan bir hadisin yanında yüzbin kişi aksırsa dahi, aksırma ile hadise sahih hükmü verilmez…»

40. Sözün en doğrusu, yanında hapşurulandır [et-Tâberânî, el-Evsat , 1/191/2/3502]
Bu hadiste batıldır.

41. Namaz dirhem mikdarı kandan dolayı iade edilir. Başka bir lafız da ise : Elbisede dirhem mikdarı kadar kan varsa, elbise yıkanır ve namaz iade edilir. [İbn Hibbân, Duafâ, 1/298; ed-Darekutnî, Sunen, s.153; el-Beyhakî, 2/404]
Hadis uydurmadır.
İbn Hibbân şöyle der: « Bu haber şüphesiz uydurmadır. Allâh Rasûlu (s.a.s.) bunu söylememiştir. Bunu Kûfe Ehli uydurmuştur. (Râvilerinden olan) Ravh sika (güvenilir) ravilerden uydurma rivâyetlerde bulunur.» İbn Hibbân’ın bu sözüne ez-Zeylaî
[Nasbu’r-Râye, 1/212] ve İbnu’l-Mulakkan[el-Hulâsa.]da katılmıştır. el- Buhârî’de « bu hadis batıldır » der.

Hadis başka bir yol ve lafızla da gelmiştir:

42. Dirhem mikdarı kan yıkanır ve ondan dolayı namaz iade edilir. [el-Hâtib, 9/330; İbnu’l-Cevzî, 2/75.]
Hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Nuh b. Meryem yalancıdır. Bu hükme ez-Zeylaî de katılır. Ancak bu ve bir önceki rivâyeti es-Suyûtî el-Câmi de zikreder!!!
Bu hadis, Hanefî mezhebinin, mugallaza olan necâsetin dirhem mikdarı kadar olduğuna dair delilidir. Bu hadisin uydurma olduğunu anladıysan, böyle bir sınırlamanında batıl olduğunu bilirsin. Dirhemdende daha az olsa bile necasetten kaçınmak farzdır. Çünkü temizliği emreden hadisler geneldir.

43. Örümcek şeytan olup Allâh onun şeklini değiştirmiştir, dolayısıyla onu öldürün Hadis uydurmadır.
İbn Adiy
[1/320] rivâyet etmiştir. Râvilerinden olan Mesleme hakkında şöyle der: « Meslemenin hadisleri, tamamen veya genelde mahfûz değildir.»

Bu hadisin bâtıl olduğuna başka bir delilde, Muslim[8/55] de gelen hadisle çatışmasıdır. ( Allâh hayvana dönüştürdüğü hiçbir şeye nesil ve soy kılmamıştır )
İbn Hazm Muhalla[7/430] da şöyle der: « Maymun ve domuz dışında gelen her mesh (dönüştürme), batıl, yalan ve uydurmadır.» Ancak es-Suyûtî adeti üzere yine muhâlefet ederek hadisi Câmi de zikreder!Hadis uydurmadır.
es-Sâgânî el-Ehâdis el-Mevdûa
[s.12.] da zikreder. el-Aclûnî el-Keşf[2/332] te buna katılır.

Hadisin aslını el-Vahidî Tefsirinde[2/185/2] rivâyet eder. Râvilerinden olan İbnu’l-Hâris’in hadisi terkedilmiştir. ez-Zehebî Tarihu’s-Sahâbe adlı kitabında bu haberin sahih olmadığına işaret etmiştir. Bu hadis maddi tedaviyi terkedip, yanlız Kur’ân tilâvetine güvenmeye işaret etmektedir. Bu ise Rasul (s.a.s.)’in kavlî ve fiili sünnetiyle uzak ve yakından uyuşmamakta.
Rasûl (s.a.s.) defalarca maddi tedavi ile muâlece olup bunu emretmiştir. Şöyle buyurur:
(
Ey Allâh’ın kulları! Tedavi olun ; Allâh indirdiği her hastalığa bir de ilaç indirmiştir )

Bu hadisi el-Hâkim sahih bir senedle rivâyet etmiştir.

45. Allâh Azze ve Celle ve Melekleri cuma günü sarık saranlara salât getirirler [et-Taberânî, el-Kebir]
Hadis uydurmadır.
İbnu’l-Cevzî
[Mevdûât , 2/105.] şöyle der: « Bu hadisin aslı yoktur, (ravilerinden olan) Eyyub teferrud etmiştir.

Ezdî şöyle der: Bu hadis Eyyub’un uydurmasıdır, Yahyâ b. Main onun yalancı olduğunu söylemiştir, ed-Dârekutnî de onu terketmiştir.»

32. Mehdî, amcam Abbas’ın çocuğundandır.

37. Sarıkla kılınan namaz onbin hasenata eşittir

39. Kim bir hadis söylerde onun yanında aksırılırsa; o haktır.

44. Her kim Kur’an dan başkasıyla şifa isterse, Allah Teâla ona şifa vermesin

46. Üç şeyden dolayı Arabları sevin ; Çünkü ben arabım, Kur’ân arabçadır, Cennet ehlinin dili de arabçadır. [Hâkim, el-Müstedrek, 4/87, Ma’rifetu Ulûm el-Hadis, s.161-162; el-Ukaylî Duafâ, s.327; et- Taberânî el-Kebir, 3/122/1, el-Evsat ; el-Beyhakî, Şuabu’l-İmân]
Hadis uydurmadır.
Bu senedin üç tane illeti vardır:
İlki: Ravilerinden olan el-Alâ b. Amr hakkında ez-Zehebî metrûk olduğunu söyler, İbn Hibbân ise, mutlak olarak kendisiyle ihticac etmenin câiz olmadığını söyler.
İkincisi: Diğer bir râvi olan Yahyâ b. Yezîd, muhaddislerce zayıf addedilmiştir.
Üçüncüsü: İbn Cureyc hadisi an ana sigasıyla rivâyet etmiştir. Kendisi müdellistir. Hadisi İbnu’l-Cevzî
[el-Mevdûât, 2/41]
el-Ukaylî’nin yoluyla zikrederek, el-Ukaylî’den hadisin münker olduğunu ve aslının olmadığını aktarır.

47. Ben arabım, Kur’ân arabçadır, Cennet ehlinin lisanı da arabçadır. [et-Taberânî, el-Evsat , 2/285/1/9301]
Hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Şibl b. el-Alâ b. Abdurrahman hakkında İbn Adiy; « Münker rivâyetleri vardır » der.
Hâfiz el-Irâkî
[ el-Mahacce; 1/57] de şöyle der: « Ancak (râvilerinden olan) Abdul Azîz b. İmrân ez-Zührî hakkında en-Nesâî ve başkaları metrûk olduğunu söylerler. el-Buhârî hadisinin yazılmayacağını bildirir. Dolayısıyla bu hadis sahih değildir. »
İbn Arrak
[Tezih eş-Şerîa, s.209]
ta bu hükme katılır. Bu rivâyetin Allâh Rasûlu (s.a.s.)’e nisbetinin bâtıl olduğuna bir başka delilde, (s.a.s.)’in arablığıyla övünmesidir. Bu ise, İslam’a göre tuhaf sayılıp şu âyetle uyuşmaz:
(
Muhakkak ki Allâh yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.)[ Hucurât 13]

Aynı zamanda sahih hadislerle de uyuşmaz:
(
Arabın arab olmayana üstünlüğü yoktur … üstünlük ancak takva iledir.)
[Ahmed, 5/411, sahih bir senedle rivâyet etmiştir]

Ebû Dâvut ve et-Tirmizi’nin hasen olarak rivâyet ettikleri başka bir hadiste:
(
Gerçekten Allâh Azze ve Celle sizlerden câhiliyye âdetini ve ecdâd ile övünmeyi gidermiştir. İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır, Âdem ise topraktandır. Mümin takvalı , facir ise şakî olandır. Bazıları cehennem kömürü olan insanlarla övünmeyi bıraksınlar. Yoksa Allâh’ın yanında, ağzı ile pisliği iten böcekten daha değersiz olurlar. )

48. Arablar itibarını kaybedince, İslâm da itibarını kaybeder. [Ebû Nuaym, Ahbâru Isbahân, 2/340; Ebu Ya’lâ, Müsned 3/402/1881]
Hadis uydurmadır.
Ebû Hâtim şöyle der: « Bu hadis bâtıldır aslı yoktur.» Hadisin iki tane illeti vardır:
İlki: Ravilerinden olan Muhammed b. el-Hattâb, hâli itibarıyla mechûldur.
İkincisi: Ali b. Zeyd zayıftır.
Hadis mana itibarıyla batıl bir manaya delâlet etmeseydi, zayıf hükmü ile yetinirdik. Çünkü İslâm’ın izzeti Arablarla bağlantılı değildir. Tam tersine Allâh İslâm’ı Arab olmayan müminlerle de izzetli kılmıştır. Özellikle Osmanlı devletinin ilk zamanlarında böyleydi. Allâh İslâmı onlarla güçlendirmişti, ta ki hükümdarlıkları Avrupanın ortasına kadar uzanmıştı. İslâm’dan saparak Avrupa kanunlarına yönelip, hayırlı olanı hayırsız olan ile değiştirdiklerinde otoriteleri, hem orada hemde diğer topraklarda giderek kayboldu. Öyle oldu ki, hükümranlığı kendi topraklarında dahi kalmadı! O topraklarda müslüman olduklarına delâlet eden az bir belirti kaldı. Böylelikle kuvvet ve izzetten sonra, bütün müslümanlar arabıyla acemiyle boyun eğip alçaldılar. Kafirler topraklarına girerek, çok azı hâriç müslümanlar zillet altında yaşamaya mahkûm oldular. Ekonomi gibi bir çok tasarı adı altında bu toprakları kafirler sömürmeye başladılar! Böylece İslâmın, arab ve acemin düşmesiyle zelîl, güçlenmesiyle de izzetli olacağı sabitleşir. ( Arabın arab olmayana üstünlüğü ancak takvadadır) Allâhım! müslümanlara izzet nasib eyle, onlara Kitâbına ve Peygamberinin sünnetine dönmelerini ilham et. Tâ ki İslâm onlarla güçlenmiş olsun.
Ancak bu durum, arab cinsinin diğer ümmetlerin cinsinden daha üstün olmasına engel değildir.Arab cinsinin üstün olması konusu Ehlî Sünnetin’de görüşüdür.
Konuyla ilgili sahîh hadisler vardır, bunlardan bir tanesi de şudur:
( Allâh İbrâhim’in çocuklarından İsmâil’i seçmiştir. İsmâil’in çocuklarından da Benî Kinâneyi, Benî Kinâne’den Kureyşi, Kureyşten Benî Hâşimi seçmiştir. Beni de Benî Hâşimden seçmiştir.)
[Ahmed, 4/107; et-Tirmizî, 4/392, (et-Tirmizî hadisin sahih olduğunu söylemişti); Hadisin aslı Müslimdedir, 7/48; el-Buhâri, et-Tarih es-Sagir, s.6.
[Konu hakkında daha fazla malumata sahib olmak için, Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiye’nin Türkçeye terceme edilen Sırât-ı Mustakîm adlı kitabına bakılabilinir.]]
Ancak bu fazîlet, Arab olanın kendi cinsiyle övünmesine götürmemesi gerekir. Çünkü İslâm bu cahiliyye âdetini ibtâl etmiştir. Aynı zamanda bizlerin de Arabların bu üstünlüğe hak sahibi olmalarının sebebini de bilmemezlikten gelmememiz gerekir. Onlar akıl ve lisanlarıyla, ahlak ve amelleriyle temâyüz etmişler, güzel sıfatlarıyla diğer ümmetlere İslâm davetini taşımada ehil kılınmışlardır. İşte arab olan kimse bunu bilir ve korur ise, kendinden öncekiler (selefleri gibi) İslâm davetinin taşınmasında namzet bir üye olur. Ama o, bütün bunlardan soyutlanırsa o zaman hiç bir fazîleti olmaz. Bilâkis İslâm ahlâkı ile nitelenen bir acem şüphesiz ondan daha hayırlıdır. Gerçek üstünlük Allâh’ın, Muhammed (s.a.s.)’le birlikte gönderdiği imân ve ilme tâbi olmak iledir. Üstünlük Kur’ân ve Sünnette gelen belirli isimlerledir; İslâm, İmân, İyilik, Takvâ, İlim, Amel ve İhsân gibi. İnsanın sadece arab veya acem olması, hiç bir üstünlük kazandırmaz.

49. Yemekten önce karpuz mideyi iyice yıkar, hastalığıda kökünden giderir. [İbn Asâkir, Tarih Dımışk, 2/282, 10/287]
Uydurmadır.
Ravilerinden olan Ahmed b. Yakûb’un hadis uydurduğunu el-Beyhakî ve el- Hakim beyan eder. es-Sahâvî şöyle der: « Ebu Umer en-Nukânî karpuzun fazileti hakkında bir cüz tasnif etmiştir, bütün hadisleri batıldır.»
[el-Makâsıd]

50. Yemeğin bereketi, öncesinde ve sonrasında abdest almaktır. [et-Tayalisi, Musned, 655; Ebû Davut, 3761; et-Tirmizî, 1/329]
Zayıftır. Ravilerinden olan Kays b. Rabi’nin zayıf olduğunu Ebû Davut ve et-Tirmizî söyler.
Bu konuyla ilgili başka bir hadiste:
(
Her kim Allah’ın onun evinin hayrını çoğaltmasını severse, öğlen yemeği hazır olduğunda ve kaldırıldığında abdest alsın )[İbn Mâce, 3260.]
Ancak hadis münkerdir. el-Münzirî şöyle der: « Süfyan yemekten önce abdest almayı kerih görürdü.
el- Beyhakî derki: aynı şekilde Malik b. Enes’te kerih görürdü. Yine arkadaşımız eş-Şafii abdestin terkini mustehab görmüştür, İbn Abbas hadisini delil getirmiştir. (
Peygamber (s.a.s.)’in yanındaydık ve helâya gitti, sorada döndü. Yemek getirildi ve dendi ki: Abdest almayacakmısın? O da, namaz kılmayacağım ki abdest alayım, dedi)»
[Müslim, Ebû Davut, et-Tirmizî]

et-Tirmizî ve Ebû Davut’un rivayet ettikleri hadiste şu fazlalık vardır: (
Ancak namaza kalktığımda abdest almakla emrolundum )
Bazıları bu hadiste geçen el-Vudû yâni abdest kelimesini yalnız ellerin yıkanması olarak tevil ederler. Ancak bu mâna Peygamber (s.a.s.)’in sözlerinde bilinmemektedir. Eğer hadis sahih olmuş olsaydı, yemek öncesi ve sonrası ellerin yıkanmasının istihbabına delil olurdu ve hadisin bu şekilde tevili de caiz olmazdı. Yemekten önce ellerin yıkanmasına gelince ; ellerin pis olması gibi, yıkanmasını gerektiren bir durum var ise, yıkamak meşrûdur. Netice olarak; ellerin yemekten önce yıkanması, hadis sahih olmadığından ibâdet değildir. Mâna olarak makûldur, kirli ise meşrûdur, yoksa değildir.

51. Gerçekten her şeyin bir kalbi vardır, Kur’an’ın kalbide (Yâsindir). Kim onu okursa sanki Kur’an’ı on kere okumuş gibidir. [et-Tirmizî, 4/46; ed-Dârimî, 2/456]
Hadis uydurmadır.
et-Tirmizî, ravilerinden olan Hârûn b. Muhammed’in meçhûl olduğunu söyler. ez- Zehebî de bu hadisi onun uydurduğunu zikreder. Ebû Hâtim ise hadisin batıl olup, aslının olmadığını bildirir. Ancak es-Suyûtî adeti üzere rivayeti el-Câmi es-Sagir adlı kitabına alır! es- Sabûnî de İbn Kesir’in muhtasarında
[3/154] zikreder! Zannınca sadece sahih hadisleri zikredecekti! O nerede bunu yapmak nerede; bu kuru bir iddiadan başka bir şey değildir!

52. Kimin çocuğu olurda ona bereket talebiyle Muhammed ismini verirse; o ve çocuğu cennettedir )[İbn Bukeyr, Fadlu men ismuhu Ahmed ve Muhammed, 1/58]
Hadis uydurmadır.
İbn Kayyım, ravilerinden olan Hâmid b. Hammâd el-Askerî yüzünden, hadisin bâtıl olduğunu belirtir. eş-Şeyh el-Kâri
[el-Mevdûât, s.109] de ona katılır.
Bu araştırmayı gözden kaçıran el-Munâvî es-Suyûtî’nin hadisi hasen saymasına katılır. Dolayısıyla buna aldanma.

53. (Bir saat düşünmek, altmış sene ibâdetten daha hayırlıdır ) [Ebu eş-Şeyh, el-Azame, 1/297/42]
Bu söz uydurmadır. İbnu’l-Cevzi, ravilerinden olan Osman b. Abdullah el-Kuraşi ve İshak b. Nuceyh el-Malatî’nin yalancı olduklarını söyler.
[el-Mevdûât, 3/144]
Diğer bir rivayette ise:
(Gece ve gündüzün farklılığındaki bir saatlik düşünce, bin senelik ibâdetten daha hayırlıdır
) [ed-Deylemî, Müsned, 2/46]
Bu hadis te uydurmadır. Çünkü ravilerinden olan Said b. Meysere güvenilir ravilerden uydurma rivayetlerde bulunmuştur. Buna rağmen es-Suyûtî rivayeti kitabına almıştır!

54. Cami komşusunun namazı, ancak camidedir. [ed-Darekutnî s.161,;el-Hakim 1/246; el-Beyhakî, 3/57]
Hadis zayıftır.
Ravilerinden olan Süleyman b. Davut el-Yemâmî zayıftır. el-Buhârî onun hakkında: « hadisi münkerdir » der. Yanî bu kişinin hadisini rivayet etmek helâl değildir.
Cemaat namazıyla ilgili gelen sahih hadisin lafzı şöyledir: (
Kim özürü olmadığı halde ezanı duyarda (camiye) gelmez ise, namazı yoktur)
[Ebû Davut; İbn Mâce; ed-Darekutnî; el-Hakim; el-Beyhakî.]
En-Nevevî, el-Askalânî ve ez-Zehebî hadisin sahih olduğunu söylemişlerdir.

55. Cuma fakirlerin haccıdır, diğer bir lafızda : Miskinlerin. [Ebu Nuaym, Ahbâr Asbahân, 2/190; İbn Asakir, 11/132]
Hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Mukâtil yalancıdır.
Dolayısıyla es-Sagânî ve İbnu’l-Cevzî rivayeti, uydurma hadisleri topladıkları kitablarında zikrederler.

56. Tavuk, ümmetimin fakirlerinin koyunudur. Cuma’da fakirlerinin haccıdır. [İbn Hibbân, el-Mecrûhun, 3/90.]
Hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Abdullâh b. Zeyd yalancıdır, hadis uyduran birisidir. el-Munâvî
[6/163] bu ve bir önceki rivayetin uydurma olduğunu ez-Zehebi’den nakleder.

57. Biriniz hanımıyla veya cariyesiyle ilişkide bulunduğunda, edep yerine bakmasın, çünkü bu körlük bırakır. [İbn Adiy, 1/44 ; İbn Asâkir, 13/295/2; İbn Ebî Hâtim, 2/295]
Hadis uydurmadır.
İbnu’l-Cevzî rivayeti el-mevdûât adlı kitabında zikreder. İbn Hibbân ve Ebu Hatim er-Râzi rivayetin uydurma olduğunu söylerler.
İbn Salâh hadisin gerçek illetine vakıf olmadığı için, isnadın ceyyid (iyi) olduğunu söyler. Ancak İbn Salâh, kendisinin koyduğu ve daha önce kimsenin söylemediği kaideye muhalefet ederek bu hadisin kuvvetli olduğunu söyler. İbn Salâh’a göre, kendisinin yaşadığı o asırlarda artık hadis hakkında sahih hükmünün verilmesi kesilmişti, dolayısıyla hiç kimsenin tashih etme hakkı yoktur!
[Mukaddimetu Ulûm el-Hadis, s.18]
Ona göre vacib olan; daha önceki hadis imamlarının hükümlerine tabi olmaktır.
[Bu söz bazı mukallid fukahanın sözüne benzemektedir, onlar şöyle derler: « İçtihad dördüncü asırdan itibaren kesilmiştir, dolayısıyla taklidten başka bir şey yoktur. » Buna rağmen onlar bazen içtihad ederler, keşki isabet etseler, ancak nerede. Onlar aslında mukallidtirler, nasıl içtihad edeceklerini bilemezler. Çünkü ellerinde içtihad aletleri yoktur. İlim ehlince bilinen ; sünnetin sahihini zayıfından temyizi ve usulu’l-Fıkh’ın bilinmesi gibi bir çok vasıtaya sahib değillerdir.
Tahkik ehlinden bir çok kişi İbnu’s-Salâh’ın mezhebinin hilâfına açıklamada bulunmuştur. Konuyla ilgili en-Nevevi’nin et-Takrîb adlı kitabına (s.4) bakılabilir. ]
Ancak bu kaideye nereye dayanarak burada muhalefette bulundu ve iki büyük hadis imamımın uydurma hükmünü verdikleri hadisin, sahih olduğunu söyledi? Doğru anlayış, hadisin batıl olduğuna delildir İlişkiye nisbetle edep yerine bakmanın haram kılınması, vesilelerin haram kılınması babındandır. Allâh Teâla erkeğe zevcesiyle ilişki izni verdiyse, zevcesinin edep yerine bakmasını yasaklaması nasıl kavranabilir?!
Bunu Aişe validemizden gelen hadis teyid eder, O şöyle der:
(
Ben ve Allâh Rasûlu (s.a.s.) aramızdaki bulunan bir kaptan gusül alırdık. Benden önce davranırdı, bende ona : bana da bırak, bana da bırak derdim) [ el-Buhârî; Müslim.]
Bu hadisten anlaşılan edep yerine bakmanın caiz olduğudur. Bunu İbn Hibban’ın Süleyman b. Musa yoluyla naklettiği rivayet destekler:
Süleyman b. Musa erkeğin zevcesinin edep yerine bakması hakkında sorulur? Bunu Atâ’ya sordum der, o da: Aişe’ye sordum, bu hadisi mâna olarak zikretti der. Hafız b. Hacer şöyle der: « Bu hadis erkeğin zevcesinin avret mahalline ve zevcenin de erkeğin avret mahalline bakmasının cevazına delildir
[el-Feth, 1/290]
Bu, açıklığa kavuştuğuna göre, öyleyse gusül veya temas esnasında bakmak arasında hiç bir fark yoktur. Böylece yukarıdaki hadisin bâtıl olduğu açığa çıkar.

58. (Biriniz (zevcesiyle) temas ettiğinde, avret mahalline bakmasın, çünkü bu körlük bırakır, çokta konuşmasın, çünkü bu da dilsiz bırakır ) [İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât, 2/271; İbn Adiy, el-Kâmil, 6/2261.]
Hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Muhammed b. Abdurrahman el-Kuşeyrî, yalancı olup hadisi tekedilmiştir.

59. Kadınlar ile olan temasta fazla konuşmayın, çünkü dilsizlik ve kekeleme ondan meydana gelir. [İbn Asâkir, 5/700]
Hadis çok zayıftır.
Rivâyetin dört tane illeti vardır, dolayısıyla rivâyet çok zayıf olduğundan delil teşkil etmez.

60. (Kim cuma günü ikâmet diyârından sefere çıkarsa, melekler yolculuğunda refakatçısı olmaması için aleyhine duâ da bulunurlar) [ed-Darekutnî, el- Efrâd.]
Hadis zayıftır.
Rivâyet İbn Lehi’a sebebiyle zayıftır. Rivâyet bir başka yoldan da gelmiştir, ancak uydurmadır. İlâve olarak (… haceti giderilmemesi için …) fazlalığı vardır. Ayrıca el-Gazâlî rivâyeti (el-İhya)’da zikreder! Sahih sünnette cuma günü yolculuğa çıkmayı yasaklayan hiç bir delil yoktur. Esved b. Kays’ın babasından rivâyet ettiği bir eserde : (
Umer (r.a.) yolculuğa istekli bir adam görür. Onun şöyle söylediğini duyar : “Bugün cuma günü olmasaydı çıkardım” deyince Umer (r.a.) şöyle der: “Çık, çünkü gerçekten cuma yolculuğa mani değildir”.)[İbn Ebî Şeybe, 2/205/2]
Bu sened sahihtir, ravilerinin hepsi güvenilirdir.
Allâh Rasûlu (s.a.s.) ümmetini bu şekilde yönlendiriyor ise, onun yasakladığı şeyi kendinin yapması hiç bir zaman makûl değilir.

61. Hac evlilikten öncedir. [Musned el-Firdevs, 1/97]
Hadis uydurmadır.
Senetteki iki râvi hadis uydururlar. Buna rağmen es-Suyûtî rivâyeti el-Câmi de zikreder.
Rivâyetin diğer bir lafzı şöyledir:

62. Kim hacca gitmeden önce evlenirse, günah ile başlamıştır. [İbn Adiy, 2/20.]
Hadis uydurmadır.

63. Akîk’ten yüzük takın, çünkü gerçekten akîk bereketlidir. [el-Muhamilî, el-Emâlî, 2/41; el-Hatîb, Târih, 11/251]
Hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Yakûb b. İbrahîm ez-Zührî, yalancı ve hadis uyduran birisidir. Hafız es-Sahâvî, akîk taşı ile ilgili gelen rivayetlerin hepsinin bâtıl olduğunu söyler. Gerçi konu ile ilgili rivayetler değişik lafızlar ve senedlerle gelmesine rağmen hadisi kuvvetlendirmemektedir. Zayıflığın sebebi, zabtın ve hıfzın zayıflığından kaynaklanmış ise, yolların çokluğu hadisi kuvvetlendirir. Ancak durum burada böyle değildir. Bilâkis konu ile ilgili rivayetlerin geneli yalan ile itham edilmiş ravilerden hâli değildir. Ayrıca lafızlar arasında şiddetli bir çelişki görülmektedir, yukarıda:
( Çünkü gerçekten akîk bereketlidir ) olarak gelir. Diğer bir rivâyette :

64. …çünkü gerçekten akîk fakirliği yok eder. [el- Mevdûât, 3/58 ; ed-Deylemî, 2/31]
Hadis uydurmadır.
Diğerinde :

65. …çünkü gerçekten akîk işi başarılı kılar, sağ el de ziynete daha hak sahibidir [İbn Asâkir, 4/291/1-2.]
Hadis uydurmadır. Başka bir rivayette :

66. Akîk’ten yüzükler takın, çünkü gerçekten üzerinde olduğu müddetçe birinize üzüntü isabet etmez. [ed-Deylemî, 2/32]
Hadis uydurmadır. Bir diğerinde :

67. Kim akîk’ten yüzük takarsa, hayır görmeye devam eder. [İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât, 1/57 ; İbn Hibbân, ed-Duafâ, 3/153]
Sonuç olarak ; akik taşından yüzük edinme hakkında gelen hadislerin hepsi bâtıldır.

68. Amellerin efendisi açlıktır, nefsin zilleti de yün elbisedir
Bu sözün aslı yoktur. el-Irâkî
[Tahrîc el-İhyâ, 3/9.] ve es-Subkî [et-Tabakât el-Kubrâ, 4/162] aslını bulamadıklarını söylerler.

69. ( Fikir ibâdetin yarısıdır, az yemekte ibâdetin kendisidir.
Bu söz batıldır. el-Irâkî
[Tahrîc el-İhyâ, 3/69] aslının olmadığını ifade eder.

70. Oruç tutun sıhhat bulun. [et-Taberânî, el-Evsat, 2/225/1/8477; Ebû Nuaym, et-Tıb, k 24/ 1,2]
Hadis zayıftır.
Ravilerinden olan Züheyr b. Muhammed Şamlılar’dan olan rivayetinde zayıftır. Dolayısıyla hafız el-Irakî
[Tahrîc el-İhyâ, 3/75]senedin zayıf olduğunu belirtir.

71. Seni israf etmekten sakındırırım ; gerçekten günde iki kere yemek israftandır. [ el-Beyhakî, eş-Şuab, 2/158/1; el-Münzirî, et-Tergîb, 3/124]
Hadis uydurmadır.
el-Gazâlî İhyâ da, bu sözü Peygamber (s.a.s.)’in Aişe (r.a.)’ya söylediğini zikreder. el-Irakî İhyâ üzerine yaptığı çalışmada, rivâyetin zayıf olduğunu söyler. Ancak rivâyet zayıflıkta kalmaz, çünkü râvilerinden olan Muhammed b. el-Hüseyn es- Sûfî Tasavvufçular için hadis uyduran birisidir.

72. Peygamber (s.a.s.) bir ihtiyacı unutma endişesi duyduğunda, hatırlaması için eline ip koyardı. [İbn Adiy, 1/172; İbn Sâd 1/286]
Hadis batıldır.
Râvilerinden olan Sâlim b. Abdul-A’lâ hadisi terkedilmiş olup, kendisi güvenilir râviler üzerine hadis uyduran birisidir. Bu rivayetle çakışan diğer bir rivâyette:

73. Kim ihtiyacını hatırlatması için yüzüğünü veya sarığını döndürür, yahut parmağına ip bağlarsa; Allah Azze ve Celle’ye şirk koşmuştur. Çünkü ihtiyaçları hatırlatan Allâh’dır.) [İbn Adiy, 33/1-2 ; İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât 3/74]
Hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Bişr b. el-Hüseyn, diğer bir râvi olan ez-Zübeyr’den bâtıl rivâyetler nakleder. Bu kişi aynı râviden yüz elli hadise yakın uydurma bir nüsha rivâyet etmiştir.
[es-Suyûtî, el-Lâlâî, 2/283]

74. Komşunun hakkı kırk eve kadardır. Böyle, şöyle ve böyle ; sağdan ve soldan, önden ve arkadan. [Ebu Ya’lâ, Müsned, 10/385/5982; İbn Hibban, ed-Duafâ, 2/150]
Hadis çok zayıftır.
Komşuluğu kırk evle sınırlandıran hadisler sahih olmayıp zayıftır. Görünen, bunun örf ile sınırlandırılmasıdır, Allah en doğrusunu bilir.

75. Katil maktulun üzerinde hiç bir günah bırakmamıştır.
Bunun aslı yoktur.
Hadis kitablarında bu rivâyetin sahih, hasen veya zayıf bir senedi bilinmemektedir. Kıyâmet günü maktûl olan, kâtilden istekte bulunur ve kâtilin hasenatları bu zülme yeterli gelmez, böylece maktûlun kötülükleri kâtile tahvîl edilir. Sahih Müslim’de gelen hadiste buna işâret edilir:
(Ümmetimden iflâs eden odur ki, namaz, zekât ve oruçla gelir. Ancak bunu kötülemiş, onu lekelemiş, bunun malını yemiş, onun kanını dökmüş, buna vurmuş olarak gelir. Buna hasenatlarından verilir, diğerine hasenatlarından verilir. Aleyhine olanlar bitmeden önce, hasenatları bittiğinde, onların günahlarından alınır ve onun üzerine atılır sonra da ateşe atılır.)

76. Allâh Rasûlu (s.a.s.) sakalının boyundan ve eninden alırdı. [et-Tirmizî, 3/11 ; el-Ukaylî, ed-Duafâ, s.288 ,İbn Adiy, 2/243]
Hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Umer b. Hârûn el-Belhî hakkında el-Buhârî şöyle der : « Bu hadisten başka, aslı olmayan veya tek kaldığı hiç bir hadisini bilmiyorum.»
Ukaylî de şöyle der: « Bu hadis ancak onunla bilinir, ve Peygamber (s.a.s.)’den iyi senedlerle şöyle dediği sabittir : (Sakalınızı uzatın, bıyıklarınızı kısaltın)
[el-Buharî ; Müslim] » Yine bu râvi hakkında İbn Maîn « pis bir yalancıdır » der. Sâlih Cezer’e de «yalancı » olduğunu söyler.

77. Yer yüzü suyun üzerindedir, su kayanın üzerindedir, kaya da balinanın sırtı üzerinde olup iki tarafı arş ile buluşur. Balina da ayakları havada olan meleğin sırtının üst kısmındadır. [el-Heysemî, 8/131]
Hadis uydurmadır. Rivâyet isrâiliyâttandır. Râvilerinden olan Saîd b. Sinan ithâm edilmiştir.

78. Âdem su ve çamur arasındayken Nebiydim.
Hadis uydurmadır.

79. Nebî olduğumda ne Âdem ne su ne de çamur vardı.
Hadis uydurmadır.
es-Suyûtî
[Zeyl el-Ehâdîsi’l-Mevdûa, s.203] bunun ve bir önceki rivâyetin de uydurma olduğunu İbn Teymiyye’den nakleder ve ona katılır. İbn Teymiyye, [s.9] el-Bekrî’ye olan reddiyesinde şöyle der: « Naklen ve aklen aslı yoktur, hiç bir muhaddis bu rivâyeti zikretmemiştir. Manası da bâtıldır. Çünkü Âdem (a.s.) su ile çamur arasında hiç bir zaman olmamıştır. Çamur, su ve topraktan oluşur. Âdem ise, (o anda) ruh ve cesed arasındaydı. Bu dalâlet ehlî, Nebî (s.a.s.)’in o zaman var olduğunu ve zatının diğer zevatlardan önce yaratıldığını zannederek uydurma hadisleri delil olarak getirirler. Örneğin, Peygamber (s.a.s.)’in arşın etrafında bir nur olduğu rivâyetinde olduğu gibi, o şöyle der: « Ey Cibrîl! Ben işte o nur idim.»! Bazıları da, Nebî (s.a.s.)’in, Cebrâîl ona Kur’an’ı getirmeden önce onu ezberlediğini iddia ederler. »
İbn Teymiyye, « Âdem ise, ruh ve cesed arasındaydı » sözüyle hadisin sahih olan şeklinin bu lafızla olduğuna işaret eder. Hadisin lafzı şöyledir: (Âdem ruh ile cesed arasındayken ben Nebîydim.) Bu hadisin isnâdı sahihtir
[es-Sahîha, 1856]
.

80. Kuyruk ol, sakın baş olma.
Bu sözün aslı yoktur.
Es-Sehâvî
[el-Makâsıdu’l-Hasene, s.154] bu sözün İbrâhim b. Edhem’e ait olduğunu ve bu sözü bazı arkadaşlarına tavsiye ettiğini ifâde eder.

81. Her kim müslümanların işiyle ilgilenmez ise, onlardan değildir…. [et-Taberânî, es-Sagîr, s188; Ebu Nuaym, Ahbâr Isbahân, 2/252]
Bu hadis zayıftır.
Râvilerinden olan Abdullâh b. Ebî Cafer ve babası zayıftırlar. Hadis değişik lafızlarla da gelmiştir, ancak senedleri ya uydurma ya da çok zayıftır.

82. Dâvud Aleyhisselâm’ın günahı bakmaktı. [Ed-Deylemî.]
Bu hadis uydurmadır.
İbn Salâh Müşkil el-Vasît’te bu hadisîn aslının olmadığını belirtir. Bu hükme ez-Zerkeşi, es-Suyutî ve İbn Arrak’ta katılır.
Dâvud (a.s.)’ın bir askerin ailesine bakarak fitneye düşmesi rivâyeti meşhur olup, Peygamberlerin kıssaları ile ilgili kitablar ve bazı tefsir kitablarına girmiştir. Aklı başında olan bir müslüman bu kıssanın bâtıl olduğunda şüpheye düşmez. Çünkü bu kıssada o kadınla evlenmek için kocasını öldürme girişimi gibi Peygamberlerin (aleyhimus-selâm) makamlarına yakışmayan işlerin bir Peygambere atfedilmesi vardır. Daha uzunca gelen başka bir rivâyette; (Nebî olan Dâvud Aleyhisselâm kadına bakıp ona meyledince …)
[el-Hâkîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl] Peygamber (s.a.s.)’e ref edilen bu bâtıl rivâyeti, el-Kurtubî [15/167] tefsirinde zikrederek bâtıl olduğunu söyler. Aynı şekilde İbn Kesîr’de [4/31] senedinin sahih olmadığını beyan eder. Bu rivâyet, peygamberlerin masum olduklarına inanmayan Ehlî Kitab’ın naklettiği İsrailiyattan olduğu anlaşılmaktadır. Tenbîh: İbn Ebî Hâtim’in tefsirine bu gibi bâtıl rivâyetleri alması, onun kitabının başında zikrettiği; « kendisinin seneden ve metnen en sahih haberleri tahriç etmeye dikkat ettiğine » dair sözü, genel manada değildir.

83. Nasılsanız öyle idare edilirsiniz. [Ed-Deylemî; el-Beyhakî, eş-Şuab; İbn Cemî, el-Mu’cem, s.149; el-Kudâî, el-Müsned, 1/47]
Bu hadis zayıftır.
el-Hâfız b. Hacer şöyle der: « Rivâyetin isnadında el-Mubârek b. Fadâle adlı râviye kadar ki diğer râviler bilinmemektedir. »
[Tahrîc el-Keşşâf, 4/25]
Ayrıca hadisin manası da mutlak olarak doğru değildir. Târîh’in bizlere aktardığına göre; sâlih olmayan bir idareci ardından sâlih bir idâreci başa geçmiştir, halk ise aynı halktır değişmemiştir.

84. Kimin çocuğu olurda, sağ kulağına ezan okur, sol kulağına da kamet getirirse; sıbyanların anasının (şeytanın) ona zararı olmaz. [Ebû Ya’lâ, el-Müsned, 4/1602; İbn es-Sünni, Amelu’l-Yevmi ve’l-Leyle, 200/617]
Bu hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan, Yahyâ b. el-Alâ er-Râzî ve Mervân b. Süleyman, hadis uydurmuşlardır.
Bu hadisin uydurma olduğu, zikirler ve virdler hakkında kitab yazan bir kısım ilim ehlinin gözünden kaçmıştır. İmam en-Nevevî (r.h.) rivâyetin zayıflığına işaret dahi etmeden kitabında bu hadisi zikreder. Kitabı şerheden İbn Allân
[6/95] hadis hakkında susarak senedi hakkında hiç bir şey söylemez! en-Nevevî’den sonra gelen İbn Teymiyye hadisi el-Kelimu’t-Tayyib’te, öğrencisi olan İbn Kayyım da ona tabî olarak el-Vâbil es-Sayyib’te hadisi zikrederler. Ancak her ikisi de rivâyeti yâni zikrolunduğuna göre kelimesi ile başlattıklarından, bu sözle hadisin zayıf olduğuna işaret etmişlerdir. Gerçi bu, o ikisinden hadisin zayıflığına sukût etme mesuliyyetini kaldırsa bile, hadisi kitablarında zikretme mesuliyyetini kaldırmaz. Çünkü onların bu sözlerinde hadisin uydurma olduğuna değil, yalnız zayıf olduğuna işaret vardır. Yoksa öyle olmasaydı hadisi kitablarına almazlardı. Bunu, her ikisinin kitablarına muttali olan herkes anlar. Bu konudaki yanlış anlaşılma gayet açıktır. Çünkü onlardan sonra gelen birisi, o ikisinin bu hükmüne aldanarak; « her ikiside büyük imamlardır, bunda bir beis yoktur, zayıf hadis ile fadâilu’l-a’mâl’da amel edilir » diyebilir. Veya bu hadis, zannınca zayıf olduğundan başka bir zayıf hadis için bunu şahid olarak sayıp hadisi böylece kuvvetlendirir. Bu esnada her iki rivâyetin zayıflığının şiddetli olmaması şartını da unutarak bunu yapabilir.
Bu zikrettiğimiz yanlışa düşen kişiyi örnek verebiliriz; et-Tirmizî zayıf bir senedle Ebî Râfi’den, onun şöyle dediğini rivâyet eder:
( Rasûlullâh (s.a.s.)’i gördüm Fâtıma, el-Hasen b. Ali’yi doğurunca, kulağına ezan okudu.) et-Tirmizî şöyle der: « Hadis sahihtir, amel bu hadis üzeredir! » Sünen-i şerheden el-Mubârekfurî hadisin senedinin zayıf olduğunu açıkladıktan sonra şöyle der: « Hadis zayıf olmasına rağmen nasıl olurda amel bu hadis üzeredir? Derim ki : Evet, bu hadis zayıftır, ancak el-Hasen b. Ali hadisini, Ebû Ya’lâ ve İbn Sünni’nin rivâyet ettikleri diğer bir hadis destekleyip kuvvetlendirmektedir. »! Düşün, nasıl da zayıf bir hadisi uydurma bir hadis ile kuvvetlendiriyor. Tabi ki bunun sebebi, hadisin uydurma olduğunu bilmeyişinden ve zikrettiğimiz ilim ehlinin bu hükmüne aldanışından dolayıdır.
Konuyla ilgili başka bir hadis ise: ( Peygamber (s.a.s.) el-Hasen b. Ali doğduğu gün kulağına ezan okur, sol kulağına da kâmet getirir.)
[El-Beyhakî, eş-Şuab]
Bu hadisin, et-Tirmizî de gelen zayıf hadis için şahid olması imkansızdır. Çünkü bu rivâyetin senedinde, biri yalancı ve biri de metrûk (terkedilmiş) olmak üzere iki râvi vardır.
Ancak tuhaf olan el-Beyhakî ve İbn Kayyım gibi iki büyük alimin hadis hakkında zayıf hükmüyle yetinmeleridir!

85. Ümmetimin bozulduğu bir zamanda, sünnetime kim yapışırsa, ona yüz şehid ecri vardır. [İbn Adiy, el-Kâmil, 2/90; İbn Beşrân, el-Emâlî, 1/93, 2/141]
Hadis çok zayıftır.
Râvilerinden olan el-Hasen b. Kuteybe hakkında ez-Zehebî « helâk olmuştur » der. ed-Dârekutnî de « hadisi terk edilmiştir » der. Bu râvinin şeyhi olan Abdu’l-Hâlık b. el-Münzir bilinmemektedir. Hadis başka bir lafızlada rivâyet olunmuştur.

86. Ümmetimin bozulduğu bir zamanda, sünnetime yapışanın, bir şehid ecri vardır. [Ebû Nuaym, el-Hilye, 8/200; et-Taberânî, el-Evsat, 2/31/5746]
Hadis zayıftır.
Bu hadislere ihtiyaç bırakmayıp sahih olarak gelen rivâyetin lafzı şöyledir:
( Sizden sonra sabredilecek günler vardır, o günlerde sizin üzerinde olduğunuz şeye tutunana, sizin ellinizin ecri (verilir). Sahâbeler: «Ey Allâh’ın Nebîsi, onlardan (ellisininmi)?» derler. O da: «Hayır sizden (ellisinin)» der
.)[İbn Nasr, es-Sünne, s.9; et-Taberânî, el-Kebîr, 1/76/3; Ebû Dâvûd, 4341; et-Tirmizî, 2/177; İbn Mâce, 4014; İbn Hibbân, 1850. et- Tirmizî « hadis hasendir » der.]

87. (Peygamber (s.a.s.) aydınlıkta gördüğü gibi karanlıkta da görürdü) [Temmâm, el-Fevâid, 1-2 /207 No. 2210; İbn Adiy, 2/221; el-Beyhakî, ed-Delâil, 6/75]
Hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Abdullâh b. el-Mugire hakkında el-Ukaylî; « aslı olmayan rivayetlerde bulunur » der. ez-Zehebî bu rivâyetle birlikte onun diğer hadislerini de getirerek; « bunlar uydurmadır » der. Buna rağmen es-Suyûtî hadisi el-Câmi’s-Sagîr de zikreder. Bir de İbn el-Mugire’nin Şeyhi olan el-Muallâ b. Hilâl hakkında muhaddislerin yalancı olduğuna dair ittifakları vardır. Bunu el-Hâfız, et-Takrib de böyle ifade eder.

88. Allâh Rasûlu (s.a.s.) ölmeden önce okudu ve yazdı. [ Ebû el-Abbâs el-Asam, Hadis, 3/153; et-Tâberânî]
Hadis uydurmadır. es-Suyûtî, rivâyeti Zeylu’l-Mevdûat adlı kitabına almıştır.

89. Kişi diğeri için kalkar; ancak Benî Hâşim bundan hariçtir. Çünkü onlar hiç kimse için kalkmazlar. [Et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 8/289/7946]
Hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Cafer b. ez-Zübeyr hakkında Şu’be şöyle der: « Allâh Resûlu (s.a.s.)’in üzerine dörtyüz hadis uydurmuştur. » Bu hadisin uydurulmuş olduğuna bir başka delil de hadisin; sahabenin Peygamber (s.a.s.)’le olan adetine ters düşmesidir. O (s.a.s.) Benî Hâşim’in seyyididir. Buna rağmen onun bundan hoşlanmadığını bildiklerinden, sahabe onun için ayağa kakmazdı. En hayırlı yol Muhammed (s.a.s.)’in yoludur. Bu rivâyet aynı zamanda aşağıdaki zayıf hadise de muhaliftir:

90. Birbirinizi tazim eder şekilde acemlerin birbirlerine kalktığı gibi sizde kalkmayın. [Ebû Dâvud, 2/346; Ahmed, 5/252; İbn Mâce, 2/431]
Bu hadis zayıftır.
Hadisin isnadında iddirab, zaaf ve cehâlet olmak üzere üç illeti vardır.
Ama hadis mâna yönüyle sahihtir. Bu konuda gelen daha açık ve sahih bir hadiste, Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle der:
( Onlar için dünyada Allâh Resûlu (s.a.s.)’den başka, görülmesi daha sevimli bir kişi yoktu. Buna rağmen hoşlanmadığını bildiklerinden onun için ayağı kalkmazlardı. )
[el-Buhârî, el-Edebu’l-Mufred, 136; et-Tirmizî, 4/7, (sahih olduğunu söylemiştir); Ahmed, 3/132]
Eğer Nebî (s.a.s.) kendisi için kalkmayı hoş görmüyor ise, öyleyse bu kalkma işi şeytanın kışkırtmalarından kaynaklanan bir masiyettir. Dolayısıyla kendisi hakkında fitneye düşmesinden korkulan bir kişi için, bunu kerih görmesi daha evlâdır. Buna rağmen bir çok Meşayih ve diğer insanlar bu kalkmayı uygun görmüşlerdir. Sanki bu, dinde meşrû imiş gibi konu hakkında kitab ta yazmışlardır. Hayır, onların dediği gibi değildir. Hatta bazısı bu kalkmayı ( Efendinize kalkın ) hadisi ile istidlâl ederek mustehâb görür. Onlar mekrûh olan; ihtiram ve saygıdan dolayı kalkma ile, ihtiyaçtan dolayı kalkma; meselâ: karşılanması, bineğinden inmesi için yardım edilmesi gibi, ikisi arasındaki farkı gözden kaçırmışlardır. Bu hadisten murad olan da budur. Buna Ahmed’in rivâyeti delâlet eder: ( Efendinize kalkın ve onu (bineğinden) indirin ) Bu hadisin senedi hasendir. el-Hâfız el-Feth adlı eserinde hadisin senedinin kuvvetli olduğunu söyler. Bu konuda eş-Şeyh el-Kâdi İzzu’d-Din Abdurrahim b. Muhammed el-Kâhiri el- Hanefî’nin Tezkiretu’l-Enâm fi’n-Nehy Ani’l-Kıyâm adlı risalesi de vardır.

91. O kertenkele oğlu kertenkele, lanetli oğlu lanetlidir. Yâni, Mervân b. el-Hakem. [el-Hâkim, 4/479]
Bu hadis uydurmadır.
el-Hâkim hadisin isnadının sahih olduğunu söyler! Bunu, ez-Zehebî reddederek şöyle der: « Hayır Allâh’a yemin olsun ki, (râvilerinden olan) Minâ’yı, Ebû Hâtim tekzib etmiştir ».

92. Kim zamanının imamını bilmeden ölürse, câhiliyye ölümüyle ölür.
Hadisin bu lafızla aslı yoktur.
Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye şöyle der: « Allâh’a yemin olsun ki, Allâh Rasûlu (s.a.s.) bunu böyle söylememiştir. Bilinen, Müslim’in rivâyet ettiği hadistir:
İbn Umer Allâh Rasûlu (s.a.s.)’in şöyle söylediğini bildirir:
(
Her kim taat’tan elini çekerse, kıyâmet günü Allâh ile delilsiz karşılaşır. Kim de boynunda biat olmadan ölürse câhiliyye ölümüyle ölür.)
» Bu konuda Şeyh el-Elbânî şöyle der: « Bu hadisi bazı şii kitablarında gördüğüm gibi Kadiyâniler’in kitablarında da gördüm. Bu hadisi deccalları olan Mirza Gulam Ahmed’e iman etmenin gereğine dair delil getirirler. Bu hadis sahih olsa bile, bunda onların bu zanlarına en ufak bir işâret dahi yoktur. Bu hadisin delalet ettiği mana; müslümanların imam ittihaz ettikleri kimseye biat etmelerinin gereğidir. Müslim de ki hadiste beyan edildiği gibi, hak olan da budur. » Yukarıdaki hadisi, şia alimlerinden olan el-Kuleynî el-Usûl mine’l- Kâfî
[1/377]
adlı kitabına almıştır. Ancak râvileri hakkında kitablarında bir bilgi olmadığı gibi, bizlerin kitablarında da o râviler hakkında bir malumat yoktur. Buna rağmen el-Humeyni Keşfu’l-Esrar adlı kitabında şöyle der: « (yukarıdaki hadise işaret ederek) Şia ve Ehli Sünnet indinde bilinen bir hadis vardır … »!

93. Ey Ali ! Sen dünya ve Ahirette benim kardeşimsin. [et-Tirmizî, 3/328; İbn Adiy, 1/59, 1/69; el-Hâkim, 3/14]
Nebî (s.a.s.) Medineye geldiğinde Sahabelerini birbirleriyle kardeş kılar, Ali (r.a.) gözlerinden yaş akarak gelir; « Ey Allâh’ın Resûlu Ashabını birbirine kardeş yaptın, ama beni başkasıyla kardeş yapmadın » deyince, Resûl (s.a.s.) yukarıdaki sözü söyler.
Hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Cemi b. Umeyr hakkında İbn Hibbân « Rafizidir hadis uydurur» der. İbn Numeyr ise, onun insanların en yalancısı olduğunu söyler. Dolayısıyla Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye şöyle der: « Nebî (s.a.s.)’in Ali ile olan kardeşlik hadisi yalan rivâyetlerdendir. » Buna ez- Zehebî Muhtasar Minhâc es-Sunne
[s. 317] adlı eserinde katılır.

94. Allâh Teâla gece yolculuğuna çıkartıldığımda Ali hakkında bana üç şey vahyetti; Onun müminlerin efendisi olduğu, takva sahiblerinin imamı olduğu ve abdesten dolayı beyaz alâmet taşıyanların da komutanı olduğunu. [et-Taberânî, el- Mu’cemu’s-Sagir, s.210]
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Mucaşi b. Amr ve İsâ b. Sevâde en-Nahaî, her ikisi de yalancıdır.
Şeyhu’l-İslâm şöyle der: « Bu hadis, hadis (ilmi) hakkında çok az bilgisi olan bir kişiye göre bile uydurmadır. Masum olan Resûl’a bunun nisbeti helal değildir. Bizler, Müslümanların efendisi, takva sahiblerinin imamı ve abdestten dolayı beyaz alâmet taşıyanların komutanı olarak ancak Peygamberimiz (s.a.s.)’i bilmekteyiz. Lafız mutlak olarak gelmiştir, hadiste « benden sonra » dememiştir.» ez-Zehebî Muhtasaru’l-Minhac
[ s. 473] eserinde bu söze katılır.

95. Mushafa bakmak ibâdettir, çocuğun ana ve babasına bakması ibâdettir ve Ali b. Ebî Talib’e bakmak ta ibâdettir. [İbn el-Furâtî]
Bu hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Muhammed b. Zekeriyya el-Gulâbî hadis uydurmakla bilinmektedir.

96. Ali iyilerin imamı, günahkarlara karşı savaşcı, ona yardım edene yardım olunur, onu terkeden de mağlub olur. [el-Hâkim, 3/129; el-Hatîb, 4/219]
Bu hadis uydurmadır.
Hakim hadisin isnadının sahih olduğunu söyler! ez-Zehebî’de şu sözüyle onu eleştirir: « Hayır Allâh’a yemin olsun ki uydurmadır. Ahmed b. Abdullâh el-Harrânî yalancıdır, bu kadar geniş ilmine rağmen ne kadar da cahilsin.» İbn Adiy de Ahmed‘in hadis uydurduğunu söyler. el-Hatib de, bu râvinin en münker rivâyeti budur der.

97. Kim benim mescidimde hiç kaçırmadan kırk namaz kılarsa, ona ateşten beraat ve azabtan kurtuluş yazılır. Nifaktan da uzak olur. [Ahmed, 3/155, et-Taberânî, el-Evsat, 2/23/2/5576]
Bu hadis münkerdir.
Râvilerinden olan Nubeyt b. Umer ancak bu hadiste bilinir. İbn Hibbân kendine has olan mechulleri tevsîk kaidesine göre bu râviyi es-Sikât
[5/483] adlı kitabında zikreder. Bu da zaten el-Heysemî’nin el-Mecma’uz- Zevâid[4/8 ] da dayanağıdır. Hadisin akabinde şöyle demiştir: « Ahmed ve et- Taberânî el-Evsat ta rivâyet etmiştir râvileri (sikât) güvenilirdir.»! Benzer hataya el- Münzirî de et-Tergîb’te düşmüştür.
Bu hadisi zayıf kılan bir başka etkende; birbirini takviye eden iki değişik yol ve lafızla gelmesidir. Bu sahih hadisin lafzı şöyledir:
( Kim cemaatla ilk tekbire yetişerek Allâh için kırk gün namaz kılarsa, onun için iki kurtuluş yazılır; ateşten kurtuluş ve nifak’tan kurtuluş )
[et-Tirmizî, 2/7; İbn el-A’râbî, el-Mu’cem, 2/116 K; İbn Adiy, el-Kâmil, 1/116, 2/103 K; el- Beyhakî, eş-Şuab, 3/61/2872.]

Hadis bu lafızla yukarıdaki hadisle aynı değildir. Bu daha kuvvetlidir. Dolayısıyla yukarıdaki hadisin zayıflığı ve münkerliği kesinleşmiş olur.

98. Ümmetimin hayırlıları âlimleridir, âlimlerin hayırlıları rahmetli olanlardır. Gerçekten Allâh cahilin bir günahını affetmeden önce âlimin kırk günahını affeder. Rahmetli olan âlim kıyâmet günü gelir, kutub yıldızının aydınlattığı gibi onun nuru aydınlatmış olarak doğu ile batı arasında gidip gelir. [ Ebû Nuaym, el-Hilye, 8/188; el-Hatîb, et-Tarîh, 1/237-238]
Bu rivâyet batıldır.
Râvilerinden olan Muhammed b. İshâk es-Sülemî hakkında ez-Zehebî şöyle der: « Bu kişide cehâlet vardır ve bâtıl bir haberle gelmiştir.»
Ez-Zehebî, el-Askalânî ve es-Suyûtî gibi üç hafız bu hadisin batıllığı üzerine ittifak etmişlerdir. Buna rağmen es-Suyutî kendisi ile çelişerek rivâyeti el-Camiu’s- Sagir’adlı eserine almıştır!

99. Kur’an taşıyıçısı (hafızı) İslâm bayrağının taşıyıcısıdır, kim ona ikramda bulunursa, Allâh’a ikrâm etmiştir. Kim de onu aşağılarsa Allâh ona lanet etsin. [Ed-Deylemî, el-Müsned, 2/88]
Bu hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Muhammed b. Yunus el-Kudeymî hakkında es-Suyûtî [
ez-Zeyl, s. 23, n. 116] « itham olunmuştur » der. Buna rağmen rivâyeti el-Camiu’s-Sagir’e alır! el-Münâvî eserin şerhinde es-Suyûtî’yi tenkid ederek « el-Kudeymî hadis uydurur » der.

100. Dünyanın etrafını fethetmek sizlere nasib kılınacak ve Kazvin denilen belde siz’e fethedilecektir. Kim o beldede kırk gün veya kırk gece ribât eder (yâni düşmana karşı bekler ) ise o kimse için cennet’te üstünde yeşil bir zeberced taşı bulunan altından yapılmış bir sütün üzerine kurulu ve kırmızı yakut taşlarından yapılan bir kubbe vardır. O kubbenin altından yapılmış yetmiş bin kapı kanadı bulunur. Her kapı kanadının başında Hurul-İyn denilen bir zevce vardır. [İbn Mâce, 2/179; er-Râfii, Ahbâr el-Kazvîn, 1/6-7]
Bu hadis uydurmadır.
Rivâyeti el-Mevdûât adlı kitabın da zikreden İbnu’l-Cevzî şöyle der: « Uydurmadır; (râvilerinden olan) Davûd b. Muhber hadis uydurur, ithâm olunan odur. (Diğer bir râvi olan) er-Rabî de zayıftır. Yezîd ise, terkedilmiştir.»
[2/55] ez-Zehebî bu konuda şöyle der: « İbn Mâce Sünen’ine bu uydurma hadisi koyarak itibârını zedelemiştir. »

101. Kul, ailesine sefere çıkacağı esnada yanlarında kılacağı iki rek’attan daha hayırlı bir şey bırakmamıştır. [ İbn Ebî Şeybe, el-Musannaf, 1/105/1]
Hadis zayıftır.
Râvilerinden olan el-Mut’im el-Mikdâm, İbn Hacer’in de ifade ettiği gibi, kendisinin herhangi bir sahabeden hadis işittiği sabit olmamış ve mürsel rivâyetlerde bulunmuştur, Mucahid ve el-Hasen el-Basrî gibi rivâyetlerinin geneli tabiindendir. Senedi ya mu’dal
[Senedden sahabeye varıncaya kadar iki veya daha fazla râvinin birbiri ardınca düştüğü hadise denir. Hadis Terimleri sözlüğü, s.246] ya da mürseldir [Tâbi’inden birinin, isnadında sahabiyi atlayıp Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki, veya şunu yaptı gibi benzeri ifadelerle isnadını Peygamber (s.a.s.)’e ulaştırarak ondan rivâyette bulunmasına denir. A.g.e. s.164].
en-Nevevî, hadisi delil olarak getirerek sefere çıkacak olanın iki rek’at kılmasını mustahab görür. Ancak bu düşünülmesi gereken bir meseledir. Çünkü bir amelin müstehab kılınması şer’i hüküm olup, zayıf hadis ile istidlâli caiz değildir. Zayıf hadis, mercûh olan zan ifâde eder. Hiç bir şer’i hüküm onunla sabit olmaz. Böyle bir namaz şekli Nebî (s.a.s.)’den gelmediği gibi, asıl ondan gelen; sefer dönüşünde kılınan namazdır ki, sünnet olan da budur. en-Nevevî (r.a) daha da garib davranarak şöyle der:
suresini okuması müstahabtır, İmam Ebu’l-Hasen el-Kazvînî bunun her türlü kötülükten emân olduğunu söylemiştir. »! Bu yanlız iddia olup, delilsiz olarak dinde hüküm koymaktır. Her türlü kötülükten emin olduğu bilgisi ona nasıl ulaşmıştır?! İşte Kur’an ve Sünnette varid olmayan böyle görüşler Allâh’ın dinini koruma sözü olmasa, dinin tebdil ve tagyirine sebeb olmaktadır. Allâh, Huzeyfe b. Yemâni’den razı olsun , o şöyle der : « Allâh Rasûlu (s.a.s.)’in ashabının ibâdet etmediği ibâdetle sizde ibâdet etmeyin.» İbn Mes’ud (r.a.)’da şöyle der: « Tâbi olunuz, bid’at ihdâs etmeyiniz. Tüm ihtiyaçlarınız karşılandı. Üzerinize düşen eski hâle yapışmanızdır. »

102. Helâl ile harâm birleştiğinde ; harâm gâlib gelir.
Bu hadisin aslı yoktur.
Bunu bu şekilde ifade eden el-Irâkî’ye
[Tahrîcu’l-Minhâc] el-Munâvî’de[Feyzu’l-Kadir]katılır. Bu hadis, kişinin zinadan olan kızıyla nikahının haramlılığı hususunda delil olarak getirilmiştir. Bu Hanefilerin görüşüdür. Tahkik yönüyle râcih olan bu görüş olmasına rağmen, böyle batıl bir hadisle istidlâl câiz değildir. Dolayısıyla bu görüşe muhalif olanlar da başka bir hadisle karşılık vermişlerdir, o da:

103. Harâm (olan şey), (başka bir şeyi) haram kılmaz, asıl harâm kılan helâl evlenme ile olandır. [ et-Taberânî, el-Evsat, 1/173/2; İbn Adiy, el-Kâmil, 2/287; İbn Hibbân, ed-Duafâ, 2/99]
Bu hadis batıldır. Rivâyetin baş kısmı şöyledir: (Rasûl (s.a.s.)’e haramda bir kadının peşinde giden (zinâ eden ) adam, kadının kızıyla evlenebilir mi veya haramda kızın peşinden giden ( zinâ eden ), annesiyle evlenebilir mi? Diye sorulunca, yukarıdaki sözü söyler… ) Râvilerinden olan Osman b. Abdurrahman yalancıdır. İbn Hibbân onun sikât (güvenilir) râvilerden uydurma rivâyetlerde bulunduğunu söyler. İbn Maîn de yalancı olduğunu ifade eder. Ondan rivâyette bulunan el-Mugîre b. İsmâil de mechûldur. Bu hadisi de Şafiler ve diğerleri, kişinin zinadan olan kızıyla evlenmesinin caiz olduğuna dair delil getirirler. Rivâyet sahih olmadığına göre bu, delil değildir. Selef bu meselede ihtilafta olup, her iki tarafında elinde konuyla ilgili bir nas yoktur. Araştırma ve inceleme bunun haramlılığını karar kılmaktadır. Bu da Ahmed ve diğerlerinin mezhebi olup, Şeyhu’l-İslâm’ın tercihidir. [
el-İhtiyârât, 123-124]

104. Cuma günü camilerin kapısında, Allâh’ın muvekkel melekleri vardır. Bunlar beyaz sarıklılar için istiğfarda bulunurlar.
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Yahyâ b. Şebîb el-Yemânî bâtıl hadisler rivâyet eder. Bunu bu şekilde ifade eden İbnu’l-Cevzî’ye
[el-Mevdûât, 2/106] es-Suyûtî [el-La’il-Masnu’a, 2/27] ve İbn Arrâk[Tenzîhu’ş-Şerî’a, 2/237] ta katılır. Sarığın fazileti hakkında Nebî (s.a.s.)’in giymesinden başka hiç bir sahih hadis gelmemiştir.

105. Hendek günü Ali b. Ebî Talib’in Amr b. Abd Ved ile olan mubârezesi, kıyamet gününe kadar ümmetimin amellerinden daha faziletlidir. [el-Hâkim, el-Müstedrek, 3/32]
Bu hadis yalandır.
Hadis’i tahriç eden el-Hâkim rivâyetin hükmü hakkında sukût eder, bunun üzerine ez-Zehebî Telhîsu’l-Müstedrek’te şöyle der: « Bunu iftira eden Rafiziyi Allâh rezil kılsın. » Bu rivâyetin illeti Ahmed b. İsâ el-Haşşab adlı râvidir. Çünkü yalancı birisidir. Ali (r.a.)’nun Amr b. Ved ile olan mubarezesi ve onu öldürmesi olayı siyer kitablarında meşhûrdur. Olayın sahih ve müsned bir tarîk’i yoktur, mürsel ve mu’dal rivâyetlerdir.


106. Nebî (s.a.s.) oruçlu olduğu halde, gündüzün sonunda misvak kullanırdı. [ İbn Hibbân, ed-Duafâ, 1/144]
Bu hadis bâtıldır.
İbn Hibbân hadisin illetinin Ahmed b. Abdullah Meysere olduğunu şöyle ifâde eder: « Meysere ile ihticâc edilmez, hadisin Nebi (s.a.s.)’e kadar ref edilmesi batıldır. Sahih olan, bunun İbn Umer’in fiili olduğudur. » ez-Zeylai bu görüşe Nasbu’r-Râye
[2/460]adlı kitabında katılır. Nebî (s.a.s.)’in umum ifâde eden, oruçlu kişinin istediği vakitte, ister gündüzün evveli, isterse sonunda misvak kullanmasının meşrû olduğuna dair bu konuda aşağıdaki sahih hadisi yeterlidir:

(Ümmetime zorluk vermeyeceğini bilseydim ; her namazdan önce onlara misvağı emrederdim) [Buhârî ve Müslim.]

107. Allâh’a en sevgili isim ler kendisiyle ibâdet olunan (isimlerdir) [et-Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 3/59/2, el-Evsat, 1/40/1/685]
Bu hadis uydurmadır.
İbn Mes’ud kanalıyla gelen bu rivâyetin tamamı şöyledir: (Allâh Rasûlu (s.a.s.) kişinin kölesini veya çocuğunu Hâris, Murre, Velîd, Hakem, Eba’l-Hakem, Eflah, Necîh veya Yesâr olarak isimlendirmesini yasaklamıştır. Sonra da şöyle demiştir: « Allâh’a en sevgili isimler kendisiyle ibâdet olunan (isimlerdir). İsimlerin en sadık olanı da Hemmâm dır ») İbn Maîn ve ed-Dârekutnî râvilerinden olan Muhammed b. Muhsan el-Ukkâşî’nin hadis uydurduğunu söylemişlerdir.

108. Allâh’a en sevgili isimler (kendisiyle) ibâdet olunan ve hamdedilendir.
Bu hadisin aslı yoktur. es-Suyûtî [Keşfu’l-Hafâ, 1/390, 51]ve diğer ilim ehli bunu bu şekilde beyan etmişlerdir. el-Münzirî bu rivâyeti, et-Tergîb [3/85] adlı kitabında Müslim, Ebû Dâvud, et- Tirmizî ve İbn Mâce’ye nisbet ederek fâhiş bir hataya düşmüştür. Konuyla ilgili gelen sahih bir rivâyette Nebî (s.a.s.) şöyle buyurur:
( Allâh’a en sevgili isimler; Abdullâh ve Abdurrahmân’dır ) [Müslim, 6/169; Ebû Dâvud, 2/307; et-Tirmizî, 4/29; İbn Mâce, 2/404]
İbn Hazm, Abdu’l-Uzza ve Abdu’l-Kabe gibi Allâh’tan başkasına ibâdeti içeren isimlerin haramlılığı konusunda ilim ehlinin ittifakını nakleder. İbn Kayyım’da Tuhfetu’l- Mevdud’ta [S.37]buna katılır. Dolayısıyla Abdu’ali ve Abdu’l-Hüseyn gibi Şî’a indinde kullanılan böyle isimlerle adlandırmak da helâl değildir. Yine Ehlî Sünnet’ten bazı câhillerin yaptığı gibi; Abdu’n-Nebî veya Abdu’r-Rasûl olarak adlandırmalarıda helâl değildir.

109. Kim aşık olurda, gizler ve namuslu kalırsa öldüğünde şehid olarak ölmüştür. [ İbn Hibbân, el-Mecruhîn, 1/349; el-Hatîb, et-Târîh, 5/106; İbn Asâkir, Tarîh Dımaşk, 12/263/2]
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Suveyd b. Saîd el-Hadesânî ve Ebu Yahyâ her ikisi de zayıftır. İbn Mulakkan şöyle der: « İmamlar bu hadisin illetinin Suveyd olduğunu söylerler. İbn Adiy, el-Hâkim, el-Beyhakî, İbn Tâhir ve başkaları bu hadisin Suveyd b. Saîd’in münker rivayetlerinden olduğunu belirtirler. Yahya b. Maîn ise şöyle der: Eğer benim atım ve okum olsaydı onunla savaş ederdim.»
[el-Hulâsa, 2/54] Bu hadis, sened yönüyle zayıf olup, İbn Kayyım tarafından mana yönüyle reddedilmiş ve uydurma olduğuna hükmetmiştir. Zâdu’l-Meâd adlı kitabın da şöyle der: « Allah Rasûlü üzerine uydurulan hadise aldanma ( hadisi iki yoldan zikrederek devam eder ), çünkü bu hadis Rasulullâh (s.a.s.) ait olduğu sahih değildir. Onun sözü olması mümkün değildir. Çünkü şehitlik Allâh katında yüksek bir derecedir, sıddîklerin derecesine yakındır. Şehidlik için amel ve şartlar vardır. Bunlar onun gerçekleşme şartıdır. Bu şartlar iki çeşittir: Genel ve özel. Özel olan , Allâh yolunda şehitliktir.

Genel olan ise, Sahih’te zikredilen beş tanesidir ki, aşk bunlar arasında yoktur. (Allâh’a olan) sevgide şirk (ortak koşma), kalbteki Allâh sevgisini boşaltmak, kalbi, ruhu ve sevgiyi başkasına bağışlamak demek olan aşk, nasıl şehitliğe ulaştıran bir şey olabilir? Bu imkansızdır. Çünkü görüntü aşkının kalbi bozması, her türlü bozmanın üstündedir, hatta ruhu sarhoş eden, Allâh’ı anmaktan ve sevmekten, O’na yakararak lezzet almaktan ve O’na yakın olmaktan alıkoyan, kalbin başkasına tapınmasını gerektiren bir ruh şarabıdır. Çünkü aşığın kalbi, sevdiğine kulluk eder, hatta aşk kulluğun özüdür. Zira kulluk, boyun eğmenin en yücesi, sevgi, tevazu ve yüceltmedir. Kalbin Allâh’tan başkasına kulluğu, seçkin muvahhidlerin ve evliya’nın derecesine nasıl ulaştırabilir?! Bu hadisin isnadı güneş gibi olsaydı bile, galat ve vehim olurdu. Çünkü Rasulullâh (s.a.s.)’den rivâyet edilen hiç bir sahih hadiste aşk sözü geçmemiştir.
Sonra aşkın helâl olanı var, haram olanı vardır. Böyle olunca Rasul (s.a.s.)’in, aşkını gizleyen ve namuslu kalan, her aşığın şehid olduğuna hükmettiği nasıl düşünülebilir? Başka birinin karısına aşık olanın, merdân ve zanilere aşık olanın aşkıyla şehidler derecesine ulaştığını nasıl söyleyebilirsin? Bu, Rasulullâh (s.a.s.)’in dininden zarureten bilinene aykırıdır. Ayrıca aşk, Yüce Allâh’ın şer’an ve kaderen ilaç verdiği hastalıklardan biridir. Aşkın tedavisinin, şayet haram bir aşksa vâcib ve ayrıca müstehab olanı vardır.
Rasulullâh (s.a.s.)’in kendilerinin şehid olacağını belirttiği hastalık ve afetleri incelediğinde; bunların tâun, karın ağrısı, delilik, yanma, boğularak, ve hamile olarak ölmek gibi tedavisi olmayan hastalıklar olduğunu görürsün. Çünkü bunlar, kulun bir rolü olmayan ve ilacı da bulunmayan Allâh’ın verdiği âfetlerdir. Sebebleri haram değildir. Ayrıca bunlar dolayısıyla, aşkın ortaya çıkardığı kalbin bozulması ve Allâh’tan başkasına tapınması gibi sonuçlar doğmaz. Bu hadisin Rasulullâh (s.a.s.)’e nisbetinin ibtâl konusunda bu açıklama yetmezse, bunu ve illetlerini bilen hadis âlimlerine uyman gerekir. Çünkü, hiçbir hadis imamının bu hadisi, sahih hatta hasen gördüğü bilinmemekte. Bununda ötesinde ( senedde ki ravilerden olan ) Suveyd’i münker görmüşler, onu büyük bir cürüm işlemekle itham etmişler. Bu hadisi rivayet etmesi sebebiyle bazı muhaddisler onunla şavaşı helâl görmüşlerdir.»
[Zâdu’l-Meâd, 3/305-307]

Sözün özü bu hadisin isnadı zayıf metni de uydurmadır. Allâh en doğrusunu bilir.

110. İlim Çin’de olsa bile taleb ediniz. [İbn Adiy, 2/207; Ebû Nuaym, Ahbâr Asbahân, 2/106; el-Hatîb, et-Târîh, 9/364; İbn Abdu’l- Berr, Câmiu Beyâni’l-İlm, 1/7-8]
Bu hadis batıldır.
Râvilerinden olan Ebû Atike Turayf b. Süleyman’ın hadisi metrûktur. Bu rivâyeti İbnu’l-Cevzî Mevduâtın da zikrederek İbn Hibban’ın bu rivayet hakkında bâtıl ve aslı olmadığına dair sözünü nakleder. es-Sehâvî el-Makâsıd ta bu hükme katılır.
Ancak yukarıdaki rivâyete ilave olarak zikredilen;
(
Muhakkak ilmin talebi her müslümana farzdır) Ziyadeliği hakkında el-Albânî yirmiye yakın tarîk (yol) bulduğunu dolayısıyla hasen hükmünü verdiğini belirtir.

111. Sünnetten olan, kişinin bir teyemmümle bir namaz kılmasıdır. Sonra diğer namaz için tekrar teyemmüm yapar. [et-Taberânî, 3/107/2; ed-Dârekutnî, s.68]
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan el-Hasen b. Ammâra’nın hadis uydurduğunu Şube, İbnu’l- Medînî ve Ahmed b. Hanbel belirtirler.
Dolayısıyla İbn Hazm’ın el-Muhalla
[2/132]adlı eserinde de ifade ettiği gibi; teyemmüm alan kişi, teyemmümü hades ile veya suyun bulunmasıysa bozulmadığı sürece istediği kadar farz ve nafile namaz kılabilir.

112. Kadınlara danışın ve onlara muhalefet edin.
Bu hadisin aslı yoktur. Bunun böyle olduğunu es-Sahâvî ve el-Münâvî beyan ederler. Ömer (r.a.)’ya nisbet olunan başka bir lafızda Kadınlara muhalefet edin çünkü onlara muhalefette bereket vardır ) [Ali b. Ca’d, Hadîs; 12/177/1]
Bu senedin iki tane illeti vardır dolayısıyla zayıftır. Hadis ve eser mana olarak katiyen sahih değildir. Çünkü Nebî (s.a.s.) Hudeybiyye anlaşmasında ona uymaları için, sahabesi önünde deve boğazlamasına işaret eden hanımı Umm Seleme’ye muhâlefette bulunmamıştır.

113. Kadına itaat etmek pişmanlıktır. [İbn Adiy, 1/308 K]
Bu hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Anbese b. Abdurrahman, hadis uydurur.Diğer bir râvi olan Osman b. Abdurrahman mechûl râvilerden tuhaf rivâyetlerde bulunur. Dolayısıyla İbnu’l-Cevzî hadisi el-Mevdûât
[2/272]adlı kitabına alır. Bu rivâyet başka bir lafızla Aişe (r.anha)’dan rivâyet olunur:

114. Kadınlara itaat pişmanlıktır. [el-Ukaylî, s.381; İbn Adiy, 1/156 K]
el-Ukaylî şöyle der: « Râvilerinden olan Muhammed b. Süleyman, Hişam’dan aslı olmayan bâtıl rivâyetlerde bulunmuştur. Bunlardan biriside bu hadistir »

115. Erkekler kadınlara itaat ettiklerinde helâk olmuşlardır. [İbn Adiy, 1/38; Ebu Nuaym, Ahbâr Asbahân, 2/34; el-Hâkim, 4/291]
Bu hadis zayıftır.
Râvilerinden olan Bekkâr b. Abdulazîz b. Ebî Bekre zayıftır. Ancak Buhari’nin Sahihin de tahric ettiği hadis sahihtir.
(Farislilerin ( İranlılar’ın ) Kisra’nın kızını mülke geçirdikleri haberi Nebî (s.a.s.)’e ulaşınca şöyle der: « İdarelerini kadına veren kavim iflah olmaz » )

Hadisin aslı budur, ancak yukarıdaki râvi, yâni sahabi’nin torunu hata ederek hadisi yukarıdaki lafızla rivâyet etmiştir.

116. Kimin üç tane çocuğu doğarda birisine Muhammed ismini koymazsa cahillik etmiştir. [et-Taberânî, el-Kebîr, 108,109]
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Ebû Hayseme Mus’ab b. Said, İbn Adiy’in de dediği gibi, güvenilir râvilerden münker rivâyetlerde bulunur. Hadisin daha başka illetleride vardır. Ayriyeten hadis diğer yollardan da gelmiştir ancak senedlerinin hepsinde itham olunan raviler vardır.
[İbn Arrâk, Tenzîhu’ş-Şerîa, 1/82.]Dolayısıyla İbnu’l-Cevzî rivâyeti Mevdûât [1/154]adlı kitabına alır. Bu hadise uydurma dememizin sebeblerinden biride, Selefin böyle bir uygulamada bulunmamasıdır. Sahabenin üç veya daha fazla çocuğu olmasına karşılık hiç biri Muhammed ismiyle ismlendirmemiştir. Mesela Ömer b. Hattab ve diğer sahabeler buna örnektir. Sahih hadislerde de sabit olduğu gibi en faziletli isimler; Abdullah ve Abdurrahmandır. Kişi bütün çocuklarını Allah’a kulluk ifade eden isimlerle isimlendirdiğinde isabet etmiştir. Nasıl olurda birisini Muhammed olarak isimlendirmezse cahillik etmiştir?! Ancak Buhârî ve Müslim’in tahriç ettikleri sahih bir hadiste şöyle buyrulur:

(İsmimle isimlenin ama künyemle künyelenmeyin )

117. Ey Mekke ehli! Mekke den Usfân’a, yâni dört berîd mesafesinden aşağıya namazı kısaltmayın. [et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 3/112/1; ed-Dârekutnî, Sünen, s.148]
Bu hadis Uydurmadır.
Râvilerinden olan Abdulvahhâb b. Mucâhid, el-Hâkim’in de ifâde ettiği gibi uydurma hadisler rivâyet etmiştir. Diğer bir râvi olan İsmail b. Ayyaş Şamlılar dışındaki rivâyetinde zayıftır. Burada ise Hicazlı olan Abdulvahhâb b. Mucâhidten rivâyette bulunmuştur. Hadis alimlerinin ittifakına göre, Nebî (s.a.s.) Haccetu’l-Vedâ esnasında Arafat, müzdelife ve Minâ da namazı kısaltırdı. Ondan sonra gelen Ebu Bekr ve Ömer de aynı şekilde kısaltarak kılmışlardır. Mekke ehli onların arkasında namaz kılarlardı, ama hiç bir zaman Mekke ehlinin, namazı tam kılmalarını emretmemişlerdir. Bu da bunun sefer olduğuna delildir. Mekke ile Arafat arası bir berîdtir. Ayak ve deve ile yarım gündür.
Hak olan odur ki, sefer’in lugat ve şeriat’ta bir sınırı yoktur. Bunda ki merci örftür. İnsanların örfüne göre sefer sayılan seferdir. İşte Şari’nin hükme bağladığı sefer budur. Bu önemli konuyla ilgili araştırmayı ibn Teymiyye’nin Ahkâmu’s-Sefer adlı risâlesinde bulabilirsin.

118. Bu ümmet camilerine, Hristiyanlar gibi mihrablar edinmedikçe hayırda olmaya devam eder. [İbn Ebî Şeybe, el-Musannaf, 1/107/1]
Bu hadis zayıftır.
Hadisin iki illeti vardır.
İlki: Ravilerinden olan Musa el-Cühenî, tabii’nin etbalarındandır. Bu rivâyette hem tabiini hem de sahabeyi atlayarak direk Rasul (s.a.s.)’den rivâyet etmiştir. Dolayısıyla burada iki ravinin düşmesi manasına gelen İ’dâl sözkonusudur.
İkincisi: Râvilerinden olan Ebî İsrâîl zayıftır.
es-Suyûtî İ’lâmu’l-Erîb Bihudûsî Bid’ati’l-Mehârîb
[S. 30.]adlı kitabın da ve eş-Şeyh Alî el-Kârî de Mirkât el-Mefâtîh[1/473]de camilerdeki mihrabların bid’at olduğunu güçlü bir şekilde ifade etmişlerdir. el-Bezzâr İbn Mes’ud’un Mihrabta namaz kılmayı kerih gördüğünü ve İbn Mes’ud’un; « Mihrablar kiliselerde vardı, onun için Ehlî Kitab’a benzemeyin» [Keşfu’l-Estâr,1/210/416], dediğini rivâyet etmiştir. İbn Ebî Şeybe, Sâlim b. Ebî el-Cad’dan sahih isnadla şöyle rivâyet eder:

( Camilerde mihrablar edinmeyin ) Sonra da Musa b. Ubeyde’den yine sahih bir senedle şöyle rivâyet eder: ( Ebu Zer’in mescidini gördüm, ama içinde mihrab görmedim ) Mihrab’ın kerâhiyetine dair seleften bir çok eser gelmiştir. Mihrab Nebî (s.a.s.)’in Mescidin de vardı diyenlerin istidlâl ettikleri hadis Vâil b. Hucr’dan şu lafızla gelir:

119. (Rasûl (s.a.s.) camiye kalktığında bende oradaydım, sonra da mihraba [ mihrabın yerine ] girdi … ) [el-Beyhakî, 2/30, el-Bezzâr, Zevâid, 268, et-Taberânî, el-Kebîr, 22/49/118 ]
Hadis zayıftır.
Hadisin üç tane illeti vardır, Muhammed b. Hucr, Saîd b. Abdu’l-Cebbâr ve Umm Abdu’l-Cebbâr.
Muhakkak maslahatlar var diyerek, kıbleye delâlet etmesi gibi, mihrablar hakkında bu delili güzel gören el-Kevseri ve benzerlerinin bu zayıf delillerine değişik yönlerden cevap verilebilir.
– Camilerin çoğunda minareler vardır. İşte minareler bu maslahatı tamamen yerine getirir. Dolayısıyla mihrablarada ihtiyaç kalmaz. Eğer insaf etseler Avamın rızası için ve onların üzerinde oldukları bu amelin bekâsı için yeni özürler bulmaya çalışmazlar.
– İhtiyaç ve maslahat dolayısıyla şeriat kılınan, maslahatın iktizası halinde durması gerekir. Bu aşılmaz. Camideki mihrabtan kasıt kıble cihetine delâlet etmesi ise, bu duvara açılacak olan bir çukur ile gerçekleşir. Bizler ise, bir çok camide büyük, geniş ve imamın içinde kaybolduğu mihrablar görüyoruz. Bir de bu mihrablar, namaz kılanları oyalayan namazda huşu ve fikrini toplamadan çeviren süsler ve nakışların yeri olmuş. Bu ise kat’i surette yasaklanmıştır.
– Mihrablar Hristiyanların kiliselerindeki adetlerinden olduğu sabitleşirse, mihrablardan tamamen sarfı nazar etmek gerekir. İttifak edilecek başka bir şey ile değiştirilir. Mesela, imamın önüne bir direk (sütun) konur. Çünkü sünnette bunun aslı vardır.
et-Taberânî’nin hasen bir senedle rivâyetinde, Cabir b. Usâme el-Cühenî şöyle der:
(Nebî (s.a.s.)’le pazarda sahabeleri arasındayken karşılaştım. Rasûl (s.a.s.)’in ashabına nereye gittiğini sordum. Dediler ki: Kavmin için bir mescid çizecek. Döndüğümde onları ayakta gördüm. Dedim ki: Ne oluyor size. Onlar da: Rasûlullâh (s.a.s.) bizlere mescid çizdi. Kıble cihetine odun sapladı, dediler )

Sözün özü, Mescidte mihrab itthaz edinme bid’attır. Madem ki rasûl (s.a.s.)’in şeriat kıldığı az masraflı ve süsten uzak başka bir şey kolaylıkla bunun yerine geçebilmekte, dolayısıyla bunun mürsel maslahatlardan kılınmasına dair bir sebebte yoktur.

120. Biriniz bir taşa inanç beslese, ona faydası olur.
Bu hadis uydurmadır.
eş-Şeyh Aliyyu’l-Kârî şöyle der: « İbn Kayyım; ‘Bu söz taşlar hakkında hüsnü zanda bulunan putlara tapanların sözlerindendir’ der. İbn Hacer el-Askalânî de aslının olmadığını ifade eder. »
[Mevdûât, s. 66]

İbn Teymiyye de yalan olduğunu söyler.



121. Kişiye fazilet ihtiva eden bir şey Allâh’tan ulaştığında, bunu iman ederek ve sevabını da Allâh’tan umarak alırsa, velev ki o şey doğru
olmasa bile, Allâh kişiye onu verir.
[ Ebu Muhammed el-Hallâl, Fadlu Receb, 15/1/2; el-Hatîb, 8/281]
Bu hadis uydurmadır:
İbnu’l-Cevzî bu hadis hakkında « sahih değildir, (râvilerinden olan) Ebû Recâ yalancıdır »
[Mevdûât, 1/214] der.
es-Suyûtî İbnu’l-Cevzî’ye bunda katılır, ancak akabinde senedinde itham olunan bir ravînin olduğu başka bir hadis getirir! Sonra da Hamza b. Abdu’l-Mecîd adlı kişiden şu kıssayı aktarır:
Özetle, bu kişi Nebi (s.a.s.)’i rüyasında görmüş ve bu hadisin hükmünü sormuştur. O da: « Bu bendendir, bunu ben söyledim » demiştir.
İlim ehlinin karar kıldığı gibi rüya ile şer’i bir hüküm isbat edeilmez. Nebevî hadisin isbat edilmemesi daha evladır. Çünkü hadis, hükümlerin Kur’andan sonra ki temelidir. Hadisin birden fazla yolu olmasına rağmen, hüccet teşkil etmez. Çünkü bu yolların her biri diğerinden daha da zayıftır. Dolayısıyla İbnu’l-Cevzî’nin bu rivâyeti Mevdûât’ın da zikretmesi isabetlidir. İbnu Hacer de bu rivâyetin aslı olmadığını söyler. eş-Şevkânî de buna muvafakat gösterir.
Bu uydurma hadisin kötü eserlerinden birisi de; hadis ilim ehline göre sahih olsun, zayıf olsun veya uydurma olsun, her türlü hadisle sevabını arzulayarak amel etmeyi ilham etmekte. Bunun sonucu olarakta; müslümanların çoğu alimleriyle, hatibleriyle, öğretmenleriyle hadisin rivâyetinde ve bununla amel etmekte ihmalkar davranmışlardır. Bunda da, girişte beyan ettiğimiz gibi, Rasûl (s.a.s.)’den ancak sahihliği sabit olduktan sonra rivâyette edilebileceğine dair gelen sahih hadislere tam bir muhalefet söz konusudur. Sanki bu hadis, fadâilu’l-A’ma’l da zayıf hadisle amel edilir cevazını verenlerin dayanağı olmuş. Bizler bu görüşü paylaşmıyoruz. Hadis sabit olduktan sonra onunla amel etmek caizdir. Bu ise muhakkik alimlerin mezhebi olup, zayıf hadisle fadâilu’l- A’mal’da amel edilir diyenler bunu bazı şartlarla sınırlandırmışlardır.
Bunlardan birisi; Bu hadisle amel edenin bunun zayıf olduğuna inanması gerekir.
Bir diğeri; Bunu yaymaması gerekir. Ta ki insan zayıf hadisle amel etmesin. Şeriat olmayan şeyi şeriat kılmasın.
Bazı cahiller bunu görüpte bunun sahih bir hadis olduğunu zannetmesini İbn Hacer el-Askalânî Tebyînu’l-Aceb Bimâ Verede Fi Fadli Receb (s.3-4) adlı kitabında konuyu açıklayarak şöyle der: « Üstâz İbn Abdusselâm ve diğer alimler yukarıdaki manaya gelen açıklamalarda bulunmuşlardır.
Kişi Rasûl (s.a.s.)’in şu sözünün kapsamına girmekten sakınsın:
(
Kim benden bir hadis rivâyet eder ve o hadisin yalan olduğunu görürse, o kişi iki yalancıdan birisidir
)
(Rivâyet edenin hâli) böyleyse bununla amel edenin durumu nedir. Hükümlerle ilgili hadisler olsun veya fadâille ilgili hadisler olsun, amel yönüyle ikisi arasında bir fark yoktur, çünkü hepsi şeriattır.»
Hiç şüphesiz bu şartlar ile amel, yukarıdaki uydurma hadise taban tabana zıttır. Yukarıdaki uydurma hadisle hemen hemen aynı manada birkaç rivâyet daha vardır, ama hepside uydurmadır.

122. Zimmi’nin diyeti Müslüman’ın diyetidir. [et-Taberânî, el-Evsat, 1/45-46/780; ed-Dârekutnî, Sünen, s.343,349; el-Beyhakî, 8/102 ]
Bu hadis münkerdir.
Râvilerinden olan Ebû Kerez el-Kuraşi terkedilmiştir. Dolayısıyla ed-Dârekutnî hadisin zayıf olduğunu söyler. ez-Zehebî de bu hadisin yukarıdaki râvi’nin en münker rivâyetlerinden olduğunu beyan eder.
Hadisin birden fazla yolu vardır ancak hiç biri şiddetli illetlerden hâli değildir. Aynı zamanda bu zayıf hadis, Nebî (s.a.s.)’den gelen aşağıdaki sahih hadise muhaliftir.

( Kitab Ehlî olan Yahudî ve Hristiyanların diyeti Müslümanların diyetinin yarısıdır ) [Ahmed, n. 6692, 5716; İbn Ebî Şeybe, el-Musannaf, 11/26/2; et-Tirmizî 1/312, hadisin hasen olduğunu söyler. İbn Huzeyme de sahih olduğunu beyan etmiştir. Hafız b. Hacer de Bulûgu’l-Merâm'da isnadının hasen olduğunu ifade eder .]
Bunun için es-Suyûtî’nin yukarıdaki münker hadisi bu sabit hadise muhalefetinden dolayı el-Câmiu’s-Sagir de zikretmemesi gerekirdi.
Bu hadisin Ebu Davut’ta gelen diğer sahih bir lafızıda şöyledir:
( Rasûlullâh (s.a.s.) zamanında diyetin tutarı sekizyüz dinar, sekizbin dirhemdi. Ehlî Kitab’ın o günkü diyeti müslümanların diyetinin yarısıydı)
Konunun fıkhî yönünü araştırmak isteyen, es-San’ani’nin Subulu’s-Selâm adlı kitabına ve eş-Şevkânî’nin Neylu’l-Evtâr adlı kitabına müracaat edebilir.

123. Ben himayesi altındakilerin hakkını ödemede daha evlayım. Müslümanlarda birisi zimmet ehlinden birisini öldürmüştü, bunun üzerine
(s.a.s.) müslüma’nın öldürülmesini emrederek, bu sözü söyler. [ İbn Ebî Şeybe, 1/27/11; Abdurrazzak, 18514; Ebû Davûd, el-Merâsîl, 207/250; et-Tahâvî,2/111; ed-Dârekutnî, 245; el Beyhakî, 8/20-21 ]
Bu hadis münkerdir.
et-Tahâvî bu hadisin illetinin irsâl olduğunu söyler. el-Hâfız b. Hacer Fethu’l- Bâri’de
[12/221.] buna katılır.
Hadisin daha başka yollarıda vardır. Ancak hepsininde zayıflığı şiddetlidir.
Dolayısıyla hadisi güçlendirememekte. Ayrıyeten hadisin zayıflığını arttıran başka bir etkende, konuyla ilgili sahih bir hadisle çakışmasıdır:
(
Müslüman kafirden dolayı öldürülmez
)
Bu hadisi el-Buhârî
[12/220.]
ve diğer sünen sahibleri Ali (r.a.)’dan tahriç etmişlerdir.
Alimlerin cumhuru bu görüştedir.
Hanefi alimleri ise yukarıdaki hadisin zayıflığına ve sahih hadise olan muhalefetine rağmen o görüştedirler!
Ancak bazıları insaf ederek bu görüşlerini terkederek sahih hadis ile emel etmeye dönmüşlerdir.
El-Hatîb el-Bagdâdî
el-Fakîh [2/57] adlı kitabında bunu Züfer’den nakleder.

Üstâz el-Mevdûdî Nazariyyetu’l-İslâm ve Hedyihi adlı kitabında iki mesele zikreder:
İlk olarak: ( Zimmi’nin diyeti Müslümanın diyetidir ) sözünü zikreder, bununla ilgili açıklama biraz önce geçti.
İkinci olarak: Şöyle der; « Zimmi’nin kanı Müslümanın kanı gibidir. Eğer müslüman kişi zimmet ehlinden birini öldürürse, müslüman’ı öldürmüş gibi kısas yapılır.» Sonrada ed-Dârekutnî’nin rivayetini delil olarak zikreder. Ancak ed-Dârekutnî hadisin akabinde zayıf olduğunu açıklar. Anlaşılan Üstaz bu hükmün farkına varmamış.
Daha sonra üç halifeden Ömer, Osman ve Ali (r.anhum) bazı rivâyetler zikrederek, yukarıdaki sözünü delilendirir. Ancak üç halifeye mensub rivâyetlerin hiç biri sahih değildir. Dolayısıyla bu rivâyetlerle istidlâl etmekte caiz değildir. Birde bu rivâyetlerin Nebî (s.a.s.)’e ref edilen hadislere muhalif olmaması gerekir ki, bu rivâyetlerin hepsi Ali (r.a.) yoluyla gelen merfu hadisle çatışmaktadır.
Bu da bize zayıf hadislerin kötü etkisini ve müslümanların kanlarını mubah kıldığını, Peygamber (s.a.s.)’in sabit ve sahih hadisleriyle çekiştiğini açıklamaktadır.

124. Semâ’nın (yağmur) suladığı (mahsüle) çok olsun az olsun onda bir vardır. Serpilerek veya uzaktaki suyla sulanan (mahsüle) çok olsun az olsun onda bir’in yarısı vardır.
Bu hadis ( çok olsun az olsun ) fazlalığı ile uydurmadır. Râvilerinden olan Ebu Mutî el-Belhî hakkında Ebu Hatim yalancı olduğunu söyler.
el-Cevzecânî’de şöyle der: « Kendisi hadis uyduran murcie’nin başlarındandır »
Şu’be de onun yalancı olduğunu söyler. Bu hadisin yalan olduğuna başka bir delil de Buhârî’nin sahihin de bu hadisi İbn Ömer kanalıyla ( çok olsun az olsun ) fazlalığı olmadan tahrîc etmesidir. Aynı şekilde Müslim de Cabir kanalıyla, et-Tirmizî de Ebu Hureyre kanalıyla bu fazlalık olmadan rivâyet etmişlerdir.
[ el-İrvâ, 799]
Bu batıl olan fazlalığın batıllığını daha da arttıran Buhârî ve Müslüm’ de gelen başka bir hadistir:
(
Beş hayvan yükünden ( 300 sa’dan) aşağıya zekât gerekmez ) [el-İrvâ, 800.]
İmâm Ahmed Şeyhi olan Ebu Hanife’ye hilafen bu sahih hadisi alır.
[Kitâbu’l-Âsâr, s. 52]
Allah’ın kulları üzerine farz kılmadığı bir şeyi onların üzerine farz kılmak, işte bu zayıf hadislerin etkilerinden birisidir!

125. İman kalbte keskin dağlar gibi sabittir. Ondaki fazlalık ve eksiklik küfürdür. [İbn Hibbân, ed-Duafâ, 2/103]
Bu hadis uydurmadır.
Râvilerinden olan Ebû Mutî el-Belhî bir önceki hadiste de geçtiği gibi bu hadisin de illetidir. Çünkü kendisi hadis uydurmaktadır.
İbn Hibbân, ez-Zehebî, İbn Hacer İbnu’l-Cevzî
[el-Mevdûât, 1/131] ve es-Suyûtî bunu bu şekilde ifade ederler.
Ayrıca bu uydurma hadis imanın arttığını açıklayan birçok âyete de muhâliftir.
Örneğin; (…
imanlarını bir kat daha arttırsınlar diye…)[Fetih, 4]

 


126. Ümmetimin alimleri İsrail oğullarının peygamberleri gibidir.
Bu hadisin aslı yoktur.
Alimlerin bu hadisin aslının olmadığına dair ittifakları vardır. Dalâlette olan Kadiyâniyye taifesi peygamberliğin hâlâ devam ettiğine delil olarak bu hadisi getirirler. Sahih olsaydı bile onların aleyhine delil oturdu. Biraz düşünen bunu anlar.

127. Kim akşam ile yatsı namazı arasında yirmi rek’at kılarsa Allah ona cennette bir ev bina eder. [İbn Mâce, 1/414]
Bu hadis uydurmadır.
Ravilerinden olan Ya’kub b. el-Velîd hakkında İmam Ahmed şöyle der; « büyük yalancılardandır, hadis uydurur »
[el-Bûsirî, ez-Zevâid, K 1/85]
İbn Ma’in ve Ebû Hatim de bu ravinin yalancı olduğunu söylemişlerdir, buna rağmen es-Suyûtî hadisi el-Câmiu’s’Sağîr de zikreder!

128. Kim akşam namazından sonra konuşmadan Önce altı rak’at namaz kılarsa bu sebeble elli senenin günahları affolunur. [İbn Nasr, Kıyâmu’l-Leyl, s.33.]
Bu hadis çok zayıftır.
Ebu Zur’a şöyle der; « bu hadis uydurmaya benzemekte, ravilerinden olan Muhammed b. Gazavân ed-Dımeşkî’nin hadisi münkerdir »
[Ebû Hâtim, el-İlel, 1/78.]

129. Kim akşam namazından sonra iki namaz arasında kötü bir şey konuşmadan altı rek’at kılarsa, bu onun için on iki senelik ibâdete denktir. [et-Tirmizî, 2/299 ; İbn Mâce, 1/355 ; İbn Nasr, s.33]
Bu hadis çok zayıftır.
et-Tirmizî hadisin garîb olduğunu ve ancak Ömer b. Ebî Has’am kanalıyla bilindiğini söyledikten sonra, Buharî’den bu râvinin hadisinin münker olduğunu ve râvinin çok zayıf olduğunu aktarır. ez-Zehebî de bu râvinin iki münker hadisi olduğu ve birisinin de yukarıdaki rivayet olduğunu söyler.

130. Her akan kana abdest gerekir. [ed-Dârekutnî, es-Sünen, s.157]
Bu hadis zayıftır.
ed-Dârekutnî hadisi tahric ettikten sonra şöyle der; « râvilerinden olan Ömer b. Abdu’1-Aziz, Temîm ed-Dâri ‘den duymamıştır ve onu görmemiştir. Yezîd b. Hâlid ve Yezîd b. Muhammed ise mechûldurlar.»
Bu hükme ez-Zeylaî de
[Nasbu’r-Râye, 1/37.] katılmıştır. Ayrıca hadisin bir başka illeti de vardır, o da râvilerinden olan Bakiyye b. Velîd müdellistir, an’ana sigasıyla rivayet etmiştir.
Hadisi İbn Adiy yine Bakiyye’nin olduğu başka bir yoldan rivayet etmiştir, ancak râvilerinden olan Ahmed b. Ferec yalancıdır.
Hak olan şudur ki, kanın çıkmasıyla abdesti gerekli kılan hiç bir sahih hadis yoktur. Asıl olan beraattır, yani konu hakkında bir nass olmadıkça kanın çıkması abdesti bozar diyemeyiz. Bu Ehli Hicaz’in mezhebidir, Medine Ehli’nden el-Fukahâu’s- Seb’a da aynı görüştedir. Bu konuda bazı sahâbeden birtakım fiiller naklolunmuştur.
(
İbn Ömer (r.a.) yüzündeki bir sivilceyi sıkar, bunun üzerine kandan bir şey çıkar, iki parmağıyla ovar sonrada abdest almadan namaz kılar. )
[İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 1/92; el-Beyhakî, 1/141]

Bu eserin senedi sahihtir. İbn Ebî Şeybe buna benzer bir eseri Ebû Hureyre’den de (r. a.) rivayet etmiştir. Yine sahabeden olan Abdullah b. Ebî Evfa (r.a.) namazdayken kan tükürür ve namazına devam eder
.[Fethu’l-Bârî, 1/222-224]

131. Deniz yoluyla ancak hac yapan, umre yapan veya Allah yolundaki gazi gider. Çünkü denizin altında ateş, ateşin altında deniz vardır. [Ebû Dâvud, 1/389 ; el-Hatîb, et-Telhîs, 1/78]
Bu hadis münkerdir.
Bu hadis, hadis imamlarının ittifakıyla zayıftır, el-Buharî sahih olmadığını, İmam Ahmed garîb olduğunu, Ebû Dâvud râvilerinin mechûl olduğunu, el-Hattabî de alimlerin bu hadisin isnadını zayıf kıldıklarını söyler.
[İbn Mulakkan, el-Hulâsa, 1/73]
Hadis başka bir kanaldan da gelmiştir ancak râvilerinden olan Halîl b. Zekeriyyâ terkedildiği için, yani hadisin senedi çok zayıf olduğundan bir yukarıdaki hadisi kuvvetlendirememektedir.
Bu hadiste ilim talebi, ticaret ve benzeri menfaatler için deniz yolunun kullanılmasının yasaklılığı sözkonusudur. Ancak hikmetli olan Şâri’nin maznun bir sebeb olan denizde boğulma sebebiyle insanları maslahatlarından alıkoyması kati surette makûl değildir. Diğer taraftan Allah Teâlâ kulları için gemiler yarattığı ve deniz yolculuğunu onlar için kolaylaştırdığından, kullarının minnettar olmalarını istemektedir.
O söyle buyurur:
(
Onların zürriyetlerini dopdolu bir gemide taşımamız da onlar için büyük bir ibrettir. Onlar için, bunun gibi binecekleri başka şeyler de yarattık) [Yâsîn, 41, 42.]
Bu ayet, yukarıda geçen hadisin zayıf ve münker olduğuna delildir.
Bunu Nebî (s.a.s.)’in bir hadisi de teyid eder:
( …….
denizdeki kişiye kusma isabet ettiğinde bir şehid ecri alır. Boğulduğunda iki şehid ecri alır)
Bu hadisi Ebû Dâvud ve Beyhakî hasen bir senedle tahric etmişlerdir.
[el-İrvâ, 1194]

Hadiste kayıt ve şartsız deniz yolculuğuna teşvik vardır.
Şeyh Nasıruddin Albani, “Silsiletut Daifa Vel mevdua” cilt: 1 (muhtasar)

(

‘Silsilat Al-Ahadith Ad-Da`ifa wa Al-Mawdu`a’

http://www.islam-tr.net/tevhid/12029-rasulullahi-kurutan-sozler-uydurma-hadisler-kitap.html

posted in Hadis | 0 Comments

27th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Allah’ın, "deniz yarılması"nı, elçisi Musa’nın ve İsrail evlatlarının Firavun’un zulmünden kaçma yerine ve zamanına denk getirmesi, çok ender yaşanan bir durumdur.

Kore’de deniz yarılmasıyla ilgili örnekler:

Bu doğal mucizeye tanıklık etmek isteyen binlerce insan, her yıl dünyanın dörtbir yanından Kore’ye akın ediyor.

 

Yılda iki kere tekrarlanan bu fenomen, “Hz. Musa’nın mucizesi” olarak adlandırılıyor.

 

Bu mucize, denizin gel-git hareketiyle ortaya çıkıyor.

 

“Mucize” her tekrarladığında, Jindo ve Modo adaları arasında 2.8 kilometre uzunluğunda 40 metre genişliğinde bir yol ortaya çıkarak, denizi ikiye bölüyor…

 

Bu doğal mucizeye tanıklık etmek isteyen binlerce insan, her yıl dünyanın dörtbir yanından Kore’ye akın ediyor.

Hz. Musa’nın mucizesi, 1975 yılına kadar dünyada pek bilinmiyordu.

 

 

Fotoğraflar, flickr.com sitesinden alınmıştır.

 

posted in Mucize | 0 Comments

17th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ŞİFA VE HASAİS’İN ÇİZDİĞİ PEYGAMBER PORTRESİ

Haberlerdeki müteşabih sembollerin yüceltmeci mantığa tahvili:

“ Peygamber S.A.V. İsra geçesi Burak, koşumlu ve eğerli olarak getirildi. (Burak) onu bindirmemek için huysuzlandı. Cebrail ona dedi ki: Sen bunu Muhammed’e karşı mı yapıyorsun? Oysaki Allah katında ondan değerli biri sana binmemiştir. Dedi ki: Ter boşandı.” (Şifa 1-13, ayrıca Tirmizi 3146,5-301)

Rivayetin sonundaki sorunlu cümle bir yana, sadece Resulullah’ın görüp anlatacağı çok özel bir ‘müşahede’ olan İsra Gecesi, bu rivayette kamuoyunun gözünün önünde olmuş bir olay gibi üçüncü ağızdan anlatılıyor; üstelik “Resulullah buyurdu ki” girişine bile gerek duyulmadan. Böylesine ‘müteşabih’ bir müşahedenin sembolik dili, ‘koşum’ ve ‘eğer’e indirgenerek çözülüyor. Bu haberin bir başka varyantında Resulullah Hz. Cebrail’in terkisine binmiş olarak resmediliyor. Oysa, bundan çok daha sahih Aişe haberinde Resulullah’ın Cebrail’i yerle gök arasını doldurmuş bir biçimde gördüğü haber verilmişti. Aynı haberden, Kur’an’da Hz.Peygamber’in gördüğü belirtilen “büyük/ olağanüstü/ muhteşem ayeti”in Hz. Cebrail olduğunu öğrenmiştik. Ama bu haber, Hz. Aişe haberinin aksine Hz. Cebrail’e Kur’an’ın atfettiği ihtişam ve olağanüstülüğün binde birini bile atfetmiyor. Hz. Peygamberi terkisine alan bir ‘süvari’ tasavvuru, o kadar.

Niçin bu olayı en sahih bir biçimde resmeden tutarlı ve sahih bir rivayet yerine bu haber tercih edilmiş derseniz alçağınız tek cevap vardır: Miraç konusunda hem dirayet hem rivayet açısından sıhhat derecesi bundan kat kat üstün haberler, aşırı yüceltmeci aklı destekleyecek bir malzeme sunmadığı için.

Buraklı bir haber de Hasais’ten: Süyuti bölüme şu başlığı uygun görmüş: “Adem alem-i melekuttayken ezanın zikredildiğine dair bab”

“ Bezzar Ali’den tahric etti: Dedi ki: “Allah, Elçisi’ne ezanı öğretmek istediğinde, Cebrail adına Burak denilen bir hayvan ile geldi. (Peygamber) ona binmek isteyince (hayvan) onu bindirmemek için huysuzlandı. Cebrail ona dedi ki : sakin ol, vallahi Allah katındaki değeri Muhammed’den daha büyük bir kul sana binmedi. Bunun üzerine ona bindi ve en sonunda bir perdenin önüne kadar geldiler. Rahman’a yaklaştı, ne ki o ancak böyle olabiliyordu. Perdenin ardından bir melek çıktı ve “Allahu ekber Allahu ekber” dedi. Perdenin ardından denildi ki: Kulum doğru söyledi Ben en büyüğüm Ben en büyüğüm. Melek dedi ki: Eşhedüellailahe illallah Eşhedüellailahe illallah” (Hasais, 1-8 Hz. Cebrail’i de diyaloğa sokan farklı bir varyantı için bkz. Zeylei, Nasbu’r-Raye 1-260)

Konusu, zemini, zamanı ayrı olmasına rağmen Burak’ın ‘huysuzlanıp’ bindirmemesi aynı kelimelerle ifade edilmiş. Anlaşılıyor ki, haberin kendisinden üretildiği ‘çekirdek’ burası.

Hepimiz ezanın nasıl teşri kılındığını bildiğimizi sanıyoruz. Sahih haberler bize, ibadet vaktini haber verecek bir sembol arayışı ve alternatiflerin tartışılmasının ardından ezanın sahebeden bazılarının birbiriyle uyuşan rüyalarının Hz. Peygambere haber vermeleri üzerine teşri kılındığını tereddüde mahal bırakmayacak şekilde naklediyorlar. Sırf bu haberi içeren bir başlık altında bu haberi aktaran Süyuti de biliyor. Hatta bizim bilmediğimiz ayrıntıları dahi biliyor. Peki neden bile bile bu haberi “Resulullah’a has özellikler”i beyan etme iddiasındaki bir eserde, Resulullah’ın büyüklüğüne delil olarak sunuyor ?

İşte burada aşırı yüceltici aklın sarsılmaz otoritesiyle karşılaşıyoruz. Resulullah’ın Allah’ın tanıttığı siretiyle yetinmeyip, daha şaşaalı bir portresini elde edebilmek için çürük dallardan merdiven kurmak… Belki bunu cesaretlendiren en büyük saik ize zayıf ve çürük de olsa rivayetin sultası. Bu sulta, en zayıf rivayet en sağlam muhakemeden efdaldir yaklaşımına zemin sağlıyor. Bunun sonucunda Resulullahın karizmasına bir nevi katkıda bulunulmuş oluyor belki ama, bu arada kaynayıp giden örneklik misyonu oluyor ve Resulullah, makulün ve masnusun konusu olmaktan çıkartılıp mahsusun konusu oluyor.

 

HZ. PEYGAMBERİ’İN BEDENİ ATIKLARININ AŞIRI YÜCELTMEYE KONU EDİLMESİ

Aşırı yüceltmenin en tipik örneklerinin, Resulullah’ın beşeri nitelikleri üzerinden verildiğini görüyoruz. Bu tür rivayetler, Hz. Peygamberin beşerliğine Kur’an’dan yapılan vurgunun etkisini sıfırlayıcı bir işlev görüyor. Adeta Kur’an’la ilan edilmemiş bir zıtlaşma, bir polemik kokusu hissediliyor. Kur’an, “ De ki: Ben, sadece ve sadece sizin gibi bir beşerim, ne ki bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor” (18-20) gerçeğinde ısrar ederken, aşırı yüceltmeci mantık, bu ayetin anlamını tersine çevirme da dahil, her türlü beşeri vasfa bir olağanüstülük katmak hususunda Kur’an’la yarışıyor.

Hz. Peygamber, A’lam, Şemail, Delail, Hasais ve Hilyelerde, ahlakından ve vahyi hayata dönüştürme sorumluluğunu ifa etme çabasından çok, olağanüstüleştirilmiş beşeri nitelikleriyle öne çıkarılıyor. Mesela teriyle:

“Resulullah S.A.V. Enes’in evinde uyudu ve terledi. Enes’in annesi bir bardak getirdi ve terini bir bardağa topladı. Resulullah bunu ne yapacağını sorduğunda, o dedi ki: Kokumuzun içine katacağım; çünkü o kokuların en güzeli.” (Şifa 63)

Buhari, kendi ictihadına göre sahih kabul etmediği bu haberi Sahih’ine almamış, ama Tarih’ine almış. Fakat Müslim bu haberi kendi ictihadınca sahih kabul etmiş ve Sahih’ine almış.(Müslim,4-1815) daha bir çok hadis derlemecisi de mecmualarına bu hadisi almışlar. Biz, yaşanmış olduğunu varsayarak olayı tahlile tabi tutarsak, bu olayın Resulullah’ın teriyle ilgili değil, ona bakış açısıyla ilgili bir tavır olduğunu anlarız. Bu tavır, sahabenin seçkinlerinin onayladığı bir tavır mıdır? Elbetteki hayır. Öyle olsaydı, aynı şey,Hz. Peygamberin her gece yanlarında yattığı eşlerinden, kızı Fatıma’dan, damadı Ali ve diğerlerinden rivayet edilirdi.

Müslim’in rivayetinde, Resulullah’ın Ümmü Süleym’in bu davranışına nasıl tepki verdiği zikredilmiyor. Fakat Beyhaki rivayetinde “güldüğü” dile getiriliyor.(Beyhaki) Resulullahın bir şeye gülmesinin ne anlama geldiği üzerinde uzun uzadıya yorumlara girişecek değiliz. Fakat insani bir tepki olan gülmenin her zaman onaylamak olmadığını, İnsanoğlu’nun “gülünç” bulduğu şeylere güldüğünü bilmeyen yoktur.

Asıl mesele, bu haberlerden yola çıkılarak üretilen diğer haberlerdir. Çünkü olay Hz. Peygamber’in terinin olağanüstüleştirilmesi sınırında durmamış, büyük abdesti de aynı kategoriye dahil edilmiştir.

Hz. Aişe Peygamber S.A.V sordu: “ Sen heladan geliyorsun, senden geride rahatsız edici bir şey göremiyoruz. Dedi ki: Ey Aişe, bilmiyor musun ki yeryüzü peygamberlerden çıkan atıkları yutar, onlardan hiçbir şey görünmez.” (Şifa 1-63) Bu haberin, sahihi ve zayıfıyla hiçbir hadis mecmuasında yer almadığını sanırım tahmin etmişsinizdir.

Yukarıda benzer bir rivayeti Süyuti, İdrarının ve Dışkısının Mucize Olduğuna Dair Bab başlığı altında nakleder: Beyhaki, Hüseyin b. Ulvan yoluyla, Hişam b.Urve’den, o babasından, o da Aişe’den; “Peygamber tuvalete çıktığı zaman, onun hemen ardından bende girerdim ve geride bir şey göremezdim. Yalnızca burnuma güzel bir koku gelirdi. Bunu kendisine söylediğimde, şöyle dedi: Ya, sen bilmez misin ki bizim fiziki varlığımız, cennet ehlinin ruhları üzere karılmıştır. Ondan çıkan her şeyi, yeryüzü yutuverir.” (et-Tuleydi, Hasis’teki uydurma hadisler listesinde bu hadise de yer verir)

Süyuti bu rivayeti nakleden Beyhaki’nin, rivayete yönelik eleştirisini verir önce: “Beyhaki dedi ki: Bu hadis, İbn Ulvan’ın uydurmalarından biridir.” Bunun ardından, Beyhakie’yi bu yargısından dolayı şöyle eleştirir: “Kesinlikle hayır, onun dediği gibi değil, bu hadis başka bir silsileyle daha rivayet ediliyor.” Ardından İbn Sa’d’ın buna benzer rivayetini nakleder.(el-Hasais 1-70)

Hz. Peygamberi övmeyi ve tanıtmayı yukarıdaki ter hadisinden başladığınızda, geleceğiniz noktanın burası olması gayet doğaldır. Bu haberler ulemamız nezdinde sadece “senet zinciri açısından” tartışma konusu edilmişlerdir. Fakat Allah’ın tabii ve fıtri yasaları açısından tartışma konusu dahi edilmemişlerdir. Bu bir anlama problemidir ve bu probleme ilişkin yaşanmış olayları bir problem olarak değil de bir iftihar olarak sunduğunuz zaman, netice bu olur. Çünkü tasavvurun istikamet açısı yanlış tesbit edildiğinde, yol aldıkça hakikatle arası daha da açılacaktır. Bu anlayış, sadece Resulullah’ı anlama sorunu olarak kalmamış, ayna zamanda Resulullah’ın varisleri olduğu düşünülen insanlara kadar yaygınlaştırılmıştır ki, bu zaten beklenen bir neticedir. Anadolu’da bizzat birden fazla örneğini bildiğim şeyhinin atıklarını temiz ve tedavi edici olarak gören cahil insanların problemi de yine aynı problem değil midir?

Basit bir gerçek var; Resulullah’ın tuvaletten sonra abdest aldığı gerçeği. Necis olmayan bir şey abdest de bozmaz. Kaldı ki, bu onu diğer insanlardan ayıran bir özellik olsaydı, tıpkı uyuyup uyandıktan sonra abdest almasına gerek olmadan namaz kıldığı gibi ihtiyaç giderdikten sonra da abdestte gerek duymazdı.

 

IRKİ VE BEŞERİ NİTELİKLERİNİN AŞIRI YÜCELTMEYE KONU EDİLMESİ

PEYGAMBERİMİZİ IRKÇI GÖSTEREN HADİS

“PEYGAMBERLERİN SONUNCUSUDUR” AYETİNE AYKIRI HADİSLER

Kur’an, Hz. Peygamber’in kendi benliğinde sorduğu “Neden ben?” sorusuna ve bunun zımnında sorulacak tüm “Neden o seçildi?” sorularına adeta cevap olara der ki: “Çünkü sen, muhteşem bir ahlaka sahipsin”. Bu bir yaklaşımdır ve Resulullah’ın farklılığını, onun ahlak ve karakterine, tavır ve davranışına dayandıran ilahi bir yaklaşımdır. Peki, geleneksel peygamber tasavvurunda, Resulullah’ın özellik ve örnekliğinin ahlak ve karakterinde aranması gerektiğine işaret eden bu ilahi yaklaşımın yerini ne almıştır? Elbette onun kesinlikle üretilemeyecek olan, iradesinin dışında gerçekleşen fiziki ya da kabilevi nitelikleri!

“Beyhaki, Tabarani, Ebu Nuaym İbn Ömer’den: Resulullah buyurdu ki: Allah varlığı yarattığında yaratıklar arasında Ademoğlunu seçti, Ademoğulları içerisinde Arab’ı seçti, Arab’dan Mudar’ı seçti, Mudar’dan Kureyş’i seçti, Kureyş’ten Haşimoğullarını seçti, beni de Haşimoğulları arasından seçti; o halde ben hayırlı başlangıçtan çıkan hayırlı sonucum.” (Şifa, 1-83, Hasais, 1-38)

Hz. Peygamber’in bu konunun girişinde dile getirdiğimiz o engin tevazuuyla taban tabana zıt olan bu haber, onun ırkçılığı ve kabileciliği çağrıştıran her kokudan nefret eden anlayışına da aykırı değil mi? Arab’ın Acem’e üstün olmadığını, üstünlüğün yalnızca takvada olduğunu söylememiş miydi? Bu sonuncusu, Kur’an’ın bu konudaki yaklaşımının Peygamber diliyle ifadesinden başka bir şey değildir.

Bir de bu haberin Taberani’nin naklinde yer alan “Arab’ı seven beni sevmiş olur ve bana onların en sevimlisi de odur; Arab’a buğzeden bana buğzetmiş olur, onlar içerisinde buğza en layık odur” varyantı var ki, ancak o kadar olur.

Haberin senet ve metin kritiği bir yana, Resulullah’ın Kur’an tarafından örnek gösterilen nitelikleri arasına, yukarıdaki haberde sayılanların hiçbiri girebilirmi, gerçekte Resulullah’ı Cahiliyye’nin reddedilmiş “kabileci” mantığıyla tanıtmak, gerçekte onun “ ayaklarımın altında kalmıştır” dediği bir mantığın değirmenine su taşımak değimli dir.

Bu kavim-kabileye dayalı yüceltme bu noktada kalmaz. İşte Kureyş’e nur yağdıran haber: “İbn Ebi Ömer el-Adeni Müsned’inde İbn Abbas’tan nakletti: Adem yaratılmazdan iki bin yıl önce Kureyş Allah’ın iki eli arasındaki bir nurdu. Bu nur tesbih ediyordu ve melekler de bu nurun tesbihini tekrarlıyordu. En sonunda Allah Adem’i yarattı ve bu nuru Adem’in sulbüne yerleştirdi. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem dedi ki: Allah beni Adem’in sulbünde yeryüzüne indirdi ve oradan Nuh’un sulbüne, oradan İbrahim’in sulbüne taşıdı…” (Hasis,1-39. Et-Tuleydi, bu haberi Hasais’teki uydurma hadisler listesine almıştır.S.15)

“Arab’ın en şereflisi” ünvanıyla anmak Resulullah’ın takvasından aldığı insanlık ufku olma şerefine hiçbir şey katmazdı ama, eş-Şifa yazarı bu ‘payeyi’ Resulullah’ın özellikleri arasında zikretmekte bir beis görmemiş (Kadı Iyaz, 1-81)

Süyuti, yukarıdaki yaklaşımı isimlere kadar yayan rivayetleri almakta tereddüt etmez. Mesela, Raşit ve mürşit halifeler, üstelik göreve geliş sırasıyla geçmiş mukaddes kitaplarda yer almaktadır.(Hasais, 1-30,31) Rivayetin üretilme amacı anlaşılmaktadır: Tartışılan hilafet sırasının, önceden yazılmış ve değiştirilemeyecek bir ‘kader’ olduğunu söyleyerek tartışmayı bitirmek. Dahası da var. Kapsama adil olan Ömer b.Abdülaziz de girer; hem de tipik İsrailiyyat rivayetleri üslubuyla: “Abdullah b.Ahmed Zevaidi’z-Zühd’de Hişam b.Halid er-Rib’iden : “Ben Tevrat’ta, gök ve yerlerin Ömer b.Abdülaziz’in ölümüne kırk yıl ağladıklarını okudum.” (Hasais, 1/33)

Dahası ilgin olanı, Süyuti’nin İbn Mace’den aktardığı şu rivayettir. “ Resulullah s.a.v., oğlu İbrahim vefat edince, onun namazını kıldı ve buyurdu ki : Kuşkusuz o cennette emzirilecektir. Eğer yaşasaydı sıddik ve peygamber olacaktı. (Hasais,2-265 Aynı rivayet İbn Asakir ve İbn Sa’d tarafından da nakledilmiştir.)

Üs seçkin sahabeye atfen aktarılan bu rivayet, tek başına “rivayetin otoritesi” konusu için kitaplık çapta bir konu teşkil etmektedir. Bu rivayet karşısında hadis ulemasının, nasıl iki arada bir derede kaldıklarının resmini, Acluni’nin satırlarında açık ve net görebiliyoruz. Söz konusu satırlarda önce Nevevi’nin şaşkınlığı aktarılır: “Geçersizdir, gayp hakkında konuşmaya cür’ettir, ölçüsüzlüktür, büyük bir atılganlıktır!” Ardından, İbn Abdi’l-Berr, ihtiyatlı bir dille aynı habere şöyle itiraz eder: “ Bu nedir, ben de akıl erdiremedim? Nuh aleyhisselamın oğlu da peygamber değildi. Oysaki, eğer peygamberden her doğan peygamber olsaydı Nuh’un oğlu da peygamber olurdu!” İbn Hacer bu itiraza itiraz eder ve “ Bu tavır şaşkınlık vericidir, oysaki Hz.Peygamber’in oğlu İbrahim hakkındaki bu görüş, hepsi de sahabe olan üç kişiden gelmiştir” der. El-Mekki, Süyuti’nin “Sahihtir” dediğini naklediyor ve haberin Ali b. Ebi Talib’e nisbet edilen bir varyantını veriyor. Ebu Davud’un naklettiği konuyla ilgili bir haberde Resulullah’ın oğlu İbrahim’in cenaze namazını kılmadan gömdüğü rivayet ediliyor. Zerkaşi, bu rivayeti şöyle gerekçelendiriyor. “Nasıl ki şehitlerin şehitlik fazileti sebebiyle cenaze nazmı kılınmazsa, İbrahim’de, babasının faziletinden dolayı cenaze namazı kılınmaktan müstağnidir. Şu da olabilir: Bir paygamber, bir başka peygamber üzerine namaz kılmaz….(Keşfu’l-Hafa, 2/204-205)

Evet, Acluni’nin verdiği bilgiler böyle uzayıp gidiyor. Fakat, asıl şaşkınlık verici olan şey, bu tartışmaların ekseninde bu haberi kökten reddeden Ahzab 40. ayetin yer alması, hatta müellif dışında, diğerlerinin değinmemesidir. Üretenlerin niyetini bilemem, fakat bunu tahric edenler, nakledenler, Kur’an’ın Hz. Peygamber için “ peygamberin sonuncusu” dediğini elbette biliyorlar. Geriye, Kur’an’la açıkça çelişen bu sözün hala kitaplarda delil olarak yer almasının bir tek gerekçesi kalıyor; o da, bir rivayet olması. Bu, onun koruma zırhına bürünerek varlığını sürdürmesine yetiyor. Ve böylesi bir rivayet, Hz. Peygamber’in kendine has ayrıcalığı olarak takdim edilebiliyor. Bu tür bir rivayetin, günümüzün yalancı peygamberleri elinde sahte iddialarını meşrulaştırıcı bir delil olarak kullanılmaması için hiçbir neden yok.

Bir tasavvurun, Hz. Peygamberin “özellik” ve “yüceliğini”, onun getirdiği mesaj ve o mesajı hayata dönüştüren iman, ahlak, kavrayış, derin düşünme yeteneği ve onları pratize etmedeki muhteşem yaklaşımıyla açıklamak dururken, onun fiziğinde aramaya başlaması elbette bir anlama problemidir. Bu tasavvura sahip olanın, sahihinin sakimine, hakikatin efsaneye karıştığı birtakım rivayetlere bel bağlamaktan başka çaresi yoktur.

İşte birkaç örnek: Resulullah güreşte bir numaraydı.(Keşfu’l-Hafa 2/204-205) Koşuda bir numaraydı. (Şifa, 1/69) peygamberlik vasıflarından olan belağat dışında ki o müsellem bir hakikattir dil ve dilin diyalektlerini bilmede bir numaraydı.(Age 1/70.) Gözleri herkesten ayrı olarak gece de gündüz gibi görürdü.(Hasais 1/61) Bir yere oturduğu zaman omuzları herkesin omuzlarından yukarıda olurdu.( Age,1/68) Süyuti’nin bu örneği veriş tarzı daha farklıdır: Resululullah ne aşırı uzun boylu ne de kısa boyluydu. O orta boylu olmasına rağmen iki uzun boylunun arasında yürüdüğü zaman onlardan uzun görünürdü.(Hasais,1/68) Gölgesi yoktu yere düşmezdi.(Şifa,1/68) Buhari ve Müslim’in içtihatlarına göre sahih senetli bir haberde Resulullah kendisi için dört isim saydığı halde, Süyuti’nin nakline göre bin ismi vardı.(Age,1/77) Sinek konmazdı.(Age, 1/67) Süyuti, öylesine kendisini konuya adapte etmiş ki, kitabında Resulullahın elinin “soğuk” olduğunu söyleyen rivayeti de “sert” olduğunu söyleyen rivayeti de Allah Resululunun “eşsiz özellikleri” arasına almakta tereddüt etmemiş.(Hasais,1/74-76) Daha ilgincini Şifa sahibi yapmış; Resulullahın avurdunun/ağzının geniş olduğu rivayetini onun “eşsiz özellikleri” arasında kitabına almıştır. Bunu yaparken, Bedevi Arap aklının “avurdu geniş olmayı bir övgü vesilesi saydığını” de eklemeyi ihmal etmemiştir.(Şifa,1/163) İşte bizim de vurgulamaya çalıştığımız nokta burasıdır.

“Hz. Aişe’nin fotoğrafı” meselesi, çok daha ilginç. Süyuti aktarıyor: Ebu Ya’la ve Bezzar’ın İbn Ömer el-Adeni’den naklettiği, Hakim’in “Sahihtir” dediği habere göre Aişe dedi ki: “Resulullah benimle evlenmemişti. Ne zaman ki Cebrail benim suretimi ona getirdi, o da benimle evlendi.”(Hasais,1/181) Bu haberi nakledenler, Resulullah’in aile dostu olduğunu bilmiyorlar mı? Resulullahın Hz. Aişe’yi görmediği nasıl düşünülebilir?

Bu örneklerin ardından şu soru daha bir önem arz ediyor. Neden, Hz.Peygamber’in en beşeri yanlarını dahi olağanüstüleştirmek için olağanüstü bir çaba sarfediliyor? Bu sorunun cevabı, “Arap aklı”nda saklıdır. Bu akıl, olayları, çölün kumları gibi algılar; yan yana birbirinden kopuk, düzensiz. Bu akıl, kelama “cevher-i fert” (atomcu) ve “imkan” (zorunsuzluk ve nedensizlik) olarak yansıdı. Cevher-i fert nazariyesi, olaylar arasında zorunlu bir bağlantı olmadığı, sebep-sonuç ilişkisinin bulunmadığı neticesine götürüyordu. İmkan teorisi ise, evrende ve olaylarda yasaların, kurulların, ilkelerin ve illetlerin belirleyici olmadığı sonucuna götürüyordu. Bu bakış açısı nedeniyle Şifa sahibi “Dokunduğu eşyanın özünün onun için değiştirilmesi hakkındadır” gibi bir başlık koyabiliyordu.(Şifa,1/330)

Eş’ari kelamının dilinde cevher-i fert ve imkan teorileri, “Eşyanın tabiatı yoktur”a kadar gelip dayanmıştı. Mesela yakma, ateşin tabiatında var olan bir şey değildir, o anda yaratılan bir şeydir; soğukluk karın tabiatında olan bir şey değildir,siz elinizi kara değdirdiğiniz anda soğukluk yaratılır, diyorlardı. Eşyanın tabiatı yoksa, kanunun ve nizamın da yoktu. Bu akıl, işte yukarıdaki gibi “her şey mümkün” diyen ve hiçbir varlık yasası tanımayan bir noktada karar aldı. Hz. Peygamber’i de bu akılla tasvir ve tarif etmeye kalkınca, yukarıda tanımlandığı gibi hiçbir yaratılış kanunu, hiçbir sebep-sonuç ilişkisi tanımayan rivayetler sorgulanmadan aynen kabul edildi. Oysa Kur’an muhataplarını “karanlıktan aydınlığa çağırıyor”(14.5) ve “Allah’ın sünnetinde/yasasında bir değişme olmayacağını” (35.43) söylüyordu.

 

CİNSELLİĞİN AŞIRI YÜCELTMEYE KONU EDİLMESİ

Hz. Peygamber’in cinsel hayatının aşırı yüceltmeye konu edilmesi, gerçekten ilginç bir manzara ortaya çıkardı. Bu bahsin merkezinde, Şifa sahibinin İbn Abbas’a nisbetle aktardığı şu haber yer alıyordu: “Bu ümmetin en faziletlisi, hanımı en çok olandır.”( Şifa,1/87) Müellifimiz, Kur’an’ın Hz. Yahya hakkında kullandığı hasuran ve yine Hz. İsa hakkında kullandığı vecihen nitelemeleri “bekarlık” anlamında alarak, Yahya Peygamber örneğinin yukarıdaki anlayışı boşa çıkardığı sonucuna varmıştır.O zaman bu engel bir şekilde kaldırılmalıydı. Müellif polemiğe girerek bu kez Hz.Yahya’nın erkeklikten yoksun olup olmadığı rivayetlerine sözü getirir. Bunun bir eksiklik ve kusur olduğunu ifade eden müfessirlerin görüşünde karar kılar.(Şifa1/88)

Fakat, yine de cinsellikten Resulullah’a bir fazilet çıkarmaya kararlıdır. Resulullah’ın evlenmesini, evlenmeyen Hz. İsa ve Yahya peygamberler karşısında daha faziletli olduğunu delil getirdikten sonra, Hz. Enes’ten nakledilen, bir günde on bir zevcesini dolaştığı rivayetini aktarır. Gündeme bu kez, “Resulullahın nikahı altında aynı anda on bir hanım birden hiç bulundu mu?” sorusu gelir. Fakat sayıyı dokuza indiren aynı türden bir başka rivayet olan, Selma rivayeti imdada yetişir. Bu arada, Resulullahın erkeklik gücü hakkında sahabenin kendi arasında yaptığı tahminler aktarılır: “Nesai’den : Enes dedi ki: Biz kendi aramızda Resululahın otuz erkeğin cinsel gücüne sahip olduğundan söz ederdik.” Tavus’tan bir başka rivayet daha yüksek bir rakam telaffuz eder: “Aleyhissalatu vesselama kırk erkeğin cinsel gücü bahsedilmiştir.” Bu erkeklik gücünün kaynağı problemi de şöyle halledilmiştir. “Cebrail bana bir tencereyle geldi. Ondan yedim; bunun üzerine bana kırk erkek gücü verildi.”(Hasais) Söz buradan cennette erkeklerin gücüne getirilir. Ebu Nuaym’in Hilye’sinde her cennet erkeğinin kırk erkek gücüne sahip olacağı nakledilir. Tirmizi’deki rivayette telaffuz edilen rakam çok daha yüksektir. “Her cennet erkeğinin gücü yetmiş, hatta yüz erkek gücüne bedeldir.” (Şifa,1/90)

Modern hadis araştırmalarında “polemik türü rivayetler” kategorisinde değerlendirilen bütün bu spekülatif nakillerin ve onlara dayanılarak yapılan tartışmanın bir tek amacı vardır. Yukarıdaki “ Bu ümmetin en faziletlisi, hanımı en çok olandır!” rivayetinden Hz. Peygamber’e hisse çıkarmak.

Fakat olayın arka planında yatan asıl neden daha başkadır. O da Resulullahın cinsel güç açısından Hz. Süleyman’dan geri olmadığını ispatlamak. Doğrusu, tüm çabalara rağmen Hz. Süleyman’a atfedilen rakamların aşılmadığı bir gerçek. İbn Abbas’a nispet edilen ve İsrailiyyattan olduğu tartışılmaz olan şu haberi Şifa sahibi konuyu toparlarken nakleder: Süleyman’ın belinde, yüz erkeğin suyu vardı; onun üçyüz hanımı ve üçyüz de cariyesi vardı.” (Age,1/91)

Bütün sorun Hz. Peygamber’in bu konuda Hz. Süleyman’dan geride olmasıdır. Her alanda olduğu gibi Resululahın peygamberlerin en üstünü olduğu, bu alanda da ispatlanmalıdır. Efdaliyyet tezini zedeleyecek hiçbir şeye izin verilmemelidir. Ve sonunda bu problem de halledilmiştir. Çünkü, cennet erkeklerin cinsel gücü rivayetinin devamında Resulullah’a “dört bin erkek gücü verildiği” ifade edilmektedir. Bundan daha ilginç olan, bizim burada “olayın perde arkasında yatan temel neden” olarak işaret ettiğimiz gerçeğin ayan beyan rivayette görülmesidir:

Muaz’dan: Cennet ehli her erkek kırk erkeklik gücü isteyecek, cennet ehli her erkeğe yüz erkeklik gücü verilecek. Ve Sallallahu Aleyhi Vesellem’in gücü dört bin erkek gücünde olacak. Sonuçta Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Süleyman aleyhisselamdan efdal olacak. Çünkü, Süleyman aleyhisselama yüz ya da bin erkek gücü verilmişti. Peygamber az yemek yediği halde, fazla cinsel güç bahşedildi. İki fazilet de onda birleşti…”( Süyuti-Abdulgani-Fahru’l-Hasen ed-Dehlevi, Şerhu Süneni İbn Mace, s.44)

Her Peygamberin Mucizesine Bir Nazire Arayışı.

Hz. Peygamberle diğer peygamberler arasında yapılan bu zorlama yarış, Hz. Süleyman’la sınırlı değildir. Özellikle mucize bahsinde, her peygamberin mucizesine ille de Hz. Peygamber elinde zuhur eden bir nazire bulunmaya çalışılmıştır.

Süyuti aynen şöyle diyor: “Alimler dediler ki: Her peygambere verilen mucize ve üstün özellikler ya benzeri ya da daha üstünü kesinlikle bizim peygamberimize de verilmiştir.”(Hasais, 2/179) Bunu, Şifa sahibinin “Tüm peygamberler içerisinde sayıca en çok mucizesi olan bizim peygamberimizdi” görüşünü de eklemek gerek.(Şifa,1/369)

Böyle bir önyargıyla yola çıkınca, bu önyargıyı destekleyecek malzeme arayışı kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir. Bulunan az sayıdaki sahih senetli malzeme, söz konusu önyargıyı isbat etmek için yeterli görülmemiş olacaktır ki, bunun yanına şaibeli haberlerden, hatta sonraki nesillere isnat edilen eserlerden oldukça kabarık sayıda bir takviye yapılır. Bütün bunlar yapılırken Kur’an’ın bu konudaki mesajına hiç başvurulmaz. Bu yaklaşımı Kur’an’ın onaylayıp onaylamadığı sorgulanmaz. Zaten başvurulması durumunda, yukarıdaki önyargıyı kökten iptal edip yerine yepyeni bir bakış açısı yerleştireceği açıkça görülecektir. Kur’an’ın bu konudaki yaklaşımını konunun sonuna bırakalım. Şimdi, klasik peygamber tasavvurunu yansıtması açısından, her biri çok önemli bir gösterge olan bu rivayetlerden örnekler aktaralım.

İşte, Resulullah’ın büyüklüğünü ispat için hiç de lazım-şart olmayan nazireler:

Ebu Nuaym’den: Yusuf’a, tüm nebi ve rasullerin ve hatta tüm varlığın güzelliğinin toplamından daha fazla güzellik verilmiştir. Bizim peygamberimiz sallallahu aleyhi veselleme Yusuf da dahil hiçbir kimseye verilmeyen güzellik verildi. Yusuf’a yarısı verilen güzelliğin tamamı Peygamberimize verildi.” (Hasais, 2/182)

Hiçbir hadis derlemesinde yer almayan yukarıdaki habere Hz. İsmail’in ve Hz. Musa’nın mucizelerine nazire olan şu rivayeti ekleyebiliriz:

İbn Sa’d’dan: “Ebu Talib dedi ki: Yeğenimle birlikteydik. Susuz kaldım. Ona durumdan yakındım ve dedim ki: Yeğenim, ben susuzluktan yandım.Bunu ona dedim, çünkü onda sabırsız olmamaktan daha başka bir durum görüyordum. Oturağı üzerine eğildi ve indi. Dedi ki: Amca susadın mı? Evet, dedim. Bunun üzerine topuğuyla su çıkıncaya kadar yeri eşti ve dedi ki: Amcacığım iç. Ben de içtim.”(Age.1/124)

Resulullah’ın gençlik dönemine ait bu ve buna benzer birçok problemli rivayet mevcuttur. Bu tür rivayetleri her şeyden önce tarih reddetmektedir. Bilinen bir gerçektir ki, Hz. Peygamber ilahi mesajı tebliğe ilk başladığında Mekke müşrikleri Daru’n-Nedve’de toplanıp onu hangi söylemle mahkum edeceklerini tartıştılar. “Kahin” diyemediler, çünkü daha önce kehanete benzer hiçbir şeyi ne görülmüş, ne de duyulmuştu. Eğer kehanet benzeri bir örnek olsaydı, onu delil getirerek “kahin” diyeceklerdi. “Sihirbaz” dediler, fakat işin garibi bu iddialarına kendilerine sihir gibi gelen bir örnek gösteremediler. Gösterebildikleri tek örneğin de olağanüstü bir yanı yoktu: “Evladı ana-babasından ayırıyor” Eğer olağanüstü bir olay, bir duyum, bir söylenti gençliğinde mevcut olsaydı, diğer peygamberlerin mucizelerine sihir diyen eski inkarcı kavimler gibi onlar da bu örneği delil göstereceklerdi. Fakat, bulabildikleri tek örnek işte buydu. Yunus Suresinin 19. ayetinin müşriklerin bu argümanını boşa çıkarmak amacı taşıdığını söyleyebiliriz: Babayla evlat arasındaki görüş farkı Muhammed’in sihri değil, yaratılışın yasasıdır.

Hz. İsa’ya nazire: “İbn Seb’in, Hz. Peygamberin beşikteyken melekler tarafından sallandığını, ilk konuştuğu sözlerin de şunlar olduğunu rivayet eder: “Allahu ekber kebira, v’el-hamdu lillahi kesira: Allah büyükten de büyüktür ve sınırsızca övgüye layık olan Allah’tır.”(Age,1/53- el-Hasais’in Tehzib’ini hazırlayan et-Tuleydi, Resulullah’ın çocukluğuyla ilgili tüm haberleri uydurmalar arasında zikreder.)

Oysa biz, bu tesbihi Resulullah’ın ilk defa bir bedevinin ağzından duyduğu rivayetiyle karşılaştırıyoruz. Namazın efendimiz döneminde nasıl canlı ve ruhuna uygun kılındığının da bir göstergesi olan olay şöyle gerçekleşir: Resulullah cemaate namaz kıldırmaktadır. İlk kez cemaate katılan bir bedevi, Hz. Peygamber’in ağzından rükudan doğrulma komutu olan “Semiallahu limen hamideh” (Allah kendisine hamdeden herkesi işitir) sözünü duyunca, bu sözün gereğini yapar ve der ki: “Allah büyükten de büyüktür ve sınırsızca övgüye layık olan Allah’tır; öyleyse O’nu sabah akşam anın” (Namazdan) hemen sonra Resulullah dedi ki: “Namazda şöyle şöyle diyen kimdi?” Adam “ben söyledim” dedi. Resulullah “Şuna şaşırdım; bu söz üzerine göklerin kapıları açıldı” dedi. (Ebu Avane, Müsned,2/100) Bu haberde Hz. Peygamber, bu sözü sanki ilk kez duymuş gibidir. Kaldı ki, kimi tali kaynaklar, bu haberi Hz. Peygamber’e peygamberliğinden sonra, hatta ömrünün sonlarına denk geldiği anlaşılan zamanlara atfederler, fakat İbn Seb’in gibi bebekliğine atfedenine rastlanmamıştır.

Açıkça anlaşılmaktadır ki, araştırıldığında sahih bir aslı olduğu tahmin edilen bir olay, makul olandan mahsusa aktarılarak mitleştiriliyor ve aşırı yüceltmeci aklın elinde peygamber yarıştırma aracına dönüşüyordu.

Yine aynı kaynak, Hz. İsa’ya nazire olarak Resulullah’ın ölüyü dirilttiği konusunda rivayetler nakleder.(Hasis 2/67) Bu bağlamda Hz. Meryem’e gelen yiyeceğin bir benzerinin Hz. Peygambere geldiği rivayet nakledilir.(Age,2/56) Hz. İbrahim’in “soğuk ve serin” kılınan ateşine karşılık Resulullah için de bir rivayet yer alır. Aynı yerde Hz. Musa’nın “yed-i Beyza” mucizesine karşılık, Resulullah’ın zifiri bir geceyi eliyle aydınlattığı rivayet edilir.(Hasais, 2/80)

Bu rivayet de, yine Kur’an, sahih rivayet ve tarihi hakikatlere aykırı olan bir nazire örneği. Bu, Hz. İbrahim’in mucizesine bir bir nazire olarak nakledilen bir rivayet: İbn Sa’d Amr b.Meymun’dan :” Müşrikler Ammar b.Yasir’e ateşle işkence ediyorlardı. Resulullah oraya geldi, elini onun başı üzerine gezdirdi ve dedi ki: Ey ateş, tıpkı İbrahim’e olduğun gibi Ammar’a da serin ve selamet ol. Seni azgın bir topluluk öldürecek.”( Age,2/194)

Biz, Kur’an, sahih sünnet ve tarihi bir hakikat olarak biliyoruz ki Hz. Ammar, işkencenin şiddetinden onların istediği şeyi sadece dille de olsa söylemek zorunda kalmış, anne ve babası ise bu işkenceler sırasında vefat etmişti.

Süyuti’nin nakline göre, Gazali İhya’sında Kur’an’i ve tarihi gerçekle bağdaşmayan bir tesbitte bulunur. Burada, peygamberlik ile siyasal liderliğin (mülk), din ile dünya saadetinin yalnızca Hz. Peygamber’de bulunduğunu söyler ve bunu Resulullah’ın diğer peygamberlerin tümünden üstün oluşunun belgesi olarak gösterir.(Age, 2/194) Kur’an’ın da şahitliğiyle biliyoruz ki kendisine nübüvvet ve mülk verilen peygamber sadece Hz. Peygamber değildir. Hz. Davud, Hz. Süleyman gibi daha başka peygamberler de vardır.

Mucizeler, kelamın mucizesi olan ilahi mesajı en büyük mucize olan insana taşıyan peygamberleri desteklemek için, Allah’ın onlar elinde yarattığı sıra dışı hakikat atıflarıdır. Bunlara Kur’an ayet adını vermektedir. Mucize’nin amacı, ilahi mesajı desteklemektir. Şu halde, mucize adını verdiğimiz olağandışı ayetler, kendisinden daha büyük mucize olan ilahi mesajın ayetlerini destekleme amacına matufturlar. Bu durumda asıl ilahi mesaj ‘fer’ ise o mesajı destekleme amacıyla peygamber elinde yaratılan harikuladeliklerdir. Her ‘fer’ nasıl ki ‘asla’ tabi ise, mucize de mesaja tabidir.

 

MUCİZE OLARAK, BU KİTAP SANA İNDİRMEMİZ ONLARA YEDMEDİ Mİ?

PEYGAMBERİMİZİN KİTAP DIŞINDA MUCİZESİ YOKTUR

Kur’an’dan öğrendiğimiz kesin bir hakikat var: Allah, birçok peygambere ‘asıl’ olan ilahi mesajı ve misyonu desteklemek için onu tasdik etmek amacıyla ‘fer’ olan bir mucize vermişken, Hz. Peygamber’e gönderilen Kur’an mesajını tasdik edecek dış bir desteğe, yani mucizeye gerek olmadığını açıkça buyurmuştur.

Onlar, hala, ‘Neden ona Rabbinden hiç mucizevi işaretler indirilmiyor? Diye sorarlar. De ki: ‘Mucizeler yalnızca Allah’ın kudretindedir, ben ise sadece bir uyarıcıyım.” (Kur’an-29.50)

Burada, Mekke putperestlerinin mantığındaki çarpıklığa dikkat çekiliyor. Bu İbn Haldun’un daha önce aynen alıntıladığımız tesbitinde ne kadar haklı olduğunu göstermektedir. Cahili Arap aklının hakikaten çok olağanüstüyle ilgilenen yapısını ele vermektedir. İşte bu akıl yapısı nedeniyle Mekkeliler, Kur’an’ı göre göre, Hz. Peygamber’den mucize talep edebilmişlerdir. Kur’an, işte o gün bu gün ve tüm zamanlarda bir düşünsel sapma olan bu akla tokat gibi bir cevap veriyor.

Hayret! Bu kitabı, onlara iletmen için sana indirmemiz kendilerine yetmedi mi! Şüphesiz onda, merhametimizden bir tezahür ve iman edecek kimseler için bir uyarı vardır.( Kur’an’la yetinmeyip ille de mucize diye tutturanlara) de ki: Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter! O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. Geçersiz ve uyduruk şeylere inananlara, bunun sonucunda da Allah’ı inkar edenlere gelince, işte asıl zararda olan onlardır. (Kur’an, 29.51-52)

Bilmiyorum dikkatinizi çekti mi; son ayette “geçersiz ve uyduruk şeylere inananlar” ibaresi, aslında mahsus olana ve mitosa bir atıftır. Helak olup gitmiş toplumlar, hep olağanüstü belgeler istemişler, gelince de “sihirdir” diyerek yine inanmamakta direnmişlerdir. Üstelik içine düştükleri bu yaman çelişkiyi görememişlerdir. Çünkü makul alanın dışına çıkmışlardır.

Kur’an, bu mahsus aklın iç çelişkisini başka ayetlerinde de dile getirir. İşte bu tür bir aklın Kur’ani eleştirisi:

“Şimdi kendilerine bir mucize gösterilmesi halinde, bu vahye iman edeceklerine dair son derece kararlı yeminler ediyorlar. De ki: ‘Tüm mucizeler Allah katındadır!’ Ve farkında değil misiniz ki, onlara bir mucize gelmiş olsaydı dahi, yine de inanmazlardı.”(Kur’an, 6.109)

Aslında, gözlerinin önündeki hakikati göremeyecek kadar kör olan bu cahiliye aklının anlamak istemediği, Hz. Peygamber’e indirilen vahyin fazladan bir mucizeye ihtiyaç bırakmayacak kadar ikna edici bir mucize oluşuydu. Ama onlar hala şu tür taleplerde bulunuyorlardı:

“Ey Muhammed, biz yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız, diyorlardı; ya da hurma ağaçlarıyla, asmalarla dolu bir bahçen olmadıkça; ve onların arasında gürül gürül dereler çağlamadıkça; yahut tehdit edip durduğun gibi göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe; veya Allah’ı ve melekleri bizimle yüzyüze getirmedikçe; ya da altından bir evin olmadıkça; ya da göğe yükselmedikçe- kaldı ki göğe yükselensen dahi, bize okuyabileceğimiz bir kitap getirmedikçe- sana inanmayacağız!” (Kur’an, 17.90-93. Krş. 20.133)

Kur’an, gözünün önündeki hakikatle yetinmeyip “İlle de olağanüstü” diye tutturan aklı “Ve sen bir mucize getirmeyince, bazıları ‘Onu (bir şekilde) elde etmeye çalışsa ya’ derler” (Kur’an,7.203) şeklinde eleştiri. Bu cümleyle başlayan ayetin şöyle bitmesi, aslında mahsusun yerine Kur’an’ın makulü yerleştirmek isteyişinin en çarpıcı, en açık delilidir: “Bu vahiy, Allah’a güveni olan bir toplum için Rabbiniz katından bahşedilmiş kuşatıcı ve doğru bir anlama yöntemi (besair), bir yol gösterici ve bir rahmet pınarıdır.( Kur’an, 7.203)

İşte bütün bu ayetlerin maksadını hepimizden çok daha iyi anlayan Hz. Peygamber, Buhari, Müslim ve diğerlerinin naklettikleri bir hadisinde şöyle buyurur:

“Bana verilen şey, sadece Allahın bana indirdiği vahyidir.” (Buhari, Fedail’l-Kur’an, Müslim, İman 239, Ahmet 2,341,451)

Fakat ne gariptir ki, aşırı yüceltmeci gelenek, Kur’an vahyinin mucize oluşunun da o bildik yaklaşımıyla ela almıştır. Resulullahın okuma yazma bilmediğini onun peygamberliğinin delili olarak Kur’an’dan ayetlerle isbat eden Süyuti, kitabının bir başka yerinde, vahyin melek tarafından ipek üzerine yazılı olarak getirildiği rivayetini nakletmekte bir sakınca görmemiştir.(Hasais,1/97)

Şifa sahibi, Reasulullah’ın “mucizelerinden bir mucize” olduğunu vurgulamakta ısrar ettiği Kur’an’ın mucize oluşuna getirdiği rivayetler de, mahsus aklın klasik yaklaşımını ele vermektedir. “Ebu Ubeyd aktardı: Bir bedevi Arap, bir adamın okuduğu (Artık sen emrolunduğun şeyi ortaya koy) ayetini duyunca, hemen secdeye kapandı ve dedi ki: “Ben onun fesahati önünde yere kapandım!” (Şifa,1/262) Bu rivayet “secdeyi” şer’i değil de terim anlamıyla “önünde eğildi” şeklinde anlamak şartıyla doğru olabilir. Problem bu değildir. Fakat Kur’an’ın ruhu olan ilahi anlamı önünde eğilip Allah’a teslim olacağına, onun görmeyip de cesedi önünde eğilmek, ancak cahiliyyenin bedevi akıl yapısıyla açıklanabilir. Kur’an bu akla “karanlık” damgasını vuruyor. Burada Kur’an’ın mucize oluşuna misal verilecekse, sanırım öncelik sırası, cahiliyyenin bedevi toplumunu alıp, yeryüzünün en medeni toplumu haline getirmesi ve o toplum eliyle en büyük iman hamlesini gerçekleştirilmesine verilmeliydi.

Resulullah’ın yüceliğini, Kur’an dururken kimisi zayıf, kimisi mesnetsiz birtakım şaibeli haberlerle isbata kalkışmak, aslında Kur’an’ın eleştirdiği kadim Arap aklının geleneğine eklemlenmek anlamına geliyordu. Kaldı ki, bir kişiyle çıktığı yolda, 23 yılda Batı Avrupa büyüklüğünde bir coğrafyanın insanını vahye boyun eğdirmek, yukarıda aktarılan şaibeli rivayetlerin hepsinden daha büyük bir mucize değil midir? Yarım yüzyılda dünyanın iki dev imparatorluğundan birini yerle bir eden, diğerini yatağına mahkum eden bir zafer, tek başına Resulullah’ın “güreşte bir numara” gibi garip rivayetlerden çok daha üstün tarihi bir hakikat değil midir? Ya da, doğusunda ve batısında, Yunan’ında ve Mısır’ında, kadını “mülk” gözüyle görüp, alınır satılır bir nesne kullanan bir dünyada yaşayıp da ömründe kadına bir tek fiske dahi vurmamış olması, hacamat kanından daha küçük bir efdaliyyet midir? Şu soru çok daha önemli: Hacamat kanı örneği, Kur’an’daki “Sizin için Allah’ın Elçisi’nde güzel örneklik vardır” ilahi buyruğunda bize gösterilen örneklik paketi içerisine girer mi? Teri, cinselliği, idrarı, boyu, gücü hakkında nakledilen bu rivayetlerin, bu ayetin gösterdiği örneklikle ne ilgisi vardır?

 

PEYGAMBERİMİZİN GELECEĞİNİ PUTUN HABER VERDİĞİ İDDASI= CAHİLİ İNANÇTAN KURTULAMAYAN ZİHNİYET ÖRNEĞİ

Aşırı yüceltmeci tavır, mucize rivayetleri bahsinde, Resulullah’ın peygamberliğini müjdeleme işini bir puta havale etmekten çekinmemiştir. Mazin adında bir Taylı’nın naklettiği bu rivayete göre, Amman’da Naciz adı verilen bir put vardır. Mazin, kurban günü ona bir kurban adar ve puttan bir ses işitir. Put şöyle demektedir.

Ey Mazin!

Yaklaş bana, yaklaş hele bir,

Duy ki o, meçhul kalmayacak olandır.

Bu gönderilmiş bir peygamberdir.

İndirilmiş bir hakikatle gelmiştir.

Uzaklaşmak için ona iman et;

Alevli ateşin sıcaklığından,

Onun yakıtı kayalardan, taşlardan! (Hasais, 1/103)

İlginç olan, bu rivayetin, Hz. Peygamber’in yalnızca kendine özgü peygamberlik özelliklerini toplayan bir kitapta “peygamberliğin belgesi” olarak nakledilmesidir. Yine mucize bahsinde, hicret gecesi Sevr Mağarası’nda geçtiği rivayet edilen şu haberi zikredebiliriz.

Ebu Bekir, Resulullah’la birlikte mağaradayken susadı. Resulullah sallalahu aleyhi vesellem ona dedi ki: Mağaranın girişine doğru yürü ve oradan iç. Ebu Bekir mağaranın girişine kadar gitti, orada baldan daha tatlı, sütten daha beyaz, miskten daha güzel kokan bir sudan içti ve döndü. Resulullah dedi ki: Allah Firdevs Cenneti’nin ırmaklarıyla görevli meleğe senin için bir nehir kazmasını emretti. (Hasais, 1/187)

Bu rivayeti nakleden Süyuti’nin, kitabındaki “Onda muteber olmayan rivayetlere hiç yer vermedim” iddiasını hatırlatmanın tam sırası. Ve tabiki, Resulullah’ın Hicret yolculuğuna çıkmadan, azığı kimin getireceğinden izleri kimin kapatacağına varana dek en ince ayrıntısına kadar bir göç planı yaptığını hatırlamanın da…Problem,yukarıda naklettiğimiz Allah’ın eşya için koyduğu değişmez yasalar yerine, eşyanın yasasının ve tabiatının olmadığı sonucuna götüren “imkan” ve “cevher-i ferd” kurumuna dayalı anlayış.

 

 

PEYGAMBER: YAŞAMIŞ BİR KİŞİ Mİ, “OLUŞTURULMUŞ BİR İMAJ” MI?

Elbette Hz. Peygamber tarihsel varlığı sabit, birçoğumuzun hayatını öz atasının hayatından daha iyi bildiği gerçek bir şahsiyet. Bir anne-babadan doğmuş, sosyal bir çevrede yetişmiş, evlenmiş, çoluk-çocuk sahibi olmuş, yaşlanmış ve en sonunda “Yüce Dost’a” yürümüş bir insan. Fakat, muhteşem bir ahlaka, sağlam bir karaktere, üstün bir zekaya, güçlü bir iradeye, yılmaz bir azme, hayranlık verici bir hafızaya, insanlık içerisinde az rastlanır bir muhakemeye sahip, tüm erdemleri kişiliğinde toplamış bir şahsiyet. Bu vasıflarıyla Allah’ın Elçisi olma özelliği birleşince, insanlığın ufkuna oturmuş bir “örnek” olarak duruyor insanlığın önünde.

Fakat, rivayet geleneğimizin bize tanıttığı Peygamber, yukarıdakinden farklı olarak, “oluşturulmuş bir imaj”. Çok az gerçek, çok fazla kurgusal efsanevi bir varlık. Bu imajın oluşması için elden ne gelirse yapılmış. Bu imajı oluşturmak için kullanılan en büyük araç rivayet. Beyan bilgi sisteminin rivayetin otoritesine boyun eğen yapısı malum. Açık bulduğu bu kapıdan içeri süzülen aşırı yüceltmeci akıl, gergef gergef yeniden dokuduğu hayali, hakikatin yerine ustaca monte etmeyi başarmıştır. Artık Hz. Peygamber’in yerinde, o değil onun “üretilen imajı” vardır. Bu imaj oluşturulurken, en doğal insani vasıflar dahi, bu imaja uygun biçimde kullanılmaktan kendini kurtaramamıştır. İşte bir örnek:

Kadı Iyaz, Resulullah’ın sırf kendine özgü özelliklerinden biri olarak şunu zikreder: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem sürekli mahzun idi.” (Şifa,1/157) Hemen üç sayfa sonra yine ona özgü bir nübüvvet özelliği olarak bunun tam tersi bir rivayete yer verir: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem sürekli sevinçli idi.”

Bu örnek, rivayetin otoritesi altında aklın nasıl ezildiğinin tipik bir göstergesidir. Problem, bu gözlemleri yapan insanların sübjektif değerlendirmelerinin mutlaklaştırılmasından kaynaklanmaktadır. Biri kendi durduğu ve baktığı yerden öyle gözlemlemiş, diğeri ise farklı şekilde gözlemlemiştir. Hz. Peygamberin de her insan gibi sevinip hüzünlendiğini kabullenmek yerine ille de olağanüstü bir psikoloji vehmedince, elbet bu tür çelişkiler kaçınılmaz olacaktır.

 

 

KAVRAMLAŞAN TERİMLER VE “SALAT U SELAM” PROBLEMİ

BAĞLAMINDAN KOPARILAN –DEĞİŞİME UĞRAYAN KURAN SÖZCÜKLER VE ANLAM KAYMASI

PEYGAMBERE SALAT ETME AYETİNİN ANLAŞILMASI

İlmi araştırma yapanları en çok yanıltan nokta, terimlerin kavramlaştığı noktadır. Terimler, anlamın kaynağından yola çıkıp çağları ve nesilleri aşarak modern muhataplarına ulaşırken, kimi zaman yolda “kaza” geçirebilirler. Bu seyr ü sefer sırasında çoğu zaman asli anlamlarından bir şeyleri zayi eder, tali ve fer’i anlamlar yüklenirler. Bu durum bazen öyle bir hal alır ki, anlamın taşıyıcısı olan bir sözcüğün kaynağından çıkarken taşıdığı anlamla hedefine vardığında taşıdığı anlam arasında dağlar kadar fark olabilir.

Semantik ve hermenötik, bir göstergenin asli anlamını bulmamıza yardımcı olan dil bilimleridir. Sözün başına gelen yol kazalarının en masum gibi görüleni, terimlerin kavramlaşmasıdır. Bu belki de bir yerde kaçınılmaz bir akıbettir. Çünkü söz, kaynağından çıktığında saf ve kendisine kaynağın yüklediği -ideomatik- anlamı temsil eden bir göstergedir. O göstergeye, ileriki zamanlarda kimileri tarafından tıpkı bir reklam panosu gibi yeni anlamlar giydirilir. Onu ele geçirenler, ona ilave kimlikler yüklerler. Sözgelimi o, bir kelam ekolünün elinde hasımlara karşı kullanılan bir hüccet, bir sufinin elinde ‘ehl-i zahir’e karşı kullanılan bir işaret, bir fıkıhçının elinde karşıt yorumlara karşı kullanılan bir delil olabilir.

Aşırı yüceltmeci gelenek, bu anlamda birçok terimi kavramlaştırmıştır. Bunların başında, iki terimden oluşan “Makam-ı Mahmud” Kur’ani ibaresi gelir. Bu iki sözcüğün ilki bir cümlenin nitelenen tümleci, ikincisi de onun niteleyenidir. İkisi birlikte sıfat tamlamasıdır. İlk anlamı “övgüye layık bir konum” dur. Ayette şöyle yer alır.

“Ve gecenin bir vaktinde kalkıp kendi isteğinle yaptığın bir ilave olarak namaz kıl; ki böylece Rabbin seni belki (ötede) övgüye layık bir konuma yükseltir.” (17.79)

Fakat ibare, bağlamından kopartılarak zamanla kalıplaşmış, daha sonra da kavramlaşmıştır. “Makam-ı Mahmud..” Hatta, ikinci kelimenin Resulullah’a atfedilen bir isim olduğunu da dikkate alırsak, adeta isimleşmiş olan kalıp, biraz ironik de olsa, “Mahmud’un Makamı” anlamına taşınmıştır. Eğer Şifa’daki bir rivayeti dikkate alırsak, bu anlam aşınması ve taşınmasının çok da geç olmayan bir dönemde gerçekleştiğini söyleyebiliriz.(Şifa, 1/217) Aynı şey, Kur’an’daki Kur’an. Taharet, veli, evluyaullah, Kevser, ledün, zikr, nesh, tefakkuh, nefs, nefsu’l mutmaine, inne’n-nefse leemmaratun bi’s-su, vesiyabeke fe-tahhir, kabe kavseyni ev edna, hatta zurtumu’l-mekabir ve daha birçok terim ve ifade kalıpları için geçerlidir.

Kavramlaşarak anlam genişlemesine ya da daralmasına uğrayan göstergelerin başında Hz. Peygamber’e salat ve teslimiyeti emreden ayetteki “sallü aleyh” ve “sellimü teslima” ibareleri vardır.” Elbette Allah ve melekleri, Peygamber’e salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve onun (örnekliğine) tam bir teslimiyetle katılın.” (33.56)

Tefsire dair bize ulaşan ilk eserlerden olan Ebu Ubeyde Ma’mer b. el-Müsenna’nın (ö.210 h.) Mecazu’l-Kur’an’ı ve Ferra’nın (ö.207 h) Meani’l-Kur’an’ı bu ayeti tefsire muhtaç bulmamışlar. Bunun anlamı, en azından ilk iki yüzyılda bu ayetin anlaşılmasında bir ihtilaf bulunmadığıdır. Fakat şayan-ı hayrettir ki, öncekilerin, tefsirine bir kelimeyle dahi ihtiyaç duymadıkları bu ayet, sonrakilerin üzerinde en çok konuştuğu Kur’an ayetlerinden biri haline gelmiştir. İbn Kesir’in tefsirinde bu ayet, belki de hakkında en çok söz nakledilen ayetlerden biridir.

Bu tefsirde sayfalar boyunca bu ayete ilişkin birbirinden farklı rivayetler nakledilmiştir. Bu rivayetler arasında birbirini destekleyenler olduğu gibi desteklemeyenler, hatta yalanlayanlar bile vardır. İbn Kesir, bu ayet hakkındaki rivayetler arasında zayıf ve şaibeli rivayetleri de aktarır ve onları senet açısından eleştirir. Bu durumun iki anlamı vardır: 1 Bir konu hakkında şaibeli haberler üretilmesi, o konunun daha önce polemik ve tartışma konusu olduğunun göstergesidir. 2 İlk zamanlar tefsire dahi konu olmayan bir ayet sonraki zamanlarda abartılı bir rivayet halesiyle çevriliyorsa, bu ayeti anlamada, öncekilerle sonrakiler arasında ciddi bir anlama farkı olduğu anlamına gelir.

Bu durumda ayetteki “salat” ve “teslim”in ideomatik (o gün kastettikleri) anlamlarını bulmak için ayetin bağlamına bakmak durumundayız. Bu ayetin içerisinde yer aldığı yedi ayetten oluşan pasaj, içerik, üslup ve biçim olarak bir birinden ayrılamayacak bir bütün teşkil eder. (33.53-59) Pasajın konusu, Hz. Peygamber’i üzüp incitecek tavır ve davranışlardan uzak durmaktır. Bunu özetlersek, “peygamberlik hukukunu korumak” diyebiliriz. Bu pasajda, Peygamber’e ve onun eşlerine mümin çevre tarafından nasıl davranılması gerektiği, yine Hz. Peygamberi’in eşlerinin aynı çevreye nasıl davranması gerektiği hakkında birtakım uyarılar yer alır.

 

Konusu, çevresinin Hz. Peygamber’le ilişkisi olan böyle bir pasajda “Peygamber’e “salat ve teslim”in anlamı:

a) Çok alternatifli olamaz.

b) “Yusallune” fiilinden dolayı, yapılabilecek bir eylem, iş ve oluş ifade etmesi gerekir.

c) Tarafları Allah, melekler ve müminler olan üç ayrı öznenin şer’an ve aklen mümkün

olan “ortak bir eylem” olması gerekir ki, bunun en güzel şahidi de Allah ve meleklerin “teslim”e ortak olmayıp onun sadece müminlere bırakılmış olmasıdır.

d) Ayetteki “teslim”in de insanın yapabileceği bir eylem, iş ve oluş olması gerekir.

e) Son olarak “salat etmek” ile “teslim/salat” olmak/etmek arasında anlam açısından zorunlu bir bakışımlılık ve tamamlayıcılık olması gerekir.

Bütün bu zorunluluklar ve veriler ışığında “Peygamber’e salat etme”nin en muhtemel karşılığı, ya ereksel anlamından yola çıkarak “Allah ve melekler onun izzet, onur ve kutsiyetini koruyup kolluyorlar;siz de onun izzet, onur ve kutsiyetini koruyup ona esenlik ve mutluluklar dileyin” olur ya da “Allah ve melekleri onu destekliyorlar; siz de onu destekleyip onun (örnekliğine) tam bir bağlılıkla bağlanın/teslim olun” olur. Bu ikinci anlam ( destek: dua, yardım çağrısı) “salat” sözcüğünün etimolojik anlamlarının ortak noktasıdır ve bizce çok daha isabetlidir. Bu sadece mefhumun değil, mantukun da desteklediği bir anlamdır. Şöyle ki: Burada “salat”ın karşılığı olarak “dua” sözcüğünü yerleştirmekle, kavramlaşmış bir terim olan “salat”ı, yine kavramlaşmış başka bir terim olan “dua” ile açıklamak, bilinmeyeni bilinmeyenle açıklamak gibi olacağından, ilk elde “salat”ın karşılığı olan “dua”nın doğru anlamının “destek” olduğu vurgulanmalıdır. Çünkü “Allah’ın Peygamber’e duası” burada “terahhum” anlamı taşımaz. Peygamber’den kaynaklanan bir kusur ve günahın söz konusu olmadığı bu bağlamda, “bağış ve af” değil, ancak “destek” söz konusudur.Bu terim, Kur’an’da bu anlam alanına ilişkin olarak Tevbe 103’te kullanılır. (krş.2.157) Burada, Hz. Peygamberi’in salatının “sekinet: gönül ferahlığı/içhuzuru” şeklinde bir destek anlamına geldiği ifade buyrulur. İlginçtir, Enfal Suresi’nde,Hz. Peygamber’e “Allah’ın desteği/yardımından” söz eden 40. ayette, bu yardımın somut sonucu olarak yine “sekinet” gösterilmektedir.(krş.9.26; 48.26)

Sözün özü şudur: Hz. Peygamber’e yapılan dualar(salevat) da ona manevi bir destektir ve bu cümleden sayılır. Fakat destek emri sadece dil desteğine indirgenemez; bu ayette de emredildiği gibi “fiili” destek olmak durumundadır. Ona yapılacak fiili destek onunla aynı zamanda yaşayanlar için zaten bellidir. Bizim gibi onunla aynı zamanı paylaşmayanlar için ise, onun misyonunu desteklemek ve örnekliğini yaşatmak anlamına gelir. Onun getirdiği vahye ve o vahyi hayata koyuş tarzına verilecek her destek, ona yapılmış gerçek bir “salat” ve “selam” olacaktır. (Üç Muhammed, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık)

posted in *PEYGAMBER | 0 Comments

17th Ocak 2009

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

HZ. PEYGAMBER VE AŞIRI YÜCELTME

Hz. Peygamber’in aşırı yüceltmeci peygamber tasavvuru konusundaki davranışları, Kur’an’dan bağımsız değerlendirilemez. Çünkü onun davranışlarını dokuyan ve yönlendiren Kur’an’idi. Hz. Aişe’nin diliyle söylersek “Onun ahlakı Kur’an idi.” Dolayısıyla, Hz.Peygamberin aşırı yüceltmeye karşı tavrı, Kur’an’ın bu konudaki tezinin pratiğe aktarılmasından başka bir şey değildi.

Kur’an’da geçen beş put, başlangıçta beş veli miydi.

İsimleri Kur’an’da geçen beş putun ilginç öyküsünü sunmamız gerek. Çünkü, bu putlarla ilgili tefsirlerde yer alan rivayetler, aşırı yüceltmeye karşı Hz. Peygamber’in neden bu denli şiddetli tepki gösterdiğini anlamamızı da kolaylaştıracaktır. Önce ayete bakalım.

“ Nuh dediki: Rabbim Onlar bana karşı çıktılar Onlar öyle birilerinin peşine takıldılar ki mal ve çocukları aldanıştan başka bir şeylerini artırmadı, üstelik (senin yoluna) tuzak üstüne tuzak kurdular ve dediler ki: Tanrılarınızı sakın ola terk edeyim demeyin ne Vedd ve Süva’ı, ne Yeğus ve Ye’uk’u, ve ne de Nesr’i terk etmeyin (71.21-23)

Vedd, Süva, Yeğus, Ye’uk ve Nesr… bunlar birer put ismi. Hz. Nuh’un gönderildiği toplum bunlara tapıyor. Rivayetlerden öyle anlaşılıyorki, biçim ve muhteva değiştirerek de olsa, bu putların isimleri bir kült olarak nesilden nesile taşınmış. Bazıları değişerek de olsa Hz.Peygamber zamanına kadar varlıklarını sürdürmüşler. Şimdi bu putların geçmişte ve ayetin indiği çağda hangi kabilenin totemi olduğunu, aslının neye dayandığını dile getiren bir Buhari rivayetine bakalım. İbn Abbas bu ayetin yorumunda diyor ki:

“Önceleri Nuh kavmine ait olan bu putlar, sonradan Arapların putları haline geldi. Vedd, Kelb kabilesinin Demetu’l Cendel’deki putuydu. Suva Huzeyl’in putuydu. Yeğes önce Murad kabilesinin putuydu daha sonra Sebe ile birlikte Cevf’te yer alan Beni Gatif’in putu oldu. Ye’uk Hemedan’ın putuydu. Nesr’e gelince o da Zi’l Kela soyundan gelen Hımyerlilerin putuydu. Bunlar Nuh kavmine mensup Salih insanların isimleriydi. Onlar öldükleri zaman, şeytan onların toplumuna onların hayattayken oturdukları mekanları kutsal adak yeri edinmelerini öğütledi. her birinin adını o kutsal adak yerlerine verdiler. (Önceleri) bunu yapıyorlardı, fakat tapınılmıyordu. Ta ki o nesiller de geçip gitti, makamlar hakkındaki gerçek bilgi unutuldu. (sonraki nesiller tarafından) ibadet edilmeye başlandı. (Buhari, Tefsir398)

Bu Buhari rivayetine kimi haklı itirazlar yapılabilir. Mesela şöyle bir itirazın haklılık payı vardır. Adı geçen putlar, ayette Nuh kavminin taptığı putlar olarak aktarılırken, haberde bu isimlerin Nuh kavmine mensup Salih zatlar olduğu söylenmektedir. Bu açık bir çelişkidir. Bu rivayet doğruysa, söz konusu Salih zatlar çok daha önce yaşayıp göçmüş olmalıdırlar.

Evet, bu rivayet kaynağından hedefine taşınırken, başına yolda kaza gelmiş olma ihtimali büyüktür. Biz bu çelişkiyi gideren cevabı büyük müfessir Taberi’nin naklettiği bir başka rivayette buluyoruz. Muhammed b.Kays, İkrime, Katade’den ayrı zincirlerle gelen rivayet şöyle: “ Bu isiler, Ademoğullarından Salih bir topluluktu. Onların izini takip eden bağlıları vardı. Bu Salih zatlar ölünce, onların bağlıları şöyle dediler. Keşke onların suretlerini yapsak, onları hatırladığımız zaman, daha bir şevkle ibadet yaparız. Ve başladılar suretlerini yapmaya. Onlar öldüler, yeni gelen nesiller onların izinden gitti. İblis Eski nesiller onlara tapıyorlar, onların yüzü suyu hürmetine yağmur yağıyordu düşüncesine fitleyerek onları ayarttı. Bu kez onlar da tapmaya başladılar” (Taberi,29/99)

Rivayetleri esas alırsak, burada bizi asıl ilgilendiren, bu putların bir zamanlar Salih birer insan olmalarıdır. Bu Salih insanlar, kendilerini sevenler tarafından aşama aşama yüceltilerek sonunda “ilahlık” mertebesine çıkarılacaklarını elbette bilemezlerdi. Fakat onların takipcileri, sevgilerini tabi oldukları Salih üstatlarını üreterek değil, tüketerek ifade etme yolunu seçtiler.

 

PEYGAMBERE KURAN DIŞINDA VAHY GELMEMİŞTİR

PEYGAMBER GELECEĞİ BİLMEZ

PEYGAMBERİ AŞIRI YÜCELTME

PEYGAMBERİMİZ: BEN SADECE BİR İNSANIM

Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan aşırı yüceltme

Aşırı yüceltmeci geleneği oluşturan temel unsurları şöyle sıralıyabiliriz.

a) İlk nesiller arasındaki anlayış ve kavrayış farklılıkları

b) Akli anlamaya mukabil hissi anlama

c) Müslüman olan ve olmayan kitap ehlinin İslam’a taşıdığı eski kültür

d) Siyasi rivayetlerin peygamber tasavvuru alanında kullanılması.

 

İlk nesiller arasındaki anlayış ve kavrayış farklılıkları

Resulullah’ı en iyi tanıyan isimlerin başında gelen çok sevdiği eşi Hz.Aişe’den Mesruk b.el-Ecda’ şunu aktarıyor.

Bir gün Aişe’nin yanında oturuyordum. Aişe dedi ki: Ey Aişe’nin babası (Mesruk) Üç şey var ki kim bunlardan birini söylerse, Allah’a iftiraların en büyüğünü yapmış olur. “Ben “Nedir onlar” dedim. O cevap verdi. Kim Muhammed Rabbini gördü derse o kimse Allah’a en büyük iftirayı etmiş olur. “Ben yaslandığım yerden doğruluverdim ve dedim ki Ey müminlerin annesi Dur bakalım öyle acele etme: Allah “Ve onu apaçık ufukta görmüştü”(81.223) “Ve onu bir kez daha gördü”(53.13) buyurmuyor mu” O dediki Bu soruyu bu ümmetin içerisinde Resulullah’a ilk defa soran benim. Resulullah ise: Gördüğüm sadece Cebrail’di, onu yaratılmış olduğu asli suretinde bu ikisi dışında hiç görmedim. Onu muhteşem yapısıyla gökle yer arasını bütünüyle kaplamış halde gökten iniyor gördüm” diye cevap verdi. Hem sen Allah’ın şöyle buyurduğunu duymadın mı: “Hiçbir beşeri görüş ve tasavvur O’nu kuşatamaz, fakat O, her türlü beşeri görür ve tasavvuru çepeçevre kuşatır, yalnız O’dur her şeye nüfuz eden, her şeyden haberdar olan” (6-103) Ve yine sen, Allah’ın şu kelamını işitmedinmi: Allah bir beşerle başka bir yolla değil, ancak vahiyle ya da bir perde arkasından, ya da elçi göndererek konuşur ve dilediği kimselere izniyle vahyeder..Çünkü O çok yücedir, hikmet sahibitdir.”( Aişe devam etti) Kim Resulullah’ın Allah’ın kitabından bir şeyi gizlediğini zannederse, o da Allah’a en büyük iftirayı atmış olur. Zira Allah şöyle buyurdu: “Ey Peygamber Rabbinden sana indirilen hakikatı tebliğ et. Eğer bunu (tam) yapmazsan, O’nun mesajını (hiç) tebliğ etmemiş olursun” (5.67) (Yine o ediki) Kim Muhammed yarın ne olacağını biliyor sanıyorsa şüphesiz o, Allah’a büyük bir iftirada bulunmuş olur. Çünkü Allah şöyle buyurmuştu: “ De ki Göklerde ve yerde olan hiçbir kimse gaybı bilemez, yalnızca Allah bilir” (27-65)

Bu haberde geçen özellikle Hz. Aişe’nin “Kim Muhammed yarın ne olacağını biliyor sanıyorsa şüphesiz o, Allah’a büyük bir iftirada bulunmuş olur” hükmü üzerinde ısrarla durulup düşünülmesi gereken bir noktadır. Hz. Aişe’nin aşırı yüceltmenin bu tür tezahürünü, ısrarla insan-Allah ilişkileri çerçevesinde bir sapma olarak görmesi manidardır. Oysaki bu çerçevede yanlış anlamanın objesi, görünürde Allah değil Hz. Peygamberdir. Fakat Hz.Aişe, bu tür bir yanlış anlamanın sadece peygamber tasavvurunu etkilemekle kalmayıp insanın “Allah inancını” da etkileyeceği ictihadındadır.

Elbette Hz. Peygamber Allah’ın bildirdiğini bilir. Onun, peygamber olmayan hiçbir insanın ulaşamayacağı Vahiy Meleği gibi çok özel bir bilgi kaynağı olduğu da bir gerçek. Ne ki, Hz.Peygamber’in yüceliğini yeterli bulmayıp ona bir parça daha karizma kazandırmak isteyen yüceltmeci gelenek, hiçbir tevile sığmayan bir yığın haber üretmekten de geri kalmamıştır.

Hz. Ömer’in şu kaygısı, yukarıda naklettiğimiz Hz.Aişe’nin duyarlılığıyla aynı değimli? Hz.Ömer, bir yolculuk esnasında, insanların bir yerde namaz kılmak için sıraya girdiğini görünce şöyle der: “Her kim namaz kılmak istiyorsa kılsın, yoksa çekip gitsin. Ehl-i Kitap, Peygamberlerinin uğrak yerlerini tapınak haline getirdiği için helak oldu.” (Fethu’l-Bari-1/231)

Resulullah’ın ve vahyin terbiyesiyle yetişen seçkin arkadaşlarının bu duyarlılığı, sonradan gelen nesiller aynen devam ettiremediler. Bilinçlerindeki kırılmanın nasıl hızlı gerçekleştiğini anlamak için yukarıda naklettiğimiz Hz.Aişe rivayetini bakmamız yeterli. Mesruk’un hicri 62 yılında öldüğünü hatırlarsak, onun ikinci nesle mensup olduğunu anlarız. O, yukarıdaki diyaloğu Hz. Aişe’nin (öl.57 h) ömrünün sonlarında gerçekleştirmiş olmalıdır. Bu konuşmada Mesruk’un, ilgili Kur’an ayetlerini vahim bir yanlış okumaya tabi tuttuğunu görüyoruz. Demek ki, eğer Mesruk bu okuyuşunu Hz.Aişe’ye açmasa, bu görüş hem de tabiin otoritesi sıfatıyla gelecek nesle yanlış olarak aktarılacak ve bu yanlış anlama sayısız örneğinde görüldüğü gibi selefin otoritesine sığınılarak meşrulaştırılacaktır.

Hz. Aişe Mesruk’un yanlış okumasına şiddetle karşı çıkarken bizzat Resululah’ın tanıklığına başvuruyordu. Bu hem metin hem senet açısından tartışılmaz tanıklığın bu konudaki spekülasyonları bitirmesi beklenirdi, değil mi? Ama pratik durum hiç de öyle olmadı. Resulullah’ın Miraç’ta gördüğünün kim olduğu tartışmasını makulün ve vahyin ilkeleri çerçevesinde çözen bu habere rağmen ısrarla onun gördüğünün Allah olduğu spekülasyonları yapıldı. Böylece konu, aşırı yüceltmecilerin eliyle mahsusun ve efsanenin alanına taşınmış oldu. Tabiki bir kez önü açılınca, arkasının gelmemesi söz konusu olamazdı. Ve bakın arkası nasıl geldi:

Ahmed, Taberani, Nebi’nin sahabelerinden olan bir adam (?) dan: “ Bir sabah Resulullah güzel kokulu nefesi ve apak bir yüzle yanımıza geldi. Sebebini sorduk ve o da şöyle dedi: Rabbim bu gece en güzel surette geldi ve dedi ki Ya Muhammed Ben de Başım gözüm üstüne, buyur Ya Rab dedim. Buyurdu ki Melei a’la neden birbiriyle çekişiyor? Bilmiyorum dedim. Elini iki kürek kemiğim arasına koydu, hatta onun serinliğini göğüslerimin arasında hissettim, ta ki göklerde ve yerde olan şeyler bende tecelli etti.Ardından şu ayeti okudu: İşte biz böylece İbrahim’e, kalbi yatıştıracak insanlardan olsun için göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk.(6-75) (Süyuti, el-Hasais 2-88)

İşte zaten yüce olup insanlığın ufkunda oturan Hz. Peygamber’in karizmasına “bir nevi katkıda” bulunayım derken Allah’ı cisimler dünyasına indiren yaklaşımın tipik örneği. Bu noktadan itibaren insan peygamber yerini insanüstü peygambere bırakmak zorundadır. Aslında bu tür rivayetlerin, gösterilen ilk ravilerine ve kaynaklarına aidiyeti hayli kuşkuludur.O nedenle, makulün dışındaki bu tür rivayetler, çok sonradan ya mezhebi, ya siyasi, ya da meşrebi polemiklerde kullanılmak üzere tedarik edilmişlerdi. Bu rivayetlerin en vahim sonucu, ümmetin Hz.Peygamberle ilişkisinde mahiyet değişikliğine yol açmasıydı.Bu eğilim müminin peygamberiyle olan ilişkisinin tasavvur düzleminde “yatay ilişki” den “dikey ilişki” ye geçmesiyle sonuçlandı.

Oysa ki Kur’an, Hz.Peygamber’in beşerliği üzerinde ısrarla duruyor ve bu gerçeği ona tekrar ettiriyordu.(bkz.18.110; 41.6) Ayrıca Hz.Peygamberin kendisi de sık sık bu konuda etrafındaki insanları uyarıyordu. İşte birkaç örnek:

Allah’ım, ben de insanım, Hangi müslümana lanet etmiş, kötü söylemiş ya da el kaldırmışsam, onu o kimse için bir dua, bir bağış, Kıyamet Günü kendisiyle sana yaklaşaçağı bir araç kıl.(Darimi, Sünen,2/406, İbn Hanbel 6-107)

Abdullah’tan: Resulullahla namaz kılıyorduk. Fazla ya da noksan kıldı. (Rivayetin ikinci ravisi Alkame ya da İbrahim hangisi olduğunda tereddüt ettiler.) Selam verdi, sonra yüzünü bizden yana çevirdi ve dedi ki: “Eğer namazla ilgili yeni bir hüküm olursa ben size söylerim, fakat ben de bir insanım, sizin unuttuğunuz gibi bende unuturum. Eğer unutursam siz bana hatırlatınız”.( Ebu Avenc,Müsned 2,201; İbn Hanbel 1-379)

Ümmü Seleme’den, Resulullah dedi ki: Ben yalnızca bir insanım. Siz bir birinizle çekişip davalı olarak bana geliyorsunuz. Mümkündür ki, bazılarınız kendisini diğerlerinden daha iyi savunuyor. Ben de ondan dinlediklerimle onun lehine karar vermek durumunda kalıyorum. Ancak ben, kimin lehine kardeşinin hakkı olan bir şeyi hükmetmişsem, o ondan hiçbir şey almasın, çünkü o, onun için ateşten koparılmış bir parçadır.” (İbn Hibban,Sahih,11/460; Malik, Muvatta, Akdiye 36.1,2-79)

Taberani, Ebu Hüreyre’den ilginç bir rivayet aktarır: Peygamber, kendileriyle birlikte sabah namazını kıldırmak için tekbir alır. Sonra cemaate işaret eder ve çıkar. Ardından saçlarından sular damlayarak gelir ve kendileriyle birlikte namaz kılar. Sonra der ki “ Ben sadece bir insanım, ben cünüp idim, fakat unutup gitmişim.” (el-Evsat,5-317; İbn Abdilberr, et-Temhid, 1-177)

Hz. Peygamberin beşerliğiyle ilgili bu rivayetler, onları derleyen muhaddisler tarafından sahih sayılmışlarsa da, bir başka muhaddis çıkıp kendi içtihadına, şartlarına göre, falanca haberin problemli olduğunu iddia edebilir. Bunda usul açısından bir gariplik yoktur. Fakat haberin bizim açımızdan güvenilirlik kriteri, senedinden önce muhtevasıdır. Bu haberleri buraya almamızın nedeni, bizim tezimizi destekledikleri için değil, Kur’an’ın ruh ve maksadına örtüştükleri içindir. Değilse, Kur’an’ın ruh ve maksadına aykırı olan bir rivayet, onun senedi hakkında falanca muhaddisin “Sahih” ya da “Hasen” demesinin, tek başına o rivayeti tezkiye etmeye yetmeyeceği gerçeği, Hadis Dirayeti İlmi tarafından da tespit ve takdir edilmiş bir ilkedir.

Akli anlamaya mukabil “hissi anlama”

 

HZ AİŞE SÜNNET DİYE YAPILACAKLARA KARŞI ÇIKMIŞTIR

Seçkin sahabiler, peygamber tasavvurunun makul alanından dışlanarak mahsus alanına hapsedilmesinin önüne geçmek için büyük çaba harcamışlardır. Bunların başında, Hz.Aişe, Ömer b.Hattab, Abdullah b.Mes’ud, İbn Abbas gibi isimler gelmektedir. Çünkü bu tür bir yöneliş, sünnete yaklaşım tarzını da kökten değiştirmektedir. İşte Hz.Aişe ve Abdullah b.Abbas’ın şiddetle karşı çıktığı bir hissi anlama örneği daha: Abdullah b.Ömer ve Ebu Hüreyre, Resulullah hacca giderken el-Muhassab (el-Ebtah) denilen mevkide konakladı diye bunun sünnet olduğu iddiasıyla hacıları konaklatmıştı. Hz.Aişe ve İbn Abbas bu anlayışa şiddetle itiraz etmişti.(Beyhaki,Sünenu’l Kubra,2-468) Bedrüddin ez-Zerkeşi, Hz.Aişe’nin Resulullah’ın yanlış anlaşılmasına karşı verdiği mücadelede, müdahale ederek düzelttiği hadisleri kapsayan müstakil bir eser kaleme almıştır.

Kadı Iyaz’ın nakline bakılırsa, İbn Ömer, hacca giderken bir yere geldiğinde sebep yokken bineğini döndürmeye başlamış, kendisine sebebini soranlara da, sebebini bilmediğini söylemiş fakat Resulullah’ı aynı mevkide bunu yaparken gördüğünü gerekçe göstermiştir.

Çok daha ilginci, Buhari ve Müslim başta olmak üzere birçok hadis mecmuasının naklettiği bir hadisin sonradan kazandığı çok ilginç yorumdu. Ebu Hüreyre’den: Resulullah buyurdu: “ Siz işte şu önümü/kıblemi görüyormusunuz? Vallahi ne rükunuz ne secdeniz gözümden kaçıyor; ben arkamda neler olup bittiğini de kesinlikle görüyorum.( el-Hasais1-61-Hadisin aslı için bk.Buhari 15 cemaat 42, Muslim 4 salat 28)

 

PEYGAMBERİN ARKADA GÖZÜ VAR İDDİASI

Hadis, Resulullahın namaz kıldırırken safları düzgün ve aralıksız tutma ihtarını bazı varyantlarda “Kuşku yok ki ben arkada olup bitenleri görüyorum” sözüyle pekiştirmesiydi. Kadı Iyaz’ın Mücahid’e atfen naklettiği bir yorumda şöyle deniliyordu: “ Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellem, namaz kıldırmak için kalktığı zaman tıpkı önünü gördüğü gibi arkasını da görüyordu.” Bu yoruma hiç alakası olmayan şu ayeti delil getiriyordu. “Ve tekallebeke fi’s-sacidin” (secde edenler içerisindeki yönelişlerini de) (eş-Şifa) Yanlış anlamaya kurban edilmiş bir ayet eşliğinde yanlış anlaşılmış bir tabiin müfessiri referans gösterilerek yapılan yanlış yorum burada durmamış. Eş-Şifa’ya Müzilu’l-Hafa adlı bir haşiye yazan Şumunni’nin verdiği bilgiye göre, Kuduri şarihi ve el-Kunye’nin müellifi Muhtar b.Mahmud el-Hanefi, Risaletu’n-Nasıriyye adlı eserinde şu görüşü savunur: “Peygamberimiz aleyhisselam’ın iki kürek kemiği arasında iğne deliği büyüklüğünde iki gözü bulunmaktaydı. İki gözle aradan arkayı görmekte ve elbise o gözlerin görmesini engellememekteydi…..Kadı Iyaz,Ahmed b.Hanbel ve ulemanın çoğunluğu, bu görüşün gözün görüşüyle aynı olduğunu söylemişlerdir.(Age,67)

 

HZ. ÖMERİN SAHTE KUTSALLARIN OLUŞMASINA TEPKİSİ: PEYGAMBERİN BİDAT ALDIĞI AĞAÇ KUTSALLAŞTIRILINCA HZ. ÖMER O AĞACI KÖKÜNDEN KESTİRDİ

Hiçbir toplumun tüm üyeleri, kabiliyet, kapasite, akıl, anlayış ve bilinç olarak birbirine denk olamaz. Bu, yaratılışın yasasına aykırıdır. Resulullah’ın içerisinde yaşadığı müminler topluluğu da bu yasanın istisnası değildir. Onlar arasındaki anlayış farkını şu örnek olay çok güzel açıklar: Hz.Peygamber, Hudeybiye’de Mekkelilerle anlaşma yaptıkta sonra, orada bulunan müminlerden bağlılık tazelemelerini (bey’at) istemiş ve bir ağacın altında onların bağlılık taahhütlerini kabul etmişti. Bu bey’at Allah’ı da Elçisi’ni de razı etmişti. İşte bu nedenle bu ağaç daha sonra “Hoşnutluk Ağacı” (Şeceretu’r-Rıdvan) adı verildi. Bu ağaç, çok geçmeden tepik bir “hissi anlama”nın nesnesi haline geldi. Hz.Ömer’in hilafeti döneminde Medine’den Mekke’ye hac için giden kafilelerin bu ağacın önünde “teberrüken” nafile namaz kıldıkları haberi Hz.Ömer’e ulaşır ulaşmaz, Hz.Ömer bir görevli yollayarak o ağacı kökünden söktürdü.(İbn Sa’d,Tabakat 2/100)

Aynı olayda birbirine zıt iki tavır: İlk nesle mensup bazı insanların “bereket” atfettikleri bir nesne, Hz.Ömer için “tehlike” olarak algılanmıştı. Bu noktada, elbette Hz.Ömer’in hassasiyeti Kur’an mesajının özüne uygundu.

 

AŞIRI YÜCELTME VE PEYGAMBERİN BALGAMINI ELLERİNE YÜZLERİNE SÜRMELERİ

Bu anlama farkı, hem entelektüel, hem sosyolojik, hem de psikolojik nedenlere dayanıyordu. Hz.Peygamber’in öz elleriyle yoğurup bilincini şekillendirdiği insanlarla, İslam’ın siyasal hakimiyetine karşı direnişin kırılışıyla kitle halinde boyun eğip teslim olan insanların kavrayışı arasında elbette fark olacaktı. Bu farkı fark etmek için, 23 yıllık nübüvvet sürecinde yıl yıl, dönem dönem ilk İslam toplumunun “sosyal davranış kronolojisi”nin çıkarılması gerekir. Bunu yapacak olanlara bir katkı olsun için şu “hissi anlama” örneğini zikredelim. Urve b.Mes’ud’un bire bir gözlemi: “ Kaza umresi yılında Kureyş Kabilesi, ashabının Resulullah’a benzerini görmedikleri bir şekilde hürmet ettiklerine şahit olunca ona belirgin bir teveccüh gösterdiler. O abdest almaya görsün; hemen başına üşüşüyor, onun hizmetini görmek için neredeyse birbirleriyle kavga edecek oluyorlardı. O tükürecek, ya da balgam atacak olsa, hemen seğirtip onu elleriyle kapıyorlar, yüzlerine ve bedenlerine sürüyorlardı. Onun saçından ne zaman bir tel düşse, hemen kapışıyorlar; o ne zeman bir emir verse, verdiği emri yerine getirmek için hücum ediyorlar; n ne zaman konuşmaya başlasa, hepsi birden seslerini kısıyorlar ve gözlerini ona dikerek bakmıyorlardı.(Şifa2-39- Beyhaki, Sünen9/200, İbn Hibban,Sahih 11-221)

Su içtiği kabın içine solumamayı prensip haline getirecek kadar nazik, yere tükürmeyi yasaklayacak kadar titiz, soğan sarımsak kokusuyla insan içine çıkmamayı emredecek kadar duyarlı, diş temizliğine ve ağız bakımına olağanüstü önem atfedecek kadar nezih bir peygamberin, toplumun içinde tükürdüğünü, balgam attığını söylemek, ona bilmeden eza etmek anlamına gelse gerektir. Haberin kaynağından hedefine taşınırken yolda başına gelmesi muhtemel kazaları dikkate alarak çok farklı da olsa yaşanmış bir çekirdek olaydan doğduğunu kabul etmek gerek. Bu durumda, Resulullah’ın etrafındakilerden gördüğü bu tür “avami” tavırlar karşısında hissettiklerinin, Huneyn ganimetleri için sırtındaki elbiseyi çekiştire çekiştire yırtanlara karşı hissettiklerinden daha farklı olmadığını tahmin edebiliriz.

 

PEYGAMBERİMİZİN ÖLÜ BEDENİNİ KUTSALLAŞTIRMA PEYGAMBERİMİZİN KABRİNİ KABE GİBİ GÖRME

Hissi anlamaya, kimi zaman ayetlerin bir tür yorumundan yola çıkılarak ulaşılıyor. Şu rivayette olduğu gibi: Müminlerin Emiri Ebu Cafer Mansur, Resulullah’ın mescidinde Malik’le tartıştı. Malik ona dedi ki: “Ey Müminlerin Emiri, bu ibadethanede sesini yükseltme. Çünkü Allah Teala bir toplumu şöyle azarladı:”Sesinizi Peygamber’in sesinden daha fazla yükseltmeyin”(49.2) Ve bir toplumu da övdü:” Allah’ın Elçisi’nin huzurunda seslerini kısanlar var ya…”(49.3) Bir toplumu da suçladı: “Seni evinin dışından çağıranlar var” (49.4) Onun ölüsüne saygı, dirisine saygı gibidir. “ Ebu Cafer bu sözler karşısında sakinleşti ve dedi ki: “Ey Abdullah’ın babası, dua ederken kıbleye mi yöneleyim, yoksa Resulullah’mı?” Malik şöyle cevap verdi: “Kıyamet günü Allah katında, hem senin, hem de atam Adem’in (kurtuluş) vesilesi olduğu halde neden yüzünü ondan çevirecekmişsin ki?” (Şifa 2/41)

 

Bu örnekte ele alınması gereken birden çok husus var:

a) Ayetlerle doğru istidlal şarttır. Bu ayetlerin lafzi anlamı Resulullah’a karşı hayattayken gösterilecek edebi beyan eder. Mecazi anlamı ise hem hayatında hem vefatı sonrasında onun tarafından açıklanan kesin buyrukların ve ahlaki sınırların üzerine/dışına çıkmamayı beyan eder. Tersi bir anlama, gerçek bir anlama problemi olur. Mesela Resulullah’ın kapasını vurup izin istemeden huzuruna girmemeyi emreden ayetin (33.53) aynı mantıkla ela alındığını düşünelim ? Ya da onun yanında uzun süre kalmanın onu rahatsız ettiğini söyleyen ayeti? Hz.Peygamber’in kabrini ziyaret edenleri bu ayetlerle etmeye çağırabilir miyiz?

b) Hayat ve ölümün yasaları herkes için aynıdır. “Sen de öleceksin, onlar da ölecekler” (39.30) ve “Her insan ölümün acısını tadacaktır.”(3.185) ayetlerinde buyrulduğu gibi… Sanırım Ebu Cafer Mansur gibi, zulmüyle ün salmış bir yöneticinin en büyük günahı, Resulullah’ın kabrinin yanında sesini yükseltmesi değil, Peygamber’in makamına oturup onun duyurduğu ilke ve prensiplerin dışına çıkmasıydı.

c) Hissi anlama istismara açıktır. Abbasi halifesi Mansur’un, İmam Malik’e yukarıdaki soruyu sorduğunda, İmam Azam Ebu Hanife’yi henüz hapsetmiş ya da katletmiş olup olmadığını bilemiyoruz. Fakat bu soru, Ebu Hanife’nin aksini ifade eden görüşüne kinaye olsun için sorulmuş gibidir. Eli Ebu Hanife gibi büyük imamların ve masum insanların kanına batmış olan Mansur’un yüzünü kabre mi yoksa Kabe’ye mi döneceği sorusu, aslında çirkin bir istismardan başka bir şey değildir.

“Sesinizi Peygamber’in sesinden daha fazla yükseltmeyin” ayetinin hissi anlamaya konu olması bu sınırda durmamıştır. Abdurrahman b.Mehdi, bu ayeti gerekçe göstererek hadis okunurken susulmasını emreder ve dermiş ki: “Onu dinlerken susmak nasıl vacipse, onun hadislerini okurken susmak da öyle vaciptir.”( Şifa 2-43) Buradaki hissi anlamanın getireceği vahim sonuç, sözü, bir insan olan Hz.Peygamberin yerine geçirecek, onu makulatın alalından çıkarıp mahsusatın alanına oturtmaktır. Bu, doğal olarak hadisi anlamın objesi olmaktan çıkarıp, tazimin nesnesi olan bir eşya konumuna yerleştirmektir. Şu örneği bu açıdan ele almakta sakınca olmasa gerek: “ Dırar b.Mürre, abdestsiz hadis nakletmeyi mekruh görürdü.”(Age 2-45)

Bu “hissi anlama” örnekleri, tabiki kişinin yaklaşımı ve bakış açısına göre değişirdi. Amacımız, bu tür duygusal bir yaklaşımın niyetini sorgulamak olamaz. Ama bizim sorgulamamız gereken asıl şey, söz konusu yaklaşımların sonuçlarıdır. Bu sonuçlar, gerçekten de hakikatin efsaneye, makulün mahsusa karıştığı bulanık bir zemindir. Bu zeminde hiçbir sağlıklı anlayış boy vermez. Böyle bir zemin, her türlü hakikati sulandırmak için istismara açıktır. Bu zeminin daha da kaygan hale gelmesini kolaylaştıran unsur, ihtida eden kimi kitap ehlinin kendi eski ve mitolojik kültürlerini de beraberlerinde getirmiş olmalarıydı.

 

YAHUDİ KÜLTÜRÜNÜN HADİSLERE GİRMESİ

PEYGAMBERİN ALLAH’IN NURU OLDUĞU VE ÖLÜMSÜZ OLDUĞU İDDİASI

BEN BİR BEŞERİM AYETİNİN ÇARPITILMASI

Müslüman olan ve olmayan kitap ehlinin İslam’a taşıdığı eski kültür.

İslam’a girişiyle birlikte eski kültürü olan Yahudi kültürünü beraberinde taşıyanlara, eski bir Yahudi olan Ka’bu’l-Ahbar’ı (öl.32.h) örnek verebiliriz. Hıristiyan olan Vehb b.Münebbih’i gösterebiliriz.

İstisnalar olmakla birlikte, bu tür insanların İslam’ı benimser benimsemez, içerisinde yetiştikleri ve kendilerini yıllar yılı şekillendiren Yahudi ve Hıristiyan kültüründen tamamıyla arındıklarını söylemek elbette doğru değildir. Özellikle söz konusu dönemde, ilim deyince rivayet anlaşılıyorsa, dağarcığında nakledilecek rivayeti olanların el üstünde tutulmaları için de bir neden yoktur.

İşte burada değindiğimiz psiko-sosyal nedenlerden dolayı, Müslüman olan kitap ehli, son vahyi ve onun taşıyıcısı olan Hz.Peygamberi’de kendi kitap ve peygamber tasavvurlarıyla okuyorlardı. Önümüzde birçok örneği olmakla birlikte , bunlardan sadece birini Ka’bu’l-Ahbar’ın Yahudi tasavvuruyla Kur’an okuma denemesine örnek oluştursun için buraya alabiliriz.

Kökleri Hermetik öğretiye ve oradan da Yahudi Kabbalizmine dayanan bir yaklaşımla “Nur-ı Muhammedi” teorisinin mucidi olduğunu tahmin ettiğimiz Ka’bu’l-Ahbar, “Allah göklerin ve yerin ışığıdır”(24.35) ayetini bakın nasıl anlıyor: İkinci “nur” sözcüğü, burada, Muhammed sallallahh aleyhi vesellemdir. Allah’ın “onun nurunun örneği” sözü, “Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin nuru” anlamına gelir.(Şifa1/17)

“Nur-ı Muhammed” teorisini desteklemede kullanılan bu “nur” rivayetleri, sadece aşırı mistik bir yorum olarak İslam geleneğine girmemiştir. Süyuti bu konuda bize hayli malumat veriyor. “Hakim Tirmizi, Zekvan’dan naklen aktarıyor: “Resulullah (sav)’ın, gün ya da ay ışığında gölgesinin yere düştüğü görülmemiştir. İbn Seb’in el-Hasais’inde der ki: “Onun gölgesi yere düşmezdi, çünkü o nur idi. O güneş ve ay ışığında yürüdüğü zaman onun gölgesi görülmezdi.Bazıları buna, Resulullah’ın şu duasını delil gösterdiler: “Beni nur kıl” (Süyuti,el-Hasais 1/68)

Bu tipik bir aşırı yüceltmeci yanlış anlamaydı. İkisi de gnostik tabiatlı olan Kabalacı Yahudilikle Hermetizm’in karışımından ortaya çıkan yanlış anlama, bu noktada kalmadı. İş, “Hz. Peygamber’e kim ne kadar karizma katacak?” yarışına dönüştü. Şu metinde olduğu gibi: “Muhammed sav.’ın ruhu ve cesediyle her yerde ve her mecliste hazır bulunur. Yerde ve göklerde dilediği zaman tasarruf eder ve dolaşır. Şimdi de ölmeden önceki durumundadır.(el-Cili,el-İnsanu’l-Kamil 2-46)

Şifa sahibi, Hz.Peygamber’in beşerliği konusunu şöyle ela alır. “Onun özellikleri meleklerin özelliklerine benzemekte, değişimden beri bulunmaktadır.” Bu kez içi rahat etmez ve der ki:”Her ne kadar bir bedenleri ve görünür varlıkları var idiyse de, meleklerin özellikleriyle donanmışlardır.”

Aşağıdaki örnekte görüleceği gibi, bir kez yarış başladı mı, nerede duracağını kestirmek mümkün değildir. Çünkü, mitolojiye dönüştürüldüğü zaman hakikat ölür. İstikamet açısı bir kez sapmaya görsün, yol aldıkça sapma da artar, yanlış anlama temeli üzerine oturan bir mantığın övgüsü, yanlış anlamayı derinleştirmeye katkıdan başka bir işe yaramaz. Aynen Muhammed Bahaeddin el-Baytar’ın şu sözlerinde olduğu gibi: “ Bütün tasarruflarında, Muhammed sav’in durumu Allah’ın durumu gibidir. Alemde Muhammed sav’den başka yoktur…Hakikatin sonu idrak edilemez ve nihayetine vakıf olunamaz O, iman ettiğimiz gaybdandır…Beşeriyet nur olduğu için onun tüm ifrazat ve atıkları (teri,tükrüğü,bevli,gaytası) tertemiz ve mukaddestir. Vücudunun diğer cisimleri gibi gölgesi yoktur. Adem’e üfürüldüğü buyrulan nur, işte bu Muhammedi nurdur; “Allah’ın ruhu”, “Muhammed’in nurudur.” (Abdurrahman el-Vekil, Hazihi Hiye’s-Sufiyye, en-Nefehatu’l-Akdesiyye s.77)

Başından beri bu tür örnekleri okuyan arkadaşlarımızın aklına şu soru gelebilir. Bu tür bir tasavvura sahip olanlar, Kur’an’ın Resulullah’ın beşerliğine vurgu yapan ayetleri bilmiyorlar mı?

Bu sorunun cevabı bellidir: “Evet, biliyorlar” Bu kez, “Ya neden bu mantıkta ısrar ediyorlar?” sorusu gelecektir. İşte burada daha vahim bir anlama sorununa dikkat çekmemiz gerekiyor ki, biz buna yanlış anlama değil,”anlamın ters döndürülmesi” adını vermek zorundayız. Çünkü, bu tür bir aşırı yüceltmeci mantık, en sonunda Kur’an’daki Hz.Peygamber’in beşerliğini vurgulayan ayetleri de kendisine uygun bir “yeniden okumaya” tabi tutmaktadır. Bu tür ayetlerin başında gelen: “De ki:” Ben de sizin gibi bir insanım” ayetindeki kaf-fe-mekfufe olan “innema” birleşik edatını önce “inne” ve “ma” olarak çözüyorlar ve ardından ilgi zamiri olan “ma” yı olumsuzluk ifade eden “ma” ya çeviriyorlar. Bütün bu yapı bozum işlemlerinin ardından, metne işkence edilerek zorla idhal edilmiş şu anlamı elde ediyorlar: “De ki: Kesinlikle ben, sizin gibi bir beşer değilim.”

Aslında yukarıdaki sözler, makul ve mansus değil mahsus sözlerdir ve bu yaklaşım Pavlus Kilisesi’nin teslis inancındaki “İsa” doktriniyle birçok noktada uyuşmaktadır. Yukarıdaki aşırı yüceltmeci tasavvur, her dönemde kendisiyle savaşan kutuplar oluşturmakta sıkıntı çekmemiştir. İşte bu yaklaşımın doğurduğu tepkinin en tipik örneklerinden birini veren İbn Teymiyye, bu tür uçuk iddiaları, “Derecesi ve kıymeti ne olursa olsun hiçbiri beşer nurdan yaratılmamıştır.” Sözleriyle reddedecektir. Fakat gariptir ki, kendisi de teorik alanda yaşanan bu aşırı yüceltmeci tavrı pratik alana taşıyarak hukuk kodu haline getirecektir.

İbn Teymiyye, es-Sarimi’l-Meslul ala Şatimi’r-Resul ( Resul’e Hakaret Edenin Ensesi Üzerindeki Kınından Sıyrılmış Kılıç) adlı eserini, yukarıdaki yaklaşımdan hiç de aşağı olmayan bir duygusallıkla kaleme almıştır. İrfani bilgi sistemi mensuplarının yukarıda yaptığı aşırı yüceltmeyi, ibn Teymiyye de mensubu olduğu beyan bilgi sisteminde yapmıştır. Her iki grup da tezlerini desteklemek için en şaibeli haberleri kullanmaktan kaçınmamışlardır. Aynen rivayet olarak nakledilen şu örnekte görüldüğü gibi: “Kim bir peygambere hakaret ederse o öldürülür. Kim onun sahabesine hakaret ederse dövülür.”( İbn Teymiyye)

İbni Teymiyye bu eserinde aynen şöyle der: “Kendi sesini Peygamber’in sesinden fazla yükselttiği sabit olan kimsenin , bundan dolayı, haberi olmadan küfre düşmesinden ve tüm yaptıklarının boşa çıkmasından korkulur.”

Bırakınız kendisinden yüksek sesle konuşan mümini, kendi canına kastedenleri dahi bağışlayan rauf ve rahim bir peygamber, kendisi adına verilmiş böylesi hükümleri görse ne derdi? Sorusu, bu tür durumlarda sorulması gereken en doğru sorudur. Resulullah’ın, etrafındakilerin çok çok daha saygısız davranışlarına nasıl dayandığına şu rivayeti örnek gösterebiliriz: “ Uyeyne b.Hısn el-Fezari, kapıyı vurmadan ve haber vermeden Resulullah’ın odasına dalıverdi. Resulullah Hz.Aişe ile birlikte (ev hali rahatlığında) oturuyorlardı. Adam, “O yanındaki kırmızı tenli (humeyra) de kim?” diye sordu.”Ebu Bekir kızı Aişedir.” Dedi. Uyeyne, yüzü kızarmadan:” Ben sana ondan daha iyisini getireyim” teklifini yapınca Hz.Peygamber, “Ey Uyeyne, Allah bunu haram kıldı” dedi. (İbn Kesir, 33-52’nin tefsirinde, Ayrıca Siyeru A’lami’n-Nubela 2/167, el-İstiab 8/1250)

Beyan bilgi sisteminin muhaddis mensupları da, İbn Teymiyye’nin fıkha taşıdığı bu “aşırı yorum”dan nasiplerini almışlardır. Bunlardan Muhammed b.Mukatil, “Şayet bir belde halkı sivak’ı terk etme konusunda ittifak etseler, kafirlerle savaştığımız gibi onlarla da savaşırız.(el_Leknevi)

Ka’bu’l-Ahbar’dan sonra Vehb b.münebbih, ait olduğu eski kültüründen İslam’a taşıdığı aşırı yüceltmeci gelenekle Resulullah’ı bakın nasıl okuyor: “Ebu Nuaym ve İbn Asakir, Vehb b.Münebbih’ten nakleder: “Yetmişbir kitabı okudum. Tümünde şu gerçeği buldum. Dünyanın başından sonuna kadar gelmiş geçmiş tüm insanlığın aklıyla Muhammet sav’in aklı kıyaslandığında, bir tek kum tanesi karşısında dünyanın tüm kumları kadar tüm insanlığa üstün olduğu görülür.”( el-Hasais 1/66)

Daha da ilginci, Vehb b. Münebbih adının daha ilk dönemlerde tartışıldığını, onun adına hadis üretilmesine ihtiyaç duyulmasından anlamaktayız. Süyuti, Hasais’inde hem de Resulullah’ın “kendine özgü ayrıcalıklarından biri” olarak şu haberi nakleder: “İbn Adiy ve Beyhaki Ubade b. Samit’ten Resulullah sav dedi ki: “Ümmetimin içerisinde bir yiğit vardır ki, ona Vehb adı verilir. Allah ona hikmet vermiştir. Bir de Gaylan denilen bir adam vardır ki, o insanlar için İblis’ten çok daha zararlıdır.”( Süyuti,Hasais 2/133) Tehzibu’l-Hasais sahibi et-Tuleydi, bu haberi Hasais’teki uydurmalar listesinde verir.s.16 Vehb b.Münebbih’in dostları, onu Hz.Peygamber adına haber “üreterek” desteklemişlerdir.Fakat bu arada bir taşla iki kuş vurmuşlardı: Gaylan ed-Dımeşki gibi ilmi, takvası ve dürüstlüğü hasımlarınca dahi takdir edilen ve Emevi zulmüne karşı direnip, Ömer b.Abdulaziz halife olunca, onun tarafından Emeviler’in haksız yere gasbettikleri malları sahiplerine vermekle görevlendirilen, Ömer b.Abdulaziz’den sonraki yönetici tarafından hunharca katledilen “muhalif” bir isimden de öç alınmaktadır.

 

HIRİSTİYAN KÜLTÜRÜNÜN HADİSLERE YANSIMASI

Hıristiyan kültürünü İslam’a Hıristiyanlaşma biçiminde yansıtan sadece Müslüman olan eski Hıristiyanlar değildi. Bizim tahminimiz o ki, Tedvin asrı (h.II ve III.yüzyılların ilk yarısı)nda çok önemli roller üstlenen Beytü’l-Hikme’nin Hıristiyan mütercimleri de Kilise’nin incir çekirdeğini doldurmayan teolojik kavgalarını İslam’a taşıdılar. Mesela, Me’mun tarafından Beytu’l-Hikme’nin başkanlığına atanan Huneyn b.İshak (öl.H.260) bir Nasturi Hırıistiyandı. Radikal Sünni ihtilalin sahibi Mütevekkil döneminde de kabul görecek çevirmenler kurulunun başkanlığına atanmıştır. Oğlu İshak b. Huneyn (öl.298) Mutemed, Mutezid ve Muktedir dönemlerinde yaşamış, devlet nezdin de hatırlı bir mantıkçıydı.

 

SİYASETİN HADİS YAZIMINA ETKİSİ

Siyasi Rivayetlerin Peygamber Tasavvuru alanında kullanılması

Hayata ilişkin söyleyecek sözü olan hiçbir dinin siyaset bigane kalması düşünülemez. Kaldı ki, İslam gibi insanlığın değişmez değerlerini bünyesinde barındıran bir inanç sisteminin, hayatın içerisinde oldukça ciddi bir yeri olan siyaset alanına sırt döndüğünü söylemek, gerçeği söylememektir.

Fakat dinin siyasetin üzerinde, onun temel belirleyicilerinden biri olması başka bir şey, dinin siyaset tarafından belirlenmesi daha başka bir şeydir. Bizim burada geleneksel peygamber tasavvurunu oluşturan söylemlerden biri olarak üzerinde duracağımız konu, işte bu ikincisidir. Siyasetin dinin belirleyicileri arasında yer alması. Önce siyasetin İslam düşüncesi üzerindeki etkisi üzerine Muhammed Abid el-Cabiri’nin yaptığı şu tespitleri okuyalım:

Gerçek şu ki, Arap-İslam düşüncesi ister yapısal ister tarihsel açıdan analiz edilsin, siyasetin bu düşünceyi yönlendirmede ve seyir güzergahını belirlemede oynadığı büyük rol dikkate alınmadıkça yapılan her türlü analiz eksik çıkacak, sonuçları yanıltıcı olacaktır… Çünkü İslam, tarihsel gerçeği bakımından aynı anda hem din hem devlet idi. Genel ideolojik çatışmada var olan düşünce de dinsel düşünce veya en azından dinle doğrudan ilişkili bir düşünce idi. Yine o, işte bu sebepten dolayı siyasetle de doğrudan ilişki halindeydi.” (Ara-İslam akımı oluşumu 365-66)

Özellikle İslami ilimlerin ilk kez oluşturulduğu Tedvin asrında derlenen ve tasnif edilen ilimlerin ilk malzemesini oluşturan rivayetlerin bir kısmı, şu yada bu şekilde, dönemin siyasal rekabetinde ya doğrudan ya da dolaylı bir biçimde kullanılmıştır. İşte bu gerçek gözardı edilerek, siyasetle uzaktan ya da yakından ilgili olan hiçbir rivayetin doğru anlamı tespit edilemez.

Burada bizi ilgilendiren, peygamber tasavvurunu yansıtan ya da oluşturan rivayetlerin, yukarıdaki anlamda dönemin siyasi çekişmelerinde lojistik destek malzemesi olarak kullanılıp kullanılmadığıdır. Buyurun. Çok masum gibi duran şu aşırı yüceltmeci rivayeti birlikte tahlil edelim:

“Ebu Ya’la, Taberani el-Evsat’ta, İbn Asakir, Hasan b.Arafe ünlü Cüz’ünde, Ebu Hüreyre’den naklen aktarırlar: “İsra gecesi’nde semaya yüceltildiğimde, orada ilk gördüğüm şey yazılı olan ismimdi: Muhammed Allah’ın Rasuludür. Ebu Bekir Sıddik da halefimdir.” (el-Hasais1/17)

İlk bakışta, siyasetle pek ilgisi yokmuş gibi görünen bu rivayetin, biraz dikkat etince fırkalar arası siyasi çekişmelerde kullanılmaya çok müsait olduğunu anlamakta gecikmiyorsunuz. Çünkü ilk dönem Şiaları ( siyasal taraftarlar), kendi tezlerini “efdaliyyet” (en iyinin tespiti) üzerine kurmuşlardı ve en iyinin tespiti ise epeyce müşkil bir işti. Kimin en iyi olduğunu Allah’tan başka kimse bilemezdi. Bunun tespitini insanların yapması mümkün değildi. Çünkü bu hayli görece bir şeydi. O halde, Rasulullah’tan sonra en iyinin tespitinde “yorum” dışı bir “belge” gerekiyordu ve işte o belge sahihler arasında bulunamayınca “üretilme” yoluna gidilmişti. Yani aslında yapılan şey, bir kesimin görüşlerinin “belge” haline getirilmesiydi. Çünkü “haber” olmadan hiçbir görüş ve düşünce, ilim değeri taşımıyordu.

Süyuti, bu hadise hiç itiraz etmemiştir. Ne ki, Süyuti yine bu eserinde, Hz. Peygamber’in okuma yazma bilmediğini üstelik ayetle delillendirerek ısrarla isbat eder. Fakat, semadaki yazıyı nasıl okuyabildiğini sorgulamaz. Bu rivayetin son cümlesi, rivayetin erken bir dönemde, Hz. Ebu Bekir’in halifeliği döneminde, onun liderliğine karşı çıkılmaması gerektiğini düşünenlerce üretildiği kuşkusunu haklı kılıyor. Bu kadarla da kalmıyor, Darekutni’nin Ebudderda’dan naklettiği metinde, “Ömer el-Faruk” ilavesi de rivayete giriyor.(Hasais) Bu, rivayetin iktidarla muhalefet arasındaki ilk siyasi kavgalar sırasında kullanıldığı intibaını veriyor. Sanırım Hz. Ali şiasından gelen rivayetlere bakma fırsatımız olsa, bunun tam zıddı rivayetlerle orada karşılaşmamız mukadderdir.

Yukarıdaki rivayet için söylediklerimiz aynen şu rivayet için de geçerlidir: Abdullah b. Ubeydullah el-Ensari’den rivayet edildi: “ Sabit b. Kays b.Şemmas’ın defni sırasında orada bulunanlar arasındaydım. O Yemame’de öldürülmüştü. Onu kabre indirdiğimizde ondan şöyle bir ses duyduk; diyordu ki: Muhammed Allah’ın Rasulüdür, Ebu Bekir sıddiktır, Ömer şehittir, Osman iyi ve merhametlidir. Bunun üzerine dönüp baktık, ama o ölüydü.” (Şifa,1/320)

Sadece siyasi fırkalar değil, her birinin çıkışında az ya da çok siyasi bir boyut bulunan kelami fırkalar da aynı yöntemi kullanıyordu. İşte, ilk bakışta”bu nasıl mezhep savaşlarında malzeme olarak kullanılabilir ki?” diyeceğiniz senedinin sahih olma ihtimali olan bir haber: “Ahmed, Tarih’inde Buhari, Taberani, Hakim, Beyhaki ve Ebu Nuaym Meysere’den naklen aktarıyor: “ Ey Allah’ın Rasulü, dedim, ne zamandan beri peygamberdin? Cevapladı: Adem ruh ile ceset arasındayken.” (Süyuti, el-Hasais 1/3)

Genelde Şia, özelde Beyan b.Sem’an’a nisbet edilen Keysaniyye, Şia’nın imamet düşüncesini bu ve benzer haberler üzerine oturtmuşlardır. Çünkü onlara göre imamlar da Hz. Peygamber gibi ezelde seçilmişlerdir. Ezelde yapılan bu seçime iman şarttır. Şii imamet akidesi de bu şart üzerine bina edilir.

Aşırı yüceltmeci süreç, sonunda tüm İslam ümmetinin peygamber tasavvurunu etkisi altına alarak, yegane tasavvur haline gelmiştir. Sonraki yüzyıllarda bu tasavvur, yuvarlandıkça büyüyen kar topu gibi mitoloji üreterek yoluna devam etmiştir. Bu sürece yakasını kaptıranlar sadece avam ya da müfrit sufiler değildirler. Adı sanı belli değerli alimler de bu süreci besleyen tavırlar ortaya koymuşlardır. Mesela Buhari şarihi Bedrüddin Ayni, Hz.Peygamber’in yeryüzündeki tüm dilleri bildiğini söyleyebilmiştir.(Bedrüddin Ayni,Umdetu’l-Kari 8/328)

Özetlersek, bu mitolojik tasavvur, önceleri sırf peygamberlik kurumunun karizmasına bir nevi katkı olsun amacını güderek, daha sonra “bir nevi katkı” olmaktan çıkıp Hz. Peygamber’in yerini alıyordu. Peygamber tasavvuru tamamen mitolojik hal alınca da, artık tüm varlık, bu mitsel pencerenin buğulu camında izlenen bir gölge ve hayal oyununa dönüyordu. Bu tasavvurun sahibi, camdan eşyanın tabiatına bakan biri olma konumundan çıkıp, sürekli hohladığı camın buğusunda vehmini ve hayalini izleyen biri olup çıkıyordu. Daha farklı bir ifadeyle söylersek, camdan bakması gerekenler cama bakmaya başlıyordu. (Üç Muhammed, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık)

posted in *PEYGAMBER | 0 Comments

17th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

İBRAHİM SARIÇAM-Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı

Hz. Muhammed’in Evlilikleri

Hz. Peygamber, hemşerileri arasında iffetli, şerefli ve namuslu bir şahsiyet olarak tanınıyordu. 25 yaşında iken, kendisinden yaşça büyük ve iki defa evlenip dul kalmış olan Hz. Hatice ile evlenmiş; onunla 25 yıl mutlu bir hayat geçirmiştir. Hz. Peygamber’in Hz. Hatice ile beraberliğinde göze çarpan en önemli husus, sıcak bir dostluk ve arkadaşlıktır. Hz. Peygamber Allah’tan aldığı vahyi gelip ilk defa ona anlatmış ve onunla paylaşmıştır. Hz. Hatice de kendisini anlayış ve olgunlukla karşılamıştır. Hz. Hatice’nin vefat ettiği yıl, Resûl-i Ekrem’in en çok üzüldüğü yıl olarak “Hüzün Yılı” tabiriyle anıldığını daha önce görmüştük. Hz. Peygamber onun sağlığında başka bir kadınla evlenmemiştir. Halbuki o dönemin örf ve adetleri çok kadınla evliliğe müsaitti. Hz. Hatice’nin vefatından sonra onun aziz hatırasına saygı duyarak, yaklaşık 2,5 yıl yalnız ve bekar olarak yaşadıktan sonra Sevde bint Zem’a ile evlenmiştir. Hz. Peygamber, cinsel tatmin peşinde olsaydı, geleneğe, gençliğine, Kureyş kabilesine mensup oluşuna ve özellikle bir peygamber olarak, kendisine tabi olanlardan gördüğü itibara bağlı olarak 54 yaşına kadar birkaç evlilik gerçekleştirebilirdi.

Mekke döneminde tek kadınla evli olan Hz. Peygamber çok kadınla Medine döneminde evlenmiştir. İlk defa çok evliliğe 53 veya 54 yaşlarında iken ayak atmıştır. Bu evliliklerin dinî, sosyal, ekonomik ve ahlâkî pekçok sebebi vardır. Buna ek olarak, Kur’an’ın çok evliliği sınırlayan hükümleri, Nisâ Sûresinin 3. ayeti, Medine döneminin sonlarına doğru ve Hz. Peygamber’in vefatından yaklaşık iki yıl önce nâzil olmuştur. Çok evliliği sınırlayan emirlerin gelmesinden önce evlilik konusunda eski örf geçerli idi. Arabistan’da çok kadınla evlilik normal olarak yaşanan bir hayat tarzıydı. Tarihçi İbn Habîb, İslâm’ın doğduğu sırada on hanımla evli olan çok sayıda şahsın isimlerini kaydetmektedir.[639] Aslında Hz. Peygamber de çok evliliği örf üzerine gerçekleştirmiş bulunuyordu. Dolayısıyla onun evlilikleri değerlendirilirken dönemin siyasal, sosyal ve kültürel şartları gözönünde bulundurulmalıdır. Çünkü kendi döneminde dostlarından ve düşmanlarından hiç kimse onu bu uygulamasından dolayı eleştirmemiştir.

Hz. Peygamber on bir hanımını bir arada nikahı altında bulundurmuştur; vefatı esnasında ise nikahı altında dokuz kadın vardı. Hz. Peygamber’in hanımlarının isimleri şöyledir: Hatice bint Huveylid; Sevde bint Zem’a; Aişe bint Ebû Bekir; Hafsa bint Ömer; Zeyneb bint Huzeyme; Ümmü Seleme; Zeyneb bint Cahş; Cüveyriye bint Hâris; Reyhâne bint Zeyd; Safiyye bint Huyey; Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyan; Mâriye; ve Meymûne bint Hâris. Ancak dokuz rakamına birkaç yılda değil, vefatına kadar geçen bir zaman diliminde ulaşılmıştır. Zeyneb bint Cahş ile beşinci, Reyhâne ve Cüveyriye ile altıncı, Safiyye, Ümmü Habîbe ve Meymûne ile yedinci hicrî yılda nikahlanmıştır. Bu hanımların çoğu çocuklu idi. Yani vefat etmiş olan eski kocalarından çocukları kalmıştı. Hz. Peygamber hanımlarına verilmesi gereken mehiri daha evlenirken ihmal etmemiş, hepsine dönemin örfüne göre mehir vermiştir. Ancak Safiyye’ye vermemiş, onu hürriyetine kavuşturmayı mehir olarak saymıştır.[640]

Hz. Peygamber, çok evliliği dört ile sınırlayan ayet nâzil olduktan sonra dörtten fazla kadınla evli bulunan sahâbîlerine dördünü seçip diğerlerini boşamalarını emretmiştir. Kur’an-ı Kerim’de kendisine, evlendiği bütün kadınları nikâhı altında tutma müsaadesi verilmiştir.[641] (BU AYETTEN SONRA YENİDEN EVLENME YOLUNA GİTMEMİŞTİR) Fakat bundan böyle başka kadınlarla evlenmesinin kendisine helâl olmadığı bildirilmiştir.[642] Resûl-i Ekrem’e özel olarak verilen bu müsaadenin hukûkî, siyâsî, sosyal ve eğitimle ilgili çeşitli sebepleri vardır.

Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Peygamber’in hanımlarının mü’minlerin anneleri oldukları ve mü’minlerin ondan sonra onun eşleriyle asla evlenemeyecekleri hükme bağlanmıştır.[643] Hz. Peygamber dokuza ulaşan hanımlarından dördünü tercih edip diğerlerini boşasaydı, bu hanımlarla başka birisi evlenemeyeceğine göre, boşamak onlar için zulüm olurdu.

İslâm toplumunun eğitilmesinde Hz. Peygamber’in evliliklerinin önemli yeri vardır. İslâm’ın, özellikle kadınlarla ilgili görüşlerinin çevreye yayılmasında Hz. Peygamber’in hanımlarının büyük katkısı olmuştur. Onlar, sahabelerin hanımlarının eğitimi için ellerinden gelen çabayı esirgememişlerdir. Mü’min kadınların eğitimiyle özellikle meşgul olup, İslâm’ı yayacak öğrenciler yetiştirmişlerdir.

Şüphesiz Hz. Peygamber’in bütün eşlerinin eğitim konusunda aynı seviyede oldukları söylenemez. Onların bir kısmı yaşlı, bir kısmı ise gençti. Fakat bu hususta Hz. Aişe’nin özel bir yeri vardır. Nitekim, Hz. Peygamber’in Hz. Aişe ile evliliğinde göze çarpan en önemli husus, bir hoca-talebe ilişkisidir. Hz. Aişe, o derece mükemmel yetişmiştir ki, Hz. Peygamber’den sonra onun evi, kadın-erkek, büyük-küçük birçok kimsenin huzuruna gelip kendisini dinlediği, soru sorup cevabını aldığı bir ilim ve irfan ocağı olmuştur. Hz. Peygamber zamanından itibaren kadınların eğitim ve öğretimiyle yakından meşgul olmuştur. Hz. Aişe, hem sahabelere ve hem de tâbiîlere, sonraki müçtehit imamlara ışık tutacak bilgiler nakletmiştir. Hz. Peygamber’in sünnetini nakletmek ve açıklamakla kalmamış; aynı zamanda onun doğru anlaşılması hususunda ilmî tenkit zihniyetini de ortaya koymuştur. Sahabeler arasında çok sayıda fetva vermesiyle ünlü olan yedi sahabeden biridir. Hz. Peygamber’den 2210 hadis rivayet etmiştir. Hz. Peygamber’in diğer hanımları da 378 ila 5 arasında değişen sayılarda hadis rivayet etmişlerdir. Hz. Hafsa da okuma yazma bilen, zeki ve bilgili bir kadındı. İslâm’ın eğitim ve öğretiminde onun da hizmetleri olmuştur.

Hz. Peygamber’in evliliklerinden bazıları da fedakâr ve cefakâr Müslüman kadınları himaye, onları takdir etme ve itibarlarını koruma gayesine yönelikti. Mekke döneminde Müslüman olan bazı hanımlar işkenceye maruz kalmışlar, Habeşistan’a ve daha sonra Medine’ye göç etmişler, kocaları vefat etmiş; birkaç çocukları kalmıştı. Üstelik aileleri de Mekke’de henüz müşrik oldukları için onların yanına da dönemiyorlardı. Hz. Peygamber onları himaye ve çocuklarını da bakım altına almak istemiş, sonunda bunları nikâhı altına almıştır. Sevde bint Zem’a, Zeyneb bint Huzeyme, Ümmü Seleme ve Ümmü Habibe bu hususa örnek teşkil etmektedir.

Hz. Peygamber bazı evliliklerini, o hanımın kabilesini İslâm’a yaklaştırmak, onun kabilesi ile Müslümanlar arasındaki düşmanlığı gidermek, sahip olduğu mevkii korumak ve sahâbîler arasında doğabilecek kıskançlığın, kırgınlığın ve dedikoduların önüne geçmek için gerçekleştirmiştir. Cüveyriye ve Safiyye ile evliliği buna örnek gösterilir. Cüveyriye, Mustalik kabilesinin başkanı Hâris b. Ebû Dırâr’ın kızı idi. Mustalikoğulları Gazvesi’nde kocası ölmüş ve kendisi de Müslümanların eline esir düşmüştü. Fidyesi ödendikten sonra Hz. Peygamber’le evlenmiş; bunu duyan Müslümanlar, Hz. Peygamber’in hısımları kabul ettikleri Mustalik kabilesine mensup diğer esirleri de serbest bırakmışlardır. Bu evliliğin Mustalik kabilesi ile Müslümanlar arasındaki düşmanlığı giderdiği ve bu evlilikteki asıl hedefin adı geçen kabileyi İslâm’a yaklaştırmak olduğu anlaşılmaktadır. Mustalikoğullarının bu evlilikten sonra İslâm’ı kabul etmeleri de bunu göstermektedir. Safiyye de Hayber Gazvesi’nde esir alınanlar arasında bulunuyordu. Kendisi Yahudi başkanlarından Huyey b. Ahtab’ın kızıydı. Hz. Peygamber aradaki kin ve nefreti ortadan kaldırmak maksadıyla bunlarla akrabalık kurmuş ve Safiyye ile evlenmiştir.

Hz. Peygamber’in bazı evlilikleri de yeni İslâmî bir hükmün topluma kazandırılması amacını taşıyordu. Zeyneb bint Cahş ile evliliği buna örnektir. Zeyneb’in ilk kocası Hz. Peygamber’in azatlı kölesi ve evlatlığı Zeyd b. Harise idi. Hz. Peygamber, aynı zamanda halasının kızı olan Zeyneb’i Zeyd ile bizzat kendisi evlendirmişti. Zeyd azatlı bir köle idi. Eski Arap geleneğine göre asîl bir kadın bir köle ile evlenemezdi. Halbuki İslâmiyet bütün insanları yaratılış bakımından eşit sayıyordu. Bu sebeple Resûl-i Ekrem, eski gelenek ve anlayışın ortadan kaldırılmasını önce kendi akrabası arasında uygulamaya başladı. Böylece eski an’ane yıkılmış oluyordu. Fakat Zeyd ile Zeyneb mutlu bir aile hayatı yaşayamadılar. Zeyd, Hz. Peygamber’e müracaat ederek karısını boşamak istediğini söyledi. Hz. Peygamber bundan çok müteessir oldu. Kur’an-ı Kerim’de Zeyd ile Zeyneb arasında gerçekleşen bu evliliğin devamını sağlamak için Peygamber’in takındığı olumlu tavır anlatılmaktadır. Nitekim o Zeyd’e “Hanımını tut (boşama) ve Allah’tan kork!”[644] diyordu. Ancak geçimsizlik son haddine vardığı için Zeyd karısı Zeyneb’i boşamak zorunda kaldı. Câhiliye döneminde evlatlık, öz evlat gibi muamele görüyor ve öz evladın bütün haklarına sahip bulunuyordu. Geleneğe göre evlatlığın boşadığı hanımla evlenmek babalığa yasaktı. İslâmiyet bu geleneği kaldırdı ve evlatlığı sadece din kardeşi olarak kabul etti. Evlatlığın boşadığı kadını nikahlamayı manevî babalara helal kıldı. Hz. Peygamber, hem Zeyneb’in ve hem de akrabasının isteği üzerine onu nikahladı. İddia edildiği gibi Hz. Peygamber Zeyneb’in güzelliğine hayran kaldığı için evlenmiş değildir. Zeyneb onun halasının kızıydı. Onu her zaman görüyordu. Şayet isteseydi onunla Zeyd’den önce kendisi evlenebilirdi.

Hz. Peygamber’in bazı evlilikleri, yakın dostları, çevresi ile irtibatının, evlilik yoluyla kurulan akrabalıkla güçlenmesine yönelik idi. Mesela Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz. Aişe ve Hz. Ömer’in kızı Hafsa ile evliliği buna örnek gösterilebilir.[645] (İbrahim Sarıçam-Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı)

[639] İbn Habîb, el-Muhabber, s. 50

[640] İbn Mâce, I, 629.

[641] Ahzâb sûresi 50.

[642] Ahzâb Sûresi 50.

[643] Ahzâb Sûresi 6.

[644] Ahzâb Sûresi 37.

[645] İbn Sa’d, VIII, 53-221; Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 715-746; Eş Olarak Hz. Peygamber, Ankara 1997; Ziya Kazıcı, Hz. Muhammed’in Eşleri ve Aile Hayatı, İstanbul 1991; İbrahim Canan, “Aile Reisi ve Baba Olarak Hz. Peygamber”, Hz. Peygamber ve Aile Hayatı, İstanbul 1989, s. 284-342.

posted in *PEYGAMBER | 0 Comments

17th Aralık 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

Hz. Aişe peygamberimizle evlenirken 9 değil 17-18 yaşında idi

Soru 1: Peygamberimizin Hz. Aişe ile evliliğini diline dolayanlar en çok onun yaşına takılıyorlar. Gerçekten Hz. Aişe annemiz çocuk denecek yaşta mı evlenmişti? Bununla ilgili bizleri bilgilendirirseniz memnun oluruz.

Cevap 1: Hz. Aişe Validemizin doğum tarihiyle ilgili bir takım görüşler ileri sürülmüştür. Bunun sebebi ise o dönemde çocukların doğum tarihine önem verilmez ve tespit edilmezdi. Bilahare çocuk meşhur biri olursa insanlar onun doğum tarihiyle ilgilenir ve tespite çalışırlardı.

İşte Hz. Aişe validemiz (r.a) için de böyle olmuştur. O’nun peygamberliğin dördüncü yılında doğduğunu söyleyenler, Mekke döneminin sonunda da Hz. Muhammed (s.a) ile evlendiğini iddia ederek; bu evliliği dokuz yaşında yapılmış gibi göstermeye çalışmışlardır. Bunun doğru olmadığını Hz. Aişe validemizden yapılan bir rivayet ortaya koymaktadır:

“Hz. Muhammed henüz Mekke’de iken ve bende oynayan bir çocuk iken “onların vadeleri kıyamettir. Kıyamet ne dehşetli ve ne acıdır!” mealindeki (Kamer s. 46) ayet inmişti… (Buhari 1.cilt Telifil Kur’an bahsi)”

Bu sure Mekke devrinin birinci döneminde(4. yıl) inmiştir. Hz.Aişe validemiz bu sure ve ayetleri net olarak hatırladığına göre yukarıdaki iddianın doğru olması mümkün değildir.

Olayları ayrıntılarıyla hatırlayabilmek ve sokakta oynayan bir çocuk olması için en az beş veya altı yaşında(veya daha büyük) olması gerekir. Kamer suresi Mekke devrinin dördüncü yılında indiğine göre dördüncü yılda beş-altı yaşında olunca Hz. Peygamberle evlendiği zaman en az ondört – onbeş yaşında olması gerekir.

Bunu doğrulayan bir başka delil ise kız kardeşi Esma’nın durumudur. Kardeşi Esma Abdullah bin Zübeyir’in annesidir. Esma yüz yaşına kadar yaşamış ve Hicretin 73. yılında vefat etmiştir. Hz. Aişe validemizden on yaş daha büyüktür. Hz. Ebu Bekir (r.a) kızı Esma ve oğlu Abdullah Abdul Uzza’nın kızı Kayleden, Hz. Aişe ile Abdurrahman ise Ümm-i Rümandan doğmuşlardır. Hz. Esma yüz yaşında ve hicri 73. yılda öldüğüne göre hicret esnasında 27 yaşında olması gerekir. Bundan on yaş küçük olan kardeşi Hz. Aişe validemizin de 17 yaşında olması gerekir ki bu da aşağı yukarı Buhari’de Hz. Aişe’nin kendi hadisindeki ifadeye uygun düşmektedir.

Bu dönemde inen Kur’an sure ve ayetlerini teferruatıyla hatırlayan bir çocuğun en az bu yaşlarda olması gerekir. Buna göre ise peygamberlikten dört yıl önce doğmuş olduğu kesinlik kazanmaktadır. Böyle olmasını gerektiren bir başka sebep ise Hz. Muhammed (a.s) ın eşinin vefatıyla çocuklarının bakıma ihtiyacının olmasıdır. Kızı Fatıma henüz çocuk yaşta ve bu işin üstesinden gelecek durumda değildir. Bu nedenle evini idare edip çocuklarına sahip çıkacak bir eşe ihtiyacı vardır. Dokuz yaşında bir çocuğun bunları yapması mümkün değildir. Ayrıca peygamberimizin kızı Fatıma (r.a) nın peygamberlikten bir yıl önce doğduğu ve hicretin ikinci yılında da Hz. Ali ile evlendirildiği bilinmektedir. Evlendiklerinde Hz. Ali 21 yaşından biraz büyük Fatıma’nın ise 15 yaşından biraz fazla olduğu bilinmektedir. Hz. Fatımayı Hz. Ali ile evlendirmeden önce Ebu Bekir ve Ömer(R.A) onunla evlenmek için peygamberimizden istemişler, ancak peygamberimiz onlara cevap vermemiş ve Hz. Ali ile evlendirmiştir.

Buradan hareketle şunu söylemek istiyoruz: Bu bölgede ve bu zamanda kız çocukları dokuz yaşında evlenecek çağa geliyor ise niçin peygamberimiz evinde büyüttüğü Ali ile Fatımayı evlendirmek için 15-16 yaşına kadar beklemiştir? Yine dava arkadaşları onunla evlenmek istediklerine göre bu kadar süre (6-7 yıl) niçin beklemiş olsunlar? Hz. Muhammed (a.s) ile kendi kızını dokuz yaşında evlendirmiş olan Hz. Ebu Bekir niçin aynı yaşa gelince bu teklifi Hz. Muhammed (a.s)’e yapmadı da yedi yıl bekledi? Bu noktadan bakıldığında da bu iddianın doğru olması mümkün görünmemektedir.

Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl beraber yaşamıştır. Onun Kur’an, hadis ve fıkıh ilimlerindeki yerini bütün İslam alimleri teslim etmektedir. O devrinin en büyük alimlerini tenkit etmiş, çeşitli konularda fetvalar vermiş, Kur’an’ın ve sünnetin doğru anlaşılması konusunda insanlara önderlik etmiştir. Sünneti Kur’an’la test etmenin ilk örneklerini vermiştir. Bu birikimi henüz çocuk denecek yaşta bir insanın elde etmiş olmasını kabullenmek oldukça zordur.

Bu konuyu aydınlatan bir başka rivayette şöyledir: Hz. Aişe validemiz henüz peygamberimizle evlenmeden önce Cübeyir bin Mut’im ile nişanlanmıştı. Mut’im Hz. Aişeyi oğluna almakla evine Müslümanlığa sokacağını düşünerek bu nikahı feshetmişti. Hz. Ebu Bekir (r.a) İslam’ı ilk kabul edenlerden biri olduğuna göre; bu olayın vukuu, İslam’ın alenen duyurulmasından veya şuyu bulmasından önce olması gerekir. İslam alenen açıklanıp Müslümanlar Kabe yürüyüşü veya Safa tepesi toplantısından sonra topluma deşifre olduktan sonra Ebu Bekir (r.a) ın Müslüman olduğu bilinince kızını almaktan vazgeçmiş olması daha doğru görünmektedir. Bu olayda yine Hz. Aişe’nin peygamberimizle evlenmeden önce evlilik çağına geldiğini ve nişanlandığını göstermektedir.

Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl evli kalmışlardı. Peygamberimizin vefatı esnasında ise 27 yaşında idi. Peygamberimizden sonra da 48 yıl yaşamış ve hicri 58. yılda ve 74 yaşında vefat etmiştir. Sondan başa doğru gidersek 74 ten 48 i çıkartıp kalandan da evli olduğu yılı çıkartınca evlendiği yaşı bulmuş oluruz. 74 – 48 = 26; 26 – 9 = 17 kalır ki yaklaşık 17 veya 18 yaşında evlendiği gerçeği ortaya çıkar.

Bu olayda birkaç yıllık bir yanılma payının olması aklen mümkün iken dokuz yıllık bir yanılmayı akıl asla kabul etmez. Bir insanın yaşının bu kadar önemli olmasının nedeni malum olduğu üzere bir dinin peygamberine uygun olmayan bir işin isnad edilmesidir. Müslümanlar inanırlar ki peygamberler meşruiyetin örneğidir. Onlar bir hata yaparsa Allah onların hatasını düzeltir. Böylece bir dini ilk yaşayan insanın kusursuz olmasını sağlayarak insanlara doğru bir örneklik sunar. Peygamberimizin gerek ailevi ilişkilerinde, gerekse toplumsal olaylarla ilgili düzeltilmesinin Kur’an da örneklerini de görmekteyiz. (Tahrim 1-5, Abese 1-4 ) gibi.

Ancak bu konuyla ilgili hiçbir uyarı söz konusu değildir. Bu bizim için en temel meşruiyet sebebidir. Eğer böyle bir yanlış yapılmış olsa idi Allah asla ihmal etmez elçisini düzeltirdi. Allah’ın doğru bulduğunu kimse yanlış göremez ve diline dolayamaz. Müslümanlar “işittik ve itaat ettik, işittik ve iman ettik” derler ve teslim olurlar. Biz de bu minval üzere teslim olup inanıyoruz ki Allah’ın Rasulü en doğru olanı yapmıştır. Bu ve benzeri olayları diline dolayanlar hep olmuş, kıyamete kadar da olacaktır. Önemli olan inananların bunlara pirim vermemesidir. Siz bunların yanlışlığını yüz defa ispat etseniz, onlar yüz bir defa itiraz ederler. Çünkü onlar sizin inandıklarınıza sizin inandığınız gibi inanmayan insanlardır. (İktibas Dergisi, Temmuz 2004, Okuyuculara Mektuplar bölümünden)

posted in *PEYGAMBER | 0 Comments

6th Ekim 2008

SAYGI-BARIŞ=>HAK-ADALET=>AHLAK-ERDEM=>SEVGİ-DOSTLUK=>UMUT-SORUMLULUK=>ÖZGÜRLÜK

ELÇİYE (RESULE, PEYGAMBERE) İTAAT NE DEMEKTİR?

Kuran’daki İslâm’a karşı delil getirme çabasında olan gelenekçi İslâmcılar “Allah’a ve resulüne itaat edin” şeklindeki ayetleri gösterip; Kuran’da “Allah’a ve Resulüne uymamız söyleniyor. Kuran’a uymak Allah’a uymaktır, hadislere uymak Peygamber’e uymaktır” demektedirler.

Söz konusu ayetlerde Peygamberimiz hep “Resul” kelimesi ile anlatılmaktadır. Peygamber Farsça kökenli bir kelimedir ve Kuran’da geçmez. Kuran çevirilerinde elçi manasına gelen “resul” kelimesi ya aynen “resul” diye ya da “Peygamber” diye çevrilir. Kuran’da geçen “resul” kelimesinin tam karşılığı “elçi” kelimesidir. Bu kelime hem Allah’ın elçisi, hem de herhangi bir elçi manasında kullanılır. “Resul” diye geçen kelimeyi “elçi” diye çevirmek tam doğru bir çeviri olmaktadır. Nitekim bir çok çeviri de böyledir.

“Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse ve Allah’tan korkup sakınırsa işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır.” 24 Nur Suresi 52

“Allah’a ve elçisine itaat edin ki merhamet olunasınız.” 3 Ali İmran Suresi 132

 

 

 

ELÇİ KELİMESİNİN KULLANILMASI HER ŞEYİ AÇIKLIYOR

Belli bir yaşın üzerindeki kişilerin çoğu “resul” kelimesinin manasını ve kullanılış tarzını bilirler, fakat genç neslin resul kelimesinin manasını bilememesi ihtimaline karşı yukarıdaki açıklamayı yaptık. (Kuran çevirilerinin yeni neslin anlayabileceği tarza adapte olması, Osmanlıca ve az anlaşılan kelimelerden arındırılması gerektiği ayrı bir yazı konusu olduğu için bu konulara burada değinmeyeceğiz.) Yukarıdaki ayetlerde “resul” kelimesinin “elçi” manasında olduğunu iyice anlamak, ayetin manasını da tam kavramayı sağlar.

Biz Peygamberimiz Hz. Muhammed’e niye uyarız? Çünkü O Allah’ın elçisidir. Yani Allah’ın mesajını alıp da getiren kişidir. Elçinin mesajı Allah’ın gönderdiği mesajdır. O mesaja uyulunca hem Allah’a, hem de o mesajı getiren elçiye uyulmuş olur. Aynı zamanda mesajın kendisine (Kuran’a) uyulduğunu söylersek bu da doğru olur. Elçiye “elçi” denmesinin sebebi kendisinin olmayan mesajı taşımasındandır. Yani Allah, Resul (elçi) kelimesiyle, Hz. Muhammed’in kendisinin olmayan mesajı taşıyan kişi olduğunu vurgulamaktadır. İnsanlara, elçiyi devreden çıkartıp Allah’a varmanız mümkün değildir dersini veriyor. İtaat edilmesi emredilen kişi olan elçi, kendisi namına değil, göndericisi (Allah) namına konuşmaktadır. Bu yüzden “O’na (elçiye) itaat, gönderene (Allah’a) itaattir” mantığı, Kuran’ın bu ayetleriyle verilmektedir. Allah’ın elçi yollaması, bizle irtibat kurmak için seçtiği yegane yoldur. Elçi mesajı insanlara ileteceği, ona davet edeceği için elçiye itaat (Hz. Muhammed’e) onu gönderene (Allah’a) itaat olacaktır.

 

“Elçiye itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.” 4 Nisa Suresi 80

 

İnsanlar Allah’ın mesajı Kuran’ı Hz. Muhammed’in (elçinin) ağzından duydular. Kuran her insana ayrı ayrı vahiy edilmedi ki ! Peygamberimiz’in getirdiği mesaja uymayan birçok insan “Bu insan sözüdür.” veya “Biz bir insana mı uyacağız?” şeklinde karşı çıkmışlardır. Oysa Allah “Allah ve elçisine itaat edin.”ayetleriyle; Hz. Muhammed’e, elçiliği yüzünden, o mesajın gerçek sahibi Allah olması yüzünden uyulacağını göstermektedir. Yani Allah, “Allah ve elçisine itaat edin.” ayetleriyle uyulanın bir tek Allah olduğunu göstermektedir, bu da 4.Nisa Suresi 80. ayette bir daha anlaşılmaktadır. Yoksa; Allah Kuran ile hükümler koydu, Peygamber hadislerle ilave hükümler yaptı, Allah ve elçiye itaatten kasıt iki tane din oluşturucunun oluşturduklarına uymaktır; şeklinde ayetleri açıklamak, dinimizi Allah ve Peygamber ortak yapımına çevirmek olur. Bu da Allah’ın din üzerindeki tekeline tecavüzdür ki bir şirk türüdür. Geleneksel İslamcıların bu sapışını birçok eserlerinde görebiliriz: “Peygamberimiz dinimizde hüküm koyucudur. Haram ve helali tespit eder.”[Rivayet İlimlerinde Haberi Vahitlerin İtikat ve Tefri Yönlerindeki Değeri, sayfa 108] Oysa Kuran’da Allah dışında hüküm koyucu aranmaması söylenir.

“Allah size kitabı detaylandırılmış bir halde indirmişken Allah’ın dışında bir hüküm koyucu mu arayayım.” 6 Enam Suresi 114

 

 

 

MUHAMMED İSMİNİN KURAN’DA KULLANILIŞ TARZI

Diğer bir ilginç nokta da Kuran’da, Peygamberimiz’in ismi olan Muhammed’in geçtiği 4 ayetten 3’ünde de Muhammed’in elçi olduğu vurgulanmasıdır.

“Muhammed yalnızca bir elçidir.” 3 Ali İmran Suresi 144

“Muhammed Allah’ın elçisi ve Peygamberler’in sonuncusudur.” 33 Ahzab Suresi 40

“Muhammed Allah’ın elçisidir.” 49 Fetih Suresi 29

 

Kuran’da Muhammed isminin geçip elçiliğin vurgulanmadığı tek ayette ise Muhammed’e indirilene inanılması yani Kuran’a inanılması gerektiği söylenir.

 

“İman edip, salih işler yapanlar ve Muhammed’e indirilene ki, O Rablerinden bir gerçektir iman edenlerin kötülüklerini örtüp bağışlamış, durumlarını düzeltmiştir.” 47Muhammed Suresi 2

 

Peygamberimiz’in Muhammed ile aynı köke sahip Ahmed ismiyle (veya sıfatıyla) geçtiği tek ayette ise Ahmed’in elçiliği vurgulanır.

 

“Hani Meryem oğlu İsa “Ey İsrailoğulları, gerçekten ben sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi Ahmed olan bir elçinin de müjdecisiyim” demişti.” 61 Saff Suresi 6

Daha evvel gördüğümüz gibi Kuran’da hiçbir yerde ”Allah’a ve Muhammed’e itaat edin.” diye bir ifade bulunmaz. Kuran’da sürekli “Allah’a ve elçisine itaat edin.” şeklinde bir ifadenin geçmesi Hz. Muhammed’e, ancak elçilik vazifesinden dolayı itaat edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Muhammed isminin geçtiği tüm ayetlerde(biri hariç) elçiliğinin vurgulanması, tek istisna ayette ise Muhammed’e indirilene(Kuran’a) uyulması gerektiğinin söylenmesi tüm yanlış anlamalara kapıları kapatmıştır.

 

 

PEYGAMBER SADECE KURAN’LA UYARIRDI

Peygamber insanları sadece vahiy (Kuran) ile uyarırdı. Peygamber’e Kuran ayetleri gelmediğinde ise Peygamber’in bir şeyler uydurmasını istediler. Oysa bunun mümkün olmadığı, Peygamber’in sadece vahye uyduğu aşağıdaki ayetlerden anlaşılır.

 

“De ki: Ben sizi yalnızca vahiy ile uyarıp, korkutuyorum.” 21 Enbiya Suresi 45

“Onlara bir ayet getirmediğin zaman “Şuradan buradan derleseydin ya” derler. De ki “Ben sadece Rabbimden bana vahiy edilene uyuyorum. Bu Rabbinizden olan kavrama yeteneğidir, iman edecek bir toplum için doğruya iletilme ve rahmettir.” 7 Araf Suresi 203

 

Allah birçok ayette Kuran’ı indirdiğini, Kuran’ı vahyettiğini söyler. Aşağıdaki ayette göreceğiniz gibi Peygamber’in resullük(elçilik) vazifesi Kuran’ın tebliğ edilmesidir. Eğer Peygamberimiz bunu yapmasaydı elçilik vazifesini yapmamış olacaktı. Elçinin vazifesi Allah’ın indirdiğini tebliğ etmek ise, elçiye itaat de Allah’ın indirdiğine itaat olacaktır.
”Ey elçi. Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmayacak olursan elçiliğini tebliğ etmemiş olursun.” 5 Maide Suresi 67

 

“De ki: “Sizi ve kime ulaşırsa kendisiyle uyarmam için bana bu Kuran vahyedildi.” 6 Enam Suresi 19

 

 

 

HZ. İBRAHİM’İN HADİSLERİ NEREDE?

Kaşif Ahmed Şehzade, Allah’a ve elçiye itaatten kastın; Allah’ın elçisiyle gönderdiği mesaj olan Kuran’a uymak olduğunu söyler ve Kuran’da aktarıldığı gibi Peygamberimiz’in bizim için örnek olduğunu, fakat Peygamberimiz’e dair bilgiler için de tek geçerli ve yeterli kaynağın Kuran olduğunu söyler. Şehzade, Mümtehine Suresi 4. ayeti örnek göstererek şöyle der: “Aşağıdaki ayet, Hz. İbrahim’in örneğini geleneklerin ve ona atfedilen sözlerin arasından seçeceğimizi mi söylüyor? Hayır, bu ayet öyle söylemiyor. Ayette anlatılmak istenen Hz. İbrahim’in davranışının, tavrının Kuran’da açıklanan şeklinin inananlar için örnek olduğu ve inananların onun örneğinde olduğu gibi hareket etmeleri gerektiğidir.” (Kaşif Ahmed Şehzade, The Authority of Quran)

 

“İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır.” 60 Mümtehine Suresi 4

Eğer Peygamberimiz’i örnek almaktan kastın; hadislere ve Peygamber’in kavminin geleneklerine uymak olduğu söylenirse; o zaman İbrahim Peygamber’i örnek almamızı söyleyen ayete göre, İbrahim Peygamber’in kavminin geleneklerini öğrenmemiz ve İbrahim Peygamber’in hadislerini de bulmamız gerekmektedir. Oysa durum Kaşif Ahmed Şehzade’nin dediği gibidir. Peygamberimiz’in de, İbrahim Peygamber’in de davranış şekilleri Kuran’da anlatılır ve örnek almamız istenen bu davranışlardır.

Peygamber’in vahiy olan Kuran dışında Allah’a karşı bir şeyler uydurması için çabalar daha Peygamber hayattayken başlamıştır. Peygamber hayattayken buna engel olmuştur, fakat Peygamber’in vefatından sonra, hele bir de 4 Halife dönemi de geçince, Peygamber’in döneminde başlayan vahiy dışında uydurmalar oluşturma çabaları ne yazık ki gördüğümüz kötü sonuçları doğurmuştur.

 

“Onlar neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi.” 17 İsra Suresi 73

 

Kuran Allah’ın kitabıdır, fakat insanlar onu Hz. Muhammed’in (elçinin) sözü olarak duydular. Kuran’ın aşağıdaki ayetlerinde geçen ifade tarzları bu mantığı daha iyi kavramamızı sağlamaktadırlar.

“Allah ve elçisinden kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere bir ültimatomdur bu.” 9 Tevbe Suresi 1

 

 

“Bir de Allah ve elçisinden insanlara Büyük Hac günü bir duyuru var.” 9 Tevbe Suresi 3

 

 

 

KURAN AYETLERİNDE ANLATILANLARA UYMAK ELÇİYE UYMAKTIR

Görüldüğü gibi Allah’ın kendisinden ve elçisinden ültimatom olduğunu, duyuru olduğunu söyledikleri aynı zamanda Kuran ayetleridir. Aynı mantığı Kuran’ın başka yerlerinde görebiliriz. Örneğin; 4 Nisa Suresi 13. ayete kadar miras ile ilgili hükümler anlatılır. 13. ve 14. ayet ise şöyledir:

13 “Bunlar Allah’ın sınırlarıdır .Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse onu altından ırmaklar akan ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” 4 Nisa Suresi 13

14 “Kim Allah’a ve elçisine isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa onu da içinde ebedi kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.” 4 Nisa Suresi 13,14

Allah 13. ayete kadar hükümlerini anlatırken 13. ve 14. ayette bunlara uymak, Allah’a ve elçisine uymak olarak gösterilmektedir. Ne yazık ki Kuran’ı iyice araştırmadan, iyice düşünmeden, ayetleri sırf kendi fikirlerini doğru çıkartmak için çekiştirenler, bu ayetleri görmezlikten gelmiş ve ileri sürdükleri fikirlerle dini, Allah ve Peygamber yapımı bir şirkete; Peygamber’i, Allah’ın hükümlerine hüküm katan, Allah’ın hükümlerini gerektiğinde nesh eden (silen) bir şahsa dönüştürmüşlerdir. İçine düştükleri bu çelişkiyi fark eden bazı gelenekçiler açmazlarını kapamak için daha da vahim bir iddiaya kalkışmışlardır. Bu iddiaya göre Peygamber’in mevcut hadis kitaplarındaki hadisleri de vahiy neticesidir. Daha önceki bölümlerden hadislerin Kuran’la, mantıkla, kendi aralarında, bilimle, insafla çeliştiklerini görenler bu iddianın korkunçluğunu anlarlar. Bu iddia ile Peygamber’e atılan iftiralar, Allah’a iftiralar atmaya dönüştürülmüş olur. Yine bundan önceki bölümlerde gördüğümüz gibi Peygamber bir tek Kuran’ı yazdırmıştır. Madem Kuran dışında uyulması gereken kaynaklar, vahiyler vardı; o zaman Peygamber onları neden yazdırmadı? Aşağıdaki ayete göre Peygamber’in uyduğu vahiy Kuran’dır. Din düşmanlarının değişmesini istedikleri de Kuran’dır. Kuran dışında dini kaynaklar olsa Peygamber de onlara uyardı, din düşmanlarıysa onların da değişmesini isterlerdi.

 

“Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda bizimle karşılaşmayı ummayanlar derler k: “Bundan başka Kuran getir veya bunu değiştir.” De ki: ‘Benim onu kendiliğimden değiştirmem asla mümkün değildir. Ben yalnızca bana vahyedilene uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem büyük günün azabından korkarım.” 10 Yunus Suresi 15

 

Peygamber ancak Allah’ın vahyi olan Kuran’a uyar. Gündelik hayatta Peygamber’in bazı hatalar yapması bile mümkündür. Kuran’da Peygamber’in hatalarının belirtilmesi, Peygamber’in Kuran dışındaki her sözünü, her hareketini vahiy olarak göstermeye çalışan iddiayı yalanlar.

 

 

 

PEYGAMBERİN DE HATALARI OLABİLİR

“… İnsanlardan çekinerek Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. Oysa Allah kendisinden çekinmene daha çok layıktı.” 33 Ahzab Suresi 37

 

“Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana açıkça belli oluncaya ve yalancıları da öğreninceye kadar niye onlara beklemeden izin verdin?” 9 Tevbe Suresi 43

 

“1Surat astı ve yüz çevirdi 2Kendisine o kör geldi diye 3Nereden biliyorsun belki o temizlenip arınacak 4Veya öğüt alacaktı da, bu öğüt kendisine fayda verecekti.”

5O kendisini her türlü ihtiyacın üstünde görene gelince

6Ki sen ona yöneliyorsun

7Sana ne onun arınmasından

8Ama koşarak sana gelen var ya

9Odur içi titreyerek korkan

10Sen ona aldırmıyorsun

11Hayır, çünkü o bir öğüttür..” 80 Abese Suresi 111

 

Ahzab Suresi’ndeki örnekte; Peygamber’in özel hayattaki bir durumda insanlardan çekinmiş olduğu ve böyle yapmaması gerektiği anlatılır. Tevbe Suresi’nde; Allah uğrunda mücadele ederken Peygamber’in yanlış tutumu, yanlış taktiği gösterilir. Abese Suresi’nde ise inkarcı bir kişiye dini anlatmak uğruna, Peygamber’in kör bir kişiye vakit ayırmadan aynı kişiyi ikna etmek için uğraşına devam etmesi anlatılır. Abese Suresi’nde Peygamber’in bu davranışı düzeltilir ve böyle davranmaması söylenir. Görüldüğü gibi bu üç örnekte; hem Peygamber’in hatalı üç davranışı düzeltilmiştir, hem de Peygamber’in Kuran dışındaki her sözünün vahiy olması gibi saçma bir iddianın zemini yok edilmiştir. Peygamber’in sünneti başlığıyla dini dejenere etme çabasında öyle izahlar yapılmıştır ki; bu izahlara göre Peygamberimiz’in Peygamberlikten önceki durumu bile sünnete delil oluşturmaktadır. Sibai esSünnet kitabı sayfa 47’de şu izah yapılır. “Peygamberimiz’e dair her ne izah nakledilmiş ve rivayet edilmiş ise ister Peygamberlikten öncesi ile ister Peygamberlikten sonrası ile ilgili olsun sünnet kapsamı içindedir.” Oysa Kuran’da Peygamberimiz’in Peygamberlikten önceki durumu şöyle anlatılır.

 

“Seni sapmış bulup da doğru yola iletmedi mi?” 93 Duha Suresi 7

 

“İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir , iman nedir bilmezdin?” 42 Şura Suresi 52

 

Ayetlerde Peygamber’in daha evvel sapmış olduğu, kitabı, imanı bilmediği açıkça söylenir. Peygamber’in imanı bilmediği dönem nasıl olur da örnek olur. Nasıl din diye insanlara takdim edilebilir? Hiç şüphesiz bu iddialar Kuran’ın yukarıda görülen ayetleri ve daha bir çok ayeti ile çelişiktir. (Kitabın bir sonraki bölümünde aynı konuyla ilgili ilave izahlar bulunabilir.) Peygamber’e Kuran’ın bir benzerinin, mislinin verildiğine dair izahlar da Kuran’a ters düşen izahlardır. İnsanların yazdıkları hadis kitaplarını Allah’ın kitabı Kuran gibi dinin kaynağı olarak gösterenler, şu ayeti iyice okumalıdırlar:

 

“Kitabı kendi elleriyle yazıp sonra az bir değer karşılığında satmak için “Bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun. Vay elleriyle yazdıklarından dolayı onlara, vay kazanmakta olduklarına.” 2 Bakara Suresi 79

 

 

 

KURAN’IN BİR BENZERİ YOKTUR

“De ki; ‘And olsun eğer insanlar ve cinler şu Kuran’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya toplansalar, birbirlerine destek de olsalar, onun bir benzerini yine de ortaya getiremezler.” 17 İsra Suresi 88

 

 

Allah Kuran’ın bir benzerinin oluşturulamayacağını söylerken, mezhepçi İslâmcılar Peygamber’in hadislerinin de Kuran’ın bir benzeri olduğunu söylerler. (Bkz. Ebu Davud Kitabı Sünen Hadis No:4604) Madem Peygamber’de bir benzeri var, niye Peygamber onu yazdırıp insanları aydınlatmadı? Yoksa Buhari, Müslim gibi kitapların içindekilerin Kuran’ın bir benzeri olduğunu mu iddia ediyorsunuz? Buraya kadar Buhari ve Müslim’den incelediğimiz hadisler bu iddianın felaketliğini ortaya koymaya yeter.

 

“Ey Peygamber ! Allah’ın sana helal kıldığını eşlerini memnun etmek isteyerek neden haramlaştırıyorsun?” 66 Tahrim Suresi 1

 

Tahrim Suresinin bu ayetine göre, Peygamber’in sadece kendisine bile bir şeyi haramlaştırması mümkün değilken, diğer insanlara ilave haramlar yaptığını söylemek hiçbir şekilde Kuran’la bağdaşmaz. Kuran’ı bir bütün olarak anlamaya yanaşmayan gelenekçi zihniyet, Kuran’ın tek bir ayetini alır ve Kuran’ın bütünlüğünü hiçe sayarak ayeti düşünmeden çekiştirir.

 

 

 

HİKMET KURAN’DADIR

“Nitekim biz size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan bir elçi gönderdik.” 2 Bakara Suresi 151

 

Kimileri de bu ayetteki “hikmet” kelimesi ile sünnetin, hadislerin kastedildiğini, böylece Kuran’a hadisler ile ilaveler yapılabileceğini söylemişlerdir. Oysa “hikmet” kelimesinin “sünnet”, “hadis” gibi bir manası olmadığı gibi, bu kelimeyle Kuran dışında bir kaynak oluşturulabileceğine dair bir delil de yoktur. Aksine hikmetin Kuran’da olduğuna dair bir çok ayet vardır.

 

“Elif, Lam, Ra; Bunlar hikmetli kitabın ayetleridir.” 10 Yunus Suresi 1

“And olsun hikmetli Kuran’a” 36 Yasin Suresi 2

“Şüphesiz o (Kuran ) bizim katımızda olan ana kitapta mevcuttur. Yüce ve hikmet doludur.” 43 Zuhruf Suresi 4

 

Ayrıca İsra Suresinde 22. ayetten 38. ayete kadar Allah’ın haramları, emirleri belirtildikten sonra 39. ayette şöyle denmektedir.

 

“Bunlar sana Rabbinin hikmet olarak vahyettikleridir.” 17 İsra Suresi 39

 

İsra Suresi’nin 39. ayetine kadar bahsedilenler(yani Allah’ın hikmet olarak vahyettikleri) şunlardır: Allah’la beraber başka ilahlar edinmeyin(22. ayet), Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, ana babaya iyi davranın(23. ayet), Anne babaya nasıl davranılacağı(24. ayet), Rabbimizin iç dünyamızı bilmesi(25. ayet), Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını vermek, israf etmemek (26. ayet)…

Görüldüğü gibi, gerek Peygamber’in sünneti adına, gerek hikmet adına Kuran’a müracaat etmeliyiz. Peygamber’in davranış tarzları (Sünnet) için de hikmet için de tek güvenilir kaynağımız Kuran’dır. Allah’ın Kuran’daki sınırları, hem hikmettirler, hem de bunları uygulamak elçiye (Peygamberimiz’e) itaattir. Kuran Peygamber’in ağzından duyulmuştur. Zaten bir çok Kuran ayeti de Peygamber’e “De ki” emriyle başlar. Kuran, Allah’ın elçisi Peygamberimiz Hz. Muhammed’in getirdiği Allah’ın mesajıdır. Peygamber’in tüm çabası da bu mesajın kılavuzluğuyla insanlara rehberlik etmektir. Bu yüzden aslen Allah’ın olan bu mesaja uymak, hem göndericisi Allah’a, hem getiricisi elçiye uymaktır. Allah’ın dini Kuran’la tamamlanmış olmuyorsa, o zaman Kuran’ın fonksiyonu nedir? Allah neden Kuran ile dini yarım bırakıp, diğer kısmını belirsiz kaynaklara bıraksın? Allah’ın dine daha da ilave etmek istediği şeyler olsaydı, Kuran’ı iki veya üç kat daha kalın yapıp, bu sorunu çözebilirdi. Oysa Kuran kendisinin detaylı olduğunu söylemektedir. Geçmiş kavimlerin başına gelenleri tekrarla anlatan Kuran, kendi içeriğinin dışında din adına lazım olan ilave bilgiler olsaydı onları da içerirdi. Kuran’ı inceleyenler binde bir rastlanma ihtimali olan konularda bile Kuran’ın gerekli izahları yaptığını görürler. Örneğin zorda kalıp kan, leş, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvandan başka bir şey bulamayanların, bunları haddi aşmadan yiyebileceği açıklanır ki; bu durum binde bir kişinin başına, hayatında bir kez gelebilecek bir olaydır. Peki o zaman Kuran’ın gündelik yaşamda sık sık karşımıza çıkacak, her gün uygulanacak bilgileri eksik bıraktığı nasıl düşünülebilir. Kuran bu bilgileri açıklamamışsa demek ki bu detaylar gereksizdir ve dinin bir bölümü veya şartı değildirler.

 

 

 

ELÇİ VE EMİR SAHİBİ DİNİN SAHİBİ YAPILIRSA

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve elçiye arz edin.” 4 Nisa Suresi 59

 

İnsanlar topluluklar halinde yaşarlar. Bu toplu yaşamda ortak kararı, ortak prensipleri, kimi durumlarda ortak orduyu, savaş ve barış kararı gibi kritik kararları da hayata geçirmek gerekir. Elçi (Hz. Muhammed) kendi döneminde toplumun başı olarak bir çok kritik kararı alırdı. Bunlara da uymak gerekirdi, çünkü Hz. Muhammed o dönemde hem elçi, hem de “emir sahibi” (ululemr) olarak toplumun başıydı. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanlar’ın içlerinden seçecekleri kişi veya kişiler bu vazifeyi yerine getirebilir ve onlara da itaat gerekir. Fakat bu itaat hiçbir zaman Allah’ın hükümlerine ilave hükümler yapılması manasına gelmez. Çünkü Kuran’dan Kuran’ın her şeyi açıkladığını, detayları verdiğini ve dinin Kuran’a eşit olduğunu anlıyoruz. Eğer ki elçiye itaatten ve emir sahiplerine itaatten ilave farz veya haram yetkisi anlaşılsaydı ortaya şu mantıksız tablo çıkardı: Yenmesi haram olanları örnek olarak ele alalım; Kuran’da 1 Leş, 2Kan, 3 Domuz eti, 4 Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar haram kılınmıştır. Elçiye itaatten kasıt elçinin ilave haramlar getirmesi olsaydı elçi 5 Midye, 6 Karides, 7 Eşek eti şeklinde haram listelerini genişletebilirdi. Nitekim mezhepçiler bunu iddia etmektedirler. Peki o zaman bir dönem Sünni Müslümanlar’ın halife olarak emir sahibi kabul ettikleri Yavuz Sultan Selim 8 Tavuk, 9 İnek eti, 10 Palamut balığı şeklinde bu listeyi uzatıyor olsaydı ve “Elçiye itaat ayetleriyle bunları haram kılıyorsanız, Emir sahibine itaat ayetiyle de, ben bunları aynı mantıkla, aynı şekilde haram kılıyorum.” deseydi ne derdiniz? Elçiye itaat edin ayetiyle, Kuran’ın hükmünün iptal yetkisinin (neshin) Peygamber’e verildiği şeklindeki iddiayı hatırlayalım. [25. Bölümdeki nasih mensuh konusunu hatırlayın] O zaman biri çıkıp aynı mantıkla emir sahibi de kendinden evvelki dini hükümleri değiştirebilir iddiasını yapar ve emir sahibi “Zinayı, hırsızlığı helal yapıp, namazı orucu kaldırıyorum, bunlar da benim nasihlerim (iptal yetkisini kullanmam).” derse ne diyeceksiniz? Bunun için sizin mantığınızda olduğu gibi emir sahiplerine itaat edin ayetini çekiştirip, kendini Allah gibi dini hüküm koyucu mertebesine çıkarırsa sonuç ne olur? Eğer elçiye itaatle elçi ilave helaller, haramlar ve iptaller yapabiliyorsa o zaman aynı tarzdaki ayetle emir sahiplerinin (Yöneticilerin) de aynı hakka kavuşmaları gerekirdi. Görüldüğü gibi Kuran’ı bir bütün şeklinde kabul etmeden çekiştirmeye kalkmanın sonu felakettir.

 

 

ALLAH’A İTAAT = KURAN’A İTAAT = ELÇİ’YE İTAAT

 

Kuran’ın İslam’ına inanan her Müslüman elçiye (Hz. Muhammed’e) itaatin gerekliliğini bilir. Kuran’ın Müslümanlar’ı, bu yüzden Allah’a ve elçisine itaat ayetlerinin kendilerine karşı delil gösterilmesini çok garip karşılarlar ve bu iddiayı yapanların Kuran’ı bilmediğini veya çekiştirdiğini kavrarlar. Kuran’ın Müslümanlar’ına göre elçiden bize miras kalan ve elçinin bize miras olarak bırakmaya çalıştığı yegane kaynak Kuran’dır. Kuran yeterlidir, bizi ilgilendiren yegane vahiydir ve Peygamber’in başka bir kaynağı yazdırmaması da Kuran’ı yegane kaynak olarak bıraktığının delilidir. Hadis kitabı diye toplanmış kitaplar ve dini, Kuran ile Kuran’dan kat kat fazla hadislerin şirketsel oluşumlarının bir neticesi olarak gösteren mezhepçi kitaplar, Peygamber’e iftiralarla doludurlar. Kuran’ı tek kaynak kabul edip tüm bu kaynakları reddetmek, din adına tek otoriteyi Kuran’a (Allah’ın mesajına) vermek, hem mesajın sahibi Allah’a, hem mesajı getiren elçiye itaat etmek demektir. İnşallah bu izahlar Allah’a itaati, Kuran’a itaati ve elçiye itaati ayırıp adeta din adına ayrı otoriteler varmış gibi gösterenlerin; mesajın sahibini, mesajın kendisini ve mesajı getirip duyuran elçiyi birbirlerinden ayırmalarını önler. Mesajın sahibi Allah’la görüşemeyeceğimiz ve mesajı getiren elçi vefat ettiği için bize kalan mesajın kendisi olan Kuran’dır. Mesajla yetinmemiz mesaja güvenmemiz sorunları çözmeye yetecektir.

 

“Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?” 29 Ankebut Suresi 51

http://www.kurandakidin.net/bolumler/27elciyeitaat.htm

posted in *PEYGAMBER | 3 Comments

  • Takvim

  • Temmuz 2010
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Haz    
     1234
    567891011
    12131415161718
    19202122232425
    262728293031  

Din